Mutaffifîn Suresi

Fahreddin er-Râzî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

55613. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

55614. Metin

سورة المطففين

Mutaffifîn Suresi

55615. Metin

ثلاثون وست آيات مكية

Otuz altı ayettir ve Mekkîdir.

55616. Metin

[سورة المطففين (٨٣) : الآيات ١ الى ٣]

[Mutaffifîn Suresi (83), 1 ila 3. Ayetler]

55617. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

55618. Metin

وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ (١) الَّذِينَ إِذَا اكْتالُوا عَلَى النَّاسِ يَسْتَوْفُونَ (٢) وَإِذا كالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ يُخْسِرُونَ (٣)

Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar, insanlardan ölçerek aldıkları zaman tastamam alırlar. Onlara ölçtükleri veya tarttıkları zaman ise eksiltirler.

55619. Metin

اعْلَمْ أَنَّ اتِّصَالَ أَوَّلِ هَذِهِ السُّورَةِ بِآخِرِ السُّورَةِ الْمُتَقَدِّمَةِ ظَاهِرٌ، لِأَنَّهُ تَعَالَى بَيَّنَ فِي آخِرِ تِلْكَ السُّورَةِ أَنَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ يَوْمٌ مِنْ صِفَتِهِ أَنَّهُ لَا تَمْلِكُ نَفْسٌ لِنَفْسٍ شَيْئًا وَالْأَمْرُ كُلُّهُ لِلَّهِ وَذَلِكَ يَقْتَضِي تَهْدِيدًا عَظِيمًا لِلْعُصَاةِ، فَلِهَذَا أَتْبَعَهُ بِقَوْلِهِ: وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ وَالْمُرَادُ الزَّجْرُ عَنِ التَّطْفِيفِ، وَهُوَ الْبَخْسُ فِي الْمِكْيَالِ وَالْمِيزَانِ بِالشَّيْءِ الْقَلِيلِ عَلَى سَبِيلِ الْخُفْيَةِ، وَذَلِكَ لِأَنَّ الْكَثِيرَ يَظْهَرُ فَيُمْنَعُ مِنْهُ، وَذَلِكَ الْقَلِيلُ إِنْ ظَهَرَ أَيْضًا مُنِعَ مِنْهُ، فَعَلِمْنَا أَنَّ التَّطْفِيفَ هُوَ الْبَخْسُ فِي الْمِكْيَالِ وَالْمِيزَانِ بِالشَّيْءِ الْقَلِيلِ عَلَى سَبِيلِ الخفية، وهاهنا مسائل:

Bil ki bu surenin başının bir önceki surenin sonuyla irtibatı açıktır. Çünkü Allah Teâlâ o surenin sonunda kıyamet gününün, hiçbir kimsenin başkası adına bir şeye malik olamayacağı ve bütün buyruğun yalnızca Allah’a ait olacağı nitelikte bir gün olduğunu beyan etmiştir. Bu durum günahkârlar için büyük bir tehdit gerektirir. İşte bundan dolayı [Cenâb-ı Hak] hemen ardından: “Eksik ölçüp tartanların vay haline!” buyruğunu getirmiştir. Buradaki maksat, tatfîf’ten (ölçü ve tartıda eksiltme yapmaktan) sakındırmaktır. Tatfîf ise, gizli bir yolla ölçü ve tartıda az bir miktar eksiltme yapmaktır. Zira çok olan eksiltme aşikâr olur ve buna engel olunur; o az olan eksiltme de açığa çıkarsa yine engellenir. Böylece anladık ki tatfîf, gizli yoldan ölçü ve tartıda az bir miktar eksiltmektir. Burada birkaç mesele vardır:

55620. Metin

المسألة الأول: الْوَيْلُ، كَلِمَةٌ تُذْكَرُ عِنْدَ وُقُوعِ الْبَلَاءِ، يُقَالُ: وَيْلٌ لَكَ، وَوَيْلٌ عَلَيْكَ.

Birinci Mesele: Veyl (وَيْل), bir bela ve felaket indiği vakit söylenen bir kelimedir; “Yazıklar olsun sana!” ve “Vay senin haline!” denir.

55621. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: فِي اشْتِقَاقِ لَفْظِ الْمُطَفِّفِ قَوْلَانِ الْأَوَّلُ: أَنَّ طَفَّ الشَّيْءِ هُوَ جَانِبُهُ وَحَرْفُهُ، يُقَالُ: طَفَّ الْوَادِي وَالْإِنَاءُ، إِذَا بَلَغَ الشَّيْءُ الَّذِي فِيهِ حَرْفَهُ وَلَمْ يَمْتَلِئْ فَهُوَ طِفَافُهُ وَطَفَافُهُ وَطَفَفُهُ، وَيُقَالُ: هَذَا طَفُّ الْمِكْيَالِ وَطَفَافُهُ، إِذَا قَارَبَ مَلْأُهُ لكنه بعد لم يمتلئ، ولهذا قيل: الذي يُسِيءُ الْكَيْلَ وَلَا يُوَفِّيهِ مُطَفِّفٌ، يَعْنِي أَنَّهُ إِنَّمَا يَبْلُغُ الطِّفَافَ وَالثَّانِي: وَهُوَ قَوْلُ الزَّجَّاجِ: أَنَّهُ إِنَّمَا قِيلَ لِلَّذِي يَنْقُصُ الْمِكْيَالَ وَالْمِيزَانَ مُطَفِّفٌ، لِأَنَّهُ يَكُونُ الَّذِي لَا يَسْرِقُ فِي الْمِكْيَالِ وَالْمِيزَانِ إِلَّا الشَّيْءَ الْيَسِيرَ الطَّفِيفَ، وَهَاهُنَا سُؤَالَاتٌ:

İkinci Mesele: Mutaffif (مُطَفِّف) lafzının türeyişi hususunda iki görüş vardır. Birincisi: Bir şeyin taff’ı (طَفّ), onun yanı ve kenarıdır. İçindeki şey kabın kenarına ulaşıp da henüz tam dolmadığı zaman vadinin ve kabın kenarına vardığı anlamında “Vadinin veya kabın kenarına ulaştı” denilir; bu durum onun tıfâfı (طِفَاف), tafâfı (طَفَاف) ve tafeffidir (طَفَف). Bir ölçeğin dolmasına yaklaşıp da henüz tam dolmadığı zaman: “Bu, ölçeğin tıfâfıdır (kenarıdır)” denilir. İşte bundan dolayı, ölçmeyi kötü yapıp da hakkıyla tastamam doldurmayana “mutaffif” denilmiştir; yani o, [ölçeği] ancak kenarına kadar ulaştırmaktadır. İkincisi, Zeccâc’ın görüşüdür: Ölçü ve tartıyı eksik yapana “mutaffif” denilmesi, onun ölçü ve tartıdan ancak azıcık ve önemsiz (tafîf/طَفِيف) bir şeyi çalıyor olmasındandır. Burada birtakım sorular vardır:

55622. Metin

الْأَوَّلُ: وَهُوَ أَنَّ الِاكْتِيَالَ الْأَخْذُ بِالْكَيْلِ، كَالِاتِّزَانِ الْأَخْذُ بِالْوَزْنِ، ثُمَّ إِنَّ اللُّغَةَ الْمُعْتَادَةَ أَنْ يُقَالَ: اكْتَلْتُ مِنْ فُلَانٍ، وَلَا يُقَالُ: اكْتَلْتُ عَلَى فُلَانٍ، فَمَا الْوَجْهُ فِيهِ هَاهُنَا؟

Birincisi: İktiyâl (ölçerek almak), tıpkı ittizân’ın (tartarak almak) tartıyla almak olması gibi ölçüyle almaktır. Sonra dilde alışılagelen kullanım: “Filancadan ölçerek aldım” denmesidir; “Filancanın aleyhine ölçerek aldım” denmez. O halde buradaki [‘alâ harf-i cerinin] izahı nedir?

55623. Metin

الْجَوَابُ: مِنْ وَجْهَيْنِ الْأَوَّلُ: لَمَّا كَانَ اكْتِيَالُهُمْ مِنَ النَّاسِ اكْتِيَالًا فِيهِ إِضْرَارٌ بِهِمْ وَتَحَامُلٌ عَلَيْهِمْ، أُقِيمَ عَلَى مُقَامٍ مِنَ الدَّالَّةِ عَلَى ذَلِكَ الثَّانِي: قَالَ الْفَرَّاءُ: الْمُرَادُ اكْتَالُوا مِنَ النَّاسِ، وَعَلَى وَمِنْ/ فِي هَذَا الْمَوْضِعِ يَعْتَقِبَانِ لِأَنَّهُ حَقٌّ عَلَيْهِ، فَإِذَا قَالَ اكْتَلْتُ عَلَيْكَ، فَكَأَنَّهُ قَالَ أَخَذْتُ مَا عَلَيْكَ، وَإِذَا قَالَ اكتلت منك، فهو كقوله استوفيت

Cevap iki yöndendir. Birincisi: Onların insanlardan ölçerek almaları, o insanlara zarar veren ve haklarına tecavüz içeren bir alışveriş olduğu için, buna delalet eden ‘alâ (عَلَى) edatı min (مِنْ) edatının yerine konulmuştur. İkincisi: Ferrâ şöyle demiştir: Maksat, “insanlardan ölçerek aldıkları zaman” demektir. ‘Alâ ve min edatları bu makamda birbirinin yerine geçer; çünkü bu [mal], onun üzerinde bir haktır. Dolayısıyla “Senin üzerine olanı ölçerek aldım” dediğinde sanki “Senin üzerindeki hakkı aldım” demiş olur; “Senden ölçerek aldım” dediğinde ise “Tastamam tahsil ettim” demesi gibidir.

55624. Metin

السُّؤَالُ الثَّانِي: هُوَ أَنَّ اللُّغَةَ الْمُعْتَادَةَ أَنْ يُقَالَ كَالُوا لَهُمْ، أَوْ وَزَنُوا لَهُمْ، وَلَا يُقَالُ كِلْتُهُ وَوَزَنْتُهُ فَمَا وَجْهُ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَإِذا كالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ؟ وَالْجَوَابُ مِنْ وُجُوهٍ: الْأَوَّلُ: أَنَّ الْمُرَادَ مِنَ قَوْلِهِ (كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ) كَالُوا لَهُمْ أَوْ وَزَنُوا لَهُمْ، فَحُذِفَ الْجَارُّ وَأُوصِلَ الْفِعْلُ. قَالَ الْكِسَائِيُّ وَالْفَرَّاءُ: وَهَذَا مِنْ كَلَامِ أَهْلِ الْحِجَازِ، وَمَنْ جَاوَرَهُمْ يَقُولُونَ: زِنِي كَذَا، كِلِي كَذَا، وَيَقُولُونَ صِدْتُكَ وَصِدْتُ لَكَ، وَكَسَبْتُكَ وَكَسَبْتُ لَكَ، فَعَلَى هَذَا الْكِنَايَةُ فِي كَالُوهُمْ وَوَزَنُوهُمْ فِي مَوْضِعِ نَصْبٍ الثَّانِي: أَنْ يَكُونَ عَلَى حَذْفِ الْمُضَافِ، وَإِقَامَةِ الْمُضَافِ إِلَيْهِ مَقَامَهُ، وَالتَّقْدِيرُ: وَإِذَا كَالُوا مَكِيلَهُمْ، أَوْ وَزَنُوا مَوْزُونَهُمْ الثَّالِثُ: يُرْوَى عَنْ عِيسَى بْنِ عُمَرَ، وَحَمْزَةَ أَنَّهُمَا كَانَا يَجْعَلَانِ الضَّمِيرَيْنِ تَوْكِيدًا لِمَا فِي كَالُوا وَيَقِفَانِ عِنْدَ الْوَاوَيْنِ وُقَيْفَةً يُبَيِّنَانِ بِهَا مَا أَرَادَا، وَزَعَمَ الْفَرَّاءُ وَالزَّجَّاجُ أَنَّهُ غَيْرُ جَائِزٍ، لِأَنَّهُ لَوْ كَانَ بِمَعْنَى كَالُوهُمْ لَكَانَ فِي الْمُصْحَفِ أَلِفٌ مُثْبَتَةٌ قَبْلَ هُمْ، وَاعْتَرَضَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» عَلَى هَذِهِ الْحُجَّةِ، فَقَالَ إِنَّ خَطَّ الْمُصْحَفِ لَمْ يُرَاعِ فِي كَثِيرٍ مِنْهُ حَدَّ الْمُصْطَلَحِ عَلَيْهِ فِي عِلْمِ الحظ وَالْجَوَابُ أَنَّ إِثْبَاتَ هَذِهِ الْأَلِفِ لَوْ لَمْ يَكُنْ مُعْتَادًا فِي زَمَانِ الصَّحَابَةِ فَكَانَ يَجِبُ إِثْبَاتُهَا فِي سَائِرِ الْأَعْصَارِ، لِمَا أَنَّا نَعْلَمُ مُبَالَغَتَهُمْ فِي ذَلِكَ، فَثَبَتَ أَنَّ إِثْبَاتَ هَذِهِ الْأَلِفِ كَانَ مُعْتَادًا فِي زَمَانِ الصَّحَابَةِ فَكَانَ يَجِبُ إِثْبَاتُهُ هَاهُنَا.

İkinci Soru: Dilde alışılagelen ifade, “onlar için ölçtüler” veya “onlar için tarttılar” denilmesidir; “onları ölçtüm” veya “onları tarttım” denilmez. O halde Allah Teâlâ’nın: “Onlara ölçtükleri veya tarttıkları zaman” buyruğunun izahı nedir? Cevap birkaç yöndendir: Birincisi: (كَالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ) ifadesinden maksat “onlar için ölçtükleri veya onlar için tarttıkları zaman” demektir; harf-i cer hazfedilmiş ve fiil doğrudan [zamire] ulaştırılmıştır. Kisâî ve Ferrâ şöyle demişlerdir: Bu, Hicaz ehlinin ve onların komşularının konuşma tarzındandır; onlar “Bana şöyle tart”, “Bana şöyle ölç” derler ve “Sana avladım”, “Senin için avladım” yahut “Sana kazandım”, “Senin için kazandım” derler. Buna göre kâlûhum ve vezenûhum ifadelerindeki zamir nasb (meful) konumundadır. İkincisi: Muzâfın hazfedilip muzâfun ileyhin onun yerine geçirilmesi kabilindendir; takdiri de şöyledir: “Onların ölçekli mallarını ölçtükleri veya tartılı mallarını tarttıkları zaman.” Üçüncüsü: Îsâ b. Ömer ile Hamza’dan rivayet edildiğine göre, onlar iki zamiri kâlû fiilindeki zamirin tekidi sayar ve iki vâv harfinin yanında ne kastettiklerini beyan eden kısa bir duraklama yaparlardı. Ferrâ ve Zeccâc ise bunun caiz olmadığını ileri sürmüşlerdir; zira bu kâlûhum anlamında olsaydı, mushafta hum zamirinden önce yazılmış bir elif (ا) bulunurdu. el-Keşşâf sahibi bu delile itiraz ederek şöyle demiştir: Mushaf hattı, pek çok yerinde hat ilminde ıstılah haline getirilmiş kurala riayet etmemiştir. Buna verilecek cevap şudur: Bu elifin yazılması sahâbe döneminde mutat olmasaydı, onların bu husustaki titizliklerini bildiğimiz için sonraki asırlarda da yazılması gerekirdi. Dolayısıyla bu elifin yazılmasının sahâbe döneminde mutat olduğu ve burada da yazılmasının gerekeceği sabit olmuştur.

55625. Metin

السُّؤَالُ الثَّالِثُ: مَا السَّبَبُ فِي أَنَّهُ قَالَ: وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ الَّذِينَ إِذَا اكْتالُوا وَلَمْ يَقُلْ إِذَا اتَّزَنُوا، ثُمَّ قَالَ:

Üçüncü Soru: [Allah Teâlâ’nın], “Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar, insanlardan ölçerek aldıkları zaman...” buyurup da “tartarak aldıkları zaman” demeyip, sonra:

55626. Metin

وَإِذا كالُوهُمْ أَوْ وَزَنُوهُمْ فجمع بينهما؟ الجواب: أَنَّ الْكَيْلَ وَالْوَزْنَ بِهِمَا الشِّرَاءُ وَالْبَيْعُ فَأَحَدُهُمَا يَدُلُّ عَلَى الْآخَرِ.

“Onlara ölçtükleri veya tarttıkları zaman...” buyurarak ikisini bir arada zikretmesinin sebebi nedir? Cevap: Alım ve satım hem ölçü hem de tartı ile yapılır; binaenaleyh bunlardan biri diğerine delalet eder.

55627. Metin

السُّؤَالُ الرَّابِعُ: اللُّغَةُ الْمُعْتَادَةُ أَنْ يُقَالَ خَسَرْتُهُ، فَمَا الْوَجْهُ فِي أَخْسَرْتُهُ؟ الْجَوَابُ قَالَ الزَّجَّاجُ: أَخْسَرْتُ الْمِيزَانَ وَخَسَرْتُهُ سَوَاءٌ أَيْ نَقَصْتُهُ، وَعَنِ الْمُؤَرِّجِ يُخْسِرُونَ يَنْقُصُونَ بِلُغَةِ قُرَيْشٍ.

Dördüncü Soru: Dilde alışılagelmiş olan “Hasertehû” (onu eksilttim) denmesidir; o halde “Ahasertehû” şeklinde [if‘âl babından] gelmesinin izahı nedir? Cevap: Zeccâc şöyle demiştir: “Ahsertü’l-mîzân” ile “hasertühû” aynı anlamdadır, yani “onu eksilttim” demektir. Müerric’den nakledildiğine göre de Kureyş lehçesinde yuhsirûn (يُخْسِرُونَ), “eksiltirler” demektir.

55628. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: عَنْ عِكْرِمَةَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ قَالَ: لَمَّا قَدِمَ نَبِيُّ اللَّهِ الْمَدِينَةَ كَانُوا مِنْ أَبْخَسِ النَّاسِ كَيْلًا، فَأَنْزَلَ اللَّهُ تَعَالَى هَذِهِ الْآيَةَ، فَأَحْسَنُوا الْكَيْلَ بَعْدَ ذَلِكَ،

Üçüncü Mesele: İkrime’den, onun da İbn Abbâs’tan [rivayet ettiğine] göre o şöyle demiştir: Allah’ın Peygamberi Medine’ye geldiğinde, oranın halkı ölçüyü en çok eksilten insanlardandı. Bunun üzerine Allah Teâlâ bu ayeti indirdi; onlar da bundan sonra ölçüyü güzelce tam yaptılar.

55629. Metin

وَقِيلَ كَانَ أَهْلُ الْمَدِينَةِ تُجَّارًا يُطَفِّفُونَ وَكَانَتْ بِيَاعَاتُهُمُ الْمُنَابَذَةَ وَالْمُلَامَسَةَ وَالْمُخَاطَرَةَ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ، فَخَرَجَ رَسُولُ اللَّهِ ﷺ فَقَرَأَهَا عَلَيْهِمْ، وَقَالَ «خَمْسٌ بِخَمْسٍ» قِيلَ يَا رَسُولَ اللَّهِ، وَمَا خَمْسٌ بِخَمْسٍ؟ قَالَ مَا نقص قَوْمٌ الْعَهْدَ إِلَّا سَلَّطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ عَدُوَّهُمْ، وَمَا حَكَمُوا بِغَيْرِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَّا فَشَا فِيهِمُ الْفَقْرُ، وَمَا ظَهَرَتْ فِيهِمُ الْفَاحِشَةُ إِلَّا فَشَا فِيهِمُ الْمَوْتُ، وَلَا طَفَّفُوا الْكَيْلَ إِلَّا مُنِعُوا النَّبَاتَ وَأُخِذُوا بِالسِّنِينَ، وَلَا مَنَعُوا الزَّكَاةَ إِلَّا حُبِسَ عَنْهُمُ الْمَطَرُ» .

Şöyle de denilmiştir: Medine ehli, ölçü ve tartıda hile yapan tüccarlardı; onların alım satımları münâbeze, mülâmese ve muhâtara [usulüyle] idi. Bunun üzerine bu ayet indi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem çıkıp bunu onlara okudu ve: “Beş şeye karşılık beş şey vardır” buyurdu. “Ey Allah’ın Resûlü! Beş şeye karşılık beş şey nedir?” diye soruldu. Buyurdu ki: “Bir kavim ahdini bozmaya görsün, mutlaka Allah onların başına düşmanlarını musallat eder. Allah’ın indirdiğinden başkasıyla hükmetmeye görsünler, mutlaka aralarında fakirlik yayılır. İçlerinde fuhuş ve hayasızlık ortaya çıkmaya görsün, mutlaka aralarında ölüm (veba) yayılır. Ölçüyü eksiltmeye görsünler, mutlaka bitkilerden (üründen) mahrum bırakılırlar ve kıtlık yıllarına maruz kalırlar. Zekâtı vermemezlik etmeye görsünler, mutlaka onlardan yağmur kesilir.”

55630. Metin

الْمَسْأَلَةُ الرَّابِعَةُ: الذَّمُّ إِنَّمَا لَحِقَهُمْ بِمَجْمُوعِ أَنَّهُمْ يَأْخُذُونَ زَائِدًا، وَيَدْفَعُونَ نَاقِصًا، ثُمَّ اخْتَلَفَ الْعُلَمَاءُ، فَقَالَ بَعْضُهُمْ: هَذِهِ الْآيَةُ دَالَّةٌ عَلَى الْوَعِيدِ، فَلَا تَتَنَاوَلُ إِلَّا إِذَا بَلَغَ التَّطْفِيفُ حَدَّ الْكَثِيرِ، وَهُوَ نِصَابُ السَّرِقَةِ، وَقَالَ آخَرُونَ بَلْ مَا يَصْغُرُ وَيَكْبُرُ دَخَلَ تَحْتَ الْوَعِيدِ، لَكِنْ بِشَرْطِ/ أَنْ لَا يَكُونَ مَعَهُ تَوْبَةٌ وَلَا طَاعَةٌ أَعْظَمُ مِنْهَا، وَهَذَا هُوَ الْأَصَحُّ.

Dördüncü Mesele: Zem ve kınama onlara, fazla almaları ve eksik vermeleri fiillerinin bütünü sebebiyle yönelmiştir. Sonra âlimler ihtilaf etmişlerdir: Bazıları şöyle demiştir: Bu ayet tehdide delalet etmektedir; binaenaleyh eksiltme çokluk sınırına, yani hırsızlık nisabına ulaşmadıkça bu tehdit altına girmez. Diğerleri ise şöyle demiştir: Bilakis küçük olsun büyük olsun her eksiltme tehdidin kapsamına girer; ancak bununla beraber bir tövbenin veya bundan daha büyük bir itaatin bulunmaması şartıyla. En sahih olan görüş de budur.

