10376. Metin
مقصودها بيان اتصافه سبحانه بشمول الرحمة بإفاضة النعم على جميع خلقه، المستلزم للدلالة على اتصافه لجميع صفات الكمال، المستلزم لشمول القدرة على إبداع المستغرب، المستلزم لتمام القدرة الموجب للقدرة على البعث والتنزه عن الولد لأنه لا يكون إلا لمحتاج، ولا يكون إلا مثل الوالد، ولا سمي له سبحانه فضلا عن مثيل، وعلى هذا دلت تسميتها بمريم، لأن قصتها أدل ما فيها على تمام القدرة وشمول العلم، لأن أغرب ما في المخلوقات وأجمعه خلقا الآدمي، وأعجب أقسام توليده الأربعة - بعد كونه آدميا - ما كان من أنثى بلا توسط ذكر، لأن أضعف الأقسام، وأغرب ذلك أن يتولد منها على ضعفها أقوى النوع وهو الذكر، ولا سيما إن أوتي قوة الكلام والعلم والكتاب في حال الطفولية، وأن يخبر بسلامته الكاملة فيكون الأمر كذلك، لم يقدر أحد - مع كثرة الأعداء - على أن يسمه بشيء من أذى، هذا إذا جمعته من
Bu surenin maksadı, Allah Teâlâ'nın bütün mahlûkatına nimetlerini bolca akıtarak kuşatıcı bir rahmetle nitelenmiş olduğunu açıklamaktır. Bu durum, O'nun bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf olduğuna delalet etmeyi gerektirir; bu da akıllara durgunluk veren şeyleri yoktan var etmeye yeten kuşatıcı bir kudrete sahip olmasını, bu ise ba's (yeniden diriliş) üzerine muktedir olmayı ve çocuk edinmekten münezzeh bulunmayı zorunlu kılan tam bir kudrete sahip olmasını gerektirir. Çünkü çocuk, ancak muhtaç olan biri için söz konusu olur ve ancak babasının bir benzeri olabilir; oysa Allah Teâlâ'nın bir benzeri bir yana, adaşı dahi yoktur. Nitekim surenin 'Meryem' olarak adlandırılması da buna delalet etmiştir; zira Meryem'in kıssası, bu surede geçenler içinde tam bir kudrete ve kuşatıcı bir ilme en çok delalet eden husustur. Çünkü yaratılmışlar içinde en hayret verici ve yaratılış bakımından en cemiyetli varlık insanoğludur. İnsanoğlu olduktan sonra onun dört üreme şeklinin en şaşırtıcı olanı ise bir erkeğin aracılığı olmaksızın sadece bir kadından meydana gelenidir; zira bu, kısımların en zayıfıdır. Bunun en hayret verici yönü de kadının bu zayıflığına rağmen ondan bu türün en güçlüsü olan erkeğin doğmasıdır; hele bir de henüz çocukluk çağındayken kendisine söz, ilim ve kitap gücü verilmiş ve tam bir selamet içinde olacağı haber verilip de durum aynen böyle gerçekleşmişse. Nitekim düşmanlarının çokluğuna rağmen hiç kimse ona en ufak bir zarar vermeye güç yetirememiştir. Bütün bunları bir araya getirdiğinde,
10377. Metin
إخراج الرطب في غير حينه من يابس الحطب، ومن إنباع الماء في غير موضعه، وعلى مثل ذلك أيضا دلت تسميتها بما في أولها من الحروف، بيان ذلك أن مخرج الكاف من أقصى اللسان مما يلي الحلق ويحاذيه من أسفل الحنك، وهي أدنى من مخرج القاف قليلا إلى مقدم الفم ر، ولها من الصفات الهمس والشدة والانفتاح والاستفال والخفاء، ومخرج الياء من وسط اللسان والحنك الأعلى، ولها من الصفات الجهر والرخاوة والانفتاح والاستفال، وه أغلب صفاتها، ومخرج العين وسط الحلق، ولها من صفات الجهر وبين أصول الثنيتين السفليين، وله من الصفات الهمس والرخاوة والإطباق والاستعلاء والصفير، فالافتتاح بهذه الأحرف هنا إشارة - والله أعلم - إلى أن أهل الله عامة - من ذكر منهم في هذه السورة وغيرهم - يكونأمرهم عند المخالفين أولا - كما تشير إليه الكاف - ضعيفا مع شدة انفتاح كما كان حال النبي ﷺ أول ما دعا، فإنه اشتهر أمره ولكنه كان ضعيفا بإنكار قومه إلا أنهم لم يبالغوا في الإنكار، ثم يصير الأمر فيا، ائل العراك - كما تشير إلأيه الهاء - إلى استقال،
Kuru bir odundan vaktinden önce taze hurma çıkarılması ve olmayacak bir yerde suyun fışkırtılması da [aynı kabildendir]. Nitekim surenin başındaki harflerle isimlendirilmiş olması da benzer bir duruma delalet etmiştir. Bunun açıklaması şudur: Kâf (ك) harfinin mahreci, dilin boğaza en yakın kökünden ve onun hizasındaki üst damaktandır; Kâf'ın mahreci Kâf (ق) harfinin mahrecinden ağzın ön kısmına biraz daha yakındır. Kâf harfinin sıfatları hems (fısıltı), şiddet, infitah (açıklık), istifal (alçaklık) ve hafâdır (gizlilik). Yâ (ي) harfinin mahreci dilin ortası ile üst damaktır; sıfatları ise cehr (açıklık), rihvet (yumuşaklık), infitah ve istifal olup bunlar onun baskın sıfatlarıdır. Ayn (ع) harfinin mahreci boğazın ortasıdır ve cehr sıfatına sahiptir. [Sâd (ص) harfinin mahreci ise dil ucu ile] alt iki ön dişin kökleri arasıdır; sıfatları hems, rihvet, ıtbak (kapantı), isti'lâ (yükselme) ve safîrdir (ıslık sesi). İşte bu sureye bu harflerle başlanması -Allah en doğrusunu bilir ya- şuna bir işarettir: Gerek bu surede zikredilen gerekse diğer bütün Allah ehlinin durumu, muhaliflerinin nezdinde başlangıçta -Kâf harfinin işaret ettiği gibi- şiddetli bir infitah (açıklık/ortada olma) ile birlikte zayıf olur; nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in ilk davete başladığı andaki durumu da böyleydi. Zira onun davası duyulmuştu fakat kavminin inkârı sebebiyle zayıf bir durumdaydı; ne var ki onlar inkârda henüz aşırıya gitmemişlerdi. Sonra mücadelenin ilk evrelerinde mesele -He (هـ) harfinin işaret ettiği üzere- istifale (alçalmaya/zayıflamaya) doğru gider,
10378. Metin
ثم يزداد بتمالؤ المستكبرين عليهم ضعفا وخفاء، وإلى هذا تشير قراءتها بالإمالة، ولا بد مع ذلك من نوع ظهور - كما يشبر إليه انفتاح الهاء وإليه تشير قراءة الفتح، وهذا كما كان النبي ﷺ حين صرح بسب آلهتهم وتسفيه أحلامهم وتضليل آبائهم فقاموا عليه إلبا واحدا، فهاجر أكثر الصحابة ﵃ إلى الحبشة، وخاف أبو طالب دهماء العرب فقال قصيدته اللامية يفي ذلك، وتمادى الحال حتى ألجاتهم قريش إلأى الشعب، وتكون في وسط أمرهم - كما تشير إليه الياءوقراءتها بالفتح، لهم قوة مع رخاوة واشتهار واستفال، وهو الأغلب عليهم ظاهرا كما تشير إليه قراءة الإمالة، فيكون ذلهم من وراء عز وعزهم في ثوب ذل، يعرف ذلك من عاناه، ونظر إليه بعين الحقيقة واجتلاء، وهذا كما كان عند قيام من قام من قريش يفي نقض الصحيفة الظالمة وإخراجهم من الشعب، ثم عند موت خديجة ﵂ وأبي طالب، وخرج ﷺ إلى الطائف فردوه - بأبي هو وأمي ونفسي وودلدي وعيني، فلما قرب من مكة المشرفة لم يستطع دخولها بغير جوار، فاختفى في غار حراء وأرسل إلى من يجيره، ثم أرسل حتى أجاره المطعم بن عدي، ولبس السلاح هو من أطاعةى وأدخله ﷺ حتى طاف بالبيت، ثم قضى سبحانه أن قتل المطعم في بدر كافرا، بعد اجتهاد النبي ﷺ في سلامته والإيصاء به أن لا يقتل - ليعلم أنه سبحانه
Ardından kibirlenenlerin onların aleyhinde birleşmesiyle zayıflık ve gizlilik daha da artar; bu harfin imâle ile okunması da buna işaret eder. Bununla beraber yine de bir tür zuhurun (açıklığın) bulunması kaçınılmazdır; nitekim He harfinin infitah sıfatı ve fetha ile okunması da buna işaret eder. Bu durum, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in açıkça onların ilahlarına dil uzattığı, akıllarını beyinsizlik saydığı ve atalarının sapıklıkta olduğunu bildirdiği zamanki haline benzer; o vakit hepsi tek bir vücut halinde onun aleyhine ayaklanmış, ashabın çoğu radıyallâhu anhüm Habeşistan'a hicret etmiş, Ebû Tâlib ise Arapların ayak takımından korktuğu için bu hususta meşhur Lâmiyye kasidesini söylemişti. Durum öyle bir raddeye vardı ki nihayet Kureyş onları Şi'b'e (mâhalleye) sığınmak zorunda bıraktı. İşlerinin orta safhasında ise -Yâ harfinin ve onun fetha ile okunuşunun işaret ettiği üzere- onlar için rihvet (gevşeklik), şöhret ve istifal ile beraber bir güç bulunur. İmâle kıraatinin işaret ettiği gibi, zahiren onların üzerine galip gelen durum budur. Böylece onların zilleti bir izzetin arkasında, izzetleri ise bir zillet elbisesi içinde olur. Bunu ancak bizzat yaşayan, ona hakikat ve basiret gözüyle bakan kimse bilir. Bu durum, Kureyş'ten bazı kimselerin o zalim boykot sahifesini bozmak ve onları Şi'b'den çıkarmak için kalkıştığı zamandaki hale, ardından Hatice radıyallâhu anhâ ile Ebû Tâlib'in vefat ettiği vakte benzer. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Tâif'e çıktı; fakat -anam, babam, canım, evladım ve gözüm ona feda olsun- onu geri çevirdiler. Mekke-i Mükerreme'ye yaklaştığında bir himaye olmaksızın oraya giremedi; Hira Mağarası'nda gizlenip kendisini himaye edecek birine haber gönderdi. Nihayet Mut'im b. Adiy onu himaye etti; Mut'im ve ona itaat edenler silahlarını kuşanıp Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i Beyt'i tavaf edinceye kadar Mekke'ye soktular. Daha sonra Allah Teâlâ, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in onun selameti için çabalamasına ve öldürülmemesini vasiyet etmesine rağmen Mut'im'in Bedir'de kâfir olarak öldürülmesini takdir buyurdu; ta ki Allah Teâlâ'nın,
10379. Metin
مختار في عموم رحمته وخصوصها، لئلا ييأس عاص أو يأمن طائع، ثم إذا علا أمرهم عن الوسط صاعدا قوي - كما تشير إليه العين، فصار بين الشدة والرخاوة، وفيه انفتاح بشهرة مع استفال في بعض الأمر كما كان حاله ﷺ عند مبايعة الأنصار رضوان الله عليهم، وأما آخر أمرهم فهو وإن كالن فيه نوع من الضعف، وضرب من الرخاوة واللين كما كان في غزوة حنين والطائف، فإنه تعقبه قوة عظيمة بالإطباق، واستعلاء واشتهار يملأ الآفاق، كما يشير إليه الصغير - هذا في أهل الله عامة المذكورين في هذه السورة وغيرهم، وأما ما يخص عيسى ﵊ الذي هو صورة سورتها ومطمح إشارتها وسيرتها فجعل الحروف اللسانية من هذه الحروف أغلبها ثلاثة أحرف منها إشارة إللا أن إبراهيم ﵇ بما أعطى في نفسه وفي ذريته ولسان الصدق المذكور به هو لسان هذا الوجود، وأن دولة آله الذين عيسى ﵇ من أعيانهم هي وسط هذا الوجود حقيقة وخيارا، فموسى ﵇ أو أصحاب شرائعهم بمنزلة القاف التي هي من أقصى اللسان وله حظ كبيرمنها، فإنه من أجله قتل أبناء بني إسرائيل وولد في سنةالقتل، وكان سبب هجرته وابتداء سيره إلى الله تعالى قتله القبطي، وقرب نجيا،
Hiçbir asi ümitsizliğe düşmesin, hiçbir itaatkâr da kendisini güvende hissetmesin diye rahmetinin umumunda ve hususunda mutlak irade sahibi olduğu bilinsin. Sonra onların durumu orta safhadan yukarıya doğru yükseldiğinde -Ayn harfinin işaret ettiği gibi- güçlenir; böylece şiddet ile rihvet arasında bir hale gelir. Tıpkı Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Ensâr'ın -Allah onlardan razı olsun- biatinde olduğu gibi, bazı işlerde istifal ile birlikte bir şöhret infitahı (açıklığı) bulunur. İşlerinin sonuna gelince; Huneyn ve Tâif gazvelerinde olduğu gibi her ne kadar içinde bir tür zayıflık ve bir nevî yumuşaklık ve gevşeklik bulunsa da, Sâd (ص) harfinin [safîr sıfatının] işaret ettiği gibi, ardından ıtbak (tam hâkimiyet) ile gelen muazzam bir kuvvet, ufukları dolduran bir yücelik ve şöhret gelir. Bu durum, gerek bu surede zikredilen gerekse diğer bütün Allah ehli için geçerlidir. Surenin ana konusu, işaretlerinin ve siretinin odak noktası olan Îsâ aleyhisselâm'a gelince; bu harflerden dil harflerinin üç harf kılınarak çoğunlukta olması şuna işarettir: İbrâhîm aleyhisselâm'a bizzat kendisinde ve zürriyetinde verilenler ve kendisiyle anıldığı 'sıdk lisanı' (doğruluk dili) sebebiyle bu varlığın lisanıdır; Îsâ aleyhisselâm'ın da ileri gelenlerinden olduğu onun âlinin devleti ise hakikat ve hayır bakımından bu varlığın tam merkezidir. Şeriat sahiplerinin ilki olan Mûsâ aleyhisselâm, dilin en kökünden çıkan Kâf (ق) harfi gibidir ve ondan büyük bir nasibi vardır. Zira onun yüzünden İsrâiloğullarının erkek çocukları öldürülmüş, kendisi de öldürme yılında doğmuştur; hicretinin ve Allah Teâlâ'ya olan seyrinin başlangıcı bir Kıptî'yi öldürmesi olmuş ve [Allah'a] fısıldaşan bir sırdaş olarak yakınlaştırılmıştır.
10380. Metin
ومن صفاتها الجهر والشدة والانفتاح، والاستعالاء والقلقلة، وهو عريق يفي كل من خيرات ذلك، وداود ﵇ ثاني ذوي كتبهم بمنزلة الهمزة التي هي أبعد من مخرج الهاء إحدى هذه الحروف، وهو أول من جمع من بني إسرائيل بين الملك والنبوة، وله حظ من صفاتها: الجهر والشدة والانفتاح، بما كان فيه من الملك والظهور، والنصر على الأعداء وعجائب المقدور، وله حظ من وصفها بالاستفال في أول أمره وفي آخره بما كان من بكائه وتواضعه وإخباته لربه وصلاحه، فالكاف هنا إشارة إلى أن عيسى ﵊ هو ثاني الشارعين يفي الوجود، والهاء عبارة عن أنه من عقب داود ﵇، وكل منهما له حظ من صفات الحرف المشير إليه الدال عليه، والصاد التي هي من طرف اللسان وهي خاتمة هذه الحروف إشارة مما فيها من الإطباق المشير إلى تطبيق الرسالة لجميع الوجوه، ومن الاستعلاء المشير إلى نهاية العطمة، والصفير المشير إلى غاية الانتشار بما فيها من الصفات إلى أن أول أمر عيسى ﵇ يكون فيه مع الشدة ضعف، ثم تشير أيضا الهاء - التي هي من أقصى الحلق - إلى أن أمره يبطن بعد ذلك الظهور ويخفى بارتفاعه إلى السماء، ويدل الاستفال على أنها قريبة إلى السفلى، وهو
Kâf harfinin sıfatlarından olan cehr, şiddet, infitah, isti'lâ ve kalkale hususiyetlerinin hayırlarından Mûsâ aleyhisselâm'ın köklü bir payı vardır. Kitap sahiplerinin ikincisi olan Dâvûd aleyhisselâm ise bu harflerden biri olan He harfinin mahrecinden daha uzakta bulunan Hemze gibidir. O, İsrâiloğulları arasında hükümdarlık ile peygamberliği kendisinde ilk birleştiren kimsedir. Hükümdarlık, galibiyet, düşmanlara karşı zafer ve ilahî kudretin şaşırtıcı tecellileri bakımından bu harfin cehr, şiddet ve infitah sıfatlarından nasibi vardır. İlk ve son dönemlerindeki ağlamaları, tevazusu, Rabbine boyun eğişi ve salih amelleri bakımından da onun istifal sıfatından nasibi bulunmaktadır. Buradaki Kâf (ك) harfi, Îsâ aleyhisselâm'ın varlık âlemindeki şeriat koyucuların ikincisi olduğuna; He (هـ) harfi ise onun Dâvûd aleyhisselâm'ın soyundan geldiğine işarettir. Her ikisinin de kendilerine işaret eden ve delalet eden harfin sıfatlarından bir payı vardır. Dilin ucundan çıkan ve bu harflerin sonuncusu olan Sâd (ص) harfindeki ıtbak (kapantı) sıfatı risaletin bütün yönleri kuşatmasına; isti'lâ sıfatı azametin nihayetine; safîr (ıslık) sıfatı ise son derece yayılmaya işaret eder. Bu sıfatlar, Îsâ aleyhisselâm'ın durumunun başlangıcında şiddetle beraber bir zayıflığın bulunacağına delalet eder. Boğazın en alt kısmından çıkan He harfi ise onun durumunun bu zuhurdan sonra gizleneceğine ve göğe yükseltilmesiyle örtüleceğine işaret eder. İstifal sıfatı ise onun yere yakın olduğuna delalet eder. Nitekim durum,
10381. Metin
كذلك فإنه في الثانية بدلالة رتبة الكاف والهاء في مخرجيهما، وتشير الياء بجهرها إلى ظهوره بنزوله، وتدل بكونها من وسط اللسان على تمكنه في أموره، وباعتلائها على شيء في ذلك وهو ضعف الاتباع وحصرهم في ذلك الوقت، وتدل بانفتاحها ورخاوتها على ظهوره على الدجال في أولئك القوم الذين قد جهدهم البلاء عند نزوله، ومسهم الضر قبل حلوله، وتليح غلبة الاستفال عليها إلى أمر يأجوج ومأجوج لما يوحيه الله إليه " إني قد أخرجت عبادا لي لا يدان لأحد بهم، فجرز عبادي إلى الطور " وتدل العين بكونها من وسط الحق على انحصارهم، ويجهرها على أنه لا سبيل للعدو عليهم ولا وصول بوجه إليهم، وبما فيها من البينية والاستفال على جهدهم مع حسن العاقبة، وتبشر - بما فيها من الانفتاح - بحصول الفتح الذي ليس وراءه ٩ فتح، وتدل الصاد بمخرجها على القوة الزائدة، وبالهمس والرخاوة على أنها قوة لا بطش فيها، وبالإطباق والاستعلاء على عموم الذين جميع الناس، وبالصفير على أنه ليس وراء ذلك إلا النفخ في الصور لعموم الهلاك لكل موجود مفطور، ثم لبعثرة القبور، وتحصيل ما في الصدور، وكل هذا منترتيب سنته سبحانه في المصطفين من عباده على
Böyledir; zira mahreçlerindeki Kâf ve He harflerinin mertebesinin delaletiyle ikinci semadadır. Yâ (ي) harfi cehr sıfatıyla onun nüzulü ile zahir olacağına; dilin ortasından çıkmasıyla işlerinde tam bir hâkimiyet kuracağına; yükselmesiyle o vakitteki bir duruma, yani tâbilerinin azlığına ve o esnada kuşatılmış olmalarına delalet eder. İnfitah ve rihvet sıfatıyla, nüzulü esnasında belanın son derece yıprattığı ve inmesinden önce darlığın dokunduğu o topluluk içinde Deccâl'e karşı galip geleceğine delalet eder. İstifal sıfatının ona galip gelmesi ise, Allah'ın kendisine vahyettiği: 'Ben öyle kullarımı çıkardım ki, hiç kimsenin onlarla savaşmaya gücü yetmez; kullarımı Tûr'a çekip koru' buyruğuyla Ye'cûc ve Me'cûc meselesine işaret eder. Ayn (ع) harfi boğazın ortasından çıkmasıyla onların kuşatılmasına; cehr sıfatıyla düşmanın onlara asla yol bulamayacağına ve hiçbir şekilde ulaşamayacağına; beyniyye ve istifal sıfatıyla güzel bir akıbetle sonuçlanacak meşakkatlerine işaret eder; infitah sıfatıyla da arkasından başka hiçbir fethin gelmeyeceği büyük fethin gerçekleşeceğini müjdeler. Sâd (ص) harfi mahreciyle aşırı bir kuvvete; hems ve rihvet sıfatlarıyla içinde zorbalık ve baskı bulunmayan bir kuvvet olduğuna; ıtbak ve isti'lâ sıfatlarıyla dinin bütün insanları kuşatacağına; safîr sıfatıyla da bundan sonra yaratılmış her varlığın genel helaki için, ardından kabirlerin deşilmesi ve göğüslerde olanların ortaya dökülmesi için Sûr'a üflenmesinden başka bir şey kalmadığına delalet eder. Bütün bunlar, Allah Teâlâ'nın seçkin kulları hakkındaki sünnetinin,
10382. Metin
هذا النحو البديع، وترتيب هذه الحروف على هذا النظم الدال عليه دائر على القدرة التامة والعلم الشامل والحكمة الباهرة، رحمهم سبحانه بأن نكبهم طريق الجبارين التي أوصلتهم إلى القسوة، وجنبهم سنن المستكبرين التي تلجئ ولا بد إلأى الشقوة، فجعل نصرهم في لوامع انكسار، وكسرهم في جوامع انتصار، وحماهم من فخامة دائمة تجر إلى بذح وعلو واستكبار، ومن رقة ثابتة تحمل على ذل وسفول وصغار، فلقد انطبق الاسمان على المسمى، واتضحا غاية الاتضاح في أمره ونما، وهذا معنى ما قال الكلبي: هو ثناء أثنى الله به على نفسه.) بسم الله (المنزه عن كل شائبة نقص، القادر على كل ما يريد) الرحمن (الذي عم نواله سائر مخلوقاته) الرحيم (الذي اختص الصالحين من عباده، بما يسعد من مراده.
Bu eşsiz üslup üzerindeki tertibindendir. Bu harflerin delalet ettiği bu tertip ve nizam üzere dizilmesi; tam kudret, kuşatıcı ilim ve göz kamaştırıcı hikmet ekseninde dönmektedir. Allah Teâlâ, onları katı kalpliliğe ulaştıran zorbaların yolundan saptırarak ve onları kaçınılmaz olarak bedbahtlığa sürükleyen kibirlilerin adetlerinden uzaklaştırarak kendilerine merhamet etmiştir. Böylece O, onların zaferini kırgınlıkların parıltılarında, kırgınlıklarını ise zaferlerin cemiyetinde kılmış; onları böbürlenmeye, büyüklenmeye ve kibre sürükleyen daimi bir haşmetten, zillete, düşüklüğe ve horluğa sevk eden yerleşik bir zaaftan korumuştur. Gerçekten de iki isim müsemmaya tam olarak uymuş ve onun durumunda son derece açık ve belirgin bir şekilde tecelli etmiştir. Nitekim Kelbî'nin: 'Bu, Allah'ın kendi zatını övdüğü bir senadır' sözünün anlamı da budur. [Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla]: Her türlü noksanlık şaibesinden münezzeh, dilediği her şeye kadir olan Allah'ın adıyla; ihsanı bütün mahlûkatını kuşatan Rahmân'ın; murat ettiği saadete eriştirmek suretiyle kullarından salih olanları özel kılan Rahîm'in adıyla.
