55404. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
55405. Metin
سورة التكوير
Tekvîr Suresi
55406. Metin
عشرون وتسع آيات مكية
Yirmi dokuz ayet olup Mekkîdir.
55407. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ١]
[Tekvîr Suresi (81): 1. Ayet]
55408. Metin
﷽
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
55409. Metin
إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ (١)
{ إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ } “Güneş dürüldüğü zaman,” (1)
55410. Metin
اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ اثْنَيْ عَشَرَ شَيْئًا، وَقَالَ: إِذَا وَقَعَتْ هَذِهِ الْأَشْيَاءُ فَهُنَالِكَ عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا أَحْضَرَتْ [التَّكْوِيرِ: ١٤] فَالْأَوَّلُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ وَفِي التَّكْوِيرِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: التَّلْفِيفُ عَلَى جِهَةِ الِاسْتِدَارَةِ كَتَكْوِيرِ الْعِمَامَةِ،
Bil ki Allah Teâlâ on iki şeyi zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: Bu şeyler meydana geldiğinde işte orada { عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا أَحْضَرَتْ } “kişi önceden ne hazırladığını bilecektir” [Tekvîr: 14]. Birincisi: Allah Teâlâ'nın: { إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ } “Güneş dürüldüğü zaman” kavlidir. Tekvîr (تكوير) kelimesinde iki vecih vardır. Birincisi: Sarığın sarılması gibi yuvarlak bir şekilde sarmaktır.
55411. Metin
وَفِي الْحَدِيثِ «نَعُوذُ بِاللَّهِ مِنَ الْحَوْرِ بَعْدَ الْكَوْرِ»
Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Toplanıp düzene girdikten sonra dağılıp bozulmaktan (havr ba'de'l-kevr) Allah'a sığınırız.”
55412. Metin
أَيْ مِنَ التَّشَتُّتِ بَعْدَ الْأُلْفَةِ وَالطَّيُّ وَاللَّفُّ، وَالْكَوْرُ وَالتَّكْوِيرُ وَاحِدٌ، وَسُمِّيَتْ كَارَةُ الْقَصَّارِ كَارَةً لِأَنَّهُ يَجْمَعُ ثِيَابَهُ فِي ثَوْبٍ وَاحِدٍ، ثُمَّ إِنَّ الشَّيْءَ الَّذِي يُلَفُّ لَا شَكَّ أَنَّهُ يَصِيرُ مُخْتَفِيًا عَنِ الْأَعْيُنِ، فَعَبَّرَ عَنْ إِزَالَةِ النُّورِ عَنْ جِرْمِ الشَّمْسِ وَتَصْيِيرهَا غَائِبَةً عَنِ الْأَعْيُنِ بِالتَّكْوِيرِ، فَلِهَذَا قَالَ بَعْضُهُمْ: كُوِّرَتْ أَيْ طُمِسَتْ، وَقَالَ آخَرُونَ: انْكَسَفَتْ، وَقَالَ الْحَسَنُ: مُحِيَ ضَوْؤُهَا وَقَالَ الْمُفَضَّلُ بْنُ سَلَمَةَ: كُوِّرَتْ أَيْ ذَهَبَ ضَوْؤُهَا، كَأَنَّهَا اسْتَتَرَتْ فِي كَارَةٍ الْوَجْهُ الثَّانِي: فِي التَّكْوِيرِ يُقَالُ: كَوَّرْتُ الْحَائِطَ وَدَهْوَرْتُهُ إِذَا طَرَحْتَهُ حَتَّى يَسْقُطَ، قَالَ الْأَصْمَعِيُّ: يُقَالُ طَعَنَهُ فَكَوَّرَهُ إِذَا صَرَعَهُ، فَقَوْلُهُ: إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ أَيْ أُلْقِيَتْ وَرُمِيَتْ عَنِ الْفَلَكِ وَفِيهِ قَوْلٌ ثَالِثٌ: يُرْوَى عَنْ عُمَرَ أَنَّهُ لَفْظَةٌ مَأْخُوذَةٌ مِنَ الْفَارِسِيَّةِ، فَإِنَّهُ يُقَالُ لِلْأَعْمَى كُورٌ، وَهَاهُنَا سُؤَالَانِ:
Yani kaynaşmadan sonra dağılmaktan; [buradaki anlam] dürmek ve sarmaktır. Kevr (كَوْر) ile tekvîr (تَكْوِير) aynı manadadır. Çamaşırcının bohçasına da, elbiselerini tek bir kumaş içinde topladığı için kâre (كارة) adı verilmiştir. Sonra, şüphesiz dürülen ve sarılan bir şey gözlerden gizli kalır; dolayısıyla güneşin cisminden nurun giderilmesi ve onun gözlerden kaybolur hale getirilmesi "tekvîr" kelimesiyle ifade edilmiştir. Bundan dolayı bazıları: { كُوِّرَتْ } yani "silinip giderildi" demiştir. Diğerleri: "Tutuldu/karardı" demiş, Hasan: "Işığı silindi" demiş, Mufaddal b. Seleme ise şöyle demiştir: { كُوِّرَتْ } yani "sanki bir bohça içine gizlenmiş gibi ışığı gitti." Tekvîr kelimesindeki ikinci vecih: Bir duvarı devrilip düşecek şekilde yıktığında Arapçada “كَوَّرْتُ الْحَائِطَ وَدَهْوَرْتُهُ” denilir. Asmaî şöyle demiştir: Birini yere serip düşürdüğünde “طَعَنَهُ فَكَوَّرَهُ” (ona vurdu ve yere serdi) denilir. Dolayısıyla O'nun: { إِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ } buyruğu, yani "felekten atılıp fırlatıldığı zaman" demektir. Bunda üçüncü bir görüş daha vardır: Ömer'den bunun Farsçadan alınmış bir lafız olduğu rivayet edilmiştir; zira âmâ olan kimseye [Farsçada] “kûr” denilir. Burada iki soru bulunmaktadır:
55413. Metin
السُّؤَالُ الْأَوَّلُ: ارْتِفَاعُ الشَّمْسِ عَلَى الِابْتِدَاءِ أَوِ الْفَاعِلِيَّةِ الْجَوَابُ: بَلْ عَلَى الْفَاعِلِيَّةِ رَافِعُهَا فِعْلٌ مُضْمَرٌ، يُفَسِّرُهُ كُوِّرَتْ لِأَنَّ إِذَا، يُطْلَبُ الْفِعْلُ لِمَا فِيهِ مِنْ مَعْنَى الشَّرْطِ.
Birinci Soru: “eş-Şems” (الشَّمْسُ) kelimesinin merfu oluşu mübteda (özne) olmasından mıdır, yoksa fail olmasından mıdır? Cevap: Bilakis fail olmasındandır. Onu merfu yapan, { كُوِّرَتْ } fiilinin tefsir ettiği gizli bir fiildir; çünkü { إِذَا } lafzı şart manası taşıdığı için fiil talep eder.
55414. Metin
السُّؤَالُ الثَّانِي:
İkinci Soru:
55415. Metin
رُوِيَ أَنَّ الْحَسَنَ جَلَسَ بِالْبَصْرَةِ إِلَى أَبِي سَلَمَةَ بْنِ عَبْدِ الرَّحْمَنِ فَحَدَّثَ عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ أَنَّهُ ﵇، قَالَ: «إِنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ ثَوْرَانِ مُكَوَّرَانِ فِي النَّارِ يوم القيامة، فقال الْحَسَنُ، وَمَا ذَنْبُهُمَا؟ قَالَ: إِنِّي أُحَدِّثُكَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ» فَسَكَتَ الْحَسَنُ،
Rivayet edildiğine göre Hasan, Basra'da Ebû Seleme b. Abdirrahmân'ın meclisinde oturdu. O da Ebû Hureyre'den, [Aleyhisselâm]'ın şöyle buyurduğunu rivayet etti: «Kıyamet günü güneş ve ay ateşte dürülen iki öküzdür.» Bunun üzerine Hasan: "Onların günahı nedir?" dedi. [Ebû Seleme]: "Ben sana Resûlullah'tan naklediyorum" deyince Hasan sustu.
