Kıyâme Suresi

Fahreddin er-Râzî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

54066. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

54067. Metin

سورة القيامة

Kıyâmet Suresi

54068. Metin

أربعون آية مكية

Kırk ayettir ve Mekkîdir.

54069. Metin

[سورة القيامة (٧٥) : الآيات ١ الى ٢]

[Kıyâmet Suresi (75), Âyetler 1-2]

54070. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.

54071. Metin

لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ (١) وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (٢)

{ لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ (١) وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ (٢) } “Kıyamet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse de yemin ederim.”

54072. Metin

فِي الْآيَةِ مَسَائِلُ:

Bu ayette birkaç mesele vardır:

54073. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: الْمُفَسِّرُونَ ذَكَرُوا فِي لَفْظَةِ (لَا) فِي قَوْلِهِ: لَا أُقْسِمُ ثَلَاثَةَ أَوْجُهٍ: الْأَوَّلُ: أَنَّهَا صِلَةٌ زَائِدَةٌ وَالْمَعْنَى أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ وَنَظِيرُهُ لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتابِ [الْحَدِيدِ: ٢٩] وقوله: ما مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ [الأعراف: ١٢] فَبِما رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ [آلِ عِمْرَانَ: ١٥٩] وَهَذَا الْقَوْلُ عِنْدِي ضَعِيفٌ مِنْ وُجُوهٍ:

Birinci Mesele: Müfessirler O'nun { لَا أُقْسِمُ } “Yemin ederim” kavlindeki (lâ / لَا) lafzı hakkında üç vecih zikretmişlerdir: Birincisi: Onun fazladan bir sıla (pekiştirme edatı) olduğu ve mananın “Kıyamet gününe yemin ederim” şeklinde olduğudur. Bunun benzeri { لِئَلَّا يَعْلَمَ أَهْلُ الْكِتابِ } [Hadîd: 29] “Kitap ehli bilsinler diye...”, { ما مَنَعَكَ أَلَّا تَسْجُدَ } [A'râf: 12] “Sana secde etmeni engelleyen neydi?” ve { فَبِما رَحْمَةٍ مِنَ اللَّهِ } [Âl-i İmrân: 159] “Allah'tan bir rahmet sebebiyle...” ayetleridir. Bu görüş bana göre birkaç yönden zayıftır:

54074. Metin

أَوَّلُهَا: أَنَّ تَجْوِيزَ هَذَا يُفْضِي إِلَى الطَّعْنِ فِي الْقُرْآنِ، لِأَنَّ عَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ يَجُوزُ جَعْلُ النَّفْيِ إِثْبَاتًا وَالْإِثْبَاتِ نَفْيًا وَتَجْوِيزُهُ يُفْضِي إِلَى أَنْ لَا يَبْقَى الِاعْتِمَادُ عَلَى إِثْبَاتِهِ وَلَا عَلَى نَفْيِهِ وَثَانِيهَا: أَنَّ هَذَا الْحَرْفَ إِنَّمَا يُزَادُ فِي وَسَطِ الْكَلَامِ لَا فِي أَوَّلِهِ، فَإِنْ قيل: [فال] كلام عَلَيْهِ مِنْ وَجْهَيْنِ: الْأَوَّلُ: لَا نُسَلِّمُ أَنَّهَا إِنَّمَا تُزَادُ فِي وَسَطِ الْكَلَامِ، أَلَا تَرَى إِلَى امْرِئِ الْقَيْسِ كَيْفَ زَادَهَا فِي مُسْتَهَلِّ قَصِيدَتِهِ وَهِيَ قَوْلُهُ:

Birincisi: Buna cevaz vermek Kur'an'a dil uzatmaya yol açar. Çünkü bu takdire göre nefyin ispat, ispatın da nefy kılınması caiz olur; buna cevaz verilmesi ise ne O'nun ispatına ne de nefyine güven kalmamasına yol açar. İkincisi: Bu harf ancak kelamın ortasında ziyade kılınır, başında değil. Eğer denilirse ki: Bu söze iki vecihle cevap verilir: Birincisi: Biz onun sadece kelamın ortasında ziyade kılınacağını kabul etmiyoruz. İmruü'l-Kays'ın kasidesinin başında onu nasıl ziyade kıldığını görmez misin? O şöyle demiştir:

54075. Metin

لَا وَأَبِيكِ ابْنَةَ الْعَامِرِيِّ ... لَا يَدَّعِي الْقَوْمُ أَنِّي أَفِرُّ

Hayır, babana yemin olsun ey Âmirî kızı! ... Bu kavim benim kaçtığımı iddia edemez.

54076. Metin

الثَّانِي: هَبْ أَنَّ هَذَا الْحَرْفَ لَا يُزَادُ فِي أَوَّلِ الْكَلَامِ إِلَّا أَنَّ الْقُرْآنَ كُلَّهُ كَالسُّورَةِ الْوَاحِدَةِ لِاتِّصَالِ بَعْضِهِ بِبَعْضٍ، وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ أَنَّهُ قَدْ يَذْكُرُ الشَّيْءَ فِي سُورَةٍ ثُمَّ يَجِيءُ جَوَابُهُ في سورة أخرى كقوله تعالى: وَقالُوا يَا أَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ [الْحِجْرِ: ٦] ثُمَّ جَاءَ جَوَابُهُ فِي سُورَةٍ أُخْرَى وَهُوَ قَوْلُهُ: مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ [الْقَلَمِ: ٢] وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ، كَانَ أَوَّلُ هَذِهِ السُّورَةِ جَارِيًا مَجْرَى وَسَطِ الْكَلَامِ وَالْجَوَابُ عَنِ الْأَوَّلِ: أَنَّ قَوْلَهُ لَا وَأَبِيكِ قَسَمٌ عَنِ النَّفْيِ، وَقَوْلَهُ: لَا أُقْسِمُ نَفْيٌ لِلْقَسَمِ، فَتَشْبِيهُ أَحَدِهِمَا بِالْآخَرِ غَيْرُ جَائِزٍ، وَإِنَّمَا قُلْنَا: إِنَّ قَوْلَهُ لَا أُقْسِمُ نَفْيٌ لِلْقَسَمِ، لِأَنَّهُ عَلَى وِزَانِ قَوْلِنَا لَا أَقْتُلُ لَا أَضْرِبُ، لَا أَنْصُرُ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ ذَلِكَ يُفِيدُ النَّفْيَ.

İkincisi: Bu harfin kelamın başında ziyade kılınmadığını varsayalım; ancak Kur'an'ın tamamı, bir kısmı diğer kısmına bitişik olduğundan tek bir sure gibidir. Bunun delili de şudur: Bazen bir şeyi bir surede zikreder, sonra cevabı başka bir surede gelir. Nitekim Yüce Allah'ın: { وَقالُوا يَا أَيُّهَا الَّذِي نُزِّلَ عَلَيْهِ الذِّكْرُ إِنَّكَ لَمَجْنُونٌ } [Hicr: 6] “Ve dediler ki: ‘Ey kendisine Zikir indirilen kimse! Sen kesinlikle bir delisin.’” kavli böyledir; sonra bunun cevabı başka bir surede gelmiştir ki o da: { مَا أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ } [Kalem: 2] “Sen, Rabbinin nimeti sayesinde bir deli değilsin.” kavlidir. Durum böyle olunca, bu surenin başı kelamın ortası hükmünde olur. Birinciye cevap şudur: Onun «لَا وَأَبِيكِ» sözü bir nefy üzerine yemindir; O'nun { لَا أُقْسِمُ } kavli ise yeminin nefyidir. Dolayısıyla birinin diğerine benzetilmesi caiz değildir. O'nun { لَا أُقْسِمُ } kavlinin yeminin nefyi olduğunu şunun için söyledik: Çünkü bu, bizim «لَا أَقْتُلُ» (öldürmüyorum), «لَا أَضْرِبُ» (vurmuyorum), «لَا أَنْصُرُ» (yardım etmiyorum) sözlerimiz veznindedir ve bilinmektedir ki bu [kalıp] nefy ifade eder.

54077. Metin

وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ أَنَّهُ لَوْ حَلَفَ لَا يُقْسِمُ كَانَ الْبِرُّ بِتَرْكِ الْقَسَمِ، وَالْحِنْثُ بِفِعْلِ الْقَسَمِ، فَظَهَرَ أَنَّ الْبَيْتَ الْمَذْكُورَ، لَيْسَ مِنْ هَذَا الْبَابِ وَعَنِ الثَّانِي: أَنَّ الْقُرْآنَ كَالسُّورَةِ الْوَاحِدَةِ فِي عَدَمِ التناقض، فإما في أَنْ يُقْرَنَ بِكُلِّ آيَةٍ مَا قُرِنَ بِالْآيَةِ الْأُخْرَى فَذَلِكَ غَيْرُ جَائِزٍ، لِأَنَّهُ يُلْزِمُ جَوَازَ أَنْ يُقْرَنَ بِكُلِّ إِثْبَاتٍ حَرْفُ النَّفْيِ فِي سَائِرِ الْآيَاتِ، وَذَلِكَ يَقْتَضِي انْقِلَابَ كُلِّ إِثْبَاتٍ نَفْيًا وَانْقِلَابَ كُلِّ نَفْيٍ إِثْبَاتًا، وَإِنَّهُ لَا يَجُوزُ وَثَالِثُهَا: أَنَّ الْمُرَادَ مِنْ قَوْلِنَا: لَا صلة أنه لَغْوٌ بَاطِلٌ، يَجِبُ طَرْحُهُ وَإِسْقَاطُهُ حَتَّى يَنْتَظِمَ الْكَلَامُ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ وَصْفَ كَلَامِ اللَّهِ تَعَالَى بِذَلِكَ/ لَا يَجُوزُ الْقَوْلُ الثَّانِي:

Bunun delili şudur: Bir kimse yemin etmeyeceğine yemin etse, yemin etmemekle yeminine sadık kalmış (birr etmiş), yemin fiilini işlemekle de yeminini bozmuş (hins etmiş) olur. Böylece zikredilen beytin bu kabilten olmadığı açığa çıkmıştır. İkinciye cevap ise şudur: Kur'an çelişki bulunmaması bakımından tek bir sure gibidir; fakat bir ayete bitişen şeyin diğer bütün ayetlere de bitişmesi bakımından böyle olması caiz değildir. Zira bu, diğer ayetlerdeki her ispatın yanına bir nefy harfinin getirilmesinin caiz olmasını gerektirir; bu da her ispatın nefye, her nefyin de ispata dönüşmesini iktiza eder ki bu caiz değildir. Üçüncüsü: Bizim «لَا» edatı sıladır dememizden murat, onun kelamın düzgün olması için atılması ve düşürülmesi gereken bâtıl ve boş bir lafız (lağv) olduğudur. Bilinmektedir ki Allah Teâlâ'nın kelamını bununla nitelemek caiz değildir. İkinci Görüş:

54078. Metin

لِلْمُفَسِّرِينَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ، مَا نُقِلَ عَنِ الْحَسَنِ أَنَّهُ قَرَأَ، لَأُقْسِمُ عَلَى أَنَّ اللَّامَ لِلِابْتِدَاءِ، وَأُقْسِمُ خَبَرُ مُبْتَدَأٍ مَحْذُوفٍ، مَعْنَاهُ لَأَنَا أُقْسِمُ وَيُعَضِّدُهُ أَنَّهُ فِي مُصْحَفِ عُثْمَانَ بِغَيْرِ أَلِفٍ وَاتَّفَقُوا فِي قَوْلِهِ، وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ عَلَى لَا أُقْسِمُ، قَالَ الْحَسَنُ مَعْنَى الْآيَةِ أَنِّي أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ لِشَرَفِهَا، وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ لِخَسَاسَتِهَا، وَطَعَنَ أَبُو عُبَيْدَةَ فِي هَذِهِ الْقِرَاءَةِ وَقَالَ لَوْ كَانَ الْمُرَادُ هَذَا لَقَالَ: لَأُقْسِمَنَّ لِأَنَّ الْعَرَبَ لَا تَقُولُ: لَأَفْعَلُ كَذَا، وَإِنَّمَا يَقُولُونَ:

Müfessirlerin bu ayetteki ikinci görüşü, Hasan'dan nakledilen şu kıraattir: O, lâm harfini ibtida için kabul ederek ve { أُقْسِمُ } lafzını da mahzuf bir mübtedanın haberi (yüklemi) sayarak «لَأُقْسِمُ» şeklinde okumuştur; manası “Elbette ben yemin ederim” demektir. Bunu, Hz. Osman'ın mushafında [bu kelimenin] elifsiz yazılmış olması da destekler. Onlar { وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ } kavlinde ise { لَا أُقْسِمُ } üzerinde ittifak etmişlerdir. Hasan dedi ki: Ayetin manası; ‘Şerefinden dolayı kıyamet gününe yemin ederim, değersizliğinden dolayı da kınayan nefse yemin etmem’ şeklindedir. Ebû Ubeyde bu kıraate itiraz etmiş ve şöyle demiştir: Eğer kastedilen bu olsaydı «لَأُقْسِمَنَّ» derdi; zira Araplar «لَأَفْعَلُ كَذَا» demezler, ancak şöyle derler:

54079. Metin

لَأَفْعَلَنَّ كَذَا، إِلَّا أَنَّ الْوَاحِدِيَّ حَكَى جَوَازَ ذَلِكَ عَنْ سِيبَوَيْهِ وَالْفَرَّاءِ، وَاعْلَمْ أَنَّ هَذَا الْوَجْهَ أَيْضًا ضَعِيفٌ، لِأَنَّ هَذِهِ الْقِرَاءَةَ شَاذَّةٌ، فَهَبْ أَنَّ هَذَا الشَّاذَّ اسْتَمَرَّ، فَمَا الْوَجْهُ فِي الْقِرَاءَةِ الْمَشْهُورَةِ الْمُتَوَاتِرَةِ؟ وَلَا يُمْكِنُ دَفْعُهَا وَإِلَّا لَكَانَ ذَلِكَ قَدْحًا فِيمَا ثَبَتَ بِالتَّوَاتُرِ، وَأَيْضًا فَلَا بُدَّ مِنْ إِضْمَارِ قَسَمٍ آخَرَ لِتَكُونَ هَذِهِ اللَّامُ جَوَابًا عَنْهُ، فَيَصِيرُ التَّقْدِيرُ:

«لَأَفْعَلَنَّ كَذَا» derler. Ancak Vâhidî, bunun caiz oluşunu Sîbeveyh ve Ferrâ'dan nakletmiştir. Bil ki bu vecih de zayıftır; zira bu kıraat şazzdır. Bu şazz kıraatin geçerli olduğunu varsaysak bile, meşhur ve mütevatir kıraatteki vecih nedir? O [mütevatir kıraat] reddedilemez, aksi takdirde tevatürle sabit olan şeye dil uzatılmış olur. Ayrıca bu lâmın ona cevap olması için başka bir yeminin takdir edilmesi gerekir; o zaman takdir şöyle olur:

54080. Metin

وَاللَّهِ لَأُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ، فَيَكُونُ ذَلِكَ قَسَمًا عَلَى قَسَمٍ، وَإِنَّهُ رَكِيكٌ وَلِأَنَّهُ يُفْضِي إِلَى التَّسَلْسُلِ الْقَوْلُ الثَّالِثُ: أن لفظة لا وردت للنفي، ثم هاهنا احْتِمَالَانِ الْأَوَّلُ: أَنَّهَا وَرَدَتْ نَفْيًا لِكَلَامٍ ذُكِرَ قَبْلَ الْقَسَمِ، كَأَنَّهُمْ أَنْكَرُوا الْبَعْثَ فَقِيلَ: لَا لَيْسَ الْأَمْرُ عَلَى مَا ذَكَرْتُمْ، ثُمَّ قِيلَ أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَهَذَا أَيْضًا فِيهِ إِشْكَالٌ، لِأَنَّ إِعَادَةَ حَرْفِ النَّفْيِ مَرَّةً أُخْرَى فِي قَوْلِهِ: وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ مَعَ أَنَّ الْمُرَادَ مَا ذَكَرُوهُ تَقْدَحُ فِي فَصَاحَةِ الْكَلَامِ.