10383. Metin
ولما كان مقصود التي قبلها الدلالة على أنم القرآن قيم لا عوج فيه، وبه تمام الانتظام في نعمة الإبقاء الأول، ودل على ذلك بأنه ساق المؤول عنه من القصص أحسن سوق، وكشف عن مخبأته القناع أبدع كشف - إلى غير ذلك مما خلله به من بدائع الحكم وغرائب
Önceki surenin maksadı; Kur'an'ın dosdoğru olduğunu, onda hiçbir eğrilik bulunmadığını, ilk var ediş nimetinin devamlılığındaki tam intizamın onunla sağlandığını göstermekti. Buna da tevil edilen kıssaları en güzel şekilde sevk ederek ve gizli hakikatlerin üzerindeki örtüyü en eşsiz biçimde kaldırarak delalet etmişti; nitekim aralara serpiştirdiği eşsiz hikmetler ve hayret verici,
10384. Metin
المعاني فاضحة لمن ادعى الله سبحانه ولدا، وختمها بمثل ذلك وصف الكتاب والتوحيد - النافي لقبول التعدد بولد أوغيره بكل اعتبار - والعمل الصالح، ابتدأ هذه بالكشف عن أغرب من تلك القصص، تحقيقا لآية) أم حسبت أن أصحاب الكهف والرقيم كانوا من آياتنا عجبا) [الكهف: ٩] بسياق غير ما تقدم فيما مضى عن السور، وجزئيات لم تذكر إلا فيها مع عدم المخالفة لما مضى، تأييدا لأن كلماته لا تنفذ، وعجائبه لا تعد ولا تحد، وأنه لو كان من عند غيره لاختلف، مع أن أهلها سادة الموحدين، وقادة المصلحين المتقين الذين عملوا الصالحاتن، ونفوا الشرك وشرعوا ذلك للناس، فرحمهم ربهم سبحانه، وكلهم ممن يعتقده اليهود الآمرون لقريش بالسؤال عن أصحاب الكهف وذي القرنين تعنتا، أمت من عدا عيسى ﵊ فواضح، وأما عيسى ﵇ فيعتقدون أنه ما اتى لأأنه سيأتي، ويكون الناس في أيامه على دين واحد تصديقا لوعد التوارة الآتي بيانه، وذلك على وجه مستلزم في أكثرها تنزهه تعالاى عن الوالد، وقدرته على البعث، وبدأها بقصة من خرق له العادة في الولد على وجه مبين أنه لا يحتاجه إلا فإن حسا أو معنى يريد أن يخلفه فيما تعسر عليه فعله أو تعذر، وكان تقديم قصته أولى لأن التبكيت به أعظم لمباشرتهم لقتله وقتل ابنه يحيى عليهما الصلاة والسلام، وإشارة إلى أن العمل الصالح المؤسس على التوحيد ضامن لإجابة الدعاء وإن كان فيه خرق العادة، وثنى بأمر من نسبوء إليه وافتروه عليهوقصدوا قتله على
Manalar ile Allah Teâlâ'ya çocuk isnat edenleri rezil etmişti. O sureyi yine bu minval üzere Kitab'ın vasfı, çocuk veya başka herhangi bir cihetten çokluğu reddeden tevhid ve salih amel ile bitirmişti. Bu sureye ise, o kıssalardan daha da hayret verici olanları açıklayarak başladı. Bu, geçmiş surelerde geçenlerden farklı bir bağlamla ve geçmişe aykırı olmaksızın sadece bu surede zikredilen teferruatlarla {أم حسبت أن أصحاب الكهف والرقيم كانوا من آياتنا عجبا} “Yoksa sen Ashâb-ı Kehf ve Rakîm'i ayetlerimizden şaşılacak bir şey mi sandın?” [el-Kehf: 9] ayetinin bir tahkikidir. Bu durum, Allah'ın kelimelerinin tükenmeyeceğini, harikalarının sayılamayacağını ve sınırlandırılamayacağını, şayet başkası tarafından olsaydı mutlaka ihtilafa düşüleceğini teyit etmek içindir. Üstelik bu surenin kahramanları; salih amel işleyen, şirki nefyeden ve bunu insanlara tebliğ eden muvahhidlerin önderleri, müttaki ıslah edicilerin rehberleridir. Bu yüzden Rableri onlara merhamet etmiştir. Bunların tamamı, Kureyş'e inat olsun diye Ashâb-ı Kehf ve Zülkarneyn hakkında soru sormasını emreden Yahudilerin inandığı şahsiyetlerdir. Îsâ aleyhisselâm dışındakiler açıktır; Îsâ aleyhisselâm'a gelince, onlar Tevrat'ın ileride açıklanacak olan vaadini tasdik ederek onun henüz gelmediğine, geleceğine ve onun günlerinde insanların tek bir din üzere olacağına inanırlar. Bu anlatım, çoğunluğunda Allah Teâlâ'nın çocuk edinmekten münezzeh olduğunu ve yeniden diriltmeye olan kudretini zorunlu kılan bir vecih üzeredir. Sureye, kendisi için çocuk konusunda harikulade bir durum meydana gelen zatın kıssasıyla başladı; öyle bir tarzda ki, bir çocuğa ancak fiilen veya mânen yok olmaya yüz tutmuş, yapması zorlaşan veya imkânsızlaşan işlerde arkasında bir halef bırakmak isteyen kimsenin muhtaç olacağını açıkça ortaya koydu. Zekeriyyâ'nın kıssasını öne almak daha uygundu; çünkü Yahudilerin bizzat onu ve oğlu Yahyâ aleyhimesselâm'ı öldürmeye cüret etmeleri sebebiyle onları susturma ve azarlama ciheti daha büyüktü. Ayrıca bu, tevhid üzerine bina edilen salih amelin, adetleri aşan bir durum içerse bile duanın kabulüne kefil olduğuna bir işaretti. İkinci olarak da,
10385. Metin
وجه معرب عن شأنه غاية الإعراب، مبين فيه وجه الصواب، متمما لتبكيت اليهود الآمرين لقريش بالتعنت بالسؤال بالإشارة إلى قتل زكريا ويحيى عليهما الصلاة والسلام وإعاء صلب المسيح الذي بشرت به التوراة، وهم الآن ينتظرونه ويدعون أنهم أخص الناس به، وقذف أمه - وحاشاها - دالا بذلك على القدرة على البعث، قال في التوراة في آخر السفر الأول: إن يعقوب ﵊ أخب ربقرب وفاته وقال لبنيه: اجتمعوا إلى فأبين لكم ما هو كائن من أمركم في آخر الأيام، اجتمعوا واسمعوا يا بني يعقوب انصتوا لإسرائيل أبيكم ثن قال: يا يهوذا لك يعترف إخوتك بتعالى يدك على رقاب أعدائك، وليسجد لك بنو أبيك، شبل الليث، من ذا يقيمه عن فريسته، لا يزول القضيب من آل يهوذا، لا يعدم سبط يهوذا ملكا مسلطا وأفخاده نبيا مرسلا حتى يأتي الذي له الملك - وفي نسخة: الكل - وإياه تنتظر الشعوب، يربط بالحبلة جحشه عيناه أشد شهولة من الخمر، وأسنانه أشد بياضا من اللبن - هذا نصه، وعند اليهود أنه المسيح، ويسمونه مع ذلك المنتظر والمهدي، وعندهم أنه ينصرهم ويخلصهم
Kendisine [babasız çocuk isnat ederek] iftirada bulundukları ve öldürmeye kastettikleri zatın durumunu, şanını en açık şekilde ifade eden ve doğru yolu gösteren bir tarzda zikretti. Bu, Kureyş'e inatla soru sormayı emreden Yahudileri susturmayı tamamlamak içindi; zira Zekeriyyâ ve Yahyâ aleyhimesselâm'ın öldürülmesine, Tevrat'ın müjdelediği Mesih'in çarmıha gerildiği iddiasına -ki onlar şimdi onu beklemekte ve ona en yakın kimseler olduklarını iddia etmektedirler- ve onun annesine -hâşâ- iftira atılmasına işaret edilerek ba's (yeniden diriliş) kudretine delalet edilmiştir. Tevrat'ın birinci bölümünün sonunda şöyle denmektedir: Ya'kūb aleyhisselâm vefatının yaklaştığını haber verip oğullarına şöyle dedi: 'Bana toplanın, ahir zamanda başınıza gelecekleri size bildireyim. Toplanın ve dinleyin ey Ya'kūb'un oğulları, babanız İsrâil'e kulak verin.' Sonra dedi ki: 'Ey Yehûda! Kardeşlerin, elinin düşmanlarının boyunları üzerinde yüceldiğini itiraf edecekler. Babanın oğulları sana secde etsin; ey aslan yavrusu, avından onu kim kaldırabilir? Krallık asası Yehûda soyundan gitmeyecek; hükümdarlık sahibi olan -bir nüshada: her şeyin sahibi olan- ve milletlerin kendisini beklediği zat gelinceye kadar Yehûda oymağından hükümran bir melik ve onun neslinden gönderilmiş bir peygamber eksik olmayacaktır. O, sıpasını asmaya bağlar; gözleri şaraptan daha ela, dişleri sütten daha beyazdır.' Metin aynen böyledir. Yahudilere göre bu zat Mesih'tir ve onu 'el-Muntazar' (Beklenen) ve 'el-Mehdî' diye de isimlendirirler. Onların inancına göre o, kendilerine yardım edecek ve onları,
10386. Metin
مما هم فيه من الذل، فقلت لبعضهم: أشهد أنه المسيح ابم مريم الذي أتى وتبعه النصارى وعاديتموه حتى رفعه الله تعالى، فقال الذي في التوارة أنه يكون له الكل، وعيسىة مل كان كذلك، فقلت: إنه يكون له الكل حين ينزل تابعا لديننا من حيث إنه لا يقبل إلا الإسلام، قيطبق أهل الأرض على إتباعهخ عليه، ويسعد به منكم من يتبعه، ويزول عنه الذل، هذا لا يناف كلام التوراة فإنه لم يقيد ذلك بساعة إتيانه. فلم يقبل ذلك، ثم إنه أتى إلي يوما بكتاب من كتبهم في شرح سفر الأنبياء فقال في الكلام على البشائر المتعلقة بالمسيح " ولا يبعد أن يبدو لإسرائيل ثم يختقي ثم يظهر فيكون له الكل " فقلت له: انظر وتبصر هذا عين ما ذكرته لك من قبل فبهت لذلك فقلت: أطعني وأسلم ففكر ثم قال: حتى يريد الله تعالى.
İçinde bulundukları bu zilletten kurtaracaktır. Onlardan birine dedim ki: 'Ben şahitlik ederim ki o, gelmiş olan, Hristiyanların kendisine uyduğu ve Allah Teâlâ onu yükseltinceye kadar sizin düşmanlık ettiğiniz Meryem oğlu Îsâ'dır.' O da: 'Tevrat'ta geçen şudur ki, her şey onun olacaktır; oysa Îsâ öyle olmadı' dedi. Ben de şöyle dedim: 'O, sadece İslam'ı kabul edeceği cihetle bizim dinimize tabi olarak indiğinde her şey onun olacaktır. Yeryüzü halkı onun üzerinde ittifak edecek, içinizden ona uyanlar mutlu olacak ve onlardan zillet kalkacaktır. Bu durum Tevrat'ın metnine aykırı değildir; zira Tevrat bunu onun ilk geliş anıyla kayıtlamamıştır.' Bunu kabul etmedi. Daha sonra bir gün bana Peygamberler Bölümü'nün şerhine dair kendi kitaplarından bir kitap getirdi; Mesih ile ilgili müjdeler hakkındaki bahiste şöyle yazıyordu: 'Onun İsrâil'e görünüp sonra kaybolması, ardından tekrar zuhur edip her şeyin ona ait olması uzak bir ihtimal değildir.' Bunun üzerine ona: 'Bak ve basiretle gör, bu sana daha önce söylediğim şeyin ta kendisidir!' dedim. Bunun karşısında şaşırıp kaldı. Ben de: 'Bana itaat et ve Müslüman ol' dedim; düşündü, sonra: 'Allah dileyinceye kadar [bekleyeyim]' dedi.
10387. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير في برهانه: لما قال تعالى) أم حسبت أن أصحاب الكهف والرقيم كانوا من آياتنا عجبا (ثم أورد خبرهم وخبر الرجلين وموسى والخضر ﵉ وقصة ذي القرنين، أتبع سبحانه ذلك بقصص تضمنت من العجائب ما هو أشد عجبا وأخفى سببا، فافتتح سورة مريم بيحيى بن زكريا وبشارة زكريا به بعد الشيخوخة وقطع الرجاء وعقر الزوج حتى سأل زكريا مستفهما ومتعجبا) أنى يكون لي غلام وكانت امرأتي عاقرا وقد بلغت من الكبر عتيا) [
İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr el-Burhân adlı eserinde şöyle demiştir: Allah Teâlâ: {أم حسبت أن أصحاب الكهف والرقيم كانوا من آياتنا عجبا} “Yoksa sen Ashâb-ı Kehf ve Rakîm'i ayetlerimizden şaşılacak bir şey mi sandın?” buyurup ardından onların haberini, iki adamın haberini, Mûsâ ve Hızır aleyhimesselâm'ı ve Zülkarneyn kıssasını zikredince; bunların peşinden daha da şaşırtıcı ve sebebi daha gizli olan harikaları içeren kıssaları getirdi. Meryem Suresi'ne Zekeriyyâ oğlu Yahyâ ve yaşlılıktan, ümidin kesilmesinden ve hanımının kısırlığından sonra Zekeriyyâ'nın onunla müjdelenmesi ile başladı; öyle ki Zekeriyyâ anlayıp hayret ederek: {أنى يكون لي غلام وكانت امرأتي عاقرا وقد بلغت من الكبر عتيا} “[Zekeriyyâ] dedi ki: 'Rabbim! Hanımım kısır, ben de son derece yaşlanmışken benim nasıl bir oğlum olabilir?'” [
10388. Metin
مريم: ٨] فأجابه تعالى بأن ذلك عليه هين، وأنه يجعل ذلك آية للناس، وأمر هذا أعجب من القصص المتقدمة، فكانقد قيل: أم حسبت يا محمد أنم أصحاب الكهف والرقيم كانوا من آياتنا عجيا، نحن نخبرك بخبرهم ونخبرك بما هو أعجب وأغرب وأوضح آية، وهو قصة زكريا في ابنه يحيى عليهما الصلاة والسلام، وقصة عيسى في كيونته بغير أب، ليعلم أن الأسباب في الحقيقة لا يتوقف عليها شيء من مسبباتها إلا بحسب سنة الله، وإنما الفعل له سبحانه لا بسبب، وإلى هذا أشار قوله تعالى لزكريا عليه والسلام) وقد خلقتك من قبل ولم تك شيئا (ثم أتبع سبحانه بشارة زكريا بيحيى بإتيانه الحكم صبيا، ثم بذكر وابنها عليهما الصلاة والسلام، وتعلقت الآي بعد إلى انقضاء السورة انتهى.
Meryem: 8] diye sordu. Allah Teâlâ da ona bunun Kendisine pek kolay olduğunu ve bunu insanlara bir ayet kılacağını bildirdi. Bu mesele, önceki kıssalardan daha şaşırtıcıdır. Sanki şöyle denilmiştir: 'Ey Muhammed! Sen Ashâb-ı Kehf ve Rakîm'i ayetlerimizden şaşılacak bir şey mi sandın? Biz sana onların haberini veriyoruz; ayrıca sana bundan daha hayret verici, daha şaşırtıcı ve ayeti daha açık olan Zekeriyyâ'nın oğlu Yahyâ aleyhimesselâm hakkındaki kıssasını ve Îsâ'nın babasız var oluş kıssasını bildiriyoruz.' Ta ki hakikatte sebeplerin, Allah'ın sünneti gereği olmadıkça sonuçları üzerinde hiçbir tesirinin bulunmadığı; fiilin ise sebepsiz olarak sırf Allah Teâlâ'ya ait olduğu bilinsin. Nitekim Allah Teâlâ'nın Zekeriyyâ aleyhisselâm'a: {وقد خلقتك من قبل ولم تك شيئا} “Daha önce sen hiçbir şey değilken seni yaratmıştım” buyurması da buna işaret etmektedir. Sonra Allah Teâlâ, Zekeriyyâ'nın Yahyâ ile müjdelenmesinin peşinden ona henüz çocukken hikmet verilmesini, ardından [Meryem'i] ve oğlunu aleyhimesselâm zikretti ve ayetler surenin sonuna kadar birbiriyle bağlantılı olarak devam etti. [İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti.
10389. Metin
مريم: (١ - ١٥) كهيعص
Meryem Suresi: (1 - 15) Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd
10390. Metin
) كهيعص ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّآ إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَآءً خَفِيّاً قَالَ رَبِّ إِنَّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَآئِكَ رَبِّ شَقِيّاً وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِن وَرَآئِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِراً فَهَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ وَلِيّاً يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيّاً يزَكَرِيَّآ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلاَمٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَل لَّهُ مِن قَبْلُ سَمِيّاً قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلاَمٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيّاً قَالَ كَذلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً قَالَ رَبِّ اجْعَل لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاَثَ لَيَالٍ سَوِيّاً فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَن سَبِّحُواْ بُكْرَةً وَعَشِيّاً ييَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيّاً وَحَنَاناً مِّن لَّدُنَّا وَزَكَاةً وَكَانَ تَقِيّاً وَبَرّاً بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُن جَبَّاراً عَصِيّاً وَسَلاَمٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَياً (()
{كهيعص * ذِكْرُ رَحْمَةِ رَبِّكَ عَبْدَهُ زَكَرِيَّآ * إِذْ نَادَى رَبَّهُ نِدَآءً خَفِيّاً * قَالَ رَبِّ إِنَّي وَهَنَ الْعَظْمُ مِنِّي وَاشْتَعَلَ الرَّأْسُ شَيْباً وَلَمْ أَكُنْ بِدُعَآئِكَ رَبِّ شَقِيّاً * وَإِنِّي خِفْتُ الْمَوَالِيَ مِن وَرَآئِي وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِراً فَهَبْ لِي مِن لَّدُنْكَ وَلِيّاً * يَرِثُنِي وَيَرِثُ مِنْ آلِ يَعْقُوبَ وَاجْعَلْهُ رَبِّ رَضِيّاً * يَزَكَرِيَّآ إِنَّا نُبَشِّرُكَ بِغُلاَمٍ اسْمُهُ يَحْيَى لَمْ نَجْعَل لَّهُ مِن قَبْلُ سَمِيّاً * قَالَ رَبِّ أَنَّى يَكُونُ لِي غُلاَمٌ وَكَانَتِ امْرَأَتِي عَاقِراً وَقَدْ بَلَغْتُ مِنَ الْكِبَرِ عِتِيّاً * قَالَ كَذلِكَ قَالَ رَبُّكَ هُوَ عَلَيَّ هَيِّنٌ وَقَدْ خَلَقْتُكَ مِن قَبْلُ وَلَمْ تَكُ شَيْئاً * قَالَ رَبِّ اجْعَل لِي آيَةً قَالَ آيَتُكَ أَلاَّ تُكَلِّمَ النَّاسَ ثَلاَثَ لَيَالٍ سَوِيّاً * فَخَرَجَ عَلَى قَوْمِهِ مِنَ الْمِحْرَابِ فَأَوْحَى إِلَيْهِمْ أَن سَبِّحُواْ بُكْرَةً وَعَشِيّاً * يَيَحْيَى خُذِ الْكِتَابَ بِقُوَّةٍ وَآتَيْنَاهُ الْحُكْمَ صَبِيّاً * وَحَنَاناً مِّن لَّدُنَّا وَزَكَاةً وَكَانَ تَقِيّاً * وَبَرّاً بِوَالِدَيْهِ وَلَمْ يَكُن جَبَّاراً عَصِيّاً * وَسَلاَمٌ عَلَيْهِ يَوْمَ وُلِدَ وَيَوْمَ يَمُوتُ وَيَوْمَ يُبْعَثُ حَياً} “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd. Bu, Rabbinin kulu Zekeriyyâ'ya olan rahmetini anmadır. Hani o, Rabbine gizlice yalvarmıştı. Şöyle demişti: 'Rabbim! Doğrusu kemiklerim gevşedi, başım saçlarımla ağarıp tutuştu. Rabbim! Sana ettiğim dualarda hiçbir zaman mahrum kalmadım. Doğrusu ben, arkamdan yerime geçecek akrabalarımdan endişeliyim; hanımım da kısırdır. Katından bana öyle bir veli (oğul) ihsan et ki, bana da mirasçı olsun, Ya'kūb hanedanına da mirasçı olsun. Rabbim, onu rızana mazhar eyle!' (Allah şöyle buyurdu:) 'Ey Zekeriyyâ! Biz sana, adı Yahyâ olan bir oğul müjdeliyoruz. Daha önce ona hiç kimseyi adaş yapmadık.' (Zekeriyyâ:) 'Rabbim! Hanımım kısır, ben de son derece yaşlanmışken benim nasıl bir oğlum olabilir?' dedi. (Allah:) 'Öyledir' buyurdu, 'Rabbin buyurdu ki: O bana pek kolaydır. Nitekim daha önce sen hiçbir şey değilken seni de yaratmıştım.' (Zekeriyyâ:) 'Rabbim! Bana bir alamet ver' dedi. (Allah:) 'Senin alametin, sapasağlam olduğun halde üç gece insanlarla konuşamamandır' buyurdu. Bunun üzerine mihraptan kavminin karşısına çıkıp onlara: 'Sabah akşam Allah'ı tesbih edin' diye işaret etti. 'Ey Yahyâ! Kitaba kuvvetle sarıl!' (dedik) ve henüz çocukken ona hikmeti verdik. Katımızdan bir kalp yumuşaklığı ve bir arılık da (verdik). O, çok müttaki idi. Ana babasına karşı da çok itaatkârdı; asla bir zorba ve asi olmadı. Doğduğu gün, öleceği gün ve diri olarak kabrinden kaldırılacağı gün ona selam olsun!”
10391. Metin
ولما كانت هذه السورة تالية للسورة الواصفة للكتاب - الذي به نعمة الإبقاء الأول - بالاستقامة البالغة، افتتحها بالأحرف المقطعة، كما افتتح السورة التي تلي أم الكتاب، الداعيةَ إلى الصراط المستقيم، الواصفةَ الكتابَ بالهدى الضامن للاستقامة، والتي تلي واصفته،
Bu sure, ilk var ediş nimetinin devamlılığını sağlayan Kitab'ı son derece dosdoğru olmakla niteleyen [Kehf] suresinin peşi sıra geldiğinde; tıpkı Ümmü'l-Kitâb'ın (Fâtiha'nın) ardından gelen, sırât-ı müstakîme çağıran ve Kitab'ı istikameti temin eden hidayetle niteleyen sureyi [Bakara'yı] ve onu niteleyen surenin [Âl-i İmrân'ın] ardından geleni,
10392. Metin
والتي تلي الأنعام المشيرة إلى نعمة الإيجاد الأول، فقال: {كهيعص *} وهي خمسة أحرف على عددها مع تلك السور، وهي جامعة النعم، وواصفة الكتاب، وذات النعمة الأولى، وذات النعمة الثانية، كما افتتحت الأعراف التالية لذات النعمة الأولى بأربعة على عددها مع قبلها من الأم الجامعة والواصفة وذات النعمة الأولى، وكما افتتحت آل عمران التالية للواصفة بثلاثة على عددها مع الأم والواصفة {ذكر} أي هذا الذي أتلوه عليكم ذكر {رحمت ربك} أي المحسن إليك بالتأييد بكشف الغوامض وإظهار الخبء {عبده} منصوب برحمة، لأنها مصدر بني على التاء، لا أنها دالة على الوحدة {زكريا *} أي ابن ماثان، جزاء له على توحيده وعمله الصالح الذي حمله عليه الرجاء للقاء ربه، والرحمة منه سبحانه المعونة والإجابة والإيصال إلى المراد ونحو ذلك من ثمرات الرحمة المتصف بها العباد {إذ نادى}
Ve ilk yaratılış nimetine işaret eden el-En'âm suresinden sonrakini hurûf-ı mukattaa ile açtığı gibi bunu da hurûf-ı mukattaa ile açıp şöyle buyurdu: {كهيعص *} “Kâf Hâ Yâ Ayn Sâd.” Bunlar, o surelerle birlikte sayısınca beş harftir; nimetleri toplayan, Kitab'ı niteleyen, birinci nimetin sahibi ve ikinci nimetin sahibi olan surelerdir. Nitekim birinci nimetin sahibini takip eden el-A'râf suresi, kendisinden önceki toplayıcı Fâtiha, niteleyici [Bakara] ve birinci nimetin sahibi [Âl-i İmrân] ile birlikte sayısınca dört harfle açılmıştı. Niteleyici sureyi takip eden Âl-i İmrân suresi de Fâtiha ve niteleyici ile birlikte üç harfle açılmıştı. {ذكر} “Bu, bir anmadır”, yani size okuduğum bu şey bir anmadır; {رحمت ربك} “Rabbinin rahmetini”, yani kapalılıkları açıp gizli olanı ortaya çıkarmak suretiyle seni destekleyerek sana ihsanda bulunan Rabbinin [rahmetini]; {عبده} “kuluna”, rahmet kelimesinin mef'ûlü olarak mansuptur; çünkü te (ة) ile kurulmuş bir masdardır, teklik ifade etmez; {زكريا *} “Zekeriyyâ'ya”, yani Mâsân oğlu Zekeriyyâ'ya, Rabbine kavuşma ümidinin kendisini sevk ettiği tevhidine ve salih ameline bir mükâfat olarak [verdiği rahmetidir]. Allah Teâlâ'nın rahmeti; yardım etmesi, duaya icabet buyurması, maksada ulaştırması ve kulların vasıflandığı rahmetin semerelerinden olan benzeri lütuflardır. {إذ نادى} “Hani o yalvarmıştı”,
10393. Metin
ظرف الرحمة {ربه} .
Rahmet kelimesinin zarfıdır; {ربه} “Rabbine”.
10394. Metin
ولما قدم تشريفه بالذكر والرحمة والاختصاص بالإضافة إليه فدل ذلك على كمال القرب، قال: {نداء خفياً *} أي كما يفعل المحب القريب مع حبيبه المقبل عليه في قصد خطاب السر الجامع بين شرف المناجاة ولذاذة الانفراد بالخلوة، فأطلع سبحانه عليه لأنه يعلم السر وأخفى، فكأنه قيل: كما ذلك الندا؟ فقيل: {قال رب} بحذف الأداة للدلالة على غاية القرب {إني وهن} أي ضعف جداً {العظم مني} أي هذا الجنس الذي هو أقوى ما في بدني، وهو أصل بنائه، فكيف بغيره! ولو جمع لأوهم أنه وهن مجموع عظامه لا جميعها {واشتعل الرأس} أي شعره مني {شيباً ولم أكن} فيما مضى قط مع صغر السن {بدعائك} أي بدعائي إياك {رب شقياً *} فأجرِني في هذه المرة أيضاً على عوائد فضلك، فإن المحسن يربي أول إحسانه بآخره وإن كان ما ادعوا به في غاية البعد في العادة، لكنك فعلت مع أبي إبراهيم ﵇ مثله، فهو دعاء شكر واستعطاف؛ ثم عطف
Allah Teâlâ, onu anılmakla, rahmetle ve Kendisine izafe edilmek suretiyle hususi kılınmakla şereflendirmeyi öne çıkarıp bu da kurbiyyetin (yakınlığın) kemaline delalet edince şöyle buyurdu: {نداء خفياً *} “Gizlice bir yalvarışla.” Yani yakın bir sevgilinin, kendisine yönelen sevgilisine münacatın şerefini ve baş başa kalmanın lezzetini birleştiren gizli hitabı kastettiğinde yaptığı gibi [yalvardı]. Allah Teâlâ sırrı da ondan daha gizli olanı da bildiği için onun bu haline vakıf oldu. Sanki: 'O nida nasıldı?' denildi de şöyle buyuruldu: {قال رب} “Şöyle demişti: Rabbim!” Son derece yakınlığa delalet etmesi için nida edatı hazfedilmiştir. {إني وهن} “Doğrusu gevşedi”, yani son derece zayıfladı, {العظم مني} “benden kemik”, yani bedenimdeki en güçlü ve yapısının aslı olan bu cins zayıfladı; artık diğer azalar nasıl olmasın! Şayet çoğul olarak zikredilseydi, bütün kemiklerinin değil de kemiklerinin toplamının zayıfladığı vehmini verebilirdi. {واشتعل الرأس} “Başım tutuştu”, yani başımın saçı, {شيباً} “ağarmayla”, {ولم أكن} “ve ben olmadım”, geçmişte gençlik yıllarımda bile hiçbir zaman, {بدعآئك} “Sana ettiğim duada”, yani Sana dua etmem sebebiyle, {رب شقياً *} “ey Rabbim, mahrum ve bedbaht!” Bu defa da beni lütfunun alışılmış tecellileriyle muameleye tabi tut; zira ihsan sahibi kimse, ilk ihsanını son ihsanıyla terbiye edip tamamlar. Her ne kadar dua ettikleri şey adet bakımından son derece uzak olsa da, Sen atam İbrâhîm aleyhisselâm'a da benzerini yapmıştın. Dolayısıyla bu dua, bir şükür ve merhamet celbetme duasıdır. Sonra,
10395. Metin
على «إني وهن» قوله: {وإني خفت الموالي} أي فعل الأقارب أن يسيئوا الخلافة {من وراءي} أي في بعض الزمان الذي بعد موتي {وكانت امرأتي عاقراً} لا تلد أصلاً - بما دل عليه فعل الكون {فهب لي} أي فتسبب - عن شيخوختي وضعفي وتعويدك لي بالإجابة، وخوفي من سوء خلافة أقاربي، ويأسي عن الولد عادة بعقم امرأتي، وبلوغي من الكبر حداً لاحراك بي معه - إني أقول لك يا قادراً على كل شيء: هب لي {من لدنك} أي من الأمور المستبطنة المستغربة التي عندك، لم تجرها على مناهج العادات والأسباب المطردات، لا من جهة سبب أعرفه، فإن أسباب ذلك عندي معدومة.