55416. Metin
وَالْجَوَابُ: أَنَّ سُؤَالَ الْحَسَنِ سَاقِطٌ، لِأَنَّ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ جَمَادَانِ فَإِلْقَاؤُهُمَا فِي النَّارِ لَا يَكُونُ سَبَبًا لِمَضَرَّتِهِمَا، وَلَعَلَّ ذَلِكَ يَصِيرُ سَبَبًا لِازْدِيَادِ الْحَرِّ فِي جَهَنَّمَ، فَلَا يَكُونُ هَذَا الْخَبَرُ عَلَى خِلَافِ الْعَقْلِ «١» / الثاني: قوله تعالى:
Cevap şudur: Hasan'ın sorusu geçersizdir. Çünkü güneş ve ay iki cansız varlıktır; dolayısıyla onların ateşe atılması kendilerine bir zarar sebebi olmaz. Belki de bu, cehennemdeki sıcağın artmasına bir sebep olur. Dolayısıyla bu haber akla aykırı değildir. «١» / İkincisi: Yüce Allah'ın şu buyruğudur:
55417. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ٢]
[Tekvîr Suresi (81): 2. Ayet]
55418. Metin
وَإِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ (٢)
{ وَإِذَا النُّجُومُ انْكَدَرَتْ } “Yıldızlar döküldüğü zaman,” (2)
55419. Metin
أَيْ تَنَاثَرَتْ وَتَسَاقَطَتْ كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَإِذَا الْكَواكِبُ انْتَثَرَتْ [الِانْفِطَارِ: ٢] وَالْأَصْلُ فِي الِانْكِدَارِ الِانْصِبَابُ، قَالَ الْخَلِيلُ: يُقَالُ انْكَدَرَ عَلَيْهِمُ الْقَوْمُ إِذَا جَاءُوا أَرْسَالًا فَانْصَبُّوا عَلَيْهِمْ، قال الكلبي: تمطر السماء
Yani saçılıp döküldü demektir; nitekim Allah Teâlâ: { وَإِذَا الْكَواكِبُ انْتَثَرَتْ } [الِانْفِطَارِ: ٢] “Yıldızlar dağılıp saçıldığı zaman,” buyurmuştur. İnkidâr (الِانْكِدَار) kelimesinin asıl anlamı ise dökülüp boşalmaktır. Halîl şöyle demiştir: İnsanlar grup grup gelip onların üzerine birden çullandıklarında 'انْكَدَرَ عَلَيْهِمُ الْقَوْمُ' (Topluluk üzerlerine çullandı/döküldü) denilir. Kelbî ise şöyle demiştir: Gök1
55420. Metin
يَوْمَئِذٍ نُجُومًا فَلَا يَبْقَى نَجْمٌ فِي السَّمَاءِ إِلَّا وَقَعَ عَلَى وَجْهِ الْأَرْضِ، قَالَ عَطَاءٌ: وَذَلِكَ أَنَّهَا فِي قَنَادِيلَ مُعَلَّقَةٍ بَيْنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ بِسَلَاسِلَ مِنَ النُّورِ، وَتِلْكَ السَّلَاسِلُ فِي أَيْدِي الْمَلَائِكَةِ، فَإِذَا مَاتَ مَنْ فِي السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ تَسَاقَطَتْ تِلْكَ السَّلَاسِلُ مِنْ أَيْدِي الْمَلَائِكَةِ. الثالث: قوله تعالى:
yıldız yağdırır da gökte yeryüzüne düşmedik hiçbir yıldız kalmaz. Atâ şöyle demiştir: Bunun sebebi şudur: Onlar yer ile gök arasında nurdan zincirlerle asılmış kandillerdedir ve o zincirler meleklerin ellerindedir. Göktekiler ve yerdekiler öldüğünde, o zincirler meleklerin ellerinden düşer. Üçüncüsü: Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:
55421. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ٣]
[Tekvîr Suresi (81): 3. Ayet]
55422. Metin
وَإِذَا الْجِبالُ سُيِّرَتْ (٣)
{ وَإِذَا الْجِبالُ سُيِّرَتْ } “Dağlar yürütüldüğü zaman,” (3)
55423. Metin
أَيْ عَنْ وَجْهِ الْأَرْضِ كَقَوْلِهِ: وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ فَكانَتْ سَراباً [النَّبَإِ: ٢٠] أَوْ فِي الْهَوَاءِ كَقَوْلِهِ: تَمُرُّ مَرَّ السَّحابِ [النَّمْلِ: ٨٨] . الرابع: قوله:
Yani O'nun: { وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ فَكانَتْ سَراباً } “Dağlar yürütülüp serap haline geldiğinde” [Nebe: 20] buyruğunda olduğu gibi yeryüzünden [kaldırılıp yürütüldüğü], yahut O'nun: { تَمُرُّ مَرَّ السَّحابِ } “bulutların geçişi gibi geçerler” [Neml: 88] buyruğunda olduğu gibi havada [yürütüldüğü zamandır]. Dördüncüsü: O'nun şu buyruğudur:
55424. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ٤]
[Tekvîr Suresi (81): 4. Ayet]
55425. Metin
وَإِذَا الْعِشارُ عُطِّلَتْ (٤)
{ وَإِذَا الْعِشارُ عُطِّلَتْ } “Gebe develer başıboş bırakıldığı zaman,” (4)
55426. Metin
فِيهِ قَوْلَانِ:
Bunda iki görüş vardır:
55427. Metin
الْقَوْلُ الْأَوَّلُ: المشهور أن الْعِشارُ جميع عُشَرَاءَ كَالنِّفَاسِ فِي جَمْعِ نُفَسَاءَ، وَهِيَ الَّتِي أَتَى عَلَى حَمْلِهَا عَشْرَةُ أَشْهُرٍ، ثُمَّ هُوَ اسْمُهَا إِلَى أَنْ تَضَعَ لِتَمَامِ السَّنَّةِ، وَهِيَ أَنْفَسُ مَا يَكُونُ عِنْدَ أَهْلِهَا وَأَعَزُّهَا عَلَيْهِمْ، وعُطِّلَتْ قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَهْمَلَهَا أَهْلُهَا لِمَا جَاءَهُمْ مِنْ أَهْوَالِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَلَيْسَ شَيْءٌ أَحَبَّ إِلَى الْعَرَبِ مِنَ النُّوقِ الْحَوَامِلِ، وَخُوطِبَ الْعَرَبُ بِأَمْرِ الْعِشَارِ لِأَنَّ أَكْثَرَ مَالِهَا وَعَيْشِهَا مِنَ الْإِبِلِ. وَالْغَرَضُ مِنْ ذَلِكَ ذَهَابُ الْأَمْوَالِ وَبُطْلَانُ الْأَمْلَاكِ، وَاشْتِغَالُ النَّاسِ بِأَنْفُسِهِمْ كَمَا قَالَ: يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مالٌ وَلا بَنُونَ إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ [الشُّعَرَاءِ: ٨٨، ٨٩] وَقَالَ: وَلَقَدْ جِئْتُمُونا فُرادى كَما خَلَقْناكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ [الْأَنْعَامِ: ٩٤] .
Birinci Görüş: Meşhur olan, “el-‘Işâr” (الْعِشارُ) kelimesinin, tıpkı “nufesâ” (نُفَسَاء) kelimesinin çoğulunun “nifâs” (نِفَاس) olması gibi, “‘uşerâ” (عُشَرَاء) kelimesinin çoğulu olmasıdır; bu da hamileliğinin üzerinden on ay geçmiş olan dişi devedir; daha sonra bir yılı tamamlayıp doğuruncaya kadar onun ismi budur. O, sahipleri katında en kıymetli ve kendilerine en sevimli olan maldır. { عُطِّلَتْ } [ifadesi hakkında] İbn Abbâs şöyle demiştir: Kıyamet gününün dehşetleri başlarına geldiğinde sahipleri onları terk edip ihmal etmiştir. Araplar için gebe develerden daha sevimli hiçbir şey yoktur. Araplara 'ışâr devesi üzerinden hitap edilmiştir; çünkü mallarının ve geçimlerinin çoğu develerdendir. Bundan maksat, malların elden gitmesi, mülklerin hükümsüz kalması ve Allah Teâlâ'nın: { يَوْمَ لَا يَنْفَعُ مالٌ وَلا بَنُونَ إِلَّا مَنْ أَتَى اللَّهَ بِقَلْبٍ سَلِيمٍ } “O gün ne mal fayda verir ne de oğullar. Ancak Allah'a selim bir kalple gelenler müstesna” [Şuarâ: 88-89] ve: { وَلَقَدْ جِئْتُمُونا فُرادى كَما خَلَقْناكُمْ أَوَّلَ مَرَّةٍ } “Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi bize teker teker geldiniz” [En'âm: 94] buyurduğu gibi insanların kendi canlarının derdine düşmesidir.
55428. Metin
وَالْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّ الْعِشَارَ كِنَايَةٌ عَنِ السَّحَابِ تَعَطَّلَتْ عَمَّا فِيهَا مِنَ الْمَاءِ، وَهَذَا وَإِنْ كَانَ مَجَازًا إِلَّا أَنَّهُ أَشْبَهُ بِسَائِرِ مَا قَبْلَهُ، وَأَيْضًا فَالْعَرَبُ تُشَبِّهُ السَّحَابَ بِالْحَامِلِ، قَالَ تَعَالَى: فَالْحامِلاتِ وِقْراً [الذَّارِيَاتِ: ٢] .
İkinci Görüş: el-‘Işâr, içindeki sudan boşalmış bulutlardan kinayedir. Bu mecaz olmakla birlikte, kendisinden önceki ifadelere daha uygundur. Ayrıca Araplar bulutu hamileye benzetirler. Nitekim Allah Teâlâ: { فَالْحامِلاتِ وِقْراً } “Ağır yük taşıyanlara” [Zâriyât: 2] buyurmuştur.
55429. Metin
الْخَامِسُ: قَوْلُهُ تَعَالَى:
Beşincisi: Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:
55430. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ٥]
[Tekvîr Suresi (81): 5. Ayet]
55431. Metin
وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ (٥)
{ وَإِذَا الْوُحُوشُ حُشِرَتْ } “Vahşi hayvanlar bir araya toplandığı zaman,” (5)
55432. Metin
كُلُّ شَيْءٍ مِنْ دَوَابِّ الْبَرِّ مِمَّا لَا يُسْتَأْنَسُ فَهُوَ وَحْشٌ، وَالْجَمْعُ الوحوش، وحُشِرَتْ جُمِعَتْ مِنْ كُلِّ نَاحِيَةٍ، قَالَ قَتَادَةُ: يُحْشَرُ كُلُّ شَيْءٍ حَتَّى الذُّبَابُ لِلْقَصَّاصِ، قَالَ الْمُعْتَزِلَةُ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يَحْشُرُ الْحَيَوَانَاتِ كُلَّهَا فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ لِيُعَوِّضَهَا عَلَى آلَامِهَا الَّتِي وَصَلَتْ إِلَيْهَا فِي الدُّنْيَا بِالْمَوْتِ وَالْقَتْلِ وَغَيْرِ ذَلِكَ، فَإِذَا عُوِّضَتْ عَلَى تِلْكَ الْآلَامِ، فَإِنْ شَاءَ اللَّهُ أَنْ يُبْقِيَ بَعْضَهَا فِي الْجَنَّةِ إِذَا كَانَ مُسْتَحْسَنًا فَعَلَ، وَإِنْ شَاءَ أَنْ يُفْنِيَهُ أَفْنَاهُ عَلَى مَا جَاءَ بِهِ الْخَبَرُ، وَأَمَّا أَصْحَابُنَا فَعِنْدَهُمْ أَنَّهُ لَا يَجِبُ عَلَى اللَّهِ شَيْءٌ بِحُكْمِ الِاسْتِحْقَاقِ، وَلَكِنَّهُ تَعَالَى يَحْشُرُ الْوُحُوشَ كُلَّهَا فَيَقْتَصُّ لِلْجَمَّاءِ مِنَ الْقَرْنَاءِ، ثُمَّ يُقَالُ لَهَا مُوتِي فَتَمُوتُ، وَالْغَرَضُ مِنْ ذِكْرِ هَذِهِ الْقِصَّةِ هَاهُنَا وُجُوهٌ أَحَدُهَا: / أَنَّهُ تَعَالَى إِذَا كَانَ [يَوْمُ الْقِيَامَةِ] يَحْشُرُ كُلَّ الْحَيَوَانَاتِ إِظْهَارًا لِلْعَدْلِ، فَكَيْفَ يَجُوزُ مَعَ هَذَا أَنْ لَا يَحْشُرَ الْمُكَلَّفِينَ مِنَ الْإِنْسِ وَالْجِنِّ؟ الثَّانِي: أَنَّهَا تَجْتَمِعُ فِي مَوْقِفِ الْقِيَامَةِ مَعَ شِدَّةِ نَفْرَتِهَا عَنِ النَّاسِ فِي الدُّنْيَا وَتَبَدُّدِهَا فِي الصَّحَارِي، فَدَلَّ هَذَا عَلَى أَنَّ اجْتِمَاعَهَا إِلَى النَّاسِ لَيْسَ إِلَّا مِنْ هَوْلِ ذَلِكَ الْيَوْمِ وَالثَّالِثُ: أَنَّ هَذِهِ الْحَيَوَانَاتِ بَعْضُهَا غِذَاءٌ لِلْبَعْضِ، ثُمَّ إِنَّهَا فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ تَجْتَمِعُ وَلَا يَتَعَرَّضُ بَعْضُهَا لِبَعْضٍ وَمَا ذَاكَ إِلَّا لِشِدَّةِ هَوْلِ ذَلِكَ الْيَوْمِ، وَفِي الْآيَةِ قَوْلٌ آخَرُ: لِابْنِ عَبَّاسٍ وَهُوَ أَنَّ حَشْرَ الْوُحُوشِ عِبَارَةٌ عَنْ مَوْتِهَا، يُقَالُ- إِذَا أَجْحَفَتِ السَّنَةُ بِالنَّاسِ وَأَمْوَالِهِمْ-
Kara hayvanlarından evcilleşmeyen her şey vahşidir (vahş), çoğulu da el-vuhûş'tur (الوحوش). { حُشِرَتْ } ise her bir taraftan toplandığı zaman demektir. Katâde şöyle demiştir: Kısas için sineğe varıncaya kadar her şey toplanır. Mutezile şöyle demiştir: Allah Teâlâ o gün bütün hayvanları, dünyada ölüm, öldürülme ve benzeri şekillerde çektikleri acıların karşılığını (ivaz) vermek için haşreder. Bu acıların karşılığı verildikten sonra, eğer Allah güzel görülen bazısını cennette bırakmak dilerse öyle yapar; şayet onları yok etmeyi dilerse rivayette geldiği üzere onları yok eder. Ashabımıza (Ehl-i Sünnet'e) gelince, onlara göre Allah'a hak etme hükmüyle hiçbir şey vacip olmaz; fakat O Teâlâ bütün vahşi hayvanları haşreder, boynuzsuz koyun için boynuzludan kısas alır, sonra onlara: "Ölün!" denilir, onlar da ölürler. Bu olayın burada zikredilmesinin gayesi birkaç yöndendir. Birincisi: / Allah Teâlâ [kıyamet günü] adaleti ortaya koymak için bütün hayvanları haşrettiğine göre, bununla birlikte insan ve cinden olan mükellefleri haşretmemesi nasıl caiz olabilir? İkincisi: Dünyada insanlardan son derece kaçmalarına ve çöllere dağılmış olmalarına rağmen kıyamet durağında toplanırlar. Bu da onların insanlarla bir arada toplanmalarının ancak o günün dehşetinden ileri geldiğine delalet eder. Üçüncüsü: Bu hayvanların bir kısmı diğerinin besinidir; buna rağmen o gün toplanırlar ve hiçbiri diğerine ilişmez. Bu da ancak o günün şiddetli dehşetinden ötürüdür. Ayette İbn Abbâs'a ait başka bir görüş daha vardır; o da vahşi hayvanların haşredilmesinin ölümlerinden ibaret olduğudur. Kıtlık yılı insanları ve mallarını kırıp geçirdiğinde “حشرتهم السنة” (Kıtlık yılı onları sürüp tüketti) denilir.
