Tâhâ

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

10567. Metin

مقصودها الإعلام بإمهال المدعوين والحلم عنهم والترفق بهم إلى أن يكونوا أكثر الأمم، زيادة في الشرف داعيهم ﷺ ، وعلى هذا المقصد الشريف دل اسمها بطريق الرمز والإشارة، لتبيين أهل الفطنة والبصارة، وذلك بما في أولها من الحروف المقطعة، وذلك أنه لما كان ختام سورة مريم حاملاً على الخوف من أن تهلك أمته ﷺ قبل ظهور أمره الذي أمر الله به ةاشتهار دعوته، لقلة من آمن به منهم، ابتدأه سبحانه بالطاء إشارة بمخرجها الذي هو من رأس اللسان وأصول الثنيتين العليين إلى قوة أمر وانتشاره، وعلوه وكثرة أتباعه، لأن هذا المخرج أكثر المخارج حروفاً، وأشدها حركة وأوسعها انتشاراً، وبما فيها من صفات الجهر والإطباق والاستعلاء والقلقلة إلى انقلاب ما هو فيه من الإسرار جهراً، وما هو فيه من الرقة فخامة، لأنها من حروف التفخيم، وأنه يستعلي أمره، وينتشر ذكره، حتى يطبق جميع الوجود ويقلقل سائر الأمم، ولكن يكون ذلك.

Bu surenin maksadı; kendilerini davet eden peygamberlerinin (sallallâhu aleyhi ve sellem) şerefini artırmak üzere, davet edilenlere süre tanındığını, onlara hilm ile muamele edildiğini ve ümmetlerin en kalabalığı oluncaya kadar kendilerine yumuşak davranıldığını bildirmektir. Bu yüce maksada, basiret ve anlayış sahiplerine açıklamak üzere surenin ismi de remiz ve işaret yoluyla delalet etmiştir. Bu da surenin başındaki hurûf-ı mukattaa ile gerçekleşmiştir. Şöyle ki: Meryem Suresi'nin sonu, kendisine iman edenlerin azlığı sebebiyle, Allah'ın emrettiği davası ortaya çıkıp yayılmadan önce onun (sallallâhu aleyhi ve sellem) ümmetinin helak olacağı korkusunu hissettirince; Yüce Allah, dilin ucu ile üst ön dişlerin diplerinden çıkan 'Tâ' (ط) harfiyle başlamıştır. Bu harfin mahreciyle davasının gücüne, yayılmasına, yüceliğine ve tâbilerinin çokluğuna işaret edilmiştir; zira bu mahreç harfi en çok, hareketi en şiddetli ve yayılması en geniş olan mahreçtir. Ayrıca onda bulunan cehr, ıtbak, isti'lâ ve kalkale sıfatlarıyla da, içinde bulunduğu gizliliğin açıklığa, zayıflığın ise tefhîm harflerinden olduğu için büyüklüğe ve heybete dönüşeceğine, davasının yükseleceğine, şanının yayılacağına, hatta bütün varlığı kaplayıp diğer milletleri sarsacağına işaret edilmiştir. Fakat bu durum,

10568. Metin

بما تشير إليه الهاء بمخرجها من أقصى الحلق.

boğazın en alt kısmından çıkan 'Hâ' (هـ) harfinin mahrecinin işaret ettiği şeyle olacaktır.

10569. Metin

على حد بعده من طرف اللسان مع طول كبير وتماد كثير، وبما فيها من صفات الهمس والرخاوة والانفتاح والاستفال والخفاء مع مخافته وضعف كبير، وهدوء وخفاء عظيم، ومقاساة شدائد كبار، مع نوع فخامة واشتهار، وهو وإن كان اشتهاراً يسيراً يغلب هذا الضعف كله وإن كان قوياً شديداً، وقراءة الإمالة للهاء تشير إلى شدة الضعف، وقراءة التفخيم.

Bu da dilin ucundan son derece uzak olmasıyla birlikte uzun bir zaman ve büyük bir mühletle gerçekleşir. Ayrıca onda bulunan hems, rihvet, infitâh, istifâl ve hafâ sıfatlarıyla; gizlilik, büyük bir zayıflık, sükûnet, derin bir örtülülük ve büyük zorluklara katlanmanın yanında bir tür heybet ve şöhret bulunmasına işaret eder. Bu şöhret az bile olsa, ne kadar güçlü ve şiddetli olursa olsun bu zayıflığın tamamına galip gelir. 'Hâ' harfinin imâle ile okunması zayıflığın şiddetine, tefhim ile okunması ise

10570. Metin

وهي الأكثر القراء.

-ki kurrânın çoğunluğunun kıraatidir-

10571. Metin

مشيرة إلى فخامة القدر وقوة الأمر، بما لهما من الانتفاخ، وإن رئي أنه ليس كذلك (إنه ليخافهملك بني الأصفر) وإن كان معنى الحرفين: يا رجل، فهو إشارة إلى قوته وعلو قدره، وفخامة ذكره، وانتشار أتباعه وعموم أمره، وإن كانا إشارة إلى وطء الأرض فهو إلاحة إلى قوة التمكن وعظيم القدرة وبعدد الصيت حتى تصير كلها ملكاً له ولأتباعه، وملكاً لأمرائه واشياعه.

kabarmaları sebebiyle kadrin büyüklüğüne ve işin kuvvetine işaret etmektedir; her ne kadar öyle değilmiş gibi görünse de (muhakkak ki Benî Asfar'ın [Bizans] kralı ondan korkmaktadır). Eğer iki harfin anlamı "Ey adam!" demek ise, bu onun gücüne, kadrinin yüceliğine, şanının büyüklüğüne, tâbilerinin yayılmasına ve davasının umumi oluşuna bir işarettir. Şayet yere basmaya (vat') işaret ise, tam bir hâkimiyete, büyük bir kudrete ve şöhretin yayılmasına işarettir; öyle ki sonunda yeryüzünün tamamı ona, tâbilerine, emirlerine ve taraftarlarına mülk olacaktır.

10572. Metin

والله أعلم.

Doğrusunu Allah bilir.

10573. Metin

وذكر ابن الفرات في تأريخه أن هحر الحبشة كانت قي السنة الثامنة من المبعث فالظاهر.

İbnü'l-Furât tarihinde Habeşistan hicretinin bi'setin sekizinci yılında olduğunu zikretmiştir. Zahir olan odur ki,

10574. Metin

على ما يأتي في إسلام عمر ﵁ أن نزول هذه السورة أو أولها كان قرب هجرة الحبشة، فيكون سبحانه قد رمز له ﷺ على ما هو

Ömer'in (radıyallâhu anh) İslam'a girişi bahsinde geleceği üzere bu surenin veya baş tarafının inişi Habeşistan hicretine yakın bir zamanda idi. Böylece Yüce Allah, dostların sohbetinde açık hitaptan daha tatlı olan bir yöntemle,

10575. Metin

ألذ في محادثة الأحباب، من صريح الخطاب، بعدد مسمى الطاء إلى أن وهن الكفار الوهن الشديد.

ona (sallallâhu aleyhi ve sellem) 'Tâ' harfinin ebced değeriyle kâfirlerin son derece zayıf düşeceğine remzetmiştir.

10576. Metin

يقع في السنة التاسعة من نزولها، وذلك في غزوة بدر الموعد في سنة أربع من الهجرة، وبعدد اسمها إلى أن الفتح الأول يكون في السنة الحاية عشر من نزولها، وذلك في عمرة الحديبية في ذي القعدة سنة ست من الهجرة عند نزول سورة الفتح، ورمز له بعدد مسمى الهاء إلى أن مبدأ النصرة بالهجرة في السنة الخامسة من نزولها، وبعدد اسمها إلى أن نصرة بالفعل يعق في السنة السابعة من نزولها، وذلك في غزوة بدر الكبرى في السنة الثانية من الهجرة، وبعدد حرفي اسمها لا بعدد اسميها إلى أنه في السنة الثالثة عشر من نزولها يكون بفتح الأكبر بالاستعلاء على مكة المشرفة التي كان سبباً قريباً للاستعلاء على جميع الأرض، وذلك في أواخرها في رمضان سنة ثمان من الهجرة، وكان تمتمه بفتح الطائف بإرسال وفدهم وإسلامهم وهدم طاغيتهم في سنة تسع، وهي السنة الرابعة عشرة، وبعدد اسميهما إلى أن تطبيق أكثر الأرض بالإسلام يكون في السنة الثامنة عشرة من نزولها، وذلك بخلافة عمر ﵁ في السنة الثالثة عشر من الهجرة.

Bu da nüzulünün dokuzuncu yılında, yani hicretin dördüncü yılındaki Bedrü'l-Mev'id Gazvesi'nde gerçekleşmiştir. 'Tâ' isminin [harf] değeriyle ise ilk fethin nüzulünün on birinci yılında olacağına işaret etmiştir; bu da hicretin altıncı yılı Zilkade ayındaki Hudeybiye Umresi'nde Fetih Suresi'nin inişi esnasındadır. 'Hâ' harfinin ebced değeriyle yardımın başlangıcının nüzulünün beşinci yılındaki hicretle olacağına, 'Hâ' isminin [harf] değeriyle de fiilî yardımın nüzulünün yedinci yılında, yani hicretin ikinci yılındaki Bedr-i Kübrâ Gazvesi'nde vuku bulacağına işaret etmiştir. İki harfin isimlerinin harf sayısıyla değil de kendi sayısıyla, nüzulünün on üçüncü yılında, yeryüzünün tamamına hâkim olmanın yakın sebebi olan Mekke-i Mükerreme'nin fethiyle en büyük fethin gerçekleşeceğine işaret etmiştir; bu da hicretin sekizinci yılı Ramazan ayının sonlarındadır. Bunun tamamlanması ise hicretin dokuzuncu yılında, yani [nüzulün] on dördüncü yılında Taif heyetinin gönderilmesi, Müslüman olmaları ve putlarının yıkılmasıyla gerçekleşmiştir. İki isminin [harf] değerleriyle de yeryüzünün çoğunun İslam ile kaplanmasının nüzulünün on sekizinci yılında, yani hicretin on üçüncü yılındaki Ömer'in (radıyallâhu anh) hilafetiyle olacağına remzetmiştir.

10577. Metin

والله أعلم.

Doğrusunu Allah bilir.

10578. Metin

) بسم (الواسع الحلم التام القدرة) الله (الملك الأعظم) الرحمن (

(Geniş hilm ve tam kudret sahibi) İsmiyle; (en büyük Hükümran olan) Allah'ın; (asıl nimetinde

10579. Metin

الذي استوى في أصل نعمته جميع خلقه) الرحيم (الذي أتم النعمة على أهل توفيقه ولطفه) طه

bütün yarattıklarını eşit kılan) Rahmân'ın; (muvaffakiyet ve lütuf ehline nimetini tamamlayan) Rahîm'in. Tâ Hâ.

10580. Metin

{طه*} أي تخلص بالغ من كل ما يخشى وظهر عظيم وطيب منتشر في كل قطر إلى نهاية الوطن الذي هو التاسع، ممن له الإحاطة التامة بكل غيب، وإليه يرجع الأمر كله، كما اجتمعت أسماؤه كلها في غيب هو الذي جعل العزة للمهتدين والهدى للمتقين.

{طه*} “Tâ Hâ.” Yani, korkulan her şeyden tam bir kurtuluş, büyük bir üstünlük ve vatanın en uç noktası olan dokuzuncu sınıra kadar her beldede yayılan güzel bir koku; bütün gaybı eksiksiz kuşatan ve bütün işlerin kendisine döndüğü Zât'tandır. Nitekim O'nun bütün isimleri gaybda toplanmıştır; hidâyete erenlere izzeti, takva sahiplerine de hidâyeti veren O'dur.

10581. Metin

هذه السورة والتي قبلها من أقدم السور المكية، قال هشام في تهذيب السيرة: قال ابن اسحاق: حدثني محمد بن مسلم الزهري عن أبي بكر بن عبد الرحمن بن الحارث بن هشام المخزومي عن أم سلمة بنت أم أمية بن المغيرة زوج النبي ﷺ قال: قالت: لما نزلنا بأرض الحبشة جاورنا بها خير جار النجاشي، أمنا على ديننا وعبدنا الله ﵎ لا نؤذى ولا نسمع شيئاً نكرهه، فلما بلغ ذلك قريشاً ائتمروا بينهم. فذكر إرسالهم إليه بهدايا ليردهم إليه، وأن بطارقته كلموه في ذلك، وأنه أبى حتى يسمع كلامهم، وأنه طلبهم فأجمع أمرهم على أن يقولوا الحق كائناً فيه ما كان، فدخلوا وقد دعا النجاشي أساقفته فنشروا مصاحفهم حوله فقال لهم: ما هذا الدين الذي فارقتم به

Bu sure ve bundan önceki sure Mekkî surelerin en eskilerindendir. Hişâm Tehzîbü's-Sîre'de şöyle demiştir: İbn İshak dedi ki: Bana Muhammed b. Müslim ez-Zührî, Ebû Bekr b. Abdirrahman b. el-Hâris b. Hişâm el-Mahzûmî'den, o da Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) eşi Ümmü Seleme binti Ümeyye b. el-Mugîre'den rivayetle dedi ki: Şöyle anlattı: "Habeşistan topraklarına vardığımızda orada en hayırlı komşu olan Necaşî'ye komşu olduk. Dinimiz konusunda emniyette olduk, Allah Teâlâ'ya ibadet ettik; incitilmedik ve hoşlanmadığımız hiçbir şey işitmedik. Bu durum Kureyş'e ulaşınca aralarında müşavere ettiler." Sonra onları geri getirmesi için Necaşî'ye hediyeler gönderdiklerini, patriklerinin bu hususta Necaşî ile konuştuklarını, onun ise [Müslümanların] sözlerini bizzat işitmedikçe [teslim etmeyi] reddettiğini ve onları huzuruna çağırttığını anlattı. Bunun üzerine [Müslümanlar], sonuç ne olursa olsun doğruyu söylemek üzere fikir birliğine vardılar. İçeri girdiklerinde Necaşî piskoposlarını çağırmıştı ve onlar da Mushaflarını onun etrafında açmışlardı. Necaşî onlara: "Uğruna