«İnni vehene» cümlesine şu buyruğunu atfetti: {وإني خفت الموالي} “Doğrusu ben akrabalarımdan endişeliyim”, yani akrabalarımın halefliği kötüye kullanmalarından [endişeliyim], {من وراءي} “arkamdan”, yani ölümümden sonraki bir zamanda, {وكانت امرأتي عاقراً} “hanımım da kısırdır”, 'kâne' fiilinin delaletiyle; aslında hiç doğurmaz bir kimsedir. {فهب لي} “Bana bağışla”, yani yaşlılığım, zayıflığım, beni duaya icabet etmeye alıştırmış olman, akrabalarımın kötü halefiyetinden duyduğum korku, hanımımın kısırlığı sebebiyle adeten çocuktan ümidimi kesmiş olmam ve hareket edemeyecek dereceye varan ihtiyarlığım sebebiyle, her şeye gücü yeten Sana diyorum ki: Bana bağışla! {من لدنك} “Katından”, yani Senin nezdinde bulunan, adetlerin ve cereyan eden olağan sebeplerin yollarına bağlı kılmadığın, bildiğim herhangi bir sebepten kaynaklanmayan o gizli ve hayret verici işlerden lütfet; zira buna dair sebepler bende tamamen yok olmuştur.
10396. Metin
وقد تقدم في آل عمران لذلك مزيد بيان {ولياً *} أي من صلبي بدلالة {ذرية} في السورة الأخرى {يرثني} في جميع ما أنا فيه من العلم والنبوة والعمل {ويرث} زيادة على ذلك {من ءال يعقوب} جدنا مما خصصتهم به من المنح، وفضلتهم به من النعم، من محاسن الأخلاق ومعالي الشيم، وخص اسم يعقوب اقتداء به نفسه إذ قال ليوسف عليهما الصلاة والسلام {ويتم نعمته عليك وعلى ءال يعقوب} [يوسف: ٦] ولأن إسرائيل صار علماً على الأسباط كلهم،
Âl-i İmrân suresinde buna dair daha geniş açıklama geçmişti. {ولياً *} “Bir veli”, diğer suredeki {ذرية} “zürriyet” kelimesinin delaletiyle, kendi sulbümden [bir oğul], {يرثني} “bana mirasçı olsun”, içinde bulunduğum ilim, nübüvvet ve amelden olan her şeyde, {ويرث} “ve mirasçı olsun”, buna ilave olarak, {من ءال يعقوب} “Ya'kūb hanedanından”, yani atamız Ya'kūb'un soyundan; onlara tahsis ettiğin bağışlardan, onları üstün kıldığın nimetlerden, güzel ahlaktan ve yüce hasletlerden [miras alsın]. Ya'kūb ismini bizzat ona iktida ederek tahsis etti; nitekim o da Yûsuf aleyhimesselâm'a: {ويتم نعمته عليك وعلى ءال يعقوب} “Ve sana ve Ya'kūb hanedanına nimetini tamamlayacaktır” [Yûsuf: 6] demişti. Bir de İsrâil ismi bütün kabilelerin ortak adı haline geldiği,
10397. Metin
وكانت قد غلبت عليهم الأحداث؛ وقد استشكل القاضي العضد في «الفوائد الغياثية» كونَ {يرث} على قراءة الرفع صفة بأنه يلزم عليه عدم إجابة دعائه ﵊ لأن يحيى ﵇ قتل في حياته، ولا يكون وارثاً إلا إذا تخلف بعده، وقد قال تعالى {فاستجبنا له ووهبنا له يحيى} [الأنبياء: ٩٠] قال: فتجعل استئنافية، ولا يلزم حينئذ إلا خلف ظنه ﵇ هكذا نقل لي عنه، وأنا أجلّه عن ذلك، لأنه لا يلزم تخلف دعائه ولا يتجرأ على عليّ مقامه بإخلاف ظنه، لأن الإخبار عن قتله قبله إن كان عن النبي ﷺ وصح السند، كان تسمية العلم الذي أخذه عنه في حياته إرثاً مجازاً مرسلاً باعتبار ما يؤول إليه في الجملة، لا سيما مع جواز أن يكون يحيى ﵇ علَّمه لمن عاش بعد أبيه عليهما الصلاة والسلام، وذلك لأن النبي ﷺ سمى العلم إرثاً على وجه الاستعارة التبعية بقوله ﵊ «العلماء ورثة الأنبياء» ولا شك أن من ضرورة تعلم العلم حياة المأخوذ عنه، ولم يرد منع من تسميته إرثاً حال الأخذ، هذا إذا صح
Ve onların üzerine kötülükler galip geldiği için [Ya'kūb ismini zikretti]. Kādî Adudüddîn, el-Fevâidü'l-Gıyâsiyye adlı eserinde ref' kıraatine göre {يرث} “mirasçı olsun” fiilinin sıfat yapılmasını müşkil görmüş ve bunun Zekeriyyâ aleyhisselâm'ın duasının kabul edilmemiş olması neticesini doğuracağını, zira Yahyâ aleyhisselâm'ın onun hayatında öldürüldüğünü, arkasında kalmadıkça da mirasçı olamayacağını belirtmiştir. Oysa Allah Teâlâ: {فاستجبنا له ووهبنا له يحيى} “Biz de onun duasını kabul ettik ve ona Yahyâ'yı bağışladık” [el-Enbiyâ: 90] buyurmuştur. Kādî Adud demiştir ki: 'Bu cümle istînâfiyye (yeni bir başlangıç) yapılır; bu takdirde ancak Zekeriyyâ aleyhisselâm'ın zannının hilafı vaki olmuş olur.' Bana ondan böyle nakledildi; fakat ben onu bundan tenzih ederim. Zira ne duasının boşa çıkması gerekir ne de zannının hilafının çıkmasıyla onun yüce makamına cüret edilebilir. Çünkü onun babasından önce öldürüldüğüne dair haber şayet Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den gelmiş ve senedi sahih olmuşsa, hayatta iken ondan aldığı ilme miras adının verilmesi, neticesi itibarıyla mecâz-ı mürseldir. Bilhassa Yahyâ aleyhisselâm'ın bu ilmi babasından aleyhimesselâm sonra yaşayan kimselere öğretmiş olması ihtimali de mevcuttur. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Âlimler peygamberlerin vârisleridir» buyurarak ilmi tebeî istiare yoluyla miras olarak isimlendirmiştir. Şüphe yok ki ilim öğrenmenin zorunlu şartı, kendisinden ilim alınan kimsenin hayatta olmasıdır; ilim alma anında buna miras denilmesini yasaklayan bir durum da varit olmamıştır. Bu durum,
10398. Metin
أن يحيى ﵇ مات قبل زكريا ﵇، وحينئذ يؤول {من وراءي} بما غاب عنه، أي عجزت عن تتبع أفعال الموالي بنفسي في حال الكبر، وخفت سوء فعلهم إذا خرجوا من عندي وغابوا عني، فهب لي ولداً يكون متصفاً بصفاتي، فكان ما سأله، وإن لم يصح موته قبله بالطريق المذكور لم يصح أصلاً، وينتفي الاعتراض رأساً، فإن التواريخ القديمة إنما هي عن اليهود فهي لا شيء، مع أن البغوي نقل في أول تفسير سورة بني إسرائيل ما يقتضي موت زكريا قبل يحيى عليهما الصلاة والسلام، فإنه قال: آخر من بعث الله فيهم من أنبيائهم زكريا ويحيى وعيسى عليهم الصلاة والسلام، وكانوا من بيت آل داود ﵇ فمات زكريا ﵇، وقيل: قتل، فلما رفع الله عيسى ﵊ من بين أظهرهم وقتلوا يحيى ابتعث الله عليهم ملكاً من ملوك بابل يقال له خردوش فسار إليهم بأهل بابل حتى دخل عليهم الشام، فلما ظهر عليهم أمر رأساً من رؤوس جنوده يدعى بيوزردان صاحب الفيل فقال: إني كنت قد حلفت بإلهي: لئن أنا ظهرت
Yahyâ aleyhisselâm'ın Zekeriyyâ aleyhisselâm'dan önce vefat ettiğinin sahih olması halindedir. Bu takdirde {من وراءي} ifadesi, ondan uzakta ve gaip olan şeylerle tevil edilir; yani: 'Yaşlılık halimde bizzat akrabalarımın peşine düşüp amellerini takip etmekten aciz kaldım; yanımdan çıkıp benden uzaklaştıklarında kötü ameller işlemelerinden korktum. Bana benim sıfatlarımla donanmış bir çocuk bağışla' demek olur ve istediği şey gerçekleşmiştir. Şayet onun babasından önce vefatı zikredilen yolla sahih olmamışsa, zaten hiçbir şekilde sahih değildir ve itiraz kökten kalkar. Zira kadim tarihler ancak Yahudilerden gelmektedir, dolayısıyla hiçbir kıymeti yoktur. Üstelik Begavî, Benî İsrâîl [İsrâ] suresinin tefsirinin başında Zekeriyyâ'nın Yahyâ'dan aleyhimesselâm önce vefat ettiğini gerektiren bir rivayet nakletmiş ve şöyle demiştir: 'Allah'ın onların içinde gönderdiği peygamberlerin sonuncusu Zekeriyyâ, Yahyâ ve Îsâ aleyhimesselâm idi. Bunlar Dâvûd aleyhisselâm hanedanındandılar. Zekeriyyâ aleyhisselâm vefat etti; bir rivayette ise öldürüldü. Allah Îsâ aleyhisselâm'ı aralarından kaldırıp Yahyâ'yı da öldürdüklerinde, Allah onların üzerine Babil krallarından Hurdûş denilen bir kral gönderdi. O da Babillilerle birlikte üzerlerine yürüyüp Şam topraklarına girdi. Onlara galip gelince, ordusunun komutanlarından Fil Sahibi Byûzerdân denilen bir başkomutana emredip şöyle dedi: 'Ben ilahıma yemin etmiştim ki: Eğer Beytü'l-Makdis halkına galip gelirsem,
10399. Metin
على أهل بيت المقدس لأقتلنهم حتى تسيل دماؤهم في وسط عسكري إلا أن لا أجد أحداً أقتله، فأمره أن يقتلهم حتى يبلغ ذلك منهم، وأن بيوزردان دخل بيت المقدس فقام في البقعة التي كانوا يقربون فيها قربانهم، فوجد فيها دماً يغلي فقال: يا بني إسرائيل! ما شأن هذا الدم يغلي؟ قالوا: هذا دم قربان لنا قربناه فلم يقبل منا، فقال: ما صدقتموني، قالوا: لو كان تأول زماننا لتقبل منا، ولكن قد انقطع منا الملك والوحي فلذلك لم يقبل منا، فذبح منهم بيوزردان على ذلك الدم سبعمائة وسبعين رجلاً من رؤوسهم فلم يهدأ، فأتى بسبعمائة غلام من غلمانهم فذبحهم على الدم يهدأ، فأمر بسبعة آلاف من شيبهم وأزواجهم فذبحهم على الدم فلم يبرد، فلما رأى بيوزردان أن الدم لا يهدأ قال لهم: يا بني إسرائيل! ويلكم! أصدقوني واصبروا على أمر ربكم، فقد طال ما ملكتم الأرض تفعلون فيها ما شئتم قبل أن لا أترك منكم نافخ نار أنثى ولا ذكر إلا قتلته، فلما رأوا الجد وشدة القتل صدقوا الخبر فقالوا: إن هذا دم نبي كان ينهانا عن أمور كثيرة من سخط الله ﷿، فلو أطعناه فيها لكان أرشد منا،
Öldürecek kimse bulamayıncaya kadar, kanları ordumun ortasında akıncaya dek onları öldüreceğim.' Ona, bu hedefe ulaşıncaya kadar onları öldürmesini emretti. Byûzerdân Beytü'l-Makdis'e girdi ve kurbanlarını takdim ettikleri yerde durdu. Orada kaynayan bir kan gördü ve: 'Ey İsrâiloğulları! Bu kaynayan kanın hali nedir?' dedi. Onlar: 'Bu bizim takdim ettiğimiz bir kurbanın kanıdır, bizden kabul olunmadı' dediler. O: 'Bana doğruyu söylemediniz' dedi. Onlar: 'Eğer ilk zamanlarımızda olsaydı kabul olunurdu; fakat bizden hükümdarlık ve vahiy kesildi, bundan dolayı kabul olunmadı' dediler. Bunun üzerine Byûzerdân o kanın üzerinde onların ileri gelenlerinden yedi yüz yetmiş adam boğazladı, fakat kan durulmadı. Gençlerinden yedi yüz delikanlı getirtip kanın üzerine boğazladı, yine durulmadı. İhtiyarlarından ve kadınlarından yedi bin kişiyi emredip kanın üzerine boğazlattı, kan yine soğuyup durulmadı. Byûzerdân kanın durulmadığını görünce onlara: 'Ey İsrâiloğulları! Yazıklar olsun size! Bana doğruyu söyleyin ve Rabbinizin emrine sabredin! Kadın erkek ocak tüttüren hiç kimseyi bırakmayıp öldürmeden önce [doğruyu anlatın], zira uzun zamandır bu yeryüzünde dilediğinizi yaparak hüküm sürdünüz' dedi. İşin ciddiyetini ve katliamın şiddetini görünce doğruyu söylediler ve: 'Bu, bizi Allah celle celâlühû'nün gazabını çeken pek çok şeyden nehyeden bir peygamberin kanıdır; şayet ona itaat etseydik bizim için daha hayırlı olurdu.
10400. Metin
وكان يخبرنا بأمركم فلم نصدقه فقتلناه فهذا دمه، فقال لهم بيوزردان: ما كان اسمه؟ قالوا: يحيى بن زكريا، قال: الآن صدقتموني، بمثل هذا ينتقم منكم ربكم، فلما رأى بيوزردان أنهم صدقوه خر ساجداً وقال لمن حوله: أغلقوا أبواب المدينة وأخرجوا من كان ههنا من جيش خردوش، وخلا في بني إسرائيل، ثم قال: يا يحيى بن زكريا! قد علم ربي وربك ما قد أصاب قومك من أجلك وما قتل منهم فاهدأ بإذن الله قبل أن لا أبقي من قومك أحداً، فهدأ الدم بإذن الله تعالى، ورفع بيوزردان عنهم القتل وقال: آمنت بالذي آمن به بنو إسرائيل وأيقنت أنه لا رب غيره، وقال لبني إسرائيل: إن خردوش أمرني أن أقتل منكم حتى تسيل دماؤكم وسط عسكره، وإني لست أستطيع أن أعصيه، قالوا له: افعل ما أمرت به، فأمرهم فحفروا خندقاً وأمر بأموالهم من الخيل والبغال والحمير والإبل والبقر والغنم، فذبحها حتى سال الدم في العسكر، وأمر بالقتلى الذين قتلوا قبل ذلك فطرحوا على ما قتل من مواشيهم، فلم يظن خردوش إلا أن ما في الخندق من بني إسرائيل، فلما بلغ الدم عسكره أرسل بيوزردان أن ارفع عنهم القتل، ثم انصرف إلى بابل وقد أفنى بني إسرائيل أو كاد.
O sizin başınıza gelecekleri bize haber veriyordu, fakat biz onu yalanladık ve öldürdük; işte bu onun kanıdır' dediler. Byûzerdân onlara: 'Adı neydi?' diye sordu. 'Zekeriyyâ oğlu Yahyâ' dediler. O: 'Şimdi bana doğruyu söylediniz; Rabbiniz işte bunun gibi bir suç yüzünden sizden intikam almaktadır' dedi. Byûzerdân onların doğru söylediğini görünce secdeye kapandı ve etrafındakilere: 'Şehrin kapılarını kapatın ve Hurdûş'un ordusundan burada bulunanları dışarı çıkarın' dedi ve İsrâiloğulları ile baş başa kaldı. Sonra: 'Ey Zekeriyyâ oğlu Yahyâ! Rabbim ve Rabbin kavminin senin yüzünden başına gelenleri ve onlardan öldürülenleri bildi; Allah'ın izniyle artık durul, kavminden geriye hiç kimse bırakmamış olmayayım' dedi. Kan Allah Teâlâ'nın izniyle duruldu. Byûzerdân onlardan öldürmeyi kaldırdı ve: 'İsrâiloğullarının inandığına inandım ve O'ndan başka Rab olmadığına kesin olarak iman ettim' dedi. İsrâiloğullarına da: 'Hurdûş bana, kanlarınız ordusunun ortasında akıncaya kadar sizi öldürmemi emretti; ben ise ona isyan edemem' dedi. Onlar da: 'Sana ne emredildiyse onu yap' dediler. Bunun üzerine onlara emretti, bir hendek kazdılar; at, katır, eşek, deve, sığır ve koyun gibi mallarını getirtti, kanları ordunun içine akıncaya kadar onları boğazladı. Daha önce öldürülen maktullerin de boğazlanan bu hayvanların üzerine atılmasını emretti. Hurdûş ise hendekte olanların sadece İsrâiloğulları olduğunu zannetti. Kan ordusuna ulaşınca Byûzerdân: 'Artık onlardan öldürmeyi kaldır' diye haber gönderdi; sonra İsrâiloğullarını neredeyse tamamen yok etmiş bir halde Babil'e geri döndü.'
10401. Metin
فهذا كما ترى ظاهر في أن يحيى تخلف بعد أبيه عليهما الصلاة والسلام وكذا ما تقدم في آل عمران عن الإنجيل في قصة ولادته.
Gördüğün gibi bu rivayet, Yahyâ'nın babasından aleyhimesselâm sonra hayatta kaldığı hususunda açıktır; nitekim Âl-i İmrân suresinde onun doğum kıssasına dair İncil'den nakledilenler de böyledir.
10402. Metin
ولما ختم دعاءه بقوله: {واجعله رب} أي أيها المحسن إلي {رضياً *} أي بعين الرضا منك دائماً حتى يلقاك على ذلك، قيل في جواب من كأنه قال: ماذا قال له ربه الذي أحسن الظن به؟ : {يا زكريا إنا} أي على ما لنا من العظمة {نبشرك} إجابة لدعائك؛ وقراءة الجماعة غير حمزة بالتشديد أوفق من قراءة حمزة للتأكيد الذي جيء به، لأن المبشر به لغرابته جدير بالإنكار {بغلام اسمه يحيى} ثم وصفه بما عرف به أن مما شرفه به أن ادخر له هذا الاسم فقال: {لم نجعل له} فيما مضى، ولعله أتى بالجار الدال على التبعيض تخصيصاً لزمان بني إسرائيل قومه فقال: {من قبل سمياً *} فكأنه قيل: ما قال في جواب هذه البشارة العظمى؟ فقيل: {قال} عالماً بصدقها طالباً لتأكيدها، والتلذيذ بترديدها، وهل ذلك من امرأته أو غيرها؟ وهل إذا كان منها يكونان على حالتهما من الكبر أو غيرها غير طائش ولا عجل {رب} أي المحسن إليّ بإجابة دعائي دائماً {أنّى} أي
Duasını: {واجعله رب} “Rabbim onu eyle”, yani ey bana ihsanda bulunan Rabbim! {رضياً *} “rızana mazhar”, yani Sana bu hal üzere kavuşuncaya kadar daima Senin hoşnutluk nazarında kıl, [sözüyle] bitirince; sanki: 'Hakkında hüsnüzanda bulunduğu Rabbi ona ne dedi?' diye soran birine cevap olarak şöyle buyuruldu: {يزكريآ إنا} “Ey Zekeriyyâ! Şüphesiz Biz”, yani sahip olduğumuz azametle, {نبشرك} “sana müjdeliyoruz”, duana bir icabet olarak. Hamza dışındaki cemaatin kıraatindeki şeddeli okuyuş, getirilen tekit sebebiyle Hamza'nın kıraatinden daha uygundur; çünkü müjdelenen şey garipliği sebebiyle inkâr edilmeye elverişlidir; {بغلام اسمه يحيى} “adı Yahyâ olan bir oğul ile.” Sonra onu, kendisine bu ismi saklamış olmakla şereflendirdiğini bildiren şu vasıfla niteledi: {لم نجعل له} “Biz ona yapmadık”, geçmişte; kavmi olan İsrâiloğulları zamanını tahsis etmek için teb'îz (kısmilik) bildiren car mecruru getirerek şöyle buyurdu: {من قبل سمياً *} “daha önce hiç adaş.” Sanki: 'Bu büyük müjdeye cevap olarak ne dedi?' denildi de şöyle buyuruldu: {قال} “Dedi ki”, onun doğruluğunu bilerek, teyit edilmesini isteyerek, tekrar edilmesinden lezzet duyarak ve bunun hanımından mı yoksa başkasından mı olacağını, şayet hanımından olacaksa ikisinin de bu yaşlılık halinde mi yoksa başka bir halde mi bulunacaklarını anlamak isteyerek, telaşa kapılmadan ve acele etmeden: {رب} “Rabbim!”, yani dualarıma daima icabet etmek suretiyle bana ihsanda bulunan Rabbim! {أنى} “Nasıl?”, yani,
10403. Metin
من أين وكيف وعلى أيّ حال {يكون لي غلام} يولد لي على غاية القوة والنشاط والكمال في الذكورة {وكانت} أي والحال أنه كانت {امرأتي} كانت شابة {عاقراً} غير قابلة للولد عادة وأنا وهي شابان فلم يأتنا ولد لاختلال أحد السبيبن فكيف بها وقد أسنت! {وقد بلغت} أنا {من الكبر عتياً} أي أمراً في اليبس مجاوزاً للحد هو غاية في الكبر ما بعدها غاية، وقد حصل من ذلك من الضعف ويبس الأعضاء وقحلها ما يمنع في العادة من حصول الولد مطلقاً لاختلال السببين معاً فضلاً عن أن يصلح لأن يعبر عنه بغلام؛ قال البغوي في آل عمران: وقال الضحاك عن ابن عباس ﵄: كان ابن عشرين ومائة سنة، وكانت امرأته بنت ثمان وتسعين سنة؛ وقال الرازي في اللوامع: إن هذا على الاستخبار أيعطيه الله الولد بتلك الحال أم يقلبه شاباً؟ ولله تعالى في كل صنع تدبيران: أحدهما المعروف الذي يسلكه الناس من
Nereden, nasıl ve hangi hal üzere; {يكون لي غلام} “benim bir oğlum olabilir?”, son derece güçlü, zinde ve erkekliği tam bir halde bana doğacak bir çocuk; {وكانت} “oysa oldu”, yani durum şu ki oldu, {امرأتي} “hanımım”, gençken bile, {عاقراً} “kısır”, adeten çocuk kabul etmez bir haldeydi; ben ve o gençken iki sebepten birinin bozukluğu sebebiyle bize çocuk gelmedi, şimdi yaşlanmışken nasıl olsun! {وقد بلغت} “Ben de ulaştım”, bizzat ben, {من الكبر عتياً} “yaşlılıktan son derece ileri bir dereceye”, yani kurulukta haddi aşan, yaşlılıkta kendisinden öte bir sınır bulunmayan en son noktaya. Bundan dolayı, iki sebebin birden bozulması yüzünden adeten çocuğun meydana gelmesini kesinlikle engelleyecek bir zayıflık, azaların kuruması ve takatten düşmesi meydana gelmiştir; nitekim böyle bir durumdan 'delikanlı' diye tabir edilecek bir çocuğun olması bir yana! Begavî Âl-i İmrân suresinde demiştir ki: Dahhâk, İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ şöyle nakletmiştir: 'Zekeriyyâ yüz yirmi yaşındaydı, hanımı ise doksan sekiz yaşındaydı.' Râzî el-Levâmi' adlı eserinde şöyle demiştir: 'Bu ifade, Allah'ın ona çocuğu bu hal üzere mi vereceğini yoksa onu gençliğe mi döndüreceğini öğrenmek için sorulan bir istihbardır (sorudur). Allah Teâlâ'nın her yaratmasında iki tedbiri vardır: Biri insanların bildiği ve yürüdüğü,
10404. Metin
توجيه الأسباب إلى المسببات، والآخر يتعلق بالقدرة المحضة، ولا يعرفه إلا أهل الاستبصار - انتهى. {قال كذلك} أي الأمر؛ ثم علله بقوله: {قال ربك} أي الذي عودك بالإحسان، وذكر مقول القول فقال: {هو} أي خلق يحيى منكما على هذه الحالة {عليَّ} أي خاصة {هين} لا فرق عندي بينه وبين غيره {وقد خلقتك} أي قدرتك وصورتك وأوجدتك.
Sebepleri sonuçlara yönlendirme yoludur; diğeri ise sırf kudretle alakalıdır ve bunu ancak basiret ehli kimseler bilir.' [Râzî'nin sözü] bitti. {قال كذلك} “[Allah] buyurdu ki: Öyledir”, yani iş böyledir. Sonra bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {قال ربك} “Rabbin buyurdu ki”, yani seni ihsana alıştıran Rabbin; sözün mazmununu zikrederek şöyle buyurdu: {هو} “O”, yani bu hal üzere sizden Yahyâ'yı yaratmak, {عليَّ} “Bana”, yani sırf Bana, {هين} “pek kolaydır”; Benim katımda onunla başkası arasında hiçbir fark yoktur. {وقد خلقتك} “Nitekim seni yaratmıştım”, yani seni takdir etmiş, şekillendirmiş ve var etmiştim.