55433. Metin
حشرتهم السنة، وقرئ حشرت بالتشديد. السادس: قوله تعالى:
Ayetteki kelime şeddeli olarak “حُشِّرَتْ” şeklinde de okunmuştur. Altıncısı: Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:
55434. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ٦]
[Tekvîr Suresi (81): 6. Ayet]
55435. Metin
وَإِذَا الْبِحارُ سُجِّرَتْ (٦)
{ وَإِذَا الْبِحارُ سُجِّرَتْ } “Denizler kaynatıldığı zaman,” (6)
55436. Metin
قُرِئَ بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيدِ، وَفِيهِ وُجُوهٌ: أَحَدُهَا: أَنَّ أَصْلَ الْكَلِمَةِ مِنْ سَجَرْتُ التَّنُّورَ إِذَا أَوْقَدْتَهَا، وَالشَّيْءُ إِذَا وُقِدَ فِيهِ نَشَفَ مَا فِيهِ مِنَ الرُّطُوبَةِ، فَحِينَئِذٍ لَا يَبْقَى فِي الْبِحَارِ شَيْءٌ مِنَ الْمِيَاهِ الْبَتَّةَ، ثُمَّ إِنَّ الْجِبَالَ قَدْ سُيِّرَتْ عَلَى مَا قال: وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ [النبأ: ٢٠] وَحِينَئِذٍ تَصِيرُ الْبِحَارُ وَالْأَرْضُ شَيْئًا وَاحِدًا فِي غَايَةِ الْحَرَارَةِ وَالْإِحْرَاقِ، وَيُحْتَمَلُ أَنْ تَكُونَ الْأَرْضُ لَمَّا نَشَفَتْ مِيَاهُ الْبِحَارِ رَبَتْ فَارْتَفَعَتْ فَاسْتَوَتْ بِرُءُوسِ الْجِبَالِ، وَيُحْتَمَلُ أَنَّ الْجِبَالَ لَمَّا انْدَكَّتْ وَتَفَرَّقَتْ أَجْزَاؤُهَا وَصَارَتْ كَالتُّرَابِ وَقَعَ ذَلِكَ التُّرَابُ فِي أَسْفَلِ الْجِبَالِ، فَصَارَ وَجْهُ الْأَرْضِ مُسْتَوِيًا مَعَ الْبِحَارِ، وَيَصِيرُ الْكُلُّ بَحْرًا مَسْجُورًا وَثَانِيهَا: أَنْ يَكُونَ سُجِّرَتْ بِمَعْنَى فُجِّرَتْ وَذَلِكَ لِأَنَّ بَيْنَ الْبِحَارِ حَاجِزًا عَلَى مَا قَالَ: مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيانِ بَيْنَهُما بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيانِ [الرَّحْمَنِ: ١٩، ٢٠] فَإِذَا رَفَعَ اللَّهُ ذَلِكَ الْحَاجِزَ فَاضَ الْبَعْضُ فِي الْبَعْضِ، وَصَارَتِ الْبِحَارُ بَحْرًا وَاحِدًا، وَهُوَ قَوْلُ الْكَلْبِيِّ: وَثَالِثُهَا: سُجِّرَتْ أُوقِدَتْ، قَالَ الْقَفَّالُ: وَهَذَا التَّأْوِيلُ يَحْتَمِلُ وُجُوهًا الْأَوَّلُ: أَنْ تَكُونَ جَهَنَّمُ فِي قُعُورِ الْبِحَارِ، فَهِيَ الْآنَ غَيْرُ مَسْجُورَةٍ لِقِيَامِ الدُّنْيَا، فَإِذَا انْتَهَتْ مُدَّةُ الدُّنْيَا أَوْصَلَ اللَّهُ تَأْثِيرَ تِلْكَ النِّيرَانِ إِلَى الْبِحَارِ، فَصَارَتْ بِالْكُلِّيَّةِ مَسْجُورَةً بِسَبَبِ ذَلِكَ وَالثَّانِي: أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُلْقِي الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ وَالْكَوَاكِبَ فِي الْبِحَارِ، فَتَصِيرُ الْبِحَارُ مَسْجُورَةً بِسَبَبِ ذَلِكَ وَالثَّالِثُ: أَنْ يَخْلُقَ اللَّهُ تَعَالَى بِالْبِحَارِ نِيرَانًا عَظِيمَةً حَتَّى تَتَسَخَّنَ تِلْكَ الْمِيَاهُ، وَأَقُولُ هَذِهِ الْوُجُوهُ مُتَكَلَّفَةٌ لَا حَاجَةَ إِلَى شَيْءٍ مِنْهَا، لِأَنَّ الْقَادِرَ عَلَى تَخْرِيبِ الدُّنْيَا وَإِقَامَةِ الْقِيَامَةِ لَا بُدَّ وَأَنْ يَكُونَ قَادِرًا عَلَى أَنْ يَفْعَلَ بِالْبِحَارِ مَا شَاءَ مِنْ تَسْخِينٍ، وَمِنْ قَلْبِ مِيَاهِهَا نِيرَانًا مِنْ غَيْرِ حَاجَةٍ مِنْهُ إِلَى أن يلقى فيها الشمس والقمر، أو يَكُونَ تَحْتَهَا نَارُ جَهَنَّمَ.
Şeddesiz ve şeddeli olarak okunmuştur. Bunda birkaç vecih vardır: Birincisi: Kelimenin aslı, tandırı yaktığında kullanılan “سَجَرْتُ التَّنُّورَ” ifadesindendir. Bir şey içinde ateş yakıldığında, içindeki nem çekilip kurur; o anda denizlerde kesinlikle sudan hiçbir şey kalmaz. Sonra dağlar, Allah'ın: { وَسُيِّرَتِ الْجِبالُ } “Dağlar yürütüldüğünde” [Nebe: 20] buyurduğu üzere yürütülmüştür; o vakit denizler ve yeryüzü son derece sıcak ve yakıcı tek bir şey haline gelir. Denizlerin suları kuruduğunda yeryüzünün kabarıp yükselmesi ve dağların zirveleriyle bir hizaya gelmesi de muhtemeldir; dağlar ufalanıp parçaları dağılarak toprak gibi olduğunda o toprağın dağların eteklerine dökülmesi, böylece yeryüzünün denizlerle bir hizada düzleşmesi ve hepsinin tutuşturulmuş bir deniz haline gelmesi de muhtemeldir. İkincisi: { سُجِّرَتْ } kelimesinin fışkırtılıp akıtıldı (فُجِّرَتْ) manasında olmasıdır. Zira denizler arasında, Allah Teâlâ'nın: { مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيانِ بَيْنَهُما بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيانِ } “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçemezler” [Rahmân: 19-20] buyurduğu gibi bir engel vardır. Allah o engeli kaldırdığında bir kısmı diğerine taşar ve denizler tek bir deniz haline gelir; Kelbî'nin görüşü budur. Üçüncüsü: { سُجِّرَتْ } tutuşturuldu/yakıldı demektir. Kaffâl şöyle demiştir: Bu tevil birkaç vechi ihtiva eder: Birincisi: Cehennemin denizlerin dibinde olmasıdır; o, dünyanın devam etmesi sebebiyle şu anda alevlendirilmemiştir; dünya süresi sona erdiğinde Allah o ateşlerin tesirini denizlere ulaştırır ve denizler bu sebeple bütünüyle alevlendirilir. İkincisi: Allah Teâlâ'nın güneşi, ayı ve yıldızları denizlere atması ve denizlerin bu sebeple tutuşmasıdır. Üçüncüsü: Allah Teâlâ'nın denizlerde o suların ısınmasını sağlayacak büyük ateşler yaratmasıdır. Ben derim ki: Bu vecihler tekellüflüdür (zorlamadır), bunlardan hiçbirine ihtiyaç yoktur; zira dünyayı harap etmeye ve kıyameti koparmaya muktedir olan Zât'ın, içine güneşi ve ayı atmasına veya altında cehennem ateşi bulunmasına hiç ihtiyaç duymaksızın denizlerde ısıtma ve sularını ateşe dönüştürme konusunda dilediğini yapmaya kâdir olması muhakkaktır.
