İsrâ

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

9619. Metin

سورة الإسراء

İsrâ Suresi

9620. Metin

وتسمى سبحان وبني إسرائيل

Sübhân ve Benî İsrâîl olarak da isimlendirilir.

9621. Metin

المقصود بها الإقبال على اله وحده، وخلع كل ما سواه، لأنه وحده المالك لتفاصيل الأمور، وتفضيل بعض الخلق على بعض، وذلك هو العمل بالتقوى التي أدناها التوحيد الذي افتتحت به النحل، وأعلاها الإحسان الذي اختتمت به، وهو الفناء عما سوى الله، وهي من أوائل ما أنزل، روى البخاري في فضائل القرآن وغيره عن ابن مسعود رض الله عنه قال: بنو إسائيل والكهف ومريم وطه والأنبياء إنهن من العتاق الأول، وهن من تلادي.

Bu surenin maksadı, yalnızca Allah'a yönelmek ve O'nun dışındaki her şeyi bir kenara bırakmaktır; zira işlerin bütün inceliklerine ve mahlûkatın bir kısmını diğerine üstün kılmaya mâlik olan yalnızca O'dur. Bu da en alt derecesi Nahl Suresi'nin kendisiyle başladığı tevhid, en üst derecesi ise onunla sona erdiği ihsan olan takva ile amel etmektir ki ihsan, Allah'tan gayrısından fâni olmaktır. Bu sure ilk inenlerdendir. Buhârî, Fedâilü'l-Kur'ân'da ve başkaları İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet etmiştir: "Benî İsrâîl (İsrâ), Kehf, Meryem, Tâhâ ve Enbiyâ sureleri ilk dönemlerde inen güzel surelerdendir ve bunlar benim ilk öğrendiğim kadim ezberlerimdendir."

9622. Metin

وكل من أسمائها واضح الدلالة على ما ذكر أنه مقصودها، أما (سبحان) ، الذي هو علم للتنزيه فمن أظهر ما يكون فيه، لأن من كان على غاية النزاهة عن كل نقص، كان جديراً بأن لا نعبد إلا إياه، وأن نعرض عن كل ما سواه، لكونه متصفاً بما ذكر، وأما بنو إسرائيل فمن أحاط أيضاً بتفاصيل

Bu surenin isimlerinin her biri, onun asıl maksadı olarak zikredilen hususa açıkça delalet etmektedir. Tenzih için bir özel isim olan "Sübhân" ismine gelince; bu isimdeki delalet son derece açıktır, zira her türlü noksanlıktan nihai derecede münezzeh olan zât, yalnızca kendisine ibadet edilmeye ve O'nun dışındaki her şeyden yüz çevrilmeye en layık olandır; çünkü O, zikredilen kemal sıfatlarıyla muttasıftır. "Benî İsrâîl" ismine gelince; onların mukaddes topraklara olan ve adeta İsrâ'ya benzeyen yolculuklarındaki,

9623. Metin

أمرهم في سيرهم إلى الأرض المقدسة الذي هو كالإسراء وإيتائهم الكتاب وما ذكر مع ذلك من أمرهم في هذه السورة عرف ذلك) باسم الله (الملك المالك لجميع الأمر) الرحمن (لكل ما أوجده بما رباه) الرحيم (لمن خصه بالتزام العمل بما يرضاه.

onlara Kitap verilmesindeki durumlarının ayrıntılarını ve bununla birlikte bu surede onların hallerine dair zikredilenleri kuşatan kimse bunu anlar. Bütün mülkün ve emirlerin tek sahibi olan Allah'ın ismiyle; var ettiği her şeyi terbiye edip yetiştirmekle kuşatan Rahmân; razı olduğu amelleri işlemeye sımsıkı sarılan kimseleri buna has kılan Rahîm.

9624. Metin

لما كان مقصود النحل التنزه عن الاستعجال وغيره من صفات النقص، والاتصاف بالكمال المنتج لأنه قادر على الأمور الهائلة ومنها جعل الساعة كلمح البصر أو أقرب، وختمها بعد تفضيل إبراهيم ﵇ والأمر باتباعه بالإشارة إلى نصر أوليائه - مع ضعفهم في ذلك الزمان وقلتهم - على أعدائه على كثرتهم وقوتهم، وكان ذلك من خوارق العادات ونواقص المطردات، وأمرهم بالتأني والإحسان، افتتح هذه بتحقيق ما أشار الختم إليه بما خرقه من العادة في الإسراء، وتنزيه نفسه الشريفة من توهم استبعاد ذلك، تنبيهاً على أنه قادر على أن يفعل الأمور العظيمة الكثيرة الشاقة في أسرع وقت، دفعاً لما قد يتوهم أو يتعنت به من يسمع نهيه عن الاستعجال وأمره بالصبر، وبياناً

Nahl Suresi'nin maksadı, acelecilikten ve diğer noksan sıfatlardan tenzih edilmek ve kıyameti bir göz açıp kapama gibi veya daha yakın kılmak da dahil olmak üzere muazzam işlere kadir olmayı gerektiren kemal ile vasıflanmak olduğundan; ayrıca sonu, İbrâhim aleyhisselâm'ın üstün kılınması ve ona tabi olunması emredildikten sonra -o dönemde zayıf ve az olmalarına rağmen- O'nun dostlarının, çokluklarına ve güçlerine rağmen düşmanlarına karşı galip getirileceğine işaretle bittiğinden ki bu durum âdetleri aşan ve süregelen kanunları bozan harikulade işlerdendir ve onlara temkinli olmayı ve ihsanı emrettiğinden; bu sureye, Nahl'in sonunun işaret ettiği hususu İsrâ hadisesinde âdeti aşarak gerçekleştirmesiyle ve bizzat kendi yüce zatını bunun imkânsız görülmesi vehminden tenzih ederek başlamıştır. Bu, acele etmekten nehyedildiğini ve sabretmenin emredildiğini işiten kimsenin vehmedebileceği veya inatlaşabileceği şeyleri defetmek; büyük, çok ve meşakkatli işleri en kısa zamanda yapmaya kadir olduğunu bildirmek ve

9625. Metin

لأنه مع المتقي المحسن، وتنويهاً بأمر محمد صلى الله عليه وعلى آله وسلم، وإعلاماً بأنه رأس المحسنين وأعلاهم رتبة وأعظمهم منزلة، بما آتاه من الخصائص التي منها المقام المحمود، وتمثيلاً لما أخبر به من أمر الساعة فقال تعالى: {سبحان} وهو علم للتنزيه، دال على أبلغ ما يكون من معناه، منصوب بفعل متروك إظهاره، فسد مسده {الذي أسرى} فنزه نفسه الشريفة عن كل شائبة نقص يمكن أن يضفيها إليه أعداؤه بهذا اللفظ الأبلغ عقب الأمر بالتأني آخر النحل. كما نزه نفسه الشريفة بذلك اللفظ عقب النهي عن الاستعجال في أولها، وهو راد لما علم من ردهم عليه وتكذيبهم له إذا حدثهم عن الإسراء، وفيه مع ذلك إيماء إلى التعجيب من هذه القصة للتنبيه على أنها من الأمور البالغة في العظمة إلى حد لا يمكن استيفاء وصفه.

O'nun takva sahibi ve muhsin olanlarla beraber olduğunu açıklamak; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in şanını yüceltmek ve Makâm-ı Mahmûd gibi kendisine bahşedilen hususiyetlerle muhsinlerin başı, rütbece en yücesi ve mertebece en büyüğü olduğunu bildirmek; ayrıca kıyamet hakkında haber verdiği şeyleri somut bir delille göstermek içindir. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {سبحان} “Münezzehtir”; bu tenzih için özel bir isim olup anlamını en beliğ şekilde ifade eder. Açığa çıkarılması terkedilmiş bir fiille mansuptur ve bu boşluğu {الذي أسرى} “O zât ki gece yürüttü” ifadesi doldurmuştur. Böylece O, Nahl Suresi'nin sonundaki temkinli olma emrinin hemen ardından bu en beliğ lafızla, düşmanlarının O'na isnat edebileceği her türlü noksanlık şaibesinden yüce zatını tenzih etmiştir. Tıpkı o surenin başında acele etmekten nehyetmenin ardından zatını bu lafızla tenzih ettiği gibi. Bu ifade, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerine İsrâ'dan bahsettiğinde onların O'nu yalanlayacaklarını ve reddedeceklerini bildiği için bir cevaptır. Bununla birlikte bu kıssanın, niteliği tam olarak ifade edilemeyecek derecede büyük işlerden olduğuna dikkat çekmek üzere bir hayret bildirme işareti de taşımaktadır.

9626. Metin

ولما كان حرف الجر مقصوراً على إفادة التعدية في «سرى» الذي بمعنى أسرى وكان أسرى يستعمل متعدياً وقاصراً عبر به، واختير القاصر للدلالة على المصاحبة زيادة في التشريف فقال تعالى: {بعبده} أي الذي هو أشرف عباده وأحقهم بالإضافة إليه الذي لم يتعبد قط لسواه من صنم ولا غيره لرجاء شفاعة ولا غيرها.

Cer harfi, "esrâ" (أسرى) manasındaki "serâ" (سرى) fiilinde yalnızca geçişlilik kazandırma işlevi gördüğünden ve "esrâ" fiili hem geçişli hem geçişsiz kullanılabildiğinden bu lafız tercih edilmiş; şerefi daha da artırmak üzere beraberliğe delalet etmesi için geçişsiz kullanımı seçilmiştir. Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {بعبده} “kulunu”; yani kullarının en şereflisi ve O'na nispet edilmeye en layık olanı, şefaat umuduyla veya başka bir sebeple asla bir puta ya da O'ndan başkasına kulluk etmemiş olan zatı.

9627. Metin

ولما كان الإسراء هو السير في الليل، وكان الشيء قد يطلق على جزء معناه بدلالة التضمن مجازاً مرسلاً، نفي هذا بقوله تعالى: {ليلاً}

İsrâ, geceleyin yürütmek demek olduğundan ve bir şey bazen mecâz-ı mürsel yoluyla kapsam delaletiyle kendi manasının bir parçasına ıtlak olunabildiğinden, bu durum Yüce Allah'ın şu buyruğu ile ortadan kaldırılmıştır: {ليلاً} “bir gece”.

9628. Metin

وليدل بتنوين التحقير على أن هذا الأمر الجليل كان في جزء يسير من الليل، وعلى أنه ﵊ لم يحتج - في الإسراء والعروج إلى سدرة المنتهى وسماع الكلام من العلي الأعلى - إلى رياضة بصيام ولا غيره، بل كان مهيئاً لذلك متأهلاً له، فأقامه تعالى من الفرش إلى العرش {من المسجد الحرام} أي من الكعبة المشرفة مسجد إبراهيم ﵇، قيل: كان نائماً في الحطيم، وقيل: في الحجر، وقيل: في بيت أم هانىء - وهو قول الجمهور، فالمراد بالمسجد حينئذ الحرم لأنه فناء المسجد {إلى المسجد الأقصى} أي الذي هو أبعد المساجد حينئذ وأبعد المسجدين الأعظمين مطلقاً من مكة المشرفة، بينهما أربعون ليلة، فصلى بالأنبياء كلهم: إبراهيم وموسى ومن سواهما - على جميعهم أفضل الصلاة والسلام، ورأى من آياتنا ما قدرناه له، ورجع إلى بين أظهركم إلى المسجد الأقرب منكم في ذلك الجزء اليسير من الليل وأنتم تضربون أكباد الإبل في هذه المسافة شهراً ذهاباً وشهراً

Buradaki tenvinin küçültme (kısalık) ifade etmesiyle bu muazzam hadisenin gecenin pek az bir kısmında gerçekleştiğine; ayrıca o zâtın aleyhisselâm İsrâ'da, Sidretü'l-Müntehâ'ya urûcda ve el-Aliyyü'l-A'lâ'dan kelamı işitmede oruçla veya başka bir şeyle riyazete ihtiyaç duymadığına, bilakis buna hazır ve ehil olduğuna delalet etsin diyedir. Böylece Yüce Allah onu döşekten Arş'a yükseltmiştir: {من المسجد الحرام} “Mescid-i Haram'dan”; yani Kâbe-i Müşerrefe'den, İbrâhim aleyhisselâm'ın mescidinden. Hatîm'de uyumakta olduğu söylendi, Hicr'de olduğu söylendi, Ümmü Hânî'nin evinde olduğu söylendi ki cumhurun kavli budur; bu takdirde mescitten kasıt Harem bölgesidir, zira orası mescidin avlusu hükmündedir. {إلى المسجد الأقصى} “Mescid-i Aksâ'ya”; yani o dönemde en uzak olan ve Mekke-i Mükerreme'ye mutlak anlamda en uzak bulunan iki büyük mescidden birine. İkisi arası kırk gecelik mesafedir. Orada bütün peygamberlere; İbrâhim'e, Mûsâ'ya ve diğerlerine -hepsine salât ve selamların en faziletlisi olsun- namaz kıldırdı, kendisi için takdir ettiğimiz ayetlerimizi gördü ve siz bu mesafeyi bir ay gidiş, bir ay

9629. Metin

إياباً، ثم وصفه بما يقتضي تعظيمه وأنه أهل للقصد فقال تعالى: {الذي باركنا} أي بما لنا من العظمة، بالمياه والأشجار وبأنه مقر الأنبياء ومهبط الملائكة وموطن العبادات ومعدن الفواكه والأرزاق والبركات {حوله} أي لأجله فما ظنك به نفسه! فهو أبلغ من «باركنا فيه» ثم منه إلى السماوات العلى إلى سدرة المنتهى إلى ما لم ينله بشر غيره صلى الله عليه وعلى آله وسلم وشرف وكرم وبجل وعظم دائماً أبداً؛ ولعله حذف ذكر المعراج من القرآن هنا لقصور فهومهم عن إدراك أدلته لو أنكروه بخلاف الإسراء، فإنه أقام دليله عليهم بما شاهدوه من الأمارات التي وصفها لهم وهم قاطعون بأنه صلى الله عليه وعلى آله وسلم لم يرها قبل ذلك، فلما بان صدقه بما ذكر من الأمارات أخبر بعد ذلك من أراد الله بالمعراج؛ ثم ذكر سبحانه الغرض من الإسراء بما يزيد في تعظيم المسجد فقال: {لنريه} بعينه وقلبه {من ءاياتنا} السماوية والأرضية كما أرينا أباه الخليل ﵇ ملكوت السماوات والأرض، وجعل الالتفات

dönüş olmak üzere develeri hızla sürerek katlederken, o gecenin o pek az kısmında aranıza, size en yakın olan mescide geri döndü. Sonra orayı tazim edilmesini ve yönelinmeye layık olduğunu gerektiren vasıfla niteleyerek Yüce Allah şöyle buyurdu: {الذي باركنا} “O mescid ki bereketli kıldık”; yani azametimizle sularla, ağaçlarla, peygamberlerin mekânı, meleklerin iniş yeri, ibadetlerin mahalli, meyvelerin, rızıkların ve bereketlerin madeni kılmak suretiyle; {حوله} “çevresini”; yani onun hürmetine bereketlendirdik; çevresi böyle olunca bizzat kendisinin nasıl olduğunu sen düşün! Bu ifade "onda bereket kıldık" demekten daha beliğdir. Sonra oradan yüce göklere, Sidretü'l-Müntehâ'ya, kendisinden başka hiçbir beşerin ulaşamadığı makamlara ulaştırıldı; Allah ona ve âline daima ve ebediyen salât eylesin, şerefini, keremini, celalini ve azametini artırsın. Kur'an'da burada Miraç'ın açıkça zikredilmeyişinin sebebi, inkâr ettikleri takdirde İsrâ'nın aksine onun delillerini kavramakta anlayışlarının yetersiz kalacak olmasıdır. Zira İsrâ hakkında, daha önce görmediğini kesin olarak bildikleri halde kendilerine vasfettiği alametlerle onların aleyhine kesin delil ortaya koymuştur. Zikredilen alametlerle doğruluğu apaçık ortaya çıkınca, Allah'ın dilediği kimselere bundan sonra Miraç'ı haber vermiştir. Sonra Mescid'in tazimini artıracak şekilde İsrâ'nın gayesini zikrederek şöyle buyurdu: {لنريه} “Ona gösterelim diye”; gözüyle ve kalbiyle, {من ءاياتنا} “ayetlerimizden”; tıpkı babası Halîl aleyhisselâm'a göklerin ve yerin melekûtunu gösterdiğimiz gibi semavî ve arzî ayetlerimizden. Burada iltifat sanatına başvurulması,

9630. Metin

لتعظيم الآيات والبركات؛ روى البخاري عن أبي هريرة ﵁ قال: أتى النبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم ليلة أسري به بإيلياء بقدحين من خمر ولبن، فنظر إليهما فأخذ اللبن فقال جبرئيل ﵇: الحمد لله الذي هداك للفطرة، لو أخذت الخمر غوت أمتك.

ayetlerin ve bereketlerin büyüklüğünü bildirmek içindir. Buhârî, Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet etmiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e İsrâ gecesi İyliyâ'da (Kudüs'te) bir kadeh şarap ve bir kadeh süt getirildi. İkisine de baktı ve sütü aldı. Bunun üzerine Cibrîl aleyhisselâm: "Seni fıtrata ileten Allah'a hamdolsun; şayet şarabı alsaydın ümmetin sapıtırdı" dedi.

9636. Metin

وعن جابر رضي الله عنه سمعت النبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم يقول: «لما كذبتني قريش قمت في الحجر فجلى الله لي بيت المقدس فطفقت أخبرهم عن آياته وأنا أنظر إليه» .

Câbir radıyallâhu anh şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: «Kureyş beni yalanlayınca Hicr'de durdum; Allah bana Beytülmakdis'i tecelli ettirip gösterdi, ben de ona bakarak onun alametlerini onlara bir bir haber vermeye başladım.»

9637. Metin

ولما كان المعول عليه غالباً في إدراك الآيات حس السمع والبصر، وكان تمام الانتفاع بذلك إنما هو بالعلم، وكان سبحانه قد خص هذا النبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم من كمال الحس مما يعد معه حس غيره عدماً، عبر عن ذلك كله بقوله تعالى: {إنه} أي هذا العبد الذي اختصصناه بالإسراء {هو} أي خاصة {السميع} أي أذناً وقلباً بالإجابة لنا والإذعان لأوامرنا {البصير *} بصراً وبصيرة بدليل ما أخبر به من الآيات، وصدقه من الدلالات، حين نعت

Ayetlerin idrak edilmesinde çoğunlukla dayanılan esas işitme ve görme duyuları olduğundan, bunlardan tam olarak yararlanmak da ancak ilimle mümkün bulunduğundan ve Yüce Allah bu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i başkalarının duyularının yok sayılacağı derecede bir duyu kemaliyle seçkin kıldığından, bütün bunları Yüce Allah şu buyruğu ile ifade etmiştir: {إنه} “Şüphesiz O”; yani İsrâ ile seçkin kıldığımız bu kul, {هو} “bizzat kendisidir”; {السميع} “hakkıyla işiten”; yani bize icabet edip emirlerimize boyun eğerek kulağıyla ve kalbiyle işiten, {البصير *} “hakkıyla görendir.”; basar (göz) ve basiret olarak hakkıyla görendir; nitekim haber verdiği ayetler ve ortaya koyduğu delillerin doğruluğu bunu kanıtlamaktadır; zira o sırada vasfetmişti,

9638. Metin

ما سألوه عنه من بيت المقدس ومن أمر عيرهم وغيرهما مما هو مشهور في قصة الإسراء مما كان يراه وهو ينعت لهم وهم لا يرونه ولا يقاربون ذلك ولا يطمعون فيه، وقال من كان دخل منهم إلى بيت المقدس: أما النعت والله فقد أصاب، أخبرنا عن عيرنا، فأخبرهم بعدد جمالها، وأحوالها وقال: تقدم يوم كذا مع طلوع الشمس يقدمها جمل أورق، فخرجوا ذلك اليوم نحو الثنية يشتدون، فقال قائل: هذه والله الشمس قد طلعت، فقال آخر: وهذه والله العير قد أقبلت، يقدمها جمل أورق كما قال محمد، ثم لم يؤمنوا وقالوا: إن هذا إلا سحر مبين.

kendisine Beytülmakdis'ten ve kervanlarının durumundan sordukları şeyleri ve İsrâ kıssasında meşhur olan diğer hususları; o bunları görür vaziyette kendilerine anlatırken onlar göremiyor, buna yaklaşamıyor ve bunu umamıyorlardı bile. Onlardan daha önce Beytülmakdis'e girmiş olanlar: "Vasfetmeye gelince, Allah'a yemin olsun ki tam isabet ettirdi; bize kervanımızdan haber ver" dediler. O da onlara develerin sayısını, hallerini haber verdi ve: "Falan gün güneşin doğuşuyla birlikte gelirler, önlerinde kül rengi bir deve bulunur" dedi. O gün Seniyye tepesine doğru koşarak çıktılar. Biri: "İşte vallahi güneş doğdu!" dedi, diğeri de: "İşte vallahi kervan da geldi, Muhammed'in dediği gibi önünde kül rengi bir deve var" dedi. Sonra yine de iman etmeyip: "Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir" dediler.

9639. Metin

قال الإمام الرازي في اللوامع: وكان صلى الله عليه وعلى آله وسلم أبصر جميع ما في الملكوت بالعين المبصرة مشاهدة لم يسترب فيه حتى روي أنه قال: «رأيت ليلة أسري بي إلى العلى الذرة تدب على وجه الأرض من سدرة المنتهى» وذلك لحدة بصره، والبصر على أقسام: بصر الروح، وبصر العقل الذي منه التوحيد، وبصر القربة الذي خص به الأولياء وهو نور الفراسة، وبصر النبوة، وبصر الرسالة. وهذه الأبصار كلها مجموعة لرسولنا صلى الله عليه وعلى آله وسلم وشرف وكرم وبجل وعظم دائماً أبداً، وله زيادة بصر قيادة الرسل وسيادتهم، فإنه سيد المرسلين وقائدهم،

İmam Râzî el-Levâmi'de şöyle demiştir: O sallallâhu aleyhi ve sellem melekûtta bulunan her şeyi gören gözle bizzat müşahede ederek, hiçbir şüpheye düşmeksizin görmüştür; hatta şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Yücelere yürütüldüğüm gece, Sidretü'l-Müntehâ'dan yeryüzünde karıncanın kımıldayışını gördüm.» Bu, onun görme keskinliğindendir. Görme (basar) kısımlara ayrılır: Ruhun görmesi, tevhidin kaynaklandığı aklın görmesi, velilere has kılınan yakınlık görmesi ki o feraset nurudur, peygamberlik görmesi ve risalet görmesi. Bu görmelerin hepsi Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'de toplanmıştır; Allah ona daima ve ebediyen şeref, kerem, celal ve azamet versin. Ayrıca onda peygamberlerin önderliği ve efendiliği görmesi fazlalığı da vardır; çünkü o, peygamberlerin efendisi ve önderidir.