10405. Metin
ولما كان القصد تشبيه حاله بالإتيان منه بولد على ضعف السبب بتقديره من النطفة على ضعف سبيتها لكونها تارة تثمر وتارة لا، وهو الأغلب، أتى بالجار إشارة إلى ذلك فقال: {من قبل} أي قبل هذا الزمان {ولم} أي والحال أنك لم: ولما كان ﵇ شديد التشوف لما يلقى عليه من المعنى في هذه البشرى، أوجز له حتى بحذف النون وليثبت أنه ليس له من ذاته إلا العدم المحض، وينفي أن يكون له من ذاته وجود ولو على أقل درجات الكون لاقتضاء حاله في هذا التعجب لتذكيره في ذلك فقال: {تك شيئاً *}
Maksat; sebebin zayıflığına rağmen ondan bir çocuk meydana getirme halini, -bazen netice verip bazen vermemesi sebebiyle sebepliliği zayıf olan ve çoğunlukla böyle cereyan eden- nutfeden onu takdir etme haline benzetmek olunca, buna işaret etmek üzere car mecruru getirip şöyle buyurdu: {من قبل} “Daha önce”, yani bu zamandan önce, {ولم} “oysa sen değildin”, yani durum şu ki sen değildin: Zekeriyyâ aleyhisselâm bu müjdede kendisine telkin edilecek manaya son derece iştiyaklı olduğu için, nûn harfini hazfederek sözü ona son derece veciz kıldı; ta ki kendisinin zatı itibarıyla sırf yokluktan ibaret olduğunu sabit kılsın ve bu taaccüp halinin gereği olarak bunu kendisine hatırlatmak üzere, varlığın en alt derecesinde bile olsa kendiliğinden bir varlığa sahip olduğunu nefyetsin. Şöyle buyurdu: {تك شيئاً *} “Hiçbir şey.”
10406. Metin
أي يعتد به، ثم أبرزتك على ما أنت عليه حين أردت، فتحقق بهذا أنه من امرأته هذه العاقر في حال كونهما شيخين، ثم قيل جواباً لمن كأنه قال: ما قال بعد علمه بذلك؟ : {قال رب} أي أيها المحسن إليّ بالتقريب! {اجعل لي} على ذلك {ءاية} أي علامة تدلني على وقوعه {قال} أي الله: {ءايتك} على وقوع ذلك {ألا تلكم الناس} أي لا تقدر على كلامهم.
Yani kayda değer hiçbir şey değilken, dilediğim vakit seni bu bulunduğun hal üzere var ettim. Böylece çocuğun, ikisi de yaşlı iken bu kısır hanımından olacağı tahakkuk etti. Sonra bunu bildikten sonra: 'Ne dedi?' diye soracak birine cevap olarak şöyle buyuruldu: {قال رب} “Dedi ki: Rabbim!”, yani ey beni yakınlaştırmakla ihsanda bulunan Rabbim! {اجعل لي} “Bana kıl”, bunun gerçekleşeceğine dair, {ءاية} “bir alamet”, vuku bulduğuna bana delalet edecek bir işaret ver. {قال} “[Allah] buyurdu ki”, {ءايتك} “Senin alametin”, bunun gerçekleştiğine dair alametin, {ألا تكلم الناس} “insanlarla konuşamamandır”, yani onlarla konuşmaya güç yetirememendir.
10407. Metin
ولما بدئت السورة بالرحمة، وكان الليل محل تنزلها «ينزل ربنا كل ليلة إلى السماء الدنيا فيقول» - الحديث، قال: {ثلاث ليال} أي بأيامها - كما ذلك عليه التعبير بالأيام في آل عمران حال كونك {سوياً *} من غير خرس ولا مرض ولا حبسة عن مطلق الكلام، بل تناجي ربك فيها بتسبيحه وتحميده وتلاوة كتابه وكل ما أردت من مثل ذلك وكذا من عدا الناس من الملائكة وغيرهم من صالح عباد الله، وجعلت الآية الدالة عليه سكوتاً عن غير ذكر الله دلالة على إخلاصه وانقطاعه بكليته إلى الله دون غيره {فخرج} عقب إعلام الله له بهذا {على قومه} أي عالياً على العلية منهم {من المحراب} الذي كان فيه وهو صدر الهيكل وأشرف ما فيه، وهو منطلق اللسان بذكر الله منحبسه
Sure rahmet ile başladığı için ve gece de rahmetin iniş vakti olduğundan -«Rabbimiz her gece dünya semasına iner ve şöyle buyurur...» hadisinde olduğu gibi- şöyle buyurdu: {ثلاث ليال} “Üç gece”, yani gündüzleriyle birlikte -nitekim Âl-i İmrân suresinde günler ile ifade edilmesi buna delalet eder-; şu halde bulunduğun halde: {سوياً *} “sapasağlam olduğun halde.” Yani dilsizlik, hastalık veya mutlak konuşmadan alıkoyan bir tutukluk olmaksızın; bilakis bu gecelerde Rabbine tesbihle, hamdle, O'nun kitabını okumakla ve benzeri dilediğin her şeyle münacatta bulunabilirsin; aynı şekilde insanların dışındaki meleklerle ve Allah'ın diğer salih kullarıyla da konuşabilirsin. Buna delalet eden alamet, Allah'ın zikrinin dışındaki şeylere karşı susmak kılındı ki, onun ihlasına ve başkasına değil tamamen Allah'a yönelmişliğine delalet etsin. Allah'ın kendisine bunu bildirmesinin hemen ardından: {فخرج} “Çıktı”, {على قومه} “kavminin karşısına”, yani onların ileri gelenlerinin huzuruna, {من المحراب} “mihraptan”, içinde bulunduğu mabetten ki orası mabedin baş köşesi ve en şerefli yeriydi; dili Allah'ın zikriyle çözülmüş,
10408. Metin
عن كلام الناس {فأوحى إليهم} أي أشار بشفتيه من غير نطق: قال الإمام أبو الحسن الرماني في آل عمران: والرمز: الإيماء بالشفتين، وقد يستعمل في الإيماء بالحاجبين والعينين واليدين، والأول أغلب؛ قال: وأصله الحركة. وسبقه إلى ذلك الإمام أبو جعفر بن جرير الطبري فقال: وأما الرمز فإن الأغلب من معانيه عند العرب الإيماء بالشفتين، وقد يستعمل في الإيماء بالحاجبين والعينين أحياناً، وذلك غير كثير فيهم، وقد يقال للخفي من الكلام الذي مثل الهمس بخفض الصوت الرمز. ثم نقل أن المراد به هنا تحرك الشفتين عن مجاهد - انتهى. وهو ظاهر أيضاً في الوحي لأنه مطلق الإشارة والكناية والكلام الخفي، فيجوز أن يكون وحيه بكل منهما، لا يقدر على غير ذلك في مخاطبته للناس، فإذا توجه إلى مناجاة ربه سبحانه انطلق أحسن انطلاق {أن سبحوا} أي أوجدوا التنزيه والتقديس لله تعالى بالصلاة وغيرها {بكرة وعشياً *} فحملت امرأته كما قلنا فولدت ولداً فسماه يحيى كما بشرناه به فكبر حتى ميز فقلنا: {يا يحيى خذ الكتاب} أي التوراة {بقوة} .
İnsanların kelamından ise tutulmuş bir haldeydi. {فأوحى إليهم} “Onlara işaret etti”, yani konuşmaksızın dudaklarıyla işaret etti. İmam Ebü'l-Hasen er-Rummânî Âl-i İmrân suresinde şöyle demiştir: 'Remz; dudaklarla işaret etmektir. Bazen kaşlar, gözler ve ellerle işaret etmek için de kullanılır; fakat birincisi en yaygın olanıdır. Aslı ise harekettir.' Ondan önce İmam Ebû Ca'fer b. Cerîr et-Taberî de şöyle demiştir: 'Remz kelimesine gelince; Araplar nezdinde onun manalarının en yaygın olanı dudaklarla işaret etmektir. Bazen kaşlar ve gözlerle işaret etmek için de kullanılır, ancak bu onlarda pek yaygın değildir. Sesin alçaltılmasıyla fısıltı gibi olan gizli söze de remz denilebilir.' Sonra Mücâhid'den burada kastedilenin dudakların kımıldatılması olduğunu nakletmiştir. Bu durum vahiy kelimesinde de açıktır; çünkü o mutlak işaret, kinaye ve gizli sözdür. Dolayısıyla onun vahyi her iki şekilde de olabilir. İnsanlara hitap ederken bundan başkasına güç yetiremezdi; fakat ne zaman Yüce Rabbine münacata yönelse dili en güzel şekilde çözülürdü. [Şöyle işaret etti:] {أن سبحوا} “Tesbih edin”, yani namazla ve diğer ibadetlerle Allah Teâlâ'yı tenzih ve takdis edin, {بكرة وعشياً *} “sabah akşam.” Derken buyurduğumuz gibi hanımı hamile kaldı ve bir erkek çocuk doğurdu; o da kendisine müjdelediğimiz gibi ona Yahyâ adını verdi. Çocuk büyüyüp iyiyi kötüden ayırt edecek çağa gelince şöyle buyurduk: {ييحيى خذ الكتاب} “Ey Yahyâ! Kitaba sarıl”, yani Tevrat'a, {بقوة} “kuvvetle.”
10409. Metin
ولما كانت النبوة لا يستضلع بأمرها ويقوى على حملها إلا عند استحكام العقل ببلوغ الأشد، وكان التطويق على أمرها قبل ذلك من العظمة بمكان، دل عليه النون في قوله: {وءاتيناه} بما لنا من
Nübüvvet, onun işini üstlenip yükünü taşımaya ancak rüşt çağına ulaşarak aklın kemale ermesiyle güç yetirilebilen bir makam olduğu ve bundan önce onun sorumluluğuna güç yetirmek son derece büyük bir iş olduğu için, şu buyruktaki nûn harfi buna delalet etti: {وءاتيناه} “Ve ona verdik”, sahip olduğumuz,
10410. Metin
العظمة {الحكم} أي النبوة والفهم للتوراة {صبياً *} لغلبة الروح عليه، وهذه الخارقة لم تقتض الحكمة أن تكون لنبينا ﷺ لأن قومه لا عهد لهم بالنبوة، فكانوا إذا كذبوا لا يكون لهم من أنفسهم ما يلزمهم من التناقض، فعُوّض أعظم من ذلك بغرائز الصدق التي أوجبت له تسميته بالأمين ليكونوا بذلك مكذبين لأنفسهم في تكذيبهم له. وبمزيد إبقاء معجزته القرآنيه بعده تدعو الناس إلى دينه دعاء لا مرد له {و} آتيناه {حناناً} أي رحمة وهيبة ووقاراً ورقة قلب ورزقاً وبركة {من لدنا} من مستقرب المستغرب من عظمتنا بلا واسطة تعليم ولا تجربة {وزكاة} أي طهارة في نيته تفيض على أفعاله وأقواله {وكان} أي جبلة وطبعاً {تقياً *} حوافاً لله تعالى {وبراً} أي واسع الأخلاق محسناً {بوالديه ولم يكن} جبلة وطبعاً {جباراً} عليهما ولا على غيرهما؛ ثم قيده بقوله: {عصياً *} إشارة إلى أن يفعل فعل الجبارين من الغلظة والقتل والبطش بمن يستحق ذلك كما قال تعالى لخاتم النبيين ﷺ {جاهد الكفار والمنافقين وأغلظ عليهم} [التحريم: ٩] فكان مطيعاً لله قائماً بحقوقه وحقوق عباده على ما ينبغي، فهنيئاً له ما أعطاه من
Azametle, {الحكم} “hikmeti”, yani nübüvveti ve Tevrat'ı anlamayı, {صبياً *} “henüz çocukken.” Ruhaniyetin ona galip gelmesi sebebiyle [böyle oldu]. İlahi hikmet, bu harikulade durumun Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem için olmasını gerektirmemiştir; zira onun kavminin peygamberlik hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Bu yüzden onu yalanladıklarında, kendilerini çelişkiye düşürecek bir bilgiye sahip değillerdi. Bundan dolayı ona, kendilerine 'el-Emîn' adını vermeyi zorunlu kılan fıtrî doğruluk hasletleri verilerek bundan daha büyüğü ihsan edildi; ta ki onu yalanlamalarında kendi kendilerini yalanlamış olsunlar. Ayrıca kendisinden sonra insanları karşı konulamaz bir davetle dinine çağıran Kur'an mucizesinin devamlılığı ziyadesiyle verildi. {و} “Ve”, ona verdik, {حناناً} “bir kalp yumuşaklığı”, yani merhamet, heybet, vakar, kalp inceliği, rızık ve bereket, {من لدنا} “katımızdan”, öğretim ve tecrübe vasıtası olmaksızın azametimizin en hayret verici gizli lütuflarından; {وزكاة} “ve bir arılık”, yani fiillerine ve sözlerine taşan niyet temizliği. {وكان} “O idi”, yani fıtraten ve yaratılış icabı, {تقياً *} “çok müttaki”, Allah Teâlâ'dan son derece sakınan; {وبراً} “ve çok itaatkâr”, ahlakı geniş, iyiliksever, {بوالديه} “ana babasına karşı.” {ولم يكن} “Ve asla olmadı”, fıtraten ve yaratılış icabı, {جباراً} “bir zorba”, onlara karşı da başkalarına karşı da [zorba olmadı]. Sonra bunu şu buyruğuyla kayıtladı: {عصياً *} “ve asi.” Bu, zorbaların fiili olan sertlik, öldürme ve yakalama gibi şeyleri bunu hak edenlere karşı yapacağına bir işarettir; nitekim Allah Teâlâ peygamberlerin sonuncusu sallallâhu aleyhi ve sellem'e: {جاهد الكفار والمنافقين وأغلظ عليهم} “Kâfirlerle ve münafıklarla cihat et, onlara karşı sert davran” [et-Tahrîm: 9] buyurmuştur. O, Allah'a itaatkâr, O'nun haklarını ve kullarının haklarını gerektiği gibi yerine getiren biriydi. Kendisine verilen,
10411. Metin
هذه الخلال القاضية بالكمال، والتعبير بصيغة المبالغة يفهم أن المنفي الجبل عليها، وما دونها يذهبه الله بغسل القلب أو غيره {وسلام} أي أيّ سلام {عليه} منا {يوم ولد} من كل سوء يلحق بالولادة وما بعدها في شيء من أمر الدين {ويوم يموت} من كرب الموت وما بعده، ولعله نكر السلام لأنه قتل فما سلم بدنه بخلاف ما يأتي في عيسى ﵊ {ويوم يبعث} من كل ما يخاف بعد ذلك {حياً *} حياة هي الحياة للانتفاع بها، إجابة لدعوة أبيه في أن يكون رضياً، وخص هذه الأوقات لأن من سلم فيها سلم في غيرها لأنها أصعب منه؛ أخرج الطبراني عن أبي هريرة ﵁ قال: قال رسول الله ﷺ «كل بني آدم يلقى الله يوم القيامة بذنب وقد يعذبه عليه إن شاء أو يرحمه إلا يحيى بن زكريا ﵉ فإنه كان سيداً وحصوراً ونبياً من الصالحين، وأهوى النبي ﷺ إلى قذاة من الأرض فأخذها وقال: ذكره مثل هذه القذاة»
Ve kemale hükmeden bu hasletler ona kutlu olsun! Mübalağa sığasıyla ifade edilmesi, nefyedilen şeyin fıtraten zorba olmak anlamına geldiğini gösterir; bundan daha aşağı olan kusurları ise Allah kalp yıkamasıyla veya başka bir yolla giderir. {وسلام} “Ve selam olsun”, yani ne muazzam bir selam, {عليه} “ona”, Bizden, {يوم ولد} “doğduğu gün”, din hususunda doğumda ve sonrasında ilişebilecek her türlü kötülükten [selamet]; {ويوم يموت} “öleceği gün”, ölümün kederinden ve sonrasından [selamet]. Selam kelimesinin tenvinli (belirsiz) getirilmesi, öldürüldüğü için bedeninin selamette kalmamasından dolayı olabilir; Îsâ aleyhisselâm hakkında gelecek olan ise bunun aksinedir. {ويوم يبعث} “ve kaldırılacağı gün”, bundan sonra korkulacak her şeyden [selamet], {حياً *} “diri olarak”, kendisinden istifade edilecek hakiki bir hayat ile; babasının onun 'rızaya mazhar' olması yönündeki duasına bir icabet olarak. Bu vakitler hususi olarak zikredildi; zira bu vakitlerde selamette olan kimse diğerlerinde de selamette olur, çünkü bunlar diğerlerinden çok daha çetindir. Taberânî, Ebû Hüreyre'den radıyallâhu anh rivayet etmiştir; o şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Âdemoğullarının hepsi kıyamet gününde bir günahla Allah'ın huzuruna çıkar; dilerse bundan dolayı ona azap eder, dilerse bağışlar. Zekeriyyâ oğlu Yahyâ aleyhimesselâm müstesnadır; çünkü o bir efendi, nefsine hâkim (kadınlara yaklaşmayan) ve salihlerden bir peygamberdi.» Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem yerden bir çöpe doğru uzanıp onu aldı ve: «Onun erkeklik uzvu şu çöp gibiydi» buyurdu.
10412. Metin
قال الهيثمي: وفيه حجاج ابن سليمان الرعيني وثقه ابن حبان وغيره وضعفه أبو زرعة وغيره، وبقية رجاله ثقات، وأخرجه أيضاً عن عبد الله بن عمرو ابن عباس ﵃، لكن ليس فيه
Heysemî demiştir ki: 'Bu rivayette Haccâc b. Süleymân er-Ruaynî vardır; İbn Hibbân ve başkaları onu sika kabul etmiş, Ebû Zür'a ve başkaları ise zayıf saymıştır. Diğer ricali ise sikadır.' Bunu ayrıca İbn Abbâs'ın oğlu Abdullah b. Amr'dan radıyallâhu anhüm da rivayet etmiştir; ancak bu rivayette,
10413. Metin
ذكر الذكر، ولفظ ابن عباس ﵄: كنت في حلقة في المسجد نتذاكر فضائل الأنبياء - فذكره حتى قال: فقال رسول الله ﷺ: «ما ينبغي أن يكون أحد خيراً من يحيى بن زكريا، قلنا: يا رسول الله! وكيف ذاك؟ قال: ألم تسمعوا الله كيف نعته في القرآن؟ {يا يحيى خذ الكتاب} - إلى قوله: {حياً} ، مصدقاً بكلمة من الله وسيداً وحصوراً ونبياً من الصالحين لم يعمل سيئة ولم يهم بهم» ورواه أيضاً البزار وفيه على بن زيد بن جدعان ضعفه الجمهور - وقد وثق، وبقية رجاله ثقات. وأشار سبحانه بالتنقل في هذه الأطوار إلى موضع الرد على من ادعى لله ولداً من حيث إن ذلك قاضٍ على الولد نفسه وعلى أبيه بالحاجة، وذلك مانع لكل من الولد والوالد من الصلاحية لمرتبة الإلهية المنزهة عن الحاجة، وقد مضى في آل عمران ما تجب مراجعته.
Erkeklik uzvunun zikri yoktur. İbn Abbâs'ın radıyallâhu anhümâ lafzı şöyledir: 'Mescitte bir halkadaydım, peygamberlerin faziletlerini müzakere ediyorduk...' diyerek hadisi zikretti; nihayet şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Hiç kimsenin Zekeriyyâ oğlu Yahyâ'dan daha hayırlı olması gerekmez.» Biz: 'Ey Allah'ın Resûlü! Bu nasıl olur?' dedik. Buyurdu ki: «Allah'ın onu Kur'an'da nasıl nitelediğini işitmediniz mi? {يا يحيى خذ الكتاب} ayetinden {حياً} kavline kadar; Allah'tan bir kelimeyi doğrulayıcı, efendi, nefsine hâkim ve salihlerden bir peygamberdir; hiçbir kötülük işlememiş ve buna yeltenmemiştir de.» Bunu Bezzâr da rivayet etmiştir; senedinde Ali b. Zeyd b. Cüd'ân vardır, cumhur onu zayıf saymıştır -güvenilir olduğunu söyleyen de olmuştur-, diğer ricali ise sikadır. Allah Teâlâ bu merhalelerdeki intikallerle, Allah'a çocuk isnat eden kimselere reddiye mahiyetindeki noktaya işaret etmiştir; zira bu durum, çocuğun bizzat kendisine de babasına da muhtaçlık damgası vurmaktadır. Bu muhtaçlık ise gerek çocuğun gerekse babanın her türlü ihtiyaçtan münezzeh olan ilahlık mertebesine layık olmasına manidir. Âl-i İmrân suresinde müracaat edilmesi gereken hususlar geçmişti.
10414. Metin
ولما كان حاصل القصة أنه ولد أخرجه الله تعالى عن سبب هو في ضعفه قريب من العدم، أما من جهته فبلوغه إلى حد من السن وحال في المزاج لا يقبل حركة الجماع عادة، أما من جهة زوجته فلزيادتها مع يأسها ببلوغها إلى نحو ذلك السن بكونها عاقراً لم تقبل حبلاً قط،
Kıssanın hülasası; Allah Teâlâ'nın, zayıflığı bakımından yokluğa yakın bir sebepten bir çocuk meydana getirdiğidir. Kendi cihetinden bakıldığında; yaşının ve mizacının adeten cinsel ilişki hareketini kabul etmeyecek bir hadde ulaşmış olmasıdır. Hanımı cihetinden bakıldığında ise; bu yaşa ulaşmasıyla ümidini kesmiş olmasına ilaveten, hayatı boyunca hiçbir gebeliği kabul etmemiş bir kısır olmasıdır.
10415. Metin
أتبعه بقصة هي أغرب من قصته بكونها ليس فيها إلا سبب واحد وهو المرأة، وعدم فيها سبب الذكورية أصلاً، إشارة إلى أنه تعالى يخلق ما يشاء تارة بسبب قوي، وتارة بسبب ضعيف، وتارة بلا سبب، ومن كان كذلك كان مستغنياً عن الولد؛ ولما كان على اليهود الآمرين بالسؤال تعنتاً عن قصتي أصحاب الكهف وذي القرنين أن ينصحوا العرب بالإعلام بأن دينهم باطل لشركهم، فلم يفعلوا فكانوا جديرين بالتبكيت، وكانت قصة زكريا أعظم في تبكيتهم بمباشرتهم لقتله وقتل ولده يحيى ﵉، قدمها في الذكر، وتوطئة لأمر عيسى ﵇ كما مضى بيانه في آل عمران إلزاماً لهم بالاعتراف به، وللنصارى بالاعتراف بأنه عبد، كما اعترف كل منهما بأمر يحيى ﵇، وذلك بما جمع بينهما من خرق العادة، وكانت قصة يحيى أولى من قصة إسحاق ﵉ لما تقدم، ولمشاهدة الذين اختلفوا في عيسى ﵇ من الفريقين لأمره وأمر يحيى عليهم الصلاة والسلام لما لهما من الاتحاد في الزمن مع ما لهما من قرب النسب، ولما كانت قصة عيسى ﵇ أغرب، أشار إلى ذلك بتغيير السياق فقال عاطفاً على ما تقديره: اذكر هذا لهم: {واذكر} - بلفظ الأمر {في الكتاب مريم} ابنة عمران خالة يحيى - كما في الصحيح
Bunun ardından, onda sadece tek bir sebebin -yani kadının- bulunması ve erkeklik sebebinin tamamen yok olması hasebiyle Zekeriyyâ'nın kıssasından daha da şaşırtıcı olan bir kıssayı getirdi. Bu, Allah Teâlâ'nın dilediğini bazen güçlü bir sebeple, bazen zayıf bir sebeple, bazen de hiçbir sebep olmaksızın yarattığına bir işarettir; böyle olan bir Zât ise çocuktan müstağnidir. Ashâb-ı Kehf ve Zülkarneyn kıssalarını inatla sormayı emreden Yahudilere düşen görev, Araplara şirkleri sebebiyle dinlerinin batıl olduğunu bildirerek nasihat etmekti; fakat bunu yapmadılar ve azarlanmayı hak ettiler. Zekeriyyâ kıssası ise bizzat onu ve oğlu Yahyâ'yı aleyhimesselâm öldürmeye cüret etmeleri sebebiyle onları susturma hususunda daha tesirliydi. Bu sebeple Âl-i İmrân suresinde açıklandığı üzere, Yahudileri Îsâ'yı kabule, Hristiyanları da onun bir kul olduğunu kabule mecbur etmek için Îsâ aleyhisselâm'ın durumuna bir hazırlık olarak Zekeriyyâ kıssasını önce zikretti. Nitekim her iki fırka da harikuladelik ortak noktası sebebiyle Yahyâ aleyhisselâm'ın durumunu ikrar etmişti. Yahyâ'nın kıssası, yukarıda geçen sebeplerden ve Îsâ aleyhisselâm hakkında ihtilafa düşen iki fırkanın, aralarındaki akrabalık yakınlığı ile beraber aynı dönemde yaşamış olmaları hasebiyle hem onun hem de Yahyâ'nın aleyhimesselâm durumuna bizzat şahit olmalarından dolayı İshâk aleyhisselâm'ın kıssasından daha öncelikliydi. Îsâ aleyhisselâm'ın kıssası daha şaşırtıcı olduğu için, üslubu değiştirerek buna işaret etti ve takdiri 'Bunu onlara anlat' olan söze atfederek emir lafzıyla şöyle buyurdu: {واذكر} “An”, {في الكتاب مريم} “Kitap'ta Meryem'i”, İmrân'ın kızı, Yahyâ'nın teyzesi Meryem'i; nitekim Sahîh'te,
10416. Metin
من حديث أنس بن مالك عن مالك بن صعصعة الأنصاري ﵄ في حديث الإسراء: «فلما خلصت فإذا يحيى وعيسى وهما ابنا خالة» ثم أبدل من {مريم} بدل اشتمال قوله: {إذ} أي اذكر ما اتفق لها حين {انتبذت} أي كلفت نفسها أن اعتزلت وانفردت {من أهلها} حالة {مكاناً شرقياً *} عن مكانهم، فكان انفرادها في جهة مطالع الأنوار إشارة إلى ما يأتيها من الروح الإلهي {فاتخذت} أي أخذت بقصد وتكلف، ودل على قرب المكان بالإتيان بالجار فقال: {من دونهم} أي أدنى مكان في مكانهم لانفرادها للاغتسال أو غيره {حجاباً} يسترها {فأرسلنا} لأمر يدل على عظمتنا {إليها روحنا} جبرائيل ﵇ ليعلمها بما يريد الله بها من الكرامة بولادة عيسى ﵇ من غير أب، لئلا يشتبه عليها الأمر، ويتشعب بها الفكر، فتقتل نفسها غماً {فتمثل لها} أي تشبح وهو روحاني بصورة الجسماني {بشراً سوياً *} في خلقه حسن الشكل لئلا تشتد نفرتها وروعها منه؛ ثم أخرج القصة مخرج الاستئناف فقال دالاً على حزمها وخلوص تعبدها لله والتجائها إليه وشهودها له بحيث لا تركن إلى سواه: {قالت} .