55631. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْخَامِسَةُ: احْتَجَّ أَصْحَابُ الْوَعِيدِ بِعُمُومِ هَذِهِ الْآيَةِ، قَالُوا: وَهَذِهِ الْآيَةُ وَارِدَةٌ فِي أَهْلِ الصَّلَاةِ لَا فِي الْكُفَّارِ، وَالَّذِي يَدُلُّ عَلَيْهِ وَجْهَانِ الْأَوَلُ: أَنَّهُ لَوْ كَانَ كَافِرًا لَكَانَ ذَلِكَ الْكُفْرُ أَوْلَى بِاقْتِضَاءِ هَذَا الْوَيْلِ مِنَ التَّطَفِيفِ، فَلَمْ يَكُنْ حِينَئْذٍ لِلتَّطْفِيفِ أَثَرٌ فِي هَذَا الْوَيْلِ، لَكِنَّ الْآيَةَ دَالَةٌ عَلَى أَنَّ الْمُوجِبَ لِهَذَا الْوَيْلِ هُوَ التَّطْفِيفُ الثَّانِي: أَنَّهُ تَعَالَى قَالَ: لِلْمُخَاطَبِينَ بِهَذِهِ الْآيَةِ: أَلا يَظُنُّ أُولئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ لِيَوْمٍ عَظِيمٍ [الْمُطَفِّفِينَ: ٤، ٥] فَكَأَنَّهُ تَعَالَى هَدَّدَ الْمُطَّفِفِينَ بِعَذَابِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ، وَالتَّهْدِيدُ بِهَذَا لَا يَحْصُلُ إِلَّا مَعَ الْمُؤْمِنِ، فَثَبَتَ بِهَذَيْنَ الْوَجْهَيْنِ أَنَّ هذا

Beşinci Mesele: Vâîdiyye (büyük günah işleyenin ebedî cehennemlik olduğunu savunanlar), bu ayetin umumî oluşunu delil getirmiş ve şöyle demişlerdir: Bu ayet kâfirler hakkında değil, namaz kılan Müslümanlar hakkında vârid olmuştur. Buna delalet eden husus iki yöndendir. Birincisi: Şayet [muhatap] kâfir olsaydı, o küfür bu veyl (azap) tehdidini gerektirmeye ölçü ve tartıyı eksiltmekten daha layık olurdu; o takdirde de ölçüyü eksiltmenin bu veyl üzerinde hiçbir tesiri kalmazdı. Halbuki ayet, bu veylin sebebinin ölçüyü eksiltmek olduğuna delalet etmektedir. İkincisi: Cenâb-ı Hak bu ayetin muhataplarına: “Onlar, büyük bir gün için diriltileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı?” [Mutaffifîn 4-5] buyurmuştur. Sanki Allah Teâlâ ölçü ve tartıda hile yapanları kıyamet gününün azabıyla tehdit etmiştir; bu şekildeki bir tehdit ise ancak mümin için hasıl olur. İşte bu iki vecihle sabit olmuştur ki bu

55632. Metin

الْوَعِيدَ مُخْتَصٌّ بِأَهْلِ الصَّلَاةِ وَالْجَوَابُ: عَنْهُ مَا تَقَدَّمَ مِرَارًا، وَمِنْ لَوَاحِقِ هَذِهِ الْمَسْأَلَةِ أَنَّ هَذَا الْوَعِيدَ يَتَنَاوَلُ مَنْ يَفْعَلُ ذَلِكَ وَمَنْ يَعْزِمُ عَلَيْهِ إِذِ الْعَزْمُ عَلَيْهِ أَيْضًا مِنَ الْكَبَائِرِ. وَاعْلَمْ أَنَّ أَمْرَ الْمِكْيَالِ وَالْمِيزَانِ عَظِيمٌ، وَذَلِكَ لِأَنَّ عَامَّةَ الْخَلْقِ يَحْتَاجُونَ إِلَى الْمُعَامَلَاتِ وَهِيَ مَبْنِيَّةٌ عَلَى أَمْرِ الْمِكْيَالِ وَالْمِيزَانِ، فَلِهَذَا السَّبَبِ عَظَّمَ اللَّهُ أَمْرَهُ فَقَالَ:

tehdit, namaz kılanlara mahsustur. Buna verilecek cevap, daha önce defalarca geçtiği gibidir. Bu meselenin tamamlayıcı unsurlarından biri de şudur: Bu tehdit, bu fiili bizzat işleyeni de buna kesin niyet edip azmedeni de kapsar; zira buna azmetmek de büyük günahlardandır. Bil ki ölçü ve tartı meselesi pek mühimdir; çünkü insanların tamamı muamelelere muhtaçtır ve bunlar da ölçü ve tartı esasına dayanmaktadır. İşte bu sebepten dolayı Allah Teâlâ onun meselesini yüceltmiş ve şöyle buyurmuştur:

55633. Metin

وَالسَّماءَ رَفَعَها وَوَضَعَ الْمِيزانَ أَلَّا تَطْغَوْا فِي الْمِيزانِ وَأَقِيمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلا تُخْسِرُوا الْمِيزانَ [الرَّحْمَنِ: ٧- ٩] وَقَالَ: لَقَدْ أَرْسَلْنا رُسُلَنا بِالْبَيِّناتِ وَأَنْزَلْنا مَعَهُمُ الْكِتابَ وَالْمِيزانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِ [الْحَدِيدِ: ٢٥] وَعَنْ قَتَادَةَ: «أَوْفِ يَا ابْنَ آدَمَ الْكَيْلَ كَمَا تُحِبُّ أَنْ يُوَفَّى لَكَ، وَاعْدِلْ كَمَا تُحِبُّ أَنْ يُعْدَلَ لَكَ» وَعَنِ الْفُضَيْلِ: بَخْسُ الْمِيزَانِ سَوَادُ الْوَجْهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَقَالَ أَعْرَابِيٌّ لِعَبْدِ الْمَلِكِ بْنِ مَرْوَانَ: قَدْ سَمِعْتَ مَا قَالَ اللَّهُ تَعَالَى فِي الْمُطَفِّفِينَ! أَرَادَ بِذَلِكَ أَنَّ الْمُطَفِّفَ قَدْ تَوَجَّهَ عَلَيْهِ الْوَعِيدُ الْعَظِيمُ فِي أَخْذِ الْقَلِيلِ، فَمَا ظَنُّكَ بِنَفْسِكَ وَأَنْتَ تَأْخُذُ الْكَثِيرَ، وَتَأْخُذُ أَمْوَالَ الْمُسْلِمِينَ بِلَا كَيْلٍ وَلَا وزن.

“Göğü yükseltti ve tartıyı koydu. Sakın tartıda taşkınlık etmeyin. Tartıyı adaletle doğrultun ve terazide eksiklik yapmayın.” [Rahmân 7-9]; ve yine şöyle buyurmuştur: “Andolsun biz peygamberlerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti ayakta tutmaları için beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik.” [Hadîd 25]. Katâde’den şöyle rivayet edilmiştir: “Ey âdemoğlu! Sana tastamam ölçülmesini sevdiğin gibi sen de tastamam ölç; sana adaletli davranılmasını sevdiğin gibi sen de adaletli ol!” Fudayl’dan ise şöyle nakledilmiştir: “Ölçü ve tartıyı eksiltmek, kıyamet gününde yüz karasıdır.” Bir bedevî Abdülmelik b. Mervân’a şöyle demiştir: “Allah Teâlâ’nın mutaffifler (ölçüde hile yapanlar) hakkında ne buyurduğunu işitmişsindir!” Bununla şunu kastetmiştir: Mutaffif az bir şeyi aldığı için büyük bir tehdide maruz kalmıştır; o halde sen pek çok şeyi alırken ve Müslümanların mallarını ne bir ölçek ne de bir tartı olmaksızın [haksızca] alırken kendi halini nasıl sanırsın?

55634. Metin

[سورة المطففين (٨٣) : الآيات ٤ الى ٦]

[Mutaffifîn Suresi (83), 4 ila 6. Ayetler]

55635. Metin

أَلا يَظُنُّ أُولئِكَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ (٤) لِيَوْمٍ عَظِيمٍ (٥) يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ (٦)

Onlar, insanların âlemlerin Rabbinin huzurunda duracağı o büyük gün için mutlaka diriltileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı?

55636. Metin

اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى وَبَخَّ هَؤُلَاءِ الْمُطَفِّفِينَ فَقَالَ: أَلا يَظُنُّ أُولئِكَ الَّذِينَ يُطَفِّفُونَ أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ لِيَوْمٍ عَظِيمٍ وَهُوَ يَوْمُ الْقِيَامَةِ، وَفِي الظَّنِّ هَاهُنَا قَوْلَانِ: الْأَوَّلُ: أَنَّ الْمُرَادَ مِنْهُ الْعِلْمُ، وَعَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ الْمُخَاطَبُونَ بِهَذَا الْخِطَابِ مِنْ جُمْلَةِ الْمُصَدِّقِينَ بِالْبَعْثِ، وَيَحْتَمِلُ أَنْ لَا يَكُونُوا كَذَلِكَ أَمَّا الِاحْتِمَالُ الْأَوَّلُ: فَهُوَ مَا رُوِيَ أَنَّ الْمُسْلِمِينَ مِنْ أَهْلِ الْمَدِينَةِ وَهُمُ الْأَوْسُ وَالْخَزْرَجُ كَانُوا كَذَلِكَ، وَحِينَ وَرَدَ النَّبِيُّ ﷺ كَانَ ذَلِكَ شَائِعًا فِيهِمْ، وَكَانُوا مُصَدِّقِينَ بِالْبَعْثِ وَالنُّشُورِ، فَلَا جَرَمَ ذُكِّرُوا بِهِ، وَأَمَّا إِنْ قُلْنَا: بِأَنَّ الْمُخَاطَبِينَ بِهَذِهِ الْآيَةِ مَا كَانُوا مُؤْمِنِينَ بِالْبَعْثِ إِلَّا أَنَّهُمْ كَانُوا مُتَمَكِّنِينَ مِنَ الِاسْتِدْلَالِ عَلَيْهِ، لِمَا فِي الْعُقُولِ مِنْ إِيصَالِ الْجَزَاءِ إِلَى الْمُحْسِنِ وَالْمُسِيءِ، أَوْ/ إِمْكَانِ ذَلِكَ إِنْ لَمْ يَثْبُتْ وُجُوبُهُ، وَهَذَا مِمَّا يَجُوزُ أَنْ يُخَاطَبَ بِهِ مَنْ يُنْكِرُ الْبَعْثَ، وَالْمَعْنَى أَلَا يَتَفَكَّرُونَ حَتَّى يَعْلَمُوا أَنَّهُمْ مَبْعُوثُونَ، لَكِنَّهُمْ قَدْ أَعْرَضُوا عَنِ التَّفَكُّرِ، وَأَرَاحُوا أَنْفُسَهُمْ عَنْ مَتَاعِبِهِ وَمَشَاقِّهِ، وَإِنَّمَا يَجْعَلُ الْعِلْمُ الِاسْتِدْلَالَ ظَنًّا، لِأَنَّ أَكْثَرَ الْعُلُومِ الِاسْتِدْلَالِيَّةِ رَاجِعٌ إِلَى الْأَغْلَبِ فِي الرَّأْيِ، وَلَمْ يَكُنْ كَالشَّكِّ الَّذِي يَعْتَدِلُ الْوَجْهَانِ فِيهِ لَا جَرَمَ سُمِّيَ ذَلِكَ ظَنًّا الْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّ الْمُرَادَ مِنَ الظَّنِّ هَاهُنَا هُوَ الظَّنُّ نَفْسُهُ لَا الْعِلْمُ، وَيَكُونُ الْمَعْنَى أَنَّ هَؤُلَاءِ الْمُطَفِّفِينَ هَبْ أَنَّهُمْ لَا يَجْزِمُونَ بِالْبَعْثِ وَلَكِنْ لَا أَقَلَّ مِنَ الظَّنِّ، فَإِنَّ الْأَلْيَقَ بِحِكْمَةِ اللَّهِ وَرَحْمَتِهِ وَرِعَايَتِهِ مَصَالِحَ خَلْقِهِ أَنْ لَا يُهْمِلَ أَمْرَهُمْ بَعْدَ الْمَوْتِ بِالْكُلِّيَّةِ، وَأَنْ يَكُونَ لَهُمْ حَشْرٌ وَنَشْرٌ، وَأَنَّ هَذَا الظَّنَّ كَافٍ فِي حُصُولِ الْخَوْفِ، كَأَنَّهُ ﷾ يَقُولُ: هَبْ أَنَّ هَؤُلَاءِ لَا يَقْطَعُونَ بِهِ أَفَلَا يَظُنُّونَهُ أَيْضًا، فَأَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ فَفِيهِ مَسَائِلُ:

Bil ki Allah Teâlâ bu mutaffifleri kınayarak: “Ölçüde hile yapan şu kimseler, büyük bir gün için mutlaka diriltileceklerini hiç akıllarına getirmiyorlar mı?” buyurmuştur ki o gün kıyamet günüdür. Buradaki zann (ظَنّ) lafzı hakkında iki görüş vardır: Birincisi: Ondan maksadın ilim (kesin bilgi) olmasıdır. Bu takdire göre, bu hitabın muhataplarının öldükten sonra dirilmeyi tasdik eden kimselerden olması da tasdik etmeyenlerden olması da muhtemeldir. Birinci ihtimale gelince: Medine ehlinden olan Müslümanların, yani Evs ve Hazrec’in böyle olduğu rivayet edilmiştir; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem oraya geldiğinde bu [inanç] onların arasında yaygındı, onlar dirilişi ve haşrı tasdik ediyorlardı; dolayısıyla bununla kendilerine bir hatırlatma yapılmıştır. Şayet: Bu ayetin muhatapları dirilişe inanmıyorlardı, fakat akıllarda iyilik yapana karşılığının verilmesi ve kötülük yapana cezasının ulaştırılması fikri bulunduğu yahut bunun vacip olduğu sabit olmasa bile en azından mümkün olduğu kabul edildiği için, bunu delillendirmeye güç yetirebilecek durumdaydılar dersek; bu da dirilişi inkâr eden kimseye yöneltilmesi caiz olan bir hitaptır. Mana ise şöyledir: Onlar diriltileceklerini bilecek derecede hiç tefekkür etmezler mi? Fakat onlar tefekkürden yüz çevirmiş ve nefislerini onun yorgunluk ve meşakkatlerinden rahata kavuşturmuşlardır. İstidlâlî ilmin zann olarak isimlendirilmesi şundandır: İstidlâlî bilgilerin çoğu görüşteki baskın olana (gālib-i re’ye) dayanır; her iki ihtimalin eşit olduğu şüphe gibi de değildir; binaenaleyh bu bilgi zann olarak adlandırılmıştır. İkinci Görüş: Buradaki zandan maksat ilim değil, bizzat zannın kendisidir. Mana şöyle olur: Bu mutaffifler dirilişi kesin olarak kabul etmeseler bile, bari en azından bir zanna sahip olsunlar! Zira Allah’ın hikmetine, merhametine ve kullarının maslahatlarını gözetmesine en uygun olan, ölümden sonra onların durumlarını bütünüyle başıboş bırakmaması, onlar için bir haşir ve neşir bulunmasıdır; ve bu zan da korkunun hasıl olması için kâfidir. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “Farz edin ki bunlar dirilişi kesin olarak bilmiyorlar; bari onu hiç mi zannetmiyorlar?” Allah Teâlâ’nın: “İnsanların âlemlerin Rabbinin huzurunda duracağı gün” buyruğuna gelince, bunda birkaç mesele vardır:

55637. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: قُرِئَ يَوْمَ بِالنَّصْبِ وَالْجَرِّ، أَمَّا النَّصْبُ فَقَالَ الزَّجَّاجُ: يَوْمَ مَنْصُوبٌ بِقَوْلِهِ مَبْعُوثُونَ وَالْمَعْنَى أَلَا يَظُنُّونَ أَنَّهُمْ يُبْعَثُونَ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، وَقَالَ الْفَرَّاءُ: وَقَدْ يَكُونُ فِي مَوْضِعِ خَفْضٍ إِلَّا أَنَّهُ أُضِيفُ إِلَى يَفْعُلَ فَنُصِبَ، وَهَذَا كَمَا ذَكَرْنَا فِي قَوْلِهِ: يَوْمَ لَا تَمْلِكُ وَأَمَّا الْجَرُّ فَلِكَوْنِهِ بدلا من لِيَوْمٍ عَظِيمٍ.

Birinci Mesele: Yevme (يَوْمَ) kelimesi hem mansub (üstünlü) hem de mecrur (esreli) olarak okunmuştur. Nasb haline gelince; Zeccâc şöyle demiştir: Yevme kelimesi meb‘ûsûn (مَبْعُوثُونَ) lafzı ile mensubdur. Mana: “Onlar kıyamet gününde diriltileceklerini zannetmiyorlar mı?” şeklindedir. Ferrâ ise şöyle demiştir: Aslında cer konumunda olabilir, ancak [muzâri] fiile muzâf kılındığı için fetha üzere mebni kılınarak nasb ile okunmuştur; bu da “Yevme lâ temlikü” buyruğunda zikrettiğimiz gibidir. Cer haline gelince, “Li-yevmin ‘azîm” ifadesinden bedel olmasından dolayıdır.

55638. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: هَذَا الْقِيَامُ لَهُ صِفَاتٌ:

İkinci Mesele: Bu kıyamın (durup beklemenin) birtakım vasıfları vardır:

55639. Metin

الصِّفَةُ الْأُولَى: سَبَبُهُ وَفِيهِ وُجُوهٌ أَحَدُهَا: وَهُوَ الْأَصَحُّ أَنَّ النَّاسَ يَقُومُونَ لِمُحَاسَبَةِ رَبِّ الْعَالَمِينَ، فَيَظْهَرُ هُنَاكَ هَذَا التَّطْفِيفُ الَّذِي يُظَنُّ أَنَّهُ حَقِيرٌ، فَيَعْرِفُ هُنَاكَ كَثْرَتَهُ وَاجْتِمَاعَهُ، وَيَقْرُبُ مِنْهُ قَوْلُهُ تَعَالَى: وَلِمَنْ خافَ مَقامَ رَبِّهِ جَنَّتانِ [الرَّحْمَنِ: ٤٦] وَثَانِيهَا: أَنَّهُ سُبْحَانَهُ يَرُدُّ الْأَرْوَاحَ إِلَى أَجْسَادِهَا فَتَقُومُ تِلْكَ الْأَجْسَادُ مِنْ مَرَاقِدِهَا، فَذَاكَ هُوَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ: يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ وَثَالِثُهَا: قَالَ أَبُو مُسْلِمٍ مَعْنَى: يَقُومُ النَّاسُ هُوَ كَقَوْلِهِ: وَقُومُوا لِلَّهِ قانِتِينَ [الْبَقَرَةِ: ٢٣٨] أَيْ لِعِبَادَتِهِ فَقَوْلُهُ: يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ أَيْ لِمَحْضِ أَمْرِهِ وَطَاعَتِهِ لَا لِشَيْءٍ آخَرَ، عَلَى مَا قَرَّرَهُ فِي قَوْلِهِ: وَالْأَمْرُ يَوْمَئِذٍ لِلَّهِ [الِانْفِطَارِ: ١٩] .

Birinci Vasıf: Sebebidir. Bunda birkaç vecih vardır: Birincisi ve en sahih olanı: İnsanlar âlemlerin Rabbinin muhasebesi için ayağa kalkarlar; böylece değersiz sanılan bu ölçüdeki hile orada açığa çıkar ve insan onun ne kadar çok olduğunu ve biriktiğini orada anlar. Allah Teâlâ’nın: “Rabbinin makamından korkan kimse için iki cennet vardır” [Rahmân 46] ayeti de buna yakındır. İkincisi: Cenâb-ı Hak ruhları cesetlerine iade eder de o cesetler yattıkları yerlerden ayağa kalkarlar; işte “İnsanların âlemlerin Rabbinin huzurunda duracağı gün” buyruğundan maksat budur. Üçüncüsü: Ebû Müslim demiştir ki: “İnsanların kıyam etmesi”nin manası, O’nun: “Allah için boyun eğerek kıyama durun” [Bakara 238] yani O’na ibadet edin buyruğu gibidir. Dolayısıyla: “İnsanların âlemlerin Rabbinin huzurunda duracağı gün” ifadesi; “O gün buyruk yalnız Allah’ındır” [İnfitâr 19] ayetinde takrir buyurduğu üzere, başka bir şey için değil, sadece O’nun emri ve itaati için duracakları gün demektir.

55640. Metin

الصِّفَةُ الثَّانِيَةُ: كَيْفِيَّةُ ذَلِكَ الْقِيَامِ،

İkinci Vasıf: O kıyamın keyfiyetidir.

55641. Metin

رُوِيَ عَنِ ابْنِ عُمَرَ عَنِ النَّبِيِّ ﷺ فِي قَوْلِهِ: يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ قَالَ: «يَقُومُ أَحَدُكُمْ فِي رَشْحِهِ إِلَى أَنْصَافِ أُذُنَيْهِ»

İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “İnsanların âlemlerin Rabbinin huzurunda duracağı gün” ayeti hakkında şöyle buyurmuştur: “Sizden biriniz kulaklarının yarısına kadar ulaşan kendi terinin içinde dikilip duracaktır.”

55642. Metin

وَعَنِ ابْنِ عُمَرَ: أَنَّهُ قَرَأَ هَذِهِ السُّورَةَ، فَلَمَّا بَلَغَ قَوْلَهُ يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ بَكَى نَحِيبًا حَتَّى عَجَزَ عَنْ قِرَاءَةِ مَا بَعْدَهُ» .

İbn Ömer’den rivayet edildiğine göre, o bu sureyi okumuş; “İnsanların âlemlerin Rabbinin huzurunda duracağı gün” buyruğuna gelince hıçkıra hıçkıra ağlamış, hatta bundan sonrasını okumaya güç yetirememiştir.

55643. Metin

الصِّفَةُ الثَّالِثَةُ: كِمِّيَّةُ ذَلِكَ الْقِيَامِ،

Üçüncü Vasıf: O kıyamın süresidir.

55644. Metin

رُوِيَ عَنْهُ ﵇ أَنَّهُ قَالَ: «يَقُومُ النَّاسُ مِقْدَارَ ثَلَاثِمِائَةِ سَنَةٍ مِنَ الدُّنْيَا لَا يُؤْمَرُ فِيهِمْ بِأَمْرٍ»

Peygamber aleyhisselâm’dan rivayet edildiğine göre o şöyle buyurmuştur: “İnsanlar dünya [seneleri] ile üç yüz sene miktarında, haklarında hiçbir hüküm verilmeksizin ayakta dikilip dururlar.”

55645. Metin

وَعَنِ ابْنِ مَسْعُودٍ: «يَمْكُثُونَ أَرْبَعِينَ عَامًا ثُمَّ يُخَاطَبُونَ» وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: وَهُوَ فِي حَقِّ الْمُؤْمِنِينَ كَقَدْرِ انْصِرَافِهِمْ مِنَ الصَّلَاةِ.

İbn Mes‘ûd’dan rivayet edildiğine göre: “Kırk yıl beklerler, sonra kendilerine hitap edilir.” İbn Abbâs ise şöyle demiştir: “Müminler hakkında bu süre, namazdan çıkıp ayrıldıkları an kadardır.”