‘Vallahi kıyamet gününe yemin ederim’ şeklinde olur ki bu, yemin üzerine yemin olur ve bu da bozuk bir ifadedir; ayrıca teselsüle yol açar. Üçüncü Görüş: «لَا» lafzı nefy için gelmiştir. Burada iki ihtimal vardır: Birincisi: Yeminden önce zikredilen bir sözün nefyi olarak gelmiştir. Sanki onlar dirilişi inkâr etmişler de: ‘Hayır, iş sizin zikrettiğiniz gibi değildir’ denilmiş, sonra ‘Kıyamet gününe yemin ederim’ buyurulmuştur. Bunda da müşkillik vardır; çünkü kastedilen onların zikrettiği şey olmasına rağmen nefy harfinin { وَلا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ } kavlinde bir kez daha tekrarlanması kelamın fesahatine halel getirir.

54081. Metin

الاحتمال الثاني: أن لا هاهنا لِنَفْيِ الْقَسَمِ كَأَنَّهُ قَالَ: لَا أُقْسِمُ عَلَيْكُمْ بِذَلِكَ الْيَوْمِ وَتِلْكَ النَّفْسِ وَلَكِنِّي أَسْأَلُكَ غَيْرَ مُقْسِمٍ أَتَحْسَبُ أَنَّا لَا نَجْمَعُ عِظَامَكَ إِذَا تَفَرَّقَتْ بِالْمَوْتِ فَإِنْ كُنْتَ تَحْسَبُ ذَلِكَ فَاعْلَمْ أَنَّا قَادِرُونَ عَلَى أَنْ نَفْعَلَ ذَلِكَ، وَهَذَا الْقَوْلُ اخْتِيَارُ أَبِي مُسْلِمٍ وَهُوَ الْأَصَحُّ، وَيُمْكِنُ تَقْدِيرُ هَذَا الْقَوْلِ عَلَى وُجُوهٍ أُخَرَ أَحَدُهَا: كَأَنَّهُ تَعَالَى يَقُولُ: لَا أُقْسِمُ بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ عَلَى إِثْبَاتِ هَذَا الْمَطْلُوبِ فَإِنَّ هَذَا الْمَطْلُوبَ أَعْظَمُ وَأَجَلُّ مِنْ أَنْ يُقْسَمَ عَلَيْهِ بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ وَيَكُونُ الْغَرَضُ مِنْ هَذَا الْكَلَامِ تَعْظِيمَ الْمُقْسَمِ عَلَيْهِ وَتَفْخِيمَ شَأْنِهِ وَثَانِيهَا: كَأَنَّهُ تَعَالَى يَقُولُ: لَا أُقْسِمُ بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ عَلَى إِثْبَاتِ هَذَا الْمَطْلُوبِ، فَإِنَّ إِثْبَاتَهُ أَظْهَرُ وَأَجْلَى وَأَقْوَى وَأَحْرَى، مِنْ أَنْ يُحَاوِلَ إِثْبَاتَهُ بِمِثْلِ هَذَا الْقَسَمِ، ثُمَّ قَالَ بَعْدَهُ: أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ [القيامة: ٣] أَيْ كَيْفَ خَطَرَ بِبَالِهِ هَذَا الْخَاطِرُ الْفَاسِدُ مَعَ ظُهُورِ فَسَادِهِ وَثَالِثُهَا: أَنْ يَكُونَ الْغَرَضُ مِنْهُ الِاسْتِفْهَامَ عَلَى سَبِيلِ الْإِنْكَارِ وَالتَّقْدِيرُ أَلَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ. أَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ عَلَى أَنَّ الْحَشْرَ وَالنَّشْرَ حَقٌّ.

İkinci İhtimal: Buradaki «لَا» edatı yemini nefyetmek içindir. Sanki O şöyle buyurmuştur: Size o güne ve o nefse yemin etmiyorum; fakat yemin etmeksizin sana soruyorum: Ölüm sebebiyle kemiklerin dağıldığı zaman bizim onları toplayamayacağımızı mı sanıyorsun? Eğer bunu sanıyorsan bil ki biz bunu yapmaya kadiriz. Bu görüş Ebû Müslim'in tercihidir ve en sahih olanıdır. Bu görüşün başka vecihlerle takdir edilmesi de mümkündür: Birincisi: Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Bu matlubu (iddia edilen hakikati) ispat etmek için bu şeylere yemin etmiyorum; zira bu matlup, üzerine bu şeylerle yemin edilmeyecek kadar daha büyük ve daha yücedir. Bu kelamdan maksat, üzerine yemin edilen şeyin (muksemun aleyh) büyüklüğünü ve şanının yüceliğini belirtmektir. İkincisi: Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: Bu matlubu ispat etmek için bu şeylere yemin etmiyorum; çünkü onun ispatı böylesi bir yeminle ispata çalışılmaktan çok daha zahir, çok daha açık, çok daha kuvvetli ve çok daha lâyıktır. Nitekim bundan sonra: { أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } [Kıyâmet: 3] “İnsan, onun kemiklerini toplayamayacağımızı mı sanır?” buyurmuştur. Yani bozukluğu bu kadar açıkken bu bozuk fikir onun aklına nasıl geldi? Üçüncüsü: Ondan maksadın inkârî istifham (kınayıcı soru) olmasıdır; takdiri şöyledir: Kıyamet gününe yemin etmeyeyim mi? Öldükten sonra dirilmenin ve toplanmanın hak olduğuna dair kendini kınayan nefse yemin etmeyeyim mi?

54082. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: ذَكَرُوا فِي النَّفْسِ اللَّوَّامَةِ وُجُوهًا أَحَدُهَا: قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: إِنَّ كُلَّ نَفْسٍ فَإِنَّهَا تَلُومُ نَفْسَهَا يَوْمَ الْقِيَامَةِ سَوَاءٌ كَانَتْ بَرَّةً أَوْ فاجرة، أما البرة فلأجل أنها لم لَمْ تَزِدْ عَلَى طَاعَتِهَا، وَأَمَّا الْفَاجِرَةُ فَلِأَجْلِ أَنَّهَا لِمَ لَمْ تَشْتَغِلْ بِالتَّقْوَى، وَطَعَنَ بَعْضُهُمْ فِي هَذَا الْوَجْهِ مِنْ وُجُوهٍ الْأَوَّلُ: أَنَّ مَنْ يَسْتَحِقُّ الثَّوَابَ لَا يَجُوزُ أَنْ يَلُومَ نَفْسَهُ عَلَى تَرْكِ الزِّيَادَةِ، لِأَنَّهُ لَوْ جَازَ مِنْهُ لَوْمُ نَفْسِهِ عَلَى ذَلِكَ لَجَازَ مِنْ غَيْرِهِ أَنْ يَلُومَهَا عَلَيْهِ الثَّانِي: أَنَّ الْإِنْسَانَ إِنَّمَا يَلُومُ نَفْسَهُ عِنْدَ الضَّجَارَةِ وَضِيقِ الْقَلْبِ، وَذَلِكَ لَا يَلِيقُ بِأَهْلِ الْجَنَّةِ حَالَ كَوْنِهِمْ فِي الْجَنَّةِ، وَلِأَنَّ الْمُكَلَّفَ يَعْلَمُ أَنَّهُ لَا مِقْدَارَ مِنَ/ الطَّاعَةِ إِلَّا وَيُمْكِنُ الْإِتْيَانُ بِمَا هُوَ أَزْيَدُ مِنْهُ، فَلَوْ كَانَ ذَلِكَ مُوجِبًا لِلَّوْمِ لَامْتَنَعَ الِانْفِكَاكُ عَنْهُ وَمَا كَانَ كَذَلِكَ لَا يَكُونُ مَطْلُوبَ الْحُصُولِ، وَلَا يُلَامُ عَلَى تَرْكِ تَحْصِيلِهِ وَالْجَوَابُ: عَنِ الْكُلِّ أَنْ يُحْمَلَ اللَّوْمُ عَلَى تَمَنِّي الزِّيَادَةِ، وَحِينَئِذٍ تَسْقُطُ هَذِهِ الْأَسْئِلَةُ وَثَانِيهَا: أَنَّ النَّفْسَ اللَّوَّامَةَ هِيَ النُّفُوسُ الْمُتَّقِيَةُ الَّتِي تَلُومُ النَّفْسَ الْعَاصِيَةَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِسَبَبِ أَنَّهَا تَرَكَتِ التَّقْوَى.

İkinci Mesele: Levvâme (kendini kınayan) nefis hakkında birkaç vecih zikretmişlerdir: Birincisi: İbn Abbâs demiştir ki: Kıyamet gününde iyi olsun kötü olsun her nefis mutlaka kendini kınar. İyi olanı itaatini niçin artırmadığı için; kötü olanı ise niçin takva ile meşgul olmadığı için kınar. Bazıları bu veche birkaç yönden itiraz etmiştir: Birincisi: Sevabı hak eden bir kimsenin fazlalığı terk ettiği için kendini kınaması caiz değildir; zira bundan dolayı kendini kınaması caiz olsaydı, başkasının da onu bundan dolayı kınaması caiz olurdu. İkincisi: İnsan ancak bıkkınlık ve iç darlığı anında kendini kınar; bu ise cennette oldukları halde cennet ehline yakışmaz. Ayrıca mükellef bilir ki yapılandan daha fazlasını yapmak mümkün olmayan hiçbir itaat miktarı yoktur. Eğer bu durum kınamayı gerektirseydi, bundan kurtulmak imkânsız olurdu; böyle olan bir şeyin ise gerçekleşmesi talep edilemez ve onun elde edilmesini terk etmekten dolayı da kimse kınanamaz. Cevap: Bunların tamamına verilecek cevap, levmin (kınamanın) ziyadeyi temenni etmeye hamledilmesidir; o takdirde bu sorular düşer. İkincisi: Levvâme nefis, kıyamet gününde takvayı terk etmesi sebebiyle günahkâr nefsi kınayan muttaki nefislerdir.

54083. Metin

ثَالِثُهَا: أَنَّهَا هِيَ النُّفُوسُ الشَّرِيفَةُ الَّتِي لَا تَزَالُ تَلُومُ نَفْسَهَا وَإِنِ اجْتَهَدَتْ فِي الطَّاعَةِ، وَعَنِ الْحَسَنِ أَنَّ الْمُؤْمِنَ لَا تَرَاهُ إِلَّا لَائِمًا نَفْسَهُ، وَأَمَّا الْجَاهِلُ فَإِنَّهُ يَكُونُ رَاضِيًا بِمَا هُوَ فِيهِ مِنَ الْأَحْوَالِ الْخَسِيسَةِ وَرَابِعُهَا: أَنَّهَا

Üçüncüsü: O, itaatte alabildiğine gayret gösterse bile kendini sürekli kınayan şerefli nefislerdir. Hasan'dan rivayet edildiğine göre: Mümini ancak kendini kınarken görürsün; cahil ise içinde bulunduğu değersiz hallerden razı olur. Dördüncüsü: O,

54084. Metin

نَفْسُ آدَمَ لَمْ تَزَلْ تَلُومُ عَلَى فِعْلِهَا الَّذِي خَرَجَتْ بِهِ مِنَ الْجَنَّةِ وَخَامِسُهَا: الْمُرَادُ نُفُوسُ الْأَشْقِيَاءِ حِينَ شَاهَدَتْ أَحْوَالَ الْقِيَامَةِ وَأَهْوَالَهَا، فَإِنَّهَا تَلُومُ نَفْسَهَا عَلَى مَا صَدَرَ عَنْهَا مِنَ الْمَعَاصِي، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: أَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يا حَسْرَتى عَلى مَا فَرَّطْتُ [الزُّمَرِ: ٥٦] وَسَادِسُهَا: أَنَّ الْإِنْسَانَ خُلِقَ مَلُولًا، فَأَيَّ شَيْءٍ طَلَبَهُ إِذَا وَجَدَهُ مَلَّهُ، فَحِينَئِذٍ يَلُومُ نَفْسَهُ عَلَى أَنِّي لِمَ طَلَبْتُهُ، فَلِكَثْرَةِ هَذَا الْعَمَلِ سُمِّيَ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: إِنَّ الْإِنْسانَ خُلِقَ هَلُوعاً إِذا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاً وَإِذا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعاً [الْمَعَارِجِ: ١٩- ٢١] وَاعْلَمْ أَنَّ قَوْلَهُ (لَوَّامَةِ) يُنْبِئُ عَنِ التَّكْرَارِ وَالْإِعَادَةِ، وَكَذَا الْقَوْلُ فِي لَوَّامٍ وَعَذَّابٍ وَضَرَّارٍ.

Âdem'in, cennetten çıkarılmasına sebep olan fiilinden dolayı sürekli kınadığı nefsidir. Beşincisi: Kastedilen, kıyamet hallerini ve dehşetlerini gördükleri zaman kendilerinden sâdır olan günahlardan ötürü kendilerini kınayan şakîlerin nefisleridir. Bunun benzeri Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: { أَنْ تَقُولَ نَفْسٌ يا حَسْرَتى عَلى مَا فَرَّطْتُ } [Zümer: 56] “Kişinin: ‘Allah'ın yanında aşırı gitmemden dolayı bana yazıklar olsun!’ demesinden [önce]...” Altıncısı: İnsan çabuk bıkan bir tabiatta yaratılmıştır; talep ettiği herhangi bir şeyi bulduğu zaman ondan bıkıp usanır; işte o zaman ‘Ben onu niye istedim?’ diye kendini kınar. Bu fiilin çokluğundan dolayı o, nefs-i levvâme olarak isimlendirilmiştir. Bunun benzeri Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: { إِنَّ الْإِنْسانَ خُلِقَ هَلُوعاً إِذا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعاً وَإِذا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعاً } [Meâric: 19-21] “Gerçekten insan pek sabırsız ve doyumsuz yaratılmıştır. Kendisine bir şer dokunduğunda feryat eder. Ona bir hayır dokunduğunda ise cimrilik eder.” Bil ki O'nun (levvâme / لَوَّامَةِ) lafzı tekrarı ve yenilenmeyi bildirir; levvâm (çok kınayan), azzâb (çok azap eden) ve darrâr (çok zarar veren) kelimelerindeki durum da böyledir.

54085. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: اعْلَمْ أَنَّ فِي الْآيَةِ إِشْكَالَاتٍ أَحَدُهَا: مَا الْمُنَاسِبَةُ بَيْنَ الْقِيَامَةِ وَبَيْنَ النَّفْسِ اللَّوَّامَةِ، حَتَّى جَمَعَ اللَّهُ بَيْنَهُمَا فِي الْقَسَمِ؟ وَثَانِيهَا: الْمُقْسَمُ عَلَيْهِ، هُوَ وُقُوعُ الْقِيَامَةِ فَيَصِيرُ حَاصِلُهُ أَنَّهُ تَعَالَى أَقْسَمَ بِوُقُوعِ الْقِيَامَةِ وَثَالِثُهَا: لِمَ قَالَ: لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ وَلَمْ يَقُلْ: وَالْقِيَامَةِ، كَمَا قَالَ فِي سَائِرِ السُّوَرِ، وَالطَّوْرِ وَالذَّارِيَاتِ وَالضُّحَى؟ وَالْجَوَابُ: عَنِ الْأَوَّلِ مِنْ وُجُوهٍ أَحَدُهَا: أَنَّ أَحْوَالَ الْقِيَامَةِ عَجِيبَةٌ جِدًّا، ثُمَّ الْمَقْصُودُ مِنْ إِقَامَةِ الْقِيَامَةِ إِظْهَارُ أَحْوَالِ النُّفُوسِ اللَّوَّامَةِ. أَعْنِي سَعَادَتَهَا وَشَقَاوَتَهَا، فَقَدْ حَصَلَ بَيْنَ الْقِيَامَةِ وَالنُّفُوسِ اللَّوَّامَةِ هَذِهِ المناسبة الشدية وَثَانِيهَا: أَنَّ الْقَسَمَ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ تَنْبِيهٌ عَلَى عَجَائِبِ أَحْوَالِ النَّفْسِ عَلَى مَا

Üçüncü Mesele: Bil ki bu ayette birtakım müşkillikler vardır: Birincisi: Allah'ın yeminde ikisini bir araya getireceği ölçüde kıyamet ile nefs-i levvâme arasındaki münasebet nedir? İkincisi: Üzerine yemin edilen husus (muksemun aleyh) kıyametin gerçekleşmesidir; o takdirde netice, Allah Teâlâ'nın kıyametin vuku bulacağına dair yemin etmiş olması şekline dönüşür. Üçüncüsü: Diğer surelerde { وَالطُّورِ } “Tûr'a andolsun”, { وَالذَّارِياتِ } “Esip savuranlara andolsun” ve { وَالضُّحَى } “Kuşluk vaktine andolsun” buyurduğu gibi niçin «وَالْقِيَامَةِ» dememiş de { لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ } buyurmuştur? Birinciye cevap birkaç vecihledir: Birincisi: Kıyametin halleri pek şaşırtıcıdır; sonra kıyametin koparılmasından maksat nefs-i levvâmelerin hallerini, yani onların saadetini ve şekavetini ortaya çıkarmaktır. Böylece kıyamet ile nefs-i levvâme arasında bu son derece kuvvetli münasebet hâsıl olmuştur. İkincisi: Nefs-i levvâme üzerine yemin edilmesi, nefsin hayret verici hallerine bir uyarıdır;

54086. Metin

قَالَ ﵊: «مَنْ عَرَفَ نَفْسَهُ فَقَدْ عَرَفَ رَبَّهُ»

Nitekim [Aleyhisselâm] şöyle buyurmuştur: «Nefsini bilen Rabbini bilir.»

