53435. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
53436. Metin
سُورَةُ الْجِنِّ
CİN SURESİ
53437. Metin
وَهِيَ عِشْرُونَ وَثَمَانِ آيَاتٍ مَكِّيَّةٍ
Mekkî olup yirmi sekiz ayettir.
53438. Metin
[سورة الجن (٧٢) : الآيات ١ الى ٢]
[Cin Suresi (72) : Ayetler 1-2]
53439. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
53440. Metin
قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقالُوا إِنَّا سَمِعْنا قُرْآناً عَجَباً (١) يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنا أَحَداً (٢)
{ قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فَقالُوا إِنَّا سَمِعْنا قُرْآناً عَجَباً (١) يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنا أَحَداً (٢) } “De ki: 'Bana vahyolundu ki cinlerden bir topluluk [Kur'an'ı] dinlemiş ve şöyle demişlerdir: Muhakkak ki biz, hayret verici bir Kur'an dinledik; o, doğru yola iletiyor, biz de ona iman ettik. Artık Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.'”
53441. Metin
قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ وَفِيهِ مَسَائِلُ:
“De ki: Bana vahyolundu ki cinlerden bir topluluk [Kur'an'ı] dinlemiş...” ifadesi hakkında birkaç mesele vardır:
53442. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اخْتَلَفَ النَّاسُ قَدِيمًا وَحَدِيثًا فِي ثُبُوتِ الْجِنِّ وَنَفْيِهِ، فَالنَّقْلُ الظَّاهِرُ عَنْ أَكْثَرِ الْفَلَاسِفَةِ إِنْكَارُهُ، وَذَلِكَ لِأَنَّ أَبَا عَلِيِّ بْنَ سِينَا قَالَ فِي رِسَالَتِهِ فِي حُدُودِ الْأَشْيَاءِ الْجِنُّ حَيَوَانٌ هَوَائِيٌّ مُتَشَكِّلٌ بِأَشْكَالٍ مُخْتَلِفَةٍ، ثُمَّ قَالَ: وَهَذَا شَرْحٌ لِلِاسْمِ. فَقَوْلُهُ: وَهَذَا شَرْحٌ لِلِاسْمِ يَدُلُّ عَلَى أَنَّ هَذَا الْحَدَّ شَرْحٌ لِلْمُرَادِ مِنْ هَذَا اللَّفْظِ وَلَيْسَ لِهَذِهِ الْحَقِيقَةِ وُجُودٌ فِي الْخَارِجِ، وَأَمَّا جُمْهُورُ أَرْبَابِ الْمِلَلِ وَالْمُصَدِّقِينَ لِلْأَنْبِيَاءِ فَقَدِ اعْتَرَفُوا بِوُجُودِ الْجِنِّ، وَاعْتَرَفَ بِهِ جَمْعٌ عَظِيمٌ مِنْ قُدَمَاءِ الْفَلَاسِفَةِ وَأَصْحَابِ الرُّوحَانِيَّاتِ وَيُسَمُّونَهَا بِالْأَرْوَاحِ السُّفْلِيَّةِ، وَزَعَمُوا أَنَّ الْأَرْوَاحَ السُّفْلِيَّةَ أَسْرَعُ إِجَابَةً إِلَّا أَنَّهَا أَضْعَفُ، وَأَمَّا الْأَرْوَاحُ الْفَلَكِيَّةُ فَهِيَ أَبْطَأُ إِجَابَةً إِلَّا أَنَّهَا أَقْوَى. وَاخْتَلَفَ الْمُثْبِتُونَ عَلَى قَوْلَيْنِ: فَمِنْهُمْ مَنْ زَعَمَ أَنَّهَا لَيْسَتْ أَجْسَامًا وَلَا حَالَّةً فِي الْأَجْسَامِ بَلْ هِيَ جَوَاهِرُ قَائِمَةٌ بِأَنْفُسِهَا، قَالُوا: وَلَا يَلْزَمُ مِنْ هَذَا أَنْ يُقَالَ: إِنَّهَا تَكُونُ مُسَاوِيَةً لِذَاتِ اللَّهِ لِأَنَّ كَوْنَهَا لَيْسَتْ أَجْسَامًا وَلَا جُسْمَانِيَّةَ سَلُوبٍ وَالْمُشَارَكَةُ فِي السَّلُوبِ لَا تَقْتَضِي الْمُسَاوَاةَ فِي الْمَاهِيَّةِ، قَالُوا: ثُمَّ إِنَّ هَذِهِ الذَّوَاتِ بَعْدَ اشْتِرَاكِهَا فِي هَذَا السَّلْبِ أَنْوَاعٌ مُخْتَلِفَةٌ بِالْمَاهِيَّةِ كَاخْتِلَافِ مَاهِيَّاتِ الْأَعْرَاضِ بَعْدَ اسْتِوَائِهَا فِي الْحَاجَةِ إِلَى الْمَحَلِّ فَبَعْضُهَا خَيِّرَةٌ، وَبَعْضُهَا شِرِّيرَةٌ، وَبَعْضُهَا كَرِيمَةٌ مُحِبَّةٌ لِلْخَيْرَاتِ، وَبَعْضُهَا دَنِيئَةٌ خَسِيسَةٌ مُحِبَّةٌ لِلشُّرُورِ وَالْآفَاتِ، وَلَا يَعْرِفُ عَدَدَ أَنْوَاعِهِمْ وَأَصْنَافِهِمْ إِلَّا اللَّهُ، قَالُوا: وَكَوْنُهَا مَوْجُودَاتٍ مُجَرَّدَةً لَا يَمْنَعُ مِنْ كَوْنِهَا عَالِمَةً بِالْخَبَرِيَّاتِ قَادِرَةً عَلَى الْأَفْعَالِ، فَهَذِهِ الْأَرْوَاحُ يُمْكِنُهَا أَنْ تَسْمَعَ وَتُبْصِرَ وَتَعْلَمَ الْأَحْوَالَ الْخَبَرِيَّةَ وَتَفْعَلَ الْأَفْعَالَ الْمَخْصُوصَةَ، وَلَمَّا ذَكَرْنَا أَنَّ مَاهِيَّاتِهَا مُخْتَلِفَةٌ لَا جَرَمَ لَمْ يَبْعُدْ أَنْ يَكُونَ فِي أَنْوَاعِهَا مَا يَقْدِرُ على أفعال شاقة عظيمة تعجز عنها قدر الْبَشَرِ، وَلَا يَبْعُدُ أَيْضًا أَنْ يَكُونَ لِكُلِّ نَوْعٍ مِنْهَا تَعَلُّقٌ بِنَوْعٍ مَخْصُوصٍ مِنْ أَجْسَامِ هَذَا الْعَالَمِ، وَكَمَا أَنَّهُ دَلَّتِ الدَّلَائِلُ الطِّبِّيَّةُ عَلَى أَنَّ الْمُتَعَلِّقَ الْأَوَّلَ لِلنَّفْسِ النَّاطِقَةِ الَّتِي لَيْسَ الْإِنْسَانُ إِلَّا هِيَ، هِيَ الْأَرْوَاحُ وَهِيَ أَجْسَامٌ بُخَارِيَّةٌ لَطِيفَةٌ/ تَتَوَلَّدُ مِنْ أَلْطَفِ أَجْزَاءِ الدَّمِ وَتَتَكَوَّنُ فِي الْجَانِبِ الْأَيْسَرِ مِنَ الْقَلْبِ ثُمَّ بِوَاسِطَةِ تَعَلُّقِ النَّفْسِ بِهَذِهِ الْأَرْوَاحِ تَصِيرُ مُتَعَلِّقَةً بِالْأَعْضَاءِ الَّتِي تَسْرِي فِيهَا هَذِهِ الْأَرْوَاحُ لَمْ يَبْعُدْ أَيْضًا أَنْ يَكُونَ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْ هَؤُلَاءِ الْجِنِّ تَعَلُّقٌ بِجُزْءٍ مِنْ أَجْزَاءِ الْهَوَاءِ، فَيَكُونُ ذَلِكَ الْجُزْءُ مِنَ الْهَوَاءِ هُوَ الْمُتَعَلِّقَ الْأَوَّلَ لِذَلِكَ الرُّوحِ ثُمَّ بِوَاسِطَةِ سَيَرَانِ ذَلِكَ الْهَوَاءِ فِي جِسْمٍ آخَرَ كَثِيفٍ يَحْصُلُ لِتِلْكَ الْأَرْوَاحِ تَعَلُّقٌ وَتَصَرُّفٌ فِي تِلْكَ الْأَجْسَامِ الْكَثِيفَةِ، وَمِنَ النَّاسِ مَنْ ذَكَرَ فِي الْجِنِّ طريقة أخرى
Birinci Mesele: İnsanlar geçmişte ve günümüzde cinlerin varlığı ve yokluğu konusunda ihtilaf etmişlerdir. Çoğu filozoftan açıkça aktarılan nakil, onların bunu inkâr ettiğidir. Çünkü Ebû Alî İbn Sînâ, *Hudûdü'l-Eşyâ* adlı risalesinde: “Cin, farklı şekillere girebilen havai bir canlıdır” demiş, ardından da: “Bu, ismin açıklamasıdır (şerhu'l-ism)” demiştir. Onun “Bu, ismin açıklamasıdır” demesi, bu tanımın o lafızdan kastedilenin bir açıklaması olduğuna ve bu hakikatin dış dünyada bir varlığının bulunmadığına delalet eder. Din mensuplarının ve peygamberleri tasdik edenlerin geneline gelince; onlar cinlerin varlığını ikrar etmişlerdir. Eski filozoflardan ve ruhaniyat ehlinden büyük bir topluluk da onları kabul etmiş ve onlara “süflî ruhlar” adını vermiştir. Onlar, süflî ruhların [çağrıya] daha hızlı icabet ettiğini, ancak daha zayıf olduklarını; felekî ruhların ise [çağrıya] daha yavaş icabet ettiğini, fakat daha güçlü olduklarını ileri sürmüşlerdir. [Cinlerin varlığını] ispat edenler iki görüşe ayrılmıştır: Onlardan bir kısmı, cinlerin cisim olmadıklarını ve cisimlere de hulul etmediklerini, aksine kendi başlarına kaim olan cevherler olduklarını ileri sürmüşlerdir. Şöyle demişlerdir: “Bundan, onların Allah'ın zâtına denk olduklarının söylenmesi gerekmez. Çünkü onların cisim veya cismanî olmamaları olumsuz (selbî) niteliklerdir; selbî niteliklerde ortaklık ise mahiyette eşitliği gerektirmez.” Yine şöyle demişlerdir: “Daha sonra bu zâtlar, bu selbî vasıfta ortak olmalarının ardından, mahiyetleri bakımından farklı türlerdir; nitekim arazların mahiyetleri de bir mahalle muhtaç olma hususunda eşit olduktan sonra farklı farklıdır. Dolayısıyla bazısı hayırlı, bazısı şerlidir; bazısı şerefli olup hayırları sever, bazısı ise alçak ve rezil olup kötülükleri ve afetleri sever. Onların türlerinin ve sınıflarının sayısını ancak Allah bilir.” Şöyle demişlerdir: “Onların mücerred varlıklar olması, haberî durumları bilmelerine ve fiilleri gerçekleştirmeye kadir olmalarına engel teşkil etmez. Bu ruhlar işitebilir, görebilir, haberî halleri bilebilir ve kendilerine has fiilleri yapabilirler. Biz onların mahiyetlerinin farklı olduğunu zikrettiğimize göre, türleri arasında insan takatinin yetmeyeceği zor ve büyük fiillere gücü yetenlerin bulunması uzak bir ihtimal değildir. Aynı şekilde her bir türünün bu âlemin cisimlerinden belirli bir türe bir taallukunun (bağlantısının) bulunması da uzak değildir. Nitekim insanın bizzat kendisi olduğu 'nâtık nefsin' ilk taalluk ettiği şeyin ruhlar olduğuna dair tıbbî deliller delalet etmiştir; bunlar ise kanın en latif cüzlerinden meydana gelen ve kalbin sol tarafında oluşan latif buharî cisimlerdir. Sonra nefsin bu ruhlara taalluk etmesi vasıtasıyla, bu ruhların içinde dolaştığı organlara taalluk etmiş olur. Aynı şekilde bu cinlerden her birinin havanın cüzlerinden bir cüze taallukunun olması da uzak bir ihtimal değildir. Böylece havanın o cüzü, o ruhun ilk taalluk ettiği şey olur; sonra o havanın bir başka kesif cismin içinde dolaşması vasıtasıyla o ruhlar için söz konusu kesif cisimlerde bir taalluk ve tasarruf hasıl olur.” İnsanlardan bazıları cinler hakkında başka bir yaklaşım zikretmiş,
53443. Metin
فَقَالَ: هَذِهِ الْأَرْوَاحُ الْبَشَرِيَّةُ وَالنُّفُوسُ النَّاطِقَةُ إِذَا فَارَقَتْ أَبْدَانَهَا وَازْدَادَتْ قُوَّةً وَكَمَالًا بِسَبَبِ مَا فِي ذَلِكَ الْعَالَمِ الرُّوحَانِيِّ مِنَ انْكِشَافِ الْأَسْرَارِ الرُّوحَانِيَّةِ فَإِذَا اتَّفَقَ أَنْ حَدَثَ بَدَنٌ آخَرُ مُشَابِهٌ لِمَا كَانَ لِتِلْكَ النَّفْسِ الْمُفَارِقَةِ مِنَ البدن، فسبب تِلْكَ الْمُشَاكَلَةِ يَحْصُلُ لِتِلْكَ النَّفْسِ الْمُفَارِقَةِ تَعَلُّقٌ ما لهذا البدن، وتصير تلك النفس المفارقة كالمعاونة لنفس ذلك البدن في أفعالها وتدبيرها لذلك الْبَدَنِ، فَإِنَّ الْجِنْسِيَّةَ عِلَّةُ الضَّمِّ، فَإِنِ اتَّفَقَتْ هَذِهِ الْحَالَةُ فِي النُّفُوسِ الْخَيِّرَةِ سُمِّيَ ذَلِكَ الْمُعَيَّنُ مَلَكًا وَتِلْكَ الْإِعَانَةُ إِلْهَامًا، وَإِنِ اتَّفَقَتْ فِي النُّفُوسِ الشِّرِّيرَةِ سُمِّيَ ذَلِكَ الْمُعَيَّنُ شَيْطَانًا وَتِلْكَ الْإِعَانَةُ وَسْوَسَةً.
ve şöyle demiştir: Bu insanî ruhlar ve nâtık nefisler bedenlerinden ayrıldıklarında, o ruhanî âlemde bulunan ruhanî sırların inkişafı sebebiyle güç ve kemalleri artar. Şayet o ayrılan nefsin sahip olduğu bedene benzeyen başka bir beden meydana gelirse, bu benzerlik sebebiyle o ayrılan nefsin bu yeni bedene bir taalluku hasıl olur ve o ayrılan nefis, o bedenin nefsinin fiillerinde ve o bedeni idare etmesinde adeta bir yardımcı konumuna gelir; zira aynı cinsten olma birleşme sebebidir. Eğer bu durum hayırlı nefislerde meydana gelirse, o yardımcıya 'melek', o yardıma da 'ilham' denir; şayet şerli nefislerde meydana gelirse, o yardımcıya 'şeytan', o yardıma da 'vesvese' denir.
53444. Metin
وَالْقَوْلُ الثَّانِي: فِي الْجِنِّ أَنَّهُمْ أَجْسَامٌ ثُمَّ الْقَائِلُونَ بِهَذَا الْمَذْهَبِ اخْتَلَفُوا عَلَى قَوْلَيْنِ، مِنْهُمْ مَنْ زَعَمَ أَنَّ الْأَجْسَامَ مُخْتَلِفَةٌ فِي مَاهِيَّاتِهَا، إِنَّمَا الْمُشْتَرَكُ بَيْنَهَا صِفَةٌ وَاحِدَةٌ، وَهِيَ كَوْنُهَا بِأَسْرِهَا حَاصِلَةً فِي الْحَيِّزِ وَالْمَكَانِ وَالْجِهَةِ وَكَوْنُهَا مَوْصُوفَةً بِالطُّولِ وَالْعَرْضِ وَالْعُمْقِ، وَهَذِهِ كُلُّهَا إِشَارَةٌ إِلَى الصِّفَاتِ، وَالِاشْتِرَاكُ فِي الصِّفَاتِ لَا يَقْتَضِي الِاشْتِرَاكَ فِي تَمَامِ الْمَاهِيَّةِ لِمَا ثَبَتَ أَنَّ الْأَشْيَاءَ الْمُخْتَلِفَةَ فِي تَمَامِ الْمَاهِيَّةِ لَا يَمْتَنِعُ اشْتِرَاكُهَا فِي لَازِمٍ وَاحِدٍ. قَالُوا: وَلَيْسَ لِأَحَدٍ أَنْ يَحْتَجَّ عَلَى تَمَاثُلِ الْأَجْسَامِ بِأَنْ يُقَالَ: الْجِسْمُ مِنْ حَيْثُ إِنَّهُ جِسْمٌ لَهُ حَدٌّ وَاحِدٌ، وَحَقِيقَةٌ وَاحِدَةٌ، فَيَلْزَمُ أَنْ لَا يَحْصُلَ التَّفَاوُتُ فِي مَاهِيَّةِ الْجِسْمِ مِنْ حَيْثُ هُوَ جِسْمٌ، بَلْ إِنْ حَصَلَ التَّفَاوُتُ حَصَلَ فِي مَفْهُومٍ زَائِدٍ عَلَى ذَلِكَ، وَأَيْضًا فَلِأَنَّهُ يُمْكِنُنَا تَقْسِيمُ الْجِسْمِ إِلَى اللَّطِيفِ وَالْكَثِيفِ، وَالْعُلْوِيِّ وَالسُّفْلِيِّ، وَمَوْرِدُ التَّقْسِيمِ مُشْتَرَكٌ بَيْنَ الْأَقْسَامِ، فَالْأَقْسَامُ كُلُّهَا مُشْتَرِكَةٌ فِي الْجِسْمِيَّةِ وَالتَّفَاوُتُ، إِنَّمَا يَحْصُلُ بِهَذِهِ الصِّفَاتِ، وَهِيَ اللَّطَافَةُ وَالْكَثَافَةُ، وَكَوْنُهَا عُلْوِيَّةً وَسُفْلِيَّةً قَالُوا: وَهَاتَانِ الْحُجَّتَانِ ضَعِيفَتَانِ.