10582. Metin

قومكم ولم تدخلوا به في دين أحد من هذه الملل. قالت: فكان الذي كلمه جعفر بن أبي طالب ﵁ فقال: أيها الملك! كنا قوماً أهل جاهلية، نعبد الأصنام، ونأكل الميتة، ونأتي الفواحش، ونقطع الأرحام، ونسيء الجوار، ويأكل القوي منا الضعيف، فكنا على ذلك حتى بعث الله إلينا رسولاً منا نعرف نسبه وصدقه وأمانته وعفافه، فدعانا إلى الله لنوحده ونعبده ونخلع ما كنا نعبد نحن وآباؤنا من دونه من الحجارة والأوثان، وأمرنا بصدق الحديث، وأداء الأمانة، وصلة الرحم وحسن الجوار، والكف عن المحارم والدماء، ونهانا عن الفواحش، وقول الزور، وأكل مال اليتيم. وقذف المحصنة، وأمرنا أن نعبد الله وحده لا نشرك به شيئاً، وأمرنا بالصلاة والزكاة والصيام. قالت: فعدد عليه أمور الإسلام. فصدقناه وآمنا به، فعدا علينا قومنا فعذبونا وفتنونا عن ديننا ليردونا إلى عبادة الأوثان. فلما قهرونا وظلمونا خرجنا إلى بلادك، واخترناك على من سواك، ورجونا أن لا نظلم عندك أيها الملك! فقال له النجاشي: هل معك مما جاء به عن الله شيء؟ فقال له جعفر: نعم! فقال له النجاشي: فاقرأه عليّ فقرأ عليه صدراً من كهيعص، فبكى والله النجاشي حتى أخضل لحيته وبكى أساقفته حتى أخضلوا مصاحفهم حين سمعوا ما تلا

kavminizden ayrıldığınız ve bu dinlerden hiçbirinin dinine girmediğiniz bu din nedir?" dedi. [Ümmü Seleme] dedi ki: Onunla konuşan Ca'fer b. Ebî Tâlib (radıyallâhu anh) idi ve şöyle dedi: "Ey Hükümdar! Biz cahiliye ehli bir kavimdik; putlara tapar, leş yer, hayasızlıklar yapar, akrabalık bağlarını koparır, komşuluk hakkını gözetmez ve aramızda güçlü olan zayıfı ezerdi. Allah bize aramızdan soyunu, doğruluğunu, emanetini ve iffetini bildiğimiz bir elçi gönderene kadar bu haldeydik. O bizi, Allah'ı birleyip O'na ibadet etmeye, bizim ve atalarımızın O'ndan başka taptığı taşları ve putları terk etmeye davet etti. Bize doğru söylemeyi, emanete riayet etmeyi, akrabayı gözetmeyi, güzel komşuluğu, haramlardan ve kan dökmekten sakınmayı emretti. Bizi hayasızlıklardan, yalan sözden, yetim malı yemekten ve namuslu kadınlara iftira atmaktan nehyetti. Bize yalnızca Allah'a ibadet etmeyi, O'na hiçbir şeyi ortak koşmamayı, namaz kılmayı, zekât vermeyi ve oruç tutmayı emretti." [Ümmü Seleme] dedi ki: Ona İslam'ın emirlerini saydı. "Biz de onu tasdik ettik, ona iman ettik. Bunun üzerine kavmimiz bize düşmanlık etti; bizi putlara ibadete geri döndürmek için azap edip dinimizden döndürmeye çalıştılar. Bize baskı yapıp zulmettiklerinde senin memleketine çıktık, seni başkalarına tercih ettik ve senin yanında zulme uğramayacağımızı umduk ey Hükümdar!" Bunun üzerine Necaşî ona: "Allah'tan getirdiği şeylerden yanında bir şey var mı?" dedi. Ca'fer de ona: "Evet!" dedi. Necaşî: "Onu bana oku" deyince, ona Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd'ın başından okudu. Allah'a yemin olsun ki Necaşî sakalı ıslanana kadar ağladı; piskoposları da kendilerine okunanı işittiklerinde

10583. Metin

عليهم؛ ثم قال النجاشي: إن هذا والذي جاء به موسى ليخرج من مشكاة واحدة، ثم ذكر تأمينه لهم ورد هدايا قريش ورسلهم خائبين. وقال ابن هشام: وقال ابن إسحاق: فحدثني عبد الرحمن بن الحارث بن عبد الله بن عياش بن أبي ربيعة عن عبد العزيز بن عبد الله بن عامر بن ربيعة عن أمه أم عبد الله بنت أبي حثمة ﵂ قالت: والله! إنا لنترحل إلى أرض الحبشة وقد ذهب عامر ﵁ في بعض حاجاتنا إذ أقبل عمر بن الخطاب حتى وقف عليّ وهو على شركه، وكنا نلقى منه البلاء أذى لنا وشدة علينا، فقال: إنه الانطلاق يا أم عبد الله؟ قلت: نعم! والله لنخرجن في أرض الله، آذيتمونا وقهرتمونا حتى يجعل الله لنا مخرجاً، فقال: صحبكم الله، ورأيت له رقة لم أكن أراها، ثم انصرف وقد أحزنه فيما أرى خروجنا، فجاء عامر ﵁ بحاجته تلك فقلت له: يا أبا عبد الله! لو رأيت عمر آنفاً ورقته وحزنه علينا! قال: أطمعت في إسلامه؟ قلت: نعم! قال: لايسلم الذي رأيت حتى يسلم حمار الخطاب.

Mushaflarını ıslatacak kadar ağladılar. Sonra Necaşî: "Şüphesiz bu ve Musa'nın getirdiği şey aynı kandilden çıkmaktadır" dedi. Sonra [Ümmü Seleme], Necaşî'nin kendilerine eman verdiğini, Kureyş'in hediyelerini ve elçilerini eli boş geri çevirdiğini zikretti. İbn Hişâm dedi ki: İbn İshak şöyle dedi: Bana Abdurrahman b. el-Hâris b. Abdillah b. Ayyâş b. Ebî Rebîa, Abdülazîz b. Abdillâh b. Âmir b. Rebîa'dan, o da annesi Ümmü Abdillâh bint Ebî Hasme'den (radıyallâhu anhâ) rivayetle anlattı; o şöyle dedi: "Vallahi biz Habeşistan topraklarına göç etmek üzere hazırlanıyorduk; Âmir (radıyallâhu anh) bazı ihtiyaçlarımız için gitmişti ki Ömer b. el-Hattâb çıkageldi ve başımda durdu; o sırada henüz müşrikti. Biz ondan bize yaptığı eziyet ve sertlik sebebiyle büyük sıkıntı çekerdik. 'Ayrılık vakti mi ey Ümmü Abdillâh?' dedi. Ben de: 'Evet, vallahi Allah'ın arzına çıkacağız; Allah bize bir çıkış yolu gösterene kadar bize eziyet ettiniz ve baskı yaptınız' dedim. O da: 'Allah sizinle olsun' dedi ve onda daha önce hiç görmediğim bir yumuşaklık gördüm. Sonra gördüğüm kadarıyla gidişimiz kendisini üzmüş bir halde dönüp gitti. Âmir (radıyallâhu anh) o ihtiyacını giderip gelince ona: 'Ey Ebû Abdillâh! Az önce Ömer'i, onun bize karşı yumuşaklığını ve hüznünü bir görseydin!' dedim. O: 'Onun Müslüman olmasını mı umuyorsun?' dedi. Ben: 'Evet!' dedim. O da: 'Gördüğün o adam, Hattâb'ın eşeği Müslüman olmadıkça Müslüman olmaz' dedi."

10584. Metin

يأساً منه. لما كان يرى من غلظته وقسوته عن الإسلام، قال ابن إسحاق: وكان إسلام عمر فيما بلغني أن أخته فاطمة بنت الخطاب، وكانت عند سعيد بن زيد بن عمرو بن نفيل ﵃، وكانت قد أسلمت وأسلم زوجها سعيد بن زيد وهم مستخفون بإسلامهم من عمر، وكان نعيم بن عبد الله بن النحام. رجل من قومه بني عدي بن كعب. قد أسلم ﵁،

İslam'a karşı gösterdiği kabalık ve katılıktan ötürü ondan ümidini kestiği için [böyle demişti]. İbn İshak dedi ki: Bana ulaştığına göre Ömer'in Müslüman oluşu şöyle gerçekleşti: Kız kardeşi Fâtıma bint el-Hattâb, Saîd b. Zeyd b. Amr b. Nüfeyl (radıyallâhu anhümâ) ile evliydi. O ve kocası Saîd b. Zeyd Müslüman olmuşlardı ve İslamlarını Ömer'den gizliyorlardı. Kavmi Benî Adiy b. Ka'b'dan Nuaym b. Abdillâh en-Nahhâm (radıyallâhu anh) da Müslüman olmuştu,

10585. Metin

وكان أيضاً يستخفي بإسلامه فرقاً من قومه، وكان خباب بن الأرت ﵁ يختلف إلى فاطمة بنت الخطاب ﵂ يقرئها القرآن، فخرج عمر يوماً متوشحاً بسيفه يريد رسول الله ﷺ ورهطاً من أصحابه ﵃ قد ذكروا له أنهم قد اجتمعوا في بيت عند الصفا وهم قريب من أربعين ما بين رجال ونساء، ومع رسول الله ﷺ عمه حمزة بن عبد المطلب وأبو بكر بن أبي قحافة الصديق وعلي بن أبي طالب في رجال من المسلمين ﵃ أجمعين ممن كان أقام مع رسول الله ﷺ بمكة ولم يخرج فيمن خرج إلى أرض الحبشة، فلقيه نعيم بن عبد الله ﵁ فقال: أين تريد يا عمر؟ قال أريد محمداً هذا الصابىء الذي فرق أمر قريش وسفه أحلامها وعاب دينها وسب آلهتها فأقتله، فقال له نعيم ﵁: والله! لقد غرتك نفسك من نفسك ياعمر! أترى بني عبد مناف تاركيك تمشي على الأرض وقد قتلت محمداً! أفلا ترجع إلى أهل بيتك فتقيم أمرهم؟ قال: وأيّ أهل بيتي؟ قال: ختنك وابن عمك سعيد بن زيد بن عمرو وأختك فاطمة بنت الخطاب فقد والله أسلما وتابعا محمداً على دينه فعليك بهما فرجع عمر عامداً إلى أخته وختنه وعندهما خباب بن الأرت ﵁ وعنهما، معه صحيفة فيها طه يقرئهما إياها، فلما سمعوا حس عمر تغيب

o da kavminden korktuğu için İslam'ını gizliyordu. Habbâb b. el-Eret (radıyallâhu anh) ise Fâtıma bint el-Hattâb'a (radıyallâhu anhâ) gidip gelir, ona Kur'an okuturdu. Bir gün Ömer, kılıcını kuşanmış olarak Resûlullah'ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve Safâ yakınlarındaki bir evde toplandıkları kendisine bildirilen, kadın ve erkek yaklaşık kırk kişi civarındaki ashâbını (radıyallâhu anhüm) hedefleyerek yola çıktı. Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) yanında amcası Hamza b. Abdilmuttalib, Ebû Bekr b. Ebî Kuhâfe es-Sıddîk, Ali b. Ebî Tâlib ve Resûlullah ile birlikte Mekke'de kalıp Habeşistan'a gidenlerle birlikte çıkmayan Müslümanlardan bir grup adam (radıyallâhu anhüm ecmaîn) bulunuyordu. Nuaym b. Abdillâh (radıyallâhu anh) onunla karşılaştı ve: "Nereye gidiyorsun ey Ömer?" dedi. Ömer: "Kureyş'in işini bölen, akıllarını beyinsizlik sayan, dinlerini ayıplayan ve ilahlarına söven şu Sâbiî Muhammed'i bulup öldürmek istiyorum!" dedi. Nuaym (radıyallâhu anh) ona: "Vallahi ey Ömer, nefsin seni fena halde aldatmış! Sen Muhammed'i öldürdükten sonra Abdümenâfoğullarının seni yeryüzünde serbestçe dolaşmaya bırakacağını mı sanıyorsun? Kendi ev halkına dönüp onların işini düzeltsene!" dedi. Ömer: "Hangi ev halkım?" dedi. Nuaym: "Enişten ve amcanın oğlu Saîd b. Zeyd b. Amr ile kız kardeşin Fâtıma bint el-Hattâb! Vallahi ikisi de Müslüman oldu ve dininde Muhammed'e tâbi oldular; sen asıl onlarla ilgilen!" dedi. Bunun üzerine Ömer doğruca kız kardeşine ve eniştesine yöneldi. Yanlarında Habbâb b. el-Eret (radıyallâhu anhüm) vardı ve elinde içinde Tâ Hâ [suresi] bulunan bir sahife ile onlara Kur'an okutuyordu. Ömer'in sesini duyduklarında Habbâb

10586. Metin

خباب بن الأرت ﵁ في مخدع لهم أو في بعض البيت، وأخذت فاطمة بنت الخطاب ﵂ الصحيفة فجعلتها تحت فخذها، وقد سمع عمر حين دنا من البيت قراءة خباب عليهما، فلما دخل قال: ما هذه الهينمة التي سمعت؟ قالا له: ما سمعت شيئاً؟ قال: بلى! والله لقد أخبرت أنكما تابعتما محمداً على دينه، وبطش بختنه سعيد بن زيد ﵁ فقامت إليه أخته فاطمة بنت الخطاب لتكفه عن زوجها فضربها فشجها، فلما فعل ذلك قالت له أخته وختنه ﵄: نعم! قد أسلمنا وآمنا بالله ورسوله، فاصنع ما بدا لك! فلما رأى عمر ما بأخته من الدم ندم على ما صنع فارعوى وقال لأخته: أعطيني هذه الصحيفة التي سمعتكم تقرؤون آنفاً أنظر ما هذا الذي جاء به محمد؟ وكان عمر كاتباً، فلما قال ذلك قالت له أخته: إنا نخشاك عليها، قال: لاتخافي، وحلف لها بآلهته ليردنها إذا قرأها إليها، فلما قال ذلك طمعت في إسلامه فقالت: يا أخي! إنك نجس على شركك، وإنه لا يمسها إلا الطاهر، فقام عمر فاغتسل فأعطته الصحيفة وفيها طه فقرأها، فلما قرأ منها صدراً قال: ما أحسن هذا الكلام وأكرمه! فلما سمع ذلك خباب ﵁ خرج إليه فقال له: يا عمر! والله إني لأرجو أن يكون الله قد خصك بدعوة نبيه ﷺ فإني سمعته أمس وهو يقول: اللهم! أيد الإسلام بأبي الحكم بن هشام أو بعمر بن الخطاب فالله الله يا عمر! فقال له عمر عند ذلك: فدلني

b. el-Eret (radıyallâhu anh) evdeki küçük bir odaya ya da evin bir köşesine saklandı. Fâtıma bint el-Hattâb (radıyallâhu anhâ) ise sahifeyi alıp uyluğunun altına sakladı. Ömer eve yaklaştığında Habbâb'ın onlara okuyuşunu duymuştu. İçeri girince: "İşittiğim bu fısıltı nedir?" dedi. İkisi: "Bir şey işitmedin" dediler. Ömer: "Hayır! Vallahi sizin Muhammed'e dininde tâbi olduğunuz bana haber verildi!" dedi ve eniştesi Saîd b. Zeyd'in (radıyallâhu anh) üzerine çullandı. Kız kardeşi Fâtıma bint el-Hattâb kocasını kurtarmak için ayağa kalkınca Ömer ona vurup başını yardı. Ömer bunu yapınca kız kardeşi ve eniştesi (radıyallâhu anhümâ): "Evet! Müslüman olduk; Allah'a ve Resûlüne iman ettik, artık ne yapacaksan yap!" dediler. Ömer kız kardeşindeki kanı görünce yaptığına pişman oldu, yumuşadı ve kız kardeşine: "Az önce okuduğunuzu işittiğim şu sahifeyi bana verin de Muhammed'in ne getirdiğine bir bakayım" dedi. Ömer okuma yazma bilirdi. O böyle deyince kız kardeşi: "Ona zarar vermenden korkarız" dedi. Ömer: "Korkma" dedi ve okuduktan sonra onu kendisine geri vereceğine dair ilahları üzerine yemin etti. Ömer böyle deyince kız kardeşi onun Müslüman olmasını umarak: "Ey kardeşim! Sen şirkin üzere necissin (murdarsın); ona ancak temiz olanlar dokunabilir" dedi. Ömer kalkıp yıkandı; bunun üzerine ona içinde Tâ Hâ bulunan sahifeyi verdi. Ömer onu okudu; surenin baş kısmını okuyunca: "Bu söz ne kadar güzel ve ne kadar yüce!" dedi. Habbâb (radıyallâhu anh) bunu duyunca yanına çıkıp ona şöyle dedi: "Ey Ömer! Vallahi Allah'ın seni Nebîsi'nin (sallallâhu aleyhi ve sellem) duasına mazhar kılmış olmasını umuyorum; zira dün onun: 'Allahım! İslam'ı Ebü'l-Hakem b. Hişâm veya Ömer b. el-Hattâb ile teyit et' dediğini duydum. Allah'tan kork, Allah'tan ey Ömer!" Bunun üzerine Ömer ona: "Beni