54087. Metin

وَمِنْ أَحْوَالِهَا الْعَجِيبَةِ، قَوْلِهِ تَعَالَى: وَما خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ [الذَّارِيَاتِ: ٥٦] وَقَوْلُهُ: إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمانَةَ إِلَى قَوْلِهِ وَحَمَلَهَا الْإِنْسانُ [الْأَحْزَابِ: ٧٢] وَقَالَ قَائِلُونَ:

Nefsin hayret verici hallerinden biri de Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: { وَما خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْإِنْسَ إِلَّا لِيَعْبُدُونِ } [Zâriyât: 56] “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” ve O'nun { إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمانَةَ } [ifadesinden] { وَحَمَلَهَا الْإِنْسانُ } [Ahzâb: 72] kavline kadar olan “Şüphesiz biz emaneti... sunduk da onu insan yüklendi” ayetidir. Bazıları şöyle demiştir:

54088. Metin

الْقَسَمُ وَقَعَ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ عَلَى مَعْنَى التَّعْظِيمِ لَهَا مِنْ حَيْثُ إِنَّهَا أَبَدًا تَسْتَحْقِرُ فِعْلَهَا وَجِدَّهَا وَاجْتِهَادَهَا فِي طَاعَةِ اللَّهِ، وَقَالَ آخَرُونَ: إِنَّهُ تَعَالَى أَقْسَمَ بِالْقِيَامَةِ، وَلَمْ يُقْسِمْ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ، وَهَذَا عَلَى الْقِرَاءَةِ الشَّاذَّةِ الَّتِي رَوَيْنَاهَا عَنِ الْحَسَنِ، فَكَأَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ تَعْظِيمًا لَهَا، وَلَا أُقْسِمُ بِالنَّفْسِ تَحْقِيرًا لَهَا، لِأَنَّ النَّفْسَ اللَّوَّامَةَ إِمَّا أَنْ تَكُونَ كَافِرَةً بِالْقِيَامَةِ مَعَ عِظَمِ أَمْرِهَا، وَإِمَّا أَنْ تَكُونَ فَاسِقَةً مُقَصِّرَةً فِي الْعَمَلِ، وَعَلَى التَّقْدِيرَيْنِ فَإِنَّهَا تَكُونُ مُسْتَحْقِرَةً.

Nefs-i levvâme üzerine yapılan yemin, Allah'a itaatteki fiilini, ciddiyetini ve gayretini daima hakir görmesi yönüyle onu tazim (yüceltme) manasındadır. Başkaları ise şöyle demiştir: Allah Teâlâ kıyamete yemin etmiş, nefs-i levvâmeye ise yemin etmemiştir. Bu, Hasan'dan rivayet ettiğimiz şazz kıraate göredir. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: Şanını yüceltmek için kıyamet gününe yemin ederim; nefsi ise hakir görmek için ona yemin etmem. Çünkü kınayan nefis, meselenin büyüklüğüne rağmen ya kıyameti inkâr etmektedir ya da amelde kusur eden bir fâsıktır; her iki takdirde de o hakir kılınmıştır.

54089. Metin

وَأَمَّا السُّؤَالُ الثَّانِي: فَالْجَوَابُ عَنْهُ مَا ذَكَرْنَا أَنَّ الْمُحَقِّقِينَ قَالُوا: الْقَسَمُ بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ قَسَمٌ بِرَبِّهَا وَخَالِقِهَا فِي الْحَقِيقَةِ، فَكَأَنَّهُ قِيلَ: أُقْسِمُ بِرَبِّ الْقِيَامَةِ عَلَى وُقُوعِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ.

İkinci soruya gelince, onun cevabı zikrettiğimiz şu husustur: Muhakkik âlimler demişlerdir ki: Bu şeylere yemin etmek, hakikatte onların Rabbine ve Yaratıcısına yemin etmektir. Sanki şöyle denilmiştir: Kıyamet gününün vuku bulacağına dair kıyametin Rabbine yemin ederim.

54090. Metin

وَأَمَّا السُّؤَالُ الثَّالِثُ: فَجَوَابُهُ أَنَّهُ حَيْثُ أَقْسَمَ قَالَ: وَالطُّورِ [الطور: ١] وَالذَّارِياتِ [الذاريات:

Üçüncü soruya gelince, onun cevabı şudur: O, yemin ettiği yerlerde { وَالطُّورِ } [Tûr: 1] “Tûr'a andolsun”, { وَالذَّارِياتِ } [Zâriyât:

54091. Metin

١] وأما هاهنا فَإِنَّهُ نَفَى كَوْنَهُ تَعَالَى مُقْسِمًا بِهَذِهِ الْأَشْيَاءِ، فزال السؤال والله تعالى أعلم.

1] buyurmuştur; buraya gelince, Yüce Allah bu şeylerle yemin edici olmasını nefyetmiştir. Böylece soru ortadan kalkmıştır. En doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

54092. Metin

[سورة القيامة (٧٥) : الآيات ٣ الى ٤]

[Kıyâmet Suresi (75), Âyetler 3-4]

54093. Metin

أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ (٣) بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ (٤)

{ أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ (٣) بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ (٤) } “İnsan, onun kemiklerini toplayamayacağımızı mı sanır? Evet, parmak uçlarını dahi düzenlemeye gücümüz yeter.”

54094. Metin

فِيهِ مَسَائِلُ:

Bunda birkaç mesele vardır:

54095. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: ذَكَرُوا فِي جَوَابِ الْقَسَمِ وُجُوهًا أَحَدُهَا: وَهُوَ قَوْلُ الْجُمْهُورِ أَنَّهُ مَحْذُوفٌ عَلَى تَقْدِيرِ لَيُبْعَثَنَّ وَيَدُلُّ عَلَيْهِ أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ، وَثَانِيهَا: قَالَ الْحَسَنُ: وَقَعَ الْقَسَمُ عَلَى قَوْلِهِ: بَلى قادِرِينَ، وَثَالِثُهَا: وَهُوَ أَقْرَبُ أَنَّ هَذَا لَيْسَ بِقَسَمٍ بَلْ هُوَ نَفْيٌ لِلْقَسَمِ فَلَا يَحْتَاجُ إِلَى الْجَوَابِ، فَكَأَنَّهُ تَعَالَى يَقُولُ:

Birinci Mesele: Yeminin cevabı hakkında birkaç vecih zikretmişlerdir: Birincisi, ki cumhurun görüşüdür: O, ‘Elbette diriltilecektir’ takdirinde olarak mahzuftur ve { أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } ayeti buna delalet eder. İkincisi: Hasan dedi ki: Yemin { بَلى قادِرِينَ } kavli üzerine vâki olmuştur. Üçüncüsü, ki en yakın olanıdır: Bu bir yemin değil, bilakis yeminin nefyidir; dolayısıyla cevaba ihtiyaç duymaz. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

54096. Metin

لَا أُقْسِمُ بِكَذَا وَكَذَا عَلَى شَيْءٍ، وَلَكِنِّي أَسْأَلُكَ: أَيَحْسَبُ الْإِنْسَانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظَامَهُ.

Şuna ve şuna bir şey üzerine yemin etmiyorum; ancak sana soruyorum: İnsan, onun kemiklerini toplayamayacağımızı mı sanır?

54097. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: الْمَشْهُورُ أَنَّ الْمُرَادَ مِنَ الْإِنْسَانِ إِنْسَانٌ مُعَيَّنٌ،

İkinci Mesele: Meşhur olan, insandan muradın muayyen bir insan olduğudur.

54098. Metin

رُوِيَ أَنَّ عَدِيَّ بْنَ أَبِي رَبِيعَةَ خَتَنَ الْأَخْنَسِ بْنِ شَرِيقٍ، وَهُمَا اللَّذَانِ كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَقُولُ فِيهِمَا: «اللَّهُمَّ اكْفِنِي شَرَّ جَارَيِ السُّوءِ» قَالَ لِرَسُولِ اللَّهِ ﷺ: يَا مُحَمَّدُ حَدِّثْنِي عَنْ يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَتَى يَكُونُ وَكَيْفَ أَمْرُهُ؟ فَأَخْبَرَهُ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ، فَقَالَ: لَوْ عَايَنْتُ ذَلِكَ الْيَوْمَ لَمْ أُصَدِّقْكَ يَا مُحَمَّدُ وَلَمْ أُؤْمِنْ بِكَ كَيْفَ يَجْمَعُ اللَّهُ الْعِظَامَ؟ فَنَزَلَتْ هَذِهِ الآية،

Rivayet edildiğine göre, Ahnes b. Şerîk'in damadı Adiy b. Ebî Rebîa -ki bunlar hakkında Resûlullah ﷺ: «Allah'ım, şu iki kötü komşunun şerrinden beni koru» derdi- Resûlullah'a ﷺ şöyle dedi: Ey Muhammed! Bana kıyamet gününden bahset, ne zaman olacak ve durumu nasıldır? Resûlullah ﷺ ona haber verdi. Bunun üzerine o şöyle dedi: O günü gözümle görsem bile seni tasdik etmem ey Muhammed ve sana iman etmem; Allah kemikleri nasıl toplayabilir ki? Bunun üzerine bu ayet indi.

54099. Metin

وقال ابن عباس: يريد الإنسان هاهنا أَبَا جَهْلٍ، وَقَالَ جَمْعٌ مِنَ الْأُصُولِيِّينَ: بَلِ الْمُرَادُ بِالْإِنْسَانِ الْمُكَذِّبُ بِالْبَعْثِ عَلَى الْإِطْلَاقِ.

İbn Abbâs dedi ki: Burada insandan muradı Ebû Cehil'dir. Usûlcülerden bir topluluk ise şöyle demiştir: Bilakis insandan murat, mutlak olarak dirilişi yalanlayan kimsedir.

54100. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثالثة: قرأ قتادة: أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ، وَالْمَعْنَى أَنَّ الْكَافِرَ ظَنَّ أَنَّ الْعِظَامَ بَعْدَ تَفَرُّقِهَا وَصَيْرُورَتِهَا تُرَابًا واختلاط تلك الأجزاء بغيرها وبعد ما نَسَفَتْهَا الرِّيَاحُ وَطَيَّرَتْهَا فِي أَبَاعِدِ الْأَرْضِ لَا يُمْكِنُ جَمْعُهَا مَرَّةً أُخْرَى وَقَالَ تَعَالَى فِي جَوَابِهِ: بَلى فَهَذِهِ الْكَلِمَةُ أَوْجَبَتْ مَا بَعْدَ النَّفْيِ وَهُوَ الْجَمْعُ، فَكَأَنَّهُ قِيلَ: بَلْ يَجْمَعُهَا، وَفِي قَوْلِهِ: قادِرِينَ وَجْهَانِ الْأَوَّلُ: وَهُوَ الْمَشْهُورُ أَنَّهُ حَالٌ مِنَ الضَّمِيرِ فِي نَجْمَعُ أَيْ نَجْمَعُ الْعِظَامَ قَادِرِينَ عَلَى تَأْلِيفِهَا جَمِيعِهَا وَإِعَادَتِهَا إِلَى التَّرْكِيبِ الْأَوَّلِ وَهَذَا الْوَجْهُ عِنْدِي فِيهِ إِشْكَالٌ وَهُوَ أَنَّ الْحَالَ إِنَّمَا يَحْسُنُ ذِكْرُهُ إِذَا أَمْكَنَ وُقُوعُ ذَلِكَ الْأَمْرِ لَا عَلَى تِلْكَ الْحَالَةِ تَقُولُ: رَأَيْتُ زَيْدًا رَاكِبًا لِأَنَّهُ يمكن أن نرى زيد غير راكب، وهاهنا كَوْنُهُ تَعَالَى جَامِعًا لِلْعِظَامِ يَسْتَحِيلُ وُقُوعُهُ إِلَّا مَعَ كَوْنِهِ قَادِرًا، فَكَانَ جَعْلُهُ حَالًا جَارِيًا مَجْرَى بَيَانِ الْوَاضِحَاتِ، وَإِنَّهُ غَيْرُ جَائِزٍ وَالثَّانِي: أَنَّ تَقْدِيرَ الْآيَةِ كُنَّا قَادِرِينَ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ فِي الِابْتِدَاءِ فَوَجَبَ أَنْ نَبْقَى قَادِرِينَ عَلَى تِلْكَ التَّسْوِيَةِ فِي الِانْتِهَاءِ، وَقُرِئَ قَادِرُونَ أَيْ وَنَحْنُ قَادِرُونَ، وَفِي قَوْلِهِ: عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ وُجُوهٌ: أَحَدُهَا: أَنَّهُ نَبَّهَ بِالْبَنَانِ عَلَى بَقِيَّةِ الْأَعْضَاءِ، أَيْ نَقْدِرُ عَلَى أَنْ نُسَوِّيَ بَنَانَهُ/ بَعْدَ صَيْرُورَتِهِ تُرَابًا كَمَا كَانَ، وَتَحْقِيقُهُ أَنَّ مَنْ قَدَرَ عَلَى الشَّيْءِ فِي الِابْتِدَاءِ قَدَرَ أَيْضًا عَلَيْهِ فِي الْإِعَادَةِ وَإِنَّمَا خُصَّ الْبَنَانُ بِالذِّكْرِ لِأَنَّهُ آخِرُ مَا يَتِمُّ خَلْقُهُ، فَكَأَنَّهُ قِيلَ: نَقْدِرُ عَلَى ضَمِّ سُلَامَاتِهِ عَلَى صِغَرِهَا وَلَطَافَتِهَا بَعْضِهَا إِلَى بَعْضٍ كَمَا كَانَتْ أَوَّلًا مِنْ غَيْرِ نُقْصَانٍ وَلَا تَفَاوُتٍ، فَكَيْفَ الْقَوْلُ فِي كِبَارِ الْعِظَامِ وَثَانِيهَا: بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ أَيْ نَجْعَلُهَا مَعَ كَفِّهِ صَفِيحَةً مُسْتَوِيَةً لَا شُقُوقَ فِيهَا كَخُفِّ الْبَعِيرِ، فَيُعْدَمُ الِارْتِفَاقُ بِالْأَعْمَالِ اللَّطِيفَةِ كَالْكِتَابَةِ وَالْخِيَاطَةِ وَسَائِرِ الْأَعْمَالِ اللَّطِيفَةِ الَّتِي يُسْتَعَانُ عَلَيْهَا بِالْأَصَابِعِ، وَالْقَوْلُ الْأَوَّلُ أَقْرَبُ إِلَى الصَّوَابِ.