Cinler hakkındaki ikinci görüş ise onların cisim olduklarıdır. Bu görüşü savunanlar da iki gruba ayrılmışlardır. Onlardan bir kısmı, cisimlerin mahiyetleri bakımından farklı olduğunu, aralarındaki ortak noktanın ise yalnızca tek bir sıfattan ibaret olduğunu ileri sürmüşlerdir; o da hepsinin uzamda (hayyiz), mekânda ve yönde bulunması, uzunluk, genişlik ve derinlikle nitelenmiş olmasıdır. Bunların hepsi sıfatlara işarettir. Sıfatlarda ortaklık ise tam mahiyette ortaklığı gerektirmez; çünkü tam mahiyetleri farklı olan şeylerin tek bir lazımda (zorunlu nitelikte) ortak olmasının imkânsız olmadığı sabit olmuştur. Şöyle demişlerdir: “Hiç kimse cisimlerin birbirine benzediğine dair şöyle bir delil getiremez: 'Cisim, cisim olması bakımından tek bir sınıra (tanıma) ve tek bir hakikate sahiptir; dolayısıyla cisim olması bakımından cismin mahiyetinde farklılık meydana gelmemesi gerekir. Aksine bir farklılık meydana gelirse, bunun üzerine eklenen zâid bir kavramda meydana gelir. Ayrıca biz cismi latif ve kesif, ulvî ve süflî kısımlarına ayırabiliriz; taksimin merci ise kısımlar arasında ortaktır. Dolayısıyla kısımların hepsi cisimlikte ortaktır; farklılık ise ancak latiflik, kesiflik, ulvî ve süflî olma gibi bu sıfatlarla meydana gelir.' ” Şöyle demişlerdir: “Bu iki delil de zayıftır.”
53445. Metin
أَمَّا الْحُجَّةُ الْأُولَى: فَلِأَنَّا نَقُولُ، كَمَا أَنَّ الجسم من حيث إنه جسم له حد وَاحِدٌ، وَحَقِيقَةٌ وَاحِدَةٌ، فَكَذَا الْعَرَضُ مِنْ حَيْثُ إِنَّهُ عَرَضٌ لَهُ حَدٌّ وَاحِدٌ، وَحَقِيقَةٌ وَاحِدَةٌ فَيَلْزَمُ مِنْهُ أَنْ تَكُونَ الْأَعْرَاضُ كُلُّهَا مُتَسَاوِيَةً فِي تَمَامِ الْمَاهِيَّةِ، وَهَذَا مِمَّا لَا يَقُولُهُ عَاقِلٌ، بَلِ الْحَقُّ عِنْدَ الْفَلَاسِفَةِ أَنَّهُ لَيْسَ لِلْأَعْرَاضِ أَلْبَتَّةَ قَدْرٌ مُشْتَرَكٌ بَيْنَهَا مِنَ الذَّاتِيَّاتِ، إذ لَوْ حَصَلَ بَيْنَهَا قَدْرٌ مُشْتَرَكٌ، لَكَانَ ذَلِكَ الْمُشْتَرَكُ جِنْسًا لَهَا، وَلَوْ كَانَ كَذَلِكَ لَمَا كَانَتِ التِّسْعَةُ أَجْنَاسًا عَالِيَةً بَلْ كَانَتْ أَنْوَاعَ جِنْسٍ وَاحِدٍ إِذَا ثَبَتَ هَذَا فَنَقُولُ: الْأَعْرَاضُ مِنْ حَيْثُ إِنَّهَا أَعْرَاضٌ لَهَا حَقِيقَةٌ وَاحِدَةٌ، وَلَمْ يَلْزَمْ مِنْ ذَلِكَ أَنْ يَكُونَ بَيْنَهَا ذَاتِيٌّ مُشْتَرَكٌ أَصْلًا، فَضْلًا عَنْ أَنْ تَكُونَ مُتَسَاوِيَةً فِي تَمَامِ الْمَاهِيَّةِ، فَلِمَ لَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْحَالُ فِي الْجِسْمِ كَذَلِكَ، فَإِنَّهُ كَمَا أَنَّ الْأَعْرَاضَ مُخْتَلِفَةٌ فِي تَمَامِ الْمَاهِيَّةِ، ثُمَّ إِنَّ تِلْكَ الْمُخْتَلِفَاتِ مُتَسَاوِيَةٌ فِي وَصْفِ عَارِضٍ وَهُوَ كَوْنُهَا عَارِضَةً لِمَوْضُوعَاتِهَا، فَكَذَا مِنَ الْجَائِزِ أَنْ تَكُونَ مَاهِيَّاتُ الْأَجْسَامِ مُخْتَلِفَةً فِي تَمَامِ مَاهِيَّاتِهَا ثُمَّ إِنَّهَا تَكُونُ مُتَسَاوِيَةً فِي وَصْفٍ عَارِضٍ، وَهُوَ كَوْنُهَا مُشَارًا إِلَيْهَا بِالْحِسِّ وَحَاصِلَةً فِي الْحَيِّزِ وَالْمَكَانِ، وَمَوْصُوفَةً بِالْأَبْعَادِ الثَّلَاثَةِ، فَهَذَا الِاحْتِمَالُ لَا دَافِعَ لَهُ أَصْلًا.
Birinci delile gelince; çünkü biz deriz ki: Cisim, cisim olması bakımından nasıl tek bir sınıra (tanıma) ve tek bir hakikate sahipse, araz da araz olması bakımından tek bir sınıra ve tek bir hakikate sahiptir. Dolayısıyla bundan bütün arazların tam mahiyette eşit olması gerekir ki bunu hiçbir akıl sahibi söylemez. Bilakis filozoflara göre hakikat şudur ki: Arazlar arasında zâtî hususlardan ortak bir pay kesinlikle yoktur; çünkü şayet aralarında ortak bir pay olsaydı, o ortak pay onlar için cins olurdu. Eğer öyle olsaydı, [arazlar için geçerli olan] dokuz kategori en üst cinsler (ecnâs-ı âliye) olmaz, aksine tek bir cinsin türleri olurdu. Bu sabit olunca deriz ki: Arazlar, araz olmaları bakımından tek bir hakikate sahiptir, fakat bundan aralarında zâtî bir ortaklığın bulunması kesinlikle gerekmediği gibi, tam mahiyette eşit olmaları evleviyetle gerekmez. O halde durumun cisimde de aynı şekilde olması neden caiz olmasın? Nitekim arazlar tam mahiyette farklı olup, sonra bu farklı şeyler, mevzularına ârız olmaları gibi ârızî bir vasıfta eşit oldukları gibi; aynı şekilde cisimlerin mahiyetlerinin de tam mahiyetlerinde farklı olması ve ardından his ile işaret edilebilir olmaları, uzam ve mekânda bulunmaları ve üç boyutla nitelenmeleri gibi ârızî bir vasıfta eşit olmaları da caizdir. Dolayısıyla bu ihtimali tamamen çürütecek hiçbir şey yoktur.
53446. Metin
وَأَمَّا الْحُجَّةُ الثَّانِيَةُ: وَهِيَ قَوْلُهُمْ: إِنَّهُ يُمْكِنُ تَقْسِيمُ الْجِسْمِ إِلَى اللَّطِيفِ وَالْكَثِيفِ فَهِيَ أَيْضًا مَنْقُوضَةٌ بِالْعَرَضِ فَإِنَّهُ يُمْكِنُ تَقْسِيمُ الْعَرَضِ إِلَى الْكَيْفِ وَالْكَمِّ وَلَمْ يَلْزَمْ أَنْ يَكُونَ هُنَاكَ قَدْرٌ مُشْتَرَكٌ مِنَ الذَّاتِيِّ فَضْلًا عَنِ التَّسَاوِي فِي كُلِّ الذَّاتِيَّاتِ فَلِمَ لَا يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ الْأَمْرُ هَاهُنَا أَيْضًا كَذَلِكَ إِذَا ثَبَتَ أَنَّهُ لَا امْتِنَاعَ فِي كَوْنِ الْأَجْسَامِ مُخْتَلِفَةً وَلَمْ يَدُلَّ دَلِيلٌ عَلَى بُطْلَانِ هَذَا الِاحْتِمَالِ، فَحِينَئِذٍ قَالُوا: لَا يَمْتَنِعُ فِي بَعْضِ الْأَجْسَامِ اللَّطِيفَةِ الْهَوَائِيَّةِ أَنْ تَكُونَ مُخَالِفَةً لِسَائِرِ أَنْوَاعِ الْهَوَاءِ فِي الْمَاهِيَّةِ ثُمَّ تَكُونَ تِلْكَ الْمَاهِيَّةُ تَقْتَضِي لِذَاتِهَا عِلْمًا مخصوصا وقدرة
İkinci delile, yani “cismin latif ve kesif olarak kısımlara ayrılabileceği” şeklindeki sözlerine gelince; bu da araz ile nakzedilir. Zira araz da nitelik ve nicelik olarak kısımlara ayrılabilir, fakat buradan zâtî hususlardan ortak bir payın bulunması gerekmediği gibi, bütün zâtî hususlarda eşitlik olması evleviyetle gerekmez. Öyleyse burada da durumun bu şekilde olması neden caiz olmasın? Cisimlerin farklı olmasında hiçbir imkânsızlık bulunmadığı ve bu ihtimalin bâtıl olduğuna dair hiçbir delil bulunmadığı sabit olduğuna göre, o takdirde şöyle demişlerdir: Havai bazı latif cisimlerin, mahiyet bakımından diğer hava türlerinden farklı olması, sonra da o mahiyetin bizzat kendisinin özel bir bilgiyi ve harika fiillere yönelik özel bir kudreti
53447. Metin
مَخْصُوصَةً عَلَى أَفْعَالٍ عَجِيبَةٍ، وَعَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ يَكُونُ الْقَوْلُ بِالْجِنِّ ظَاهِرَ الِاحْتِمَالِ وَتَكُونُ قُدْرَتُهَا عَلَى التَّشَكُّلِ بِالْأَشْكَالِ الْمُخْتَلِفَةِ ظَاهِرَةَ الِاحْتِمَالِ.
gerektirmesi imkânsız değildir. Bu takdirde cinlerin var olduğunu söylemek açık bir ihtimal olur ve onların farklı şekillere girebilme güçleri de açık bir ihtimal teşkil eder.
53448. Metin
الْقَوْلُ الثَّانِي: قَوْلُ مَنْ قَالَ: الْأَجْسَامُ مُتَسَاوِيَةٌ فِي تَمَامِ الْمَاهِيَّةِ، وَالْقَائِلُونَ بِهَذَا الْمَذْهَبِ أَيْضًا فِرْقَتَانِ.
İkinci Görüş: “Cisimler tam mahiyette birbirine eşittir” diyenlerin görüşüdür. Bu mezhebi savunanlar da iki fırkaya ayrılırlar:
53449. Metin
الْفِرْقَةُ الْأُولَى: الَّذِينَ زَعَمُوا أَنَّ الْبِنْيَةَ لَيْسَتْ شَرْطًا لِلْحَيَاةِ وَهَذَا قَوْلُ الْأَشْعَرِيِّ وَجُمْهُورِ أَتْبَاعِهِ وَأَدِلَّتُهُمْ فِي هَذَا الْبَابِ ظَاهِرَةٌ قَوِيَّةٌ، قَالُوا: وَلَوْ كَانَتِ الْبِنْيَةُ شَرْطًا لِلْحَيَاةِ لَكَانَ إِمَّا أَنْ يُقَالَ: إِنَّ الْحَيَاةَ الْوَاحِدَةَ قَامَتْ بِمَجْمُوعِ الْأَجْزَاءِ أَوْ يُقَالَ: قَامَ بِكُلِّ وَاحِدٍ مِنَ الْأَجْزَاءِ حَيَاةٌ عَلَى حِدَةٍ، وَالْأَوَّلُ مُحَالٌ لِأَنَّ حُلُولَ الْعَرَضِ الْوَاحِدِ فِي الْمَحَالِّ الْكَثِيرَةِ دُفْعَةً وَاحِدَةً غَيْرُ مَعْقُولٍ، وَالثَّانِي أَيْضًا بَاطِلٌ لِأَنَّ الْأَجْزَاءَ الَّتِي مِنْهَا تَأَلَّفَ الْجِسْمُ مُتَسَاوِيَةٌ وَالْحَيَاةَ الْقَائِمَةَ بِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْهَا مُسَاوِيَةٌ لِلْحَيَاةِ الْقَائِمَةِ بِالْجُزْءِ الْآخَرِ وَحُكْمُ الشَّيْءِ حُكْمُ مِثْلِهِ، فَلَوِ افْتَقَرَ قِيَامُ الْحَيَاةِ بِهَذَا الْجُزْءِ إِلَى قِيَامِ تِلْكَ الْحَيَاةِ بِذَلِكَ الْجُزْءِ لَحَصَلَ هَذَا الِافْتِقَارُ مِنَ الْجَانِبِ الْآخَرِ فَيَلْزَمُ وُقُوعُ الدَّوْرِ وَهُوَ مُحَالٌ، وَإِنْ لَمْ يَحْصُلْ هَذَا الِافْتِقَارُ فَحِينَئِذٍ ثَبَتَ أَنَّ قِيَامَ الْحَيَاةِ بِهَذَا الْجُزْءِ لَا يَتَوَقَّفُ عَلَى قِيَامِ الْحَيَاةِ الثَّانِيَةِ بِذَلِكَ الْجُزْءِ الثَّانِي، وَإِذَا بَطَلَ هَذَا التَّوَقُّفُ ثَبَتَ أَنَّهُ يَصِحُّ كَوْنُ الْجُزْءِ الْوَاحِدِ مَوْصُوفًا بِالْحَيَاةِ وَالْعِلْمِ وَالْقُدْرَةِ وَالْإِرَادَةِ وَبَطَلَ الْقَوْلُ بِأَنَّ الْبِنْيَةَ شَرْطٌ، قَالُوا: وَأَمَّا دَلِيلُ الْمُعْتَزِلَةِ وَهُوَ أَنَّهُ لَا بُدَّ مِنَ الْبِنْيَةِ فَلَيْسَ إِلَّا الِاسْتِقْرَاءَ وَهُوَ أَنَّا رَأَيْنَا أَنَّهُ مَتَى فَسَدَتِ الْبِنْيَةُ بَطَلَتِ الْحَيَاةُ وَمَتَى لَمْ تَفْسُدْ بَقِيَتِ الْحَيَاةُ فَوَجَبَ تَوَقُّفُ الْحَيَاةِ عَلَى حُصُولِ الْبِنْيَةِ، إِلَّا أَنَّ هَذَا رَكِيكٌ، فَإِنَّ الِاسْتِقْرَاءَ لَا يُفِيدُ الْقَطْعَ بِالْوُجُوبِ، فَمَا الدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ حَالَ مَنْ لَمْ يُشَاهَدْ كَحَالِ مَا شُوهِدَ، وَأَيْضًا فَلِأَنَّ هَذَا الْكَلَامَ إِنَّمَا يَسْتَقِيمُ عَلَى قَوْلِ مَنْ يُنْكِرُ خَرْقَ الْعَادَاتِ، أَمَّا مَنْ يُجَوِّزُهَا فَهَذَا لَا يَتَمَشَّى عَلَى مَذْهَبِهِ وَالْفَرْقُ بَيْنَهُمَا فِي جَعْلِ بَعْضِهَا عَلَى سَبِيلِ الْعَادَةِ وَجَعْلِ بَعْضِهَا عَلَى سَبِيلِ الْوُجُوبِ تَحَكُّمٌ مَحْضٌ لَا سَبِيلَ إِلَيْهِ، فَثَبَتَ أَنَّ الْبِنْيَةَ لَيْسَتْ شَرْطًا فِي الْحَيَاةِ، وَإِذَا ثَبَتَ هَذَا لَمْ يَبْعُدْ أَنْ يَخْلُقَ اللَّهُ تَعَالَى فِي الْجَوْهَرِ الْفَرْدِ عِلْمًا بِأُمُورٍ كَثِيرَةٍ وَقُدْرَةً/ عَلَى أَشْيَاءَ شَاقَّةٍ شَدِيدَةٍ، وَعِنْدَ هَذَا ظَهَرَ الْقَوْلُ بِإِمْكَانِ وُجُودِ الْجِنِّ، سَوَاءٌ كَانَتْ أَجْسَامُهُمْ لَطِيفَةً أَوْ كَثِيفَةً، وَسَوَاءٌ كَانَتْ أَجَزَاؤُهُمْ كَبِيرَةً أَوْ صَغِيرَةً.