10587. Metin

يا خباب على محمد حتى آتيه فأسلم، فقال له خباب: هو في بيت عند الصفا، معه فيه نفر من أصحابه، فأخذ عمر سيفه فتوحشه ثم عمد إلى رسول الله ﷺ وأصحابه فضرب عليهم الباب، فلما سمعوا صوته قام رجل من أصحاب رسول الله ﷺ فنظر من خلال الباب فرآه متوحشاً السيف فرجع إلى رسول الله ﷺ وهو فزع فقال: يا رسول الله! هذا عمر بن الخطاب متوحشاً السيف! فقال حمزة بن عبد المطلب ﵁: فأذن له، فإن كان جاء يريد خيراً بذلناه له، وإن كان جاء يريد شراً قتلناه بسيفه، فقال رسول الله ﷺ: ائذن له، فأذن له الرجل ونهض إليه رسول الله ﷺ حتى لقيه في الحجرة فأخذ بحجزته أو بمجمع ردائه ثم جبذه جبذة شديدة وقال: ما جاء بك يا ابن الخطاب! فوالله ما أرى أن تنتهي حتى ينزل الله بك قارعة، فقال عمر: يا رسول الله! جئتك لأومن بالله وبرسوله وبما جاء من عند الله، فكبر رسول الله ﷺ تكبيرة عرف أهل البيت من أصحاب رسول الله ﷺ أن عمر قد أسلم، فتفرق أصحاب الرسول ﷺ من مكانهم، وقد عزّوا في أنفسهم حين أسلم عمر بن الخطاب مع إسلام حمزة ﵄، وعرفوا أنهما سيمنعان رسول الله ﷺ وينتصفون

ey Habbâb, Muhammed'e götür de yanına varıp Müslüman olayım" dedi. Habbâb ona: "O, Safâ yanındaki bir evdedir, yanında ashabından birkaç kişi vardır" dedi. Ömer kılıcını alıp kuşandı, sonra Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashabına yönelip kapılarını çaldı. Sesini duyduklarında Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabından bir adam kalkıp kapının aralığından baktı ve onu kılıcını kuşanmış halde gördü. Korku içinde Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) dönerek: "Ey Allah'ın Resûlü! Bu, kılıcını kuşanmış Ömer b. el-Hattâb'dır!" dedi. Hamza b. Abdilmuttalib (radıyallâhu anh): "Ona izin ver; eğer hayır murat ederek geldiyse ona hayır veririz, şayet şer murat ederek geldiyse onu kendi kılıcıyla öldürürüz" dedi. Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem): "Ona izin ver" buyurdu. Adam ona izin verdi; Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) ona doğru kalkıp odada karşıladı, kuşağından veya ridasının yakasından tutup şiddetle sarstı ve: "Seni buraya ne getirdi ey Hattâb oğlu! Vallahi Allah sana bir felaket indirmeden vazgeçeceğini sanmıyorum!" buyurdu. Ömer: "Ey Allah'ın Resûlü! Ben sana; Allah'a, Resûlüne ve Allah katından gelenlere iman etmek için geldim" dedi. Bunun üzerine Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) öyle bir tekbir getirdi ki evdeki ashabı Ömer'in Müslüman olduğunu anladılar. Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) ashabı bulundukları yerden dağıldılar; Hamza'nın İslam'ının yanında Ömer b. el-Hattâb da (radıyallâhu anhümâ) Müslüman olunca kendilerinde bir izzet hissettiler ve bu ikisinin Resûlullah'ı (sallallâhu aleyhi ve sellem) koruyacağını ve

10588. Metin

بهما من عدوهم، فهذا حديث الرواة من أهل المدينة عن أسلام عمر ﵁ حين أسلم.

onlar sayesinde düşmanlarına karşı haklarını alacaklarını anladılar. İşte bu, Ömer'in (radıyallâhu anh) Müslüman olduğu zamana dair Medine ehli râvilerinin rivayetidir.

10589. Metin

وكان إسلام عمر بعد إسلام حمزة ﵄ بثلاثة أيام، كما ثبت ذلك في حاشية شرح العقائد عن فوائد تمام الرازي، وصفوة الصفوة لابن الجوزي؛ قال ابن هشام: قال ابن إسحاق: وحدثني نافع مولى عبد الله بن عمر ﵄ قال: لما أسلم عمر قال: أي قريش أنقل للحديث؟ قال: قيل له: جميل بن معمر الجمحي، فغدا عليه، قال عبد الله بن عمر ﵄: وغدوت أتبع أثره وأنظر ما يفعل وأنا غلام أعقل كل ما رأيت حتى جاءه فقال له: أعلمت يا جميل أني أسلمت ودخلت في دين محمد؟ قال: فوالله ما راجعه حتى قام يجر رداءه. واتبعه عمر ﵁ واتبعت أبي حتى إذا قام على باب المسجد صرخ بأعلى صوته: يا معشر قريش! وهم في أنديتهم حول الكعبة. ألا! إن ابن الخطاب قد صبأ قال: يقول عمر ﵁ من خلفه: كذب ولكني قد أسلمت وشهدت أن لا إله إلا الله، وأن محمداً عبده ورسوله، وثاروا إليه فما برح يقاتلهم ويقاتلونه حتى قامت الشمس على روؤسهم قال: وطلح فقعد وقاموا على رأسه وهو يقول: افعلوا ما بدا لكم، فأحلف

Ömer'in Müslüman olması, Hamza'nın (radıyallâhu anhümâ) İslam'ından üç gün sonra idi; nitekim bu husus Şerhu'l-Akâid Hâşiyesi'nde Temmâm er-Râzî'nin Fevâid'inden ve İbnü'l-Cevzî'nin Sıfatü's-Safve'sinden nakille sabittir. İbn Hişâm dedi ki: İbn İshak şöyle dedi: Bana Abdullah b. Ömer'in (radıyallâhu anhümâ) azatlısı Nâfi' anlattı: Ömer Müslüman olduğunda: "Kureyş'in en çok söz yayanı kimdir?" diye sordu. Kendisine: "Cemîl b. Ma'mer el-Cumahî'dir" denildi. Bunun üzerine sabah erkenden ona gitti. Abdullah b. Ömer (radıyallâhu anhümâ) dedi ki: Ben de onun peşine takılıp ne yapacağına bakmaya gittim; o sırada gördüğüm her şeyi kavrayan bir çocuktum. Nihayet yanına varıp ona: "Ey Cemîl! Biliyor musun, ben Müslüman oldum ve Muhammed'in dinine girdim" dedi. [Nâfi'] dedi ki: Vallahi adam ona hiç cevap vermeden ridasını sürüyerek kalkıp gitti. Ömer (radıyallâhu anh) de onun peşinden gitti, ben de babamı takip ettim. Cemîl Mescid'in kapısına dikilince en yüksek sesiyle: "Ey Kureyş topluluğu! -ki onlar Kâbe'nin etrafındaki meclislerindeydiler- Haberiniz olsun ki Hattâb oğlu dininden dönmüştür!" diye bağırdı. Ömer (radıyallâhu anh) arkasından: "Yalan söylüyor! Fakat ben Müslüman oldum; Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve elçisi olduğuna şahitlik ettim" diyordu. Bunun üzerine üzerine çullandılar; güneş tam tepelerine dikilene kadar o onlarla, onlar da onunla dövüşmeye devam ettiler. [İbn Ömer] dedi ki: Babam yorulup oturdu, onlar da başında dikildiler; o ise: "İstediğinizi yapın; Allah'a yemin ederim

10590. Metin

بالله أن لو كنا ثلاثمائة رجل لقد تركناها أو تركتموها لنا، قال: فبينما هو على ذلك إذ أقبل شيخ من قريش عليه حلة حبرة وقميص موشى حتى وقف عليهم فقال: ما شأنكم؟ قالوا: صبأ عمر، قال: فمه! رجل اختار لنفسه أمراً فماذا تريدون؟ أترون بني عدي بن كعب يسلمون لكم صاحبهم؟ هكذا عن الرجل! قال: فوالله لكأنما كانوا ثوباً كشط عنه. وفي الروض الأنف للامام أبي القاسم السهيلي أن يونس روى عن ابن إسحاق أن عمر قال حين أسلم ﵁:

ki biz üç yüz adam olsaydık ya biz [Mekke'yi] size bırakırdık ya da siz onu bize bırakırdınız!" diyordu. [İbn Ömer] dedi ki: O bu haldeyken Kureyş'ten üzerinde çizgili Yemen kumaşından bir cübbe ve işlemeli bir gömlek bulunan yaşlı bir adam çıkageldi, başlarında durup: "Neyiniz var?" dedi. "Ömer dininden döndü" dediler. O da: "Bırakın gitsin! Bir adam kendisi için bir iş seçtiyse ne istiyorsunuz? Benî Adiy b. Ka'b'ın arkadaşlarını size teslim edeceğini mi sanıyorsunuz? Çekilin adamın başından!" dedi. [İbn Ömer] dedi ki: Vallahi sanki üzerinden sıyrılıp atılan bir elbise gibi dağılıp gittiler. İmam Ebü'l-Kâsım es-Süheylî'nin er-Ravdu'l-Ünüf adlı eserinde geçtiğine göre Yûnus, İbn İshak'tan Ömer'in (radıyallâhu anh) Müslüman olduğunda şöyle söylediğini rivayet etmiştir:

10591. Metin

الحمد لله ذي المن الذي وجبت ... له علينا أياد ما لها غير

Hamdolsun lütuf sahibi Allah'a ki, bize olan nimetleri karşılıksız ve daimidir.

10592. Metin

وقد بدأنا فكذبنا فقال لنا ... صدق الحديث نبي عنده الخبر

Başlangıçta biz yalanlamıştık; oysa bize doğru sözlü, yanında vahiy haberi olan bir peygamber gelmişti.

10593. Metin

وقد ظلمت ابنة الخطاب ثم هدى ... ربي عشية قالوا قد صبا عمر

Hattâb'ın kızına zulmetmiştim, sonra Rabbim hidayet verdi; 'Ömer dininden döndü' dedikleri o akşamda.

10594. Metin

وقد ندمت على ما كان من زلل ... بظلمها حين تتلى عندها السور

Sureler yanında okunurken ona zulmetmekle işlediğim hataya çok pişman oldum.

10595. Metin

لما دعت ربها ذا العرش جاهدة ... والدمع من عينها عجلان يبتدر

O, Arş'ın sahibi Rabbine var gücüyle yalvarırken, gözünden yaşlar ivedilikle akıyordu.

10596. Metin

أيقنت أن الذي تدعوه خالقها ... فكاد يسبقني من عبرة درر

Anladım ki yakardığı Zât onun Yaratıcısıdır; gözyaşlarım inci taneleri gibi akıp beni neredeyse ele verecekti.

10597. Metin

فقلت أشهد أن الله خالقنا ... وأن أحمد فينا اليوم مشتهر

Dedim ki: Şahitlik ederim Allah bizim Yaratıcımızdır ve Ahmed bugün aramızda aşikardır.

10598. Metin

نبي صدق أتى بالحق من ثقة ... وافى الأمانة ما في عوده خور

Doğru sözlü bir peygamberdir, güvenilir [Zât'tan] hak ile gelmiştir; emanete tam riayet etmiştir, özünde hiçbir gevşeklik yoktur.

10599. Metin

إذا تقرر هذا، علم أن المقصود من السورة - كما تقدم - تشريف

Bu husus sabit olunca anlaşılır ki, bu surenin maksadı -daha önce geçtiği üzere-

10600. Metin

هذا النبي الكريم ﷺ بإعلامه بالرفق بأمته، والإقبال بقلوبهم حتى يملؤوا الأرض كثرة، كما أنزل عليهم السكينة وهم في غاية الضعف والقلة، وحماهم ممن يريد قتلهم، ولين قلب عمر ﵁ بعد ما كان فيه من الغلظة وجعله وزيراً، ثم حماه بعدوه، وتأمينه ﷺ من أن يستأصلوا بعذاب، وبأنه يموت نبيهم قبلهم لا كما وقع للمهلكين من قوم نوح وهود ﵉ ومن بعدهم - بما دل عليه افتتاح هذه بنفي الشقاء وختم تلك بجعل الود وغير ذلك، والداعي إلى هذا التأمين أنه سبحانه لما ختم تلك بإهلاك القرون وإبادة الأمم بعد إنذار القوم اللد، ولم يختم سورة من السور الماضية بمثل ذلك، كان ربما أفهم أنه قد انقضت مدتهم، وحل بوارهم، وأتى دمارهم، وأنه لا يؤمن منهم - لما هم فيه من اللد - إلا من قد آمن، فحصل بذلك من الغم والحزن ما لا يعلم قدره إلا الله، لأن الأمر كان في ابتدائه، ولم يسلم منهم إلا نفر يسير جداً، فسكن سبحانه الروع بقوله: {ما أنزلنا} بعظمتنا {عليك} أي وأنت أعلم الخلق {القرآن} أي أعظم الكتب، الجامع لكل خير، والدافع لكل ضير، الذي يسرناه بلسانك {لتشقى*} أي بتعب قلبك بكونك من أقل المرسلين تابعاً بعد استئصال قومك وشقائهم بإنذارك {إلا} أي لكن أنزلناه

ümmetine yumuşak davranılacağı, kalplerinin [İslam'a] yöneleceği ve yeryüzünü dolduracak kadar çoğalacakları bildirilerek bu Kerîm Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şereflendirilmesidir; nitekim onlar son derece zayıf ve az iken üzerlerine sekinet indirmiş, onları kendilerini öldürmek isteyenlerden korumuş, Ömer'in (radıyallâhu anh) kalbini önceki katılığından sonra yumuşatıp onu vezir yapmış, sonra da onu düşmanından korumuştur. Ayrıca Nûh, Hûd (aleyhimesselâm) ve onlardan sonrakilerin helak edilen kavimlerinin başına gelenin aksine, bir azap ile köklerinin kazınmayacağı ve peygamberlerinin kendilerinden önce vefat edeceği hususunda ona (sallallâhu aleyhi ve sellem) teminat verilmiştir; zira bu surenin başlangıcı bedbahtlığın (şekavet) nefyine, önceki surenin sonu ise sevgi kılınmasına (vüdd) ve benzeri hususlara delalet etmiştir. Bu teminatı gerektiren sebep şudur: Yüce Allah önceki sureyi inatçı topluluğu uyardıktan sonra geçmiş nesillerin helaki ve ümmetlerin yok edilmesiyle bitirince -ki geçmiş surelerden hiçbirini böyle bitirmemişti- bu durum, onların süresinin dolduğu, helaklerinin yaklaştığı, yıkımlarının geldiği ve inatçılıkları sebebiyle iman etmiş olanlar dışında artık hiçbirinin iman etmeyeceği şeklinde anlaşılabilirdi. İşin henüz başında olunması ve içlerinden pek az bir topluluğun Müslüman olması hasebiyle bundan ötürü ancak Allah'ın bileceği derecede bir gam ve hüzün meydana geldi. Bunun üzerine Yüce Allah: {ما أنزلنا} azametimizle indirmedik {عليك} yani yaratılmışların en bilgilisi olan sana {القرآن} yani her hayrı toplayan, her zararı defeden ve senin dilinle kolaylaştırdığımız en yüce kitabı {لتشقى*} “Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekip bedbaht olasın diye indirmedik.” yani kavminin kökünün kazınması ve senin uyarın sebebiyle bedbaht olmalarından sonra peygamberler arasında en az tâbisi olan kişi olarak kalbinin sıkıntıya girmesi için [indirmedik]; {إلا} bilakis onu indirdik,