55437. Metin
وَاعْلَمْ أَنَّ هَذِهِ الْعَلَامَاتِ السِّتَّ يُمْكِنُ وُقُوعُهَا فِي أَوَّلِ زَمَانِ تَخْرِيبِ الدُّنْيَا، وَيُمْكِنُ وُقُوعُهَا أَيْضًا بَعْدَ قِيَامِ الْقِيَامَةِ، وَلَيْسَ فِي اللَّفْظِ مَا يَدُلُّ عَلَى أَحَدِ الِاحْتِمَالَيْنِ، أَمَّا السِّتَّةُ الْبَاقِيَةُ فَإِنَّهَا مُخْتَصَّةٌ بالقيامة. / السابع: قوله تعالى:
Bil ki bu altı alametin dünyanın harap edilmesinin ilk vaktinde vuku bulması mümkün olduğu gibi, kıyamet koptuktan sonra vuku bulması da mümkündür; lafızda bu iki ihtimalden birine delalet eden bir şey yoktur. Geriye kalan altı alamete gelince, onlar kıyamete mahsustur. / Yedincisi: Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:
55438. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ٧]
[Tekvîr Suresi (81): 7. Ayet]
55439. Metin
وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ (٧)
{ وَإِذَا النُّفُوسُ زُوِّجَتْ } “Ruhlar eşleştirildiği zaman,” (7)
55440. Metin
وَفِيهِ وُجُوهٌ أَحَدُهَا: قُرِنَتِ الْأَرْوَاحُ بِالْأَجْسَادِ وَثَانِيهَا: قَالَ الْحَسَنُ: يَصِيرُونَ فِيهَا ثَلَاثَةَ أَزْوَاجٍ كَمَا قَالَ:
Bunda birkaç vecih vardır: Birincisi: Ruhların cesetlerle birleştirilmesidir. İkincisi: Hasan şöyle demiştir: [İnsanlar] orada, Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi üç sınıf/grup haline gelirler:
55441. Metin
وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ ما أَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ [الْوَاقِعَةِ: ٧، ١٠] وَثَالِثُهَا: أَنَّهُ يُضَمُّ إِلَى كُلِّ صِنْفٍ مَنْ كَانَ فِي طَبَقَتِهِ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ، فَيُضَمُّ الْمُبْرَزُ فِي الطَّاعَاتِ إِلَى مِثْلِهِ، وَالْمُتَوَسِّطُ إِلَى مِثْلِهِ وَأَهْلُ الْمَعْصِيَةِ إِلَى مِثْلِهِ، فَالتَّزْوِيجُ أَنْ يُقْرَنَ الشَّيْءُ بِمِثْلِهِ، وَالْمَعْنَى أَنْ يُضَمَّ كُلُّ وَاحِدٍ إِلَى طَبَقَتِهِ فِي الْخَيْرِ وَالشَّرِّ وَرَابِعُهَا: يُضَمُّ كُلُّ رَجُلٍ إِلَى مَنْ كَانَ يَلْزَمُهُ مِنْ مَلِكٍ وَسُلْطَانٍ كَمَا قَالَ احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْواجَهُمْ [الصَّافَّاتِ: ٢٢] قِيلَ فَزِدْنَاهُمْ مِنَ الشَّيَاطِينِ وَخَامِسُهَا: قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ زُوِّجَتْ نُفُوسُ الْمُؤْمِنِينَ بِالْحُورِ الْعِينِ وَقُرِنَتْ نُفُوسُ الْكَافِرِينَ بِالشَّيَاطِينِ وَسَادِسُهَا:
{ وَكُنْتُمْ أَزْواجاً ثَلاثَةً فَأَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ مَا أَصْحابُ الْمَيْمَنَةِ وَأَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ ما أَصْحابُ الْمَشْئَمَةِ وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَ } “Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman: Sağın adamları, ne uğurludur o sağın adamları! Solun adamları, ne uğursuzdur o solun adamları! Ve [hayırda] önde olanlar, [ecirde de] öndedirler” [Vâkıa: 7-10]. Üçüncüsü: Erkeklerden ve kadınlardan her bir sınıfa kendi derecesinde olan kimsenin katılmasıdır; böylece taatlerde öne geçen kendi benzerine, orta derecede olan kendi benzerine, isyan ehli de kendi benzerine katılır. Zira tezvic (تزويج), bir şeyin benzeriyle eşleştirilmesidir; manası da hayır ve şerde herkesin kendi derecesindekine katılmasıdır. Dördüncüsü: Her bir kimsenin, Allah Teâlâ'nın: { احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا وَأَزْواجَهُمْ } “Zulmedenleri ve onların eşlerini toplayın” [Sâffât: 22] buyurduğu gibi, dünyada bağlı bulunduğu kral ve sultana katılmasıdır; [onların eşlerinden maksadın] şeytanlardan olan benzerleri olduğu söylenmiştir. Beşincisi: İbn Abbâs şöyle demiştir: Müminlerin ruhları hurilerle eşleştirilir, kâfirlerin ruhları ise şeytanlarla birleştirilir. Altıncısı:
55442. Metin
قُرِنَ كُلُّ امْرِئٍ بِشِيعَتِهِ الْيَهُودِيُّ بِالْيَهُودِيِّ وَالنَّصْرَانِيُّ بِالنَّصْرَانِيِّ، وَقَدْ وَرَدَ فِيهِ خَبَرٌ مَرْفُوعٌ وَسَابِعُهَا: قَالَ الزَّجَّاجُ: قُرِنَتِ النُّفُوسُ بِأَعْمَالِهَا. وَاعْلَمْ أَنَّكَ إِذَا تَأَمَّلْتَ فِي الْأَقْوَالِ الَّتِي ذَكَرْنَاهَا أَمْكَنَكَ أَنْ تَزِيدَ عَلَيْهَا مَا شئت.
Her bir kimsenin kendi fırkasına; Yahudinin Yahudiye, Hristiyanın Hristiyana katılmasıdır. Bu hususta merfû bir hadis de varid olmuştur. Yedincisi: Zeccâc şöyle demiştir: Nefisler amelleriyle eşleştirilmiştir. Bil ki zikrettiğimiz görüşler üzerinde düşündüğünde, bunlara dilediğin kadarını eklemen mümkündür.
55443. Metin
الثامن: قوله تعالى:
Sekizincisi: Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:
55444. Metin
[سورة التكوير (٨١) : الآيات ٨ الى ٩]
[Tekvîr Suresi (81): 8-9. Ayetler]
55445. Metin
وَإِذَا الْمَوْؤُدَةُ سُئِلَتْ (٨) بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ (٩)
{ وَإِذَا الْمَوْؤُدَةُ سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ } “Diri diri toprağa gömülen kıza, hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman,” (8-9)
55446. Metin
فِيهِ مَسَائِلُ:
Bunda birkaç mesele vardır:
55447. Metin
الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: وَأَدَ يَئِدُ مَقْلُوبٌ مِنْ آدَ يَئُودُ أودا ثقل قال تعالى: وَلا يَؤُدُهُ حِفْظُهُما [الْبَقَرَةِ: ٢٥٥] أَيْ يُثْقِلُهُ لِأَنَّهُ إِثْقَالٌ بِالتُّرَابِ كَانَ الرَّجُلُ إِذَا وُلِدَتْ لَهُ بِنْتٌ فَأَرَادَ بَقَاءَ حَيَاتِهَا أَلْبَسَهَا جُبَّةً مِنْ صُوفٍ أَوْ شَعْرٍ لِتَرْعَى لَهُ الْإِبِلَ وَالْغَنَمَ فِي الْبَادِيَةِ، وَإِنْ أَرَادَ قَتْلَهَا تَرَكَهَا حَتَّى إِذَا بَلَغَتْ قَامَتُهَا سِتَّةَ أَشْبَارٍ فَيَقُولُ لِأُمِّهَا طَيِّبِيهَا وَزَيِّنِيهَا حَتَّى أَذْهَبَ بِهَا إِلَى أَقَارِبِهَا وَقَدْ حَفَرَ لَهَا بِئْرًا فِي الصَّحْرَاءِ فَيَبْلُغُ بِهَا إِلَى الْبِئْرِ فَيَقُولُ لَهَا انْظُرِي فِيهَا ثُمَّ يَدْفَعُهَا مِنْ خَلْفِهَا وَيُهِيلُ عَلَيْهَا التُّرَابَ حَتَّى يَسْتَوِيَ الْبِئْرُ بِالْأَرْضِ، وَقِيلَ: كَانَتِ الْحَامِلُ إِذَا قَرَّبَتْ حَفَرَتْ حُفْرَةً فَتَمَخَّضَتْ عَلَى رَأْسِ الْحُفْرَةِ فَإِذَا ولدت بنت رَمَتْهَا فِي الْحُفْرَةِ، وَإِذَا وَلَدَتِ ابْنًا أَمْسَكَتْهُ، وَهَاهُنَا سُؤَالَانِ:
Birinci Mesele: Ve’ede ye’idu (وَأَدَ يَئِدُ), ağır basmak/ağır gelmek anlamındaki âde yeûdu (آدَ يَئُودُ) fiilinin harflerinin yer değiştirmesinden meydana gelmiştir (maklûb). Allah Teâlâ: { وَلا يَؤُدُهُ حِفْظُهُما } “Onları korumak O'na ağır gelmez” [Bakara: 255] buyurmuştur, yani O'na ağırlık vermez; çünkü [ve’d] toprakla ağırlık vermektir (üzerine toprak yığmaktır). Bir adamın bir kız çocuğu doğduğunda, eğer onun hayatta kalmasını isterse çölde kendisine develeri ve koyunları gütmesi için ona yünden veya kıldan bir cübbe giydirirdi. Şayet onu öldürmek isterse, boyu altı karışa ulaşıncaya kadar onu bırakır, sonra annesine: "Onu güzel kokularla donat ve süsle, onu akrabalarına götüreyim" derdi. Halbuki çölde onun için bir kuyu kazmış olurdu. Onu kuyuya kadar götürür ve ona: "İçine bak" derdi; ardından onu arkasından iter ve kuyu yerle bir oluncaya kadar üzerine toprak yığardı. Hamile kadının doğumu yaklaştığında bir çukur kazdığı, çukurun başında doğum sancısı çektiği, kız doğurursa onu çukura attığı, erkek doğurursa onu alıkoyduğu da söylenmiştir. Burada iki soru vardır:
55448. Metin
السُّؤَالُ الْأَوَّلُ: مَا الَّذِي حَمَلَهُمْ عَلَى وَأْدِ الْبَنَاتِ؟ الْجَوَابُ: الْخَوْفُ مِنْ لُحُوقِ الْعَارِ بِهِمْ مِنْ أَجْلِهِمْ أَوِ الْخَوْفُ مِنَ الْإِمْلَاقِ، كَمَا قَالَ تَعَالَى: وَلا تَقْتُلُوا أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ [الْإِسْرَاءِ: ٣١] وَكَانُوا يَقُولُونَ: إِنَّ الْمَلَائِكَةَ بَنَاتُ اللَّهِ فَأَلْحَقُوا الْبَنَاتَ بِالْمَلَائِكَةِ، وَكَانَ صَعْصَعَةُ بْنُ نَاجِيَةَ مِمَّنْ مَنَعَ الْوَأْدَ فَافْتَخَرَ الْفَرَزْدَقُ بِهِ فِي قَوْلِهِ:
Birinci Soru: Onları kız çocuklarını diri diri gömmeye sevk eden şey nedir? Cevap: Onlar yüzünden kendilerine bir ar/utanç gelmesi korkusu yahut Allah Teâlâ'nın: { وَلا تَقْتُلُوا أَوْلادَكُمْ خَشْيَةَ إِمْلاقٍ } “Yoksulluk korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin” [İsrâ: 31] buyurduğu gibi fakirlik korkusudur. Onlar meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söyler ve böylece kız çocuklarını meleklere katarlardı. Sa'saa b. Nâciye kız çocuklarının diri diri gömülmesini engelleyenlerdendi. Ferezdak onunla şu sözünde övünmüştür:
55449. Metin
وَمِنَّا الَّذِي مَنَعَ الْوَائِدَاتِ ... فَأَحْيَا الْوَئِيدَ فَلَمْ تُوأَدِ
“Bizdendir o diri diri gömen kadınları engelleyen... / Böylece diri diri gömüleni diriltti de o gömülmedi.”