Enes b. Mâlik'in Mâlik b. Sa'sa'a el-Ensârî'den radıyallâhu anhümâ İsrâ hadisinde naklettiğine göre: «Oradan geçtiğimde bir de baktım ki Yahyâ ve Îsâ oradalar; ikisi teyze çocuklarıdır.» Sonra {مريم} kelimesinden bedel-i iştimal olarak şu buyruğunu getirdi: {إذ} “Hani”, yani başına gelen şu olayı hatırla; hani {انتبذت} “çekilmişti”, yani zahmete katlanıp tek başına ayrılmış ve köşesine çekilmişti, {من أهلها} “ailesinden”, {مكاناً شرقياً *} “doğu tarafında bir yere”, onların bulundukları yerin doğu tarafına. Nurların doğuş yönünde yalnız kalması, kendisine gelecek olan ilahi ruha bir işaretti. {فاتخذت} “Derken edindi”, yani kast ve tekellüfle tuttu; car mecruru getirerek yerin yakınlığına delalet edip şöyle buyurdu: {من دونهم} “onlarla kendi arasına”, yani yıkanmak veya başka bir iş için çekildiği, onların bulunduğu yere en yakın bir mekânda, {حجاباً} “bir perde”, kendisini örten bir perde tuttu. {فأرسلنا} “Biz de gönderdik”, azametimize delalet eden bir emirle, {إليها روحنا} “ona ruhumuzu”, Cebrâîl aleyhisselâm'ı; babasız olarak Îsâ aleyhisselâm'ın doğumuyla Allah'ın kendisine murat ettiği ikramı ona bildirsin, ta ki mesele ona kapalı kalmasın, zihni dağılmasın ve kederden kendisini helak etmesin diye gönderdik. {فتمثل لها} “O da ona temessül etti”, yani o bir ruhani olduğu halde cismani bir surette göründü, {بشراً سوياً *} “düzgün bir insan olarak”, yaratılışı tam, güzel suretli olarak temessül etti; ta ki ondan şiddetle ürküp korkmasın. Sonra Meryem'in ihtiyatına, Allah'a kulluğundaki ihlasına, O'na sığınışına ve başkasına meyletmeyip sırf O'na olan şuhûduna delalet etmek üzere kıssayı istînâf (yeni bir başlangıç) yoluyla sevk edip şöyle buyurdu: {قالت} “Dedi ki”.
10417. Metin
ولما كان على أنهى ما يكون من الجمال والخلال الصالحة والكمال، فكان بحيث يستبعد غاية الاستبعاد أن يتعوذ منه أكدت فقالت: {إني أعوذ بالرحمن} ربي الذي رحمته عامة لجميع عباده في الدنيا والآخرة، وله بنا خصوصية في إسباغ الرحمة وإتمام النعمة {منك} ولما تفرست فيه - بما أنار الله من بصيرتها وأصفى من سريرتها - التقوى، ألهبته وهيجته للعمل بمضمون هذه الاستعاذة بقولها: {إن كنت تقياً * قال} جبرئيل ﵇ مجيباً لها بما معناه: إني لست ممن تخشين أن يكون متهماً، مؤكداً لأجل استعاذتها، {إنما أنا رسول ربك} أي الذي عذت به أي فأنا لست متهماً، متصف بما ذكرت وزيادة الرسلية، وعبر باسم الرب المقتضي للإحسان لطفاً بها، ولأن هذه السورة مصدرة بالرحمة، ومن أعظم مقاصدها تعداد النعم على خلص عباده {لأهب} بأمره أو ليهب هو على القراءة الأخرى {لك} وقدم المتعلق تشويقاً إلى المفعول ليكون أوقع في النفس؛ ثم بينه معبراً بما هو أكثر خيراً وأقعد في باب البشرى وأنسب لمقصود السورة مع أنه لا ينافي ما ذكر في آل عمران بقوله:
Karşısındaki zat güzelliğin, salih hasletlerin ve kemalin en son noktasında olup kendisinden sığınılması son derece uzak bir ihtimal olunca, sözünü pekiştirerek şöyle dedi: {إني أعوذ بالرحمن} “Doğrusu ben Rahmân'a sığınırım”, dünyada ve ahirette rahmeti bütün kullarını kuşatan, rahmetini bolca akıtma ve nimetini tamamlama hususunda bize özel bir lütfu bulunan Rabbime sığınırım, {منك} “senden.” Allah'ın basiretini aydınlatması ve gönlünü arındırması sayesinde onda takvayı sezince, şu sözüyle onu bu sığınmanın gereğiyle amel etmeye sevk edip uyardı: {إن كنت تقياً *} “Eğer takva sahibi isen!” {قال} “[Cebrâîl] dedi ki”, aleyhisselâm, onun sığınmasından dolayı sözünü tekit ederek ve onun töhmet altında kalmasından korktuğu kimselerden olmadığını belirten bir manayla cevap verip: {إنما أنا رسول ربك} “Ben ancak Rabbinin elçisiyim”, yani sığındığın Rabbinin elçisiyim; dolayısıyla ben töhmet altında biri değilim, zikrettiğin vasfa fazlasıyla sahibim ve üstelik elçiyim. Meryem'e lütufta bulunmak için ihsanı iktiza eden 'Rab' ismiyle ifade etti; zira bu sure rahmet ile başlamıştır ve en büyük maksatlarından biri seçkin kullarına olan nimetleri saymaktır. [Şöyle devam etti:] {لأهب} “Sana bağışlayayım diye”, O'nun emriyle; diğer kıraate göre ise 'O bağışlasın diye', {لك} “sana.” Zihinde daha etkili olsun diye mef'ûle iştiyak uyandırmak üzere müteallakı öne aldı; sonra Âl-i İmrân'da zikredilene aykırı olmaksızın, surenin maksadına daha uygun, müjde kapısında daha yerinde ve daha hayırlı bir ifadeyle açıklayarak şöyle dedi:
10418. Metin
{غلاماً} أي ولداً ذكراً في غاية القوة والرجولية {زكياً *} طاهراً من كل ما يدنس البشر: نامياً على الخير والبركة {قالت} مريم: {أنّى} أي من أين وكيف {يكون لي غلام} ألده {ولم يمسسني بشر} بنكاح أصلاً حلال ولا غيره بشبهة ولا غيرها.
{غلاماً} “Bir erkek çocuk”, yani son derece güçlü ve erkekliği tam bir oğul, {زكياً *} “tertemiz”, insanı lekeleyen her şeyden arınmış, hayır ve bereket üzere gelişen bir çocuk. {قالت} “Dedi ki”, Meryem: {أنّى} “Nasıl?”, yani nereden ve nasıl, {يكون لي غلام} “benim bir oğlum olabilir?”, doğuracağım bir çocuk, {ولم يمسسني بشر} “oysa bana hiçbir insan dokunmadı”, nikâh yoluyla helalden veya şüphe ve benzeri yollarla kesinlikle hiçbir erkek dokunmamışken.
10419. Metin
ولما هالها هذا الأمر، أداها الحال إلى غاية الإسراع في إلقاء ما تريد من المعاني لها لعلها تستريح مما تصورته، فضاق عليها المقام، فأوجزت حتى بحذف النون من «كان» ولتفهم أن هذا المعنى منفي كونه على أبلغ وجوهه فقالت {ولم أك} . ولما كان المولود سر من يلده، وكان التعبير عنه بما هو من مادة الغلمة دالاً على غاية الكمال في الرجولية المقتضي لغاية القوة في أمر النكاح نفت أن يكون فيها شيء من ذلك فقالت: {بغياً *} أي ليكون دأبي الفجور، ولم يأت «بغية» لغلبة إيقاعه على النساء، فكان مثل حائض وعاقر في عدم الإلباس ولأن بغية، لا يقال إلا للمتلبسة به {قال} أي جبريل ﵇ {كذلك} القول الذي قلت لك يكون.
Bu durum kendisini dehşete düşürünce, tasavvur ettiği kederden belki kurtulur ümidiyle zihnindeki manaları son derece süratle ifade etme ihtiyacı duydu; makam daraldığı için 'kâne' fiilinin nûn harfini hazfederek sözü son derece veciz kıldı ve bu mananın en beliğ vecihle nefyedildiğini anlatmak üzere şöyle dedi: {ولم أك} “Ben olmadığım halde.” Doğan çocuk kendisini doğuranın bir sırrı olduğu için ve çocuktan 'gılamet' (şehvet/erkeklik gücü) kökünden gelen bir kelimeyle bahsedilmesi nikâh işinde son derece güçlü olmayı gerektiren tam bir erkekliğe delalet ettiği için, kendisinde böyle bir durumun zerresinin dahi bulunmadığını nefyederek şöyle dedi: {بغياً *} “bir iffetsiz!” Yani 'kötülük benim adetim değildir.' Kadınlara ıtlakı galip olduğu için 'bağiyyeh' şeklinde gelmemiştir; dolayısıyla kapalılığı giderme hususunda 'hâiz' (hayızlı) ve 'âkır' (kısır) kelimeleri gibi olmuştur; bir de 'bağiyyeh' ancak o işe fiilen bulaşmış kadın için kullanılır. {قال} “[Cebrâîl] dedi ki”, aleyhisselâm, {كذلك} “Öyledir”, sana söylediğim söz aynen vaki olacaktır.
10420. Metin
ولما كان لسان الحال قائلاً: كيف يكون بغير سبب؟ أجاب بقوله: {قال} ولما بنيت هذه السورة على الرحمة واللطف والإحسان بعباد الرحمن، عبر باسم الرب الذي صدرت به بخلاف سورة التوحيد آل عمران المصدرة بالاسم الأعظم فقال: {ربك هو} أي المذكور وهو أيجاد الولد على هذه الهيئة {عليّ} أي وحدي لا يقدر عليه أحد غيري {هين} أي خصصناك به ليكون شرفاً به لك.
Halin lisanı: 'Sebepsiz nasıl olur?' deyince, şu buyruğuyla cevap verdi: {قال} “Buyurdu ki”; bu sure Rahmân'ın kullarına olan rahmet, lütuf ve ihsanı üzerine bina edildiği için, İsm-i A'zam ile başlayan tevhid suresi Âl-i İmrân'ın aksine, surenin başlangıcındaki 'Rab' ismiyle ifade edip şöyle buyurdu: {ربك هو} “Rabbin buyurdu ki: O”, yani zikredilen bu keyfiyet üzere çocuk var etmek, {عليّ} “Bana”, yani sırf Bana mahsustur, Benden başkası buna güç yetiremez, {هين} “pek kolaydır”; yani senin için bir şeref olsun diye bunu sana tahsis ettik.
10421. Metin
ولما كان ذلك أعظم الخوارق، نبه عليه بالنون في قوله، عطفاً على ما قدرته مما أفهمه السياق: {ولنجعله} بما لنا من العظمة {ءاية للناس} أي علامة على كمال قدرتنا على البعث أدل من الآية في يحيى ﵇، وبه تمام القسمة الرباعية في خلق البشر، فإنهه أوجده من أنثى بلا ذكر، وحواء من ذكر بلا أنثى وآدم ﵇ لا من ذكر ولا أنثى، وبقية أولاده من ذكر وأنثى معاً {ورحمة منا} لمن آمن به في أول زمانه، ولأكثر الخلق بالإيمان والإنجاء من المحن في آخر زمانه، لا كآية صالح ﵇ لأنها كانت آية استئصال لأهل الضلال {وكان} ذلك كله {أمراً مقضياً *} أي محكوماً به مبتوتاً هو في غاية السهولة لا مانع منه أصلاً، ونبه
Bu durum en büyük harikalardan biri olunca, bağlamın hissettirdiği takdir edilen söze atfederek şu buyruğundaki nûn harfiyle buna dikkat çekti: {ولنجعله} “Ve onu kılalım diye”, sahip olduğumuz azametle, {ءاية للناس} “insanlara bir ayet”, yani yeniden diriltmeye olan kudretimizin kemaline, Yahyâ aleyhisselâm'daki ayetten daha açık bir delil kılalım diye. İnsanların yaratılışındaki dörtlü taksim onunla tamamlanmaktadır: Zira Allah Teâlâ onu erkeksiz bir kadından; Havvâ'yı kadınsız bir erkekten; Âdem aleyhisselâm'ı hem erkeksiz hem kadınsız; diğer çocuklarını ise hem erkek hem kadından yaratmıştır. {ورحمة منا} “Ve katımızdan bir rahmet”, ilk döneminde ona iman edenlere ve ahir zamanda iman ederek sıkıntılardan kurtulacak olan mahlûkatın çoğuna bir rahmet kılmak için [böyle yaptık]. Sâlih aleyhisselâm'ın mucizesi gibi değildir; zira o dalalet ehli için bir helak mucizesiydi. {وكان} “Ve oldu”, bütün bunlar, {أمراً مقضياً *} “hükme bağlanmış bir iş.” Yani kesinleşmiş, gerçekleşmesi son derece kolay, önüne geçilmesine imkân olmayan bir iştir.
10422. Metin
على سرعة تسبيب الحمل عن هذا القول وإن كان التقدير بما أرشد إليه في غير هذه السورة: فنفخ في درعها فوصل النفخ إلى جوفها {فحملته} وعقب بالحمل قوله: {فانتبذت به} أي فاعتزلت - وهو في بطنها - حالة {مكاناً قصياً *} أي بعيداً من أهلها أو من المكان الشرقي، وأشار إلى قرب الولادة من الحمل بفاء التعقيب في قوله: {فأجاءها} أي فأتى بها وألجأها {المخاض} وهو تحرك الولد في بطنها للولادة {إلى جذع النخلة} وهو ما برز منها من الأرض ولم يبلغ الأغصان، وكان تعريفها لأنه لم يكن في تلك البلاد الباردة غيرها، فكانت كالعلم لما فيها من العجب، لأن النخل من أقل الأشجار صبراً على البرد، ولعلها ألجئت إليها دون غيرها من الأشجار على كثرتها لمناسبة حال النخلة لها، لأنها لا تحمل إلا بإلقاح من ذكور النخل، فحملها بمجرد هزها أنسب شيء لإتيانها بولد من غير والد، فكيف إذا كان ذلك في غير وقته! فكيف إذا كانت يابسة! مع ما لها فيها من المنافع بالاستناد إليها والاعتماد عليها، وكون رطبها خرسة للنفساء وغاية في نفعها وغير ذلك.
Bu sure dışındaki ayetlerin işaret ettiği takdir 'Cebrâîl onun elbisesinin yakasına üfledi, nefes onun içine ulaştı' şeklinde olsa bile, bu söz üzerine hamileliğin ne kadar süratle meydana geldiğine dikkat çekti: {فحملته} “Böylece ona hamile kaldı.” Hamileliğin hemen ardından şu buyruğunu getirdi: {فانتبذت به} “Onunla çekildi”, yani karnındaki o çocukla beraber çekilip tek başına kaldı, {مكاناً قصياً *} “uzak bir yere”, yani ailesinden veya doğu tarafındaki mekândan uzak bir yere. Doğumun hamileliğe pek yakın olduğuna şu buyruğundaki takip bildiren fe (ف) harfiyle işaret etti: {فأجاءها} “Derken onu sevk etti”, yani onu getirdi ve mecbur bıraktı, {المخاض} “doğum sancısı”, yani çocuğun doğum için karnında hareket etmesi, {إلى جذع النخلة} “bir hurma ağacının gövdesine.” Ağacın yerden çıkan ve henüz dallara ulaşmayan gövdesine [sığındı]. Hurma ağacının harf-i tarifli getirilmesi, o soğuk memlekette ondan başka ağaç bulunmamasındandır; şaşırtıcılığı sebebiyle adeta bilinen bir ağaç gibiydi. Çünkü hurma ağacı soğuğa en az dayanan ağaçlardandır. Çokluğuna rağmen diğer ağaçlara değil de bilhassa ona sığınması, hurma ağacının halinin Meryem'in haline uygunluğundandır; çünkü hurma ağacı ancak erkek hurma ağacının aşılamasıyla meyve verir. Dolayısıyla sadece sallamakla onun meyve vermesi, Meryem'in babasız bir çocuk getirmesine en uygun tablodur; hele bir de mevsimi dışında olursa! Hele bir de kuru bir ağaç ise! Bununla beraber ona dayanıp yaslanması bakımından kendisi için taşıdığı faydalar, taze hurmanın lohusa için eşsiz bir şifa ve son derece faydalı bir gıda olması ve benzeri hikmetler de vardır.
10423. Metin
ولما كان ذلك أمراً صعباً عليها جداً، كان كأنه قيل: يا ليت شعري! ما كان حالها؟ فقيل: {قالت} لما حصل عندها من خوف العار: {ياليتني مت} ولما كانت كذلك أشارت إلى استغراق الزمان بالموت بمعنى عدم الوجود فقالت من غير جار: {قبل هذا} أي الأمر العظيم {وكنت نسياً} أي شيئاً من شأنه أن ينسى {منسياً *} أي متروكاً بالفعل لا يخطر على بال، فولدته {فناداها من تحتها} وهو عيسى ﵇ {ألا تحزني} قال الرازي في اللوامع: والأصح أن مدة حملها له وولادته ساعة لأنه كان مبدعاً، ولم يكن من نطفة تدور في أدوار الخلقة - انتهى. ونقله ابن كثير وقال: غريب عن ابن عباس ﵄، ويؤيده أنه لم ينقل في كتابنا ولا عن نبينا ﷺ أنهم أنكروا عليها زمن الحمل، ولو علموا به لأنكروه ولو أنكروه لنقل كما نقل إنكار الولادة.
Bu durum ona son derece ağır gelince, sanki: 'Ah bilseydim, onun hali ne oldu?' denildi de şöyle buyuruldu: {قالت} “Dedi ki”, ayıplanma ve lekelenme korkusu yakasına yapışınca: {ياليتني مت} “Keşke ölseydim”; durum bu merkezde olunca, ölümle var olmama manasını kastederek bütün zamanı kuşatacak bir şekilde, car edatı olmaksızın şöyle dedi: {قبل هذا} “bundan önce”, yani bu büyük hadiseden önce, {وكنت نسياً} “ve olsaydım unutulup giden”, yani unutulması adet olan bir şey, {منسياً *} “tamamen unutulmuş!” Yani akla dahi gelmeyen, fiilen terk edilmiş bir şey olsaydım! Derken onu doğurdu: {فناداها من تحتها} “Derken aşağısından ona seslendi”, o da Îsâ aleyhisselâm idi: {ألا تحزني} “Tasalanma!” Râzî el-Levâmi' adlı eserinde demiştir ki: 'En sahih görüşe göre, ona hamile kalma süresi ve doğumu bir saat sürmüştür; çünkü o yoktan var edilen harikulade bir yaratılıştı, yaratılış evrelerini aşama aşama kat eden bir nutfeden değildi.' [Râzî'nin sözü] bitti. İbn Kesîr bunu nakletmiş ve: 'İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ gelen garip bir rivayettir' demiştir. Bunu teyit eden husus şudur: Kitabımızda da Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'den gelen rivayetlerde de kavminin ona hamilelik süresini ayıpladıkları nakledilmemiştir. Şayet bunu bilselerdi kesinlikle ayıplarlardı; ayıplasalar da tıpkı doğumu ayıpladıklarının nakledildiği gibi bu da nakledilirdi.
10424. Metin
ولما أنكروا الولادة فكأنها قالت: لم لا أحزن؟ وتوقعت ما يعلل به؟ قال: {قد جعل ربك} أي المحسن إليك {تحتك} في هذه الأرض التي لا ماء جارياً بها {سرياً *} جدولاً من
Onlar doğumu ayıplayınca Meryem sanki: 'Nasıl kederlenmeyeyim?' dedi ve bir gerekçe bekledi. Bunun üzerine Îsâ şöyle dedi: {قد جعل ربك} “Rabbin kılmıştır”, yani sana ihsanda bulunan Rabbin, {تحتك} “aşağıda”, içinde akan hiçbir su bulunmayan bu arazide, {سرياً *} “bir su arkı.”
10425. Metin
الماء جليلاً آية لك تطيب نفسك {وهزي إليك} أي أوقعي الهز وهو جذب بتحريك.
Gönlünü ferahlatacak, sana bir mucize olan ulu bir su arkı [kılmıştır]. {وهزي إليك} “Kendine doğru salla”, yani sallama fiilini gerçekleştir ki bu da kendine doğru hareket ettirerek çekmektir.
10426. Metin
ولما كان المقصود التهويل لصرف فكرها عما دهمها من الهم جعله قاصراً فكأنها قالت: ما أهز؟ إذ لم يكن في الجذع ما يتوقع نفعه بهزه، فقال مصرحاً بالمهزوز: {بجذع النخلة} التي أنت تحتها مع يبسها وكون الوقت ليس وقت حملها فكأنها قالت: ولم ذاك؛ فقال: {تساقط عليك} من أعلاها {رطباً جنياً *} طرياً آية أخرى عظيمة تطيب النفس وتذهب بالحزن، وتدل على البراءة، والتعبير بصيغة التفاعل في قراءة الجماعة وحمزة للدلالة على أن التمر يسقط منها، ومن حقه أن يكون منتفياً لأنها غير متأهلة لذلك، فهو ظاهر في أنه على وجه خارق للعادة، وقراءة الجماعة بالإدغام تشير مع ذلك إلى أنه مع شدته يكاد أن يخفي كونه منها ليبسها وعدم إقنائها، وقراءة حمزة بالفتح والتخفيف تشير إلى سهولة تساقطه وكثرته، وقراءة حفص عن عاصم بالضم وكسر القاف من فاعل،
Maksat, onu saran kederden zihnini uzaklaştırmak için durumu büyütmek olunca, fiili geçişsiz kıldı; sanki Meryem: 'Neyi sallayayım?' demişti. Zira hurma kütüğünde sallanmakla fayda vermesi umulacak bir şey yoktu. Bunun üzerine sallanacak şeyi açıkça belirterek şöyle buyurdu: {بجذع النخلة} “hurma dalını”, yani kuru olmasına ve vaktin de meyve verme vakti olmamasına rağmen altında bulunduğun [hurma dalını salla]. Meryem sanki: 'Niçin böyle yapayım?' deyince şöyle buyurdu: {تساقط عليك} “dökülsün üzerine”, tepesinden, {رطباً جنياً *} “taze, olgun hurma.” Gönlü ferahlatacak, kederi giderecek ve suçsuzluğa delalet edecek taptaze bir diğer büyük mucize! Cemaat ve Hamza kıraatinde 'tefâ'ul' (تَفَاعُل) vezniyle okunması, hurmanın o ağaçtan döküleceğine delalet etmek içindir; oysa ağaç buna elverişli olmadığı için normalde bundan yoksun olması gerekirdi. Dolayısıyla bu, olayın harikulade bir şekilde gerçekleştiğini açıkça göstermektedir. Cemaat kıraatindeki idğam ise bununla birlikte, ağacın şiddetle sallanmasına rağmen, kurumuş olması ve meyvesizliği sebebiyle dökülenlerin ondan olduğunun neredeyse gizli kalacağına işaret eder. Hamza'nın fetha ve tahfif ile okuyuşu hurmaların kolayca ve bolca dökülmesine, Âsım'dan Hafs'ın zamme ve kāf harfinin kesresiyle fâ'il vezninden okuyuşu ise,
10427. Metin
تدل على الكثرة وأنه ظاهر في كونه من فعلها.
çokluğa ve dökülmenin zahiren ağacın kendi fiilinden olduğuna delalet eder.
10428. Metin
ولما كان من المعلوم أنها هزت فتساقط الرطب، سبب عنه قوله: {فكلي} أي فتسبب عن الإنعام عليك بالماء والرطب أن يقال لك تمكيناً من كل منهما كلي من الرطب {واشربي} من ماء السرى {وقري} أي استقري {عيناً} بالنوم، فإن المهموم لا ينام، والعين لا تستقر ما دامت يقظى، وعن الأصمعي أن المعنى: ولتبرد دمعتك، لأن دمعة الفرح باردة ودمعة الحزن حارة، واشتقاق «قري» من القرور، وهو الماء البارد - انتهى.
Meryem'in ağacı salladığı ve taze hurmaların döküldüğü bilindiğine göre, şu buyruk buna bağlandı: {فكلي} “Ye”, yani sana su ve taze hurma ihsan edilmesinden ötürü, her ikisinden de istifade etmen sağlanarak sana: 'Taze hurmadan ye' denildi, {واشربي} “iç”, su arkının suyundan, {وقري} “ve aydın olsun / huzur bulsun”, yani sükûnete ersin, {عيناً} “gözün”, uyku ile; zira kederli kişi uyuyamaz ve göz uyanık kaldığı müddetçe sükûn bulmaz. Asmaî'den nakledildiğine göre mana şöyledir: 'Gözyaşın soğusun; çünkü sevinç gözyaşı soğuk, keder gözyaşı ise sıcaktır.' 'Karrî' (قَرِّي) kelimesi, soğuk su manasına gelen 'karûr' (القَرُور) kökünden türetilmiştir - [Asmaî'nin sözü] bitti.
10429. Metin
وقال الإمام أبو عبد الله القزاز في ديوانه: وحكى الفراء أن قريشاً ومن حولهم يقولون: قررت به عيناً - أي بكسر العين - أقر، وأن أسداً وقيساً وتميماً يقولون: قررت به عيناً - أي بالفتح - أقر، قال - يعني الفراء: فمن قال: قررت - أي بالكسر - قراً، وقرى عيناً - أي بالفتح، وهي القراءة المعروفة، ومن قال: قررت، - أي بالفتح قراً وقري عيناً - بكسر القاف أي وهي الشاذة، قال - أي القزاز: هي لغة كل من لقيت من أهل نجد، والمصدر قرة وقرور.
İmam Ebû Abdillâh el-Kazzâz Dîvân'ında şöyle demiştir: Ferrâ nakletmiştir ki; Kureyş ve çevresindekiler ayın harfinin kesresiyle 'karirtü bihî aynen' (قرِرت به عيناً) -muzariyi 'akırru' (أقِرُّ)- derler. Esed, Kays ve Temîm kabileleri ise ayın harfinin fethasıyla 'karartü bihî aynen' (قرَرت به عيناً) -muzariyi 'akarru' (أقَرُّ)- derler. Ferrâ demiştir ki: Ayın harfinin kesresiyle 'karirtü' diyen, masdarı 'karran' (قَرّاً), emri ise fetha ile 'karray aynen' (قَرَي عيناً) şeklinde söyler ki meşhur kıraat de budur. Ayın harfinin fethasıyla 'karartü' diyen ise masdarı 'karran' (قَرّاً), emri ise kāf harfinin kesresiyle 'kırrî aynen' (قِرِّي عيناً) şeklinde söyler ki bu şâz olan kıraattir. Kazzâz: 'Bu, karşılaştığım bütün Necid ehlinin lehçesidir; masdarı ise kurretün (قُرَّة) ve karûrun (قَرُور) gelir' demiştir.