Birinci Fırka: Bünyenin (organik yapının) hayat için şart olmadığını ileri sürenlerdir. Bu, el-Eş‘arî'nin ve ona tabi olanların çoğunluğunun görüşüdür. Onların bu konudaki delilleri açık ve güçlüdür. Şöyle demişlerdir: Eğer bünye hayat için şart olsaydı, ya tek bir hayatın cüzlerin tamamıyla kaim olduğu söylenecekti ya da cüzlerden her biriyle ayrı bir hayatın kaim olduğu söylenecekti. Birincisi imkânsızdır; çünkü tek bir arazın birden çok mahalle aynı anda hulul etmesi akıl almaz bir şeydir. İkincisi de bâtıldır; çünkü cismin kendisinden meydana geldiği cüzler birbirine eşittir ve onlardan her biriyle kaim olan hayat da diğer cüzle kaim olan hayata eşittir. Bir şeyin hükmü, benzerinin hükmü gibidir. Şayet hayatın bu cüzle kaim olması o hayatın şu cüzle kaim olmasına muhtaç olsaydı, bu ihtiyaç diğer taraftan da hasıl olurdu ve böylece devir (kısır döngü) gerekirdi ki bu imkânsızdır. Eğer bu ihtiyaç hasıl olmazsa, o takdirde hayatın bu cüzle kaim olmasının, ikinci hayatın o ikinci cüzle kaim olmasına bağlı olmadığı sabit olur. Bu bağlılık bâtıl olunca, tek bir cüzün hayat, ilim, kudret ve irade ile nitelenmiş olmasının sahih olduğu sabit olur ve bünyenin şart olduğu yönündeki görüş bâtıl olur. Şöyle demişlerdir: Mutezile'nin 'bünyenin mutlaka gerekli olduğu' yönündeki delili ise istikradan (tümevarımdan) başka bir şey değildir; o da şudur: Biz bünye bozulduğu zaman hayatın son bulduğunu, bünye bozulmadığı zaman ise hayatın devam ettiğini gördük; dolayısıyla hayatın bünyenin meydana gelmesine bağlı olması zorunlu oldu. Ancak bu [akıl yürütme] zayıftır; zira istikra kesin bir zorunluluk ifade etmez. Gözlemlenmeyenin halinin gözlemlenenin hali gibi olduğuna delil nedir? Ayrıca bu söz, ancak adetlerin harikulade şekilde bozulmasını (hark-ı âdâtı) inkâr eden kimsenin görüşüne göre tutarlıdır. Bunu caiz gören kimseye gelince, bu onun mezhebine uymaz; zira onların bir kısmını adet yoluyla, bir kısmını ise zorunluluk yoluyla kılmak arasındaki fark, delilsiz keyfî bir hükümden (tahakküm) ibarettir ve bunun geçerli bir yolu yoktur. Böylece bünyenin hayat için bir şart olmadığı sabit olmuştur. Bu sabit olunca, Allah Teâlâ'nın bölünemeyen en küçük parçada (cevher-i ferdde) pek çok şeye dair ilim ve çok zor ve çetin şeylere dair kudret yaratması uzak bir ihtimal değildir. Bu durumda, cisimleri ister latif ister kesif olsun, cüzleri ister büyük ister küçük olsun, cinlerin varlığının imkânı görüşü ortaya çıkmış olur.
53450. Metin
الْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّ الْبِنْيَةَ شَرْطُ الْحَيَاةِ وَأَنَّهُ لَا بُدَّ مِنْ صَلَابَةٍ فِي الْبِنْيَةِ حَتَّى يَكُونَ قَادِرًا عَلَى الْأَفْعَالِ الشَّاقَّةِ فَهَهُنَا مَسْأَلَةٌ أُخْرَى، وَهِيَ أَنَّهُ هَلْ يُمْكِنُ أَنْ يَكُونَ الْمَرْئِيُّ حَاضِرًا وَالْمَوَانِعُ مُرْتَفِعَةً وَالشَّرَائِطُ مِنَ الْقُرْبِ وَالْبُعْدِ حَاصِلَةً، وَتَكُونَ الْحَاسَّةُ سَلِيمَةً، ثُمَّ مَعَ هَذَا لَا يَحْصُلُ الْإِدْرَاكُ أَوْ يَكُونَ هَذَا مُمْتَنِعًا عَقْلًا؟ أَمَّا الْأَشْعَرِيُّ وَأَتْبَاعُهُ فَقَدْ جَوَّزُوهُ، وَأَمَّا الْمُعْتَزِلَةُ فَقَدْ حَكَمُوا بِامْتِنَاعِهِ عَقْلًا، وَالْأَشْعَرِيُّ احْتَجَّ عَلَى قَوْلِهِ بِوُجُوهٍ عَقْلِيَّةٍ وَنَقْلِيَّةٍ، أَمَّا الْعَقْلِيَّةُ فَأَمْرَانِ: الْأَوَّلُ: أَنَّا نَرَى الْكَبِيرَ مِنَ الْبُعْدِ صَغِيرًا وَمَا ذَاكَ إِلَّا أَنَّا نَرَى بَعْضَ أَجْزَاءِ ذَلِكَ الْبَعِيدِ دُونَ الْبَعْضِ مَعَ أَنَّ نِسْبَةَ الْحَاسَّةِ وَجَمِيعَ الشَّرَائِطِ إِلَى تِلْكَ الْأَجْزَاءِ الْمَرْئِيَّةِ كَهِيَ بِالنِّسْبَةِ إِلَى الْأَجْزَاءِ الَّتِي هِيَ غَيْرُ مَرْئِيَّةٍ فَعَلِمْنَا أَنَّ مَعَ حُصُولِ سَلَامَةِ الْحَاسَّةِ وَحُضُورِ الْمَرْئِيِّ وَحُصُولِ الشَّرَائِطِ وَانْتِفَاءِ الْمَوَانِعِ لَا يَكُونُ الْإِدْرَاكُ وَاجِبًا الثَّانِي:
İkinci Görüş: Bünyenin hayatın şartı olduğu ve zor fiillere güç yetirebilmesi için bünyede mutlaka bir sertlik/katılık bulunması gerektiği yönündeki görüştür. Burada bir başka mesele ortaya çıkar: Görülen şeyin mevcut olması, engellerin kalkmış bulunması, yakınlık ve uzaklık gibi şartların gerçekleşmesi ve duyunun sağlam olması durumunda, bütün bunlarla birlikte algılamanın gerçekleşmemesi mümkün müdür, yoksa bu aklen imkânsız mıdır? Eş‘arî ve ona tabi olanlar bunu caiz görmüşlerdir; Mutezile ise bunun aklen imkânsız olduğuna hükmetmiştir. Eş‘arî, kendi görüşüne aklî ve naklî deliller getirmiştir. Aklî deliller iki husustur: Birincisi: Biz uzaktaki büyük bir şeyi küçük görürüz; bu da ancak o uzaktaki şeyin bazı cüzlerini görüp bazılarını görmediğimiz içindir. Oysa duyunun ve bütün şartların o görülen cüzlere olan nisbeti, görülmeyen cüzlere olan nisbeti gibidir. Buradan anladık ki duyunun sağlamlığı, görülen şeyin mevcudiyeti, şartların bulunması ve engellerin yokluğu ile birlikte algılama zorunlu (vacip) değildir. İkincisi:
53451. Metin
أَنَّ الْجِسْمَ الْكَبِيرَ لَا مَعْنَى لَهُ إِلَّا مَجْمُوعُ تِلْكَ الْأَجْزَاءِ الْمُتَأَلِّفَةِ، فَإِذَا رَأَيْنَا ذَلِكَ الْجِسْمَ الْكَبِيرَ عَلَى مِقْدَارٍ مِنَ الْبُعْدِ فَقَدْ رَأَيْنَا تِلْكَ الْأَجْزَاءَ، فَإِمَّا أَنْ تَكُونَ رُؤْيَةُ هَذَا الْجُزْءِ مَشْرُوطَةً بِرُؤْيَةِ ذَلِكَ الْجُزْءِ الْآخَرِ أَوْ لَا تَكُونَ، فَإِنْ كَانَ الْأَوَّلُ يَلْزَمُ الدَّوْرُ لِأَنَّ الْأَجْزَاءَ مُتَسَاوِيَةٌ فَلَوِ افْتَقَرَتْ رُؤْيَةُ هَذَا الْجُزْءِ إِلَى رُؤْيَةِ ذَلِكَ الْجُزْءِ لَافْتَقَرَتْ أَيْضًا رُؤْيَةُ ذَلِكَ الْجُزْءِ إِلَى رُؤْيَةِ هَذَا الْجُزْءِ فَيَقَعُ الدَّوْرُ، وَإِنْ لَمْ يَحْصُلْ هَذَا الِافْتِقَارُ فَحِينَئِذٍ رُؤْيَةُ الْجَوْهَرِ الْفَرْدِ عَلَى ذَلِكَ الْقَدْرِ مِنَ الْمَسَافَةِ تَكُونُ مُمْكِنَةً، ثُمَّ مِنَ الْمَعْلُومِ أَنَّ ذَلِكَ الْجَوْهَرَ الْفَرْدَ لَوْ حَصَلَ وَحْدَهُ مِنْ غَيْرِ أَنْ يَنْضَمَّ إِلَيْهِ سَائِرُ
Büyük bir cismin, bir araya gelmiş o cüzlerin toplamından başka bir anlamı yoktur. Biz o büyük cismi belirli bir uzaklıktan gördüğümüzde, o cüzleri görmüş oluruz. Bu cüzün görülmesi ya diğer cüzün görülmesine bağlıdır ya da bağlı değildir. Eğer birincisi ise devir gerekir; çünkü cüzler eşittir. Şayet bu cüzün görülmesi şu cüzün görülmesine muhtaç olsaydı, şu cüzün görülmesi de bu cüzün görülmesine muhtaç olurdu ve devir meydana gelirdi. Eğer bu muhtaçlık hasıl olmazsa, o takdirde o mesafeden cevher-i ferdin (bölünemez parçanın) görülmesi mümkün olur. Sonra malumdur ki şayet o cevher-i ferd, diğer cevherler kendisine eklenmeksizin tek başına bulunsa,
53452. Metin
الْجَوَاهِرِ فَإِنَّهُ لَا يُرَى، فَعَلِمْنَا أَنَّ حُصُولَ الرُّؤْيَةِ عِنْدَ اجْتِمَاعِ الشَّرَائِطِ لَا يَكُونُ وَاجِبًا بَلْ جَائِزًا، وَأَمَّا الْمُعْتَزِلَةُ فَقَدْ عَوَّلُوا عَلَى أَنَّا لَوْ جَوَّزْنَا ذَلِكَ لَجَوَّزْنَا أَنْ يَكُونَ بِحَضْرَتِنَا طَبْلَاتٌ وَبُوقَاتٌ وَلَا نَرَاهَا وَلَا نَسْمَعُهَا فَإِذَا عَارَضْنَاهُمْ بِسَائِرِ الْأُمُورِ الْعَادِيَّةِ وَقُلْنَا لَهُمْ: فجوزوا أن يقال انقلبت مياه البحار ذهب وفضة، والجبال ياقوتا وزبر جدا، أَوْ حَصَلَتْ فِي السَّمَاءِ حَالُ مَا غَمَضَتِ العين ألف شمس وقمر، ثم كما فُتِحَتِ الْعَيْنُ أَعْدَمَهَا اللَّهُ عَجَزُوا عَنِ الْفَرْقِ، وَالسَّبَبُ فِي هَذَا التَّشَوُّشِ أَنَّ هَؤُلَاءِ الْمُعْتَزِلَةَ نَظَرُوا إِلَى هَذِهِ الْأُمُورِ الْمُطَّرِدَةِ فِي مَنَاهِجِ الْعَادَاتِ، فَوَهِمُوا أَنَّ بَعْضَهَا وَاجِبَةٌ، وَبَعْضَهَا غَيْرُ وَاجِبَةٍ، وَلَمْ يَجِدُوا قَانُونًا مُسْتَقِيمًا، وَمَأْخَذًا سَلِيمًا فِي الْفَرْقِ بَيْنَ الْبَابَيْنِ، فَتَشَوَّشَ الْأَمْرُ عَلَيْهِمْ، بَلِ الْوَاجِبُ أَنْ يُسَوَّى بَيْنَ الْكُلِّ، فَيُحْكَمَ عَلَى الْكُلِّ بِالْوُجُوبِ، كَمَا هُوَ قَوْلُ الْفَلَاسِفَةِ، أَوْ عَلَى الْكُلِّ بِعَدَمِ الْوُجُوبِ كَمَا هُوَ قَوْلُ الْأَشْعَرِيِّ. فَأَمَّا التَّحَكُّمُ فِي الْفَرْقِ فَهُوَ بَعِيدٌ، إِذَا ثَبَتَ هَذَا ظَهَرَ جَوَازُ الْقَوْلِ بِالْجِنِّ، فَإِنَّ أَجْسَامَهُمْ وَإِنْ كَانَتْ كَثِيفَةً قَوِيَّةً إلا أنه لا يَمْتَنِعُ أَنْ لَا تَرَاهَا، وَإِنْ كَانُوا حَاضِرِينَ هَذَا عَلَى قَوْلِ الْأَشْعَرِيِّ فَهَذَا هُوَ تَفْصِيلُ هَذِهِ الْوُجُوهِ، وَأَنَا مُتَعَجِّبٌ مِنْ هَؤُلَاءِ الْمُعْتَزِلَةِ أَنَّهُمْ كَيْفَ يُصَدِّقُونَ مَا جَاءَ فِي الْقُرْآنِ مِنْ إِثْبَاتِ الْمَلَكِ وَالْجِنِّ مَعَ اسْتِمْرَارِهِمْ عَلَى مَذَاهِبِهِمْ، وَذَلِكَ لِأَنَّ الْقُرْآنَ دَلَّ عَلَى أَنَّ لِلْمَلَائِكَةِ قُوَّةً عَظِيمَةً عَلَى الْأَفْعَالِ الشَّاقَّةِ، وَالْجِنُّ أَيْضًا كَذَلِكَ، وَهَذِهِ الْقُدْرَةُ لَا تَثْبُتُ إِلَّا فِي الْأَعْضَاءِ الْكَثِيفَةِ الصُّلْبَةِ، / فَإِذًا يَجِبُ فِي الْمَلَكِ وَالْجِنِّ أَنْ يَكُونَ كَذَلِكَ، ثُمَّ إِنَّ هَؤُلَاءِ الْمَلَائِكَةَ حَاضِرُونَ عِنْدَنَا أَبَدًا، وَهُمُ الْكِرَامُ الْكَاتِبُونَ وَالْحَفَظَةُ، وَيَحْضُرُونَ أَيْضًا عِنْدَ قَبْضِ الْأَرْوَاحِ، وَقَدْ كَانُوا يَحْضُرُونَ عِنْدَ الرَّسُولِ ﷺ، وَأَنَّ أَحَدًا مِنَ الْقَوْمِ مَا كَانَ يَرَاهُمْ، وَكَذَلِكَ النَّاسُ الْجَالِسُونَ عِنْدَ مَنْ يَكُونُ فِي النَّزْعِ لَا يَرَوْنَ أَحَدًا، فَإِنْ وَجَبَتْ رُؤْيَةُ الْكَثِيفِ عِنْدَ الْحُضُورِ فَلِمَ لَا نَرَاهَا وَإِنْ لَمْ تَجِبِ الرُّؤْيَةُ فَقَدْ بَطَلَ مذهبهم، وإن كانوا موصوفون بِالْقُوَّةِ وَالشِّدَّةِ مَعَ عَدَمِ الْكَثَافَةِ وَالصَّلَابَةِ فَقَدْ بَطَلَ قَوْلُهُمْ: إِنَّ الْبِنْيَةَ شَرْطُ الْحَيَاةِ، وَإِنْ قَالُوا: إِنَّهَا أَجْسَامٌ لَطِيفَةٌ وَحَيَّةٌ، وَلَكِنَّهَا لِلَطَافَتِهَا لَا تَقْدِرُ عَلَى الْأَعْمَالِ الشَّاقَّةِ، فَهَذَا إِنْكَارٌ لِصَرِيحِ الْقُرْآنِ، وَبِالْجُمْلَةِ فَحَالُهُمْ فِي الْإِقْرَارِ بِالْمَلَكِ وَالْجِنِّ مَعَ هَذِهِ الْمَذَاهِبِ عَجِيبٌ، وَلَيْتَهُمْ ذَكَرُوا عَلَى صِحَّةِ مَذَاهِبِهِمْ شُبْهَةً مُخَيَّلَةً فَضْلًا عَنْ حُجَّةٍ مُبِينَةٍ، فَهَذَا هُوَ التَّنْبِيهُ عَلَى مَا فِي هَذَا الْبَابِ مِنَ الدَّقَائِقِ وَالْمُشْكِلَاتِ، وَبِاللَّهِ التَّوْفِيقُ.
görülmez. Buradan anladık ki şartlar bir araya geldiğinde görmenin meydana gelmesi vacip (zorunlu) değil, bilakis caizdir. Mutezile ise, şayet biz buna cevaz verirsek yanımızda davulların ve boruların bulunmasına rağmen onları görmememizi ve işitmememizi de caiz görmüş oluruz düşüncesine dayanmıştır. Biz diğer adetî durumları öne sürerek onlara: “O halde deniz sularının altına ve gümüşe, dağların yakut ve zebercede dönüştüğünü veya göz yumulduğu esnada gökyüzünde binlerce güneş ve ayın meydana geldiğini, sonra göz açılır açılmaz Allah'ın onları yok ettiğini söylemeyi de caiz görün” dediğimizde, [bu iki durum arasındaki] farkı açıklayamayıp acze düşmüşlerdir. Bu karışıklığın sebebi şudur: Bu Mutezilîler adetlerin akışında sürüp giden bu hususlara bakmış, bazısının vacip bazısının ise vacip olmadığı vehmine kapılmışlardır; iki mesele arasında geçerli bir kural ve sağlam bir ayrım dayanağı bulamamışlar, böylece durum onlar için karmaşık hale gelmiştir. Aksine vacip olan, hepsi arasında eşitlik gözetilmesidir; ya filozofların görüşü olduğu üzere hepsinin vacip olduğuna hükmedilir ya da Eş‘arî'nin görüşü olduğu üzere hepsinin gayr-i vacip olduğuna hükmedilir. Aralarında keyfî bir ayrıma gitmek ise [tutarlı olmaktan] uzaktır. Bu sabit olunca, cinlerin var olduğunu söylemenin caiz olduğu ortaya çıkar. Zira onların cisimleri her ne kadar kesif ve güçlü olsa da, hazır bulundukları halde onları görmemeniz imkânsız değildir. Bu, Eş‘arî'nin görüşüne göredir. İşte bu gerekçelerin tafsilatı böyledir. Ben bu Mutezilîlere şaşıyorum; mezheplerini sürdürdükleri halde Kur'an'da meleğin ve cinlerin ispatına dair gelen şeyleri nasıl tasdik edebiliyorlar? Çünkü Kur'an, meleklerin zor işlere karşı çok büyük bir güce sahip olduklarına delalet etmiştir; cinler de böyledir. Bu kudret ise ancak kesif ve sert organlarda sabit olur. O halde melek ve cinin de böyle olması gerekir. Sonra bu melekler sürekli yanımızda hazırdırlar; onlar Kirâmen Kâtibîn ve Hafaza melekleridir; ruhlar kabzedilirken de hazır bulunurlar. Resûlullah'ın ﷺ yanında da bulunurlardı ve o topluluktan hiç kimse onları görmezdi. Aynı şekilde can çekişen kimsenin yanında oturan insanlar da kimseyi görmezler. Eğer kesif olanın mevcudiyetinde görülmesi vacip olsaydı, onları neden görmüyoruz? Şayet görülmesi vacip değilse, onların mezhebi bâtıl olmuştur. Eğer kesiflik ve sertlik olmaksızın güç ve şiddetle nitelenmiş iseler, o takdirde onların: “Bünye hayatın şartıdır” şeklindeki sözleri bâtıl olmuştur. Şayet: “Onlar latif ve diri cisimlerdir, fakat latifliklerinden ötürü zor işlere güç yetiremezler” derlerse, bu da açık Kur'an'ı inkâr etmektir. Hülasa, bu mezhepleriyle birlikte meleği ve cini ikrar etme hususundaki halleri şaşılacak şeydir. Keşke mezheplerinin sıhhatine dair açık bir delili bir kenara bırakalım, akla yatkın bir şüphe olsun zikredebilselerdi! İşte bu, söz konusu konudaki inceliklere ve müşküllere dikkat çekmektir. Muvaffakiyet Allah'tandır.