10601. Metin

{تذكرة} أي تذكيراً عظيماً {لمن يخشى*} ممن أشرنا في آخر التي قبلها إلى بشارته إيماء إلى أنه سيكون فيهم من المتقين من تناسب كثرته إعجاز هذا القرآن ودوامه، وما فيه من الجمع المشار إليه بالتعبير بالقرآن لجميع ما في الكتب السالفة من الأحكام أصولاً وفروعاً، والمواعظ والرقائق، والمعارف والآداب، وأخبار الأولين والآخرين، ومصالح الدارين، وزيادته عليها بما شاء الله، لأن كثرة الأمة على قدر جلالة الكتاب، والتعبير عن «لكن» بالإشارة إلى أنه يمكن أن يكون من باب:

{تذكرة} yani büyük bir hatırlatma ve öğüt olarak {لمن يخشى*} “Yalnızca [Allah'tan] korkan kimseye bir öğüt olsun diye [indirdik].” Önceki surenin sonunda müjdesine işaret ettiğimiz kimselerden [korkanlar için bir öğüttür]. Bu, aralarında bu Kur'an'ın mucizeliğine ve devamlılığına yaraşır çoklukta takva sahiplerinin bulunacağına bir işarettir. Ayrıca 'el-Kur'ân' tabiriyle işaret edilen; geçmiş kitaplardaki usul ve fürua dair hükümlerin, vaazların, inceliklerin, marifetlerin, edeplerin, öncekilerin ve sonrakilerin haberlerinin ve iki cihanın maslahatlarının tamamının onda toplanmış olması ve Allah'ın dilediği fazlalıkların bulunması da buna uygundur. Zira ümmetin çokluğu, kitabın celaleti nispetindedir. 'İllâ' edatının 'lâkin' anlamında kullanılması ise şu kabilinden olabileceğine işarettir:

10602. Metin

ولاعيب فيهم غير أن سيوفهم ... بهن فلول من قراع الكتائب

Onlarda kılıçlarının düşman birlikleriyle çarpışmaktan çentilmiş olmasından başka hiçbir kusur yoktur.

10603. Metin

وأشار بالمصدر الجاري على غير الفعل في قوله: {تنزيلاً} إلى أنه يتمهل عليهم ترفقاً بهم، ولا ينزل هذا القرآن إلا تدريجاً، إزالة لشبههم، وشرحاً لصدورهم، وتسكيناً لنفوسهم، ومداً لمدة البركة فيهم بتردد الملائكة الكرام إليهم، كما أنه لم يهلكهم بمعاصيهم اكتفاء ببينة ما في الصحف الأولى، بل أرسل إليهم رسولاً لئلا يقولوا: ربنا لولا - كما اقتضته حكمته وتمت به كلمته، ولما كان رجوعهم إلى الدين على ما يشاهد منهم من الشدة والأنفة والشماخة التي سماهم الله بها قوماً لدّاً في غاية البعد، شرع سبحانه يذكر بقدرته إشارة إلى أن القلوب بيده يقلبها كيف شاء كما صورها كيف شاء، وأن شأنه الرفق والأناة، فقال ملتفتاً من التكلم إلى الغيبة ليدل على ما اقتضته النون من العظمة

{تنزيلاً} [ayeti] ile fiilinden başka bir lafızla gelen mef'ûl-i mutlak ile; onlara yumuşak davranmak için mühlet tanındığına, bu Kur'an'ın ancak şüphelerini gidermek, göğüslerini açmak, nefislerini yatıştırmak ve şerefli meleklerin kendilerine inip çıkmasıyla aralarındaki bereket süresini uzatmak amacıyla peyderpey indirildiğine işaret etmiştir. Nitekim önceki sahifelerdeki açık delillerle yetinip onları günahları sebebiyle hemen helak etmemiş, bilakis 'Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin ya!' demesinler diye onlara bir elçi göndermiştir; bu da O'nun hikmetinin gerektirdiği ve sözünün tamamlandığı husustur. Allah'ın kendilerini 'son derece inatçı bir kavim' (kavmen lüddâ) olarak isimlendirdiği bu insanlarda görülen şiddet, gurur ve kibir sebebiyle dine dönmeleri son derece uzak görününce, Yüce Allah kudretini hatırlatmaya başladı. Bu, kalpleri dilediği gibi şekillendirdiği gibi dilediği gibi evirip çevirenin Kendi eli olduğuna, O'nun şanının yumuşaklık ve teenni olduğuna bir işarettir. Bunun üzerine 'nûn' harfinin gerektirdiği azamete delalet etmek için mütekellim (birinci tekil şahıs) sîgasından gayb (üçüncü şahıs) sîgasına iltifat ederek,

10604. Metin

مقدماً ما اقتضى الحال تقديمه من سكن المدعوين المعتنى بتذكرتهم وهداية أريد منهم: {ممن خلق الأرض} المنخفضة.

durumun gereği olarak, öğüt almaları ve hidâyete ermeleri murat edilen davetlilerin meskeni olan alçaktaki yeri öne geçirip: {ممن خلق الأرض} “Yeri yaratan [Allah katından indirilmiştir].” buyurdu.

10605. Metin

ولما قدم الأرض إعلاماً بالاعتناء برحمها بالترفق بسكانها ليملأها بالإيمان منهم تحقيقاً لمقصود السورة تشريفاً للمنزل عليه، أتبعها محل الإنزال على سبيل الترقي من بيت العزة إلى ما كنزه في خزانة العرش فقال: {والسماوات العلى*} في ستة أيام، ولو شاء كانتا في لحظة.

Surenin maksadı gerçekleşip kendisine indirilen Peygamber şereflensin diye sakinlerine yumuşak davranılarak yeryüzüne merhametle muamele edildiğini bildirmek için yeri öne alınca; Beytü'l-İzze'den Arş hazinesinde sakladığı şeye doğru bir yükseliş yoluyla inzâl mekânını onun peşinden getirerek: {والسماوات العلى*} “Ve o yüce gökleri [yaratan katından peyderpey indirilmiştir].” buyurdu. [Bunları] altı günde yaratmıştır; dileseydi ikisi de bir anda oluverirdi.

10606. Metin

ولما كان القادر قد لايكون ملكاً، قال دالاًّ على ملكه مادحاً له بالقطع خبراً لمبتدأ محذوف: {الرحمن} مفتتحاً بالوصف المفيض للنعم العامة للطائع والعاصي؛ ثم ذكر خبراً ثانياً دالاً على عموم الرحمة فقال: {على العرش} الحاوي لذلك كله {استوى*} أي أخذ في تدبير ذلك منفرداً، فخاطب العباد بما يفهمونه من قولهم: فلان استوى، أي جلس معتدلاً على سرير الملك، فانفرد بتدبيره وإن لم يكن هناك سرير ولا كون عليه أصلاً، هذا روح هذه العبارة، كما أن روح قوله ﵊ الذي رواه مسلم عن عبد الله بن عمرو ﵄ «القلوب بين إصبعين من أصابع الله يقلبها كيف شاء» أنه ﷾ عظيم القدرة على ذلك، وهو عليه يسير خفيف كخفته على من هذا

Kudret sahibi olan kişi her zaman hükümdar olamayabileceğinden, O'nun mülküne delalet etmek üzere hazfedilmiş bir mübtedanın haberi olarak kat' yoluyla O'nu överek: {الرحمن} buyurdu; böylece itaatkâr ve âsi herkese şamil olan genel nimetleri bolca bahşeden vasfıyla başladı. Sonra rahmetin umumi olduğunu gösteren ikinci bir haberi zikredip: {على العرش} bütün bunları kuşatan [Arş'a] {استوى*} “Rahmân Arş'a istivâ etmiştir.” buyurdu. Yani bütün bunları tek başına tedbir ve idare etmeye başladı. Böylece kullara, kendi aralarındaki 'falanca istiva etti' yani saltanat tahtına tam olarak kurulup mülkün idaresini tek başına üstlendi şeklindeki anlayışlarına göre hitap etti; gerçi orada hiçbir taht ve onun üzerinde bulunma durumu asla söz konusu değildir. Bu ifadenin asıl ruhu budur. Nitekim Müslim'in Abdullah b. Amr'dan (radıyallâhu anhümâ) rivayet ettiği Peygamber'in (aleyhisselâm): 'Kalpler Allah'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları dilediği gibi evirip çevirir' sözünün ruhu da; O'nun (celle ve alâ) buna dair kudretinin yüceliği ve bu durumdaki bir kişiye

10607. Metin

الحالة، وليس المراد أن هناك إصبعاً أصلاً - نبه على ذلك حجة الإسلام الغزالي، ومنه أخذ الزمخشري أن يد فلان مبسوطة كناية عن جواد وإن لم يكن هناك بد ولا بسط أصلاً.

kolay geldiği gibi O'na da son derece kolay ve hafif gelmesidir. Yoksa asla ortada bir parmak olduğu kastedilmemiştir. Hüccetü'l-İslâm el-Gazzâlî buna dikkat çekmiştir; Zemahşerî de 'falancanın eli açıktır' sözünün, ortada hiçbir el ve açma olmasa bile cömertlikten kinaye olduğu görüşünü buradan almıştır.

10608. Metin

ولما كان الملك قد لا يكون مالكاً، قال مقدماً الأشرف على العادة: {له ما في السماوات} أي كله من عاقل وغيره {وما في الأرض} جميعه {وما بينهما} أي السماوات والأرض {وما تحت الثرى*} وهو التراب النديّ، سواء قلنا: إنه آخر العالم فما تحته العدم المحض أم لا؟ فبكون تحته النور أو الحوت أو غيرهما.

Hükümdar olan her zaman mâlik olamayabileceğinden, âdete uygun olarak en şerefli olanı öne alarak: {له ما في السماوات} yani akıl sahibi olan ve olmayan hepsi O'nundur {وما في الأرض} tamamı O'nundur {وما بينهما} yani gökler ve yer arasındakiler de O'nundur {وما تحت الثرى*} “Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında bulunanlar yalnızca O'nundur.” buyurdu. 'Serâ' nemli topraktır; ister âlemin sonu olduğunu ve onun altının sırf yokluk olduğunu söyleyelim, ister öyle olmayıp altında nur veya balık yahut başka bir şey olduğunu söyleyelim [hüküm aynıdır].

10609. Metin

ولما كان الملك لا ينتظم غاية الانتظام إلا بإحاطة العلم، وكان الملك من الآدميين قد لا يعلم أحوال أقصى ملكه كما يعلم أحوال أدناه لا سيما إذا كان واسعاً ولذلك يختل بعض أمره، اعلم أنه سبحانه بخلاف ذلك، فقال حثاً على مراقبته والإخلاص له: {وإن تجهر بالقول} أي بهذا القرآن للبشارة والنذارة أو لغير ذلك أو بغيره، فإنه علام به وغير محتاج إلى الجهر، فلا يتكلف ذلك في غير ما أمرت بالجهر به لغرض غير الإسماع {فإنه يعلم السر} وهو ما يناجي به الاثنان مخافتة {وأخفى*} من ذلك، وهو ما في الضمائر مما تخيلته الأفكار ولم يبرز إلى الخارج

Mülk ancak ilmin kuşatıcılığıyla tam bir düzene girebileceğinden ve insanlardan olan hükümdar -özellikle mülkü geniş olduğunda- en yakınındakilerin durumunu bildiği gibi en uzaktakilerin durumunu bilemeyip bu yüzden işlerinin bir kısmı aksayabileceğinden; Yüce Allah Kendisinin bundan münezzeh olduğunu bildirdi. O'nu murakabe etmeye ve O'na ihlasla yönelmeye teşvik ederek: {وإن تجهر بالقول} yani müjdelemek ve uyarmak için veya başka bir maksatla bu Kur'an'ı ya da başka bir sözü açığa vursan da, şüphesiz O bunu hakkıyla bilir ve senin açıktan söylemene muhtaç değildir; dolayısıyla işittirmekten başka bir amaçla açıkça söylemen emredilmeyen şeylerde kendini zorlama. {فإنه يعلم السر} O, iki kişinin gizlice fısıldaştığı şeyi bilir, {وأخفى*} “Sözü açıkça söylesen de [gizlesen de birdir]; çünkü O, gizliyi de gizlinin gizlisini de bilir.” ondan daha gizli olanı, yani zihinlerin tasavvur edip henüz dışarıya çıkmamış olan

10610. Metin

وغيره من الغيب الذي لم يعلمه غيره تعالى بوجه من الوجوه، ومنه ما سيكون من الضمائر. ولما كان من هو بهذه الأوصاف من تمام العلم والقدرة ربما ظن أن له منازعاً، نفى ذلك بقوله معلماً أن هذا الظن باطل قطعاً لا شبهة له وأن ما مضى ينتج قطعاً: {الله} مفتتحاً بالاسم الأعظم الحاوي لصفات الكبر وغيرها {لا إله إلا هو} ثم علل ذلك بقوله: {له} أي وحده {الأسماء الحسنى*} أي صفات الكمال التي لا يصح ولا يتصور أن يشوبها نقص ما، بل هو متصف بها دائماً اتصافاً حقيقياً لا يمكن انفكاكه، كما يكون لغيره من الاتصاف ببعض المحاسن في بعض الأحايين ثم يعجز عنه في وقت آخر أو بالنسبة إلى زمان آخر.

iç düşünceleri ve Allah Teâlâ'dan başkasının hiçbir şekilde bilemeyeceği diğer gaybları da bilir; ileride kalplerde belirecek düşünceler de bu kabildendir. İlim ve kudretin kemaline dair bu vasıflara sahip olan bir Zât'ın bir rakibi veya ortağı olabileceği zannedilebileceğinden, bu zannın kesinlikle bâtıl ve şüphesiz olduğunu, geçmiş delillerin kesin bir neticesi bulunduğunu bildirmek üzere: {الله} büyüklük ve diğer sıfatları toplayan İsm-i A'zam ile başlayarak {لا إله إلا هو} “Allah, O'ndan başka hiçbir ilah olmayandır.” buyurdu. Sonra bunu gerekçelendirerek: {له} yani sadece O'na aittir {الأسماء الحسنى*} “En güzel isimler O'nundur.” buyurdu. Yani hiçbir noksanlığın karışması sahih ve tasavvur dahi edilemeyecek olan kemal sıfatları O'nundur; bilakis O, ayrılması mümkün olmayan hakiki bir nitelenmeyle daima bu sıfatlarla vasıflanmıştır. Başkalarının bazen bazı güzelliklerle nitelenip sonra başka bir vakitte veya başka bir zamana nispetle bundan âciz kalması gibi değildir.