10430. Metin
وسيأتي في القصص ما ينفع هنا، وهو على كل حال كناية عن طيب النفس وتأهلها لأن تنام بالكفاية في الدنيا بطعام البدن وغذاء الروح بكونه آية باهرة، والآخرة بالكرامة وذلك على أنفع الوجوه، قيل: ما للنفساء خير من الرطب ولا للمريض خير من العسل؛ ثم سبب عن ذلك قوله مؤكداً إيذاناً بأن أكثر رؤيتها في تلك الأوقات الملائكة ﵈ {فإما ترين} أي يا مريم {من البشر أحداً} لا تشكين أنه من البشر ينكر عليك {فقولي} لذلك المنكر جواباً له مع التأكيد تنبيهاً على البراءة لأن البريء يكون ساكناً لاطمئنانه والمرتاب يكثر كلامه وحلفه: {إني نذرت للرحمن} أي الذي عمت رحمته فأدخلني فيها على ضعفي وخصني بما رأيت من الخوارق {صوماً} أي صمتاً ينجي من كل وصمة وإمساكاً عن الكلام {فلن} أي فتسبب عن النذر أني لن {أكلم اليوم إنسياً *} فإن كلامي يقبل الرد والمجادلة ولكن يتكلم عني المولود الذي كلامه لا يقبل الدفع، وأما أنا فأنزه نفسي عن مجادلة السفهاء فلا أكلم إلا الملائكة أو الخالق بالتسبيح والتقديس وسائر أنواع الذكر، قالوا: ومن أذل الناس سفيهاً لم يجد مسافهاً، ومن
Kasas suresinde bu konuya fayda sağlayacak açıklamalar gelecektir. Bu ifade her hâlükârda gönül hoşluğundan ve uykunun gelmesinden kinayedir; zira dünyada bedenin gıdası olan yiyecekle ve mucize olması hasebiyle ruhun gıdasıyla yetinilmiş, ahirette ise ikram ile en faydalı vecihler üzere yetinilmiştir. Denilmiştir ki: 'Lohusa için taze hurmadan, hasta için de baldan daha hayırlı bir şey yoktur.' Sonra o vakitlerde en çok melekleri aleyhimesselâm göreceğini bildirmek üzere pekiştirerek bunu şu buyruğa bağladı: {فإما ترين} “Şayet görürsen”, yani ey Meryem, {من البشر أحداً} “insanlardan herhangi birini”, insan olduğundan şüphe duymadığın ve seni kınayacak birini, {فقولي} “de ki”, o kınayana cevap olarak, suçsuzluğa dikkat çekmek maksadıyla tekitli bir şekilde -çünkü suçsuz olan kişi iç huzurundan ötürü sâkin olur, şüphe içinde olanın ise lafı ve yemini çok olur-: {إني نذرت للرحمن} “Şüphesiz ben Rahmân'a adadım”, yani rahmeti her şeyi kuşatan, bu zayıflığımla beni rahmetine daldıran ve gördüğün harikalarla beni seçkin kılan zata, {صوماً} “bir oruç (susma orucu),” yani her türlü lekeyi gideren bir sessizlik ve konuşmaktan el çekme, {فلن} “onun için asla”, yani adak gereği olarak ben asla, {أكلم اليوم إنسياً *} “bugün hiçbir insanla konuşmayacağım.” Çünkü benim sözüm reddi ve münakaşayı kabul eder; fakat benim adıma, sözü asla geri çevrilemeyecek olan bu çocuk konuşacaktır. Bana gelince, ben nefsimi beyinsizlerle tartışmaktan tenzih ederim; sadece meleklerle veya tesbih, takdis ve diğer zikir çeşitleriyle Yaratıcı ile konuşurum. Demişlerdir ki: 'İnsanların en düşkünü, kendisiyle saçmalayacak birini bulamayan beyinsizdir.' Ve...
10431. Metin
الدلالة عليه بالصمت عن كلام الناس مع ما تقدم الإشارة إلى أنه ردع مجرد {فأتت} أي فلما سمعت هذا الكلام اشتد قلبها، وزال حزنها، وأتت {به} أي بعيسى {قومها} وإن كان فيهم قوة المحاولة لكل ما يريدونه إتيان البريء الموقن بأن الله معه {تحمله} غير مبالية بأحد ولا مستخفية فكأنه قيل: فما قالوا لها؟ فقيل: {قالوا يا مريم} ما هذا؟ مؤكدين لأن حالها في إتيانها يقتضي إنكار كلامهم {لقد جئت} بما نراه {شيئاً فرياً *} قطيعاً منكراً {ياأخت هارون} في زهده وورعه وعفته وهو صالح كان في زمانها أو أخو موسى ﵇ {ما كان أبوك} أي عمران ساعة من الدهر {امرأ سوء} لنقول: نزعك عرق منه {وما كانت أمك} في وقت من الأوقات {بغياً *} أي ذات بغي أي عمد لتتأسى بها {فأشارت} امتثالاً لما أمرت به {إليه} أي عيسى ليكلموه فيجيب عنها {قالوا كيف نكلم} يا مريم {من كان في المهد} أي قبيل إشارتك {صبياً *} لم يبلغ سن هذا الكلام، الذي لا يقوله إلا الأكابر العقلاء بل الأنبياء والتعبير ب «كان» يدل على أنه حين الإشارة إليه لم يحوجهم إلى أن يكلموه، بل حين سمع المحاورة وتمت الإشارة بدا منه قوله
Daha önce geçen hususlarla birlikte insanlarla konuşmayı terk etmekle hakikate işaret etmek, bunun sadece bir menetme olduğunu gösterir. {فأتت} “Bunun üzerine geldi”, yani bu sözü işitince kalbi kuvvet buldu, hüznü zail oldu ve geldi, {به} “onunla”, yani Îsâ ile, {قومها} “kavmine”, her ne kadar kavmi istedikleri her şeyi yapabilecek güçte olsalar da, Allah'ın kendisiyle beraber olduğuna kesin olarak inanan suçsuz birinin gelişiyle, {تحمله} “onu taşıyarak”, hiç kimseye aldırış etmeksizin ve gizlenmeksizin [geldi]. Sanki: 'Ona ne dediler?' denildi de şöyle buyuruldu: {قالوا يا مريم} “Dediler ki: Ey Meryem!” Bu da nedir? Gelişindeki durum sözlerini inkâr etmeyi gerektirdiği için pekiştirerek şöyle dediler: {لقد جئت} “Gerçekten geldin”, gördüğümüz bu hal ile, {شيئاً فرياً *} “görülmemiş çirkin bir şeyle!” Yani bağları koparan münker bir işle! {ياأخت هارون} “Ey Hârûn'un kız kardeşi!” Zühdünde, takvasında ve iffetinde onun gibi olan! O, Meryem'in zamanında yaşamış salih bir zattı veya Mûsâ'nın aleyhisselâm kardeşiydi. {ما كان أبوك} “Senin baban değildi”, yani İmrân ömrünün hiçbir ânında, {امرأ سوء} “kötü bir adam” [değildi] ki 'Sana ondan bir damar çekmiş' diyelim, {وما كانت أمك} “ve annen de değildi”, hiçbir vakitte, {بغياً *} “iffetsiz bir kadın”, yani fahişe [değildi] ki ona uymuş olasın! {فأشارت} “Bunun üzerine işaret etti”, emrolunduğu şeye uyarak, {إليه} “ona”, yani Îsâ'ya, onunla konuşsunlar da o kendi adına cevap versin diye. {قالوا كيف نكلم} “Dediler ki: Nasıl konuşuruz”, ey Meryem, {من كان في المهد} “beşikte olan biriyle”, yani senin işaretinden hemen önce, {صبياً *} “henüz bir sabi iken?” Ancak olgun akıl sahiplerinin, hatta peygamberlerin söyleyebileceği bu sözün söylenebileceği yaşa henüz gelmemişken! 'Kâne' (كَانَ) lafzı ile ifade edilmesi gösterir ki Meryem ona işaret ettiği esnada, kavmini kendisiyle konuşma zahmetine sokmadı; bilakis konuşmayı işitip işaret tamamlanır tamamlanmaz onun şu sözü zuhur etti:
10432. Metin
خارق لعادة الرضعاء والصبيان، ويمكن أن تكون تامة مشيرة إلى تمكنه في حال ما دون سن الكلام، ونصب {صبياً} على الحال، فلما كانت هذه العبارة مؤذنة بذلك استأنف قوله: {قال} أي واصفاً نفسه بما ينافي أوصاف الأخابث، مؤكداً لإنكارهم أمره فقال: {إني عبد الله} أي الملك الأعظم الذي له صفات الكمال لا أتعبد لغيره، إشارة إلى الاعتقاد الصحيح فيه، وأنه لا يستعبده شيطان ولا هوى {ءاتاني الكتاب} أي التوراة والإنجيل والزبور وغيرها من الصحف على صغر سني {وجعلني} أي في علمه {نبياً *} ينبىء بما يريد في الوقت الذي يريد، وقيل في ذلك: فانبئكم به {وجعلني مباركاً} بأنواع البركات {أين ما} في أي مكان {كنت} فيه.
Emzikli bebeklerin ve çocukların adetine aykırı bir söz [zuhur etti]. Bu 'kâne' fiilinin, konuşma yaşının altındaki bir halde yerleşmiş olduğuna işaret eden tam fiil olması da mümkündür; {صبياً} kelimesi de hâl olarak mansubdur. Bu ifade buna delalet edince, sözü şöyle başlattı: {قال} “[Çocuk] dedi ki”, kendisini kötülerin sıfatlarıyla bağdaşmayan vasıflarla niteleyerek ve onların inkârını pekiştirerek şöyle dedi: {إني عبد الله} “Şüphesiz ben Allah'ın kuluyum”, yani kemal sıfatlarına sahip en yüce Hükümran'ın kuluyum, O'ndan başkasına ibadet etmem; bu da onun hakkındaki doğru inanca, kendisini hiçbir şeytanın veya hevanın köle edinemeyeceğine bir işarettir. {ءاتاني الكتاب} “Bana Kitab'ı verdi”, yani küçücük yaşıma rağmen Tevrat'ı, İncil'i, Zebur'u ve diğer sahifeleri verdi, {وجعلني} “ve kıldı beni”, yani ezelî ilminde, {نبياً *} “bir peygamber”, dilediği vakitte dilediği şeyi haber veren [bir peygamber kıldı]. Bu hususta: 'Onu size haber veririm' denilmiştir. {وجعلني مباركاً} “Beni mübarek kıldı”, bereketlerin her çeşidiyle, {أين ما} “her nerede”, hangi mekânda, {كنت} “olursam”.
10433. Metin
ولما سبق علمه سبحانه أنه يدعي في عيسى الإلهية أمره أن يقول: {وأوصاني بالصلاة} له طهرة للنفس {والزكاة} طهرة للمال فعلاً في نفسي وأمراً لغيري {ما دمت حياً} ليكون ذلك حجة على من أطراه لأنه لا شبهة في أن من يصلي لإله ليس بإله {وبراً} أي وجعلني براً، أي واسع الخلق طاهره.
Allah Teâlâ'nın ezelî ilminde Îsâ hakkında ilahlık iddia edileceği geçtiği için ona şöyle demesini emretti: {وأوصاني بالصلاة} “Bana namazı emretti”, nefsin arınması için O'na [kılınacak namazı], {والزكاة} “ve zekâtı”, malın arınması için bizzat nefsimde uygulamayı ve başkalarına emretmeyi, {ما دمت حياً} “yaşadığım müddetçe”, bu durum onu aşırı yüceltenlere karşı bir delil olsun diye; zira bir ilaha namaz kılan kimsenin ilah olamayacağı hususunda hiçbir şüphe yoktur. {وبراً} “Ve [beni] hayırlı/itaatkâr [kıldı]”, yani beni engin ve tertemiz ahlak sahibi kıldı.
10434. Metin
ولما كان السياق لبراءتها فبين الحق في وصفه، صرح ببراءتها فقال: {بوالدتي} أي التي أكرمها الله بإحصان الفرج والحمل بي من غير ذكر، فلا والد لي غيرها {ولم يجعلني جباراً شقياً *} بأن أفعل فعل الجبارين بغير استحقاق، إنما أفعل ذلك بمن يستحق، وفيه إيماء إلى أن التجبر المذموم فعل أولاد الزنا، وذلك أنه يستشعر ما عنده من النقص فيريد أن يجبره بتجبره، ثم أخبر بما له من الله من الكرامة الدائمة مشيراً إلى أنه لا يضره عدو، وإلى أنه عبد لا يصلح أن يكون إلهاً وإلى البعث فقال: {والسلام} أي جنسه {عليَّ} فلا يقدر أحد على ضرري {يوم ولدت} فلم يضرني الشيطان ومن يولد لا يكون إلهاً {ويوم أموت} كذلك أموت كامل البدن والدين، لا يقدر أحد على انتقاصهما مني كائناً من كان {ويوم أبعث حياً *} يوم القيامة كما تقدم في يحيى ﵇، إشارة إلى أنه في البشرية مثله سواء لم يفارقه أصلاً إلا في كونه من غير ذكر، وإذا كان جنس السلام عليه كان اللعن على أعدائه، فهو بشارة لمن صدقة فإنه منه، ونذارة لمن كذبه، ولم يكن لنبينا صلى الله عليه وعلى آله وسلم مثل هذه الخارقة لئلا يلتبس حاله بالكهان، لأن قومه لا عهد لهم بالخوارق إلا عندهم،
Sözün gelişi Meryem'in suçsuzluğunu ortaya koymak için olup kendi vasfındaki hakkı beyan edince, onun suçsuzluğunu açıkça belirterek şöyle dedi: {بوالدتي} “anneme”, yani Allah'ın iffetini korumakla ve bir erkek olmaksızın bana hamile kalmakla şereflendirdiği [anneme hayırlı kıldı]; zira benim ondan başka hiçbir ebeveynim yoktur. {ولم يجعلني جباراً شقياً *} “ve beni bir zorba, bir bedbaht yapmadı.” Yani hakkım olmadan zorbaların yaptığını yapmadım; bunu ancak hak edene yaparım. Bunda kınanan zorbalığın zina çocuklarının fiili olduğuna bir ima vardır; çünkü o kendisindeki noksanlığı hisseder de bunu zorbalığıyla telafi etmek ister. Sonra düşmanının kendisine zarar veremeyeceğine, ilah olmaya elverişli olmayan bir kul olduğuna ve yeniden dirilişe işaret ederek Allah'tan kendisine lütfedilen daimi kerameti haber verdi ve şöyle dedi: {والسلام} “Ve esenlik”, yani onun cinsi, {عليَّ} “üzerimedir”, artık hiç kimse bana zarar vermeye güç yetiremez, {يوم ولدت} “doğduğum gün”, şeytan bana zarar veremedi ve doğan bir varlık ilah olamaz, {ويوم أموت} “öleceğim gün”, aynı şekilde bedenim ve dinim tam olarak ölürüm, kim olursa olsun hiç kimse onları benden eksiltmeye güç yetiremez, {ويوم أبعث حياً *} “ve diri olarak kabirden kaldırılacağım gün.” Kıyamet gününde, tıpkı daha önce Yahyâ aleyhisselâm hakkında geçtiği gibi. Bu da onun insanlık vasfında tıpatıp onun gibi olduğuna, bir erkek olmaksızın yaratılması dışında aralarında hiçbir fark bulunmadığına bir işarettir. Esenlik onun üzerinde olunca, lanet de düşmanlarının üzerine olur. Bu, onu tasdik eden için bir müjdedir zira o ondandır; onu yalanlayan için ise bir uyarıdır. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem için ise kâhinlerle durumu karışmasın diye böyle bir harikuladelik olmamıştı; çünkü kavminin kâhinler dışındakilerden harikalar görme alışkanlığı yoktu,
10435. Metin
وإذا تقرر ذلك في نفوسهم من الصغر صعب زواله، ولم يكن هناك ما ينفيه حال الصغر، فعوض عن ذلك إنطاق الرضعاء كمبارك اليمامة وغيره، وإنطاق الحيوانات العجم، بل والجمادات كالحجارة وذراع الشاة المسمومة والجذع اليابس وغيرها.
ve bu durum küçüklükten itibaren nefislerine yerleşseydi zail olması zor olurdu; ayrıca küçüklük halinde bunu nefyedecek bir durum da yoktu. Bunun yerine Yemâme'nin mübarek çocuğu ve benzerleri gibi emzikli bebeklerin konuşturulması, dilsiz hayvanların, hatta taşlar, zehirli koyun kolu, kuru hurma kütüğü ve diğerleri gibi cansız varlıkların konuşturulması verilmiştir.
10436. Metin
ولما كان في ذلك من أقوال عيسى وأحواله - المنادية بالحاجة للتنقل في أطوار غيره من البشر والكرامة من الله - أعظم البيان عن بعده عما ادعى فيه النصارى من الإلهية واليهود من أنه لغير رشده، نبه على ذلك مشيراً إليه بأداة البعد فقال مبتدئاً: {ذلك} أي الولد العظيم الشأن، العلي الرتبة، الذي هذه أحواله وأقواله البعيدة عن صفة الإله وصفة من ارتاب في أمره؛ ثم بين اسم الإشارة أو أخبر فقال: {عيسى ابن مريم} أي وحدها ليس لغيرها فيه بنوة أصلاً، وهي من أولاد آدم، فهو كذلك؛ ثم عظم هذا البيان تعظيماً آخر فقال: {قول} أي هو - أي نسبته إلى مريم فقط - قول {الحق} أي الذي يطابقه الواقع، أو يكون القول عيسى نفسه كما أطلق عليه في غير هذا الموضع «كلمة» من تسمية المسبب باسم السبب وهو على هذه
Îsâ'nın bu sözlerinde ve hallerinde -diğer beşerin uğradığı evrelere muhtaç olduğunu ve Allah'tan bir keramet taşıdığını haykıran hallerinde- Hristiyanların onun hakkında iddia ettiği ilahlıktan ve Yahudilerin gayrimeşru olduğu yönündeki iddialarından ne kadar uzak olduğuna dair en büyük beyan bulununca, uzaklık işaret zamiriyle buna işaret ederek dikkat çekti ve söze başlayıp şöyle buyurdu: {ذلك} “İşte o,” yani şanı yüce, mertebesi yüksek, halleri ve sözleri ilahlık vasfından ve durumundan şüphe edenlerin vasfından uzak olan bu çocuk; sonra işaret ismini açıkladı veya haber vererek şöyle buyurdu: {عيسى ابن مريم} “Meryem oğlu Îsâ'dır;” yani sadece onun [oğludur], onun dışında hiç kimsenin onda ebeveynliği yoktur; Meryem de Âdem'in evlatlarındandır, dolayısıyla o da öyledir. Sonra bu açıklamayı bir başka tazimle yücelterek şöyle buyurdu: {قول} “sözüdür”, yani onun sadece Meryem'e nispet edilmesi bir sözüdür, {الحق} “hakkın”, yani gerçeğe mutabık olan [sözüdür]. Ya da 'kavl' kelimesi, bu yerin dışındaki yerlerde sebebin adının müsebbebe verilmesi kabilinden 'kelime' olarak tesmiye edildiği gibi, bizzat Îsâ'nın kendisidir. Bu kıraate göre bu lafız,
10437. Metin
القراءة خبر بعد خبر أو بدل أو خبر مبتدأ محذوف، وعلى قراءة عاصم وابن عامر بالنصب، هو اغراء، أي الزموا ذلك وهو نسبته إلى مريم ﵉ وحدها ثم عجب من ضلالهم فيه بقوله: {الذي فيه يمترون *} أي يشكون شكاً يتكلفونه ويجادلونه به مع أن أمره في غاية الوضوح، ليس موضعاً للشك أصلاً؛ ثم دل على كونه حقاً في كونه ابن مريم لا غيرها بقوله رداً على من ضل: {ما كان} أي ما صح ولا تأتي ولا تصور في العقول ولا يصح ولا يتأتى لأنه من المحال لكونه يلزم منه الحاجة {لله} الغني عن كل شيء {إن يتخذ} ولما كان المقام يقتضي النفي العام، أكده ب «من» فقال: {من ولد} .
haberden sonra gelen bir haber veya bedel yahut hazfedilmiş bir mübtedanın haberidir. Âsım ve İbn Âmir'in nasb ile okuyuşuna göre ise bir teşviktir; yani buna, yani onun yalnızca Meryem'e aleyhessalâm nispet edilmesine sımsıkı sarılın! Sonra şu buyruğuyla onun hakkındaki sapıklıklarına hayret ederek şöyle buyurdu: {الذي فيه يمترون *} “hakkında şüphe edip tartıştıkları.” Yani meselesi son derece açık ve asla şüphe edilecek bir yer olmadığı halde, kendilerini zorlayarak şüpheye düştükleri ve tartıştıkları [kimsedir]. Sonra sapanlara bir reddiye olarak, onun başka birinin değil, sadece Meryem'in oğlu oluşunun hak olduğuna delil getirerek şöyle buyurdu: {ما كان} “Yakışmaz”, yani doğru olmaz, akıllara sığmaz, tasavvur dahi edilemez, sahih ve mümkün olmaz; zira bu durum bir ihtiyacı gerektirdiği için imkânsızdır, {لله} “Allah'a”, her şeyden müstağni olan [Allah'a], {إن يتخذ} “edinmesi”; makam genel bir nefyi gerektirdiğinden bunu 'min' ile pekiştirerek şöyle buyurdu: {من ولد} “hiçbir çocuk.”
10438. Metin
ولما كان اتخاذ الولد من النقائص، أشار إلى ذلك بالتنزيه العام بقوله: {سبحانه} أي تنزه عن كل نقص من احتياج إلى ولد أو غيره ثم علل ذلك بقوله: {إذا قضى أمراً} أي أمر كان {فإنما يقول له كن} أي يريده ويعلق قدرته به {فيكون *} من غير حاجة إلى شيء أصلاً،
Çocuk edinmek noksanlıklardan olduğu için, şu buyruğuyla genel bir tenzihle buna işaret etti: {سبحانه} “O münezzehtir!” Yani bir çocuğa veya başka bir şeye muhtaç olmak gibi her türlü noksanlıktan münezzehtir. Sonra bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إذا قضى أمراً} “Bir işe hükmettiğinde”, yani herhangi bir iş olduğunda, {فإنما يقول له كن} “ona sadece 'Ol!' der,” yani onu diler ve kudretini ona taalluk ettirir, {فيكون *} “o da hemen oluverir.” Hiçbir şeye asla ihtiyaç duymaksızın,
10439. Metin
فكيف ينسب إلى الاحتياج إلى الإحبال والإيلاد والتربية شيئاً فشيئاً كما أشار إليه الاتخاذ.
o halde 'edinmek' fiilinin işaret ettiği gibi hamile bırakmaya, doğurmaya ve aşama aşama büyütmeye muhtaç olmak O'na nasıl nispet edilebilir?
10440. Metin
ولما كان لسان الحال ناطقاً عن عيسى ﵊ بأن يقول: وقد قضاني الله فكنت كما أراد، فأنا عبد الله ورسوله فاعتقدوا ذلك ولا تعتقدوا سواه من الأباطيل، عطف عليه في قراءة الحرميين وأبي عمرو قوله: {وإن الله} أي الذي له الأمر كله {ربي وربكم} أي أحسن إلى كل منا بالخلق والرزق، لا فرق بيننا في أصل ذلك {فاعبدوه} وحده لتفرده بالإحسان كما أعبده، وقراءة الباقين بالكسر على أنه مقول عيسى ﵇ الماضي، ويكون اعتراض ما تقدم من كلام الله بينهما للتأكيد والاهتمام.
Hâl dili Îsâ aleyhisselâm adına: 'Allah beni takdir etti, ben de O'nun dilediği gibi oldum; ben Allah'ın kulu ve resulüyüm, buna inanın ve bunun dışındaki batıllara inanmayın' diye haykırdığı için, Haremeyn kurrâsı ve Ebû Amr'ın kıraatinde şu buyruk ona atfedilmiştir: {وإن الله} “Şüphesiz Allah”, yani bütün emir ve hüküm kendisine ait olan zat, {ربي وربكم} “benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir;” yani yaratmak ve rızıklandırmak suretiyle her birimize ihsanda bulunmuştur; bu işin aslında aramızda hiçbir fark yoktur, {فاعبدوه} “öyleyse O'na kulluk edin”, ihsanda tek olduğu için tıpkı benim O'na kulluk ettiğim gibi sadece O'na [kulluk edin]. Diğerlerinin kıraatinde ise kesre ile [yani 'Ve inne'] okunmuş olup bu, Îsâ'nın aleyhisselâm geçmişteki sözü kabul edilir; aradaki Allah'ın kelamının itirazî cümle olması ise tekit ve ehemmiyet içindir.
10441. Metin
ولما كان اشتراك الخلائق في عبادة الخالق بعمل القلب والجوارح علماً وعملاً أعدل الأشياء، أشار إلى ذلك بقوله: {هذا} أي الذي أمرتكم به {صراط مستقيم *} لأنا بذلنا الحق لأهله بالاعتقاد الحق
Yaratılmışların Yaratıcı'ya ilim ve amel olarak kalbin ve azaların ameliyle kullukta ortak olmaları en adil şey olduğu için, şu buyruğuyla buna işaret etti: {هذا} “İşte bu,” yani size emrettiğim şey, {صراط مستقيم *} “dosdoğru bir yoldur.” Çünkü biz hak inançla hakkı ehline verdik,
10442. Metin
والعمل الصالح، ولم يتفضل أحد منا فيه على صاحبه.
ve salih amel işledik; hiçbirimiz bu hususta arkadaşına üstünlük taslamamıştır.