9640. Metin

وكان مطلعاً على الملك والملكوت كما قال: زويت لي الأرض مشارقها ومغاربها - انتهى. وهذا الأخير رواه مسلم وأبو داود والترمذي عن ثوبان ﵁ أنه صلى الله عليه وعلى آله وسلم قال: «إن الله تعالى زوى لي الأرض فرأيت مشارقها ومغاربها» وكان يبصر من ورائه كما يبصر من أمامه - كما أخرجه الشيخان وغيرهما من حديث أنس ﵁، وفي كثير من طرقه عدم التقييد بالصلاة، وهذا صريح في أن بصره لم يكن متقيداً بالعين، بل خلق الله تعالى الأبصار في جميع أعضائه وكذا السمع، فإن كون العين محلاً لذلك وكذا الأذن إنما هو بجعل الله، ولو جعل ذلك في غيرهما لكان كما يريد سبحانه ولا مانع، ولم يكن الظلام يمنعه من نفود البصر ففي مسند أحمد عن جابر بن عبد الله ﵄ قال: فقدت رحلي ليلة فمررت على رسول الله صلى الله عليه وعلى آله وسلم وهو يشد لعائشة

O, mülk ve melekûta muttali idi; nitekim: «Yeryüzünün doğuları ve batıları benim için dürüldü» demiştir -iktibas sonu-. Bu son hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî, Sevbân radıyallâhu anh'tan rivayet etmiştir ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Şüphesiz Yüce Allah yeryüzünü benim için dürdü, ben de onun doğularını ve batılarını gördüm» buyurmuştur. O, önünü gördüğü gibi arkasını da görürdü -nitekim Şeyhayn ve başkaları Enes radıyallâhu anh hadisinden bunu rivayet etmiştir. Pek çok rivayet yolunda bu namazla sınırlandırılmamıştır. Bu durum, onun görmesinin gözle sınırlı olmadığına, bilakis Yüce Allah'ın bütün azalarında görme ve aynı şekilde işitme yarattığına açık bir delildir. Zira gözün ve kulağın bu işin mahalli olması ancak Allah'ın kılmasıyladır; şayet bunu bunların dışındaki azalarında yaratsaydı, yine Yüce Zatının dilediği gibi olurdu ve hiçbir engel bulunmazdı. Karanlık da onun görmesinin nüfuzuna engel olmazdı; nitekim Müsned-i Ahmed'de Câbir b. Abdillâh radıyallâhu anhümâ'dan şöyle rivayet edilmiştir: Bir gece binek eşyamı kaybettim, o sırada Âişe

9641. Metin

رضي الله عنها، فقال: ما لك يا جابر؟ فقلت: فقدت جملي أو ذهب في ليلة ظلماء، فقال لي: هذا جملك، اذهب فخذه، فذهبت نحو ما قال لي، فلم أجده فرجعت إليه فقلت: بأبي وأمي يا رسول الله! ما وجدته، فقال لي: على رسلك، حتى إذا فرغ أخذ بيدي فانطلق حتى أتينا الجمل فدفعه إليّ، قال: هذا جملك - الحديث. وروى البيهقي في دلائل النبوة عن ابن عباس ﵄ قال: كان رسول الله صلى الله عليه وعلى آله وسلم يرى بالليل في الظلمة كمل يرى بالنهار في الضوء، وروي مثل ذلك عن عائشة ﵂، وقال القاضي عياض في الشفا: حكى بقي بن مخلد عن عائشة ﵂ قالت، كان النبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم يرى في الظلمة كما يرى في الضوء، وأسند عن أبي هريرة ﵁ عن النبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم أنه قال: لما تجلى الله لموسى ﵊ كان يبصر النملة على الصفا في الليلة الظلماء مسيرة عشرة فراسخ.

radıyallâhu anhâ'nın devesini bağlamakta olan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına uğradım. "Neyin var ey Câbir?" buyurdu. Ben de: "Devem kayboldu veya karanlık gecede çekip gitti" dedim. Bana: "İşte deven orada, git onu al" buyurdu. Bana söylediği tarafa gittim ama bulamadım; yanına dönüp: "Anam babam sana feda olsun ey Allah'ın Resûlü! Onu bulamadım" dedim. Bana: "Sakin ol" buyurdu; işini bitirince elimden tuttu ve yürüdük, deveye ulaştık, onu bana teslim etti ve: "İşte deven" buyurdu -hadis-. Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve'de İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem gündüz aydınlıkta gördüğü gibi geceleyin karanlıkta da görürdü. Bunun benzeri Âişe radıyallâhu anhâ'dan da rivayet edilmiştir. Kâdî İyâz eş-Şifâ'da şöyle demiştir: Bakî b. Mahled, Âişe radıyallâhu anhâ'dan nakletti ki şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem aydınlıkta gördüğü gibi karanlıkta da görürdü. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan isnadla rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Allah, Mûsâ aleyhisselâm'a tecelli ettiğinde, o karanlık gecede on fersahlık mesafeden Safâ kayası üzerindeki karıncayı görürdü.»

9642. Metin

وجوز أن يكون اختصاص نبينا صلى الله عليه وعلى آله وسلم بذلك بعد الإسراء - انتهى. وقد أخرج حديث

Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in bu hususiyetle donatılmasının İsrâ'dan sonra gerçekleşmiş olması da caiz görülmüştür -iktibas sonu-. Bu hadisi

9643. Metin

أبي هريرة هذا الحافظ نور الدين الهيثمي في زوائد المعجمين: الأوسط والأصغر للطبراني، ولعل هذا من مناسبة تعقيب هذه الآية بذكر موسى ﵇.

Ebû Hüreyre'den, Hâfız Nûreddîn el-Heysemî Taberânî'nin el-Mu'cemü'l-Evsat ve el-Asgar Zevâid'inde tahric etmiştir. Bu ayetin hemen ardından Mûsâ aleyhisselâm'ın zikrinin getirilmesinin bir münasebeti de belki budur.

9644. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما تقدم قوله {إن إبراهيم كان أمة قانتاً لله حنيفاً} إلى قوله تعالى {ثم أوحينا إليك أن اتبع ملة إبراهيم حنيفاً} الآية، كان ظاهر ذلك تفضيل إبراهيم ﵇ على محمد صلى الله عليه وعلى آله وسلم وعلى جميع الأنبياء لا سيما مع الأمر بالاتباع، فأعقب ذلك بسورة الإسراء، وقد تضمنت من خصائص نبيناً صلى الله عليه وعلى آله وسلم، وانطوت على ما حصل منه المنصوص في الصحيح والمقطوع به والمجمع عليه من أنه - صلى الله عليه وعلى آله وسلم وشرف وكرم وبجل وعظم - سيد ولد آدم، فاستفتحت السورة بقصة الإسراء وقد تضمنت - حسبما وقع في صحيح مسلم وغيره - إقامته بالأنبياء عليهم الصلاة والسلام وفيهم إبراهيم وموسى وغيرهما من الأنبياء من غير استثناء، هذه رواية ثابت عن أنس ﵁، وفي حديث أبي هريرة ﵁، أنه - صلى الله

İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Daha önce geçen {إن إبراهيم كان أمة قانتاً لله حنيفاً} “Şüphesiz İbrâhim, Allah'a itaat eden, dosdoğru bir ümmet idi...” ayetinden {ثم أوحينا إليك أن اتبع ملة إبراهيم حنيفاً} “Sonra sana 'Dosdoğru olan İbrâhim'in dinine uy' diye vahyettik” ayetine kadar olan kısmın zahiri, bilhassa tabi olma emriyle birlikte İbrâhim aleyhisselâm'ın Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve bütün peygamberlere üstün kılındığını düşündürüyordu. Bunun hemen ardından İsrâ Suresi getirildi. Bu sure, Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in hususiyetlerini ihtiva etmiş ve sahih hadislerde nass ile sabit, kesin ve üzerinde icma edilmiş olan -Allah ona daima salât, şeref, kerem, celal ve azamet versin- onun Âdemoğlunun efendisi olduğu gerçeğini kapsamıştır. Sure İsrâ kıssasıyla başlamış ve bu kıssa -Sahîh-i Müslim ve diğerlerinde geçtiği üzere- hiçbir istisna olmaksızın aralarında İbrâhim ve Mûsâ'nın da bulunduğu peygamberlere aleyhimüssalâtü vesselâm namaz kıldırmasını ihtiva etmiştir. Bu, Sâbit'in Enes radıyallâhu anh'tan rivayetidir. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh hadisinde ise onun -Allah ona

9645. Metin

عليه وعلى آله وسلم وشرف وكرم وبجل وعظم دائماً أبداً - أثنى على ربه فقال: الحمد لله الذي أرسلني رحمة للعالمين، وكافة للناس بشيراً ونذيراً، وأنزل عليّ القرآن فيه تبيان كل شيء، وجعل أمتي خير أمة أخرجت للناس، وجعل أمتي وسطاً وجعل أمتي هم الأولون وهم الآخرون، وشرح لي صدري، ووضع عني وزري، ورفع لي ذكري، وجعلني فاتحاً وخاتماً، فقال إبراهيم ﵇: بهذا فضلكم محمد صلى الله عليه وعلى آله وسلم؛ وفي رواية أبي هريرة ﵁ من طريق الربيع بن أنس وذكر سدرة المنتهى وأنه ﵎ قال له: سل! فقال: إنك اتخذت إبراهيم خليلاً، وأعطيته ملكاً عظيماً، وكلمت موسى تكليماً، وأعطيت داود ملكاً عظيماً، وألنت له الحديد، وسخرت له الجبال، وأعطيت سليمان ملكاً عظيماً، وسخرت له الجن والإنس والشياطين والرياح، وأعطيته ملكاً لا ينبغي لأحد من بعده، وعلمت عيسى التوراة والإنجيل، وجعلته يبرىء الأكمه والأبرص، وأعذته وأمه من الشيطان الرجيم، فلم يكن له عليهما سبيل، فقال له ربه ﵎: قد اتخذتك حبيباً فهو مكتوب في التوراة - «

ve âline daima ve ebediyen salât eylesin, şerefini, keremini, celalini ve azametini artırsın- Rabbini överek şöyle dediği nakledilir: «Beni âlemlere rahmet, bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderen, üzerime her şeyin açıklamasını barındıran Kur'an'ı indiren, ümmetimi insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet kılan, ümmetimi vasat bir ümmet yapan, ümmetimi ilkler ve sonlar kılan, göğsümü açıp genişleten, yükümü üzerimden kaldıran, şanımı yücelten ve beni bir fâtih (başlatıcı) ve hâtem (sonlandırıcı) kılan Allah'a hamdolsun.» Bunun üzerine İbrâhim aleyhisselâm: «Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem işte bununla size üstün kılındı» dedi. Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ın Rebî' b. Enes yoluyla gelen rivayetinde ise Sidretü'l-Müntehâ zikredilmiş ve Allah'ın celle celâlühû ona: «İste!» buyurduğu, onun da: «Sen İbrâhim'i dost (halîl) edindin ve ona büyük bir mülk verdin; Mûsâ ile bizzat konuştun; Dâvûd'a büyük bir mülk verdin, onun için demiri yumuşattın ve dağları boyun eğdirdin; Süleyman'a büyük bir mülk verdin, cinleri, insanları, şeytanları ve rüzgârları ona boyun eğdirdin ve ona kendisinden sonra kimseye yaraşmayacak bir mülk verdin; Îsâ'ya Tevrat ve İncil'i öğrettin, onu anadan doğma körü ve alacalıyı iyileştirir kıldın, onu ve annesini kovulmuş şeytandan korudun da şeytanın onlara bir yolu olmadı» dediği; bunun üzerine Rabbinin celle celâlühû ona şöyle buyurduğu nakledilmiştir: «Ben de seni sevgili (habîb) edindim; nitekim Tevrat'ta şöyle yazılıdır: '

9646. Metin

محمد حبيب الرحمن» وأرسلتك إلى الناس كافة، وجعلت أمتك هم الأولون والآخرون.

Muhammed Rahmân'ın habîbidir' ve seni bütün insanlara gönderdim, ümmetini de öncekiler ve sonrakiler kıldım.

9647. Metin

وجعلت أمتك لا تجوز لهم خطبة حتى يشهدوا أنك عبدي ورسولي، وجعلتك أول النبيين خلقاً وآخرهم بعثاً، وأعطيتك سبعاً من المثاني ولم أعطها نبياً قبلك، وأعطيتك خواتم سورة البقرة من كنز تحت العرش لم أعطها نبياً قبلك، وجعلتك فاتحاً وخاتماً. وفي حديث شريك أنه رأى موسى ﵇ في السماء السابعة قال: بتفضيل كلام الله، قال: ثم علا به فوق ذلك ما لا يعلمه إلا الله، فقال موسى: لم أظن أن يرفع عليّ أحد. وفي حديث علي بن أبي طالب ﵁ خرجه البزار «في ذكر تعليمه ﵊ الأذان وخروج الملك فقال صلى الله عليه وعلى آله وسلم: يا جبريل! من هذا؟ قال: والذي بعثك بالحق! إني لأقرب الخلق مكاناً، وإن هذا الملك

Ümmetin için, senin benim kulum ve elçim olduğuna şehadet etmedikçe hiçbir hutbenin caiz olmamasını hükme bağladım; seni yaratılış bakımından peygamberlerin ilki, gönderiliş bakımından sonuncusu kıldım; sana Seb'u'l-Mesânî'yi (Fâtiha'yı) verdim ki senden önce hiçbir peygambere vermemiştim; Arş'ın altındaki bir hazineden sana Bakara Suresi'nin son ayetlerini verdim ki senden önce hiçbir peygambere vermemiştim; seni bir fâtih ve hâtem kıldım.» Şerîk hadisinde ise Mûsâ aleyhisselâm'ı yedinci semada gördüğü, [Cibrîl'in]: "Allah'ın kelamının fazileti sebebiyle" dediği, ardından onu bunun da üzerine Allah'tan başkasının bilmediği bir makama yükselttiği, Mûsâ'nın da: "Benim üzerime kimsenin yükseltileceğini zannetmezdim" dediği nakledilir. Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh'ın Bezzâr tarafından tahric edilen hadisinde ise şöyle denmektedir: «Peygamber'e aleyhisselâm ezanın öğretilmesi ve meleğin çıkması zikrindedir; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: "Ey Cibrîl! Bu kimdir?" buyurdu. O da: "Seni hak ile gönderene yemin olsun ki mahlûkat içinde mekânca en yakın olan benim; fakat ben bu meleği

9648. Metin

ما رأيته قط منذ خلقت قبل ساعتي هذه. وفيه: ثم أخذ الملك بيد محمد صلى الله عليه وعلى آله وسلم فقدمه، فأم بأهل السماء فيهم آدم ونوح» ، وفي هذا الحديث قال أبو جعفر محمد بن علي بن الحسين راويه: فيومئذ أكمل الله لمحمد - صلى الله عليه وعلى آله وسلم وشرف وكرم وبجل وعظم - الشرف على أهل السماوات والأرض؛ قال ابن الزبير: وقد حصل منه تفضيله صلى الله عليه وعلى آله وسلم - وشرف وكرم وبجل وعظم دائماً أبداً - بالإسراء وخصوصه بذلك، ثم قد انطوت السورة على ذكر المقام المحمود، وهو مقامه في الشفاعة الكبرى، وذلك مما خص به حسبما ثبت في الصحيح وانعقد عليه إجماع أهل السنة، ولا أعلم في الكتاب العزيز سورة تضمنت من خصائصه صلى الله عليه وعلى آله وسلم - وشرف وكرم وبجل وعظم دائماً أبداً - الذي فضل به كافة الأنبياء عليهم أفضل الصلاة والسلام مثل ما تضمنت هذه والحمد لله - انتهى.

yaratıldığımdan bu yana şu anımdan önce hiç görmedim" dedi. Hadiste devamla: "Sonra melek Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in elinden tuttu ve onu öne geçirdi; o da aralarında Âdem ve Nûh'un da bulunduğu sema ehline namaz kıldırdı" denmektedir.» Bu hadiste ravisi Ebû Ca'fer Muhammed b. Alî b. el-Hüseyn şöyle demiştir: "İşte o gün Allah, Muhammed'in -Allah ona daima salât, şeref, kerem, celal ve azamet versin- semavat ve arz ehline olan üstün şerefini kemale erdirdi." İbn ez-Zübeyr dedi ki: İsrâ hadisesiyle ve buna has kılınmasıyla onun sallallâhu aleyhi ve sellem üstünlüğü tahakkuk etmiştir; sonra bu sure büyük şefaat makamı olan Makâm-ı Mahmûd'un zikrini de ihtiva etmiştir ki bu, Sahih'te sabit olduğu ve Ehl-i Sünnet'in üzerinde icma ettiği üzere ona has kılınan hususlardandır. Aziz Kitap'ta, bu surenin ihtiva ettiği gibi, kendisiyle bütün peygamberlere aleyhimüssalâtü vesselâm üstün kılındığı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in hususiyetlerini böylesine barındıran başka bir sure bilmiyorum; hamd Allah'a mahsustur -iktibas sonu-.

9649. Metin

ولما ثبت بهذه الخارقة ما أخبر به عن نفسه المقدسة من عظيم القدرة على كل ما يريد، وما حباه صلى الله عليه وعلى آله وسلم به من الآيات البينات في هذا الوقت اليسير، أتبعه ما منح في المسير من مصر إلى الأرض المقدسة من الآيات في مدد طوال جداً موسى ﵇ الذي كان أعظم الأنبياء بركة على هذه الأمة ليلة الإسراء

Bu harikulade hadise ile Yüce Zatının dilediği her şeye kadir olduğu ve bu pek kısa vakitte Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bahşettiği apaçık ayetler sabit olunca; İsrâ gecesinde bu ümmete peygamberlerin en bereketlisi olan Mûsâ aleyhisselâm'a Mısır'dan mukaddes topraklara olan yürüyüşte çok uzun sürelerde bahşedilen ayetleri hemen ardından zikretti;

9650. Metin

لما أرشد النبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم إليه من مراجعة الله تعالى في تخفيف الصلاة حتى رجعت من خمسين إلى خمس مع أجر خمسين، والذي كان أنهى العروج به إذ ناجاه الله وقربه رأس جبل الطور بعد الأمر بالرياضة بالصوم والتخلي أربعين يوماً، والذي تقدم في آخر النحل أن قومه اختلفوا عليه في السبت، تنفيراً من مثل حالهم، وتسلية عمن تبعهم في تكذيبهم وضلالهم، وذلك في سياق محذر للمكذبين عظائم البلاء، فقال تعالى - عاطفاً على ما تقديره، فآتينا عبدنا محمداً صلى الله عليه وعلى آله وسلم الكتاب المفصل المعجز، وجعلناه هدى للخلق كافة، وتولينا حفظه فكان آية باقية حافظاً لدينه دائماً: {وءاتينا} أي بعظمتنا {موسى الكتاب} أي الجامع لخيري الدارين لتقواه وإحسانه، معظماً له بنون العظمة، فساوى بين النبيين في تعظيم الإراءة والإيتاء وخص محمداً صلى الله عليه وعلى آله وسلم بإضافة آياته إلى مظهر العظمة، وكان إيتاء موسى ﵇ الكتاب في نيف وأربعين سنة بعد أن أخرج معه بني أسرائيل من حبائل فرعون وجنوده الذين كانوا لا يحصون كثرة بتلك الآيات الهائلة التي لا يشك عاقل أن من قدر عليها لا يمتنع عليه شيء أراده، وفي هذه المدة الطويلة -

zira Mûsâ, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i namazın elliden beşe indirilmesi ve buna karşılık elli vakit ecri verilmesi konusunda Yüce Allah'a müracaat etmeye yönlendirmişti. O Mûsâ ki kırk gün oruç ve uzletle riyazet emredildikten sonra Tûr dağının zirvesinde Allah'ın kendisiyle fısıldaşması ve onu yaklaştırmasıyla urûcun nihayetine ermişti; ve Nahl Suresi'nin sonunda kavminin Cumartesi günü hakkında ihtilafa düştüğü belirtilmişti; bu da onların hallerinden sakındırmak ve yalanlama ile dalaletlerinde onlara uyanlardan teselli bulmak içindi; üstelik bu, yalanlayanları büyük belalardan sakındıran bir bağlamda yer alıyordu. Yüce Allah, takdiri "Kulumuz Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e tafsilatlı ve muciz olan Kitab'ı verdik, onu bütün mahlûkat için bir hidayet kıldık ve korumasını üstlendik, böylece onun dinini daima muhafaza eden baki bir ayet oldu" şeklinde olan ifadeye atıfla şöyle buyurdu: {وءاتينا} “Ve verdik”; yani azametimizle, {موسى الكتاب} “Mûsâ'ya Kitab'ı”; takvası ve ihsanı sebebiyle iki cihanın hayrını toplayan Tevrat'ı verdik; azamet "nûn"u ile onu tazim etti, böylece ayetleri gösterme ve kitap verme hususundaki tazimde iki peygamberi eşit kıldı; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i ise ayetlerini azamet izharına izafe etmekle seçkin kıldı. Mûsâ aleyhisselâm'a Kitab'ın verilmesi, akıl sahibi hiçbir kimsenin bunlara kadir olan zât için dilediği hiçbir şeyin imkânsız olmadığını inkâr edemeyeceği o muazzam ayetlerle İsrâiloğullarını Firavun'un ve sayılamayacak kadar çok ordusunun tuzaklarından kurtardıktan sonra kırk küsur yılda gerçekleşmişti. Bu uzun süre zarfında -

9651. Metin

بل بزيادة - كان وصول بني إسرائيل من مصر إلى هذا المسجد الذي أوصلنا عبدنا إليه ورددناه إليكم في بعض ليلة راكباً البراق الذي كان يركبه الأنبياء قبله، يضع حافره في منتهى طرفه، وبنو إسرائيل كانوا يسيرون جميع النهار مجتهدين ثم يبيتون في الموضع الذي أدلجوه منه في التيه لا يقدرون أن يجوزوه أربعين سنة - على ما قال كثير من العلماء، أو أنهم كانوا في هذه المدة يدورون حول جبل أدوم كما في التوراة، فثبت أنا إنما نفعل بالاختيار على حسب ما نراه من الحكم، ثم ذكره ثمرة كتاب موسى ﵇ فقال تعالى: {وجعلناه} أي الكتاب، بما لنا من العظمة {هدى} .

hatta daha da fazlasında- İsrâiloğulları Mısır'dan, kulumuzu ulaştırdığımız ve kendisinden önceki peygamberlerin de bindiği, adımını gözünün gördüğü en son noktaya atan Burak'a binmiş olarak gecenin bir kısmında size geri döndürdüğümüz bu Mescid'e ulaşabilmişti. Oysa İsrâiloğulları bütün gün gayretle yürüyor, sonra Tîh çölünde geceleyin yola çıktıkları yerde sabahlıyorlar ve pek çok âlimin belirttiğine göre kırk yıl boyunca orayı geçmeye güç yetiremiyorlardı; yahut Tevrat'ta geçtiği üzere bu süre zarfında Edom dağının etrafında dönüp duruyorlardı. Böylece bizim ancak hikmetimizin gerektirdiği şekilde mutlak irademizle fiilde bulunduğumuz sabit oldu. Sonra Mûsâ aleyhisselâm'ın Kitabı'nın semeresini zikrederek Yüce Allah şöyle buyurdu: {وجعلناه} “Ve kıldık onu”; yani Kitab'ı, azametimizle, {هدى} “bir hidayet”.