10611. Metin

ولما أتبع ذلك قصة موسى ﵇ مصدرة باستفهام مقترن بواو عطف، وأرشد ذلك إلى أن المعنى: هل تعلم له سمياً، أي متصفاً بأوصافه أو بشيء منها له بذلك الوصف مثل فعله، ولما كان الجواب قطعاً: لا، ثبت أن لا متصف بشيء من أوصافه، فعطف على هذا المقدر قصة موسى ﵇، ويكون التقدير: هل علمت بما ذكرناك به في هذه الآيات أنا نريد ما هو علينا يسير بما لنا من القدرة التامة والعلم الشامل من إسعادك في الدارين تكثير أجرك، وتفخيم أمرك، بتكثير

Bunun peşinden atıf vâv'ı ile başlayan bir istifham ile Musa'nın (aleyhisselâm) kıssasını getirince, bu durum mânânın şöyle olduğuna işaret etti: O'nun bir adaşı olduğunu, yani O'nun sıfatlarıyla yahut bu sıfatlardan biriyle nitelenip O'nun fiili gibi fiili olan birini biliyor musun? Bu sorunun cevabı kesinlikle 'hayır' olduğuna göre, O'nun sıfatlarından hiçbirine sahip birinin bulunmadığı sabit oldu. İşte bu takdir edilen mânâya Musa'nın (aleyhisselâm) kıssası atfedildi. Takdirî mânâ şöyledir: Bu ayetlerde sana hatırlattığımız hususlarla; tam kudretimiz ve kuşatıcı ilmimiz sayesinde, seni iki cihanda mutlu kılmak, ecrini çoğaltmak,

10612. Metin

أتباعك، وعطف عليه القصة شاهداً محسوساً على ما له من الاتصاف بما انتفى عن غيره من الأسماء الحسنى، ولاسيما ما ذكر هنا من الاتصاف بتمام القدرة والتفرد بالعظمة، وأنه يعلي هذا المصطفى بإنزال هذا الذكر عليه وإيصاله منه إليه النصرة على الملوك وسائر الأضداد، والتمكين في أقطار البلاد، وكثرة الأتباع، وإعزاز الأنصار والوزراء والأشياع، وغير ذلك بمقدار ما بين ابتداء أمرهما من التفاوت، فإن ابتداء أمر موسى ﵇ أنه أتى النار ليُقبس أهله منها ناراً أو يجد عندها هدى.

tâbilerini artırarak davanı yüceltmek istediğimizi ve bunun Bize çok kolay olduğunu bildin mi? O'nun başkasından nefyedilen esmâ-i hüsnâ ile nitelenmiş olduğuna, bilhassa burada zikredilen tam kudret ve azamette teklik vasfına somut bir şahit olarak bu kıssa atfedildi. Yine bu zikri indirmek ve katından ona ulaştırmak suretiyle bu Seçkin Peygamber'i yücelteceğine, krallara ve diğer tüm muhaliflere karşı ona yardım edeceğine, beldelerin her tarafında güç ve hâkimiyet vereceğine, tâbilerini çoğaltacağına, yardımcılarını, vezirlerini ve taraftarlarını aziz kılacağına ve iki peygamberin başlangıçtaki durumları arasındaki fark nispetinde daha nice lütuflara mazhar edeceğine şahit kılınmıştır. Zira Musa'nın (aleyhisselâm) işinin başlangıcı, ailesine bir ateş koru getirmek yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulmak için ateşe gitmesiydi.

10613. Metin

فمنح بذلك من هدى الدارين والنصرة على الأعداء كما سيقص هنا ما منح، وهذا النبي الكريم كان ابتداء أمره أنه يذهب إلى غار حراء فيتعبد الليالي ذوات العدد، ويتزود لذلك اجتذاباً من الحق له قبل النبوة بمدد، تدريباً له وتقوية لقلبه، فأتته النبوة وهو في مضمارها سائر، وإلى أوجها بعزمه صائر بل طائر، وموسى ﵇ رأى حين أتته النبوة آية العصا واليد، ومحمد ﷺ كان قبل النبوة لا يمر بحجر ولا شجر إلا سلم عليه، كما أسنده ابن إسحاق في السيرة. وروى مسلم وغيره عن جابر بن سمرة ﵁ أن النبي صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

Böylece burada anlatılacağı üzere iki cihan hidayeti ve düşmanlara karşı zafer lütfedildi. Bu Kerîm Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) işinin başlangıcı ise Hira Mağarası'na gidip sayılı geceler boyunca ibadet etmesi ve nübüvvetten önce Hakk'ın bir yardımla onu Kendisine çekmesi için azık temin etmesi idi; bu da onu eğitmek ve kalbini güçlendirmek içindi. Nübüvvet ona, kendisi bu yolda yürürken ve azmiyle onun zirvesine doğru ilerlerken, hatta uçarken geldi. Musa (aleyhisselâm) nübüvvet geldiğinde asa ve el mucizesini gördü; Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ise nübüvvetten önce yanından geçtiği her taş ve ağacın kendisine selam verdiği bir zât idi; nitekim İbn İshak bunu Sîre'de senediyle rivayet etmiştir. Müslim ve diğerleri de Câbir b. Semure'den (radıyallâhu anh) Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem)

10614. Metin

قال: «إني لأعرف حجراً كان يسلم عليَّ قبل أن أبعث» فقال تعالى مقرراً تنبيهاً على أنه يذكر له منه ما يكفي في تسليته وتقوية قلبه، وتبكيت اليهود الذين توقفوا في أمره ﷺ وغشوا قريشاً حين تكلفوا طيّ شقة البين إليهم ورضوا بقولهم لهم وعليهم ليكون فائدة الاستفهام أن يفرغ أذنه الشريفة للسماع وقلبه للوعي العظيم: {وهل أتاك} أي يا أشرف الخلق! {حديث موسى*} نادباً إلى التأسي بموسى ﵇ في تحمل أعباء النبوة وتكليف الرسالة والصبر على مقامات الشدائد، وشارحاً بذكر ما في هذه السورة من سياق قصة ما أجمل منها في سورة مريم، ومقرراً بما نظمه في أساليبها ما تقدم أنه مقصد السورة من أنه يسعده ولا يشقيه، ويعزه على جميع شانئيه بإعزازه على أهل بلده بعد إخراجهم له، كما أعز موسى ﵇ من خرج من بلادهم خائفاً يترقب، ترغيباً في الهجرة ثالثاً بعد ما رغب فيها أولاً بقصة أصحاب الكهف وثانياً بقصة أبيه إبراهيم ﵇، وأنه يعلي قومه على جميع أهل الأرض، وينقذهم به بعد ضعفهم من كل شدة ويغني فقرهم ويجعلهم ملوك الأرض، يذل بهم الجبابرة، ويهلك من علم شقاوته منهم كما فعل بقوم موسى، وأشار بإنجاء موسى ﵇ على

şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: 'Ben peygamber olarak gönderilmeden önce bana selam veren bir taşı elbette bilirim.' Yüce Allah, onu teselli etmeye ve kalbini kuvvetlendirmeye yetecek hususları ona hatırlattığına, ayrıca onun (sallallâhu aleyhi ve sellem) işinde tereddüt edip, aradaki mesafeyi katetme zahmetine katlanarak yanlarına gelen Kureyş'i aldatan ve kendi lehlerine ve aleyhlerine söyledikleri sözlerden hoşnut olan Yahudileri susturduğuna dikkat çekerek; istifhamın faydası şerefli kulağını dinlemeye ve kalbini bu büyük idrake tamamen açması olsun diye: {وهل أتاك} yani ey yaratılmışların en şereflisi! {حديث موسى*} “Musa'nın haberi sana geldi mi?” buyurdu. Bu hitap, peygamberliğin ağır yüklerini ve risalet sorumluluğunu taşımada, zorluk makamlarında sabretmede Musa'ya (aleyhisselâm) uymaya teşvik etmektedir. Meryem Suresi'nde özetlenen kıssanın ayrıntılarını bu suredeki anlatımla açıklamakta; üslubundaki dizilişle de daha önce geçtiği üzere surenin maksadını tekit etmektedir: Allah onu bedbaht etmeyip mutlu kılacak, kavmi kendisini çıkardıktan sonra onu kendi memleketi halkına üstün kılarak bütün düşmanlarına karşı aziz kılacaktır; tıpkı korku içinde etrafı gözetleyerek memleketinden çıkan Musa'yı (aleyhisselâm) aziz kıldığı gibi. Bu, ilkin Ashâb-ı Kehf kıssasıyla, ikinci olarak atası İbrahim'in (aleyhisselâm) kıssasıyla hicrete teşvik ettikten sonra üçüncü kez yapılan bir teşviktir. Ayrıca kavmini yeryüzünün bütün halkına üstün kılacağını, zayıflıklarından sonra onun vesilesiyle onları her türlü darlıktan kurtaracağını, fakirliklerini zenginliğe çevireceğini, onları yeryüzünün hükümdarları yapacağını, onlar vasıtasıyla zorbaları zelil kılacağını ve içlerinden bedbaht olacağını bildiği kimseleri de Musa'nın kavmine yaptığı gibi helak edeceğini müjdelemektedir. Yine Musa'nın (aleyhisselâm)

10615. Metin

يد عدوه وإلقائه المحبة عليه وهداية السحرة دون فرعون وقومه، وعبادة بني إسرائيل العجل بعد ما رأوا من الآيات والنعم والنقم، ثم رجوعهم عنها إلى عظيم قدرته على التصرف في القلوب لمن كان يبخع نفسه لكفرهم بهذا الحديث أسفاً، وكذا ما في قصة آدم ﵇ من قوله {فنسي ولم نجد له عزماً} [طه: ١١٥] وقوله {ثم اجتباه ربه فتاب عليه وهدى} [طه: ١٢٢] ولعله أشار بقوله {واحلل عقدة من لساني} [طه: ٢٧] إلى ما أنعم الله به عليه من تيسير هذا الذكر بلسانه، وأرشد بدعاء موسى ﵇ بشرح الصدر وتيسير الأمر وطلب وزيراً من أهله إلى الدعاء بمثل ذلك حتى دعا المنزل عليه هذا القرآن بأن يؤيد الله الدين بأحد الرجلين، فأيده بأعظم وزير: عمر بن الخطاب ﵁ كما مضى هذا إلى تمام ما اشتمل عليه سياق قصة موسى ﵇ هنا، إتماماً لتبكيت اليهود على تعليمهم قريشاً أن يسألوا النبي ﷺ عن الروح، وما ذكر معها من دقائق، من أمر قصة نبيهم ﷺ، لا يعلمها أحد منهم أو إلا حذّاقهم، منها أن الموعد كان يوم الزينة، ومنها إيمان السحرة إيماناً كاملاً، ومنها التهديد بتصليبهم في جذوع النخل، ومنها إلقاء السامري لأثر الرسول، فإني لم أر أحداً من اليهود يعرف ذلك، وأخبرني بعض فضلائهم أنه لا ذكر لذلك عندهم.

düşmanının eliyle kurtulmasına, üzerine sevgi bırakılmasına, Firavun ve kavmi dururken sihirbazların hidâyete ermesine, İsrailoğullarının bunca ayet, nimet ve cezayı gördükten sonra buzağıya tapmalarına ve ardından bundan dönmelerine işaret ederek; bu söze (Kur'an'a) inanmamalarından ötürü kederden neredeyse kendini helak edecek olan kimseye kalpleri evirip çevirmedeki muazzam kudretini hatırlatmıştır. Aynı şekilde Âdem (aleyhisselâm) kıssasında geçen {فنسي ولم نجد له عزماً} “Fakat o unuttu; biz onda bir kararlılık bulmadık.” ve {ثم اجتباه ربه فتاب عليه وهدى} “Sonra Rabbi onu seçti, tövbesini kabul etti ve doğru yola iletti.” ayetleri de böyledir. Belki de {واحلل عقدة من لساني} “Dilimden bağı çöz.” sözüyle, bu zikri onun diliyle kolaylaştırmak suretiyle Allah'ın kendisine bahşettiği nimete işaret etmiştir. Musa'nın (aleyhisselâm) göğsünün açılması, işinin kolaylaştırılması ve ailesinden bir vezir verilmesi yönündeki duasıyla da benzer şekilde dua etmeye yönlendirmiştir; nitekim kendisine bu Kur'an indirilen Peygamber de Allah'ın dini iki adamdan biriyle güçlendirmesi için dua etmiş ve Allah da onu en büyük vezirle, yani daha önce geçtiği üzere Ömer b. el-Hattâb (radıyallâhu anh) ile teyit etmiştir. Buradaki Musa (aleyhisselâm) kıssasının akışı, Kureyş'e Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) ruh hakkında soru sormalarını öğreten Yahudileri susturmayı tamamlamak üzere bütünüyle bunu içermektedir. Zira kendi peygamberlerinin (aleyhisselâm) kıssasına dair burada zikredilen incelikleri onlardan hiçbiri ya da ancak en yetkin âlimleri bilebilir. Buluşma vaktinin bayram/ziynet günü olması, sihirbazların tam bir imanla inanması, hurma kütüklerine asılmakla tehdit edilmeleri ve Sâmirî'nin elçinin (Cebrail'in) izinden bir avuç alıp atması bu inceliklerdendir. Zira ben Yahudilerden bunu bilen birini görmedim; onların faziletli kimselerinden bazıları da kendi kaynaklarında buna dair bir zikir bulunmadığını bana haber verdiler.

10616. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير في برهانه: لما ذكر سبحانه قصة إبراهيم ﵇ وما منحه وأعطاه، وقصص الأنبياء بعده بما خصهم به،

İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr el-Burhân adlı eserinde şöyle demiştir: Yüce Allah İbrahim'in (aleyhisselâm) kıssasını, ona bahşedip lütfettiği şeyleri ve ondan sonraki peygamberlerin kıssalarını kendilerine has kıldığı faziletlerle zikredince,

10617. Metin

وأعقب ذلك بقوله تعالى {أولئك الذين أنعم الله عليهم من النبيين من ذرية آدم} [مريم: ٥٨] وكان ظاهر الكلام تخصيص هؤلاء بهذه المناصب العلية، والدرجات المنفية الجليلة لا سيما وقد اتبع ذلك بقوله {فخلف من بعدهم خلف أضاعوا الصلاة واتبعوا الشهوات فسوف يلقون غياً} [مريم: ٥٩] كان هذا مظنة إشفاق وخوف فاتبعه تعالى بملاطفة نبيه محمد ﷺ ملاطفة المحبوب المقرب المجتبى فقال {ما أنزلنا عليك القرآن لتشقى} وأيضاً فقد ختمت سورة مريم يقوله {وكم أهلكنا قبلهم من قرن هل تحس منهم من أحد أو تسمع لهم ركزاً} بعد قوله {وتنذر به قوماً لداً} وقد رأى ﵊ من تأخر قريش عن الإسلام ولددها ما أوجب إشفاقه وخوفه عليهم. ولا شك أنه ﵊ يحزنه تأخير إيمانهم، ولذلك قيل له {فلا تحزن عليهم} فكأنه ﵊ ظن أنه يستصعب المقصود من استجابتهم، أو ينقطع الرجاء من إنابتهم فيطول العناء والمشقة، فبشره ﷾ بقوله: {ما أنزلنا عليك القرآن لتشقى} فلا عليك من لدد هؤلاء وتوقفهم، فيستجيب من انطوى على الخشية إذا ذكر وحرك إلى النظر في آيات الله كما قيل له في موضع آخر {فلا يحزنك قولهم} [يونس: ٦٥] ثم تبع ذلك سبحانه تعريفاً وتأنيساً بقوله {الرحمن على العرش استوى} إلى أول قصص موسى ﵇، فأعلم سبحانه أن الكل خلقه ملكه، وتحت قهره وقبضته لا يشذ شيء عن ملكه.