53453. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: اخْتَلَفَتِ الرِّوَايَاتُ فِي أَنَّهُ ﵊ هَلْ رَأَى الْجِنَّ أَمْ لَا؟
İkinci Mesele: Rivayetler, Peygamber'in aleyhisselâm cinleri görüp görmediği konusunda farklılık göstermiştir.
53454. Metin
فَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ: وَهُوَ مَذْهَبُ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ ﵇ مَا رَآهُمْ، قَالَ: إِنَّ الْجِنَّ كَانُوا يَقْصِدُونَ السَّمَاءَ فِي الْفَتْرَةِ بَيْنَ عِيسَى وَمُحَمَّدٍ فَيَسْتَمِعُونَ أَخْبَارَ السَّمَاءِ وَيُلْقُونَهَا إِلَى الْكَهَنَةِ فَلَمَّا بَعَثَ اللَّهُ مُحَمَّدًا ﵇ حُرِسَتِ السَّمَاءُ، وَحِيلَ بَيْنَ الشَّيَاطِينِ وَبَيْنَ خَبَرِ السَّمَاءِ وَأُرْسِلَتِ الشُّهُبُ عَلَيْهِمْ فَرَجَعُوا إِلَى إِبْلِيسَ وَأَخْبَرُوهُ بِالْقِصَّةِ فَقَالَ: لَا بُدَّ لِهَذَا مِنْ سَبَبٍ فَاضْرِبُوا مَشَارِقَ الْأَرْضِ وَمَغَارِبَهَا وَاطْلُبُوا السَّبَبَ فَوَصَلَ جَمْعٌ مِنَ أُولَئِكَ الطَّالِبِينَ إِلَى تِهَامَةَ فَرَأَوْا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فِي سُوقِ عُكَاظٍ وَهُوَ يُصَلِّي بِأَصْحَابِهِ صَلَاةَ الْفَجْرِ فَلَمَّا سَمِعُوا الْقُرْآنَ اسْتَمَعُوا لَهُ وَقَالُوا هَذَا وَاللَّهِ هُوَ الَّذِي حَالَ بَيْنَكُمْ وَبَيْنَ خَبَرِ السَّمَاءِ فَهُنَاكَ رَجَعُوا إِلَى قَوْمِهِمْ وَقَالُوا يَا قَوْمَنَا إِنَّا سَمِعْنا قُرْآناً عَجَباً فَأَخْبَرَ اللَّهُ تَعَالَى مُحَمَّدًا ﵇ عَنْ ذَلِكَ الْغَيْبِ وَقَالَ: قُلْ أُوحِيَ إِلَيَّ كَذَا وَكَذَا، قَالَ وَفِي هَذَا دَلِيلٌ عَلَى أَنَّهُ ﵇ لَمْ يَرَ الْجِنَّ إِذْ لَوْ رَآهُمْ لَمَا أَسْنَدَ مَعْرِفَةَ هَذِهِ الْوَاقِعَةِ إِلَى الْوَحْيِ فَإِنَّ مَا عُرِفَ وُجُودُهُ بِالْمُشَاهَدَةِ لَا يُسْنَدُ إِثْبَاتُهُ إِلَى الْوَحْيِ، فَإِنْ قِيلَ: الَّذِينَ رُمُوا بِالشُّهُبِ هُمُ الشَّيَاطِينُ وَالَّذِينَ سَمِعُوا الْقُرْآنَ هُمُ الْجِنُّ فَكَيْفَ وَجْهُ الْجَمْعِ؟ قُلْنَا: فِيهِ وَجْهَانِ الْأَوَّلُ: أَنَّ الْجِنَّ كَانُوا مَعَ الشَّيَاطِينِ فَلَمَّا رُمِيَ الشَّيَاطِينُ أَخَذَ الْجِنُّ الَّذِينَ كَانُوا مَعَهُمْ
Birinci Görüş: İbn Abbas'ın mezhebi olup, onun aleyhisselâm cinleri görmediğidir. İbn Abbas şöyle demiştir: Cinler, İsa ile Muhammed arasındaki fetret devrinde göğe yönelir, göğün haberlerini dinler ve bunları kâhinlere ulaştırırlardı. Allah Muhammed'i aleyhisselâm gönderince gök koruma altına alındı; şeytanlar ile göğün haberi arasına engel konuldu ve üzerlerine şihablar (kayan yıldızlar/alevler) fırlatıldı. Bunun üzerine İblis'e dönüp durumu haber verdiler. İblis: “Bu işin mutlaka bir sebebi olmalı, yeryüzünün doğularını ve batılarını dolaşın da sebebi araştırın” dedi. O araştıranlardan bir topluluk Tihâme'ye ulaştı ve Resûlullah'ı ﷺ Ukâz panayırında ashabına sabah namazını kıldırırken gördüler. Kur'an'ı işitince onu dinlediler ve: “Vallahi sizinle göğün haberi arasına giren şey işte budur!” dediler. Oradan kavimlerine dönüp: “Ey kavmimiz, muhakkak ki biz hayret verici bir Kur'an dinledik” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ, Muhammed'e aleyhisselâm bu gaybı haber verip: “De ki: Bana şöyle şöyle vahyolundu” buyurdu. İbn Abbas dedi ki: “Bunda onun aleyhisselâm cinleri görmediğine delil vardır; zira onları görmüş olsaydı bu hadisenin bilgisini vahye dayandırmazdı. Çünkü varlığı müşahede ile bilinen şeyin ispatı vahye dayandırılmaz.” Eğer: “Şihabların atıldığı kimseler şeytanlardır, Kur'an'ı dinleyenler ise cinlerdir, bu ikisi nasıl bağdaştırılır?” denilirse; deriz ki: Bunun iki yönü vardır: Birincisi: Cinler şeytanlarla beraberdi. Şeytanlara şihab fırlatılınca, onlarla beraber olan cinler de
53455. Metin
فِي تَجَسُّسِ الْخَبَرِ الثَّانِي: أَنَّ الَّذِينَ رُمُوا بِالشُّهُبِ كَانُوا مِنَ الْجِنِّ إِلَّا أَنَّهُ قِيلَ لَهُمْ: شَيَاطِينُ كَمَا قِيلَ: شَيَاطِينُ الْجِنِّ وَالْإِنْسِ فَإِنَّ الشَّيْطَانَ كُلُّ مُتَمَرِّدٍ بَعِيدٍ عَنْ طَاعَةِ اللَّهِ، وَاخْتَلَفُوا فِي أَنَّ أُولَئِكَ الْجِنَّ الَّذِينَ سَمِعُوا الْقُرْآنَ مَنْ هُمْ؟ فَرَوَى عَاصِمٌ عَنْ ذَرٍّ قَالَ: قَدِمَ رَهْطُ زَوْبَعَةَ وَأَصْحَابِهِ مَكَّةَ عَلَى النَّبِيِّ ﷺ فَسَمِعُوا قِرَاءَةَ النَّبِيِّ ﷺ ثُمَّ انْصَرَفُوا فَذَلِكَ قَوْلِهِ: وَإِذْ صَرَفْنا إِلَيْكَ نَفَراً مِنَ الْجِنِّ [الْأَحْقَافِ: ٢٩] وَقِيلَ: كَانُوا مِنَ الشَّيْصَبَانِ وَهُمْ أَكْثَرُ الْجِنِّ عَدَدًا وَعَامَّةُ جُنُودِ إِبْلِيسَ مِنْهُمْ.
haber araştırmaya giriştiler. İkincisi: Şihab fırlatılanlar da cinlerdendi; ancak “cin ve insan şeytanları” denildiği gibi onlara da “şeytanlar” denilmiştir; zira şeytan, Allah'a itaatten uzaklaşan her bir azgındır. Kur'an'ı dinleyen o cinlerin kimler olduğu konusunda ihtilaf ettiler. Âsım, Zirr'den şöyle rivayet etmiştir: Zevbea topluluğu ve arkadaşları Mekke'de Peygamber'e ﷺ geldiler, Peygamber'in ﷺ kıraatini dinlediler, sonra da dönüp gittiler. İşte: { وَإِذْ صَرَفْنا إِلَيْكَ نَفَراً مِنَ الْجِنِّ } “Hani cinlerden bir topluluğu sana yöneltmiştik” [Ahkâf 29] ayeti budur. Onların, cinlerin sayıca en çok olanı ve İblis'in ordularının çoğunluğunu oluşturan Şeysabân kabilesinden oldukları da söylenmiştir.
53456. Metin
الْقَوْلُ الثَّانِي: وَهُوَ مَذْهَبُ ابْنِ مَسْعُودٍ أَنَّهُ أَمَرَ النَّبِيَّ ﷺ بِالْمَسِيرِ إِلَيْهِمْ لِيَقْرَأَ الْقُرْآنَ عَلَيْهِمْ وَيَدْعُوَهُمْ إِلَى الْإِسْلَامِ،
İkinci Görüş: İbn Mes'ûd'un mezhebi olup, Peygamber'e ﷺ Kur'an okuması ve onları İslam'a davet etmesi için onların yanına gitmesinin emredildiğidir.
53457. Metin
قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ قَالَ ﵊: «أُمِرْتُ أَنْ أَتْلُوَ الْقُرْآنَ عَلَى الْجِنِّ/ فَمَنْ يَذْهَبُ مَعِي؟
İbn Mes'ûd dedi ki: Peygamber aleyhisselâm: «Bana cinlere Kur'an okumam emredildi; benimle kim gelir?» buyurdu.
53458. Metin
فَسَكَتُوا، ثُمَّ قَالَ الثَّانِيَةَ فَسَكَتُوا، ثُمَّ قَالَ الثَّالِثَةَ، فَقَالَ: عَبْدُ اللَّهِ قُلْتُ أَنَا أَذْهَبُ مَعَكَ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ: فَانْطَلَقَ حَتَّى إِذَا جَاءَ الْحَجُونَ عِنْدَ شِعْبِ ابْنِ أَبِي دُبٍّ، خَطَّ عَلَيَّ خَطًّا فَقَالَ: لَا تُجَاوِزْهُ، ثُمَّ مَضَى إِلَى الْحَجُونِ فَانْحَدَرُوا عَلَيْهِ أَمْثَالَ الْحَجَلِ كَأَنَّهُمْ رِجَالُ الزُّطِّ «١» يَقْرَعُونَ فِي دَفُوفِهِمْ كَمَا تَقْرَعُ النِّسْوَةُ فِي دَفُوفِهَا حَتَّى غَشَوْهُ، فَغَابَ عَنْ بَصَرِي فَقُمْتُ، فَأَوْمَأَ إِلَيَّ بِيَدِهِ أَنِ اجْلِسْ، ثُمَّ تَلَا الْقُرْآنَ، فَلَمْ يَزَلْ صَوْتُهُ يَرْتَفِعُ، وَلَصِقُوا بِالْأَرْضِ حَتَّى صِرْتُ أَسْمَعُ صَوْتَهُمْ وَلَا أَرَاهُمْ. وَفِي رِوَايَةٍ أُخْرَى فَقَالُوا لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ: مَا أَنْتَ؟ قَالَ: أَنَا نَبِيُّ اللَّهِ، قَالُوا: فَمَنْ يَشْهَدُ لَكَ عَلَى ذَلِكَ؟ قَالَ: هَذِهِ الشَّجَرَةُ، تَعَالِي يَا شَجَرَةُ، فَجَاءَتْ تَجُرُّ عُرُوقَهَا لَهَا قَعَاقِعُ حَتَّى انْصَبَّتْ بَيْنَ يَدَيْهِ، فَقَالَ عَلَى مَاذَا تَشْهَدِينَ لِي؟ قَالَتْ: أَشْهَدُ أَنَّكَ رَسُولُ اللَّهِ، قَالَ: اذْهَبِي، فَرَجَعَتْ كَمَا جَاءَتْ حَتَّى صَارَتْ كَمَا كَانَتْ. قَالَ ابْنُ مَسْعُودٍ: فَلَمَّا عَادَ إِلَيَّ، قَالَ: أَرَدْتَ أَنْ تَأْتِيَنِي؟ قُلْتُ: نَعَمْ يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ: مَا كَانَ ذَلِكَ لَكَ، هَؤُلَاءِ الْجِنُّ أَتَوْا يَسْتَمِعُونَ الْقُرْآنَ، ثُمَّ وَلَّوْا إِلَى قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ، فَسَأَلُونِي الزَّادَ فَزَوَّدْتُهُمُ الْعَظْمَ وَالْبَعْرَ، فَلَا يَسْتَطْيِبَنَّ أَحَدٌ بِعَظْمٍ وَلَا بَعْرٍ.
Bunun üzerine sustular. Sonra ikinci kez söyledi, yine sustular. Sonra üçüncü kez söyledi. Abdullah dedi ki: «Ben seninle gelirim ey Allah'ın Resulü!» dedim. [İbn Mes'ûd] dedi ki: «Bunun üzerine yola çıktı; nihayet İbn Ebî Düb vadisinin yanındaki Hacûn'a geldiğinde etrafıma bir çizgi çizip: 'Bunu geçme!' buyurdu. Sonra Hacûn'a doğru ilerledi. Kadınların def çalması gibi def çalarak, Zutt adamları gibi «١» keklik misali üzerine indiler; nihayet onu sardılar. Gözümden kayboldu, bunun üzerine ayağa kalktım. Eliyle bana 'Otur' diye işaret etti. Sonra Kur'an okudu; sesi durmaksızın yükseliyordu; onlar da yere yapıştılar, nihayet seslerini işitir ama kendilerini göremez oldum. Başka bir rivayette ise Resûlullah'a ﷺ: 'Sen ne[sin]?' dediler. O: 'Ben Allah'ın peygamberiyim' buyurdu. 'Buna senin lehine kim şahitlik eder?' dediler. O: 'Şu ağaç; ey ağaç, gel!' buyurdu. Ağaç köklerini gıcırdatarak sürükleyip geldi ve nihayet önünde durdu. 'Benim için neye şahitlik edersin?' buyurdu. O da: 'Senin Allah'ın Resulü olduğuna şahitlik ederim' dedi. 'Git!' buyurdu; o da geldiği gibi geri döndü ve eski haline geldi. İbn Mes'ûd dedi ki: Yanıma döndüğünde: 'Yanıma gelmek mi istedin?' buyurdu. Ben: 'Evet, ey Allah'ın Resulü' dedim. 'Bu senin için [mümkün] olmazdı. Bu cinler Kur'an dinlemeye geldiler, sonra uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler. Benden azık istediler, ben de onlara kemik ve tezeği azık verdim. Artık hiç kimse kemik ve tezekle taharetlenmesin' buyurdu.»
53459. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّهُ لَا سَبِيلَ إِلَى تَكْذِيبِ الرِّوَايَاتِ، وَطَرِيقُ التَّوْفِيقِ بَيْنَ مَذْهَبِ ابْنِ عَبَّاسٍ، وَمَذْهَبِ ابْنِ مَسْعُودٍ مِنْ وُجُوهٍ أَحَدُهَا: لَعَلَّ مَا ذَكَرَهُ ابْنُ عَبَّاسٍ وَقَعَ أَوَّلًا، فَأَوْحَى اللَّهُ تَعَالَى إِلَيْهِ بِهَذِهِ السُّورَةِ، ثُمَّ أُمِرَ بِالْخُرُوجِ إِلَيْهِمْ بَعْدَ ذَلِكَ كَمَا رَوَى ابْنُ مَسْعُودٍ وَثَانِيهَا: أَنَّ بِتَقْدِيرِ أَنْ تَكُونَ وَاقِعَةُ الْجِنِّ مَرَّةً وَاحِدَةً، إِلَّا أَنَّهُ ﵇ أُمِرَ بِالذَّهَابِ إِلَيْهِمْ، وَقِرَاءَةِ الْقُرْآنِ عَلَيْهِمْ، إِلَّا أَنَّهُ ﵇ مَا عَرَفَ أَنَّهُمْ مَاذَا قَالُوا، وَأَيُّ شَيْءٍ فَعَلُوا، فَاللَّهُ تَعَالَى أَوْحَى إِلَيْهِ أَنَّهُ كَانَ كَذَا وَقَالُوا كَذَا وَثَالِثُهَا: أَنَّ الْوَاقِعَةَ كَانَتْ مَرَّةً وَاحِدَةً، وَهُوَ ﵇ رَآهُمْ وَسَمِعَ كَلَامَهُمْ، وَهُمْ آمَنُوا بِهِ، ثُمَّ لَمَّا رَجَعُوا إِلَى قَوْمِهِمْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ عَلَى سَبِيلِ الْحِكَايَةِ: إِنَّا سَمِعْنَا قُرْآنًا عَجَبًا وَكَانَ كَذَا وَكَذَا، فَأَوْحَى اللَّهُ إِلَى مُحَمَّدٍ ﷺ مَا قَالُوهُ لِأَقْوَامِهِمْ، وَإِذَا كَانَتْ هَذِهِ الْوُجُوهُ مُحْتَمَلَةً فَلَا سَبِيلَ إِلَى التَّكْذِيبِ.