55646. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ جَمَعَ فِي هَذِهِ الْآيَةِ أَنْوَاعًا من التهديد، فقال أولا: وَيْلٌ لِلْمُطَفِّفِينَ [المطففين: ١] وَهَذِهِ/ الْكَلِمَةُ تُذْكَرُ عِنْدَ نُزُولِ الْبَلَاءِ، ثُمَّ قَالَ ثَانِيًا: أَلا يَظُنُّ أُولئِكَ وَهُوَ اسْتِفْهَامٌ بِمَعْنَى الْإِنْكَارِ، ثُمَّ قَالَ ثَالِثًا: لِيَوْمٍ عَظِيمٍ وَالشَّيْءُ الَّذِي يَسْتَعْظِمُهُ اللَّهُ لَا شَكَّ أَنَّهُ فِي غَايَةِ الْعَظَمَةِ، ثُمَّ قَالَ رَابِعًا: يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ وَفِيهِ نَوْعَانِ مِنَ التَّهْدِيدِ أَحَدُهُمَا: كَوْنُهُمْ قَائِمِينَ مَعَ غَايَةِ الْخُشُوعِ وَنِهَايَةِ الذِّلَّةِ وَالِانْكِسَارِ وَالثَّانِي: أَنَّهُ وَصَفَ نَفْسَهُ بِكَوْنِهِ رَبًّا لِلْعَالَمِينَ، ثُمَّ هَاهُنَا سُؤَالٌ وَهُوَ كَأَنَّهُ قَالَ قَائِلٌ: كَيْفَ يَلِيقُ بِكَ مَعَ غاية عظمتك أي تهيء هذا المحفل العظيم الذي هو محفل القيلة لِأَجْلِ الشَّيْءِ الْحَقِيرِ الطَّفِيفِ؟ فَكَأَنَّهُ سُبْحَانَهُ يُجِيبُ، فَيَقُولُ عَظَمَةُ الْإِلَهِيَّةِ لَا تَتِمُّ إِلَّا بِالْعَظَمَةِ فِي الْقُدْرَةِ وَالْعَظَمَةِ فِي الْحِكْمَةِ، فَعَظَمَةُ الْقُدْرَةِ ظَهَرَتْ بِكَوْنِي رَبًّا لِلْعَالَمِينَ، لَكِنَّ عَظَمَةَ الْحِكْمَةِ لَا تَظْهَرُ إِلَّا بِأَنْ أَنْتَصَفَ لِلْمَظْلُومِ مِنَ الظَّالِمِ بِسَبَبِ ذَلِكَ الْقَدْرِ الْحَقِيرِ الطَّفِيفِ، فَإِنَّ الشَّيْءَ كُلَّمَا كَانَ أَحْقَرَ وَأَصْغَرَ كَانَ الْعِلْمُ الْوَاصِلُ إِلَيْهِ أَعْظَمَ وَأَتَمَّ، فَلِأَجْلِ إِظْهَارِ الْعَظَمَةِ فِي الْحِكْمَةِ أَحْضَرْتُ خَلْقَ الْأَوَّلِينَ وَالْآخِرِينَ فِي مَحْفَلِ الْقِيَامَةِ، وَحَاسَبْتُ الْمُطَفِّفَ لِأَجْلِ ذَلِكَ الْقَدْرِ الطَّفِيفِ. وَقَالَ الْأُسْتَاذُ أَبُو الْقَاسِمِ الْقُشَيْرِيُّ: لَفْظُ الْمُطَفِّفِ يَتَنَاوَلُ التَّطْفِيفَ فِي الْوَزْنِ وَالْكَيْلِ، وَفِي إِظْهَارِ الْعَيْبِ وَإِخْفَائِهِ، وَفِي طَلَبِ الْإِنْصَافِ وَالِانْتِصَافِ، وَيُقَالُ: مَنْ لَمْ يَرْضَ لِأَخِيهِ الْمُسْلِمِ مَا يَرْضَاهُ لِنَفْسِهِ، فَلَيْسَ بِمُنْصِفٍ وَالْمُعَاشَرَةُ وَالصُّحْبَةُ مِنْ هَذِهِ الْجُمْلَةِ، وَالَّذِي يَرَى عَيْبَ النَّاسِ، وَلَا يَرَى عَيْبَ نَفْسِهِ مِنْ هَذِهِ الْجُمْلَةِ، وَمَنْ طَلَبَ حَقَّ نَفْسِهِ مِنَ النَّاسِ، وَلَا يُعْطِيهِمْ حُقُوقَهُمْ كَمَا يَطْلُبُهُ لِنَفْسِهِ، فَهُوَ مِنْ هَذِهِ الْجُمْلَةِ وَالْفَتَى مَنْ يَقْضِي حُقُوقَ النَّاسِ وَلَا يطلب من أحد لنفسه حقا.

Bil ki Allah Teâlâ bu ayette çeşitli tehdit türlerini bir araya getirmiştir. Şöyle ki: İlk olarak: “Eksik ölçüp tartanların vay haline!” [Mutaffifîn 1] buyurmuştur; bu kelime bela indiğinde söylenir. İkinci olarak: “Onlar hiç akıllarına getirmiyorlar mı?” buyurmuştur ki bu inkâr anlamında bir istifhamdır. Üçüncü olarak: “Büyük bir gün için” buyurmuştur; Allah’ın büyük gördüğü bir şey ise şüphesiz son derece büyüktür. Dördüncü olarak: “İnsanların âlemlerin Rabbinin huzurunda duracağı gün” buyurmuştur. Bunda iki tür tehdit vardır: Birincisi, onların son derece huşû, zillet ve boyun büküş içinde duruyor olmalarıdır. İkincisi ise, Kendisini âlemlerin Rabbi olarak tavsif etmesidir. Sonra burada şöyle bir soru akla gelir; sanki birisi şöyle demiştir: “Senin yüceliğinin büyüklüğüyle beraber, önemsiz ve pek az bir şey için kıyamet meclisi olan bu muazzam meclisi hazırlaman nasıl layık olur?” Cenâb-ı Hak sanki buna cevap vererek şöyle buyurmaktadır: “İlahlığın büyüklüğü, ancak kudretteki büyüklük ve hikmetteki büyüklük ile tamam olur. Kudretin büyüklüğü âlemlerin Rabbi olmamla tezahür etmiştir; fakat hikmetin büyüklüğü, o önemsiz ve pek az miktar sebebiyle mazlumun hakkını zalimden almamla tecelli eder. Zira bir şey ne kadar küçük ve değersiz olursa, ona ulaşan ilim o derece daha büyük ve daha tam olur. İşte hikmetteki büyüklüğü açığa çıkarmak için kıyamet meclisinde öncekilerin ve sonrakilerin tamamını hazır bulundurdum ve o pek az miktar sebebiyle ölçüde hile yapanı hesaba çektim.” Üstad Ebü’l-Kāsım el-Kuşeyrî şöyle demiştir: “Mutaffif lafzı; tartı ve ölçüde eksiltmeyi, kusuru açığa vurmada ve gizlemede [haksızlık etmeyi], insaf bekleyip insaf göstermemeyi de kapsar. Denilir ki: Müslüman kardeşi için kendi nefsi adına razı olduğu şeye razı olmayan kimse insaflı değildir. Arkadaşlık ve sohbet de bu kabildendir. İnsanların ayıbını görüp kendi ayıbını görmeyen kimse de bu kabildendir. İnsanlardan kendi hakkını isteyip de kendisi için talep ettiği gibi insanların haklarını onlara vermeyen kimse de bu kabildendir. Yiğit (fetâ) olan kimse, insanların haklarını ödeyen ve hiç kimseden kendisi için bir hak talep etmeyen kimsedir.”

55647. Metin

[سورة المطففين (٨٣) : الآيات ٧ الى ١٧]

[Mutaffifîn Suresi (83), 7 ila 17. Ayetler]

55648. Metin

كَلاَّ إِنَّ كِتابَ الفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ (٧) وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ (٨) كِتابٌ مَرْقُومٌ (٩) وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ (١٠) الَّذِينَ يُكَذِّبُونَ بِيَوْمِ الدِّينِ (١١)

Hayır! Günahkârların yazısı muhakkak Siccîn’dedir. Siccîn’in ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, yazılmış (mühürlenmiş) bir kitaptır. O gün, yalanlayanların vay haline! Onlar ki ceza gününü yalanlarlar.

55649. Metin

وَما يُكَذِّبُ بِهِ إِلاَّ كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ (١٢) إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ (١٣) كَلاَّ بَلْ رانَ عَلى قُلُوبِهِمْ مَا كانُوا يَكْسِبُونَ (١٤) كَلاَّ إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ (١٥) ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصالُوا الْجَحِيمِ (١٦)

Onu ancak haddi aşan, günaha batmış her kimse yalanlar. Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: “Öncekilerin masalları!” dedi. Hayır! Bilakis onların kazanmakta oldukları şeyler kalplerini paslandırmıştır. Hayır! Doğrusu onlar o gün Rablerinden perdelenmişlerdir. Sonra muhakkak onlar cehenneme gireceklerdir.

55650. Metin

ثُمَّ يُقالُ هذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ (١٧)

Sonra [onlara]: “İşte yalanlayıp durduğunuz şey budur!” denilir.

55651. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ لَمَّا بَيَّنَ عِظَمَ هَذَا الذَّنْبِ أَتْبَعَهُ بِذِكْرِ لَوَاحِقِهِ وَأَحْكَامِهِ فَأَوَّلُهَا: قَوْلُهُ: كَلَّا وَالْمُفَسِّرُونَ ذَكَرُوا فِيهِ وُجُوهًا الْأَوَّلُ: أَنَّهُ رَدْعٌ وَتَنْبِيهٌ أَيْ لَيْسَ الْأَمْرُ عَلَى مَا هُمْ عَلَيْهِ مِنَ التَّطْفِيفِ وَالْغَفْلَةِ، عَنْ ذِكْرِ الْبَعْثِ وَالْحِسَابِ فَلْيَرْتَدِعُوا، وَتَمَامُ الْكَلَامِ هَاهُنَا الثَّانِي: قَالَ أَبُو حَاتِمٍ: كَلَّا ابْتِدَاءٌ يَتَّصِلُ بِمَا بَعْدَهُ عَلَى مَعْنَى حَقًّا إِنَّ كِتابَ الفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ وَهُوَ قَوْلُ الْحَسَنِ.

Bil ki Cenâb-ı Hak bu günahın büyüklüğünü beyan edince, hemen ardından onun sonuçlarını ve hükümlerini zikretmiştir. Bunların ilki: “Hayır!” buyruğudur. Müfessirler bu hususta birkaç vecih zikretmişlerdir: Birincisi: Bu bir vazgeçirme ve uyarıdır; yani durum onların ölçüde hile yapma, diriliş ve hesabı anmaktan gaflet etme üzere bulundukları gibi değildir, artık bundan vazgeçsinler! Söz burada tamamlanmıştır. İkincisi: Ebû Hâtim şöyle demiştir: Kellâ (كَلَّا) ibtidâiyyedir ve “Gerçek şu ki günahkârların yazısı muhakkak Siccîn’dedir” anlamında kendisinden sonrasına bağlanır. Bu, Hasan[-ı Basrî]’nin de görüşüdür.

55652. Metin

النَّوْعُ الثَّانِي: أنه تعالى وصف كتاب الفجار بالخيبة وَالْحَقَارَةِ عَلَى سَبِيلِ الِاسْتِخْفَافِ بِهِمْ، وَهَاهُنَا سُؤَالَاتٌ.

İkinci Tür: Allah Teâlâ’nın, fâcirlerin (günahkârların) kitabını onları aşağılamak üzere hüsran ve değersizlikle nitelemesidir. Burada birtakım sorular vardır:

55653. Metin

السُّؤَالُ الْأَوَّلُ: السِّجِّينُ اسْمُ عَلَمٍ لِشَيْءٍ مُعَيَّنٍ أَوِ اسْمٌ مُشْتَقٌّ عَنْ مَعْنًى؟ قُلْنَا فِيهِ قَوْلَانِ:

Birinci Soru: Siccîn belirli bir şeyin özel ismi (özel isim) midir, yoksa bir manadan türemiş bir isim midir? Deriz ki: Bu hususta iki görüş vardır:

55654. Metin

الْأَوَّلُ: وَهُوَ قَوْلُ جُمْهُورِ الْمُفَسِّرِينَ: أَنَّهُ اسْمُ عَلَمٍ عَلَى شَيْءٍ مُعَيَّنٍ، ثُمَّ اخْتَلَفُوا فِيهِ، فَالْأَكْثَرُونَ عَلَى أَنَّهُ الْأَرْضُ السَّابِعَةُ السُّفْلَى، وَهُوَ قَوْلُ ابْنِ عَبَّاسٍ فِي رِوَايَةِ عَطَاءٍ وَقَتَادَةَ وَمُجَاهِدٍ وَالضَّحَّاكِ وَابْنِ زَيْدٍ،

Birincisi, müfessirlerin cumhurunun görüşüdür: O, muayyen bir şeyin özel ismidir. Sonra bu hususta ihtilaf etmişlerdir: Çoğunluk onun yedinci ve en alttaki yer tabakası olduğu kanaatindedir; bu, Atâ’nın rivayetinde İbn Abbâs’ın, Katâde’nin, Mücâhid’in, Dahhâk’ın ve İbn Zeyd’in görüşüdür.

55655. Metin

وَرَوَى الْبَرَاءُ أَنَّهُ ﵇ قَالَ: «سِجِّينٌ أَسْفَلُ سَبْعِ أَرَضِينَ»

Berâ’dan rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Siccîn, yedi kat yerin en altıdır.”

55656. Metin

قَالَ عَطَاءٌ الْخُرَاسَانِيُّ: وَفِيهَا إِبْلِيسُ وَذُرِّيَّتُهُ،

Atâ el-Horasânî şöyle demiştir: “İblis ve onun zürriyeti oradadır.”

55657. Metin

وَرَوَى أَبُو هُرَيْرَةَ أَنَّهُ ﵇ قَالَ: «سِجِّينٌ جُبٌّ فِي جَهَنَّمَ»

Ebû Hüreyre’den rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: “Siccîn, cehennemde bir kuyudur.”

55658. Metin

وَقَالَ الْكَلْبِيُّ وَمُجَاهِدٌ: سِجِّينٌ صَخْرَةٌ تَحْتَ الْأَرْضِ السَّابِعَةِ.

Kelbî ve Mücâhid ise şöyle demişlerdir: “Siccîn, yedinci yer tabakasının altındaki bir kayadır.”

55659. Metin

الْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّهُ مُشْتَقٌّ وَسُمِّيَ سِجِّينًا فِعِّيلًا مِنَ السِّجْنِ، وَهُوَ الْحَبْسُ وَالتَّضْيِيقُ كَمَا يُقَالُ: فِسِّيقٌ مِنَ الْفِسْقِ، وَهُوَ قَوْلُ أَبِي عُبَيْدَةَ وَالْمُبَرِّدِ وَالزَّجَّاجِ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ: وَهَذَا ضَعِيفٌ وَالدَّلِيلُ عَلَى أَنَّ سِجِّينًا لَيْسَ مِمَّا كَانَتِ الْعَرَبُ تَعْرِفُهُ قَوْلُهُ: وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ أَيْ لَيْسَ ذَلِكَ مِمَّا كُنْتَ تَعْلَمُهُ أَنْتَ وَقَوْمُكَ. وَلَا أَقُولُ هَذَا ضَعِيفٌ، فَلَعَلَّهُ إِنَّمَا ذَكَرَ ذَلِكَ تَعْظِيمًا لِأَمْرِ سِجِّينٍ. كَمَا فِي قَوْلِهِ: وَما أَدْراكَ ما يَوْمُ الدِّينِ [الإنفطار: ١٧] قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : وَالصَّحِيحُ أَنَّ السِّجِّينَ فِعِّيلٌ مَأْخُوذٌ مِنَ السِّجْنِ، ثُمَّ إِنَّهُ هَاهُنَا اسْمُ علم منقول من صف كَحَاتِمٍ وَهُوَ مُنْصَرِفٌ، لِأَنَّهُ لَيْسَ فِيهِ إِلَّا سَبَبٌ وَاحِدٌ وَهُوَ التَّعْرِيفُ، إِذَا عَرَفْتَ هَذَا، فَنَقُولُ قَدْ ذَكَرْنَا أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى أَجْرَى أُمُورًا مَعَ عِبَادِهِ عَلَى مَا تَعَارَفُوهُ مِنَ التَّعَامُلِ فِيمَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ عُظَمَائِهِمْ. فَالْجَنَّةُ مَوْصُوفَةٌ بِالْعُلُوِّ وَالصَّفَاءِ وَالْفُسْحَةِ وَحُضُورِ الْمَلَائِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ، وَالسِّجِّينُ مَوْصُوفٌ بِالتَّسَفُّلِ وَالظُّلْمَةِ وَالضِّيقِ وَحُضُورِ الشَّيَاطِينِ الْمَلْعُونِينَ، وَلَا شَكَّ أَنَّ الْعُلُوَّ وَالصَّفَاءَ وَالْفُسْحَةَ وَحُضُورَ الْمَلَائِكَةِ الْمُقَرَّبِينَ، كُلُّ ذَلِكَ مِنْ صِفَاتِ الْكَمَالِ وَالْعِزَّةِ، وَأَضْدَادُهَا مِنْ صِفَاتِ النَّقْصِ وَالذِّلَّةِ، فَلَمَّا أُرِيدَ وَصْفُ الْكَفَرَةِ وَكِتَابِهِمْ بِالذِّلَّةِ وَالْحَقَارَةِ، قِيلَ: إنه في

İkinci Görüş: Siccîn türemiş bir kelimedir; hapis ve daraltmak manasına gelen sicn (سِجْن) kökünden fa‘îl (فِعِّيل) vezninde türetilmiştir; nitekim fısk kökünden fissîk (فِسِّيق) denmesi gibidir. Bu, Ebû Ubeyde, Müberred ve Zeccâc’ın görüşüdür. Vâhidî şöyle demiştir: “Bu görüş zayıftır. Siccîn’in Arapların bildiği kelimelerden olmadığına delil, Allah Teâlâ’nın: ‘Siccîn’in ne olduğunu sen nereden bileceksin?’ buyruğudur; yani bu, senin ve kavminin bildiği şeylerden değildir.” [Râzî der ki:] Ben bunun zayıf olduğunu söylemem; zira Cenâb-ı Hak bunu Siccîn’in durumunu büyütmek için zikretmiş olabilir; nitekim: “Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin?” [İnfitâr 17] ayetinde olduğu gibi. el-Keşşâf sahibi şöyle demiştir: “Doğru olan, Siccîn’in sicn kelimesinden türetilmiş fa‘îl vezninde bir lafız olmasıdır; sonra burada, Hâtem kelimesinde olduğu gibi sıfattan nakledilmiş bir özel isim olmuştur. Tenvin alır, çünkü onda marifelikten başka tek bir illet vardır.” Bunu bildiğinde deriz ki: Biz, Allah Teâlâ’nın kullarıyla olan muamelelerini, kulların kendi aralarında ve büyükleriyle olan muamelelerinde alışık oldukları tarz üzere yürüttüğünü zikretmiştik. Nitekim cennet; yükseklik, berraklık, genişlik ve mukarreb meleklerin hazır bulunmasıyla nitelenmiştir; Siccîn ise alçaklık, karanlık, darlık ve melun şeytanların hazır bulunmasıyla nitelenmiştir. Şüphe yok ki yükseklik, berraklık, genişlik ve mukarreb meleklerin hazır bulunması kemal ve izzet sıfatlarındandır; bunların zıtları ise noksanlık ve zillet sıfatlarındandır. İnkârcıların ve onların amel defterlerinin zillet ve değersizlikle nitelenmesi murat edilince, onun

55660. Metin

مَوْضِعِ التَّسَفُّلِ وَالظُّلْمَةِ وَالضِّيقِ، وَحُضُورِ الشَّيَاطِينِ، وَلَمَّا وَصَفَ كِتَابَ الْأَبْرَارِ بِالْعِزَّةِ قِيلَ: إِنَّهُ لَفِي عِلِّيِّينَ [المطففين: ١٨] . ويَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ. [الْمُطَفِّفِينَ: ٢١] .

alçaklık, karanlık, darlık ve şeytanların hazır bulunduğu bir yerde olduğu söylenmiştir. İyilerin amel defteri izzetle nitelendiğinde ise: “Muhakkak o İlliyyîn’dedir” [Mutaffifîn 18] ve “Ona mukarreb olanlar şahitlik eder” [Mutaffifîn 21] buyrulmuştur.

55661. Metin

السُّؤَالُ الثَّانِي: قَدْ أَخْبَرَ اللَّهُ عَنْ كِتَابِ الْفُجَّارِ بِأَنَّهُ لَفِي سِجِّينٍ ثُمَّ فَسَّرَ سِجِّينًا بِ كِتابٌ مَرْقُومٌ فَكَأَنَّهُ قِيلَ: إِنْ كِتَابَهُمْ فِي كِتَابٍ مَرْقُومٍ فَمَا مَعْنَاهُ؟ أَجَابَ الْقَفَّالُ: فَقَالَ قَوْلُهُ: كِتابٌ مَرْقُومٌ لَيْسَ تَفْسِيرًا لِسِجِّينٍ، بَلِ التَّقْدِيرُ: كَلَّا إِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ لَفِي سِجِّينٍ، وَإِنَّ كِتَابَ الْفُجَّارِ كِتَابٌ مَرْقُومٌ، فَيَكُونُ هَذَا وَصْفًا لِكِتَابِ الْفُجَّارِ بِوَصْفَيْنِ أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ فِي سِجِّينٍ وَالثَّانِي: أَنَّهُ مَرْقُومٌ، وَوَقَعَ قَوْلُهُ: وَما أَدْراكَ مَا سِجِّينٌ فِيمَا بَيْنَ الْوَصْفَيْنِ مُعْتَرِضًا، وَاللَّهُ أَعْلَمُ. وَالْأَوْلَى أَنْ يُقَالَ: وَأَيُّ اسْتِبْعَادٍ فِي كَوْنِ أَحَدِ الْكِتَابَيْنِ فِي الْآخَرِ، إِمَّا بِأَنْ يُوضَعَ كِتَابُ الْفُجَّارِ في الكتاب الذي هو الأصل المرجوع إلى فِي تَفْصِيلِ أَحْوَالِ الْأَشْقِيَاءِ، أَوْ بِأَنْ يُنْقَلَ مَا فِي كِتَابِ الْفُجَّارِ إِلَى ذَلِكَ الْكِتَابِ الْمُسَمَّى بِالسِّجِّينِ، وَفِيهِ وَجْهٌ ثَالِثٌ: وَهُوَ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ مِنَ الْكِتَابِ، الْكِتَابَةَ فَيَكُونُ فِي الْمَعْنَى: كِتَابَةُ الْفُجَّارِ فِي سِجِّينٍ، أَيْ كِتَابَةُ أَعْمَالِهِمْ فِي سِجِّينٍ، ثُمَّ وُصِفَ السِّجِّينُ بِأَنَّهُ كِتابٌ مَرْقُومٌ فِيهِ جَمِيعُ أَعْمَالِ الْفُجَّارِ.