Üçüncü Mesele: Katâde { أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } ibaresini meçhul sîgasıyla (tümce edilgen) okumuştur. Manası şudur: Kâfir, kemiklerin dağılıp toprak olmasından, o parçaların başkalarıyla karışmasından, rüzgârların onları savurup yerin uzak köşelerine uçurmasından sonra onların bir kez daha toplanmasının mümkün olmadığını zannetti. Allah Teâlâ onun cevabında { بَلى } “Evet” buyurdu. Bu kelime nefyden sonraki şeyi, yani toplamayı gerektirmiştir; sanki ‘Bilakis onları toplayacaktır’ denilmiştir. O'nun { قادِرِينَ } kavlinde ise iki vecih vardır: Birincisi, ki meşhur olanıdır: O, { نَجْمَعُ } fiilindeki zamirden hâldir; yani ‘Biz o kemiklerin tamamını bir araya getirmeye ve ilk terkibine döndürmeye kadir olduğumuz halde toplarız.’ Bu vecih bana göre müşkillik içerir; çünkü hâlin zikredilmesi ancak o işin o hâl dışında da meydana gelmesi mümkün olduğunda güzel olur. Mesela ‘Zeyd'i binekli gördüm’ dersin; çünkü Zeyd'i bineksiz görmek de mümkündür. Burada ise Allah Teâlâ'nın kemikleri toplayıcı olması, ancak O'nun kadir olmasıyla birlikte mümkündür; dolayısıyla onun hâl yapılması apaçık şeyleri beyan etme kabilinden olur ki bu caiz değildir. İkincisi: Ayetin takdiri, ‘Biz başlangıçta onun parmak uçlarını düzenlemeye kadirdik; binaenaleyh sonda da o düzenlemeye kadir olarak kalmamız vacip oldu’ şeklindedir. «قَادِرُونَ» şeklinde de okunmuştur; yani ‘Biz kadirleriz’ demektir. O'nun { عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ } kavlinde ise birkaç vecih vardır: Birincisi: Parmak uçlarıyla diğer azaları kastetmiştir; yani ‘Toprak olduktan sonra onun parmak uçlarını eskiden olduğu gibi düzeltmeye gücümüz yeter.’ Bunun tahkiki şudur: Başlangıçta bir şeye gücü yeten kimse, onu yeniden yaratmaya da güç yetirir. Parmak uçlarının bilhassa zikredilmesinin sebebi, yaratılışı en son tamamlanan uzuv olmasıdır. Sanki şöyle denilmiştir: Küçük ve ince olmalarına rağmen, parmak eklemlerini ilk başta olduğu gibi eksiksiz ve kusursuz olarak birbirine bitiştirmeye gücümüz yeter; o halde büyük kemikler hakkında söylenecek söz nasıldır? İkincisi: { بَلى قادِرِينَ عَلى أَنْ نُسَوِّيَ بَنانَهُ } yani ‘Onları ayası ile birlikte deve tırnağı gibi yarıksız, düz bir tabaka yapmaya [da gücümüz yeter].’ Bu takdirde yazı, dikiş ve parmaklarla yardım alınan diğer ince işlerden faydalanma imkânı ortadan kalkardı. Birinci görüş doğruya daha yakındır.

54101. Metin

[سورة القيامة (٧٥) : آية ٥]

[Kıyâmet Suresi (75), Âyet 5]

54102. Metin

بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ (٥)

{ بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ (٥) } “Fakat insan önündekini yalanlamak (günahına devam etmek) ister.”

54103. Metin

اعْلَمْ أَنَّ قَوْلَهُ: بَلْ يُرِيدُ عَطْفٌ عَلَى أَيَحْسَبُ فَيَجُوزُ فِيهِ أَنْ يَكُونَ أَيْضًا اسْتِفْهَامًا كَأَنَّهُ اسْتَفْهَمَ عَنْ شَيْءٍ ثُمَّ اسْتَفْهَمَ عَنْ شَيْءٍ آخَرَ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ إِيجَابًا كَأَنَّهُ اسْتَفْهَمَ أَوَّلًا ثُمَّ أَتَى بِهَذَا الْإِخْبَارِ ثَانِيًا. وَقَوْلُهُ:

Bil ki O'nun { بَلْ يُرِيدُ } kavli, { أَيَحْسَبُ } üzerine matuftur. Dolayısıyla bunda da sanki bir şeyi sormuş sonra da başka bir şeyi sormuş gibi istifham (soru) olması caizdir; sanki önce soru sormuş sonra da ikinci olarak bu haberi getirmiş gibi icap (olumlu bildirim) olması da caizdir. O'nun kavli:

54104. Metin

لِيَفْجُرَ أَمامَهُ فِيهِ قَوْلَانِ: الْأَوَّلُ: أَيْ لِيَدُومَ عَلَى فُجُورِهِ فِيمَا يَسْتَقْبِلُهُ مِنَ الزَّمَانِ لَا يَنْزِعُ عَنْهُ، وَعَنْ سَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ: يُقَدِّمُ الذَّنْبَ وَيُؤَخِّرُ التَّوْبَةَ، يَقُولُ: سَوْفَ أَتُوبُ حَتَّى يَأْتِيَهُ الْمَوْتُ عَلَى شَرِّ أَحْوَالِهِ وَأَسْوَأِ أَعْمَالِهِ الْقَوْلُ الثَّانِي: لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ، أَيْ لِيَكْذِبَ بِمَا أَمَامَهُ مِنَ الْبَعْثِ وَالْحِسَابِ، لِأَنَّ مَنْ كَذَّبَ حَقًّا كان كاذبا وفاجرا، والدليل عليه قوله: يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ [الْقِيَامَةِ: ٦] فَالْمَعْنَى يُرِيدُ الْإِنْسَانُ لِيَفْجُرَ أَمَامَهُ، أَيْ لِيُكَذِّبَ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ وَهُوَ أَمَامَهُ، فَهُوَ يَسْأَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، مَتَى يَكُونُ ذَلِكَ تَكْذِيبًا له. ثم قال تعالى:

{ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ } hakkında iki görüş vardır: Birincisi: Gelecek zamanda fücuruna (günahkârlığına) devam etmek, ondan vazgeçmemek [ister]. Saîd b. Cübeyr'den: ‘Günahı öne alır, tevbヴェyi erteler; ölüm ona en kötü halleri ve en fena amelleri üzerindeyken gelinceye kadar «ileride tevbe edeceğim» der.’ İkinci Görüş: { لِيَفْجُرَ أَمامَهُ } yani önündeki diriliş ve hesabı yalanlamak [ister]; çünkü bir hakkı yalanlayan kimse yalancı ve fâcirdir. Bunun delili O'nun: { يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ } [Kıyâmet: 6] “‘Kıyamet günü ne zaman?’ diye sorar” kavlidir. O halde mana şudur: İnsan önündekini yalanlamak, yani önünde duran kıyamet gününü yalanlamak ister; bu yüzden onu yalanlamak maksadıyla ‘Kıyamet günü ne zaman, o ne vakit olacak?’ diye sorar. Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

54105. Metin

[سورة القيامة (٧٥) : آية ٦]

[Kıyâmet Suresi (75), Âyet 6]

54106. Metin

يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ (٦)

{ يَسْئَلُ أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ (٦) } “Kıyamet günü ne zaman? diye sorar.”

54107. Metin

أَيْ يَسْأَلُ سُؤَالَ مُسْتَنْعِتٍ مُسْتَبْعِدٍ لِقِيَامِ السَّاعَةِ، فِي قَوْلِهِ: أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، وَنَظِيرُهُ يَقُولُونَ مَتى هذَا الْوَعْدُ [يونس: ٤٨] وَاعْلَمْ أَنَّ إِنْكَارَ الْبَعْثِ تَارَةً يَتَوَلَّدُ مِنَ الشُّبْهَةِ وَأُخْرَى مِنَ الشَّهْوَةِ، أَمَّا مِنَ الشُّبْهَةِ فَهُوَ الَّذِي حَكَاهُ اللَّهُ تَعَالَى بِقَوْلِهِ: أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ [القيامة: ٣] وَتَقْرِيرُهُ أَنَّ الْإِنْسَانَ هُوَ هَذَا الْبَدَنُ فَإِذَا مَاتَ تَفَرَّقَتْ أَجْزَاءُ الْبَدَنِ وَاخْتَلَطَتْ تِلْكَ الْأَجْزَاءُ بِسَائِرِ أَجْزَاءِ التُّرَابِ وَتَفَرَّقَتْ فِي مَشَارِقِ الْأَرْضِ وَمَغَارِبِهَا فَكَانَ تَمْيِيزُهَا بَعْدَ ذَلِكَ عَنْ غَيْرِهَا مُحَالًا فَكَانَ الْبَعْثُ مُحَالًا، وَاعْلَمْ أَنَّ هَذِهِ الشُّبْهَةَ سَاقِطَةٌ مِنْ وَجْهَيْنِ الْأَوَّلُ: لَا نُسَلِّمُ أَنَّ الْإِنْسَانَ هُوَ هَذَا الْبَدَنُ فَلِمَ لَا يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ: إِنَّهُ شَيْءٌ مُدَبِّرٌ لِهَذَا الْبَدَنِ فَإِذَا فَسَدَ هَذَا الْبَدَنُ بَقِيَ هُوَ حَيًّا كَمَا كَانَ وَحِينَئِذٍ يَكُونُ اللَّهُ تَعَالَى قَادِرًا عَلَى أَنْ يَرُدَّهُ إِلَى أَيِّ بَدَنٍ شَاءَ وَأَرَادَ، وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ يَسْقُطُ السُّؤَالُ، وَفِي الْآيَةِ إِشَارَةٌ إِلَى هَذَا لِأَنَّهُ أَقْسَمَ بِالنَّفْسِ اللَّوَّامَةِ، ثُمَّ قَالَ: أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ وَهُوَ تَصْرِيحٌ بِالْفَرْقِ بَيْنَ النَّفْسِ وَالْبَدَنِ الثَّانِي: إِنْ سَلَّمْنَا أَنَّ الْإِنْسَانَ هُوَ هَذَا الْبَدَنُ فَلِمَ قُلْتُمْ: إِنَّهُ بَعْدَ تَفْرِيقِ أَجْزَائِهِ لَا يُمْكِنُ جَمْعُهُ مَرَّةً أُخْرَى وَذَلِكَ لِأَنَّهُ تَعَالَى عَالِمٌ بِجَمِيعِ الْجُزْئِيَّاتِ فَيَكُونُ عَالِمًا بِالْجُزْءِ الَّذِي هُوَ بَدَنُ عَمْرٍو، وَهُوَ تَعَالَى قَادِرٌ عَلَى كُلِّ الْمُمْكِنَاتِ وَذَلِكَ التَّرْكِيبُ مِنَ/ الْمُمْكِنَاتِ وَإِلَّا لَمَا وُجِدَ أَوَّلًا، فَيَلْزَمُ أَنْ يَكُونَ قَادِرًا عَلَى تَرْكِيبِهَا.

Yani O'nun «أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ» kavlinde, kıyametin kopuşunu kusurlu ve uzak gören birinin soruşu gibi sorar. Bunun benzeri { يَقُولُونَ مَتى هذَا الْوَعْدُ } [Yûnus: 48] “‘Eğer doğru söylüyorsanız bu vaat ne zaman?’ derler” ayetidir. Bil ki dirilişi inkâr etmek bazen şüpheden, bazen de şehvetten doğar. Şüpheden doğan kısma gelince; o, Allah Teâlâ'nın { أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } [Kıyâmet: 3] “İnsan, onun kemiklerini toplayamayacağımızı mı sanır?” kavliyle anlattığı kısımdır. Bunun takriri şöyledir: İnsan bu bedenden ibarettir; öldüğü zaman bedenin parçaları dağılır ve bu parçalar diğer toprak parçalarına karışır, yeryüzünün doğularına ve batılarına saçılır; bu durumdan sonra onların diğerlerinden ayırt edilmesi imkânsız olur, dolayısıyla diriliş de imkânsız hale gelir. Bil ki bu şüphe iki yönden sakıttır: Birincisi: Biz insanın bu bedenden ibaret olduğunu kabul etmiyoruz. İnsanın bu bedeni yöneten bir şey olduğu, bu beden bozulduğunda onun eskisi gibi diri kalmaya devam ettiği ve işte o zaman Allah Teâlâ'nın onu dilediği ve istediği herhangi bir bedene iade etmeye kadir olduğu neden caiz olmasın? Bu görüşe göre soru düşer. Ayette buna bir işaret vardır; çünkü O, nefs-i levvâmeye yemin etmiş, sonra da { أَيَحْسَبُ الْإِنْسانُ أَلَّنْ نَجْمَعَ عِظامَهُ } buyurmuştur; bu ise nefis ile beden arasındaki farkın açık bir ifadesidir. İkincisi: İnsanın bu bedenden ibaret olduğunu kabul etsek bile, parçaları dağıldıktan sonra onun bir daha toplanamayacağını neden söylediniz? Zira Allah Teâlâ bütün cüz'iyâtı bilmektedir; dolayısıyla Amr'ın bedeni olan cüz'ü de bilir. O Teâlâ bütün mümkinâta kadirdir ve o terkip de mümkinâttandır; aksi takdirde başlangıçta var olamazdı. Dolayısıyla O'nun onları birleştirmeye kadir olması gerekir.

54108. Metin

وَمَتَى ثَبَتَ كَوْنُهُ تَعَالَى عَالِمًا بِجَمِيعِ الْجُزْئِيَّاتِ قَادِرًا عَلَى جَمِيعِ الْمُمْكِنَاتِ لَا يَبْقَى فِي الْمَسْأَلَةِ إِشْكَالٌ.

O Teâlâ'nın bütün cüz'iyâtı bildiği ve bütün mümkinâta kadir olduğu sabit olunca, meselede hiçbir müşkillik kalmaz.

54109. Metin

وَأَمَّا الْقِسْمُ الثَّانِي: وَهُوَ إِنْكَارُ مَنْ أَنْكَرَ الْمَعَادَ بِنَاءً عَلَى الشَّهْوَةِ فَهُوَ الَّذِي حَكَاهُ اللَّهُ تَعَالَى بِقَوْلِهِ: بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ [القيامة: ٥] وَمَعْنَاهُ أَنَّ الْإِنْسَانَ الَّذِي يَمِيلُ طَبْعُهُ إِلَى الِاسْتِرْسَالِ فِي الشَّهَوَاتِ وَالِاسْتِكْثَارِ مِنَ اللَّذَّاتِ لَا يَكَادُ يُقِرُّ بِالْحَشْرِ وَالنَّشْرِ وَبَعْثِ الْأَمْوَاتِ لِئَلَّا تَتَنَغَّصَ عَلَيْهِ اللَّذَّاتُ الْجُسْمَانِيَّةُ فَيَكُونُ أَبَدًا مُنْكِرًا لذلك قائلا على سبيل الهزء والسخرية أيان يوم القيامة.

İkinci kısma gelince; bu, âhireti şehvete dayanarak inkâr edenlerin inkârıdır. İşte bu, Allah Teâlâ'nın { بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ } [Kıyâmet: 5] “Fakat insan önündekini yalanlamak (günahına devam etmek) ister” kavliyle hikâye ettiğidir. Bunun manası şudur: Tabiatı şehvetlere dalmaya ve lezzetleri çoğaltmaya meyilli olan insan, cismanî lezzetleri kendisine zehir olmasın diye haşr u neşri ve ölülerin diriltilmesini neredeyse hiç ikrar etmez; böylece alay ve eğlence yollu «Kıyamet günü ne zaman?» diyerek bunu sürekli inkâr eder.

54110. Metin

ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ عَلَامَاتِ الْقِيَامَةِ فَقَالَ:

Sonra Allah Teâlâ kıyamet alametlerini zikrederek şöyle buyurdu:

54111. Metin

[سورة القيامة (٧٥) : الآيات ٧ الى ١٠]

[Kıyâmet Suresi (75), Âyetler 7-10]

54112. Metin

فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (٩) يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ (١٠)

{ فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ (٧) وَخَسَفَ الْقَمَرُ (٨) وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ (٩) يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ (١٠) } “Göz dehşetle kamaştığı, ay tutulduğu, güneş ve ay bir araya getirildiği zaman; o gün insan: ‘Kaçacak yer neresi?’ der.”