Bil ki rivayetleri yalanlamanın bir yolu yoktur. İbn Abbas'ın mezhebi ile İbn Mes'ûd'un mezhebini telif etmenin birkaç yolu vardır: Birincisi: Muhtemelen İbn Abbas'ın zikrettiği durum önce gerçekleşti; Allah Teâlâ da ona bu sureyi vahyetti; daha sonra İbn Mes'ûd'un rivayet ettiği gibi onların yanına çıkması emredildi. İkincisi: Cin hadisesinin tek bir defa vuku bulduğu takdirde; her ne kadar ona aleyhisselâm onların yanına gitmesi ve onlara Kur'an okuması emredilmiş olsa da, o aleyhisselâm onların ne söylediklerini ve ne yaptıklarını bilmemişti. Allah Teâlâ da ona durumun şöyle olduğunu ve onların böyle söylediklerini vahyetmiştir. Üçüncüsü: Hadise bir defa vuku bulmuştu; o aleyhisselâm onları görmüş, sözlerini işitmiş, onlar da ona iman etmişlerdi. Sonra kavimlerine döndüklerinde kavimlerine bir nakil kabilinden: “Muhakkak ki biz hayret verici bir Kur'an dinledik...” ve “Şöyle şöyle oldu” dediler. Allah da kavimlerine söyledikleri şeyleri Muhammed'e ﷺ vahyetti. Bu ihtimaller mümkün olduğuna göre rivayetleri yalanlamanın bir yolu yoktur.
53460. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: اعْلَمْ أَنَّ قَوْلَهُ تَعَالَى: قُلْ أَمْرٌ مِنْهُ تَعَالَى لِرَسُولِهِ أَنْ يُظْهِرَ لِأَصْحَابِهِ مَا أَوْحَى اللَّهُ فِي وَاقِعَةِ الْجِنِّ، وَفِيهِ فَوَائِدُ إِحْدَاهَا: أَنْ يَعْرِفُوا بِذَلِكَ أَنَّهُ ﵇ كَمَا بُعِثَ إِلَى الْإِنْسِ، فَقَدْ بُعِثَ إِلَى الْجِنِّ وَثَانِيهَا: أَنْ يَعْلَمَ قُرَيْشٌ أَنَّ الْجِنَّ مَعَ تَمَرُّدِهِمْ لَمَّا سَمِعُوا الْقُرْآنَ عَرَفُوا إِعْجَازَهُ، فَآمَنُوا بِالرَّسُولِ وَثَالِثُهَا: أَنْ يَعْلَمَ الْقَوْمُ أَنَّ الْجِنَّ مُكَلَّفُونَ كَالْإِنْسِ وَرَابِعُهَا: أَنْ يَعْلَمَ أَنَّ الْجِنَّ يَسْتَمِعُونَ كَلَامَنَا وَيَفْهَمُونَ لُغَاتِنَا وَخَامِسُهَا: أَنْ يُظْهِرَ أَنَّ الْمُؤْمِنَ مِنْهُمْ يَدْعُو غَيْرَهُ مِنْ قَبِيلَتِهِ إِلَى الْإِيمَانِ، وَفِي كُلِّ هَذِهِ الْوُجُوهِ مصالح كثيرة إذا عرفها الناس.
Üçüncü Mesele: Bil ki Allah Teâlâ'nın { قُلْ } “De ki:” buyruğu, cin hadisesi hakkında Allah'ın vahyettiği hususu ashâbına açıklamasını Resulü'ne emretmesidir.1 Bunda [birtakım] faydalar vardır: Birincisi: Bununla, onun (aleyhisselâm) insanlara peygamber olarak gönderildiği gibi cinlere de gönderilmiş olduğunu bilmeleridir. İkincisi: Kureyş'in, cinlerin serkeşliklerine rağmen Kur'an'ı dinlediklerinde onun i'câzını (eşsizliğini) kavrayıp Resul'e iman ettiklerini bilmeleridir. Üçüncüsü: İnsanların, cinlerin de insanlar gibi mükellef (sorumlu) olduğunu bilmeleridir. Dördüncüsü: Cinlerin bizim konuşmalarımızı dinlediklerinin ve dillerimizi anladıklarının bilinmesidir. Beşincisi: Onlardan iman edenin, kendi kabilesinden başkalarını imana davet ettiğini ortaya koymasıdır. İnsanlar bunları bildiği takdirde bütün bu yönlerde pek çok maslahat (fayda) vardır.
53461. Metin
الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: الْإِيحَاءُ إِلْقَاءُ الْمَعْنَى إِلَى النَّفْسِ فِي خَفَاءٍ كَالْإِلْهَامِ وَإِنْزَالِ الْمَلَكِ وَيَكُونُ ذَلِكَ فِي سُرْعَةٍ مِنْ قَوْلِهِمْ: الْوَحْيُ الْوَحْيُ وَالْقِرَاءَةُ الْمَشْهُورَةُ أُوحِيَ بِالْأَلِفِ، وَفِي رِوَايَةِ يُونُسَ/ وَهَارُونَ، عَنْ أَبِي عَمْرٍو وُحِيَ بِضَمِّ الْوَاوِ بِغَيْرِ أَلِفٍ وَهُمَا لُغَتَانِ يُقَالُ: وُحِيَ إِلَيْهِ وَأُوحِيَ إِلَيْهِ وَقُرِئَ أُحِيَ بِالْهَمْزِ مِنْ غَيْرِ وَاوٍ، وَأَصْلُهُ وُحِيَ، فَقُلِبَتِ الْوَاوُ هَمْزَةً كَمَا يُقَالُ: أعد وأزن وإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ [الْمُرْسَلَاتِ: ١١] .
Dördüncü Mesele: İhâ (vahyetmek), ilham ve meleğin indirilmesi gibi, manayı nefse gizlice ulaştırmaktır. Bu da Arapların “el-Vahyü'l-vahy (çabuk çabuk)” sözünden hareketle süratle gerçekleşir. Meşhur kıraat, elif ile { أُوحِيَ } “ûhiye” şeklindedir. Yûnus ve Hârûn'un Ebû Amr'dan rivayetinde ise elifsiz, vav'ın zammesiyle “vuhiye” şeklindedir; bunlar iki ayrı lehçedir; “vuhiye ileyh” ve “ûhiye ileyh” denir. Vav olmaksızın hemze ile “ühiye” şeklinde de okunmuştur; bunun aslı “vuhiye” olup vav harfi, “u‘ıde”, “üzine” ve { وَإِذَا الرُّسُلُ أُقِّتَتْ } [Mürselât 11] örneklerinde olduğu gibi hemzeye dönüştürülmüştür.
53462. Metin
وَقَوْلُهُ تَعَالَى: أَنَّهُ اسْتَمَعَ نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ فِيهِ مَسَائِلُ:
Allah Teâlâ'nın: “Cinlerden bir topluluğun dinlediği...” buyruğu hakkında birkaç mesele vardır:
53463. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: أَجْمَعُوا عَلَى أَنَّ قَوْلَهُ: أَنَّهُ اسْتَمَعَ بِالْفَتْحِ وَذَلِكَ لِأَنَّهُ نَائِبُ فَاعِلِ أُوحِيَ فَهُوَ كَقَوْلِهِ:
Birinci Mesele: { أَنَّهُ اسْتَمَعَ } ifadesinin fetha ile [okunacağı] hususunda icma etmişlerdir; zira bu, { أُوحِيَ } fiilinin nâib-i fâilidir (sözde öznesidir); dolayısıyla bu,
53464. Metin
وَأُوحِيَ إِلَيَّ هذَا الْقُرْآنُ [الْأَنْعَامِ: ١٩] وَأَجْمَعُوا عَلَى كَسْرِ إِنَّا فِي قَوْلِهِ: إِنَّا سَمِعْنا لأنه مبتدأ محكي بعد القول، ثم هاهنا قِرَاءَتَانِ إِحْدَاهُمَا: أَنْ نَحْمِلَ الْبَوَاقِيَ عَلَى الْمَوْضِعَيْنِ اللَّذَيْنِ بَيَّنَّا أَنَّهُمْ أَجْمَعُوا عَلَيْهِمَا فَمَا كَانَ مِنَ الْوَحْيِ فُتِحَ، وَمَا كَانَ مِنْ قَوْلِ الْجِنِّ كُسِرَ، وَكُلُّهَا مِنْ قَوْلِ الْجِنِّ إِلَّا الْآخَرَيْنِ وَهُمَا قَوْلُهُ: وَأَنَّ الْمَساجِدَ لِلَّهِ [الْجِنِّ: ١٨] وَأَنَّهُ لَمَّا قامَ [الْجِنِّ: ١٩] ، وَثَانِيهِمَا: فَتْحُ الْكُلِّ وَالتَّقْدِيرُ: فَآمَنَّا بِهِ وَآمَنَّا بِأَنَّهُ تَعَالَى جَدُّ رَبِّنَا وَبِأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا وَكَذَا الْبَوَاقِي، فإن قيل: هاهنا إِشْكَالٌ مِنْ وَجْهَيْنِ أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ يَقْبُحُ إِضَافَةُ الْإِيمَانِ إِلَى بَعْضِ هَذِهِ السُّورَةِ فَإِنَّهُ يَقْبُحُ أَنْ يُقَالَ: وَآمَنَّا بِأَنَّهُ كَانَ يَقُولُ سَفِيهُنَا عَلَى اللَّهِ شَطَطًا وَالثَّانِي: وَهُوَ أَنَّهُ لَا يُعْطَفُ عَلَى الْهَاءِ الْمَخْفُوضَةِ إِلَّا بِإِظْهَارِ الْخَافِضِ لَا يُقَالُ: آمَنَّا بِهِ وَزَيْدٍ، بَلْ يُقَالُ: آمَنَّا بِهِ وَبِزَيْدٍ وَالْجَوَابُ: عَنِ الْإِشْكَالَيْنِ أَنَّا إِذَا حَمَلْنَا قَوْلَهُ: آمَنَّا عَلَى مَعْنَى صَدَّقْنَا وَشَهِدْنَا زَالَ الْإِشْكَالَانِ.
{ وَأُوحِيَ إِلَيَّ هذَا الْقُرْآنُ } “Bana bu Kur'an vahyolundu” [En'âm 19] ayeti gibidir. { إِنَّا سَمِعْنا } buyruğundaki { إِنَّا } ifadesinin kesre ile [okunacağı] hususunda da icma etmişlerdir; çünkü bu, kavil (söz) fiilinden sonra aktarılan mübtedadır. Bundan sonra burada iki kıraat vardır: Birincisi: Geri kalanları, üzerinde icma edildiğini açıkladığımız bu iki yere hamletmektir; böylece vahiyden olanlar fethalı, cinlerin sözünden olanlar ise kesreli okunur. Cin Suresi 18. ayetteki { وَأَنَّ الْمَساجِدَ لِلَّهِ } “Mescitler şüphesiz Allah'ındır” ve 19. ayetteki { وَأَنَّهُ لَمَّا قامَ } “Şüphesiz o kalktığında...” ayetleri hariç hepsi cinlerin sözündendir. İkincisi: Hepsini fethalı okumaktır; takdiri ise şöyledir: “Biz ona iman ettik ve Rabbimizin şanının yüce olduğuna da iman ettik, bizim beyinsizimizin [bâtıl sözler] söylediğine de iman ettik...” ve geri kalanlar da böyledir. Eğer: “Burada iki yönden bir müşkillik vardır: Birincisi: İmanın bu surenin bazı kısımlarına izafe edilmesi çirkin kaçar; zira 'Beyinsizimizin Allah'a karşı aşırı yalanlar söylediğine iman ettik' denmesi çirkindir. İkincisi ise: Mecrur olan zamire ancak cer edici edat açıkça getirilerek atıf yapılabilir; 'Âmennâ bihî ve Zeydin' denmez, bilakis 'Âmennâ bihî ve bi-Zeydin' denir” denilirse; bu iki müşkillik için verilecek cevap şudur: Biz { آمَنَّا } sözünü “tasdik ettik ve şahitlik ettik” manasına hamlettiğimizde bu iki müşkillik ortadan kalkar.
53465. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: نَفَرٌ مِنَ الْجِنِّ جَمَاعَةٌ مِنْهُمْ مَا بَيْنَ الثَّلَاثَةِ إِلَى الْعَشَرَةِ
İkinci Mesele: “Cinlerden bir nefer”; onlardan üç ile on kişi arasındaki bir topluluktur.
53466. Metin
رُوِيَ أَنَّ ذَلِكَ النَّفَرَ كَانُوا يَهُودًا،
O neferin Yahudi oldukları rivayet edilmiştir.
53467. Metin
وَذَكَرَ الْحَسَنُ أَنَّ فِيهِمْ يَهُودًا وَنَصَارَى وَمَجُوسًا وَمُشْرِكِينَ، ثُمَّ اعْلَمْ أَنَّ الْجِنَّ حَكَوْا أَشْيَاءَ:
Hasan ise onların içinde Yahudiler, Hristiyanlar, Mecûsîler ve Müşrikler bulunduğunu zikretmiştir. Sonra bil ki cinler birtakım şeyler nakletmişlerdir:
53468. Metin
النَّوْعُ الْأَوَّلُ: مِمَّا حَكَوْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَقالُوا إِنَّا سَمِعْنا قُرْآناً عَجَباً يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنا أَحَداً أَيْ قَالُوا لِقَوْمِهِمْ حِينَ رَجَعُوا إِلَيْهِمْ كَقَوْلِهِ: فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلى قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ [الْأَحْقَافِ:
Birinci Tür: Naklettikleri şeylerden biri Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur: { فَقالُوا إِنَّا سَمِعْنا قُرْآناً عَجَباً يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ فَآمَنَّا بِهِ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنا أَحَداً } “...şöyle demişlerdir: Muhakkak ki biz, hayret verici bir Kur'an dinledik; o, doğru yola iletiyor, biz de ona iman ettik. Artık Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız.” Yani: { فَلَمَّا قُضِيَ وَلَّوْا إِلى قَوْمِهِمْ مُنْذِرِينَ } “[Okuma] bitirilince uyarıcılar olarak kavimlerine döndüler” [Ahkâf 29]
53469. Metin
٢٩] ، قُرْآناً عَجَباً أَيْ خَارِجًا عَنْ حَدِّ أَشْكَالِهِ وَنَظَائِرِهِ، وَ (عَجَبًا) مَصْدَرٌ يُوضَعُ مَوْضِعَ الْعَجِيبِ وَلَا شَكَّ أَنَّهُ أَبْلَغُ مِنَ الْعَجِيبِ، يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ أَيْ إِلَى الصَّوَابِ، وَقِيلَ: إِلَى التَّوْحِيدِ فَآمَنَّا بِهِ أَيْ بِالْقُرْآنِ وَيُمْكِنُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ فَآمَنَّا بِالرُّشْدِ الَّذِي فِي الْقُرْآنِ وَهُوَ التَّوْحِيدُ وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنا أَحَداً أَيْ وَلَنْ نَعُودَ إِلَى مَا كُنَّا عَلَيْهِ مِنَ الْإِشْرَاكِ بِهِ وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ أُولَئِكَ الْجِنَّ كَانُوا مِنَ الْمُشْرِكِينَ.
ayetinde olduğu gibi, kavimlerine döndükleri zaman kavimlerine böyle söylediler. { قُرْآناً عَجَباً } “hayret verici bir Kur'an”, yani benzerlerinin ve emsallerinin sınırlarının dışına çıkmış demektir. *Acaben* (عَجَبًا) kelimesi 'acîb' (harika) kelimesi yerine kullanılan bir masdardır ve şüphesiz 'acîb' ifadesinden daha beliğdir. { يَهْدِي إِلَى الرُّشْدِ } “doğru yola iletiyor”, yani doğruya; 'tevhîde' anlamında olduğu da söylenmiştir. { فَآمَنَّا بِهِ } “biz de ona iman ettik”, yani Kur'an'a; kastedilenin 'Kur'an'da yer alan rüşde, yani tevhîde iman ettik' olması da mümkündür. { وَلَنْ نُشْرِكَ بِرَبِّنا أَحَداً } “Artık Rabbimize hiç kimseyi ortak koşmayacağız”, yani O'na ortak koşma hususunda eskiden üzerinde bulunduğumuz duruma bir daha asla dönmeyeceğiz demektir. Bu da o cinlerin müşriklerden olduğuna delalet eder.
53470. Metin
النَّوْعُ الثَّانِي: مِمَّا ذَكَرَهُ الْجِنُّ أَنَّهُمْ كَمَا نَفَوْا عَنْ أَنْفُسِهِمُ الشِّرْكَ نزهوا ربهم عن الصاحبة والولد فقالوا:
İkinci Tür: Cinlerin zikrettiği şeylerden biri de, kendilerinden şirki nefyettikleri gibi Rablerini de eş ve çocuk edinmekten tenzih etmeleridir; nitekim şöyle demişlerdir:
53471. Metin
[سورة الجن (٧٢) : آية ٣]
[Cin Suresi (72) : Ayet 3]
53472. Metin
وَأَنَّهُ تَعالى جَدُّ رَبِّنا مَا اتَّخَذَ صاحِبَةً وَلا وَلَداً (٣)
{ وَأَنَّهُ تَعالى جَدُّ رَبِّنا مَا اتَّخَذَ صاحِبَةً وَلا وَلَداً (٣) } “Doğrusu Rabbimizin şanı çok yücedir; O, ne bir eş edinmiştir ne de bir çocuk.”