İkinci Soru: Allah Teâlâ fâcirlerin kitabının Siccîn’de olduğunu haber vermiş, sonra Siccîn’i “yazılmış (rakamedilmiş) bir kitap” olarak tefsir etmiştir. Buna göre sanki: “Onların kitabı rakamedilmiş bir kitabın içindedir” denilmiş gibi olmaktadır; bunun manası nedir? Kaffâl şöyle cevap vermiştir: “Yazılmış bir kitaptır” buyruğu Siccîn’in tefsiri değildir; bilakis ifadenin takdiri şöyledir: “Hayır! Günahkârların yazısı muhakkak Siccîn’dedir ve günahkârların yazısı rakamedilmiş bir kitaptır.” Böylece bu ifade fâcirlerin kitabının iki vasıfla nitelenmesi olur: Birincisi onun Siccîn’de olması, ikincisi ise rakamedilmiş olmasıdır. “Siccîn’in ne olduğunu sen nereden bileceksin?” buyruğu ise bu iki vasıf arasına bir itiraz cümlesi (ara cümle) olarak girmiştir; en doğrusunu Allah bilir. Ancak şöyle denilmesi daha uygundur: İki kitaptan birinin diğerinin içinde bulunmasında ne gibi bir uzaklık olabilir ki? Ya fâcirlerin kitabı, bedbahtların durumlarının ayrıntılarına dair kendisine başvurulan ana kitabın içine konulur; ya da fâcirlerin kitabındaki bilgiler Siccîn diye adlandırılan o kitaba nakledilir. Bunda üçüncü bir vecih daha vardır: Kitap lafzından maksadın yazma eylemi (kitâbet) olmasıdır; mana bakımından şöyle olur: “Fâcirlerin yazılması Siccîn’dedir”, yani onların amellerinin yazılması Siccîn’dedir. Sonra Siccîn, fâcirlerin bütün amellerinin içinde yer aldığı “rakamedilmiş bir kitap” olarak vasfedilmiştir.

55662. Metin

السُّؤَالُ الثَّالِثُ: مَا مَعْنَى قَوْلِهِ: كِتابٌ مَرْقُومٌ؟ قُلْنَا فِيهِ وُجُوهٌ: أَحَدُهَا: مَرْقُومٌ أَيْ مَكْتُوبَةٌ أَعْمَالُهُمْ فِيهِ وَثَانِيهَا: قَالَ قَتَادَةُ: رُقِمَ لَهُمْ بِسُوءٍ أَيْ كُتِبَ لَهُمْ بِإِيجَابِ النَّارِ وَثَالِثُهَا: قَالَ الْقَفَّالُ: يَحْتَمِلُ أَنْ يَكُونَ الْمُرَادُ أَنَّهُ جَعَلَ ذَلِكَ الْكِتَابَ مَرْقُومًا، كَمَا يَرْقُمُ التَّاجِرُ ثَوْبَهُ عَلَامَةً لِقِيمَتِهِ، فَكَذَلِكَ كِتَابُ الْفَاجِرِ جُعِلَ مَرْقُومًا بِرَقْمٍ دَالٍّ عَلَى شَقَاوَتِهِ وَرَابِعُهَا: الْمَرْقُومُ: هَاهُنَا الْمَخْتُومُ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ: وَهُوَ صَحِيحٌ لِأَنَّ الْخَتْمَ عَلَامَةٌ، فَيَجُوزُ أَنْ يُسَمَّى الْمَرْقُومُ مَخْتُومًا وَخَامِسُهَا: أَنَّ الْمَعْنَى كِتَابٌ مُثْبَتٌ عَلَيْهِمْ كَالرَّقْمِ فِي الثَّوْبِ لَا يَنْمَحِي، أَمَّا قَوْلُهُ: وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ فَفِيهِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ مُتَّصِلٌ بِقَوْلِهِ: يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ أَيْ: يَوْمَ يَقُومُ النَّاسُ لِرَبِّ الْعالَمِينَ [المطففين: ٨٣] وَيْلٌ لِمَنْ كَذَّبَ بِأَخْبَارِ اللَّهِ وَالثَّانِي: أَنَّ قَوْلَهُ: مَرْقُومٌ مَعْنَاهُ رُقِمَ بِرَقْمٍ يَدُلُّ عَلَى الشَّقَاوَةِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، ثُمَّ قَالَ: وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ فِي ذَلِكَ الْيَوْمِ مِنْ ذَلِكَ الْكِتَابِ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى أَخْبَرَ عَنْ صِفَةِ مَنْ يُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ فَقَالَ: وَما يُكَذِّبُ بِهِ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ وَمَعْنَاهُ أَنَّهُ لَا يُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ إِلَّا مَنْ كَانَ مَوْصُوفًا بِهَذِهِ الصِّفَاتِ الثَّلَاثَةِ فَأَوَّلُهَا: كَوْنُهُ مُعْتَدِيًا، وَالِاعْتِدَاءُ هُوَ التَّجَاوُزُ عَنِ الْمَنْهَجِ الْحَقِّ وَثَانِيهَا: الْأَثِيمُ وَهُوَ مُبَالَغَةٌ فِي ارْتِكَابِ الْإِثْمِ وَالْمَعَاصِي. وَأَقُولُ الْإِنْسَانَ لَهُ قُوَّتَانِ قُوَّةٌ نَظَرِيَّةٌ وَكَمَالُهَا فِي أَنْ يَعْرِفَ الْحَقَّ لِذَاتِهِ، وَقُوَّةٌ عَمَلِيَّةٌ وَكَمَالُهَا فِي أَنْ يَعْرِفَ الْخَيْرَ لِأَجْلِ الْعَمَلِ بِهِ، وَضِدُّ الْأَوَّلِ أَنْ يَصِفَ اللَّهَ تَعَالَى بِمَا لَا يَجُوزُ وَصْفُهُ بِهِ، فَإِنَّ كُلَّ مَنْ مَنَعَ مِنْ إِمْكَانِ الْبَعْثِ وَالْقِيَامَةِ إِنَّمَا مَنَعَ إِمَّا لِأَنَّهُ لَمْ يَعْلَمْ تَعَلُّقَ عِلْمِ اللَّهِ بِجَمِيعِ الْمَعْلُومَاتِ مِنَ الْكُلِّيَّاتِ وَالْجُزْئِيَّاتِ، أَوْ لِأَنَّهُ لَمْ يَعْلَمْ تَعَلُّقَ قُدْرَةِ اللَّهِ بِجَمِيعِ الْمُمْكِنَاتِ. فَهَذَا الِاعْتِدَاءُ ضِدُّ الْقُوَّةِ الْعَمَلِيَّةِ، هُوَ الِاشْتِغَالُ بِالشَّهْوَةِ وَالْغَضَبِ وَصَاحِبُهُ هُوَ الْأَثِيمُ، وَذَلِكَ لِأَنَّ الْمُشْتَغِلَ بِالشَّهْوَةِ وَالْغَضَبِ قَلَّمَا يَتَفَرَّغُ لِلْعِبَادَةِ وَالطَّاعَةِ، وَرُبَّمَا صَارَ ذَلِكَ مَانِعًا لَهُ عَنِ الْإِيمَانِ بِالْقِيَامَةِ.

Üçüncü Soru: “Yazılmış (rakamedilmiş) bir kitaptır” buyruğunun manası nedir? Deriz ki: Bunda birkaç vecih vardır: Birincisi: Merkum, yani amelleri onda açıkça yazılmıştır. İkincisi: Katâde şöyle demiştir: Onlar için kötülükle rakamlanmıştır, yani onlara cehennemin vacip olduğu yazılmıştır. Üçüncüsü: Kaffâl şöyle demiştir: Tüccarın kumaşına değerinin işareti olarak rakam koyması gibi, o kitabın da rakamlanmış kılınması kastedilmiş olabilir; fâcirin kitabı da onun bedbahtlığına delalet eden bir işaretle rakamlanmıştır. Dördüncüsü: Buradaki merkum “mühürlenmiş” demektir. Vâhidî şöyle demiştir: Bu doğrudur, çünkü mühür bir işarettir; binaenaleyh merkum olanın mahtûm (mühürlenmiş) diye adlandırılması caizdir. Beşincisi: Mana, kumaştaki nakış gibi silinmez biçimde aleyhlerine sabit kılınmış bir kitaptır. Allah Teâlâ’nın: “O gün, yalanlayanların vay haline!” buyruğuna gelince, bunda iki vecih vardır: Birincisi: Bu ifadenin “İnsanların duracağı gün” buyruğuna bağlı olmasıdır; yani insanların âlemlerin Rabbinin huzurunda duracağı o gün [Mutaffifîn 6], Allah’ın haberlerini yalanlayan kimselerin vay haline! İkincisi: “Merkum” lafzının manası, kıyamet gününde bedbahtlığa delalet eden bir işaretle rakamlanmış olmasıdır; sonra Cenâb-ı Hak o günden ve o kitaptan dolayı: “O gün, yalanlayanların vay haline!” buyurmuştur. Sonra Allah Teâlâ ceza gününü yalanlayan kimsenin sıfatını haber vererek şöyle buyurmuştur: “Onu ancak haddi aşan, günaha batmış her kimse yalanlar. Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: ‘Öncekilerin masalları!’ dedi.” Bunun manası şudur: Ceza gününü ancak şu üç sıfatla nitelenen kimse yalanlar: Birincisi, haddi aşan (mu‘tedî) olmasıdır; itisaf ve haddi aşmak ise hak yoldan sapmaktır. İkincisi, esîm olmasıdır ki bu da günah ve isyanları işlemekte aşırı gitmektir. Ben derim ki: İnsanın iki kuvveti vardır; biri nazarî kuvvettir ki onun kemali hakkı bizzat kendisi için bilmesindedir; diğeri amelî kuvvettir ki onun kemali de amel etmek için hayrı bilmesindedir. Birincisinin zıddı, Allah Teâlâ’yı Kendisine caiz olmayan vasıflarla nitelemektir. Zira diriliş ve kıyametin imkânını reddeden herkes, bunu ya Allah’ın ilminin küllî ve cüz’î bütün malumatı kuşattığını bilmediği yahut Allah’ın kudretinin bütün mümkünlere taalluk ettiğini bilmediği için inkâr etmiştir. Amelî kuvvete zıt olan haddi aşma (itidâ) ise şehvet ve gazapla meşgul olmaktır; bunun sahibi ise günahkârdır (esîm). Zira şehvet ve gazapla meşgul olan kimse, ibadet ve taate pek az vakit ayırabilir ve çoğu zaman bu durum onun kıyamete inanmasına engel teşkil eder.

55663. Metin

وَأَمَّا الصِّفَةُ الثَّالِثَةُ: لِلْمُكَذِّبِينَ بِيَوْمِ الدِّينِ فَهُوَ قَوْلُهُ: إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ/ الْأَوَّلِينَ وَالْمُرَادُ مِنْهُ الَّذِينَ يُنْكِرُونَ النُّبُوَّةَ، وَالْمَعْنَى إِذَا تُلِيَ عَلَيْهِ الْقُرْآنُ قَالَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ، وَفِيهِ وَجْهَانِ أَحَدُهُمَا: أَكَاذِيبُ الْأَوَّلِينَ وَالثَّانِي: أَخْبَارُ الْأَوَّلِينَ وَأَنَّهُ عَنْهُمْ أُخِذَ أَيْ يَقْدَحُ فِي كَوْنِ الْقُرْآنِ مِنْ عِنْدِ اللَّهِ بِهَذَا الطَّرِيقِ، وَهَاهُنَا بَحْثٌ آخَرُ: وَهُوَ أَنَّ هَذِهِ الصِّفَاتِ الثَّلَاثَةَ هَلِ الْمُرَادُ مِنْهَا شَخْصٌ مُعَيَّنٌ أولا؟ فِيهِ قَوْلَانِ: الْأَوَّلُ: وَهُوَ قَوْلُ الْكَلْبِيِّ: أَنَّ

Ceza gününü yalanlayanların üçüncü sıfatına gelince; bu, Allah Teâlâ’nın: { إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } “Kendisine ayetlerimiz okunduğu zaman: ‘Öncekilerin masalları!’ dedi” buyruğudur. Bundan murat nübüvveti inkâr edenlerdir. Mana; kendisine Kur’an okunduğu vakit “Öncekilerin masalları” demesidir. Bunda iki vecih vardır: Birincisi: Öncekilerin uydurma yalanları demektir. İkincisi: Öncekilerin hikâyeleri olup onlardan alınmıştır; yani bu yolla Kur’an’ın Allah katından olduğuna dil uzatmaktadır. Burada başka bir inceleme daha vardır: Bu üç sıfat ile muayyen bir şahıs mı kastedilmiştir yoksa değil midir? Bu hususta iki görüş vardır: Birincisi -ki bu Kelbî’nin görüşüdür-:

55664. Metin

الْمُرَادَ مِنْهُ الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ، وَقَالَ آخَرُونَ: إِنَّهُ النَّضْرُ بْنُ الْحَارِثِ، وَاحْتَجَّ مَنْ قَالَ: إِنَّهُ الْوَلِيدُ بِأَنَّهُ تَعَالَى قَالَ فِي سُورَةِ ن: وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ إِلَى قَوْلِهِ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ إِلَى قَوْلِهِ إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ [ن: ١٠- ١٥] فَقِيلَ إِنَّهُ: الْوَلِيدُ بْنُ الْمُغِيرَةِ، وَعَلَى هَذَا التَّقْدِيرِ يَكُونُ الْمَعْنَى: وَمَا يُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ مِنْ قُرَيْشٍ أَوْ مِنْ قَوْمِكَ إِلَّا كُلُّ مُعْتَدٍ أَثِيمٍ، وَهَذَا هُوَ الشَّخْصُ الْمُعَيَّنُ وَالْقَوْلُ الثَّانِي: أَنَّهُ عَامٌّ فِي حَقِّ جَمِيعِ الْمَوْصُوفِينَ بِهَذِهِ الصِّفَاتِ، أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: كَلَّا بَلْ رانَ عَلى قُلُوبِهِمْ مَا كانُوا يَكْسِبُونَ فَالْمَعْنَى لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا يَقُولُهُ مِنْ أَنَّ ذَلِكَ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ، بَلْ أَفْعَالُهُمُ الْمَاضِيَةُ صَارَتْ سَبَبًا لِحُصُولِ الرَّيْنِ فِي قُلُوبِهِمْ، وَلِأَهْلِ اللُّغَةِ فِي تَفْسِيرِ لَفْظَةِ الرَّيْنِ وُجُوهٌ، وَلِأَهْلِ التَّفْسِيرِ وُجُوهٌ أُخَرُ، أَمَّا أَهْلُ اللُّغَةِ فَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ: رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ غَلَبَ عَلَيْهَا وَالْخَمْرُ تَرِينُ عَلَى عَقْلِ السَّكْرَانِ، وَالْمَوْتُ يَرِينُ عَلَى الْمَيِّتِ فَيَذْهَبُ بِهِ، قَالَ اللَّيْثُ: رَانَ النُّعَاسُ وَالْخَمْرُ في الرأس إذا رسخ فيه، وهو يريد رَيْنًا، وَرُيُونًا، وَمِنْ هَذَا حَدِيثُ عُمَرَ فِي أُسَيْفِعِ جُهَيْنَةَ لَمَّا رَكِبَهُ الدِّينُ «أَصْبَحَ قَدْ رِينَ بِهِ» قَالَ أَبُو زَيْدٍ: يُقَالُ: رِينَ بِالرَّجُلِ يُرَانُ بِهِ رَيْنًا إِذَا وَقَعَ فِيمَا لَا يَسْتَطِيعُ الْخُرُوجَ مِنْهُ. قَالَ أَبُو مُعَاذٍ النَّحْوِيُّ: الرَّيْنُ أَنْ يَسْوَدَّ الْقَلْبُ مِنَ الذُّنُوبِ وَالطَّبْعُ أَنْ يُطْبَعَ عَلَى الْقَلْبِ وَهُوَ أَشَدُّ مِنَ الرَّيْنِ، وَالْإِقْفَالُ أَشَدُّ مِنَ الطَّبْعِ، وَهُوَ أَنْ يُقْفَلَ عَلَى الْقَلْبِ، قَالَ الزَّجَّاجُ: رَانَ عَلَى قُلُوبِهِمْ بِمَعْنَى غَطَّى عَلَى قُلُوبِهِمْ، يُقَالُ: رَانَ عَلَى قَلْبِهِ الذَّنْبُ يَرِينُ رَيْنًا أَيْ غَشِيَهُ، وَالرَّيْنُ كَالصَّدَأِ يَغْشَى الْقَلْبَ وَمِثْلُهُ الْعَيْنُ، أَمَّا أَهْلُ التَّفْسِيرِ، فَلَهُمْ وُجُوهٌ: قَالَ الْحَسَنُ: وَمُجَاهِدٌ هُوَ الذَّنْبُ عَلَى الذَّنْبِ، حَتَّى تُحِيطَ الذُّنُوبُ بِالْقَلْبِ، وَتَغْشَاهُ فَيَمُوتُ الْقَلْبُ،

Bundan muradın Velîd b. Mugīre olduğudur. Diğerleri ise onun Nadr b. el-Hâris olduğunu söylemişlerdir. Onun Velîd olduğunu söyleyenler, Allah Teâlâ’nın Nûn Suresi’nde { وَلا تُطِعْ كُلَّ حَلَّافٍ مَهِينٍ } “Yemin edip duran, aşağılık kimseye itaat etme!” buyruğundan { مُعْتَدٍ أَثِيمٍ } “...haddi aşan, günahkâra...” buyruğuna ve oradan da { إِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا قالَ أَساطِيرُ الْأَوَّلِينَ } “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman: ‘Öncekilerin masalları!’ dedi” [Kalem 10-15] buyruğuna kadar geçen ayetleri delil getirmişler ve onun Velîd b. Mugīre olduğu söylenmiştir. Bu takdire göre mana şöyle olur: Kureyş’ten yahut senin kavminden ceza gününü ancak haddi aşan ve günaha batmış kimse yalanlar; bu da söz konusu muayyen şahıstır. İkinci görüş ise: Bu sıfatlarla nitelenen herkes hakkında genel olduğudur. Allah Teâlâ’nın: { كَلَّا بَلْ رانَ عَلى قُلُوبِهِمْ مَا كانُوا يَكْسِبُونَ } “Hayır! Bilakis onların kazanmakta oldukları şeyler kalplerinin üzerine pas bağlamıştır” buyruğuna gelince; mana, işin onların iddia ettiği gibi Kur’an’ın öncekilerin masalları olmasından ibaret olmadığı, bilakis geçmişteki amellerinin kalplerinde pas (reyn) oluşmasına sebep kılındığıdır. Dil ehlinin reyn (الرَّيْن) lafzının tefsirinde vecihleri olduğu gibi, tefsir ehlinin de başka vecihleri vardır. Dil ehline gelince; Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Kalplerine galebe çaldı, kapladı demektir. Şarap sarhoşun aklını örter/kaplar (terînu alâ aklık-sekran), ölüm de ölüyü kaplayıp onu alıp götürür. Leys şöyle demiştir: Uyuklama ve şarap başta yer edip yerleştiği zaman râne (râne’n-nuâsu ve’l-hamru fi’r-re’s) denir ve bunun mastarı reynen ve ruyûnen gelir. Nitekim Cüheyne kabilesinden Useyfi‘ hakkında, borç altına girip batağa saplandığında Ömer’in hadisinde geçen: «Sabaha reyn olunmuş (çaresizliğe gömülmüş) olarak çıktı» ifadesi de bu köktendir. Ebû Zeyd: Bir kimse içinden çıkamayacağı bir duruma düştüğünde rîne bi’r-raculi yürânü bihî reynen denir, demiştir. Nahivci Ebû Muâz şöyle demiştir: Reyn, kalbin günahlardan dolayı kararmasıdır. Tab‘ (طَبْع) ise kalbin mühürlenmesidir ki bu reynden daha şiddetlidir. İkfâl (إِقْفَال) ise tab‘dan daha şiddetlidir; o da kalbin kilitlenmesidir. Zeccâc şöyle demiştir: “Kalplerinin üzerine pas bağlamıştır” ifadesi, kalplerini örtüp kaplamıştır manasındadır. Günah kalbini kapladığında râne alâ kalbihi’z-zenbü yerînu reynen denir; yani onu bürüdü demektir. Reyn, kalbi bürüyen pas gibidir; ayn (العَيْن) kelimesi de böyledir. Tefsir ehline gelince, onların da vecihleri vardır: Hasan ve Mücâhid şöyle demiştir: O, günahlar kalbi kuşatıp bürüyünceye ve kalp ölünceye kadar günah üstüne günah [işlemektir].

55665. Metin

وَرُوِيَ عَنْ رَسُولِ اللَّهِ ﷺ أَنَّهُ قَالَ: «إِيَّاكُمْ وَالْمُحَقَّرَاتُ مِنَ الذُّنُوبِ، فَإِنَّ الذَّنْبَ عَلَى الذَّنْبِ يُوقِدُ عَلَى صَاحِبِهِ جَحِيمًا ضَخْمَةً»

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Küçük görülen günahlardan sakınınız; zira günah üstüne günah, sahibi aleyhine devasa bir cehennem ateşi tutuşturur.»

55666. Metin

وَعَنْ مُجَاهِدٍ الْقَلْبُ كَالْكَفِّ، فَإِذَا أَذْنَبَ الذَّنْبَ انْقَبَضَ، وَإِذَا أَذْنَبَ ذَنْبًا آخَرَ انْقَبَضَ ثُمَّ يُطْبَعُ عَلَيْهِ وَهُوَ الرَّيْنُ،

Mücâhid’den şöyle rivayet edilmiştir: Kalp avuç içi gibidir; kişi bir günah işlediğinde [avuç bir parmak kadar] kapanır, başka bir günah işlediğinde yine kapanır, sonra üzeri mühürlenir ki işte reyn (pas) budur.

55667. Metin

وَقَالَ آخَرُونَ: كُلَّمَا أذنب الإنسان حصلت في قلبه نكتة سوداء حَتَّى يَسْوَدَّ الْقَلْبُ كُلُّهُ، وَرُوِيَ هَذَا مَرْفُوعًا فِي حَدِيثِ أَبِي هُرَيْرَةَ،

Başkaları ise şöyle demiştir: İnsan her günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur, nihayet kalbin tamamı kararır. Bu mana Ebû Hüreyre hadisinde merfû olarak da rivayet edilmiştir.