54113. Metin

[قوله تعالى فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ وَخَسَفَ الْقَمَرُ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ] وَفِيهِ مَسْأَلَتَانِ:

[Yüce Allah'ın { فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ وَخَسَفَ الْقَمَرُ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ } kavli] Bunda iki mesele vardır:

54114. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ مِنْ عَلَامَاتِ الْقِيَامَةِ فِي هَذَا الْمَوْضِعِ أُمُورًا ثَلَاثَةً أَوَّلُهَا: قَوْلُهُ: فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ قُرِئَ بِكَسْرِ الرَّاءِ وَفَتْحِهَا، قَالَ الْأَخْفَشُ: الْمَكْسُورَةُ فِي كَلَامِهِمْ أَكْثَرُ وَالْمَفْتُوحَةُ لُغَةٌ أَيْضًا، قَالَ الزَّجَّاجُ: بَرِقَ بَصَرُهُ بِكَسْرِ الرَّاءِ يَبْرُقُ بَرْقًا إِذَا تَحَيَّرَ، وَالْأَصْلُ فِيهِ أَنْ يُكْثِرَ الْإِنْسَانُ مِنَ النَّظَرِ إِلَى لَمَعَانِ الْبَرْقِ، فَيُؤَثِّرُ ذَلِكَ فِي نَاظِرِهِ، ثُمَّ يُسْتَعْمَلُ ذَلِكَ فِي كُلِّ حَيْرَةٍ، وَإِنْ لَمْ يَكُنْ هُنَاكَ نَظَرٌ إِلَى الْبَرْقِ، كَمَا قَالُوا: قَمِرَ بَصَرُهُ إِذَا فَسَدَ مِنَ النَّظَرِ إِلَى الْقَمَرِ، ثُمَّ اسْتُعِيرَ فِي الْحَيْرَةِ، وَكَذَلِكَ بَعِلَ الرَّجُلُ فِي أَمْرِهِ، أَيْ تَحَيَّرَ وَدَهِشَ، وَأَصْلُهُ مِنْ قَوْلِهِمْ: بَعَلَتِ الْمَرْأَةُ إِذَا فَاجَأَهَا زَوْجُهَا، فَنَظَرَتْ إِلَيْهِ وَتَحَيَّرَتْ، وَأَمَّا بَرَقَ بِفَتْحِ الرَّاءِ، فَهُوَ مِنَ الْبَرِيقِ، أَيْ لَمَعَ مِنْ شِدَّةِ شُخُوصِهِ، وَقَرَأَ أَبُو السَّمَّالِ بلق بمعنى انفتح، وانفتح يُقَالُ: بَلَقَ الْبَابُ وَأَبْلَقْتُهُ وَبَلَقْتُهُ فَتَحْتُهُ.

Birinci Mesele: Bil ki Yüce Allah burada kıyamet alametlerinden üç hususu zikretmiştir: Birincisi: { فَإِذا بَرِقَ الْبَصَرُ } kavlidir; râ harfinin kesresiyle (berika) ve fethasıyla (beraka) okunmuştur. Ahfeş dedi ki: Onların kelamında kesreli olanı daha çoktur; fethalı olanı da bir lehçedir. Zeccâc dedi ki: Râ harfinin kesresiyle «بَرِقَ بَصَرُهُ - يَبْرُقُ بَرْقًا» şaşırdığı, hayrette kaldığı zaman kullanılır. Bundaki asıl [kullanım], insanın şimşeğin parıltısına çokça bakıp bunun göz bebeğine tesir etmesidir; sonra bu, şimşeğe bakma olmasa bile her şaşkınlık ve hayret için kullanılmıştır. Nitekim aya bakmaktan dolayı göz bozulduğu zaman «قَمِرَ بَصَرُهُ» dedikleri gibi; sonradan bu da hayret için istiare edilmiştir. Aynı şekilde kişinin işinde şaşırıp kalması ve dehşete düşmesi anlamında «بَعِلَ الرَّجُلُ فِي أَمْرِهِ» denilir. Bunun aslı da kocası aniden karşısına çıktığında ona bakıp şaşıran kadın hakkında «بَعَلَتِ الْمَرْأَةُ» demelerindendir. Râ'nın fethiyle «بَرَقَ» lafzına gelince; o, berîk (parıltı) kökündendir, yani gözünü dikip bakmanın şiddetinden dolayı parıldadı demektir. Ebü's-Semmâl açıldı manasında «بَلَقَ» şeklinde okumuştur; kapı açıldığında «بَلَقَ الْبَابُ», ‘onu açtım’ manasında «أَبْلَقْتُهُ» ve «بَلَقْتُهُ» denir.

54115. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: اخْتَلَفُوا فِي أَنَّ هَذِهِ الْحَالَةَ مَتَى تَحْصُلُ؟ فَقِيلَ: عِنْدَ الْمَوْتِ، وَقِيلَ: عِنْدَ الْبَعْثِ وَقِيلَ:

İkinci Mesele: Bu durumun ne zaman meydana geleceği hususunda ihtilaf etmişlerdir: Ölüm anında denildiği gibi, diriliş vaktinde de denilmiş ve şöyle de denilmiştir:

54116. Metin

عِنْدَ رُؤْيَةِ جَهَنَّمَ، فَمَنْ قَالَ: إِنَّ هَذَا يَكُونُ عِنْدَ الْمَوْتِ، قَالَ: إِنَّ الْبَصَرَ يَبْرُقُ عَلَى مَعْنَى يَشْخَصُ عِنْدَ مُعَايَنَةِ أَسْبَابِ الْمَوْتِ، وَالْمَلَائِكَةِ كَمَا يُوجَدُ ذَلِكَ فِي كُلِّ وَاحِدٍ إِذَا قَرُبَ مَوْتُهُ، وَمَنْ مَالَ إِلَى هَذَا التَّأْوِيلِ، قَالَ: إِنَّهُمْ إِنَّمَا سَأَلُوهُ عَنْ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، لَكِنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ هَذِهِ الْحَادِثَةَ عِنْدَ الْمَوْتِ وَالسَّبَبُ فِيهِ مِنْ وَجْهَيْنِ: الْأَوَّلُ: أَنَّ الْمُنْكِرَ لَمَّا قَالَ: أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ [الْقِيَامَةِ: ٦] عَلَى سَبِيلِ الِاسْتِهْزَاءِ فَقِيلَ لَهُ: إِذَا بَرِقَ الْبَصَرُ وَقَرُبَ الْمَوْتُ زَالَتْ عَنْهُ الشُّكُوكُ، وَتَيَقَّنَ حِينَئِذٍ أَنَّ الَّذِي كَانَ عَلَيْهِ مِنْ إِنْكَارِ الْبَعْثِ وَالْقِيَامَةِ خَطَأٌ الثَّانِي: أَنَّهُ إِذَا قَرُبَ مَوْتُهُ وَبَرِقَ بَصَرُهُ تَيَقَّنَ أَنَّ إِنْكَارَ الْبَعْثِ لِأَجْلِ طَلَبِ اللَّذَّاتِ الدُّنْيَوِيَّةِ كَانَ بَاطِلًا، وَأَمَّا مَنْ قَالَ بِأَنَّ ذَلِكَ إِنَّمَا يَكُونُ عِنْدَ قِيَامِ الْقِيَامَةِ، قَالَ: لِأَنَّ السُّؤَالَ إِنَّمَا كَانَ عَنْ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، فَوَجَبَ أَنْ يَقَعَ الْجَوَابُ بِمَا يَكُونُ مِنْ خَوَاصِّهِ/ وَآثَارِهِ، قَالَ تَعَالَى:

Cehennemi gördüğü zaman [meydana geleceği] de söylenmiştir. Bunun ölüm anında olacağını söyleyen kimse şöyle demiştir: İnsanın ölümü yaklaştığında her birinde görüldüğü gibi, ölüm sebeplerini ve melekleri bizzat müşahede ettiği anda göz dehşetle açılıp dikilir anlamında kamaşır. Bu yoruma meyleden kimse der ki: Onlar peygamberden kıyamet gününü sormuşlardı, fakat Allah Teâlâ ölüm anındaki bu hadiseyi iki sebepten ötürü zikretmiştir: Birincisi: [Kıyameti] inkâr eden kimse alay yoluyla: { أَيَّانَ يَوْمُ الْقِيامَةِ } “Kıyamet günü ne zamanmış?” [Kıyâmet 6] dediğinde ona şöyle denilmiştir: Göz dehşetle kamaşıp ölüm yaklaştığı zaman ondan şüpheler zail olur ve işte o anda yeniden dirilmeyi ve kıyameti inkâr etme hususunda üzerinde bulunduğu şeyin bir hata olduğunu kesin olarak anlar. İkincisi: Ölümü yaklaşıp gözü kamaştığında, dünyevî lezzetleri aramak uğruna yeniden dirilmeyi inkâr etmenin bâtıl olduğunu kesin olarak anlar. Bunun ancak kıyamet koptuğu zaman meydana geleceğini söyleyen kimseye gelince, o şöyle demiştir: Çünkü soru kıyamet günü hakkındaydı; dolayısıyla cevabın da onun özelliklerinden ve eserlerinden olan şeylerle gelmesi zorunlu olmuştur. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

54117. Metin

إِنَّما يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الْأَبْصارُ [إِبْرَاهِيمَ: ٤١] ، وَثَانِيهَا: قَوْلُهُ: وَخَسَفَ الْقَمَرُ وَفِيهِ مَسْأَلَتَانِ:

{ إِنَّما يُؤَخِّرُهُمْ لِيَوْمٍ تَشْخَصُ فِيهِ الْأَبْصارُ } “[Allah] onları sadece gözlerin dehşetten donakalacağı bir güne erteliyor.” [İbrâhîm 42]. İkincisi: { وَخَسَفَ الْقَمَرُ } kavlidir ve bunda iki mesele vardır:

54118. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ مِنْ خُسُوفِ الْقَمَرِ ذَهَابَ ضَوْئِهِ كَمَا نَعْقِلُهُ مِنْ حَالِهِ إِذَا خَسَفَ فِي الدُّنْيَا، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ ذَهَابَهُ بِنَفْسِهِ كَقَوْلِهِ: فَخَسَفْنا بِهِ وَبِدارِهِ الْأَرْضَ [الْقَصَصِ: ٨١] .

Birinci Mesele: Ayın tutulmasından kastın, dünyada tutulduğu vakit onun durumundan anladığımız gibi ışığının gitmesi olması muhtemel olduğu gibi, { فَخَسَفْنا بِهِ وَبِدارِهِ الْأَرْضَ } “Nihayet biz onu da, evini barkını da yerin dibine batırdık.” [Kasas 81] kavlinde olduğu gibi kendisinin tamamen yok olup gitmesi olması da muhtemeldir.

54119. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قُرِئَ: وَخَسَفَ الْقَمَرُ عَلَى الْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ وَثَالِثُهَا: قَوْلُهُ: وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ وَفِيهِ مَسَائِلُ:

İkinci Mesele: «وَخُسِفَ الْقَمَرُ» şeklinde meçhul sîgasıyla da okunmuştur. Üçüncüsü: { وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ } kavlidir ve bunda [da] meseleler vardır:

54120. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: ذَكَرُوا فِي كَيْفِيَّةِ الْجَمْعِ وُجُوهًا أَحَدُهَا: أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَها أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ [يس: ٤٠] فَإِذَا جَاءَ وَقْتُ الْقِيَامَةِ أَدْرَكَ كُلُّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا صَاحِبَهُ وَاجْتَمَعَا وَثَانِيهَا: جُمِعَا فِي ذَهَابِ الضَّوْءِ، فَهُوَ كَمَا يُقَالُ: الشَّافِعِيُّ يَجْمَعُ ما بين كذا وكذا في حكم كذاو ثالثها: يُجْمَعَانِ أَسْوَدَيْنِ مُكَوَّرَيْنِ كَأَنَّهُمَا ثَوْرَانِ عَقِيرَانِ فِي النَّارِ، وَقِيلَ: يُجْمَعَانِ ثُمَّ يُقْذَفَانِ فِي الْبَحْرِ، فَهُنَاكَ نَارُ اللَّهِ الْكُبْرَى وَاعْلَمْ أَنَّ هَذِهِ الْوُجُوهَ الَّتِي ذَكَرْنَاهَا فِي قَوْلِهِ، وَخَسَفَ الْقَمَرُ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ إِنَّمَا تَسْتَقِيمُ عَلَى مَذْهَبِ مَنْ يَجْعَلُ بَرْقَ الْبَصَرِ مِنْ عَلَامَاتِ الْقِيَامَةِ، فَأَمَّا مَنْ يَجْعَلُ بَرْقَ الْبَصَرِ مِنْ عَلَامَاتِ الْمَوْتِ قَالَ مَعْنَى: وَخَسَفَ الْقَمَرُ أَيْ ذَهَبَ ضَوْءُ الْبَصَرِ عِنْدَ الْمَوْتِ، يُقَالُ عَيْنٌ خَاسِفَةٌ، إِذَا فُقِئَتْ حَتَّى غَابَتْ حَدَقَتُهَا فِي الرَّأْسِ، وَأَصْلُهَا مِنْ خَسَفَتِ الْأَرْضُ إِذَا سَاخَتْ بِمَا عَلَيْهَا، وَقَوْلُهُ: وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ كِنَايَةٌ عَنْ ذَهَابِ الرُّوحِ إِلَى عَالَمِ الْآخِرَةِ، كَأَنَّ الْآخِرَةَ كَالشَّمْسِ، فَإِنَّهُ يَظْهَرُ فِيهَا الْمُغَيَّبَاتُ وَتَتَّضِحُ فِيهَا الْمُبْهَمَاتُ، وَالرُّوحُ كَالْقَمَرِ فَإِنَّهُ كَمَا أَنَّ الْقَمَرَ يَقْبَلُ النُّورَ مِنَ الشَّمْسِ، فَكَذَا الرُّوحُ تَقْبَلُ نُورَ الْمَعَارِفِ مِنْ عَالَمِ الْآخِرَةِ، وَلَا شَكَّ أَنَّ تَفْسِيرَ هَذِهِ الْآيَاتِ بِعَلَامَاتِ الْقِيَامَةِ أَوْلَى مِنْ تَفْسِيرِهَا بِعَلَامَاتِ الْمَوْتِ وَأَشَدُّ مُطَابَقَةً لَهَا.

Birinci Mesele: İkisinin bir araya toplanma şekli hakkında birtakım vecihler zikretmişlerdir: Birincisi: Allah Teâlâ'nın: { لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَها أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ } “Ne güneşin aya yetişmesi yaraşır...” [Yâsîn 40] buyurmasıdır; kıyamet vakti geldiğinde ise her biri diğerine yetişir ve bir araya toplanırlar. İkincisi: Işıklarının gitmesi hususunda bir araya getirilirler; bu durum, tıpkı: «Şâfiî şu hükümde falan ile filanı birleştirir» denilmesi gibidir. Üçüncüsü: Ateşte boğazlanmış iki öküz gibi karartılmış ve dürülmüş vaziyette bir araya toplanırlar. Bir araya toplanıp sonra denize atılacakları da söylenmiştir; işte Allah'ın en büyük ateşi oradadır. Bil ki { وَخَسَفَ الْقَمَرُ وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ } kavli hakkında zikrettiğimiz bu vecihler, ancak gözün dehşetle kamaşmasını kıyamet alametlerinden sayan kimsenin mezhebine göre tutarlı olur. Gözün kamaşmasını ölüm alametlerinden sayan kimseye gelince, o der ki: { وَخَسَفَ الْقَمَرُ } ifadesinin anlamı, ölüm anında gözün ışığının gitmesidir. Göz patlayıp göz bebeği kafanın içine gömüldüğünde «عَيْنٌ خَاسِفَةٌ» (sönük/çökük göz) denilir. Bunun aslı da yer, üzerindekilerle birlikte battığı zaman söylenen «خَسَفَتِ الْأَرْضُ» ifadesindendir. { وَجُمِعَ الشَّمْسُ وَالْقَمَرُ } kavli ise ruhun ahiret alemine gidişinden kinayedir; sanki ahiret güneş gibidir, çünkü orada gayblar ortaya çıkar ve kapalı şeyler açıklığa kavuşur; ruh ise ay gibidir, çünkü ay nasıl ışığı güneşten alıyorsa, ruh da marifetlerin nurunu ahiret aleminden öylece alır. Hiç şüphe yok ki bu ayetleri kıyamet alametleriyle tefsir etmek, onları ölüm alametleriyle tefsir etmekten daha evladır ve [lafızlara] çok daha uygundur.