53473. Metin
وَفِيهِ مَسَائِلُ:
Bunun hakkında birkaç mesele vardır:
53474. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: فِي الْجَدِّ قَوْلَانِ: الْأَوَّلُ: الْجَدُّ فِي اللُّغَةِ الْعَظَمَةُ يُقَالُ: جَدَّ فُلَانٌ أَيْ عَظُمَ/ وَمِنْهُ
Birinci Mesele: *Cedd* kelimesi hakkında iki görüş vardır: Birincisi: *Cedd* dilde 'azamet (yücelik)' demektir; 'Falan kimsenin ceddi yüceldi' denir ki azamet kazandı demektir. Nitekim
53475. Metin
الْحَدِيثُ: «كَانَ الرَّجُلُ إِذَا قَرَأَ سُورَةَ الْبَقَرَةِ جَدَّ فِينَا»
«Bir adam Bakara Suresi'ni okuduğu zaman aramızda yücelirdi (cedde fînâ)»
53476. Metin
أَيْ جَدَّ قَدْرُهُ وَعَظُمَ، لِأَنَّ الصَّاحِبَةَ تُتَّخَذُ لِلْحَاجَةِ إِلَيْهَا وَالْوَلَدَ لِلتَّكَثُّرِ بِهِ وَالِاسْتِئْنَاسِ، وَهَذِهِ مِنْ سِمَاتِ الْحُدُوثِ وَهُوَ سُبْحَانَهُ مُنَزَّهٌ عَنْ كُلِّ نَقْصٍ.
hadisi bundandır; yani onun kadr-ü kıymeti yücelir ve büyürdü demektir. Çünkü eş, kendisine duyulan ihtiyaçtan ötürü, çocuk ise çoğalmak ve ünsiyet kurmak için edinilir. Bunlar ise sonradan yaratılmışlık (hudûs) alametlerindendir; O Sübhân ise her türlü noksanlıktan münezzehtir.
53477. Metin
الْقَوْلُ الثَّانِي: الْجَدُّ الْغِنَى وَمِنْهُ
İkinci Görüş: *Cedd*, zenginlik (gınâ) demektir. Nitekim
53478. Metin
الْحَدِيثُ: «لَا يَنْفَعُ ذَا الْجَدِّ مِنْكَ الْجَدُّ»
«Zenginlik sahibine, zenginliği Senin katında bir fayda vermez (Lâ yenfeu ze'l-ceddi minke'l-cedd)»
53479. Metin
قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: أَيْ لَا يَنْفَعُ ذَا الْغِنَى مِنْكَ غِنَاهُ، وَكَذَلِكَ
hadisi bundandır. Ebû Ubeyde: “Yani zenginlik sahibine Sen'den gelecek azaba karşı zenginliği fayda vermez” demiştir. Aynı şekilde
53480. Metin
الْحَدِيثُ الْآخَرُ: «قُمْتُ عَلَى بَابِ الْجَنَّةِ فَإِذَا عَامَّةُ مَنْ يَدْخُلُهَا الْفُقَرَاءُ وَإِذَا أَصْحَابُ الْجَدِّ مَحْبُوسُونَ»
«Cennetin kapısında durdum; bir de gördüm ki oraya girenlerin geneli fakirlerdir; zenginlik sahipleri (ashâbü'l-cedd) ise alıkonulmuşlardır»
53481. Metin
يَعْنِي أَصْحَابَ الْغِنَى فِي الدُّنْيَا، فَيَكُونُ الْمَعْنَى وَأَنَّهُ تَعَالَى غَنِيٌّ عَنِ الِاحْتِيَاجِ إِلَى الصَّاحِبَةِ وَالِاسْتِئْنَاسِ بِالْوَلَدِ.
diğer hadis de bundandır; yani dünyadaki zenginlik sahipleri demektir. Buna göre mana: “Şüphesiz O, eşe muhtaç olmaktan ve çocukla ünsiyet kurmaktan müstağnidir, yücedir” şeklinde olur.
53482. Metin
وَعِنْدِي فِيهِ قَوْلٌ ثَالِثٌ: وَهُوَ أَنَّ جَدَّ الْإِنْسَانِ أَصْلُهُ الَّذِي مِنْهُ وُجُودُهُ فَجُعِلَ الْجَدُّ مَجَازًا عَنِ الْأَصْلِ، فَقَوْلُهُ:
Benim bu konuda üçüncü bir görüşüm vardır: O da şudur: İnsanın dedesi (ceddi), varlığı kendisinden gelen aslıdır; dolayısıyla *cedd* kelimesi mecazen 'asıl' yerine kullanılmıştır. Buna göre:
53483. Metin
تَعالى جَدُّ رَبِّنا مَعْنَاهُ تَعَالَى أَصْلُ رَبِّنَا وَأَصْلُهُ حَقِيقَتُهُ الْمَخْصُوصَةُ الَّتِي لِنَفْسِ تِلْكَ الْحَقِيقَةِ مِنْ حَيْثُ إِنَّهَا هِيَ تَكُونُ وَاجِبَةَ الْوُجُودِ فَيَصِيرُ الْمَعْنَى أَنَّ حَقِيقَتَهُ الْمَخْصُوصَةَ مُتَعَالِيَةٌ عَنْ جَمِيعِ جِهَاتِ التَّعَلُّقِ بِالْغَيْرِ لِأَنَّ الْوَاجِبَ لِذَاتِهِ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ وَاجِبَ الْوُجُودِ مِنْ جَمِيعِ جِهَاتِهِ، وَمَا كَانَ كَذَلِكَ اسْتَحَالَ أَنْ يَكُونَ لَهُ صَاحِبَةٌ وَوَلَدٌ.
{ تَعالى جَدُّ رَبِّنا } ifadesinin manası; 'Rabbimizin aslı yücedir' demektir. O'nun aslı ise, bizzat o hakikatin kendisi olması bakımından vacibü'l-vücûd (varlığı zorunlu) olan zâtına has hakikatidir. Böylece mana; O'nun zâtına has hakikatinin başkasına taalluk eden bütün yönlerden yüce olduğu şeklinde olur. Çünkü zâtı gereği vacip olanın, bütün yönleriyle vacibü'l-vücûd olması gerekir; böyle olan bir zâtın ise eş ve çocuğunun olması imkânsızdır.
53484. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قُرِئَ جَدًّا رَبُّنَا بِالنَّصْبِ عَلَى التَّمْيِيزِ وجَدُّ رَبِّنا بِالْكَسْرِ أَيْ صِدْقُ رُبُوبِيَّتِهِ وَحَقُّ إِلَهِيَّتِهِ عَنِ اتِّخَاذِ الصَّاحِبَةِ وَالْوَلَدِ، وَكَأَنَّ هَؤُلَاءِ الْجِنَّ لَمَّا سَمِعُوا الْقُرْآنَ تَنَبَّهُوا لِفَسَادِ مَا عَلَيْهِ كَفَرَةُ الْجِنِّ فَرَجَعُوا أَوَّلًا عَنِ الشِّرْكِ وَثَانِيًا عَنْ دِينِ النَّصَارَى.
İkinci Mesele: Temyiz olarak nasb ile { جَدًّا رَبُّنَا } şeklinde ve kesre ile { جِدُّ رَبِّنَا } şeklinde de okunmuştur; yani O'nun rabliğinin sıdkı ve ilahlığının hakikati eş ve çocuk edinmekten yücedir demektir. Sanki bu cinler Kur'an'ı dinlediklerinde kâfir cinlerin üzerinde bulunduğu halin bozukluğunu fark etmişler; böylece önce şirkten, sonra da Hristiyanların dininden dönmüşlerdir.
53485. Metin
النَّوْعُ الثَّالِثُ: مِمَّا ذَكَرَهُ الْجِنُّ قَوْلُهُ تَعَالَى:
Üçüncü Tür: Cinlerin zikrettiği hususlardan biri de Yüce Allah'ın şu kavlidir:
53486. Metin
[سورة الجن (٧٢) : آية ٤]
[Cin Suresi (72): Ayet 4]
53487. Metin
وَأَنَّهُ كانَ يَقُولُ سَفِيهُنا عَلَى اللَّهِ شَطَطاً (٤)
{ وَأَنَّهُ كانَ يَقُولُ سَفِيهُنا عَلَى اللَّهِ شَطَطاً } “Doğrusu bizim beyinsiz olanımız, Allah hakkında aşırı ve asılsız şeyler söylüyormuş.” (4)
53488. Metin
السَّفَهُ خِفَّةُ الْعَقْلِ وَالشَّطَطُ مُجَاوَزَةُ الْحَدِّ فِي الظلم وغيره ومنه أشط في السوم إِذَا أَبْعَدَ فِيهِ أَيْ يَقُولُ قَوْلًا هُوَ فِي نَفْسِهِ شَطَطٌ لِفَرْطِ مَا أَشَطَّ فِيهِ.
*Sefehe*, akıl hafifliğidir (akılsızlıktır). *Şatat* ise zulümde ve başka hususlarda haddi aşmaktır. Pazarlıkta haddi aşıp aşırı gittiğinde söylenen *eşatta fi's-sevm* ifadesi de bundandır; yani içinde aşırıya kaçtığı için bizzat kendisi haddi aşan bir söz söylüyor [demektir].
53489. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّهُ لَمَّا كَانَ الشَّطَطُ هُوَ مُجَاوَزَةُ الْحَدِّ، وَلَيْسَ فِي اللَّفْظِ مَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْمُرَادَ مُجَاوَزَةُ الْحَدِّ فِي جَانِبِ النَّفْيِ أَوْ فِي جَانِبِ الْإِثْبَاتِ، فَحِينَئِذٍ ظَهَرَ أَنَّ كِلَا الْأَمْرَيْنِ مَذْمُومٌ فَمُجَاوَزَةُ الْحَدِّ فِي النَّفْيِ تُفْضِي إِلَى التَّعْطِيلِ وَمُجَاوَزَةُ الْحَدِّ فِي الْإِثْبَاتِ تُفْضِي إِلَى التَّشْبِيهِ، وَإِثْبَاتِ الشَّرِيكِ وَالصَّاحِبَةِ وَالْوَلَدِ وَكِلَا الْأَمْرَيْنِ شَطَطٌ وَمَذْمُومٌ.
Bil ki *şatat* haddi aşmak olduğunda ve lafızda kastedilenin nefy (red/inkâr) tarafında mı yoksa ispat tarafında mı haddi aşmak olduğuna dair bir delil bulunmadığında, her iki durumun da yerilmiş olduğu ortaya çıkar. Zira nefy konusunda haddi aşmak ta'tîle (ilahi sıfatları inkâra) götürür; ispat konusunda haddi aşmak ise teşbihe (benzetmeye), ortak, eş ve çocuk isnat etmeye götürür. Her iki durum da aşırılıktır (*şatat*) ve yerilmiştir.
53490. Metin
النَّوْعُ الرَّابِعُ: قَوْلُهُ تعالى:
Dördüncü Tür: Yüce Allah'ın şu kavlidir:
53491. Metin
[سورة الجن (٧٢) : آية ٥]
[Cin Suresi (72): Ayet 5]
53492. Metin
وَأَنَّا ظَنَنَّا أَنْ لَنْ تَقُولَ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ كَذِباً (٥)
{ وَأَنَّا ظَنَنَّا أَنْ لَنْ تَقُولَ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ كَذِباً } “Biz ise insanların ve cinlerin Allah'a karşı asla yalan söylemeyeceklerini sanmıştık.” (5)
53493. Metin
وَفِيهِ مَسْأَلَتَانِ:
Bunda iki mesele vardır:
53494. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: مَعْنَى الْآيَةِ أَنَّا إِنَّمَا أَخَذْنَا قَوْلَ الْغَيْرِ لِأَنَّا ظَنَنَّا أَنَّهُ لَا يُقَالُ: الْكَذِبُ عَلَى اللَّهِ، فَلَمَّا سَمِعْنَا الْقُرْآنَ عَلِمْنَا أَنَّهُمْ قَدْ يَكْذِبُونَ، وَهَذَا مِنْهُمْ إِقْرَارٌ بِأَنَّهُمْ إِنَّمَا وَقَعُوا فِي تِلْكَ الْجَهَالَاتِ/ بِسَبَبِ التَّقْلِيدِ، وَأَنَّهُمْ إِنَّمَا تَخَلَّصُوا عَنْ تِلْكَ الظُّلُمَاتِ بِبَرَكَةِ الِاسْتِدْلَالِ وَالِاحْتِجَاجِ.
Birinci Mesele: Ayetin manası şudur: Biz başkalarının sözünü sırf Allah hakkında yalan söylenmeyeceğini sandığımız için kabul etmiştik. Kur'an'ı dinleyince onların yalan söyleyebildiklerini anladık. Bu, cinlerin o cehaletlere taklit sebebiyle düştüklerine ve o karanlıklardan ancak delil getirme ve istidlal bereketiyle kurtulduklarına dair bir itiraflarıdır.
53495. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قَوْلُهُ: كَذِباً بِمَ نُصِبَ؟ فِيهِ وُجُوهٌ أَحَدُهَا: أَنَّهُ وَصْفُ مَصْدَرٍ مَحْذُوفٍ وَالتَّقْدِيرُ أَنْ لَنْ تَقُولَ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ قَوْلًا كَذِبًا وَثَانِيهَا: أَنَّهُ نُصِبَ نَصْبَ الْمَصْدَرِ لِأَنَّ الْكَذِبَ نَوْعٌ مِنَ الْقَوْلِ وَثَالِثُهَا: أَنَّ مَنْ قَرَأَ: أَنْ لَنْ تَقُولَ وَضَعَ كَذِباً مَوْضِعَ تَقَوُّلًا، وَلَمْ يَجْعَلْهُ صِفَةً، لِأَنَّ التَّقَوُّلَ لا يكون إلا كذبا.
İkinci Mesele: { كَذِباً } kelimesi neye binaen mansub olmuştur? Bunda birkaç vecih vardır: Birincisi: Mahzuf bir masdarın sıfatıdır; takdiri { أَنْ لَنْ تَقُولَ الْإِنْسُ وَالْجِنُّ عَلَى اللَّهِ قَوْلًا كَذِبًا } (İnsanların ve cinlerin Allah'a karşı yalan bir söz söylemeyecekleri) şeklindedir. İkincisi: Masdar olarak mansub olmuştur; çünkü yalan, sözün bir türüdür. Üçüncüsü: { أَنْ لَنْ تَقُولَ } şeklinde okuyan kimse, { كَذِباً } kelimesini { تَقَوُّلًا } (uydurma) yerine koymuş ve onu sıfat kılmamıştır; çünkü tekayyül (söz uydurmak) ancak yalan olur.