55668. Metin

قُلْتُ: لَا شَكَّ أَنَّ تَكَرُّرَ الْأَفْعَالِ سَبَبٌ لِحُصُولِ مَلَكَةٍ نَفْسَانِيَّةٍ، فَإِنَّ مَنْ أَرَادَ تَعَلُّمَ الْكِتَابَةِ فَكُلَّمَا كَانَ إِتْيَانُهُ بِعَمَلِ الْكِتَابَةِ أَكْثَرَ كَانَ اقْتِدَارُهُ عَلَى عَمَلِ الْكِتَابَةِ أَتَمَّ، إِلَى أَنْ يَصِيرَ بِحَيْثُ يَقْدِرُ عَلَى الْإِتْيَانِ بِالْكِتَابَةِ مِنْ غَيْرِ رَوِيَّةٍ وَلَا فِكْرَةٍ، فَهَذِهِ الْهَيْئَةُ النَّفْسَانِيَّةُ، لَمَّا تَوَلَّدَتْ مِنْ تِلْكَ الْأَعْمَالِ الْكَثِيرَةِ كَانَ لِكُلِّ وَاحِدٍ مِنْ تِلْكَ الْأَعْمَالِ أَثَرٌ فِي حُصُولِ تِلْكَ الْهَيْئَةِ النَّفْسَانِيَّةِ، إِذَا عَرَفْتَ هَذَا فَنَقُولُ: إِنَّ الْإِنْسَانَ إِذَا وَاظَبَ عَلَى الْإِتْيَانِ بِبَعْضِ أَنْوَاعِ الذُّنُوبِ، حَصَلَتْ فِي قَلْبِهِ مَلَكَةٌ نَفْسَانِيَّةٌ عَلَى الْإِتْيَانِ بِذَلِكَ الذَّنْبِ، وَلَا مَعْنَى لِلذَّنْبِ إِلَّا مَا يَشْغَلُكَ بِغَيْرِ اللَّهِ، وَكُلُّ مَا يَشْغَلُكَ بِغَيْرِ اللَّهِ فَهُوَ/ ظُلْمَةٌ، فَإِذَنِ الذُّنُوبُ كُلُّهَا ظُلُمَاتٌ وَسَوَادٌ، وَلُكُلِّ وَاحِدٍ مِنَ الْأَعْمَالِ السَّالِفَةِ الَّتِي أَوْرَثَ مَجْمُوعُهَا حُصُولَ تِلْكَ الْمَلَكَةِ أَثَرٌ فِي حُصُولِهَا، فَذَلِكَ هُوَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِمْ: كلما أذنب الإنسان حصلت في قلبه نكتة سَوْدَاءُ حَتَى يَسْوَدَّ الْقَلْبُ، وَلَمَّا كَانَتْ مَرَاتِبُ الْمَلَكَاتِ فِي الشِّدَّةِ وَالضَّعْفِ مُخْتَلِفَةً، لَا جَرَمَ كَانَتْ مَرَاتِبُ هَذَا السَّوَادِ وَالظُّلْمَةِ مُخْتَلِفَةً، فَبَعْضُهَا يَكُونُ رَيْنًا وَبَعْضُهَا طَبْعًا وَبَعْضُهَا إِقْفَالًا، قَالَ الْقَاضِي لَيْسَ الْمُرَادُ مِنَ الرَّيْنِ أَنَّ قَلْبَهُمْ قَدْ تَغَيَّرَ وَحَصَلَ فِيهِ مَنْعٌ، بَلِ الْمُرَادُ أَنَّهُمْ صَارُوا لِإِيقَاعِ الذَّنْبِ حَالًا بَعْدَ حَالٍ مُتَجَرِّئِينَ عَلَيْهِ وَقَوِيَتْ دَوَاعِيهِمْ إِلَى تَرْكِ التَّوْبَةِ وَتَرْكِ الْإِقْلَاعِ، فَاسْتَمَرُّوا وَصَعُبَ الْأَمْرُ عَلَيْهِمْ، وَلِذَلِكَ بَيَّنَ أَنَّ عِلَّةَ الرَّيْنِ كَسْبُهُمْ، وَمَعْلُومٌ أَنَّ إِكْثَارَهُمْ مِنَ اكْتِسَابِ الذُّنُوبِ لَا يَمْنَعُ مِنَ الْإِقْلَاعِ وَالتَّوْبَةِ، وَأَقُولُ قَدْ بَيَّنَّا أَنَّ صُدُورَ الْفِعْلِ حَالَ اسْتِوَاءِ الدَّاعِي إِلَى الْفِعْلِ، وَالدَّاعِي إِلَى التَّرْكِ مُحَالٌ لِامْتِنَاعِ تَرْجِيحِ الْمُمْكِنِ مِنْ غَيْرِ مُرَجِّحٍ، فَبِأَنْ يَكُونَ مُمْتَنِعًا حَالَ الْمَرْجُوحِيَّةِ كَانَ أَوْلَى، وَلَمَّا سَلَّمَ الْقَاضِي أَنَّهُمْ صَارُوا بِسَبَبِ الْأَفْعَالِ السَّالِفَةِ رَاجِحًا، فَوَجَبَ أَنْ يَكُونَ الْإِقْلَاعُ فِي هَذِهِ الْحَالَةِ مُمْتَنِعًا، وَتَمَامُ الْكَلَامِ قَدْ تَقَدَّمَ مِرَارًا فِي هَذَا الْكِتَابِ.

Ben derim ki: Şüphe yok ki fiillerin tekrarlanması, nefiste bir melekenin meydana gelmesinin sebebidir. Zira yazı yazmayı öğrenmek isteyen kimse, yazı yazma amelini ne kadar çok yaparsa, yazı yazma amelindeki muktedirliği o kadar tam hale gelir; nihayet düşünüp taşınmaya gerek kalmaksızın yazı yazabilecek bir duruma gelir. Bu nefsânî meleke o pek çok amelden doğduğu için, o amellerin her birinin bu nefsânî melekenin oluşmasında bir etkisi olmuştur. Bunu bildiğinde deriz ki: İnsan bazı günah çeşitlerini işlemeye devam ettiğinde, kalbinde o günahı işlemeye dair nefsânî bir meleke hâsıl olur. Günah ise seni Allah’tan başka şeylerle meşgul eden şeyden ibarettir. Seni Allah’tan başka bir şeyle meşgul eden her şey ise bir karanlıktır. Dolayısıyla günahların tamamı karanlıklar ve siyahlıktır. Toplamı o melekenin hasıl olmasına yol açan geçmiş amellerin her birinin bu melekenin meydana gelmesinde bir tesiri vardır. İşte ulemanın: “İnsan her günah işlediğinde kalbinde siyah bir nokta oluşur, nihayet kalp kararır” sözünden kastedilen budur. Melekelerin şiddet ve zayıflık mertebeleri farklı olduğuna göre, şüphesiz bu siyahlığın ve karanlığın mertebeleri de farklı farklıdır. Bu mertebelerin bazısı reyn (pas), bazısı tab‘ (mühürlenme), bazısı ise ikfâl (kilitlenme) olur. Kādî şöyle demiştir: Reynden maksat kalplerinin mahiyetinin değişmesi ve onda bir engelin oluşması değildir; bilakis maksat, günahı peş peşe işlemeleri sebebiyle ona cüretkâr hâle gelmeleri, tövbeyi ve günahtan vazgeçmeyi terk etmeye dair sevk edici amillerinin güçlenmesidir. Böylece günahta ısrar etmişler ve durum onlar için zorlaşmıştır. İşte bu sebeple Allah Teâlâ reynin illetinin onların kendi kespleri olduğunu beyan etmiştir. Malumdur ki günah işlemeyi çoğaltmaları, günahtan vazgeçmeye ve tövbeye engel teşkil etmez. Ben derim ki: Fiile sevk eden sebep ile terk etmeye sevk eden sebebin eşitliği hâlinde fiilin sudûr etmesinin, mümkünün mureccihsiz tercih edilmesinin imkânsızlığından ötürü muhal olduğunu açıklamıştık. O hâlde tercih edilmeyen (mercûh) durumda iken fiilin meydana gelmesinin imkânsız olması evleviyetle geçerlidir. Kādî geçmiş fiiller sebebiyle tercihin meydana geldiğini kabul ettiğine göre, bu durumda günahtan vazgeçmenin imkânsız olması zorunludur. Konunun tam izahı bu kitapta defalarca geçmiştir.

55669. Metin

أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: كَلَّا إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ فَاعْلَمْ أَنَّهُمْ ذَكَرُوا فِي كَلَّا وُجُوهًا أَحَدُهَا:

Allah Teâlâ’nın: { كَلَّا إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ } “Hayır! Şüphesiz onlar o gün Rablerinden perdelenmişlerdir” buyruğuna gelince; bil ki onlar { كَلَّا } “hayır” lafzında birkaç vecih zikretmişlerdir. Birincisi:

55670. Metin

قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : كَلَّا رَدْعٌ عَنِ الْكَسْبِ الرَّائِنِ عَنْ قُلُوبِهِمْ وَثَانِيهَا: قَالَ الْقَفَّالُ: إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى حَكَى فِي سَائِرِ السُّوَرِ عَنْ هَذَا الْمُعْتَدِي الْأَثِيمِ أَنَّهُ كَانَ يَقُولُ إِنْ كَانَتِ الْآخِرَةُ حَقًّا، فَإِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُعْطِيهِ مَالًا وَوَلَدًا، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى كَذَّبَهُ فِي هَذِهِ الْمَقَالَةِ فَقَالَ: أَطَّلَعَ الْغَيْبَ أَمِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمنِ عَهْداً [مريم: ٧٨] وقال: وَما أَظُنُّ السَّاعَةَ قائِمَةً وَلَئِنْ رُجِعْتُ إِلى رَبِّي إِنَّ لِي عِنْدَهُ لَلْحُسْنى [فُصِّلَتْ: ٥٠] وَلَمَّا كَانَ هَذَا مِمَّا قَدْ تَرَدَّدَ ذِكْرُهُ فِي الْقُرْآنِ تَرَكَ اللَّهُ ذِكْرَهُ هَاهُنَا وَقَالَ: كَلَّا إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ أَيْ لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا يَقُولُونَ: مِنْ أَنَّ لَهُمْ فِي الْآخِرَةِ حُسْنَى بَلْ هُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ وَثَانِيهَا: أَنْ يَكُونَ ذَلِكَ تَكْرِيرًا وَتَكُونُ كَلَّا هَذِهِ هِيَ الْمَذْكُورَةُ فِي قَوْلِهِ: كَلَّا بَلْ رانَ أَمَّا قَوْلُهُ: إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ فَقَدِ احْتَجَّ الْأَصْحَابُ عَلَى أَنَّ الْمُؤْمِنِينَ يَرَوْنَهُ سُبْحَانَهُ قَالُوا: وَلَوْلَا ذَلِكَ لَمْ يَكُنْ لِلتَّخْصِيصِ فَائِدَةٌ، وَفِيهِ تَقْرِيرٌ آخَرُ وَهُوَ أَنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ هَذَا الْحِجَابَ فِي مَعْرِضِ الْوَعِيدِ وَالتَّهْدِيدِ لِلْكُفَّارِ، وَمَا يَكُونُ وَعِيدًا وَتَهْدِيدًا لِلْكُفَّارِ لَا يَجُوزُ حُصُولُهُ فِي حَقِّ الْمُؤْمِنِ، فَوَجَبَ أَنْ لَا يَحْصُلَ هَذَا الْحِجَابُ فِي حَقِّ الْمُؤْمِنِ أَجَابَتِ الْمُعْتَزِلَةُ عَنْ هَذَا مِنْ وُجُوهٍ أَحَدُهَا: قَالَ الْجُبَّائِيُّ: الْمُرَادُ أَنَّهُمْ عَنْ رَحْمَةِ رَبِّهِمْ مَحْجُوبُونَ أَيْ مَمْنُوعُونَ، كَمَا يُقَالُ فِي الْفَرَائِضِ: الْإِخْوَةُ يَحْجُبُونَ الْأُمَّ عَلَى الثُّلُثِ، وَمِنْ ذَلِكَ يُقَالُ: لِمَنْ يَمْنَعُ عَنِ الدُّخُولِ هُوَ حَاجِبٌ، لِأَنَّهُ «١» يَمْنَعُ مِنْ رُؤْيَتِهِ وَثَانِيهَا: قَالَ أَبُو مُسْلِمٍ:

Keşşâf sahibi şöyle demiştir: { كَلَّا } “hayır” ifadesi, kalplerini paslandıran bu kespten vazgeçirme (red‘) edatıdır. İkincisi: Kaffâl şöyle demiştir: Allah Teâlâ diğer surelerde bu haddi aşan günahkâr kimseden naklen, şayet ahiret hak ise Allah Teâlâ’nın kendisine mal ve evlat vereceğini söylediğini nakletmiş, ardından Allah Teâlâ onu bu sözünde yalanlayarak: { أَطَّلَعَ الْغَيْبَ أَمِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمنِ عَهْداً } “Gaybı mı gördü, yoksa Rahmân katından bir söz mü aldı?” [Meryem 78] buyurmuş ve: { وَما أَظُنُّ السَّاعَةَ قائِمَةً وَلَئِنْ رُجِعْتُ إِلى رَبِّي إِنَّ لِي عِنْدَهُ لَلْحُسْنى } “Kıyametin kopacağını da sanmıyorum. Şayet Rabbime döndürülürsem, muhakkak O'nun katında benim için daha güzeli vardır” [Fussilet 50] buyurmuştur. Bu husus Kur’an’da tekrar tekrar zikredilen hususlardan olduğu için, Allah Teâlâ burada onu zikretmeyi bırakmış ve: { كَلَّا إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ } “Hayır! Şüphesiz onlar o gün Rablerinden perdelenmişlerdir” buyurmuştur; yani iş onların ahirette kendileri için güzel mükâfat olacağına dair söyledikleri gibi değildir, bilakis onlar o gün Rablerinden perdelenmişlerdir. Üçüncüsü: Bunun bir tekid olması ve buradaki { كَلَّا } “hayır” lafzının { كَلَّا بَلْ رانَ } “Hayır! Bilakis kalplerinin üzerine pas bağlamıştır” ayetinde zikredilenin aynısı olmasıdır. { إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَحْجُوبُونَ } “Şüphesiz onlar o gün Rablerinden perdelenmişlerdir” buyruğuna gelince; ashabımız (Ehl-i Sünnet âlimleri), müminlerin O Sübhân olan Allah’ı göreceklerine bu ayetle delil getirmişlerdir. Onlar şöyle demişlerdir: Şayet böyle olmasaydı, perdelenmenin kâfirlere tahsis edilmesinin bir faydası olmazdı. Bunda bir diğer delillendirme tarzı da şudur: Allah Teâlâ bu hicabı (perdelenmeyi), kâfirlere yönelik bir tehdit ve azap bağlamında zikretmiştir. Kâfirlere tehdit ve azap olan bir şeyin ise mümin hakkında vuku bulması caiz değildir; dolayısıyla bu perdelenmenin mümin hakkında gerçekleşmemesi vaciptir. Mu‘tezile buna birkaç yönden cevap vermiştir: Birincisi: Cübbâî şöyle demiştir: Maksat, onların Rablerinin rahmetinden perdelenmiş, yani menedilmiş olmalarıdır. Nitekim ferâiz ilminde: “Kardeşler anneyi üçte bir paydan perdelerler (menederler)” denilir. Yine kapıdan girişi engelleyen kimseye de onu görmeyi engellediği için hâcib (kapıcı/perdeci) denir. İkincisi: Ebû Müslim şöyle demiştir:

55671. Metin

لَمَحْجُوبُونَ أَيْ غَيْرُ مُقَرَّبِينَ، وَالْحِجَابُ الرَّدُّ وَهُوَ ضِدُّ الْقَبُولِ، وَالْمَعْنَى هَؤُلَاءِ الْمُنْكِرُونَ لِلْبَعْثِ غَيْرُ مَقْبُولِينَ عِنْدَ اللَّهِ وَهُوَ الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ تَعَالَى: وَلا يُكَلِّمُهُمُ اللَّهُ وَلا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ وَلا يُزَكِّيهِمْ [آلِ عِمْرَانَ: ٧٧] ، وَثَالِثُهَا: قَالَ الْقَاضِي: الْحِجَابُ لَيْسَ عِبَارَةً عَنْ عَدَمِ الرُّؤْيَةِ، فَإِنَّهُ قَدْ يُقَالُ: حُجِبَ فُلَانٌ عَنِ الْأَمِيرِ، وَإِنْ كَانَ قَدْ رَآهُ/ مِنَ الْبُعْدِ، وَإِذَا لَمْ يَكُنِ الْحِجَابُ عِبَارَةً عَنْ عَدَمِ الرُّؤْيَةِ سَقَطَ الِاسْتِدْلَالُ، بَلْ يَجِبُ أَنْ يُحْمَلَ عَلَى صَيْرُورَتِهِ مَمْنُوعًا عَنْ وُجْدَانِ رَحْمَتِهِ تَعَالَى وَرَابِعُهَا: قَالَ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : كَوْنُهُمْ مَحْجُوبِينَ عَنْهُ تَمْثِيلٌ لِلِاسْتِخْفَافِ بِهِمْ وَإِهَانَتِهِمْ، لِأَنَّهُ لَا يُؤْذَنُ عَلَى الْمُلُوكِ إِلَّا لِلْمُكَرَّمِينَ لَدَيْهِمْ، وَلَا يُحْجَبُ عَنْهُمْ إِلَّا الْمُهَانُونَ عِنْدَهُمْ والجواب: لا شك أن من منع مِنْ رُؤْيَةِ شَيْءٍ يُقَالُ: إِنَّهُ حُجِبَ عَنْهُ، وَأَيْضًا مَنْ مُنِعَ مِنَ الدُّخُولِ عَلَى الْأَمِيرِ يُقَالُ: إِنَّهُ حُجِبَ عَنْهُ، وَأَيْضًا يُقَالُ الْأُمُّ حُجِبَتْ عَنِ الثُّلُثِ بِسَبَبِ الْإِخْوَةِ، وَإِذَا وَجَدْنَا هَذِهِ الِاسْتِعْمَالَاتِ وَجَبَ جَعْلُ اللَّفْظِ حَقِيقَةً فِي مَفْهُومٍ مُشْتَرَكٍ بَيْنَ هَذِهِ الْمَوَاضِعِ دَفْعًا لِلِاشْتِرَاكِ فِي اللَّفْظِ، وَذَلِكَ هُوَ الْمَنْعُ. فَفِي الصُّورَةِ الأولى حصل المنع من الرؤية، وفي الثانية حَصَلَ الْمَنْعُ مِنَ الْوُصُولِ إِلَى قُرْبِهِ، وَفِي الثَّالِثَةِ: حَصَلَ الْمَنْعُ مِنَ اسْتِحْقَاقِ الثُّلُثِ، فَيَصِيرُ تَقْدِيرُ الْآيَةِ: كَلَّا إِنَّهُمْ عَنْ رَبِّهِمْ يَوْمَئِذٍ لَمَمْنُوعُونَ، وَالْمَنْعُ إِنَّمَا يَتَحَقَّقُ بِالنِّسْبَةِ إِلَى مَا يَثْبُتُ لِلْعَبْدِ بِالنِّسْبَةِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى، وَهُوَ إِمَّا الْعِلْمُ، وَإِمَّا الرُّؤْيَةُ، وَلَا يُمْكِنُ حَمْلُهُ عَلَى الْعِلْمِ، لِأَنَّهُ ثَابِتٌ بِالِاتِّفَاقِ لِلْكُفَّارِ، فَوَجَبَ حَمْلُهُ عَلَى الرُّؤْيَةِ. أَمَّا صَرْفُهُ إِلَى الرَّحْمَةِ فَهُوَ عُدُولٌ عَنِ الظَّاهِرِ مِنْ غَيْرِ دَلِيلٍ، وَكَذَا مَا قَالَهُ صَاحِبُ «الْكَشَّافِ» : تَرْكٌ لِلظَّاهِرِ مِنْ غَيْرِ دَلِيلٍ، ثُمَّ الَّذِي يُؤَكِّدُ مَا ذَكَرْنَاهُ مِنَ الدَّلِيلِ أَقْوَالُ الْمُفَسِّرِينَ. قَالَ مُقَاتِلٌ: مَعْنَى الْآيَةِ أَنَّهُمْ بَعْدَ الْعَرْضِ وَالْحِسَابِ، لَا يَرَوْنَ رَبَّهُمْ، وَالْمُؤْمِنُونَ يَرَوْنَ رَبَّهُمْ، وَقَالَ الْكَلْبِيُّ: يَقُولُ إِنَّهُمْ عَنِ النَّظَرِ إِلَى رُؤْيَةِ رَبِّهِمْ لَمَحْجُوبُونَ، وَالْمُؤْمِنِ لَا يُحْجَبُ عَنْ رُؤْيَةِ رَبِّهِ، وَسُئِلَ مَالِكُ بْنُ أَنَسٍ عَنْ هَذِهِ الْآيَةِ، فَقَالَ: لَمَّا حَجَبَ أَعْدَاءَهُ فَلَمْ يَرَوْهُ لَا بُدَّ وَأَنْ يَتَجَلَّى لِأَوْلِيَائِهِ حَتَّى يَرَوْهُ، وَعَنِ الشافعي لما حجب قوما

{ لَمَحْجُوبُونَ } “[Onlar] perdelenmişlerdir”, yani yaklaştırılmamışlardır. Hicab (perdelenme), geri çevrilmektir; bu da kabulün zıddıdır. Mana şudur: Dirilişi inkâr eden bu kimseler Allah katında makbul değildirler. Nitekim Allah Teâlâ’nın: { وَلا يُكَلِّمُهُمُ اللَّهُ وَلا يَنْظُرُ إِلَيْهِمْ يَوْمَ الْقِيامَةِ وَلا يُزَكِّيهِمْ } “Allah kıyamet gününde onlarla konuşmayacak, onlara bakmayacak ve onları temize çıkarmayacaktır” [Âl-i İmrân 77] buyruğundan murat da budur. Üçüncüsü: Kâdî şöyle demiştir: Hicab, görmemenin ifadesi değildir. Zira bazen uzaktan görmüş olsa bile, “Falanca emîrden perdelendi (huzura kabul edilmedi)” denilebilir. Hicab görmemekten ibaret olmayınca [bu ayetle rü’yetullah hakkında yapılan] istidlal düşer; bilakis bunun [kulun] Allah Teâlâ’nın rahmetine nail olmaktan menedilmesi manasına hamledilmesi gerekir. Dördüncüsü: Keşşâf sahibi şöyle demiştir: Onların O’ndan perdelenmiş olmaları, onları hafife alma ve aşağılamanın bir temsilidir. Çünkü hükümdarların huzuruna ancak yanlarında ikram görenler için izin verilir1 ve onlardan ancak yanlarında hakir görülen kimseler perdelenir (uzak tutulur). Cevap [şudur]: Şüphe yok ki bir şeyi görmekten menedilen kimse hakkında “Ondan perdelendi” denir. Aynı şekilde emîrin huzuruna girmekten menedilen kimse hakkında da “Ondan perdelendi” denir. Yine “Anne, kardeşler sebebiyle [mirasın] üçte birinden perdelendi (hacbedildi)” denilir. Bu kullanımları gördüğümüzde, lafızdaki ortaklığı (iştirâk-i lafzîyi) bertaraf etmek için bu lafzı mezkûr yerler arasındaki ortak bir mefhumda hakikat kılmak vacip olur; o da “menetmek”tir (engellemedir). Nitekim birinci surette görmekten menedilme vaki olmuştur; ikincisinde O’nun yakınına varmaktan menedilme vaki olmuştur; üçüncüsünde ise üçte bir payı hak etmekten menedilme vaki olmuştur. Bu durumda ayetin takdiri şöyle olur: “Hayır! Şüphesiz onlar o gün Rablerinden [O’na nispet edilen şeylerden] menedilmişlerdir.” Menetmek ise ancak kul için Allah Teâlâ’ya nispetle sabit olan bir şeye göre tahakkuk eder; bu da ya ilimdir ya da rü’yettir (görmektir). [Bunun] ilme hamledilmesi mümkün değildir, çünkü ittifakla [Allah’ı bilmek] kâfirler için de sabittir. O halde bunun rü’yete hamledilmesi vacip olmuştur. Rahmete hamledilmesine gelince, bu delilsiz olarak zahirden sapmaktır. Keşşâf sahibinin söylediği de aynı şekilde delilsiz olarak zahiri terk etmektir. Sonra, zikrettiğimiz bu delili müfessirlerin görüşleri de teyit etmektedir. Mukâtil şöyle demiştir: Ayetin manası; onlar arz ve hesaptan sonra Rablerini görmezler, müminler ise Rablerini görürler, demektir. Kelbî şöyle demiştir: [Ayet], şüphesiz onlar Rablerinin rü’yetine bakmaktan perdelenmişlerdir, mümin ise Rabbinin rü’yetinden perdelenmez, demektedir. Mâlik b. Enes’e bu ayet sorulunca şöyle demiştir: “Düşmanlarını perdeleyip de onlar Kendisini görmeyince, O’nun dostlarına tecelli etmesi kaçınılmazdır ki böylece O’nu görsünler.” Şâfiî’den de: [Allah Teâlâ’nın] bir kavmi

55672. Metin

بِالسُّخْطِ دَلَّ عَلَى أَنَّ قَوْمًا يَرَوْنَهُ بِالرِّضَا، أما قوله تعالى: ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصالُوا الْجَحِيمِ فَالْمَعْنَى لَمَّا صَارُوا مَحْجُوبِينَ فِي عَرْصَةِ الْقِيَامَةِ إِمَّا عَنْ رُؤْيَةِ اللَّهِ عَلَى قَوْلِنَا، أَوْ عَنْ رَحْمَةِ اللَّهِ وَكَرَامَتِهِ عَلَى قَوْلِ الْمُعْتَزِلَةِ، فَعِنْدَ ذَلِكَ يُؤْمَرُ بِهِمْ إِلَى النَّارِ ثُمَّ إِذَا دَخَلُوا النَّارَ، وُبِّخُوا بِتَكْذِيبِهِمْ بِالْبَعْثِ وَالْجَزَاءِ، فَقِيلَ لَهُمْ: هذَا الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ فِي الدُّنْيَا، وَالْآنَ قَدْ عَايَنْتُمُوهُ فَذُوقُوهُ.

gazapla perdelemesi, diğer bir kavmin O’nu rıza ile göreceklerine delalet eder. Allah Teâlâ’nın: { ثُمَّ إِنَّهُمْ لَصالُوا الْجَحِيمِ } “Sonra şüphesiz onlar cehenneme gireceklerdir” buyruğuna gelince; mana, onlar kıyamet meydanında bizim görüşümüze göre Allah’ı görmekten, Mu‘tezile’nin görüşüne göre ise Allah’ın rahmet ve ikramından mahrum bırakılıp perdelendiklerinde, işte o vakit onların cehenneme atılmaları emredilir. Sonra cehenneme girdiklerinde dirilişi ve cezayı yalanlamaları sebebiyle azarlanırlar ve kendilerine: İşte dünyada iken yalanlamakta olduğunuz şey budur; şimdi onu bizzat gördünüz, artık tadın denilir.

55673. Metin

[سورة المطففين (٨٣) : الآيات ١٨ الى ٢١]

[Mutaffifîn Suresi (83), 18-21. Ayetler]

55674. Metin

كَلاَّ إِنَّ كِتابَ الْأَبْرارِ لَفِي عِلِّيِّينَ (١٨) وَما أَدْراكَ مَا عِلِّيُّونَ (١٩) كِتابٌ مَرْقُومٌ (٢٠) يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ (٢١)

{ كَلَّا إِنَّ كِتابَ الْأَبْرارِ لَفِي عِلِّيِّينَ (١٨) وَما أَدْراكَ ما عِلِّيُّونَ (١٩) كِتابٌ مَرْقُومٌ (٢٠) يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ (٢١) } “Hayır! Şüphesiz iyilerin kitabı İlliyyîn’dedir. İlliyyîn’in ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, yazılmış/mühürlenmiş bir kitaptır. Ona yakın kılınmış olanlar şahit olur.”

55675. Metin

اعْلَمْ أَنَّهُ تَعَالَى لَمَّا ذَكَرَ حَالَ الْفُجَّارِ الْمُطَفِّفِينَ، أَتْبَعَهُ بِذِكْرِ حَالِ الْأَبْرَارِ الَّذِينَ لَا يُطَفِّفُونَ، فَقَالَ: كَلَّا أَيْ لَيْسَ الْأَمْرُ كَمَا تَوَهَّمَهُ أُولَئِكَ الْفُجَّارُ مِنْ إِنْكَارِ الْبَعْثِ وَمِنْ أَنَّ كِتَابَ اللَّهِ أَسَاطِيرُ الْأَوَّلِينَ. وَاعْلَمْ أَنَّ لِأَهْلِ اللُّغَةِ فِي لَفْظِ عِلِّيِّينَ أَقْوَالًا، وَلِأَهْلِ التَّفْسِيرِ أَيْضًا أَقْوَالًا، أَمَّا أَهْلُ اللُّغَةِ قَالَ/ أَبُو الْفَتْحِ الْمَوْصِلِيُّ: عِلِّيِّينَ جَمْعُ عِلِّيٍّ وَهُوَ فِعِّيلٌ مِنَ الْعُلُوِّ، وَقَالَ الزَّجَّاجُ: إِعْرَابُ هَذَا الِاسْمِ كَإِعْرَابِ الْجَمْعِ لِأَنَّهُ عَلَى لَفْظِ الْجَمْعِ، كَمَا تَقُولُ: هَذِهِ قِنِّسْرُونَ وَرَأَيْتُ قِنِّسْرِينَ، وَأَمَّا الْمُفَسِّرُونَ فَرُوِيَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهَا السَّمَاءُ الرَّابِعَةُ، وَفِي رِوَايَةٍ أُخْرَى أَنَّهَا السَّمَاءُ السَّابِعَةُ، وَقَالَ قَتَادَةُ وَمُقَاتِلٌ: هِيَ قَائِمَةُ الْعَرْشِ الْيُمْنَى فَوْقَ السَّمَاءِ السَّابِعَةِ، وَقَالَ الضَّحَّاكُ: هِيَ سِدْرَةُ الْمُنْتَهَى، وَقَالَ الْفَرَّاءُ: يَعْنِي ارْتِفَاعًا بَعْدَ ارْتِفَاعٍ لَا غَايَةَ لَهُ، وَقَالَ الزَّجَّاجُ: أَعْلَى الْأَمْكِنَةِ، وَقَالَ آخَرُونَ:

Bil ki Allah Teâlâ, ölçü ve tartıda hile yapan fâcirlerin durumunu zikredince, bunun peşinden hile yapmayan iyi kimselerin (ebrâr) durumunu zikrederek: { كَلَّا } “Hayır” buyurmuştur; yani iş o fâcirlerin dirilişi inkâr etme ve Allah’ın Kitabı’nın öncekilerin masalları olduğu yönündeki vehimleri gibi değildir. Bil ki dil ehlinin “illiyyîn” lafzı hakkında görüşleri olduğu gibi, tefsir ehlinin de görüşleri vardır. Dil ehline gelince; Ebü’l-Feth el-Mevsılî şöyle demiştir: İlliyyîn, illiyy kelimesinin çoğuludur; o da ulüvv (yücelik) kökünden fi‘‘îl veznindedir. Zeccâc ise şöyle demiştir: Bu ismin irabı çoğulun irabı gibidir, zira çoğul lafzı üzeredir; nitekim “Hâzihî Kınnesrûnu ve raeytü Kınnesrîne” dersin. Müfessirlere gelince; İbn Abbâs’tan onun dördüncü kat sema olduğu rivayet edilmiştir, diğer bir rivayette ise yedinci kat sema olduğu nakledilmiştir. Katâde ve Mukātil: O, yedinci semanın üzerindeki Arş’ın sağ sütunudur, demişlerdir. Dahhâk: O, Sidretü’l-Müntehâ’dır, demiştir. Ferrâ: Sonu olmayan bir yükselişten sonraki bir yükseliş demektir, demiştir. Zeccâc: Mekânların en yücesidir, demiştir. Başkaları ise şöyle demiştir:

55676. Metin

هِيَ مَرَاتِبُ عَالِيَةٌ مَحْفُوظَةٌ بِالْجَلَالَةِ قَدْ عَظَّمَهَا اللَّهُ وَأَعْلَى شَأْنَهَا، وَقَالَ آخَرُونَ: عِنْدَ كِتَابِ أَعْمَالِ الْمَلَائِكَةِ، وَظَاهِرُ الْقُرْآنِ يَشْهَدُ لِهَذَا الْقَوْلِ الْأَخِيرِ لِأَنَّهُ تَعَالَى قَالَ لِرَسُولِهِ: وَما أَدْراكَ مَا عِلِّيُّونَ تَنْبِيهًا لَهُ عَلَى أَنَّهُ مَعْلُومٌ لَهُ، وَأَنَّهُ سَيَعْرِفُهُ ثُمَّ قَالَ: كِتابٌ مَرْقُومٌ يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ فَبَيَّنَ أَنَّ كِتَابَهُمْ فِي هَذَا الْكِتَابِ الْمَرْقُومِ الَّذِي يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ مِنَ الْمَلَائِكَةِ، فَكَأَنَّهُ تَعَالَى كَمَا وَكَّلَهُمْ بِاللَّوْحِ الْمَحْفُوظِ فَكَذَلِكَ يُوَكِّلُهُمْ بِحِفْظِ كُتُبِ الْأَبْرَارِ فِي جُمْلَةِ ذَلِكَ الْكِتَابِ الَّذِي هُوَ أُمُّ الْكِتَابِ عَلَى وَجْهِ الْإِعْظَامِ لَهُ وَلَا يَمْتَنِعُ أَنَّ الْحَفَظَةَ إِذَا صَعَدَتْ بِكُتُبِ الْأَبْرَارِ فَإِنَّهُمْ يُسَلِّمُونَهَا إِلَى هَؤُلَاءِ الْمُقَرَّبِينَ فَيَحْفَظُونَهَا كَمَا يَحْفَظُونَ كُتُبَ أَنْفُسِهِمْ أَوْ يَنْقُلُونَ مَا فِي تِلْكَ الصَّحَائِفِ إِلَى ذَلِكَ الْكِتَابِ الَّذِي وُكِّلُوا بِحِفْظِهِ وَيَصِيرُ عِلْمُهُمْ شَهَادَةً لِهَؤُلَاءِ الْأَبْرَارِ، فَلِذَلِكَ يُحَاسَبُونَ حِسَابًا يَسِيرًا، لِأَنَّ هَؤُلَاءِ الْمُقَرَّبِينَ يَشْهَدُونَ لَهُمْ بِمَا حَفِظُوهُ مِنْ أَعْمَالِهِمْ، وَإِذَا كَانَ هَذَا الْكِتَابُ فِي السَّمَاءِ صَحَّ قَوْلُ مَنْ تَأَوَّلَ ذَلِكَ عَلَى أَنَّهُ فِي السَّمَاءِ الْعَالِيَةِ، فَتَتَقَارَبُ الْأَقْوَالُ فِي ذَلِكَ، وَإِذًا كَانَ الَّذِي ذَكَرْنَاهُ أَوْلَى.

O, Allah’ın yücelttiği ve şanını âli kıldığı, celaletle korunmuş yüksek mertebelerdir. Başkaları da: Meleklerin amellerinin yazıldığı kitabın yanındadır, demişlerdir. Kur’an’ın zahiri bu son görüşe şahitlik etmektedir; zira Allah Teâlâ Resulü’ne: { وَما أَدْراكَ ما عِلِّيُّونَ } “İlliyyîn’in ne olduğunu sen nereden bileceksin?” buyurarak bunun kendisi tarafından bilineceğine ve ileride tanıyacağına dikkat çekmiş, ardından da { كِتابٌ مَرْقُومٌ يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ } “O, yazılmış/mühürlenmiş bir kitaptır. Ona yakın kılınmış olanlar şahit olur” buyurmuştur. Böylece onların kitabının, mukarreb meleklerin şahit olduğu bu yazılmış kitapta olduğunu beyan etmiştir. Sanki Allah Teâlâ onları Levh-i Mahfûz’a vekil kıldığı gibi, o kitabı yüceltmek kabilinden Ümmü’l-Kitâb olan o kitabın bütünü içerisinde ebrârın kitaplarını korumaya da vekil kılmıştır. Hafaza meleklerinin ebrârın kitaplarını yukarı çıkardıklarında onları bu mukarreb meleklere teslim etmeleri, onların da kendi kitaplarını korudukları gibi bunları korumaları veya o sahifelerdeki amelleri korunmasına vekil kılındıkları o kitaba aktarmaları ve onların ilminin bu ebrâr için bir şahitlik hâline gelmesi imkânsız değildir. Bu sebeple onlar kolay bir hesaba çekilirler; zira bu mukarreb melekler, onların amellerinden hıfzettikleri şeylere lehlerinde şahitlik ederler. Bu kitap semada olunca, bunu yüce semada olduğuna tevil eden kimsenin sözü de sahih olur; böylece bu konudaki görüşler birbirine yaklaşır. Dolayısıyla zikrettiğimiz görüş daha evladır.

55677. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّ الْمُعْتَمَدَ فِي تَفْسِيرِ هَذِهِ الْآيَةِ مَا بَيَّنَّا أَنَّ الْعُلُوَّ وَالْفُسْحَةَ وَالضِّيَاءَ وَالطَّهَارَةَ مِنْ عَلَامَاتِ السَّعَادَةِ، وَالسُّفْلَ وَالضِّيقَ وَالظُّلْمَةَ مِنْ عَلَامَاتِ الشَّقَاوَةِ، فَلَمَّا كَانَ الْمَقْصُودُ مِنْ وَضْعِ كِتَابِ الْفُجَّارِ فِي أَسْفَلِ السَّافِلِينَ، وَفِي أَضْيَقِ الْمَوَاضِعِ إِذْلَالَ الْفُجَّارِ وَتَحْقِيرَ شَأْنِهِمْ، كَانَ الْمَقْصُودُ مِنْ وَضْعِ كِتَابِ الْأَبْرَارِ فِي أَعْلَى عِلِّيِّينَ، وَشَهَادَةِ الْمَلَائِكَةِ لَهُمْ بِذَلِكَ إِجْلَالَهُمْ وَتَعْظِيمَ شَأْنِهِمْ، وَفِي الْآيَةِ وَجْهٌ آخَرُ، وَهُوَ أَنَّ الْمُرَادَ مِنْ الْكِتَابِ الْكِتَابَةُ، فَيَكُونُ الْمَعْنَى أَنَّ كِتَابَةَ أَعْمَالِ الْأَبْرَارِ فِي عِلِّيِّينَ، ثُمَّ وَصَفَ عِلِّيِّينَ بِأَنَّهُ كِتَابٌ مَرْقُومٌ فِيهِ جَمِيعُ أَعْمَالِ الْأَبْرَارِ، وَهُوَ قَوْلُ أَبِي مُسْلِمٍ.

Bil ki bu ayetin tefsirinde itimat edilen görüş, açıkladığımız üzere yücelik, genişlik, aydınlık ve temizliğin saadetin alametlerinden; alçaklık, darlık ve karanlığın ise şekavetin alametlerinden olduğudur. Fâcirlerin kitabının esfel-i sâfilîne ve en dar mekânlara konulmasındaki maksat fâcirleri zelil kılmak ve şanlarını alçaltmak olunca; ebrârın kitabının a‘lâ-yı illiyyîne konulması ve meleklerin onlara buna şahitlik etmesindeki maksat da onları taltif etmek ve şanlarını yüceltmek olmuştur. Ayette bir diğer vecih daha vardır: Kitaptan maksadın kitâbet (yazı) olmasıdır; buna göre mana, ebrârın amellerinin yazılmasının İlliyyîn’de olduğudur. Sonra İlliyyîn’i, içinde ebrârın bütün amellerinin bulunduğu rakamlanmış/mühürlenmiş bir kitap olarak nitelemiştir; bu da Ebû Müslim’in görüşüdür.

55678. Metin

أَمَّا قَوْلُهُ تَعَالَى: كِتابٌ مَرْقُومٌ فَفِيهِ تَأْوِيلَانِ أَحَدُهُمَا: أَنَّ الْمُرَادَ بِالْكِتَابِ الْمَرْقُومِ كِتَابُ أَعْمَالِهِمْ وَالثَّانِي: أَنَّهُ كِتَابٌ مَوْضُوعٌ فِي عِلِّيِّينَ كُتِبَ فِيهِ مَا أَعَدَّ اللَّهُ لَهُمْ مِنَ الْكَرَامَةِ وَالثَّوَابِ، وَاخْتَلَفُوا فِي ذَلِكَ الْكِتَابِ، فَقَالَ مُقَاتِلٌ: إِنَّ تِلْكَ الْأَشْيَاءَ مَكْتُوبَةٌ لَهُمْ فِي سَاقِ الْعَرْشِ. وَعَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ أَنَّهُ مَكْتُوبٌ فِي لَوْحٍ مِنْ زَبَرْجَدٍ مُعَلَّقٍ تَحْتَ الْعَرْشِ. وَقَالَ آخَرُونَ: هُوَ كِتَابٌ مَرْقُومٌ بِمَا يُوجِبُ سُرُورَهُمْ، وَذَلِكَ بِالضِّدِّ مِنْ رَقْمِ كِتَابِ الْفُجَّارِ بِمَا يَسُوءُهُمْ، وَيَدُلُّ عَلَى هَذَا الْمَعْنَى قَوْلُهُ: يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ يعني الملائكة الذي هُمْ فِي عِلِّيِّينَ يَشْهَدُونَ وَيَحْضُرُونَ ذَلِكَ الْمَكْتُوبَ، وَمَنْ قَالَ: إِنَّهُ كِتَابُ الْأَعْمَالِ، قَالَ: يَشْهَدُ ذَلِكَ الْكِتَابَ إِذَا صُعِدَ بِهِ إِلَى عِلِّيِّينَ المقربون من الملائكة كرامة للمؤمن.

Allah Teâlâ’nın: { كِتابٌ مَرْقُومٌ } “O, yazılmış/mühürlenmiş bir kitaptır” buyruğuna gelince; bunda iki tevil vardır: Birincisi: Kitâb-ı merkūm ile kastedilenin onların amel defterleri olduğudur. İkincisi: İlliyyîn’e konulmuş, içinde Allah’ın onlar için hazırladığı ikram ve sevapların yazılı olduğu bir kitap olduğudur. Bu kitap hakkında ihtilaf etmişlerdir: Mukātil: Bu şeylerin onlar için Arş’ın ayağında yazılmış olduğunu söylemiştir. İbn Abbâs’tan ise onun Arş’ın altında asılı zebercedden bir levhada yazılı olduğu rivayet edilmiştir. Başkaları şöyle demiştir: O, fâcirlerin kitabının onları üzecek şeylerle yazılmasının aksine, onları sevindirecek şeylerle yazılmış bir kitaptır. Allah Teâlâ’nın: { يَشْهَدُهُ الْمُقَرَّبُونَ } “Ona yakın kılınmış olanlar şahit olur” buyruğu da bu manaya delalet eder; yani İlliyyîn’de bulunan melekler o yazılı kitaba şahit olurlar ve onun yanında hazır bulunurlar. Onun amel defteri olduğunu söyleyen ise şöyle demiştir: O kitap İlliyyîn’e çıkarıldığı zaman mümine ikram olsun diye meleklerden mukarreb olanlar ona şahitlik eder.

55679. Metin

[سورة المطففين (٨٣) : الآيات ٢٢ الى ٢٨]

[Mutaffifîn Suresi (83), 22-28. Ayetler]

55680. Metin

إِنَّ الْأَبْرارَ لَفِي نَعِيمٍ (٢٢) عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ (٢٣) تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ (٢٤) يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ (٢٥) خِتامُهُ مِسْكٌ وَفِي ذلِكَ فَلْيَتَنافَسِ الْمُتَنافِسُونَ (٢٦)

{ إِنَّ الْأَبْرارَ لَفِي نَعِيمٍ (٢٢) عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ (٢٣) تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ (٢٤) يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ مَخْتُومٍ (٢٥) خِتامُهُ مِسْكٌ وَفِي ذلِكَ فَلْيَتَنافَسِ الْمُتَنافِسُونَ (٢٦) } “Şüphesiz iyiler bir nimet içindedirler. Tahtlar üzerinde bakarlar. Yüzlerinde nimetin sevincini ve parlaklığını tanırsın. Onlara mühürlü halis bir şaraptan içirilir. Onun sonu misktir. Yarışanlar işte bunun için yarışsınlar.”

55681. Metin

وَمِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ (٢٧) عَيْناً يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ (٢٨)

{ وَمِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ (٢٧) عَيْناً يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ (٢٨) } “Onun karışımı Tesnîm’dendir. Bir kaynak ki ondan yakın kılınmış olanlar içer.”

55682. Metin

اعْلَمْ أَنَّهُ ﷾ لَمَّا عَظَّمَ كِتَابَهُمْ فِي الْآيَةِ الْمُتَقَدِّمَةِ عَظَّمَ بِهَذِهِ الْآيَةِ مَنْزِلَتَهُمْ، فَقَالَ: إِنَّ الْأَبْرارَ لَفِي نَعِيمٍ ثُمَّ وَصَفَ كَيْفِيَّةَ ذَلِكَ النَّعِيمِ بِأُمُورٍ ثَلَاثَةٍ أَوَّلُهَا: قَوْلُهُ: عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ قَالَ الْقَفَّالُ: الْأَرَائِكُ الْأَسِرَّةُ فِي الْحِجَالِ، وَلَا تُسَمَّى أَرِيكَةً فِيمَا زَعَمُوا إِلَّا إِذَا كَانَتْ كَذَلِكَ، وَعَنِ الْحَسَنِ: كُنَّا لَا نَدْرِي مَا الْأَرِيكَةُ حَتَّى لَقِينَا رَجُلًا مِنْ أَهْلِ الْيَمَنِ أَخْبَرَنَا أَنَّ الْأَرِيكَةَ عِنْدَهُمْ ذَلِكَ.

Bil ki Allah celle celâlühü önceki ayette onların kitaplarını yücelttiğinde, bu ayetle de mertebelerini yücelterek: { إِنَّ الْأَبْرارَ لَفِي نَعِيمٍ } “Şüphesiz iyiler bir nimet içindedirler” buyurmuştur. Sonra bu nimetin keyfiyetini üç hususla nitelemiştir: Birincisi: { عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ } “Tahtlar üzerinde bakarlar” buyruğudur. Kaffâl şöyle demiştir: Erâik, süslü çadırlar ve cibinlikler içindeki sedirlerdir/tahtlardır; onların zannına göre bu şekilde olmadıkça erîke diye isimlendirilmez. Hasan’dan şöyle nakledilmiştir: Yemen ehlinden bir adama rastlayıp da o bize kendi yanlarında erîkenin bu olduğunu haber verinceye kadar erîkenin ne olduğunu bilmezdik.

55683. Metin

أَمَّا قَوْلُهُ: يَنْظُرُونَ فَفِيهِ ثَلَاثَةُ أَوْجُهٍ أَحَدُهَا: يَنْظُرُونَ إِلَى أَنْوَاعِ نِعَمِهِمْ فِي الْجَنَّةِ مِنَ الْحُورِ الْعِينِ وَالْوِلْدَانِ، وَأَنْوَاعِ الْأَطْعِمَةِ وَالْأَشْرِبَةِ وَالْمَلَابِسِ وَالْمَرَاكِبِ وَغَيْرِهَا،

Allah Teâlâ’nın: { يَنْظُرُونَ } “Bakarlar” buyruğuna gelince; bunda üç vecih vardır: Birincisi: Cennetteki hûr-i iyn, vildân ile yiyecek, içecek, giyecek, binek ve diğer şeylerden oluşan nimet çeşitlerine bakarlar.

55684. Metin

قَالَ ﵇: «يَلْحَظُ الْمُؤْمِنُ فَيُحِيطُ بِكُلِّ مَا آتَاهُ اللَّهُ وَإِنَّ أَدْنَاهُمْ يَتَرَاءَى لَهُ مِثْلُ سَعَةِ الدُّنْيَا»

Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuştur: «Mümin bakar ve Allah’ın kendisine verdiği her şeyi kuşatır; şüphesiz onların derece bakımından en aşağıda olanına bile dünya genişliği kadarı görünür.»

55685. Metin

وَالثَّانِي: قَالَ مُقَاتِلٌ: يَنْظُرُونَ إِلَى عَدُوِّهِمْ حِينَ يُعَذَّبُونَ فِي النَّارِ وَالثَّالِثُ: إِذَا اشْتَهَوْا شَيْئًا نَظَرُوا إِلَيْهِ فَيَحْضُرُهُمْ ذَلِكَ الشَّيْءُ فِي الْحَالِ، وَاعْلَمْ أَنَّ هَذِهِ الْأَوْجُهَ الثَّلَاثَةَ مِنْ بَابِ أَنْوَاعِ جِنْسٍ وَاحِدٍ وَهُوَ الْمَنْظُورُ إِلَيْهِ، فَوَجَبَ حَمْلُ اللَّفْظِ عَلَى الْكُلِّ، وَيَخْطُرُ بِبَالِي تَفْسِيرٌ رَابِعٌ: وَهُوَ أَشْرَفُ مِنَ الْكُلِّ وَهُوَ أَنَّهُمْ يَنْظُرُونَ إِلَى رَبِّهِمْ وَيَتَأَكَّدُ هَذَا التَّأْوِيلُ بِمَا إِنَّهُ قَالَ بَعْدَ هَذِهِ الْآيَةِ: تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ وَالنَّظَرُ الْمَقْرُونُ بِالنَّضْرَةِ هُوَ رُؤْيَةُ اللَّهِ تَعَالَى عَلَى مَا قَالَ: وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ [الْقِيَامَةِ: ٢٢، ٢٣] وَمِمَّا يُؤَكِّدُ هَذَا التَّأْوِيلُ أَنَّهُ يَجِبُ الِابْتِدَاءُ بِذِكْرِ أَعْظَمِ اللَّذَّاتِ، وَمَا هُوَ إِلَّا رُؤْيَةُ اللَّهِ تَعَالَى وَثَانِيهَا: قَوْلُهُ تَعَالَى: تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ وَفِيهِ مَسْأَلَتَانِ:

İkincisi: Mukātil şöyle demiştir: Düşmanları ateşte azap olunurken onlara bakarlar. Üçüncüsü: Bir şeyi arzuladıklarında ona bakarlar ve o şey hemen o anda yanlarında hazır olur. Bil ki bu üç vecih, tek bir cinsin türleri kabilindendir ki o da bakılan şeydir; dolayısıyla lafzı hepsine hamletmek vaciptir. Benim aklıma hepsinden daha şerefli olan dördüncü bir tefsir gelmektedir: O da onların Rablerine bakmalarıdır. Bu tevil, Cenâb-ı Hakk’ın bu ayetten sonra: { تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ } “Yüzlerinde nimetin sevincini ve parlaklığını tanırsın” buyurmasıyla da pekişmektedir; zira parlaklıkla (nadre) birlikte olan bakış, Allah Teâlâ’nın: { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ ناضِرَةٌ إِلى رَبِّها ناظِرَةٌ } “O gün yüzler pırıl pırıl parlar, Rabbine bakar” [Kıyâme 22-23] buyurduğu üzere Allah Teâlâ’yı görmektir. Bu tevili pekiştiren bir diğer husus da lezzetlerin en büyüğünün zikriyle başlanmasının vacip oluşudur; bu da Allah Teâlâ’yı görmekten başkası değildir. İkincisi: Allah Teâlâ’nın: { تَعْرِفُ فِي وُجُوهِهِمْ نَضْرَةَ النَّعِيمِ } “Yüzlerinde nimetin sevincini ve parlaklığını tanırsın” buyruğudur. Bunda iki mesele vardır:

55686. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: الْمَعْنَى إِذَا رَأَيْتَهُمْ عَرَفْتَ أَنَّهُمْ أَهْلُ النِّعْمَةِ بِسَبَبِ مَا تَرَى فِي وُجُوهِهِمْ مِنَ الْقَرَائِنِ الدَّالَّةِ عَلَى ذَلِكَ ثُمَّ فِي تِلْكَ الْقَرَائِنِ قَوْلَانِ:

Birinci Mesele: Mana; onları gördüğün zaman, yüzlerinde buna delalet eden karineler sebebiyle nimet ehli olduklarını anlarsın demektir. Sonra bu karineler hakkında iki görüş vardır:

55687. Metin

أَحَدُهُمَا: أَنَّهُ مَا يُشَاهَدُ فِي وُجُوهِهِمْ مِنَ الضَّحِكِ وَالِاسْتِبْشَارِ، عَلَى مَا قَالَ تَعَالَى: وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ ضاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ [عبس: ٣٨، ٣٩] .

Birincisi: Allah Teâlâ’nın: { وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ مُسْفِرَةٌ ضاحِكَةٌ مُسْتَبْشِرَةٌ } “O gün yüzler parıl parıldır, güleçtir, müjdelenmiştir” [Abese 38-39] buyurduğu üzere yüzlerinde müşahede edilen gülümseme ve sevinçtir.

55688. Metin

الثاني: قَالَ عَطَاءٌ إِنَّ اللَّهَ تَعَالَى يُزِيدُ فِي وُجُوهِهِمْ مِنَ النُّورِ وَالْحُسْنِ وَالْبَيَاضِ مَا لَا يَصِفُهُ وَاصِفٌ، وَتَفْسِيرُ النَّضْرَةِ: قَدْ سَبَقَ عِنْدَ قَوْلِهِ: ناضِرَةٌ.

İkincisi: Atâ şöyle demiştir: Allah Teâlâ onların yüzlerine hiçbir vasfedicinin vasfedemeyeceği bir nur, güzellik ve beyazlık katar. Nadre (nimetin parlaklığı ve canlılığı) kelimesinin tefsiri daha önce { ناضِرَةٌ } kelimesi geçerken geçmişti.

55689. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: قُرِئَ: تُعْرَفُ عَلَى البناء للمفعول ونضرة النَّعِيمِ بِالرَّفْعِ.

İkinci Mesele: [Bu ayet], meçhul bina ile { تُعْرَفُ } şeklinde ve { نَضْرَةُ النَّعِيمِ } ref ile [nâib-i fâil olarak] okunmuştur.

55690. Metin

وَثَالِثُهَا: قَوْلُهُ: يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ وَفِيهِ مَسْأَلَتَانِ:

Üçüncüsü: { يُسْقَوْنَ مِنْ رَحِيقٍ } “Onlara halis bir şaraptan içirilir” buyruğudur. Bunda iki mesele vardır:

55691. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: فِي بَيَانِ أَنَّ الرَّحِيقَ مَا هُوَ؟ قَالَ اللَّيْثُ: الرَّحِيقُ الْخَمْرُ. وَأَنْشَدَ لِحَسَّانَ.

Birinci Mesele: Rahîkın (الرَّحِيق) ne olduğunun beyanındadır. Leys şöyle demiştir: Rahîk, şaraptır. Hassân’ın şu beytini inşad etmiştir:

55692. Metin

بَرَدَى يُصَفِّقُ بِالرَّحِيقِ السَّلْسَلِ وَقَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالزَّجَّاجُ: الرَّحِيقُ مِنَ الْخَمْرِ مَا لَا غِشَّ فِيهِ وَلَا شَيْءَ يُفْسِدُهُ، وَلَعَلَّهُ هُوَ الْخَمْرُ الَّذِي وَصَفَهُ اللَّهُ تَعَالَى بِقَوْلِهِ: لَا فِيها غَوْلٌ [الصَّافَّاتِ: ٤٧] .

“Beradâ [suyu], saf ve tatlı rahîk ile çalkalanır.” Ebû Ubeyde ve Zeccâc ise şöyle demişlerdir: Rahîk, şarabın içinde hiçbir hile, karışım ve onu bozacak bir şey bulunmayan katıksız olanıdır; belki de bu, Allah Teâlâ’nın: { لَا فِيها غَوْلٌ } “Onda sersemletme ve baş ağrısı yoktur” [Sâffât 47] buyruğuyla nitelediği şaraptır.

55693. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: ذَكَرَ اللَّهُ تَعَالَى لِهَذَا: الرَّحِيقِ صِفَاتٍ:

İkinci Mesele: Allah Teâlâ bu rahîk için sıfatlar zikretmiştir:

55694. Metin

الصِّفَةُ الْأُولَى: قَوْلُهُ: مَخْتُومٍ وَفِيهِ وُجُوهٌ: الْأَوَّلُ: قَالَ الْقَفَّالُ: يَحْتَمِلُ أَنْ هَؤُلَاءِ يُسْقَوْنَ مِنْ شَرَابٍ مَخْتُومٍ قَدْ خُتِمَ عَلَيْهِ تَكْرِيمًا لَهُ بِالصِّيَانَةِ عَلَى مَا جَرَتْ بِهِ الْعَادَةُ مِنْ خَتْمِ مَا يُكْرَمُ وَيُصَانُ، وَهُنَاكَ خَمْرٌ آخَرُ تَجْرِي مِنْهَا أَنْهَارٌ كَمَا قَالَ: وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ [مُحَمَّدٍ: ١٥] إِلَّا أَنَّ هَذَا الْمَخْتُومَ أَشْرَفُ فِي الْجَارِي الثَّانِي: قَالَ أَبُو عُبَيْدَةَ وَالْمُبَرِّدُ وَالزَّجَّاجُ: الْمَخْتُومُ الَّذِي لَهُ خِتَامٌ أَيْ عَاقِبَةٌ وَالثَّالِثُ: رُوِيَ عَنْ عَبْدِ اللَّهِ فِي مَخْتُومٍ أَنَّهُ مَمْزُوجٌ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ: وَلَيْسَ بِتَفْسِيرٍ لِأَنَّ الْخَتْمَ لَا يَكُونُ تَفْسِيرُهُ الْمَزْجَ، وَلَكِنْ لَمَّا كَانَتْ لَهُ عَاقِبَةٌ هِيَ رِيحُ الْمِسْكِ فَسَّرَهُ بِالْمَمْزُوجِ، لِأَنَّهُ لَوْ لَمْ يَمْتَزِجْ بِالْمِسْكِ لَمَا حَصَلَ فِيهِ رِيحُ الْمِسْكِ الرَّابِعُ: قَالَ مُجَاهِدٌ مَخْتُومٌ مُطَيَّنٌ، قَالَ الْوَاحِدِيُّ: كَأَنَّ مُرَادَهُ مِنَ الْخَتْمِ بِالطِّينِ، هُوَ أَنْ لَا تَمَسَّهُ يَدٌ إِلَى أَنْ يَفُكَّ خَتْمَهُ الْأَبْرَارُ، وَالْأَقْرَبُ مِنْ جَمِيعِ هَذِهِ الْوُجُوهِ الْوَجْهُ الْأَوَّلُ الَّذِي ذَكَرَهُ الْقَفَّالُ الصِّفَةُ الثَّانِيَةُ: لِهَذَا الرَّحِيقِ قَوْلُهُ: خِتامُهُ مِسْكٌ وَفِيهِ وُجُوهٌ الْأَوَّلُ: قَالَ الْقَفَّالُ: مَعْنَاهُ أَنَّ الَّذِي يُخْتَمُ بِهِ رَأَسُ قَارُورَةِ ذَلِكَ الرَّحِيقِ هُوَ الْمِسْكُ، كَالطِّينِ الَّذِي يُخْتَمُ بِهِ رؤوس القوارير، فكان ذلك المسك رطب ينطبع ذلك المسك رطب يَنْطَبِعُ فِيهِ الْخَاتَمُ، وَهَذَا الْوَجْهُ مُطَابِقٌ لِلْوَجْهِ الْأَوَّلِ الَّذِي حَكَيْنَاهُ عَنِ الْقَفَّالِ فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ: مَخْتُومٍ، الثَّانِي: الْمُرَادُ مِنْ قَوْلِهِ: خِتامُهُ مِسْكٌ أَيْ عَاقِبَتُهُ الْمِسْكُ أَيْ يُخْتَمُ لَهُ آخِرُهُ بِرِيحِ الْمِسْكِ، وَهَذَا الْوَجْهُ مُطَابِقٌ لِلْوَجْهِ الَّذِي حَكَيْنَاهُ عَنْ أَبِي عُبَيْدَةَ فِي تَفْسِيرِ قَوْلِهِ: مَخْتُومٍ كَأَنَّهُ تَعَالَى قَالَ مِنْ رَحِيقٍ لَهُ عَاقِبَةٌ، ثُمَّ فَسَّرَ تِلْكَ الْعَاقِبَةَ فَقَالَ: تِلْكَ الْعَاقِبَةُ مِسْكٌ أَيْ مَنْ شَرِبَهُ كَانَ خَتْمُ شُرْبِهِ عَلَى رِيحِ الْمِسْكِ، وَهَذَا قَوْلُ عَلْقَمَةَ وَالضَّحَّاكِ وَسَعِيدِ بْنِ جُبَيْرٍ، وَمُقَاتِلٍ وَقَتَادَةَ قَالُوا: إِذَا رَفَعَ الشَّارِبُ فَاهُ مِنْ آخِرِ شَرَابِهِ وَجَدَ رِيحَهُ كَرِيحِ الْمِسْكِ، وَالْمَعْنَى لَذَاذَةُ الْمَقْطَعِ وَذَكَاءُ الرَّائِحَةِ وَأَرَجُهَا، مَعَ طِيبِ الطَّعْمِ، وَالْخِتَامُ آخِرُ كُلِّ شَيْءٍ، وَمِنْهُ يُقَالُ: خَتَمْتُ الْقُرْآنَ، وَالْأَعْمَالُ بِخَوَاتِيمِهَا وَيُؤَكِّدُهُ قِرَاءَةُ عَلِيٍّ ﵇، وَاخْتِيَارُ الْكِسَائِيِّ فَإِنَّهُ يَقْرَأُ: (خَاتَمُهُ مِسْكٌ) أَيْ آخِرُهُ كَمَا يُقَالُ: خَاتَمُ النَّبِيِّينَ، قَالَ الْفَرَّاءُ: وَهُمَا مُتَقَارِبَانِ فِي الْمَعْنَى إِلَّا أَنَّ الْخَاتَمَ اسْمٌ وَالْخِتَامَ مَصْدَرٌ كَقَوْلِهِمْ: هُوَ كَرِيمُ الطِّبَاعِ وَالطَّابَعِ الثَّالِثُ: مَعْنَاهُ خَلَطَهُ مِسْكٌ، وَذَكَرُوا أن فيه تطيبا لِطَعْمِهِ. وَقِيلَ: بَلْ لِرِيحِهِ وَأَقُولُ: لَعَلَّ الْمُرَادَ أَنَّ الْخَمْرَ الْمَمْزُوجَ بِهَذِهِ الْأَفَاوِيهِ الْحَارَّةِ مِمَّا يُعِينُ عَلَى الْهَضْمِ وَتَقْوِيَةِ/ الشَّهْوَةِ،

Birinci Sıfat: { مَخْتُومٍ } “mühürlü” buyruğudur. Bunda vecihler vardır: Birincisi: Kaffâl şöyle demiştir: Muhtemeldir ki bunlara, ikram ve kıymetli şeyleri koruma hususundaki cari âdete binaen, hürmeten korunması için mühürlenmiş bir içecekten içirilir. Orada nehirler halinde akan başka bir şarap daha vardır; nitekim: { وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ } “İçenlere lezzet veren şaraptan nehirler...” [Muhammed 15] buyurmuştur. Ancak bu mühürlü olan, akan şaraptan daha şereflidir. İkincisi: Ebû Ubeyde, Müberred ve Zeccâc şöyle demişlerdir: Mahtûm, hitâmı yani bir akıbeti/sonu olan şeydir. Üçüncüsü: Abdullah’tan mahtûm hakkında “karıştırılmış” olduğu rivayet edilmiştir. Vâhidî şöyle demiştir: Bu bir tefsir değildir; zira hatm (mühürleme) kelimesinin tefsiri karıştırma olamaz. Fakat onun akıbeti misk kokusu olduğu için onu karıştırılmış diye tefsir etmiştir; zira şayet miskle karışmasaydı onda misk kokusu meydana gelmezdi. Dördüncüsü: Mücâhid: Mahtûm, balçıkla sıvanıp mühürlenmiş olandır, demiştir. Vâhidî şöyle demiştir: Çamurla mühürlemekten muradı, ebrâr onun mührünü açıncaya kadar ona hiçbir elin dokunmamasıdır. Bütün bu vecihler içinde en uygun olanı, Kaffâl’in zikrettiği birinci vecihtir. Bu rahîkın İkinci Sıfatı: { خِتامُهُ مِسْكٌ } “onun sonu misktir” buyruğudur. Bunda vecihler vardır: Birincisi: Kaffâl şöyle demiştir: Bunun manası, o rahîk şişesinin ağzının mühürlendiği maddenin, şişelerin ağzının kapatıldığı balçık gibi misk olmasıdır. O misk yaş/taze olup içine mühür basılmaktadır. Bu vecih, Kaffâl’den { مَخْتُومٍ } kelimesinin tefsirinde naklettiğimiz birinci vecihle mutabıktır. İkincisi: { خِتامُهُ مِسْكٌ } buyruğundan murat akıbetinin misk olmasıdır; yani onun sonu misk kokusuyla biter. Bu vecih de Ebû Ubeyde’den { مَخْتُومٍ } tefsirinde naklettiğimiz vecihle mutabıktır. Sanki Allah Teâlâ sonu olan bir rahîktan bahsetmiş, sonra o sonu tefsir ederek: O son misktir demiştir; yani onu kim içerse içiminin sonu misk kokusuyla biter. Bu Alkame, Dahhâk, Saîd b. Cübeyr, Mukātil ve Katâde’nin görüşüdür. Onlar şöyle demişlerdir: İçen kimse ağzını içeceğinin sonundan kaldırdığında, onun kokusunu misk kokusu gibi bulur. Mana; tatlılığının yanı sıra içimin sonunun lezzetli olması, kokusunun keskinliği ve mis gibi yayılmasıdır. Hitâm her şeyin sonudur; nitekim “Hatemtü’l-Kur’ân” (Kur’an’ı hatmettim/tamamladım) denir ve “Ameller sonlarına göredir.” Ali aleyhisselâm’ın kıraati ve Kisâî’nin tercihi de bunu pekiştirir; zira o { خَاتَمُهُ مِسْكٌ } şeklinde okur; yani “Hâtemü’n-nebiyyîn” denildiği gibi sonu demektir. Ferrâ şöyle demiştir: Anlam bakımından bu ikisi birbirine yakındır; ancak hâtem isim, hitâm ise mastardır; tıpkı “O, tabiatı ve yaratılışı (tıbâ‘ ve tâba‘) cömert biridir” sözleri gibi. Üçüncüsü: Manası onun karışımı misktir demektir. Tadının güzelleşmesi için böyle olduğunu zikretmişlerdir. Kokusu için olduğu da söylenmiştir. Ben derim ki: Muhtemeldir ki bu sıcak kokulu baharatlarla karıştırılmış şarabın hazma yardımcı olan ve şehveti kuvvetlendiren şeylerden olması kastedilmiştir;

55695. Metin

فَلَعَلَّ الْمُرَادَ مِنْهُ الْإِشَارَةُ إِلَى قُوَّةِ شَهْوَتِهِمْ وَصِحَّةِ أَبْدَانِهِمْ، وَهَذَا الْقَوْلُ رَوَاهُ سَعِيدُ بْنُ جُبَيْرٍ عَنِ الْأَسْوَدِ عَنْ عَائِشَةَ تَقُولُ الْمَرْأَةُ لَقَدْ أَخَذْتُ خَتْمَ طِينِيٍّ، أَيْ لَقَدْ أَخَذْتُ أَخْلَاطَ طِينِيٍّ، قَالَ أَبُو الدَّرْدَاءِ هُوَ شَرَابٌ أبيض مثل الفضة، يحتمون بِهِ آخِرَ شُرْبِهِمْ، لَوْ أَنَّ رَجُلًا مِنْ أَهْلِ الدُّنْيَا أَدْخَلَ فِيهِ يَدَهُ ثُمَّ أَخْرَجَهَا لَمْ يَبْقَ ذُو رُوحٍ إِلَّا وَجَدَ طِيبَ رِيحِهِ.

Dolayısıyla bundan muradın onların iştahlarının kuvvetine ve bedenlerinin sıhhatine işaret olması muhtemeldir. Bu görüşü Saîd b. Cübeyr, Esved vasıtasıyla Âişe’den rivayet etmiştir; kadın: “Çamurumun hitâmını aldım”, yani çamurumun karışımlarını aldım der. Ebü’d-Derdâ şöyle demiştir: O, gümüş gibi bembeyaz bir içecektir; içkilerinin sonunu onunla bitirirler. Şayet dünya ehlinden bir adam elini onun içine sokup çıkarsa, nefes alan hiçbir canlı kalmaz ki onun güzel kokusunu duymasın.

55696. Metin

الصِّفَةُ الثَّانِيَةُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: وَفِي ذلِكَ فَلْيَتَنافَسِ الْمُتَنافِسُونَ قَالَ الْوَاحِدِيُّ: يُقَالُ: نَفَسْتُ عَلَيْهِ الشَّيْءَ أَنْفَسُهُ نَفَاسَةً إِذَا ضَنَنْتَ بِهِ وَلَمْ تُحِبَّ أَنْ يَصِيرَ إِلَيْهِ، وَالتَّنَافُسُ تَفَاعُلٌ مِنْهُ كَأَنَّ كُلَّ وَاحِدٍ مِنَ الشَّخْصَيْنِ يُرِيدُ أَنْ يَسْتَأْثِرَ بِهِ، وَالْمَعْنَى: وَفِي ذَلِكَ فَلْيَرْغَبِ الرَّاغِبُونَ بالمبادرة إلى طاعة الله.

İkinci [Asıl] Sıfat: Allah Teâlâ’nın: { وَفِي ذلِكَ فَلْيَتَنافَسِ الْمُتَنافِسُونَ } “Yarışanlar işte bunun için yarışsınlar” buyruğudur. Vâhidî şöyle demiştir: Bir şeye kıyamayıp cimrilik ettiğinde ve onun başkasına gitmesini istemediğinde nefeste aleyhi’ş-şey’e enfesühû nefâseten denir. Tenâfüs (التَّنَافُس) ise tefâ‘ul babındandır; sanki iki şahıstan her biri o şeyi sadece kendine tahsis etmek istemektedir. Mana şudur: Rağbet edenler Allah’a itaate koşarak işte buna rağbet etsinler.

55697. Metin

وأعم أَنَّ مُبَالَغَةَ اللَّهِ تَعَالَى فِي التَّرْغِيبِ فِيهِ تَدُلُّ عَلَى عُلُوِّ شَأْنِهِ، وَفِيهِ إِشَارَةٌ إِلَى أَنَّ التَّنَافُسَ يَجِبُ أَنْ يَكُونَ فِي مِثْلِ ذَلِكَ النَّعِيمِ الْعَظِيمِ الدَّائِمِ، لَا فِي النَّعِيمِ الَّذِي هُوَ مُكَدَّرٌ سَرِيعُ الْفَنَاءِ.