55450. Metin
السُّؤَالُ الثَّانِي: فَمَا معنى سؤال الموؤدة عَنْ ذَنْبِهَا الَّذِي قُتِلَتْ بِهِ، وَهَلَّا سُئِلَ الْوَائِدُ عَنْ مُوجِبِ قَتْلِهِ لَهَا؟
İkinci Soru: Diri diri gömülen kıza hangi günahtan ötürü öldürüldüğünün sorulmasının manası nedir? Onu gömen kimseye onu niçin öldürdüğü sorulmalı değil miydi?
55451. Metin
الْجَوَابُ: سُؤَالُهَا وَجَوَابُهَا تَبْكِيتٌ لِقَاتِلِهَا، وَهُوَ كَتَبْكِيتِ النَّصَارَى فِي قَوْلِهِ/ لِعِيسَى: أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّي إِلهَيْنِ مِنْ دُونِ اللَّهِ قالَ سُبْحانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ [الْمَائِدَةِ: ١١٦] .
Cevap: Ona sorulması ve onun cevap vermesi, katilini susturup azarlamak (tebkît) içindir. Bu, Allah'ın Îsâ'ya: / { أَأَنْتَ قُلْتَ لِلنَّاسِ اتَّخِذُونِي وَأُمِّي إِلهَيْنِ مِنْ دُونِ اللَّهِ قالَ سُبْحانَكَ مَا يَكُونُ لِي أَنْ أَقُولَ مَا لَيْسَ لِي بِحَقٍّ } “İnsanlara: 'Beni ve anamı Allah'tan başka iki ilah edinin' diye sen mi dedin? O: 'Seni tenzih ederim, hakkım olmayan bir şeyi söylemek bana yakışmaz' dedi” [Mâide: 116] hitabındaki Hristiyanları susturup azarlaması gibidir.
55452. Metin
الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قُرِئَ سَأَلَتْ، أَيْ خَاصَمَتْ عَنْ نَفْسِهَا، وَسَأَلَتِ اللَّهَ أَوْ قَاتِلَهَا، وَقُرِئَ قُتِّلَتْ بِالتَّشْدِيدِ، فَإِنْ قِيلَ: اللَّفْظُ الْمُطَابِقُ أَنْ يُقَالَ: سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ وَمَنْ قَرَأَ سَأَلَتْ فَالْمُطَابِقُ أَنْ يَقْرَأَ: بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ فَمَا الْوَجْهُ فِي الْقِرَاءَةِ الْمَشْهُورَةِ؟ قُلْنَا: الْجَوَابُ: مِنْ وَجْهَيْنِ الْأَوَّلُ: تَقْدِيرُ الْآيَةِ: وَإِذَا الموؤودة سُئِلَتْ [أَيْ سُئِلَ] الْوَائِدُونَ عَنْ أَحْوَالِهَا بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ وَالثَّانِي: أَنَّ الْإِنْسَانَ قَدْ يُسْأَلُ عَنْ حَالِ نَفْسِهِ عِنْدَ الْمُعَايَنَةِ بِلَفْظِ الْمُغَايَبَةِ، كَمَا إِذَا أَرَدْتَ أَنْ تَسْأَلَ زَيْدًا عَنْ حَالٍ مِنْ أَحْوَالِهِ، فَتَقُولُ: مَاذَا فَعَلَ زَيْدٌ في ذلك المعنى؟ ويكون زيد هو المسئول، وهو المسئول عنه، فكذا هاهنا. التاسع: قوله تعالى:
İkinci Mesele: [Bu fiil] “se'elet” (سَأَلَتْ) şeklinde [etken olarak da] okunmuştur; yani kendi hakkını savundu ve Allah'a yahut katiline [hesap] sordu demektir. [Ayrıca] { قُتِّلَتْ } şeddeli olarak da okunmuştur. Şayet şöyle denilirse: [Zamir bakımından] uyumlu olan ifade “سُئِلَتْ بِأَيِّ ذَنْبٍ قُتِلَتْ” (ona hangi günahtan ötürü öldürüldüğü soruldu) denilmesidir; “se'elet” (سَأَلَتْ) şeklinde okuyan kimseye göre ise uyumlu olan “بِأَيِّ ذَنْبٍ قَتَلْتَ” (hangi günahtan ötürü öldürdün diye sordu) şeklinde okumaktır; o halde meşhur kıraatteki vecih nedir? Deriz ki: Cevap iki yöndendir: Birincisi: Ayetin takdiri: “Ve diri diri gömülen kız hakkında [yani onun durumuna dair] diri diri gömenlere hangi günahtan ötürü öldürüldüğü sorulduğu zaman” şeklindedir. İkincisi: İnsana, bizzat hazır bulunduğu esnada gâib lafzıyla kendi durumu sorulabilir. Nitekim Zeyd'e durumlarından birini sormak istediğinde: "Zeyd o meselede ne yaptı?" dersin; böylece sorulan da kendisi hakkında soru sorulan da Zeyd olur; burada da durum böyledir. Dokuzuncusu: Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:
55453. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ١٠]
[Tekvîr Suresi (81): 10. Ayet]
55454. Metin
وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ (١٠)
{ وَإِذَا الصُّحُفُ نُشِرَتْ } “Ve sayfalar açılıp saçıldığı zaman”
55455. Metin
قُرِئَ بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيدِ يُرِيدُ صُحُفَ الْأَعْمَالِ تَطْوِي صَحِيفَةَ الْإِنْسَانِ عِنْدَ مَوْتِهِ، ثُمَّ تُنْشَرُ إِذَا حُوسِبَ، وَيَجُوزُ أَنْ يُرَادَ نُشِرَتْ بَيْنَ أَصْحَابِهَا، أَيْ فُرِّقَتْ بَيْنَهُمْ. الْعَاشِرُ: قوله تعالى:
[Bu fiil] şeddesiz (nüşirat) ve şeddeli (nüşşirat) olarak okunmuştur. Bununla amel defterleri kastedilmektedir; insanın amel defteri ölümü anında dürülür, sonra hesaba çekildiği zaman açılır. [Ayrıca] bununla sahipleri arasında dağıtıldığı, yani aralarında bölüştürüldüğü anlamının kastedilmiş olması da caizdir. Onuncusu: Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:
55456. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ١١]
[Tekvîr Suresi (81): 11. Ayet]
55457. Metin
وَإِذَا السَّماءُ كُشِطَتْ (١١)
{ وَإِذَا السَّماءُ كُشِطَتْ } “Ve gökyüzü sıyrılıp koparıldığı zaman”
55458. Metin
أَيْ كُشِفَتْ وَأُزِيلَتْ عَمَّا فَوْقَهَا، وَهُوَ الْجَنَّةُ وَعَرْشُ اللَّهِ، كَمَا يُكْشَطُ الْإِهَابُ عَنِ الذَّبِيحَةِ، وَالْغِطَاءُ عَنِ الشَّيْءِ، وَقَرَأَ ابْنُ مَسْعُودٍ: قُشِطَتْ، وَاعْتِقَابُ الْقَافِ وَالْكَافِ كَثِيرٌ، يُقَالُ لَبَّكْتُ الثَّرِيدَ وَلَبَّقْتُهُ، وَالْكَافُورُ وَالْقَافُورُ. قَالَ الْفَرَّاءُ: نُزِعَتْ فَطُوِيَتْ.
Yani kurban edilen hayvanın derisinin yüzülmesi ve bir nesnenin üzerindeki örtünün kaldırılması gibi, [gökyüzü de] açılıp üstündeki cennet ve Allah'ın Arş'ı üzerinden kaldırıldığı zaman [demektir]. İbn Mes'ûd: { قُشِطَتْ } şeklinde [kāf harfiyle] okumuştur. Kāf ile kef harflerinin birbirinin yerine geçmesi çokça görülür; nitekim tirit yemeği için “lebbektü's-serîd” (لَبَّكْتُ الثَّرِيدَ) ve “lebbaktühû” (لَبَّقْتُهُ) denildiği gibi “kâfûr” (الْكَافُورُ) ve “kāfûr” (الْقَافُورُ) da denir. Ferrâ şöyle demiştir: Koparılıp dürüldüğü zaman [demektir].