10443. Metin
ولما كان المنهج القويم بحيث يكون سبباً للاجتماع عند كل صحيح المزاج، عجب منهم في استثمار غير ذلك منه فقال: {فاختلف} أي فتسبب عن هذا السبب للاجتماع أنه اختلف {الأحزاب} الكثيرون. ولما كان الاختلاف لم يعم جميع المسائل التي في شرعهم قال: {من بينهم} أي بني إسرائيل المخاطبين بذلك خاصة لم تكن فيهم فرقة من غيرهم في هذه المقالة القويمة التي لا تنبغي لمن له أدنى مسكة أن يتوقف في قبولها، فمنهم من أعلم أنها الحق فاتبعها ولم يحد عن صوابها، ومنهم من أبعد في الضلال عنها بشبه لا شيء أو هي منها؛ روي عن قتادة أنه اجتمع من أحبار بني إسرائيل أربعة: يعقوب ونسطور وملكا وإسرائيل، فقال يعقوب: عيسى هو الله نزل إلى الأرض فكذبه الثلاثة واتبعه اليعقوبية، وقال نسطور: عيسى ابن الله فكذبه الاثنان واتبعه النسطورية، وقال ملكاً: عيسى أحد
Dosdoğru yol, fıtratı sağlam olan herkes için birleşme vesilesi olacak nitelikte iken, onların bundan başka bir netice çıkarmalarına hayret ederek şöyle buyurdu: {فاختلف} “Derken ihtilafa düştü”, yani birleşme vesilesi olan bu şeyden ötürü ihtilaf ettiler, {الأحزاب} “fırkalar”, pek çok fırka. İhtilaf şeriatlerindeki bütün meseleleri kapsamadığı için şöyle buyurdu: {من بينهم} “aralarından”, yani bu söze muhatap olan İsrâiloğullarının bizzat kendi aralarından; azıcık aklı olan birinin kabul etmekte tereddüt etmemesi gereken bu dosdoğru söz hakkında onların dışında başka bir fırka yoktu. Onlardan kimi bunun hak olduğunu bildi ve ona uydu, onun doğruluğundan sapmadı; kimi de hiçbir aslı olmayan veya aslından uzaklaşmış şüphelerle ondan büsbütün sapıp uzaklaştı. Katâde'den rivayet edildiğine göre İsrâiloğullarının hahamlarından dört kişi toplandı: Ya'kūb, Nastûr, Melkâ ve İsrâîl. Ya'kūb: 'Îsâ yeryüzüne inen Allah'tır' dedi; diğer üçü onu yalanladı, Ya'kūbîler ise ona uydu. Nastûr: 'Îsâ Allah'ın oğludur' dedi; ikisi onu yalanladı, Nastûrîler ona uydu. Melkâ: 'Îsâ üçün
10444. Metin
ثلاثة: الله إله، ومريم إله، وعيسى إله، فكذبه الرابع واتبعه طائفة، وقال إسرائيل: عيسى عبد الله كلمته ألقاها إلى مريم وروح منه، فاتبعه فريق من بني إسرائيل، ثم اقتتل الأربعة فغلب المؤمنون وقتلوا وظهرت اليعقوبية على الجميع - ذكر معناه أبو حيان وابن كثير ورواه عن عبد الرزاق عن معمر عن قتادة {فويل} أي فتسبب عن اختلافهم أنا نقول: ويل {للذين كفروا} منهم ومن غيرهم {من مشهد يوم عظيم *} في جمعه لجميع الخلائق، وما فيه من الأهوال والقوارع.
biridir: Allah bir ilah, Meryem bir ilah ve Îsâ da bir ilahtır' dedi; dördüncüsü onu yalanladı ve bir grup ona uydu. İsrâîl ise: 'Îsâ Allah'ın kulu, Meryem'e ilkâ ettiği kelimesi ve O'ndan bir ruhtur' dedi; İsrâiloğullarından bir topluluk da ona uydu. Sonra bu dört fırka birbiriyle savaştı; müminler mağlup olup öldürüldü ve Ya'kūbîler hepsine galip geldi - bunun manasını Ebû Hayyân ve İbn Kesîr zikretmiş, Abdürrezzâk'tan, o Ma'mer'den, o da Katâde'den rivayet etmiştir. {فويل} “Artık vay haline”, yani onların ihtilafından ötürü deriz ki: Vay haline, {للذين كفروا} “inkâr edenlerin”, onlardan ve başkalarından inkâr edenlerin, {من مشهد يوم عظيم *} “büyük bir günün şahitliğinden/görülmesinden ötürü!” Bütün mahlukatı bir araya toplaması, içindeki korkunç haller ve dehşetli felaketler bakımından [büyük bir günün]!
10445. Metin
ولما كان ذلك المشهد عظيم الجمع، شديد الزحام مستوي الأرض، بعيد الأرجاء، كان حاله مقتضياً لئلا يطلعوا على غير ما يليهم من أهواله، فقال في جواب من يقول: وما عسى أن يسمعوا أو يبصروا فيه، معلماً بأن حالهم في شدة السمع والبصر جديرة بأن يعجب منها: {أسمع بهم وأبصر} أي ما أشد سمعهم وما أنفذ بصرهم! {يوم يأتوننا} سامعين لكل أهواله، مبصرين لسائر أحواله، فيطلعون بذلك على جميع ما أدى عمله في الدنيا إلى ضرهم في ذلك اليوم، وجميع ما كان ينفعهم لو عملوه، فيندمون حيث لا ينفعهم الندم، ويتمنون المحال من الرجوع إلى الدنيا ونحوه ليتداركوا فلا يجابون إلى ذلك، بل يسلك بهم في كل
O toplanma yeri mahşer halkının çokluğu, izdihamın şiddeti, yerin düzlüğü ve uçsuz bucaksızlığı sebebiyle, etraflarındaki korkunç hallerden başkasına muttali olamamalarını gerektiren bir halde olunca, 'Acaba orada ne işitecekler veya ne görecekler?' diyen kimseye cevap sadedinde, işitme ve görmelerinin şiddetinin hayret edilmeye değer olduğunu bildirerek şöyle buyurdu: {أسمع بهم وأبصر} “Ne iyi işitir, ne iyi görürler”, yani işitmeleri ne kadar şiddetli, görmeleri ne kadar keskindir! {يوم يأتوننا} “Bize gelecekleri gün!” Bütün dehşetleri işitir, bütün halleri görür vaziyette [gelirler]. Böylece dünyadaki amellerinden o gün kendilerine zarar veren her şeye ve şayet yapsalardı kendilerine fayda verecek olan her şeye muttali olurlar; pişmanlığın fayda vermeyeceği yerde pişman olurlar ve telafi etmek için dünyaya dönmek gibi imkânsız şeyleri temenni ederler fakat buna icabet edilmez. Bilakis kendilerini
10446. Metin
ما يؤذيهم ويهلكهم ويرديهم، فيكونون بسلوك ذلك - وهم يعلمون ضرره عمياً وبكماً وصمّاً، لأنهم لا ينتفعون بمداركهم كما كانوا في الدنيا كذلك، لكنهم - هكذا كان الأصل، وإنما أظهر فقال: {لكن الظالمون} تنبيهاً على الوصف الذي أحلهم ذلك المحل {اليوم في ضلال مبين *} لا يسمعون ولا يبصرون.
incitecek, helak edecek ve mahvedecek her yola sevk edilirler. Bu yola sevk edilmekle -zararını bildikleri halde- kör, dilsiz ve sağır gibi olurlar; çünkü dünyada olduğu gibi idraklerinden faydalanamazlar. Fakat onlar -asıl ifade böyle idi, ancak açık isim kullanarak şöyle buyurdu-: {لكن الظالمون} “Fakat zalimler”, kendilerini bu konuma düşüren vasfa dikkat çekmek üzere [böyle buyurdu], {اليوم في ضلال مبين *} “bugün apaçık bir sapıklık içindedirler.” İşitmezler ve görmezler.
10447. Metin
ولما كان هذا الذي تقدم إنذاراً بذلك المشهد، كان التقدير: أنذر قومك ذلك المشهد وما يسمعونه فيه ويبصرونه {وأنذرهم يوم الحسرة} نفسه في ذلك المشهد العظيم، يوم تزل القدم، ولا ينفع الندم، للمسيء على إساءته، وللمحسن على عدم ازدياده من الإحسان.
Daha önce geçenler o toplanma yeriyle korkutma olunca, takdiri şöyle oldu: Kavmini o toplanma yeriyle, orada işitecekleri ve görecekleri şeylerle uyar! {وأنذرهم يوم الحسرة} “Onları o hasret günüyle uyar!” O büyük toplanma yerinde, ayağın kaydığı, pişmanlığın fayda vermediği, kötülük yapanın kötülüğüne, iyilik yapanın ise iyiliğini artırmadığına hasret duyduğu günün bizzat kendisiyle!
10448. Metin
ولما كان {يوم} مفعولاً، لا ظرفاً، أبدل منه، أو علل الإنذار فقال: {إذ} أي حين، أو لأنه، وعبر عن المستقبل بالماضي، إيذاناً بأنه أمر حتم لا بد منه فقال: {قضي الأمر} أي أمره وفرغ منه بأيسر شأن وأهون أمر، وقطعنا أنه لا بد من كونه {وهم} حال من {أنذرهم} أي والحال أنهم الآن {في غفلة} عما قضينا أن يكون في ذلك الوقت من أمره، لا شعور لهم بشيء منه،
{يوم} kelimesi zarf değil mef'ûl olduğundan, ondan bedel yaptı veya uyarmayı gerekçelendirip şöyle buyurdu: {إذ} “Hani”, yani o vakit, veya 'çünkü'. Gelecek zamanı geçmiş zamanla ifade ederek bunun kaçınılmaz ve kesin bir iş olduğunu bildirdi ve şöyle buyurdu: {قضي الأمر} “iş bitirilmiş olur”, yani onun işi en kolay şekilde ve en basit vaziyette bitirilip tamamlanmış olur ve biz onun mutlaka gerçekleşeceğine kesin hükmetmişizdir. {وهم} “onlar ise”, bu ifade {أنذرهم} fiilindeki zamirden hâldir; yani şu anki durumları şöyledir: {في غفلة} “bir gaflet içindedirler”, o vakitte onun işinden olmasını hükme bağladığımız şeyden [gaflettedirler], ondan hiçbir şey hissetmezler,
10449. Metin
بل يظنون أن الدهر هكذا حياة وموت بلا آخر {وهم لا يؤمنون *} بأنه لا بد من كونه؛ وفي الصحيح ما يدل على أن يوم الحسرة حين يذبح الموت فقد روى مسلم عن أبي سعيد ﵁ قال: قال رسول الله ﷺ: «يجاء بالموت يوم القيامة كأنه كبش أملح فيقال: يا أهل الجنة! هل تعرفون هذا، فيشرئبون وينظرون ويقولون: نعم! هذا الموت، ويقال: يا أهل النار! هل تعرفون هذا؟ فيشرئبون وينظرون ويقولون: نعم! هذا الموت، فيؤمر به فيذبح، ثم يقال: يا أهل الجنة! خلود فلا موت، ويا أهل النار! خلود فلا موت، ثم قرأ رسول الله ﷺ وفي وراية: فذلك قوله {وأنذرهم يوم الحسرة إذ قضي الأمر} » «الآية.
bilakis zamanın sonu olmayan bir hayat ve ölümden ibaret olduğunu zannederler, {وهم لا يؤمنون *} “ve inanmazlar”, onun mutlaka gerçekleşeceğine! Sahih hadiste hasret gününün ölümün boğazlandığı vakit olduğuna delalet eden rivayet vardır; nitekim Müslim Ebû Saîd'den radıyallâhu anh rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Kıyamet gününde ölüm alaca bir koç suretinde getirilir. Derken: 'Ey cennet ehli! Bunu tanıyor musunuz?' denilir. Onlar boyunlarını uzatıp bakarlar ve: 'Evet! Bu ölümdür' derler. Sonra: 'Ey cehennem ehli! Bunu tanıyor musunuz?' denilir. Onlar da boyunlarını uzatıp bakarlar ve: 'Evet! Bu ölümdür' derler. Bunun üzerine emredilir ve boğazlanır. Sonra: 'Ey cennet ehli! Ebediyet var, artık ölüm yok! Ey cehennem ehli! Ebediyet var, artık ölüm yok!' denilir.» Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem -bir rivayette: İşte bu, Allah Teâlâ'nın şu buyruğudur- diyerek: {وأنذرهم يوم الحسرة إذ قضي الأمر} “Onları o hasret günüyle, işin bitirildiği vakitle uyar!” ayetini okudu.
10450. Metin
وأما الغفلة ففي الدنيا، روى ابن حبان في صحيحه عن النبي ﷺ {إذ قضي الأمر وهم في غفلة} قال في الدنيا. قال المنذري: وهو في مسلم بمعناه في آخر حديث.
Gaflete gelince, o dünyadadır. İbn Hibbân Sahîh'inde Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem rivayet ettiğine göre {إذ قضي الأمر وهم في غفلة} “İşin bitirildiği, onların ise gaflet içinde olduğu [vakit]” ayeti hakkında: 'Dünyada' buyurmuştur. Münzirî: 'Bu hadis Müslim'de hadisin sonunda aynı manada yer almaktadır' demiştir.
10451. Metin
ولما كان الإرث هو حوز الشيء بعد موت أهله، وكان سبحانه
Miras, sahiplerinin ölümünden sonra bir şeye el koymak olduğundan ve Allah Teâlâ da,
10452. Metin
قد قضى بموت الخلائق أجمعين، وأنه يبقى وحده، عبر عن ذلك بالإرث مقرراً به مضمون الكلام السابق، فقال مؤكداً تكذيباً لقولهم: إن الدهر لا يزال هكذا، حياة لقوم وموت لآخرين {إنا نحن} بعظمتنا التي اقتضت ذلك ولا بد، وأفاد الأصبهاني أن تأكيد اسم {إن} أفاد أن الإسناد إليه سبحانه لا إلى أحد من جنده {نرث الأرض} فلا ندع بها عامراً من عاقل ولا غيره. ولما كان العاقل أقوى من غيره، صرح به بعد دخوله فقال: {ومن عليها} أي من العقلاء، بأن نسلبهم جميع ما في أيديهم {وإلينا} لا إلى غيرنا من الدنيا وجبابرتها إلى غير ذلك {يرجعون *} معنى في الدنيا وحساً بعد الموت.
bütün mahlukatın ölümüne ve yalnızca kendisinin baki kalacağına hükmettiğinden, bunu miras kelimesiyle ifade ederek önceki sözün muhtevasını pekiştirdi. Onların: 'Zaman hep böyledir; bir kavim yaşar, diğerleri ölür' sözlerini yalanlayıp pekiştirerek şöyle buyurdu: {إنا نحن} “Şüphesiz biz, evet biz”, bunu kaçınılmaz kılan azametimizle [varis olacağız]. İsbehânî, 'İnne'nin (إنّ) isminin tekit edilmesinin, isnadın O'nun ordularından birine değil bizzat Allah Teâlâ'ya ait olduğunu ifade ettiğini belirtmiştir. {نرث الأرض} “yeryüzüne varis olacağız”, orada akıl sahibi veya başka hiçbir imar edici bırakmayacağız. Akıl sahibi diğerlerinden daha üstün olduğu için, genele dâhil olduktan sonra onu açıkça zikredip şöyle buyurdu: {ومن عليها} “ve üzerindekilere de”, yani ellerindeki her şeyi ellerinden almak suretiyle akıl sahiplerine de [varis olacağız], {وإلينا} “ve ancak Bize”, dünyaya ve onun zorbalarına yahut başkalarına değil, {يرجعون *} “döndürüleceklerdir”, dünyada mana olarak, ölümden sonra ise hissi olarak.
10453. Metin
ولما ذم الضالين في أمر المسيح، وعلق تهديدهم بوصف دخل فيه مشركو العرب، فأنذرهم بصريح تكذيبهم بالبعث، وغيرهم بأنهم لسوء أعمالهم كالمكذبين به، وختم ذلك بأنه الوارث وأن الرجوع إليه، ودخل في ذلك الإرث بغلبة أنبيائه وأتباعهم على أكثر أهل
Mesih konusunda sapanları yerip tehditlerini Arap müşriklerinin de dâhil olduğu bir vasfa bağlayınca, onları dirilişi açıkça yalanlamalarıyla, diğerlerini ise kötü amelleri sebebiyle onu yalanlayanlar gibi olmalarıyla uyardı. Sözü kendisinin yegâne varis olduğu ve dönüşün O'na olacağı ile noktaladı. Bu mirasa, peygamberlerinin ve onlara uyanların yeryüzü halkının çoğuna galip gelmesi de girdi;
10454. Metin
الأرض برجوع أهل الأديان الباطلة إليهم حتى يعم ذلك جميع أهل الأرض في زمن عيسى ﵊، وكان إبراهيم ﵇ لكثرة أولاده من العرب والروم وأهل الكتابين وراثاً لأكثر الأرض، وكان مثل زكريا في هبة الولد على كبر سنه وعقم زوجه، أتبع ذلك قوله: {واذكر} أي يا محمد! {في الكتاب} أي الذي أنزل عليك وتبلغه للناس وتعلمهم أن هذه القصة من القرآن {إبراهيم} أعظم آبائكم الذي نهى أباه عن الشرك يا من يكفرون تقليداً للآباء! ثم علل تشريفه بذكره له على سبيل التأكيد المعنوي بالاعتراض بين البدل والمبدل منه، واللفظي ب «إن» بقوله منبهاً على أن مخالفتهم له بالشرك والاستقسام بالأزلام ونحو ذلك تكذيب بأوصافه الحسنة: {إنه كان} أي جبلة وطبعاً {صديقاً} أي بليغ الصدق في نفسه في أقواله وأفعاله، والتصديق بكل ما يأتيه مما هو أهل لأن يصدق لأنه مجبول على ذلك ولا يكون كذلك إلا وهو عامل به حق العمل فهو أبلغ من المخلص
bâtıl din mensuplarının onlara dönmesiyle, nihayet bu durum Îsâ aleyhisselâm zamanında bütün yeryüzü halkını kuşatacaktır. İbrâhîm aleyhisselâm da Araplardan, Rumlardan ve iki Ehl-i Kitap'tan olan çocuklarının çokluğu sebebiyle yeryüzünün çoğuna varis olmuştu; yaşının büyüklüğüne ve hanımının kısırlığına rağmen kendisine çocuk bağışlanması hususunda Zekeriyyâ gibiydi. Bundan dolayı şu buyruğunu buna ekledi: {واذكر} “An”, yani ey Muhammed! {في الكتاب} “Kitap'ta”, yani sana indirilen, insanlara tebliğ ettiğin ve bu kıssanın Kur'an'dan olduğunu onlara bildirdiğin [Kitap'ta], {إبراهيم} “İbrâhîm'i”, atalarını taklit ederek inkâr eden ey inkârcılar, babasını şirkten nehyeden en büyük atalarınızı [an]! Sonra bedel ile mübdelün minh arasına itirazî cümle koyarak manevi bir tekit, 'inne' ile de lafzî bir tekit yoluyla onu zikretmekle şereflendirmesini gerekçelendirdi; onların şirk koşarak, fal oklarıyla kısmet arayarak ve benzeri şeylerle ona muhalefet etmelerinin onun güzel vasıflarını yalanlamak olduğuna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {إنه كان} “Şüphesiz o, idi”, yani fıtraten ve yaratılıştan, {صديقاً} “özü sözü pek doğru bir zat”, yani sözlerinde ve fiillerinde bizzat kendisinde son derece sadık olan ve tasdik edilmeye layık olan her şeyi tasdik eden [biriydi]; çünkü o buna yaratılmıştı ve hakkıyla amel etmedikçe böyle olunamazdı. Dolayısıyla bu, muhlisten daha beliğdir,
10455. Metin
{نبياً *} أي يخبره الله بالأخبار العظيمة جداً التي يرتفع بها في الدارين وهو أعظم الأنبياء بعد محمد - على جميعهم أفضل الصلاة والسلام كما رواه الحافظ أبو البزار بسنده عن أبي هريرة ﵁ وأكده وكذا أكد فيما بعده من الأنبياء ﵈ وإن كانوا مقرين بنبواتهم تنزيلاً لهم منزلة المنكر، لجريهم في إنكارهم نبوة البشر على غير مقتضى عليهم.
{نبياً *} “bir peygamber.” Yani Allah'ın kendisine iki cihanda yüceleceği pek büyük haberleri bildirdiği [bir peygamberdi]. O, Muhammed'den -hepsinin üzerine salât ve selamın en faziletlisi olsun- sonra peygamberlerin en büyüğüdür; nitekim Hâfız Ebû Bekr el-Bezzâr senediyle Ebû Hureyre'den radıyallâhu anh bunu rivayet etmiştir. Peygamberliğini ikrar etseler bile, insanların peygamberliğini inkâr etmelerinde ilimlerinin gereğinin aksine hareket ettikleri için onları inkâr eden konumuna indirgeyerek onu ve ondan sonraki peygamberleri aleyhimesselâm tekit etmiştir.
10456. Metin
ولما تكفل ما تقدم من هذه السورة بنفي الشريك بقيد كونه ولداً، أتبع ذلك من قصته ما ينفي الشريك ليقتدي به أولاده في ذلك إذ كانوا يقلدون الآباء وليس في آبائهم مثله، فقال مبدلاً من {إبراهيم} {إذ قال} أي اذكر وقت قوله {لأبيه} هادياً له من تيه الضلال بعبادة الأصنام مستعطفاً له في كل جملة بقوله: {يا أبت} .
Bu surenin daha önce geçen kısmı çocuk olma kaydıyla şirki nefyetmeyi üstlenince, atalarını taklit ettikleri ve ataları arasında da onun gibisi olmadığı için çocuklarının bu hususta kendisine uymaları maksadıyla kıssasından şirki nefyeden kısımları buna ekledi ve {إبراهيم} lafzından bedel olarak şöyle buyurdu: {إذ قال} “Hani demişti”, yani dediği vakti hatırla, {لأبيه} “babasına”, putlara tapma sapıklığının şaşkınlığından onu hidayete erdirerek, her cümlede ona şefkat gösterip şöyle diyerek: {يا أبت} “Ey babacığım!”
10457. Metin
ولما كان العاقل لا يفعل فعلاً إلا لثمره، نبهه على عقم فعله بقوله: {لم تعبد} مريداً بالاستفهام المجاملة، واللطف والرفق واللين والأدب الجميل في نصحه له كاشفاً الأمر غاية الكشف بقوله: {ما لا يسمع ولا يبصر} أي ليس عنده قابلية لشيء من هذين الوصفين ليرى ما أنت فيه من خدمته أو يجيبك إذا ناديته حالاً أو مآلاً. ولما كان الأعمى الأصم
Akıllı kişi bir fiili ancak semeresi için yapacağından, şu buyruğuyla fiilinin kısırlığına dikkat çekti: {لم تعبد} “Niçin tapıyorsun”, bu soruyla ona nasihatinde nezaketi, lütfu, yumuşaklığı, güzel edebi kastederek ve şu buyruğuyla durumu son derece açığa kavuşturarak şöyle dedi: {ما لا يسمع ولا يبصر} “işitmeyen ve görmeyen”, yani ona yaptığın hizmeti görmesi yahut şimdi veya ileride ona seslendiğinde sana icabet etmesi için bu iki vasıftan herhangi birine kabiliyeti olmayan şeylere [niçin tapıyorsun]? Kör ve sağır olan varlık,
10458. Metin
قد ينفع بكلام أو غيره، قال: {ولا يغني عنك شيئاً *} من الإغناء.
bazen bir söz veya başka bir yolla fayda verebildiği halde şöyle dedi: {ولا يغني عنك شيئاً *} “ve sana hiçbir fayda sağlamayan şeylere?”
10459. Metin
ولما نبهه على أن ما يعبده لا يستحق العبادة، بل لا تجوز عبادته، لنقصه مطلقاً ثم نقصه عن عابده، ولن يكون المعبود دون العابد أصلاً، وكان أقل ما يصل إليه بذلك مقام الحيرة، نبهه على أنه أهل للهداية، فقال مكرراً لوصفه المذكور بالعطف والود: {ياأبت} وأكد علماً منه أنه ينكر أن يكون ابنه أعرف منه بشيء فقال: {إني قد جاءني} من المعبود الحق {من العلم ما لم يأتك} منه {فاتبعني} أي فتسبب عن ذلك أني أقول لك وجوباً على النهي عن المنكر ونصيحة لما لك علي من الحق: اجتهد في تبعي {أهدك صراطاً سوياً *} لا عوج فيه، كما أني لو كنت معك في طريق محسوس وأخبرتك أن أمامنا مهالك لا ينجو منها أحد، وأمرتك أن تسلك مكاناً غير ذلك، لأطعتني، لو عصيتني فيه عدك كل أحد غاوياً.
Kulluk ettiği şeyin ibadete layık olmadığını, bilakis mutlak noksanlığı ve ardından ibadet edenden daha noksan olması sebebiyle ona ibadet etmenin caiz dahi olmadığını -zira tapılan asla tapandan aşağı olamaz- ona hatırlatıp bununla ulaşabileceği en alt mertebe hayret makamı olunca, kendisinin hidayete ehil olduğuna dikkat çekerek şefkat ve sevgiyle anılan vasfını tekrarlayıp şöyle dedi: {ياأبت} “Ey babacığım!” Oğlunun kendisinden bir şeyi daha iyi bileceğini inkâr edeceğini bildiği için pekiştirerek şöyle dedi: {إني قد جاءني} “Şüphesiz bana geldi”, hak mabuddan, {من العلم ما لم يأتك} “sana gelmeyen bir ilim”, O'ndan. {فاتبعني} “Öyleyse bana uy ki”, yani bunun neticesinde sana münkeri nehyetmenin gereği ve üzerimdeki hakkından ötürü bir nasihat olarak diyorum ki: Bana uymaya gayret et, {أهدك صراطاً سوياً *} “seni dosdoğru bir yola ileteyim”, içinde hiçbir eğrilik olmayan! Nitekim ben seninle hissi bir yolda olsaydım ve önümüzde kimsenin kurtulamayacağı tehlikeler olduğunu haber verip başka bir yoldan gitmeni emretseydim bana itaat ederdin; şayet bu hususta bana isyan etseydin herkes seni sapkın sayardı.
10460. Metin
ولما بين أنه لا نفع فيما يعبده، ونبهه على الوصف المقتضي لوجوب الاقتداء به، بين له ما في عبادة معبوده من الضر فقال: {يا أبت لا تعبد الشيطان} فإن الأصنام ليس لها دعوة أصلاً، والله تعالى قد حرم عبادة غيره مطلقاً على لسان كل
Taptığı şeyde hiçbir fayda olmadığını beyan edip kendisine uyulmasını gerektiren vasfa dikkat çekince, taptığı şeye ibadet etmenin ne büyük bir zarar olduğunu ona açıklayarak şöyle dedi: {يا أبت لا تعبد الشيطان} “Ey babacığım! Şeytana kulluk etme!” Zira putların hiçbir daveti yoktur; Allah Teâlâ ise her velisinin diliyle Kendisinden başkasına ibadeti mutlak olarak haram kılmıştır.