53496. Metin
النوع الخامس: - قوله تعالى:
Beşinci Tür: Yüce Allah'ın şu kavlidir:
53497. Metin
[سورة الجن (٧٢) : آية ٦]
[Cin Suresi (72): Ayet 6]
53498. Metin
وَأَنَّهُ كانَ رِجالٌ مِنَ الْإِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزادُوهُمْ رَهَقاً (٦)
{ وَأَنَّهُ كانَ رِجالٌ مِنَ الْإِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجالٍ مِنَ الْجِنِّ فَزادُوهُمْ رَهَقاً } “Doğrusu insanlardan bazı adamlar, cinlerden bazı adamlara sığınırlardı da onların azgınlıklarını artırırlardı.” (6)
53499. Metin
فِيهِ قَوْلَانِ: الْأَوَّلُ: وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ الْمُفَسِّرِينَ أَنَّ الرَّجُلَ فِي الْجَاهِلِيَّةِ إِذَا سَافَرَ فَأَمْسَى فِي قَفْرٍ مِنَ الْأَرْضِ
Bunda iki görüş vardır: Birincisi: Müfessirlerin çoğunluğunun görüşüdür; Cahiliye döneminde bir adam yolculuk yapıp da ıssız bir arazide gecelediğinde
53500. Metin
قَالَ: أَعُوذُ بِسَيِّدِ هَذَا الْوَادِي أَوْ بِعَزِيزِ هَذَا الْمَكَانِ مِنْ شَرِّ سُفَهَاءِ قَوْمِهِ، فَيَبِيتُ فِي جِوَارٍ مِنْهُمْ حَتَّى يُصْبِحَ، وَقَالَ آخَرُونَ: كَانَ أَهْلُ الْجَاهِلِيَّةِ إِذَا قُحِطُوا بَعَثُوا رَائِدَهُمْ، فَإِذَا وَجَدَ مَكَانًا فِيهِ كَلَأٌ وَمَاءٌ رَجَعَ إِلَى أَهْلِهِ فَيُنَادِيهِمْ، فَإِذَا انْتَهَوْا إِلَى تِلْكَ الْأَرْضِ نَادَوْا نَعُوذُ بِرَبِّ هَذَا الْوَادِي مِنَ أَنْ يُصِيبَنَا آفَةٌ يَعْنُونَ الْجِنَّ، فَإِنْ لَمْ يُفْزِعْهُمْ أَحَدٌ نَزَلُوا، وَرُبَّمَا تُفْزِعُهُمُ الْجِنُّ فَيَهْرُبُونَ الْقَوْلُ الثَّانِي: الْمُرَادُ أَنَّهُ كَانَ رِجَالٌ مِنَ الْإِنْسِ يَعُوذُونَ بِرِجَالٍ مِنَ الْإِنْسِ أَيْضًا، لَكِنْ مِنْ شَرِّ الْجِنِّ، مِثْلُ أَنْ يَقُولَ الرَّجُلُ: أَعُوذُ بِرَسُولِ اللَّهِ مِنْ شَرِّ جِنِّ هَذَا الْوَادِي، وَأَصْحَابُ هَذَا التَّأْوِيلِ إِنَّمَا ذَهَبُوا إِلَيْهِ، لِأَنَّ الرَّجُلَ اسْمُ الْإِنْسِ لَا اسْمُ الْجِنِّ، وَهَذَا ضَعِيفٌ، فَإِنَّهُ لَمْ يَقُمْ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الذَّكَرَ مِنَ الْجِنِّ لَا يُسَمَّى رَجُلًا، أَمَّا قَوْلُهُ: فَزادُوهُمْ رَهَقاً قَالَ الْمُفَسِّرُونَ: مَعْنَاهُ زَادُوهُمْ إِثْمًا وَجُرْأَةً وَطُغْيَانًا وَخَطِيئَةً وَغَيًّا وَشَرًّا، كُلُّ هَذَا مِنْ أَلْفَاظِهِمْ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ: الرَّهَقُ غَشَيَانُ الشَّيْءِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ [يُونُسَ:
şöyle derdi: “Kavminin beyinsizlerinin şerrinden bu vadinin efendisine veya bu mekânın azizine sığınırım.” Böylece sabaha kadar onların himayesinde gecelerdi. Başkaları ise şöyle demiştir: Cahiliye ehli kuraklığa uğradıklarında öncülerini (kılavuzlarını) gönderirlerdi. O da otlak ve su bulunan bir yer bulunca ailesine dönüp onları çağırırdı. O araziye vardıklarında ise: “Bize bir felaket isabet etmesinden bu vadinin rabbine sığınırız” diye bağırırlardı; bununla cinleri kastederlerdi. Eğer kendilerini kimse korkutmazsa konaklarlardı, bazen de cinler onları korkutur ve kaçarlardı. İkinci Görüş: Kastedilen, insanlardan bazı adamların cinlerin şerrinden yine insanlardan olan bazı adamlara sığınmalarıdır; bir adamın: “Bu vadideki cinlerin şerrinden Allah'ın Resûlü'ne sığınırım” demesi gibi. Bu yorumu benimseyenler, *racul* (adam) isminin cinler için değil sadece insanlar için kullanılmasından ötürü buna gitmişlerdir. Bu zayıftır; çünkü cinlerin erkeğine adam (*racul*) denilemeyeceğine dair hiçbir delil bulunmamaktadır. { فَزادُوهُمْ رَهَقاً } kavline gelince; müfessirler bunun manasının, “onların günahını, cüretini, azgınlığını, hatasını, sapkınlığını ve şerrini artırdılar” olduğunu söylemişlerdir; bunların hepsi onların lafızlarındandır. Vâhidî şöyle demiştir: *Rehak*, bir şeyin bürümesidir (kaplamasıdır). Yüce Allah'ın şu kavli de bundandır: { وَلا يَرْهَقُ وُجُوهَهُمْ قَتَرٌ } [Yûnus:
53501. Metin
٢٦] وَقَوْلُهُ: تَرْهَقُها قَتَرَةٌ [عَبَسَ: ٤١] وَرَجُلٌ مُرْهَقٌ أَيْ يَغْشَاهُ السَّائِلُونَ. وَيُقَالُ رَهَقَتْنَا الشَّمْسُ إِذَا قَرُبَتْ، وَالْمَعْنَى أَنَّ رِجَالَ الْإِنْسِ إِنَّمَا اسْتَعَاذُوا بِالْجِنِّ خَوْفًا مِنْ أَنْ يَغْشَاهُمُ الْجِنُّ، ثُمَّ إِنَّهُمْ زَادُوا فِي ذَلِكَ الْغَشَيَانِ، فَإِنَّهُمْ لَمَّا تَعَوَّذُوا بِهِمْ، وَلَمْ يَتَعَوَّذُوا بِاللَّهِ اسْتَذَلُّوهُمْ وَاجْتَرَءُوا عَلَيْهِمْ فَزَادُوهُمْ ظُلْمًا، وَهَذَا مَعْنَى قَوْلِ عَطَاءٍ خَبَطُوهُمْ وَخَنَقُوهُمْ، وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ زَادُوا مِنْ فِعْلِ الْجِنِّ وَفِي الْآيَةِ قَوْلٌ آخَرُ وَهُوَ أَنَّ زَادُوا مِنْ فِعْلِ الْإِنْسِ وَذَلِكَ لِأَنَّ الْإِنْسَ لَمَّا اسْتَعَاذُوا بِالْجِنِّ فَالْجِنُّ يَزْدَادُونَ بِسَبَبِ ذَلِكَ التَّعَوُّذِ طُغْيَانًا فَيَقُولُونَ: سُدْنَا الْجِنَّ وَالْإِنْسَ، وَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ هُوَ اللَّائِقُ بِمَسَاقِ الْآيَةِ وَالْمُوَافِقُ لِنَظْمِهَا.
26] “Onların yüzlerini ne bir toz-duman bürür...” ve O'nun { تَرْهَقُها قَتَرَةٌ } [Abese: 41] “Onları bir karanlık kaplar” kavli böyledir. *Raculün murhakun* denir ki, kendisini isteyenlerin/dilenenlerin bürüdüğü kimsedir. Güneş yaklaştığında *rehekatne'ş-şemsü* denir. Mana şudur: İnsanlardan olan adamlar, cinlerin kendilerini bürümesinden korktukları için cinlere sığınmışlardı. Sonra onlar (cinler) bu bürümeyi daha da artırdılar. Zira insanlar Allah'a sığınmayıp cinlere sığınınca, cinler onları hor gördüler, onlara karşı cüretlendiler ve onların zulmünü/korkusunu artırdılar. Atâ'nın: “Onları çarpıp boğdular” sözünün manası da budur. Bu görüşe göre 'artırdılar' (*zâdû*) fiili cinlerin fiilidir. Ayette bir diğer görüş daha vardır ki o da 'artırdılar' (*zâdû*) fiilinin insanların fiili olmasıdır. Çünkü insanlar cinlere sığınınca, cinler bu sığınma sebebiyle azgınlıklarını artırır ve: “Cinlere de insanlara da efendi olduk” derler. Birinci görüş, ayetin akışına daha layık ve nazmına daha uygundur.
53502. Metin
النَّوْعُ السَّادِسُ: قَوْلُهُ تَعَالَى:
Altıncı Tür: Yüce Allah'ın şu kavlidir:
53503. Metin
[سورة الجن (٧٢) : آية ٧]
[Cin Suresi (72): Ayet 7]
53504. Metin
وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا كَما ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَداً (٧)
{ وَأَنَّهُمْ ظَنُّوا كَما ظَنَنْتُمْ أَنْ لَنْ يَبْعَثَ اللَّهُ أَحَداً } “Onlar da sizin sandığınız gibi, Allah'ın hiç kimseyi yeniden diriltmeyeceğini (veya peygamber göndermeyeceğini) sanmışlardı.” (7)
53505. Metin
اعْلَمْ أَنَّ هَذِهِ الْآيَةَ وَالَّتِي قَبْلَهَا يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَا مِنْ كَلَامِ الْجِنِّ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَا مِنْ جُمْلَةِ الْوَحْيِ فَإِنْ كَانَا مِنْ كَلَامِ الْجِنِّ وَهُوَ الَّذِي قَالَهُ بَعْضُهُمْ مَعَ بَعْضٍ، كَانَ التَّقْدِيرُ وَأَنَّ الْإِنْسَ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنْتُمْ أَيُّهَا الْجِنُّ، وَإِنْ كَانَا مِنَ الْوَحْيِ كَانَ التَّقْدِيرُ: وَأَنَّ الْجِنَّ ظَنُّوا كَمَا ظَنَنْتُمْ يَا كُفَّارَ قُرَيْشٍ وَعَلَى التَّقْدِيرَيْنِ فَالْآيَةُ دَلَّتْ عَلَى أَنَّ الْجِنَّ كَمَا أَنَّهُمْ كَانَ فِيهِمْ مُشْرِكٌ وَيَهُودِيٌّ وَنَصْرَانِيٌّ فَفِيهِمْ مَنْ يُنْكِرُ الْبَعْثَ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ أَنَّهُ لَا يَبْعَثُ أَحَدًا لِلرِّسَالَةِ عَلَى مَا هُوَ مَذْهَبُ الْبَرَاهِمَةِ، وَاعْلَمْ أَنَّ حَمْلَهُ عَلَى كَلَامِ الْجِنِّ أَوْلَى لِأَنَّ مَا قَبْلَهُ وَمَا بَعْدَهُ كَلَامُ الْجِنِّ فَإِلْقَاءُ كَلَامٍ أَجْنَبِيٍّ عَنْ كَلَامِ الجن في البين غير لائق.
Bil ki bu ayet ile bir önceki ayetin cinlerin sözünden olması da vahiy cümlesinden olması da muhtemeldir. Eğer cinlerin sözünden olup birbirlerine söyledikleri şeylerden ise, takdiri: “Ey cinler! İnsanlar da tıpkı sizin sandığınız gibi sandılar” şeklinde olur. Şayet vahiyden ise, takdiri: “Ey Kureyş kâfirleri! Cinler de tıpkı sizin sandığınız gibi sandılar” şeklinde olur. Her iki takdire göre de ayet göstermektedir ki cinler arasında tıpkı müşrik, Yahudi ve Hristiyan bulunduğu gibi, yeniden dirilişi (ba'sı) inkâr edenler de vardı. Berâhime'nin mezhebinde olduğu gibi, bununla peygamberlik için kimseyi göndermeyeceğinin kastedilmiş olması da muhtemeldir. Bil ki bunu cinlerin sözü olarak yorumlamak daha evladır; zira öncesi ve sonrası cinlerin sözüdür. Araya cinlerin sözüne yabancı bir söz sokmak uygun düşmez.
53506. Metin
النوع السابع: قوله تعالى:
Yedinci Tür: Yüce Allah'ın şu kavlidir:
53507. Metin
[سورة الجن (٧٢) : آية ٨]
[Cin Suresi (72): Ayet 8]
53508. Metin
وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّماءَ فَوَجَدْناها مُلِئَتْ حَرَساً شَدِيداً وَشُهُباً (٨)
{ وَأَنَّا لَمَسْنَا السَّماءَ فَوَجَدْناها مُلِئَتْ حَرَساً شَدِيداً وَشُهُباً } “Biz göğe dokunmak istedik de onu çetin bekçiler ve alevli şahaplarla doldurulmuş bulduk.” (8)
53509. Metin
اللمس: المس فاستعير للطالب لِأَنَّ الْمَاسَّ طَالِبٌ مُتَعَرِّفٌ يُقَالُ: لَمَسَهُ وَالْتَمَسَهُ، وَمِثْلُهُ الْجَسُّ يُقَالُ:
*Lems*, dokunmaktır (meste bulunmaktır); bu sebeple aramak (talep etmek) manasında istiare edilmiştir, zira dokunan kimse arayan ve öğrenmek isteyendir. *Lemesehû* ve *iltemesehû* denilir. *Cess* kelimesi de bunun gibidir;
53510. Metin
جَسُّوهُ بِأَعْيُنِهِمْ وَتَجَسَّسُوهُ، وَالْمَعْنَى طَلَبْنَا بُلُوغَ السَّمَاءِ وَاسْتِمَاعَ كَلَامِ أَهْلِهَا، وَالْحَرَسُ اسْمٌ مُفْرَدٌ فِي مَعْنَى الْحُرَّاسِ كَالْخَدَمِ فِي مَعْنَى الْخُدَّامِ وَلِذَلِكَ وُصِفَ بِشَدِيدٍ وَلَوْ ذَهَبَ إِلَى مَعْنَاهُ لَقِيلَ شِدَادًا «١» .
*cessûhu bi-a'yunihim* ve *tecessesûhu* denir. Mana ise: “Göğe ulaşmayı ve oradakilerin sözünü dinlemeyi arzuladık” demektir. *Hares* lafzı, tıpkı *huddâm* (hizmetçiler) manasındaki *hadem* gibi *hurrâs* (bekçiler) manasında tekil bir isimdir. Bu yüzden tekil olarak { شَدِيداً } ile nitelenmiştir; şayet manası gözetilseydi çoğul olarak { شِدَادًا } denilirdi «١».
53511. Metin
النَّوْعُ الثَّامِنُ: قَوْلُهُ تعالى:
Sekizinci tür: Yüce Allah'ın şu buyruğudur:
53512. Metin
[سورة الجن (٧٢) : آية ٩]
[Cin Suresi (72): Ayet 9]
53513. Metin
وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْها مَقاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهاباً رَصَداً (٩)
{ وَأَنَّا كُنَّا نَقْعُدُ مِنْها مَقاعِدَ لِلسَّمْعِ فَمَنْ يَسْتَمِعِ الْآنَ يَجِدْ لَهُ شِهاباً رَصَداً } “Halbuki biz, [haber] dinlemek için onun oturulabilecek yerlerinde otururduk. Fakat şimdi kim dinleyecek olursa, kendisini gözetleyen bir alev bulur.” (9)
53514. Metin
أَيْ كُنَّا نَسْتَمِعُ فَالْآنَ مَتَى حَاوَلْنَا الِاسْتِمَاعَ رُمِينَا بِالشُّهُبِ، وَفِي قَوْلِهِ: شِهاباً رَصَداً وُجُوهٌ أَحَدُهَا: قَالَ مُقَاتِلٌ: يَعْنِي رَمْيًا مِنَ الشُّهُبِ وَرَصَدًا مِنَ الْمَلَائِكَةِ، وَعَلَى هَذَا يَجِبُ أَنْ يَكُونَ التَّقْدِيرُ شِهَابًا وَرَصَدًا لِأَنَّ الرَّصَدَ غَيْرُ الشِّهَابِ وَهُوَ جَمْعُ رَاصِدٍ وَثَانِيهَا: قَالَ الْفَرَّاءُ: أَيْ شِهَابًا قَدْ أُرْصِدَ لَهُ لِيُرْجَمَ بِهِ، وَعَلَى هَذَا الرَّصَدُ نَعْتٌ لِلشِّهَابِ، وَهُوَ فِعْلٌ بِمَعْنَى مَفْعُولٍ وَثَالِثُهَا: يَجُوزُ أَنْ يَكُونَ رَصَدًا أَيْ رَاصِدًا، وَذَلِكَ لِأَنَّ الشِّهَابَ لَمَّا كَانَ مُعَدًّا لَهُ، فَكَأَنَّ الشِّهَابَ رَاصِدٌ لَهُ وَمُتَرَصِّدٌ لَهُ وَاعْلَمْ أَنَّا قَدِ اسْتَقْصَيْنَا فِي هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّماءَ الدُّنْيا بِمَصابِيحَ وَجَعَلْناها رُجُوماً لِلشَّياطِينِ [الْمُلْكِ: ٥] فَإِنْ قِيلَ: هَذِهِ الشُّهُبُ كَانَتْ مَوْجُودَةً قَبْلَ الْمَبْعَثِ، وَيَدُلُّ عَلَيْهِ أُمُورٌ أَحَدُهَا: أَنَّ جَمِيعَ الْفَلَاسِفَةِ الْمُتَقَدِّمِينَ تَكَلَّمُوا فِي أَسْبَابِ انْقِضَاضِ هَذِهِ الشُّهُبِ، وَذَلِكَ يَدُلُّ عَلَى أَنَّهَا كَانَتْ مَوْجُودَةً قَبْلَ الْمَبْعَثِ وَثَانِيهَا: قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّماءَ الدُّنْيا بِمَصابِيحَ وَجَعَلْناها رُجُوماً لِلشَّياطِينِ [الملك: ٥] ذَكَرَ فِي خَلْقِ الْكَوَاكِبِ فَائِدَتَيْنِ، التَّزْيِينُ وَرَجْمُ الشَّيَاطِينِ وَثَالِثُهَا: أَنَّ وَصْفَ هَذَا الِانْقِضَاضِ جَاءَ فِي شِعْرِ أَهْلِ الْجَاهِلِيَّةِ، قَالَ أَوْسُ بْنُ حجر:
Yani biz dinlerdik; şimdi ise ne zaman dinlemeye kalkışsak alevli şahaplarla taşlanırız. { شِهاباً رَصَداً } kavlinde birkaç vecih vardır: Birincisi: Mukâtil demiştir ki: “Yani şahaplardan bir atış ve meleklerden bir gözetlemedir.” Buna göre takdirin { شِهَابًا وَرَصَدًا } (bir şahap ve bir gözetleme) şeklinde olması gerekir; çünkü *resad* şahaptan başkadır ve *râsid*in (gözetleyenin) çoğuludur. İkincisi: Ferrâ demiştir ki: “Yani onunla taşlanması için kendisine hazır edilmiş (gözetilmiş) bir şahaptır.” Buna göre *resad*, şahabın sıfatıdır ve mef'ûl manasında bir masdardır. Üçüncüsü: *Resaden* kelimesinin *râsiden* (gözetleyici) manasında olması da caizdir; zira şahap onun için hazır edildiğinden ötürü sanki şahap onu gözetlemekte ve pusuda beklemektedir. Bil ki biz bu meseleyi Yüce Allah'ın: { وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّماءَ الدُّنْيا بِمَصابِيحَ وَجَعَلْناها رُجُوماً لِلشَّياطِينِ } [Mülk: 5] “Andolsun biz en yakın göğü kandillerle süsledik ve onları şeytanlara atılan taşlar kıldık” kavlinin tefsirinde etraflıca açıklamıştık. Eğer denilirse ki: Bu şahaplar peygamberlikten önce de vardı; buna birkaç husus delalet eder: Birincisi: Önceki bütün filozoflar bu şahapların kayma (düşme) sebepleri hakkında konuşmuşlardır; bu da onların peygamberlikten önce var olduğunu gösterir. İkincisi: Yüce Allah'ın { وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّماءَ الدُّنْيا بِمَصابِيحَ وَجَعَلْناها رُجُوماً لِلشَّياطِينِ } [Mülk: 5] kavlinde yıldızların yaratılışında süsleme ve şeytanları taşlama şeklinde iki fayda zikretmesidir. Üçüncüsü: Bu kaymanın tavsifi Cahiliye ehlinin şiirlerinde yer almıştır. Nitekim Evs b. Hacer şöyle demiştir:
53515. Metin
فانقض كالدريّ يتبعه ... نقع يثور تخاله طُنُبَا
“Parlak bir yıldız gibi kayıp düştü, ardından da çadır ipi sanacağın kalkan bir toz bulutu onu takip etti.”
53516. Metin
وَقَالَ عَوْفُ بْنُ الْخَرْعِ:
Avf b. el-Harı' da şöyle demiştir:
53517. Metin
يَرُدُّ عَلَيْنَا الْعِيرَ مِنْ دُونِ إِلْفِهِ ... أَوِ الثَّوْرَ كَالدَّرِّيِّ يَتْبَعُهُ الدَّمُ
“Eşinden ayrı kalan yaban eşeğini veya parıldayan bir yıldız gibi ardından kan akan yaban öküzünü bize geri çevirir.”