Bil ki Allah Teâlâ’nın ona rağbet ettirmedeki mübalağası, onun şanının yüceliğine delalet eder. Bunda, yarışın bulanık ve çabuk yok olan nimetlerde değil, işte böyle muazzam ve daimi bir nimette olması gerektiğine bir işaret vardır.

55698. Metin

الصِّفَةُ الرَّابِعَةُ: قَوْلُهُ تَعَالَى: وَمِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ وَفِيهِ مَسَائِلُ:

Dördüncü Sıfat: Allah Teâlâ’nın: { وَمِزاجُهُ مِنْ تَسْنِيمٍ } “Onun karışımı Tesnîm’dendir” buyruğudur. Bunda meseleler vardır:

55699. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: تَسْنِيمٌ عَلَمٌ لَعَيْنٍ بِعَيْنِهَا فِي الْجَنَّةِ سُمِّيَتْ بِالتَّسْنِيمِ الَّذِي هُوَ مَصْدَرُ سَنَّمَهُ إِذَا رَفَعَهُ، إِمَّا لِأَنَّهَا أَرْفَعُ شَرَابٍ فِي الْجَنَّةِ، وَإِمَّا لِأَنَّهَا تَأْتِيهِمْ مِنْ فَوْقُ، عَلَى مَا رُوِيَ أَنَّهَا تَجْرِي فِي الْهَوَاءِ مُسَنَّمَةً فَتَنْصَبُّ فِي أَوَانِيهِمْ، وَإِمَّا لِأَنَّهَا لِأَجْلِ كَثْرَةِ مَلْئِهَا وَسُرْعَتِهِ تَعْلُو عَلَى كُلِّ شَيْءٍ تَمُرُّ بِهِ وَهُوَ تَسْنِيمُهُ، أَوْ لِأَنَّهُ عِنْدَ الْجَرْيِ يُرَى فِيهِ ارْتِفَاعٌ وَانْخِفَاضٌ، فَهُوَ التَّسْنِيمُ أَيْضًا، وَذَلِكَ لِأَنَّ أَصْلَ هَذِهِ الْكَلِمَةِ لِلْعُلُوِّ وَالِارْتِفَاعِ، وَمِنْهُ سَنَامُ الْبَعِيرِ وَتَسَنَّمْتُ الْحَائِطَ إِذَا عَلَوْتُهُ، وَأَمَّا قَوْلُ الْمُفَسِّرِينَ: فَرَوَى مَيْمُونُ بْنُ مِهْرَانَ أن ابن عباس سأل عَنْ تَسْنِيمَ، فَقَالَ هَذَا مِمَّا يَقُولُ اللَّهُ: فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ [السَّجْدَةِ: ١٧] وَيَقْرُبُ مِنْهُ مَا قَالَ الْحَسَنُ:

Birinci Mesele: Tesnîm, cennetteki belirli bir pınarın özel adıdır. Onu yükselttiği zaman kullanılan sennemehû (سَنَّمَهُ) fiilinin mastarı olan tesnîm ile isimlendirilmiştir; ya cennetteki içeceklerin en yücesi olduğu için, ya rivayet edildiği üzere havada yükselerek akıp kaplarına yukarıdan dökülmesi sebebiyle onlara yukarıdan geldiği için, ya bolca dolması ve sürati sebebiyle üzerinden geçtiği her şeyin üstüne çıkması dolayısıyla (ki bu onun tesnîmidir), yahut akışı esnasında onda bir yükselme ve alçalma görüldüğü içindir ki bu da tesnîmdir. Zira bu kelimenin aslı yükseklik ve yücelik içindir; devenin hörgücüne senâm (سَنَام) denilmesi ve duvara tırmandığımda tesennemtu’l-hâita (تَسَنَّمْتُ الْحَائِطَ) denilmesi de bundandır. Müfessirlerin görüşüne gelince; Meymûn b. Mihrân, İbn Abbâs’ın Tesnîm hakkında sorulduğunda şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bu, Allah’ın: { فَلا تَعْلَمُ نَفْسٌ مَا أُخْفِيَ لَهُمْ مِنْ قُرَّةِ أَعْيُنٍ } “Hiçbir nefis, kendileri için göz aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilemez” [Secde 17] buyurduğu şeylerdendir. Hasan’ın söylediği de buna yakındır:

55700. Metin

وَهُوَ أَنَّهُ أَمْرٌ أَخْفَاهُ اللَّهُ تَعَالَى لِأَهْلِ الْجَنَّةِ قَالَ الْوَاحِدِيُّ: وَعَلَى هَذَا لَا يُعْرَفُ لَهُ اشْتِقَاقٌ وَهُوَ اسْمٌ مَعْرِفَةٌ، وَعَنْ عِكْرِمَةَ: مِنْ تَسْنِيمٍ مِنْ تَشْرِيفٍ:

O da Allah Teâlâ’nın cennet ehli için gizlediği bir şey olduğudur. Vâhidî şöyle demiştir: Buna göre onun bir iştikakı bilinmez ve o marife bir isimdir. İkrime’den ise: “Tesnîm’dendir” ifadesinin bir teşrif ve şereflendirmeden ibaret olduğu nakledilmiştir.

55701. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: أَنَّهُ تَعَالَى ذَكَرَ أَنَّ تَسْنِيمَ عَيْنٌ يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ، قَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ: أَشْرَفُ شَرَابِ أَهْلِ الْجَنَّةِ هُوَ تَسْنِيمُ، لِأَنَّهُ يَشْرَبُهُ الْمُقَرَّبُونَ صِرْفًا، وَيُمْزَجُ لِأَصْحَابِ الْيَمِينِ.

İkinci Mesele: Allah Teâlâ Tesnîm’in, mukarreblerin kendisinden içtiği bir pınar olduğunu zikretmiştir. İbn Abbâs şöyle demiştir: Cennet ehlinin içeceklerinin en şereflisi Tesnîm’dir; zira mukarreb olanlar onu sırf/katıksız olarak içerler, ashâb-ı yemîne ise karıştırılarak verilir.

55702. Metin

وَاعْلَمْ أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَمَّا قَسَّمَ الْمُكَلَّفِينَ فِي سُورَةِ الْوَاقِعَةِ إِلَى ثَلَاثَةِ أَقْسَامٍ: الْمُقَرَّبُونَ، وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ وَأَصْحَابُ الشِّمَالِ، ثُمَّ إِنَّهُ تَعَالَى لَمَّا ذَكَرَ كَرَامَةَ الْمَذْكُورِينَ فِي هَذِهِ السُّورَةِ بِأَنَّهُ يُمْزَجُ شَرَابُهُمْ مِنْ عَيْنٍ يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ عَلِمْنَا أَنَّ الْمَذْكُورِينَ فِي هَذَا الْمَوْضِعِ هُمْ أَصْحَابُ الْيَمِينِ، وَأَقُولُ: هَذَا يَدُلُّ عَلَى أَنَّ الْأَنْهَارَ مُتَفَاوِتَةٌ فِي الْفَضِيلَةِ، فَتَسْنِيمُ أَفْضَلُ أَنْهَارِ الْجَنَّةِ، وَالْمُقَرَّبُونَ أَفْضَلُ أَهْلِ الْجَنَّةِ، وَالتَّسْنِيمُ فِي الْجَنَّةِ الرُّوحَانِيَّةِ هُوَ مَعْرِفَةُ اللَّهِ وَلَذَّةُ النَّظَرِ إِلَى وَجْهِ اللَّهِ الْكَرِيمِ، وَالرَّحِيقُ هُوَ الِابْتِهَاجُ بِمُطَالَعَةِ عَالَمِ الْمَوْجُودَاتِ، فَالْمُقَرَّبُونَ لَا يَشْرَبُونَ إِلَّا مِنَ التَّسْنِيمِ، أَيْ لَا يَشْتَغِلُونَ إِلَّا بِمُطَالَعَةِ وَجْهِهِ الْكَرِيمِ، وَأَصْحَابُ الْيَمِينِ يَكُونُ شَرَابُهُمْ مَمْزُوجًا، فَتَارَةً يَكُونُ نَظَرُهُمْ إِلَيْهِ وَتَارَةً إِلَى مَخْلُوقَاتِهِ.

Bil ki Allah Teâlâ Vâkıa Suresi’nde mükellefleri üç kısma ayırmıştır: Mukarrebler, ashâb-ı yemîn ve ashâb-ı şimâl. Sonra Allah Teâlâ bu surede zikredilenlerin kerametini, içeceklerinin mukarreblerin içtiği bir pınardan karıştırılması şeklinde zikredince, bu makamda zikredilenlerin ashâb-ı yemîn olduğunu anladık. Ben derim ki: Bu, nehirlerin fazilet bakımından farklı olduğuna delalet eder; zira Tesnîm cennet nehirlerinin en faziletlisi, mukarrebler de cennet ehlinin en faziletlisidir. Ruhânî cennetteki Tesnîm ise marifetullah ve Allah’ın kerîm vechine bakmanın lezzetidir. Rahîk ise varlıklar âlemini müşahede etmenin sevincidir. Dolayısıyla mukarrebler ancak Tesnîm’den içerler; yani sadece O’nun kerîm vechini müşahede etmekle meşgul olurlar. Ashâb-ı yemînin içeceği ise karışımlıdır; bazen bakışları O’na, bazen de mahlûkatına olur.

55703. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّالِثَةُ: عَيْنًا نُصِبَ عَلَى الْمَدْحِ وَقَالَ الزَّجَّاجُ: نُصِبَ عَلَى الْحَالِ، وَقَوْلُهُ: يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ كَقَوْلِهِ: يَشْرَبُ بِها عِبادُ اللَّهِ [الْإِنْسَانِ: ٦] وَقَدْ مَرَّ.

Üçüncü Mesele: { عَيْناً } “bir kaynak” kelimesi övgü üzere mensup kılınmıştır. Zeccâc ise hal olarak mensup kılındığını söylemiştir. { يَشْرَبُ بِهَا الْمُقَرَّبُونَ } “Ondan yakın kılınmış olanlar içer” buyruğu ise daha önce geçen { يَشْرَبُ بِها عِبادُ اللَّهِ } “Ondan Allah'ın kulları içer” [İnsân 6] buyruğu gibidir.

55704. Metin

[سورة المطففين (٨٣) : الآيات ٢٩ الى ٣٦]

[Mutaffifîn Suresi (83), 29-36. Ayetler]

55705. Metin

إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ (٢٩) وَإِذا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغامَزُونَ (٣٠) وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلى أَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ (٣١) وَإِذا رَأَوْهُمْ قالُوا إِنَّ هؤُلاءِ لَضالُّونَ (٣٢) وَما أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حافِظِينَ (٣٣)

{ إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ (٢٩) وَإِذا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغامَزُونَ (٣٠) وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلى أَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ (٣١) وَإِذا رَأَوْهُمْ قالُوا إِنَّ هؤُلاءِ لَضالُّونَ (٣٢) وَما أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حافِظِينَ (٣٣) } “Şüphesiz o günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi. Yanlarından geçtikleri zaman birbirlerine kaş göz kırparlardı. Ailelerine döndükleri zaman da neşeyle dönerlerdi. Onları gördükleri vakit: ‘Şüphesiz bunlar sapıtmış kimselerdir’ derlerdi. Halbuki onlar üzerlerine bekçi olarak gönderilmemişlerdi.”

55706. Metin

فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ (٣٤) عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ (٣٥) هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ مَا كانُوا يَفْعَلُونَ (٣٦)

{ فَالْيَوْمَ الَّذِينَ آمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَ (٣٤) عَلَى الْأَرائِكِ يَنْظُرُونَ (٣٥) هَلْ ثُوِّبَ الْكُفَّارُ ما كانُوا يَفْعَلُونَ (٣٦) } “İşte bugün de iman edenler kâfirlere gülerler. Tahtlar üzerinde bakarlar. Kâfirler yapmakta olduklarının cezasını buldular mı?”

55707. Metin

[قوله تعالى إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا إلى قوله إِنَّ هؤُلاءِ لَضالُّونَ] اعْلَمْ أَنَّهُ سُبْحَانَهُ لَمَّا وَصَفَ كَرَامَةَ الْأَبْرَارِ فِي الْآخِرَةِ ذَكَرَ بَعْدَ ذَلِكَ قُبْحَ مُعَامَلَةِ الْكُفَّارِ مَعَهُمْ فِي الدُّنْيَا فِي اسْتِهْزَائِهِمْ وَضَحِكِهِمْ، ثُمَّ بَيَّنَ أَنَّ ذَلِكَ سَيَنْقَلِبُ عَلَى الْكُفَّارِ فِي الْآخِرَةِ، وَالْمَقْصُودُ مِنْهُ تَسْلِيَةُ الْمُؤْمِنِينَ وَتَقْوِيَةُ قُلُوبِهِمْ، وَفِيهِ مَسَائِلُ:

[Allah Teâlâ’nın: { إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا } buyruğundan { إِنَّ هؤُلاءِ لَضالُّونَ } buyruğuna kadar] Bil ki O Sübhân olan Allah, ebrârın ahiretteki kerametini vasfedince, bundan sonra kâfirlerin dünyada onlarla olan çirkin muamelelerini, alay etmelerini ve gülmelerini zikretmiş, sonra da bunun ahirette kâfirlerin aleyhine döneceğini beyan etmiştir. Bundan maksat müminleri teselli etmek ve kalplerini kuvvetlendirmektir. Bunda meseleler vardır:

55708. Metin

الْمَسْأَلَةُ الْأُولَى: ذَكَرُوا فِي سَبَبِ النُّزُولِ وَجْهَيْنِ الْأَوَّلُ: أَنَّ الْمُرَادَ مِنْ قَوْلِهِ: إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا أَكَابِرُ الْمُشْرِكِينَ كَأَبِي جَهْلٍ وَالْوَلِيدِ بْنِ الْمُغِيرَةِ وَالْعَاصِي بْنِ وَائِلٍ السَّهْمِيِّ كَانُوا يَضْحَكُونَ مِنْ عَمَّارٍ وَصُهَيْبٍ وَبِلَالٍ وَغَيْرِهِمْ مِنْ فُقَرَاءِ الْمُسْلِمِينَ وَيَسْتَهْزِئُونَ بِهِمْ الثَّانِي: جَاءَ عَلِيٌّ ﵇ فِي نَفَرٍ مِنَ الْمُسْلِمِينَ فَسَخِرَ مِنْهُمُ الْمُنَافِقُونَ وَضَحِكُوا وَتَغَامَزُوا ثُمَّ رَجَعُوا إِلَى أَصْحَابِهِمْ فَقَالُوا: رَأَيْنَا الْيَوْمَ الْأَصْلَعَ فَضَحِكُوا مِنْهُ، فَنَزَلَتْ هَذِهِ الْآيَةُ قَبْلَ أَنْ يَصِلَ عَلِيٌّ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ ﷺ.

Birinci Mesele: İniş sebebi hakkında iki vecih zikretmişlerdir: Birincisi: { إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا } “Şüphesiz o günahkârlar” buyruğundan muradın, Ebû Cehil, Velîd b. Mugīre ve Âs b. Vâil es-Sehmî gibi müşriklerin ileri gelenleri olduğudur; bunlar Ammâr, Suheyb, Bilâl ve diğer fakir Müslümanlara güler ve onlarla alay ederlerdi. İkincisi: Ali aleyhisselâm Müslümanlardan bir grup ile gelmişti; münafıklar onlarla alay edip güldüler ve kaş göz işareti yaptılar. Sonra arkadaşlarının yanına dönüp: “Bugün dazlağı gördük” dediler ve ona güldüler. Bunun üzerine Ali, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanına varmadan önce bu ayet indi.

55709. Metin

الْمَسْأَلَةُ الثَّانِيَةُ: أَنَّهُ تَعَالَى حَكَى عَنْهُمْ أَرْبَعَةَ أَشْيَاءَ مِنَ الْمُعَامَلَاتِ الْقَبِيحَةِ فَأَوَّلُهَا: قَوْلُهُ: إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ أَيْ يَسْتَهْزِئُونَ بِهِمْ وَبِدِينِهِمْ وَثَانِيهَا: قَوْلُهُ: وَإِذا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغامَزُونَ

İkinci Mesele: Allah Teâlâ onlardan dört çirkin muameleyi hikâye etmiştir: Birincisi: { إِنَّ الَّذِينَ أَجْرَمُوا كانُوا مِنَ الَّذِينَ آمَنُوا يَضْحَكُونَ } “Şüphesiz o günahkârlar, iman edenlere gülerlerdi” buyruğudur; yani onlarla ve dinleriyle alay ederlerdi. İkincisi: { وَإِذا مَرُّوا بِهِمْ يَتَغامَزُونَ } “Yanlarından geçtikleri zaman birbirlerine kaş göz kırparlardı” buyruğudur.

55710. Metin

أَيْ يَتَفَاعَلُونَ مِنَ الْغَمْزِ، وَهُوَ الْإِشَارَةُ بِالْجَفْنِ وَالْحَاجِبِ وَيَكُونُ الْغَمْزُ أَيْضًا بِمَعْنَى الْعَيْبِ وَغَمَزَهُ إِذَا عَابَهُ، وَمَا فِي فُلَانٍ غَمِيزَةٌ أَيْ مَا يُعَابُ بِهِ، وَالْمَعْنَى أَنَّهُمْ يُشِيرُونَ إِلَيْهِمْ بِالْأَعْيُنِ اسْتِهْزَاءً وَيَعِيبُونَهُمْ، وَيَقُولُونَ: انْظُرُوا إِلَى هَؤُلَاءِ يُتْعِبُونَ أَنْفُسَهُمْ وَيَحْرِمُونَهَا لَذَّاتِهَا وَيُخَاطِرُونَ بِأَنْفُسِهِمْ فِي طَلَبِ ثَوَابٍ لَا يَتَيَقَّنُونَهُ وَثَالِثُهَا: قَوْلُهُ تَعَالَى:

Yani gamz (الْغَمْز) kökünden karşılıklı yaparlar; o da göz kapağı ve kaş ile işaret etmektir. Gamz ayıplamak manasına da gelir; onu ayıpladığında gammezehû denir. “Mâ fî fülânin gamîzetün” sözü, onda ayıplanacak bir şey yoktur demektir. Mana şudur: Onlar alay ederek gözleriyle onları işaret eder, onları ayıplar ve: “Şunlara bakın; kendilerini yoruyorlar, nefislerini lezzetlerinden mahrum bırakıyorlar ve varlığından emin olmadıkları bir sevabı aramak uğruna kendilerini tehlikeye atıyorlar” derlerdi. Üçüncüsü: Allah Teâlâ’nın:

55711. Metin

وَإِذَا انْقَلَبُوا إلى أهلهم انقلبوا فاكهين مُعْجَبِينَ بِمَا هُمْ فِيهِ مِنَ الشِّرْكِ وَالْمَعْصِيَةِ وَالتَّنَعُّمِ بِالدُّنْيَا، أَوْ يَتَفَكَّهُونَ بِذِكْرِ الْمُسْلِمِينَ بِالسُّوءِ، قَرَأَ عَاصِمٌ فِي رِوَايَةِ حَفْصٍ عَنْهُ: فَكِهِينَ بِغَيْرِ أَلِفٍ فِي هَذَا الْمَوْضِعِ وَحْدَهُ، وَفِي/ سَائِرِ الْقُرْآنِ فاكِهِينَ بِالْأَلِفِ وَقَرَأَ الْبَاقُونَ فَاكِهِينَ بِالْأَلِفِ، فَقِيلَ: هُمَا لُغَتَانِ، وَقِيلَ: فَاكِهِينَ أَيْ مُتَنَعِّمِينَ مَشْغُولِينَ بِمَا هُمْ فِيهِ مِنَ الْكُفْرِ وَالتَّنَعُّمِ بِالدُّنْيَا وَفَكِهِينَ مُعْجَبِينَ وَرَابِعُهَا: قَوْلُهُ تَعَالَى: وَإِذا رَأَوْهُمْ قالُوا إِنَّ هؤُلاءِ لَضالُّونَ أَيْ هُمْ عَلَى ضَلَالٍ فِي تَرْكِهِمُ التَّنَعُّمَ الْحَاضِرَ بِسَبَبِ طَلَبِ ثَوَابٍ لَا يُدْرَى هَلْ لَهُ وُجُودٌ أَمْ لَا، وَهَذَا آخِرُ مَا حَكَاهُ تَعَالَى عَنِ الْكُفَّارِ.

{ وَإِذَا انْقَلَبُوا إِلى أَهْلِهِمُ انْقَلَبُوا فَكِهِينَ } “Ailelerine döndükleri zaman da neşeyle dönerlerdi” buyruğudur; içinde bulundukları şirk, isyan ve dünyadan zevk alma haliyle böbürlenerek yahut Müslümanları kötülükle anarak eğlenirlerdi. Âsım, kendisinden gelen Hafs rivayetinde yalnız bu yerde elifsiz olarak { فَكِهِينَ } şeklinde okumuştur; Kur’an’ın diğer yerlerinde ise elif ile { فاكِهِينَ } şeklindedir. Diğer kıraat imamları ise elif ile { فَاكِهِينَ } şeklinde okumuşlardır. Bunların iki ayrı lügat olduğu söylenmiştir. Şöyle de denilmiştir: Fâkihîn, nimet içinde olup içinde bulundukları küfür ve dünya zevkleriyle meşgul olanlar; fekihîn ise kendilerini beğenip böbürlenenler demektir. Dördüncüsü: Allah Teâlâ’nın: { وَإِذا رَأَوْهُمْ قالُوا إِنَّ هؤُلاءِ لَضالُّونَ } “Onları gördükleri vakit: ‘Şüphesiz bunlar sapıtmış kimselerdir’ derlerdi” buyruğudur; yani var olup olmadığı bilinmeyen bir sevabı talep etmek uğruna ellerindeki hazır nimeti terk etmelerinde bir sapıklık içindedirler [derlerdi]. Bu, Allah Teâlâ’nın kâfirlerden hikâye ettiği şeylerin sonuncusudur.

55712. Metin

ثُمَّ قَالَ تَعَالَى: وَما أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حافِظِينَ يَعْنِي أَنَّ اللَّهَ تَعَالَى لَمْ يَبْعَثْ هَؤُلَاءِ الْكُفَّارَ رُقَبَاءَ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ، يَحْفَظُونَ عَلَيْهِمْ أَحْوَالَهُمْ وَيَتَفَقَّدُونَ مَا يَصْنَعُونَهُ مِنْ حق أو باطل، فيعبون عَلَيْهِمْ مَا يَعْتَقِدُونَهُ ضَلَالًا، بَلْ إِنَّمَا أُمِرُوا بإصلاح أنفسهم.

Sonra Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَما أُرْسِلُوا عَلَيْهِمْ حافِظِينَ } “Halbuki onlar üzerlerine bekçi olarak gönderilmemişlerdi.” Yani Allah Teâlâ bu kâfirleri müminlerin hallerini gözetleyen, hak veya bâtıldan yaptıklarını teftiş eden ve onların inandıkları şeyleri sapıklık sayarak ayıplayan murakıplar olarak göndermemiştir; bilakis onlara sadece kendi nefislerini ıslah etmeleri emredilmiştir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.