9652. Metin

ولما كان هذا التنوين يمكن أن يكون للتعظيم يستغرق الهدى، بين الحال بقوله: {لبني إسرائيل} بالحمل على العدل في التوحيد والأحكام، وأسرينا بموسى ﵇ وبقومه من مصر إلى بلاد المسجد الأقصى، فأقاموا سائرين إليها أربعين سنة ولم يصلوا، ومات كل من خرج منهم من مصر إلا «النقيبين الموفيين» بالعهد، فقد بان الفصل

Buradaki tenvin hidayeti bütünüyle kapsayan bir tazim için olabileceğinden, durumu şu buyruğuyla açıkladı: {لبني إسرائيل} “İsrâiloğulları için”; tevhidde ve hükümlerde adalete sevk etmek suretiyle. Mûsâ aleyhisselâm'ı ve kavmini Mısır'dan Mescid-i Aksâ diyarına geceleyin yürüttük; oraya doğru kırk yıl boyunca yürüdüler ama ulaşamadılar ve ahde vefa gösteren "iki temsilci (nakîb)" hariç Mısır'dan çıkanların hepsi vefat etti. Böylece iki kitap arasındaki fark ortaya çıktığı gibi,

9653. Metin

بين الإسرائين كما بان الفصل بين الكتابين، فذكر الإسراء أولاً دليل على حذف مثله لموسى ﵇ ثانياً، وذكر إيتاء الكتاب ثانياً دليل على حذف مثله أولاً، فالآية من الاحتباك؛ ثم نبه على أن المراد من ذلك كله التوحيد اعتقاداً وعبادة بقوله تعالى: {ألا} أي لئلا {تتخذوا} بالياء التحتية في قراءة أبي عمرو، وبالفوقانية في قراءة الباقين، فنبه بصيغة الافتعال على أنه - لكثرة ما على وحدانيته من الدلائل، وله إلى خلقه من المزايا والفضائل - لا يعدل عنه إلى غيره إلا بتكلف عظيم من النفس، ومنازعة بين الهوى والعقل وما فطر سبحانه عليه النفوس من الانقياد إليه والإقبال عليه، ونفر من له همة علية ونفس أبية من الشرك بقوله منبهاً بالجار على تكاثر الرتب دون رتبة عظمته سبحانه وعد الاستغراق لها، تاركاً نون العظمة للتنصيص على المراد من دون لبس بوجه: {من دوني} وقال تعالى: {وكيلاً *} أي رباً يكلون أمورهم إليه ويعتمدون عليه من صنم ولا غيره، لتقريب إليه بشفاعة ولا غيرها - منبهاً بذكر الوكالة على سفه آرائهم في

iki İsrâ arasındaki fark da apaçık belli oldu. Birincide İsrâ'nın zikredilmesi, ikincide Mûsâ aleyhisselâm için benzerinin hazfedildiğine delildir; ikincide Kitap verilmesinin zikredilmesi de birincide benzerinin hazfedildiğine delildir; dolayısıyla ayette ihtibâk sanatı vardır. Sonra bütün bunlardan maksadın inanç ve ibadette tevhid olduğuna şu buyruğuyla dikkat çekti: {ألا} “edinmeyin diye”; Ebû Amr kıraatinde "ye" ile (lâ yettehizû), diğerlerinin kıraatinde ise "tâ" ile {تتخذوا} şeklindedir. İftiâl babının kalıbıyla dikkat çekmiştir ki; O'nun birliğine dair delillerin çokluğu, yaratıklarına olan lütuf ve ihsanlarının fazlalığı karşısında, nefsin büyük bir külfetine, heva ile akıl ve Yüce Allah'ın nefisleri kendisine boyun eğip yönelmek üzere yarattığı fıtrat arasındaki şiddetli bir çatışmaya katlanmadıkça O'ndan başkasına yönelmek mümkün değildir. Yüce azamet mertebesinin altındaki derecelerin çokluğunu ve O'nun azametini kuşatamayacağını car-mecrur ile bildirerek, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde muradı açıkça belirtmek için azamet "nûn"unu bırakıp şöyle buyurarak şirki yüce himmet ve izzet-i nefis sahiplerine çirkin gösterdi: {من دوني} “benden başka”. Ve Yüce Allah şöyle buyurdu: {وكيلاً *} “hiçbir vekil!”; yani işlerini kendisine havale edecekleri ve sırtlarını dayayacakları put veya başka bir rab edinmeyin; ne şefaatle ne de başka bir yolla O'na yakınlaşmak gayesiyle... Vekillik lafzını zikrederek,

9654. Metin

ترك من يكفي في كل شيء إلى من لا كفاية عنده لشيء، ثم أتبعه ما يدل على شرفهم بشرف أبيهم، وأنه لم ينفعهم إدلاءهم إليه - عند إرادة الانتقام - بما ارتكبوا من الإجرام، فقال - منبهاً على الاهتمام بالتوحيد والأمر بالإخلاص بالعود إلى مظهر العظمة حيث لا لبس، ناصباً على الاختصاص في قراءة أبي عمرو، وعلى النداء عند الباقين، تذكيراً بنعمة الإيحاء من الغرق: {ذرية من حملنا} أي في السفينة بعظمتنا، على ظهر ذلك الماء الذي طبق ما تحت أديم السماء، ونبه على شرفهم وتمام نعمتهم بقوله تعالى: {مع نوح} أي من أولاده وأولادهم الذين أشرفهم إبراهيم الذي كان شاكراً ثم إسرائيل ﵉، لأن الصحيح أن من كان معه من غيرهم ماتوا ولم يعقبوا، ولم يقل: ذرية نوح، ليعلم أنهم عقب أولاده المؤمنين لتكون تلك منة أخرى؛ ثم نبه على تقواه وإحسانه حثاً على الاقتداء به بقوله: {إنه كان} أي كوناً جبلياً {عبداً شكوراً *} أي مبالغاً في الشكر الذي هو صرف جميع ما أنعم الله به فيما خلقه له فأحسن إليه لشكره بأن

her şeye kâfi gelen Zât'ı bırakıp hiçbir şeye kifayeti olmayan varlıklara yönelmelerindeki akıl noksanlığına dikkat çekmiştir. Ardından babalarının şerefiyle onların da şerefli olduğuna; fakat intikam murat edildiğinde işledikleri suçlar sebebiyle ona intisap etmelerinin kendilerine fayda vermediğine delalet eden hususu getirdi. Tevhide gösterilmesi gereken ehemmiyete dikkat çekerek ve hiçbir şüphenin olmadığı azamet izharına dönmek suretiyle ihlası emrederek, suda boğulmaktan kurtarma nimetini hatırlatmak üzere -Ebû Amr kıraatinde ihtisas üzere mansup, diğerlerinin kıraatinde nida olarak- şöyle buyurdu: {ذرية من حملنا} “Ey taşıdığımız kimselerin soyundan olanlar!”; yani azametimizle gemide, gök kubbenin altını kaplayan o suyun üzerinde taşıdığımız kimselerin soyu! Şereflerine ve nimetin tamamlanışına şu buyruğuyla dikkat çekti: {مع نوح} “Nûh ile birlikte”; yani onun çocuklarından ve onların neslinden ki bunların en şereflisi şükreden İbrâhim, sonra da İsrâîl'dir aleyhimesselâm. Zira sahih olan görüşe göre, onunla birlikte bulunan diğer kimseler vefat etmiş ve arkalarında nesil bırakmamışlardır. Başka bir minnet olsun diye onların inanan evlatlarının nesli olduğunu bildirmek için "Nûh'un zürriyeti" demedi. Sonra ona uymaya teşvik etmek üzere onun takva ve ihsanına şu buyruğuyla dikkat çekti: {إنه كان} “Şüphesiz o idi”; yani fıtrî ve cibillî bir hal olarak, {عبداً شكوراً *} “çok şükreden bir kul.”; yani şükrü son derece ileri düzeyde olan bir kul idi ki şükür; Allah'ın nimet olarak verdiği her şeyi, kendisi için yarattığı gayede kullanmaktır. Allah da onun bu şükrüne karşılık olarak,

9655. Metin

جعل في ذريته النبوة والكتاب كما فعل بإبراهيم ﵇ لأنه كان شاكراً، فاقتدوا بهذين الأبوين العظيمين في الشكر يزدكم، ولا تقلدوا غيرهما في الكفر يعذبكم، وخص نوحاً ﵇ لأنه ما أملى لأحد ما أملى لقومه ولا أمهل أحداً ما أمهلهم، ثم أهلكهم أجمعين كما أومأ إليه قوله {حملنا} إهلاك نفس واحدة، ثم أذهب الماء بعد إغراقهم بالتدريج في مدة طويلة، فثبت أنه منزه عن العجلة، وأنه سبحانه تارة يفعل الأمور الكثيرة الشاقة في أسرع وقت، وترة يعمل ما هو دونها في أزمان طوال، فبان كالشمس أنه إنما يفعل على حسب ما يريد مما تقتضيه حكمته؛ روى البخاري في التفسير عن أبي هريرة ﵁ قال: أتي رسول الله صلى الله عليه وعلى آله وسلم بلحم فرفع إليه الذراع وكانت تعجبه فنهش منها نهشة ثم قال: أنا سيد الناس يوم القيامة، وهل تدرون مما ذلك؟ يجمع الله الناس: الأولين والآخرين في صعيد واحد، يسمعهم الداعي، وينفذهم

şükredici olduğu için İbrâhim aleyhisselâm'a yaptığı gibi, onun neslinde de peygamberlik ve Kitap kıldı. Öyleyse şükürde bu iki yüce ataya uyun ki Allah size nimetini artırsın; küfürde başkalarını taklit etmeyin ki size azap etmesin. Nûh aleyhisselâm'ı özellikle zikretti; çünkü kavmine verdiği mühleti başka hiçbir kimseye vermemiş, onları beklettiği kadar kimseyi bekletmemiştir. Sonra {حملنا} “taşıdık” kavlinin ima ettiği üzere tek bir nefsin helak edilişi gibi hepsini birden helak etmiştir. Boğulmalarının ardından suyu uzun bir süre içinde tedricen çekmiştir. Böylece O'nun acelecilikten münezzeh olduğu, çok ve meşakkatli işleri bazen en kısa zamanda yaptığı, bazen de bundan daha küçük olanları uzun zamanlarda gerçekleştirdiği sabit oldu. Dolayısıyla O'nun ancak hikmetinin gerektirdiği dilediği şekilde fiilde bulunduğu güneş gibi apaçık ortaya çıktı. Buhârî tefsir bölümünde Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir et getirildi ve ön kol kısmı ona sunuldu; bu kısmı severdi, ondan bir lokma ısırdı ve şöyle buyurdu: «Kıyamet gününde ben insanların efendisiyim. Bunun neden olduğunu bilir misiniz? Allah öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplar; çağıran onları işittirir, göz onları

9656. Metin

البصر، وتدنو الشمس، فبلغ الناس من الغم والكرب ما لا يطيقون ولا يحتملون، فيقول الناس: ألا ترون ما قد بلغكم؟ ألا تنظرون من يشفع لكم إلى ربكم؟ فذكر حديث الشفاعة العظمى وإتيانهم الأنبياء آدم وبعده أولي العزم عليهم الصلاة والسلام، وأنهم يقولون لنوح ﵇: وقد سماك الله عبداً شكوراً، وكلهم يتبرأ ويحيل على من بعده إلى أن وصل الأمر نبينا صلى الله عليه وعلى آله وسلم فيقولون: يا محمد أنت رسول الله وخاتم الأنبياء، وقد غفر الله لك ما تقدم من ذنبك وما تأخر، اشفع لنا إلى ربنا، ألا ترى إلى ما نحن فيه، فأنطلق فآتي تحت العرش فأقع ساجداً لربي، ثم يفتح الله عليّ من محامده وحسن الثناء عليه شيئاً لم يفتحه على أحد قبلي، ثم يقال: يا محمد! ارفع رأسك سل تعط واشفع تشفع! فأرفع رأسي فأقول: أمتي يا رب أمتي يا رب، فيقال: يا محمد أدخل من أمتك من لا حساب عليهم من الباب الأيمن من أبواب الجنة، وهم شركاء الناس فيما سوى ذلك من الأبواب، ثم قال: والذي

bütünüyle görür ve güneş yaklaşır. İnsanlar güç yetiremeyecekleri ve dayanamayacakları bir keder ve sıkıntıya düşerler. İnsanlar birbirine: 'Başınıza gelenleri görmüyor musunuz? Rabbiniz katında size şefaat edecek birine bakmaz mısınız?' derler.» Sonra büyük şefaat hadisini, insanların peygamberlere, önce Âdem'e, ardından sırasıyla ülül'azm peygamberlere aleyhimüssalâtü vesselâm gidişlerini ve Nûh aleyhisselâm'a: "Allah seni çok şükreden bir kul olarak isimlendirdi" diyeceklerini, her birinin bundan çekinip bir sonrakine havale edeceğini, nihayet işin Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'e ulaşacağını zikretti; insanlar: «Ey Muhammed! Sen Allah'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncususun. Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamıştır; Rabbimiz katında bize şefaat et, içinde bulunduğumuz hali görmüyor musun?» derler. «Bunun üzerine ben giderim, Arş'ın altına gelip Rabbim için secdeye kapanırım. Sonra Allah, benden önce hiç kimseye açmadığı hamdlerini ve O'na yapılacak güzel övgüleri bana açar (ilham eder). Sonra şöyle buyrulur: 'Ey Muhammed! Başını kaldır, iste sana verilsin; şefaat et, şefaatin kabul edilsin!' Başımı kaldırırım ve: 'Ümmetim ya Rabbi, ümmetim ya Rabbi!' derim. Şöyle buyrulur: 'Ey Muhammed! Ümmetinden hesabı olmayanları cennet kapılarından sağ kapıdan içeri al; onlar bunun dışındaki kapılarda da insanların ortaklarıdır.'» Sonra şöyle buyurdu: «

9657. Metin

نفسي بيده! إن ما بين المصراعين من مصاريع الجنة كما بين مكة وحمير أو كما بين مكة وبصرى ثم أتبع ذلك ما يدل على شرف كتاب موسى وصحة نسبته إليه تعالى بما يقتضي شمول العلم وتمام القدرة بما كشف عنه الزمان من صدق إخباره، وفظاظة وعيده وإنذاره، تنبيهاً على أن من كذب بكتابه أهلكه كائناً من كان وإن طال إمهاله، فلا تغتروا بحلمه لأن الملوك لا تقر على أمر يقدح في ملكها، فقال تعالى: {وقضينا} أي بعظمتنا بالوحي المقطوع به، منزلين ومنهين {إلى بني إسرائيل} أي عبدنا يعقوب ﵇ الذي كان أطوع أهل زمانه لنا {في الكتاب} الذي أوصلناه إليهم على لسان موسى ﵇ {لتفسدن} أكد بالدلالة على القسم باللام لأنه يستبعد الإفساد مع الكتاب المرشد {في الأرض} أي المقدسة التي كأنها لشرفها هي الأرض بما يغضب الله {مرتين ولتعلن} أي بما صرتم إليه من البطر لنسيان المنعم {علواً كبيراً *} بالظلم والتمرد، ولا ينتقم منكم إلا على حسب ما تقتضيه حكمتنا في الوقت الذي نريد بعد إمهال طويل؛ والقضاء: فصل الأمر على إحكام {فإذا جاء وعد أولاهما}

Nefsim elinde olana yemin ederim ki! Cennet kapılarının iki kanadı arası, Mekke ile Himyer arası veya Mekke ile Busrâ arası kadardır.» Sonra bunun peşinden Mûsâ'nın Kitabı'nın şerefine, zamanın onun haberlerindeki doğruluğu, tehdit ve uyarılarındaki şiddeti ortaya koymasıyla ilmin kuşatıcılığı ve kudretin tamlığını gerektirecek biçimde Yüce Allah'a nispetinin sıhhatine delalet eden hususu getirdi. Bu, her kim O'nun Kitabı'nı yalanlarsa, mühlet uzasa bile kim olursa olsun onu helak edeceğine dikkat çekmek içindir; öyleyse O'nun hilmine aldanmayın, zira hükümdarlar kendi mülklerine zarar verecek bir duruma göz yummazlar. Yüce Allah şöyle buyurdu: {وقضينا} “Ve bildirdik”; yani azametimizle kesinleşmiş vahiy ile indirerek ve ulaştırarak, {إلى بني إسرائيل} “İsrâiloğullarına”; yani kendi zamanında bize en çok itaat eden kulumuz Ya'kûb aleyhisselâm'ın oğullarına, {في الكتاب} “Kitap'ta”; Mûsâ aleyhisselâm'ın diliyle kendilerine ulaştırdığımız Tevrat'ta; {لتفسدن} “kesinlikle fesat çıkaracaksınız”; hidayet rehberi olan Kitap varken fesat çıkarılması uzak görüleceğinden "lâm" ile yemine delalet edilerek tekit edildi, {في الأرض} “o yerde”; yani şerefinden dolayı adeta yeryüzünün ta kendisi sayılan Mukaddes Topraklar'da Allah'ı gazaplandıracak şeylerle, {مرتين ولتعلن} “iki defa; ve kesinlikle serkeşlik edeceksiniz”; yani nimeti vereni unutmaktan ötürü kapıldığınız şımarıklık sebebiyle, {علواً كبيراً *} “büyük bir kibirle.”; zulüm ve azgınlıkla. Uzun bir mühletten sonra ancak dilediğimiz vakitte hikmetimizin gerektirdiği şekilde sizden intikam alınır. Kazâ: İşin sağlam bir şekilde kesinleştirilip hükme bağlanmasıdır. {فإذا جاء وعد أولاهما} “İkisinden birincisinin vakti gelince”;

9658. Metin

أي وقته الذي حددناه له للانتقام فيه {بعثنا} أي بعظمتنا؛ ونبه على أنهم أعداء بقوله: {عليكم} ونبه على عظمته، قدرته وسعة ملكه بقوله تعالى: {عباداً لنا} أي لا يدان لكم بهم لما وهبنا لهم من عظمتنا {أولي بأس} أي عذاب وشدة في الحرب شديدة {شديد فجاسوا} أي ترددوا مع الظلم والعسف وشديد السطوة؛ والجوس: طلب الشيء باستقصاء {خلال} أي بين {الديار} الملزوم لقهر أهلها وسفولهم بعد ذلك العلو الكبير؛ والخلال: انفراج ما بين الشيئين وأكثر لضرب من الوهن {وكان} أي ذلك البعث ووعد العقاب به {وعداً مفعولاً *} أي لا شك في وقوعه ولا بد أن يفعل لأنه لا حائل بيننا وبينه، ولا يبدل القول إلا عاجز أو جاهل؛ عن ابن عباس ﵄ أنهم جالوت وجنوده؛ وعن سعيد بن المسيب أنهم بختنصر وجنوده؛ وعن الحسن: العمالقة؛ وعن سعيد بن جبير: سنجاريب وجنوده؛ قال في السفر الخامس من التوراة

yani kendisinde intikam almak için belirlediğimiz vakti gelince; {بعثنا} “gönderdik”; yani azametimizle; {عليكم} “üzerinize” buyurarak onların düşman olduklarına dikkat çekti. Yüce azametine, kudretine ve mülkünün genişliğine şu buyruğuyla dikkat çekti: {عباداً لنا} “bize ait bazı kulları”; yani azametimizden onlara bahşettiğimiz güç sebebiyle kendilerine karşı koyamayacağınız kulları, {أولي بأس} “güç ve kuvvet sahibi”; yani savaşta pek şiddetli azap ve güç sahibi, {شديد فجاسوا} “şiddetli; onlar da köşe bucak dolaşıp girdiler”; yani zulüm, zorbalık ve şiddetli bir galebe ile girip çıktılar. Cavb/cevs: Bir şeyi derinlemesine aramak, didik didik etmektir; {خلال} “aralarına”; {الديار} “yurtların”; bu da o büyük kibirden sonra yurt ahalisinin kahredilmesini ve zillete düşürülmesini gerektirir. Hılâl: İki veya daha fazla şeyin arasının bir nevi gevşeklik sebebiyle açılmasıdır. {وكان} “Ve idi”; yani bu gönderme ve bununla vadedilen ceza, {وعداً مفعولاً *} “yerine getirilmiş bir vaat.”; yani vuku bulmasında şüphe olmayan ve mutlaka işlenecek olan bir vaat idi; zira bizimle onun arasında hiçbir engel yoktur ve sözü ancak âciz veya cahil olan değiştirir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan bunların Câlût ve ordusu olduğu rivayet edilmiştir; Saîd b. el-Müseyyeb'den Buhtunassar ve ordusu olduğu; Hasan'dan Amâlika olduğu; Saîd b. Cübeyr'den ise Sencerib ve ordusu olduğu rivayet edilmiştir. Tevrat'ın beşinci سفر'inde (Tesniye bölümünde)

9659. Metin

إشارة إلى هذه المرة الأولى - والله أعلم: وإن أنتم لم تسمعوا قول الله ربكم لم تحفظوا ولم تعملوا بجميع سننه التي آمركم بها اليوم، ينزل بكم هذا اللعن الذي أقص عليكم كله، ويدرككم العقاب، وتكونوا ملعونين في القرية والسفر وفي الخصر، ويلعن نسلكم وثمار أرضكم، وتكونوا ملعونين إذا دخلتم، وملعونين إذا خرجتم، ينزل بكم الرب البلاء والحشرات، وينزل بكم الضربات الشديدة وبكل شيء تمدون أيديكم إليه لتعملوه حتى يهلككم ويتلفكم سريعاً، من أجل سوء أعمالكم وترككم لعبادتي، يسلط الله عليكم الموت فيهلككم من الأرض التي تدخلونها لترثوها، يضربكم الله بحيران العقل والبهق والبرص، وبالحريق باشتمال النار، وباليرقان والجرب والسموم، ويسلط عليكم هذه الشعوب حتى تهلكوا، وتكون السماء التي فوقكم عليكم شبه النحاس، والأرض التي تحتكم شبه الحديد، ويصير الرب مطر أرضهم غباراً ويكسركم الرب بين يدي أعدائكم، تخرجون إليهم في طريق واحدة وتهربون في سبعة طرق، وتكونون مثلاً وفزعاً لجميع مملكات الأرض،

-doğrusunu Allah bilir- bu ilk defaya işaretle şöyle denmektedir: Şayet siz Rabbiniz Allah'ın sözünü dinlemez, bugün size emrettiğim bütün hükümlerini korumaz ve onlarla amel etmezseniz, size sayıp döktüğüm bu lanetlerin hepsi başınıza inecek, ceza size erişecektir. Şehirde ve yolculukta, sarayda lanetlenmiş olacaksınız; nesliniz ve toprağınızın ürünleri lanetlenecek; girdiğinizde lanetli, çıktığınızda lanetli olacaksınız. Rab üzerinize belayı ve haşereleri indirecek; kötü amelleriniz ve bana kulluğu terk etmeniz sebebiyle sizi çabucak helak edip yok edinceye kadar, elinizi uzatıp yapacağınız her şeye şiddetli darbeler indirecektir. Mülk edinmek üzere gireceğiniz topraktan sizi yok etmek için Allah üzerinize ölümü musallat edecektir. Allah sizi akıl şaşkınlığı, alaca, cüzzam, ateşin sarmasıyla yanma, sarılık, uyuz ve sam yelleriyle vuracak; helak oluncaya kadar bu kavimleri üzerinize musallat edecektir. Üstünüzdeki gök size bakır gibi, altınızdaki yer demir gibi olacak; Rab memleketinizin yağmurunu toza çevirecek ve Rab sizi düşmanlarınızın önünde kırıp geçirecektir. Onlara karşı tek bir yoldan çıkacak, yedi yoldan kaçacaksınız; yeryüzünün bütün krallıklarına bir ibret ve dehşet konusu olacaksınız.

9660. Metin

وتكون جيفكم طعاماً لجميع السباع وطيور السماء، ولا يذب أحد عنكم، ويضربكم الرب بالجراحات التي ضرب بها أهل مصر، ويبليكم بالبرص والزحير وبالحكة، ولا يكون لكم شفاء من ذلك، ويضربكم الرب بالعمى والكمه ورعب القلب، وتكونون تجسسون في الظهيرة مثل ما يتجسس العميان، ولا يتم شيء مما تعملون، ولا يكون له تمام، وتكونون مقهورين مظلومين مغصوبين كل أيام حياتكم ولا يكون لكم منقذ، تخطبون المرأة فيتزوجها غيركم، وتبنون بيتاً ويسكنه غيركم، وتغرسون كروماً ولا تعصرون منها، وتذبحون ثيرانكم بين أيديكم ولا تأكلون منها شيئاً، ويؤخذ حمارك ظلماً ولا تقدر أن تخلصه، ويسوق العدو أغنامكم ولا يكون لكم منقذ، ويسبي بنيك وبناتك شعب آخر وتنظر إليهم ولا تقدر لهم على خلاص، وتشقى وتغتم نهارك كله أجمع ولا يكون لك حيلة، وثمار أرضك وكل كدك يأكله شعب لا تعرفه، وتكون مضطهداً مظلوماً طول عمرك،

Cesetleriniz bütün yırtıcı hayvanlara ve göğün kuşlarına yem olacak, kimse onları sizden kovamayacak. Rab sizi Mısır halkını vurduğu yaralarla vuracak; sizi cüzzam, dizanteri ve kaşıntı ile imtihan edecek ve sizin için bunlardan bir şifa bulunmayacak. Rab sizi körlük, göz perdelenmesi ve kalp dehşetiyle vuracak; âmâların el yordamıyla yürüdüğü gibi öğle vaktinde el yordamıyla yürüyeceksiniz. Yaptığınız hiçbir şey tamamlanmayacak, sonuca ermeyecek; hayatınızın bütün günlerinde boyun eğdirilmiş, zulme uğramış, gasbedilmiş olacaksınız ve sizi kurtaran bulunmayacak. Bir kadınla nişanlanacaksınız, onunla bir başkası evlenecek; ev yapacaksınız, içinde bir başkası oturacak; bağlar dikeceksiniz, şırasını sıkamayacaksınız; öküzleriniz gözünüzün önünde boğazlanacak, etinden hiçbir şey yiyemeyeceksiniz; eşeğiniz zorla elinizden alınacak, onu kurtaramayacaksınız; düşman koyunlarınızı sürüp götürecek, bir kurtarıcınız olmayacak; oğullarınızı ve kızlarınızı başka bir kavim esir alacak, siz onlara bakakalacaksınız ama onları kurtarmaya gücünüz yetmeyecek; bütün gün boyunca meşakkat çekip kederleneceksiniz ve hiçbir çareniz olmayacak. Toprağınızın mahsullerini ve bütün emeğinizi tanımadığınız bir kavim yiyecek; ömrünüz boyunca ezilmiş ve zulme uğramış olacaksınız.

9661. Metin

ويضربك الرب بجرح رديء على ركبتيك وساقيك ولا يكون لك، ويسلط عليك الجراحات من قرنك إلى قدمك ويسوقك الرب، ويسوق ملكك الذي ملكته عليك إلى شعب لم يعرفه أبوك، وتعبد هناك آلهة عملت من خشب وحجارة، وتكون مثلاً وعجباً ويفكر فيك كل من يسمع خبرك ثم قال: ويولد لك بنون وبنات ولا يكونون لك بل يسبون، وينطلق بهم مسبيين.

Rab seni dizlerinden ve bacaklarından kötü bir yara ile vuracak ve senin için [şifa] olmayacak; tependen tırnağına kadar üzerinize yaralar musallat edecek. Rab seni ve başına geçirdiğin kralını, babanın tanımadığı bir kavme sürüp götürecek; orada ağaçtan ve taştan yapılmış ilahlara tapacaksın. Bir ibret ve şaşkınlık konusu olacaksın; haberini işiten herkes senin hakkında derin derin düşünecektir. Sonra şöyle dedi: Oğulların ve kızların doğacak ama senin olmayacaklar; bilakis esir edilecekler ve esir olarak alınıp götürülecekler.

