10082. Metin
مقصودها وصف الكتاب بأنه قيم، لكونه زاجراً عن الشريك الذي هو خلاف ما قام عليه الدليل في) سبحان (من أنه لا وكيل دونه، ولا إله إلا هو، وقاصّاً بالحق أخبار قوم قد فضلوا في أزمانهم وفق ما وقع الخبر به في) سبحان (من أنه يفضل من يشاء، ويفعل ما يشاء، وأدل ما فيها على هذا المقصد قصة أهل الكهف لأن خبرهم أخفى ما فيها من القصص مع أن سبب فراقهم لقومهم الشرك، وكان
Bu surenin temel gayesi; Kitab'ın [Kur'an'ın] dosdoğru (kayyim) olduğunu nitelemektir. Zira o, Subhân (İsrâ) Suresi'nde O'ndan başka hiçbir vekil ve O'ndan başka hiçbir ilah olmadığına dair delili ikame edilen şeyin zıddı olan şirki nehyetmektedir. Yine Subhân Suresi'nde dilediğini üstün kıldığı ve dilediğini yaptığı bildirilen haberlere uygun olarak, kendi dönemlerinde üstün kılınmış bir topluluğun haberlerini hak ile anlatmaktadır. Bu gaye hususunda suredeki en açık delil Ashâb-ı Kehf kıssasıdır; çünkü onların haberi suredeki kıssaların en gizli olanıdır; bununla birlikte kavimlerinden ayrılma sebepleri şirktir ve
10083. Metin
أمرهم موجباً - بعد طول رقادهم - للتوحيد وإبطال الشرك) بسم الله (الذي لا كفوء له ولا شريك) الرحمن (الذي أقام عباده على أوضح الطرق بقيم الكتاب) الرحيم (بتفضيل من اختصه بالصواب.
onların durumu -uzun uykularından sonra- tevhidi [ispatı] ve şirki iptali gerektirmiştir. Kendisinin hiçbir dengi ve ortağı bulunmayan Allah'ın adıyla (Bismillâh); dosdoğru Kitap ile kullarını en açık yollara ileten Rahman; doğruya eriştirdiği kimseleri üstün kılan Rahîm [olan Allah'ın adıyla].
10084. Metin
لما ختمت تلك بأمر الرسول ﷺ بالحمد عن التنزه عن صفات النقص لكونه أعلم الخلق بذلك، بدئت هذه بالإخبار باستحقاقه سبحانه الحمد على صفات الكمال التي منها البراءة عن كل نقص، منبها بذلك على وجوب حمده بما شرع من الدين على هذا الوجه الأحكم بهذا الكتاب القيم الذي خضعت لجلاله العلماء الأقدمون، وعجز عن معارضته الأولون والآخرون، الذي هو الدليل على ما ختمت به تلك من العظمة والكمال، والتنزه والجلال، فقال ملقنا لعباده حمده، معلما لهم كيف يثنون عليه، مفقها لهم في اختلاف العبارات باختلاف المقامات: {الحمد} أي الإحاطة بصفات الكمال {لله} أي المستحق لذلك لذاته.
Önceki sure [İsrâ], yaratılmışların bunu en iyi bileni olması hasebiyle Resul'e ﷺ noksan sıfatlardan tenzih edici bir hamd emriyle son bulduğunda; bu sure, her türlü noksanlıktan beri olmak da dâhil kemal sıfatlarından ötürü hamdin Subhânehu ve Teâlâ'nın hakkı olduğunu bildirmekle başladı. Böylece, azametine önceki âlimlerin boyun eğdiği, ilklerin ve sonrakilerin benzerini getirmekten âciz kaldığı, önceki surenin sonunda yer alan azamet, kemal, tenzih ve celâlin delili olan bu dosdoğru Kitap ile din olarak teşri kıldığı bu en muhkem nizama hamt etmenin gerekliliğine dikkat çekti. Nitekim kullarına Kendisine nasıl hamt edeceklerini telkin ederek, O'na nasıl övgüde bulunacaklarını öğreterek ve makamların farklılığına göre ifadelerin farklılığını kavratarak şöyle buyurdu: {الحمد} “Hamd” yani kemal sıfatlarının tümünü ihata etmek {لله} “Allah'a mahsustur” yani zâtı gereği buna müstahak olan [Allah'a].
10085. Metin
ولما أخبر باستحقاقه ذلك لذاته، أخبر بأنه يستحقه أيضاً لصفاته وأفعاله، فقال تعالى: {الذي} ولما كان المراد وصف جملة الكتاب
O'nun buna zâtı gereği layık olduğunu bildirdikten sonra, sıfatları ve fiilleri sebebiyle de buna layık olduğunu bildirerek Teâlâ şöyle buyurdu: {الذي} “O [Allah] ki”. Kitab'ın tamamını vasfetmek murat edildiğinde,
10086. Metin
بالإعجاز من غير نظر إلى التفريق واللتدريج، عبر بالإنزال دون التنزيل فقال: {أنزل} وعدل عن الخطاب بأن يقول: عليك، كما يقول: فلعلك باخع نفسك، كما في ذلك من الوصف بالعبودية والإضافة إليه سبحانه من الإعلام بتشريفه صلى الله عليه وعلى آله وسلم والتنبيه على علة تخصيصه بالإنزال عليه كما تقدم في سورة البقرة، فقال. مقدماً له على المنزل لأن المراد الدلالة على صحة رسالته بما لا يحتاج فيه قريش إلى سؤال اليهود ولا غيرهم من تخصيصه بما لا يقدر عليه غيره: {على عبده} وإشارة إلى أنه الذي أسرى به إلى حضرات مجده ليريه من آياته {الكتاب} الجامع لمعاني الكتب المشار إليه في آخر التي قبلها بما أشير إليه من العظمة كما آتى موسى التوراة الآمرة بالعدل في الأحكام، وداود الزبور الحادي إلى الزهد والإحسان، على ما أشير إليه في {سبحان} .
bölümlere ayrılmasını ve peyderpey indirilişini gözetmeksizin mucizevi oluşunu nitelemek üzere 'tenzîl' yerine 'inzâl' lafzını kullanarak {أنزل} “indirmiştir” buyurdu. Doğrudan hitap ederek 'senin üzerine' (aleyke) demeyip -tıpkı {felalleke bâhiun nefsek} buyurduğu gibi- kulluk vasfıyla nitelemek ve Subhânehu'ya izafe etmek suretiyle onun sallallâhu aleyhi ve sellem şerefini bildirmek ve Bakara Suresi'nde geçtiği üzere kendisine indirilme gerekçesine dikkat çekmek için hitaptan sarf-ı nazar etti. Kureyş'in başkasına güç yetirilemeyen şeylerin ona tahsis edilmesi hususunda ne Yahudilere ne de başkalarına sormaya ihtiyaç duymayacağı şekilde onun risaletinin sıhhatine delalet etmesi murat edildiğinden, onu indirilenin [Kitab'ın] önüne geçirerek {على عبده} “kuluna” buyurdu. Bu aynı zamanda, ayetlerinden göstermek üzere azametinin huzuruna gece yürütmüş olduğu zata bir işarettir. {الكتاب} “Kitab'ı”, yani bir önceki surenin sonunda işaret edilen azamete uygun olarak, [diğer] kitapların manalarını kendisinde toplayan Kitab'ı [indirmiştir]. Nitekim {سبحان} [İsrâ] suresinde işaret edildiği üzere, Mûsâ'ya hükümlerde adaleti emreden Tevrat'ı, Dâvûd'a da zühd ve ihsana sevk eden Zebûr'u vermişti.
10087. Metin
ولما كان الجامع لا يخلو من عوج أو قابلية له إلا أن كان من علام الغيوب، نفى القابلية والإمكان دلالة على أنه من عنده لينتفي العوج بطريق الأولى فقال تعالى: {ولم} أي والحال أنه لم {يجعل له} ولم يقل: فيه {عوجاً *} أي شيئاً من عوج، أي بل هو مستقيم في جميع معانيه من غير اختلاف أصلاً، هادٍ إلى كل
[Farklı hükümleri] toplayan bir eserin, gaybları hakkıyla bilen [Allah] katından olmadıkça bir eğrilikten yahut eğrilik kabulünden uzak olamayacağı hakikatine binaen, öncelikle eğriliğin büsbütün nefyedilmesi için onun Allah katından olduğuna delalet etmek üzere [eğriliğe] elverişlilik ve imkânı nefyederek Teâlâ şöyle buyurdu: {ولم} “Ve [O] kılmamıştır” yani durum şu ki, {يجعل له} “onda yapmamıştır” -içinde [fîhi] demedi- {عوجاً} “hiçbir eğrilik” yani en ufak bir çarpıklık koymamıştır. Bilakis o, hiçbir çelişki barındırmaksızın bütün manalarında dosdoğrudur, her türlü
10088. Metin
صواب، لأن العوج - بالكسر: فقد الاستقامة في المعاني، وبالفتح في الأعيان؛ وأتبعه حالاً أخرى له بقوله تعالى: {قيماً} تصريحاً باللازم تأكيداً له، ومقيداً أنه مهيمن على ما قبله من الكتب مقيم لغيره، وقد مضى في الفاتحة ثم في الأنعام عن الإمام سعد الدين التفتازاني الشافعي ﵀ أن كل سورة افتتحت بالحمد فللإشارة إلى نعمة من أمهات النعم التي هي إيجاد وإبقاء أولاً، وإيجاد وإبقاء ثانياً، وأنه أشير في الفاتحة لكونها أم الكتاب إلى الأربع، وفي الأنعام إلى الإيجاد الأول وهو ظاهر، وفي هذه السورة إلى الإبقاء الأول، فإن نظام العالم وبقاء النوع الإنساني يكون بالنبي والكتاب.
doğruya ileticidir. Çünkü ıvec (عِوَج) -kesra ile-: manalardaki istikamet kaybıdır; fetha ile [avec] ise somut varlıklardadır. Ardından O'nun bir diğer hâlini Teâlâ'nın şu buyruğu ile getirdi: {قيماً} “Dosdoğru [olarak]”. Bu, gerekliliği [lazımı] teyit etmek üzere açıkça belirtmek ve kendisinden önceki kitaplar üzerinde gözetici ve başkalarını ikame edici olduğunu kayıt altına almak içindir. Fâtiha'da ve ardından En'âm'da İmam Sa'düddin et-Teftâzânî eş-Şâfiî'den rahmetullâhi aleyh nakledildiği üzere, hamd ile başlayan her sure, asıl nimetlerden bir nimete işaret eder ki bunlar da ilk olarak var etme (icad) ve varlıkta tutma (ibka), ikinci olarak da [ahirette] var etme ve varlıkta tutmadır. Fâtiha'da Kitab'ın anası (ümmü'l-kitab) olması sebebiyle bu dördüne birden, En'âm'da ise açık olduğu üzere ilk var edişe (icad-ı evvel), bu surede ise ilk varlıkta tutuşa (ibka-i evvel) işaret edilmiştir. Zira âlemin düzeni ve insan türünün bekası ancak Peygamber ve Kitap ile mümkündür.
10089. Metin
انتهى. ويؤيده أنه في هذه السورة ذكر أنه انتظم بأهل الكهف أمر من اطلع عليهم من أهل زمانهم ثم بالخضر ﵇ كثير من الأحوال، ثم بذي القرنين أمر جميع أهل الأرض بما يسر له من الأسباب التي منها السد الذي بيننا وبين ياجوج وماجوج الذين يكون بهم. إذا أخرجهم الله تعالى - فساد الأرض كلها، ثم ذكر في التي تليهما من أهل وده واصطفائه من اتبعهم لنظام العالم بما وفقهم له من طاعته، وبصرهم به من معرفته، واستمر كذلك في أكثر السور حتى ذكر السورة التي أشار فيها إلى الإيجاد الثاني، وأتبعها بالتي أشار فيها إلى الإبقاء الثاني، ولما كان إبقاء الأول يقتضي مهلة لبلوغ حد التكليف وإجراء القلم
[Teftâzânî'nin sözü] bitti. Bunu destekleyen husus şudur: Bu surede Ashâb-ı Kehf vasıtasıyla kendi dönemlerinde onlara vakıf olanların işlerinin düzene girdiği; ardından Hızır aleyhisselâm vasıtasıyla birçok hâlin intizama kavuştuğu; sonra Zülkarneyn vasıtasıyla, kendisine kolaylaştırılan sebeplerle bütün yeryüzü ahalisinin işinin düzene girdiği zikredilmiştir ki bu sebeplerden biri de bizimle Ye'cûc ve Me'cûc arasındaki settir. -Allah Teâlâ onları çıkardığında- bütün yeryüzünün fesadı onlar sebebiyle olacaktır. Ardından bu ikisini takip eden surede, Kendisine itaatte muvaffak kıldığı ve marifetini idrak ettirdiği kimselerle âlemin nizamı için onlara tabi olan dostlarından ve seçkin kullarından bahsetti. İkinci var edilişe (icad-ı sâni) işaret ettiği sureyi zikredene kadar surelerin çoğunda bu minval üzere devam etti ve onu da ikinci varlıkta tutuşa (ibka-i sâni) işaret eden sureyle takip ettirdi. İlk varlıkta tutuş; mükellefiyet çağına ulaşmak ve amellerin yazılması için bir mühlet,
10090. Metin
ثم مهلة أخرى يكون فيها العمل والاستعداد لما لأجله كان هذا الوجود من العرض على الرحمن، للجزاء بالإساءة أو الإحسان، ومهلة أخرى يُحبس فيها السابق من الخلائق إلى ورود مشرع الموت لانتظار اللاحق، إلى بلوغ ما ضرب سبحانه من الآجال، لأزمان الإمهال، وقيام الناس أجمعين، لرب العالمين، وهو البرزخ وكان ما قبل التكليف شبيهاً بالعدم إلا في تعلم الكتاب والتوحيد والاجتماع على أهل الدين والوفاء بما تقدموا فيه بالعهد من الأحكام، ودربوا عليه من الحلال والحرام، أشير إليه بما بين الفاتحة والأنعام التي هي سورة الإيجاد الأول من السور الأربع، وكأن سن الاحتلام كان أول الإيجاد من الإعدام، وأشير إلى بقية العمر وهو زمان التكليف بما بين الأنعام وهذه السورة من السور التي ذُكِرَ فيها مصارع الأولين وأخبار الماضين تحذيراً من مثل أحوالهم، لمن نسج على منوالهم، وختمت بالتحميد مقترناً بالتوحيد إشارة إلى أنه يجب الاجتهاد في أن يختم الأجل في أعلى ما يكون من خصال الدين، وأشير إلى مهلة البرزخ بما بين هذه وسورة الإيجاد الثاني من السور التي ذكر في غالبها مثل ذلك، وأكثر فيها كلها من ذكر الموت وما بعده من البرزخ الذي يكون لانقطاع العلائق باجتماع الخلائق، لأجل التجلي في رد العظمة، والكشف البليغ عن نفوذ الكلمة،
ardından kötülüğe ceza yahut iyiliğe mükâfat için Rahman'a arz olunmak üzere bu varoluşun gayesi olan amel ve hazırlığın yapılacağı başka bir mühlet; mühlet zamanları için Subhânehu'nun takdir ettiği ecellerin dolmasına ve insanların hep birlikte Âlemlerin Rabbi için ayağa kalkacağı vakte kadar, sonradan gelenleri beklemek üzere yaratılmışların ilkinin ölüm yoluna varmasıyla hapsedildiği başka bir mühlet -ki bu Berzahtır- gerektirdiğinden; mükellefiyet öncesi dönem Kitab'ı, tevhidi öğrenmek, din ehli etrafında toplanmak ve daha önce ahitleşilen hükümlere ve alıştırıldıkları helal ve harama vefa göstermek müstesna adeta yokluk gibi olduğundan, Fâtiha ile dört sureden ilki olan ve ilk var ediş suresi sayılan En'âm arasındaki surelerle buna işaret edilmiştir. Sanki büluğ çağı yokluktan ilk var oluş gibidir. Ömrün geri kalanına, yani mükellefiyet çağına ise En'âm ile bu sure arasındaki surelerle işaret edilmiştir ki bu surelerde, onların yolundan gidenleri uyarmak maksadıyla öncekilerin helak oldukları yerler ve geçmişlerin haberleri zikredilmiştir. Ve bu sure, ecelin dinin en yüce hasletleri üzere son bulması için çaba gösterilmesi gerektiğine işaretle tevhid ile birleşmiş bir hamd ile mühürlenmiştir. Berzah mühletine ise, bu sure ile çoğunda benzer hususların zikredildiği ikinci var ediş suresi arasındaki surelerle işaret edilmiştir. Bu surelerin tamamında ölümden ve sonrasındaki berzahtan çokça bahsedilmiştir ki bu berzah, azametin tecellisi ve ilahi kelamın mutlak nüfuzunun tam manasıyla açığa çıkması için yaratılmışların toplanmasıyla [dünyevi] bağların kopmasıdır.
10091. Metin
والتحلي بالحكم باستقرار الفريقين في دار النعيم أو غار الجحيم، وأكثر فيما بين هذه وبين سبأ من أمر البعث كثرة ليست فيما مضى حتى صدر بعضها به، وبناها عليه كسورتي الأنبياء {اقترب للناس حسابهم} [الأنبياء: ١] والحج {إن زلزلة الساعة شيء عظيم} [الحج: ١] ولما لم يكن بين البعث وما بعده مهلة لشيء من ذلك، عقب سورة الإيجاد الثاني بسورة الإبقاء الثاني من غير فاصل ولا حاجز ولا حائل - والله أعلم.
Ve iki fırkanın Naim yurdunda yahut Cehennem çukurunda karar kılmasına dair hükümle süslenmektir. Bu sure ile Sebe' suresi arasında, geçmişte olmadığı kadar çok ba's (yeniden diriliş) meselesine yer verilmiştir; hatta bazısı doğrudan bununla başlamış ve bunun üzerine bina edilmiştir; nitekim Enbiyâ Suresi'nin {اقترب للناس حسابهم} “İnsanların hesabı yaklaştı” [Enbiyâ: 1] ve Hac Suresi'nin {إن زلزلة الساعة شيء عظيم} “Kıyamet sarsıntısı gerçekten büyük bir şeydir” [Hac: 1] ayetlerinde olduğu gibi. Yeniden diriliş ile sonrası arasında bunlardan hiçbiri için bir mühlet bulunmadığından, ikinci var ediş suresini araya hiçbir fasıla, engel ve perde koymaksızın ikinci varlıkta tutuş suresiyle takip ettirmiştir -en doğrusunu Allah bilir-.
10092. Metin
ولما وصف الكتاب بما له من العظمة في جميع ما مضى من أوصافه من الحكمة والإحكام، والتفصيل والبيان، والحقية، والإخراج من الظلمات إلى النور، والجمع لكل معنى والتبيان لكل شيء، أتبعه ذكر فائدته مقدماً ما هو الأهم من درء المفسدة بالإنذار، لأنه مقامه كما هو ظاهر من {سبحان} فقال: {لينذر} وقصره على المفعول الأول ليعم كل من يصح قبوله الإنذار ولو تقديراً، وليفيد أن الغرض بيان المنذر به لا المنذر {بأساً شديداً} كائناً {من لدنه} أي أغرب ما عنده من الخوارق بما في هذا الكتاب من الإعجاز لمن خالف أمره من عذاب الدنيا والآخرة كوقعة بدر وغيرها المفيد لإدخال الإسلام
Kitab'ı geçmiş vasıflarındaki tüm azametiyle; hikmeti, sağlamlığı, ayrıntılı açıklaması, beyanı, hakikati, karanlıklardan aydınlığa çıkarması, her manayı kendisinde toplaması ve her şeyi açıklamasıyla niteleyince, ardından onun faydasını zikretmiş; uyarı ile fesadın giderilmesi en mühim husus olduğu için onu öne almıştır. Zira {سبحان} [İsrâ] suresinden de açıkça anlaşıldığı üzere makam bunu gerektirmektedir. Bu sebeple şöyle buyurdu: {لينذر} “Uyarın diye”. Hükmen de olsa uyarıyı kabul etmesi sahih olan herkesi kapsaması ve gayenin uyarılanı değil uyarılan şeyi açıklamak olduğunu ifade etmesi için bunu birinci mef'ul ile sınırlandırdı: {بأساً شديداً} “Çetin bir azapla”, [öyle bir azap ki] {من لدنه} “Kendi katından” olan; yani emrine muhalefet edenler için dünyada Bedir Vakası ve benzerleri gibi İslâm'ı
10093. Metin
عليهم وهم كارهون، بعد ما كانوا فيه من القوة وهو من الضعف {ويبشر المؤمنين} أي الراسخين في هذا الوصف {الذين يعملون الصالحات} وهو ما أمر به خالصاً له، وذلك من أسنان مفتاح الإيمان {أن لهم} أي من حيث هم عاملون {أجراً حسناً *} وهو النعيم، حال كونهم {ماكثين فيه أبداً *} بلا انقطاع أصلاً، فإن الأبد زمان لا آخر له، فجمعت هاتان العلتان جميع معاني الكتاب فإنه لا يكون كذلك إلا وقد جمع أيضاً جميع شرائع الدين وأمر المعاش وأمر المعاد وما يعنيهم فعله أو تركه أو اعتقاده، وما يتبع ذلك، وذلك هو القيم، أي المستقيم في نفسه، المقيم لغيره.
onlar istemedikleri hâlde üzerlerine hâkim kılan, daha önce sahip oldukları kuvvetin ardından bir zayıflığa düşüren dünya ve ahiret azabından, bu Kitap'taki mucizelerle O'nun katındaki en harikulade şeylerle uyarmak için [indirmiştir]. {ويبشر المؤمنين} “Ve müminleri müjdelemek için”, yani bu vasıfta kökleşmiş olanları; {الذين يعملون الصالحات} “Salih ameller işleyenleri” ki bu ameller, sırf O'nun rızası için emrettiği şeylerdir ve imanın anahtarının dişlerindendir; {أن لهم} “Onlar için olduğunu”, yani amelleri hasebiyle; {أجراً حسناً} “Güzel bir mükâfat” ki o Naim cennetidir; {ماكثين فيه أبداً} “Orada ebediyen kalıcılar olarak”, asla kesintiye uğramaksızın. Zira ebed, sonu olmayan bir zamandır. Bu iki gerekçe Kitab'ın bütün manalarını kendisinde toplamıştır; çünkü o, ancak dinin tüm şeriatlerini, maişet ve ahiret işlerini, yapmaları, terk etmeleri veya inanmaları gereken şeyleri ve bunlara bağlı hususları toplayarak bu şekilde olabilir. İşte bu da 'kayyim'dir; yani bizzat kendisi dosdoğru olan ve başkasını da dosdoğru kılandır.
10094. Metin
ولما كان الغالب على الإنسان المخالفة للأوامر، لما جبل عليه من النقائص، كان الإنذار فأهم أعاده لذلك ولأن المقام له كما مضى، ذاكراً فيه بعض المتعلق المحذوف من الآية التي قبلها، تبكيتاً لليهود المضلين لهؤلاء العرب ولمن قال بمقالتهم فقال تعالى: {وينذر}
İnsanın fıtratındaki noksanlıklar sebebiyle emirlere muhalefet etmesi galip olduğundan, uyarı daha mühim idi. Bu sebeple ve daha önce geçtiği üzere makam bunu gerektirdiğinden uyarıyı tekrar etti. Bu Arapları saptıran Yahudileri ve onların dediklerini söyleyenleri susturmak amacıyla bir önceki ayetten hazfedilen müteallakın bir kısmını burada zikrederek Teâlâ şöyle buyurdu: {وينذر} “Ve uyarsın diye”.