53518. Metin
وَرَوَى الزُّهْرِيُّ عَنْ عَلِيِّ بْنِ الْحُسَيْنِ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄: «بَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ/ جَالِسٌ فِي نَفَرٍ مِنَ الْأَنْصَارِ إِذْ رُمِيَ بِنَجْمٍ فَاسْتَنَارَ فَقَالَ: مَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ فِي مِثْلِ هَذَا فِي الْجَاهِلِيَّةِ؟ فَقَالُوا كُنَّا نَقُولُ: يَمُوتُ عَظِيمٌ أَوْ يُولَدُ عَظِيمٌ» الْحَدِيثَ إِلَى آخِرِهِ
Zührî, Ali b. el-Hüseyin'den, o da İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet ettiğine göre: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ensar'dan bir grubun arasında otururken bir yıldız kaydı ve ortalık aydınlandı. Bunun üzerine: “Cahiliye döneminde böyle bir şey olduğunda ne derdiniz?” diye sordu. Onlar: “Büyük bir adam öldü veya büyük bir adam doğdu derdik” dediler...» hadisin sonuna kadar.
53519. Metin
ذَكَرْنَاهُ فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّماءَ الدُّنْيا بِمَصابِيحَ قَالُوا: فَثَبَتَ بِهَذِهِ الْوُجُوهِ أَنَّ هَذِهِ الشُّهُبَ كَانَتْ مَوْجُودَةً قَبْلَ الْمَبْعَثِ، فَمَا مَعْنَى تَخْصِيصِهَا بِمُحَمَّدٍ ﵊؟
Bunu Yüce Allah'ın { وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّماءَ الدُّنْيا بِمَصابِيحَ } kavlinin tefsirinde zikretmiştik. Dediler ki: Bu vecihlerle sabit oldu ki bu şahaplar peygamberlikten önce de vardı; öyleyse bunların Muhammed aleyhisselâm'a tahsis edilmesinin anlamı nedir?
53520. Metin
والجواب: مَبْنِيٌّ عَلَى مَقَامَيْنِ:
Cevap iki makam üzerine kuruludur:
53521. Metin
الْمَقَامُ الْأَوَّلُ: أَنَّ هَذِهِ الشُّهُبَ مَا كَانَتْ مَوْجُودَةً قَبْلَ الْمَبْعَثِ وَهَذَا قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ ﵄، وَأُبَيِّ بن كعب،
Birinci Makam: Bu şahaplar peygamberlikten önce mevcut değildi. Bu, İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ ve Übey b. Ka'b'ın görüşüdür.
53522. Metin
روي عن ابن عباس قَالَ: كَانَ الْجِنُّ يَصْعَدُونَ إِلَى السَّمَاءِ فَيَسْتَمِعُونَ الْوَحْيَ فَإِذَا سَمِعُوا الْكَلِمَةَ زَادُوا فِيهَا تِسْعًا، أَمَّا الْكَلِمَةُ فَإِنَّهَا تَكُونُ حَقَّةً، وَأَمَّا الزِّيَادَاتُ فَتَكُونُ بَاطِلَةً فَلَمَّا بُعِثَ النَّبِيُّ ﷺ مُنِعُوا مَقَاعِدَهُمْ، وَلَمْ تَكُنِ النُّجُومُ يُرَى بِهَا قَبْلَ ذَلِكَ، فَقَالَ لَهُمْ إِبْلِيسُ: مَا هَذَا إِلَّا لِأَمْرٍ حَدَثَ فِي الْأَرْضِ، فبعث جنوده فوجد ورسول اللَّهِ ﷺ قَائِمًا يُصَلِّي، الْحَدِيثَ إِلَى آخِرِهِ،
İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: “Cinler semaya çıkıp vahyi dinlerlerdi; bir kelime işittiklerinde ona dokuz [yalan] eklerlerdi. O kelime hak olurdu, eklemeler ise batıl olurdu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilince oturma yerlerinden menedildiler. Bundan önce yıldızlarla taşlanmazlardı. İblis onlara: ‘Bu ancak yeryüzünde meydana gelen bir olay sebebiyledir’ dedi ve askerlerini gönderdi. Onlar da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i ayakta namaz kılarken buldular...” hadisin sonuna kadar.
53523. Metin
وَقَالَ أُبَيُّ بْنُ كَعْبٍ: لَمْ يُرْمَ بِنَجْمٍ مُنْذُ رُفِعَ عِيسَى حَتَّى بُعِثَ رَسُولُ اللَّهِ فَرُمِيَ بِهَا، فَرَأَتْ قُرَيْشٌ أَمْرًا مَا رَأَوْهُ قَبْلَ ذَلِكَ فَجَعَلُوا يُسَيِّبُونَ أَنْعَامَهُمْ وَيَعْتِقُونَ رِقَابَهُمْ، يَظُنُّونَ أَنَّهُ الْفَنَاءُ، فَبَلَغَ ذَلِكَ بَعْضَ أَكَابِرِهِمْ، فَقَالَ: لِمَ فَعَلْتُمْ مَا أَرَى؟ قَالُوا: رُمِيَ بِالنُّجُومِ فَرَأَيْنَاهَا تَتَهَافَتُ مِنَ السَّمَاءِ، فَقَالَ: اصْبِرُوا فَإِنْ تَكُنْ نُجُومًا مَعْرُوفَةً فَهُوَ وَقْتُ فَنَاءِ النَّاسِ، وَإِنْ كَانَتْ نُجُومًا لَا تُعْرَفُ فَهُوَ أَمْرٌ قَدْ حَدَثَ فَنَظَرُوا، فَإِذَا هِيَ لَا تُعْرَفُ، فَأَخْبَرُوهُ فَقَالَ: فِي الْأَمْرِ مُهْلَةٌ، وَهَذَا عِنْدَ ظُهُورِ نَبِيٍّ فَمَا مَكَثُوا إِلَّا يَسِيرًا حَتَّى قَدِمَ أَبُو سُفْيَانَ عَلَى أَمْوَالِهِ وَأَخْبَرَ أُولَئِكَ الْأَقْوَامَ بِأَنَّهُ ظَهَرَ مُحَمَّدُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ وَيَدَّعِي أَنَّهُ نَبِيٌّ مُرْسَلٌ، وَهَؤُلَاءِ زَعَمُوا أَنَّ كُتُبَ الْأَوَائِلِ قَدْ تَوَالَتْ عَلَيْهَا التَّحْرِيفَاتُ فَلَعَلَّ الْمُتَأَخِّرِينَ أَلْحَقُوا هَذِهِ الْمَسْأَلَةَ بِهَا طَعْنًا مِنْهُمْ فِي هَذِهِ الْمُعْجِزَةِ،
Übey b. Ka'b da şöyle demiştir: “İsa göğe yükseltildiğinden beri Resûlullah gönderilene kadar hiçbir yıldızla taşlama yapılmamıştı; [O gönderilince] yıldızlarla taşlandı. Kureyş daha önce görmedikleri bir durum gördü ve bunun kıyamet olduğunu zannederek hayvanlarını salıvermeye, kölelerini azat etmeye başladılar. Bu durum ileri gelenlerinden birine ulaşınca: ‘Gördüğüm bu şeyleri niçin yaptınız?’ dedi. Onlar: ‘Yıldızlarla atış yapıldı, onların gökten döküldüğünü gördük’ dediler. O: ‘Bekleyin! Şayet bilinen yıldızlar ise bu insanların yok oluş vaktidir. Eğer bilinmeyen yıldızlar ise bu meydana gelmiş yeni bir olaydır’ dedi. Baktılar; bir de gördüler ki onlar bilinmeyen yıldızlardır. Ona haber verdiklerinde: ‘Meselede süre var, bu bir peygamberin ortaya çıkışı sırasındadır’ dedi. Çok geçmeden Ebû Süfyân ticaret mallarıyla geldi ve o kavme Abdullah'ın oğlu Muhammed'in ortaya çıktığını ve gönderilmiş bir peygamber olduğunu iddia ettiğini haber verdi.” Bunlar [birinci görüş sahipleri], öncekilerin kitaplarına peş peşe tahrifatların karıştığını, dolayısıyla sonradan gelenlerin bu mucizeye dil uzatmak maksadıyla bu meseleyi o kitaplara eklemiş olabileceklerini ileri sürmüşlerdir.
53524. Metin
وَكَذَا الْأَشْعَارُ الْمَنْسُوبَةُ إِلَى أَهْلِ الْجَاهِلِيَّةِ لَعَلَّهَا مختلفة عَلَيْهِمْ وَمَنْحُولَةٌ.
Aynı şekilde Cahiliye ehline nispet edilen şiirlerin de onlara karşı uydurulmuş ve isnat edilmiş olması muhtemeldir.
53525. Metin
الْمَقَامُ الثَّانِي: وَهُوَ الْأَقْرَبُ إِلَى الصَّوَابِ أَنَّ هَذِهِ الشُّهُبَ كَانَتْ مَوْجُودَةً قَبْلَ الْمَبْعَثِ إِلَّا أَنَّهَا زِيدَتْ بَعْدَ الْمَبْعَثِ وَجُعِلَتْ أَكْمَلَ وَأَقْوَى، وَهَذَا هُوَ الَّذِي يَدُلُّ عَلَيْهِ لفظ القرآن لأنه قال: فَوَجَدْناها مُلِئَتْ [الجن: ٨] وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْحَادِثَ هُوَ الْمَلْءُ وَالْكَثْرَةُ وَكَذَلِكَ قَوْلُهُ: نَقْعُدُ مِنْها مَقاعِدَ أَيْ كُنَّا نَجِدُ فِيهَا بَعْضَ الْمَقَاعِدِ خَالِيَةً مِنَ الْحَرَسِ وَالشُّهُبِ وَالْآنَ مُلِئَتِ الْمَقَاعِدُ كُلُّهَا، فَعَلَى هَذَا الَّذِي حَمَلَ الْجِنَّ عَلَى الضَّرْبِ فِي الْبِلَادِ وَطَلَبِ السَّبَبِ، إِنَّمَا هُوَ كَثْرَةُ الرَّجْمِ ومنع الاستراق بالكلية.
İkinci Makam: Doğruya en yakın olanı şudur: Bu şahaplar peygamberlikten önce de mevcuttu; ancak peygamberlikten sonra artırıldı, daha mükemmel ve daha güçlü kılındı. Kur'an'ın lafzının delalet ettiği husus da budur; çünkü { فَوَجَدْناها مُلِئَتْ } [Cin: 8] “onu doldurulmuş bulduk” buyurmuştur. Bu da yeni meydana gelen şeyin doldurulma ve çokluk olduğuna delalet eder. Aynı şekilde: { نَقْعُدُ مِنْها مَقاعِدَ } kavli de böyledir; yani “biz orada bekçilerden ve şahaplardan boş bazı oturma yerleri buluyorduk, şimdi ise bütün oturma yerleri dolduruldu” demektir. Buna göre cinleri beldeleri dolaşmaya ve sebebi aramaya sevk eden şey, taşlamanın çokluğu ve kulak hırsızlığının bütünüyle engellenmesidir.
53526. Metin
النوع التاسع: قوله تعالى:
Dokuzuncu Tür: Yüce Allah'ın şu kavlidir:
53527. Metin
[سورة الجن (٧٢) : آية ١٠]
[Cin Suresi (72): Ayet 10]
53528. Metin
وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَمْ أَرادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَداً (١٠)
{ وَأَنَّا لَا نَدْرِي أَشَرٌّ أُرِيدَ بِمَنْ فِي الْأَرْضِ أَمْ أَرادَ بِهِمْ رَبُّهُمْ رَشَداً } “Doğrusu biz bilmiyoruz; yeryüzündekilere bir kötülük mü istendi, yoksa Rableri onlar hakkında bir hayır mı murat etti?” (10)
53529. Metin
وَفِيهِ قَوْلَانِ: أَحَدُهُمَا: أَنَّا لَا نَدْرِي أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنَ الْمَنْعِ مِنَ الِاسْتِرَاقِ هُوَ أَشَرٌّ أُرِيدَ بِأَهْلِ الْأَرْضِ أَمْ صَلَاحٌ وَخَيْرٌ وَالثَّانِي: لَا نَدْرِي أَنَّ الْمَقْصُودَ مِنْ إِرْسَالِ مُحَمَّدٍ الَّذِي عِنْدَهُ مَنْعٌ مِنَ الِاسْتِرَاقِ هُوَ أَنْ يُكَذِّبُوهُ فَيَهْلَكُوا كَمَا هَلَكَ مَنْ كَذَّبَ مِنَ الْأُمَمِ، أم أراد أن يؤمنوا فيهتدوا.
Bunda iki görüş vardır: Birincisi: Kulak hırsızlığından engellenmekten maksadın yeryüzü halkı hakkında istenen bir şer mi yoksa bir salah ve hayır mı olduğunu bilmiyoruz. İkincisi: Yanında kulak hırsızlığından engellenmenin bulunduğu Muhammed'in gönderilmesinden maksadın, onu yalanlayıp da yalanlayan geçmiş ümmetlerin helak olduğu gibi helak olmaları mıdır, yoksa iman edip hidayete ermelerini mi murat etmiştir, bunu bilmiyoruz.
53530. Metin
النوع العاشر: قوله تعالى:
Onuncu Tür: Yüce Allah'ın şu kavlidir:
53531. Metin
[سورة الجن (٧٢) : آية ١١]
[Cin Suresi (72): Ayet 11]
53532. Metin
وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذلِكَ كُنَّا طَرائِقَ قِدَداً (١١)
{ وَأَنَّا مِنَّا الصَّالِحُونَ وَمِنَّا دُونَ ذلِكَ كُنَّا طَرائِقَ قِدَداً } “Gerçekten bizden salih olanlar da var, bundan aşağı (farklı) olanlar da var. Biz türlü türlü yollara ayrılmıştık.” (11)
53533. Metin
أَيْ مِنَّا الصَّالِحُونَ الْمُتَّقُونَ أَيْ وَمِنَّا قَوْمٌ دُونَ ذَلِكَ فَحُذِفَ الْمَوْصُوفِ كَقَوْلِهِ: وَما مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقامٌ مَعْلُومٌ [الصَّافَّاتِ: ١٦٤] ثُمَّ الْمُرَادُ بِالَّذِينِ هُمْ دُونَ الصَّالِحِينَ مَنْ؟ فِيهِ قَوْلَانِ: الْأَوَّلُ: أَنَّهُمُ الْمُقْتَصِدُونَ الَّذِينَ يَكُونُونَ فِي الصَّلَاحِ غَيْرَ كَامِلَيْنِ وَالثَّانِي: أَنَّ الْمُرَادَ مَنْ لَا يَكُونُ كَامِلًا فِي الصَّلَاحِ، فَيَدْخُلُ فِيهِ الْمُقْتَصِدُونَ وَالْكَافِرُونَ، وَالْقِدَةُ مِنْ قَدَدَ، كَالْقِطْعَةِ مِنْ قَطَعَ. وَوُصِفَتِ الطَّرَائِقُ بِالْقِدَدِ لِدَلَالَتِهَا عَلَى مَعْنَى التَّقَطُّعِ وَالتَّفَرُّقِ، وَفِي تَفْسِيرِ الْآيَةِ وُجُوهٌ أَحَدُهَا: الْمُرَادُ كُنَّا ذَوِي طَرَائِقَ قِدَدًا أَيْ ذَوِي مَذَاهِبَ مُخْتَلِفَةٍ. قَالَ السُّدِّيُّ: الْجِنُّ أَمْثَالُكُمْ، فِيهِمْ مُرْجِئَةٌ وَقَدَرِيَّةٌ وَرَوَافِضُ وَخَوَارِجُ وَثَانِيهَا: كُنَّا فِي اخْتِلَافِ أَحْوَالِنَا مِثْلَ الطَّرَائِقِ الْمُخْتَلِفَةِ وَثَالِثُهَا: كانت طرائقنا طرائق قددا عَلَى حَذْفِ الْمُضَافِ الَّذِي هُوَ الطَّرَائِقُ، وَإِقَامَةِ الضَّمِيرِ الْمُضَافِ إِلَيْهِ مَقَامَهُ.
Yani içimizden salihler, takva sahipleri vardır; içimizden bundan aşağı olan bir topluluk da vardır. Tıpkı: { وَما مِنَّا إِلَّا لَهُ مَقامٌ مَعْلُومٌ } [Sâffât: 164] “Bizden her birinin mutlaka malum bir makamı vardır” kavlinde olduğu gibi mevsuf hazfedilmiştir. Peki, salihlerden aşağı olanlardan maksat kimlerdir? Bunda iki görüş vardır: Birincisi: Onlar, salah konusunda tam yetkin olmayan muktesitlerdir (orta hallilerdir). İkincisi: Kastedilen, salah konusunda yetkin olmayan herkestir; dolayısıyla buna muktesitler de kâfirler de dâhil olur. *Kıdeh* kelimesi *kaded*den türemiştir; tıpkı *kıt'ah*nın *kat'*tan türemesi gibi. Parçalanma ve ayrışma manasına delalet ettiği için yollar (*tarâik*) *kıded* (bölük pörçük) olarak nitelenmiştir. Ayetin tefsirinde birkaç vecih vardır: Birincisi: Kastedilen, “biz türlü türlü yolların sahipleriydik”, yani farklı mezheplerin mensuplarıydık demektir. Süddî şöyle demiştir: “Cinler de sizin gibidir; içlerinde Mürcie, Kaderiyye, Revâfız ve Havâric vardır.” İkincisi: Durumlarımızın farklılığı bakımından farklı yollar gibiydik. Üçüncüsü: [Muzâf olan] *tarâik* kelimesinin hazfedilmesi ve kendisine muzaf kılınan zamirin onun yerine geçirilmesiyle, “yollarımız bölük pörçük yollardı” takdirindedir.
53534. Metin
النَّوْعُ الْحَادِيَ عَشَرَ: قوله تعالى:
On Birinci Tür: Yüce Allah'ın şu kavlidir: