Nâziât Suresi

Fahreddin er-Râzî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

55012. Metin

﷽

Bismillahirrahmanirrahim.

55013. Metin

سُورَةُ النَّازِعَاتِ

NÂZİÂT SÛRESİ

55014. Metin

(وَهِيَ أَرْبَعُونَ وَسِتُّ آيَاتٍ مَكِّيَّةٌ)

(Kırk altı ayettir ve Mekkîdir)

55015. Metin

[سورة النازعات (٧٩) : الآيات ١ الى ٥]

[Nâziât Suresi (79), 1 ila 5. Ayetler]

55016. Metin

﷽

Bismillahirrahmanirrahim.

55017. Metin

وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً (١) وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً (٢) وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً (٣) فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً (٤)

{ وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً (١) وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً (٢) وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً (٣) فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً (٤) } “Andolsun söküp çıkaranlara, kolaylıkla çekip alanlara, yüzdükçe yüzenlere, yarıştıkça yarışanlara,”

55018. Metin

فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً (٥)

{ فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً (٥) } “ve bir işi çekip çevirenlere!”

55019. Metin

فِيهِ مَسْأَلَتَانِ:

Burada iki mesele vardır:

55020. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اعْلَمْ أَنَّ هَذِهِ الْكَلِمَاتِ الْخَمْسَ، يُحْتَمَلُ أَنْ تَكُونَ صِفَاتٍ لِشَيْءٍ وَاحِدٍ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ لَا تَكُونَ كَذَلِكَ، أَمَّا عَلَى الِاحْتِمَالِ الْأَوَّلِ فَقَدْ ذَكَرُوا فِي الْآيَةِ وُجُوهًا أَحَدُهَا: أَنَّهَا بِأَسْرِهَا صِفَاتُ الْمَلَائِكَةِ، فَقَوْلُهُ:

Birinci Mesele: Bil ki bu beş kelimenin tek bir şeyin sıfatları olması muhtemel olduğu gibi, böyle olmaması da muhtemeldir. Birinci ihtimale göre ayet hakkında birtakım görüşler zikretmişlerdir. Birincisi: Bunların tamamının meleklerin sıfatları olmasıdır. Buna göre Cenâb-ı Hakk'ın şu kavli:

55021. Metin

وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً هِيَ الْمَلَائِكَةُ الَّذِينَ يَنْزِعُونَ نُفُوسَ بَنِي آدَمَ فَإِذَا نَزَعُوا نَفْسَ الْكُفَّارِ نَزَعُوهَا بِشِدَّةٍ، وَهُوَ مَأْخُوذٌ مِنْ قَوْلِهِمْ نَزَعَ فِي الْقَوْسِ فَأَغْرَقَ يُقَالُ: أَغْرَقَ النَّازِعُ فِي الْقَوْسِ إِذَا بَلَغَ غَايَةَ الْمَدَى حَتَّى يَنْتَهِيَ إِلَى النَّصْلِ، فَتَقْدِيرُ الْآيَةِ: وَالنَّازِعَاتِ إِغْرَاقًا، وَالْغَرْقُ وَالْإِغْرَاقُ فِي اللُّغَةِ بِمَعْنًى وَاحِدٍ، وَقَوْلُهُ: وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً النَّشْطُ هُوَ الْجَذْبُ يُقَالُ: نَشَطْتُ الدَّلْوَ أَنْشِطُهَا وَأَنْشَطْتُهَا نَشْطًا نَزَعْتُهَا بِرِفْقٍ، وَالْمُرَادُ هِيَ الْمَلَائِكَةُ الَّتِي تَنْشِطُ رُوحَ الْمُؤْمِنِ فَتَقْبِضُهَا، وَإِنَّمَا خَصَصْنَا هَذَا بِالْمُؤْمِنِ وَالْأَوَّلَ بِالْكَافِرِ لِمَا بَيْنَ النَّزْعِ والنشط من الفرق فالنزاع جَذْبٌ بِشِدَّةٍ، وَالنَّشْطُ جَذْبٌ بِرِفْقٍ وَلِينٍ فَالْمَلَائِكَةُ، تَنْشِطُ أَرْوَاحَ الْمُؤْمِنِينَ كَمَا تُنْشَطُ الدَّلْوُ مِنَ الْبِئْرِ فَالْحَاصِلُ أَنَّ قَوْلَهُ:

“Ve’n-nâzi‘âti garka”; Âdemoğullarının canlarını söküp çıkaran meleklerdir. Kâfirlerin canını söktükleri zaman onu şiddetle çekerler. Bu, [Arapların] yayın kirişini sonuna kadar çekip germesi hakkındaki “neza‘a fi’l-kavsi fe-eğraka” ifadesinden alınmıştır; yayın kirişini çeken kimse oku okun temrenine kadar son noktasına dek çektiğinde “eğraka’n-nâzi‘u fi’l-kavs” denir. Buna göre ayetin takdiri “ve’n-nâzi‘âti iğrâkan” (kökünden söküp çıkaranlara andolsun) şeklindedir. Lügatte gark (غَرْق) ile iğrâk (إِغْرَاق) aynı manadadır. “Ve’n-nâşitâti neştâ” kavline gelince: Neşt (نَشْط), çekip çıkarmaktır. “Kovayı yumuşakça çekip çıkardım” anlamında “neşettü’d-delve enşituhâ ve enşettuhâ neştan” denir. Burada kastedilen, müminin ruhunu yumuşaklıkla çekip alan meleklerdir. Bunu mümine, birincisini ise kâfire tahsis etmemizin sebebi, nez‘ ile neşt arasındaki farktandır. Zira nez‘ (نَزْع), şiddetle çekip koparmaktır; neşt (نَشْط) ise yumuşaklıkla ve nezaketle çekip çıkarmaktır. Nitekim melekler, müminlerin ruhlarını kuyudan kovanın yumuşakça çekilip çıkarıldığı gibi çekerler. Netice itibarıyla Cenâb-ı Hakk'ın şu buyruğu:

55022. Metin

وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً قَسَمٌ بِمَلَكِ الْمَوْتِ وَأَعْوَانِهِ إِلَّا أَنَّ الْأَوَّلَ إِشَارَةٌ إِلَى كَيْفِيَّةِ قَبْضِ أَرْوَاحِ الْكُفَّارِ، وَالثَّانِيَ إِشَارَةٌ إِلَى كَيْفِيَّةِ قَبْضِ أَرْوَاحِ الْمُؤْمِنِينَ، أَمَّا قَوْلُهُ: وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً فَمِنْهُمْ مَنْ خَصَّصَهُ أَيْضًا بِمَلَائِكَةِ قَبْضِ الْأَرْوَاحِ، وَمِنْهُمْ مَنْ حَمَلَهُ عَلَى سَائِرِ طَوَائِفِ الْمَلَائِكَةِ، أَمَّا الْوَجْهُ الْأَوَّلُ:

“Ve’n-nâzi‘âti garkan ve’n-nâşitâti neştâ”, ölüm meleği ve yardımcılarına yapılmış bir yemindir. Şu kadar var ki birincisi kâfirlerin ruhlarının kabzediliş biçimine, ikincisi ise müminlerin ruhlarının kabzediliş biçimine işarettir. “Ve’s-sâbihâti sebhâ” kavline gelince: Onlardan kimi bunu da ruhları kabzeden meleklere tahsis etmiş, kimi de meleklerin diğer taifelerine hamletmiştir. Birinci veche gelince:

55023. Metin

فَنُقِلَ عَنْ عَلِيٍّ ﵇، وَابْنِ عَبَّاسٍ وَمَسْرُوقٍ، أَنَّ الْمَلَائِكَةَ يَسُلُّونَ أَرْوَاحَ الْمُؤْمِنِينَ سَلًّا رَفِيقًا،

Ali aleyhisselâm, İbn Abbas ve Mesrûk'tan nakledildiğine göre melekler, müminlerin ruhlarını gayet yumuşak bir çekişle çekerler.

55024. Metin

فَهَذَا هُوَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ:

İşte O'nun şu buyruğundan kastedilen budur:

55025. Metin

وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً ثُمَّ يَتْرُكُونَهَا حَتَّى تَسْتَرِيحَ رُوَيْدًا، ثُمَّ يَسْتَخْرِجُونَهَا بَعْدَ ذَلِكَ بِرِفْقٍ وَلَطَافَةٍ كَالَّذِي يَسْبَحُ فِي الْمَاءِ فَإِنَّهُ يَتَحَرَّكُ بِرِفْقٍ وَلَطَافَةٍ لِئَلَّا يَغْرَقَ، فَكَذَا هَاهُنَا يَرْفُقُونَ فِي ذَلِكَ الِاسْتِخْرَاجِ، لِئَلَّا يَصِلَ إِلَيْهِ أَلَمٌ وَشِدَّةٌ

“Ve’n-nâşitâti neştâ”. Sonra o [ruhu], bir süre dinlensin diye yavaşça bırakırlar; ardından suda yüzen kimsenin batmamak için gayet yumuşak ve zarif hareket etmesi gibi, onu yumuşaklık ve letafetle çıkarırlar. İşte burada da ona herhangi bir acı ve zorluk ulaşmasın diye o çıkarma işleminde yumuşak davranırlar.

55026. Metin

فَذَاكَ هُوَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ: وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً وَأَمَّا الَّذِينَ حَمَلُوهُ عَلَى سَائِرِ طَوَائِفِ الْمَلَائِكَةِ فَقَالُوا: إِنَّ الْمَلَائِكَةَ يَنْزِلُونَ مِنَ السَّمَاءِ مُسْرِعِينَ، فَجَعَلَ نُزُولَهُمْ مِنَ السَّمَاءِ كَالسِّبَاحَةِ، وَالْعَرَبُ تَقُولُ لِلْفَرَسِ الْجَوَادِ، إِنَّهُ السَّابِحُ، وَأَمَّا قَوْلُهُ: فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً فَمِنْهُمْ مَنْ فَسَّرَهُ بِمَلَائِكَةِ قَبْضِ الْأَرْوَاحِ يَسْبِقُونَ بِأَرْوَاحِ الْكُفَّارِ إِلَى النَّارِ، وَبِأَرْوَاحِ الْمُؤْمِنِينَ إِلَى الْجَنَّةِ، وَمِنْهُمْ مَنْ فَسَّرَهُ بِسَائِرِ طَوَائِفِ الْمَلَائِكَةِ، ثُمَّ ذَكَرُوا فِي هَذَا السَّبْقِ وُجُوهًا أَحَدُهَا:

İşte Cenâb-ı Hakk'ın “ve’s-sâbihâti sebhâ” kavlinden murat budur. Bunu meleklerin diğer taifelerine hamledenler ise şöyle demişlerdir: Melekler gökten hızla inerler; böylece onların gökten inişleri yüzmeye benzetilmiştir. Nitekim Araplar hızlı koşan ata “sâbih” (yüzen) derler. “Fe’s-sâbikâti sebkâ” kavline gelince: Onlardan kimi bunu kâfirlerin ruhlarıyla ateşe, müminlerin ruhlarıyla cennete koşan ruh kabzedici melekler olarak tefsir etmiş; kimi de meleklerin diğer taifeleri olarak tefsir etmiştir. Sonra bu yarışma hakkında birtakım görüşler zikretmişlerdir. Birincisi:

55027. Metin

قَالَ مُجَاهِدٌ وَأَبُو رَوْقٍ إِنَّ الْمَلَائِكَةَ سَبَقَتِ ابْنَ آدَمَ بِالْإِيمَانِ وَالطَّاعَةِ، وَلَا شَكَّ أَنَّ الْمُسَابَقَةَ فِي الْخَيْرَاتِ دَرَجَةٌ عَظِيمَةٌ قَالَ تَعَالَى: وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ [الْوَاقِعَةِ: ١٠] وَثَانِيهَا: قَالَ الْفَرَّاءُ وَالزَّجَّاجُ: إِنَّ الْمَلَائِكَةَ تَسْبِقُ الشَّيَاطِينَ بِالْوَحْيِ إِلَى الْأَنْبِيَاءِ لِأَنَّ الشَّيَاطِينَ كَانَتْ تَسْتَرِقُ السَّمْعَ وَثَالِثُهَا: وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ أَنَّهُ تَعَالَى وَصَفَهُمْ فَقَالَ: لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ [الْأَنْبِيَاءِ: ٢٧] يَعْنِي قَبْلَ الْإِذْنِ لَا يَتَحَرَّكُونَ وَلَا يَنْطِقُونَ تَعْظِيمًا لِجَلَالِ اللَّهِ تَعَالَى وَخَوْفًا مِنْ هَيْبَتِهِ، وَهَاهُنَا وَصَفَهُمْ بِالسَّبْقِ يَعْنِي إِذَا جَاءَهُمُ الْأَمْرُ، فَإِنَّهُمْ يَتَسَارَعُونَ إِلَى امْتِثَالِهِ وَيَتَبَادَرُونَ إِلَى إِظْهَارِ طَاعَتِهِ، فَهَذَا هُوَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ: فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً، وَأَمَّا قَوْلُهُ: فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً فَأَجْمَعُوا عَلَى أَنَّهُمْ هُمُ الْمَلَائِكَةُ: قَالَ مُقَاتِلٌ يَعْنِي جِبْرِيلَ وَمِيكَائِيلَ، وَإِسْرَافِيلَ وَعِزْرَائِيلَ ﵈ يُدَبِّرُونَ أَمْرَ اللَّهِ تَعَالَى فِي أَهْلِ الْأَرْضِ، وَهُمُ الْمُقَسِّمَاتُ أَمْرًا، أَمَّا جِبْرِيلُ فَوُكِّلَ بِالرِّيَاحِ وَالْجُنُودِ، وَأَمَّا مِيكَائِيلُ فَوُكِّلَ بِالْقَطْرِ وَالنَّبَاتِ، وَأَمَّا مَلَكُ الْمَوْتِ فَوُكِّلَ بِقَبْضِ الْأَنْفُسِ، وَأَمَّا إِسْرَافِيلُ فَهُوَ يَنْزِلُ بِالْأَمْرِ عَلَيْهِمْ، وَقَوْمٌ مِنْهُمْ مُوَكَّلُونَ بِحِفْظِ بَنِي آدَمَ، وَقَوْمٌ آخَرُونَ بِكِتَابَةِ أَعْمَالِهِمْ وَقَوْمٌ آخَرُونَ بِالْخَسْفِ وَالْمَسْخِ وَالرِّيَاحِ وَالسَّحَابِ وَالْأَمْطَارِ، بَقِيَ عَلَى الْآيَةِ سُؤَالَانِ:

Mücâhid ve Ebû Ravk, meleklerin imanda ve itaatte Âdemoğlunu geçtiğini söylemişlerdir. Hayırlarda yarışmanın büyük bir derece olduğunda şüphe yoktur. Nitekim Allah Teâlâ: { وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ أُولئِكَ الْمُقَرَّبُونَ } “Öne geçenler ise öne geçenlerdir; işte onlar (Allah'a) yaklaştırılmış olanlardır” buyurmuştur. İkincisi: Ferrâ ve Zeccâc şöyle demiştir: Şeytanlar kulak hırsızlığı yaptığı için melekler vahiyle peygamberlere ulaşmada şeytanları geçerler. Üçüncüsü: Murâdın, Allah Teâlâ'nın onları şu şekilde tavsif etmesi olması muhtemeldir: { لَا يَسْبِقُونَهُ بِالْقَوْلِ } “O'ndan önce söz söylemezler”; yani Allah Teâlâ'nın celâlini tazim ve O'nun heybetinden duyulan korku sebebiyle [O'ndan] izin çıkmadan ne hareket ederler ne de konuşurlar. Burada ise onları öne geçmekle tavsif etmiştir; yani onlara bir emir geldiğinde, derhal onu yerine getirmeye koşarlar ve O'na itaati ortaya koymaya süratle yönelirler. İşte “fe’s-sâbikâti sebkâ” kavlinden murat budur. “Fe’l-müdebbirâti emrâ” kavline gelince: Bunların melekler olduğu hususunda icmâ etmişlerdir. Mukâtil şöyle demiştir: Yani yeryüzü ehline dair Allah Teâlâ'nın emrini tedbir eden [çekip çeviren] Cebrâil, Mîkâil, İsrâfil ve Azrâil aleyhimüsselâm'dır. Bunlar işleri taksim edenlerdir. Cebrâil rüzgârlar ve ordularla görevlendirilmiştir; Mîkâil yağmur ve bitkilerle görevlendirilmiştir; Ölüm Meleği canları kabzetmekle görevlendirilmiştir; İsrâfil ise onlara emri indirmektedir. Onlardan bir topluluk Âdemoğullarını korumakla, bir diğer topluluk onların amellerini yazmakla, bir diğer topluluk ise yerin dibine batırma, sûret değiştirme (mesh), rüzgârlar, bulutlar ve yağmurlarla görevlendirilmiştir. Bu ayetle ilgili geriye iki soru kalmaktadır:

55028. Metin

السُّؤَالُ الْأَوَّلُ: لِمَ قَالَ: فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً، وَلَمْ يَقُلْ: أُمُورًا فَإِنَّهُمْ يُدَبِّرُونَ أُمُورًا كَثِيرَةً لَا أَمْرًا وَاحِدًا؟

Birinci Soru: Onlar tek bir işi değil, pek çok işi çekip çevirdikleri halde niçin “umûran” (işleri) demeyip de “fe’l-müdebbirâti emrâ” (bir işi/emri) buyurmuştur?

55029. Metin

وَالْجَوَابُ: أَنَّ الْمُرَادَ بِهِ الْجِنْسُ، وَإِذَا كَانَ كَذَلِكَ قَامَ مَقَامَ الْجَمْعِ.

Cevap: Bununla cins kastedilmiştir; cins kastedildiğinde ise çoğul yerine geçer.

55030. Metin

السُّؤَالُ الثَّانِي: قَالَ تَعَالَى: إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ فَكَيْفَ أَثْبَتَ لَهُمْ هَاهُنَا تَدْبِيرَ الْأَمْرِ. وَالْجَوَابُ: لَمَّا كَانَ ذَلِكَ الْإِتْيَانُ بِهِ كَانَ الْأَمْرُ كَأَنَّهُ «١» لَهُ، فَهَذَا تَلْخِيصُ مَا قَالَهُ الْمُفَسِّرُونَ فِي هَذَا الْبَابِ، وَعِنْدِي فِيهِ وَجْهٌ آخَرُ: وَهُوَ أَنَّ الْمَلَائِكَةَ لَهَا صِفَاتٌ سَلْبِيَّةٌ وَصِفَاتٌ إِضَافِيَّةٌ، أَمَّا الصِّفَاتُ السَّلْبِيَّةُ فَهِيَ أَنَّهَا مُبَرَّأَةٌ عَنِ الشَّهْوَةِ وَالْغَضَبِ وَالْأَخْلَاقِ الذَّمِيمَةِ، وَالْمَوْتِ وَالْهِرَمِ وَالسَّقَمِ وَالتَّرْكِيبِ مِنَ الْأَعْضَاءِ وَالْأَخْلَاطِ وَالْأَرْكَانِ، بَلْ هِيَ جَوَاهِرُ رُوحَانِيَّةٌ مُبَرَّأَةٌ عَنْ هَذِهِ الْأَحْوَالِ، فَقَوْلُهُ: وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً إِشَارَةٌ إِلَى كَوْنِهَا مَنْزُوعَةً عَنْ هَذِهِ الْأَحْوَالِ نَزْعًا كُلِّيًّا مِنْ جَمِيعِ الْوُجُوهِ وَعَلَى هَذَا التَّفْسِيرِ: النَّازِعاتِ هِيَ ذَوَاتُ النَّزْعِ كَاللَّابِنِ وَالتَّامِرِ، وَأَمَّا قَوْلُهُ: النَّاشِطاتِ نَشْطاً إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ خُرُوجَهَا عَنْ هَذِهِ الْأَحْوَالِ لَيْسَ عَلَى سَبِيلِ التَّكْلِيفِ وَالْمَشَقَّةِ كَمَا فِي حَقِّ الْبَشَرِ، بَلْ هُمْ بِمُقْتَضَى مَاهِيَّاتِهِمْ خَرَجُوا عَنْ هَذِهِ الْأَحْوَالِ وَتَنَزَّهُوا عَنْ هَذِهِ الصِّفَاتِ، فَهَاتَانِ الْكَلِمَتَانِ إِشَارَتَانِ إِلَى تَعْرِيفِ أَحْوَالِهِمُ السَّلْبِيَّةِ، وَأَمَّا صِفَاتُهُمُ الْإِضَافِيَّةُ فَهِيَ قِسْمَانِ أَحَدُهُمَا: شَرْحُ قُوَّتِهِمُ الْعَاقِلَةِ أَيْ كَيْفَ حَالُهُمْ فِي مَعْرِفَةِ مُلْكِ اللَّهِ وَمَلَكُوتِهِ وَالِاطِّلَاعِ عَلَى نُورِ جَلَالِهِ فَوَصَفَهُمْ فِي هَذَا الْمَقَامِ بِوَصْفَيْنِ/ أَحَدُهُمَا: قَوْلُهُ: وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً فَهُمْ يَسْبَحُونَ مِنْ أَوَّلِ فِطْرَتِهِمْ فِي بِحَارِ جَلَالِ اللَّهِ ثُمَّ لَا مُنْتَهَى لِسِبَاحَتِهِمْ، لِأَنَّهُ لَا مُنْتَهَى لِعَظَمَةِ اللَّهِ وَعُلُوِّ صَمَدِيَّتِهِ وَنُورِ جَلَالِهِ وَكِبْرِيَائِهِ، فَهُمْ أَبَدًا فِي تِلْكَ السِّبَاحَةِ وَثَانِيهُمَا: قَوْلُهُ: فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً وَهُوَ إِشَارَةٌ إِلَى مَرَاتِبِ الْمَلَائِكَةِ فِي تِلْكَ السِّبَاحَةِ فَإِنَّهُ كَمَا أَنَّ مَرَاتِبَ مَعَارِفِ الْبَهَائِمِ بِالنِّسْبَةِ إِلَى مَرَاتِبِ مَعَارِفِ الْبَشَرِ نَاقِصَةٌ، وَمَرَاتِبَ

İkinci Soru: Yüce Allah: { إِنَّ الْأَمْرَ كُلَّهُ لِلَّهِ } “Şüphesiz bütün iş/emir Allah'ındır” buyurmuştur; o halde burada işi çekip çevirmeyi onlara nasıl nispet etmiştir? Cevap: O işi yerine getirmek [onların vasıtasıyla] olduğunda, iş sanki ona aitmiş gibi olmuştur1. Müfessirlerin bu babda söylediklerinin özeti budur. Bana göre ise bu hususta başka bir vecih daha vardır: Şöyle ki meleklerin selbî (tenzihî) sıfatları ve izâfî (nisbî) sıfatları vardır. Selbî sıfatlarına gelince; onlar şehvetten, öfkeden, yerilmiş ahlaktan, ölümden, yaşlılıktan, hastalıktan, organlardan, hıltlardan (beden sıvıları) ve unsurlardan mürekkep olmaktan münezzehtirler; bilakis onlar bu hallerden arınmış ruhanî cevherlerdir. Dolayısıyla O'nun: { وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا } kavli, meleklerin bu hallerden her bakımdan tam bir şekilde çekilip çıkarılmış/arınmış olduğuna işarettir. Bu tefsire göre en-Nâziât (النَّازِعَاتِ); süt sahibi için “lâbin” ve hurma sahibi için “tâmir” denmesi gibi, soyutlanma/arınma sahibi [varlıklar] demektir. O'nun: { النَّاشِطَاتِ نَشْطًا } kavline gelince; bu da onların bu hallerden çıkışının, beşer hakkında olduğu gibi mükellefiyet ve meşakkat yoluyla olmadığına işarettir; bilakis onlar mahiyetlerinin gereği olarak bu hallerden çıkmış ve bu sıfatlardan tenzih edilmişlerdir. Dolayısıyla bu iki kelime, onların selbî hallerini tanıtmaya yönelik iki işarettir. İzâfî sıfatlarına gelince; bunlar iki kısımdır: Birincisi, onların akledici kuvvelerinin açıklamasıdır; yani Allah'ın mülkünü ve melekûtunu bilme, O'nun celâlinin nuruna vâkıf olma hususunda hallerinin nasıl olduğudur. [Allah Teâlâ] bu makamda onları iki vasıfla nitelemiştir: Birincisi: { وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًا } kavlidir; onlar yaratılışlarının başından itibaren Allah'ın celâl denizlerinde yüzerler ve bu yüzüşlerinin sonu yoktur; çünkü Allah'ın azametinin, samediyetinin yüceliğinin, celâl ve kibriyâ nurunun nihayeti yoktur. Dolayısıyla onlar ebediyen o yüzüş içindedirler. İkincisi ise: { فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًا } kavlidir; bu da meleklerin o yüzüşteki mertebelerine işarettir. Zira hayvanların bilgi mertebeleri insanların bilgi mertebelerine nispetle noksan olduğu gibi,

55031. Metin

مَعَارِفِ الْبَشَرِ بِالنِّسْبَةِ إِلَى مَرَاتِبِ مَعَارِفِ الْمَلَائِكَةِ نَاقِصَةٌ، فَكَذَلِكَ مَعَارِفُ بَعْضِ تِلْكَ الْمَلَائِكَةِ بِالنِّسْبَةِ إِلَى مَرَاتِبِ مَعَارِفِ الْبَاقِينَ مُتَفَاوِتَةٌ، وَكَمَا أَنَّ الْمُخَالَفَةَ بَيْنَ نَوْعِ الْفَرَسِ وَنَوْعِ الْإِنْسَانِ بِالْمَاهِيَّةِ لَا بِالْعَوَارِضِ فَكَذَا الْمُخَالَفَةُ بَيْنَ شَخْصِ كُلِّ وَاحِدٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ وَبَيْنَ شَخْصِ الْآخَرِ بِالْمَاهِيَّةِ فَإِذَا كَانَتْ أَشْخَاصُهَا مُتَفَاوِتَةً بِالْمَاهِيَّةِ لَا بِالْعَوَارِضِ كَانَتْ لَا مَحَالَةَ مُتَفَاوِتَةً فِي دَرَجَاتِ الْمَعْرِفَةِ وَفِي مَرَاتِبِ التَّجَلِّي فَهَذَا هُوَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ: فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً فَهَاتَانِ الْكَلِمَتَانِ الْمُرَادُ مِنْهُمَا شَرْحُ أَحْوَالِ قُوَّتِهِمُ الْعَاقِلَةِ.

insanların bilgi mertebeleri de meleklerin bilgi mertebelerine nispetle noksan olduğu gibi, meleklerden bazılarının bilgisi de diğerlerinin bilgi mertebelerine nispetle farklı farklıdır. At türü ile insan türü arasındaki farklılık arazlarla değil mahiyetle olduğu gibi, meleklerin her bir ferdi ile diğer ferdi arasındaki farklılık da mahiyet iledir. Onların fertleri arazlarla değil de mahiyetle farklı olunca, şüphesiz marifet derecelerinde ve tecelli mertebelerinde de farklı olacaklardır. İşte “fe’s-sâbikâti sebkâ” kavlinden murat budur. Bu iki kelimeden murat, onların akledici kuvvelerinin hallerini açıklamaktır.

55032. Metin

وَأَمَّا قَوْلُهُ: فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً فَهُوَ إِشَارَةٌ إِلَى شَرْحِ حَالِ قُوَّتِهِمُ الْعَامِلَةِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ كُلَّ حَالٍ مِنْ أَحْوَالِ الْعَالَمِ السُّفْلِيِّ مُفَوَّضٌ إِلَى تَدْبِيرِ وَاحِدٍ مِنَ الْمَلَائِكَةِ الَّذِينَ هُمْ عُمَّارُ الْعَالَمِ الْعُلْوِيِّ وَسُكَّانُ بقاع السموات، وَلَمَّا كَانَ التَّدْبِيرُ لَا يَتِمُّ إِلَّا بَعْدَ الْعِلْمِ، لَا جَرَمَ قَدَّمَ شَرْحَ الْقُوَّةِ الْعَاقِلَةِ الَّتِي لَهُمْ عَلَى شَرْحِ الْقُوَّةِ الْعَامِلَةِ الَّتِي لَهُمْ، فَهَذَا الَّذِي ذَكَرْتُهُ احْتِمَالٌ ظَاهِرٌ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمُرَادِهِ مِنْ كَلَامِهِ.

“Fe’l-müdebbirâti emrâ” kavline gelince; bu da onların amel edici (faal) kuvvelerinin halini açıklamaya işarettir. Çünkü süflî (aşağı) âlemin hallerinden her bir hal, ulvî âlemin imarcıları ve göklerin mekânlarının sakinleri olan meleklerden birinin idaresine havale edilmiştir. Tedbir de ancak ilimden sonra tamam olacağı için, şüphesiz onlardaki akledici kuvvenin açıklamasını, amel edici kuvvenin açıklamasının önüne geçirmiştir. Zikrettiğim bu husus açık bir ihtimaldir; kelamıyla ne murat ettiğini en iyi Allah bilir.

55033. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّ أَبَا مُسْلِمٍ بْنَ بَحْرٍ الْأَصْفَهَانِيَّ طَعَنَ فِي حَمْلِ هَذِهِ الْكَلِمَاتِ عَلَى الْمَلَائِكَةِ، وَقَالَ: وَاحِدُ النَّازِعَاتِ نَازِعَةٌ وَهُوَ مِنْ لَفْظِ الْإِنَاثِ، وَقَدْ نَزَّهَ اللَّهُ تَعَالَى الْمَلَائِكَةَ عَنِ التَّأْنِيثِ، وَعَابَ قَوْلَ الْكُفَّارِ حَيْثُ قَالَ: وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبادُ الرَّحْمنِ إِناثاً [الزُّخْرُفِ: ١٩] .

Bil ki Ebû Müslim b. Bahr el-İsfahânî, bu kelimelerin meleklere hamledilmesine itiraz etmiş ve şöyle demiştir: “Nâzi‘ât”ın tekili “nâzi‘a”dır ve bu dişil bir lafızdır. Oysa Allah Teâlâ melekleri dişilikten tenzih etmiş ve kâfirlerin şu sözünü ayıplayarak şöyle buyurmuştur: { وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبادُ الرَّحْمنِ إِناثاً } “Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri dişiler kıldılar”.

55034. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّ هَذَا طَعْنٌ لَا يَتَوَجَّهُ عَلَى تَفْسِيرِنَا، لِأَنَّ الْمُرَادَ الْأَشْيَاءُ ذَوَاتُ النَّزْعِ، وَهَذَا الْقَدْرُ لَا يَقْتَضِي مَا ذُكِرَ مِنَ التَّأْنِيثِ.

Bil ki bu, bizim tefsirimize yöneltilemeyecek bir itirazdır; zira kastedilen, söküp çıkarma/soyutlanma vasfına sahip olan şeylerdir ve bu kadarı zikredilen dişiliği gerektirmez.

55035. Metin

الْوَجْهُ الثَّانِي فِي تَأْوِيلِ هَذِهِ الْكَلِمَاتِ: أَنَّهَا هِيَ النُّجُومُ وَهُوَ قَوْلُ الْحَسَنِ الْبَصْرِيِّ وَوَصْفُ النُّجُومِ بِالنَّازِعَاتِ يَحْتَمِلُ وُجُوهًا: أَحَدُهَا: كَأَنَّهَا تُنْزَعُ مِنْ تَحْتِ الْأَرْضِ فَتَنْجَذِبُ إِلَى مَا فَوْقَ الْأَرْضِ، فَإِذَا كَانَتْ مَنْزُوعَةً كَانَتْ ذَوَاتِ نَزْعٍ، فَيَصِحُّ أَنْ يُقَالَ: إِنَّهَا نَازِعَةٌ عَلَى قِيَاسِ اللَّابِنِ وَالتَّامِرِ وَثَانِيهَا: أَنَّ النَّازِعَاتِ مِنْ قَوْلِهِمْ نَزَعَ إِلَيْهِ أَيْ ذَهَبَ نُزُوعًا، هَكَذَا قَالَهُ الْوَاحِدِيُّ: فَكَأَنَّهَا تَطْلُعُ وَتَغْرُبُ بِالنَّزْعِ وَالسَّوْقِ وَالثَّالِثُ: أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ مِنْ قَوْلِهِمْ: نَزَعَتِ الْخَيْلُ إِذَا جَرَتْ، فَمَعْنَى: وَالنَّازِعاتِ أَيْ وَالْجَارِيَاتِ عَلَى السَّيْرِ الْمُقَدَّرِ وَالْحَدِّ الْمُعَيَّنِ وَقَوْلُهُ: غَرْقاً يَحْتَمِلُ وَجْهَيْنِ: أَحَدُهُمَا: أَنْ يَكُونَ حَالًا مِنَ النَّازِعَاتِ أَيْ هَذِهِ الْكَوَاكِبُ كَالْغَرْقَى فِي ذَلِكَ النَّزْعِ وَالْإِرَادَةِ وَهُوَ إِشَارَةٌ إِلَى كَمَالِ حَالِهَا فِي تِلْكَ الْإِرَادَةِ، فَإِنْ قِيلَ: إِذَا لَمْ تَكُنِ الْأَفْلَاكُ وَالْكَوَاكِبُ أَحْيَاءً نَاطِقَةً، فَمَا مَعْنَى وَصْفِهَا بِذَلِكَ قُلْنَا: هَذَا يَكُونُ عَلَى سَبِيلِ التَّشْبِيهِ كَقَوْلِهِ تَعَالَى: وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ [الأنبياء: ٣٣] فَإِنَّ الْجَمْعَ بِالْوَاوِ وَالنُّونِ يَكُونُ لِلْعُقَلَاءِ، ثُمَّ إِنَّهُ ذُكِرَ فِي الْكَوَاكِبِ عَلَى سَبِيلِ التَّشْبِيهِ وَالثَّانِي: أَنْ يَكُونَ مَعْنَى غَرْقِهَا/ غَيْبُوبَتَهَا فِي أفق الغرب، فالنازعات إشارة إلى طلوعها وغرقا إِشَارَةٌ إِلَى غُرُوبِهَا أَيْ تَنْزِعُ، ثُمَّ تُغْرَقُ إِغْرَاقًا، وَهَذَا الْوَجْهُ ذَكَرَهُ قَوْمٌ مِنَ الْمُفَسِّرِينَ.

Bu kelimelerin tevilindeki İkinci Vecih: Bunların yıldızlar olmasıdır. Bu, Hasan-ı Basrî'nin görüşüdür. Yıldızların “nâzi‘ât” olarak vasfedilmesi birkaç ihtimal taşır: Birincisi: Sanki yerin altından sökülüp yerin üstüne doğru çekilmektedirler. Sökülüp çıkarılmış olduklarında sökülme vasfına sahip olurlar; dolayısıyla “lâbin” ve “tâmir” kıyasına göre onlara “nâzi‘a” denmesi sahih olur. İkincisi: “en-Nâzi‘ât”, Arapların yönelip gitmek manasında kullandığı “neza‘a ileyhi” sözündendir. Vâhidî böyle demiştir. Sanki onlar doğup batarken çekilip sevk edilmektedir. Üçüncüsü: Bunun, atlar koştuğu zaman söylenen “neza‘ati’l-hayl” (atlar koştu) ifadesinden olmasıdır. Buna göre “ve’n-nâzi‘âti”nin manası; belirlenmiş seyir ve muayyen sınır üzerinde akıp gidenler [demektir]. “Garkâ” kavline gelince, iki ihtimal taşır: Birincisi: “en-Nâzi‘ât”tan hâl olmasıdır; yani bu yıldızlar o çekiliş ve yönelişte adeta boğulmuş (tüm güçleriyle dalmış) gibidirler ki bu, onların o iradedeki hallerinin kemâline işarettir. Şayet: “Felekler ve yıldızlar konuşan canlılar olmadığına göre, onların böyle vasfedilmesinin manası nedir?” denilirse, deriz ki: Bu, Allah Teâlâ'nın { وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ } “Her biri bir yörüngede yüzmektedir” kavlinde olduğu gibi teşbih (benzetme) yoluyladır. Çünkü [Arapçada] vav ve nun ile çoğul yapmak akıl sahipleri içindir; sonra bu, teşbih yoluyla yıldızlar hakkında da zikredilmiştir. İkincisi: Onların batışının/batı ufkunda kaybolmasının kastedilmesidir. Buna göre “en-nâzi‘ât” onların doğuşuna, “garkan” ise batışına işarettir; yani [ufuktan] sökülüp doğarlar, sonra iyice batıp kaybolurlar. Bu vechi bir grup müfessir zikretmiştir.

55036. Metin

أَمَّا قَوْلُهُ: وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً فَقَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : مَعْنَاهُ أَنَّهَا تَخْرُجُ مِنْ بُرْجٍ إِلَى بُرْجٍ مِنْ قَوْلِكَ:

“Ve’n-nâşitâti neştâ” kavline gelince, el-Keşşâf sahibi şöyle demiştir: Bunun manası, onların bir burçtan diğer burca geçmesidir; nitekim Arapların şu sözünden alınmıştır:

55037. Metin

ثَوْرٌ نَاشِطٌ إِذَا خَرَجَ مِنْ بَلَدٍ إِلَى بَلَدٍ. وَأَقُولُ يَرْجِعُ حَاصِلُ هَذَا الْكَلَامِ إِلَى أَنَّ قَوْلَهُ: وَالنَّازِعاتِ غَرْقاً إِشَارَةٌ إِلَى حَرَكَتِهَا الْيَوْمِيَّةِ وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً إِشَارَةٌ إِلَى انْتِقَالِهَا مِنْ بُرْجٍ إِلَى بُرْجٍ وَهُوَ حَرَكَتُهَا الْمَخْصُوصَةُ بِهَا فِي أَفْلَاكِهَا الْخَاصَّةِ، وَالْعَجَبُ أَنَّ حَرَكَاتِهَا الْيَوْمِيَّةَ قَسْرِيَّةٌ، وَحَرَكَتَهَا مِنْ بُرْجٍ إِلَى بُرْجٍ لَيْسَتْ قَسْرِيَّةً، بَلْ مُلَائِمَةً لِذَوَاتِهَا، فَلَا جَرَمَ عَبَّرَ عَنِ الْأَوَّلِ بِالنَّزْعِ وَعَنِ الثَّانِي بِالنَّشْطِ، فَتَأَمَّلْ أَيُّهَا الْمِسْكِينُ فِي هَذِهِ الْأَسْرَارِ.

Bir beldeden diğer beldeye geçen boğa için “sevrün nâşitun” denir. Ben de derim ki: Bu sözün özü şuna döner; “ve’n-nâzi‘âti garkâ” kavli onların günlük hareketlerine, “ve’n-nâşitâti neştâ” kavli ise burçtan burca intikallerine işarettir ki bu da onların kendi özel feleklerindeki kendilerine has hareketleridir. Şaşılacak şeydir ki onların günlük hareketleri zorunludur (kasrîdir); burçtan burca hareketi ise kasrî olmayıp zatlarına uygundur. Bundan ötürü birincisini “nez‘” ile, ikincisini ise “neşt” ile ifade etmiştir. Ey zavallı insan, bu sırlara iyi tefekkür et!

55038. Metin

وَأَمَّا قَوْلُهُ: وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً فَقَالَ الْحَسَنُ وَأَبُو عُبَيْدَةَ رَحِمَهُمَا اللَّهُ: هِيَ النُّجُومُ تَسْبَحُ فِي الْفَلَكِ، لِأَنَّ مُرُورَهَا فِي الْجَوِّ كَالسَّبْحِ، وَلِهَذَا قال: كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ [الأنبياء: ٣٣] .

“Ve’s-sâbihâti sebhâ” kavline gelince; Hasan[-ı Basrî] ve Ebû Ubeyde -Allah onlara rahmet etsin- şöyle demişlerdir: Bunlar felekte yüzen yıldızlardır; çünkü onların uzaydaki akıp geçişleri yüzmeye benzer. Nitekim Allah: { كُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ } “Her biri bir yörüngede yüzmektedir” buyurmuştur.

55039. Metin

وَأَمَّا قَوْلُهُ: فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً فَقَالَ الْحَسَنُ وَأَبُو عبيدة: وهي النُّجُومُ يَسْبِقُ بَعْضُهَا بَعْضًا فِي السَّيْرِ بِسَبَبِ كَوْنِ بَعْضِهَا أَسْرَعَ حَرَكَةً مِنَ الْبَعْضِ، أَوْ بِسَبَبِ رُجُوعِهَا أَوِ اسْتِقَامَتِهَا.

“Fe’s-sâbikâti sebkâ” kavline gelince; Hasan[-ı Basrî] ve Ebû Ubeyde şöyle demişlerdir: Bunlar, bazısının hareketinin bazısından daha hızlı olması sebebiyle yahut gerilemeleri (rücû‘) veya ileriye doğru seyirleri (istikametleri) sebebiyle seyirde birbirini geçen yıldızlardır.

55040. Metin

وَأَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً فَفِيهِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: أَنَّ بِسَبَبِ سَيْرِهَا وَحَرَكَتِهَا يَتَمَيَّزُ بَعْضُ الْأَوْقَاتِ عَنْ بَعْضٍ، فَتَظْهَرُ أَوْقَاتُ الْعِبَادَاتِ عَلَى مَا قَالَ تَعَالَى: فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ [الروم: ١٧، ١٨] وقال: يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَواقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ [الْبَقَرَةِ: ١٨٩] وَقَالَ: لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسابَ [يُونُسَ: ٥] وَلِأَنَّ بِسَبَبِ حَرَكَةِ الشَّمْسِ تَخْتَلِفُ الْفُصُولُ الْأَرْبَعَةُ، ويخلف بِسَبَبِ اخْتِلَافِهَا أَحْوَالُ النَّاسِ فِي الْمَعَاشِ، فَلَا جَرَمَ أُضِيفَتْ إِلَيْهَا هَذِهِ التَّدْبِيرَاتُ وَالثَّانِي: أَنَّهُ لَمَّا ثَبَتَ بِالدَّلِيلِ أَنَّ كُلَّ جِسْمٍ مُحْدَثٌ ثَبَتَ أَنَّ الْكَوَاكِبَ مُحْدَثَةٌ مُفْتَقِرَةٌ إِلَى مُوجِدٍ يُوجِدُهَا، وَإِلَى صَانِعٍ يَخْلُقُهَا، ثُمَّ بَعْدَ هَذَا لَوْ قَدَّرْنَا أَنَّ صَانِعَهَا أَوْدَعَ فِيهَا قُوًى مُؤَثِّرَةً فِي أَحْوَالِ هَذَا الْعَالَمِ، فَهَذَا يَطْعَنُ فِي الدِّينِ الْبَتَّةَ، وَإِنْ لَمْ نَقُلْ بِثُبُوتِ هَذِهِ الْقُوَى أَيْضًا، لَكِنَّا نَقُولُ: إِنَّ اللَّهَ ﷾ أَجْرَى عَادَتَهُ بِأَنْ جَعَلَ كُلَّ وَاحِدٍ مِنْ أَحْوَالِهَا الْمَخْصُوصَةِ سَبَبًا لِحُدُوثِ حَادِثٍ مَخْصُوصٍ فِي هَذَا الْعَالَمِ، كَمَا جَعَلَ الْأَكْلَ سَبَبًا لِلشِّبَعِ، وَالشُّرْبَ سَبَبًا لِلرِّيِّ، وَمُمَاسَّةَ النَّارِ سَبَبًا لِلِاحْتِرَاقِ، فَالْقَوْلُ بِهَذَا الْمَذْهَبِ لَا يَضُرُّ الْإِسْلَامَ الْبَتَّةَ بِوَجْهٍ مِنَ الْوُجُوهِ، وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِحَقِيقَةِ الْحَالِ.

Allah Teâlâ'nın “fe’l-müdebbirâti emrâ” kavline gelince; bunda iki vecih vardır: Birincisi: Onların seyri ve hareketi sebebiyle vakitlerin birbirinden ayrışması, böylece Allah Teâlâ'nın: { فَسُبْحانَ اللَّهِ حِينَ تُمْسُونَ وَحِينَ تُصْبِحُونَ وَلَهُ الْحَمْدُ } “Akşama erdiğinizde ve sabaha kavuştuğunuzda Allah'ı tesbih edin; hamd O'na mahsustur”, { يَسْئَلُونَكَ عَنِ الْأَهِلَّةِ قُلْ هِيَ مَواقِيتُ لِلنَّاسِ وَالْحَجِّ } “Sana hilalleri soruyorlar. De ki: 'Onlar insanlar ve hac için vakit ölçüleridir'” ve { لِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّنِينَ وَالْحِسابَ } “Yılların sayısını ve hesabı bilesiniz diye” buyurduğu üzere ibadet vakitlerinin ortaya çıkmasıdır. Ayrıca güneşin hareketi sebebiyle dört mevsim değişir ve bu değişim sebebiyle de insanların geçim halleri farklılaşır; dolayısıyla bu tedbirler [yıldızlara] izafe edilmiştir. İkincisi: Her cismin sonradan yaratılmış (muhdes) olduğu delille sabit olunca, yıldızların da sonradan yaratıldığı, kendilerini var edecek bir var ediciye ve kendilerini yaratacak bir Yaratıcıya muhtaç olduğu sabit olmuştur. Bundan sonra, şayet Yaratıcılarının bu âlemin hallerinde etkili olan birtakım kuvvetleri onlara yerleştirdiğini varsaysak bile, bu durum dine asla zarar vermez. Biz bu kuvvetlerin varlığını kabul etmesek dahi şöyle deriz: Şüphesiz Allah Teâlâ, yemeği doymaya, içmeyi suya kanmaya ve ateşe dokunmayı yanmaya sebep kıldığı gibi; onların özel hallerinden her birini bu âlemde özel bir hâdisenin meydana gelmesine sebep kılmayı âdet edinmiştir. Dolayısıyla bu mezhebi savunmak İslam'a hiçbir şekilde asla zarar vermez. İşin hakikatini en iyi Allah bilir.

55041. Metin

الْوَجْهُ الثَّالِثُ: فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْكَلِمَاتِ الْخَمْسَةِ أَنَّهَا هِيَ الْأَرْوَاحُ، وَذَلِكَ لِأَنَّ نَفْسَ الْمَيِّتِ تَنْزِعُ، يُقَالُ فُلَانٌ فِي النَّزْعِ، وَفُلَانٌ يَنْزِعُ إِذَا كَانَ فِي سِيَاقِ الْمَوْتِ، وَالْأَنْفُسُ نَازِعَاتٌ عِنْدَ السِّيَاقِ، وَمَعْنَى غَرْقاً أَيْ نَزْعًا شَدِيدًا أَبْلَغَ مَا يَكُونُ وَأَشَدَّ مِنْ إِغْرَاقِ النَّازِعِ فِي الْقَوْسِ وَكَذَلِكَ تَنْشِطُ لِأَنَّ النَّشْطَ مَعْنَاهُ الْخُرُوجُ، ثُمَّ الْأَرْوَاحُ الْبَشَرِيَّةُ الْخَالِيَةُ عَنِ الْعَلَائِقِ الْجُسْمَانِيَّةِ الْمُشْتَاقَةُ إِلَى الِاتِّصَالِ الْعُلْوِيِّ بَعْدَ خُرُوجِهَا مِنْ ظُلْمَةِ الْأَجْسَادِ تَذْهَبُ إِلَى عَالَمِ الْمَلَائِكَةِ، وَمَنَازِلِ الْقُدْسِ عَلَى أَسْرَعِ الْوُجُوهِ فِي رَوْحٍ وَرَيْحَانٍ، فَعَبَّرَ عَنْ ذَهَابِهَا عَلَى هَذِهِ الْحَالَةِ بِالسِّبَاحَةِ، ثُمَّ لَا شَكَّ أَنَّ مَرَاتِبَ الْأَرْوَاحِ/ فِي النَّفْرَةِ عَنِ الدُّنْيَا وَمَحَبَّةِ الِاتِّصَالِ بِالْعَالَمِ الْعُلْوِيِّ مُخْتَلِفَةٌ فَكُلَّمَا كَانَتْ أَتَمَّ فِي هَذِهِ الْأَحْوَالِ كَانَ سَيْرُهَا إِلَى هُنَاكَ أَسْبَقَ، وَكُلَّمَا كَانَتْ أَضْعَفَ كَانَ سَيْرُهَا إِلَى هُنَاكَ أَثْقَلَ، وَلَا شَكَّ أَنَّ الْأَرْوَاحَ السَّابِقَةَ إِلَى هَذِهِ الْأَحْوَالِ أَشْرَفُ فَلَا جَرَمَ وَقَعَ الْقَسَمُ بِهَا، ثُمَّ إِنَّ هَذِهِ الْأَرْوَاحَ الشَّرِيفَةَ الْعَالِيَةَ لَا يَبْعُدُ أَنْ يَكُونَ فِيهَا مَا يَكُونُ لِقُوَّتِهَا وَشَرَفِهَا يَظْهَرُ مِنْهَا آثَارٌ فِي أَحْوَالِ هَذَا الْعَالَمِ فَهِيَ فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً أَلَيْسَ أَنَّ الْإِنْسَانَ قَدْ يَرَى أُسْتَاذَهُ فِي الْمَنَامِ وَيَسْأَلُهُ عَنْ مُشْكِلَةٍ فَيُرْشِدُهُ إِلَيْهَا؟ أَلَيْسَ أَنَّ الِابْنَ قَدْ يَرَى أَبَاهُ فِي الْمَنَامِ فَيَهْدِيهِ إِلَى كَنْزٍ مَدْفُونٍ؟ أَلَيْسَ أَنَّ جَالِينُوسَ قَالَ: كُنْتُ مَرِيضًا فَعَجَزْتُ عَنْ عِلَاجِ نَفْسِي فَرَأَيْتُ فِي الْمَنَامِ وَاحِدًا أَرْشَدَنِي إِلَى كَيْفِيَّةِ الْعِلَاجِ؟ أَلَيْسَ أَنَّ الْغَزَالِيَّ قَالَ: إِنَّ الْأَرْوَاحَ الشَّرِيفَةَ إِذَا فَارَقَتْ أَبْدَانَهَا، ثُمَّ اتَّفَقَ إِنْسَانٌ مُشَابِهٌ لِلْإِنْسَانِ الْأَوَّلِ فِي الرُّوحِ وَالْبَدَنِ، فَإِنَّهُ لَا يَبْعُدُ أَنْ يَحْصُلَ لِلنَّفْسِ الْمُفَارِقَةِ تَعَلُّقٌ بِهَذَا الْبَدَنِ حَتَّى تَصِيرَ كَالْمُعَاوِنَةِ لِلنَّفْسِ الْمُتَعَلِّقَةِ بِذَلِكَ الْبَدَنِ عَلَى أَعْمَالِ الْخَيْرِ فَتُسَمَّى تِلْكَ الْمُعَاوَنَةُ إِلْهَامًا؟ وَنَظِيرُهُ فِي جَانِبِ النُّفُوسِ الشِّرِّيرَةِ وَسْوَسَةٌ، وَهَذِهِ الْمَعَانِي وَإِنْ لَمْ تَكُنْ مَنْقُولَةً عَنِ الْمُفَسِّرِينَ إِلَّا أَنَّ اللَّفْظَ مُحْتَمِلٌ لَهَا جِدًّا.

Bu beş kelimenin tefsirindeki Üçüncü Vecih: Bunların ruhlar olmasıdır. Zira ölünün canı çekilir; can çekişme halinde olan kimse için “filânun fi’n-nez‘” ve “filânun yenzi‘u” denir. Canlar, can çekişme anında çekilip sökülenlerdir. “Garkâ”nın manası ise; yayın kirişini çekenin son noktaya kadar germesinden daha ileri ve daha şiddetli, olabilecek en şiddetli çekiş [demektir]. Aynı şekilde çekilip çıkarlar; çünkü neşt (نَشْط), çıkmak manasınadır. Sonra cismanî bağlardan arınmış, ulvî âleme kavuşmaya iştiyak duyan beşerî ruhlar, cesetlerin karanlığından çıktıktan sonra son derece hızlı bir şekilde, bir rahatlık ve güzel kokular (revh ve reyhân) içinde melekler âlemine ve kudsiyet makamlarına giderler. İşte onların bu haldeki gidişleri yüzme ile ifade edilmiştir. Sonra dünyadan nefret etme ve ulvî âleme bağlanmayı sevme hususunda ruhların mertebelerinin farklı olduğunda şüphe yoktur. Ruh bu hallerde ne kadar kâmil olursa, oraya doğru seyri o kadar önde olur; ne kadar zayıf olursa, oraya seyri o kadar ağır olur. Şüphesiz bu hallere önceden koşan ruhlar daha şereflidir; dolayısıyla onlara yemin edilmiştir. Sonra bu şerefli ve yüce ruhların kuvvet ve şereflerinden dolayı bu âlemin hallerinde birtakım eserlerinin ortaya çıkması uzak bir ihtimal değildir; işte onlar “fe’l-müdebbirâti emrâ”dır. İnsanın rüyasında hocasını görüp ona bir müşkilatı sorması ve hocasının ona yol göstermesi vaki değil midir? Evladın rüyasında babasını görmesi ve babasının ona gömülü bir defineyi göstermesi vaki değil midir? Câlînûs'un şöyle dediği nakledilmez mi: “Hastalanmıştım ve kendimi tedavi etmekten âciz kaldım; rüyamda birini gördüm, bana tedavinin nasıl yapılacağını gösterdi.” Gazzâlî'nin şöyle dediği bilinmez mi: Şerefli ruhlar bedenlerinden ayrıldığında, sonra ruh ve beden bakımından birinci insana benzeyen bir insan bulunursa, ayrılmış olan nefsin hayır ameller hususunda o bedene bağlı olan nefse bir nevi yardımcı olacak şekilde bu bedenle bir irtibat kurması uzak bir ihtimal değildir; işte bu yardıma ilham denir. Bunun kötü nefisler tarafındaki benzeri ise vesvesedir. Bu manalar müfessirlerden nakledilmiş olmasa da lafız buna son derece elverişlidir.

55042. Metin

الْوَجْهُ الرَّابِعُ: فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْكَلِمَاتِ الْخَمْسِ أَنَّهَا صِفَاتُ خَيْلِ الْغُزَاةِ فَهِيَ نَازِعَاتٌ لِأَنَّهَا تَنْزِعُ فِي أَعِنَّتِهَا نَزْعًا تَغْرَقُ فِيهِ الْأَعِنَّةُ لِطُولِ أَعْنَاقِهَا لِأَنَّهَا عِرَابٌ وَهِيَ نَاشِطَاتٌ لِأَنَّهَا تَخْرُجُ مِنْ دَارِ الْإِسْلَامِ إِلَى دَارِ الْحَرْبِ،

Bu beş kelimenin tefsirindeki Dördüncü Vecih: Bunların gazilerin atlarının sıfatları olmasıdır. Onlar nâzi‘âttır; çünkü boyunlarının uzunluğu ve asil Arap atı olmaları sebebiyle dizginleri içinde öyle bir gerilirler ki dizginler o çekişte adeta kaybolur. Onlar nâşitâttır; çünkü İslam diyarından harp diyarına çıkarlar;

55043. Metin

مِنْ قَوْلِهِمْ: ثَوْرٌ نَاشِطٌ إِذَا خَرَجَ مِنْ بَلَدٍ إِلَى بَلَدٍ، وَهِيَ سَابِحَاتٌ لِأَنَّهَا تَسْبَحُ فِي جَرْيِهَا وَهِيَ سَابِقَاتٌ، لِأَنَّهَا تَسْبِقُ إِلَى الْغَايَةِ، وَهِيَ مُدَبِّرَاتٌ لِأَمْرِ الْغَلَبَةِ وَالظَّفَرِ، وَإِسْنَادُ التَّدْبِيرِ إِلَيْهَا مَجَازٌ لِأَنَّهَا مِنْ أَسْبَابِهِ.

nitekim Arapların bir beldeden diğer beldeye çıkan boğa hakkındaki “sevrün nâşitun” sözünden alınmıştır. Onlar sâbihâttır; çünkü koşularında adeta yüzerler. Onlar sâbikâttır; çünkü hedefe doğru öne geçerler. Onlar galebe ve zafer işini çekip çeviren müdebbirâttır; tedbirin onlara isnat edilmesi mecazdır, zira onlar bunun sebeplerindendir.

55044. Metin

الْوَجْهُ الْخَامِسُ: وَهُوَ اخْتِيَارُ أَبِي مُسْلِمٍ ﵀ أن هذه صفاة الْغُزَاةِ فَالنَّازِعَاتُ أَيْدِي الْغُزَاةِ يُقَالُ: لِلرَّامِي نَزَعَ فِي قَوْسِهِ، وَيُقَالُ: أَغْرَقَ فِي النَّزْعِ إِذَا اسْتَوْفَى مَدَّ الْقَوْسِ، وَالنَّاشِطَاتُ السِّهَامُ وَهِيَ خُرُوجُهَا عَنْ أَيْدِي الرُّمَاةِ وَنُفُوذُهَا، وَكُلُّ شَيْءٍ حَلَلْتَهُ فَقَدْ نَشَّطْتَهُ، وَمِنْهُ نَشَاطُ الرَّجُلِ وَهُوَ انْبِسَاطُهُ وَخِفَّتُهُ، وَالسَّابِحَاتُ فِي هَذَا الْمَوْضِعِ الْخَيْلُ وَسَبْحُهَا الْعَدْوُ، وَيَجُوزُ أَنْ يَعْنِيَ بِهِ الْإِبِلَ أَيْضًا، وَالْمُدَبِّرَاتُ مِثْلُ الْمُعَقِّبَاتِ، وَالْمُرَادُ أَنَّهُ يَأْتِي فِي أَدْبَارِ هَذَا الْفِعْلِ الَّذِي هُوَ نَزْعُ السِّهَامِ وَسَبْحُ الْخَيْلِ وَسَبْقُهَا الْأَمْرُ الَّذِي هُوَ النَّصْرُ، وَلَفْظُ التَّأْنِيثِ إِنَّمَا كَانَ لِأَنَّ هَؤُلَاءِ جَمَاعَاتٌ، كَمَا قِيلَ: الْمُدَبِّرَاتُ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ الْآلَةَ مِنَ الْقَوْسِ وَالْأَوْهَاقِ، عَلَى مَعْنَى الْمَنْزُوعِ فِيهَا وَالْمَنْشُوطِ بِهَا.

Beşinci Vecih: Ebû Müslim'in -Allah ona rahmet etsin- tercih ettiği görüştür ki bunlar gazilerin sıfatlarıdır. “en-Nâzi‘ât”, gazilerin elleridir; nitekim ok atan kimse için “yayın kirişini çekti” anlamında “neza‘a fî kavsihî” denir, yayın kirişini sonuna kadar çektiğinde ise “eğraka fi’n-nez‘” denir. “en-Nâşitât” oklardır; bu da okların atıcıların ellerinden çıkıp hedefe nüfuz etmesidir. Çözdüğün her şeyi “neşattahu” (çözdün) diye ifade edersin; insanın canlılığı, sevinci ve hafifliği anlamındaki neşat (نَشَاط) kelimesi de bundandır. Bu makamdaki “es-sâbihât” atlardır, onların yüzmesi ise koşmalarıdır; bununla develerin kastedilmiş olması da caizdir. “el-Müdebbirât” ise “el-Mu‘akkibât” (ardından gelenler) gibidir; murat şudur ki okların atılması, atların yüzmesi ve yarışmasından ibaret olan bu fiilin ardından zaferden ibaret olan emir/iş gelir. Dişil lafız kullanılması ise bunların cemaatler olması sebebiyledir; nitekim “el-müdebbirât” denilmiştir. Kastedilenin, içlerinde çekilip gerilinen ve kendileriyle fırlatılan yay ve kement gibi aletler olması da muhtemeldir.

55045. Metin

الْوَجْهُ السَّادِسُ: أَنَّهُ يُمْكِنُ تَفْسِيرُ هَذِهِ الْكَلِمَاتِ بِالْمَرَاتِبِ الْوَاقِعَةِ فِي رُجُوعِ الْقَلْبِ مِنْ غَيْرِ اللَّهِ تَعَالَى إِلَى اللَّهِ ف النَّازِعاتِ غَرْقاً هِيَ الْأَرْوَاحُ الَّتِي تَنْزِعُ إِلَى اعْتِلَاقِ الْعُرْوَةِ الْوُثْقَى، أَوِ الْمَنْزُوعَةُ عَنْ مَحَبَّةِ غَيْرِ اللَّهِ تَعَالَى:

Altıncı Vecih: Bu kelimeleri kalbin Allah Teâlâ'dan başkasından Allah'a dönüşünde meydana gelen mertebelerle tefsir etmek mümkündür: “en-Nâzi‘âti garkâ”, sapasağlam kulpa (urvetü'l-vüskâ) tutunmaya yönelen yahut Allah Teâlâ'dan başkasının sevgisinden sökülüp çıkarılan ruhlardır.

55046. Metin

وَالنَّاشِطاتِ نَشْطاً هِيَ أَنَّهَا بَعْدَ الرُّجُوعِ عَنِ الْجُسْمَانِيَّاتِ تَأْخُذُ فِي الْمُجَاهَدَةِ، وَالتَّخَلُّقِ بِأَخْلَاقِ اللَّهِ ﷾ بِنَشَاطٍ تَامٍّ، وَقُوَّةٍ قَوِيَّةٍ: وَالسَّابِحاتِ سَبْحاً ثُمَّ إِنَّهَا بَعْدَ الْمُجَاهَدَةِ تَسْرَحُ فِي أَمْرِ الْمَلَكُوتِ فَتَقْطَعُ فِي تِلْكَ الْبِحَارِ فَتَسْبَحُ فِيهَا: فَالسَّابِقاتِ سَبْقاً إِشَارَةٌ إِلَى تَفَاوُتِ الْأَرْوَاحِ فِي دَرَجَاتِ سَيْرِهَا إِلَى اللَّهِ تَعَالَى:

“Ve’n-nâşitâti neştâ”, cismanî şeylerden döndükten sonra tam bir neşeyle ve güçlü bir kuvvetle mücahedeye ve Allah Azze ve Celle'nin ahlakıyla ahlaklanmaya koyulmalarıdır. “Ve’s-sâbihâti sebhâ”, mücahededen sonra melekût aleminde serbestçe dolaşıp o denizleri katetmeleri ve oralarda yüzmeleridir. “Fe’s-sâbikâti sebkâ”, Allah Teâlâ'ya doğru seyir derecelerinde ruhların mertebe farklılıklarına işarettir.

55047. Metin

فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ آخِرَ مَرَاتِبِ/ الْبَشَرِيَّةِ مُتَّصِلَةٌ بِأَوَّلِ دَرَجَاتِ الْمَلَكِيَّةِ، فَلَمَّا انْتَهَتِ الْأَرْوَاحُ الْبَشَرِيَّةُ إِلَى أَقْصَى غَايَاتِهَا وَهِيَ مَرْتَبَةُ السَّبْقِ اتَّصَلَتْ بِعَالَمِ الْمَلَائِكَةِ وَهُوَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ: فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً فَالْأَرْبَعَةُ الْأُوَلُ هِيَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ: يَكادُ زَيْتُها يُضِيءُ [النُّورِ: ٣٥] والخامسة: هِيَ النَّارُ فِي قَوْلِهِ: وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نارٌ [النُّورِ: ٣٥] .

“Fe’l-müdebbirâti emrâ”, beşeriyet mertebelerinin sonunun melekût derecelerinin ilkine bitişik olduğuna işarettir. Beşerî ruhlar en nihai gayeleri olan öne geçme mertebesine ulaştıklarında, melekler âlemine bağlanmış olurlar; işte “fe’l-müdebbirâti emrâ” kavlinden murat budur. İlk dördü: { يَكادُ زَيْتُها يُضِيءُ } “Neredeyse yağı ışık saçacak” kavlinden murat olandır; beşincisi ise: { وَلَوْ لَمْ تَمْسَسْهُ نارٌ } “Ona ateş değmese bile” kavlindeki ateştir.

55048. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّ الْوُجُوهَ الْمَنْقُولَةَ عَنِ الْمُفَسِّرِينَ غَيْرُ مَنْقُولَةٍ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ نَصًّا، حَتَّى لَا يُمْكِنَ الزِّيَادَةُ عَلَيْهَا، بَلْ إِنَّمَا ذَكَرُوهَا لِكَوْنِ اللَّفْظِ مُحْتَمِلًا لَهَا، فَإِذَا كَانَ احْتِمَالُ اللَّفْظِ لِمَا ذَكَرْنَاهُ لَيْسَ دُونَ احْتِمَالِهِ لِلْوُجُوهِ الَّتِي ذَكَرُوهَا لَمْ يَكُنْ مَا ذَكَرُوهُ أَوْلَى مِمَّا ذَكَرْنَاهُ إِلَّا أَنَّهُ لَا بُدَّ هَاهُنَا مِنْ دَقِيقَةٍ، وَهُوَ أَنَّ اللَّفْظَ مُحْتَمَلٌ لِلْكُلِّ، فَإِنْ وَجَدْنَا بَيْنَ هَذِهِ الْمَعَانِي مَفْهُومًا وَاحِدًا مُشْتَرَكًا حَمَلْنَا اللَّفْظَ عَلَى ذَلِكَ الْمُشْتَرَكِ: وَحِينَئِذٍ يَنْدَرِجُ تَحْتَهُ جَمِيعُ هَذِهِ الْوُجُوهِ. أَمَّا إِذَا لَمْ يَكُنْ بَيْنَ هَذِهِ الْمَفْهُومَاتِ قَدْرٌ مُشْتَرَكٌ تَعَذَّرَ حَمْلُ اللَّفْظِ عَلَى الْكُلِّ، لِأَنَّ اللَّفْظَ الْمُشْتَرَكَ لَا يَجُوزُ اسْتِعْمَالُهُ لِإِفَادَةِ مَفْهُومَيْهِ مَعًا، فَحِينَئِذٍ لَا نَقُولُ مُرَادُ اللَّهِ تَعَالَى هَذَا، بَلْ نَقُولُ: يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ هَذَا هُوَ الْمُرَادَ، أَمَّا الْجَزْمُ فَلَا سَبِيلَ إِلَيْهِ هَاهُنَا.

Bil ki müfessirlerden nakledilen vecihler, üzerlerine bir şey ziyade edilemeyecek şekilde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den nass ile nakledilmiş değildir; bilakis lafız bunlara muhtemel olduğu için zikretmişlerdir. Lafzın bizim zikrettiğimiz şeylere ihtimali, onların zikrettiği vecihlere ihtimalinden daha aşağı olmadığına göre, onların zikrettiği görüş bizim zikrettiğimizden daha evlâ değildir. Ancak burada ince bir nokta vardır ki o da lafzın hepsine muhtemel olmasıdır. Eğer bu manalar arasında tek bir müşterek mefhum bulursak, lafzı o müşterek kavrama hamlederiz; bu durumda bütün bu vecihler onun altına girer. Fakat bu mefhumlar arasında müşterek bir pay bulunmazsa, lafzı hepsine birden hamletmek imkânsızlaşır; çünkü müşterek lafzın her iki mefhumunu birden ifade etmek üzere kullanılması caiz değildir. İşte o zaman “Allah Teâlâ'nın muradı budur” demeyiz, bilakis “Muradın bu olması muhtemeldir” deriz; burada kesin hüküm vermeye ise bir yol yoktur.

55049. Metin

الِاحْتِمَالُ الثَّانِي: وهو أن لا تكون الْأَلْفَاظُ الْخَمْسَةُ صِفَاتٍ لِشَيْءٍ وَاحِدٍ، بَلْ لِأَشْيَاءَ مُخْتَلِفَةٍ، فَفِيهِ أَيْضًا وُجُوهٌ الْأَوَّلُ: النَّازِعَاتُ غَرْقًا، هِيَ: الْقِسِيُّ، وَالنَّاشِطَاتُ نَشْطًا هِيَ الْأَوْهَاقُ، وَالسَّابِحَاتُ السُّفُنُ، وَالسَّابِقَاتُ الْخَيْلُ، وَالْمُدَبِّرَاتُ الْمَلَائِكَةُ، رَوَاهُ وَاصِلُ بْنُ السَّائِبِ: عَنْ عَطَاءٍ الثَّانِي: نُقِلَ عَنْ مُجَاهِدٍ: فِي النَّازِعَاتِ، وَالنَّاشِطَاتِ، وَالسَّابِحَاتِ أَنَّهَا الْمَوْتُ، وَفِي السَّابِقَاتِ، وَالْمُدَبِّرَاتِ أَنَّهَا الْمَلَائِكَةُ، وَإِضَافَةُ النَّزْعِ، وَالنَّشْطِ، وَالسَّبْحِ إِلَى الْمَوْتِ مَجَازٌ بِمَعْنَى أَنَّهَا حَصَلَتْ عِنْدَ حُصُولِهِ الثَّالِثُ: قَالَ قَتَادَةُ: الْجَمِيعُ هِيَ النُّجُومُ إِلَّا الْمُدَبِّرَاتِ، فَإِنَّهَا هِيَ الْمَلَائِكَةُ.

İkinci İhtimal: Bu beş lafzın tek bir şeyin sıfatları olmayıp farklı şeylerin sıfatları olmasıdır. Bunda da birtakım vecihler vardır: Birincisi: “en-Nâzi‘âtü garkan” yaylar, “en-nâşitâtü neştan” kementler, “es-sâbihât” gemiler, “es-sâbikât” atlar, “el-müdebbirât” ise meleklerdir; bunu Vâsıl b. Sâib, Atâ'dan rivayet etmiştir. İkincisi: Mücâhid'den “en-nâzi‘ât”, “en-nâşitât” ve “es-sâbihât”ın ölüm olduğu; “es-sâbikât” ve “el-müdebbirât”ın ise melekler olduğu nakledilmiştir. Çekip çıkarma, kolayca alma ve yüzmenin ölüme izafe edilmesi, ölümün vuku bulması anında bunların gerçekleşmesi manasında mecazdır. Üçüncüsü: Katâde şöyle demiştir: “el-Müdebbirât” hariç hepsi yıldızlardır; “el-müdebbirât” ise meleklerdir.

55050. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: ذَكَرَ فَالسَّابِقَاتِ بِالْفَاءِ، وَالَّتِي قَبْلَهَا بِالْوَاوِ، وَفِي عِلَّتِهِ وَجْهَانِ الْأَوَّلُ: قَالَ صَاحِبُ «الكشاف» : إن هذه مسيبة عَنِ الَّتِي قَبْلَهَا، كَأَنَّهُ قِيلَ: وَاللَّاتِي سَبَحْنَ، فَسَبَقْنَ كَمَا تَقُولُ: قَامَ فَذَهَبَ أَوْجَبَ الْفَاءُ

İkinci Mesele: Cenâb-ı Hak “fe’s-sâbikâti”yi “fâ” ile, ondan öncekileri ise “vav” ile zikretmiştir. Bunun illetinde iki vecih vardır: Birincisi: Keşşâf sahibi şöyle demiştir: Bu [sıfat], bir öncekinden sebeplenmiştir; sanki “Yüzen ve böylece öne geçenlere andolsun” denilmiştir. Tıpkı “Ayağa kalktı ve hemen gitti” dediğinde “fâ” harfinin,

55051. Metin

أَنَّ الْقِيَامَ كَانَ سَبَبًا لِلذَّهَابِ، وَلَوْ قُلْتَ: قَامَ وَذَهَبَ لَمْ تَجْعَلِ الْقِيَامَ سَبَبًا لِلذَّهَابِ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ: قَوْلُ صَاحِبِ «النَّظْمِ» غَيْرُ مُطَّرِدٍ فِي قَوْلِهِ: فَالْمُدَبِّراتِ أَمْراً لِأَنَّهُ يَبْعُدُ أَنْ يَجْعَلَ السَّبْقَ سَبَبًا لِلتَّدْبِيرِ، وَأَقُولُ: يُمْكِنُ الْجَوَابُ عَنِ اعْتِرَاضِ الْوَاحِدِيِّ ﵀ مِنْ وَجْهَيْنِ: الْأَوَّلُ: لَا يَبْعُدُ أَنْ يُقَالَ: إِنَّهَا لَمَّا أُمِرَتْ سَبَحَتْ فَسَبَقَتْ فَدَبَّرَتْ مَا أُمِرَتْ بِتَدْبِيرِهَا وَإِصْلَاحِهَا، فَتَكُونُ هَذِهِ أَفْعَالًا يَتَّصِلُ بَعْضُهَا بِبَعْضٍ، كَقَوْلِكَ قَامَ زَيْدٌ، فَذَهَبَ، فَضَرَبَ عَمْرًا، الثَّانِي: لَا يَبْعُدُ أَنْ يُقَالَ: إِنَّهُمْ لَمَّا كَانُوا سَابِقِينَ فِي أَدَاءِ الطَّاعَاتِ مُتَسَارِعِينَ إِلَيْهَا ظَهَرَتْ أَمَانَتُهُمْ، فَلِهَذَا السَّبَبِ فَوَّضَ اللَّهُ إِلَيْهِمْ تَدْبِيرَ بَعْضِ الْعَالَمِ الْوَجْهُ الثَّانِي: أَنَّ الْمَلَائِكَةَ قِسْمَانِ، الرُّؤَسَاءُ وَالتَّلَامِذَةُ، وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ أَنَّهُ ﷾ قَالَ: قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ [السَّجْدَةِ: ١١] ثُمَّ قَالَ: حَتَّى إِذا جاءَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنا [الْأَنْعَامِ: ٦١] فَقُلْنَا فِي التَّوْفِيقِ بَيْنَ الْآيَتَيْنِ: إِنَّ مَلَكَ الْمَوْتِ هُوَ الرَّأْسُ، وَالرَّئِيسُ وَسَائِرُ الملائكة هم التلامذة، إذا عرفت هذا فتقول: النَّازِعَاتُ، وَالنَّاشِطَاتُ/ وَالسَّابِحَاتُ، مَحْمُولَةٌ عَلَى التَّلَامِذَةِ الَّذِينَ هُمْ يُبَاشِرُونَ الْعَمَلَ بِأَنْفُسِهِمْ، ثُمَّ قَوْلُهُ تَعَالَى: فَالسَّابِقاتِ ... فَالْمُدَبِّراتِ إِشَارَةٌ إِلَى الرُّؤَسَاءِ الَّذِينَ هُمُ السَّابِقُونَ، فِي الدَّرَجَةِ وَالشَّرَفِ، وَهُمُ الْمُدَبِّرُونَ لِتِلْكَ الأحوال والأعمال.

kalkmanın gitmeye sebep olmasını gerektirmesi gibidir; şayet “Ayağa kalktı ve gitti” deseydin kalkmayı gitmeye sebep kılmış olmazdın. Vâhidî şöyle demiştir: Nazım sahibinin (Zemahşerî'nin) sözü “fe’l-müdebbirâti emrâ” kavlinde tutarlı değildir; zira öne geçmeyi tedbire sebep kılmak uzak bir ihtimaldir. Ben de derim ki: Vâhidî'nin -Allah ona rahmet etsin- itirazına iki vecihle cevap verilebilir: Birincisi: Şöyle denilmesi uzak bir ihtimal değildir: Onlar emrolunduklarında yüzdüler, böylece öne geçtiler ve çekip çevirmekle, ıslah etmekle emrolundukları işi çekip çevirdiler. Dolayısıyla bunlar, senin “Zeyd kalktı, ardından gitti ve Amr'a vurdu” demen gibi birbirine bağlanan fiiller olur. İkincisi: Şöyle denilmesi de uzak değildir: Onlar itaatleri yerine getirmede öne geçenler ve onlara koşanlar oldukları için emanetleri ortaya çıktı; işte bu sebeple Allah, âlemin bir kısmının tedbirini onlara havale etti. İkinci Vecih: Meleklerin reisler ve memurlar (talebeler) olmak üzere iki kısım olmasıdır. Bunun delili, Allah Teâlâ'nın: { قُلْ يَتَوَفَّاكُمْ مَلَكُ الْمَوْتِ } “De ki: 'Sizin canınızı ölüm meleği alır'” buyurması, ardından da: { حَتَّى إِذا جاءَ أَحَدَكُمُ الْمَوْتُ تَوَفَّتْهُ رُسُلُنا } “Nihayet birinize ölüm geldiği zaman elçilerimiz onun canını alır” buyurmasıdır. İki ayetin arasını bulma sadedinde demiştik ki: Ölüm meleği baştır, reistir; diğer melekler ise onun emrindeki talebelerdir. Bunu bildiğinde şöyle dersin: “en-Nâzi‘ât”, “en-nâşitât” ve “es-sâbihât”, bizzat ameli yerine getiren memur meleklere hamledilir; sonra Allah Teâlâ'nın “fe’s-sâbikâti ... fe’l-müdebbirâti” kavli ise derece ve şerefte önde olan, o halleri ve amelleri çekip çeviren reislere işarettir.

55052. Metin

[سورة النازعات (٧٩) : الآيات ٦ الى ١١]

[Nâziât Suresi (79), 6 ila 11. Ayetler]

55053. Metin

يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ (٦) تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ (٧) قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ (٨) أَبْصارُها خاشِعَةٌ (٩) يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ (١٠)

{ يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ (٦) تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ (٧) قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ (٨) أَبْصارُها خاشِعَةٌ (٩) يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ (١٠) } “O gün sarsıntı sarsar; onu peşinden gelen (ikinci sarsıntı) takip eder. O gün kalpler korkudan titrer; gözleri ise zilletle yere eğilir. Derler ki: 'Biz gerçekten eski halimize mi döndürüleceğiz?'”

55054. Metin

أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً (١١)

{ أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً (١١) } “'Çürümüş kemikler haline geldiğimizde mi?'”

55055. Metin

[في قَوْلُهُ تَعَالَى يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ] فِيهِ مَسَائِلُ:

[Allah Teâlâ'nın “Yevme tercüfü'r-râcife, tetbe‘uhâ'r-râdife” kavli hakkında] birkaç mesele vardır:

55056. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: جَوَابُ الْقَسَمِ الْمُتَقَدِّمِ مَحْذُوفٌ أَوْ مَذْكُورٌ فِيهِ وَجْهَانِ الْأَوَّلُ: أَنَّهُ مَحْذُوفٌ، ثُمَّ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ فِي الْآيَةِ احْتِمَالَاتٌ:

Birinci Mesele: Geçen yeminin cevabı mahzuf mudur (gizli midir) yoksa zikredilmiş midir? Bunda iki vecih vardır. Birincisi: Mahzuf olmasıdır. Sonra bu veche göre ayette birtakım ihtimaller vardır:

55057. Metin

الْأَوَّلُ: قَالَ الْفَرَّاءُ التَّقْدِيرُ: لَتُبْعَثُنَّ، وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ مَا حَكَى اللَّهُ تَعَالَى عَنْهُمْ، أَنَّهُمْ قَالُوا: أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً [النازعات: ١١] أَيْ أَنُبْعَثُ إِذَا صِرْنَا عِظَامًا نَخِرَةً الثَّانِي: قَالَ الْأَخْفَشُ وَالزَّجَّاجُ: لَنَنْفُخَنَّ فِي الصُّورِ نَفْخَتَيْنِ وَدَلَّ عَلَى هَذَا الْمَحْذُوفِ ذِكْرُ الرَّاجِفَةِ وَالرَّادِفَةِ وَهُمَا النَّفْخَتَانِ الثَّالِثُ: قَالَ الْكِسَائِيُّ: الْجَوَابُ الْمُضْمَرُ هُوَ أَنَّ الْقِيَامَةَ وَاقِعَةٌ وَذَلِكَ لِأَنَّهُ ﷾ قال: وَالذَّارِياتِ ذَرْواً [الذاريات: ١] ثُمَّ قَالَ: إِنَّما تُوعَدُونَ لَصادِقٌ [الذَّارِيَاتِ: ٥] وَقَالَ: وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً ... إِنَّما تُوعَدُونَ لَواقِعٌ [الْمُرْسَلَاتِ: ١، ٧] فَكَذَلِكَ هَاهُنَا فَإِنَّ الْقُرْآنَ كَالسُّورَةِ الْوَاحِدَةِ الْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّ الْجَوَابَ مَذْكُورٌ وَعَلَى هَذَا الْقَوْلِ احْتِمَالَاتٌ الْأَوَّلُ: الْمُقْسَمُ عَلَيْهِ هُوَ قَوْلُهُ: قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ أَبْصارُها خاشِعَةٌ وَالتَّقْدِيرُ وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًا إِنَّ يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ تَحْصُلُ قُلُوبٌ وَاجِفَةٌ وَأَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌ الثَّانِي: جَوَابُ الْقَسَمِ هُوَ قَوْلُهُ: هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى [النَّازِعَاتِ: ١٥] فَإِنَّ هَلْ هَاهُنَا بِمَعْنَى قَدْ، كَمَا فِي قَوْلِهِ: هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْغاشِيَةِ [الْغَاشِيَةِ: ١] أَيْ قَدْ أَتَاكَ حَدِيثُ الْغَاشِيَةِ الثَّالِثُ:

Birincisi: Ferrâ şöyle demiştir: Takdiri “Mutlaka diriltileceksiniz” şeklindedir. Bunun delili, Allah Teâlâ'nın onlardan naklettiği şu sözdür: { أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً } “Çürümüş kemikler haline geldiğimizde mi?”; yani “Çürümüş kemikler olduğumuzda mı diriltileceğiz?”. İkincisi: Ahfeş ve Zeccâc şöyle demiştir: “Sûra mutlaka iki defa üflenecektir” takdirindedir. Bu mahzufa, iki üfleme olan râcife ve râdifenin zikredilmesi delalet etmiştir. Üçüncüsü: Kisâî şöyle demiştir: Gizli olan cevap kıyametin mutlaka vuku bulacağıdır; çünkü Cenâb-ı Hak: { وَالذَّارِياتِ ذَرْواً } “Tozutup savuranlara andolsun” buyurmuş, ardından { إِنَّما تُوعَدُونَ لَصادِقٌ } “Size vaad olunan kesinlikle doğrudur” buyurmuştur. Yine: { وَالْمُرْسَلاتِ عُرْفاً ... إِنَّما تُوعَدُونَ لَواقِعٌ } “Birbiri ardınca gönderilenlere andolsun ki... Size vaad olunan mutlaka gerçekleşecektir” buyurmuştur. İşte burada da böyledir; zira Kur'an tek bir sûre gibidir. İkinci Görüş: Cevabın zikredilmiş olmasıdır. Bu görüşe göre de ihtimaller vardır. Birincisi: Üzerine yemin edilen husus O'nun şu kavlidir: “Kulûbün yevme’izin vâcifetün ebsâruhâ hâşi‘ah”. Takdiri de şöyledir: “Kökünden söküp çıkaranlara andolsun ki o sarsıntının sarstığı gün korkudan titreyen kalpler ve zilletle eğilen gözler bulunacaktır”. İkincisi: Yeminin cevabı O'nun şu buyruğudur: { هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى } “Musa'nın haberi sana geldi mi?”; zira buradaki “hel” edatı, { هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ الْغاشِيَةِ } “O kaplayıp bürüyenin haberi sana geldi mi?” yani “Sana o kaplayıp bürüyenin haberi kesinlikle geldi” ayetinde olduğu gibi “kad” (muhakkak ki) manasındadır. Üçüncüsü:

55058. Metin

جَوَابُ الْقَسَمِ هُوَ قَوْلُهُ: إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى [النَّازِعَاتِ: ٢٦] .

Yeminin cevabı O'nun şu buyruğudur: { إِنَّ فِي ذلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشى } “Şüphesiz bunda korkan kimse için bir ibret vardır”.

55059. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: ذَكَرُوا فِي نَاصِبِ يَوْمَ بِوَجْهَيْنِ أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ مَنْصُوبٌ بِالْجَوَابِ الْمُضْمَرِ وَالتَّقْدِيرُ لَتُبْعَثُنَّ يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُ، فَإِنْ قِيلَ كَيْفَ يَصِحُّ هَذَا مَعَ أَنَّهُمْ لَا يُبْعَثُونَ عِنْدَ النَّفْخَةِ الْأُولَى وَالرَّاجِفَةُ هِيَ النَّفْخَةُ الْأُولَى؟ قُلْنَا الْمَعْنَى لَتُبْعَثُنَّ فِي الْوَقْتِ الْوَاسِعِ الَّذِي يَحْصُلُ فِيهِ النَّفْخَتَانِ، وَلَا شَكَّ أَنَّهُمْ يُبْعَثُونَ فِي بَعْضِ ذَلِكَ الْوَقْتِ الْوَاسِعِ وَهُوَ وَقْتُ النَّفْخَةِ الْأُخْرَى، وَيَدُلُّ عَلَى مَا قُلْنَاهُ أَنَّ قَوْلَهُ: تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُ جُعِلَ حَالًا عَنِ الرَّاجِفَةِ وَالثَّانِي: أَنْ يُنْصَبَ يَوْمَ تَرْجُفُ بِمَا دَلَّ عَلَيْهِ: قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ أَيْ يَوْمَ تَرْجُفُ وَجَفَتِ الْقُلُوبُ.

İkinci Mesele: “Yevme” kelimesinin âmili (nasbedicisi) hakkında iki vecih zikretmişlerdir: Birincisi: Gizli cevap ile mansup olmasıdır; takdiri de “O sarsıntının sarstığı gün mutlaka diriltileceksiniz” şeklindedir. Şayet: “Birinci üflemede diriltilmeyecekleri ve râcife de birinci üfleme olduğu halde bu nasıl sahih olur?” denilirse; deriz ki: Mana, “İki üflemenin meydana geldiği geniş vakitte mutlaka diriltileceksiniz” demektir. Şüphe yok ki onlar o geniş vaktin bir cüzünde, yani diğer üfleme vaktinde diriltileceklerdir. Söylediğimize delil, “tetbe‘uhâ’r-râdife” kavlinin “er-râcife”den hâl kılınmış olmasıdır. İkincisi: “Yevme tercüfü” ifadesinin “kulûbün yevme’izin vâcife” kavlinin delalet ettiği şey ile nasbedilmesidir; yani “O sarsıntı sarstığı gün kalpler titrer”.

55060. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: الرَّجْفَةُ فِي اللُّغَةِ تَحْتَمِلُ وَجْهَيْنِ أَحَدُهُمَا: الْحَرَكَةُ لِقَوْلِهِ: يَوْمَ تَرْجُفُ/ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ [الْمُزَّمِّلِ: ١٤] . الثَّانِي: الْهَدَّةُ الْمُنْكَرَةُ وَالصَّوْتُ الْهَائِلُ مِنْ قَوْلِهِمْ: رَجَفَ الرَّعْدُ يَرْجُفُ رَجْفًا وَرَجِيفًا، وَذَلِكَ تَرَدُّدُ أَصْوَاتِهِ الْمُنْكَرَةِ وَهَدْهَدَتُهُ فِي السَّحَابِ، وَمِنْهُ قوله تعالى: فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ [الأعراف:

Üçüncü Mesele: Lügatte recfe iki ihtimal taşır: Birincisi: Hareket etmektir; nitekim { يَوْمَ تَرْجُفُ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ } “O gün yer ve dağlar sarsılır” buyrulmuştur. İkincisi: Şiddetli sarsıntı sesi ve dehşetli gürültüdür; nitekim gök gürültüsünün gürlemesi ve bulutlar arasında şiddetle yankılanıp ses çıkarması hakkında “recefe’r-ra‘du yercüfü recfen ve recîfen” denir. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu da bundandır: { فَأَخَذَتْهُمُ الرَّجْفَةُ } “Bunun üzerine onları o şiddetli sarsıntı yakalayıverdi”.

55061. Metin

٩١] فَعَلَى هَذَا الْوَجْهِ الرَّاجِفَةُ صَيْحَةٌ عَظِيمَةٌ فِيهَا هَوْلٌ وَشِدَّةٌ كَالرَّعْدِ، وَأَمَّا الرَّادِفَةُ فَكُلُّ شَيْءٍ جَاءَ بَعْدَ شَيْءٍ آخَرَ يُقَالُ رَدِفَهُ، أَيْ جَاءَ بَعْدَهُ، وَأَمَّا الْقُلُوبُ الْوَاجِفَةُ فَهِيَ الْمُضْطَرِبَةُ الْخَائِفَةُ، يُقَالُ: وَجَفَ قَلْبُهُ يَجِفُ وِجَافًا إِذَا اضْطَرَبَ، وَمِنْهُ إِيجَافُ الدَّابَّةِ، وَحَمْلُهَا عَلَى السَّيْرِ الشَّدِيدِ، وَلِلْمُفَسِّرِينَ عِبَارَاتٌ كَثِيرَةٌ فِي تَفْسِيرِ الْوَاجِفَةِ وَمَعْنَاهَا وَاحِدٌ، قَالُوا: خَائِفَةٌ وَجِلَةٌ زَائِدَةٌ عَنْ أَمَاكِنِهَا قَلِقَةٌ مُسْتَوْفِزَةٌ مُرْتَكِضَةٌ شَدِيدَةُ الِاضْطِرَابِ غَيْرُ سَاكِنَةٍ، أَبْصَارُ أَهْلِهَا خَاشِعَةٌ، وَهُوَ كَقَوْلِهِ: خاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفٍ خَفِيٍّ [الشُّورَى: ٤٥] إِذَا عَرَفْتَ هَذَا فَنَقُولُ، اتَّفَقَ جُمْهُورُ الْمُفَسِّرِينَ عَلَى أَنَّ هَذِهِ الْأُمُورَ أَحْوَالُ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَزَعَمَ أَبُو مُسْلِمٍ الْأَصْفَهَانِيُّ أَنَّهُ لَيْسَ كَذَلِكَ وَنَحْنُ نَذْكُرُ تَفَاسِيرَ الْمُفَسِّرِينَ ثُمَّ نَشْرَحُ قَوْلَ أَبِي مُسْلِمٍ.

Bu veche göre râcife; içinde gök gürültüsü gibi dehşet ve şiddet bulunan büyük bir çığlıktır (sayhadır). Râdifeye gelince; başka bir şeyin ardından gelen her şey için “onu takip etti, ardı sıra geldi” manasında “radefehû” denir. Korkudan titreyen kalplere (el-kulûbü'l-vâcife) gelince; bunlar çırpınan ve korkan kalplerdir. Nitekim kalp çırpındığı zaman “vecefe kalbühû yecifü vicâfen” denir. Bineği koşturmak ve hızlı yürümeye zorlamak anlamındaki “îcâfü'd-dâbbe” de bundandır. Müfessirlerin “vâcife”yi tefsir ederken pek çok ifadesi vardır fakat manaları birdir; şöyle demişlerdir: Korkan, ürperen, yerinden fırlayan, huzursuz, tetikte, çırpınan, son derece sarsılan ve sakinleşmeyen kalplerdir. O kalplerin sahiplerinin gözleri ise zilletle eğilmiştir; bu da Cenâb-ı Hakk'ın: { خاشِعِينَ مِنَ الذُّلِّ يَنْظُرُونَ مِنْ طَرْفٍ خَفِيٍّ } “Zilletten başları öne eğilmiş olarak göz ucuyla gizli gizli bakarlar” kavli gibidir. Bunu bildiğinde deriz ki: Müfessirlerin cumhuru bu durumların kıyamet gününün halleri olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Ebû Müslim el-İsfahânî ise durumun böyle olmadığını iddia etmiştir. Biz önce müfessirlerin tefsirlerini zikredecek, ardından Ebû Müslim'in sözünü açıklayacağız.

55062. Metin

أَمَّا الْقَوْلُ الْأَوَّلُ: وَهُوَ الْمَشْهُورُ بَيْنَ الْجُمْهُورِ، أَنَّ هَذِهِ الْأَحْوَالَ أَحْوَالُ يَوْمِ الْقِيَامَةِ فَهَؤُلَاءِ ذَكَرُوا وُجُوهًا أَحَدُهَا: أَنَّ الرَّاجِفَةَ هِيَ النَّفْخَةُ الْأُولَى، وَسُمِّيَتْ بِهِ إِمَّا لِأَنَّ الدُّنْيَا تَتَزَلْزَلُ وَتَضْطَرِبُ عِنْدَهَا، وَإِمَّا لِأَنَّ صَوْتَ تِلْكَ النَّفْخَةِ هِيَ الرَّاجِفَةُ، كَمَا بَيَّنَّا الْقَوْلَ فِيهِ، وَالرَّاجِفَةُ رَجْفَةٌ أُخْرَى تَتْبَعُ الْأُولَى فَتَضْطَرِبُ الْأَرْضُ لِإِحْيَاءِ الْمَوْتَى كَمَا اضْطَرَبَتْ فِي الْأُولَى لِمَوْتِ الْأَحْيَاءِ عَلَى مَا ذَكَرَهُ تَعَالَى فِي سُورَةِ الزُّمَرِ، ثُمَّ

Birinci görüşe gelince; bu görüş cumhur arasında meşhur olan görüştür ki o da bu hallerin kıyamet gününün halleri olduğudur. Bunlar birtakım vecihler zikretmişlerdir: Birincisi: Râcife, birinci üflemedir (Nefha-i Ûlâ). Bununla isimlendirilmesi ya onun vaktinde dünyanın sarsılıp çalkalanması sebebiyle ya da hakkında daha önce açıkladığımız gibi o üflemenin sesinin bizzat sarsıcı ve dehşetli olması sebebiyledir. Râcife [sonrasındaki râdife ise], Allah Teâlâ'nın Zümer Suresi'nde zikrettiği üzere, ilkinde dirilerin ölmesi için yerin sarsıldığı gibi, ölülerin diriltilmesi için sarsıldığı, birinciyi takip eden diğer bir sarsıntıdır.

55063. Metin

يُرْوَى عَنِ الرَّسُولِ ﷺ أَنَّ بَيْنَ النَّفْخَتَيْنِ أَرْبَعِينَ عَامًا، وَيُرْوَى فِي هَذِهِ الْأَرْبَعِينَ يُمْطِرُ اللَّهُ الْأَرْضَ وَيَصِيرُ ذَلِكَ الْمَاءُ عَلَيْهَا كَالنُّطَفِ، وَأَنَّ ذَلِكَ كَالسَّبَبِ لِلْأَحْيَاءِ، وَهَذَا مِمَّا لَا حَاجَةَ إِلَيْهِ فِي الْإِعَادَةِ، وَلِلَّهِ أَنْ يَفْعَلَ مَا يَشَاءُ، وَيَحْكُمَ مَا يُرِيدُ

Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'den iki nefha arasında kırk yıl olduğu rivayet edilir. Bu kırk yıl içinde Allah'ın yeryüzüne yağmur yağdıracağı, o suyun yerin üzerinde nutfeler gibi olacağı ve bunun dirilmeye bir sebep kılınacağı rivayet edilir. Oysa bu, [ölülerin] yeniden yaratılmasında [Allah için] ihtiyaç duyulan bir şey değildir; Allah dilediğini yapar ve murat ettiği şekilde hükmeder.

55064. Metin

وَثَانِيهَا: الرَّاجِفَةُ هِيَ النَّفْخَةُ الْأُولَى وَالرَّادِفَةُ هِيَ قِيَامُ السَّاعَةِ مِنْ قَوْلِهِ: عَسى أَنْ يَكُونَ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذِي تَسْتَعْجِلُونَ [النَّمْلِ: ٧٢] أَيِ الْقِيَامَةُ الَّتِي يَسْتَعْجِلُهَا الْكَفَرَةُ اسْتِبْعَادًا لَهَا فَهِيَ رَادِفَةٌ لَهُمْ لِاقْتِرَابِهَا وَثَالِثُهَا: الرَّاجِفَةُ الْأَرْضُ وَالْجِبَالُ مِنْ قَوْلِهِ: يَوْمَ تَرْجُفُ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ وَالرَّادِفَةُ السَّمَاءُ وَالْكَوَاكِبُ لِأَنَّهَا تَنْشَقُّ وَتَنْتَثِرُ كَوَاكِبُهَا عَلَى أَثَرِ ذَلِكَ وَرَابِعُهَا: الرَّاجِفَةُ هِيَ الْأَرْضُ تَتَحَرَّكُ وَتَتَزَلْزَلُ وَالرَّادِفَةُ زَلْزَلَةٌ ثَانِيَةٌ تَتْبَعُ الْأُولَى حَتَّى تَنْقَطِعَ الْأَرْضُ وَتَفْنَى الْقَوْلُ الثَّانِي: وَهُوَ قَوْلُ أَبِي مُسْلِمٍ أَنَّ هَذِهِ الْأَحْوَالَ لَيْسَتْ أَحْوَالَ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَذَلِكَ لِأَنَّا نَقَلْنَا عَنْهُ أَنَّهُ فَسَّرَ النَّازِعَاتِ بِنَزْعِ الْقَوْسِ وَالنَّاشِطَاتِ بِخُرُوجِ السَّهْمِ، وَالسَّابِحَاتِ بِعَدْوِ الْفَرَسِ، وَالسَّابِقَاتِ بِسَبْقِهَا، وَالْمُدَبِّرَاتِ بِالْأُمُورِ الَّتِي تَحْصُلُ أَدْبَارَ ذَلِكَ الرَّمْيِ وَالْعَدْوِ، ثُمَّ بَنَى عَلَى ذَلِكَ فَقَالَ الرَّاجِفَةُ هِيَ خَيْلُ الْمُشْرِكِينَ وَكَذَلِكَ الرَّادِفَةُ وَيُرَادُ بِذَلِكَ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُشْرِكِينَ غَزَوْا رَسُولَ اللَّهِ ﷺ فَسَبَقَتْ إِحْدَاهُمَا الْأُخْرَى، وَالْقُلُوبُ الْوَاجِفَةُ هِيَ الْقَلِقَةُ، وَالْأَبْصَارُ الْخَاشِعَةُ هِيَ أَبْصَارُ الْمُنَافِقِينَ كَقَوْلِهِ: الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ [مُحَمَّدٍ: ٢٠] كَأَنَّهُ قِيلَ لَمَّا جَاءَ خَيْلُ العدو يرجف، وَرَدَفَتْهَا أُخْتُهَا اضْطَرَبَ قُلُوبُ الْمُنَافِقِينَ خَوْفًا،

İkincisi: Râcife birinci nefhadır; râdife ise Cenâb-ı Hakk'ın: { عَسى أَنْ يَكُونَ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذِي تَسْتَعْجِلُونَ } “Acele istediğiniz şeyin bir kısmı belki de ardınıza takılmıştır (yaklaşmıştır)” kavlinden hareketle kıyametin kopmasıdır; yani kâfirlerin vukuunu uzak görerek acele gelmesini istedikleri kıyamettir ki, yaklaşmış olmasından ötürü onların ardı sıra gelmektedir. Üçüncüsü: Cenâb-ı Hakk'ın: { يَوْمَ تَرْجُفُ الْأَرْضُ وَالْجِبالُ } “O gün yer ve dağlar sarsılır” kavlinden dolayı râcife yer ve dağlardır; râdife ise sema ve yıldızlardır, zira sema yarılır ve bunun peşinden yıldızları dökülüp saçılır. Dördüncüsü: Râcife hareket edip sarsılan yeryüzüdür; râdife ise yer parçalanıp yok oluncaya kadar ilkini takip eden ikinci bir sarsıntıdır. İkinci görüş: Bu, Ebû Müslim'in görüşüdür; o bu durumların kıyamet gününün halleri olmadığını ileri sürmüştür. Zira biz onun “en-nâziât”ı yayın çekilmesi, “en-nâşitât”ı okun fırlaması, “es-sâbihât”ı atın koşması, “es-sâbikât”ı atın öne geçmesi, “el-müdebbirât”ı ise bu ok atma ve koşmanın ardından meydana gelen işler şeklinde tefsir ettiğini nakletmiştik. Sonra bunun üzerine bina ederek şöyle demiştir: Râcife müşriklerin atlarıdır, râdife de böyledir; bununla Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile savaşan ve biri diğerinin peşinden gelen iki müşrik birliği kastedilmiştir. Vâcife olan kalpler huzursuz kalplerdir; zilletle eğilmiş gözler ise: { الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ يَنْظُرُونَ إِلَيْكَ نَظَرَ الْمَغْشِيِّ عَلَيْهِ مِنَ الْمَوْتِ } “Kalplerinde hastalık bulunanların, ölüm baygınlığına düşmüş kimsenin bakışı gibi sana baktıklarını [görürsün]” kavlinde olduğu gibi münafıkların gözleridir. Sanki şöyle denilmektedir: Düşman atlıları gürültüyle geldiğinde ve peşinden diğer birlik onları takip ettiğinde, münafıkların kalpleri korkudan sarsıldı,

55065. Metin

وخشعت أبصارهم جبنا وضعفا، ثم قالوا: / أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ [النازعات: ١٠] أَيْ نَرْجِعُ إِلَى الدُّنْيَا حَتَّى نَتَحَمَّلَ هَذَا الْخَوْفَ لِأَجْلِهَا وَقَالُوا أَيْضًا: تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ [النَّازِعَاتِ: ١٢] فَأَوَّلُ هَذَا الْكَلَامِ حِكَايَةٌ لِحَالِ مَنْ غَزَا رَسُولُ اللَّهِ ﷺ مِنَ الْمُشْرِكِينَ وَأَوْسَطُهُ حِكَايَةٌ لِحَالِ الْمُنَافِقِينَ وَآخِرُهُ حِكَايَةٌ لِكَلَامِ الْمُنَافِقِينَ فِي إِنْكَارِ الْحَشْرِ، ثُمَّ إِنَّهُ ﷾ أَجَابَ عَنْ كَلَامِهِمْ بِقَوْلِهِ: فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ [النازعات: ١٣، ١٤] وَهَذَا كَلَامُ أَبِي مُسْلِمٍ وَاللَّفْظُ مُحْتَمِلٌ لَهُ وَإِنْ كَانَ عَلَى خِلَافِ قَوْلِ الْجُمْهُورِ.

gözleri korkaklık ve acziyetten ötürü zilletle eğildi; sonra da: { أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ } “Biz gerçekten eski halimize mi döndürüleceğiz?” dediler, yani ‘Uğruna bu korkuya katlanmamız için dünyaya geri mi döneceğiz?’ dediler ve yine: { تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ } “O takdirde bu, ziyanlı bir dönüştür!” dediler. Dolayısıyla bu kelamın başı Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ile savaşan müşriklerin halini hikâye etmekte, ortası münafıkların halini, sonu ise münafıkların haşri inkâr eden sözlerini nakletmektedir. Sonra Allah Azze ve Celle onların sözlerine: { فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ (١٣) فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ } “Oysa o sadece bir tek haykırıştır. Bir de bakarsın ki onlar uyanık halde yer yüzündedirler” kavliyle cevap vermiştir. Bu, Ebû Müslim'in sözüdür; lafız -cumhurun görüşüne muhalif olsa da- bu manaya ihtimallidir.

55066. Metin

قَوْلُهُ تَعَالَى: قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ أَبْصارُها خاشِعَةٌ اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمْ يَقُلِ: الْقُلُوبُ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌ، فَإِنَّهُ ثَبَتَ بِالدَّلِيلِ أَنَّ أَهْلَ الْإِيمَانِ لَا يَخَافُونَ بَلِ الْمُرَادُ مِنْهُ قُلُوبُ الْكُفَّارِ، وَمِمَّا يُؤَكِّدُ ذَلِكَ أَنَّهُ تَعَالَى حَكَى عَنْهُمْ أَنَّهُمْ يقولون: أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ [النازعات: ١٠] وَهَذَا كَلَامُ الْكُفَّارِ لَا كَلَامُ الْمُؤْمِنِينَ، وَقَوْلُهُ:

Allah Teâlâ'nın: { قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ واجِفَةٌ (٨) أَبْصارُها خاشِعَةٌ } “O gün birtakım kalpler titrer. Gözleri zilletle öne eğilir” kavli hakkında: Bil ki Allah Teâlâ [belirlilik takısıyla] “el-kulûbü yevme'izin vâcife” (Bütün kalpler o gün titrer) buyurmamıştır; çünkü iman ehlinin korkmayacağı delille sabittir, bilakis bundan kastedilen kâfirlerin kalpleridir. Bunu teyit eden hususlardan biri de, Cenâb-ı Hakk'ın onların: { أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ } “Biz gerçekten eski halimize mi döndürüleceğiz?” dediklerini nakletmiş olmasıdır; bu ise müminlerin değil kâfirlerin sözüdür. Cenâb-ı Hakk'ın:

55067. Metin

أَبْصارُها خاشِعَةٌ لِأَنَّ الْمَعْلُومَ مِنْ حَالِ الْمُضْطَرِبِ الْخَائِفِ أَنْ يَكُونَ نَظَرُهُ نَظَرَ خَاشِعٍ ذَلِيلٍ خَاضِعٍ يَتَرَقَّبُ مَا يَنْزِلُ بِهِ مِنَ الْأَمْرِ الْعَظِيمِ، وَفِي الْآيَةِ سُؤَالَانِ:

“Ebsâruhâ hâşi‘ah” (Gözleri zilletle öne eğilir) buyurması; çünkü sarsıntı ve korku içinde olan kimsenin halinden bilinen şey, bakışının başına gelecek büyük felaketi bekleyen alçalmış, zelil ve boyun eğmiş bir kimsenin bakışı gibi olmasıdır. Bu ayette iki soru vardır:

55068. Metin

السُّؤَالُ الْأَوَّلُ: كَيْفَ جَازَ الِابْتِدَاءُ بِالنَّكِرَةِ؟ الْجَوَابُ: قُلُوبٌ مَرْفُوعَةٌ بِالِابْتِدَاءِ وواجفة صفتها وأبصارها خاشعة خبرها فهو كقوله: لَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ [الْبَقَرَةِ: ٢٢١] .

Birinci Soru: Nekre (belirsiz) bir isimle mübteda olarak başlamak nasıl caiz olmuştur? Cevap: “Kulûbün” kelimesi mübteda olduğu için merfûdur, “vâcifetün” onun sıfatıdır, “ebsâruhâ hâşi‘atün” ise haberidir; dolayısıyla bu, Cenâb-ı Hakk'ın: { لَعَبْدٌ مُؤْمِنٌ خَيْرٌ مِنْ مُشْرِكٍ } “Mümin bir köle, müşrik bir adamdan kesinlikle daha hayırlıdır” kavli gibidir.

55069. Metin

السُّؤَالُ الثَّانِي: كَيْفَ صَحَّتْ إِضَافَةُ الْأَبْصَارِ إِلَى الْقُلُوبِ؟ الْجَوَابُ: مَعْنَاهُ أَبْصَارُ أَصْحَابِهَا بِدَلِيلِ قَوْلِهِ يَقُولُونَ، ثُمَّ اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى حَكَى هَاهُنَا عَنْ مُنْكِرِي البعث أقوالا ثلاثة:

İkinci Soru: Gözlerin kalplere izafe edilmesi nasıl sahih olmuştur? Cevap: Bunun manası, “yekûlûne” (derler) ifadesinin delaletiyle o kalplerin sahiplerinin gözleridir. Sonra bil ki Allah Teâlâ burada öldükten sonra dirilmeyi (ba‘si) inkâr edenlerden üç söz nakletmiştir:

55070. Metin

أولها: قوله تعالى: يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ يُقَالُ رَجَعَ فُلَانٌ فِي حَافِرَتِهِ أَيْ فِي طَرِيقِهِ الَّتِي جَاءَ فِيهَا فَحَفَرَهَا أَيْ أَثَّرَ فِيهَا بِمَشْيِهِ فِيهَا جَعَلَ أَثَرَ قَدَمَيْهِ حَفْرًا فَهِيَ فِي الْحَقِيقَةِ مَحْفُورَةٌ إِلَّا أَنَّهَا سُمِّيَتْ حَافِرَةٌ، كَمَا قِيلَ: فِي عِيشَةٍ راضِيَةٍ [الحاقة: ٢١] وماءٍ دافِقٍ [الطَّارِقِ: ٦] أَيْ مَنْسُوبَةٍ إِلَى الْحَفْرِ وَالرِّضَا وَالدَّفْقِ أَوْ كَقَوْلِهِمْ نَهَارُكَ صَائِمٌ، ثُمَّ قِيلَ لِمَنْ كَانَ فِي أَمْرٍ فَخَرَجَ مِنْهُ ثُمَّ عَادَ إِلَيْهِ رَجَعَ إِلَى حَافِرَتِهِ، أَيْ إِلَى طَرِيقَتِهِ

Birincisi: Allah Teâlâ'nın: { يَقُولُونَ أَإِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِي الْحافِرَةِ } “Derler ki: 'Biz gerçekten eski halimize mi döndürüleceğiz?'” kavlidir. Bir kimse geldiği yola geri döndüğünde ve o yolda yürüyerek iz bıraktığında “rece‘a fülânün fî hâfiratihî” (Falan kimse ayak izlerinin bulunduğu eski yoluna döndü) denir; yani yürüyüşüyle orada iz bırakmış, ayak izlerini çukur/oyuntu gibi kılmıştır. Dolayısıyla o [yol] hakikatte mahfûredir (kazınmış, ayak izi bırakılmış yoldur), fakat { فِي عِيشَةٍ راضِيَةٍ } “Razı olunmuş bir hayat içindedir” ve { ماءٍ دافِقٍ } “Atılan bir sudan” ayetlerinde olduğu gibi fail kalıbında “hâfire” diye isimlendirilmiştir; yani kazınmaya, rızaya ve atılmaya nispet edilmiştir. Yahut bu, onların “Gündüzün oruçludur” (nehâruke sâimun) demeleri gibidir. Sonra bir işin içindeyken ondan çıkan ve ardından tekrar o işe geri dönen kimse hakkında da “eski yoluna, önceki haline döndü” manasında “rece‘a ilâ hâfiratihî” denilmiştir.

55071. Metin

وَفِي الْحَدِيثِ: «إِنَّ هَذَا الْأَمْرَ لَا يُتْرَكُ عَلَى حَالِهِ حَتَّى يُرَدَّ عَلَى حَافِرَتِهِ»

Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Bu din işi, ilk haline döndürülünceye kadar kendi haline bırakılmaz.”

55072. Metin

أَيْ عَلَى أَوَّلِ تَأْسِيسِهِ وَحَالَتِهِ الْأُولَى وَقَرَأَ أَبُو حَيْوَةَ فِي الْحُفْرَةِ، وَالْحُفْرَةُ بِمَعْنَى الْمَحْفُورَةِ يُقَالُ: حَفَرَتْ أَسْنَانُهُ، فَحَفَرَتْ حَفْرًا، وَهِيَ حُفْرَةٌ، هَذِهِ الْقِرَاءَةُ دَلِيلٌ عَلَى أَنَّ الْحَافِرَةَ فِي أَصْلِ الْكَلِمَةِ بِمَعْنَى الْمَحْفُورِ، إِذَا عَرَفْتَ هَذَا ظَهَرَ أَنَّ مَعْنَى الْآيَةِ: أَنُرَدُّ إِلَى أَوَّلِ حَالِنَا وَابْتِدَاءِ أَمْرِنَا فَنَصِيرُ أَحْيَاءً كَمَا كُنَّا.

Yani ilk kuruluşuna ve ilk haline döndürülünceye kadar... Ebû Hayve “fi'l-hufreti” şeklinde okumuştur. Hufre, mahfûre (kazılmış şey) manasındadır; nitekim dişler çürüdüğünde veya oyulduğunda “haferat esnânühû fe-haferet hafren ve hiye hufretün” denir. Bu kıraat, kelimenin aslında hâfirenin mahfûr (kazılmış/oyulmuş) manasında olduğuna delildir. Bunu bildiğinde ayetin manasının şu olduğu ortaya çıkar: “Biz ilk halimize ve başlangıçtaki durumumuza geri döndürülüp daha önce olduğumuz gibi yeniden diri mi olacağız?”

55073. Metin

وثانيها: قوله تعالى: أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً وَفِيهِ مَسَائِلُ:

İkincisi: Allah Teâlâ'nın: { أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً } “Biz çürümüş kemikler haline geldikten sonra mı?” kavlidir. Bunda birtakım meseleler vardır:

55074. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قَرَأَ حَمْزَةُ وَعَاصِمٌ نَاخِرَةً بِأَلِفٍ، وَقَرَأَ الْبَاقُونَ نَخِرَةً بِغَيْرِ أَلِفٍ، وَاخْتَلَفَتِ الرِّوَايَةُ عَنِ الْكِسَائِيِّ فَقِيلَ: إِنَّهُ كَانَ لَا يُبَالِي كَيْفَ قَرَأَهَا، وَقِيلَ: إِنَّهُ كَانَ يَقْرَؤُهَا بِغَيْرِ أَلِفٍ، ثُمَّ رَجَعَ إِلَى الْأَلِفِ، وَاعْلَمْ أَنَّ أَبَا عُبَيْدَةَ اخْتَارَ نَخِرَةً، وَقَالَ: نَظَرْنَا فِي الْآثَارِ الَّتِي فِيهَا ذِكْرُ الْعِظَامِ الَّتِي قَدْ نَخِرَتْ، فَوَجَدْنَاهَا كُلَّهَا الْعِظَامَ النَّخِرَةَ، وَلَمْ نَسْمَعْ فِي شَيْءٍ مِنْهَا النَّاخِرَةَ، وَأَمَّا مَنْ سِوَاهُ، فَقَدِ اتَّفَقُوا/ عَلَى أَنَّ النَّاخِرَةَ لُغَةٌ صَحِيحَةٌ، ثُمَّ اخْتَلَفَ هَؤُلَاءِ عَلَى قَوْلَيْنِ: الْأَوَّلُ: أَنِ النَّاخِرَةَ وَالنَّخِرَةَ بِمَعْنًى وَاحِدٍ قَالَ الْأَخْفَشُ هُمَا جَمِيعًا لُغَتَانِ أَيَّهُمَا قَرَأْتَ فَحَسَنٌ، وَقَالَ الْفَرَّاءُ: النَّاخِرُ وَالنَّخِرُ سَوَاءٌ فِي الْمَعْنَى بِمَنْزِلَةِ الطَّامِعِ وَالطَّمِعِ، وَالْبَاخِلِ وَالْبَخِلِ، وَفِي كِتَابِ «الْخَلِيلِ» نَخِرَتِ الْخَشَبَةُ إِذَا بَلِيَتْ فَاسْتَرْخَتْ حَتَّى تَتَفَتَّتَ إِذَا مُسَّتْ، وَكَذَلِكَ الْعَظْمُ النَّاخِرُ، ثُمَّ هَؤُلَاءِ الَّذِينَ قَالُوا: هُمَا

Birinci Mesele: Hamza ve Âsım elif ile “nâhira” şeklinde okumuş; diğer kıraat imamları ise elifsiz “nehira” şeklinde okumuşlardır. Kisâî'den gelen rivayet ise farklılık göstermiştir; onun bunu nasıl okuduğuna aldırış etmediği söylenmiş, bir diğer rivayette ise önce elifsiz okuduğu, sonra elifli kıraate döndüğü belirtilmiştir. Bil ki Ebû Ubeyde “nehira” kıraatini tercih etmiş ve şöyle demiştir: ‘Çürümüş kemiklerin zikredildiği rivayetlere baktık ve hepsinde bunun “el-izâmu'n-nehira” olduğunu gördük; bunların hiçbirinde “en-nâhira” şeklinde duymadık.’ Ebû Ubeyde dışındakiler ise “en-nâhira”nın sahih bir lügat olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. Sonra bunlar iki görüşe ayrılmışlardır: Birincisi: “en-nâhira” ile “en-nehira” aynı manadadır. Ahfeş şöyle demiştir: ‘Bunların ikisi de iki ayrı lügattir; hangisini okursan güzeldir.’ Ferrâ ise şöyle demiştir: ‘Tâmi‘ ile tamı‘, bâhıl ile bahıl kelimelerinde olduğu gibi nâhir ve nehir manaca birdir.’ Halîl'in kitabında şöyle denmektedir: ‘Ağaç çürüyüp gevşediğinde ve dokunulduğunda ufalanacak hale geldiğinde “nehirati'l-haşebetü” denir; çürümüş kemik (el-azmü'n-nâhir) de böyledir.’ Sonra bunların

55075. Metin

لُغَتَانِ وَالْمَعْنَى وَاحِدٌ اخْتَلَفُوا فَقَالَ الزَّجَّاجُ وَالْفَرَّاءُ: النَّاخِرَةُ أَشْبَهُ الْوَجْهَيْنِ بِالْآيَةِ لِأَنَّهَا تُشْبِهُ أَوَاخِرَ سَائِرِ الْآيِ نَحْوَ الْحَافِرَةِ وَالسَّاهِرَةِ، وَقَالَ آخَرُونَ: النَّاخِرَةُ وَالنَّخِرُ كَالطَّامِعِ وَالطَّمِعِ، وَاللَّابِثِ وَاللَّبِثِ وَفَعِلٌ أَبْلَغُ مِنْ فَاعِلٍ الْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّ النَّخِرَةَ غَيْرٌ وَالنَّاخِرَةَ غَيْرٌ، أَمَّا النَّخِرَةُ فَهُوَ مِنْ نَخِرَ الْعَظْمُ يَنْخَرُ فَهُوَ نَخِرٌ مِثْلُ عَفِنَ يَعْفَنُ فَهُوَ عَفِنٌ، وَذَلِكَ إِذَا بَلِيَ وَصَارَ بِحَيْثُ لَوْ لَمَسْتَهُ لَتَفَتَّتَ، وَأَمَّا النَّاخِرَةُ فَهِيَ الْعِظَامُ الْفَارِغَةُ الَّتِي يَحْصُلُ مِنْ هُبُوبِ الرِّيحِ فِيهَا صَوْتٌ كَالنَّخِيرِ، وَعَلَى هَذَا النَّاخِرَةُ مِنَ النَّخِيرِ بِمَعْنَى الصَّوْتِ كَنَخِيرِ النَّائِمِ وَالْمَخْنُوقِ لَا مِنَ النَّخَرِ الَّذِي هُوَ الْبِلَى.

iki ayrı lügat olup manalarının bir olduğunu söyleyenler kendi aralarında ihtilaf etmişlerdir: Zeccâc ve Ferrâ, “en-nâhira” okuyuşunun “el-hâfire” ve “es-sâhire” gibi diğer ayet sonlarındaki fasılalara benzediği için ayete iki vecihten daha uygun olanı olduğunu söylemişlerdir. Diğerleri ise şöyle demiştir: Nâhira ile nehir; tâmi‘ ile tamı‘, lâbis ile lebis gibidir ve “fa‘il” vezni [mübalağa ifade ettiği için] “fâil” vezninden daha beliğdir. İkinci Görüş: “en-nehira” ayrı, “en-nâhira” ayrı manadadır. “en-nehira”ya gelince; tıpkı “afine ye‘fenü fe-hüve afinün” (çürüdü-çürür-çürüktür) gibi, “nehira'l-azmü yenharu fe-hüve nehirun” kökünden gelir; bu da kemiğin çürümesi ve dokunsan ufalanacak hale gelmesi durumudur. “en-nâhira” ise, içine rüzgâr estiğinde horultu/hırıltı (nahîr) gibi ses çıkaran içi boşalmış kemiklerdir. Buna göre nâhira, çürüme manasındaki “nehar”dan değil; uyuyan veya boğulan kimsenin hırıltısı gibi ses manasına gelen “nahîr” kelimesindendir.

55076. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: إذا منصوب بمحذوف تقدير إِذَا كُنَّا عِظَامًا نُرَدُّ وَنُبْعَثُ.

İkinci Mesele: “İzâ” zarfı mahzuf bir fiille mensuptur; takdiri “Biz kemik olduğumuz zaman mı döndürülüp diriltileceğiz?” şeklindedir.

55077. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: اعْلَمْ أَنَّ حَاصِلَ هَذِهِ الشُّبْهَةِ أَنَّ الَّذِي يُشِيرُ إِلَيْهِ كُلُّ أَحَدٍ إِلَى نَفْسِهِ بِقَوْلِهِ: أَنَا هُوَ هَذَا الْجِسْمُ الْمَبْنِيُّ بِهَذِهِ الْبِنْيَةِ الْمَخْصُوصَةِ، فَإِذَا مَاتَ الْإِنْسَانُ فَقَدْ بَطَلَ مِزَاجُهُ وَفَسَدَ تَرْكِيبُهُ فَتَمْتَنِعُ إِعَادَتُهُ لِوُجُوهٍ أَحَدُهَا: أَنَّهُ لَا يَكُونُ الْإِنْسَانُ الْعَائِدُ هُوَ الْإِنْسَانُ الْأَوَّلُ إِلَّا إِذَا دَخَلَ التَّرْكِيبُ الْأَوَّلُ فِي الْوُجُودِ مَرَّةً أُخْرَى، وَذَلِكَ قَوْلٌ بِإِعَادَةِ عَيْنِ مَا عُدِمَ أَوَّلًا، وَهَذَا مُحَالٌ لِأَنَّ الَّذِي عُدِمَ لَمْ يَبْقَ لَهُ عَيْنٌ وَلَا ذَاتٌ وَلَا خُصُوصِيَّةٌ، فَإِذَا دَخَلَ شَيْءٌ آخَرُ فِي الْوُجُودِ استحال أيقال بِأَنَّ الْعَائِدَ هُوَ عَيْنُ مَا فَنِيَ أَوَّلًا وَثَانِيهَا: أَنَّ تِلْكَ الْأَجْزَاءَ تَصِيرُ تُرَابًا وَتَتَفَرَّقُ وَتَخْتَلِطُ بِأَجْزَاءِ كُلِّ الْأَرْضِ وَكُلِّ الْمِيَاهِ وَكُلِّ الْهَوَاءِ فَتَمَيُّزُ تِلْكَ الْأَجْزَاءِ بِأَعْيَانِهَا عَنْ كُلِّ هَذِهِ الْأَشْيَاءِ مُحَالٌ وَثَالِثُهَا: أَنَّ الْأَجْزَاءَ التُّرَابِيَّةَ بَارِدَةٌ يَابِسَةٌ قَشِفَةٌ فَتَوَلُّدُ الْإِنْسَانِ الَّذِي لَا بُدَّ وَأَنْ يَكُونَ حَارًّا رَطْبًا فِي مِزَاجِهِ عَنْهَا مُحَالٌ، هَذَا تَمَامُ تَقْرِيرِ كَلَامِ هَؤُلَاءِ الذين احتجوا على إنكار البعث بقولهم: أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً وَالْجَوَابُ: عَنْ هَذِهِ الشُّبْهَةِ مِنْ وُجُوهٍ أَوَّلُهَا: وَهُوَ الْأَقْوَى: لَا نُسَلِّمُ أَنَّ الْمُشَارَ إِلَيْهِ لِكُلِّ أَحَدٍ بِقَوْلِهِ: أَنَا هُوَ هَذَا الْهَيْكَلُ، ثُمَّ إِنَّ الَّذِي يَدُلُّ عَلَى فَسَادِهِ وَجْهَانِ الْأَوَّلُ: أَنَّ أَجْزَاءَ هَذَا الهيكل في الزوبان وَالتَّبَدُّلِ، وَالَّذِي يُشِيرُ إِلَيْهِ كُلُّ أَحَدٍ إِلَى نَفْسِهِ بِقَوْلِهِ أَنَا لَيْسَ فِي التَّبَدُّلِ وَالْمُتَبَدِّلُ مُغَايِرٌ لِمَا هُوَ غَيْرُ مُتَبَدِّلٍ وَالثَّانِي: أَنَّ الْإِنْسَانَ قَدْ يَعْرِفُ أَنَّهُ هُوَ حَالَ كَوْنِهِ غَافِلًا عَنْ أَعْضَائِهِ الظَّاهِرَةِ وَالْبَاطِنَةِ، وَالْمَشْعُورُ بِهِ مُغَايِرٌ لِمَا هُوَ غَيْرُ مَشْعُورٍ بِهِ وَإِلَّا لَاجْتَمَعَ النَّفْيُ وَالْإِثْبَاتُ عَلَى الشَّيْءِ الْوَاحِدِ وَهُوَ مُحَالٌ، فَثَبَتَ أَنَّ الْمُشَارَ إِلَيْهِ لِكُلِّ أَحَدٍ بِقَوْلِهِ: أَنَا لَيْسَ هُوَ هَذَا الْهَيْكَلَ، ثُمَّ هاهنا ثلاث احْتِمَالَاتٍ أَحَدُهَا: أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ الشَّيْءُ مَوْجُودًا قَائِمًا بِنَفْسِهِ لَيْسَ بِجِسْمٍ وَلَا بِجُسْمَانِيٍّ عَلَى مَا هُوَ مَذْهَبُ طَائِفَةٍ عَظِيمَةٍ مِنَ الْفَلَاسِفَةِ وَمِنَ الْمُسْلِمِينَ وَثَانِيهَا: أَنْ يَكُونَ جِسْمًا مُخَالِفًا بِالْمَاهِيَّةِ لِهَذِهِ الْأَجْسَامِ الْقَابِلَةِ لِلِانْحِلَالِ وَالْفَسَادِ سَارِيَةً فِيهَا سَرَيَانَ النَّارِ فِي الْفَحْمِ وَسَرَيَانَ الدُّهْنِ فِي السِّمْسِمِ وَسَرَيَانَ مَاءِ الْوَرْدِ/ فِي جِرْمِ الْوَرْدِ فَإِذَا فَسَدَ هَذَا الْهَيْكَلُ تَقَلَّصَتْ تِلْكَ الْأَجْزَاءُ وَبَقِيَتْ حَيَّةً مُدْرِكَةً عَاقِلَةً، إِمَّا فِي الشَّقَاوَةِ أَوْ فِي السَّعَادَةِ وَثَالِثُهَا: أَنْ يُقَالَ: إِنَّهُ جِسْمٌ مُسَاوٍ لِهَذِهِ الْأَجْسَامِ فِي الْمَاهِيَّةِ إِلَّا أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى خَصَّهَا بِالْبَقَاءِ وَالِاسْتِمْرَارِ مِنْ أَوَّلِ حَالِ تَكَوُّنِ شَخْصٍ فِي الْوُجُودِ إِلَى آخِرِ عُمْرِهِ، وَأَمَّا سَائِرُ الْأَجْزَاءِ الْمُتَبَدِّلَةِ تَارَةً بِالزِّيَادَةِ وَأُخْرَى بِالنُّقْصَانِ فَهِيَ غَيْرُ دَاخِلَةٍ فِي الْمُشَارِ إِلَيْهِ بِقَوْلِهِ أَنَا فَعِنْدَ الْمَوْتِ تَنْفَصِلُ تِلْكَ الْأَجْزَاءُ. وَتَبْقَى حَيَّةً، إِمَّا فِي السَّعَادَةِ أَوْ فِي الشَّقَاوَةِ، وَإِذَا ظَهَرَتْ هَذِهِ الِاحْتِمَالَاتُ ثَبَتَ أَنَّهُ لَا يَلْزَمُ مِنْ فَسَادِ الْبَدَنِ وَتَفَرُّقِ أَجْزَائِهِ فَسَادُ مَا هُوَ الْإِنْسَانُ حَقِيقَةً، وَهَذَا مَقَامٌ حَسَنٌ مَتِينٌ تَنْقَطِعُ بِهِ جَمِيعُ شُبُهَاتِ مُنْكِرِي الْبَعْثِ. وَعَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ لَا يَكُونُ لِصَيْرُورَةِ الْعِظَامِ نَخِرَةً بَالِيَةً مُتَفَرِّقَةً تَأْثِيرٌ فِي دَفْعِ الْحَشْرِ وَالنَّشْرِ الْبَتَّةَ، سَلَّمْنَا عَلَى سَبِيلِ الْمُسَامَحَةِ أَنَّ الْإِنْسَانَ هُوَ مَجْمُوعُ هَذَا الْهَيْكَلِ، فَلِمَ قُلْتُمْ: إِنَّ الْإِعَادَةَ مُمْتَنِعَةٌ؟

Üçüncü Mesele: Bil ki bu şüphenin özü şudur: Herkesin ‘ben’ diyerek işaret ettiği şey, bu özel yapıyla inşa edilmiş olan şu bedendir. İnsan öldüğünde ise mizacı bozulur ve terkibi dağılır; dolayısıyla onun yeniden yaratılması birkaç açıdan imkânsızdır: Birincisi: Yeniden dönen insan, ancak ilk terkip tekrar varlığa girdiği zaman birinci insanın aynısı olur; bu ise ilk başta yok olan şeyin bizzat aynısının iade edildiğini söylemektir. Bu ise muhaldir, çünkü yok olan şeyin ne bir aynı, ne bir zatı, ne de bir hususiyeti kalmıştır. Dolayısıyla varlığa başka bir şey girdiğinde, geri dönenin ilk başta yok olan şeyin bizzat kendisi olduğunu söylemek imkânsız olur. İkincisi: O cüzler toprak haline gelir, dağılır ve bütün yeryüzünün, bütün suların ve bütün havanın cüzlerine karışır; binaenaleyh o cüzlerin bizzat kendileri olarak bütün bu şeylerden ayırt edilmesi imkânsızdır. Üçüncüsü: Toprak cüzleri soğuk, kuru ve serttir; dolayısıyla mizacında mutlaka sıcak ve nemli olması gereken insanın bunlardan meydana gelmesi imkânsızdır. Öldükten sonra dirilmeyi inkâr etme hususunda: { أَإِذا كُنَّا عِظاماً نَخِرَةً } “Biz çürümüş kemikler haline geldikten sonra mı?” sözleriyle delil getirenlerin sözlerinin tam takriri budur. Bu şüpheye birkaç vecihten cevap verilir: Birincisi ve en kuvvetlisi: Her bir ferdin ‘ben’ diyerek işaret ettiği şeyin şu beden kalıbı olduğunu kabul etmiyoruz. Bunun batıl olduğunu gösteren iki vecih vardır: Birincisi: Bu bedenin cüzleri erimekte ve değişmektedir; oysa herkesin ‘ben’ diyerek nefsine işaret ettiği şey değişmemektedir; değişen şey ise değişmeyen şeyden başkadır. İkincisi: İnsan, zahirî ve bâtınî organlarından gafil olduğu bir anda bile bizzat kendisinin var olduğunu bilir; idrak edilen şey ise idrak edilmeyen şeyden başkadır, aksi takdirde aynı şey üzerinde nefy ile ispat bir arada toplanmış olurdu ki bu muhaldir. Böylece her ferdin ‘ben’ diyerek işaret ettiği şeyin bu beden kalıbı olmadığı sabit olmuştur. Bundan sonra burada üç ihtimal kalır: Birincisi: Filozoflardan büyük bir grubun ve Müslümanların mezhebi olduğu üzere, o şeyin cisim ve cismanî olmayan, kendi zatıyla kaim bir mevcud (ruh/nefis) olmasıdır. İkincisi: Ateşin kömüre, yağın susama ve gül suyunun gülün cismine sirayet etmesi gibi bu çözülmeye ve bozulmaya elverişli bedenlere sirayet eden ve mahiyeti itibarıyla bu bedenlerden farklı olan latif bir cisim olmasıdır; bu beden kalıbı bozulduğunda o cüzler büzülüp toplanır ve gerek bedbahtlık gerekse mutluluk içinde diri, idrak edici ve akıllı olarak varlığını sürdürür. Üçüncüsü: Mahiyet bakımından bu bedenlere eşit bir cisim olduğu, ancak Allah Teâlâ'nın bir şahsın varlık aleminde teşekkül ettiği ilk andan ömrünün sonuna kadar onu bekâ ve devamlılığa has kıldığı söylenir. Bazen artarak bazen eksilerek değişen diğer cüzler ise ‘ben’ sözüyle işaret edilen şeyin içine dahil değildir; dolayısıyla ölüm anında o cüzler ayrılır ve [asıl cevher] gerek mutluluk gerekse bedbahtlık içinde diri kalır. Bu ihtimaller ortaya çıktığında, bedenin bozulmasından ve cüzlerinin dağılmasından, hakikatte insan olan şeyin bozulmasının gerekmediği sabit olur. Bu, dirilmeyi inkâr edenlerin bütün şüphelerinin kendisiyle kökünden kesildiği güzel ve sağlam bir makamdır. Bu takdire göre kemiklerin ufalanmış, çürümüş ve dağılmış olmasının haşir ve neşri bertaraf etmede asla hiçbir tesiri olamaz. Farz-ı muhal olarak insanın yalnızca bu beden kalıbından ibaret olduğunu kabul etsek bile, yeniden dirilmenin imkânsız olduğunu nereden çıkardınız?

55078. Metin

[أَوَّلًا] : الْمَعْدُومُ لَا يُعَادُ: قُلْنَا: أَلَيْسَ أَنَّ حَالَ عَدَمِهِ لَمْ يَمْتَنِعْ عِنْدَكُمْ صِحَّةُ الْحُكْمِ عَلَيْهِ بِأَنَّهُ يَمْتَنِعُ عَوْدُهُ،

[Birincisi]: ‘Yok olan şey iade edilemez’ [iddianıza karşı] deriz ki: Yokluk halindeyken onun hakkında ‘geri dönmesi imkânsızdır’ hükmünü vermenin sahih olması size göre imkânsız değil midir?

55079. Metin

فَلِمَ لَا يَجُوزُ أَنْ لَا يَمْتَنِعَ عَلَى قولنا أيضا صحة الحكم عليه بالعود، قول: ثَانِيًا: الْأَجْزَاءُ الْقَلِيلَةُ مُخْتَلِطَةٌ بِأَجْزَاءِ الْعَنَاصِرِ الْأَرْبَعَةِ، قُلْنَا لَكِنْ ثَبَتَ أَنَّ خَالِقَ الْعَالَمِ عَالِمٌ بِجَمِيعِ الْجُزْئِيَّاتِ، وَقَادِرٌ عَلَى كُلِّ الْمُمْكِنَاتِ فَيَصِحُّ مِنْهُ جَمْعُهَا بِأَعْيَانِهَا. وَإِعَادَةُ الْحَيَاةِ إِلَيْهَا. قَوْلُهُ: ثَالِثًا: الْأَجْسَامُ الْقَشِفَةُ الْيَابِسَةُ لَا تَقْبَلُ الْحَيَاةَ. قُلْنَا: نَرَى السَّمَنْدَلَ، يَعِيشُ فِي النَّارِ، وَالنَّعَامَةَ تَبْتَلِعُ الْحَدِيدَةَ الْمُحْمَاةَ، وَالْحَيَّاتِ الْكِبَارَ الْعِظَامَ مُتَوَلِّدَةً فِي الثُّلُوجِ، فَبَطَلَ الِاعْتِمَادُ عَلَى الِاسْتِقْرَاءِ، وَاللَّهُ الهادي إلى الصدق والصواب.

O halde bizim görüşümüze göre de onun hakkında geri dönmesinin sahih olduğuna hükmetmenin imkânsız olmaması neden caiz olmasın? İkincisi: ‘[İnsana ait] az sayıdaki cüzler dört unsurun cüzlerine karışmıştır’ [iddianıza karşı] deriz ki: Âlemin Yaratıcısının bütün cüzleri bildiği ve bütün mümkinâta kadir olduğu sabittir; dolayısıyla o cüzleri bizzat kendileri olarak toplaması ve onlara hayatı iade etmesi O'nun hakkında mümkündür ve sahihtir. Üçüncüsü: ‘Sert ve kuru cisimler hayatı kabul etmez’ sözlerine karşı deriz ki: Semenderin ateşte yaşadığını, devenin kızgın demiri yuttuğunu ve büyük devasa yılanların karlar içinde ürediğini görmekteyiz; böylece [sadece sınırlı tecrübeye dayalı] tümevarıma güvenmek batıl olmuştur. Doğruya ve isabete ileten yalnızca Allah'tır.

55080. Metin

[سورة النازعات (٧٩) : آية ١٢]

[Nâziât Suresi (79), Ayet 12]

55081. Metin

قالُوا تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ (١٢)

{ قالُوا تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ } “‘Öyleyse bu, ziyanlı bir dönüştür!’ dediler.”

55082. Metin

النَّوْعُ الثَّالِثُ: مِنَ الْكَلِمَاتِ الَّتِي حَكَاهَا اللَّهُ تَعَالَى عَنْ مُنْكِرِي الْبَعْثِ قالُوا تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ وَالْمَعْنَى كَرَّةٌ مَنْسُوبَةٌ إِلَى الْخُسْرَانِ، كَقَوْلِكَ تِجَارَةٌ رَابِحَةٌ، أَوْ خَاسِرٌ أَصْحَابُهَا، وَالْمَعْنَى أَنَّهَا إِنْ صَحَّتْ فَنَحْنُ إِذًا خَاسِرُونَ لِتَكْذِيبِنَا، وَهَذَا مِنْهُمُ اسْتِهْزَاءٌ. وَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا حَكَى عَنْهُمْ هَذِهِ الكلمات قال:

Üçüncü Tür: Allah Teâlâ'nın öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerden naklettiği sözlerin üçüncüsü: { قالُوا تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ } “‘Öyleyse bu, ziyanlı bir dönüştür!’ dediler” kavlidir. Manası; kârlı ticaret denildiği gibi, hüsrana nispet edilmiş bir dönüştür yahut sahipleri hüsrana uğrayan bir dönüştür. Manası şudur: ‘Eğer bu dirilme doğru ise, yalanlamamız sebebiyle o zaman biz hüsrana uğrayanlarız.’ Bu, onların bir alayıdır. Bil ki Allah Teâlâ onlardan bu sözleri nakledince şöyle buyurmuştur:

55083. Metin

[سورة النازعات (٧٩) : الآيات ١٣ الى ١٤]

[Nâziât Suresi (79), Ayetler 13-14]

55084. Metin

فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ (١٣) فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ (١٤)

{ فَإِنَّما هِيَ زَجْرَةٌ واحِدَةٌ (١٣) فَإِذا هُمْ بِالسَّاهِرَةِ (١٤) } “Oysa o sadece bir tek haykırıştır. Bir de bakarsın ki onlar uyanık halde yer yüzündedirler.”

55085. Metin

وَفِيهِ مَسَائِلُ:

Bunda birtakım meseleler vardır:

55086. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: الْفَاءُ فِي قَوْلِهِ: فَإِذا هُمْ مُتَعَلِّقٌ بِمَحْذُوفٍ مَعْنَاهُ لَا تَسْتَصْعِبُوهَا فَإِنَّمَا هِيَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌ، يَعْنِي لَا تَحْسَبُوا تِلْكَ الْكَرَّةَ صَعْبَةً عَلَى اللَّهِ فَإِنَّهَا سَهْلَةٌ هَيِّنَةٌ فِي قُدْرَتِهِ.

Birinci Mesele: Cenâb-ı Hakk'ın: { فَإِذا هُمْ } kavlindeki ‘fâ’ harfi mahzuf bir ifadeye taalluk eder; manası şudur: ‘Onu zor görmeyin, çünkü o ancak bir tek haykırıştır’; yani o geri dönüşü Allah'a zor sanmayın, çünkü o O'nun kudretinde pek kolay ve basittir.

55087. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: يُقَالُ: زَجَرَ الْبَعِيرَ إِذَا صَاحَ عَلَيْهِ، وَالْمُرَادُ مِنْ هَذِهِ الصَّيْحَةِ النَّفْخَةُ الثَّانِيَةُ وَهِيَ صَيْحَةُ إِسْرَافِيلَ، قَالَ المفسرون: يحيهم اللَّهُ فِي بُطُونِ الْأَرْضِ فَيَسْمَعُونَهَا فَيَقُومُونَ، وَنَظِيرُ هَذِهِ الْآيَةِ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَما يَنْظُرُ هؤُلاءِ إِلَّا صَيْحَةً واحِدَةً مَا لَها مِنْ فَواقٍ [ص: ١٥] .

İkinci Mesele: Deveye bağırıldığı zaman “zecera'l-ba‘îra” denir. Bu haykırıştan (sayhadan) maksat ikinci nefhadır ki o da İsrâfil'in haykırışıdır. Müfessirler şöyle demişlerdir: ‘Allah onları yerin karnında diriltir, onlar da bu sesi işitir ve hemen ayağa kalkarlar.’ Bu ayetin benzeri, Allah Teâlâ'nın şu kavlidir: { وَما يَنْظُرُ هؤُلاءِ إِلَّا صَيْحَةً واحِدَةً مَا لَها مِنْ فَواقٍ } “Bunlar da ancak bir an bile gecikmesi olmayan tek bir çığlığa bakıyorlar.”

55088. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: السَّاهِرَةُ الْأَرْضُ الْبَيْضَاءُ الْمُسْتَوِيَةُ سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِوَجْهَيْنِ الْأَوَّلُ: أَنَّ/ سَالِكَهَا لَا يَنَامُ خَوْفًا مِنْهَا الثَّانِي: أَنَّ السَّرَابَ يَجْرِي فِيهَا مِنْ قَوْلِهِمْ عَيْنٌ سَاهِرَةٌ جَارِيَةُ الْمَاءِ، وَعِنْدِي فِيهِ وَجْهٌ ثَالِثٌ: وَهِيَ أَنَّ الْأَرْضَ إِنَّمَا تُسَمَّى سَاهِرَةً لِأَنَّ مِنْ شِدَّةِ الْخَوْفِ فيها يطير النوم عن الْإِنْسَانِ، فَتِلْكَ الْأَرْضُ الَّتِي يَجْتَمِعُ الْكُفَّارُ فِيهَا فِي مَوْقِفِ الْقِيَامَةِ يَكُونُونَ فِيهَا فِي أَشَدِّ الْخَوْفِ، فَسُمِّيَتْ تِلْكَ الْأَرْضُ سَاهِرَةً لِهَذَا السَّبَبِ، ثُمَّ اخْتَلَفُوا مِنْ وَجْهٍ آخَرَ فَقَالَ بَعْضُهُمْ: هِيَ أَرْضُ الدُّنْيَا، وَقَالَ آخَرُونَ: هِيَ أَرْضُ الْآخِرَةِ لِأَنَّهُمْ عِنْدَ الزَّجْرَةِ وَالصَّيْحَةِ يُنْقَلُونَ أَفْوَاجًا إِلَى أَرْضِ الْآخِرَةِ وَلَعَلَّ هَذَا الْوَجْهَ أَقْرَبُ.

Üçüncü Mesele: Sâhire, dümdüz beyaz arazidir. İki nedenden ötürü bu şekilde isimlendirilmiştir: Birincisi: Orada yol alan kimse, korkudan ötürü uyumaz. İkincisi: “Aynün sâhiretün” (suyu devamlı akan pınar) tabirinden hareketle orada serabın akıp gitmesidir. Benim bu hususta üçüncü bir vechim vardır: Araziye sâhire denilmesi, insanın içinde bulunduğu şiddetli korkudan ötürü uykusunun kaçması sebebiyledir. Kâfirlerin kıyamet duruşmasında toplanacakları o arazide de onlar en şiddetli korku içinde olacaklardır; işte bu sebepten dolayı o araziye sâhire denilmiştir. Sonra diğer bir açıdan ihtilaf etmişlerdir: Bazıları onun dünya toprağı olduğunu söylerken, diğerleri ise ahiret arazisi olduğunu söylemişlerdir; çünkü onlar zecra ve sayha anında bölükler halinde ahiret arazisine nakledilirler. Muhtemelen bu vecih daha yakındır.

55089. Metin

[سورة النازعات (٧٩) : الآيات ١٥ الى ١٧]

[Nâziât Suresi (79), Ayetler 15-17]

55090. Metin

هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى (١٥) إِذْ ناداهُ رَبُّهُ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً (١٦) اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى (١٧)

{ هَلْ أَتاكَ حَدِيثُ مُوسى (١٥) إِذْ ناداهُ رَبُّهُ بِالْوادِ الْمُقَدَّسِ طُوىً (١٦) اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى (١٧) } “Musa'nın haberi sana geldi mi? Hani Rabbi ona mukaddes Tuvâ vadisinde şöyle seslenmişti: ‘Firavun'a git, çünkü o azdı.’”

55091. Metin

فيه مسائل:

Bunda birtakım meseleler vardır:

55092. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: اعْلَمْ أَنَّ وَجْهَ الْمُنَاسَبَةِ بَيْنَ هَذِهِ الْقِصَّةِ وَبَيْنَ مَا قَبْلَهَا مِنْ وَجْهَيْنِ: الْأَوَّلُ: أَنَّهُ تَعَالَى حَكَى عَنْ الْكُفَّارِ إِصْرَارَهُمْ عَلَى إِنْكَارِ الْبَعْثِ حَتَّى انْتَهَوْا فِي ذَلِكَ الْإِنْكَارِ إِلَى حَدِّ الِاسْتِهْزَاءِ فِي قَوْلِهِمْ: تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ [النازعات: ١٢] وَكَانَ ذَلِكَ يَشُقُّ عَلَى مُحَمَّدٍ ﷺ فَذَكَرَ قِصَّةَ مُوسَى ﵇، وَبَيَّنَ أَنَّهُ تَحَمَّلَ الْمَشَقَّةَ الْكَثِيرَةَ فِي دَعْوَةِ فِرْعَوْنَ لِيَكُونَ ذَلِكَ كَالتَّسْلِيَةِ لِلرَّسُولِ ﷺ الثَّانِي: أَنَّ فِرْعَوْنَ كَانَ أَقْوَى مِنْ كُفَّارِ قُرَيْشٍ وَأَكْثَرَ جَمْعًا وَأَشَدَّ شَوْكَةً، فَلَمَّا تَمَرَّدَ عَلَى مُوسَى أَخَذَهُ اللَّهُ نَكَالَ الْآخِرَةِ وَالْأُولَى، فَكَذَلِكَ هَؤُلَاءِ الْمُشْرِكُونَ فِي تَمَرُّدِهِمْ عَلَيْكَ إِنْ أَصَرُّوا أَخَذَهُمُ اللَّهُ وَجَعَلَهُمْ نَكَالًا.

Birinci Mesele: Bil ki bu kıssa ile öncesi arasındaki münasebet ciheti iki yöndendir: Birincisi: Allah Teâlâ, kâfirlerin öldükten sonra dirilmeyi inkârdaki ısrarlarını, hatta bu inkârlarında: { تِلْكَ إِذاً كَرَّةٌ خاسِرَةٌ } “O takdirde bu, ziyanlı bir dönüştür!” sözleriyle alay etme raddesine vardıklarını hikâye etmişti. Bu durum Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e ağır geliyordu. Bunun üzerine Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e bir teselli olsun diye Musa (aleyhisselâm)'ın kıssasını zikretti ve Firavun'u davet ederken ne kadar çok meşakkate katlandığını beyan buyurdu. İkincisi: Firavun, Kureyş kâfirlerinden daha güçlü, topluluğu daha çok ve kuvveti daha çetindi. Musa'ya başkaldırıp haddi aşınca Allah onu ahiret ve dünya azabıyla yakalayıverdi. İşte bu müşrikler de sana karşı serkeşliklerinde ısrar ederlerse, Allah onları da yakalar ve ibretlik bir ceza kılar.