54121. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قَالَ الْفَرَّاءُ: إِنَّمَا قَالَ جَمَعَ، وَلَمْ يَقُلْ: جُمِعَتْ لِأَنَّ الْمُرَادَ أَنَّهُ جُمِعَ بَيْنَهُمَا فِي زَوَالِ النُّورِ وَذَهَابِ الضَّوْءِ، وَقَالَ الْكِسَائِيُّ، الْمَعْنَى جُمِعَ النُّورَانِ أَوِ الضِّيَاءَانِ، وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ، الْقَمَرُ شَارَكَ الشَّمْسَ فِي الْجَمْعِ، وَهُوَ مُذَكَّرٌ، فَلَا جَرَمَ غَلَبَ جَانِبُ التَّذْكِيرِ فِي اللَّفْظِ، قَالَ الْفَرَّاءُ، قُلْتُ: لِمَنْ نَصَرَ هَذَا الْقَوْلَ: كَيْفَ تَقُولُونَ: الشَّمْسُ جُمِعَ وَالْقَمَرُ؟ فَقَالُوا: جُمِعَتْ، فَقُلْتُ مَا الْفَرْقُ بَيْنَ الْمَوْضِعَيْنِ؟ فَرَجَعَ عَنْ هَذَا الْقَوْلِ.

İkinci Mesele: Ferrâ dedi ki: «جُمِعَتْ» (müennes) demeyip «جُمِعَ» (müzekker) demesi, nurun zail olması ve ışığın gitmesi hususunda ikisinin arasının birleştirilmesinin kastedilmesindendir. Kisâî ise: «Mana iki nurun veya iki ışığın bir araya getirilmesidir» demiştir. Ebû Ubeyde de şöyle demiştir: «Ay, bir araya toplanmada güneşe ortak olmuştur ve kendisi müzekkerdir; bu sebeple lafızda müzekker tarafı galip gelmiştir.» Ferrâ dedi ki: Bu görüşü savunan kimseye: «{ Şems } ile { kamer } önce gelseydi nasıl söylerdiniz: [الشَّمْسُ جُمِعَ وَالْقَمَرُ] mu derdiniz?» diye sordum. «[جُمِعَتْ] derdik» dediler. Ben de: «İki durum arasındaki fark nedir?» dedim; bunun üzerine o kimse bu görüşünden vazgeçti.

54122. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: طَعَنَتِ الْمَلَاحِدَةُ فِي الْآيَةِ، وَقَالُوا: خُسُوفُ الْقَمَرِ لَا يَحْصُلُ حَالَ اجْتِمَاعِ الشَّمْسِ وَالْقَمَرِ وَالْجَوَابُ: اللَّهُ تَعَالَى قَادِرٌ عَلَى أَنْ يَجْعَلَ الْقَمَرَ مُنْخَسِفًا، سَوَاءٌ كَانَتِ الْأَرْضُ مُتَوَسِّطَةً بَيْنَهُ وَبَيْنَ الشَّمْسِ، أو لم

Üçüncü Mesele: Mülhidler ayete itiraz edip şöyle dediler: «Ay tutulması, güneş ile ayın bir arada bulunduğu sırada meydana gelmez.» Cevap şudur: İster dünya onunla güneşin arasında olsun, ister olmasın

54123. Metin

تَكُنْ، وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ أَنَّ الْأَجْسَامَ مُتَمَاثِلَةٌ، فَيَصِحُّ عَلَى كُلِّ وَاحِدٍ مِنْهَا مَا يَصِحُّ عَلَى الْآخَرِ، وَاللَّهُ قَادِرٌ عَلَى كُلِّ الْمُمْكِنَاتِ، فَوَجَبَ أَنْ يَقْدِرَ عَلَى إِزَالَةِ الضَّوْءِ عَنِ الْقَمَرِ فِي جَمِيعِ الْأَحْوَالِ.

Allah Teâlâ ayı tutulmuş kılmaya kadirdir. Bunun delili şudur: Cisimler birbirine benzerdir; dolayısıyla birisi için caiz olan şey, diğeri için de caiz olur. Allah Teâlâ ise bütün mümkinata kadirdir; öyleyse her durumda ayı ışıksız bırakmaya güç yetirmesi zorunludur.

54124. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ أَيْ يَقُولُ هَذَا الْإِنْسَانُ الْمُنْكِرُ لِلْقِيَامَةِ إِذَا/ عَايَنَ هَذِهِ الْأَحْوَالَ أَيْنَ الْمَفَرُّ، وَالْقِرَاءَةُ الْمَشْهُورَةُ بِفَتْحِ الْفَاءِ، وَقُرِئَ أَيْضًا بِكَسْرِ الْفَاءِ، وَالْمَفَرُّ بِفَتْحِ الْفَاءِ هُوَ الْفِرَارُ، قَالَ الْأَخْفَشُ وَالزَّجَّاجُ: الْمَصْدَرُ مِنْ فَعَلَ يَفْعَلُ مَفْتُوحَ الْعَيْنِ. وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ أَهْلِ اللُّغَةِ، وَالْمَعْنَى أَيْنَ الْفِرَارُ، وَقَوْلُ الْقَائِلِ: أَيْنَ الْفِرَارُ يَحْتَمِلُ مَعْنَيَيْنِ أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ لَا يَرَى عَلَامَاتِ مُكْنَةِ الْفِرَارِ فَيَقُولُ حِينَئِذٍ: أَيْنَ الْفِرَارُ، كَمَا إِذَا أَيَسَ مِنْ وِجْدَانِ زَيْدٍ يَقُولُ: أَيْنَ زِيدٌ وَالثَّانِي: أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى إِلَى أَيْنَ الْفِرَارُ، وَأَمَّا الْمَفِرُّ بِكَسْرِ الْفَاءِ فَهُوَ الْمَوْضِعُ، فَزَعَمَ بَعْضُ أَهْلِ اللُّغَةِ أَنَّ الْمَفَرَّ بِفَتْحِ الْفَاءِ كَمَا يَكُونُ اسْمًا لِلْمَصْدَرِ، فَقَدْ يَكُونُ أَيْضًا اسْمًا لِلْمَوْضِعِ وَالْمَفِرُّ بِكَسْرِ الْفَاءِ كَمَا يَكُونُ اسْمًا لِلْمَوْضِعِ، فَقَدْ يَكُونُ مَصْدَرًا وَنَظِيرُهُ المرجع.

Yüce Allah'ın: { يَقُولُ الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ أَيْنَ الْمَفَرُّ } kavli: Yani kıyameti inkâr eden bu insan, bu hâlleri gördüğünde: «Kaçacak yer neresidir?» der. Meşhur kıraat fâ harfinin fethasıyladır (el-meferr); fâ'nın kesresiyle de (el-mefirr) okunmuştur. Fâ harfinin fethasıyla olan «el-meferr», kaçmak (firar) demektir. Ahfeş ve Zeccâc: «Ayn harfi fethalı olan fe'ale yef'alu kalıbından gelen masdardır» demişlerdir. Dilcilerin çoğunluğunun görüşü de budur. Mana ise: «Kaçış nerede?» demektir. Bir kimsenin: «Kaçış nerede?» sözü iki manaya muhtemeldir: Birincisi: Kaçış imkânının alametlerini görmez ve işte o zaman, tıpkı Zeyd'i bulmaktan ümit kestiğinde «Zeyd nerede?» demesi gibi: «Kaçış nerede?» der. İkincisi: Mananın «Kaçış nereyedir?» şeklinde olmasıdır. Fâ harfinin kesresiyle olan «el-mefirr»e gelince; o mekân ismidir. Bazı dilciler, fâ harfinin fethasıyla olan «el-meferr»in masdar ismi olduğu gibi mekân ismi de olabileceğini; fâ harfinin kesresiyle olan «el-mefirr»in de mekân ismi olduğu gibi masdar da olabileceğini ileri sürmüşlerdir; bunun benzeri «el-merci‘» kelimesidir.

54125. Metin

[سورة القيامة (٧٥) : آية ١١]

[Kıyâmet Suresi (75), Âyet 11]

54126. Metin

كَلاَّ لا وَزَرَ (١١)

{ كَلاَّ لا وَزَرَ (١١) } “Hayır, hiçbir sığınak yoktur!”

54127. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: كَلَّا وَهُوَ رَدْعٌ عَنْ طَلَبِ الْمَفَرِّ لَا وَزَرَ قَالَ الْمُبَرِّدُ وَالزَّجَّاجُ: أَصْلُ الْوَزَرِ الْجَبَلُ الْمَنِيعُ، ثُمَّ يُقَالُ: لِكُلِّ مَا الْتَجَأْتَ إِلَيْهِ وَتَحَصَّنْتَ بِهِ وَزَرٌ، وَأَنْشَدَ الْمُبَرِّدُ قَوْلَ كَعْبِ بْنِ مَالِكٍ:

Yüce Allah'ın: { كَلَّا } kavli: Kaçacak yer aramaktan men etmektir. { لَا وَزَرَ } kavli hakkında Müberred ve Zeccâc şöyle demişlerdir: Vezer (وَزَر) kelimesinin aslı sarp ve korunaklı dağdır; sonradan kendisine sığındığın ve korunduğun her şeye vezer denilmiştir. Müberred, Kâ'b b. Mâlik'in şu beytini inşad etmiştir:

54128. Metin

النَّاسُ آلَتْ عَلَيْنَا فِيكَ لَيْسَ لَنَا ... إِلَّا السُّيُوفَ وَأَطْرَافَ الْقَنَا وَزَرُ

«İnsanlar senin aleyhine bize yeminle sözleştiler; kılıçlar ve mızrak uçlarından başka bizim hiçbir sığınağımız yoktur.»

54129. Metin

وَمَعْنَى الْآيَةِ أَنَّهُ لَا شَيْءَ يُعْتَصَمُ بِهِ مِنْ أَمْرِ اللَّهِ.

Ayetin manası: Allah'ın emrinden korunulacak hiçbir şey yoktur demektir.

54130. Metin

ثُمَّ قَالَ تَعَالَى:

Sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:

54131. Metin

[سورة القيامة (٧٥) : آية ١٢]

[Kıyâmet Suresi (75), Âyet 12]

54132. Metin

إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ (١٢)

{ إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ (١٢) } “O gün varıp durulacak yer sadece Rabbine aittir.”

54133. Metin

وَفِيهِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: أَنْ يَكُونَ الْمُسْتَقَرُّ بِمَعْنَى الِاسْتِقْرَارِ، بِمَعْنَى أَنَّهُمْ لَا يَقْدِرُونَ أَنْ يَسْتَقِرُّوا إِلَى غَيْرِهِ، وَيَنْصَبُّوا إِلَى غَيْرِهِ، كَمَا قَالَ: إِنَّ إِلى رَبِّكَ الرُّجْعى

Bunda iki vecih vardır: Birincisi: Müstekarr (المُسْتَقَرُّ) kelimesinin istikrar (durup yerleşme) manasında olmasıdır; yani Allah'ın: { إِنَّ إِلى رَبِّكَ الرُّجْعى } “Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.”

54134. Metin

[العلق: ٨] وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ [النور: ٤٢] أَلا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ [الشُّورَى: ٥٣] وَأَنَّ إِلى رَبِّكَ الْمُنْتَهى [النَّجْمِ: ١٢] الثَّانِي: أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى إِلَى رَبِّكَ مُسْتَقَرُّهُمْ، أَيْ مَوْضِعُ قَرَارِهِمْ مِنْ جَنَّةٍ أَوْ نَارٍ، أَيْ مُفَوَّضُ ذَلِكَ إِلَى مَشِيئَتِهِ مَنْ شَاءَ أَدْخَلَهُ الْجَنَّةَ، وَمَنْ شاء أدخله النار.

[Alak 8], { وَإِلَى اللَّهِ الْمَصِيرُ } “Dönüş de ancak Allah'adır.” [Nûr 42], { أَلا إِلَى اللَّهِ تَصِيرُ الْأُمُورُ } “Dikkat edin, bütün işler nihayet Allah'a döner.” [Şûrâ 53] ve { وَأَنَّ إِلى رَبِّكَ الْمُنْتَهى } “Şüphesiz en son varış ancak Rabbinedir.” [Necm 42] buyurduğu gibi, O'ndan başkasına sığınıp yerleşmeye ve O'ndan başkasına yönelmeye güç yetiremezler manasındadır. İkincisi: Mananın «Onların karar kılacağı yer sadece Rabbinedir», yani cennet veya cehennemden karar kılacakları yer demektir; yani bu durum O'nun meşietine bırakılmıştır; dilediğini cennete koyar, dilediğini de cehenneme koyar.

54135. Metin

[سورة القيامة (٧٥) : آية ١٣]

[Kıyâmet Suresi (75), Âyet 13]

54136. Metin

يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ (١٣)

{ يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ (١٣) } “O gün insana, önden gönderdiği ve geriye bıraktığı her şey haber verilir.”

54137. Metin

بِمَا قَدَّمَ مِنْ عَمَلٍ عَمِلَهُ، وَبِمَا أَخَّرَ مِنْ عَمَلٍ لَمْ يَعْمَلْهُ، أَوْ بِمَا قَدَّمَ مِنْ مَالِهِ فَتَصَدَّقَ بِهِ وَبِمَا أَخَّرَهُ فَخَلَّفَهُ، أَوْ بِمَا قَدَّمَ مِنْ عَمَلِ الْخَيْرِ وَالشَّرِّ وَبِمَا أَخَّرَ مِنْ سُنَّةٍ حَسَنَةٍ أَوْ سَيِّئَةٍ، فَعُمِلَ بِهَا بَعْدَهُ، وَعَنْ مُجَاهِدٍ أَنَّهُ مُفَسَّرٌ بِأَوَّلِ الْعَمَلِ وَآخِرِهِ، وَنَظِيرُهُ قَوْلُهُ: فَيُنَبِّئُهُمْ بِما عَمِلُوا أَحْصاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ [الْمُجَادَلَةِ: ٦] وَقَالَ: وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثارَهُمْ [يس: ١٢] وَاعْلَمْ أَنَّ الْأَظْهَرَ أَنَّ هَذَا الْإِنْبَاءَ يَكُونُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ الْعَرْضِ، وَالْمُحَاسَبَةِ وَوَزْنِ الْأَعْمَالِ، وَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ عِنْدَ الْمَوْتِ وَذَلِكَ أَنَّهُ إِذَا مَاتَ بُيِّنَ لَهُ مَقْعَدُهُ من الجنة والنار.

Yaptığı amelden önden gönderdiği ve yapmadığı amelden geriye bıraktığı şeylerle veya malından önden gönderip tasadduk ettiği ve geriye bırakıp terk ettiği şeylerle yahut hayır ve şerden önden gönderdiği ve kendisinden sonra amel olunsun diye geriye bıraktığı güzel veya kötü çığır ile haber verilir. Mücâhid'den amelin ilki ve sonu ile tefsir edildiği rivayet olunmuştur. Bunun benzeri Allah'ın: { فَيُنَبِّئُهُمْ بِما عَمِلُوا أَحْصاهُ اللَّهُ وَنَسُوهُ } “Allah yaptıklarını onlara haber verecektir. Allah onu bir bir saymıştır, onlar ise unutmuşlardır.” [Mücâdele 6] ve { وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَآثارَهُمْ } “Önden gönderdiklerini ve geride bıraktıkları eserlerini yazarız.” [Yâsîn 12] kavilleridir. Bil ki en açık olanı, bu haber vermenin kıyamet gününde arz, hesaplaşma ve amellerin tartılması esnasında olmasıdır; ölüm anında olması da caizdir, çünkü kişi öldüğünde ona cennet ve cehennemdeki makamı gösterilir.

54138. Metin

[سورة القيامة (٧٥) : آية ١٤]

[Kıyâmet Suresi (75), Âyet 14]

54139. Metin

بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ (١٤)

{ بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ (١٤) } “Doğrusu insan, kendi aleyhine bizzat şahittir.”