9662. Metin

ثم قال: ويسلط الرب عليك شعباً يأتيك وأنت جائع ظمآن، وتخدم أعداءك الذين يسلطهم الله عليك من بعيد من أقصى الأرض، ويسرع إليك مثل طيران النسر شعب لا تعرف لغتهم شعب وجوههم صفيقة لا تستحيي من الشيوخ، ولا ترحم الصبيان، ويضيق عليك في جميع قراك حتى يظفر بسوراتك المشيدة التي تتوكل عليها وتثق بها، وتضطر حتى تأكل لحم ولدك من الحاجة والضيق الذي يضيق عليك عدوك، والرجل المدلل منكم المتلذذ المفيق تنظر عيناه إلى أخيه وحليلته وإلى من بقي من ولده جائعاً ولا يعطيهم من لحم ابنه الذي يأكل، لأنه لا يبقى عنده شيء من الاضطهاد

Sonra şöyle dedi: Rab senin üzerine öyle bir kavim musallat edecek ki aç ve susuz olduğun halde sana gelecek; Allah'ın uzaklardan, yeryüzünün en ucundan senin üzerine musallat edeceği düşmanlarına kulluk edeceksin. Kartalın uçuşu gibi sana doğru hızla gelecekler; dillerini bilmediğin bir kavim, yaşlılardan utanmayan, çocuklara acımayan yüzsüz bir kavim... Bütün köylerinde seni öyle sıkıştıracak ki güvendiğin ve sırtını dayadığın müstahkem surlarını ele geçirecek. Düşmanının seni sıkıştıracağı darlık ve ihtiyaçtan ötürü kendi çocuğunun etini yemek zorunda kalacaksın. Aranızdan nazlı, refah içinde yaşamış, bolluk görmüş adam; kardeşine, eşine ve geride kalan aç çocuklarına bakacak da yediği oğlunun etinden onlara vermeyecek; çünkü düşmanının seni bütün köylerinde sokacağı baskı ve

9663. Metin

والضيق الذي يضيق عليك عدوك في كل قراك، والمرأة المخدرة المدللة المفيقة التي لم تطأ الأرض قدماها من الدلال تنظر عيناها إلى زوجها وإلى ابنها وبنتها وإلى ولدها التي تلد، وهي تأكلهم، وذلك من الحاجة والفقر وعدم الطعام مما يضيق عليك عدوك ويضطهدك في جميع قراك.

darlıktan ötürü yanında hiçbir şey kalmamış olacaktır. Aranızdan nazından ayakları yere basmamış, köşklerde büyütülmüş, nazlı ve bolluk görmüş kadın; düşmanının seni bütün köylerinde sıkıştırıp baskı altına alacağı ihtiyaç, fakirlik ve yiyeceksizlik yüzünden kocasına, oğluna, kızına ve doğuracağı yavrusuna bakıp onları bizzat yiyecektir.

9664. Metin

ولما بين سبحانه أنه قادر على إذلال العزيز بعد ضخامة عزه، بين أنه مقتدر على إدالته على من قهره بعد طول ذله إذا نقاه من درنه وهذبه من ذنوبه، فقال تعالى مشيراً بأداة التراخي إلى عظمة هذه الإدالة بخرقها للعوائد: {ثم رددنا} أي بما لنا من العظمة، وعجل لهم البشرى بقوله تعالى: {لكم} أي خاصة {الكرة} أي العودة والعظمة؛ وبين أن ذلك مع السطوة بقوله سبحانه: {عليهم} قال بعض المفسرين: في زمان داود ﵇ {وأمددناكم} أي أعنَّاكم

Yüce Allah, aziz olanı izzetinin büyüklüğünden sonra zillete düşürmeye kadir olduğunu açıkladığı gibi; kirlerinden arındırıp günahlarından temizlediğinde, uzun zilletinden sonra kendisini kahreden kimseye karşı ona yeniden üstünlük vermeye de muktedir olduğunu beyan etti. Yüce Allah, âdetleri aşması bakımından bu galibiyetin büyüklüğüne terâhî edatıyla işaret ederek şöyle buyurdu: {ثم رددنا} “Sonra geri verdik”; yani azametimizle; şu buyruğuyla da onlara müjdeyi peşinen verdi: {لكم} “size”; yani özellikle size, {الكرة} “galibiyeti”; yani tekrar dönüp üstün gelmeyi ve azameti; bunun ezici bir güçle olacağını da şu buyruğuyla beyan etti: {عليهم} “onlara karşı”. Bazı müfessirler: "Dâvûd aleyhisselâm zamanında" demişlerdir. {وأمددناكم} “Ve size yardım ettik”; yani azametimizle destek verdik,

9665. Metin

بعظمتنا {بأموال} تستعينون بها على قتال أعدائكم {وبنين} أي تقوون بهم {وجعلناكم} أي بعظمتنا {أكثر} أي من عدوكم {نفيراً *} أي ناساً ينفرون معكم إذا استنفرتموهم للقتال ونحوه من المهمات، والظاهر أنه ليس المراد بهذه المرة ما كان على يدي داود ﵇ لأن الله يقول في هذه المرة الثانية {وليدخلوا المسجد كما دخلوه أول مرة} وداود ﵇ أسس المسجد ولم يكمله، إنما أكمله ابنه سليمان ﵉ من بعده، والذي عز من قال ذلك أن بني إسرائيل كانوا قهروا قبل داود ﵇ من الفلسطينيين وغيرهم، ثم كان خلاصهم على يده ﵇ كما مضت الإشارة إليه في سورة البقرة، قال في الزبور في المزمور الثالث عشر: من يعطي صهيون الخلاص لإسرائيل؟ إذا رد الرب سبي شعبه يتهلل يعقوب ويفرح إسرائيل؛ وفي الثالث والأربعين: اللهم! إنا قد سمعنا بآذاننا

azametimizle; {بأموال} “mallarla”; düşmanlarınızla savaşta kendilerinden yardım alacağınız mallarla, {وبنين} “ve oğullarla”; kendileriyle güç bulacağınız oğullarla, {وجعلناكم} “ve sizi kıldık”; yani azametimizle, {أكثر} “daha çok”; düşmanınızdan daha çok, {نفيراً *} “sayıca.”; yani savaşa ve benzeri mühim işlere çağırdığınızda sizinle birlikte sefere çıkan insan sayısı bakımından. Zahir olan şu ki bu defadan kasıt Dâvûd aleyhisselâm'ın eliyle gerçekleşen hadise değildir; zira Allah bu ikinci defa hakkında {وليدخلوا المسجد كما دخلوه أول مرة} “ve ilk defa girdikleri gibi Mescid'e girsinler diye” buyurmaktadır; oysa Dâvûd aleyhisselâm Mescid'in temelini atmış fakat tamamlayamamış, onu ancak kendisinden sonra oğlu Süleyman aleyhimesselâm tamamlamıştır. Bunu söyleyenleri buna sevk eden husus, İsrâiloğullarının Dâvûd aleyhisselâm'dan önce Filistinliler ve başkaları tarafından mağlup edilmiş olması, sonra kurtuluşlarının onun aleyhisselâm eliyle gerçekleşmiş bulunmasıdır; nitekim buna Bakara Suresi'nde işaret edilmişti. Zebûr'da on üçüncü Mezmûr'da şöyle denmektedir: İsrâil için Siyon'dan kurtuluşu kim verecek? Rab halkının esaretini geri çevirdiği zaman, Ya'kûb sevinecek, İsrâil neşelenecektir. Kırk üçüncüde ise şöyle denir: Allah'ım! Kulaklarımızla işittik,

9666. Metin

وأخبرنا آباؤنا بالأعمال التي صنعت في أيامهم الأولى، فلنسبحك يا إلهنا كل يوم، ونشكر اسمك إلى الدهر، الآن أضعفتنا وأقصيتنا، ولم تكن يا رب تصحب جيوشنا، لكن رددتنا على أعقابنا عن أعدائنا، واختطفنا مبغضونا، جعلتنا مأكلة كالغنم، مددتنا بين الشعوب، بعت شعبك بلا ثمن، أقللت كثرة عددهم، صيرتنا عاراً في جيرتنا، هزاً وطنزاً لمن حولنا، صرنا مثلاً في الشعوب، وهزاً للرؤوس في الأمم، حزني بين يديّ النهار كله، الخزي غطى وجهي، من صوت المعير، اللهم! إن هذا كله قد نالنا ولم ننس اسمك، ولا نكثنا عهدك، ولا صرفنا قلوبنا عنك، عدلت بقصدنا عن سبلك، أنزلتنا محال وعرة، غشيتنا بظلال الموت، ولم ننسك يا رب، وقال في المزمور الثامن والسبعين والذي بعده: اللهم! إن الأمم دخلت ميراثك ونجست هيكل قدسك، جعلوا أورشليم خراباً كالمحرس، وصيروا جثث عبيدك

ve atalarımız bize onların ilk günlerinde yaptığın işleri haber verdiler. Öyleyse ey İlahımız, her gün seni tesbih edelim ve sonsuza dek ismine şükredelim. Şimdi ise bizi zayıf düşürdün, uzaklaştırdın; ordularımıza yoldaş olmadın ya Rab! Fakat bizi düşmanlarımızın önünden gerisin geriye döndürdün; bizden nefret edenler bizi kapıp yağmaladı. Bizi koyun gibi yenecek lokma kıldın, milletlerin arasına dağıttın. Halkını değersizce sattın, onların sayısının çokluğunu azalttın. Bizi komşularımıza utanç vesilesi, çevremizdekilere alay ve eğlence kıldın. Milletler arasında bir ibret konusu, kavimler arasında baş sallama vesilesi olduk. Bütün gün kederim önümdedir; ayıplayanın sesinden yüzümü utanç kapladı. Allah'ım! Bütün bunlar başımıza geldiği halde biz senin ismini unutmadık, ahdini bozmadık, kalplerimizi senden çevirmedik. Amacımızı senin yollarından saptırmadın; bizi sarp ve çetin yerlere indirdin, üzerimizi ölüm gölgeleriyle kapladın ama biz seni unutmadık ya Rab! Yetmiş sekizinci ve onu takip eden Mezmûr'da ise şöyle denir: Allah'ım! Milletler senin mirasına girdi, mukaddes mabedini kirletti; Yeruşalim'i (Kudüs'ü) bekçi kulübesi gibi harabeye çevirdiler. Kullarının cesetlerini

9667. Metin

طعاماً لطير السماء، ولحوم أصفيائك لوحوش الأرض، سفكوا دماءهم كالماء حول أورشليم وليس لهم دافن، صرنا عاراً في جيراننا، هزءاً وطنزاً لمن حولنا، حتى متى تسخط يا رب، دائماً يشتعل مثل النار غضبك، أفض رجزك على الأمم الذين لا يعرفونك وعلى الملوك الذين لم يدعوا اسمك، فإنهم أكلوا يعقوب وأخربوا دياره، لا تذكر خطايانا الأولى بل تغشانا رأفتك سريعاً، لأنا قد تمسكنا جداً، فكن لنا معيناً يا إلهنا ومخلصنا، ونمجد اسمك يا رب، نجنا واغفر لنا خطايانا لأجل اسمك الكريم، لئلا تقول الأمم: أين إلههم؟ عند ذلك تعلم الشعوب وتنظر عيوننا انتقام دماء عبيدك المسفوكة، وليدخل إليك تنهد الأسارى، وكمثل عظمة ذراعك أنقذ بني المقتولين، جاز جيراننا في حضنهم للواحد سبعة بالعار الذي عيروك يا رب! نحن شعبك وغنم رعيتك، نشكرك إلى الأبد ونخبر بتسابيحك من جيل إلى جيل.

göğün kuşlarına yem, seçkinlerinin etlerini yeryüzünün canavarlarına yiyecek kıldılar. Yeruşalim'in çevresinde onların kanlarını su gibi akıttılar da onları gömen bulunmadı. Komşularımıza utanç vesilesi, çevremizdekilere alay ve eğlence olduk. Ne zamana kadar öfkeleneceksin ya Rab? Gazabın daima ateş gibi alevlenecek mi? Seni tanımayan milletlerin ve senin ismini çağırmayan kralların üzerine gazabını dök! Zira onlar Ya'kûb'u yiyip bitirdiler, yurtlarını harap ettiler. Önceki günahlarımızı anma; bilakis merhametin çabucak bizi kuşatsın, zira pek zayıf düştük. Ey İlahımız ve kurtarıcımız, bize yardımcı ol; senin yüce ismini ululayalım. Kerîm ismin hürmetine bizi kurtar ve günahlarımızı bağışla ki milletler 'Hani onların İlahı nerede?' demesinler. İşte o zaman halklar bilsin ve gözlerimiz, kullarının dökülen kanlarının intikamını görsün. Tutsakların iniltisi senin huzuruna varsın; kudretli kolunun büyüklüğüyle öldürülenlerin çocuklarını kurtar! Komşularımızın seni ayıpladıkları utancı, onların kucağına yedi kat olarak ödet ya Rab! Bizler senin halkın ve otlağının koyunlarıyız; ebediyen sana şükrederiz ve nesilden nesile senin övgülerini bildiririz.

9668. Metin

أنصت يا راعي

Kulak ver ey çoban!

9669. Metin

إسرائيل الذي هدى يوسف كالخروف، انظر أيها الجالس على الكروبين استعلن قدام إفرام وبنيامين ومنشا، وأظهر جبروتك وتعال لخلاصنا، اللهم! أقبل وأشرق وجهك علينا وخلصنا، اللهم ربنا القوي! حتى متى تسخط على صلاة عبيدك، وتطعمهم الخبز بدموعهم وتسقيهم الدموع بالكيل، جعلتنا عاراً لجيراننا، واستهزأ بنا أعداؤنا، اللهم رب القوات! أقبل بنا وأشرق وجهك علينا وخلصنا، أنت نقلت الكرمة من مصر، طردت الشعوب وغرستها، سهلت طريقاً أمامها، مكنت أصولها، امتلأت الأرض منها، ظلل الجبال ظلها وأغصانها على أرز الله، كذلك امتدت عروقها إلى البحر وإلى الأنهار فروعها، ثم إنك هدمت سياجها، وقطعها كل عابري السبيل، خنزير الغاب أفسدها، وحيوان الوحش رعتها، اللهم رب القوات! اعطف علينا، واطلع من السماء، وانظر وتعاهد هذه الكرمة، وأصلح الغرس الذي غرسته يمينك وابن الإنسان الذي قويته، ولتهلك الذين أحرقوها بالنار برجزك، ولتكن يدك على رجل يمينك وابن الإنسان الذي

...İsrail'in [çobanı], Yûsuf'u bir koyun gibi güden! Kerûbîlerin üzerinde oturan, bak! Efrâyim, Bünyâmîn ve Menaşşe'nin önünde kendini göster, kudretini ortaya koy ve bizi kurtarmaya gel! Allah'ım! Yüzünü bize çevir, yüzünü üzerimize parlat ve bizi kurtar! Ey güçlü Rabbimiz Allah! Ne zamana kadar kullarının duasına öfkeleneceksin, onlara ekmeklerini gözyaşlarıyla yedirip gözyaşlarını ölçekle içireceksin? Bizi komşularımıza utanç vesilesi kıldın, düşmanlarımız bizimle alay etti. Ey orduların Rabbi Allah! Bize yönel, yüzünü üzerimize parlat ve bizi kurtar! Sen bir asmayı Mısır'dan çıkardın, kavimleri kovup onu diktin. Onun önünde yol açtın, köklerini sağlamlaştırdın, yeryüzü onunla doldu. Gölgesi dağları, dalları Allah'ın sedir ağaçlarını örttü. Böylece kökleri denize, sürgünleri ırmaklara kadar uzandı. Sonra sen onun çitlerini yıktın da yoldan geçen herkes onu yolup kopardı. Orman domuzu onu bozdu, yabani hayvanlar onu otladı. Ey orduların Rabbi Allah! Bize merhamet et, gökten bak, gör ve bu asmayı gözet; sağ elinin diktiği fidanı ve kendin için güçlendirdiğin insanoğlunu ıslah et! Onu ateşle yakanları gazabınla helak et; elin sağındaki adamın ve kendin için

9670. Metin

اصطفيته لك، لا تبعدنا منك وأنقذنا لنمجد اسمك، اللهم رب القوات! اعطف علينا وأشرق وجهك علينا وخلصنا؛ وفي الرابع والثمانين: رضيت يا رب عن أرضك، ورددت سبي يعقوب، غفرت ذنوب شعبك سترت جميع خطاياهم، سكنت كل رجزك، ورددت شدة غضبك؛ وفي الثامن والثمانين: قدوس إسرائيل ملكنا بالوحي، كلمت نبيك وقلت: إني جعلت عوناً للقوى، رفعت مختاراً من شعبي، ووجدت داود عبدي، مسحته بدهن قدسي، يدي أعانته، وذراعي قوته، عدوه لا يضره، وابن الخطيئة لا يذله، وقطعت أعداءه من بين يديه، ولمغضبيه قهرت، أمانتي ورحمتي معه، وباسمي يرتفع قرنه، جعلت في البحار طريقه، وفي الأنهار يمينه، هو يدعوني: أنت أبي وإلهي ناصري وخلاصي، وأنا أجعله بكراً رفيعاً على جميع ملوك الأرض وأحفظ عليه رحمتي إلى الأبد؛ ثم قال: وأنت رفضت وأقصيت

seçtiğin insanoğlunun üzerinde olsun! Bizi kendinden uzaklaştırma, ismini yüceltmemiz için bizi kurtar! Ey orduların Rabbi Allah! Bize merhamet et, yüzünü üzerimize parlat ve bizi kurtar! Seksen dördüncü [Mezmûr'da ise şöyle denir]: 'Ya Rab, memleketinden razı oldun, Ya'kûb'un sürgünlerini geri getirdin. Halkının günahlarını bağışladın, bütün hatalarını örttün. Bütün gazabını dindirdin, şiddetli öfkeni geri çevirdin.' Seksen sekizinci [Mezmûr'da ise şöyle denir]: 'Vahiyle İsrail'in Kuddûs'ü bizim kralımızdır. Peygamberine seslenip şöyle dedin: Güçlü olanın üzerine yardım koydum, halkımdan seçilmiş birini yükselttim. Kulum Dâvûd'u buldum, onu kutsal yağımla meshettim. Elim ona yardım etti, kolum onu güçlendirdi. Düşmanı ona zarar veremez, günahın oğlu onu zelil kılamaz. Düşmanlarını onun önünden kesip attım, onu öfkelendirenleri kahrettim. Sadakatim ve merhametim onunladır; benim ismimle boynuzu (şanı) yücelecektir. Elini denizlere, sağ elini ırmaklara koydum. O bana: Sen benim Babam, İlahım, yardımcım ve kurtuluşumsun, diye seslenecek. Ben de onu ilk doğan, yeryüzünün bütün krallarından daha yüce kılacağım ve merhametimi onun üzerinde ebediyen koruyacağım.' Sonra şöyle dedi: 'Sen ise reddettin, uzaklaştırdın

9671. Metin

مسيحك، ونقضت عهد عبدك في الأرض، ودنست قدسه، وهدمت جميع سياجه، وكل حصونه أخفت، اختطفه عابرو السبيل، صار عاراً في جيرته، رفعت يمين أعدائه، فرحت جميع مبغضيه، رددت نصرة سيفه، لم تعنه في الحرب، أبطلت شجاعته، طرحت في الأرض كرسيه، صغرت أيام سنيه، صببت حزناً عليه، فحتى متى تسخط يا رب؟ إلى الأبد يتقد مثل النار رجزك، اذكر خلقك لي، فإنك لم تخلق الإنسان باطلاً، من هو الإنسان الذي يعيش ولا يعاين الموت أو ينجي نفسه من الجحيم؟ اللهم! أين رحمتك القديمة التي حلفت بحقك لداود ﵇؟ اللهم أعداؤك عيروا آثار مسيحك، تبارك الرب إلى الأبد، يكون يكون؛ وفي الخامس بعد المائة: خلصنا يا إلهنا واجمعنا من الأمم لنشكر اسمك القدوس، ونفتخر بتسبيحك، تبارك

mesihini [terk ettin], kulunun ahdini yerde bozdun, onun mukaddes yerini kirlettin, bütün çitlerini yıktın, bütün kalelerini korkuttun (harabeye çevirdin). Yoldan geçenler onu yağmaladı, komşuları arasında bir utanç oldu. Düşmanlarının sağ elini yükselttin, ondan nefret edenlerin hepsini sevindirdin. Kılıcının zaferini geri çevirdin, savaşta ona yardım etmedin. Cesaretini boşa çıkardın, tahtını yere çaldın. Yıllarının günlerini kısalttın, üzerine keder döktün. Ne zamana kadar öfkeleneceksin ya Rab? Gazabın ebediyen ateş gibi alevlenecek mi? Beni nasıl yarattığını hatırla; zira sen insanı boş yere yaratmadın. Yaşayıp da ölümü görmeyecek veya canını cehennemden kurtaracak insan kimdir? Allah'ım! Dâvûd'a (aleyhisselâm) hakkın üzerine yemin ettiğin o eski merhametin nerede? Allah'ım! Düşmanların mesihinin ayak izlerini ayıpladı. Rab ebediyen mübarektir, öyle olsun, öyle olsun (Âmin, Âmin)!' Yüz beşinci [Mezmûr'da ise şöyle denir]: 'Bizi kurtar ey İlahımız ve kutsal ismine şükretmemiz, övgünle övünmemiz için bizi milletlerin arasından topla! Mübarektir

9672. Metin

الرب إله إسرائيل من الآن وإلى الأبد، يقول جميع الشعب: يكون، وفي الخامس والعشرين بعد المائة: إذا رد الرب سبي صهيون صرنا كالمتغربين، حينئذ تمتلىء أفواهنا فرحاً وألسنتنا تهليلاً، هناك يقال في الأمم: قد أكثر الرب الصنيع إلى هؤلاء، أكثر الرب الصنيع إلينا فصرنا فرحين، يا رب اردد سبينا كأودية اليمن، الذين يزرعون بالدموع ويحصدون بالفرح، كانوا ينطلقون يبذرون زرعهم باكين ويأتون مقبلين بالتهليل حاملين غلاتهم؛ وفي السادس والثلاثين بعد المائة: على أنهار بابل جلسنا هناك وبكينا حين ذكرنا صهيون، وعلقنا قيتاراتنا على الصفصاف الذي في وسطها، لأن الذين سبونا سألونا هناك قول التمجيد، والذين انطلقوا قالوا: سبحوا لنا في تسابيح صهيون! كيف نسبح لكم تسابيح الرب في أرض غريبة؟ إن نسيتك يا يروشليم فتنساني يميني، ويلصق لساني بحنكي إن لم أذكروك وإن لم أسبق وأصعد إلى يروشليم في ابتداء فرحي، اذكر يا رب بني أدوم

şimdi ve ebediyen İsrail'in İlahı olan Rab! Bütün halk: 'Öyle olsun (Âmin)' der.' Yüz yirmi beşinci [Mezmûr'da ise şöyle denir]: 'Rab, Siyon'un sürgünlerini geri getirdiğinde garipler gibi olduk. O zaman ağzımız sevinçle, dilimiz sevinç çığlıklarıyla dolacak. O vakit milletler arasında: Rab bunlara büyük işler yaptı, denilecek. Rab bize büyük işler yaptı ve biz sevindik. Ya Rab! Yemen vadileri gibi sürgünlerimizi geri döndür. Gözyaşlarıyla ekenler, sevinçle biçerler. Ağlayarak tohumlarını saçmaya giderlerdi; demetlerini taşıyarak sevinç çığlıklarıyla dönerler.' Yüz otuz altıncı [Mezmûr'da ise şöyle denir]: 'Babil ırmakları kıyısında, orada oturduk ve Siyon'u andıkça ağladık. Ortasındaki söğütlere liramızı astık. Çünkü bizi tutsak edenler orada bizden övgü sözleri istediler; bizi alıp götürenler: Bize Siyon ilahilerinden söyleyin! dediler. Yabancı bir diyarda Rabbin ilahilerini size nasıl söyleyelim? Ey Yeruşalim, eğer seni unutursam sağ elim beni unutsun (kurusun)! Eğer seni anmazsam, en büyük sevincimden önce Yeruşalim'e çıkmazsam dilim damağıma yapışsın! Ya Rab, Edomoğullarını hatırla

9673. Metin

في يوم أورشليم القائلين: اهدموا إلى الأساس.

Yeruşalim gününde: 'Temeline kadar yıkın!' diyenleri.

9674. Metin

يا ابنه الشقية! طوبى لمن يجازيك جزاء صنيعك بنا، طوبى لمن أخذ أطفالك وضرب بهم الصخرة.

Ey bahtsız kız! Bize yaptıklarının karşılığını sana ödetecek olana ne mutlu! Senin yavrularını yakalayıp kayaya vuracak olana ne mutlu!