Bunun ardından Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {أولئك الذين أنعم الله عليهم من النبيين من ذرية آدم} “İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerden, Âdem'in soyundan... olan kimselerdir.” Sözün zahiri, bu yüce makamların ve eşsiz celil derecelerin sadece bu zatlara has kılındığını hissettiriyordu; hele ki bunun peşinden {فخلف من بعدهم خلف أضاعوا الصلاة واتبعوا الشهوات فسوف يلقون غياً} “Onlardan sonra öyle bir nesil geldi ki namazı zayi ettiler ve şehvetlerine uydular; onlar cehennemdeki Gayyâ vadisini boylayacaklardır.” buyrulması, bir endişe ve korku vesilesi olabilirdi. Bu yüzden Yüce Allah, peygamberi Muhammed'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) sevilen, yaklaştırılan ve seçilen bir sevgiliye yapılan bir lütufla hitap edip {ما أنزلنا عليك القرآن لتشقى} “Biz bu Kur'an'ı sana sıkıntı çekesin diye indirmedik.” buyurdu. Ayrıca Meryem Suresi, {وتنذر به قوماً لداً} “...ve onunla inatçı bir kavmi uyarasın diye...” buyruğunun ardından {وكم أهلكنا قبلهم من قرن هل تحس منهم من أحد أو تسمع لهم ركزاً} “Onlardan önce nice nesilleri helak ettik! Onlardan hiç birini hissediyor veya onlara ait cılız bir ses duyuyor musun?” ayetiyle son bulmuştu. Peygamber (aleyhisselâm) Kureyş'in İslam'dan geri kalışını ve inatçılığını gördüğünde, onlar adına endişe ve korku duymuştu. Şüphesiz ki onların iman etmeyi geciktirmeleri onu (aleyhisselâm) üzüyordu; bu sebeple kendisine “Onlar için üzülme!” denilmişti. Sanki o (aleyhisselâm), onların icabet etmelerine dair hedefin zorlaşacağını veya hakka yönelmelerinden ümidin kesilip zahmet ve meşakkatin uzayacağını sanmıştı da Allah Teâlâ onu {ما أنزلنا عليك القرآن لتشقى} “Biz bu Kur'an'ı sana sıkıntı çekesin diye indirmedik.” buyruğuyla müjdelemiştir. Yani ‘Bu kimselerin inatçılığı ve direnişi seni üzmesin; içinde Allah korkusu taşıyan kimse, hatırlatıldığında ve Allah'ın ayetlerini tefekküre sevk edildiğinde icabet eder.’ Nitekim başka bir yerde de kendisine {فلا يحزنك قولهم} “Onların sözleri seni üzmesin.” buyrulmuştur. Ardından Yüce Allah, Musa (aleyhisselâm) kıssasının başlangıcına kadar {الرحمن على العرش استوى} “Rahmân, Arş'a istiva etmiştir.” buyruğuyla bir tanıtma ve teselli ifadesine yer vermiş; böylece her şeyin kendi mahluku ve mülkü olduğunu, O'nun kahredici kudreti ve kabzasında bulunup mülkünden hiçbir şeyin hariç kalamayacağını bildirmiştir.

10618. Metin

فإذا شاهد آية من وفقه لم يصعب أمره، ثم اتبع ذلك بقصة موسى ﵇، وما كان منه في إلقائه صغيراً في اليم، وما جرى بعد ذلك من عجيب الصنع وهلاك فرعون وظهور بني إسرائيل، وكل هذا مما يؤكد القصد المتقدم، وهذا الوجه الثاني أولى من الأول - والله أعلم، انتهى. {إذ} أي حديثه حين {رأى ناراً} وهو راجع من بلاد مدين {فقال لأهله امكثوا} أي مكانكم واتركوا ما أنتم عليه من السير؛ ثم علل أمره بقوله: {إني ءانست} أي أبصرت في هذا الظلام إبصاراً بيناً لا شبهة فيه من إنسان العين الذي تبين به الأشياء، وهو مع ذلك مما يسر من الإنس الذين هم ظاهرون ما ترك بهم {ناراً} فكأنه قيل، فكان ماذا؟ فقال معبراً بأداة الترجي لتخصيصه الخبر الذي عبر به في النمل بالهدى: {لعلي ءاتيكم} أي أترجى أن أجيئكم {منها بقبس} أي بشعلة من النار في رأس حطبة فيها جمرة تعين على برد هذه الليلة {أو أجد على} مكان {النار هدى*} أي ما أهتدي به لأن الطريق كانت قد خفيت عليهم {فلما أتاها} .

Allah'ın muvaffak kıldığı bir kimse O'nun bir ayetini/mucizesini gördüğünde artık işi zorlaşmaz. Sonra bunun peşinden Musa (aleyhisselâm) kıssası, henüz bebekken denize bırakılışı, ardından gerçekleşen o harikulade ilahi sanat, Firavun'un helaki ve İsrailoğullarının üstün gelmesi zikredilmiştir. Bütün bunlar daha önce belirtilen maksadı teyit etmektedir. Bu ikinci yaklaşım birincisinden daha evladır -en doğrusunu Allah bilir; [İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti-. {إذ} yani onun haberi o vakittir ki; {رأى ناراً} Medyen diyarından dönerken bir ateş gördü. {فقال لأهله امكثوا} “Ailesine dedi ki: Durun!” yani yerinizde kalın ve yolculuğunuza ara verin. Ardından bu emrinin gerekçesini açıklayarak şöyle dedi: {إني ءانست} “Şüphesiz ben hissettim/gördüm” yani bu karanlıkta, eşyanın kendisiyle belirginleştiği göz bebeği gibi hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde apaçık gördüm. Bununla birlikte bu, açıkta olan insanlardan gelen ve geride bıraktıkları kimseleri sevindiren bir şeydir: {ناراً} “bir ateş.” Sanki ona ‘Peki ne olacak?’ denildi de Neml Suresi'nde kılavuzluk ile ifade ettiği haberi burada umut bildiren bir edatla dile getirerek şöyle dedi: {لعلي ءاتيكم} “Umulur ki size getiririm” yani umarım ki size getiririm, {منها بقبس} “ondan bir kor parçası” yani bir odun parçasının ucunda, bu gecenin soğuğuna karşı fayda sağlayacak bir ateş koru [getiririm], {أو أجد على} yerinde {النار هدى*} “yahut ateşin başında bir yol gösterici bulurum.” yani kendisiyle yol bulacağım bir kılavuz [bulurum]; çünkü yol onlara gizli kalmış, kaybolmuşlardı. {فلما أتاها} “Oraya vardığında...”

10619. Metin

ولما كان في الإبهام ثم تعيين تشويق ثم تعظيم، بنى للمفعول قوله: {نودي} من الهدى الذي لا هدى غيره؛ ثم بين النداء بقوله:

Önce müphem bırakıp ardından tayin etmekte bir merak uyandırma ve sonrasında tazim etme nüktesi bulunduğundan, kendisinden başka hiçbir hidayetin bulunmadığı gerçek Hidayet kaynağından {نودي} “Seslenildi” buyurarak fiili meçhul sığada getirdi; sonra da bu seslenişi şu buyruğuyla açıkladı:

10620. Metin

{يا موسى*} ولما كان المقام للتعريف بالأيادي تلطفاً، قال مؤكداً، تنبيهاً له على تعرف أنه كلامه سبحانه من جهة أنه يسمعه من غير جهة معينة وعلى غير الهيئة التي عهدها في مكالمة المخلوقين، مسقطاً الجار في قراءة ابن كثير وأبي عمرو وأبي حفص بالفتح، وحاكياً بقول مقدر عند الباقين: {إني أنا ربك} أي المحسن إليك بالخلق والرزق وغيرهما من مصالح الدارين {فاخلع نعليك} كما يفعل بحضرات الملوك أدباً، ولتنالك بركتها ولتكون مهيأً للإقامة غير ملتفت إلى ما وراءك من الأهل والولد، ولهذا قال أهل العبارة: النعل يدل على الولد.

{يا موسى*} “Ey Musa!” Makam, bir lütuf olarak ilahi nimetleri hatırlatarak Kendini tanıtma makamı olduğu için, bunu belirli bir yönden olmaksızın ve mahlukatın konuşmasında alışılagelen heyetin dışında duyduğundan, bunun Yüce Allah'ın kelamı olduğunu anlaması konusunda onu uyarmak üzere tekitli olarak buyurdu. İbn Kesîr, Ebû Amr ve Ebû Hafs kıraatinde cer edatı düşürülerek fetha ile, diğer kıraatlerde ise takdirî bir “kavv/söz”ün aktarımı olarak [şöyle buyruldu]: {إني أنا ربك} “Şüphesiz ben, evet ben senin Rabbinim!” yani yaratmak, rızıklandırmak ve iki cihanın diğer maslahatlarını temin etmek suretiyle sana ihsanda bulunan Rabbinim. {فاخلع نعليك} “Pabuçlarını çıkar!” kralların huzurunda edep gereği yapıldığı gibi ve oranın bereketine nail olasın, ayrıca geride bıraktığın aile ve çocuğa iltifat etmeksizin [huzurda] durmaya hazır olasın diye [çıkar]. Nitekim tabir ehli şöyle demiştir: Ayakkabı/pabuç çocuğa delalet eder.

10621. Metin

ثم علل بما يرشد إلى أنه تعالى لا يحويه مكان ولا يجري عليه زمان فقال: {إنك بالواد المقدس} أي المطهر عن كل ما لا يليق بأفنية الملوك؛ ثم فسره بقوله: {طوى*} ولما كان المعنى: فإني اخترته تشريفاً له من بين البقاع لمناجاتك، عطف عليه قوله: {وأنا اخترتك} أي للنبوة {فاستمع} أي أنصت ملقياً سمعك معملاً قلبك للسماع {لما} أي اخترتك للذي، وقدم استمع اهتماماً به {يوحى*} أي يقال لك مني سراً مستوراً عن غيرك سماعه وإن كان في غاية الجهر، كما يفعل الحبيب مع حبيبه من صيانة حديثهما عن ثالث

Sonra Yüce Allah'ı hiçbir mekânın kuşatamayacağını ve O'nun hakkında zamanın cereyan etmeyeceğini gösteren bir gerekçe belirterek şöyle buyurdu: {إنك بالواد المقدس} “Çünkü sen mukaddes vadidesin.” yani kralların avlularına yakışmayan her türlü şeyden arındırılmış tertemiz bir yerdesin. Sonra burayı şu sözüyle açıkladı: {طوى*} “Tuvâ'dasın.” Mana ‘Seninle münacatta bulunmak üzere orayı şereflendirmek için diğer mekânlar arasından seçtim’ şeklinde olunca, buna şu buyruğunu atfetti: {وأنا اخترتك} “Ben seni seçtim” yani peygamberlik için [seçtim], {فاستمع} “o halde dinle!” yani kulağını verip kalbini dinlemeye yoğunlaştırarak can kulağıyla dinle, {لما} “için seçtim” dinlemeye verilen ehemmiyetten ötürü “dinle” emri öne alınmıştır, {يوحى*} “vahyolunan şeyi.” yani alabildiğine yüksek sesli olsa bile, bir sevgilinin üçüncü bir şahsın duymasını engellemek için sevgilisiyle yaptığı konuşmayı gizlemesi gibi, başkalarının işitmesinden gizlenmiş olarak benden sana sırren söylenecek olanı [dinle].

10622. Metin

بما يجعل له من الخلوة إعلاماً بعلو قدره وفخامة أمره؛ ثم فسر الموحى بأول الواجبات وهو معرفة الله تعالى؛ فقال مؤكداً لعظم الخبر وخروجه عن العادات: {إنني أنا الله} فذكر الاسم العلم لأن هذا مقامه إذ الأنسب للملطوف به - بعد التعرف إليه بالإكرام - الإقامة في مقام الجلال والجمال.

Kadrinin yüceliğini ve konumunun azametini bildirmek üzere onun için sağlanan bu baş başa kalış vesilesiyle [bunu dinle]. Sonra vahyedilen şeyi vaciplerin ilki olan Yüce Allah'ı bilmekle/marifetullah ile tefsir etti. Haberin büyüklüğü ve alışılagelmiş durumların dışına çıkması sebebiyle tekitli olarak şöyle buyurdu: {إنني أنا الله} “Şüphesiz ben, evet ben Allah'ım!” Burada ism-i a'lem (özel isim) zikredilmiştir; çünkü bu makam onun makamıdır. Zira kendisine ikramla lütufta bulunulan kimseye -ihsanla tanıtıldıktan sonra- celal ve cemal makamında durmak yaraşır.

10623. Metin

ولما كان هذا الاسم العلم جامعاً لجميع معاني الأسماء الحسنى التي علت عن أن يتصف بها أو بشيء منها حق الاتصاف غيره تعالى، حسن تعقيبه بقوله: {لا إله إلا أنا} ولما تسبب عن ذلك وجوب إفراده بالعبادة، قال: {فاعبدني} أي وحدي: ثم خص من بين العبادات معدن الأنس والخلوة، وآية الخضوع والمراقبة وروح الدين فقال: {وأقم الصلاة} أي التي أضاعها خلوف السوء، إشارة إلى أنها المقصود بالذات من الدين، لأنها أعلى شرائعه لأنها حاملة على المراقبة، بما فيها من دوام الذكر والإعراض عن كل سوء، وذلك معنى {لذكري*} وذلك أنسب الأشياء لمقام الجلال، بل هي الجامعة لمظهري الجمال والجلال؛ ثم علل الأمر بالعبادة بأنه لم يخلق الخلق سدى، بل لا بد من إماتتهم، ثم بعثهم لإظهار العظمة ونصب موازين العدل، فقال مؤكداً لإنكارهم معبراً بما يدل على سهولة ذلك عليه جداً: {إن الساعة ءاتية} أي لاريب في إتيانها، فهي أعظم باعث على الطاعة.

Bu özel isim, Yüce Allah'tan başkasının hakiki manada nitelenmekten yüce olduğu bütün Esmâ-i Hüsnâ manalarını kendinde topladığı için, ardından {لا إله إلا أنا} “Benden başka ilah yoktur.” buyrulması pek güzel düşmüştür. Bundan O'na ibadeti birlemenin gerekliliği sonucu doğunca da: {فاعبدني} “O halde bana kulluk et!” yani yalnızca bana [kulluk et] buyurdu. Sonra ibadetler arasından ünsiyet ve halvet kaynağı, huşu ve murakabenin nişanesi ve dinin ruhu olan namazı tahsis ederek şöyle buyurdu: {وأقم الصلاة} “Namazı dosdoğru kıl!” yani kötü nesillerin zayi ettiği namazı kıl; bu da namazın bizzat dinin asıl maksadı olduğuna bir işarettir. Çünkü namaz, şeriatın en yüce hükmüdür; zira sürekli zikri ve her türlü kötülükten yüz çevirmeyi içermesi sebebiyle insanı murakabeye sevk eder. İşte {لذكري*} “beni anmak için” ifadesinin manası budur. Bu ise celal makamına en uygun şeydir; bilakis o, cemal ve celal tecellilerini kendinde toplayandır. Sonra ibadet emrini, mahlukatı boş yere yaratmadığı, bilakis azametini izhar etmek ve adalet terazilerini kurmak için onları öldürüp ardından diriltmesinin kesin olduğu gerekçesine bağladı ve onların inkârına karşı tekit ederek, bunun Kendisine son derece kolay olduğunu bildiren bir ifadeyle şöyle buyurdu: {إن الساعة ءاتية} “Kıyamet mutlaka gelecektir.” yani onun gelmesinde hiçbir şüphe yoktur; o, itaate sevk eden en büyük etkendir.