54140. Metin

اعلم أنه تعالى لما قال: يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ

Bil ki Allah Teâlâ: { يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ } “O gün insana haber verilir” deyip

54141. Metin

بِأَعْمَالِهِ، قَالَ: بَلْ لَا يَحْتَاجُ إلى أن ينبئه غير غَيْرُهُ، وَذَلِكَ لِأَنَّ نَفْسَهُ شَاهِدَةٌ بِكَوْنِهِ فَاعِلًا لِتِلْكَ الْأَفْعَالِ، مُقْدِمًا عَلَيْهَا، ثُمَّ فِي قَوْلِهِ: بَصِيرَةٌ

amellerini zikredince şöyle buyurmuştur: Bilakis, ona bir başkasının haber vermesine ihtiyacı yoktur; zira bizzat kendisi o fiilleri yaptığına ve onlara cüret ettiğine şahittir. Sonra O'nun: { بَصِيرَةٌ } kavlinde

54142. Metin

وَجْهَانِ الْأَوَّلُ: قَالَ الْأَخْفَشُ جَعَلَهُ فِي نَفْسِهِ بَصِيرَةً كَمَا يُقَالُ: فُلَانٌ جُودٌ وَكَرَمٌ، فَهَهُنَا/ أَيْضًا كَذَلِكَ، لِأَنَّ الْإِنْسَانَ بِضَرُورَةِ عَقْلِهِ يَعْلَمُ أَنَّ مَا يُقَرِّبُهُ إِلَى اللَّهِ وَيَشْغَلُهُ بِطَاعَتِهِ وَخِدْمَتِهِ فَهُوَ السَّعَادَةُ، وَمَا يُبْعِدُهُ عَنْ طَاعَةِ اللَّهِ وَيَشْغَلُهُ بِالدُّنْيَا وَلَذَّاتِهَا فَهُوَ الشَّقَاوَةُ، فَهَبْ أَنَّهُ بِلِسَانِهِ يُرَوِّجُ وَيُزَوِّرُ وَيَرَى الْحَقَّ فِي صُورَةِ الْبَاطِلِ وَالْبَاطِلَ فِي صُورَةِ الْحَقِّ، لَكِنَّهُ بِعَقْلِهِ السَّلِيمِ يَعْلَمُ أَنَّ الَّذِي هُوَ عَلَيْهِ فِي ظَاهِرِهِ جَيِّدٌ أَوْ رَدِيءٌ وَالثَّانِي: أَنَّ الْمُرَادَ جَوَارِحُهُ تَشْهَدُ عَلَيْهِ بِمَا عَمِلَ فَهُوَ شَاهِدٌ عَلَى نَفْسِهِ بِشَهَادَةِ جَوَارِحِهِ، وَهَذَا قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ وَمُقَاتِلٍ وَهُوَ كَقَوْلِهِ: يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ [النُّورِ: ٢٤] وَقَوْلِهِ: وَتُكَلِّمُنا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ [يس: ٣٦] وَقَوْلِهِ: شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ [فُصِّلَتْ: ٢٠] فَأَمَّا تَأْنِيثُ الْبَصِيرَةِ، فَيَجُوزُ أَنْ يَكُونَ لأن المراد بالإنسان هاهنا الْجَوَارِحُ كَأَنَّهُ قِيلَ: بَلْ جَوَارِحُ الْإِنْسَانِ، كَأَنَّهُ قِيلَ بَلْ جَوَارِحُ الْإِنْسَانِ عَلَى نَفْسِ الْإِنْسَانِ بَصِيرَةٌ، وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ هَذِهِ الْهَاءُ لِأَجْلِ الْمُبَالَغَةِ كَقَوْلِهِ: رَجُلٌ رَاوِيَةٌ وَطَاغِيَةٌ وَعَلَّامَةٌ.

iki vecih vardır: Birincisi: Ahfeş dedi ki: Tıpkı «filan kimse bizzat cömertlik ve keremdir» denildiği gibi insanı bizzat basiret (şahit/delil) kılmıştır; burada da böyledir. Çünkü insan, aklının zorunlu bilgisiyle bilir ki kendisini Allah'a yaklaştıran, O'na itaat ve hizmetle meşgul eden şey mutluluktur; kendisini Allah'a itaatten uzaklaştıran, dünya ve onun lezzetleriyle meşgul eden şey ise bedbahtlıktır. Farzet ki diliyle yaldızlı sözler söylesin, hile yapsın, hakkı bâtıl ve bâtılı hak suretinde görsün; fakat o, selim aklıyla zahiren üzerinde bulunduğu halin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu gayet iyi bilir. İkincisi: Murâdın, uzuvlarının yaptığı amellere karşı aleyhinde şahitlik etmesidir; dolayısıyla o, uzuvlarının şahitliği ile kendi nefsi aleyhine şahittir. Bu, İbn Abbâs, Saîd b. Cübeyr ve Mukâtil'in görüşüdür; nitekim bu, Allah'ın: { يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ أَلْسِنَتُهُمْ وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ } “O gün dilleri, elleri ve ayakları onların aleyhine şahitlik eder.” [Nûr 24], { وَتُكَلِّمُنا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ } “Elleri bizimle konuşur, ayakları da şahitlik eder.” [Yâsîn 65] ve { شَهِدَ عَلَيْهِمْ سَمْعُهُمْ وَأَبْصارُهُمْ وَجُلُودُهُمْ } “Kulakları, gözleri ve derileri aleyhlerine şahitlik eder.” [Fussilet 20] kavilleri gibidir. «Basîreh» kelimesinin müennes kılınmasına gelince; burada insandan kastın uzuvlar olması sebebiyle caizdir; sanki: «Bilakis insanın uzuvları, insanın kendisi aleyhine basirettir (şahittir)» denilmiş gibidir. Ebû Ubeyde ise şöyle demiştir: Bu tâ (hâ), tıpkı «râviye», «tâğiye» ve «allâme» denmesinde olduğu gibi mübalağa içindir.

54143. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ فِي الْآيَةِ الْأُولَى أَنَّ الْإِنْسَانَ يُخْبَرُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ بِأَعْمَالِهِ. ثُمَّ ذَكَرَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّهُ شَاهِدٌ عَلَى نَفْسِهِ بِمَا عَمِلَ، فَقَالَ الْوَاحِدِيُّ هَذَا يَكُونُ مِنَ الْكُفَّارِ فَإِنَّهُمْ يُنْكِرُونَ مَا عَمِلُوا فَيَخْتِمُ اللَّهُ على أفواههم وينطق جوارحهم.

Bil ki Allah Teâlâ birinci ayette insana kıyamet gününde amellerinin haber verileceğini zikretmiş; sonra bu ayette de yaptığı şeylere bizzat kendisinin şahit olduğunu bildirmiştir. Vâhidî dedi ki: Bu kâfirler hakkında olur; zira onlar yaptıklarını inkâr ederler, bunun üzerine Allah onların ağızlarını mühürler ve uzuvlarını konuşturur.

54144. Metin

[سورة القيامة (٧٥) : آية ١٥]

[Kıyâmet Suresi (75), Âyet 15]

54145. Metin

وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ (١٥)

{ وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ (١٥) } “Bütün mazeretlerini ortaya dökse de.”

54146. Metin

لِلْمُفَسِّرِينَ فِيهِ أَقْوَالٌ: الْأَوَّلُ: قَالَ الْوَاحِدِيُّ: الْمَعَاذِيرُ جَمْعُ مَعْذِرَةٍ يُقَالُ: مَعْذِرَةٌ وَمَعَاذِرُ وَمَعَاذِيرُ. قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : جَمْعُ الْمَعْذِرَةِ مَعَاذِرُ وَالْمَعَاذِيرُ لَيْسَ جَمْعَ مَعْذِرَةٍ، وَإِنَّمَا هُوَ اسْمُ جَمْعٍ لَهَا، وَنَحْوُهُ الْمَنَاكِيرُ فِي الْمُنْكَرِ، وَالْمَعْنَى أَنَّ الْإِنْسَانَ وَإِنِ اعْتَذَرَ عَنْ نَفْسِهِ وَجَادَلَ عَنْهَا وَأَتَى بِكُلِّ عُذْرٍ وَحُجَّةٍ، فَإِنَّهُ لَا يَنْفَعُهُ ذَلِكَ لِأَنَّهُ شَاهِدٌ عَلَى نَفْسِهِ الْقَوْلُ الثَّانِي: قَالَ الضَّحَّاكُ وَالسُّدِّيُّ وَالْفَرَّاءُ وَالْمُبَرِّدُ وَالزَّجَّاجُ الْمَعَاذِيرُ السُّتُورُ، وَاحِدُهَا مِعْذَارٌ، قَالَ الْمُبَرِّدُ: هِيَ لُغَةٌ يَمَانِيَّةٌ، قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : إِنْ صَحَّتْ هَذِهِ الرِّوَايَةُ فَذَاكَ مَجَازٌ مِنْ حَيْثُ إِنَّ السِّتْرَ يَمْنَعُ رُؤْيَةَ الْمُحْتَجِبِ كَمَا تَمْنَعُ الْمَعْذِرَةُ عُقُوبَةَ الذَّنْبِ، وَالْمَعْنَى عَلَى هَذَا الْقَوْلِ: أَنَّهُ وَإِنْ أَسْبَلَ السِّتْرَ لِيُخْفِيَ مَا يَعْمَلُ، فإن نفسه شاهدة عليه.

Müfessirlerin bu hususta [farklı] görüşleri vardır: Birincisi: Vâhidî dedi ki: «el-Meâzîr» (الْمَعَاذِيرُ), ma‘ziret (مَعْذِرَة) kelimesinin çoğuludur; «ma‘ziretün», «meâziru» ve «meâzîru» denilir. «el-Keşşâf» sahibi şöyle demiştir: Ma‘ziretin çoğulu «meâzir»dir; «meâzîr» ise ma‘ziretin çoğulu değil, onun çoğul ismidir (ism-i cem‘dir); münker kelimesi için kullanılan «el-menâkîr» kelimesi de böyledir. Manası şudur: İnsan kendisi adına mazeret beyan etse, kendini savunsa ve her türlü özrü ve hücceti getirse bile bu ona fayda vermez; zira kendisi kendi aleyhine şahittir. İkinci Görüş: Dahhâk, Süddî, Ferrâ, Müberred ve Zeccâc: «el-Meâzîr» perdelerdir, tekili «mi‘zâr»dır demişlerdir. Müberred: Bu bir Yemen lehçesidir demiştir. «el-Keşşâf» sahibi der ki: Şayet bu rivayet sahih ise bu durum mecazdır; zira perdenin örtünen kimsenin görülmesine engel olması, tıpkı mazeretin günahın cezasına engel olması gibidir. Bu görüşe göre mana şudur: Yaptığı işi gizlemek için perdeleri salsa dahi bizzat kendisi kendi aleyhine şahittir.

54147. Metin

[سورة القيامة (٧٥) : آية ١٦]

[Kıyâmet Suresi (75), Âyet 16]

54148. Metin

لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ (١٦)

{ لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ (١٦) } “Onu acelece belleyip [unutmamak] için dilini kımıldatma!”

54149. Metin

فِيهِ مَسَائِلُ:

Bunda meseleler vardır:

54150. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: زَعَمَ قَوْمٌ مِنْ قُدَمَاءِ الرَّوَافِضِ أَنَّ هَذَا الْقُرْآنَ قَدْ غُيِّرَ وَبُدِّلَ وَزِيدَ فِيهِ وَنُقِصَ عَنْهُ، وَاحْتَجُّوا عَلَيْهِ بِأَنَّهُ لَا مُنَاسَبَةَ بَيْنَ هَذِهِ الْآيَةِ وَبَيْنَ مَا قَبْلَهَا وَلَوْ كَانَ هَذَا التَّرْتِيبُ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى لَمَا كَانَ الْأَمْرُ كَذَلِكَ.

Birinci Mesele: Eski Râfızîlerden bir grup, bu Kur'an'ın değiştirildiğini, tahrif edildiğini, ona eklemeler yapılıp ondan eksiltmeler yapıldığını iddia etmiş ve buna şu ayet ile öncesi arasında hiçbir münasebet bulunmayışını, şayet bu tertip Allah Teâlâ'dan olsaydı durumun böyle olmayacağını delil getirmişlerdir.

54151. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّ فِي بَيَانِ الْمُنَاسِبَةِ وُجُوهًا أَوَّلُهَا: يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الِاسْتِعْجَالُ الْمَنْهِيُّ عَنْهُ، إِنَّمَا اتَّفَقَ لِلرَّسُولِ ﵇ عِنْدَ إِنْزَالِ هَذِهِ الْآيَاتِ عَلَيْهِ، فَلَا جَرَمَ نُهِيَ عَنْ ذَلِكَ الِاسْتِعْجَالِ فِي هَذَا الْوَقْتِ، وَقِيلَ لَهُ: لَا تَحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ وَهَذَا كَمَا أَنَّ الْمُدَرِّسَ إِذَا كَانَ يُلْقِي عَلَى تِلْمِيذِهِ/ شَيْئًا، فَأَخَذَ التِّلْمِيذُ يَلْتَفِتُ يَمِينًا وَشِمَالًا، فَيَقُولُ: الْمُدَرِّسُ فِي أَثْنَاءِ ذَلِكَ الدَّرْسِ لَا تَلْتَفِتْ يَمِينًا وَشِمَالًا ثُمَّ يَعُودُ إِلَى الدَّرْسِ، فَإِذَا نَقَلَ ذَلِكَ الدرس مع

Bil ki [aradaki] münasebetin beyanında [çeşitli] vecihler vardır: Birincisi: Nehyedilen aceleciliğin, bu ayetlerin kendisine indirilmesi sırasında Resûlullah aleyhisselâm'da meydana gelmiş olması muhtemeldir; dolayısıyla o vakitte bu acelecilikten nehyedilmiş ve kendisine: { لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ } denilmiştir. Bu durum, öğretmenin talebesine bir şey anlatırken talebenin sağa sola bakmaya başlaması üzerine öğretmenin o dersin esnasında: «Sağa sola bakma» demesi, sonra tekrar derse dönmesi gibidir. Ders,

54152. Metin

هَذَا الْكَلَامِ فِي أَثْنَائِهِ، فَمَنْ لَمْ يَعْرِفِ السَّبَبَ يَقُولُ: إِنَّ وُقُوعَ تِلْكَ الْكَلِمَةِ فِي أَثْنَاءِ ذَلِكَ الدَّرْسِ غَيْرُ مُنَاسِبٍ، لَكِنَّ مَنْ عَرَفَ الْوَاقِعَةَ عَلِمَ أَنَّهُ حَسُنَ التَّرْتِيبُ وَثَانِيهَا: أَنَّهُ تَعَالَى نَقَلَ عَنِ الْكُفَّارِ أَنَّهُمْ يُحِبُّونَ السَّعَادَةَ الْعَاجِلَةَ، وَذَلِكَ هُوَ قَوْلُهُ: بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ [القيامة: ٥] ثُمَّ بَيَّنَ أَنَّ التَّعْجِيلَ مَذْمُومٌ مُطْلَقًا حَتَّى التَّعْجِيلَ فِي أُمُورِ الدِّينِ، فَقَالَ: لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ

aradaki bu sözle birlikte nakledildiğinde sebebi bilmeyen kimse: «O sözün bu dersin arasında yer alması münasebetsizdir» der; fakat olayı bilen kimse bunun gayet güzel bir tertip olduğunu anlar. İkincisi: Allah Teâlâ kâfirlerin peşin saadeti sevdiklerini nakletmiştir; bu da O'nun: { بَلْ يُرِيدُ الْإِنْسانُ لِيَفْجُرَ أَمامَهُ } “Fakat insan önündekini fücurla sürdürmek ister.” [Kıyâmet 5] kavlidir. Sonra aceleciliğin din işlerinde bile mutlak olarak yerilmiş olduğunu beyan ederek: { لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ } “Onu acelece belleyip [unutmamak] için dilini kımıldatma!” buyurmuş

54153. Metin

وَقَالَ فِي آخِرِ الآية: كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ [القيامة: ٢٠] ، وَثَالِثُهَا: أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ

ve surenin sonunda: { كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعاجِلَةَ } “Hayır, doğrusu siz peşin olanı (dünyayı) seviyorsunuz.” [Kıyâmet 20] buyurmuştur. Üçüncüsü: Allah Teâlâ: { بَلِ الْإِنْسانُ عَلى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ (١٤) وَلَوْ أَلْقى مَعاذِيرَهُ (١٥) } “Doğrusu insan, kendi aleyhine bizzat şahittir. Bütün mazeretlerini ortaya dökse de.” buyurmuştur