9675. Metin

وهذا الذي في هذا المزمور إيذان بما يحل بهم من بختنصر، وقد تقدم غير مرة أن ما كان فيما ينقل من هذه الكتب القديمة من لفظة توهم نقصاً كالأب ونحوه فإنها على تقدير صحتها عنهم لا يجوز إطلاقها في شرعنا، والظاهر أن هذه الادلة المذكورة في القرآن في هذه الكرة هي التي كانت في أيام عزير ﵇ على يد كورش ملك الفرس - كما سيأتي إن شاء الله تعالى، وأن الذين كانوا قهروهم أولاً هم أجناد بختنصر - كما تقدم، ففي سفر أنبياء بني إسرائيل الذين كانوا بعد موسى ﵇ أن الله تعالى أوحى إلى إرميا بن حلقيا

Bu Mezmûr'da yer alanlar, Buhtunnasr tarafından başlarına gelecek olanların bir habercisidir. Daha önce de defalarca geçtiği üzere, bu kadim kitaplardan nakledilenler arasında 'Baba' ve benzeri eksiklik vehmettiren lafızlar bulunsa bile -onlardan rivayetinin sahih olduğu varsayılsa dahi- bizim şeriatımızda bunların [Allah hakkında] kullanılması caiz değildir. Görünen odur ki, Kur'an'da bu dönüşle ilgili zikredilen deliller, -inşâallahu teâlâ ileride geleceği üzere- Üzeyr (aleyhisselâm) zamanında Fars Kralı Keyhüsrev (Kûruş) eliyle gerçekleşenlerdir. İlk seferde onları hezimete uğratanlar ise -daha önce geçtiği gibi- Buhtunnasr'ın ordularıdır. Mûsâ'dan (aleyhisselâm) sonra gelen İsrailoğulları peygamberlerinin kitabında [belirtildiğine göre], Allah Teâlâ, Hilkiya oğlu İrmiyâ'ya vahyetti...

9676. Metin

من الأحبار الذين كانوا في عناثوث في أرض بنيامين على عهد يوشيا ملك يهوذا في السنة الثالثة عشرة من ملكه يتوعدهم بأنهم إن لم يرجعوا عما أحدثوا من الضلالات سلط عليهم ملك بابل، ولم يزل يحذرهم مثل ذلك ويخبرهم بما يحصل لهم من الشر بذنوبهم إلى أن تمت أيام يواكيم بن يوشيا، وفي إحدى عشرة سنة لصديقيا بن يوشيا إلى يوم سبيت أورشليم في الشهر الخامس، وهو شهر آب وكان يخبرهم بأن ملك بابل يأسر صديقيا ملك اليهود، ويسوقه مع الأسرى إلى بابل، ويستمرون في أسرهم سبعين سنة ثم يردهم الله تعالى إلى بيت المقدس.

Bünyâmîn topraklarındaki Anathoth'ta bulunan din adamlarından olup Yehuda Kralı Yûşiyâ döneminde, krallığının on üçüncü yılında, ortaya çıkardıkları sapkınlıklardan dönmezlerse üzerlerine Babil kralını musallat edeceğini bildirerek onları uyarmıştı. Yûşiyâ oğlu Yehoyâkîm'in günleri tamamlanıncaya ve Yûşiyâ oğlu Sıdkiya'nın on birinci yılına, yani beşinci ay olan Ab ayında Yeruşalim'in sürgüne götürüldüğü güne kadar onları bu şekilde uyarmaya ve günahları sebebiyle başlarına gelecek kötülükleri haber vermeye devam etti. Onlara Babil kralının Yahudilerin kralı Sıdkiya'yı esir alacağını, onu esirlerle birlikte Babil'e süreceğini, esaretlerinin yetmiş yıl süreceğini, ardından Allah Teâlâ'nın onları Beytülmakdis'e geri döndüreceğini haber veriyordu.

9677. Metin

قال إرميا ﵇: إن الله تعالى قال لي: من قبل أن أصورك في البطن عرفتك، وخصصتك لي نبياً من قبل أن تخرج من الرحم وجعلتك نبياً للشعوب، فقلت: أطلب إليك يا رب وإلهي أن تعفيني، لأني لست أعلم أن أنطق لأني حدث، فقال لي الرب: لا تقل: إني حدث. لأنك تتوجه إلى كل ما أرسلك فيه وتجمع ما آمرك به

İrmiyâ (aleyhisselâm) şöyle dedi: Allah Teâlâ bana şöyle buyurdu: 'Seni ana rahminde şekillendirmeden önce seni tanıdım ve sen rahimden çıkmadan önce seni kendime peygamber olarak ayırdım, seni milletlere peygamber kıldım.' Ben de dedim ki: 'Sana yalvarırım ya Rab ve İlahım, beni muaf tut; çünkü ben konuşmayı bilmiyorum, zira gencim.' Rab bana şöyle buyurdu: 'Gencim deme. Çünkü seni gönderdiğim her yere gideceksin ve sana emrettiğim her şeyi bir araya getireceksin

9678. Metin

من القول، فأدّه ولا تخف لأني معك أنقذك من كل آفة، وإن الرب مد يده وقربها إلى فيّ وقال لي الرب: قد صيرت أقوالي في فيك، فاعلم أني قد سلطتك اليوم على جميع مملكات الأمم لتهدم وتنقض وتهلك وتستأصل وتبكت وتتنبأ وتقدسني، ثم أوحى إليّ الرب وقال: ما الذي رأيت يا إرميا؟ فقلت: رأيت غصناً من شجر اللوز، فقال لي الرب: ما أحسن ما رأيت لأن معجل فصل أقوالي؛ ثم أوحى إليّ الرب ثانية: ما الذي رأيت؟ فقلت منجلاً منصوباً ووجهه إلى ناحية الجربياء - أي الشمال - فقال لي الرب: من ناحية الجربياء ينفتح الشر وينزل في جميع الأرض التي ليهوذا، ها أنا مرسلك أن تدعو جميع عشائر مملكات الجربياء، يقول الرب. فيأتون ويلقي كل رجل منهم كرسيه في مدخل أبواب أورشليم، ويحوطون بسورها كما

sözlerden olanı tebliğ et ve korkma; zira ben seninleyim, seni her türlü afetten kurtarırım.' Rab elini uzatıp ağzıma yaklaştırdı ve bana şöyle dedi: 'İşte sözlerimi senin ağzına koydum. Bil ki, bugün seni yıkmak, yerle bir etmek, helak etmek, kökünden sökmek, azarlamak, peygamberlik etmek ve beni takdis etmen için milletlerin bütün krallıkları üzerine yetkili kıldım.' Sonra Rab bana vahyedip: 'Ne görüyorsun ey İrmiyâ?' dedi. Ben de: 'Badem ağacından bir dal görüyorum' dedim. Rab bana: 'Ne güzel gördün; çünkü ben sözlerimi yerine getirmeyi çabuklaştırıcıyım' buyurdu. Sonra Rab bana ikinci kez vahyetti: 'Ne görüyorsun?' Ben de: 'Yüzü cerbiyâ -yani kuzey- yönüne dönük, dikilmiş bir kazan görüyorum' dedim. Rab bana şöyle buyurdu: 'Kuzey yönünden kötülük açılacak ve Yehuda'ya ait olan bütün memlekete inecek. İşte ben, kuzey krallıklarının bütün aşiretlerini çağırman için seni gönderiyorum, buyuruyor Rab. Gelecekler ve her biri tahtını Yeruşalim kapılarının girişine kuracak; surlarını çepeçevre

9679. Metin

يدور، وبجميع قرى يهوذا، وأنتقم منهم بأحكام وقضائي من أجل جميع سرورهم وبسوء أعمالهم، لأنهم اجتنبوني وبخروا لآلهة غريبة بالبخور، وسجدوا لصنعة أيديهم فأمت أنت فشد على ظهرك، وقم فقل عليهم جميع الأقوال التي آمرك بها ولا تخفهم ولا تحابهم لئلا أكسرك بين أيديهم وأذلك، وقد جعلتك اليوم كالقرية العزيزة الممتنعة، ومثل قضيب من حديد، وصيرتك مثل سور من نحاس على الأرض كلها، وعلى جميع ملوك يهوذا وعلى عظمائهم وعلى أحبارهم وآبائهم، وعلى جميع شعب الأرض، فإن جاهدوك لم يقهروك لأني معك وأنا منقذك منهم.

ve Yehuda'nın bütün köylerini kuşatacaklar. Bütün şımarıklıkları ve kötü işleri sebebiyle hükümlerim ve kazamla onlardan intikam alacağım; çünkü onlar beni terk ettiler, yabancı ilahlara buhur yaktılar ve kendi ellerinin yaptıklarına secde ettiler. Sen ise kalk, belini kuşan ve kalkıp onlara sana emrettiğim bütün sözleri söyle. Onlardan korkma ve onlara iltimas geçme; aksi takdirde seni onların önünde kırar ve zelil ederim. Bugün seni müstahkem, geçit vermez bir şehir gibi, demir bir asa gibi ve bütün yeryüzüne, Yehuda'nın bütün krallarına, ileri gelenlerine, din adamlarına, atalarına ve ülkenin bütün halkına karşı tunçtan bir sur gibi kıldım. Seninle savaşırlarsa sana üstün gelemezler; zira ben seninleyim ve seni onlardan kurtaracak olan benim.'

9680. Metin

ولم يزل يقوم فيهم بمثل هذا من كلام في غاية البلاغة والرقة بحيث يفتت الأكباد، ويصدع القلوب، ويفيض العيون، نحو أربع كراريس، لولا خوف الملالة وكراهة الإطالة لأتيت بكثير منه، وكان المتنبئون الكذبة يقومون فيهم بخلاف ذلك مما يؤمنهم إلى أن

Onların arasında, ciğerleri parçalayacak, kalpleri çatlatacak ve gözleri yaşartacak derecede son derece beliğ ve dokunaklı yaklaşık dört risale tutarında bu tür konuşmalar yapmaya devam etti. Usandırma endişesi ve uzatma hoşnutsuzluğu olmasaydı bunlardan birçoğunu aktarırdım. Yalancı peygamberler ise onlara bunun aksini söyleyip kendilerine güvende olduklarını telkin ediyorlardı; ta ki

9681. Metin

ضربوا إرميا ليترك عنهم مثل ذلك، فلم يكن يستطيع تركه وقال لشخص من المتنبئين اسمه حنينا: إن الرب لم يرسلك، أنت وكلت هذا الشعب على الزور، ومن أجل هذا يقول الرب: هو ذا أطرحك عن وجه الأرض، وفي هذه السنة تموت، لأنك تكلمت بالإثم قدام الرب، فمات حنينا النبي الكذاب في تلك السنة في الشهر السابع. ثم زاد تحذير إرميا لهم إلى أن حبسوه، ثم إن الله تعالى أمره أن يكتب لهم ما يوحيه إليه في صحيفة ويرسلها إليهم، فدعا باروخ بن ناريا الكاتب وأمره بكتابة ما أنطقه به الرب وقال له ها أنا محبوس ولست أستطيع أن أدخل بيت الرب، فخذ هذه الصحيفة وادخل أنت إلى بيت الرب في يوم الصوم واقرأها عليهم، فإنها كلام الرب، لعلهم يرجعون عن طريقة السوء، ويكف الرب عن الشر الذي قاله عليهم.

bu tür sözleri bırakması için İrmiyâ'yı dövene kadar. Fakat o bunları bırakamazdı ve Hananya adlı peygamberlik taslayan bir şahsa şöyle dedi: 'Rab seni göndermedi; sen bu halkı yalana güvendirdin. Bundan dolayı Rab şöyle buyuruyor: İşte seni yeryüzünden kovuyorum ve bu yıl öleceksin; çünkü Rabbin huzurunda günah konuştun.' Böylece yalancı peygamber Hananya o yılın yedinci ayında öldü. Ardından İrmiyâ'nın onları uyarması daha da arttı, nihayet onu hapsettiler. Sonra Allah Teâlâ ona, kendisine vahyettiklerini bir sayfaya yazıp onlara göndermesini emretti. O da kâtip Neriya oğlu Baruh'u çağırdı ve Rabbin kendisine söylettiği şeyleri yazmasını emredip ona şöyle dedi: 'İşte ben hapsedildim ve Rabbin evine giremiyorum. Sen bu sayfayı al ve oruç gününde Rabbin evine girip bunu onlara oku. Şüphesiz bu, Rabbin sözüdür; belki kötü yollarından dönerler de Rab onlar hakkında söylediği kötülükten vazgeçer.'

9682. Metin

لأنه عظيم الرجز والغضب الذي تكلم به الرب على هذا الشعب. ففعل باروخ ذلك، فأخذوا الصحيفة من يده وأوصلوها

'Çünkü Rabbin bu halk aleyhine söylediği gazap ve öfke pek büyüktür.' Baruh bunu yaptı, sayfayı onun elinden alıp

9683. Metin

إلى الملك يواقيم بن يوشيا فشققها وأحرقها بالنار، فأمره الله أن يكتب صحيفة أخرى مثلها ويزيد ما يأمره الله به، ومنه أن يواقيم ملك يهوذا لا يكون له من يجلس على كرسي داود ﵇، وجيفته تكون مطروحة في السموم بالنهار وفي الجليد بالليل، وآمر به وبذريته وبعبيده، وآتى على أورشليم وعلى سكانها وعلى بيت يهوذا بكل الشر الذي قلت عليهم، لأنهم لم يسمعوا صوتي.

Kral Yûşiyâ oğlu Yehoyâkîm'e ulaştırdılar. O da sayfayı parçalayıp ateşte yaktı. Bunun üzerine Allah ona, onun gibi başka bir sayfa yazmasını ve Allah'ın emredeceği şeyleri de eklemesini buyurdu. Bunlardan biri de şuydu: Yehuda Kralı Yehoyâkîm'in Dâvûd'un (aleyhisselâm) tahtına oturacak kimsesi kalmayacak; cesedi gündüzün sıcağına, gecenin ayazına atılacak; onu, soyunu ve kullarını cezalandıracağım; Yeruşalim'in, sakinlerinin ve Yehuda hanedanının üzerine haklarında söylediğim bütün kötülükleri getireceğim, çünkü sesime kulak vermediler.

9684. Metin

ولما ملك صاديقيا على اليهود، وكانت السنة العاشرة من ملكه، وهي الثامنة عشرة لبختنصر ملك بابل، أحاطت جيوش ملك بابل بأورشليم، وكان إرميا النبي محبوساً في دار حرس الملك، حبسه فيها صاديقيا ملك يهوذا، وقال له: ما لك تتنبأ وتقول: هكذا يقول الرب: هوذا أدفع هذه القرية وصديقيا ملك يهوذا في يدي ملك بابل ويضبطها، ولا ينجو من أيدي الكلدانيين، لأن الرب دفاع يدفعه في يدي ملك بابل

Sıdkiya Yahudilere kral olduğunda ve krallığının onuncu yılı -ki bu Babil Kralı Buhtunnasr'ın on sekizinci yılıdır- iken, Babil kralının orduları Yeruşalim'i kuşattı. İrmiyâ Peygamber, Yehuda Kralı Sıdkiya'nın kendisini hapsettiği kralın muhafız avlusunda tutuklu bulunuyordu. Sıdkiya ona şöyle demişti: 'Neden peygamberlik edip şöyle diyorsun: Rab şöyle buyuruyor: İşte bu şehri ve Yehuda Kralı Sıdkiya'yı Babil kralının eline teslim edeceğim, o da burayı zaptedecek; Keldanîlerin elinden kurtulamayacak, çünkü Rab onu mutlaka Babil kralının eline verecektir

9685. Metin

ويكلمه فمه لفمه وعيناه إلى عينيه، وينطلق به إلى بابل؟ فأوحى الله إلى إرميا وهو محبوس فقال: يقول الرب: هوذا أدفع هذه القرية إلى ملك بابل فيحرقها بالنار، وأنت فلا تفلت من يديه، ولكنك أخذاً تؤخذ وتدفع إليه وعيناك إلى عينيه تنظر، وفمك إلى فمه يكلم، وإلى بابل تذهب، ولكن اسمع يا صديقيا ملك يهوذا قول الرب، هكذا يقول الرب عليك: إنك لست تموت بالحرب، ولكنك موت سلامة تموت، وكالذي ناحوا على آبائك الملوك الأولين الذين كانوا قبلك ينوحون عليك ويقولون: واسيداه! لأن هذا القول الذي تكلمت به قاله الرب، هذا كله، وأجناد ملك بابل تحاصر أورشليم وتقاتلها.

ve onunla ağız ağıza konuşacak, göz göze gelecek ve onu Babil'e götürecek?' Bunun üzerine Allah, hapisteyken İrmiyâ'ya şöyle vahyetti: 'Rab buyuruyor ki: İşte bu şehri Babil kralına teslim ediyorum, o da burayı ateşe verip yakacak. Sen de onun elinden kurtulamayacaksın; bilakis kesinlikle yakalanıp ona teslim edileceksin. Gözlerin onun gözlerine bakacak, ağzın onun ağzıyla konuşacak ve Babil'e gideceksin. Fakat ey Yehuda Kralı Sıdkiya, Rabbin sözünü dinle! Rab senin hakkında şöyle buyuruyor: Sen savaşla ölmeyeceksin, bilakis esenlik içinde bir ölümle öleceksin. Senden önceki ilk kral atalarına ağıt yaktıkları gibi senin için de: Vah efendim! diyerek ağıt yakacaklar. Çünkü bu söylediğim sözü Rab söylemiştir.' Bütün bunlar olurken Babil kralının orduları Yeruşalim'i kuşatıyor ve onunla savaşıyordu.

9686. Metin

ثم إن صديقيا أرسل إلى فرعون بمصر ليستنجد به فخرج جنده، فلما سمع بهم الكلدانيون انصرفوا عن أورشليم، وحل قول الرب على

Sonra Sıdkiya yardım istemek üzere Mısır'daki Firavun'a haber gönderdi, Firavun'un ordusu yola çıktı. Keldanîler bunu duyunca Yeruşalim'den çekildiler. Bunun üzerine Rabbin sözü

9687. Metin

إرميا أن هكذا يقول الرب إله إسرائيل لملك يهوذا الذي بعث إلى جند فرعون ليعينوه: هوذا الآن جند فرعون يرجعون إلى أرض مصر، ويرجع الكلدانيون ويقاتلون هذه القرية ويحتوون عليها ويحرقونها بالنار، هكذا يقول الرب، لا تظنوا في أنفسكم أن الكلدانيين الذين انصرفوا عنكم ليس يرجعون، بل إنهم يرجعون ويحرقون القرية بالنار ثم إن اليهود اتهموا إرميا بأنه يريد أن يفر إلى الكلدانيين فجلدوه وطرحوه في السجن، فأخرجه الملك صديقيا وسأله في البيت سراً عن قول الرب فقال له: في يد ملك بابل تدفع، وقال له: ماذا أخطأت إليك وإلى عبيدك وإلى هذا الشعب إذ طرحتموني في السجن؟ وأين الذين كانوا يتنبؤون لكم أنه لا يأتي عليكم ملك بابل ولا على هذه الأرض؟ فرده إلى السجن ولم ينزله إلى الجب لأنه كان لا يقدر على مخالفة أشراف مملكته.

İrmiyâ'ya şöyle geldi: 'İsrail'in İlahı Rab, kendilerine yardım etsinler diye Firavun'un ordusuna haber gönderen Yehuda kralına şöyle buyuruyor: İşte Firavun'un ordusu Mısır topraklarına geri dönüyor. Keldanîler ise geri dönecek, bu şehirle savaşacak, onu ele geçirecek ve ateşe verip yakacaklar. Rab şöyle buyuruyor: Kendi kendinize, sizden çekilen Keldanîlerin geri dönmeyeceğini zannetmeyin; bilakis onlar geri dönecek ve şehri ateşe verip yakacaklar.' Sonra Yahudiler, İrmiyâ'yı Keldanîlere kaçmak istemekle suçladılar; onu kırbaçlayıp zindana attılar. Kral Sıdkiya onu çıkarıp sarayda gizlice Rabbin sözünü sordu. İrmiyâ ona: 'Babil kralının eline teslim edileceksin' dedi ve ekledi: 'Sana, kullarına ve bu halka karşı ne günah işledim ki beni zindana attınız? Babil kralının sizin ve bu toprakların üzerine gelmeyeceğini size söyleyen peygamberler nerede?' Kral onu zindana geri gönderdi fakat krallığının ileri gelenlerine karşı gelemeyeceği için kuyuya indirmedi.

9688. Metin

ثم قال إرميا: هكذا يقول الرب: من يسكن هذه القرية بالحرب

Sonra İrmiyâ şöyle dedi: Rab şöyle buyuruyor: Kim bu şehirde oturursa savaşla,

9689. Metin

فبالجوع والموتان يذهب، فأما من يخرج إلى الكلدانيين فإنه يحيي نفسه ويعيش، هكذا يقول الرب، فقال الأشراف: يقتل هذا الرجل لأنه يسقط أيادي المقاتلة الذين بقوا في القرية وأيادي الشعب إذا قال هذا الكلام، فقال الملك صديقيا: هوذا منذ وقع في أيديكم لا يستطيع أن يغير هذا الكلام، ولم يكن الملك يقدر يقول لهم شيئاً، فأخذوا إرميا وطرحوه في جب إميلخيا بن الملك في دار السجن، والجب لم يكن فيه ماء ولكن حمأة، فغرق إرميا في الحمأة، وسمع عبد الملك حبشي وكان رجلاً مؤمنا فقال للملك: يا سيدي! بئس ما صنع هؤلاء القوم بالنبي إذ طرحوه في جب، وهو ذا يموت، فقال الملك: خذ معك من هنا ثلاثين رجلاً، وانطلقوا اصعدوا إرميا من الجب قبل أن يموت، وإن عبد الملك أخذ رجالاً ودخل إلى الخزانة التي أسفل بيت الملك، وأخذ من ثَمَّ خلقاناً فسبسبها إلى إرميا بالحبل وقال له: خذ هذه الخلقان، واجعلها تحت إبطيك، لئلا

açlıkla ve salgın hastalıkla yok olup gidecektir. Keldanîlerin yanına çıkan kimse ise canını kurtaracak ve yaşayacaktır; Rab böyle buyuruyor. Bunun üzerine ileri gelenler: 'Bu adam öldürülmelidir; çünkü bu sözleri söyleyerek şehirde kalan savaşçıların ve halkın ellerini gevşetiyor (moralini bozuyor)' dediler. Kral Sıdkiya: 'İşte o elinizdedir, bu sözleri değiştiremez' dedi. Kral onlara bir şey söyleyemiyordu. İrmiyâ'yı alıp hapishane avlusunda bulunan kralın oğlu Melkiya'nın kuyusuna attılar. Kuyuda su yoktu, sadece çamur vardı; İrmiyâ çamura battı. Kralın Habeşli bir hizmetkârı -ki mümin bir adamdı- bunu duydu ve krala: 'Efendim! Bu adamlar peygamberi kuyuya atmakla çok kötü bir şey yaptılar, o orada ölecek' dedi. Kral: 'Buradan yanına otuz adam al ve İrmiyâ ölmeden önce gidip onu kuyudan çıkarın' dedi. Habeşli hizmetkâr adamları alıp sarayın altındaki depoya girdi, oradan eski bez parçaları alıp urganla İrmiyâ'ya sarkıttı ve ona: 'Bu bez parçalarını al, urgan seni

9690. Metin

يعقرك الحبل، ففعل إرميا كذلك وأصعدوه من الجب وأجلسوه في دار السجن، وأرسل الملك فأدخل إرميا إليه وجعله في داخل ثلاثة أبيات، مخدع داخل مخدع وقال له: إني أسألك أن لا تكتمني شيئاً، قال إرميا لصديقيا: إني أخاف أن تقتلني، وإن أنا أشرت عليك لم تطعني، فقال صديقيا: حيّ هو الرب الذي خلقني إني لا أقتلك ولا أدفعك إلى الناس الذين يريدون نفسك، فقال إرميا: هكذا يقول الرب إله إسرائيل: لئن خرجت إلى أشراف ملك بابل لتحيين نفسك، وهذه القرية تسلم ولا تحرق بالنار، وتعيش أنت وبنوك، وإن أنت لم تخرج إليهم فستدفع هذه القرية إلى الكلدانيين ويحرقونها بالنار وأنت فلا تنجو من أيديهم، فقال الملك لإرميا: إني أخشى من اليهود أن أخرج إلى الكلدانيين فلعلهم يدفعونني في أيديهم ويهزؤون بي، قال إرميا: إنهم ليس يدفعونك في أيديهم، اسمع إلى كلمة الرب لمنفعتك لتحيي نفسك.

yaralamasın diye koltuk altlarına koy' dedi. İrmiyâ öyle yaptı; onu kuyudan çıkarıp hapishane avlusuna oturttular. Kral haber gönderip İrmiyâ'yı yanına getirtti ve onu iç içe üç odanın en iç kısmına alıp: 'Senden bana hiçbir şeyi gizlememeni istiyorum' dedi. İrmiyâ Sıdkiya'ya: 'Beni öldürmenden korkuyorum; sana öğüt versem de beni dinlemezsin' dedi. Sıdkiya: 'Beni yaratan diri olan Rabbe yemin ederim ki seni öldürmeyeceğim ve canını isteyen insanların eline seni teslim etmeyeceğim' dedi. İrmiyâ şöyle dedi: 'İsrail'in İlahı Rab şöyle buyuruyor: Eğer Babil kralının ileri gelenlerine teslim olursan canını kurtaracaksın, bu şehir esenlikte kalacak ve ateşe verilmeyecektir; sen ve oğulların yaşayacaksınız. Şayet onlara teslim olmazsan bu şehir Keldanîlerin eline verilecek, onlar burayı ateşe verecekler ve sen onların elinden kurtulamayacaksın.' Kral İrmiyâ'ya: 'Keldanîlerin yanına çıkarsam Yahudilerin beni onların eline teslim edip benimle alay etmelerinden korkuyorum' dedi. İrmiyâ: 'Seni onların eline teslim etmeyecekler; canını kurtarmak ve kendi yararına olmak üzere Rabbin sözünü dinle' dedi.