10095. Metin
واقتصر هنا على المفعول الأول ليذهب الفكر في الثاني الذي عبر عما يحتمل تقديره به فيما مضى ب {لدنه} - كل مذهب فيكون أهول {الذين قالوا اتخذ الله} أي تكلف ذو العظمة التي لا تضاهى كما يتكلف غيره أن أخذ {ولداً *} وهم بعض اليهود والنصارى والعرب؛ قال الأصبهاني: وعادة القرآن جارية بأنه إذا ذكر قصة كلية عطف عليها بعض جزئياتها تنبيهاً على كون ذلك لبعض أعظم جزئيات ذلك الكل، ولم أجعل الآية من الاحتباك لنقص المعنى، ثم استأنف معللاً في جواب من كأنه قال: ما لهم خصوا به الوعيد الشديد؟ فقال تعالى: {ما لهم به} أي القول {من علم} أصلاً لأنه مما لا يمكن أن يعلق العلم به لأنه لا وجود له ولا يمكن وجوده، ثم قرر هذا المعنى وأكد بقوله تعالى: {ولا لأبائهم} الذين هم مغتبطون بتقليدهم في الدين حتى في هذا الذي لا يتخيله عاقل، ولو أخطؤوا في تصرف دنيوي لمن يتبعوهم فيه، تنبيهاً عل أنه لا يحل لأحد أن يقول على الله تعالى ما لا علم له به، ولا سيما في أصول الدين، ثم هول أمر ذلك بقوله تعالى: {كبرت} أي مقالتهم هذه {كلمة}
Geçmişte {لدنه} “Kendi katından” ifadesiyle takdir edilebilen ikinci mef'ul hususunda zihnin her türlü korkunç ihtimale gidebilmesi ve böylece daha dehşetli olması için burada sadece birinci mef'ulle yetindi: {الذين قالوا اتخذ الله} “'Allah edindi' diyenleri”, yani dengi bulunmayan o azamet sahibi, başkalarının külfete girdiği gibi külfete girerek edindi [diyenleri], {ولداً} “Bir çocuk”. Bunlar Yahudilerin, Hristiyanların ve Arapların bir kısmıdır. İsfehânî şöyle demiştir: 'Kur'an'ın âdeti şudur ki, külli bir kıssayı zikrettiğinde, o bütünün en büyük cüzlerinden biri olduğuna dikkat çekmek üzere onun bazı cüzlerini ona atfeder.' Manada eksilme olmasın diye bu ayeti ihtibâk sanatından saymadım. Sonra sanki birisi 'Neden bu şiddetli tehdit özellikle onlara tahsis edildi?' demiş gibi cevap mahiyetinde gerekçelendirerek yeni bir cümleye başladı ve Teâlâ şöyle buyurdu: {ما لهم به} “Onların buna dair”, yani bu söze dair, {من علم} “Hiçbir bilgileri yoktur”, çünkü bu bilginin taalluk etmesi mümkün olmayan bir şeydir; zira bunun ne varlığı vardır ne de var olması mümkündür. Sonra bu manayı Teâlâ'nın şu buyruğuyla pekiştirip teyit etti: {ولا لأبائهم} “Babalarının da [yoktur]”; o babalar ki dinde akıllının tasavvur edemeyeceği bu hususta bile onları taklit etmekten sevinç duyarlar; oysa dünyevi bir tasarrufta hata etselerdi onlara uymazlardı. Bu, hiç kimsenin bilmediği bir şeyi Allah Teâlâ'ya isnat etmesinin helal olmadığına, bilhassa dinin asıllarında bunun caiz olmadığına dikkat çekmek içindir. Sonra Teâlâ şu buyruğuyla bu işin vahametini bildirdi: {كبرت} “Büyük oldu”, yani bu sözleri, {كلمة} “Bir söz olarak”,
10096. Metin
أي ما أكبرها من كلمة! وصوّر فظاعة اجترائهم على النطق بها بقوله تعالى: {تخرج من أفواههم} أي لم يكفهم خطورها في نفوسهم، وترددها في صدورهم، حتى تلفظوا بها، وكان تلفظهم بها على وجه التكرير - بما أشار إليه التعبير بالمضارع؛ ثم بين ما أفهمه الكلام من أنه كما أنهم لا علم لهم بذلك لا علم لأحد به أصلاً، لأنه لا وجود له فقال تعالى: {إن} أي ما {يقولون إلا كذباً *} أي قولاً لا حقيقة له بوجه من الوجوه.
yani bu ne büyük bir sözdür! Bu sözü telaffuz etmeye cüret edişlerinin çirkinliğini Teâlâ'nın şu buyruğuyla tasvir etti: {تخرج من أفواههم} “Ağızlarından çıkan”; yani bu sözün içlerinden geçmesi ve göğüslerinde dönüp durması onlara yetmedi, nihayet onu dilleriyle söylediler; ve muzari fiilin ifade ettiği üzere bu sözü tekrar tekrar söylediler. Sonra sözün gerektirdiği manayı; yani onlar bunu bilmedikleri gibi hiç kimsenin de buna dair bir bilgisi olmadığını, zira böyle bir şeyin var olmadığını açıklamak üzere Teâlâ şöyle buyurdu: {إن} “[Onlar] ancak” yani {يقولون إلا كذباً} “Yalandan başka bir şey söylemiyorlar”, yani hiçbir şekilde aslı astarı olmayan bir söz [söylüyorlar].
10097. Metin
وقال ابن الزبير في برهانه: من الثابت المشهور أن قريشاً بعثوا إلى اليهود بالمدينة يسألونهم في أمر رسول الله صلى الله عليه وعلى آله وسلم، فأجابت يهود بسؤاله عن ثلاثة أشياء، قالوا: فإن أجابهم فهو نبي، وإن عجز فالرجل متقول فرؤا فيه رأيكم، وهي الروح، وفتية ذهبوا في الدهر الأول وهم أهل الكهف، وعن رجل طواف بلغ مشارق الأرض ومغاربها، فأنزل الله عليه جواب ما سألوه، وبعضه في سورة الإسراء {ويسئلونك عن الروح} [الإسراء: ٨٥] الآية، واستفتح ﷾ سورة الكهف بحمده، وذكر نعمة الكتاب
İbnü'z-Zübeyr el-Burhân adlı eserinde şöyle der: 'Sabit ve meşhurdur ki Kureyş, Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında sormak üzere Medine'deki Yahudilere adam gönderdi. Yahudiler de ona üç şeyi sormalarını söyleyerek cevap verdiler ve dediler ki: Eğer bunlara cevap verirse o bir peygamberdir; şayet âciz kalırsa o uydurmacı bir adamdır, artık onun hakkında dilediğinizi yapın. Bunlar: Ruh, geçmiş devirlerde gitmiş olan gençler -ki onlar Ashâb-ı Kehf'tir- ve yeryüzünün doğularına ve batılarına ulaşan çokça gezen bir adam [Zülkarneyn] idi. Allah ona sordukları şeylerin cevabını indirdi; bir kısmı İsrâ Suresi'nde {ويسئلونك عن الروح} “Sana ruhtan soruyorlar” [İsrâ: 85] ayetindedir. Ve Azîz ve Celîl olan Allah, Kehf Suresi'ne Kendisine hamd ile başladı ve Kitap nimetini,
10098. Metin
وما أنزل بقريش وكفار العرب من البأس يوم بدر وعام الفتح، وبشارة المؤمنين بذلك وما منحهم الله تعالى من النعيم الدائم، وإنذار القائلين بالولد من النصارى وعظيم مرتكبهم وشناعة قولهم {إن يقولون إلا كذباً} وتسلية نبي الله صلى الله عليه وعلى آله وسلم في أمر جميعهم {فلعلك باخع نفسك} [الكهف: ٦] ، والتحمت الآي أعظم التحام، وأحسن التئام، إلى ذكر ما سأل عنه الكفار من أمر الفتية {أم حسبت أن أصحاب الكهف والرقيم كانوا من آياتنا عجباً} [الكهف: ٩] ثم بسطت الآي قصتهم، وأوضحت أمرهم، واستوفت خبرهم؛ ثم ذكر سبحانه أمر ذي القرنين وطوافه وانتهاء أمره، فقال تعالى {ويسئلونك عن ذي القرنين} [الكهف: ٨٣] الآيات، وقد فصلت بين القصتين بمواعظ وآيات مستجدة على أتم ارتباط، وأجل اتساق، ومن جملتها قصة الرجلين وجنتي أحدهما وحسن الجنتين وما بينهما وكفر صاحبهما واغتراره، وهما من بني إسرائيل، ولهما قصة، وقد أفصحت هذه الآي منها باغترار أحدهما بما لديه وركونه إلى توهم البقاء، وتعويل صاحبه على ما عند ربه ورجوعه إليه وانتهاء أمره - بعد المحاورة الواقعة في الآيات بينهما - إلى إزالة ما تخيل المفتون بقاءه، ورجع ذلك كأن لم يكن، ولم يبق بيده إلا الندم، ولا صح له من جنته بعد عظيم تلك البهجة سوى التلاشي والعدم، وهذه حال من ركن إلى ما سوى المالك، ومن كل شيء إلا وجهه ﷾ فان وهالك {إنما الحياة الدنيا لعب ولهو} [محمد: ٣٦] {ففروا إلى الله} [
Bedir günü ve fetih yılında Kureyş'in ve Arap kâfirlerinin başına indirilen çetin azabı, müminlerin bununla müjdelenmesini, Allah Teâlâ'nın onlara bağışladığı daimi nimeti, çocuk edindi diyen Hristiyanların uyarılmasını, işledikleri cürmün büyüklüğünü ve {إن يقولون إلا كذباً} “Onlar yalandan başka bir şey söylemiyorlar” [buyurarak] sözlerinin çirkinliğini, hepsinin durumu karşısında Allah'ın Nebisi'nin sallallâhu aleyhi ve sellem {فلعلك باخع نفسك} “Demek sen neredeyse kendini tüketeceksin” [Kehf: 6] [ayetiyle] teselli edilmesini zikretti. Ayetler en mükemmel bir irtibat ve en güzel bir uyumla kâfirlerin sorduğu gençlerin durumunun zikrine kadar birbirine bağlandı: {أم حسبت أن أصحاب الكهف والرقيم كانوا من آياتنا عجباً} “Yoksa sen Ashâb-ı Kehf ve Rakîm'in ayetlerimizden şaşılacak bir şey olduklarını mı sandın?” [Kehf: 9]. Ardından ayetler onların kıssasını detaylandırdı, durumlarını açıkladı ve haberlerini eksiksiz verdi. Sonra Subhânehu Zülkarneyn'in durumunu, seyahatlerini ve işinin neticesini zikrederek Teâlâ: {ويسئلونك عن ذي القرنين} “Sana Zülkarneyn'den soruyorlar” [Kehf: 83] ayetlerini buyurdu. İki kıssa arası, tam bir irtibat ve en yüce bir ahenk üzere yeni öğütler ve ayetlerle ayrıldı. Bunlardan biri de iki adamın, birinin iki bahçesinin, iki bahçenin güzelliğinin, aralarındaki durumun, bahçe sahibinin küfrünün ve aldanışının kıssasıdır; bu ikisi İsrâiloğulları'ndandı ve bir kıssaları vardı. Bu ayetler, onlardan birinin elindekilerle aldanışını, ebedilik vehmine kapılışını; diğerinin ise Rabbi katındakine güvenip O'na yönelişini ve ayetlerde aralarında geçen konuşmadan sonra durumun fitneye düşenin baki kalacağını hayal ettiği şeyin yok olmasına varışını açıkça anlatmıştır. O şeyler sanki hiç var olmamış gibi oldu, elinde pişmanlıktan başka bir şey kalmadı ve o büyük ihtişamdan sonra bahçesinden geriye yok oluş ve ademden başka bir şey kalmadı. Mâlik'ten başkasına dayananın ve -O'nun azze ve celle vechi müstesna- her şeyin fani ve helak olucu olduğunun hâli işte böyledir: {إنما الحياة الدنيا لعب ولهو} “Dünya hayatı ancak bir oyun ve eğlencedir” [Muhammed: 36], {ففروا إلى الله} “O hâlde Allah'a kaçın” [
10099. Metin
الذاريات: ٥٠] ثم أعقب ذلك بضرب مثل الحياة الدنيا لمن اعتبر واستبصر، وعقب تلك الآيات بقصة موسى والخضر ﵍ إلى تمامها، وفي كل ذلك من تأديب بني إسرائيل وتقريعهم وتوبيخ مرتكبهم في توقفهم عن الإيمان وتعنيفهم في توهمهم عند فتواهم لكفار قريش بسؤاله ﵇ عن القصص الثلاث أن قد حازوا العلم وانفردوا بالوقوف على ما لا يعلمه غيرهم، فجاء جواب قريش بما يرغم الجميع ويقطع دابرهم، وفي ذكر قصة موسى والخضر إشارة لهم لو عقلوا، وتحريك لمن سبقت له منهم السعادة، وتنبيه لكل موفق في تسليم الإحاطة لمن هو العليم الخبير، وبعد تقريعهم وتوبيخهم بما أشير إليه عاد الكلام إلى بقية سؤالهم فقال تعالى {يسئلونك عن ذي القرنين} إلى آخر القصة، وليس بسط هذه القصص من مقصودنا وقد حصل، ولم يبق إلا السؤال عن وجه انفصال جوابهم ووقوعه في السورتين مع أن السؤال واحد، وهذا ليس من شرطنا فلننسأه بحول الله إلى موضعه إن قدر به - انتهى.
Zâriyât: 50]. Ardından ibret alıp basiret gösterenler için dünya hayatının misali getirildi ve o ayetlerin peşinden tam haliyle Mûsâ ve Hızır'ın aleyhimesselâm kıssası zikredildi. Bütün bunlarda İsrâiloğulları'nın edeplendirilmesi, azarlanması, imandan geri durmalarındaki cürümlerinin kınanması ve Kureyş kâfirlerine üç kıssayı ona aleyhisselâm sormalarını salık verirken ilmi elde ettiklerini ve başkalarının bilmediği şeylere vakıf olmakta tek kaldıklarını zannetmelerindeki kaba tutumlarının yerilmesi vardır. Kureyş'e verilen cevap ise hepsinin burnunu sürtecek ve arkalarını kesecek şekilde geldi. Mûsâ ve Hızır kıssasının zikrinde, şayet aklederlerse onlar için bir işaret, içlerinden kendilerine saadet geçmiş olanları harekete geçirme ve her muvaffak kılınmış kimse için her şeyi kuşatan ilmi Alîm ve Habîr olana teslim etme uyarısı vardır. İşaret edilen azarlama ve kınamadan sonra söz onların kalan sorularına dönerek Teâlâ: {يسئلونك عن ذي القرنين} “Sana Zülkarneyn'den soruyorlar” buyurarak kıssanın sonuna kadar devam etti. Bu kıssaları genişçe anlatmak gayemiz değildir ve zaten gerçekleşmiştir. Geriye sadece, soru bir olduğu hâlde cevaplarının ayrılmasının ve iki surede yer almasının hikmetini sormak kalmıştır; bu da bizim şartımızdan değildir, Allah'ın havliyle takdir edilirse bunu kendi yerine erteleyelim.' [İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti.
10100. Metin
وقد تقدم في سورة الإسراء من الجواب عن هذا أن الروح ضمت إليها، لأنه من سر الملكوت كالإسراء، وبقي أنه لما أجمل سبحانه أمرها لما ذكر من عظيم السر، وعيب عليهم اشتغالهم بالسؤال وترك ما هو من عالمها، وهو أعظم منها ومن كل ما برز إلى الوجود من ذلك العالم من الروح
Bunun cevabına dair İsrâ Suresi'nde daha önce geçmişti ki ruh, tıpkı İsrâ gibi melekûtun sırlarından olduğu için o sureye eklendi. Geriye şu kaldı: Subhânehu, zikredilen büyük sırdan ötürü onun durumunu mücmel bırakıp, onların soruyla meşgul olmalarını ve onun âleminden olan, ondan ve o âlemden varlık sahasına çıkan her şeyden daha büyük olan manevi ruhu terk etmelerini ayıplayınca ki
10101. Metin
المعنوي الذي به صلاح الوجود كله، وهو القرآن العظيم، وعظم أمره بما ذكر في الإسراء إلى أن اقتضى الحال في إنهاء عظمته أن يدل على إصلاح الوجود به بما حرره وفصله وقرره من أمر السؤالين الباقيين اللذين هما من ظاهر الملك فيما ضم إليهما مما تم به الأمر، واتضح به ما له من جليل القدر، كان الأكمل في ذلك أن يكون ما انتظم به ذلك سورة على حدتها، ولما كان أمر أهل الكهف من حفظ الروح في الجسد على ما لم يعهد مثله ثم إفاضتها، قدم الجواب عن السؤال عنهم ليلي أمر الروح، وختم بذي القرنين لإحاطة أمره بما طاف من الأرض، ولما جعل من السد علماً على انقضاء شأن هذه الدار وختام أمرها، وطي ما برز من نشرها والله ﷾ أعلم.
bütün varlığın ıslahı onunladır ve o da Yüce Kur'an'dır; İsrâ'da zikredilenlerle onun şanını yüceltti, ta ki onun azametinin nihayete erdirilmesinde, zâhir-i mülkten olan diğer iki sorunun durumunu tahkik, tafsil ve takrir etmekle varlığın onunla ıslahına delalet etmeyi ve bunlara eklenen şeylerle işin tamamlanmasını ve onun yüce kadrinin vuzuha kavuşmasını gerektirince, en mükemmel olan husus, bunların intizam bulduğu şeyin müstakil bir sure olması idi. Ashâb-ı Kehf'in durumu, benzeri görülmemiş bir şekilde ruhun cesette korunması ve sonra [yeniden] saçılması kabilinden olduğu için, ruh meselesinin hemen ardından gelmesi maksadıyla onlara dair sorunun cevabı öne alındı. Zülkarneyn ile ise, onun yeryüzünü dolaşması hasebiyle durumunun ihatalı oluşu ve yapılan seddin bu dünyanın işinin sona ermesine, durumunun nihayete ermesine ve yayılmış olan şeylerinin dürülmesine bir alamet kılınması sebebiyle sona bırakıldı. En doğrusunu Azîz ve Celîl olan Allah bilir.
10102. Metin
ولما كان صلى الله عليه وعلى آله وسلم شديد الحرص على إيمانهم شفقة عليهم وغيرة على المقام الإلهي الذي ملأ قلبه تعظيماً له، خفض عليه سبحانه بقوله تعالى: {فلعلك باخع} أي فتسبب عن قولهم هذا، المباين جداً لما تريد لهم، الموجب لإعراضهم عنك أنك تشفق أنت ومن يراك على تلك الحالة من أتباعك من أن تكون قاتلاً {نفسك} من شدة الغم والوجد، وأشار إلى شدة نفرتهم وسرعة مفارقتهم وعظيم مباعدتهم بقوله تعالى: {على ءاثارهم} أي حين تولوا
O sallallâhu aleyhi ve sellem, onlara duyduğu şefkatten ve kalbini tazim ile dolduran ilahi makama gösterdiği gayretten dolayı onların iman etmelerine son derece hırslı olunca, Subhânehu Teâlâ şu buyruğuyla onun yükünü hafifletti: {فلعلك باخع} “Demek sen neredeyse tüketeceksin”, yani onların senin onlar için istediğin şeyden tamamen uzak olan ve senden yüz çevirmelerini gerektiren bu sözlerinden dolayı, sen ve bu hâldeyken seni gören tabilerin, aşırı keder ve üzüntüden {نفسك} “kendini” helak edeceksiniz diye endişe etmektesin. Onların aşırı nefretlerine, hızla ayrılıp gitmelerine ve çok uzaklaşmalarına Teâlâ şu buyruğu ile işaret etti: {على ءاثارهم} “Onların ardı sıra”, yani onlar yüz çevirdiklerinde
10103. Metin
عن إجابتك فكانوا كمن قوضوا خيامهم وأذهبوا أعلامهم {إن لم يؤمنوا} .
sana icabet etmekten kaçındılar da sanki çadırlarını söküp izlerini yok eden kimseler gibi oldular; {إن لم يؤمنوا} “Eğer inanmazlarsa”.
10104. Metin
ولما صور بعدهم، صور قرب ما دعاهم إليه ويسر تناوله بقوله تعالى: {بهذا الحديث} أي القيم المتجدد تنزيله على حسب التدريج {أسفاً *} منك على ذلك، والأسف: أشد الحزن والغضب؛ ثم بين علة إرشاده إلى الإعراض عنهم بغير ما يقدر عليه من التبليغ للبشارة والنذارة بأنهم لم يخرجوا عن مراده سبحانه، وأن الإيمان لا يقدر على إدخاله قلوبهم غيره فقال تعالى: {إنا} أي لا نفعل ذلك لأنا {جعلنا} بما لنا من العظمة {ما على الأرض} من المواليد الثلاثة: الحيوان والمعدن والنبات {زينة لها} بأن حسنّاه في العيون، وأبهجنا به النفوس، ولولا مضرة الحيوانات المؤذية من الحشرات وغيرها كانت الزينة بها ظاهرة، والظاهر أنه لو أطاع الناس كلهم لذهبت مضرتها فبدت زينتها، كما يكون على زمن عيسى ﵇ حيث تصير لعباً للولدان.
Onların uzaklığını tasvir edince, Teâlâ'nın şu buyruğuyla onları davet ettiği şeyin yakınlığını ve kolayca kavranabilir olduğunu tasvir etti: {بهذا الحديث} “Bu söze”, yani peyderpey indirilişi yenilenen bu dosdoğru söze [Kur'an'a]; {أسفاً} “Üzüntüden” dolayı kendini [tüketeceksin]. Esef (أَسَف): en şiddetli hüzün ve öfkedir. Sonra, onların Subhânehu'nun iradesinin dışına çıkmadıklarını, kalplerine imanı O'ndan başkasının girdirmeye güç yetiremeyeceğini bildirerek, müjdeleme ve uyarma tebliğinden güç yetirebildiği kadarı müstesna onlardan yüz çevirmesini irşad etmesinin gerekçesini açıkladı ve Teâlâ şöyle buyurdu: {إنا} “Şüphesiz biz”, yani biz böyle yapmayız çünkü {جعلنا} “Biz kıldık” azametimizle; {ما على الأرض} “Yeryüzünde olan şeyleri”, yani hayvan, maden ve bitkiden oluşan üç varlık sınıfını {زينة لها} “Onun için bir süs” yaptık; öyle ki onu gözlerde güzelleştirdik ve onunla nefisleri ferahlattık. Haşarat ve benzeri eziyet verici hayvanların zararı olmasaydı, onlardaki ziynet apaçık olurdu. Görünen o ki, bütün insanlar itaat etseydi onların zararı gider ve ziynetleri ortaya çıkardı; nitekim Îsâ aleyhisselâm zamanında onların çocukların oyuncağı hâline geleceği gibi.
10105. Metin
ولما أخبر بتزيينها، أخبر بعلته فقال تعالى: {لنبلوهم} أي نعاملهم معاملة المختبر الذي يسأل لخفاء الأمر عليه بقوله تعالى: {أيهم أحسن عملاً *} أي بإخلاص الخدمة لربه، فيصير ما كنا نعلمه منهم ظاهراً بالفعل
Onu süslediğini bildirince, Teâlâ şu buyruğuyla bunun gerekçesini bildirdi: {لنبلوهم} “Onları imtihan edelim diye”, yani durum kendisine gizli kaldığı için soru soran bir sınayıcının muamelesiyle onlara muamele edelim diye Teâlâ şöyle buyurdu: {أيهم أحسن عملاً} “Hangisi amelce daha güzeldir”, yani Rabbine hizmette ihlaslı davranarak; böylece onlar hakkında bildiğimiz şey fiilen açığa çıksın
10106. Metin
تقام به عليهم الحجة على ما يتعارفونه بينهم بأن من أظهر موافقة الأمر فيما نال من الزينة حاز المثوبة، ومن اجترأ على مخالفة الأمر بما آتيناه منها فعمل على أنها للتنعم بها فقط استحق العقوبة. ولما كان دعاء الزينة إلى حقيقة الحياة الدنيا من اللهو واللعب ظاهراً لموافقته لما طبعت عليه النفوس من الهوى لم يحتج إلى التنبيه عليه أكثر من لفظ الزينة.
ve aralarında bildikleri üzere aleyhlerine delil ikame edilsin; şöyle ki: Elde ettiği ziynette emre muvafakat gösteren mükâfatı kazanır; kendisine verdiğimiz bu ziynetle emre muhalefete cüret edip onu sırf zevk ü sefa için kullanan ise cezayı hak eder. Ziynetin nefislerin yaratılışında bulunan heva ve hevese uygun düşmesi sebebiyle insanı dünya hayatının hakikati olan oyun ve eğlenceye çağırması apaçık olduğundan, ziynet lafzından fazlasıyla buna dikkat çekilmesine ihtiyaç kalmamıştır.
10107. Metin
ولما كان دعاءها إلى الزهد فيها والإعراض عنها جملة والاستدلال بها على تمام علم صانعها وشمول قدرته على إعادة الخلائق كما ابتدأهم وغير ذلك خفياً، لكونه مستوراً عن العقول بهوى النفوس، نبه عليه بقوله تعالى: {وإنا لجاعلون} أي بما لنا من العظمة ثابت لنا هذا الوصف دائماً {ما عليها} من جميع تلك الزينة لا يصعب علينا شيء منه {صعيداً} أي تراباً بأن نهلك تلك الزينة بإزالة اخضرارها فيزول المانع من استيلاء التراب عليها ثم نسلط عليها الشموس والرياح فيردها بذلك إلى أصلها تراباً {جزراً *} أي يابساً لا ينبت شيئاً بطبعه، وكذا نفعل بمن سبب تسليط البلاء عليه من الحيوان آدمياً كان أو غيره سواء. ولما كان من المشاهد إعادة النبات بإذن الله تعالى بإنزال الماء عليه إلى الصورة النباتية التي هي الدليل على إحياء الموتى مرة بعد مرة ما دامت
Bu ziynetin insanı onda zühde, ondan tamamen yüz çevirmeye ve onunla Yaratıcısının kâmil ilmine ve mahlûkatı ilk yarattığı gibi yeniden diriltmeye olan kuşatıcı kudretine delil getirmeye çağırması ise nefislerin hevası sebebiyle akıllardan gizlenmiş olduğundan, Teâlâ şu buyruğuyla buna dikkat çekti: {وإنا لجاعلون} “Ve şüphesiz biz kılacağız”, yani azametimizle bu vasıf daima bize aittir; {ما عليها} “Onun üzerindeki her şeyi”, yani bütün o süsleri; bize bunlardan hiçbiri zor gelmez; {صعيداً} “Kuru bir toprak”, yani o ziynetin yeşilliğini giderip yok ederek toprağın ona hâkim olmasının önündeki engeli kaldırırız, sonra üzerine güneşleri ve rüzgârları musallat ederiz de böylece onu aslı olan toprağa döndürür; {جزراً} “Çorak [bir yer]” yaparız, yani tabiatı gereği hiçbir şey bitirmeyen kuru bir hâle getiririz. Üzerine belanın musallat edilmesine sebep olan insan veya başka bir hayvan olsun hepsine böyle yaparız. Yeryüzü bu surette var olduğu müddetçe,
10108. Metin
الأرض موجودة على هذه الصورة، طوي ذكر ذلك ستراً لهذا البرهان المنير عن الأغبياء المشغولين بالظواهر، علماً منه سبحانه بظهوره لأولي البصائر.
üzerine su indirilmesiyle bitkilerin Allah Teâlâ'nın izniyle defalarca ölülerin diriltilmesine delil olan bitki suretine döndürülmesi gözlemlendiğinden, basiret sahiplerine açıkça malum olduğunu bildiği için, bu parlak delili zâhirle meşgul olan ahmaklardan gizlemek üzere bunun zikri dürülmüştür.
10109. Metin
ولما كان هذا من العجائب التي تضاءل عندها العجائب، والغرائب التي تخضع لديها الغرائب، وإن صارت مألوفة بكثرة التكرار، والتجلي على الأبصار، هذا إلى ما له من الآيات التي تزيد على العد، ولا يحصر بحد، من خلق السماوات والأرض، واختلاف الليل والنهار، وتسخير الشمس والقمر والكواكب - وغير ذلك، حقر آية أصحاب الكهف - وإن كانت من أعجب العجب - لاضمحلالها في جنب ذلك، لأن الشيء إذا كان كذلك كثر ألفه فلم يعد عجباً، فنبه على ذلك بقوله تعالى عطفاً على ما تقديره: أعلمت أن هذا وغيره من عجائب قدرتنا؟ : {أم حسبت} على ما لك من العقل الرزين والرأي الرصين {أن أصحاب الكهف} أي الغار الواسع المنقور في الجبل كالبيت {والرقيم} أي القرية أو الجبل {كانوا} هم فقط {من ءاياتنا عجباً *} على ما لزم من تهويل السائلين من الكفرة من اليهود والعرب، والواقع أنهم - وإن كانوا من العجائب - ليسوا بعجب بالنسبة إلى كثرة آياتنا، وبالنسبة إلى هذا العجب النباتي الذي أعرضتم عنه بإلفكم له من كثرة تكرره فيكم، فإنه سبحانه أخرج نبات الأرض على تباين
Bu [yeniden diriliş ve yaratılış], yanında nice acayipliklerin küçüldüğü harikalardan ve nice garipliklerin boyun eğdiği garipliklerden biri olduğu hâlde -gerçi çokça tekrar edilmesi ve gözlerin önünde tecelli etmesiyle alışıldık hâle gelmiştir; ayrıca göklerin ve yerin yaratılması, gece ile gündüzün değişmesi, güneşin, ayın ve yıldızların boyun eğdirilmesi gibi sayılamayacak ve sınırlandırılamayacak kadar çok ayetleri de buna dâhildir- Ashâb-ı Kehf'in ayeti -her ne kadar şaşılacak şeylerin en şaşırtıcısı olsa da- bunların yanında önemsiz kaldığı için küçümsendi. Zira bir şey böyle olduğunda alışkanlık artar ve artık şaşılacak bir şey sayılmaz. Takdiri 'Bunun ve kudretimizin diğer acayipliklerinin farkına vardın mı?' olan söze atıfla Teâlâ şöyle buyurarak buna dikkat çekti: {أم حسبت} “Yoksa sandın mı?”, o ağırbaşlı aklın ve sağlam görüşünle, {أن أصحاب الكهف} “Ashâb-ı Kehf'in”, yani dağda ev gibi oyulmuş geniş mağaranın ehlinin, {والرقيم} “Ve Rakîm'in”, yani köyün veya dağın [ehlinin], {كانوا} “Olduklarını [mı?]” sadece onların, {من ءاياتنا عجباً} “Ayetlerimizden şaşılacak bir şey”, Yahudilerden ve Araplardan olan kâfir sorucuların bunu büyütmelerine rağmen! Gerçek şu ki onlar -her ne kadar harikalardan olsalar da- ayetlerimizin çokluğuna ve aranızda çokça tekrar ettiği için alışkanlığınız sebebiyle yüz çevirdiğiniz şu bitkisel harikaya nispetle şaşılacak bir şey değildir. Zira Subhânehu yeryüzünün bitkisini,
10110. Metin
أجناسه، واختلاف ألوانه وأنواعه، وتضاد طبائعه، من مادة واحدة، يهتز بالينبوع، يبهج الناظرين ويروق المتأملين، ثم يوقفه ثم يرده باليبس والتفرق إلى التراب فيختلط به حتى لا يميزه عن بقية التراب، ثم يرسل الماء فيختلط بالتراب فيجمعه أخضر يانعاً يهتز بالنمو على أحسن ما كان، وهكذا كل سنة، فهذا بلا شك أعجب حالاً ممن حفظت أجسامهم مدة عن التغير ثم ردت أرواحهم فيها، وقد كان في سالف الدهر يعمر بعض الناس أكثر من مقدار ما لبثوا، وهذا الكهف - قيل: هو في جبال بمدينة طرسوس وهو المشهور، وقال أبو حيان: قيل: هو في الروم، وقيل: في الشام، وقيل: في الأندلس، قال: في جهة غرناطة بقرب قرية تسمى لوشة كهف فيه موتى ومعهم كلب رمة، وأكثرهم قد انجرد لحمه، وبعضهم متماسك وقد مضت القرون السالفة ولم نجد من عرف شأنهم، ويزعم ناس أنهم أصحاب الكهف، ونقل عن ابن عطية قال: دخلت إليهم سنة أربع وخمسمائة فرأيتهم بهذه الحالة وعليهم مسجد وقريب منهم بناء رومي يسمى الرقيم، وهو في فلاة من الأرض، وبأعلى حضرة غرناطة مما يلي القبلة آثار مدينة قديمة يقال لها مدينة دقيوس، ونقل أبو حيان
farklı cinslerine, rengârenk türlerine ve zıt tabiatlarına rağmen tek bir maddeden çıkarmakta; kaynak suyuyla coşup bakanlara sevinç, tefekkür edenlere neşe vermektedir. Sonra onu durdurmakta, kuruma ve dağılma ile toprağa döndürüp onunla karıştırmakta ve diğer topraktan ayırt edilemez hâle getirmektedir. Sonra suyu göndermekte, su toprakla karışarak onu eskiden olduğu gibi en güzel şekilde büyüyen, yemyeşil ve taptaze bir biçimde toplamaktadır. İşte her sene böyledir! Bu, hiç şüphesiz bedenleri bir süre bozulmaktan korunup sonra içlerine ruhları iade edilenlerin durumundan daha şaşırtıcıdır. Zira geçmiş zamanlarda bazı insanlar onların kaldığı süreden daha uzun yaşamışlardır. Bu mağaranın -Tarsus şehrindeki dağlarda olduğu söylenmiştir ki meşhur olan da budur. Ebû Hayyân şöyle der: 'Rum diyarında olduğu, Şam'da olduğu ve Endülüs'te olduğu söylenmiştir. Dedi ki: Gırnata tarafında Lûşe (Loja) adı verilen bir köyün yakınında bir mağara vardır; içinde ölüler ve yanlarında çürümüş bir köpek bulunmaktadır. Çoğunun eti dökülmüş, bazısı ise bir arada durmaktadır; geçmiş asırlar geçtiği hâlde onların durumunu bilene rastlamadık. İnsanlar onların Ashâb-ı Kehf olduğunu iddia ederler.' İbn Atıyye'den şöyle nakledilmiştir: 'Beş yüz dört yılında onların yanına girdim, onları bu hâlde gördüm; üzerlerinde bir mescit ve yakınlarında Rakîm denilen Rum yapısı bir bina vardı. Burası çöl bir arazidedir. Gırnata'nın üst tarafında kıbleye bakan kısımda Dakyus şehri denilen kadim bir şehrin kalıntıları vardır.' Ebû Hayyân nakleder ki:
10111. Metin
عن أبيه أنه حين كان بالأندلس كان الناس يزورون هذا الكهف ويذكرون أنهم يغلطون في عدتهم إذا عدوهم وأن معهم كلباً، قال: وأما ما ذكرت من مدينة دقيوس التي بقبلي غرناطة، فقد مررت عليها مراراً لا تحصى، قال: ويترجح كون أصحاب الكهف بالأندلس - انتهى ملخصاً.
babası Endülüs'teyken insanların bu mağarayı ziyaret ettiklerini, onları saydıklarında sayılarında yanıldıklarını ve yanlarında bir köpek bulunduğunu anlattıklarını söyledi. Dedi ki: 'Gırnata'nın kıble tarafındaki Dakyus şehrine gelince, oradan sayısız defa geçtim.' Ve Ebû Hayyân Ashâb-ı Kehf'in Endülüs'te olmasının daha kuvvetli bir ihtimal olduğunu söyledi -özetle bitti-.
10112. Metin
قلت: وفيه نظر، والذي يرجح المشهور ما نقل البغوي وغيره عن سعيد بن جبير عن ابن عباس ﵄ قال: غزونا مع معاوية بحر الروم فمررنا بالكهف الذي فيه أصحاب الكهف فإن معاوية لم يصل إلى بلاد الأندلس والله أعلم.
Ben derim ki: Bunda tereddüt vardır. Meşhur olan görüşü kuvvetlendiren husus; Begavî ve diğerlerinin Saîd b. Cübeyr'den, onun da İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ naklettiği şu rivayettir: 'Muâviye ile birlikte Rum Denizi'nde gazaya çıktık ve içinde Ashâb-ı Kehf'in bulunduğu mağaraya uğradık.' Oysa Muâviye Endülüs beldelerine ulaşmamıştır. En doğrusunu Allah bilir.
10113. Metin
ولما صغر أمرهم بالنسبة إلى جليل آياته وعظيم بيناته وغريب مصنوعاته، لخص قصتهم التي عدوها عجباً وتركوا الاستبصار على وحدانية الواحد القهار بما هو العجب العجيب، والنبأ الغريب، فقال تعالى: {إذ أوى} أي كانوا على هذه الصفة حين أووا، ولكنه أبرز الضمير لبيان أنهم شبان ليسوا بكثيري العدد فليست لهم أسنان استفادوا بها من التجارب والتعلم ما اهتدوا إليه من الدين والدنيا، ولا كثرة حفظوا بها ممن يؤذيهم أيقاظاً ورقوداً
Onların durumu O'nun yüce ayetlerine, azametli delillerine ve harikulade sanat eserlerine nispetle küçültülünce; şaşılacak şey sayıp da asıl hayret verici harika ve garip haber olan şeylerle Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ın birliğini idrak etmeyi terk ettikleri kıssalarını özetleyerek Teâlâ şöyle buyurdu: {إذ أوى} “O vakit sığınmışlardı”, yani sığındıkları vakit bu sıfattaydılar. Ancak onların sayıca çok olmayan gençler olduklarını; uyanıkken de uykudayken de kendilerine eziyet edecek kimselerden korunacak bir çokluğa ve din ve dünya hususunda hidayete erdikleri şeyleri tecrübe ve öğrenme yoluyla elde edecekleri bir yaşa sahip olmadıklarını beyan etmek üzere zamiri açık isim olarak getirerek
10114. Metin
فقال تعالى: {الفتية} وهو أصحاب الكهف المسؤول عنهم، والشبان أقبل للحق وأهدى للسبيل من الشيوخ {إلى الكهف} المقارب لقريتهم المشهور ببلدتهم فراراً بدينهم كما أويت أنت والصديق إلى غار ثور فراراً بدينكما {فقالوا} عقب استقرارهم فيه: {ربنا ءاتنا} ولما كانت الموجودات - كما مضى عن الحرالي في آل عمران - على ثلاث رتب: حكميات جارية على قوانين العادات، وعنديات خارقة للمطردات ولدنيات مستغرقة في الأمور الخارقات، طلبوا أعلاها فقالوا: {من لدنك} أي من مستبطن الأمور التي عندك ومستغربها {رحمة} أي إكراماً تكرمنا به كما يفعل الراحم بالمرحوم {وهيىء لنا} أي جميعاً لا تخيب منا أحداً {من أمرنا رشداً *} أي وجهاً ترشدنا فيه إلى الخلاص في الدارين، لا جرم صارت قصتهم على حسب ما أجابهم ربهم بديعة الشأن فردة في الزمان، يتحدث بها في سائر البلدان، في كل حين وأوان.
Teâlâ şöyle buyurdu: {الفتية} “O gençler”; onlar kendilerinden sorulan Ashâb-ı Kehf'tir. Gençler, hakkı kabule ve doğru yola ermeye yaşlılardan daha yatkındırlar. {إلى الكهف} “Mağaraya [sığınmışlardı]”, dinlerini kurtarmak için köylerine yakın ve beldelerinde meşhur olan mağaraya; tıpkı senin ve Sıddîk'ın dininizi korumak için Sevr Mağarası'na sığındığınız gibi. {فقالوا} “Ve demişlerdi ki” oraya yerleştikten sonra: {ربنا ءاتنا} “Rabbimiz! Bize ver”. Harâlî'den Âl-i İmrân'da nakledildiği üzere varlıklar üç mertebe üzeredir: Âdet kurallarına göre cereyan eden hikmet mertebesi, alışılagelmişi aşan indiyat mertebesi ve harikulade işlere dalmış ledüniyat mertebesi. Onlar en yücesini talep ederek şöyle dediler: {من لدنك} “Kendi katından”, yani Senin katındaki işlerin en gizli ve en harikulade olanından, {رحمة} “Bir rahmet”, yani merhamet edenin merhamet olunana yaptığı gibi bize ikram edeceğin bir ikram [ver], {وهيىء لنا} “Ve bizim için hazırla”, yani hiçbirimizi mahrum bırakmaksızın hepimiz için, {من أمرنا رشداً} “İşimizden bir doğruluk [ve kurtuluş]”, yani her iki cihanda da bizi kurtuluşa erdireceğin bir cihet [hazırla]. Şüphesiz Rablerinin onlara icabet etmesi sebebiyle onların kıssası her an ve her vakit bütün beldelerde anlatılan, çağlar üstü, benzersiz ve eşsiz bir şana sahip olmuştur.
10115. Metin
ولما أجابهم سبحانه، عبر عن ذلك بقوله تعالى: {فضربنا} أي عقب هذا القول وبسببه {على ءاذانهم} أي سددناها وأمسكناها عن
Subhânehu onlara icabet edince, bunu Teâlâ'nın şu buyruğuyla ifade etti: {فضربنا} “Bunun üzerine biz vurduk”, yani bu sözün ardından ve onun sebebiyle; {على ءاذانهم} “Kulaklarına”, yani onları tıkadık ve onları işitmekten
10116. Metin
السمع، وكان أصله؛ ضربنا عليها حجاباً بنوم ثقيل لا تزعج منه الأصوات، لأن من كان مستيقظاً أو نائماً نوماً خفيفاً وسمعه صحيح سمع الأصوات {في الكهف} أي المعهود.
alıkoyduk. Aslı şuydu: Seslerin kendisini rahatsız edemeyeceği ağır bir uykuyla onların üzerine bir perde çektik; çünkü uyanık olan yahut hafif uyuyan kimse, işitmesi sağlamsa sesleri duyar; {في الكهف} “Mağarada”, yani bilinen o mağarada.
10117. Metin
ولما كانت مدة لبثهم نكرة بما كان لأهل ذلك الزمان من الشرك، عبر بما يدل على النكرة فقال تعالى: {سنين} : ولما كان ربما ظن أنه ذكر السنين للمبالغة لأجل بعد هذا النوم عن العادة، حقق الأمر بأن قال مبدلاً منها معرفاً لأن المراد بجمع القلة هنا الكثرة: {عدداً} أي متكاثرة؛ قال الزجاج كل شيء مما يعد إذا ذكر فيه العدد ووصف أريد كثرته لأنه إذا قل فهم مقدار عدده بدون التقدير فلم يحتج إلى أن يعد. {ثم بعثناهم} أي نبهناهم من ذلك النوم {لنعلم} علماً مشاهداً لغيرنا كما كنا نعلم غيباً ما جهله من يسأل فيقول: {أي الحزبين} هم أو من عثر عليهم من أهل زمانهم {أحصى} أي حسب وضبط {لما} أي لأجل علم ما
Kaldıkları süre o devrin ehlinin şirki sebebiyle bilinmez (nekre) olduğundan, bilinmezliğe delalet eden lafızla ifade ederek Teâlâ: {سنين} “Yıllarca” buyurdu. Bu uykunun âdetten uzaklığı sebebiyle senelerin mübalağa için zikredildiği zannedilmesin diye, azlık çoğulunun (cem-i kıllet) burada çokluk anlamına geldiğini bildirmek üzere ondan bedel yaparak meseleyi tahkik etti ve: {عدداً} “Sayılı [olarak / nice yıllar]”, yani pek çok [yıl] buyurdu. Zeccâc şöyle demiştir: 'Sayılan şeylerden biri zikredilip adet ile nitelendiğinde onun çokluğu kastedilir; çünkü az olduğunda saymaya gerek kalmaksızın miktarı anlaşılır, bu yüzden sayılmaya ihtiyaç duymaz.' {ثم بعثناهم} “Sonra onları uyandırdık”, yani o uykudan onları kaldırdık; {لنعلم} “Bilelim diye”, başkaları için müşâhede edilen bir ilimle bilelim diye; nitekim soranın ' {أي الحزبين} İki gruptan hangisi -onlar mı yoksa o devrin insanlarından onlara vakıf olanlar mı?- {أحصى} daha iyi hesap etti' diyerek bilmediği gaybı biz biliyorduk; {لما} “Neyi [hesap ettiğini bilmek için]”, yani ne kadar bilindiğini;
10118. Metin
{لبثوا أمداً *} أي وقع إحصاءه لمدة لبثهم فإنهم هم أحصوا لبثهم فقالوا: لبثنا يوماً أو بعض يوم، ثم تبرؤوا من علم ذلك وردوه إلى عالمه وأهل البلد، أحصوا ذلك بضرب النقد الذي وجد معهم أو غير ذلك من القرائن التي دلتهم عليه، ولكنهم وإن صادق قولهم ما في نفس الأمر أو قريباً منه فعلى سبيل الظن والتقريب، لا القطع والتحديد، بقوله تعالى
{لبثوا أمداً} “Kaldıkları süreyi”, yani kaldıkları müddeti sayıp zaptettiklerini [göstermek için]. Zira onlar kaldıkları süreyi hesap ederek: 'Bir gün yahut günün bir kısmı kadar kaldık' dediler; sonra bu bilgiden sıyrılıp onu hakkıyla bilene ve şehir ehline havale ettiler. Şehir halkı ise bunu yanlarında bulunan basılmış parayla yahut kendilerine yol gösteren diğer karinelerle hesapladılar. Fakat onların sözü vakıaya uygun veya ona yakın düşse bile kesin ve net olarak değil, ancak zan ve takrib yoluyladır. Nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur:
10119. Metin
{قل الله أعلم بما لبثوا} [الكهف: ٢٦] فإذا علم بجهل كل من الحزبين بأمرهم أن الله هو المختص بعلم ذلك، علم أنه المحيط بصفات الكمال، وأنه لم يتخذ ولداً، ولا له شريك في الملك، وأنه أكبر من كل ما يقع في الوهم.
{قل الله أعلم بما لبثوا} “De ki: Onların ne kadar kaldığını en iyi Allah bilir” [Kehf: 26]. İki grubun da onların durumuna dair bilgisizliği ile bunu bilmenin yalnızca Allah'a mahsus olduğu anlaşılınca, O'nun kemal sıfatlarını ihata ettiği, çocuk edinmediği, mülkünde hiçbir ortağı olmadığı ve vehme gelen her şeyden daha büyük olduğu bilinmiş olur.
10120. Metin
ولما كان الكلام على اختلاف وقع في مدتهم، وكان الحزبان معاً هم ومن خالفهم متقاربين في الجهل بإحصائه على سبيل القطع وكان اليهود الذين أمروا قريشاً بالسؤال عن أمرهم تشكيكاً في الدين لا يعلمون أمرهم على الحقيقة، نبه على ذلك بقوله - جواباً لمن كأنه قال: أيهما أحصاه؟ : {نحن} أو يقال: ولما أخبر الله سبحانه عن مسألة قريش الثانية، وهي قصة أهل الكهف، مجملاً لها بعض الإجمال بعد إجمال الجواب عن المسألة الأولى، وهي الروح،
Söz onların süresinde vuku bulan ihtilaf üzerine olunca ve her iki grup da onlara muhalif olanlarla birlikte kesin bilgiye dayalı hesaplama hususundaki cehalette birbirine yakın olunca ve dinde şüphe uyandırmak için Kureyş'e onların durumunu sormayı emreden Yahudiler de onların durumunu hakikatiyle bilmeyince, sanki 'Hangisi daha iyi hesap etti?' diyen kimseye cevap olarak Teâlâ: {نحن} “Biz” buyurarak buna dikkat çekti. Yahut şöyle denir: Allah Subhânehu, Kureyş'in ilk meselesi olan ruh hakkındaki cevabı mücmel bıraktıktan sonra, ikinci meseleleri olan Ashâb-ı Kehf kıssasını da bir nebze mücmel olarak haber verince,
10121. Metin
كان السامع جديراً بأن تستشرف نفسه إلى بيان أكثر من ذلك فيضيق صدره خشية الاقتصار على ما وقع من ذلك من الأخبار، فقال جواباً لمن كأنه قال: اسأل الإيضاح وبيان الحق من خلاف الحزبين: نحن {نقص} أي نخبر إخباراً تابعاً لآثارهم قدماً فقدماً {عليك} على وجه التفصيل {نبأهم بالحق} أي خبرهم العظيم وليس أحد غيرنا إلا قصاً ملتبساً بباطل: زيادة أو نقص، فكأنه قيل: ما كان نبأهم؟ فقال تعالى: {إنهم فتية} أي شبان {ءامنوا بربهم} المحسن إليهم الناظر في مصالحهم الذي تفرد بخلقهم ورزقهم، وهداهم بما وهب لهم في أصل الفطرة من العقول الجيدة النافعة.
dinleyicinin nefsi bundan daha fazlasının beyanına iştiyak duymaya ve anlatılan bu haberlerle yetinilmesinden korkarak göğsü daralmaya elverişli idi. Sanki 'Açıklamayı ve iki grubun ihtilafından hakkın beyanını iste' diyen kimseye cevap olarak şöyle buyurdu: Biz {نقص} “Anlatıyoruz”, yani onların izlerini adım adım takip eden bir haber verişle, {عليك} “Sana” detaylı bir şekilde; {نبأهم بالحق} “Onların haberini hak ile”, yani onların büyük haberini [anlatıyoruz]. Bizden başka hiç kimse [bunu tam anlatamaz], meğerki bâtılın, fazlalığın veya noksanlığın karıştığı bir anlatım olsun. Sanki 'Onların haberi ne idi?' denildi de Teâlâ şöyle buyurdu: {إنهم فتية} “Şüphesiz onlar gençtiler”, yani delikanlılardı; {ءامنوا بربهم} “Rablerine iman etmişlerdi”, kendilerine ihsanda bulunan, maslahatlarını gözeten, onları yaratmada ve rızıklandırmada tek olan ve fıtratlarının aslında kendilerine bahşettiği sağlam ve faydalı akıllarla onları hidayete erdiren [Rablerine].
10122. Metin
ولما دل على الإحسان باسم الرب، وكان في فعله معهم من باهر القدرة ما لا يخفى، التفت إلى مقام العظمة فقال تعالى عاطفاً على ما تقديره: فاهتدوا بإيمانهم: {وزدناهم} بعد أن آمنوا {هدى} بما قذفنا في قلوبهم من المعارف، وشرحنا لهم صدورهم من المواهب التي حملتهم على ارتكاب المعاطب، والزهد في الدنيا والانقطاع إليه {وربطنا} بما لنا من العظمة {على قلوبهم} أي قويناها، فصار ما فيها من القوى مجتمعاً غير مبدد، فكانت حالهم في الجلوة كحالهم
Rab ismiyle ihsana delalet edip onlara yaptığı muamelede apaçık olan parlak kudret gizli kalmayınca, azamet makamına iltifat ederek, takdiri 'İmanları sebebiyle hidayete erdiler' olan söze atıfla Teâlâ şöyle buyurdu: {وزدناهم} “Ve biz onların artırdık”, iman etmelerinden sonra, {هدى} “Hidayetlerini”; kalplerine ilka ettiğimiz marifetlerle ve onları tehlikelere atılmaya, dünyada zühde ve O'na yönelmeye sevk eden bağışlarla göğüslerini genişletmek suretiyle [artırdık]. {وربطنا} “Ve bağladık” azametimizle, {على قلوبهم} “Kalplerini”, yani onları kuvvetlendirdik; böylece kalplerindeki güçler dağılmayıp bir araya geldi ve aşikârda da hâlleri tıpkı
10123. Metin
في الخلوة {إذ قاموا} لله تعالى حق القيام في ذلك الجيل الكافرين بين يدي طاغيتهم دقيانوس {فقالوا} مخالفين لهم: {ربنا} الذي يستحق أن نفرده بالعبادة لتفرده بتدبيرنا، هو {رب السماوات والأرض} أي موجدهما ومدبرهما {لن ندعوا من دونه إلهاً *} بعد أن ثبت عجز كل من سواه، والله {لقد قلنا إذاً} أي إذا دعونا من دونه غيره {شططاً} أي قولاً ذا بعد مفرط عن الحق جداً؛ ثم شرعوا يستدلون على كونه شططاً بأنه لا دليل عليه، ويجوز أن يكونوا لما قالوا ذلك عرض لهم الشيطان بشبهة التقليد فقالوا مجيبين عنها: {هؤلاء} وأن يكونوا قالوا ذلك للملك إنقاذاً له من شرك الجهل، وبين المشار إليهم بقولهم: {قومنا} أي وإن كانوا أسن منا وأقوى وأجل في الدنيا {اتخذوا} أي مخالفين مع منهاج العقل داعي الفطرة الأولى {من دونه ءالهة} أشركوهم معه لشبهة واهية استغواهم بها الشيطان؛ ثم استأنفوا على طريق التخصيص ما ينبه على أنهم من حين عبادتهم إلى الآن لم يأتوا على ذلك بدليل، فقالوا منبهين على فساد التقليد في أصول الدين وأنه لا مقنع فيه بدون القطع: {لولا} أي هلا {يأتون} الآن.
tenhadaki hâlleri gibi oldu; {إذ قاموا} “O vakit ayağa kalkmışlardı”, o kâfir nesil içinde tağutları Dekyanus'un huzurunda Allah Teâlâ için hakkıyla kıyam ettiklerinde, {فقالوا} “Ve demişlerdi ki” onlara muhalefet ederek: {ربنا} “Bizim Rabbimiz”, bizi tedbir etmesinde tek olduğu için ibadeti yalnızca kendisine tahsis etmemize layık olan, {رب السماوات والأرض} “Göklerin ve yerin Rabbidir”, yani onları var eden ve idare edendir; {لن ندعوا من دونه إلهاً} “Biz O'ndan başka hiçbir ilaha asla yalvarmayız”, O'nun dışındaki her şeyin âcizliği sabit olduktan sonra. Allah'a andolsun, {لقد قلنا إذاً} “O takdirde andolsun biz söylemiş oluruz”, yani O'ndan başka birine yalvarırsak, {شططاً} “Haktan pek uzak bir söz”, yani haktan had safhada uzaklaşmış bir söz [söylemiş oluruz]. Sonra bunun bâtıl olduğuna dair hiçbir delil bulunmadığını delil getirmeye başladılar. Şöyle de olabilir: Onlar bunu söylediklerinde şeytan onlara taklit şüphesini fısıldadı da buna cevap olarak {هؤلاء} “Şunlar” dediler. Yahut cehalet şirkinden kurtarmak için bunu krala söylemiş olabilirler. İşaret edilenleri şu sözleriyle açıkladılar: {قومنا} “Bizim kavmimizdir”, yani bizden daha yaşlı, daha güçlü ve dünyada daha saygın olsalar bile; {اتخذوا} “Edindiler”, aklın yoluyla ilk fıtratın çağrısına muhalefet ederek, {من دونه ءالهة} “O'ndan başka ilahlar”, şeytanın kendilerini ayarttığı çürük bir şüphe sebebiyle O'na ortak koştular. Sonra ibadet ettikleri andan şu ana kadar buna dair hiçbir delil getiremediklerine dikkat çeken hususu tahsis yoluyla yeniden ifade ederek, dinin asıllarında taklidin fesadını ve kesin delil olmaksızın taklidin tatmin edici olmadığını bildirmek üzere şöyle dediler: {لولا} “Gerekmez miydi?”, yani bari {يأتون} “Getirselerdi ya” şimdi.
10124. Metin
ولما كانوا بعبادتهم لهم قد أحلوهم محل العلماء، قال تعالى: {عليهم} أي على عبادتهم إياهم، وحققوا ما أرادوا من الاستعلاء بقولهم: {بسلطان} أي دليل قاهر {بين} مثل ما نأتي نحن على تفرد معبودنا بالأدلة الظاهرة، والبراهين الباهرة، فإن مثل هذا الأمر لا يقنع فيه بدون ذلك، وقد جمعنا الأدلة كلها في الاستدلال على تفرد الله باستحقاقه للعبادة بأنه تفرد بخلق الوجود، فتسبب عن عجزهم عن دليل أنهم أظلم الظالمين لافتعالهم الكذب عن ملك الملوك ومالك الملك، فلذلك قالوا: {فمن أظلم ممن افترى} أي تعمد {على الله} أي الملك الأعظم {كذباً *} فالآية دالة على فساد التقليد في الوحدانية.
Onlara tapmakla o putları âlimler mertebesine koydukları için Teâlâ: {عليهم} “Onlara dair”, yani onlara tapmalarına dair [buyurdu]. Ve şu sözleriyle murat ettikleri üstünlüğü tahkik ettiler: {بسلطان} “Bir delille”, yani kahredici bir delille, {بين} “Açık”; tıpkı bizim mabudumuzun tekliğine dair getirdiğimiz açık deliller ve parlak bürhanlar gibi. Zira böyle bir meselede bundan aşağısı ile ikna olunmaz. Biz ise Allah'ın ibadete layık olmada tek olduğuna delil getirirken bütün delilleri O'nun varlığı yaratmada tek oluşunda topladık. Bir delil getirmekten âciz kalmaları sebebiyle, mülkün Mâlik'i ve meliklerin Melik'i hakkında yalan uydurduklarından ötürü zalimlerin en zalimi oldular; bu yüzden şöyle dediler: {فمن أظلم ممن افترى} “Uydurandan daha zalim kim olabilir?”, yani kasten uydurandan, {على الله} “Allah'a karşı”, yani en yüce Melik'e karşı, {كذباً} “Bir yalan”. Ayet, tevhid konusunda taklidin bâtıl olduğuna delalet etmektedir.
10125. Metin
ولما استدلوا على معتقدهم، وعلموا سفه من خالفهم، وهم قوم لا يدان لهم بمقاومتهم، لكثرتهم وقلتهم، تسبب عن ذلك هجرتهم ليسلم لهم دينهم، فقال تعالى شارحاً لما بقي من أمرهم، عاطفاً على ما تقديره: وقالوا أو من شاء الله منهم حين خلصوا من قومهم نجياً: لا ترجعوا إلى قومكم أبداً ما داموا على ما هم عليه، هذا إن كان المراد قيامهم بين يدي دقيانوس، وإن كان المراد من القيام الانبعاث بالعزم الصادق لم يحتج إلى هذا التقدير: {وإذ} أي حين {اعتزلتموهم}
İnançlarına delil getirip kendilerine muhalefet edenlerin akılsızlığını anladıklarında ve onların çokluğu, kendilerinin ise azlığı sebebiyle karşı koyamayacakları bir topluluk olunca, dinlerinin selamette kalması için hicret etmeleri gerekti. Teâlâ, onların kalan işlerini açıklayarak ve takdiri 'Kavimlerinden ayrılıp baş başa kaldıklarında dediler ki yahut içlerinden Allah'ın dilediği kimse dedi ki: Onlar bu hâl üzere kaldıkları müddetçe kavminize asla dönmeyin' olan söze atıfla şöyle buyurdu -bu, Dekyanus'un huzurunda ayağa kalkmaları murat edildiği takdirdedir; şayet kıyamdan murat sadık bir azimle harekete geçmek ise bu takdire gerek kalmaz-: {وإذ} “Ve hani”, yani o vakit ki, {اعتزلتموهم} “Siz onlardan ayrıldınız”,
10126. Metin
أي قومكم {وما} أي واعتزلتم ما {يعبدون إلا الله} أي الذي له صفات الكمال، وهذا دليل على أنهم كانوا يشركون، ويجوز أن يكونوا سموا الانقياد كرهاً لمشيئته والخضوع بزعمهم لاقضيته عبادة {فأوا} أي بسبب هذا الاعتزال، وهذا دليل العامل في {إذ} {إلى الكهف} أي الغار الذي في الجبل {ينشر} أي يحيي ويبعث {لكم ربكم} الذي لم يزل يحسن إليكم {من رحمته} ما يكفيكم به من المهم من أمركم {ويهيىء لكم من أمركم} الذي من شأنه أن يهمكم {مرفقاً *} ترتفقون به، وهو بكسر الميم وفتح الفاء في قراءة الجماعة، وبفتحها وكسر الفاء للنافع وابن عامر، وهذا الجزم من آثار الربط على قلوبهم بما علموا من قدرته على كل شيء، وحمايته من لاذ به ولجأ إليه وعبده وتوكل عليه، ففعلوا ذلك ففعل الله ما رجوه فيه، فجعل لهم أحسن مرفق بأن أنامهم ثم أقامهم بعد مضي قرون ومرور دهور، وهدى بهم ذلك الجيل الذي أقامهم فيه {وترى} لو رأيت كهفهم {الشمس إذا طلعت} .
yani kavminizden, {وما} “Ve [ayrıldınız]”, {يعبدون إلا الله} “Allah'tan başka taptıklarından”, yani kemal sıfatlarına sahip olan [Allah'tan başka]. Bu, onların şirk koştuklarına delildir. İstemeyerek de olsa O'nun meşietine boyun eğmeyi ve iddialarına göre O'nun kazasına teslim olmayı 'ibadet' olarak isimlendirmiş olmaları da caizdir. {فأوا} “O hâlde sığının”, yani bu ayrılış sebebiyle -ki bu {إذ} zarfının amiline delildir-, {إلى الكهف} “Mağaraya”, yani dağdaki o mağaraya; {ينشر} “Yaysın [ve bahşetsin]”, yani diriltsin ve göndersin, {لكم ربكم} “Rabbiniz size”, size daima ihsanda bulunmuş olan [Rabbiniz], {من رحمته} “Kendi rahmetinden”, işinizden mühim olan hususlarda size yetecek kadarını, {ويهيىء لكم من أمركم} “Ve sizin için işinizden hazırlasın”, sizi endişelendirmesi muhtemel olan işinizden, {مرفقاً} “Bir kolaylık ve fayda”, kendisinden yararlanacağınız bir kolaylık. Bu kelime cemaat kıraatinde mim'in kesrası ve fâ'nın fethasıyla (mırfakan), Nâfi' ve İbn Âmir'in kıraatinde ise mim'in fethası ve fâ'nın kesrasıyla (merfikan) okunmuştur. Bu kesin inanç, O'nun her şeye kadir olduğunu, Kendisine sığınan, iltica eden, ibadet eden ve tevekkül eden kimseyi koruyacağını bilmelerinden dolayı kalplerinin kuvvetlendirilmesinin (rabt) eserlerindendir. Onlar bunu yaptılar; Allah da onların O'na bağladıkları umutları gerçekleştirdi ve onları uyutup sonra asırlar ve devirler geçtikten sonra uyandırarak ve kendilerini uyandırdığı o nesli onlar vasıtasıyla hidayete erdirerek onlar için en güzel kolaylığı kıldı. {وترى} “Ve görürsün”, şayet onların mağaralarını görseydin, {الشمس إذا طلعت} “Güneşi doğduğu zaman”.
10127. Metin
ولما كان حالهم خفياً، وكذا حال انتقال الشمس عند من لم يراقبه،
Onların hâli gizli olduğu gibi, onu gözetlemeyen kimse için güneşin yer değiştirmesi de gizli olduğundan,
10128. Metin
أدغم تاء التفاعل نافع وابن كثير وأبو عمرو، وأسقطها عاصم وحمزة والكسائي، فقال تعالى: {تزاور} أي تتمايل وتتحرف، ولعل قراءة ابن عامر ويعقوب تزور بوزن تحمر ناظرة إلى الحال عند نهاية الميل {عن كهفهم} بتقلص شعاعها بارتفاعها إلى أن تزول {ذات اليمين} إذا كنت مستقبلاً القبلة وأنت متوجه إليه أو مستقبلاً الشمس فيصيبهم من حرها ما يمنع عنهم التعفن ويمنع سقف الكهف شدة الحرارة المفسدة في بقية النهار {وإذا غربت} أي أخذت في الميل إلى الغروب {تقرضهم} أي تعدل في مسيرها عنهم {ذات الشمال} كذلك، لئلا يضرهم شدة الحرارة، ويصيبهم من منافعها مثل ما كان عند الطلوع، فلا يزال كهفهم رطباً، ويأتيه من الهواء الطيب والنسيم الملائم ما يصونهم عن التعفن والفساد، فتحرر بذلك أن باب الغار مقابل لبنات نعش، وأن الجبل الذي هم فيه شمالي مكة المشرفة، ويجوز أن يكون المراد يمين من يخرج من الكهف وشماله، فلا يلزم ذلك، وقال الأصبهاني: قيل: إن باب ذلك كان مفتوحاً
Nâfi', İbn Kesîr ve Ebû Amr tefâul babının tâ'sını idgam ettiler; Âsım, Hamza ve Kisâî ise onu hazfettiler. Teâlâ şöyle buyurdu: {تزاور} “Meylettiğini [görürsün]”, yani eğrilip saptığını. İbn Âmir ve Ya'kûb'un 'tezevvüru' (تَزْوَرُّ) -tehmərru vezninde- şeklindeki kıraati meylin son noktasındaki hâle bakıyor olabilir; {عن كهفهم} “Mağaralarından”, yükselip zeval vaktine erene kadar ışığının çekilmesiyle; {ذات اليمين} “Sağ tarafa”, kıbleye yöneldiğinde sen ona dönükken yahut güneşe dönük olduğunda; böylece güneşin ısısından çürümelerini engelleyecek kadarı onlara isabet eder ve mağaranın tavanı günün geri kalanında helak edici aşırı sıcağı engeller. {وإذا غربت} “Battığı zaman da”, yani batmaya yöneldiğinde, {تقرضهم} “Onları makaslayıp geçtiğini [görürsün]”, yani hareketinde onlardan meyledip uzaklaştığını; {ذات الشمال} “Sol tarafa”, yine aynı şekilde; aşırı sıcağın onlara zarar vermemesi ve doğuşta olduğu gibi onun faydalarından nasiplenmeleri için. Böylece mağaraları daima rutubetli kalır, onlara çürüme ve bozulmaktan koruyacak hoş bir hava ve uygun bir rüzgâr gelir. Böylelikle mağaranın kapısının Büyükayı (Benât-ı Na'ş) yıldızlarına baktığı ve içinde bulundukları dağın Müşerrefe Mekke'nin kuzeyinde olduğu tahakkuk etmiş olur. Mağaradan çıkan kimsenin sağı ve solu murat edilmiş olması da caizdir ki o takdirde bu gerekmez. İsfehânî şöyle dedi: 'Denildi ki: Güneş mağaranın sağından doğduğunda, battığında ise solunda kalması için o mağaranın kapısı
10129. Metin
إلى جانب الشمال إذا طلعت الشمس عن يمين الكهف، وإذا غربت كانت على شماله.
kuzey tarafına doğru açılmıştı.'
10130. Metin
ومادة (قرض) وليس لها إلا هذا التركيب - تدور على القطع، ويلزمه الميل عن الشيء والعدول والازورار عنه، قرضت الشيء، - بالفتح - أقرضه - بالكسر: قطعته بالمقراض أو بغيره - لأنك إذا وصلت إليه فقد حاذيته فإذا قطعته تجاوزته فانحرفت عنه، والقرض: قول الشعر خاصة - لأنه لا شيء من الكلام يشبهه فهو مقطوع منه مائل عنه بما خص به من الميزان، وهل مررت بمكان كذا؟ فتقول: قرضته ذات اليمين ليلاً، أي كان عن يميني، والقرض: ما تعطيه من المال لتقضاه - لأنك قطعته من مالك، والقرض - بالكسر: لغة فيه عن الكسائي، والقرض: ما سلفت من إحسان أو إساءة - على التشبيه، والتقريض: المدح والذم - لأنه يميز الكلام فيه تمييزاً ظاهراً، وهما يتقارضان كذا - كأن كلاًّ منهما مقرض لصاحبه وموف له على ما أقرضه، والمقارضة: المضاربة - لأن صاحب المال قطع من ماله، والعامل قطع من عمله حصة لهذا المال، قرض فلان الرباط - إذا مات،
(K-R-D / قرض) kökü -ki bundan başka dizilişi yoktur- kesmek (kat') manası etrafında döner; bir şeyden meyledip sapmak ve yüz çevirmek de bunun ayrılmaz sonucudur. Bir şeyi kestim (karadtu'ş-şey'e - fetha ile) keserim (akrıduhû - kesra ile); yani onu makasla yahut başka bir şeyle kestim demektir. Çünkü bir şeye ulaştığında onunla aynı hizaya gelirsin, onu kestiğinde ise onu geçmiş ve ondan sapmış olursun. Şiir söylemeye özellikle kard (قَرْض) denir; çünkü sözden hiçbir şey ona benzemez, kendisine has vezinle diğer sözlerden kesilip ayrılmıştır. 'Falan yere uğradın mı?' denildiğinde, 'Geceleyin onu sağ tarafıma aldım / makasladım (karadtuhû zâte'l-yemîn)' yani 'sağımda kaldı' dersin. Kard (قَرْض): geri ödenmek üzere verdiğin maldır; çünkü onu malından kesip ayırmışsındır. Kisâî'den nakledilen bir lügate göre kesra ile (kırd) da denir. Kard: benzetme yoluyla, geçmişte yaptığın iyilik veya kötülüktür. Takrîd (تَقْرِيض): övmek ve yermektir; zira sözü onda açık bir şekilde birbirinden ayırır. Birbirlerine şöyle yaptılar denildiğinde (yetekâradâni kezâ), sanki her biri arkadaşına ödünç vermiş ve verdiğini tamamlamış gibi olur. Mukârada (مُقَارَضَة): mudârabe [emek-sermaye ortaklığı] demektir; çünkü mal sahibi malından, çalışan da bu mal için emeğinden bir pay kesip ayırmıştır. 'Falan kişi bağını kesti (karada fulânuni'r-ribât)' denir, öldüğü zaman;
10131. Metin
لأنه إذا انقطعت حياته انقطع كل رباط له في الدنيا، وجاء فلان وقد قرض رباطه - إذا جاء مجهوداً قد أشرف على الموت - كأنه أطلق عليه ذلك للمقاربة، والمقارضة: المشاتمة - لقطعها العرض وما بين المتشاتمين، والاقتراض: الاغتياب - من ذلك ومن القرض أيضاً، لأن من اغتاب اغتيب، وقرض - بالكسر - إذا زال من شيء إلى شيء - لأنه بوصل الثاني قطع الأول، وقرض - إذا مات، والمقارض: الزرع القليل - إما للإزالة على الضد من الكثير، أو تشبيه بمواضع الاستقاء في البئر القليلة الماء، فإن المقارض أيضاً المواضع التي يحتاج المستقي إلى أن يقرض منها الماء، أي يميح، أي يدخل الدلو في البئر فيملأها لقلة الماء - لأنها مواضع قطع الماء برفعه عن البئر والمقارض أيضاً: الجرار الكبار - كأنها لكبرها وقطعها كثيراً من الماء هي التي قطعت دون الصغار، وما عليه قراض، أي ما يقرض عنه العيون فيستره لتعدل عنه العيون - لعدم نفوذها إلى جلده، والقرض في السير هو أن تعدل عن الشيء في مسيرك، فإذا عدلت عنه فقد قرضته، والمصدر القرض وأصله من القطع، وابن مقرض - كمنبر: ويبة تقتل الحمام - كأنها سميت لقطعها حياة الحمام، وقرض البعير جرته:
çünkü hayatı kesilince dünyadaki bütün bağları kesilmiş olur. 'Falan kişi bağı kopmuş olarak geldi (câe fulânun ve kad karada ribâtahû)' denir, bitkin düşüp ölüme yaklaştığı zaman; sanki yakınlıktan ötürü bu ifade ona ıtlak edilmiştir. Mukârada (مُقَارَضَة): karşılıklı sövüşmektir; zira ırzı ve sövenlerin arasındakileri kesip atar. İktirâd (اِقْتِرَاض): gıybet etmektir; bundan ve aynı şekilde borçlanmadan (kard) gelir, zira gıybet eden gıybete uğrar. Karida (قَرِضَ) -kesra ile-: bir şeyden başka bir şeye intikal ettiği zaman denir; çünkü ikinciye ulaşmakla birinciyi kesmiştir. Öldüğü zaman da bu kökten kullanılır. Mukârid (مُقَارِض): az ekindir; ya çokluğun zıddına yok oluş ifade ettiği için yahut suyu az olan kuyudan su çekilen yerlere benzetildiği içindir. Zira mukârid aynı zamanda su çekenin suyu kesip almak için ihtiyaç duyduğu yerlerdir; yani kovayı kuyuya daldırıp suyun azlığı sebebiyle doldurmasıdır; çünkü bunlar suyu kuyudan çıkararak kesme yerleridir. Mukârid aynı zamanda büyük küplerdir; sanki büyüklüğü ve çok suyu kesmesi sebebiyle küçükler değil sadece onlar bu adı almıştır. 'Üzerinde kırâd (قِرَاض) yoktur' denir; yani gözlerin cildine nüfuz edemeyip ondan sapması için gözleri kesip örten bir elbise yoktur. Yürüyüşte kard (قَرْض), yürüyüşün sırasında bir şeyden sapmandır; ondan saptığında onu makaslayıp geçmiş (karadtehû) olursun. Mastarı kard olup aslı kesmektir. İbn mıkrad (ابْنُ مِقْرَض) -mınber vezninde-: güvercinleri öldüren bir hayvandır (gelincik); sanki güvercinlerin hayatını kestiği için bu isim verilmiştir. Devenin geviş getirmesi (karada'l-baîru cerrahû):
10132. Metin
مضغها فهي قريض - لتقطيعها بالمضغ ولقطعها من بطنه بردها إلى حنكه للمضغ.
onu çiğnemesidir; o da karîzdir (قَرِيض); çiğnenerek parçalandığı ve çiğnenmek üzere karnından kesilip ağzına geri getirildiği için.
10133. Metin
ولما بين تعالى أنه حفظهم من حر الشمس، بين أنه أنعشهم بروح الهواء، وألطفهم بسعة الموضع في فضاء الغار فقال: {وهم في فجوة منه} أي في وسط الكهف ومتسعه.
Yüce Allah onları güneşin sıcağından koruduğunu beyan edince, havanın serinliğiyle onları ferahlattığını ve mağaranın geniş alanındaki ferahlıkla kendilerine lütufta bulunduğunu beyan ederek şöyle buyurdu: {وهم في فجوة منه} “Kendileri de onun (mağaranın) geniş bir yerindedirler.” Yani mağaranın ortasında ve geniş alanındadırlar.
10134. Metin
ولما شرح هذا الأمر الغريب، والنبأ العجيب، وصل به نتيجته فقال تعالى: {ذلك} أي المذكور العظيم من هدايتهم، وما دبروا لأنفسهم، وما دبر لهم من هذا الغار المستقبل للنسيم الطيب المصون عن كل مؤذ، وما حقق به رجاءهم مما لا يقدر عليه سواه {من ءايات الله} أي الملك الأعلى المحيط بكل شيء علماً وقدرة، وإن كان إذا قيس إلى هذا القرآن القيم وغيره مما خصت به هذه الأمة كان يسيراً.
Bu garip hadiseyi ve şaşırtıcı haberi açıklayınca, onun sonucunu bağlayarak Yüce Allah şöyle buyurdu: {ذلك} “İşte bu” yani onların hidayete ermesi, kendileri için aldıkları tedbir, onlar için hazırlanan, tatlı esintilere açık ve her türlü eziyet verici şeyden korunmuş bu mağara ve onların başka kimsenin güç yetiremeyeceği umutlarının O'nun tarafından gerçekleştirilmesi gibi zikredilen o yüce husus {من ءايات الله} “Allah'ın ayetlerindendir.” Yani ilim ve kudret olarak her şeyi kuşatan Yüce Hükümran'ın ayetlerindendir; gerçi bu dosdoğru Kur'an'a ve bu ümmete tahsis edilen diğer şeylere kıyas edildiğinde pek az kalsa da.
10135. Metin
ولما كان انفرادهم بالهدى عن أهل ذلك القرن كلهم عجباً، وصل به ما إذا تؤمل زال عجبه فقال تعالى: {من يهد} ولو أيسر هداية - بما دل عليه حذف الياء في الرسم {الله} أي الذي له الأمر كله بخلق الهداية في قلبه للنظر في آياته التي لا تعد والانتفاع بها {فهو}
O asrın bütün halkı arasından sadece onların hidayette kalması şaşırtıcı bir durum olunca, üzerinde düşünüldüğünde bu şaşkınlığı giderecek olan hususu buna bağlayarak Yüce Allah şöyle buyurdu: {من يهد} “Kime hidayet ederse” -resm-i hatta yâ (ي) harfinin hazfedilmesinin delalet ettiği üzere en küçük bir hidayet dahi olsa- {الله} “Allah” yani sayısız ayetleri üzerinde düşünmesi ve onlardan yararlanması için kalbinde hidayeti yaratarak bütün emir yetkisine sahip olan Allah, {فهو} “işte o”
10136. Metin
خاصة {المهتد} في أي زمان كان، فلن تجد له مضلاً مغوياً {ومن يضلل} إضلالاً ظاهرياً بما دل عليه الإظهار بإعمائه عن طريق الهدى، فهو لا غيره الضال {فلن تجد له} أصلاً من دونه، لأجل أن الله الذي له الأمر كله ولا أمر لأحد معه أضله {ولياً مرشداً *} فتجده يرى الآيات بعينه، ويسمعها بأذنه، ويحسها بجميع حواسه، ولا يعلم أنها آيات فضلاً عن أن يتدبرها وينتفع بها، فالآية من الاحتباك: ذكر الاهتداء أولاً دليلاً على حذف الضلال ثايناً، والمرشد ثانياً دليلاً على حذف المضل أولاً.
özellikle {المهتد} “doğru yola erendir” hangi zamanda olursa olsun; artık ona saptırıcı ve azdırıcı birini bulamazsın. {ومن يضلل} “Kimi de saptırırsa” açık bir isimle zikredilmesinin delalet ettiği üzere, hidayet yoluna karşı onu körleştirerek zahirî bir saptırmayla saptırırsa, başkası değil bizzat sapkın olan odur. {فلن تجد له} “artık onun için asla bulamazsın” O'ndan başka hiçbir şekilde; çünkü bütün emir yetkisine sahip olan ve kendisiyle birlikte kimsenin emri bulunmayan Allah onu saptırmıştır; {ولياً مرشداً *} “doğru yolu gösteren bir dost/veli.” Böylece onun ayetleri gözüyle gördüğünü, kulağıyla işittiğini, bütün duyularıyla hissettiğini görürsün de onların ayet olduğunu bilmez; nerede kaldı ki onları düşünüp ibret alsın ve faydalansın! Ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincide hidayete ermenin zikredilmesi ikincide sapkınlığın hazfedilmesine delildir; ikincide doğru yolu gösterenin zikredilmesi ise birincide saptırıcının hazfedilmesine delildir.
10137. Metin
ولما نبه سبحانه هذا التنبيه تسلية للنبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم وتثبيتاً أن يبخع نفسه، عطف على ما مضى بقية أمرهم فقال: {وتحسبهم أيقاظاً} لانفتاح أعينهم للهواء ليكون أبقى لها، ولكثرة حركاتهم {وهم رقود ونقلبهم} بعظمتنا في حال نومهم تقليباً كثيراً بحسب ما ينفعهم كما يكون النائم {ذات} أي في الجهة التي هي صاحبة {اليمين} منهم {وذات الشمال} لينال روح النسيم جميع أبدانهم ولا يتأثر ما يلي الأرض منها بطول المكث {وكلبهم باسط} وأعمل اسم الفاعل هذا، لأنه ليس بمعنى الماضي بل هو حكاية حال ماضية فقال: {ذراعيه بالوصيد} أي بباب الكهف وفنائه كما هي عادة الكلاب، وذكر هذا الكلب على طول الآباد
Allah Sübhânehu, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'i teselli etmek ve kendini helak etmesini önleyip kalbini pekiştirmek için bu uyarıyı yapınca, geçmişteki kıssaya onların durumunun kalan kısmını atfederek şöyle buyurdu: {وتحسبهم أيقاظاً} “Sen onları uyanık sanırsın” daha uzun süre dayanması için gözleri havaya doğru açık olduğundan ve çokça hareket ettiklerinden dolayı; {وهم رقود ونقلبهم} “oysa onlar uykudadırlar. Biz onları çeviririz” uyku hallerinde, uyuyan bir kimse gibi kendilerine fayda sağlayacak şekilde azametimizle çokça çeviririz; {ذات} “tarafına” yani onların {اليمين} “sağ” tarafına {وذات الشمال} “ve sol tarafına” esintinin serinliği bütün bedenlerine ulaşsın ve uzun süre kalmaktan ötürü yere temas eden kısımları zarar görmesin diye. {وكلبهم باسط} “Köpekleri de uzatmıştır” -bu ism-i fail geçmiş anlamında olmayıp geçmiş bir halin hikâyesi olduğu için amel etmiştir- buyurdu: {ذراعيه بالوصيد} “ön ayaklarını mağaranın girişine.” Yani köpeklerin âdeti olduğu üzere mağaranın kapısına ve avlusuna [uzatmıştır]. Bu köpeğin çağlar boyunca zikredilmesi,
10138. Metin
بجميل هذا الرقاد من بركة صحبة الأمجاد.
bu güzel uykuda yüce şahsiyetlerle beraber olmanın bereketindendir.
10139. Metin
ولما كان هذا مشوقاً إلى رؤيتهم، وصل به ما يكف عنه بقوله تعالى: {لو اطلعت عليهم} وهم على تلك الحال {لوليت منهم فراراً} أي حال وقوع بصرك عليهم {ولملئت} في أقل وقت بأيسر أمر {منهم رعباً *} لما ألبسهم الله من الهيبة، وجعل لهم من الجلالة، وتدبيراً منه لما أراد منهم {وكذلك} أي فعلنا بهم هذا من آياتنا من النوم وغيره، ومثل ما فعلناه بهم {بعثناهم} بما لنا من العظمة {ليتساءلوا} وأظهر بالافتعال إشارة إلى أنه في غاية الظهور. ولما كان المراد تساؤلا عن أخبار لا تعدوهم قال تعالى: {بينهم} أي عن أحوالهم في نومهم ويقظتهم فيزدادوا إيماناً، وثباتاً وإيقاناً، بما ينكشف لهم من الأمور العجيبة، والأحوال الغريبة فيعلم أنه لا علم لأحد غيرنا، ولا قدرة لأحد سوانا، وأن قدرتنا تامة، وعلمنا شامل، فليعلم ذلك من أنكر قدرتنا على البعث وسأل اليهود البعداء البغضاء عن نبيه الحبيب الذي أتاهم بالآيات، وأراهم البينات، فإن كانوا يستنحصون اليهود فليسألوهم عما قصصنا
Bu durum onları görmeye karşı bir arzu uyandırınca, Yüce Allah bundan alıkoyan şu sözü buna bağladı: {لو اطلعت عليهم} “Onları görseydin” onlar bu halde iken, {لوليت منهم فراراً} “onlardan kaçıp dönerdin” yani gözün onlara iliştiği anda [kaçardın], {ولملئت} “ve kesinlikle doldurulurdun” en kısa sürede, en basit bir sebeple, {منهم رعباً *} “onlardan dolayı korkuyla.” Allah'ın onlara giydirdiği heybet, bahşettiği celalet ve kendileri hakkında dilediği tedbir sebebiyle. {وكذلك} “İşte böylece” yani uyku ve benzeri ayetlerimizden olan bu muameleyi kendilerine yaptığımız ve onlara uyguladığımız şey gibi {بعثناهم} “onları uyandırdık” bize ait olan azametle {ليتساءلوا} “birbirlerine sorsunlar diye.” Son derece açık olduğuna işaret etmek için iftiâl kalıbı zahir kılındı. Kastedilen, kendilerini aşmayan haberler hakkında bir soru sorma olunca Yüce Allah şöyle buyurdu: {بينهم} “aralarında” yani uykuları ve uyanıklıkları sırasındaki hallerini sorsunlar da kendilerine açılan şaşırtıcı işler ve garip haller sebebiyle imanları, sebatları ve yakînleri artsın; böylece bizden başka kimsenin ilmi ve kudreti olmadığını, kudretimizin tam, ilmimizin her şeyi kuşatıcı olduğunu bilsinler. Yeniden diriltmeye olan kudretimizi inkâr eden ve kendilerine ayetleri getiren ve açık delilleri gösteren sevgili Nebisi hakkında o uzak ve kinci Yahudilere soru soran kimse bunu böyle bilsin! Eğer Yahudilerin samimi öğüdünü almak istiyorlarsa, onlara anlattığımız
10140. Metin
من هذه القصة، فإن اعترفوا به لزمهم جميعاً الإيمان والرجوع عن الغي والعدوان، وإن لم يؤمنوا علم قطعاً أنه لا يؤمن من أردنا هدايته بالآيات البينات كأهل الكهف وغيرهم، لا بإنزال الآيات المقترحات.
bu kıssayı sorsunlar. Şayet onlar bunu itiraf ederlerse, hepsine iman etmek ve azgınlık ile düşmanlıktan dönmek vacip olur; eğer iman etmezlerse kesin olarak bilinir ki bizim açık ayetlerle hidayete erdirmek istediklerimiz -Ashâb-ı Kehf ve diğerleri gibi- teklif edilen harici mucizeler indirilerek değil [ancak böyle] iman eder.
10141. Metin
ولما كان المقام مقتضياً لأن يقال: ما كان تساؤلهم؟ أجيب بقوله تعالى: {قال قائل منهم} مستفهماً من إخوانه: {كم لبثتم} نائمين في هذا الكهف من ليلة أو يوم، وهذا يدل على أن هذا القائل استشعر طول لبثهم بما رأى من هيئتهم أو لغير ذلك من الأمارات؛ ثم وصل به في ذلك الأسلوب أيضاً قوله تعالى: {قالوا لبثنا يوماً} ودل على أن هذا الجواب مبني على الظن بقوله دالاً حيث أقرهم عليه سبحانه على جواز الاجتهاد والقول بالظن المخطىء، وأنه لا يسمى كذباً وإن كان مخالفاً للواقع {أو بعض يوم} كما تظنون أنتم عند قيامكم من القبور إن لبثتم إلا قليلاً، لأنه فرق بين صديق وزنديق في الجهل بما غيبه الله تعالى: فكأنه قيل: على أي شيء استقر أمرهم في ذلك؟ فأجيب بأنهم ردوا الأمر إلى الله بقوله: {قالوا} أي قال بعضهم إنكاراً على أنفسهم ووافق الباقون بما عندهم من التحاب في الله والتوافق فيه في الحقيقة إخوان الصفا وخلان
Makam “Aralarındaki soru sorma neydi?” diye sorulmasını gerektirince, Yüce Allah'ın şu sözüyle cevap verildi: {قال قائل منهم} “İçlerinden bir sözcü dedi ki:” kardeşlerine soru sorarak: {كم لبثتم} “Ne kadar kaldınız?” bu mağarada uykuda kaç gece yahut gündüz kaldınız? Bu, sözü söyleyen kişinin onların kılık kıyafetinde gördüğü durumdan veya başka işaretlerden ötürü uzun süre kaldıklarını hissettiğine delalet eder. Sonra aynı üslup içinde Yüce Allah'ın şu sözü buna bağlandı: {قالوا لبثنا يوماً} “Dediler ki: Bir gün kaldık”. Sübhânehu Teâlâ onları bu sözleri üzerinde ikrar etmekle, bu cevabın zanna dayalı olduğuna, içtihadın ve hata eden zannın caiz olduğuna, gerçeğe aykırı olsa bile buna yalan denmeyeceğine delalet etti: {أو بعض يوم} “yahut bir günün bir kısmı kadar.” Tıpkı kabirlerinizden kalktığınızda çok az bir süre kaldığınızı zannettiğiniz gibi. Çünkü Allah Teâlâ'nın gayb kıldığı şeyleri bilmeme hususunda sıddîk ile zındık arasında bir fark yoktur. Sanki şöyle denildi: Bu husustaki durumları neye bağlandı? Buna cevap olarak onların işi Allah'a havale ettikleri şu sözle bildirildi: {قالوا} “Dediler ki:” yani içlerinden bir kısmı kendi görüşlerini reddederek söyledi, geri kalanlar da Allah için birbirini sevme ve O'nun yolunda uyum içinde olma nitelikleriyle bunu onayladılar; onlar hakikatte safa kardeşleri ve dostluk
10142. Metin
الألفة والوفا {ربكم} المحسن إليكم {أعلم} أي من كل أحد {بما لبثتم فابعثوا} أي فتسبب عن إسناد العلم إلى الله تعالى أن يقال: اتركوا الخوض في هذا واشتغلوا بما ينفعكم بأن تبعثوا {أحدكم بورقكم} أي فضتكم {هذه} التي جمعتموها لمثل هذا {إلى المدينة} التي خرجتم منها وهي طرطوس ليأتينا بطعان فإنا جياع {فلينظر أيها} أي أي أهلها {أزكى} أي أطهر وأطيب {طعاماً فليأتكم} ذلك الأحد {برزق منه} لنأكل {وليتلطف} في التخفي بأمره حتى لا يتفطنوا له {ولا يشعرن} أي هذا المبعوث منكم في هذا الأمر {بكم أحداً *} أن فطنوا له فقبضوا عليه، وإن المعنى: لا يقولن ولا يفعلن ما يؤدي من غير قصد منه إلى الشعور بكم فيكون قد أشعر بما كان منه من السبب، وفي قصتهم دليل على أن حمل المسافر ما يصلحه من المنفعة رأى المتوكلين لا المتآكلين المتكلين على الإنفاقات على ما في أوعية القوم من النفقات، وفيها صحة الوكالة؛ ومادة (ورق) بجميع تراكيبها الخمسة عشر قد تقدم في سورة سبحان وغيرها أنها تدور على الجمع، فالورق مثلثة وككتف
ve vefa yoldaşlarıdır: {ربكم} “Rabbiniz” size ihsanda bulunan [Rabbiniz], {أعلم} “daha iyi bilir” herkesten daha iyi bilir {بما لبثتم فابعثوا} “ne kadar kaldığınızı; şimdi gönderin” yani ilmi Allah Teâlâ'ya isnat etmekten şu sonuç doğdu: Bu konuya dalmayı bırakın ve birinizi göndermek suretiyle size fayda verecek şeyle meşgul olun; {أحدكم بورقكم} “birinizi bu gümüş paranızla” yani bu gümüşünüzle {هذه} “şu” böylesi durumlar için biriktirdiğiniz [paranızı], {إلى المدينة} “şehre” oradan çıktığınız şehir olan Tarsus'a, bize yiyecek getirsin diye; zira biz acıktık. {فلينظر أيها} “baksın hangisi” yani şehir halkından hangisi {أزكى} “daha temiz” yani daha helal ve daha hoş {طعاماً فليأتكم} “yiyeceğe sahipse, getirsin size” o gönderilen kişi {برزق منه} “ondan bir rızık” yiyelim diye. {وليتلطف} “Ve çok nazik/dikkatli davransın” durumunu gizleme hususunda, ta ki onu fark etmesinler. {ولا يشعرن} “Ve sakın hissettirmesin” yani sizden bu işle görevlendirilen kişi bu hususta {بكم أحداً *} “sizi hiç kimseye.” Şayet onu fark edip yakalarlarsa... Anlam şudur: Kasıtsız da olsa sizin fark edilmenize yol açacak hiçbir söz söylemesin ve hiçbir fiil yapmasın ki, kendisinden kaynaklanan bir sebeple sizi hissettirmiş olmasın. Onların kıssasında, yolcunun kendisine fayda sağlayacak azığı taşımasının tevekkül ehlinin görüşü olduğuna, insanların kaplarındaki harcamalara bel bağlayan tufeylîlerin tutumu olmadığına delil vardır. Bunda ayrıca vekâletin geçerliliği de vardır. Verak (ورق) maddesi, bütün on beş türeviyle birlikte, İsrâ Suresi'nde ve başka yerlerde geçtiği üzere 'toplama' ekseninde döner. Verik (الورق) harekesi üç türlü (fe-te-ha, kesra, damme) ve ketif vezninde,
10143. Metin
وجبل: الدراهم المضروبة - تشبيهاً بالورق في الشكل وفي الجمال، وبها جمع حال الإنسان، وحالها مقتض للجمع، والورّاق: الكثير الدراهم وهو أيضاً مورّق الكتب، وحرفته الوراقة، وما زلت منك موارقاً، أي قريباً مدانياً - أي كالذي يساجلك في قطاف الورق من شجرة واحدة فهو يأخذ من ناحية وأنت من أخرى، والمداناة: أول الجمع والورق - محركة: جمال الدنيا وبهجتها - لأنها تجمع ألواناً وأنواعاً، ولعل منه الورقة، قال في مختصر العين: إنها سواد في غبرة.
ve cebel [vezninde] basılmış dirhemler demektir; şekil ve güzellikte yaprağa (verak) benzetildiği için. İnsanın hali onunla toparlanır ve onun durumu da toplanmayı gerektirir. Varrâk (الورّاق): çok dirhemi olan kimsedir; o aynı zamanda kitapları istinsah eden/yapraklandıran kimsedir ve mesleği de virâkattır (الوراقة). 'Sana yakın ve bitişik olmaktan geri durmadım' (mâ ziltu minke muvârikan) denir; yani aynı ağaçtan yaprak toplayarak seninle yarışan kimse gibi; o bir taraftan alır, sen diğer taraftan alırsın. Yaklaşma (müdânât), toplanmanın başlangıcıdır. Verak (الورق) -harekeli olarak-: dünyanın güzelliği ve debdebesidir; çünkü o, renkleri ve çeşitleri bir araya toplar. Belki de veraka (الورقة) bundandır; Muhtasaru'l-Ayn'da şöyle denmiştir: O, tozluluk karışmış siyahtır.
10144. Metin
وحمامة ورقاء - أي منه، وفي القاموس: والأورق من الإبل: ما في لونه بياض إلى سواد، ورأى رجل الغول على جمل أورق فقال: جاء بأم الربيق على أريق، أي بالداهية العظيمة، صغر الأورق كسويد في أسود، والأصل وريق فقلبت واوه همزة، والأورق أيضاً من الكتاب والشجر معروف - لأنك لا تكاد تحد واحدة منه على لون واحد، ولأنه يجمع الواحدة منه إلى الأخرى ويجمع معنى ما يحمله، قال في مختصر العين: والورق: أدم رقاق منه ورق المصحف، والورق أيضاً: الخبط -
Hamâme verkâ (حَمَامَةٌ وَرْقَاءُ) [kül rengi güvercin] bundandır. Kâmûs'ta şöyle geçer: Develerde evrak (الأَوْرَق), renginde siyaha çalan beyazlık bulunandır. Bir adam, kül rengi bir deve (cevelün evrak) üzerinde bir gul (hortlak) görmüş ve şöyle demiştir: 'Kül rengi üzerinde büyük bir felaket getirdi (Câe bi-ümmi'r-rubeyk alâ ureyk)'; yani büyük bir musibetle geldi. Evrak kelimesinin küçültme hali (tasgîr) esved'in süveyd olması gibi üveyrıktır; aslı vurayk olup vâv harfi hemzeye çevrilmiştir. Kitap ve ağaçtaki yaprak (el-evrak) da bilinmektedir; çünkü onun bir tanesini neredeyse tek bir renk üzerinde bulamazsın; ayrıca birini diğerine toplar ve taşıdığı anlamı bir araya getirir. Muhtasaru'l-Ayn'da şöyle denmiştir: Verak (الورق), ince derilerdir; mushafın yaprakları (veraku'l-mushaf) bundandır. Verak aynı zamanda habattır (ağaçtan silkilen yapraklar)-
10145. Metin
لأنه لما كانت الإبل تعلفه كان كأنه هو الورق لا غيره، والورق: الحي من كل حيوان - لأن الحياة هي الجمال، وبها جماع الأمور، ولأن الورق دليل على حياة الحي من الشجر، فهو من إطلاق اسم الدال على المدلول، والورق أيضاً: ما استدار من الدم على الأرض، أو ما سقط اسم من الجراحة - لأن الاستدارة أجمع الأشكال، وهو تشبيه بورق الشجر في الشكل، والورق: المال من إبل ودراهم وغيرها - لأن جماع حياة الإنسان وكمالها بذلك كما أن كمال حياة الشجر بالورق، ولرعي المال من الحيوان الورق، والورق: حسن القوم وجمالهم - من ذلك، لأنه يجمع أمرهم ويجمع إليهم غيرهم، والورق من القوم: أحداثهم أو الضعاف من الفتيان - تشبيه بالورق لأنه لا يقيم غالباً أكثر من عام، ولأنه ضعيف في نفسه، وضعيف النفع بالنسبة إلى الثمر، والورقة - بهاء: الخسيس والكريم، ضد - للنظر تارة إلى كونه نافعاً للمرعى ودالاً على الحياة، وإلى كونه غير مقصود بالذات أخرى، ورجل ورق وامرأة ورقة: خسيسان أي لا ثمرة لهما، ومن ذلك أورق الصائد - إذا رمى فأخطأ أي لم يقع
çünkü develer onunla yemlendiğinde sanki yem sadece yapraktan ibaretmiş gibi olur. Verak: her hayvanın canlı olanıdır; çünkü hayat güzelliktir ve işlerin toparlanması onunladır; ayrıca yaprak, ağaçtan canlı olanın delilidir, bu sebeple delalet edenin adının delalet edilene verilmesi kabilindendir. Verak aynı zamanda: yerde yuvarlaklaşan kan yahut yaradan düşen şeydir; çünkü yuvarlaklık en toplayıcı şekildir ve bu, şekil bakımından ağaç yaprağına benzetilmiştir. Verak: deve, dirhem ve benzeri mallardır; çünkü ağacın hayatının kemali yaprakla olduğu gibi, insanın hayatının toparlanması ve kemali de bunlarladır; hem hayvanlardan olan mallar yaprak otladığı içindir. Verak: bir topluluğun güzelliği ve cemalidir; bundan gelir, çünkü o onların durumunu toparlar ve başkalarını da onların yanına toplar. Topluluk içindeki verak: onların gençleri veya delikanlıların zayıf olanlarıdır; yaprağa benzetilmiştir, çünkü çoğunlukla bir yıldan fazla kalmaz, bizzat kendisinde zayıftır ve meyveye nispetle faydası azdır. Veraka (الورقة) -hâ ile-: hem değersiz hem de cömert anlamında zıt anlamlı bir kelimedir; bir defasında otlak için faydalı oluşuna ve hayata delalet edişine, diğer defasında ise bizzat kastedilen şey olmayışına bakılır. 'Verak bir adam ve veraka bir kadın' (raculün verakun ve'mraetün verakatun) denir: değersiz, yani meyvesi olmayan kimselerdir. Bundan dolayı 'avcı yaprakladı' (evraka's-sâid) denir; attığı zaman ıskaladığında, yani
10146. Metin
على غير الورق، أي لم تحصل له ثمرة، بل وقع على شجرة غير مثمرة، وكذا أورق القوم: أخفقوا في حاجتهم، أي رجعوا بلا ثمرة، ومن ذلك أيضاً أورقوا: كثر مالهم ودراهمهم - ضد، هذا بالنظر إلى أن في الورق جمال الشجر وحياته، والتجارة مؤرقة للمال كمجلبة أي مكثرة؛ ومنه قول القزاز في ديوانه: هذا رجل مؤرق له دراهم، والمؤرق: الذي لا شيء له - ضد، أو أنه تارة يكون للإيجاب والصيرورة نحو أغدّ البعير، وتارة للسلب نحو أشكيته، والوراق ككتاب: وقت خروج الورق من الشجر، وشجرة وريقة وورقة: كثيرة الورق، والوارقة: الشجرة الخضراء الورق الحسنته، والوراق - كسحاب: خضرة الأرض من الحشيش، وليس من الورق في شيء، وذلك أن تلك الخضرة لا تخلو عن لون آخر، والرقة - كعدة: أول نبات النصي والصليان وهما نباتان أفضل مراعي الإبل، لأنهما سبب لجمع المال للرعي، والرقة: الأرض التي يصيبها المطر في الصفرية - أي أول الخريف - أو في القيظ فتنبت
yapraktan başkasına isabet etmediğinde; yani eline bir meyve geçmediğinde, bilakis meyvesiz bir ağaca isabet ettiğinde denir. Aynı şekilde 'topluluk yaprakladı' (evraka'l-kavm): ihtiyaçlarını karşılamada başarısız olduklarında, yani meyvesiz döndüklerinde denir. Yine bundan hareketle 'evrakû' (أَوْرَقُوا): malları ve dirhemleri çoğaldı anlamında zıt anlamlıdır; bu da yaprakta ağacın güzelliği ve hayatının bulunması bakımındandır. 'Ticaret malı yapraklandırıcıdır' (et-ticâratü müvverikatün li'l-mâl), yani celbedici/çoğaltıcıdır. Nitekim Kazzâz'ın divanındaki şu söz bundandır: 'Bu, yapraklandırılmış (müvverak) bir adamdır, dirhemleri vardır.' El-Müvrak (المُؤْرَق): hiçbir şeyi olmayan kimse demektir ki zıttıdır; yahut bazen 'deve bezesi çıktı' (ağadde'l-baîr) gibi ispat ve dönüşüm için, bazen de 'şikayetini giderdim' (eşkeytühû) gibi giderme (selb) için kullanılır. Virâk (الوِرَاق) -kitâb vezninde-: ağaçtan yaprakların çıkma vaktidir. Şeceratün verîkatün ve verikatün: yaprağı çok olan ağaç demektir. El-Vârika (الوارِقَة): yeşil ve güzel yapraklı ağaçtır. El-Verâk (الوَرَاق) -sehâb vezninde-: otlardan dolayı yerin yeşilliğidir ve bunun yaprakla bir ilgisi yoktur; zira o yeşillik başka bir renkten hali değildir. Rıkka (الرِقَة) -ıde vezninde-: nasî ve salliyân otlarının ilk bitişidir ki bunlar develerin en faziletli otlaklarıdır; çünkü otlamak suretiyle malın toplanmasına sebeptir. Rıkka: sarı sıcakta -yani sonbaharın başında- veya şiddetli sıcakta yağmur isabet edip bitki bitiren ve
10147. Metin
فتكون خضراء - كأن ذلك النبات يكون أقل خضرة من نبات الربيع، ويكون اختلاطه لغيره من الألوان أكثر مما في الربيع، وفي القوس ورقة - بالفتح: عيب، والورقاء: الذئبة - من أجل أن الورق الخالي عن الثمر تقل الرغبة في شجره وهو دون المثمر، ولأن الورق مختلط اللون، والاختلاط في كل شيء عيب بالنسبة إلى الخالص، وتورقت الناقة: أكلت الورق.
böylece yeşeren yerdir; sanki o bitki ilkbahar bitkisinden daha az yeşil olur ve diğer renklerle karışması ilkbahardakinden daha fazla bulunur. 'Yayda veraka (وَرَقَة) vardır' -fetha ile-: kusur vardır demektir. Verkâ (الوَرْقَاء): dişi kurttur; çünkü meyvesiz yapraklı ağaca rağbet azdır ve meyveli olandan düşüktür; hem de yaprağın rengi karışıktır, her şeydeki karışıklık ise saf olana nispetle bir kusurdur. 'Deve yapraklandı' (teverrakati'n-nâka): yaprak yedi demektir.
10148. Metin
وقار الرجل يقور: مشى على أطراف قدميه لئلا يسمع صوتهما - لأن فاعل ذلك جدير بالوصول إلى ما أراد مما يجمع شمله، ومنه قار الصيد: ختله - لأن أهل الخداع أولى بالظفر، ألا ترى الأسود تصاد به، ولو غولبت عز أخذها، وقار الشيء: قطعه من وسطه خرقاً مستديراً كقوّره - لأن الثوب يصير بذلك الخرق يجمع ما يراد منه، والاستدارة أجمع الأشكال كما سلف، والقوارة - كثمامة: ما قور الثوب وغيره، أو يخص بالأديم، وما قطعت من جوانب الشيء، والشيء الذي قطع من جوانبه - ضد، وهو من تسميه موضع الشيء باسمه، والقارة: الجبل الصغير الصلب المنقطع عن الجبال - لشدة اجتماع أجزائه بالصلابة
Kâra'r-racülü yekûru (قار الرجل يقور): adam ayak uçlarına basarak yürüdü demektir, sesleri duyulmasın diye; çünkü bunu yapan kimse, dağınıklığını toparlayacak olan muradına ulaşmaya layıktır. Bundan hareketle 'avı yakalamaya çalıştı' (kâra's-sayde): onu aldattı/tuzak kurdu denir; çünkü hile ehli zafere daha layıktır. Görmez misin, aslanlar bile onunla avlanır; şayet güçle alt edilmeye çalışılsaydı onları yakalamak imkânsızlaşırdı. 'Bir şeyi kâre etti' (kâra'ş-şey'e): ortasından yuvarlak bir yarık açarak kesti demektir; kavverahû (قَوَّرَهُ) gibi; zira elbise o yarıkla kendisinden istenen şeyi bir araya toplar; yuvarlaklık ise daha önce geçtiği gibi en toplayıcı şekildir. Kuvâre (القُوَارَة) -sümâme vezninde-: elbiseden ve başka şeylerden oyulup çıkarılan kısımdır; yahut deriye mahsustur; bir şeyin kenarlarından kestiğin şeydir ve kenarlarından kesilen şeydir (zıt anlamlı); bu da bir şeyin yerini kendi adıyla isimlendirmek kabilindendir. Kâre (القَارَة): sert, diğer dağlardan kopuk küçük dağdır; sertliği sebebiyle parçalarının son derece bir arada toplanmış olması
10149. Metin
واجتماعه في نفسه بانقطاعه عن غيره مما لو خالطه لفرقه، ولم يعرف حد على ما هو، والقارة: الصخرة العظيمة، والأرض ذات الحجارة السود - لاجتماعها في نفسها بتميزها عن غيرها بتلك الحجارة، ودار قوراء: واسعة - تشبيهاً بقوارة الثواب، ولأنها كلما اتسعت كانت أجمع، والقار: الإبل أو القطيع الضخم منها، والاقورار: تشنج الجلد وانحناء الصلب هزالاً وكبراً - لأن كلاًّ من التشنج والانحناء اجتماع، والاقورار: الضمر - لأن الضامر اجتمعت أجزاؤه، والاقورار: السمن - ضد، لأن السمين جمع اللحم والشحم، والاقورار: ذهاب نبات الأرض - لأنها تصير بذلك قوراء فتصير أجدر بأن تسع الجموع، ويمكن أن يكون الأقورار كله من السلب إلا ما للسمن، والقور: القطن الحديث أو ما رزع من عامة لأنه يلبس فيجمع البدن، ولقيت منه الأقورين - بكسر الراء، والأقوريات أي الدواهي القاطعة - تشبيهاً بما قور من الثوب، فهي للسلب، والقور - محركة: العين - لأن محلها يشبه القوارة، والمقور - كمعظم: المطلي بالقطران - لاجتماع أجزائه بذلك، واقتار: احتاج، أي صار أهلاً لأن يجمع،
ve kendisine karışsa onu dağıtacak olan diğer şeylerden kopmasıyla bizzat kendinde toplanmış olması sebebiyledir, onun ne olduğuna dair bir sınır da bilinmemektedir. Kâre: büyük kaya ve siyah taşlı arazidir; o taşlarla diğerlerinden ayrışarak bizzat kendisinde toplanmasından ötürüdür. Dârun kavrâ (دَارٌ قَوْرَاءُ): geniş ev demektir; elbisenin oyuğuna (kuvâre) benzetilerek; zira ne kadar geniş olursa o kadar toplayıcı olur. Kâr (القَار): develer yahut onlardan büyük bir sürüdür. İkvirâr (الاِقْوِرَار): zayıflık ve yaşlılıktan ötürü derinin büzüşmesi ve omurganın eğrilmesidir; çünkü büzüşme ve eğrilmenin her biri bir toplanmadır. İkvirâr: zayıflamak demektir; çünkü zayıflayanın parçaları toplanmıştır. İkvirâr: şişmanlamak demektir; zıttıdır, çünkü şişman et ve yağı bir araya toplamıştır. İkvirâr: yerin bitkilerinin gitmesidir; çünkü yer bununla kavrâ (düz/geniş) hale gelir ve kalabalıkları toplamaya daha elverişli olur. Şişmanlık anlamı hariç ikvirârın tamamının giderme (selb) anlamından olması mümkündür. Kavr (القَوْر): taze pamuk yahut o yıl ekilen şeydir; çünkü giyilir ve bedeni toplar. 'Ondan akvereyn ile karşılaştım' (lekîtu minhu'l-akvereyni) -râ harfinin kesrasıyla- ve akveriyyât: kesip atan büyük felaketler demektir; elbiseden oyulup kesilen parçaya benzetilmiştir, bu sebeple giderme (selb) anlamındadır. Kavr (القَوَر) -harekeli olarak-: gözdür; çünkü yeri kuvâreye benzer. Mukavver (المُقَوَّر) -muazzam vezninde-: katranla sıvanmış olandır; bununla parçaları toplandığı için. İktâra (اِقْتَارَ): muhtaç oldu, yani toplanmaya layık hale geldi demektir;
10150. Metin
وتقور الليل: تهور، أي مضى، من القطع، وتقورت الحية: تثنت أي تجمعت، والقار: شجر مر - كأنه الذي تطلى به السفن، وهذا أقير من هذا: أشد مرارة - لأن المرارة تجمع اللهوات عند الذوق، والقارة قبيلة - لأن ابن الشداخ أراد أن يفرقهم فقال شاعرهم:
Tekavvere'l-leylu (تَقَوَّرَ اللَّيْلُ): gece geçti, yani kesilmekten hareketle akıp gitti demektir. Tekavverati'l-hayyetü (تَقَوَّرَتِ الحَيَّةُ): yılan kıvrıldı, yani toplandı demektir. Kâr (القَار): acı bir ağaçtır; sanki gemilerin kendisiyle sıvandığı şeydir (katran). 'Bu bundan daha akîrdir' (hâzâ akyeru min hâzâ): daha acıdır; çünkü acılık tadıldığı esnada küçük dili büzer/toplar. Kâre bir kabiledir; zira İbnü'ş-Şeddâh onları dağıtmak isteyince şairleri şöyle demiştir:
10151. Metin
دعونا قارة لا تذعرونا ... فنجفل مثل إجفال الظليم
Bizi Kâre (bir arada) olarak bırakın, ürkütmeyin bizi ... Yoksa devekuşunun kaçışı gibi ürküp kaçarız.
10152. Metin
فسموا القارة بهذا وكانوا رماة، وفي المثل: قد أنصف القارة من راماها.
Bu sebeple onlara Kâre adı verildi ve onlar okçu idiler. Meselde şöyle denir: 'Kâre kabilesine ok atan, ona insaflı davranmıştır.'
10153. Metin
والرقوة: فويق الدعص من الرمل، ويقال رقو، بلا هاء - كأنه لجمعه الكثير من الرمل، أو لجمعه من يطلب الإشراف على الأماكن البعيدة بالعلو عليه لترويح النفس - والله الموفق.
Rukve (الرَقْوَة): kum tepesinin biraz üstüdür; hâ harfi olmaksızın rakv (رَقْو) da denir; sanki çokça kumu topladığı için yahut nefeslenmek amacıyla üzerine çıkıp uzak yerleri gözetlemek isteyenleri topladığı içindir. Başarıya ulaştıran Allah'tır.
10154. Metin
ولما نهوا رسولهم عن الإشعار بهم عللوا ذلك فقالوا: {إنهم} أي أهل المدينة {إن يظهروا} أي يطلعوا عالين {عليكم يرجموكم} أي يقتلوكم أخبث قتله إن استمسكتم بدينكم {أو يعيدوكم} قهراً
Elçilerini kendilerini hissettirmekten nehyedince, bunu gerekçelendirerek şöyle dediler: {إنهم} “Çünkü onlar” yani şehir halkı, {إن يظهروا} “şayet üstün gelip muttali olurlarsa” yani size galebe çalıp anlarlarsa, {عليكم يرجموكم} “sizi taşa tutarak öldürürler” yani dininize sımsıkı sarılırsanız sizi öldürmelerin en kötüsüyle öldürürler {أو يعيدوكم} “yahut sizi geri döndürürler” zorla
10155. Metin
{في ملتهم} إن لنتم لهم {ولن تفلحوا إذاً} أي إذا عدتم فيها مطمئنين بها، لأنكم وإن أكرهتم ربما استدرجكم الشيطان بذلك إلى الإجابة حقيقة {أبداً *} أي فبعثوا أحدهم فنظر الأزكى وتلطف في الأمر، فاسترابوا منه لأنهم أنكروا ورقه لكونها من ضرب ملك لا يعرفونه فجهدوا به فلم يشعر بهم أحداً من المخالفين، وإنما أشعر بهم الملك لما رآه موافقاً لهم في الدين لأنه لم يقع النهي عنه {وكذلك} أي فعلنا بهم ذلك الأمر العظيم من الربط على قلوبهم، والستر لأخبارهم والحماية من الظالمين والحفظ لأجسامهم على مر الزمان، وتعاقب الحدثان، ومثل ما فعلنا بهم ذلك {أعثرنا} أي أظهرنا إظهار أضطرارياً، أهل البلد وأطلعناهم، وأصله أن الغافل عن الشيء ينظر إليه إذا عثر به نظر إليه فيعرفه، فكان العثار سبباً لعلمه به فأطلق اسم السبب على المسبب {عليهم ليعلموا} أي أهل البلد بعد أن كان حصل لبعضهم شك في حشر الأجساد لأن اعتقاد اليهود والنصارى أن البعث إنما هو للروح فقط {أن وعد الله} الذي له صفات الكمال بالبعث للروح والجسد معاً
{في ملتهم} “kendi dinlerine” şayet onlara yumuşaklık gösterirseniz; {ولن تفلحوا إذاً} “o takdirde asla kurtuluşa eremezsiniz” yani ona gönül rahatlığıyla döndüğünüz takdirde; çünkü zorlansanız bile şeytan sizi bu yolla hakikatte icabet etmeye derece derece sürükleyebilir, {أبداً *} “ebediyen.” Yani içlerinden birini gönderdiler; o en temizi aradı ve işi gizlice yürüttü. Fakat tanımadıkları bir kralın bastırdığı gümüş parayı getirdiği için ondan şüphelendiler. Onu sıkıştırdılarsa da diğer arkadaşlarını karşıt olanlardan hiçbirine hissettirmedi. Ancak kralın onlarla aynı dinde olduğunu görünce onları sadece krala hissettirdi; çünkü bu hususta bir yasaklama vuku bulmamıştı. {وكذلك} “İşte böylece” yani kalplerini pekiştirmek, haberlerini gizlemek, zalimlerden korumak ve zamanın akışı ile olayların peş peşe gelmesine rağmen bedenlerini muhafaza etmek suretiyle kendilerine yaptığımız o büyük iş gibi ve onlara yaptığımız bu muamele gibi, {أعثرنا} “muttali kıldık” yani zorunlu bir ortaya çıkarma ile şehir halkına gösterdik ve onları haberdar ettik. Aslı şudur: Bir şeyden gafil olan kimse ona takılıp tökezlediğinde (asara) ona bakar ve onu tanır; böylece tökezleme (ısâr) onu bilmeye sebep olduğundan, sebebin adı müsebbebe verilmiştir; {عليهم ليعلموا} “onların durumuna, bilsinler diye” yani şehir halkı bilsin diye; zira bedenlerin haşredilmesi konusunda bazılarında şüphe hasıl olmuştu, çünkü Yahudi ve Hristiyanların inancı dirilmenin sadece ruha mahsus olduğu yönündeydi; {أن وعد الله} “Allah'ın vaadinin” kemal sıfatlarına sahip olan Allah'ın ruh ve bedenin birlikte diriltilmesine dair vaadinin
10156. Metin
{حق} لأن قيامهم بعد نومهم نيفاً وثلاثمائة سنة مع خرق العادة بحفظ أبدانهم عن الفناء من غير أكل ولا شرب مثل قيام من مات بجسمه الذي كان سواء على أن مطلق النوم دال على ذلك كما قال بعض العارفين «علمك باليقظة بعد النوم علم بالبعث بعد الموت، والبرزخ واحد غير أن للروح بالجسم في النوم تعلقاً لا يكون بالموت، وتستيقظ على ما نمت عليه كذلك تبعث على ما مت عليه» .
{حق} “hak olduğunu” [bilsinler diye]. Çünkü onların üç yüz küsur yıl uykuda kaldıktan sonra, yeme ve içme olmaksızın bedenlerinin çürümeden korunması gibi harikulade bir durumla ayağa kalkmaları, ölen kimsenin daha önceki bedeniyle aynen kalkması gibidir. Kaldı ki mutlak uyku da buna delalet eder; nitekim bazı ariflerin şöyle dediği gibi: «Uykudan sonraki uyanıklığı bilmen, ölümden sonraki dirilişi bilmendir; berzah birdir, ancak uykuda ruhun bedenle ölümde olmayan bir irtibatı vardır; nasıl uyuduysan öyle uyanırsın, aynı şekilde nasıl öldüysen öyle diriltilirsin.»
10157. Metin
ولما كان من الحق ما قد يداخله شك قال تعالى: {وأن} أي وليعلموا أن {الساعة لا ريب فيها} مبيناً أنها ليست موضع شك أصلاً لما قام عليها من أدلة العقل، المؤيد في كل عصر بقواطع النقل، ومن طالع تفسير (الزيتون) من كتابي هذا حصل له هذا ذوقاً؛ ثم بين أن هذا الإعثار أتاهم بعلم نافع حال تجاذب وتنازع فقال: {إذ} أي ليعلموا ذلك، وأعثرنا حين {يتنازعون} أي أهل المدينة.
Haktan olan bazı şeylere şüphe karışabileceği için Yüce Allah şöyle buyurdu: {وأن} “ve şüphesiz” yani bilsinler ki {الساعة لا ريب فيها} “kıyamet saatinde hiçbir şüphe yoktur” her çağda naklin kesin delilleriyle desteklenen aklî deliller üzerine bina edildiği için onun asla şüphe konusu olmadığını beyan etti. Bu kitabımdaki 'ez-Zeytûn' tefsirini mütalaa eden kimse bunu zevken idrak eder. Sonra bu muttali kılmanın, onların çekişme ve münakaşa halinde bulundukları sırada kendilerine faydalı bir ilim sağladığını beyan ederek şöyle buyurdu: {إذ} “O sırada” yani bunu bilsinler diye; ve biz muttali kıldık o vakit ki {يتنازعون} “çekişiyorlardı” yani şehir halkı.
10158. Metin
ولما كان التنازع في الغالب إنما يكون ما بين الأجانب، وكان تنازع هؤلاء مقصوراً عليهم كان الأهم بيان محله فقدمه فقال تعالى: {بينهم أمرهم} أي أمر أنفسهم في الحشر فقائل يقول: تحشر الأرواح مجردة: وقائل يقول: بأجسادها، أو أمر الفتية فقائل يقول: ناس صالحون، وناس يقولون: لا ندري من أمرهم غير أن الله تعالى أراد هدايتنا بهم {فقالوا} أي فتسبب عن هذا الإعثار أو التنازع أن قال أكثرهم: {ابنوا عليهم} على كل حال {بنياناً} يحفظهم، واتركوا التنازع فيهم، ثم عللوا ذلك بقولهم: {ربهم} أي المحسن إليهم بهدايتهم وحفظهم وهداية الناس بهم {أعلم بهم} أن كانوا صالحين أو لا، وأما أنتم فلا طريق لكم إلى علم ذلك؛ ثم استأنف على طريق الجواب لمن كأنه قال: ماذا فعلوا؟ فقال: {قال الذين غلبوا على} أي وقع أن كانوا غالبين على {أمرهم} أي ظهروا عليه وعلموا أنهم ناس صالحون فروا بدينهم من الكفار وضعف من ينازعهم؛ ويجوز - وهو أحسن - أن يكون الضمير لأهل البلد أو للغالبين أنفسهم، إشارة إلى أن الرؤساء منهم وأهل القوة كانوا أصلحهم إيماء إلى أن الله تعالى
Çekişme çoğunlukla yabancılar arasında olduğu ve bunların çekişmesi de yalnızca kendilerine has bulunduğu için, en önemli husus onun konusunu beyan etmekti; bu sebeple onu öne alarak Yüce Allah şöyle buyurdu: {بينهم أمرهم} “aralarında kendi işlerini” yani haşir konusundaki kendi durumlarını [tartışıyorlardı]; bir sözcü: 'Ruhlar yalın olarak haşredilir' derken, diğeri: 'Bedenleriyle birlikte' diyordu; yahut gençlerin durumunu [tartışıyorlardı]; bir sözcü: 'Onlar salih insanlardır' derken, diğerleri: 'Allah Teâlâ'nın bizi onlar vasıtasıyla hidayete erdirmeyi dilemesinden başka onların durumundan bir şey bilmiyoruz' diyordu. {فقالوا} “Bunun üzerine dediler ki:” yani bu muttali kılma veya çekişmeden dolayı çoğunluğu şöyle dedi: {ابنوا عليهم} “onların üzerine yapın” her halükarda {بنياناً} “bir bina” onları koruyacak bir bina yapın ve onlar hakkındaki çekişmeyi bırakın. Sonra bunu şu sözleriyle gerekçelendirdiler: {ربهم} “Rableri” yani onlara hidayet vermekle, onları korumakla ve insanları onlar vasıtasıyla hidayete erdirmekle kendilerine ihsanda bulunan [Rableri], {أعلم بهم} “onları daha iyi bilir” salih olup olmadıklarını [en iyi O bilir]; size gelince bunu bilmenizin hiçbir yolu yoktur. Sonra sanki 'Ne yaptılar?' diyen birine cevap sadedinde söze yeniden başlayarak şöyle buyurdu: {قال الذين غلبوا على} “üstün gelenler dediler ki” yani üstün gelen kimseler olarak ortaya çıkanlar dedi ki {أمرهم} “onların işine” yani onların durumuna vakıf olup onların dinleri uğruna kâfirlerden kaçan salih kimseler olduğunu ve kendileriyle tartışanların zayıf düştüğünü anlayanlar; -daha güzeli ise- zamirin şehir halkına veya bizzat üstün gelenlere ait olması caizdir; bu da onların reislerinin ve güç sahiplerinin en salihleri olduğuna bir işarettir ve Allah Teâlâ'nın
10159. Metin
أصلح بهم أهل ذلك الزمان {لنتخذن عليهم} ذلك البنيان الذي اتفقنا عليه {مسجداً *} وهذا دليل على أنهم حين ظهروا عليهم وكلموهم أماتهم الله بعد أن علموا أن لهم مدة طويلة لا يعيش مثلها أحد في ذلك الزمان، وقبل أن يستقصوا جميع أمرهم، وفي قصتهم ترغيب في الهجرة.
o dönemin halkını onlar vasıtasıyla ıslah ettiğine bir ima taşır: {لنتخذن عليهم} “mutlaka onların üzerine edineceğiz” üzerinde ittifak ettiğimiz o binayı {مسجداً *} “bir mescid.” Bu, onlara muttali olup konuştuklarında, o dönemde hiç kimsenin yaşayamayacağı kadar uzun bir süre kaldıklarını anladıktan sonra ve durumlarının tamamını en ince ayrıntısına kadar araştırmadan önce Allah'ın onları vefat ettirdiğine delildir. Onların kıssasında hicrete teşvik vardır.
10160. Metin
ولما ذكر تعالى تنازع أولئك الذين هداهم الله بهم، ذكر ما يأتي من إفاضة من علم قريشاً أن تسأل صلى الله عليه وعلى آله وسلم منهم في الفضول الذي ليس لهم إليه سبيل، ولا يظفرون
Yüce Allah, kendilerini onlar vasıtasıyla hidayete erdirdiği o kimselerin çekişmesini zikredince, Kureyş'e, sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimize ulaşmalarına hiçbir yol bulunmayan ve hakkında bir delil elde edemeyecekleri lüzumsuz konuları sormasını öğreten kimselerin lafı uzatmalarını nübüvvet alametlerinden bir alamet olarak zikrederek
10161. Metin
فيه بدليل علماً من أعلام النبوة فقال تعالى: {سيقولون} أي أهل الكتاب ومن وافقهم في الخوض في ذلك بعد اعترافهم بما قصصت عليك من نبأهم بوعد لا خلف فيه: هم {ثلاثة} أشخاص {رابعهم كلبهم} ولا علم لهم بذلك، ولذلك أعراه عن الواو فدل إسقاطها على أنهم ليسوا ثلاثة وليس الكلب رابعاً {ويقولون} أي وسيقولون أيضاً: {خمسة سادسهم كلبهم} .
şöyle buyurdu: {سيقولون} “Diyecekler ki:” yani Ehl-i Kitap ve bu konuda onlara uyup lafa dalanlar, sana haberlerinden anlattığım şeyleri itiraf ettikten sonra, asla hilafı olmayan bir vaatle [şöyle diyecekler]: Onlar {ثلاثة} “üç kişidir” {رابعهم كلبهم} “dördüncüleri köpekleridir” oysa buna dair hiçbir bilgileri yoktur; bu sebeple onu vâv (و) harfinden soyutladı; onun düşürülmesi onların üç kişi olmadığına ve köpeğin de dördüncüleri olmadığına delalet etti. {ويقولون} “Ve diyecekler ki” yani yine şöyle diyecekler: {خمسة سادسهم كلبهم} “Beş kişidir, altıncıları köpekleridir.”
10162. Metin
ولما تغير قولهم حسن جداً قوله تعالى: {رجماً بالغيب} أي رمياً بالأمر الغائب عنهم الذي لا اطلاع لهم عليه بوجه {ويقولون} أيضاً دليلاً على أنه لا علم لهم بذلك: {سبعة وثامنهم كلبهم} وتأخير هذا عن الرجم - وإن كان ظناً - مشعر بأنه حق، ويؤيده هذه الواو التي تدخل على الجملة الواقعة صفة للنكرة كما تدخل الواو حالاً عن المعرفة في نحو {إلا ولها كتاب معلوم} [الحجر: ٤] فإن فائدتها توكيد لصوق الصفة بالموصوف، والدلالة على أن اتصاف الموصوف بالصفة أمر ثابت مستقر، فدلت هذه الواو على أن أهل هذا القول قالوه عن ثبات علم وطمأنينة نفس، ولم يرجموا بالظن، وفي براءة،
Sözleri değişince Yüce Allah'ın şu buyruğu pek güzel düşmüştür: {رجماً بالغيب} “gayba taş atarak” yani hiçbir şekilde bilgi sahibi olmadıkları, kendilerine gayb olan bir meselede tahminde bulunarak. Yine buna dair bir ilimleri olmadığına delil olarak: {ويقولون} “Ve diyecekler ki:” {سبعة وثامنهم كلبهم} “Yedi kişidir, sekizincileri köpekleridir.” Bunun -her ne kadar bir zan olsa da- gayba taş atmaktan sonraya bırakılması, hak olduğuna işaret etmektedir. Nekirenin sıfatı olan cümlenin başına gelen bu vâv harfi de bunu desteklemektedir; tıpkı {إلا ولها كتاب معلوم} “illâ ki onun bilinen bir yazgısı vardır” [Hicr: 4] ayetindeki gibi ma'rifeden hal olarak gelen vâv gibidir; zira onun faydası sıfatın mevsufa yapışmasını tekit etmek ve mevsufun sıfatla nitelenmesinin sabit ve yerleşik bir durum olduğuna delalet etmektir. Dolayısıyla bu vâv harfi, bu sözün sahiplerinin onu yerleşik bir ilimden ve gönül huzurundan ötürü söylediklerine, zanna dayanarak taş atmadıklarına delalet etmiştir. Tevbe Suresi'nde
10163. Metin
كلام نفيس عن اتباع الوصف تارة بواو وتارة مجرداً عنها. فلما ظهر كالشمس أنه لا علم لهم بذلك كان كأنه قيل: ماذا يقال لهم؟ فقيل: {قل ربي} أي المحسن إليّ بإعلامي بأمرهم وغيره {أعلم بعدتهم} أي التي لا زيادة فيها ولا نقص، فكان كأنه قيل: قد فهم من صيغة «أعلم» أم من الخلق من يعلم أمرهم فقيل: {ما يعلمهم إلا قليل *} أي من الخلق وهو مؤيد لأنهم أصحاب القول الغالب، وهو، قول ابن عباس ﵄، وكان يقول: أنا من ذلك القليل. {فلا} أي فتسبب عن ذلك أن يقول لك على سبيل البت الداخل تحت النهي عن قفو ما ليس لك به علم: لا {تمار} أي تجادل وتراجع {فيهم} أحداً ممن يتكلم بغير ما أخبرتك به {إلا مرآء ظاهراً} أدلته، وهو ما أوحيت إليك به ولا تفعل فعلهم من الرجم بالغيب {ولا تستفت} أي تسأل سؤال مستفيد {فيهم} أي أهل الكهف {منهم} أي من الذين يدعون العلم من بني إسرائيل أو غيرهم {أحداً *} .
vasfın bazen vâv ile bazen de onsuz peş peşe getirilmesi hakkında nefis bir kelam vardır. Buna dair hiçbir ilimleri olmadığı güneş gibi aşikâr olunca sanki 'Onlara ne söylenecek?' denilmiş gibi oldu ve şöyle buyruldu: {قل ربي} “De ki: Rabbim” yani onların durumunu ve diğer şeyleri bana bildirmekle bana ihsanda bulunan [Rabbim], {أعلم بعدتهم} “onların sayısını daha iyi bilir” yani fazlalığı ve noksanlığı olmayan [sayılarını]. Sanki şöyle denildi: «A'lem» (daha iyi bilir) sîgasından yaratılmışlar içinden onların durumunu bilen birilerinin olduğu anlaşıldı; bunun üzerine şöyle buyruldu: {ما يعلمهم إلا قليل *} “Onları pek az kimseden başkası bilmez.” Yani yaratılmışlardan; bu da onların üstün gelen görüşün sahipleri olduğunu desteklemektedir ki bu, İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'nın görüşüdür ve o: 'Ben o az kişidenim' derdi. {فلا} “Artık... yapma” yani bundan dolayı hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme yasağı altına giren kesin bir üslupla sana şöyle demesi gerekti: Sakın {تمار} “tartışma” yani münakaşa ve münazara etme {فيهم} “onlar hakkında” sana bildirdiğimden başkasını söyleyen hiç kimseyle {إلا مرآء ظاهراً} “açık bir tartışma dışında.” Delilleri açık olan [bir tartışma yap], o da sana vahyettiğim şeydir; onların gayba taş atma fiili gibi yapma. {ولا تستفت} “Ve kimseden fetva/bilgi isteme” yani istifade eden kimsenin sorusu gibi sorma {فيهم} “onlar hakkında” yani Ashâb-ı Kehf hakkında {منهم} “onlardan” yani İsrailoğullarından veya başkalarından ilim iddia edenlerden {أحداً *} “hiç kimseden.”
10164. Metin
ولما كان نهيه عن استفتائهم موجباً لقصر همته على ربه سبحانه فكان من المعلوم أنه إذا سئل عن شيء، التفتت نفسه إلى تعرفه من قبله، فربما قال لما يعلم من إحاطة علم الله سبحانه وكرمه لديه: سأخبركم به غداً، كما وقع من هذه القصص، علمه الله ما يقول في كل أمر
Onlardan fetva istemesinin nehyedilmesi gayretini sadece Sübhânehu Rabbine hasretmesini gerektirince ve bilindiği üzere bir şey hakkında sorulduğunda nefsi onu O'nun katından öğrenmeye yöneleceği için -belki de Allah Sübhânehu'nun ilminin kuşatıcılığını ve O'nun kendi yanındaki cömertliğini bildiğinden, bu kıssalarda vuku bulduğu gibi: 'Yarın size haber vereceğim' diyebilirdi- Allah azmettiği her gelecekteki
10165. Metin
مستقبل يعزم عليه بقوله تعالى: {ولا تقولن لشيءٍ} أي لأجل شيء من الأشياء التي يعزم عليها جليلها وحقيرها، عزمت على فعله: عزماً صادقاً من غير تردد وإن كنت عند نفسك في غاية القدرة عليه: {إني فاعل ذلك} أي الشيء وإن كان مهماً {غداً *} أي فيما يستقبل في حال من الأحوال {إلا} قولاً كائناً معه {أن يشاء} في المستقبل ذلك الشيء {الله} أي مقروناً بمشيئة الملك الأعلى الذي لا أمر لأحد معه سبحانه تعظيماً لله أن يقطع شيء دونه واعترافاً بأنه لا حول ولا قوة إلا به، ولأنه إن قيل ذلك دون استثناء فات قبل الفعل أو عاقه عنه عائق كان كذباً منفراً عن القائل.
işte ne diyeceğini Yüce Allah'ın şu sözüyle ona öğretti: {ولا تقولن لشيءٍ} “Hiçbir şey hakkında sakın deme” yani büyüğüyle küçüğüyle azmedilen şeylerden bir şey için, yapmaya azmettiğin şey hakkında: tereddüt etmeksizin sadık bir azimle, kendi nezdinde ona son derece güç yetirebilecek durumda olsan bile: {إني فاعل ذلك} “Ben bunu mutlaka yapacağım” yani o şeyi, ne kadar mühim olursa olsun, {غداً *} “yarın” yani gelecekte hiçbir durumda [böyle deme]; {إلا} “ancak... müstesna” onunla beraber bulunan bir söz olarak {أن يشاء} “dilemesi” gelecekte o şeyi [dilemesi] {الله} “Allah'ın” yani O'ndan bağımsız hiçbir şeyin kesinleşmemesi hususunda Allah'ı tazim etmek ve O'ndan başka hiçbir güç ve kuvvet bulunmadığını itiraf etmek üzere, kendisiyle birlikte kimsenin emri bulunmayan Yüce Hükümran'ın meşietine bağlanmış olarak [söyle]; çünkü şayet bu istisna yapılmadan söylenir de fiilden önce fevt olur veya bir engel onu engellerse, söyleyen kimseden nefret ettiren bir yalan olur.
10166. Metin
ولما كان النسيان من شأن الإنسان وهو غير مؤاخذ به قال تعالى: {واذكر ربك} أي المحسن إليك برفع المؤاخذة حال النسيان {إذا نسيت} الاستثناء بالاستعانة والتوكل عليه وتفويض الأمر كله بأن تقول: إن شاء الله، ونحوها في أيّ وقت تذكرت؛ وأخرج الطبراني في معجمه الأوسط في ترجمة محمد بن الحارث الجبيلي - بضم الجيم وفتح الموحدة - عن ابن عباس ﵄ أن هذا خاص برسول الله صلى الله عليه وعلى آله وسلم وليس لأحد منا أن يستثني إلا بصلة اليمين. ثم عطف
Unutmak insanın şanından olduğu ve bundan sorumlu tutulmadığı için Yüce Allah şöyle buyurdu: {واذكر ربك} “Ve Rabbini an” yani unutma halinde sorumluluğu kaldırmakla sana ihsanda bulunan [Rabbini], {إذا نسيت} “unuttuğun zaman” O'ndan yardım dileyerek, O'na tevekkül ederek ve hatırladığın her vakitte 'İnşâallah' ve benzeri ifadelerle bütün işi havale ederek istisnada bulunmayı; Taberânî el-Mu'cemü'l-Evsat'ında Muhammed b. el-Hâris el-Cübeylî'nin -cîm'in dammesi ve tek noktalı bâ'nın fethasıyla- tercümesinde İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan bunun Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e mahsus olduğunu, bizden hiç kimsenin yeminle bitişik olmadıkça istisna yapma hakkı bulunmadığını rivayet etmiştir. Sonra
10167. Metin
على ما أفهمه الكلام وهو: فقل إذا نسيت: إني فاعل ذلك غداً إن شاء الله - ونحو ذلك من التعليق بالمشيئة المؤذن بأنه لا حول ولا قوة إلا بالله ولا مشيئة لأحد معه قوله: {وقل عسى أن يهدين ربي} أي المحسن إليّ {لأقرب} أي الى أشد قرباً {من هذا} أي الذي عزمت على فعله ونسيت الاستثناء فيه فقضاه الله ولم يؤاخذني، أو فاتني أو تعسر عليّ لكوني لم أقرن العزم عليه بذكر الله {رشداً *} أي من جهة الرشد بأن يوفقني للاستثناء فيه عند العزم عليه مع كونه أجود أثراً وأجل عنصراً فأكون كل يوم في ترق بالأفعال الصالحة في معارج القدس، و «اقرب» أفعل تفضيل من قرب - بضم الراء - من الشيء، لازم، لا من المكسور الراء المتعدي نحو {ولا تقربوا الزنى} [الإسراء: ٣٢] {ولا تقربوا مال اليتيم} [الإسراء: ٣٤] الآية، والأقرب من رشد الاستدلال بقصة أهل الكهف التي الحديث عنها على صحة نبوة النبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم، ونحو ذلك الاستدلال على وحدانية الصانع وقدرته على البعث وغيره بالأمور الكلية أو الجزئيات القريبة المتكررة، لا بهذا الأمر الجزئي النادر المتعب ونحو هذا من المعارف الإلهية.
sözün hissettirdiği manaya atfetti ki o da şudur: Unuttuğun zaman 'İnşâallah yarın bunu yapacağım' de -ve Allah'tan başka güç ve kuvvet bulunmadığını, O'nunla birlikte kimsenin iradesi olmadığını bildiren meşiete bağlama kabilinden sözler söyle-. Buyurdu ki: {وقل عسى أن يهدين ربي} “Ve de ki: Umulur ki Rabbim beni eriştirir” yani bana ihsanda bulunan [Rabbim], {لأقرب} “daha yakın olana” yani son derece yakın olana {من هذا} “bundan” yani yapmaya azmettiğim ve içinde istisna yapmayı unuttuğum, Allah'ın da onu takdir edip beni sorumlu tutmadığı yahut azmimi Allah'ı anmaya bağlamadığım için kaçırdığım veya bana zorlaşan şeyden [daha yakınına] {رشداً *} “doğruluk bakımından.” Yani rüşd cihetinden; ona azmettiğim esnada eseri daha güzel ve unsuru daha yüce olmakla birlikte beni istisna yapmaya muvaffak kılması suretiyle; böylece her gün kudsiyet basamaklarında salih amellerle terakki etmiş olurum. «Akreb», bir şeye yaklaşmak anlamındaki lazım olan karube (قَرُبَ) -râ'nın dammesiyle- fiilinin ism-i tafdilidir; {ولا تقربوا الزنى} “Zinaya yaklaşmayın” [İsrâ: 32], {ولا تقربوا مال اليتيم} “Yetimin malına yaklaşmayın” [İsrâ: 34] ayetindeki gibi müteaddî olan râ'sı meksur fiilden değildir. Rüşde en yakın olanı ise, hakkında konuşulan Ashâb-ı Kehf kıssasıyla Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'in nübüvvetinin sıhhatine istidlal etmektir; tıpkı bu nadir ve yorucu cüz'î meseleyle değil de küllî meselelerle veya yakın ve tekrarlanan cüz'iyatla Yaratıcı'nın birliğine, diriltmeye ve diğer şeylere olan kudretine istidlal etmek gibi ve benzeri ilahî marifetlerdir.
10168. Metin
ولما فرغ من هذه التربية في أثناء القصة وختمها بالترجية في الهداية للأرشد، وكان علم مدة لبثهم أدق وأخفى من علم عددهم، شرع في إكمالها مبيناً لهذا الأخفى، عاطفاً على قوله {قالوا ربكم أعلم بما لبثتم} [الكهف: ١٩] أو على «فأووا إليه» الذي أرشد إلى تقديره قولهم: {فأووا إلى الكهف} كما مضى، المختوم بنشر الرحمة وتهيئة المرفق بعد قوله {إذ أوى الفتية} المختوم بقولهم {وهيىء لنا من أمرنا رشداً} فقال بياناً لإجمال {سنين عدداً} محققاً لقوله تعالى: {قل الله أعلم بما لبثوا} : {ولبثوا في كهفهم} نياماً {ثلاث} أي مدة ثلاث {مائة سنين} شمسية بحساب اليهود الآمرين بهذا السؤال، وعبر بلفظ السنة إشارة إلى ذمها بما وقع فيها من علو أهل الكفر وطغيانهم بما أوجب خوف الصديقين وهجرتهم وإن كان وقع فيها خصب في النبات وسعة في الرزق، وذلك يدل على استغراق الكفر لمدة نومهم.
Kıssanın ortasındaki bu terbiyeyi bitirip onu en doğruya hidayet edilme ümidiyle mühürleyince ve onların kalış sürelerini bilmek sayılarını bilmekten daha ince ve daha gizli olunca, bu en gizli olanı beyan ederek kıssayı tamamlamaya başladı; bunu da {قالوا ربكم أعلم بما لبثتم} “Dediler ki: Ne kadar kaldığınızı Rabbiniz daha iyi bilir” [Kehf: 19] sözüne yahut daha önce geçtiği gibi {فأووا إلى الكهف} “mağaraya sığının” sözlerinin takdirine irşad ettiği «oraya sığındılar» ifadesine atfetti; o da {إذ أوى الفتية} “O vakit gençler sığınmıştı” sözünden sonra {وهيىء لنا من أمرنا رشداً} “bize işimizden bir kurtuluş yolu hazırla” sözüyle mühürlenen, rahmetin yayılması ve kolaylığın hazırlanmasıyla sona eren kısımdır. Böylece {سنين عدداً} “yıllar yılı” ifadesinin mücmelliğini açıklamak ve Yüce Allah'ın {قل الله أعلم بما لبثوا} “De ki: Ne kadar kaldıklarını Allah daha iyi bilir” sözünü gerçekleştirmek üzere şöyle buyurdu: {وللبثوا في كهفهم} “Mağaralarında kaldılar” uykuda {ثلاث} “üç” yani üç süresi boyunca {مائة سنين} “yüz yıl” bu soruyu emreden Yahudilerin hesabına göre güneş yılı olarak [kaldılar]. 'Sene' lafzıyla ifade edilmesi, sıddîkların korkup hicret etmesini gerektiren küfür ehlinin üstünlüğü ve taşkınlıklarının o yıllarda vuku bulması sebebiyle o dönemin yerilmesine işarettir; gerçi bitkilerde bolluk ve rızıkta genişlik meydana gelmiş olsa da. Bu da uykuları boyunca küfrün o süreyi kapladığına delalet eder.
10169. Metin
ولما كان المباشرون للسؤال هم العرب قال: {وازدادوا تسعاً *} أي من السنين القمرية إذا حسب الكل بحساب القمر، لأن تفاوت ما بين السنة الشمسية والقمرية عشرة أيام وإحدى وعشرون ساعة وخمسا ساعة كما تقدم في النسيء من براءة، فإذا حسبت زيادة السني القمرية على الثلاتمائة الشمسية باعتبار نقص أيامها
Soruyu doğrudan soranlar Araplar olunca şöyle buyurdu: {وازدادوا تسعاً *} “ve dokuz yıl da artırdılar.” Yani tamamı ay hesabıyla hesaplandığında kamerî yıllardan [dokuz yıl artırdılar]. Çünkü Tevbe Suresi'ndeki nesî bahsinde geçtiği üzere güneş yılı ile kamerî yıl arasındaki fark on gün, yirmi bir saat ve saatin beşte ikisidir; dolayısıyla kamerî yılların üç yüz güneş yılı üzerindeki fazlalığı günlerinin eksikliği
10170. Metin
عنها كانت تسع سنين، وكأن مدة لبثهم كانت عند اليهود أقل من ذلك أو أكثر، فقال على طريق الجواب لسؤال من يقول: فإن قال أحد غير هذا فما يقال له؟ {قل الله} أي الذي له الإحاطة الكاملة {أعلم} منكم {بما لبثوا} ثم علل ذلك بقوله تعالى: {له} أي وحده {غيب السماوات والأرض} يعلمه كله على ما هو عليه، ولا ينسى شيئاً من الماضي ولا يعزب عنه شيء من الحاضر، ولا يعجز عن شيء من الآتي، فلا ريب فيما يخبر به.
hesabıyla dokuz yıl olmaktadır. Sanki onların kalış süresi Yahudilerin nezdinde bundan daha az veya daha çok idi; bunun üzerine 'Biri bundan başkasını söylerse ona ne denir?' diyen kimsenin sorusuna cevap sadedinde şöyle buyurdu: {قل الله} “De ki: Allah” yani tam bir kuşatıcılığa sahip olan [Allah], {أعلم} “daha iyi bilir” sizden daha iyi bilir {بما لبثوا} “ne kadar kaldıklarını.” Sonra bunu Yüce Allah'ın şu sözüyle gerekçelendirdi: {له} “O'na aittir” yani yalnızca O'na {غيب السماوات والأرض} “göklerin ve yerin gaybı.” O'nun tamamını olduğu gibi bilir; geçmişten hiçbir şeyi unutmaz, şimdiki zamandan hiçbir şey O'ndan gizli kalmaz ve gelecekteki hiçbir şeyden de aciz kalmaz; dolayısıyla haber verdiği şeyde hiçbir şüphe yoktur.
10171. Metin
ولما كان السمع والبصر مناطي العلم، وكان متصفاً منهما بما لا يعلمه حق علمه غيره، عجب من ذلك بقوله تعالى: {أبصر به وأسمع} ولما كان القائم بشيء قد يقوم غيره مقامه إما بقهر أو شرك، نفى ذلك فانسد باب العلم عن غيره إلا من جهته فقال تعالى: {ما لهم} أي لهؤلاء السائلين ولا المسؤولين الراجمين بالغيب من أصحاب الكهف {من دونه} وأعرق بقوله تعالى: {من ولي} يجيرهم منه أو بغير ما أخبر به {ولا يشرك} أي الله {في حكمه أحداً *} فيفعل شيئاً بغير أمره أو يخبر بشيء من غير طريقه.
İşitme ve görme ilmin dayanakları olduğu ve O da kendisinden başkasının hakkıyla bilemeyeceği şekilde bunlarla nitelendiği için Yüce Allah'ın şu sözüyle bu duruma hayret ifade edildi: {أبصر به وأسمع} “O ne güzel görür, O ne güzel işitir!” Bir işi üstlenen kimsenin yerine bazen zorla veya ortaklıkla başkası geçebileceği için bunu nefyetti; böylece O'nun bildirmesi dışında başkası için ilim kapısı kapandı ve Yüce Allah şöyle buyurdu: {ما لهم} “Onların yoktur” yani bu soranların da, kendilerine sorulan ve Ashâb-ı Kehf hakkında gayba taş atanların da yoktur {من دونه} “O'ndan başka” ve Yüce Allah'ın şu sözüyle bunu pekiştirdi: {من ولي} “hiçbir koruyucusu/sahibi” onları O'ndan kurtaracak yahut O'nun haber verdiğinden başkasını bildirecek; {ولا يشرك} “ve ortak da kılmaz” yani Allah {في حكمه أحداً *} “kendi hükmüne hiç kimseyi.” Böylece O'nun emri olmaksızın bir şey yapamaz veya O'nun yolu dışında bir şeyden haber veremez.
10172. Metin
ولما تقرر أنه لا شك في قوله: ولا يقدر أحد أن يأتي بما
O'nun sözünde hiçbir şüphe bulunmadığı, kimsenin O'nun sözünün
10173. Metin
يماثله فكيف بما ينافيه مع كونه مختصاً بتمام العلم وشمول القدرة، حسن تعقيبه بقوله عطفاً على {قل لله أعلم} : {واتل} أي اقرأ على وجه الملازمة {ما أوحي إليك} وبنى الفعل للمجهول لأن الخطاب مع النبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم وهو على القطع بأن الموحى إليه هو الله ﷾ {من كتاب ربك} الذي أحسن تربيتك في قصة أهل الكهف وغيرها، على من رغب فيه غير ملتفت إلى غيره واتبعوا ما فيه واثقين بوعده ووعيده وإثباته ونفيه وعلى غيرهم.
bir benzerini getirmeye güç yetiremeyeceği, tam ilim ve kuşatıcı kudretle vasıflanmışken O'na aykırı bir şeyi getirmenin ise hiç mümkün olmadığı sabit olunca; {قل الله أعلم} “De ki: Allah daha iyi bilir” ayetine atfedilerek şu buyrukla devam edilmesi pek güzel oldu: {واتل} “Ve oku” yani devamlı bir şekilde oku {ما أوحي إليك} “sana vahyolunanı” -fiil meçhul sîgada kurulmuştur, çünkü hitap Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'edir ve o, kendisine vahyedenin kesinlikle Azîz ve Celîl olan Allah olduğunu bilmektedir- {من كتاب ربك} “Rabbinin Kitabından” Ashâb-ı Kehf kıssasında ve diğer hususlarda terbiyeni en güzel şekilde yapan [Rabbinin Kitabından]; başkasına iltifat etmeksizin ona rağbet eden, O'nun vaadine ve tehdidine, ispatına ve nefyine güvenerek içindekilere uyan kimselere ve diğerlerine [oku].
10174. Metin
ولما كان الحامل على الكف عن إبلاغ رسالة المرسل وجدان من ينقضها أو عمي على المرسل، قال تعالى: {لا مبدل لكلماته} فلا شك في وقوعها فلا عذر في التقصير في إبلاغها، والنسخ ليس بتبديل بهذا المعنى بل هو غاية لما كان {ولن تجد} أي بوجه من الوجوه {من دونه} أي أدنى منزلة من رتبته الشماء إلى آخر المنازل {ملتحداً *} أي ملجأ ومتحيزاً تميل إليه فيمنعك منه إن قصرت في ذلك.
Gönderenin mesajını tebliğ etmekten alıkoyan şey, onu iptal edecek birinin bulunması veya gönderilene kapalı kalması olunca Yüce Allah şöyle buyurdu: {لا مبدل لكلماته} “O'nun kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur.” Dolayısıyla onların gerçekleşeceğinde şüphe yoktur ve tebliğindeki kusur için hiçbir mazeret bulunamaz. Nesh ise bu anlamda bir değiştirme değil, var olan hükmün gayesidir/sonudur. {ولن تجد} “Ve asla bulamazsın” hiçbir şekilde {من دونه} “O'ndan başka” yani O'nun yüce makamından en alt derecelere kadar hiçbir makamda {ملتحداً *} “sığınılacak bir melce/yer.” Yani şayet bu hususta kusur edersen O'ndan seni koruyacak, yönelip sığınabileceğin bir sığınak ve taraf bulamazsın.
10175. Metin
ولما كان النبي صلى الله عليه وعلى آله وسلم شديد الحرص على إيمانهم كثير الأسف على توليهم عنه يكاد يبخع نفسه حسرة عليهم وكانوا يقولون له إذا رأوا مثل هذا الحق الذي لا يجدون له مدفعاً:
Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem onların iman etmesine son derece düşkün, yüz çevirmelerine de çok üzüldüğü ve neredeyse onlara olan hasretinden kendini helak edeceği için; onlar da karşı koyamayacakları böyle bir hakkı gördüklerinde kendisine şöyle diyorlardı:
10176. Metin
لو طردت هؤلاء الفقراء وأبعدتهم عنك مثل عمار وصهيب وبلال فإنه يؤذينا ريح جبابهم ونأنف من مجالستهم جلسنا إليك وسمعنا منك ورجونا أن نتبعك، قال يرغبه في أتباعه مزهداً فيمن عداهم كائناً من كان، معلماً أنه ليس فيهم ملجأ لمن خالف أمر الله وأنهم لا يريدون إلا تبديل كلمات الله فسيذلهم عن قريب ولا يجدون لهم ملتحداً: {واصبر نفسك} أي احبسها وثبتها في تلاوته وتبيين معانيه {مع الذين يدعون ربهم} شكراً لإحسانه، واعترافاً بامتنانه، وكنى عن المداومة بما يدل على البعث الذي كانت قصة أهل الكهف دليلاً عليه فقال تعالى: {بالغداة} أي التي الانتقال فيها من النوم إلى اليقظة كالانتقال من الموت إلى الحياة {والعشي} أي التي الانتقال فيها من اليقظة إلى النوم كالانتقال من الحياة إلى الموت؛ ثم مدحهم بقوله تعالى معللاً لدعائهم: {يريدون} أي بذلك {وجهه} لا غير ذلك في رجاء ثواب أو خوف عقاب وإن كانوا في غاية الرثاثة، وأكد ذلك بالنهي عن ضده فقال مؤكداً للمعنى لقصر الفعل وتضمينه فعلاً آخر: {ولا تعد عيناك} علواً ونبوءاً وتجاوزاً
«Ammâr, Suheyb ve Bilâl gibi şu fakirleri yanından kovup uzaklaştırsan; çünkü onların cübbelerinin kokusu bizi rahatsız ediyor ve onlarla oturmaktan çekiniyoruz; o zaman senin yanına oturur, seni dinler ve sana uymayı umarız.» Bunun üzerine Allah'ın emrine muhalefet eden kimse için onlarda hiçbir sığınak olmadığını ve onların sadece Allah'ın kelimelerini değiştirmek istediklerini, pek yakında onları zelil kılacağını ve kendilerine hiçbir sığınak bulamayacaklarını bildirerek, kim olursa olsun onların dışındakilerden yüz çevirtip kendi tabilerine teşvik etmek üzere şöyle buyurdu: {واصبر نفسك} “Nefsini sabırla tut” yani Kur'an'ı okuma ve manalarını açıklama hususunda nefsini hapset ve sebat ettir {مع الذين يدعون ربهم} “Rablerine dua edenlerle beraber” O'nun ihsanına şükretmek ve nimetini itiraf etmek üzere; Ashâb-ı Kehf kıssasının da bir delili olduğu dirilişe delalet eden şeyle devamlılığı kinaye ederek Yüce Allah şöyle buyurdu: {بالغداة} “sabahleyin” yani uykudan uyanıklığa geçişin, ölümden hayata geçiş gibi olduğu vakitte, {والعشي} “ve akşamleyin” yani uyanıklıktan uykuya geçişin, hayattan ölüme geçiş gibi olduğu vakitte; sonra onların dualarını gerekçelendirerek Yüce Allah onları şu sözüyle övdü: {يريدون} “arzu ederler” yani bununla {وجهه} “O'nun rızasını/vechini” son derece pejmürde bir halde olsalar bile, bir sevap umudu veya azap korkusu içinde bundan başkasını arzu etmezler. Fiilin kasr edilmesi ve başka bir fiili tazammun etmesi sebebiyle anlamı tekit ederek zıddından nehyetmek suretiyle bunu pekiştirdi ve şöyle buyurdu: {ولا تعد عيناك} “Gözlerin kaymasın” üstünlük taslayarak, yüz çevirerek ve aşarak
10177. Metin
{عنهم} إلى غيرهم، أي لا تعرض عنهم، حال كونك {تريد زينة الحياة الدنيا} التي قدمنا في هذه السورة أنا زينا بها الأرض لنبلوهم بذلك، فإنهم وإن كانوا اليوم عند هؤلاء مؤخرين فهم عند الملك الأعلى مقدمون، وليكونن عن قريب - إذا بعثنا من نريد من العباد بالحياة من برزخ الجهل - في الطبقة العليا من أهل العز، وأما بعد البعث الحقيقي فلتكونن لهم مواكب يهاب الدنو منها كما كان لأهل الكهف بعد بعثهم من هذه الرقدة بعد أن كانوا في حياتهم قبلها هاربين مستخفين في غاية الخوف والذل، وأما إن عدّت العينان أحداً لما غفل عنه من الذكر، وأحل به من الشكر، فليس ذلك من النهي في شيء لأنه لم يرد به الإ الآخرة.
{عنهم} “onlardan” başkalarına; yani onlardan yüz çevirme {تريد زينة الحياة الدنيا} “dünya hayatının zinetini arzulayarak” ki biz bu surede insanları imtihan etmek için yeryüzünü onunla süslediğimizi önceden belirtmiştik. Zira onlar bugün bu kimselerin yanında geride tutulsalar da, Yüce Hükümran'ın katında en öndedirler. Çok yakında -kulları cehalet berzahından hayatla dirilttiğimiz zaman- mutlaka izzet ehlinin en üst tabakasında olacaklardır. Hakiki dirilişten sonra ise, tıpkı Ashâb-ı Kehf'in bundan önceki hayatlarında son derece korku ve zillet içinde kaçıp gizlenirken bu uykudan diriltildikten sonra kavuştukları gibi, yanlarına yaklaşılmasından heybet duyulan alayları/makamları olacaktır. Gözlerin bir kimseden yüz çevirmesi ise zikirden gafil olması ve şükrü terk etmesi sebebiyle olursa, bu söz konusu nehiyden sayılmaz; zira bununla sadece ahiret hedeflenmiştir.
10178. Metin
ولما بلغ في أمره صلى الله عليه وعلى آله وسلم بمجالسة المسلمين، نهاه عن الالتفات إلى الغافلين، وأكد الإعراض عن الناكبين فقال تعالى: {ولا تطع من أغفلنا} بعظمتنا {قلبه} أي جعلناه غافلاً، لأن الفعل فيه لنا لا له {عن ذكرنا} بتلك الزينة.
Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e Müslümanlarla birlikte oturması emredilmesinde son noktaya varılınca, gafillerden yana dönmeyi nehyetti ve yoldan sapanlardan yüz çevirmeyi tekit ederek Yüce Allah şöyle buyurdu: {ولا تطع من أغفلنا} “Gafil kıldığımız kimseye itaat etme” azametimizle [gafil kıldığımız], {قلبه} “kalbini” yani gafil kıldığımız; çünkü onun üzerindeki fiil onun değil bizimdir, {عن ذكرنا} “bizi anmaktan” o dünya zineti sebebiyle.
10179. Metin
ولما كان التقدير: فغفل، لأن عظمتنا لا يغلبها شيء فلا يكون إلا ما نريد، عطف على فعل المطاوعة قوله تعالى: {واتبع هواه} بالميل إلى ما استدرجناه به منها والأنفة من مجالسة أوليائنا الذين أكرمناهم بالحماية منها لأن ذكر الله مطلع الأنوار، فإذا أفلت الأنوار تراكمت الظلمة فجاء الهوى فأقبل على الخلق {وكان أمره فرطاً *} أي متجاوزاً للحد مسرفاً فيه متقدماً على الحق، فيكون الحق منبوذاً به وراء الظهر مفرطاً فيه بالتقصير فإن ربك سبحانه سينجي أتباعك على ضعفهم منهم كما أنجى أصحاب الكهف، ويزيدك بأن يعليهم عليهم ويدفع الجبابرة في أيديهم لأنهم مقبلون على الله معرضون عما سواه، وغيرهم مقبل على غيره معرض عنه.
Takdir 'böylece gafil oldu' şeklinde olunca -çünkü azametimize hiçbir şey galip gelemez ve sadece bizim dilediğimiz olur- mutavaat fiiline atıfla Yüce Allah şöyle buyurdu: {واتبع هواه} “ve hevasına uyan” o zinetlerden kendisini derece derece helake yaklaştırdığımız şeylere meyletmekle ve bu zinetlerden korumak suretiyle ikramda bulunduğumuz dostlarımızla oturmaktan kibirlenmekle [hevasına uyan]; zira Allah'ın zikri nurların doğuş yeridir; nurlar batınca karanlık yığılır, heva gelir ve yaratılmışlara yönelir; {وكان أمره فرطاً *} “ve işi taşkınlık olan.” Yani haddi aşan, onda aşırıya giden ve hakkın önüne geçen; böylece hak arkaya atılmış ve ihmal edilerek onda kusur edilmiş olur. Zira Rabbin Sübhânehu, Ashâb-ı Kehf'i kurtardığı gibi zayıflıklarına rağmen sana tabi olanları da onlardan kurtaracak, üstelik onları onlara üstün kılacak ve zorbaları onların ellerine teslim edecektir; çünkü onlar Allah'a yönelmiş, O'ndan başkasından yüz çevirmişlerdir; diğerleri ise başkasına yönelip O'ndan yüz çevirmiştir.
10180. Metin
ولما رغبه في أوليائه، وزهده في أعدائه، ترضية بقدره بعد أن قص الحق من قصة أهل الكهف للمتعنتين، علمه ما يقول لهم على وجه يعمهم ويعم غيرهم ويعم القصة وغيرها فقال تعالى مهدداً ومتوعداً - كما نقل عن علي ﵁ وكذا عن غيره:
İnatçılara Ashâb-ı Kehf kıssasından hakkı anlattıktan sonra, O'nun kaderine rıza göstermek üzere dostlarına rağbet ettirip düşmanlarından yüz çevirtince, hem onları hem başkalarını, hem bu kıssayı hem de diğerlerini kapsayacak şekilde onlara ne diyeceğini ona öğretti; böylece Ali radıyallâhu anh ve başkalarından nakledildiği gibi tehdit ve uyararak Yüce Allah şöyle buyurdu:
10181. Metin
{وقل} أي لهم ولغيرهم: هذا الذي جئتكم به من هذا الوحي العربي العري عن العوج، الظاهر الإعجاز، الباهر الحجج {الحق} كائناً {من ربكم} المحسن إليكم في أمر أهل الكهف وغيرهم من صبر نفسي مع المؤمنين، والإعراض عمن سواهم وغير ذلك، لا ما قلتموه في أمرهم، ويجوز أن يكون الحق مبتدأ {فمن شاء} أي منكم ومن غيركم {فليؤمن} بهذا الذي قصصناه فيهم وفي غيرهم، فهو مقبول مرغوب فيه وإن كان فقيراً زريّ الهيئة ولم ينفع إلا نفسه {ومن شاء} منكم ومن غيركم {فليكفر} فهو أهل لأن يعرض عنه ولا يلتفت إليه وإن كان أغنى الناس وأحسنهم هيئة، وإن تعاظمت هيبته لما اشتد من أذاه، وأفرط من ظلمه، وسنشفي قلوب المؤمنين في الدارين بالانتقام منه، والآية دالة على أن كلاًّ من الكفر والإيمان موقوف على المشيئة بخلق الله تعالى، لأن الفعل الاختياري يمتنع حصوله بدون القصد إليه وذلك القصد إن كان بقصد آخر يتقدمه لزم أن
{وقل} “Ve de ki:” yani onlara ve başkalarına: Size getirdiğim hiçbir eğriliği bulunmayan, mucizesi aşikâr, delilleri apaçık bu Arapça vahiy {الحق} “haktır” {من ربكم} “Rabbinizdendir.” Ashâb-ı Kehf konusunda ve müminlerle beraber sabredip başkalarından yüz çevirmem hususunda ve diğer konularda size ihsanda bulunan [Rabbinizdendir]; onların durumu hakkında sizin söylediğiniz şeyler değildir. 'El-Hakku' kelimesinin mübteda olması da caizdir. {فمن شاء} “Artık dileyen” yani sizden ve başkalarından dileyen {فليؤمن} “iman etsin” onlar ve başkaları hakkında anlattığımız bu şeylere; fakir ve pejmürde kılıkta olsa bile o makbuldür, arzu edilendir ve ancak kendi nefsine fayda sağlar. {ومن شاء} “Dileyen de” sizden ve başkalarından [dileyen de] {فليكفر} “inkâr etsin” insanların en zengini ve en güzel kılıklısı olsa da, verdiği eziyetin şiddeti ve zulmünün aşırılığı sebebiyle heybeti büyüse de o, kendisinden yüz çevrilmeye ve iltifat edilmemeye layıktır. Biz her iki yurtta da ondan intikam alarak müminlerin gönüllerine şifa vereceğiz. Bu ayet, küfür ve imanın her birinin Allah Teâlâ'nın yaratmasıyla meşiete bağlı olduğuna delalet eder; zira ihtiyarî fiilin ona yönelme (kasd) olmaksızın meydana gelmesi imkânsızdır; bu yönelme şayet kendisinden önce geçen başka bir yönelme ile olsaydı,