10624. Metin

ولما كان بيان حقيقة الشيء مع إخفاء شخصه ووقته وجميع أحواله موجباً في الغالب لنسيانه والإعراض عنه، فكان غير بعيد من إخفائه أصلاً ورأساً، قال مشيراً إلى هذا المعنى: {أكاد أخفيها} أي أقرب من أن أجدد إخفاءها، فلذا يكذب بها الكافر بلسانه والعاصي بعصيانه فالكافر لا يصدق بكونها والمؤمن لا يستعد غفلة عنها، فراقبني فإن الأمر يكون بغتة، ما من لحظة إلا وهي صالحة للترقب؛ ثم بين سبب الإتيان بها بقوله: {لتجزى} أي بأيسر أمر وأنفذه {كل نفس} كائنة من كانت {بما تسعى*} أي توجد من السعي في كل وقت كما يفعل من أمر ناساً بعمل من النظر في أعمالهم ومجازاة كل بما يستحق.

Bir şeyin mahiyetini beyan edip şahsını, vaktini ve bütün hallerini gizlemek çoğunlukla onun unutulmasına ve ondan yüz çevrilmesine yol açtığından, bu durum onu kökten ve tamamen gizlemekten pek uzak sayılmazdı. Bu sebeple bu manaya işaret ederek şöyle buyurdu: {أكاد أخفيها} “Neredeyse onu gizleyeceğim” yani onu gizlemeyi adeta yeniliyorum; bu yüzden kâfir diliyle, asi de isyanıyla onu yalanlar. Kâfir onun gerçekleşeceğini tasdik etmez, mümin ise gafletten ötürü ona hazırlık yapmaz. O halde beni murakabe et; zira iş ansızın gerçekleşecektir, hiçbir an yoktur ki gözetlemeye elverişli olmasın. Sonra onun geliş sebebini şu buyruğuyla açıkladı: {لتجزى} “karşılık görsün diye” yani en kolay ve en kesin bir şekilde [karşılık görsün], {كل نفس} “her nefis” kim olursa olsun, {بما تسعى*} “çalıştığının karşılığıyla.” yani her vakit ortaya koyduğu ameliyle; nitekim bir topluluğa bir iş emredip de onların amellerini inceleyen ve herkesi hak ettiğine göre cezalandıran kimsenin yaptığı gibi.

10625. Metin

ولما كانت - لما تقدم - في حكم المنسي عند أغلب الناس قال: {فلا يصدنك عنها} أي إدامة ذكرها ليثمر التشمير في الاستعداد لها {من لا يؤمن بها} بإعراضه عنها وحمله غيره على ذلك بتزيينه بما أوتي من المتاع الموجب للمكاثرة المثمرة لامتلاء القلب بالمباهاة والمفاخرة، فإن من انصد عن ذلك غير بعيد الحال ممن كذب بها،

Kıyamet -yukarıda geçtiği üzere- insanların çoğunun nezdinde unutulmuş hükmünde olduğundan şöyle buyurdu: {فلا يصدنك عنها} “Sakın seni ondan alıkoymasın” yani ona hazırlık için kolları sıvamayı netice veren onu sürekli hatırlamaktan [alıkoymasın], {من لا يؤمن بها} “ona inanmayan kimse;” ondan yüz çevirerek ve kendisine verilen dünya metaıyla süslenip başkalarını da buna sürükleyerek, ki bu meta kalbi övünme ve böbürlenmeyle dolduran çokluk yarışına yol açar. Zira bundan alıkonan kimsenin hali, onu yalanlayan kimseden pek uzak değildir.

10626. Metin

والمقصود من العبارة نهي موسى ﵇ عن التكذيب، فعبر عنه بنهي من لا يؤمن عن الصد إجلالاً لموسى ﵇، ولأن صد الكافر عن التصديق سبب للتكذيب فذكر السبب ليدل على المسبب، ولأن صد الكافر مسبب عن رخاوة الرجل في الدين ولين شكيمته فذكر المسبب ليدل على السبب، فكأنه قيل: كن شديد الشكيمة صليب المعجم، لئلا يطمع أحد في صدك وإن كان الصاد هم الجم الغفير، فإن كثرتهم تصل إلى الهوى لا إلى البرهان، وفي هذا حث عظيم على العمل بالدليل، وزجر بليغ عن التقليد، وإنذار بأن الهلاك والردى مع التقليد وأهله نبه عليه الكشاف. ثم بين العلة في التكذيب بها والكسل عن التشمير لها بقوله: {واتبع} أي بغاية جهده {هواه} فكان حاله حال البهائم التي لا عقل لها، تنفيراً عن مثل حاله؛ ثم أعظم التحذير بقوله مسبباً: {فتردى*} أي فتهلك، إشارة إلى أن من ترك المراقبة لحظة حاد عن الدليل، ومن حاد عن الدليل هلك.

İfadeden maksat Musa'yı (aleyhisselâm) yalanlamaktan nehyetmektir. Ancak Musa'ya (aleyhisselâm) tazim amacıyla, iman etmeyenin alıkoyması nehyedilerek ifade edilmiştir. Ayrıca kâfirin tasdikten alıkoyması yalanlamaya sebep olduğu için, sebebe bağlı neticeye (müsebbeb) delalet etsin diye sebep zikredilmiştir. Bir de kâfirin alıkoyması kişinin dindeki gevşekliğinden ve irade zayıflığından kaynaklandığı için, sebebe delalet etsin diye müsebbeb zikredilmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: İradene tam sahip, dininde sarsılmaz ol ki, seni alıkoyanlar çok kalabalık bir kitle de olsa hiç kimse seni yolundan çevirmeye cüret edemesin. Zira onların çokluğu delile değil, heva ve hevese dayanır. Bunda delille amel etmeye muazzam bir teşvik, taklitten beliğ bir sakındırma ve helak ile hüsranın taklit ve taklit ehliyle birlikte olduğuna dair bir uyarı vardır; Keşşâf [sahibi] buna dikkat çekmiştir. Sonra onu yalanlamanın ve ona hazırlanmaktaki tembelliğin illetini şu buyruğuyla beyan etti: {واتبع} “ve uymuş olan kimse” yani var gücüyle uymuş olan, {هواه} “kendi hevasına;” böylece onun hali aklı olmayan hayvanların hali gibi oldu; bu da onun benzeri bir durumdan nefret ettirmek içindir. Sonra neticeyi belirterek sakındırmayı daha da büyüterek şöyle buyurdu: {فتردى*} “yoksa helak olursun!” Bu, murakabeyi bir an bile terk edenin delilden sapacağına, delilden sapanın da helak olacağına bir işarettir.

10627. Metin

ولما كان المقام مرشداً إلى أن يقال: ما جوابك يا موسى عما سمعت؟ وكان تعالى عالماً بأنه يبادر إلى الجواب بالطاعة في كل ما تقدم، طوى هذا المقال مومئاً إليه بأن عطف عليه قوله: {وما تلك} أي العالية المقدار

Makam ‘İşittiklerine cevabın nedir ey Musa?’ denilmesini iktiza ettiği ve Yüce Allah da onun yukarıda geçen her hususta itaatle cevap vermeye koşacağını bildiği için, bu sözü hazfetti ve ona işaret ederek şu buyruğunu atfetti: {وما تلك} “O nedir?” yani o yüksek kıymetteki şey,

10628. Metin

{بيمينك يا موسى*} مريداً - بعد تأنيسه بسؤاله عما هو أعلم به منه - إقامة البينة لديه بما يكون دليلاً على الساعة من سرعة القدرة على إيجاد ما لم يكن، بقلب العصا حية بعد تحقق أنها عصاه يقرب النظر إليها عند السؤال عنها ليزداد بذلك ثباتاً ويثبت من يرسل إليهم {قال هي} أي ظاهراً وباطناً {عصاي} ثم وصل به مستأنساً بلذيذ المخاطبة قوله بياناً لمنافعها خوفاً من الأمر بإلقائها كالنعل: {أتوكأ} أي أعتمد وأرتفق وأتمكن {عليها} أي إذا أعييت أو أعرض لي ما يحوجني إلى ذلك من زلق أو هبوط أو صعود أو طفرة أو ظلام ونحو ذلك؛ ثم ثنى بعد مصلحة نفسه بأمر رعيته فقال: {وأهشُّ} أي أخبط الورق، قال ابن كثير: قال عبد الرحمن بن القاسم عن الإمام مالك: والهش أن يضع الرجب المحجن في الغصن ثم يحركه حتى يسقط ورقه وثمره ولا يكسر العود ولا يخبط فهذا الهش، قال: وكذا قال ميمون بن مهران، وقال أبو حيان: والأصل في هذه المادة الرخاوة.

{بيمينك يا موسى*} “Sağ elindeki, ey Musa?” Kendisinden daha iyi bildiği bir şeyi ona sorarak onu teselli edip yatıştırdıktan sonra; asa hakkında soru sorulduğunda ona yakından bakıp bunun kendi asası olduğunu kesinleştirmesinin ardından, asayı yılana dönüştürmek suretiyle olmayanı var etmedeki süratli kudretinden kıyamete delil teşkil edecek bir hücceti onun nezdinde ikame etmeyi diledi. Ta ki bununla sebatı artsın ve kendilerine gönderileceği kimseleri de sebat ettirsin. {قال هي} “Dedi ki: O” yani zahiren ve bâtınen, {عصاي} “benim asamdır.” Sonra pabuç gibi onun da atılması emredilir korkusuyla, faydalarını açıklamak suretiyle tatlı hitaptan ünsiyet bularak sözüne devam etti: {أتوكأ} “Dayanırım” yani yaslanır, yardım alır ve destek bulurum, {عليها} “ona;” yani yorulduğumda veya kayma, iniş, çıkış, sıçrama, karanlık ve benzeri beni buna muhtaç kılacak bir durumla karşılaştığımda. Sonra kendi maslahatından sonra güttüğü sürünün işine geçerek şöyle dedi: {وأهشُّ} “ve yaprak silkelerim” yani yaprakları vurup dökerim. İbn Kesîr şöyle der: Abdurrahman b. el-Kâsım, İmam Mâlik'ten nakletti ki: ‘Hâşş (yaprak silkelemek); adamın eğri değneği dala koyup, dalı kırmadan ve sertçe vurmadan yaprakları ve meyveleri dökülecek şekilde sallamasıdır. İşte haşş budur.’ Dedi ki: Meymûn b. Mihrân da böyle demiştir. Ebû Hayyân ise şöyle demiştir: Bu maddenin aslı yumuşaklıktır.

10629. Metin

يقال: رجل هش. {بها على غنمي} .

Nitekim yumuşak huylu kişiye ‘racülün heşşün’ denir. {بها على غنمي} “onunla koyunlarıma.”

10630. Metin

ولما كان أكمل أهل ذلك الزمان، خاف التطويل على الملك فقطع على نفسه ما هو فيه من لذة المخاطبة كما قيل: اجلس على

O o zamanın en kâmil insanı olduğu için, Melik'in huzurunda sözü uzatmaktan çekindi; bu yüzden ‘Yaygıya otur ama fazla yayılmaktan sakın’ denildiği gibi, içinde bulunduğu tatlı hitap lezzetini bizzat kendisi kesti.

10631. Metin

البساط وإياك والانبساط، وطمعاً في سماع كلامه ﷾، فقال مجملاً: {ولي فيها مآرب} أي حوائج ومنافع يفهمها الألبّاء. ولما كان المحدث عنه لايعقل، وأخبر عنه بحمع كثرة، كان الأنسب معاملته معاملة الواحدة المؤنثة فقال: {أخرى*} تاركاً للتفصيل، فكأنه قيل: فماذا قيل له؟ فقيل: {قال ألقها} أي العصا، وأنسه بقوله ﷾: {يا موسى * فألقاها} أي فتسبب عن هذا الأمر المطاع أنه ألقاها ولم يتلعثم {فإذا هي} أي في الحال ظاهراً وباطناً {حية} عظيمة جداً يطلق عليها لعظمعا بنهاية أمرها اسم الثعبان، والحية اسم جنس يقع على الذكر والأنثى والصغير والكبير {تسعى*} سعياً خفيفاً يطلق عليها لأجله في أول أمرها اسم الجان، فعن ابن عباس ﵄ أنها صارت حية صفراء لها عرف كعرف الفرس، وجعلت تتورم حتى صارت ثعباناً - انتهى. فهي في عظم الثعبان وسرعة الجان.

Ve Allah Teâlâ'nın kelamını işitme arzusuna kapılarak özetle şöyle dedi: {ولي فيها مآرب} “Benim onda daha başka ihtiyaçlarım da vardır” yani akıl sahiplerinin anlayacağı ihtiyaçlar ve faydalar [vardır]. Bahsedilen şeyler akılsız varlıklar olup çokluk çoğulu ile haber verildiğinden, ona müennes tekil muamelesi yapmak daha uygun düştü de ayrıntıyı bırakarak şöyle dedi: {أخرى*} “diğer birtakım...” Sanki ‘Peki ona ne denildi?’ denildi de şöyle buyruldu: {قال ألقها} “Buyurdu ki: Onu at!” yani asayı [at]; ve Yüce Allah onu şu sözüyle teselli etti: {يا موسى * فألقاها} “Ey Musa! O da onu attı.” Yani bu itaat edilen emrin neticesinde tereddüt etmeksizin onu yere attı. {فإذا هي} “Bir de ne görsün, o” yani anında, zahiren ve bâtınen, {حية} “bir yılan oluvermiş!” Pek büyük bir yılandır ki sonundaki azametinden ötürü ona süb'ân (ejderha/büyük yılan) ismi verilir. Hayye ise dişiye, erkeğe, küçüğe ve büyüğe verilen bir cins ismidir. {تسعى*} “koşuyor!” hafif ve süratli bir yürüyüşle koşuyordu ki ilk anındaki bu halinden ötürü ona cânn (küçük/hızlı yılan) ismi verilir. İbn Abbas'tan (radıyallâhu anhümâ) rivayet edildiğine göre o, at yelesi gibi yelesi olan sarı bir yılan haline geldi ve şişip büyüyerek nihayet bir ejderha oldu -nakil bitti-. Demek ki o, ejderhanın büyüklüğünde ve cânn yılanının süratindedir.

10632. Metin

ولما كان ذلك أمراً مخيفاً، استشرف السامع إلى ما يكون من حاله عند مثل هذا بعد ذلك، فاستأنف إخباره بقوله: {قال} أي الله ﵎ على ما يكون منها عند فرعون لأجل التدريب:

Bu korkutucu bir hadise olduğundan, dinleyen kimse bundan sonra benzer bir durumda onun halinin ne olacağını merakla bekledi; Allah da Firavun'un huzurunda olacaklara bir alıştırma olması gayesiyle sözü yeniden başlatıp şöyle haber verdi: {قال} “Buyurdu ki:”

10633. Metin

{خذها ولا تخف} مشيراً إلى أنه خاف منها على عادة الطبع البشريّ؛ ثم علل له النهي عن الخوف بقوله {سنعيدها} أي بعظمتنا عند أخذك لها بوعد لا خلف فيه {سيرتها} أي طريقتها {الأولى*} من كونها عصا، فهذه آية بينة على أن الذي يخاطبك هو ربك الذي له الأسماء الحسنى، فنزلت عليه السكينة، وبلغ من طمأنينته أن أدخل يده في فمها وأخذ بلحيتها، فإذا هي عصاه، ويده بين شعبتيها.