55093. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قَوْلُهُ: هَلْ أَتاكَ يُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ مَعْنَاهُ أَلَيْسَ قَدْ أتَاكَ حَدِيثُ مُوسَى هَذَا إِنْ كَانَ قَدْ أَتَاهُ ذَلِكَ قَبْلَ هَذَا الْكَلَامِ، أَمَّا إِنْ لَمْ يَكُنْ قَدْ أَتَاهُ فَقَدْ يَجُوزُ أَنْ يُقَالَ: هَلْ أَتاكَ كَذَا، أَمْ أَنَا أُخْبِرُكَ بِهِ فَإِنَّ فِيهِ عِبْرَةً لِمَنْ يَخْشَى.

İkinci Mesele: Cenâb-ı Hakk'ın: “Hel etâke” (Sana geldi mi?) buyruğunun manasının, şayet bu sözden önce ona bu haber gelmişse, “Musa'nın haberi sana gelmedi mi?” şeklinde olması muhtemeldir. Şayet bundan önce gelmemişse, ‘Sana şu haber geldi mi, yoksa korkan kimse için onda bir ibret bulunduğu için onu sana Ben mi haber vereyim?’ denilmesi caizdir.

55094. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: الْوَادِي الْمُقَدَّسُ الْمُبَارَكُ الْمُطَهَّرُ، وَفِي قَوْلِهِ: طُوىً وُجُوهٌ: أَحَدُهَا: أنه اسم وادي بِالشَّامِ وَهُوَ عِنْدَ الطُّورِ الَّذِي أَقْسَمَ اللَّهُ بِهِ فِي قَوْلِهِ: وَالطُّورِ وَكِتابٍ مَسْطُورٍ [الطُّورِ: ١، ٢] وَقَوْلِهِ:

Üçüncü Mesele: “el-Vâdi'l-mukaddes”, mübarek ve tertemiz kılınmış vadi demektir. Cenâb-ı Hakk'ın: “Tuvâ” kavlinde ise birkaç vecih vardır: Birincisi: Şam'da bir vadinin ismidir ve Allah Teâlâ'nın: { وَالطُّورِ (١) وَكِتابٍ مَسْطُورٍ } “Tûr'a ve satır satır yazılmış Kitap'a andolsun” ve Cenâb-ı Hakk'ın:

55095. Metin

وَنادَيْناهُ مِنْ جانِبِ الطُّورِ الْأَيْمَنِ [مَرْيَمَ: ٥٢] وَالثَّانِي: أَنَّهُ بِمَعْنَى يَا رَجُلُ بِالْعِبْرَانِيَّةِ، فَكَأَنَّهُ قَالَ: يَا رَجُلُ اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ وَالثَّالِثُ: أَنْ يَكُونَ قَوْلُهُ: طُوىً أَيْ نَادَاهُ طُوىً مِنَ اللَّيْلَةِ اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ لِأَنَّكَ تَقُولُ جِئْتُكَ بَعْدَ طُوىً أَيْ بَعْدَ سَاعَةٍ مِنَ اللَّيْلِ وَالرَّابِعُ: أَنْ يَكُونَ الْمَعْنَى بِالْوَادِي الْمُقَدَّسِ الَّذِي طُوِيَ أَيْ بُورِكَ فِيهِ مَرَّتَيْنِ.

{ وَنادَيْناهُ مِنْ جانِبِ الطُّورِ الْأَيْمَنِ } “Ona Tûr'un sağ yanından seslendik” buyruklarıyla yemin ettiği Tûr dağının yanındadır. İkincisi: İbranicede “Ey adam!” manasındadır; sanki ‘Ey adam! Firavun'a git’ demiş gibidir; bu, İbn Abbas'ın görüşüdür. Üçüncüsü: “Tuvâ” kavlinin manasının; geceden bir vakit (tuvâ) ona ‘Firavun'a git’ diye seslenmiş olmasıdır; zira sen [Arapçada] ‘Sana geceden bir saat geçtikten sonra geldim’ manasında “ci'tüke ba‘de tuvân” dersin. Dördüncüsü: Mananın “iki defa dürülmüş, yani içinde iki kat bereket kılınmış mukaddes vadi” olmasıdır.

55096. Metin

الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: قَرَأَ نَافِعٌ وَابْنُ كَثِيرٍ وَأَبُو عَمْرٍو طُوَى بِضَمِّ الطَّاءِ غَيْرَ مُنَوَّنٍ، وَقَرَأَ/ الْبَاقُونَ بِضَمِّ الطَّاءِ مُنَوَّنًا، وَرُوِيَ عَنْ أَبِي عَمْرٍو. طِوَى بِكَسْرِ الطَّاءِ، وَطَوَى مِثْلُ ثَنَى، وَهُمَا اسْمَانِ لِلشَّيْءِ الْمَثْنِيِّ، وَالطَّيُّ بِمَعْنَى الثَّنْيِ، أَيْ ثَنَّيْتُ فِي الْبَرَكَةِ وَالتَّقْدِيسِ، قَالَ الْفَرَّاءُ: طُوىً وَادٍ بَيْنَ الْمَدِينَةِ وَمِصْرَ، فَمَنْ صَرَفَهُ قَالَ: هُوَ ذَكَرٌ سَمَّيْنَا بِهِ ذَكَرًا، وَمَنْ لَمْ يَصْرِفْهُ جَعَلَهُ مَعْدُولًا عَنْ جِهَتِهِ كَعُمَرَ وَزُفَرَ، ثُمَّ قَالَ: وَالصَّرْفُ أَحَبُّ إِلَيَّ إِذْ لَمْ أَجِدْ فِي الْمَعْدُولِ نَظِيرًا، أَيْ لَمْ أَجِدِ اسْمًا مِنَ الْوَاوِ وَالْيَاءِ عُدِلَ عَنْ فَاعِلِهِ إِلَى فِعْلٍ غَيْرَ طُوىً.

Dördüncü Mesele: Nâfi‘, İbn Kesîr ve Ebû Amr, tı harfinin zammesiyle tenvinsiz olarak “Tuvâ” şeklinde okumuşlardır. Diğerleri ise tı harfinin zammesiyle tenvinli olarak okumuşlardır. Ebû Amr'dan tı harfinin kesresiyle “Tivâ” okuyuşu da rivayet edilmiştir. “Tavâ” tıpkı “senâ” gibidir; ikisi de iki kat katlanmış şeyin isimleridir. “Tayy” ise “seny” (iki katlamak) manasındadır, yani ‘bereket ve takdiste iki kat kıldım’ demektir. Ferrâ şöyle demiştir: ‘Tuvâ, Medine ile Mısır arasında bir vadidir. Kim onu munsarıf kılarsa (tenvinlerse): O müzekker bir isimdir, onunla müzekker bir yeri isimlendirdik, der. Kim de gayrimunsarıf kılarsa (tenvinlemezse), Ömer ve Züfer kelimelerinde olduğu gibi onu asıl kalıbından munsarif kılınmış (ma'dûl) sayar.’ Ferrâ sonra şöyle demiştir: ‘Tenvinle okumak bana daha sevimlidir, zira ma'dûl kelimeler içinde buna bir benzer bulamadım; yani tuvâ dışında vavlı ve yâlı olup da fâil vezninden fu‘al veznine çevrilmiş bir isim bulamadım.’

55097. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْخَامِسَةُ: تَقْدِيرُ الْآيَةِ: إِذْ نَادَاهُ رَبُّهُ وَقَالَ اذْهَبْ إِلَى فِرْعَوْنَ، وَفِي قِرَاءَةِ عَبْدِ اللَّهِ أَنِ اذْهَبْ، لِأَنَّ فِي النِّدَاءِ مَعْنَى الْقَوْلِ. وَأَمَّا أَنَّ ذَلِكَ النِّدَاءَ كَانَ بِإِسْمَاعِ الْكَلَامِ الْقَدِيمِ، أَوْ بِإِسْمَاعِ الْحَرْفِ وَالصَّوْتِ، وَإِنْ كَانَ عَلَى هَذَا الْوَجْهِ فَكَيْفَ عَرَفَ مُوسَى أَنَّهُ كَلَامُ اللَّهِ. فَكُلُّ ذَلِكَ قَدْ تَقَدَّمَ فِي سُورَةِ طه.

Beşinci Mesele: Ayetin takdiri şöyledir: “Hani Rabbi ona seslenmiş ve ‘Firavun'a git’ demişti.” Abdullah [b. Mes‘ûd]'un kıraatinde “en-izheb” (git diye) şeklindedir; çünkü nida (sesleniş) kavil (söz) manasını da içerir. Bu nidanın ezeli kelamı işittirmek suretiyle mi yoksa harf ve sesi işittirmek suretiyle mi olduğu ve şayet bu vecih üzere ise Musa'nın onun Allah kelamı olduğunu nasıl bildiği hususuna gelince; bütün bunlar Tâhâ Suresi'nde geçmişti.

55098. Metin

الْمَسْأَلَةُ السَّادِسَةُ: أَنَّ سَائِرَ الْآيَاتِ تَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ تَعَالَى فِي أَوَّلِ مَا نَادَى مُوسَى ﵇ ذَكَرَ لَهُ أَشْيَاءَ كَثِيرَةً، كَقَوْلِهِ فِي سُورَةِ طه: نُودِيَ يا مُوسى إِنِّي أَنَا رَبُّكَ إِلَى قَوْلِهِ: لِنُرِيَكَ مِنْ آياتِنَا الْكُبْرى اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى [طه: ٢٣، ٢٤] فَدَلَّ ذَلِكَ عَلَى أَنَّ قَوْلَهُ هَاهُنَا: اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى مِنْ جُمْلَةِ مَا نَادَاهُ بِهِ رَبُّهُ، لَا أَنَّهُ كُلُّ مَا نَادَاهُ بِهِ، وَأَيْضًا لَيْسَ الْغَرَضُ أَنَّهُ ﵇ كَانَ مَبْعُوثًا إِلَى فِرْعَوْنَ فَقَطْ، بَلْ إِلَى كُلِّ مَنْ كَانَ فِي ذَلِكَ الطَّرَفِ، إِلَّا أَنَّهُ خَصَّهُ بِالذِّكْرِ، لِأَنَّ دَعْوَتَهُ جَارِيَةٌ مَجْرَى دَعْوَةِ كُلِّ ذَلِكَ الْقَوْمِ.

Altıncı Mesele: Diğer ayetler, Allah Teâlâ'nın Musa (aleyhisselâm)'a ilk seslendiğinde Tâhâ Suresi'ndeki şu buyrukta olduğu gibi ona pek çok şey zikrettiğine delalet etmektedir: { نُودِيَ يا مُوسى (١١) إِنِّي أَنَا رَبُّكَ } “‘Ey Musa!’ diye seslenildi: ‘Şüphesiz Ben senin Rabbinim!’” ayetinden { لِنُرِيَكَ مِنْ آياتِنَا الْكُبْرى (٢٣) اذْهَبْ إِلى فِرْعَوْنَ إِنَّهُ طَغى (٢٤) } “Sana en büyük mucizelerimizden gösterelim diye. Firavun'a git, çünkü o azdı” ayetine kadar... Bu da buradaki: “Firavun'a git, çünkü o azdı” kavlinin, Rabbinin ona seslendiği şeylerin tamamı değil, o seslenişin bir parçası olduğuna delalet eder. Ayrıca maksat, onun sadece Firavun'a gönderilmiş bir elçi olması değildir; bilakis o tarafta bulunan herkesedir, ancak onun tebliğ edilmesi bütün o kavmin tebliğ edilmesi mesabesinde olduğu için özellikle o zikredilmiştir.

55099. Metin

الْمَسْأَلَةُ السَّابِعَةُ: الطُّغْيَانُ مُجَاوَزَةُ الْحَدِّ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى لَمْ يُبَيِّنْ أَنَّهُ تَعَدَّى فِي أَيِّ شَيْءٍ، فَلِهَذَا قَالَ بَعْضُ الْمُفَسِّرِينَ: مَعْنَاهُ أَنَّهُ تَكَبَّرَ عَلَى اللَّهِ وَكَفَرَ بِهِ، وَقَالَ آخَرُونَ: إِنَّهُ طَغَى عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ، وَالْأَوْلَى عِنْدِي الْجَمْعُ

Yedinci Mesele: Tuğyan, haddi aşmaktır. Allah Teâlâ onun hangi hususta haddi aştığını açıkça belirtmemiştir; bu sebeple bazı müfessirler: ‘Bunun manası, Allah'a karşı kibirlenmesi ve O'nu inkâr etmesidir’ demişlerdir. Diğerleri ise: ‘İsrailoğullarına karşı azgınlık etmesidir’ demişlerdir. Bana göre en evlâ olanı,

55100. Metin

بَيْنَ الْأَمْرَيْنِ، فَالْمَعْنَى أَنَّهُ طَغَى عَلَى الْخَالِقِ بِأَنْ كَفَرَ بِهِ، وَطَغَى عَلَى الْخَلْقِ بِأَنْ تَكَبَّرَ عَلَيْهِمْ وَاسْتَعْبَدَهُمْ، وَكَمَا أَنَّ كَمَالَ الْعُبُودِيَّةِ لَيْسَ إِلَّا صِدْقَ الْمُعَامَلَةِ مَعَ الْخَالِقِ وَمَعَ الْخَلْقِ، فَكَذَا كَمَالُ الطُّغْيَانِ لَيْسَ إِلَّا الْجَمْعُ بَيْنَ سُوءِ الْمُعَامَلَةِ مَعَ الْخَالِقِ وَمَعَ الْخَلْقِ.

bu iki hususu birleştirmektir. O halde mana; O'nu inkâr ederek Yaratıcıya karşı azgınlık etmiş, onlara karşı kibirlenip onları köleleştirerek de yaratılmışlara karşı azgınlık etmiştir. Kulluğun kemali Yaratıcıya ve yaratılmışlara karşı dürüst muameleden ibaret olduğu gibi, azgınlığın kemali de Yaratıcıya ve yaratılmışlara karşı kötü muameleyi birleştirmekten ibarettir.

55101. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا بَعَثَهُ إِلَى فِرْعَوْنَ لقنه كلامين ليخاطبه بهما: فالأول: قوله تعالى:

Bil ki Allah Teâlâ onu Firavun'a gönderdiğinde, ona hitap etmesi için kendisine iki söz telkin etti. Birincisi Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:

55102. Metin

[سورة النازعات (٧٩) : آية ١٨]

[Nâziât Suresi (79), Ayet 18]

55103. Metin

فَقُلْ هَلْ لَكَ إِلى أَنْ تَزَكَّى (١٨)

{ فَقُلْ هَلْ لَكَ إِلى أَنْ تَزَكَّى } “De ki: ‘Arınmaya niyetin var mı?’”

55104. Metin

وَفِيهِ مَسَائِلُ:

Bunda birtakım meseleler vardır:

55105. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: يُقَالُ هَلْ لَكَ فِي كَذَا، وَهَلْ لَكَ إِلَى كَذَا، كَمَا تَقُولُ: هَلْ تَرْغَبُ فِيهِ، وَهَلْ تَرْغَبُ إِلَيْهِ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ: الْمُبْتَدَأُ مَحْذُوفٌ فِي اللَّفْظِ مُرَادٌ فِي المعنى، والتقدير: هل لك إلى تَزَكَّى حَاجَةٌ أَوْ إِرْبَةٌ، قَالَ الشَّاعِرُ:

Birinci Mesele: Tıpkı “Onda rağbetin var mı?” ve “Ona meylin var mı?” denildiği gibi [Arapçada] “hel leke fî kezâ” ve “hel leke ilâ kezâ” denir. Vâhidî şöyle demiştir: ‘Mübteda lafızda mahzuf olup manada kastedilmiştir. Takdiri şöyledir: “Arınmaya bir ihtiyacın veya arzun var mı?”’ Şair şöyle demiştir:

55106. Metin

فَهَلْ لَكُمْ فِيهَا إِلَيَّ فَإِنَّنِي ... بَصِيرٌ بِمَا أَعْيَا النِّطَاسِيَّ حِذْيَمَا

“Bu hususta bana [başvurmaya] niyetiniz var mı? Zira ben, uzman hekim Hızyem'i bile çaresiz bırakan dertleri iyi bilirim.”

55107. Metin

وَيُحْتَمَلُ أَنْ يَكُونَ التَّقْدِيرُ: هَلْ لَكَ سَبِيلٌ إِلَى أَنْ تَزَكَّى.

Takdirin: ‘Arınmaya giden bir yolun var mı?’ şeklinde olması da muhtemeldir.

55108. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: الزَّكِيُّ الطَّاهِرُ مِنَ الْعُيُوبِ كُلِّهَا، قَالَ: أَقَتَلْتَ نَفْساً زَكِيَّةً [الْكَهْفِ: ٧٤] وَقَالَ: قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها [الشَّمْسِ: ٩] وَهَذِهِ الْكَلِمَةُ جَامِعَةٌ لِكُلِّ مَا يَدْعُوهُ إِلَيْهِ، لِأَنَّ الْمُرَادَ هَلْ لَكَ إِلَى أَنْ تَفْعَلَ مَا تَصِيرُ بِهِ زَاكِيًا عَنْ كُلِّ مَا لَا يَنْبَغِي، وَذَلِكَ بِجَمْعِ كَلِّ مَا يَتَّصِلُ بِالتَّوْحِيدِ وَالشَّرَائِعِ.

İkinci Mesele: “Zekiyy”, bütün ayıplardan arınmış ve tertemiz olan demektir; nitekim Cenâb-ı Hak: { أَقَتَلْتَ نَفْساً زَكِيَّةً } “Tertemiz bir cana mı kıydın?” ve: { قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها } “Nefsini arındıran muhakkak kurtuluşa ermiştir” buyurmuştur. Bu kelime, Musa'nın onu davet ettiği her şeyi toplayıcı niteliktedir; zira maksat: ‘Uygun olmayan her şeyden arınmanı sağlayacak şeyi yapmaya meylin var mı?’ demektir ki bu da tevhid ve şeriatlarla ilgili her şeyi bir araya getirmekle olur.

55109. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: فِيهِ قِرَاءَتَانِ: التَّشْدِيدُ عَلَى إِدْغَامِ تَاءِ التَّفَعُّلِ فِي الزَّايِ لِتَقَارُبِهِمَا وَالتَّخْفِيفُ.

Üçüncü Mesele: Bunda iki kıraat vardır: Birbirine yakın mahreçte olmaları sebebiyle tefe‘‘ul babının tâ harfinin zâ harfine idğamıyla şeddeli okunuş ve şeddesiz (tahfif ile) okunuş.

55110. Metin

الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: الْمُعْتَزِلَةُ تَمَسَّكُوا بِهِ فِي إِبْطَالِ كَوْنِ اللَّهِ تَعَالَى خَالِقًا لِفِعْلِ الْعَبْدِ بِهَذِهِ الْآيَةِ، فَإِنَّ هَذَا اسْتِفْهَامٌ عَلَى سَبِيلِ التَّقْرِيرِ، أَيْ لَكَ سَبِيلٌ إِلَى أَنْ تَزَكَّى، وَلَوْ كَانَ ذَلِكَ بِفِعْلِ اللَّهِ تعالى لا نقلب الْكَلَامُ عَلَى مُوسَى، وَالْجَوَابُ عَنْ أَمْثَالِهِ تَقَدَّمَ.

Dördüncü Mesele: Mutezile, Allah Teâlâ'nın kulun fiilinin yaratıcısı olduğu fikrini iptal etme hususunda bu ayete tutunmuştur; zira bu soru ikrar ettirme (takrîr) üslubuyladır, yani ‘Senin arınmaya bir yolun vardır’ demektir. Şayet bu fiil Allah Teâlâ'nın fiiliyle olsaydı, söz Musa'nın aleyhine dönerdi. Bunun benzerlerine verilen cevaplar daha önce geçmişti.

55111. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْخَامِسَةُ: أَنَّهُ لَمَّا قَالَ لَهُمَا: فَقُولا لَهُ قَوْلًا لَيِّناً [طه: ٤٤] فَكَأَنَّهُ تَعَالَى رَتَّبَ لَهُمَا ذَلِكَ الْكَلَامَ اللَّيِّنَ الرَّقِيقَ، وَهَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّهُ لَا بُدَّ فِي الدَّعْوَةِ إِلَى اللَّهِ مِنَ اللِّينِ وَالرِّفْقِ وَتَرْكِ الْغِلْظَةِ، وَلِهَذَا قَالَ لِمُحَمَّدٍ ﷺ:

Beşinci Mesele: Allah Teâlâ o ikisine: { فَقُولا لَهُ قَوْلًا لَيِّناً } “Ona yumuşak söz söyleyin” buyurunca, sanki Allah Teâlâ onlar için bu yumuşak ve nazik kelamı bizzat tertip etmiştir. Bu da Allah'a davette yumuşaklığın, rıfkın ve kabalığı terk etmenin kaçınılmaz olduğuna delalet eder. Nitekim bundan ötürü Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)'e şöyle buyurmuştur:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.