10461. Metin
ولي له، فتعين أن يكون الآمر بذلك الشيطان، فكان هو المعبود بعبادتها في الحقيقة؛ ثم علل هذا النهي فقال: {إن الشيطان} البعيد من كل خير المحترق باللعنة، وذكر الوصف الموجب للإملاء للعاصي فقال: {كان للرحمن} المنعم بجميع النعم القادر على سلبها، ولم يقل: للجبار - لئلا يتوهم أنه ما أملى لعاصيه مع جبروته إلا للعجز عنه {عصياً *} بالقوة من حين خلق، وبالفعل من حين أمره بالسجود لأبيك آدم فأبى فهو عدو لله وله، والمطيع للعاصي لشيء عاص لذلك الشيء، لأن صديق العدو عدو.
Dolayısıyla bunu emredenin şeytan olduğu kesinleşti; böylece onlara tapmakla hakikatte şeytana tapılmış oldu. Sonra bu nehyi gerekçelendirerek şöyle dedi: {إن الشيطان} “Şüphesiz şeytan”, bütün hayırlardan uzak olan, lanetle yanan [şeytan]; âsiye mühlet vermeyi gerektiren vasfı zikrederek şöyle dedi: {كان للرحمن} “Rahmân'a”, bütün nimetleri bahşeden ve onları çekip almaya kādir olan zata -zorbalığına rağmen âsisine acziyetten ötürü mühlet verdiği zannedilmesin diye 'Cebbâr'a' demedi-, {عصياً *} “âsi olmuştur.” Yaratıldığı andan itibaren potansiyel olarak, baban Âdem'e secde etmesi emredilip de yüz çevirdiği andan itibaren de fiilen [âsi olmuştur]. Dolayısıyla o hem Allah'ın hem de onun düşmanıdır; bir şeye âsi olana itaat eden kimse, o şeye isyan etmiş olur; çünkü düşmanın dostu da düşmandır.
10462. Metin
فلما بين له أنه بذلك عاص للمنعم، خوفه من إزالته لنعمته فقال: {يا أبت إني أخاف} لمحبتي لك وغيرتي عليك {أن يمسك عذاب} أي عذاب كائن {من الرحمن} أي الذي هو ولي كل من يتولاه لعصيانك إياه {فتكون} أي فتسبب عن ذلك أن تكون {للشيطان} وحده وهو عدوك المعروف العداوة {ولياً *} فلا يكون لك نصرة أصلاً، مع ما يوصف به من السخافة باتباع العدو الدني، واجتناب الولي العلي.
Bununla Nimet Veren'e isyan ettiğini ona beyan edince, O'nun nimetini çekip almasından onu korkutarak şöyle dedi: {يا أبت إني أخاف} “Ey babacığım! Şüphesiz ben korkuyorum”, sana olan sevgimden ve senin üzerine titrememden ötürü, {أن يمسك عذاب} “sana bir azap dokunmasından”, gerçekleşecek herhangi bir azabın, {من الرحمن} “Rahmân'dan”, yani O'na isyan ettiğin için Kendisini dost edinen herkesin velisi olan zattan, {فتكون} “böylece olmandan”, yani bunun neticesinde olmandan, {للشيطان} “şeytana”, yalnızca ona ki o düşmanlığı bilinen düşmanındır, {ولياً *} “bir dost.” Aşağılık düşmana uyup yüceler yücesi Dost'tan kaçınmak gibi bir akılsızlıkla nitelenmenin yanı sıra senin için hiçbir yardımcı da olmaz.
10463. Metin
فلما وصل إلى هذا الحد من البيان، كان كأنه قيل: ماذا كان جوابه؟ فقيل: {قال} مقابلاً لذلك الأدب العظيم والحكمة البالغة
Beyanda bu dereceye ulaşınca, sanki: 'Onun cevabı ne oldu?' denildi de şöyle buyuruldu: {قال} “[Babası] dedi ki”, bu muazzam edebe ve ilmin letafetinden doğan hikmet-i bâliğaya karşı,
10464. Metin
الناشئة عن لطافة العلم بغاية الفظاظة الباعث كثافة الجهل، منكراً عليه في جميع ما قال بإنكار ما بعثه عليه من تحقير آلهته: {أراغب} قدم الخبر لشدة عنايته والتعجيب من تلك الرغبة والإنكار لها، إشارة إلى أنه لا يفعلها أحد؛ ثم صرح له بالمواجهة بالغلظة فقال: {أنت} وقال: {عن ءالهتي} بإضافتها إلى نفسه فقط، إشارة إلى مبالغته في تعظيمها؛ والرغبة عن الشيء: تركه عمداً. ثم ناداه باسمه لا بلفظ النبوة المذكر بالشفقة والعطف زيادة في الإشارة إلى المقاطعة وتوابعها فقال: {يا إبراهيم} ثم استأنف قوله مقسماً: {لئن لم تنته} عما أنت عليه {لأرجمنك} أي لأقتلنك، فإن ذلك جزاء المخالفة في الدين، فاحذرني ولا تتعرض لذلك مني وانته {واهجرني} أي ابعد عني {ملياً} أي زماناً طويلاً لأجل ما صدر منك هذا الكلام، وفي ذلك تسلية لرسول الله صلى الله عليه وعلى آله وسلم وتأسية فيما كان يلقى من الأذى، ويقاسي من قومه من العناء، ومن عمه أبي لهب من الشدائد والبلايا - بأعظم آبائه وأقربهم به شبهاً {قال} أي إبراهيم ﵇ مقابلاً لما كان من طيش الجهل بما يحق لمثله من رزانة العلم: {سلام عليك} أي أنت سالم مني ما لم أومر فيك بشيء؛ ثم استأنف قوله: {سأستغفر} بوعد لا خلف فيه {لك ربي}
koyu cehaletin körüklediği son derece kaba bir tavırla karşılık vererek ve ilahlarını küçümsemesinden ötürü söylediği her şeyi inkâr ederek şöyle dedi: {أراغب} “Yüz mü çeviriyorsun”, büyük önem verdiği, bu yüz çevirmeye hayret ettiği ve bunu inkâr ettiği için haberi öne aldı; bu da bunu kimsenin yapmayacağına bir işarettir. Sonra ona kaba bir dille yüz yüze hitap ederek şöyle dedi: {أنت} “sen”, ve onları tazimdeki aşırılığına işaretle sadece kendi nefsine izafe ederek: {عن ءالهتي} “benim ilahlarımdan” dedi. Bir şeyden 'rağbet etmek' (الرغبة عن الشيء), onu kasten terk etmektir. Sonra ilişkiyi kesmeye ve bunun sonuçlarına daha çok işaret etmek maksadıyla, şefkat ve merhameti hatırlatan peygamberlik lafzıyla değil bizzat adıyla seslenerek şöyle dedi: {يا إبراهيم} “ey İbrâhîm!” Sonra yemin ederek sözünü şöyle sürdürdü: {لئن لم تنته} “Eğer vazgeçmezsen”, bu tutumundan, {لأرجمنك} “kesinlikle seni taşlarım/öldürürüm”, zira dinde muhalefetin cezası budur; benden sakın, benden böyle bir şeye maruz kalma ve vazgeç! {واهجرني} “benden uzak dur”, yani benden uzaklaş, {ملياً} “uzun bir süre!” Senden bu sözler sâdır olduğu için [uzak dur]. Bunda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için kavminden gördüğü eziyetler, çektiği meşakkatler ve amcası Ebû Leheb'den gördüğü şiddet ve belalar hususunda atalarının en büyüğü ve kendisine en çok benzeyeni ile bir teselli ve bir teskin vardır. {قال} “[İbrâhîm] dedi ki”, cehaletin hafifmeşrepliğine kendi şanına yakışan ilmin vakar ve olgunluğuyla karşılık vererek: {سلام عليك} “Sana selam olsun!” Yani senin hakkında bir şeyle emrolunmadığım müddetçe benden sana zarar gelmez. Sonra sözüne şöyle devam etti: {سأستغفر} “Bağışlanma dileyeceğim”, asla cayılmayacak bir vaatle, {لك ربي} “senin için Rabbimden”,
10465. Metin
أي المحسن إليّ بأن أطلب لك منه غفران ذنوبك بأن يوفقك للاسلام الجابّ لما قبله، لأن هذا كان قبل أن يعلم أنه عدو لله محتوم بشقاوته بدليل عدم جزمه بعذابه في قوله: {إني أخاف أن يمسك} .
yani bana ihsanda bulunan Rabbimden, önceki günahları silip süpüren İslam'a seni muvaffak kılmak suretiyle günahlarını bağışlamasını isteyeceğim; çünkü bu, onun Allah'ın düşmanı olduğunu ve bedbahtlığının kesinleştiğini bilmesinden önceydi; nitekim {إني أخاف أن يمسك} “Şüphesiz ben korkuyorum sana dokunmasından” sözünde azabın dokunacağına kesin hükmetmemesi de buna delildir.
10466. Metin
ثم علل إقدامه على ذلك إشارة إلى أنه مقام خطر بما له من الإذلال لما له من مزيد القرب فقال: {إنه كان بي} أي في جميع أحوالي {حفيّاً *} أي مبالغاً في إكرامي مرة بعد مرة وكرة إثر كرة، ثم عطف على عدوه بالإحسان وعده بما سأل فيه الهجرة فقال: {وأعتزلكم} أي جميعاً بترك بلادكم؛ وأشار إلى أن من شرط المعبود أن يكون أهلاً للمناداة في الشدائد بقوله: {وما تدعون} أي تعبدون {من دون الله} الذي له الكمال كله، فمن أقبل عليه وحده أصاب، ومن أقبل على غيره فقد خاب ولم يقيد الاعتزال بزمن، بل أشار إلى أنهم ما داموا على هذا الدين فهو معتزل لهم {وأدعوا} أي أعبد {ربي} وحده لاستحقاقه ذلك مني بتفرده بالإحسان إليّ، ثم دعا لنفسه بما نبههم به على خيبة مسعاهم فقال غير جازم بإجابة دعوته وقبول عبادته إجلالاً لربه وهضماً لنفسه: {عسى ألاّ أكون} أي كوناً ثابتاً كأنه احترز بذلك
Sonra O'na olan fevkalade yakınlığından ötürü nazlanmanın getirdiği tehlikeli bir makam olduğuna işaret ederek buna cüretini gerekçelendirdi ve şöyle dedi: {إنه كان بي} “Şüphesiz O, bana karşı”, yani bütün hallerimde, {حفيّاً *} “çok lütufkârdır.” Yani defalarca ve ardı ardına bana ikramda bulunmayı ziyadesiyle sürdürmüştür. Sonra düşmanına ihsanla karşılık verip kendisinden istediği hicreti ona vaat ederek şöyle dedi: {وأعتزلكم} “Ve sizden uzaklaşıyorum”, yani memleketinizi terk ederek hepinizden [uzaklaşıyorum]. Mabudun şartlarından birinin sıkıntılarda kendisine yalvarılmaya layık olması gerektiğine şu buyruğuyla işaret etti: {وما تدعون} “ve yalvarıp yakardıklarınızdan”, yani ibadet ettiklerinizden, {من دون الله} “Allah'tan başka”, bütün kemalatın sahibi olan zatı bırakıp da [taptıklarınızdan]; zira yalnızca O'na yönelen isabet etmiş, O'ndan başkasına yönelen ise hüsrana uğramıştır. Uzaklaşmayı bir zamanla kayıtlamadı; bilakis onlar bu din üzere kaldıkları müddetçe kendisinin onlardan uzak duracağına işaret etti. {وأدعوا} “ve dua edeceğim/kulluk edeceğim”, yani sadece ibadet edeceğim, {ربي} “Rabbime”, bana olan eşsiz ihsanıyla bunu benden hak ettiği için; sonra çabalarının boşa çıktığını onlara hissettirecek şekilde kendi nefsi için dua etti; Rabbine taziminden ve nefsini alçakgönüllü tutmasından ötürü duasının kabul edileceğine ve ibadetinin makbul olacağına kesin hükmetmeyerek şöyle dedi: {عسى ألاّ أكون} “Umarım olmam”, yani sarsılmaz bir oluşla; sanki bununla,
10467. Metin
عما لا بد للأولياء منه في الدنيا من البلاء {بدعاء ربي} المتفرد بالإحسان إلي {شقياً *} كما كنتم أنتم أشقياء بعبادة ما عبدتموه، لأنه لا يجيب دعاءكم ولا ينفعكم ولا يضركم.
dünyada velilerin mutlaka karşılaşacağı belalardan sakınmış gibi oldu, {بدعاء ربي} “Rabbime dua etmekle”, bana olan ihsanında tek olan [Rabbime], {شقياً *} “bedbaht / mahrum.” Tıpkı sizin taptığınız şeylere tapmakla bedbaht olduğunuz gibi; çünkü o ne duanıza icabet eder ne size fayda verir ne de zarar verir.
10468. Metin
ولما رأى من أبيه ومعاشريه ما رأى، عزم على نشر شقة النوى مختاراً للغربة في البلاد على غربة الأضداد، فكان كما قال الإمام أبو سليمان الخطابي رحمة الله:
Babasından ve çevresindekilerden gördüklerini görünce, hasımların gurbetine diyarların gurbetini tercih ederek ayrılık yolculuğuna çıkmaya azmetti; nitekim İmam Ebû Süleymân el-Hattâbî'nin -Allah'ın rahmeti üzerine olsun- dediği gibi oldu:
10469. Metin
وما غربة الإنسان في شقة النوى ... ولكنها والله في عدم الشكل
İnsanın gurbeti uzak yollara düşmek değildir ... Vallahi gurbet, dengini bulamamaktır.
10470. Metin
وإني غريب بين بست وأهلها ... وإن كان فيها أسرتي وبها أهلي
Ben Büst şehrinde ve ahalisi arasında bir garibim ... Orada ailem ve akrabalarım olsa bile.
10471. Metin
وحقق ما عزم عليه؛ ثم بين ﷾ تحقيق رجائه وإجابة دعائه فقال: {فلما اعتزلهم} أي بالهجرة إلى الأرض المقدسة {وما يعبدون} أي على الاستمرار {من دون الله} الجامع لجميع معاني العظمة التي لا ينبغي العبادة لغيره {وهبنا} أي على ما لنا من العظمة {له} كما هو الشأن في كل كن ترك شيئاً لله {إسحاق} ولداً له لصلبه من زوجته العاقر العقيم بعد تجاوزها سن اليأس وأخذه هو في السن إلى حد لا يولد لمثله {ويعقوب} ولداً لإسحاق وخصهما
Ve azmettiği şeyi gerçekleştirdi. Sonra Allah celle celâlühû onun ümidini gerçekleştirdiğini ve duasını kabul ettiğini beyan ederek şöyle buyurdu: {فلما اعتزلهم} “Onlardan uzaklaşınca”, yani Mukaddes Topraklara hicret etmek suretiyle, {وما يعبدون} “ve taptıklarından”, yani sürekli olarak [taptıklarından], {من دون الله} “Allah'tan başka”, ibadetin başkasına asla layık olmadığı bütün azamet manalarını kendisinde toplayan [zatı bırakıp da taptıklarından]; Allah için bir şeyi terk eden herkese lütfedildiği üzere, {وهبنا} “bağışladık”, azametimize yaraşır şekilde, {له} “ona”, {إسحاق} “İshâk'ı”, menopoza girmesinden sonra kısır hanımından kendi sulbünden bir çocuk olarak; kendisi de artık benzerinin çocuğu olmayacak bir yaşa gelmişti; {ويعقوب} “ve Ya'kûb'u”, İshâk'ın çocuğu olarak [bağışladık]. İkisini özellikle,
10472. Metin
بالذكر للزومهما محل إقامته وقيامهما بعد موته بخلافته فيه وأما إسماعيل ﵇ فكان الله سبحانه هو المتولي لتربيته بعد نقله رضيعاً إلى المسجد الحرام وإيحائه به تلك المشاعر العظام فأخروه بالذكر جاعلاً له أصلاً برأسه؛ ثم صرح بما وهب لأولاده جزاء على هجرته فقال: {وكلاًّ} أي منهما {جعلنا نبياً *} عالي المقدار، ويخبر بالأخبار كما جعلنا إبراهيم ﵇ نبياً {ووهبنا لهم} كلهم {من رحمتنا} أي شيئاً عظيماً جداً، بالبركة في الأموال والأولاد وإجابة الدعاء، واللطف في القضاء وغير ذلك من خيري الدنيا والآخرة {وجعلنا لهم} بما لنا من العظمة {لسان صدق عليّاً} أي ذكراً صادقاً رفيع القدر جداً يحمدون به ويثنى عليهم من جميع أهل الملل على كر الأعصار، ومر الليل والنهار، وعبر باللسان عما يوجد به، وفي ذلك ترغيب في الهجرة ثانياً بعد ما رغب فيها بقصة أهل الكهف أولاً، وأشار إليها بقوله في {سبحان} {وقل رب أدخلني مدخل صدق} [الإسراء: ٨٠] الآية.
ikamet ettiği yerde yanında kaldıkları ve vefatından sonra orada halefi olarak vazifeyi sürdürdükleri için andı. İsmâîl'e aleyhisselâm gelince; o henüz bir emzikli iken Mescid-i Harâm'a nakledildikten ve o ulu menasikleri onunla ihya ettikten sonra terbiyesini bizzat Allah Teâlâ üstlenmişti; bu yüzden onu zikri erteleyip müstakil bir asıl kıldı. Sonra hicretine mükâfat olarak evlatlarına bahşettiği şeyleri açıkça belirterek şöyle buyurdu: {وكلاًّ} “Ve her birini”, yani ikisinden her birini, {جعلنا نبياً *} “peygamber yaptık”, kadrini yücelttik ve İbrâhîm'i aleyhisselâm peygamber kıldığımız gibi ona da büyük haberleri bildirdik. {ووهبنا لهم} “Ve onlara bağışladık”, hepsine, {من رحمتنا} “rahmetimizden”, yani mallarda ve evlatlarda bereket, duaların kabulü, kazadaki lütuf ve diğer dünya ve ahiret hayırlarından pek büyük bir şey [bağışladık]. {وجعلنا لهم} “ve onlar için kıldık”, azametimizle, {لسان صدق عليّاً} “yüce bir doğruluk dili (güzel bir nam)”, yani çağlar boyunca, gece ve gündüz akıp gittikçe bütün din mensupları tarafından övülecekleri ve kendilerine senâda bulunulacak çok yüce ve dosdoğru bir nam [kıldık]. Meydana gelen şeyi lisan ile ifade etti. Bunda ilkin Ashâb-ı Kehf kıssasıyla hicrete teşvik edildikten sonra ikinci kez hicrete teşvik vardır; nitekim İsrâ suresindeki şu buyruğuyla da buna işaret etmiştir: {وقل رب أدخلني مدخل صدق} [el-İsrâ: 80] ayeti.
10473. Metin
ولما كان موسى أول من نوه الله بأسمائهم، على لسانه في التوراة، وأظهر محامدهم، وشهر مناقبهم، وتوارث ذلك أبناؤهم منه حتى شاع أمرهم وذاع، وملأ الأسماع، وطار في الأقطار، حتى عم البراري والبحار، عقب ذكرهم بذكره فقال: {واذكر في الكتاب}
Mûsâ, Allah'ın Tevrat'ta diliyle onların isimlerini ilk andığı, övgülerini ortaya koyduğu, menkıbelerini meşhur ettiği ve evlatlarının ondan bunu tevarüs edip nihayet işlerinin yayılıp duyulduğu, kulakları doldurduğu, diyarlarda uçup karaları ve denizleri kapladığı kişi olunca, onların zikrinin hemen ardından onun zikrini getirerek şöyle buyurdu: {واذكر في الكتاب} “Kitap'ta an”,
10474. Metin
أي الذي لا كتاب مثله في الكمال {موسى} أي الذي أنقذ الله به بني إسرائيل من العبودية والذل ختى تمكنوا من آثار آبائهم، وكان موافقاً لأبيه إبراهيم ﵈ في أن كلاً منهما أراد ملك زمانه الذي ادعى الربوبية قتله خوفاً على ملكه منه، فأنجاه الله منه، وأمر موسى أعجب لأنه سبحانه أنجاه من الذبح بالذباح، ثم علل ذكره له بقوله: {إنه كان} أي كوناً عريقاً فيه {مخلصاً} لله تعالى في توحيده وجميع أعماله كما أشارت إليه قراءة الجمهور - من غير كلفة في شيء، في ذلك لأن الله أخلصه له كما في قراءة الكوفيين بالفتح {وكان رسولاً} إلى بني إسرائيل والقبط {نبياً *} ينبئه الله بما يريد من وحيه لينبىء به المرسل إليهم، فيرفع بذلك قدره، فصار الإخبار بالنبوة عنه مرتين: إحداهما في ضمن {رسولاً} والأخرى صريحاً مع إفهام العلو باشتقاقه من النبوة، وبكون النبأ لا يطلق عليه غالباً إلا على خبر عظيم، فصار المراد: رسولاً عالياً مقداره ويخبر بالأخبار الجليلة، وفيه دفع لما يتوهم من أنه رسول عن بعض رسله كما في أصحاب يس؛ وعطف على ذلك دليله الدال على ما صدرت به السورة من الرحمة، فرحمه بتأنيس وحشته وتأهيل غربته بتلذيذه بالخطاب وإعطائه الكتاب
yani kemalde eşi benzeri olmayan Kitap'ta, {موسى} “Mûsâ'yı”, yani Allah'ın kendisiyle İsrâiloğullarını kölelikten ve zilletten kurtarıp nihayet atalarının mirasına kavuşturduğu zatı [an]! O, atası İbrâhîm'e aleyhimesselâm şu hususta benziyordu: Her ikisini de zamanlarının ilahlık iddia eden hükümdarı mülkünden endişe ederek öldürmek istemiş, Allah da ikisini de kurtarmıştı; fakat Mûsâ'nın durumu daha hayret vericiydi, zira Allah Teâlâ onu boğazlayacak olanın eliyle boğazlanmaktan kurtarmıştı. Sonra onu zikretmesini gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {إنه كان} “Şüphesiz o, idi”, yani köklü bir oluşla, {مخلصاً} “ihlaslı kılınmış / ihlaslı”, cumhurun kıraatinin işaret ettiği üzere tevhidinde ve bütün amellerinde Allah Teâlâ'ya ihlasla bağlıydı; Kûfelilerin fetha ile okuyuşunda olduğu gibi Allah onu Kendisi için seçip ihlaslı kıldığı için bu hususta hiçbir külfete girmeksizin [böyleydi]. {وكان رسولاً} “ve bir resul idi”, İsrâiloğullarına ve Kıbtîlere [gönderilmiş], {نبياً *} “bir peygamber.” Gönderildiği kimselere haber vermesi ve böylece kadrinin yücelmesi için Allah'ın vahyiyle dilediği şeyleri kendisine bildirdiği [bir peygamberdi]. Böylece onun peygamberliği iki defa haber verilmiş oldu: Biri {رسولاً} lafzının zımnında, diğeri ise açıkça; bununla birlikte 'nübüvvet' kökünden türemesiyle yücelik manası ve 'nebe' kelimesinin çoğunlukla ancak büyük bir haber için kullanılması da anlaşılmaktadır. Dolayısıyla kastedilen mana şöyle oldu: Mertebesi yüce ve büyük haberleri bildiren bir resul. Bunda Yâsîn ashabında olduğu gibi onun resullerden birinin elçisi olduğu vehmini defetme vardır. Surenin başında yer alan rahmete delalet eden delilini de buna atfederek, yalnızlığını giderip gurbetini şereflendirerek, hitabıyla lezzetlendirip Kitab'ı vererek ona merhamet etti ve,
10475. Metin
فقال: {وناديناه} أي بما لنا من العظمة {من جانب الطور} أي الجانب {الأيمن} فأنبأناه هنالك - حين كان متوجهاً إلى مصر - بأنه رسولنا، ثم واعدناه إليه بعد إغراق آل فرعون، فكان لبني إسرائيل به من العجائب في رحمتهم بإنزال الكتاب، والإلذاذ بالخطاب، من جوف السحاب، وفي إماتتهم لما طلبوا الرؤية، ثم إحيائهم وغير ذلك ما يجل عن الوصف على ما هو مذكور في التوراة، وتقدم كثير منه في هذا الكتاب {وقربناه} بما لنا من العظمة تقريب تشريف حال كونه {نجيّاً *} نخبره من أمرنا بلا واسطة من النجوى وهي السر والكلام بين الاثنين كالسر، والتشاور كما في يوسف ويأتي في المجادلة {ووهبنا له} أي هبة تليق بعظمتنا {من رحمتنا} له لما سألنا {أخاه} أي معاضدة أخيه وبينه بقوله: {هارون} حال كونه {نبياً *} أو هو بدل أي نبوته شددنا به أزره، وقوينا به أمره، وكان يخلفه من قومه عند ذهابه إلى ساحة المناجاة، ومع ذلك فأشركوا بي صورة عجل، فلا تعجب من غرورهم للعرب مع مباشرتهم لهذه العظائم.
şöyle buyurdu: {وناديناه} “Ve ona seslendik”, yani azametimizle, {من جانب الطور} “Tûr'un tarafından”, yani tarafından, {الأيمن} “sağ [tarafından]”. Mısır'a yöneldiği sırada orada ona Bizim elçimiz olduğunu haber verdik; sonra Firavun ailesini boğduktan sonra onunla orası için sözleştik. Kitap indirilmesi, bulutun içinden hitabın lezzetiyle rahmete erdirilmeleri, görmeyi talep ettiklerinde öldürülüp sonra diriltilmeleri gibi Tevrat'ta zikredilen ve bu kitapta birçoğu geçen İsrâiloğullarının onun vasıtasıyla nail olduğu öyle harikalar vardı ki tarif edilemez. {وقربناه} “ve onu yaklaştırdık”, azametimizle bir şereflendirme yakınlaştırmasıyla, {نجيّاً *} “gizlice fısıldaşan/münacatta bulunan biri olarak.” Emrimizden vasıtasız olarak ona haber verdik ki bu da 'necvâ'dır; yani gizli konuşma ve Yûsuf suresinde geçtiği, Mücâdele suresinde de geleceği üzere iki kişi arasında sır ve istişare gibi olan konuşmadır. {ووهبna له} -> {ووهبنا له} “Ve ona bağışladık”, azametimize yaraşır bir bağışla, {من رحمتنا} “rahmetimizden”, Bizden istediğinde ona merhameten, {أخاه} “kardeşi”, yani kardeşinin desteğini; bunu da şu buyruğuyla açıkladı: {هارون} “Hârûn'u”, {نبياً *} “bir peygamber olarak”, veya bu bedeldir; yani onun peygamberliğiyle pazusunu kuvvetlendirdik, işini güçlendirdik. Münâcât meydanına gittiğinde kavmi arasında onun yerine vekâlet ediyordu; bütün bunlara rağmen kavmi bir buzağı heykeline şirk koştular. Dolayısıyla bu büyük hadiseleri bizzat yaşadıkları halde onların Arapları aldatmasına şaşma!