55459. Metin
الحادي عشر: قوله تعالى:
On birincisi: Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:
55460. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ١٢]
[Tekvîr Suresi (81): 12. Ayet]
55461. Metin
وَإِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْ (١٢)
{ وَإِذَا الْجَحِيمُ سُعِّرَتْ } “Ve cehennem alabildiğine kızıştırıldığı zaman”
55462. Metin
أُوقِدَتْ إِيقَادًا شَدِيدًا، وَقُرِئَ سُعِّرَتْ بِالتَّشْدِيدِ لِلْمُبَالَغَةِ، قِيلَ: سَعَّرَهَا غَضَبُ اللَّهِ، وَخَطَايَا بَنِي آدَمَ، وَاحْتَجَّ بِهَذِهِ الْآيَةِ مَنْ قَالَ: النَّارُ غَيْرُ مَخْلُوقَةٍ الْآنَ، قَالُوا: لِأَنَّهَا تَدُلُّ عَلَى أَنَّ تَسْعِيرَهَا مُعَلَّقٌ بِيَوْمِ الْقِيَامَةِ. الثاني عشر: قوله تعالى:
Şiddetli bir şekilde tutuşturulduğu [zaman demektir]. Mübalağa ifade etmesi için şeddeli olarak “sü‘‘irat” (سُعِّرَتْ) şeklinde de okunmuştur. Denildi ki: Onu Allah'ın gazabı ve Âdemoğullarının günahları tutuşturmuştur. “Cehennem şu anda yaratılmış değildir” diyen kimse bu ayeti delil getirmiş ve: “Çünkü bu ayet, onun tutuşturulmasının kıyamet gününe bağlı olduğuna delalet etmektedir” demişlerdir. On ikincisi: Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur:
55463. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ١٣]
[Tekvîr Suresi (81): 13. Ayet]
55464. Metin
وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ (١٣)
{ وَإِذَا الْجَنَّةُ أُزْلِفَتْ } “Ve cennet yaklaştırıldığı zaman”
55465. Metin
أَيْ أُدْنِيَتْ مِنَ الْمُتَّقِينَ، كقوله: وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ. وَلَمَّا ذَكَرَ اللَّهُ تَعَالَى هَذِهِ الْأُمُورَ الِاثْنَيْ عَشَرَ ذَكَرَ الْجَزَاءَ الْمُرَتَّبَ عَلَى الشُّرُوطِ الَّذِي هو مجموع هذه الأشياء فقال:
Yani Allah'ın: { وَأُزْلِفَتِ الْجَنَّةُ لِلْمُتَّقِينَ } “Cennet takva sahiplerine yaklaştırıldığı zaman” buyruğunda olduğu gibi takva sahiplerine yaklaştırıldığı [zaman demektir]. Allah Teâlâ bu on iki hususu zikredince, bütün bu şeylerin mecmuundan ibaret olan şartlara bağlı cezayı (karşılığı) zikrederek şöyle buyurmuştur:
55466. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ١٤]
[Tekvîr Suresi (81): 14. Ayet]
55467. Metin
عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا أَحْضَرَتْ (١٤)
{ عَلِمَتْ نَفْسٌ مَا أَحْضَرَتْ } “Her can, ne hazırlamış olduğunu bilip anlamıştır”
55468. Metin
وَمِنَ الْمَعْلُومِ أَنَّ الْعَمَلَ لَا يُمْكِنُ إِحْضَارُهُ، فَالْمُرَادُ إِذَنْ مَا أَحْضَرَتْهُ فِي صَحَائِفِهَا، وَمَا أَحْضَرَتْهُ عِنْدَ الْمُحَاسَبَةِ، وَعِنْدَ الْمِيزَانِ مِنْ آثَارِ تِلْكَ الْأَعْمَالِ، وَالْمُرَادُ: مَا أَحْضَرَتْ مِنَ اسْتِحْقَاقِ الْجَنَّةِ وَالنَّارِ فَإِنْ قِيلَ كُلُّ نَفْسٍ تَعْلَمُ مَا أَحْضَرَتْ، لِقَوْلِهِ/: يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَراً [آلِ عِمْرَانَ: ٣٠] فَمَا مَعْنَى قَوْلِهِ: عَلِمَتْ نَفْسٌ؟ قُلْنَا: الْجَوَابُ: مِنْ وَجْهَيْنِ الْأَوَّلُ: أَنَّ هَذَا هُوَ مِنْ عَكْسِ كَلَامِهِمُ الَّذِي يَقْصِدُونَ بِهِ الْإِفْرَاطَ، وَإِنْ كَانَ اللَّفْظُ مَوْضُوعًا لِلْقَلِيلِ، وَمِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: رُبَما يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا [الْحِجْرِ: ٢] كَمَنْ يَسْأَلُ فَاضِلًا مَسْأَلَةً ظَاهِرَةً وَيَقُولُ: هَلْ عِنْدَكَ فِيهَا شَيْءٌ؟ فَيَقُولُ: رُبَّمَا حَضَرَ شَيْءٌ وَغَرَضُهُ الْإِشَارَةُ إِلَى أَنَّ عِنْدَهُ فِي تِلْكَ الْمَسْأَلَةِ مَا لَا يَقُولُ بِهِ غَيْرُهُ. فَكَذَا هَاهُنَا الثَّانِي: لَعَلَّ الْكُفَّارَ كَانُوا يُتْعِبُونَ أَنْفُسَهُمْ فِي الْأَشْيَاءِ الَّتِي يَعْتَقِدُونَهَا طَاعَاتٍ ثُمَّ بَدَا لَهُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ خِلَافُ ذَلِكَ فهو المراد من هذه الآية. قوله تعالى:
Amelin bizzat kendisinin hazır getirilmesinin mümkün olmadığı bilinmektedir; o halde murat edilen şey, sayfalarında hazır ettiği şeyler, hesap ve mizan anında o amellerin eserlerinden hazır kıldığı şeylerdir. Kastedilen, cenneti ve cehennemi hak edişten neyi hazır kıldığıdır. Şayet: Allah'ın: / { يَوْمَ تَجِدُ كُلُّ نَفْسٍ مَا عَمِلَتْ مِنْ خَيْرٍ مُحْضَراً } “Herkesin yaptığı her iyiliği hazır bulacağı gün” [Âl-i İmrân: 30] buyruğundan ötürü her nefis ne hazırladığını bildiğine göre, O'nun: { عَلِمَتْ نَفْسٌ } [Herhangi bir nefis bilir] buyruğunun manası nedir? denilirse, deriz ki: Cevap iki yöndendir: Birincisi: Bu, lafız azlık için konulmuş olsa bile onların aşırılığı (bütünlüğü) kastettikleri tersine ifadelerindendir; Allah Teâlâ'nın: { رُبَما يَوَدُّ الَّذِينَ كَفَرُوا } “İnkâr edenler çok arzu edeceklerdir” [Hicr: 2] buyruğu da bu kabildendir. Tıpkı faziletli bir kimseye açık bir meseleyi sorup: “Bu hususta yanında bir şey var mı?” diyen ve onun da o meselede başkasının söyleyemeyeceği şeylere sahip olduğuna işaret etmek kastıyla: “Belki bir şeyler bulunur” demesi gibidir. Burada da durum böyledir. İkincisi: Kafirler taat zannettikleri hususlarda kendilerini yormuş olabilirler, sonra da kıyamet günü kendilerine bunun aksinin açıkça belirmesidir; işte bu ayetten murat edilen de budur. Allah Teâlâ'nın şu buyruğu:
55469. Metin
[سورة التكوير (٨١) : الآيات ١٥ الى ١٦]
[Tekvîr Suresi (81): 15-16. Ayetler]
55470. Metin
فَلا أُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ (١٥) الْجَوارِ الْكُنَّسِ (١٦)
{ فَلا أُقْسِمُ بِالْخُنَّسِ (١٥) الْجَوارِ الْكُنَّسِ (١٦) } “Hayır! Yemin ederim o sinip gizlenenlere, akıp yuvalarına giren [yıldız]lara”
55471. Metin
الكلام في قوله: فَلا أُقْسِمُ قَدْ تَقَدَّمَ فِي قَوْلِهِ: لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ [القيامة: ١] ، وبِالْخُنَّسِ والْجَوارِ الْكُنَّسِ فِيهِ قَوْلَانِ: الْأَوَّلُ: وَهُوَ الْمَشْهُورُ الظَّاهِرَةُ أَنَّهَا النُّجُومُ الْخُنَّسُ جَمْعُ خَانِسٍ، وَالْخُنُوسُ وَالِانْقِبَاضُ وَالِاسْتِخْفَاءُ تَقُولُ: خَنَسَ مِنْ بَيْنِ الْقَوْمِ وَانْخَنَسَ،
{ فَلا أُقْسِمُ } “Hayır, yemin ederim” buyruğu hakkındaki açıklama daha önce { لَا أُقْسِمُ بِيَوْمِ الْقِيامَةِ } “Kıyamet gününe yemin ederim” [Kıyâme: 1] ayetinde geçmişti. { بِالْخُنَّسِ } ve { الْجَوارِ الْكُنَّسِ } ifadeleri hakkında iki görüş vardır: Birincisi: Meşhur ve açık olan bu görüşe göre bunlar yıldızlardır. Hünnes (الْخُنَّسِ), hânis (خَانِس) kelimesinin çoğuludur; hunûs (الْخُنُوسُ) ise büzülmek, geri çekilmek ve gizlenmektir. Bir kimse topluluğun arasından gizlice çekilip kaybolduğu zaman “hanese min beyni'l-kavmi ve'nhanese” (خَنَسَ مِنْ بَيْنِ الْقَوْمِ وَانْخَنَسَ) dersin.
55472. Metin
وَفِي الْحَدِيثِ «الشَّيْطَانُ يُوَسْوِسُ إِلَى الْعَبْدِ فَإِذَا ذَكَرَ اللَّهَ خَنَسَ»
Hadiste şöyle buyrulmuştur: «Şeytan kula vesvese verir, o Allah'ı andığı zaman ise sinip kaçar (hanese).»
55473. Metin
أَيِ انْقَبَضَ وَلِذَلِكَ سُمِّيَ الخناس والْكُنَّسِ جَمْعُ كَانِسٍ وَكَانِسَةٍ يُقَالُ: كَنَسَ إِذَا دَخَلَ الْكِنَاسَ وَهُوَ مَقَرُّ الْوَحْشِ يُقَالُ كَنَسَ الظِّبَاءُ فِي كُنُسِهَا، وَتَكَنَّسَتِ الْمَرْأَةُ إِذَا دَخَلَتْ هَوْدَجَهَا تَشَبَّهُ بِالظَّبْيِ إِذَا دَخَلَ الْكِنَاسُ. ثُمَّ اخْتَلَفُوا فِي خُنُوسِ النُّجُومِ وَكُنُوسِهَا عَلَى ثَلَاثَةِ أَوْجُهٍ فَالْقَوْلُ الْأَظْهَرُ: أَنَّ ذَلِكَ إِشَارَةٌ إِلَى رُجُوعِ الكواكب الخمسة
Yani büzülüp geri çekilir; bundan dolayı da ona “el-Hannâs” (الخناس) adı verilmiştir. Künnes (الْكُنَّسِ) ise kânis (كَانِس) ve kânise (كَانِسَة) kelimelerinin çoğuludur. Vahşi hayvan kendi yuvasına girdiği zaman “kenese” (كَنَسَ) denir; yuvası ise kinâs (الْكِنَاسَ) olarak adlandırılır. Ceylanlar yuvalarına girdiği zaman “kenese'z-zibâü fî künüsihâ” (كَنَسَ الظِّبَاءُ فِي كُنُسِهَا) denir. Kadın mahfesine (hevdicine) girdiği zaman yuvaya giren ceylana benzetilerek “tekenneseti'l-mer'etü” (تَكَنَّسَتِ الْمَرْأَةُ) denir. Sonra yıldızların sinmesi (hunûsu) ve yuvalarına çekilmesi (künûsu) hususunda üç vecih üzere ihtilaf etmişlerdir: En açık görüşe göre bu, beş gezegen yıldızın gerilemesine (rücûuna)
55474. Metin
السَّيَّارَةِ وَاسْتِقَامَتِهَا فَرُجُوعُهَا هُوَ الْخُنُوسُ وَكُنُوسُهَا اخْتِفَاؤُهَا تَحْتَ ضَوْءِ الشَّمْسِ، وَلَا شَكَّ أَنَّ هَذِهِ حَالَةٌ عَجِيبَةٌ وَفِيهَا أَسْرَارٌ عَظِيمَةٌ بَاهِرَةٌ الْقَوْلُ الثَّانِي: مَا
ve doğrusal hareketine (istikametine) işarettir. Onların gerilemesi (rücûu) hunûstur; yuvalarına çekilmeleri (künûsu) ise güneş ışığının altında gizlenmeleridir. Şüphe yok ki bu şaşırtıcı bir durumdur ve içinde pek büyük, göz kamaştırıcı sırlar bulunmaktadır. İkinci görüş:
55475. Metin
رُوِيَ عَنْ عَلِيٍّ ﵇ وَعَطَاءٍ وَمُقَاتِلٍ وَقَتَادَةَ أَنَّهَا هِيَ جَمِيعُ الْكَوَاكِبِ وَخُنُوسُهَا عِبَارَةٌ عَنْ غَيْبُوبَتِهَا عَنِ الْبَصَرِ فِي النَّهَارِ وَكُنُوسُهَا عِبَارَةٌ عَنْ ظُهُورِهَا لِلْبَصَرِ فِي اللَّيْلِ
Ali aleyhisselâm, Atâ, Mukâtil ve Katâde'den rivayet edilen görüştür; buna göre bunlar bütün yıldızlardır. Onların sinmesi (hunûsu) gündüzleyin gözden kaybolmalarından, yuvalarına çekilmeleri (künûsu) ise geceleyin göze görünmelerinden ibarettir.
55476. Metin
أَيْ تَظْهَرُ فِي أَمَاكِنِهَا كَالْوَحْشِ فِي كُنُسِهَا وَالْقَوْلُ الثَّالِثُ: أَنَّ السَّبْعَةَ السَّيَّارَةَ تَخْتَلِفُ مَطَالِعُهَا وَمَغَارِبُهَا عَلَى مَا قَالَ تَعَالَى:
Yani vahşi hayvanın yuvasında görünmesi gibi kendi mekanlarında görünürler. Üçüncü görüş: Yedi gezegen yıldızın doğuş ve batış yerleri, Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna göre farklılık arz eder:
55477. Metin
بِرَبِّ الْمَشارِقِ وَالْمَغارِبِ [الْمَعَارِجِ: ٤٠] وَلَا شَكَّ أَنَّ فِيهَا مَطْلَعًا وَاحِدًا وَمَغْرِبًا وَاحِدًا هُمَا أَقْرَبُ الْمَطَالِعِ والمغارب إلى سمت رؤوسنا، ثُمَّ إِنَّهَا تَأْخُذُ فِي التَّبَاعُدِ مِنْ ذَلِكَ الْمَطْلَعِ إِلَى سَائِرِ الْمَطَالِعِ طُولَ السَّنَةِ، ثُمَّ تَرْجِعُ إِلَيْهِ فَخُنُوسُهَا عِبَارَةٌ عَنْ تَبَاعُدِهَا عَنْ ذَلِكَ الْمَطْلَعِ، وَكُنُوسُهَا عِبَارَةٌ عَنْ عَوْدِهَا إِلَيْهِ، فَهَذَا مُحْتَمَلٌ فَعَلَى الْقَوْلِ الْأَوَّلِ يَكُونُ الْقَسَمُ وَاقِعًا بِالْخَمْسَةِ الْمُتَحَيِّرَةِ، وَعَلَى الْقَوْلِ الثَّانِي يَكُونُ الْقَسَمُ وَاقِعًا بِجَمِيعِ الْكَوَاكِبِ وَعَلَى هَذَا الِاحْتِمَالِ الَّذِي ذَكَرْتُهُ يَكُونُ الْقَسَمُ وَاقِعًا بِالسَّبْعَةِ السَّيَّارَةِ وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمُرَادِهِ.
{ بِرَبِّ الْمَشارِقِ وَالْمَغارِبِ } “Doğuların ve batıların Rabbine” [Meâric: 40]. Şüphe yok ki onların içinde baş ucumuzun doğrultusuna (semtimize) en yakın olan bir doğuş ve bir batış yeri vardır. Sonra bu yıldızlar yıl boyunca o doğuş yerinden diğer doğuş yerlerine doğru uzaklaşmaya başlar, sonra tekrar oraya dönerler. İşte onların hunûsu o doğuş yerinden uzaklaşmalarından, künûsu ise oraya geri dönmelerinden ibarettir. Bu da muhtemeldir. Birinci görüşe göre yemin beş mütehayyire (yön değiştiren) yıldıza yapılmış olur; ikinci görüşe göre bütün yıldızlara yapılmış olur; zikrettiğim bu ihtimale göre ise yemin yedi gezegen yıldıza yapılmış olur. Allah muradını en iyi bilendir.
55478. Metin
وَالْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّ بِالْخُنَّسِ الْجَوارِ الْكُنَّسِ وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ مَسْعُودٍ وَالنَّخَعِيِّ أَنَّهَا بَقَرُ الْوَحْشِ، وَقَالَ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ: هِيَ الظِّبَاءُ، وَعَلَى هَذَا الْخَنَسُ مِنَ الْخَنَسِ فِي الألف وَهُوَ تَقْعِيرٌ فِي الْأَنْفِ فَإِنَّ الْبَقَرَ وَالظِّبَاءَ أنوفها على هذه الصفة والْكُنَّسِ جَمْعُ كَانِسٍ وَهِيَ الَّتِي تَدْخُلُ الْكِنَاسَ وَالْقَوْلُ هُوَ الْأَوَّلُ، وَالدَّلِيلُ عَلَيْهِ أَمْرَانِ: / الْأَوَّلُ: أَنَّهُ قال بعد ذلك:
İkinci görüş: { بِالْخُنَّسِ الْجَوارِ الْكُنَّسِ } ifadesinden murat -ki bu İbn Mes'ûd ve Nehaî'nin görüşüdür- yaban sığırlarıdır. Saîd b. Cübeyr: “Onlar ceylanlardır” demiştir. Buna göre haneş (الْخَنَسُ) burundaki basıklıktan (el-hanes) gelmektedir; bu ise burundaki çöküklüktür. Nitekim sığır ve ceylanların burunları bu niteliktedir. Künnes (الْكُنَّسِ) ise kânis'in (كَانِس) çoğuludur ve bunlar yuvalarına (kinâs) giren hayvanlardır. Ancak [tercih edilen] görüş birincisidir. Buna delil iki husustur: / Birincisi: Allah'ın bundan sonra şöyle buyurmuş olmasıdır:
55479. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ١٧]
[Tekvîr Suresi (81): 17. Ayet]
55480. Metin
وَاللَّيْلِ إِذا عَسْعَسَ (١٧)
{ وَاللَّيْلِ إِذا عَسْعَسَ } “Ve kararmaya başladığı zaman geceye”
55481. Metin
وَهَذَا بِالنُّجُومِ أَلْيَقُ مِنْهُ بِبَقَرِ الْوَحْشِ.
Bu ise yaban sığırından ziyade yıldızlara daha uygundur.
55482. Metin
الثَّانِي: أَنَّ مَحَلَّ قَسَمِ اللَّهِ كُلَّمَا كَانَ أَعْظَمَ وَأَعْلَى رُتْبَةً كَانَ أَوْلَى، وَلَا شَكَّ أَنَّ الْكَوَاكِبَ أَعْلَى رُتْبَةً مِنْ بَقَرِ الْوَحْشِ.
İkincisi: Allah'ın yemin ettiği şey ne kadar yüce ve mertebece ne kadar üstün olursa o kadar evladır. Şüphe yok ki yıldızlar mertebece yaban sığırlarından daha üstündür.
55483. Metin
الثَّالِثُ: أَنْ (الْخُنَّسِ) جَمْعُ خَانِسٍ مِنَ الْخُنُوسِ، وَأَمَّا جَمْعُ خَنْسَاءَ وَأَخْنَسَ مِنَ الْخَنَسِ خُنْسَ بِالسُّكُونِ وَالتَّخْفِيفِ، وَلَا يُقَالُ: الْخُنَّسُ فِيهِ بِالتَّشْدِيدِ إِلَّا أَنْ يَجْعَلَ الْخُنَّسَ فِي الْوَحْشِيَّةِ أَيْضًا مِنَ الْخُنُوسِ وَهُوَ اخْتِفَاؤُهَا فِي الْكِنَاسِ إِذَا غَابَتْ عَنِ الْأَعْيُنِ.
Üçüncüsü: Hünnes (الْخُنَّسِ), hunûs kökünden gelen hânis (خَانِس) kelimesinin çoğuludur. Hanes (burun basıklığı) kökünden gelen hansâ (خَنْسَاءَ) ve ahnes (أَخْنَسَ) kelimelerinin çoğulu ise sükûn ve şeddesiz olarak “huns” (خُنْسَ) şeklindedir. Vahşi hayvandaki hünnes de hunûstan, yani gözden kaybolduklarında yuvada gizlenmelerinden sayılmadıkça, bu kelime şeddeli olarak “el-hünnes” (الْخُنَّسُ) şeklinde söylenmez.
55484. Metin
قَوْلُهُ تَعَالَى: وَاللَّيْلِ إِذا عَسْعَسَ ذَكَرَ أَهْلُ اللُّغَةِ أَنَّ عَسْعَسَ مِنَ الْأَضْدَادِ، يُقَالُ: عَسْعَسَ اللَّيْلُ إِذَا أَقْبَلَ، وَعَسْعَسَ إِذَا أَدْبَرَ، وَأَنْشَدُوا فِي وُرُودِهَا بِمَعْنَى أَدْبَرَ قَوْلَ الْعَجَّاجِ:
Allah Teâlâ'nın: { وَاللَّيْلِ إِذا عَسْعَسَ } buyruğuna gelince; dil ehli 'as'ase (عَسْعَسَ) kelimesinin zıt anlamlı kelimelerden (ezdâd) olduğunu belirtmiştir. Gece yönelip geldiğinde de dönüp gittiğinde de “'as'ase'l-leylü” (عَسْعَسَ اللَّيْلُ) denir. Dönüp gitmesi manasında kullanılışına dair Acâc'ın şu sözünü inşad etmişlerdir:
55485. Metin
حَتَّى إِذَا الصُّبْحُ لَهَا تَنَفَّسَا ... وَانْجَابَ عَنْهَا لَيْلُهَا وَعَسْعَسَا
“Nihayet sabah onun için nefes alıp aydınlandığında... / Ve gecesi ondan sıyrılıp çekilip gittiğinde.”
55486. Metin
وَأَنْشَدَ أَبُو عُبَيْدَةَ فِي مَعْنَى أَقْبَلَ:
Ebû Ubeyde ise yönelip gelmesi manasında şu beyti inşad etmiştir:
55487. Metin
مُدَرَّجَاتُ اللَّيْلِ لما عسعسا
“Karanlığıyla bastırıp geldiğinde gecenin bürüyen örtüleri.”
55488. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ١٨]
[Tekvîr Suresi (81): 18. Ayet]
55489. Metin
وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ (١٨)
{ وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ } “Ve nefes almaya başladığı zaman sabaha”
55490. Metin
ثُمَّ مِنْهُمْ مَنْ قَالَ: الْمُرَادُ هَاهُنَا أَقْبَلَ اللَّيْلُ، لِأَنَّ عَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ يَكُونُ الْقَسَمُ وَاقِعًا بِإِقْبَالِ اللَّيْلِ وَهُوَ قَوْلُهُ:
Sonra onlardan bir kısmı şöyle demiştir: Burada murat edilen gecenin yönelip gelmesidir. Çünkü bu takdire göre yemin, O'nun şu buyruğuyla gecenin yönelip gelmesine yapılmış olur:
55491. Metin
إِذا عَسْعَسَ وَبِإِدْبَارِهِ أَيْضًا وَهُوَ قَوْلُهُ: وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ وَمِنْهُمْ مَنْ قَالَ: بَلِ الْمُرَادُ أَدْبَرَ وَقَوْلُهُ: وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ أَيِ امْتَدَّ ضَوْءُهُ وَتَكَامَلَ فقوله: وَاللَّيْلِ إِذا عَسْعَسَ [التكوير: ١٧] إِشَارَةٌ إِلَى أَوَّلِ طُلُوعِ الصُّبْحِ،
{ إِذا عَسْعَسَ } ve aynı zamanda O'nun { وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ } buyruğuyla da gecenin dönüp gitmesine [yemin edilmiş olur]. Onlardan bir kısmı ise şöyle demiştir: Bilakis murat edilen dönüp gitmesidir. O'nun: { وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ } buyruğu ise, ışığının yayılıp kemale ermesi demektir. O halde O'nun: { وَاللَّيْلِ إِذا عَسْعَسَ } [Tekvîr: 17] buyruğu sabahın ilk doğuşuna işarettir;
55492. Metin
وَهُوَ مِثْلُ قَوْلِهِ: وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ وَالصُّبْحِ إِذا أَسْفَرَ [المدثر: ٣٣، ٣٤] وَقَوْلُهُ: وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ إِشَارَةٌ إِلَى تَكَامُلِ طُلُوعِ الصُّبْحِ فَلَا يَكُونُ فِيهِ تَكْرَارٌ.
bu da O'nun: { وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَرَ وَالصُّبْحِ إِذا أَسْفَرَ } “Dönüp gittiği zaman geceye ve ağardığı zaman sabaha” [Müddessir: 33, 34] buyruğu gibidir. O'nun: { وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ } buyruğu ise sabahın doğuşunun kemale ermesine işarettir; böylece bunda bir tekrar bulunmaz.
55493. Metin
وَأَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ أَيْ إِذَا أسفر كقوله: وَالصُّبْحِ إِذا أَسْفَرَ [المدثر: ٣٤] ثُمَّ فِي كَيْفِيَّةِ الْمَجَازِ قَوْلَانِ:
Allah Teâlâ'nın: { وَالصُّبْحِ إِذا تَنَفَّسَ } buyruğuna gelince; yani O'nun: { وَالصُّبْحِ إِذا أَسْفَرَ } [Müddessir: 34] buyruğunda olduğu gibi ağardığı zaman demektir. Sonra bu mecazın keyfiyeti hususunda iki görüş vardır:
55494. Metin
أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ إِذَا أَقْبَلَ الصُّبْحُ أَقْبَلَ بِإِقْبَالِهِ رَوْحٌ وَنَسِيمٌ، فَجَعَلَ ذَلِكَ نَفَسًا لَهُ عَلَى الْمَجَازِ، وَقِيلَ تَنَفَّسَ الصُّبْحُ.
Birincisi: Sabah yönelip geldiğinde, gelişiyle birlikte bir ferahlık ve rüzgar gelir; mecaz yoluyla bu durum sabahın nefesi kılınmıştır ve “sabah nefes aldı” denilmiştir.
55495. Metin
وَالثَّانِي: أَنَّهُ شَبَّهَ اللَّيْلَ الْمُظْلِمَ بِالْمَكْرُوبِ الْمَحْزُونِ الَّذِي جَلَسَ بِحَيْثُ لَا يَتَحَرَّكُ، وَاجْتَمَعَ الْحُزْنُ فِي قَلْبِهِ، فَإِذَا تَنَفَّسَ وَجَدَ راحة. فههنا لَمَّا طَلَعَ الصُّبْحُ فَكَأَنَّهُ تَخَلَّصَ مِنْ ذَلِكَ الْحُزْنِ فَعَبَّرَ عَنْهُ بِالتَّنَفُّسِ وَهُوَ اسْتِعَارَةٌ لَطِيفَةٌ. وَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا ذَكَرَ الْمُقْسَمَ بِهِ أتبعه بذكر المقسم عليه فقال:
İkincisi: O, karanlık geceyi kımıldamayacak şekilde oturan ve kalbinde hüzün toplanan sıkıntılı ve kederli bir kimseye benzetmiştir; o kimse nefes aldığında bir rahatlık bulur. İşte burada da sabah doğduğunda sanki o hüzünden kurtulmuş gibi olur ve bu durum teneffüs (nefes alma) ile ifade edilmiştir; bu ise latif bir istiaredir. Bil ki Allah Teâlâ kendisiyle yemin edilen şeyi (muksemün bih) zikredince, hemen peşinden uğruna yemin edilen şeyi (muksemün aleyh) zikrederek şöyle buyurmuştur:
55496. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ١٩]
[Tekvîr Suresi (81): 19. Ayet]
55497. Metin
إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ (١٩)
{ إِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَرِيمٍ } “Şüphesiz o [Kur'an], değerli bir elçinin sözüdür”
55498. Metin
وَفِيهِ قَوْلَانِ:
Bunda iki görüş vardır:
55499. Metin
الْأَوَّلُ: وَهُوَ الْمَشْهُورُ أَنَّ الْمُرَادَ أَنَّ الْقُرْآنَ نَزَلَ بِهِ جِبْرِيلُ: فَإِنْ قِيلَ: هَاهُنَا إِشْكَالٌ قَوِيٌّ وَهُوَ أَنَّهُ حَلَفَ أَنَّهُ قَوْلُ جِبْرِيلَ، فَوَجَبَ عَلَيْنَا أَنْ نُصَدِّقَهُ فِي ذَلِكَ، فَإِنْ لَمْ نَقْطَعْ بِوُجُوبِ حَمْلِ/ اللَّفْظِ عَلَى الظَّاهِرِ، فَلَا أَقَلَّ مِنَ الِاحْتِمَالِ، وَإِذَا كَانَ الْأَمْرُ كَذَلِكَ ثَبَتَ أَنَّ هَذَا الْقُرْآنَ يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ كَلَامَ جِبْرِيلَ لَا كَلَامَ اللَّهِ، وَبِتَقْدِيرِ أَنْ يَكُونَ كَلَامَ جِبْرِيلَ يَخْرُجُ عَنْ كَوْنِهِ مُعْجِزًا، لِاحْتِمَالِ أَنَّ جِبْرِيلَ أَلْقَاهُ إِلَى مُحَمَّدٍ ﷺ عَلَى سَبِيلِ الْإِضْلَالِ، وَلَا يُمْكِنُ أَنْ يُجَابَ عَنْهُ بِأَنَّ جِبْرِيلَ مَعْصُومٌ لَا يَفْعَلُ الْإِضْلَالَ، لِأَنَّ الْعِلْمَ بِعِصْمَةِ جِبْرِيلَ، مُسْتَفَادٌ مِنْ صِدْقِ النَّبِيِّ، وَصِدْقَ النَّبِيِّ مُفَرَّعٌ عَلَى كَوْنِ الْقُرْآنِ مُعْجِزًا، وَكَوْنَ الْقُرْآنِ مُعْجِزًا يَتَفَرَّعُ عَلَى عِصْمَةِ جِبْرِيلَ، فَيَلْزَمُ الدَّوْرُ وَهُوَ مُحَالٌ وَالْجَوَابُ: الَّذِينَ قَالُوا: بِأَنَّ الْقُرْآنَ إِنَّمَا كَانَ مُعْجِزًا لِلصِّرْفَةِ، إِنَّمَا ذَهَبُوا إِلَى ذَلِكَ الْمَذْهَبِ فِرَارًا مِنْ هَذَا السُّؤَالِ، لِأَنَّ الْإِعْجَازَ عَلَى ذَلِكَ الْقَوْلِ لَيْسَ فِي الْفَصَاحَةِ، بَلْ فِي سَلْبِ تِلْكَ الْعُلُومِ وَالدَّوَاعِي عَنِ الْقُلُوبِ، وَذَلِكَ مِمَّا لَا يَقْدِرُ عَلَيْهِ أَحَدٌ إِلَّا اللَّهَ تَعَالَى.
Birincisi: Meşhur olan bu görüşe göre murat edilen, Kur'an'ı Cebrail'in indirdiğidir. Şayet: “Burada kuvvetli bir müşkül vardır; o da şudur: Allah onun Cebrail'in sözü olduğuna yemin etmiştir, bu hususta O'nu tasdik etmemiz vaciptir. Lafzın / zahirine hamledilmesinin vacip olduğunu kesin olarak söylemesek bile, en azından bu bir ihtimaldir. Durum böyle olunca, bu Kur'an'ın Allah'ın kelamı değil de Cebrail'in kelamı olması ihtimali sabit olur. Cebrail'in kelamı olduğu takdirde ise mucize olmaktan çıkar; çünkü Cebrail'in onu Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem saptırma amacıyla ulaştırmış olması muhtemeldir. Buna da 'Cebrail masumdur, saptırma yapmaz' diye cevap verilemez; çünkü Cebrail'in ismeti hakkındaki bilgi Peygamber'in doğruluğundan elde edilir; Peygamber'in doğruluğu Kur'an'ın mucize oluşuna dayanır; Kur'an'ın mucize oluşu da Cebrail'in ismetine dayanır; böylece devir (kısır döngü) gerekir ki bu da imkansızdır” denilirse; Cevap: Kur'an'ın ancak sarfe yoluyla mucize olduğunu söyleyenler, bu sorudan kaçmak için bu mezhebe gitmişlerdir; çünkü bu görüşe göre mucizelik fesahatte değil, o ilimlerin ve saiklerin kalplerden çekilip alınmasındadır; bu ise Allah Teâlâ'dan başka hiçbir kimsenin güç yetiremeyeceği bir şeydir.
55500. Metin
الْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّ هَذَا الَّذِي أَخْبَرَكُمْ بِهِ مُحَمَّدٌ مِنْ أَمْرِ السَّاعَةِ عَلَى مَا ذُكِرَ فِي هَذِهِ السُّورَةِ لَيْسَ بِكَهَانَةٍ وَلَا ظَنٍّ وَلَا افْتِعَالٍ، إِنَّمَا هُوَ قَوْلُ جِبْرِيلَ أَتَاهُ بِهِ وَحْيًا مِنْ عِنْدِ اللَّهِ تَعَالَى، وَاعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى وَصَفَ جِبْرِيلَ هَاهُنَا بِصِفَاتٍ سِتٍّ أَوَّلُهَا: أَنَّهُ رَسُولٌ وَلَا شَكَّ أَنَّهُ رَسُولُ اللَّهِ إِلَى الْأَنْبِيَاءِ فَهُوَ رَسُولٌ وَجَمِيعُ الْأَنْبِيَاءِ أُمَّتُهُ، وَهُوَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ:
İkinci görüş: Muhammed'in bu surede zikredildiği üzere kıyamet işine dair size haber verdiği bu şey kahinlik, zan veya uydurma değildir; o ancak Cebrail'in Allah Teâlâ katından vahiy olarak getirdiği sözüdür. Bil ki Allah Teâlâ burada Cebrail'i altı sıfatla nitelemiştir: Birincisi: Onun bir elçi (resûl) olmasıdır. Şüphe yok ki o, peygamberlere gönderilen Allah'ın elçisidir; dolayısıyla o bir elçidir ve bütün peygamberler onun ümmetidir. O'nun şu buyruklarından murat edilen de budur:
55501. Metin
يُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ [النَّحْلِ: ٢] وَقَالَ: نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلى قَلْبِكَ [الشُّعَرَاءِ: ١٩٣، ١٩٤] وَثَانِيهَا: أَنَّهُ كَرِيمٌ، وَمِنْ كَرَمِهِ أَنَّهُ يُعْطِي أَفْضَلَ الْعَطَايَا، وهو المعرفة والهداية والإرشاد.
{ يُنَزِّلُ الْمَلائِكَةَ بِالرُّوحِ مِنْ أَمْرِهِ عَلى مَنْ يَشاءُ مِنْ عِبادِهِ } “Kullarından dilediğine emrinden olan ruh ile melekleri indirir” [Nahl: 2] ve: { نَزَلَ بِهِ الرُّوحُ الْأَمِينُ عَلى قَلْبِكَ } “Onu Rûhu'l-Emîn senin kalbine indirmiştir” [Şuarâ: 193, 194]. İkincisi: Onun kerim (şerefli/cömert) olmasıdır. Onun cömertliğinden biri de en faziletli bağışları vermesidir ki bu da marifet, hidayet ve irşattır.
55502. Metin
[سورة التكوير (٨١) : آية ٢٠]
[Tekvîr Suresi (81): 20. Ayet]
55503. Metin
ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ (٢٠)
{ ذِي قُوَّةٍ عِنْدَ ذِي الْعَرْشِ مَكِينٍ } “Büyük bir güç sahibi, Arş'ın sahibinin katında pek itibarlıdır”