9691. Metin

وحل على إرميا قول الرب إذ كان محبوساً في دار الحرس: انطلق فقل للعبد الحبشي الذي للملك: هكذا يقول الرب القوي إله

İrmiyâ muhafız avlusunda tutukluyken Rabbin şu sözü ona geldi: 'Git, kralın Habeşli kölesine de ki: Güçlü olan İsrail'in İlahı Rab şöyle buyuruyor:

9692. Metin

إسرائيل: هو ذا آتي على هذه القرية بالشر، ويكونون قدامك في ذلك اليوم، وأنجيك، قال الرب: ولا تدفع في يد القوم الذين لا يخشون الله، ولا تسقط في الحرب، ولكنك تنجو بنفسك لأنك توكلت على ما قال لك الرب.

İşte bu şehre kötülük getiriyorum ve o gün onlar senin önünde olacaktır; seni kurtaracağım, buyuruyor Rab. Allah'tan korkmayan o kavmin eline verilmeyeceksin, savaşta düşmeyeceksin; canını kurtaracaksın, çünkü sen Rabbin sana söylediği söze tevekkül ettin.'

9693. Metin

وجلس إرميا في دار السجن حتى اليوم الذي أخذ فيه الكلدانيون أورشليم في السنة التاسعة لصديقيا ملك يهوذا في الشهر العاشر، وفي تسعة من الشهر أتى بختنصر ملك بابل في كل أجناده إلى أورشليم وحلوا عليها، وفي إحدى عشرة سنة لصديقيا في الشهر الخامس انثلمت القرية، فأتى كل أشراف ملك بابل إلى الباب الأوسط، فلما رأى صديقيا أنهم قد جلسوا في الباب الأوسط وقد هرب المقاتلة وخرجوا بالليل، خرج الملك أيضاً من الباب الذي بين السورين في طريق نيسان، فلما صار إلى الصحراء طلبه جند الكلدانيين على الأثر، فأدركوه في صحراء أريحا وافترق عنه أجناده فساقوه حتى أصعدوه إلى بختنصر ملك بابل في ديلاب من أرض حماة وذبح

İrmiyâ, Yehuda Kralı Sıdkiya'nın dokuzuncu yılının onuncu ayında Keldanîlerin Yeruşalim'i ele geçirdiği güne kadar hapishane avlusunda kaldı. Ayın dokuzunda Babil Kralı Buhtunnasr bütün ordularıyla Yeruşalim'e gelip orayı kuşattı. Sıdkiya'nın on birinci yılının beşinci ayında şehir surlarında gedik açıldı. Babil kralının bütün ileri gelenleri Orta Kapı'ya geldiler. Sıdkiya onların Orta Kapı'ya oturduklarını ve savaşçıların geceleyin kaçıp çıktıklarını görünce, kral da iki sur arasındaki kapıdan Nisan yolu istikametine çıktı. Çöl bölgesine ulaştığında Keldanî ordusu onun peşine düştü ve Eriha çölünde ona yetiştiler; ordusu ise yanından dağıldı. Onu yakalayıp Hama topraklarındaki Dibla'da bulunan Babil Kralı Buhtunnasr'a çıkardılar. Babil kralı

9694. Metin

ملك بابل بني صديقيا وكل أشراف يهوذا، وأعمى عيني صديقيا وأوثقه في السلاسل لكي يذهب به إلى بابل، وأحرق بيت الملك وبيوت الشعب بالنار، واستأصل السور المحيط بأورشليم، وكذا بقية الشعب، الذين بقوا في القرية والذين هربوا إليه سباهم ودفعهم إلى وازردان صاحب شرطته، فانطلق بهم إلى بابل، ومساكين الشعب - الذين ليس لهم شيء - تركهم في أرض يهوذا، واستعمل عليهم أخيقام بن شافان، وأمر بختنصر صاحب شرطته أن يأخذ إرميا وقال: لتكن عينك عليه، ولا تفعل به بأساً، وما قال لك من شيء فافعله، فأرسل إلى إرميا فأخذه من دار الحبس، ودفعه إلى أجدليا بن أخيقام بن شافان ليرده إلى بيته، وقال وازردان صاحب الشرطة لإرميا: إلهك الذي قال هذا الشر على هذه البلدة وفعل كالذي قال، لأنكم أخطأتم للرب ولم تسمعوا صوته، فأنزل بكم هذا الأمر، وأما أنت فهاأناذا قد أحللتك من السلاسل التي كانت في يديك، فإن شئت أن تأتي معي إلى بابل فتعال، وإن شئت فأقم، فهذه الأرض

Sıdkiya'nın oğullarını ve Yehuda'nın bütün ileri gelenlerini boğazladı. Sıdkiya'nın gözlerini kör etti ve Babil'e götürmek üzere onu zincire vurdu. Kralın sarayını ve halkın evlerini ateşe verdi, Yeruşalim'i çevreleyen surları yerle bir etti. Şehirde kalan halkın geri kalanını ve kendisine sığınanları esir alıp muhafız birliği komutanı Nebuzaradan'a teslim etti; o da onları Babil'e götürdü. Hiçbir şeyi olmayan yoksul halkı ise Yehuda topraklarında bıraktı ve Şafan oğlu Ahikam'ı onların başına yönetici atadı. Buhtunnasr muhafız komutanına İrmiyâ'yı almasını emredip: 'Gözün onun üzerinde olsun, ona hiçbir kötülük yapma ve sana ne söylerse onu yap' dedi. Komutan İrmiyâ'ya haber gönderip onu hapishaneden çıkarttı ve evine götürmesi için Şafan oğlu Ahikam'ın oğlu Gedalya'ya teslim etti. Muhafız komutanı Nebuzaradan İrmiyâ'ya şöyle dedi: 'Senin İlahın bu memleket hakkında bu kötülüğü söyledi ve dediği gibi yaptı; çünkü siz Rabbe karşı günah işlediniz ve O'nun sesini dinlemediniz, bu yüzden bu işi başınıza getirdi. Sana gelince; işte ellerindeki zincirleri çözdüm. Benimle Babil'e gelmek istersen gel; kalmak istersen kal. İşte bütün bu topraklar

9695. Metin

في يديك كلها، فحيثما كان خيراً لك وحيث يحسن في عينيك فانطلق إليه، وإلا فاجلس عند جدليا بن أخيقام بن شافان الذي سلطه بختنصر في يهوذا، وأعطاه صاحب الشرطة مواهب في الطريق وسرحه بسلام، فأتى إرميا إلى أجدليا بن أخيقام إلى مسفيا، وجلس عنده مع الشعب الذين خلفهم ملك بابل في الأرض.

senin elindedir; senin için neresi hayırlıysa ve nereye gitmek gözüne güzel görünüyorsa oraya git. İstersen Buhtunnasr'ın Yehuda'da yetkili kıldığı Şafan oğlu Ahikam'ın oğlu Gedalya'nın yanında kal.' Muhafız komutanı ona yol için hediyeler verdi ve onu selametle uğurladı. İrmiyâ, Mispa'ya Ahikam oğlu Gedalya'nın yanına gitti ve Babil kralının memlekette bıraktığı halkla birlikte onun yanında kaldı.

9696. Metin

هذا ما دل على أولي البأس الشديد الذين سلطهم الله عليهم، وأما ما دل على رحمة الله لهم ففي تأريخ يوسف بن كريون أن الروم لما بلغهم أن بختنصر ملك بابل فتح مدينة المقدس ازداد خوفهم من الكسدانيين، فأرسلوا إلى بختنصر رسلاً وهدايا، وطلبوا منه الأمان والمسالمة، فآمنهم وعاهدهم على طاعته وموالاته، فاطمأنوا وآمنوا وانقطعت عنهم تلك الحروب إلى زمان دارا الملك، وكان

Allah'ın onların üzerine musallat ettiği pek zorlu güç sahiplerine delalet eden hususlar bunlardır. Allah'ın onlara olan merhametine delalet eden hususlara gelince; Yûsuf b. Kuryûn'un tarihinde belirtildiğine göre, Romalılar Babil Kralı Buhtunnasr'ın Mukaddes Şehri fethettiğini öğrenince Keldanîlerden duydukları korku daha da arttı. Buhtunnasr'a elçiler ve hediyeler gönderip kendisinden eman ve barış istediler. O da onlara eman verip kendisine itaat ve dostluk üzere ahitleşti; böylece rahata erip güvende oldular ve bu savaşlar Kral Dârâ zamanına kadar kesildi. Romalılar ile

9697. Metin

سبب الحروب بين الروم وبين الكسدانيين. أن الكسدانيين كانوا يعادون اليونانيين، فأعان الروم اليونانيين فغضب الكسدانيون من ذلك فحاربوا أهل رومية، واتصلت الحروب بينهم إلى هذا الحد، فلما انتقد الله العزيز على الكسدانيين طول تجبرهم وحكم بزوال ملكهم وانقضاء دولتهم كما أخبرت به الأنبياء ﵈، أثار عليهم من ملوك الأمم ملكين عظيمين: أحدهما دارا ملك ماداي، والآخر كورش ملك الفرس، فتزوج كورش ملك الفرس بنت دارا واتفقا على معصية الكسدانيين، وأظهر الخلاف على بلتشصار بن بختنصر ملكهم، ثم سار إلى بابل في عساكر قوية، فأرسل إليهم بلتشصر عسكراً كبيراً، فجرت بينهم حرب عظيمة، قتل فيها من الفريقين خلق كثير، ثم انهزم عسكر بلتشصر وهربوا، فتبعهم

Keldanîler arasındaki savaşların sebebi şuydu: Keldanîler Yunanlılara düşmandı; Romalılar Yunanlılara yardım edince Keldanîler buna öfkelenip Roma halkıyla savaştılar ve aralarındaki savaşlar bu raddeye kadar devam etti. Azîz olan Allah, Keldanîlerin uzun süren zorbalıklarını kınayıp -peygamberlerin (aleyhimüsselâm) haber verdiği gibi- krallıklarının zevaline ve devletlerinin son bulmasına hükmedince, milletlerin krallarından iki büyük kralı onların üzerine kışkırttı: Biri Med Kralı Dârâ, diğeri Fars Kralı Kûruş (Keyhüsrev). Fars Kralı Kûruş, Dârâ'nın kızıyla evlendi ve Keldanîlere isyan etmek üzere anlaştılar; kralları Buhtunnasr oğlu Belşatsar'a muhalefetlerini ilan ettiler. Ardından güçlü ordularla Babil'e doğru yürüdüler. Belşatsar onlara karşı büyük bir ordu gönderdi ve aralarında iki taraftan da pek çok kişinin öldüğü büyük bir savaş cereyan etti. Sonra Belşatsar'ın ordusu hezimete uğrayıp kaçtı; Kûruş ve Dârâ

9698. Metin

كورش ودارا إلى مسيرة يوم عن بابل، وقتلا كثيراً منهم، وأقام دارا وكورش في ذلك الموضع، ثم إن بلتشصر بعث إليهما بألف قائد من قواده ومعهم جميع خاصته وجبابرته، فخرجوا من بابل آخر النهار، وساروا ليلتهم فانتهوا إلى عسكر دارا وكورش عند الصباح فكبسوهم وقتلوا منهم مقتلة عظيمة، فانهزم دارا وثبت كورش فقاتل الكسدانيين ومنعهم أن يتبعوا عسكر دارا، وقامت الحرب بينهم طول النهار، ثم استظهر الكسدانيون على الفرس وقتلوا جماعة منهم، فانهزم الفرس وعاد قواد بلتشصار إليه ظافرين غانمين، فعظم سرور بلتشصار بذلك، وصنع لقواده صنيعاً عظيماً أحفل فيه وأحضر الآلات الحسنة من الفضة والذهب، وبالغ في إكرامهم وحضر معهم مجلس الشراب، فأكل وشرب وعظم سرورهم وسروره، فلما أخذ الشراب منه أراد أن يزيد في إكرام أصحابه وسرورهم، فأمر بإحضار آلات الذهب والفضة التي كان جده بختنصر الملك قد أخذها من هيكل بيت المقدس، ونقلها مع جالية بني إسرائيل إلى بابل، فأحضرت تلك الآلات بحضرة بلتشصر فشرب فيها الخمر وسقى فيها قواده ونساءه وجواريه، وأقبلوا يسبحون لأصنامهم ويحمدونها، قال: فسخط الله سبحانه من ذلك وكره ما فعله بلتشصار من ابتذال آلات القدس

onları Babil'e bir günlük mesafeye kadar takip edip birçoğunu öldürdüler. Dârâ ve Kûruş o mevzide konakladılar. Ardından Belşatsar, yanlarında bütün has adamları ve zorbaları bulunan bin komutanını onlara karşı sevk etti. Günün sonunda Babil'den çıkıp gece boyunca yürüdüler ve sabah vakti Dârâ ile Kûruş'un ordusuna ulaşıp baskın yaptılar ve onlardan çok sayıda kişiyi öldürdüler. Dârâ hezimete uğradı, Kûruş ise sebat edip Keldanîlerle savaştı ve Dârâ'nın ordusunu takip etmelerine engel oldu. Gün boyu aralarındaki savaş devam etti. Sonra Keldanîler Farslara üstün gelip onlardan bir grubu öldürdüler; Farslar yenildi ve Belşatsar'ın komutanları zafer kazanmış ve ganimet elde etmiş olarak ona döndüler. Belşatsar buna son derece sevindi ve komutanları için görkemli, son derece şaşaalı bir ziyafet verdi; gümüş ve altından güzel kaplar getirtti, onlara son derece ikramda bulunup içki meclislerine katıldı. Yedi, içti; sevinçleri de onun sevinci de katlandı. İçki tesirini gösterince adamlarına ikramını ve onların sevincini artırmak istedi; dedesi Kral Buhtunnasr'ın Beytülmakdis mabedinden aldığı ve İsrailoğulları sürgünüyle Babil'e taşıdığı altın ve gümüş kapların getirilmesini emretti. Bu kaplar Belşatsar'ın huzuruna getirildi; bunlarda şarap içti, komutanlarına, kadınlarına ve cariyelerine içirdi. Putlarını tesbih edip onları övmeye koyuldular. Yazar der ki: Allah Teâlâ bundan gazaplandı ve Belşatsar'ın kutsal eşyaları bu şekilde hor kullanmasından hoşlanmadı;

9699. Metin

ولم يخف من الله ولم يشكره على ما ظفره بأعدائه، فأرسل ملاكاً وأمره أن يكتب بحضرة بلتشصار ألفاظاً بأحمر تتضمن ذكر ما حكم الله به عليه وعلى مملكته، فحل الملاك بأمر الله ﷿ وكتب الألفاظ على حائط المجلس مقابل المنارة، وكان يرى أصابع الملاك وهي تكتب وما رأى بقية شخصه، وكانت تلك الأصابع شديدة البهار والنور، فلما رآها ذهل ولحقه رعب شديد وفزع وارتعد جميع جسمه رعدة شديدة، ورعب جيمع جنده، ولم يفهم تلك الكتابة ولا وجد في أصحابه من يقرأها لأن الخط كان كسدانياً وكان اللفظ عبرانياً.

Allah'tan korkmamış ve düşmanlarına karşı kendisini muzaffer kıldığı için O'na şükretmemişti. Bunun üzerine bir melek gönderip Belşatsar'ın huzurunda, Allah'ın onun ve krallığı hakkında hükmettiği şeyleri içeren kırmızı yazılar yazmasını emretti. Melek, Allah'ın (celle ve alâ) emriyle inip meclisin duvarına, kandilliğin karşısına bu lafızları yazdı. Meleğin parmakları yazarken görünüyordu, şahsının geri kalanı ise görünmüyordu. Bu parmaklar son derece parlak ve nurluydu. Bunu görünce aklı başından gitti; üzerine şiddetli bir dehşet ve korku çöktü, bütün bedeni şiddetle titredi ve ordusunun tamamı dehşete kapıldı. O yazıyı anlayamadı ve adamları arasında da bunu okuyacak kimse bulamadı; çünkü yazı Keldanîce, lafız ise İbraniceydi.

9700. Metin

فأمر بإحضار دانيال النبي - صلى الله على نبينا محمد وعليه السلام - فقرأها وفسرها وقال: أيها الملك! قد أخطأت خطأ عظيماً بابتذالك آلات قدس الله بأيدي جندك وجواريك فنجسوها، ولذلك سخط الله وأرسل ملاكه حتى كتب هذه الألفاظ ليعلمك ما يريد أن يفعله، فأما هذه الألفاظ المكتوبة فهي «حسب ووزن ونقل» وتفسيرها أن الله حسب مدة دولتكم التي قد جعلها لكم فوجدها قد انقضت

Dânyâl Peygamber'in -Peygamberimiz Muhammed'e ve ona selâm olsun- getirilmesini emretti. Dânyâl yazıyı okuyup tefsir etti ve şöyle dedi: 'Ey kral! Allah'ın kutsal eşyalarını askerlerinin ve cariyelerinin elleriyle hor kullanıp onları kirletmekle büyük bir günah işledin. Bu yüzden Allah gazaplandı ve ne yapmak istediğini sana bildirmek için meleğini gönderip bu lafızları yazdırdı. Yazılan bu lafızlar 'Saydı, Tarttı ve Nakletti (Böldü)' demektir. Tefsiri şudur: Allah, size takdir ettiği devletinizin süresini saydı ve onun bittiğini,

9701. Metin

وانتهت ولم يبق منها شيء، ووزنك في الميزان فوجدك ناقصاً، يريد أنه جربك بالإحسان إليك والظفر بأعدائك فوجدك غير شاكر لإحسانه ولم تحمده، بل سبحت الأصنام، وأما تفسير «نقل» فإن الله قد قضى وحكم بزوال الملك عنك ونقله إلى كورش ودارا؛ قال: فلما سمع بلتشصار ما قال دانيال ازداد خوفه وفزعه واضطرب قواده أيضاً وفزعوا فزعاً شديداً وانصرفوا إلى منازلهم وهم خائفون، فلما نام بلتشصر في تلك الليلة جاء إليه خادم من خدمه فقتله على فراشه، وأخذ رأسه ومضى إلى دارا وكورش، وأخبرهما بخبر بلتشصار وما فعل من ابتذال آنية القدس، وخبر الكتابة التي كتبها الملاك قدامه وتفسير دانيال لها، وما أخبره به من انقضاء ملكه وانتقال دولته إلى ملوك مادي وفارس بسبب ابتذاله آنية القدس، فلما سمع دارا وكورش ما أخبرهما به ونظرا رأس بلتشصار شكرا الله ﷿ واعترفا بقدرته وأكثرا تسبيحه وتمجيده، ونذر كورش أنه يبني بيت الله بأورشليم، ويرد تلك الآنية، ويطلق جالية اليهود أن يرجعوا إلى بلادهم، ثم سار كورش ودارا من مواضعهما، ودخلا بابل وقتلا جميع أهلها بأشد

sona erdiğini ve geriye hiçbir şey kalmadığını gördü. Seni terazide tarttı ve eksik buldu; yani sana ihsanda bulunarak ve düşmanlarına karşı seni muzaffer kılarak seni denediğinde, O'nun ihsanına şükretmediğini, O'na hamdetmeyip bilakis putları tesbih ettiğini gördü. 'Nakletti' kelimesinin tefsirine gelince; Allah krallığın senden gitmesine ve Kûruş ile Dârâ'ya nakledilmesine kaza ve hükmetti.' Yazar der ki: Belşatsar, Dânyâl'ın söylediklerini duyunca korku ve dehşeti daha da arttı; komutanları da sarsılıp şiddetle korktular ve korku içinde evlerine döndüler. Belşatsar o gece uyuyunca hizmetkârlarından biri gelip onu yatağında öldürdü; başını kesip Dârâ ve Kûruş'a götürdü. Onlara Belşatsar'ın haberini, kutsal kapları hor kullanmakla ne yaptığını, meleğin onun önünde yazdığı yazıyı, Dânyâl'ın bunu nasıl tefsir ettiğini ve kutsal kapları hor kullanması sebebiyle krallığının sona erip devletinin Med ve Fars krallarına geçtiğini bildirdiğini anlattı. Dârâ ve Kûruş onun anlattıklarını duyup Belşatsar'ın başını görünce Allah'a (celle ve alâ) şükrettiler, O'nun kudretini itiraf edip O'nu çokça tesbih ve tenzih ettiler. Kûruş, Allah'ın evini Yeruşalim'de inşa edeceğine, o kapları geri vereceğine ve Yahudi sürgünlerin memleketlerine dönmelerine izin vereceğine dair adakta bulundu. Ardından Kûruş ve Dârâ bulundukları yerlerden hareket edip Babil'e girdiler ve halkının tamamını en şiddetli

9702. Metin

القتل وأعظم العذاب، فتم عند ذلك ما أخبرت به الأنبياء عليهم الصلاة والسلام من انتقام الله تعالى من الكسدانيين وأهل بابل ومجازاتهم بما فعلوه بآنية قدسه، ثم اقتسم دارا وكورش مملكة الكسدانيين فأخذ دارا مدينة بابل وأعمالها وتسلم قصر بلتشصار وجلس على سريره، وأخذ كورش جميع مملكة الكسدانيين التي هي غير بابل وأعمالها واستقر الأمر بينهما على ذلك، وكان دارا في ذلك الوقت شيخاً فلم تطل مدته فلما مات اتفق عظماء مادي وفارس على أن ملكوا عليهم كورش، ومنذ ذلك الوقت صار ملك مادي وفارس واحداً، وبقي الأمر على ذلك ولم يتغير، ولما تسلم كورش مملكة الكسدانيين، وجلس على كرسي بابل وملك على مادي وفارس حركه الله تعالى في السنة الأولى من ملكه، فذكر نذره الذي كان قد نذر أنه يطلق لجالية بني إسرائيل الرجوع إلى بلدهم، وأنه يبني قدس الله، ويرد آلاته إليه، فأمر بإحضار شيوخ الجالية وكبرائهم، فأخبرهم بما قد عزم عليه من بناء بيت المقدس وإطلاقهم وقال لهم: من اختار من

şekilde öldürüp en büyük azapla cezalandırdılar. Böylece peygamberlerin (aleyhimüsselâm), Allah Teâlâ'nın kutsal mekanın kaplarına yaptıklarından ötürü Keldanîlerden ve Babil halkından intikam alacağına ve onları cezalandıracağına dair haber verdikleri şeyler gerçekleşmiş oldu. Ardından Dârâ ve Kûruş Keldanîlerin krallığını paylaştılar; Dârâ Babil şehrini ve ona bağlı bölgeleri alıp Belşatsar'ın sarayını teslim aldı ve tahtına oturdu. Kûruş ise Babil ve ona bağlı bölgeler dışındaki bütün Keldanî krallığını aldı ve aralarındaki durum bu şekilde sabit oldu. Dârâ o sırada yaşlı bir adamdı, hükümdarlığı uzun sürmedi; vefat edince Med ve Fars ileri gelenleri Kûruş'u üzerlerine kral yapmakta anlaştılar. O vakitten itibaren Med ve Fars krallığı birleşti ve durum bu minval üzere değişmeden kaldı. Kûruş Keldanî krallığını teslim alıp Babil tahtına oturunca ve Med ile Fars'a kral olunca, krallığının birinci yılında Allah Teâlâ onun kalbini harekete geçirdi. O da İsrailoğulları sürgününü memleketlerine geri göndereceğine, Allah'ın mukaddes mabedini inşa edip eşyalarını oraya iade edeceğine dair adadığı adağını hatırladı. Sürgünün ileri gelenlerinin ve büyüklerinin getirilmesini emretti; onlara Beytülmakdis'i inşa etme ve kendilerini serbest bırakma konusundaki azmini bildirip şöyle dedi: 'Yahudi sürgününden