54154. Metin

[القيامة: ١٤، ١٥] فَهَهُنَا كَانَ الرَّسُولُ ﷺ يُظْهِرُ التَّعْجِيلَ فِي الْقِرَاءَةِ مَعَ جِبْرِيلَ، وَكَانَ يَجْعَلُ الْعُذْرَ فِيهِ خَوْفَ النِّسْيَانِ، فَكَأَنَّهُ قِيلَ لَهُ: إِنَّكَ إِذَا أَتَيْتَ بِهَذَا الْعُذْرِ لَكِنَّكَ تَعْلَمُ أَنَّ الْحِفْظَ لَا يَحْصُلُ إِلَّا بِتَوْفِيقِ اللَّهِ وَإِعَانَتِهِ فَاتْرُكْ هَذَا التَّعْجِيلَ وَاعْتَمِدْ عَلَى هِدَايَةِ اللَّهِ تَعَالَى، وَهَذَا هُوَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ: لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ

[Kıyâmet 14-15]. İşte burada Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Cibrîl ile beraber okumada acele gösteriyor ve bunda unutma korkusunu mazeret kılıyordu; sanki kendisine şöyle denilmiştir: «Sen bu mazereti getiriyorsun ama ezberlemenin ancak Allah'ın muvaffak kılması ve yardımıyla gerçekleşeceğini biliyorsun; öyleyse bu aceleciliği bırak ve Allah Teâlâ'nın hidayetine güven.» İşte O'nun: { لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ (١٦) إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ (١٧) } “Onu acelece belleyip [unutmamak] için dilini kımıldatma! Şüphesiz onu toplamak ve onu okutmak bize aittir.” kavlinden murat budur

54155. Metin

[القيامة: ١٦، ١٧] وَرَابِعُهَا: كَأَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: يَا مُحَمَّدُ إِنَّ غَرَضَكَ مِنْ هَذَا التَّعْجِيلِ أَنْ تَحْفَظَهُ وَتُبَلِّغَهُ إِلَيْهِمْ لَكِنْ لَا حَاجَةَ إِلَى هَذَا فَإِنَّ الْإِنْسَانَ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ وَهُمْ بِقُلُوبِهِمْ يَعْلَمُونَ أَنَّ الَّذِي هُمْ عَلَيْهِ مِنَ الْكُفْرِ وَعِبَادَةِ الْأَوْثَانِ، وَإِنْكَارِ الْبَعْثِ مُنْكَرٌ بَاطِلٌ، فَإِذَا كَانَ غَرَضُكَ مِنْ هَذَا التَّعْجِيلِ أَنْ تُعَرِّفَهُمْ قُبْحَ مَا هُمْ عَلَيْهِ، ثُمَّ إِنَّ هَذِهِ الْمَعْرِفَةَ حَاصِلَةٌ عِنْدَهُمْ، فَحِينَئِذٍ لَمْ يَبْقَ لِهَذَا التَّعْجِيلِ فَائِدَةٌ، فَلَا جَرَمَ قَالَ: لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ

[Kıyâmet 16-17]. Dördüncüsü: Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: «Ey Muhammed! Bu acelecilikten maksadın onu ezberleyip onlara tebliğ etmektir; fakat buna lüzum yoktur, zira insan kendi aleyhine bizzat şahittir ve onlar kalpleriyle küfür, putperestlik ve dirilişi inkâr konusunda üzerinde bulundukları şeyin çirkin ve bâtıl olduğunu bilmektedirler. Senin bu acelecilikten maksadın onlara üzerlerinde bulundukları şeyin çirkinliğini tanıtmak olduğuna ve bu bilgi de zaten onlarda hâsıl bulunduğuna göre, bu durumda bu aceleciliğin bir faydası kalmamıştır.» Bu sebeple [Allah]: { لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ } [dilini kımıldatma] buyurmuştur.

54156. Metin

وَخَامِسُهَا: أَنَّهُ تَعَالَى حَكَى عَنِ الْكَافِرِ أَنَّهُ يَقُولُ: أَيْنَ الْمَفَرُّ، ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: كَلَّا لَا وَزَرَ إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ [القيامة: ١١، ١٢] فَالْكَافِرُ كَأَنَّهُ كَانَ يَفِرُّ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى إِلَى غَيْرِهِ فَقِيلَ: لِمُحَمَّدٍ إِنَّكَ فِي طَلَبِ حِفْظِ الْقُرْآنِ، تَسْتَعِينُ بِالتَّكْرَارِ وَهَذَا اسْتِعَانَةٌ مِنْكَ بِغَيْرِ اللَّهِ، فَاتْرُكْ هَذِهِ الطَّرِيقَةَ، وَاسْتَعِنْ فِي هَذَا الْأَمْرِ بِاللَّهِ فَكَأَنَّهُ قِيلَ: إِنَّ الْكَافِرَ يَفِرُّ مِنَ اللَّهِ إِلَى غَيْرِهِ، وَأَمَّا أَنْتَ فَكُنْ كَالْمُضَادِّ لَهُ فَيَجِبُ أَنْ تَفِرَّ مِنْ غَيْرِ اللَّهِ إِلَى اللَّهِ وَأَنْ تَسْتَعِينَ فِي كُلِّ الْأُمُورِ بِاللَّهِ، حَتَّى يَحْصُلَ لَكَ الْمَقْصُودُ عَلَى مَا قَالَ: إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ

Beşincisi: Allah Teâlâ kâfirin: { أَيْنَ الْمَفَرُّ } [Kaçacak yer neresi?] dediğini nakletmiş, ardından: { كَلَّا لَا وَزَرَ (١١) إِلى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ الْمُسْتَقَرُّ (١٢) } “Hayır, hiçbir sığınak yoktur! O gün varıp durulacak yer sadece Rabbine aittir.” [Kıyâmet 11-12] buyurmuştur. Kâfir sanki Allah Teâlâ'dan başkasına kaçmaktadır; Muhammed'e ise: «Sen Kur'an'ı ezberleme talebinde tekrara dayanarak yardım arıyorsun; bu ise senin Allah'tan başkasından yardım istemendir; öyleyse bu yolu bırak ve bu hususta Allah'tan yardım iste» denilmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: «Kâfir Allah'tan başkasına kaçmaktadır; sana gelince, sen onun tam zıddı ol; bu yüzden Allah'tan başkasından Allah'a kaçmalı ve her işinde Allah'tan yardım istemelisin ki: { إِنَّ عَلَيْنا جَمْعَهُ وَقُرْآنَهُ } kavli uyarınca maksadın senin için hâsıl olsun.»

54157. Metin

[القيامة: ١٧] وَقَالَ فِي سُورَةٍ أُخْرَى: وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضى إِلَيْكَ وَحْيُهُ، وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْماً [طه: ١١٤] أَيْ لَا تَسْتَعِنْ فِي طَلَبِ الْحِفْظِ بِالتَّكْرَارِ بَلِ اطْلُبْهُ مِنَ اللَّهِ تَعَالَى وَسَادِسُهَا: مَا ذَكَرَهُ الْقَفَّالُ وَهُوَ أَنَّ قَوْلَهُ: لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ

[Kıyâmet 17]. Başka bir surede de şöyle buyurmuştur: { وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضى إِلَيْكَ وَحْيُهُ، وَقُلْ رَبِّ زِدْنِي عِلْماً } “Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur'an'ı [okumakta] acele etme ve: ‘Rabbim, benim ilmimi artır!’ de.” [Tâhâ 114]. Yani ezberleme talebinde tekrara sığınma, aksine onu Allah Teâlâ'dan iste. Altıncısı: Kaffâl'ın zikrettiği görüştür; o da O'nun: { لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ } kavlinin

54158. Metin

لَيْسَ خِطَابًا مَعَ الرَّسُولِ ﵇ بَلْ هُوَ خطاب مع الإنسان المذكور في قوله: يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ

Resûl aleyhisselâm'a bir hitap olmayıp bilakis: { يُنَبَّؤُا الْإِنْسانُ يَوْمَئِذٍ بِما قَدَّمَ وَأَخَّرَ } “O gün insana, önden gönderdiği ve geriye bıraktığı her şey haber verilir.” kavlinde zikredilen insan ile bir hitap olmasıdır

54159. Metin

[القيامة: ١٣] فَكَانَ ذَلِكَ لِلْإِنْسَانِ حَالَ مَا يُنَبَّأُ بِقَبَائِحِ أَفْعَالِهِ وَذَلِكَ بِأَنْ يُعْرَضَ عَلَيْهِ كِتَابُهُ فَيُقَالُ لَهُ: اقْرَأْ كِتابَكَ كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيباً [الْإِسْرَاءِ: ١٤] فَإِذَا أَخَذَ فِي الْقِرَاءَةِ تَلَجْلَجَ لِسَانُهُ مِنْ شِدَّةِ الْخَوْفِ وَسُرْعَةِ الْقِرَاءَةِ فَيُقَالُ لَهُ لَا تَحَرِّكْ بِهِ لِسَانَكَ لِتَعْجَلَ بِهِ، فَإِنَّهُ يَجِبُ عَلَيْنَا بِحُكْمِ الْوَعْدِ أَوْ بِحُكْمِ الْحِكْمَةِ أَنْ نَجْمَعَ أَعْمَالَكَ عَلَيْكَ وَأَنْ نَقْرَأَهَا عَلَيْكَ فَإِذَا قَرَأْنَاهُ عَلَيْكَ فَاتَّبِعْ قُرْآنَهُ بِالْإِقْرَارِ بِأَنَّكَ فَعَلْتَ تِلْكَ الْأَفْعَالَ، ثُمَّ إِنَّ عَلَيْنَا بَيَانَ أَمْرِهِ وَشَرْحَ مَرَاتِبِ عُقُوبَتِهِ، وَحَاصِلُ الْأَمْرِ مِنْ تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ أَنَّ الْمُرَادَ مِنْهُ أَنَّهُ تَعَالَى يَقْرَأُ عَلَى الْكَافِرِ جَمِيعَ أَعْمَالِهِ عَلَى سَبِيلِ التَّفْصِيلِ، وَفِيهِ أَشَدُّ الْوَعِيدِ فِي الدُّنْيَا وَأَشَدُّ التَّهْوِيلِ فِي الْآخِرَةِ، ثُمَّ قَالَ الْقَفَّالُ: فَهَذَا وَجْهٌ حَسَنٌ لَيْسَ فِي الْعَقْلِ مَا يَدْفَعُهُ وَإِنْ كَانَتِ الْآثَارُ غَيْرَ وَارِدَةٍ بِهِ.

[Kıyâmet 13]. Bu durum, insana çirkin amellerinin haber verildiği sırada gerçekleşir; şöyle ki amel defteri kendisine sunulur ve ona: { اقْرَأْ كِتابَكَ كَفى بِنَفْسِكَ الْيَوْمَ عَلَيْكَ حَسِيباً } “Kitabını oku! Bugün hesap görücü olarak sana bizzat nefsin yeter.” [İsrâ 14] denilir. Okumaya başladığında ise aşırı korkudan ve hızlı okumaktan dolayı dili dolaşır; bunun üzerine ona: «Onu aceleyle okumak için dilini kımıldatma; zira vaat veya hikmet gereği senin amellerini senin için derleyip toplamak ve onları sana okumak bizim üzerimize bir borçtur. Biz onu sana okuduğumuzda, o amelleri işlediğini ikrar ederek onun okunuşuna tâbi ol; sonra onun durumunu açıklamak ve cezasının mertebelerini beyan etmek de bize aittir» denilir. Bu ayetin tefsirinden çıkan netice şudur: Bundan murat, Allah Teâlâ'nın kâfire bütün amellerini ayrıntılı bir biçimde okumasıdır; bunda dünyada pek şiddetli bir tehdit, ahirette ise pek büyük bir korkutma vardır. Sonra Kaffâl dedi ki: Bu, rivayetler bu doğrultuda varid olmamış olsa bile akılda onu reddedecek bir cihet bulunmayan güzel bir vecihtir.

54160. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: احْتَجَّ مَنْ جَوَّزَ الذَّنْبِ عَلَى الْأَنْبِيَاءِ ﵈ بِهَذِهِ الْآيَةِ، فَقَالَ: إِنَّ ذَلِكَ الِاسْتِعْجَالَ إِنْ كَانَ بِإِذْنِ اللَّهِ تَعَالَى فَكَيْفَ نَهَاهُ عَنْهُ وَإِنْ كَانَ لَا بِإِذْنِ اللَّهِ تَعَالَى فَقَدْ صَدَرَ الذَّنْبُ عَنْهُ الْجَوَابُ: لَعَلَّ ذَلِكَ الِاسْتِعْجَالَ كَانَ مَأْذُونًا فِيهِ إِلَى وَقْتِ النَّهْيِ عَنْهُ، وَلَا يَبْعُدُ أَنْ يَكُونَ الشَّيْءُ مَأْذُونًا فِيهِ فِي وَقْتٍ ثُمَّ يَصِيرُ مَنْهِيًّا عَنْهُ فِي وَقْتٍ آخَرَ، وَلِهَذَا السَّبَبِ قُلْنَا: يَجُوزُ النَّسْخُ.

İkinci Mesele: Peygamberlerin aleyhimüsselâm günah işleyebileceğini caiz görenler bu ayeti delil getirerek şöyle demişlerdir: «O acelecilik şayet Allah Teâlâ'nın izniyle idiyse O neden bundan nehyetti? Şayet Allah Teâlâ'nın izniyle değil idiyse o halde peygamberden bir günah sadır olmuştur.» Cevap şudur: Muhtemelen o aceleciliğe, ondan nehyedildiği vakte kadar izin verilmişti; bir şeyin bir vakitte izin verilip başka bir vakitte nehyedilmiş olması uzak bir ihtimal değildir. Nitekim bu sebepten dolayı neshin caiz olduğunu söyledik.

54161. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ:

Üçüncü Mesele:

54162. Metin

رَوَى سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ، قَالَ: كَانَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ يَشْتَدُّ عَلَيْهِ حِفْظُ التَّنْزِيلِ وَكَانَ إِذَا نَزَلَ عَلَيْهِ الْوَحْيُ يُحَرِّكُ لِسَانَهُ وَشَفَتَيْهِ قَبْلَ فَرَاغِ جِبْرِيلَ مَخَافَةَ أَنْ لَا يَحْفَظَ، فَأَنْزَلَ تَعَالَى: لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ

Saîd b. Cübeyr İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem indirilen vahyi ezberlemekte zorlanırdı; kendisine vahiy indiğinde ezberleyememe endişesiyle Cibrîl sözünü bitirmeden önce dilini ve dudaklarını kımıldatırdı. Bunun üzerine Allah Teâlâ: { لَا تُحَرِّكْ بِهِ لِسانَكَ } [dilini onunla kımıldatma] ayetini indirdi;

54163. Metin

أَيْ بِالْوَحْيِ وَالتَّنْزِيلِ وَالْقُرْآنِ، وَإِنَّمَا جَازَ هَذَا الْإِضْمَارُ وَإِنْ لَمْ يَجْرِ لَهُ ذِكْرٌ لِدَلَالَةِ الْحَالِ عَلَيْهِ، كَمَا أُضْمِرَ فِي قَوْلُهُ: إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ [الْقَدْرِ: ١] وَنَظِيرُ قَوْلُهُ: وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضى إِلَيْكَ وَحْيُهُ [طه: ١١٤] وَقَوْلِهِ: لِتَعْجَلَ بِهِ

yani vahiyle, inen Kur'an'la [dilini kımıldatma]. Kendisinden açıkça bahsedilmemiş olsa bile halin delaleti sebebiyle bu zamirin kullanılması caiz olmuştur; nitekim: { إِنَّا أَنْزَلْناهُ فِي لَيْلَةِ الْقَدْرِ } “Şüphesiz biz onu Kadir Gecesinde indirdik.” [Kadr 1] kavlinde de zamir kullanılmıştır. Bunun benzeri: { وَلا تَعْجَلْ بِالْقُرْآنِ مِنْ قَبْلِ أَنْ يُقْضى إِلَيْكَ وَحْيُهُ } “Sana vahyi tamamlanmadan önce Kur'an'ı [okumakta] acele etme.” [Tâhâ 114] kavlidir. { لِتَعْجَلَ بِهِ } kavli ise:

54164. Metin

أَيْ لتعجل بأخذه.

Onu acelece almak [bellemek] için demektir.

54165. Metin

أما قوله تعالى:

Allah Teâlâ'nın kavline gelince:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.