9703. Metin

جالية اليهود أن يمضي إلى مدينة القدس لبناء الهيكل الذي أخربه بختنصر فليمض ويستعن بالله ﷿ فإنه يعينه، وأنا كورش عبد الإله العظيم أطلق من خزائني جميع ما يحتاج إليه من المال والعدد لعمارة بيت الرب الذي ظفرني بالكسدانيين، وأعطاني ملكهم، قال: فلما سمع شيوخ الجالية مقالة كورش عظم سرورهم بذلك وشكروا الله ﷿ على إحسانه، وطلعوا إلى مدينة بيت المقدس، ومعهم جماعة كثيرة، ومعهم عزرا الكاهن ﵇ ونحميا ومردخاي ويشوع وسائر رؤساء الجالية ومقدميهم، فبنوا بيت الله على المقدار الذي رسم لهم كورش، وبنوا المذبح على واجبه وحدوده، وقربوا القرابين على واجبها، وكان كورش يطلق لهم كل سنة ما يحتاجون إليه لخدمة بيت الله من المال والحنطة والزيت والخمر والغنم والبقر، وأطلق لهم مالاً كثيراً، ولم يزل الأمر يجري على ذلك طول مملكة الفرس، قال: ثم عظم أمر كورش وبسط الله يده على جميع الأمم والممالك، وفتح له الحصون المنيعة وأعطاه كنوز الأرض

kim Buhtunnasr'ın yıktığı mabedi inşa etmek için Kudüs şehrine gitmeyi seçerse gitsin ve Allah'tan (celle ve alâ) yardım dilesin; zira O yardım eder. Ben yüce İlahın kulu Kûruş, beni Keldanîlere muzaffer kılan ve onların mülkünü bana veren Rabbin evinin imarı için gereken her türlü mal ve teçhizatı hazinelerimden tahsis ediyorum.' Yazar der ki: Sürgünün ileri gelenleri Kûruş'un sözünü işitince buna son derece sevindiler ve ihsanından ötürü Allah'a (celle ve alâ) şükrettiler. Yanlarında kalabalık bir cemaat, Kâhin Ezra (aleyhisselâm), Nehemya, Mordehay, Yeşua ve sürgünün diğer önderleri ve ileri gelenleriyle birlikte Kudüs şehrine çıktılar. Allah'ın evini Kûruş'un kendilerine çizdiği ölçülere göre inşa ettiler; sunağı da gereğine ve sınırlarına uygun olarak yapıp kurbanları usulünce sundular. Kûruş, Allah'ın evinin hizmeti için gereken mal, buğday, zeytinyağı, şarap, koyun ve sığırı her yıl onlara tahsis ediyor ve kendilerine çokça mal veriyordu. Fars krallığı boyunca bu durum böyle devam etti. Yazar der ki: Sonra Kûruş'un şanı büyüdü; Allah bütün milletler ve krallıklar üzerinde onun elini genişletti, ona müstahkem kaleleri fethettirdi, yeryüzünün hazinelerini

9704. Metin

وذخائرها، ولم يزل مقبلاً مظفراً حيثما توجه كما أخبر الله تعالى على يد أشعيا النبي ﵇ أنه يفعل ذلك بكورش من أجل إحسانه إلى بني إسرائيل؛ قال في سفر الأنبياء في نبوة أشعيا بن آموص: هكذا يقول الرب: أنا الذي أبطل آيات العرافين، وأصير كل تعريفهم جهلاً، وأرد الحكماء إلى خلفهم، وأعرف أعمالهم للناس، وأثبت كلمة عبيدي، وأتمم قول رسلي، لأنه قال لأورشليم: إنها تعمر، ولقرى يهوذا: إنها تبنى وتعمر خراباتها، ويقول للغور أن يخرب وتيبس أنهاره، ويقول لكورش: ارع لتتم جميع إرادتي، وتأمر ببناء أورشليم وتقيم هياكلها، هكذا يقول الرب لمسيحه وكورش الذي أخذ بيمينه لتخضع له الشعوب ويظهر على الملوك أبداً: افتح الأبواب بين يديه، ولا تغلق الأبواب أمامه، أنا أسير قدامه، وأسهل له العسر، أكسر أبواب النحاس، وأحطم أمخال الحديد، وأعطيه الذخائر

ve definelerini ona bahşetti. Allah Teâlâ'nın, İsrailoğullarına yaptığı iyilik sebebiyle Kûruş'a böyle davranacağını İşaya Peygamber (aleyhisselâm) vasıtasıyla haber verdiği gibi, nereye yönelse daima muvaffak ve muzaffer oldu. Peygamberler kitabında, Âmôs oğlu İşaya'nın peygamberliğinde şöyle denir: 'Rab şöyle buyuruyor: Falcıların alametlerini boşa çıkaran, onların bütün bildirdiklerini cehalete çeviren, hikmet sahiplerini gerisin geri çeviren, yaptıklarını insanlara tanıtan, kullarının sözünü doğrulayan ve elçilerinin dediğini tamamlayan benim. Zira O, Yeruşalim için imar edileceğini, Yehuda köyleri için inşa edilip harabelerinin şenlendirileceğini söyler; derin sulara kurumasını ve ırmaklarının kurutulmasını emreder. Kûruş'a: Bütün irademi yerine getirmek için çobanlık et, Yeruşalim'in inşasını emret ve mabetlerini dik, der. Rab, mesihine ve milletlerin kendisine boyun eğmesi ve krallara daima üstün gelmesi için sağ elinden tuttuğu Kûruş'a şöyle buyuruyor: Önündeki kapıları aç, onun karşısında kapılar kapanmasın. Ben onun önünden yürüyecek, onun için zorlukları kolaylaştıracağım. Tunç kapıları kıracak, demir sürgüleri parçalayacağım. Ona hazineleri,

9705. Metin

التي في الظلمات، والأشياء المطمورة المستورة، ليعلم أني أنا الرب الذي دعوته قبل مولده إله إسرائيل، من أجل عبدي يعقوب وإسرائيل صفِي دعوتك باسمك، وكنيتك من قبل أن تعرفني، أنا الرب ولا إله غيري - انتهى ما في سفر الأنبياء.

karanlıklardaki ve gizlenmiş örtülü şeyleri vereceğim ki, kendisini doğumundan önce çağıranın ben İsrail'in İlahı Rab olduğumu bilsin. Kulum Ya'kûb ve seçtiğim İsrail hatırına seni isminle çağırdım; sen beni tanımadan önce sana unvan verdim. Rab benim ve benden başka ilah yoktur.' Peygamberler kitabındaki metin burada bitti.

9706. Metin

ولم يزل كورش يحسن إلى بني إسرائيل حتى مات وملك بعده ابنه تمكيشه فأنفذ ما كان صنعه أبوه من البر إلى اليهود وإطلاق الأموال الكثيرة لهم تعظيماً لبيت الله، وكان من بعده من ملوك الفرس على ذلك، ويطلقون ما كان كورش يطلقه للقرابين وغيرها، ويجلون بيت الله ويعظمونه ويتبركون به، حتى كان أحشويرش - وهو أردشير الملك - فتغيرت حال اليهود في زمانه بسبب وزير استوزره من العماليق يسمى هامان، ثم إن الله تعالى عطفه عليهم بسبب زوجة له من اليهود، ولم يزل أمرهم مستقيماً وهم تحت طاعة الفرس إلى أن ملك الإسكندر الثاني، قال ابن كثير في سورة الكهف: وهو الذي يؤرخ له من مملكة الروم، وقد كان قبل المسيح بنحو من ثلاثمائة سنة انتهى. وهو

Kûruş ölünceye kadar İsrailoğullarına iyilik yapmaya devam etti. Ondan sonra oğlu Temkîşe (Kambis) kral oldu ve babasının Yahudilere yaptığı iyilikleri, Allah'ın evine tazim amacıyla onlara bolca mal tahsis etme uygulamasını aynen devam ettirdi. Ondan sonraki Fars kralları da bu tutumu sürdürdüler; Kûruş'un kurbanlar ve diğer hususlar için tahsis ettiği şeyleri vermeye devam ettiler, Allah'ın evine saygı gösterip onu yücelttiler ve onunla teberrük ettiler. Nihayet Ahaşveroş -ki Kral Erdeşîr'dir- dönemine gelindiğinde, Amâlika soyundan Hâmân adında bir vezir edinmesi sebebiyle Yahudilerin durumu değişti. Sonra Allah Teâlâ, Yahudilerden olan bir eşi sebebiyle kralın kalbini onlara meylettirdi. İkinci İskender kral oluncaya kadar onlar Farsların hâkimiyeti altında dürüst bir şekilde varlıklarını sürdürdüler. İbn Kesîr Kehf Sûresi'nde şöyle der: 'Kendisine göre tarih düşürülen şahıs Roma krallığındandır ve Mesih'ten yaklaşık üç yüz yıl önce yaşamıştır.' İfade burada bitti. O,

9707. Metin

الماقيدوني اليوناني الرومي، ملك بعد قتل أبيه فليفوس، وكان عمره حين ملك عشرين سنة، وكان حكيماً عارفاً بسائر العلوم، وكان الذي علمه الحكمة أرسطاطاليس الحكيم، وكان الإسكندر يشاوره في أموره ويرجع إلى رأيه ويتدرب بتدبيره، ولم يكن يشبه أباه ولا أمه، وكان وجهه كوجه الأسد وعيناه مختلفتين: اليمنى سوداء تنظر إلى أسفل، واليسرى صافية اللون كعين السنور تنظر إلى فوق، وأسنانه دقيقة حادة كأسنان الكلب، وكان شجاعاً جريئاً مقداماً من صباه، فلما فتح بلاد المغرب ورجع منها قصد بلاد الشام وتوجه إلى بيت المقدس فلقيه ملاك الرب فأمره أن يعظم القدس وأهلها، ففعل ثم قصد دارا الثاني ملك الفرس، فلما حاذى نابلس خرج إليه سنبلاط السامري صاحبها وحمل إليه أموالاً كثيرة وهدايا، ثم سار إلى دارا فقتله، ثم إلى ملك الهند فكذلك، ثم إلى مطلع الشمس، ثم أحب أن يرى أطراف الأرض فضرب فيها، ورأى من الأمم والعجائب ما هو مذكور في سيره، ورجع فمات ببابل، ثم كان أمر اليهود تارة وتارة وهم تحت حكم اليونان الذين ملكوا بعد الإسكندر، ثم غلب الروم فكان اليهود تحت أيديهم، وكانوا يقومون ويقعدون تارة وتارة إلى أن كثرت فيهم الأحداث، وعظمت المصائب والفتن، وعم الفساد،

Makedonyalı Yunanlı Romalıdır; babası Filipus'un öldürülmesinden sonra kral oldu. Kral olduğunda yirmi yaşındaydı; hikmet sahibi ve bütün ilimleri bilen biriydi. Ona hikmeti öğreten Filozof Aristoteles idi. İskender işlerinde ona danışır, onun görüşüne başvurur ve onun tedbiriyle hareket ederdi. Ne babasına ne de annesine benzerdi; yüzü aslan yüzü gibiydi ve gözleri birbirinden farklıydı: Sağ gözü siyah olup aşağıya bakar, sol gözü kedi gözü gibi berrak renkli olup yukarıya bakardı; dişleri köpeğin dişleri gibi ince ve keskindi. Çocukluğundan itibaren cesur, cüretkâr ve atılgandı. Batı ülkelerini fethedip oradan döndüğünde Şam diyarına yöneldi ve Beytülmakdis'e yöneldi; Rabbin meleği onunla karşılaşıp Kudüs'e ve halkına tazim etmesini emretti, o da öyle yaptı. Sonra Fars Kralı İkinci Dârâ'ya yöneldi; Nablus hizasına geldiğinde oranın hâkimi Samirî Sanballat ona çıkıp çokça mal ve hediyeler sundu. Sonra Dârâ'nın üzerine yürüyüp onu öldürdü, ardından Hindistan kralına gidip aynı şeyi yaptı, sonra güneşin doğduğu yere gitti. Ardından yeryüzünün uçlarını görmek isteyip orada dolaştı; tarihlerinde anlatılan milletleri ve harikaları gördü. Geri dönüp Babil'de öldü. Sonra İskender'den sonra hüküm süren Yunanlıların idaresi altında Yahudilerin durumu bir öyle bir böyle oldu. Ardından Romalılar galip geldi ve Yahudiler onların hâkimiyeti altına girdi; aralarında fitneler çoğalıncaya, musibetler ve kargaşalar büyüyüp fesat yayılıncaya kadar zaman zaman kalkıp oturdular,

9708. Metin

وكثرت فيهم الخوارج، واتصل القتل والغدر والنهب والغارات، وقتلوا زكريا ويحيى وابنه ﵉، وأطبقوا على إرادة قتل المسيح ابن مريم ﵉، فرفعه الله تعالى إليه ثم سلط عليهم طيطوس قيصر فأهلكهم وأخرب البيت الخراب الثاني - كما سيأتي ثم لم يقم لليهود أمر إلى الآن.

ve aralarında isyancılar çoğaldı. Öldürme, ihanet, yağma ve akınlar birbirini izledi. Zekeriyyâ ve Yahyâ ile oğlunu (aleyhimesselâm) öldürdüler; Meryem oğlu Mesih'i (aleyhisselâm) öldürme niyetinde birleştiler, bunun üzerine Allah Teâlâ onu kendi katına yükseltti. Ardından üzerlerine Kayser Titus'u musallat etti; o da onları helak edip mabedi ikinci kez harabeye çevirdi -ileride geleceği gibi-. Bundan sonra günümüze kadar Yahudiler için bir nizam kurulamadı.

9709. Metin

فلما ثبت بكون ما توعد به سبحانه في أوقاته كما أخبر به بطشه وحلمه، فثبتت قدرته وعلمه، أشار إلى أن من سبب إذلاله لمن يريد به الخير المعصية، وسبب إعزازه الطاعة، فقال تعالى: {إن أحسنتم} أي بفعل الطاعة على حسب الأمر في الكتاب الداعي إلى العدل والإحسان {أحسنتم لأنفسكم} فإن ذلك يوجب كوني معكم فأكسبكم عزاً في الدنيا أو في الآخرة أو فيهما {وإن أسأتم} أي بارتكاب المحرمات والإفساد {فلها} الإساءة، وذكرها باللام تنبيها على أنها أهل لزيادة النفرة لأن كل أحد يتطير من نسبتها إليه عبارة كانت، فإذا تطير مع العبارة المحبوبة فكيف يكون حاله مع غيرها.

Allah Teâlâ'nın tehdit ettiği şeylerin, O'nun yakalamasını ve hilmini haber verdiği gibi vaktinde gerçekleştiği sabit olunca; kudreti ve ilmi kesinleşmiş oldu. Kendilerine hayır dilediği kimseleri zelil kılmasının sebebinin isyan, onları aziz kılmasının sebebinin ise itaat olduğuna işaret ederek şöyle buyurdu: { إِنْ أَحْسَنْتُمْ } “Eğer iyilik ederseniz” yani adalete ve ihsana çağıran kitaptaki emre uygun olarak itaatte bulunursanız, { أَحْسَنْتُمْ لِأَنْفُسِكُمْ } “kendinize iyilik etmiş olursunuz” çünkü bu durum benim sizinle beraber olmamı gerektirir; ben de size dünyada veya ahirette yahut her ikisinde bir izzet kazandırırım. { وَإِنْ أَسَأْتُمْ } “Ve eğer kötülük ederseniz” yani haramları işleyip fesat çıkarırsanız, { فَلَهَا } “o da kendi [aleyhine]dir” kötülük kendisine aittir. Kötülüğün 'lâm' harfiyle zikredilmesi, nefretin daha da artırılmasına layık olduğuna dikkat çekmek içindir; çünkü her fert, nasıl ifade edilirse edilsin kötülüğün kendisine nispet edilmesinden uğursuzluk duyar (kaçınır). Sevilen bir ifade kalıbıyla dahi bundan kaçınılırsa, diğer durumlarda halin nasıl olacağı ortadadır.

9710. Metin

ولما انتهزت فرصة الترغيب في الطاعة والترهيب من المعصية، عطف الوعيد الثاني بالفاء إشارة إلى أنه بعد نصر بني إسرائيل على أهل المرة الأولى، ولعلها أيضاً مؤذنة بقرب مدتها من مدة الإدالة فقال تعالى: {فإذا جاء} أي أتى إتياناً هو كالملجأ إليه قسراً على خلاف ما يريده الآتي إليه {وعد الآخرة} أي وقته، فاستأهلتم البلاء لما أفسدتم وأحدثتم من البلايا التي أعظمها قتل زكريا ويحيى ﵉ والعزم على قتل عيسى ﵇ {ليسوءوا} أي بعثنا عليكم عباداً لنا ليسوءوا {وجوهكم} أي يجعل آثار المساءة بادية فيها، وحذف متعلق اللام لدلالة الأول عليه {وليدخلوا المسجد} أي الأقصى الذي سقناكم إليه من مصر في تلك المدد الطوال وأعطيناكم بلاده بالتدريج، وجعلناه محل أمنكم وعزكم، ثم جعلناه محلاً لإكرام أشرف خلقنا بالإسراء به إليه وجمع أرواح النبيين كلهم فيه وصلاته بهم ثَّمَ، وهذا تعريض بالتهديد لقريش بأنهم إن لم يرجعوا أبدل أمنهم في الحرم خوفاً وعزهم ذلاً، فأدخل عليهم جنوداً لا قبل لهم بها، وقد فعل ذلك عام الفتح لكنه فعل إكرام لا إهانة ببركة هذا النبي الكريم صلى الله عليه وعلى آله وسلم وشرف وكرم وبجل ومجد وعظم دائماً أبداً {كما دخلوه}

İtaate teşvik ve isyandan sakındırma fırsatı değerlendirilince, ikinci tehdit 'fâ' harfiyle atfedildi; bu da İsrailoğullarının birinci seferdeki kavme karşı kazandığı zaferin ardından geleceğine işarettir. Belki de bu, o sürenin galebe çalma süresine yakın olduğunu bildirmektedir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: { فَإِذَا جَاءَ } “geldiği zaman” yani gelen kişinin arzusunun aksine, zoraki bir sığınma şeklinde bir gelişle geldiğinde, { وَعْدُ الْآخِرَةِ } “ikinci [ve sonuncu cezalandırmanın] vakti” yani onun vakti geldiğinde; fesat çıkarıp en büyüğü Zekeriyyâ ve Yahyâ'yı (aleyhimesselâm) öldürmek ve Îsâ'yı (aleyhisselâm) öldürmeye azmetmek olan belaları icat ettiğiniz için cezayı hak ettiğinizde, { لِيَسُوءُوا } “kötü duruma düşürsünler diye” yani üzerinize kullarımızı göndeririz ki düşürsünler, { وُجُوهَكُمْ } “yüzlerinizi” yani kötülüğün izlerini yüzlerinizde aşikâr kılsınlar. 'Lâm' harfinin müteallakı, birincinin ona delalet etmesi sebebiyle hazfedilmiştir. { وَلِيَدْخُلُوا الْمَسْجِدَ } “ve Mescid'e girsinler diye” yani o uzun süreler boyunca sizi Mısır'dan oraya sevk ettiğimiz, memleketlerini peyderpey size verdiğimiz, sizin için güven ve izzet yeri kıldığımız; sonra da oraya İsrâ ettirerek, bütün peygamberlerin ruhlarını orada toplayıp orada onlara namaz kıldırarak mahlûkatımızın en şereflisini onurlandırdığımız Mescid-i Aksâ'ya girsinler diye. Bu ifadede Kureyş'e yönelik üstü kapalı bir tehdit vardır: Şayet dönmezlerse Harem'deki güvenliklerini korkuya, izzetlerini zillete dönüştürür ve başlarına karşı koyamayacakları ordular sevk eder. Nitekim bunu Fetih yılında yapmıştır; ancak bu Kerîm Peygamber'in -Allah'ın salât ve selâmı, şerefi, ikramı, tazimi, mecdi ve yüceltmesi daima ve ebediyen onun ve ehlinin üzerine olsun- bereketiyle bir aşağılama değil, bir ikram fiili olmuştur. { كَمَا دَخَلُوهُ } “oraya girdikleri gibi”

9711. Metin

أي الأعداء {أول مرة} بالسيف، ويقهروا جميع جنودكم دفعة واحدة {وليتبروا} أي يهلكوا ويدمروا مع التقطيع والتفريق {ما علوا} أي عليه من ذلك، وقيل: ما مصدرية، أي مدة علوهم فيكون {يتبروا} قاصراً فيعظم مدلوله، وأكد الفعل وحقق الوعد فقال: {تتبيراً *} .

yani düşmanların girdiği gibi, { أَوَّلَ مَرَّةٍ } “ilk defasında” kılıçla girip bütün ordularınızı bir anda kahrettikleri gibi; { وَلِيُتَبِّرُوا } “ve yerle bir etsinler [diye]” yani parçalayıp dağıtarak helak ve harap etsinler, { مَا عَلَوْا } “ele geçirdikleri her şeyi” yani üzerine galip geldikleri şeyleri. Bir görüşe göre 'mâ' masdariyyedir; yani 'üstünlük kurdukları müddetçe' manasındadır, bu durumda fiil geçişsiz olur ve anlamı daha da büyür. Allah Teâlâ fiili tekit edip vaadi kesinleştirerek şöyle buyurdu: { تَتْبِيرًا } “tam bir yıkımla”.

9712. Metin

وقال في التوراة إشارة إلى هذه المرة الأخيرة - والله أعلم - بعد ما مضى من الإشارة إلى المرة الأولى سواء: وإن لم تحفظ وتعمل بجميع الوصايا والسنن التي كتبت في هذا الكتاب لتتقي الله ربك وتهاب اسمه المحمود المرهوب، يخصك الرب بضربات موجعة ويبتليك بها ويبتلي نسلك من بعدك، وينزل بك جميع الضربات التي أنزلها بأهل مصر تدوم عليك، وكل وجع وكل ضربة لم تكتب في هذا الكتاب يبتليك الله بها حتى تهلك وتبقى من نسلك عدد قليل من بعد كثرتهم التي كانت قد صارت مثل نجوم السماء، لأنك لم تسمع قول الله ربك، فيكون كما فرحكم الرب وأنعم عليكم وكثركم يستأصلكم بالعقاب والنكال، ويدمر عليكم ويتلفكم، وتجلون عن الأرض التي تدخلونها لترثوها، ويفرقكم الرب بين جميع الشعوب من أقطار السماء إلى أقطارها، وتعبدون هناك الآلهة الأخرى التي

Tevrat'ta -en doğrusunu Allah bilir- ilk sefere yapılan işaretin bir benzeri olarak bu son sefere işaretle şöyle denmiştir: 'Rabbin olan Allah'tan korkmak ve O'nun övülen, korkulan isminden çekinmek için bu kitapta yazılı olan bütün vasiyetleri ve hükümleri koruyup yerine getirmezsen; Rab seni can yakıcı darbelerle cezalandırır, seni ve senden sonraki neslini onlarla imtihan eder. Mısır halkının başına indirdiği bütün belaları senin üzerine indirir de bunlar senin üzerinde kalıcı olur. Bu kitapta yazılı olmayan her türlü acı ve her türlü darbeyle de sen helak oluncaya kadar Allah seni sınar. Sayınız gökteki yıldızlar gibi çoğaldıktan sonra, Rabbin olan Allah'ın sözünü dinlemediğin için neslinden geriye pek az bir sayı kalır. Rab sizi sevindirdiği, size nimet verip sizi çoğalttığı gibi; sizi cezayla ve ibretlik azapla kökünüzden söker, sizi helak eder ve tüketir. Mülk edinmek üzere gireceğiniz o topraklardan sürülürsünüz. Rab seni göğün bir ucundan diğer ucuna kadar bütün milletlerin arasına dağıtır. Orada ne senin ne de atalarının tanımadığı,

9713. Metin

عملت من الحجارة والخشب لم تعرفوها أنتم ولا آباؤكم، ولا تسكنون أيضاً بين تلك الشعوب ولا تكون راحة لأقدامكم، ولكن يصير الله قلوبكم فزعة مرتجفة، ويبتليكم بظلمة العين وسيلان الأنفس، وتكون حياتكم معلقة حيالكم من بعيد؛ وتكونون فزعين الليل والنهار، ولا تصدقون أنكم تعيشون، بالغداة تقولون: متى نمسي؟ وبالعشي تقولون: متى نصبح؟ وذلك من فزع قلوبكم وخوفكم ومن ظلمة أبصاركم وقلة حيلتكم، ويردكم الله إلى أرض مصر في سفن على الحال الذي قلت لكم، لا تعودون أن تروها أبداً، وتباعون هناك عبيداً وإماء، ولا يكون من يشتريكم، هذه أقوال العهد التي أمر الله بها موسى أن يعاهد بني إسرائيل في أرض موآب سوى العهد الذي عاهدهم بحوريب - انتهى.

taştan ve tahtadan yapılmış diğer ilahlara taparsınız. O milletlerin arasında da yerleşemezsiniz, ayaklarınız için bir rahatlık olmaz; bilakis Allah kalplerinizi korkak ve titrek kılar, sizi göz kararması ve can çekişmesiyle imtihan eder. Hayatınız uzaktan karşınızda asılı kalır; gece ve gündüz korku içinde olursunuz ve yaşayacağınıza inanmazsınız. Kalplerinizin dehşetinden, korkunuzdan, gözlerinizin kararmasından ve çaresizliğinizden ötürü sabahleyin: 'Ne zaman akşam olacak?', akşamleyin de: 'Ne zaman sabah olacak?' dersiniz. Allah sizi, size söylediğim o durum üzere gemilerle Mısır topraklarına geri döndürür, orayı bir daha asla göremezsiniz. Orada köleler ve cariyeler olarak satılırsınız da sizi satın alacak kimse bulunmaz. İşte Horeb'de onlarla yaptığı ahdin dışında, Allah'ın Mûsâ'ya Moab topraklarında İsrailoğullarıyla yapmasını emrettiği ahdin sözleri bunlardır.' İfade burada bitti.

9714. Metin

وإنما قلت: إن هذا إشارة إلى المرة الثانية، لأنه تكرير لذلك الذي قدمته في الأولى، فحمله على أن يكون مشيراً إلى غير ما أشار إليه الأول أولى، بل ربما كان متعيناً، ثم أخبرني بعض فضلاء اليهود أن علماءهم قالوا كذلك، وكان الخراب في هذه المرة على يد طيطوس

Bunun ikinci sefere işaret olduğunu söylememin sebebi; birinci seferde aktardığım şeyin bir tekrarı olmasıdır. Dolayısıyla bunu birincinin işaret ettiğinden farklı bir şeye hamletmek daha uygundur, hatta belki de zorunludur. Nitekim Yahudilerin faziletli kimselerinden bazıları bana, kendi âlimlerinin de böyle söylediğini bildirdi. Bu seferdeki yıkım Titus'un eliyle gerçekleşmiştir;

9715. Metin

بعد أن تملك أبوه أسفسيانوس على الروم ورجع من الأرض المقدسة بعد موت ملكهم تيروس الذي كان أرسله لقتال اليهود لما خرجوا عن طاعته، وكان معه يوسف بن كريون أحد أكابر اليهود، وكان أحد من ندبه اليهود لقتال أسفسيانوس ومن معه، فأسروه وأحسنوا إليه فاستمر عندهم، فلما مات تيروس وملكه أصحابه رجع إلى رومية وبعث ابنه للفراغ من القدس وبعث يوسف معه بعد أن استمر البيت عامراً من عمارة العزير ﵇ أربعمائة سنة وعشرين سنة، ولم يدخل بعد هذا الخراب في أيدي اليهود، وكان هذا لثلاثمائة سنة وثمانين سنة من ولاية الإسكندر، وقال مؤرخهم في شرح هذا الخراب: إن طيطوس كان في قيسارية، فسار منها حتى انتهى إلى يالو فأخذ من نقاوة عسكره ستمائة رجل، وسار إلى بيت المقدس ليقف على أحوال المدينة، وينظر الحصن، ويعلم ما يحتاج إلى علمه، ويدبر الأمور بحسب ذلك، وعمل على أن يراسل أهل بيت المقدس بالجميل ويدعوهم إلى المسالمة ويبذل لهم الأمان، فلما قرب من المدينة

babası Vespasianus Romalıların başına geçip, Yahudiler itaatten çıktıklarında onlarla savaşması için kendisini gönderen kralları Nero'nun ölümünün ardından Kutsal Topraklardan döndükten sonra gerçekleşti. Yanında Yahudilerin ileri gelenlerinden Yûsuf b. Kuryûn da vardı. Yûsuf, Yahudilerin Vespasianus ve yanındakilerle savaşmak üzere görevlendirdiği kişilerden biriydi; onu esir aldılar ve kendisine iyi davrandılar, o da onların yanında kalmaya devam etti. Nero ölünce adamları Vespasianus'u kral yaptılar; o da Roma'ya dönüp Kudüs işini tamamlaması için oğlunu gönderdi ve Yûsuf'u da onunla birlikte sevk etti. Bu olay, mabedin Üzeyr'in (aleyhisselâm) imarından itibaren dört yüz yirmi yıl mamur kalmasından sonraydı. Bu yıkımdan sonra mabet bir daha Yahudilerin eline geçmedi. Bu durum, İskender'in hâkimiyetinden üç yüz seksen yıl sonraya rastlar. Tarihçileri bu yıkımı açıklarken şöyle der: Titus Caesarea'da (Kaysariye) bulunuyordu; oradan hareket edip Yalu'ya vardı. Ordusunun seçkinlerinden altı yüz adam alıp şehrin durumunu öğrenmek, kaleyi görmek, bilinmesi gerekenleri bilmek ve işleri buna göre tedbir etmek üzere Kudüs'e yürüdü. Kudüs halkına güzellikle haber gönderip onları barışa davet etmeyi ve onlara eman vermeyi planlamıştı. Şehre yaklaştığında

9716. Metin

وجد الأبواب مغلقة، وليس يخرج من المدينة ولا يدخل إليها أحد لما بين الخوارج من الحروب المتصلة، فما وجد من خاطبه من القوم، فانصرف راجعاً إلى عسكره.

kapıların kapalı olduğunu gördü; isyancılar arasındaki aralıksız savaşlar sebebiyle şehirden ne bir kimse çıkabiliyor ne de içeri girebiliyordu. Kavimden hitap edecek kimse bulamayınca ordusunun yanına geri döndü.

9717. Metin

قال: وكان قوم من أصحاب الخوارج لما علموا بمجيء طيطوس قد خرجوا من المدينة، فكمنوا له في بعض الطريق، فما اجتاز بهم وهو راجع أحاطوا به وحالوا بينه وبين أصحابه، فقاتلهم قتالاً شديداً حتى خلص بعد أن أشرف على الهلاك، فعلم ما القوم عليه من النجدة والشر فأعد لذلك عدته لما أراد الله من خراب القدس، وكان الله ﷾ ملكه وعز سلطانه قد أظهر لبني إسرائيل أموراً دلتهم على زوال أمرهم لو أنهم تبصروا، منها شبه كوكب كبير له نور قوي وضوء شديد كان القدس يضيء منه البلد كله طول الليل قريباً من ضوء النهار، فأقام كذلك سبعة أيام مدة عيد الفصح، ففرح به الجهال واغتم العلماء، ومنها أنهم أحضروا في هذا العيد بقرة ليقربوها، فولدت خروفاً فاستنكر الناس ذلك، ومنها أن باب القدس الشرقي كان عظيماً ثقيلاً لا يعالجه إلا جماعة، فلما كان في تلك الأيام كانوا يجدونه كل يوم مفتوحاً من غير فاتح، فيجتمع الرجال المعتادون له فيغلقونه ثم يعودون إليه فيجدونه مفتوحاً، فكان الجهال يفرحون والعلماء

Yazar der ki: İsyancıların adamlarından bir grup, Titus'un geldiğini öğrenince şehirden çıkıp yolun bir yerinde ona pusu kurmuşlardı. Geri dönerken onların yanından geçtiğinde etrafını sarıp onunla arkadaşları arasına girdiler. Titus, helak olma noktasına geldikten sonra kurtuluncaya kadar onlarla şiddetli bir şekilde savaştı. Böylece o kavmin ne denli cüretkâr ve şerli olduğunu anladı ve Allah'ın Kudüs'ün harabesini murat etmesi sebebiyle buna göre hazırlığını yaptı. Hükümranlığı aziz ve yüce olan Allah (celle ve alâ), basiret gösterselerdi durumlarının zevaline delalet edecek birtakım alametleri İsrailoğullarına göstermişti: Bunlardan biri; güçlü bir nura ve şiddetli bir ışığa sahip büyük bir yıldıza benzer bir şeydi ki, Fısıh Bayramı süresince yedi gün boyunca gece boyunca neredeyse gündüz aydınlığına yakın bir şekilde bütün Kudüs şehri onunla aydınlandı. Cahiller buna sevindi, âlimler ise kederlendi. Diğer bir alamet; bu bayramda kurban etmek üzere bir inek getirdiler, inek bir kuzu doğurdu ve insanlar bunu hayretle karşıladı. Diğer bir alamet; Kudüs'ün doğu kapısı çok büyük ve ağırdı, ancak bir grup insan tarafından açılıp kapatılabiliyordu. O günlerde her gün kapıyı açan olmaksızın açık buluyorlardı; bunu yapmaya alışkın adamlar toplanıp kapatıyor, sonra geri döndüklerinde yine açık buluyorlardı. Cahiller buna seviniyor, âlimler ise

9718. Metin

يغتمون، ومنها أنه ظهر على بيت قداس الأقداس في الهواء صورة وجه الإنسان شديد الحسن عظيم البهاء والنور، ومنها أنه ظهر أيضاً في الجو صور ركبان من نار يطيرون في الهواء قريباً من الأرض على بيت المقدس وعلى جميع أرض اليهود، ومنها أنه سمع الكهنة في ليلة عيد العنصرة في القدس حس جماعة كثيرة يذهبون ويجيئون في الهيكل من غير أن يروهم بل كانوا يسمعون وطأهم فقط، ثم سمعوا صوتاً عظيماً يقول: امضوا بنا حتى نرتحل عن هذا البيت، ومنها أنه كان قد ظهر قبل هذا بأربع سنين في المدينة رجل يمشي كالمجنون ويصيح بأعلى صوت يقول: صوت من المشرق، صوت من المغرب، صوت من أربع جهات الدنيا، صوت على أورشلام، وصوت على الهيكل، وصوت عل الحصن، وصوت على الفروس، وصوت على جميع الناس، الويل على أورشلام، الويل على أورشلام، وكان لا يهدأ من هذا الكلام، وكان الناس يبغضونه ويزجرونه ويتصورونه بالجنون، فلم يزل على ذلك إلى أن أحاط العدو بالمدينة،

kederleniyordu. Diğer bir alamet; En Kutsal Yerin (Kudsü'l-Akdâs) üzerinde havada son derece güzel, pek haşmetli ve nurlu bir insan yüzü sureti belirdi. Diğer bir alamet; gökyüzünde, Beytülmakdis üzerinde ve Yahudilerin bütün topraklarında yere yakın bir mesafede havada uçan ateşten süvari suretleri belirdi. Diğer bir alamet; Hamsîn Bayramı gecesinde Kudüs'teki kâhinler, mabette kendilerini görmeksizin sadece ayak seslerini duydukları kalabalık bir topluluğun gidip gelme sesini işittiler; ardından: 'Kalkın gidelim, bu evden göçelim!' diyen muazzam bir ses duydular. Diğer bir alamet; bundan dört yıl önce şehirde mecnun gibi yürüyen ve avazı çıktığı kadar: 'Doğudan bir ses, batıdan bir ses, dünyanın dört bir yanından bir ses! Yeruşalim aleyhine bir ses, mabet aleyhine bir ses, kale aleyhine bir ses, atlılar aleyhine bir ses, bütün insanlar aleyhine bir ses! Vay Yeruşalim'in haline, vay Yeruşalim'in haline!' diye haykıran bir adam ortaya çıkmıştı. Bu sözleri söylemekten hiç durmazdı; insanlar ona buğzeder, onu azarlar ve deli olduğunu düşünürlerdi. Düşman şehri kuşatıncaya kadar bu durum böyle devam etti.

9719. Metin

فابتدأ في بعض الأيام يتكلم على عادته، فأتاه حجر في رأسه فمات ووجد في حائط قدس الأقداس حجر قديم مكتوب عليه «إذا صار بنيان الهيكل مربعاً ملك على أرض بني إسرائيل ملك عظيم، ويتسلط على سائر الأرض» فقال قوم: هو ملك بني إسرائيل، وقال الحكماء والكهنة: بل الروم، ووجد أيضاً حجر قديم مكتوب عليه «إذا كمل بنيان القدس وصار مربعاً فإنه عند ذلك يخرب» فلما وقع الحصار وانهدم أنطونيا سدوا السور فصار الهيكل مربعاً كما سيأتي، وأعظم الأمارات ما كان عليه خوارجهم من القتال، وسفك دماء الخاص والعام، والحريق والجوع، بحيث إنه أحاط البلاء بهم وبجميع الناس ولا يجدون مهرباً حتى كرهوا الحياة.

Günlerden bir gün âdeti üzere konuşmaya başladı, derken başına bir taş isabet etti ve öldü. Kutsalların Kutsalı'nın (Kudsü'l-Akdâs) duvarında üzerinde: «Mabedin yapısı kare haline geldiğinde, İsrailoğulları topraklarına büyük bir kral hükmedecek ve yeryüzünün geri kalanına boyun eğdirecektir» yazılı eski bir taş bulundu. Bir topluluk: «O, İsrailoğullarının kralıdır» dedi. Hâkimler ve kâhinler ise: «Aksine o, Romalılardır» dediler. Yine üzerinde: «Kudüs'ün binası tamamlanıp kare haline geldiğinde, işte o vakit harap edilecektir» yazılı eski bir taş bulundu. Kuşatma vuku bulup Antonia [kalesi] yıkılınca suru kapattılar ve ileride geleceği üzere mabet kare haline geldi. En büyük alametler ise; âsilerin giriştiği savaş, seçkin ve halk tabakasından herkesin kanını akıtmaları, yangın ve açlık oldu; öyle ki bela onları ve bütün insanları kuşattı da hayatlarından bıkıp usanacak derecede hiçbir kaçış yolu bulamadılar.

9720. Metin

ولما خلص طيطوس من الخوارج بات في عسكره، ثم سار بالليل من يالو، فأصبح على بيت المقدس ونزل على رأس جبل الزيتون الذي في شرقي المدينة أورشليم، ليحجز الوادي بينه وبينها ولا يخفى عليه من يخرج إليه منها، ثم رتب عسكره ووصاهم بالتعاون والتظافر واليقظة والحذر، وأن لا يفارق بعضهم بعضاً، وقال: إنكم تقاتلون قوماً لم تقاتلوا مثلهم في البأس والشجاعة والصبر على القتال والبصر

Titus âsilerden kurtulunca ordusunda geceledi. Sonra geceleyin Yalo'dan hareket edip sabah vakti Beytülmakdis'e ulaştı ve vadi kendisiyle şehir arasında bir engel oluştursun ve oradan kendisine doğru çıkan hiç kimse gözünden kaçmasın diye Yeruşalim şehrinin doğusundaki Zeytin Dağı'nın tepesine karargâh kurdu. Ardından ordusunu düzene soktu; onlara yardımlaşmayı, kenetlenmeyi, uyanık ve tedbirli olmayı, birbirlerinden asla ayrılmamayı vasiyet etti ve şöyle dedi: «Sizler; şiddet, cesaret, savaşta sebat ve savaş

9721. Metin

بالحرب، فلما رآه اليهود اصطلح رؤساء الخوارج يوحانان وشمعون والعازار على أن لا يحارب بعضهم بعضاً ويتفقوا على محاربة الروم، واجتمعوا وفتحوا باب المدينة ولقوا من كان قرب من الروم، فقاتلوهم واشتد الحرب فانهزم الروم، فردهم طيطوس وشجعهم فعادوا فكانت بينهم حرب عظيمة قتل فيها خلق كثير، وانهزم اليهود فوقفوا عند السور وبعثوا جريدة من أصحابهم في عدد كثير من جهة أخرى، فداروا من وراء عسكر الروم، وزحف أولئك من أمامهم، فكان الروم بين العسكرين فقتل منهم خلق كثير فانهزموا، وثبت طيطوس في جمع من أصحابه فاشتد الأمر حتى كاد يقتل، فقال أصحابه: امضِ إلى الجبل، فاختار الموت على الهزيمة ولم يزل يقاتلهم حتى تخلص بعد أن استظهر عليه اليهود ثلاث دفعات، ولما عاد اليهود إلى المدينة نقضوا عهودهم وحارب بعضهم بعضاً كما كانوا، لأن يوحانان كان يريد الرئاسة، وكان شمعون والعازار يأبيان ذلك، وحضر عيد الفصح - وهو الفطير - فدخل يوحانان في أصحابه إلى القدس

bilgisi hususunda bir benzeriyle savaşmadığınız bir toplulukla savaşıyorsunuz.» Yahudiler onu görünce, âsilerin reisleri Yuhanan, Şimon ve Elazar, birbirleriyle savaşmamak ve Romalılarla savaşmak üzere ittifak etmek konusunda anlaştılar. Bir araya gelip şehrin kapısını açtılar ve yakında bulunan Romalılarla karşılaşıp onlarla savaştılar. Savaş şiddetlendi ve Romalılar hezimete uğradı. Bunun üzerine Titus onları geri döndürdü ve cesaretlendirdi; onlar da geri dönünce aralarında pek çok insanın öldüğü büyük bir savaş meydana geldi. Yahudiler hezimete uğrayıp surun dibinde durdular ve diğer taraftan adamlarından kalabalık bir müfrezeyi sevk ettiler; onlar Romalıların ordusunun arkasından dolandılar, diğerleri de önlerinden hücuma geçti. Böylece Romalılar iki ordunun arasında kaldı, onlardan pek çok insan öldürüldü ve hezimete uğradılar. Titus, adamlarından bir toplulukla birlikte sebat etti; durum öyle şiddetlendi ki neredeyse öldürülecekti. Bunun üzerine adamları: «Dağa çekil!» dediler, fakat o hezimete uğramaktansa ölmeyi tercih etti ve Yahudiler ona karşı üç defa üstünlük sağladıktan sonra kurtuluncaya kadar onlarla savaşmaya devam etti. Yahudiler şehre döndüklerinde ahitlerini bozdular ve eskisi gibi birbirleriyle savaştılar; çünkü Yuhanan liderliği istiyor, Şimon ve Elazar ise buna karşı çıkıyordu. Fısıh —yani Mayasız Ekmek— Bayramı gelip çatınca, Yuhanan adamlarıyla birlikte Kudüs'e

9722. Metin

في اليوم الأول، فلقيهم الناس بالجميل وسروا بهم، فنزعوا ما ظهر من ثيابهم فإذا تحتها السلاح، وأخذوا على الناس الأبواب، فقتلوا خلقاً كثيراً من الكهنة وغيرهم ولم يرحموا صغيراً ولا كبيراً، فقتل العازار وشمعون من كان خارج القدس من جماعة يوحانان، فخرج إليهم واشتد الأمر واتصلت الحرب، فلما علم طيطوس زحف إلى المدينة فقال له قوم من اليهود الذين على السور: نفتح لك الباب على أن تؤمننا وتريحنا من هؤلاء الخوارج، فلم يثق بهم لما ظهر لهم من شرهم وغدرهم، وعلت الأصوات في المدينة، لأن بعضهم كان يريد أن يفتح لطيطوس وبعضهم يمنع، وتبادروا إلى حفظ الأبواب والسور، فتقدم جماعة من الروم إلى المدينة طمعاً في أن يفتح لهم الباب فرماهم الخوارج بالحجارة والنشاب، وأعانهم الذين كانوا استدعوا الروم للدخول، ثم خرج جماعة من اليهود فهزموا الروم وأنكوا فيهم وتبعوهم إلى قرب عسكرهم، وشرعوا يهزؤون بهم ويعيرونهم بالهزيمة، فأراد من في العسكر أن يلاقوهم فمنعهم طيطوس واشتد غضبه على أصحابه وقال: لست أعجب من اليهود في غدرهم، ولكن أعجب منكم مع بصركم بالحرب وكثرة تجاربكم فكيف خدعوكم؟

ilk gün girdi. İnsanlar onları hüsnükabulle karşılayıp onlarla sevindiler. Derken üzerlerindeki elbiseleri çıkardılar, meğer altlarında silah varmış; kapıları insanların üzerine kapattılar, kâhinlerden ve diğerlerinden pek çok kimseyi katlettiler, ne küçüğe ne de büyüğe merhamet ettiler. Bunun üzerine Elazar ve Şimon, Kudüs'ün dışında bulunan Yuhanan grubuna mensup kişileri öldürdüler. Yuhanan da onların üzerine çıktı, durum şiddetlendi ve savaş aralıksız devam etti. Titus bunu öğrenince şehre doğru ilerledi. Sur üzerindeki Yahudilerden bir topluluk ona: «Bize güvence vermen ve bizi bu âsilerden kurtarman şartıyla sana kapıyı açarız» dediler. Ancak kötülükleri ve hainlikleri açıkça ortaya çıktığı için onlara güvenmedi. Şehirde sesler yükseldi; zira bir kısmı Titus'a kapıyı açmak istiyor, bir kısmı ise engelliyordu; kapıları ve suru korumaya koştular. Romalılardan bir grup, kendilerine kapının açılacağı ümidiyle şehre doğru ilerledi; âsiler onlara taş ve ok yağdırdılar, Romalıları içeri girmeye çağırmış olanlar da âsilere yardım etti. Sonra Yahudilerden bir grup çıkıp Romalıları hezimete uğrattı, onlara ağır kayıplar verdirdi ve karargâhlarının yakınına kadar onları takip etti; onlarla alay etmeye ve hezimetleriyle onları ayıplamaya başladılar. Karargâhtakiler onlarla karşılaşmak istedi fakat Titus onları engelledi, adamlarına son derece öfkelendi ve şöyle dedi: «Yahudilerin hainliklerine şaşmıyorum, fakat sizin gibi savaş bilgisi ve tecrübesi çok olan kimselere şaşıyorum; sizi nasıl kandırdılar?

9723. Metin

فمضيتم إلى المدينة بغير أمري وخالفتم وصيتي، ولذلك انهزمتم لأنه لا يجوز للرعيه أن تخالف أمر الملك، وقد علمتم أن بعض ملوكنا قتل ابنه لأنه مضى إلى الحرب بغير أمره، فأنتم مستحقون للقتل بعصياني، مستوجبون لما جرى عليكم من الهزيمة، فسجد أصحاب طيطوس له واعترفوا بخطئهم وقالوا: لا نعاود، فأمرهم أن يعدلوا ما حول المدينة من المعاثر والوهدات، ويسدوا الآبار ليسهل عليهم القتال ويهدم السور، ففعلوا ذلك وقطعوا كل ما حول المدينة من الشجر والنبات، وكان حولها من سائر الجهات بساتين كثيرة فيها أنواع الأشجار والفواكه مسيرة أميال من كل جهة، فكان إذا أقبل إنسان عليها يرى أحسن منظر فلم يبق الروم من ذلك شيئاً، وكان من يعرف تلك البساتين إذا رآها بعد إتلافها يبكي ويستوحش، واشتغل اليهود بخوارجهم، واتفق شمعون والعازار على يوحانان وكان قد ملك القدس ومعه ثمانية آلاف وأربعمائة رجل من الشجعان، وكان مع شمعون عشرة آلاف من اليهود وخمسة آلاف من أدوم - أي النصارى - وكان الكهنة وجماعة من أهل المدينة مع العازار، وحصل الناس بين هؤلاء بأسوأ حال، وكانوا إذا استظهر الروم على المدينة اتفقوا وحاربوهم، فإذا دفعوهم عادوا إلى الشر فيما بينهم.

Benim emrim olmaksızın şehre gittiniz ve talimatıma aykırı davrandınız; işte bu yüzden hezimete uğradınız. Çünkü tebaanın kralın emrine karşı gelmesi caiz değildir. Bilirsiniz ki krallarımızdan biri, emri olmaksızın savaşa gittiği için öz oğlunu öldürmüştü. Sizler bana isyan ettiğiniz için öldürülmeyi hak ettiniz ve başınıza gelen bu hezimeti müstahak oldunuz.» Bunun üzerine Titus'un adamları onun önünde secdeye kapandılar, hatalarını itiraf ettiler ve: «Bir daha tekrarlamayacağız» dediler. O da onlara, savaşmaları ve suru yıkmaları kolaylaşsın diye şehrin etrafındaki engelleri ve çukurları düzeltmelerini, kuyuları kapatmalarını emretti. Onlar da bunu yaptılar ve şehrin etrafındaki bütün ağaçları ve bitkileri kestiler. Şehrin her tarafında, her bir cihetten miller boyunca uzanan, türlü ağaç ve meyvelerin bulunduğu çok sayıda bahçe vardı; öyle ki bir insan oraya yöneldiğinde en güzel manzarayı görürdü. Romalılar bunlardan hiçbir şey bırakmadılar. O bahçeleri tanıyan bir kimse, yok edildikten sonra onları gördüğünde ağlar ve dehşete düşerdi. Yahudiler ise kendi âsileriyle meşgul oldular. Şimon ve Elazar, Kudüs'ü ele geçirmiş olan ve yanında sekiz bin dört yüz cesur adam bulunan Yuhanan'a karşı anlaştılar. Şimon'un yanında on bin Yahudi ve beş bin Edomlu —yani Hristiyan— vardı; kâhinler ve şehir halkından bir topluluk ise Elazar ile beraberdi. İnsanlar bunların arasında en kötü duruma düştüler. Romalılar şehre üstün geldiğinde anlaşıp onlarla savaşıyorlar, onları püskürttüklerinde ise aralarındaki kötülüğe geri dönüyorlardı.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.