{خذها ولا تخف} “Onu tut ve korkma!” İnsan tabiatının gereği olarak ondan korktuğuna işaret etti; sonra korkmama emrinin gerekçesini şu sözüyle açıkladı: {سنعيدها} “Biz onu döndüreceğiz” yani sen onu tuttuğunda, asla dönülmeyecek bir vaatle azametimizle [döndüreceğiz], {سيرتها} “haline” yani şekline, {الأولى*} “önceki...” asa olma haline. İşte bu, seninle konuşanın Esmâ-i Hüsnâ sahibi Rabbin olduğuna apaçık bir delildir. Bunun üzerine üzerine bir sekînet indi ve kalbinin mutmainliği öyle bir dereceye ulaştı ki, elini onun ağzına sokup çenesinden tuttu; bir de baktı ki o, yine kendi asasıdır ve eli asanın iki çatalı arasındadır.

10634. Metin

ولما أراه آية في بعض الآفاق، أراد أن يريه آية في نفسه فقال: {واضمم يدك} من جيبك الذي يخرج منه عنقك {إلى جناحك} أي جنبك تحت العضد تنضم على ما هي عليه من لونها وما بها من الحريق، وأخرجها {تخرج} فالآية من باب الاحتباك، والجناح: اليد، والعضد، والأبط، والجانب - قاله في القاموس، فلا يعارض هذا ما في القصص لأنه أطلق الجناح هناك على اليد وهي أحق به، وهنا على الجنب الذي هو موضعها تسمية للمحل باسم الحال {بيضاء} بياضاً كالشمس تتعجب منه.

Âfakta (dış dünyada) ona bir mucize gösterince, kendi nefsinde de bir mucize göstermek diledi ve şöyle buyurdu: {واضمم يدك} “Elini koy” boynunun çıktığı yakanın içinden [koy], {إلى جناحك} “koynuna/yanına” yani pazu altına; kendi rengi ve üzerindeki yanık iziyle birlikte girsin; ve çıkar: {تخرج} “çıksın!” Ayet ihtibâk sanatındandır. Kâmûs'ta geçtiğine göre cenâh; el, pazu, koltuk altı ve yan/böğür demektir. Kasas Suresi'ndeki ifadeyle bu çelişmez; çünkü orada cenâh lafzı hakiki manada daha layık olduğu ele, burada ise bulunduğu yer olan yana/böğre mekânın içindekinin adıyla anılması yoluyla ıtlak edilmiştir. {بيضاء} “bembeyaz” hayran kalacağın güneş gibi bir beyazlıkta [çıksın].

10635. Metin

ولما كان البرص أبغض شيء إلى العرب، نافياً له ولغيره، ولم يسمه باسمه لأن أسماعهم له مجاجة، ولأن نفي الأعم من الشيء

Alacalık/abraşlık hastalığı Arapların en çok tiksindiği şey olduğundan, onu ve diğer kusurları nefyederek; kulaklarına çirkin geldiği için ve genel olanı nefyetmek özel olanı nefyetmekten

10636. Metin

أبلغ من نفيه بخصوصه: {من غير سوء} أي مرض لا برص ولا غيره، حال كونها {آية أخرى*} افعل ما أمرتك به من إلقاء العصا وضم اليد، أو فعلنا ذلك من إحالة العصا ولون اليد من مناداتك لمناجاتك {لنريك} في جميع أيام نبوتك {من آياتنا الكبرى*} ليثبت بذلك حنانك، ويزداد إتقانك، فكأنه قيل: لماذا يفعل بي هذا؟ فقيل: لنرسلك إلى بعض المهمات {اذهب إلى فرعون} أي لترده عن عتوه: ثم علل الإرسال إلية بقوله، مؤكداً لأن طغيان أحد بالنسبة إلى شيء مما للملك الأعلى مما يستبعد: {إنه طغى*} أي تجاوز حده من العبودية فادعى الربوبية، وأشار إلى ما حصل له من الضيق من ذلك بما عرف من أنه أمر عظيم، وخطب جسيم، يحتاج معه إلى احتمال ما لا يحتمله إلا ذو جأش رابط وصدر فسيح قلب ضابط كما صرح به في سورة الشعراء - بقوله {قال رب اشرح} أي وسع {لي} ولما أبهم المشروح ليكون الكلام أوكد بتكرير المعنى في طريقي الإجمال والتفصيل، قال رافعاً لذلك الإبهام: {صدري*} للإقدام على ذلك، وإلى استصعابه بقوله: {ويسر لي} ثم بين ذلك الإبهام بقوله: {أمري*} وإلى استعجازه نفسه عن الإبانة لهم عن المراد بقوله:

daha beliğ olduğu için onu kendi ismiyle anmayarak şöyle buyurdu: {من غير سوء} “kusursuz olarak” yani alacalık veya başka hiçbir hastalık olmaksızın, şu halde olarak: {آية أخرى*} “diğer bir mucize olarak...” Sana emrettiğim asayı atma ve elini koynuna sokma işini yap; yahut seninle münacatta bulunmak üzere sana seslenişimizden sonra asayı ve elin rengini değiştirmek suretiyle bunu yaptık ki: {لنريك} “Sana göstermemiz için” peygamberliğin bütün günlerinde [gösterelim], {من آياتنا الكبرى*} “en büyük ayetlerimizden/mucizelerimizden...” Ta ki bununla kalbin pekişsin ve itminanın artsın. Sanki ‘Bana bu neden yapılıyor?’ denildi de şöyle buyruldu: Seni mühim vazifelerden birine elçi göndermemiz için: {اذهب إلى فرعون} “Firavun'a git!” yani onu azgınlığından vazgeçirmek için [git]. Sonra Yüce Hükümran'a ait şeylerden birine karşı herhangi bir kimsenin azgınlık etmesi akıldan uzak görüleceği için tekitli olarak ona gönderilme gerekçesini şu sözüyle bildirdi: {إنه طغى*} “Çünkü o azdı!” yani kulluk sınırını aşıp ilahlık iddia etti. Musa'nın, bunun çok büyük ve çetin bir iş olduğunu ve ancak metin bir yüreğe, geniş bir göğse ve sağlam bir kalbe sahip olanların kaldırabileceği bir tahammülü gerektirdiğini bildiğinden içine düştüğü darlığa -Şuarâ Suresi'nde açıkça belirtildiği üzere- şu sözüyle işaret etti: {قال رب اشرح} “Dedi ki: Rabbim, genişlet” yani ferahlık ver, {لي} “benim için.” Manayı icmal ve tafsil yollarıyla tekrarlayarak sözü daha tekitli kılmak üzere genişletilecek yeri müphem bırakınca, bu müphemliği kaldırarak şöyle dedi: {صدري*} “göğsümü!” bu işe girişebilmem için. Ve işin zorluğunu şu sözüyle belirtti: {ويسر لي} “Ve bana kolaylaştır” sonra bu müphemliği şu sözüyle açıkladı: {أمري*} “işimi!” Kendisini onlara maksadı açıklamaktan aciz görmesine de şu sözüyle işaret etti:

10637. Metin

{واحلل} ولما كان المعنى هنا ما لا يحتمل غيره إذ إنه لم يسأل بقاءه في غير حال الدعوة، عدل عن طريق الكلام الماضي فقال: {عقدة من لساني*} أي مما فيه من الحبسة عن الإتيان بجميع المقاصد من الجمرة التي وضعها في فيه وهو عند فرعون، كما نقل عن ابن عباس ﵄، ولما كان سؤاله هذا إنما هو الله، ولذلك اقتصر على قدر الحاجة فلم يطلب زوال الحبسة كلها، أجابه بقوله: {يفقهوا قولي*} وإلى اعتقاد صعوبة المقام مع ذلك كله بطلب التأييد بنصير يهمه أمره بقوله: {واجعل لي} أي مما تخصني به؛ وبين اهتمامه بالإعانة كما يقتضيه الحال فقدم قوله: {وزيراً} أي ملجأ يحمل عني بعض الثقل ويعاونني {من أهلي*} لأني به أوثق لكونه عليّ أشفق، ثم أبدل منه قوله: {هارون} وبينه بقوله: {أخي*} أي لأنه أجدر أهلي بتمام مناصرتي؛ وأجاب الدعاء في قراءة ابن عامر فقال: {اشدد} بقطع الهمزة مفتوحة {به أزري*} أي قوتي وظهري {وأشركه} بضم الهمزة مسنداً الفعلين إلى ضميره على أنهما مضارعان،

{واحلل} “Ve çöz” Buradaki mana başka bir ihtimale yer bırakmadığından -çünkü o, tebliğ hali dışındaki durumlar için bunun kalmasını istememişti- geçmişteki hitap tarzından ayrılarak şöyle dedi: {عقدة من لساني*} “dilimdeki bağı!” İbn Abbas'tan (radıyallâhu anhümâ) nakledildiğine göre, Firavun'un yanındayken ağzına koyduğu közden ötürü bütün maksatları ifade etmeye engel olan pelteklikten [kurtar]. Onun bu talebi sadece Allah rızası için olduğundan ve bu sebeple ihtiyacı kadar olanla yetinip peltekliğin tamamen kalkmasını istemediğinden, bu talebine şu gerekçeyle karşılık verdi: {يفقهوا قولي*} “Sözümü iyice anlasınlar.” Bütün bunlarla birlikte meselenin ehemmiyetini kavradığından, işine ortak olacak bir yardımcıyla desteklenmeyi isteyerek şöyle dedi: {واجعل لي} “Ve bana ver” yani bana has kılacağın nimetlerden [ver]. Durumun gerektirdiği üzere yardımın önemini beyan ederek şu ifadeyi öne aldı: {وزيراً} “bir vezir/yardımcı” yani yükümün bir kısmını üstlenecek ve bana yardım edecek bir sığınak [ver], {من أهلي*} “ailemden!” Çünkü ona daha çok güvenirim ve bana karşı daha şefkatlidir. Sonra bundan bedel olarak şu ismi getirdi: {هارون} “Harun'u,” ve onu şöyle açıkladı: {أخي*} “kardeşimi!” Çünkü o, bana tam anlamıyla destek olmaya ailem içinden en layık olanıdır. İbn Âmir kıraatinde bu duaya hemzeyi fethalı ve katı' ile okuyarak şöyle icabet etti: {اشدد} “Onunla kuvvetlendir” yani kuvvetimi ve arkamı [kuvvetlendir], {وأشركه} hemzenin zammesiyle ve her iki fiili muzari olarak kendi zamirine isnat ederek okumuştur.

10638. Metin

وقراءة الباقين بوصل الأول وفتح همزة الثاني على أنهما أمران، مسندين إلى الله تعالى على الدعاء {في أمري*} أي النبوة.

Diğer kıraat imamları ise birinciyi vasıl hemzesiyle, ikinciyi ise fethalı katı' hemzesiyle dua makamında Yüce Allah'a isnat edilen emir sığaları olarak okumuşlardır: {في أمري*} “işime!” yani peygamberlik vazifeme.

10639. Metin

ولما أفهم سؤاله هذا أن له فيه أغراضاً، أشار إلى أنها ليست مقصودة له لأمر يعود على نفسه بذكر العلة الحقيقية، فقال: {كي نسبحك} أي بالقول والفعل بالصلاة وغيرها {كثيراً*} فأفصح عن أن المراد بالمعاضدة إنما هو لتمهيد الطريق إليه سبحانه.

Onun bu talebi birtakım gayeleri olduğunu hissettirince, bunların kendi nefsine dönecek bir menfaat için güdülmediğini asıl illeti zikrederek şöyle beyan etti: {كي نسبحك} “Seni tesbih edelim diye” yani sözle ve namaz gibi amellerle [tesbih edelim], {كثيراً*} “çokça;” böylece yardımlaşmaktan maksadın yalnızca Yüce Allah'a giden yolu hazırlamak olduğunu açıkça ortaya koydu.

10640. Metin

ولما كان التسبيح ذكراً خاصاً لكونه بالتنزيه الذي أعلاه التوحيد، أتبعه العام فقال: {ونذكرك} أي بالتسبيح والتحميد {كثيراً} فإن التعاون والتظاهر أعون على تزايد العبادة أنه مهيج للرغبات؛ ثم علل طلبه لأخيه لأجل هذا الغرض بقوله: {إنك كنت بنا بصيراً*} قبل الإقامة في هذا الأمر في أنك جبلتنا على ما يلائم ذكرك وشكرك، وأن التعاضد مما يصلحنا، وكل ذلك تدريب لمن أنزل عليه الذكر على مثله وتذكير بنعمة تيسيره بلسانه ليزداد ذكراً وشكراً.

Tesbih, en yücesi tevhid olan tenzih ile yapıldığı için özel bir zikir olunca, ardından genel zikri getirerek şöyle dedi: {ونذكرك} “ve seni analım diye” yani tesbih ve tahmid ile, {كثيراً} “çokça.” Zira yardımlaşma ve dayanışma ibadetin artmasına daha çok yardımcı olur; çünkü o, şevk ve gayretleri harekete geçirir. Sonra kardeşini bu gaye için istemesinin gerekçesini şu sözüyle bildirdi: {إنك كنت بنا بصيراً*} “Şüphesiz sen bizi hakkıyla görendin.” Bu göreve getirilmeden önce de sen, bizi senin zikrine ve şükrüne uygun bir fıtratta yarattığını, yardımlaşmanın bizi ıslah edeceğini biliyordun. Bütün bunlar, kendisine bu Zikir indirilen zata benzer şekilde bir eğitim ve zikrini, şükrünü artırsın diye Kur'an'ın onun diliyle kolaylaştırılması nimetini hatırlatmadır.

10641. Metin

ولما تم ذلك، كان موضع توقع الجواب، فأتبعه قوله: {قال} أي الله: {قد أوتيت} بأسهل أمر {سؤلك} أي ما سألته {يا موسى} من حل عقدة لسانك وغير ذلك ولو شئت لم أفعل ذلك ولكني فعلته منة مني عليك.

Bu tamamlanınca, cevabın beklendiği bir makam oldu ve ardından şu buyruk geldi: {قال} “Buyurdu ki:” yani Allah: {قد أوتيت} “Sana verildi” en kolay şekilde [verildi], {سؤلك} “istediğin şey” yani talep ettiğin şeyler, {يا موسى} “ey Musa!” Dilindeki bağın çözülmesi ve diğerleri [sana verildi]. Dileseydim bunu yapmazdım; fakat bunu sana katımdan bir lütuf olarak yaptım.

10642. Metin

ولما كان إنجاؤه من فرعون يث ولد في السنة التي يذبح

Onun

10643. Metin

فيها الأبناء - قالوا: وهي الرابعة من ولادة هارون ﵇ بيد فرعون وفي بيته أمراً عظيماً، التفت إلى مقام العظمة مذكراً له بذلك تنويراً لبصيرته وتقوية لقلبه، إعلاماً بأنه ينجيه منه الآن، كما أنجاه في ذلك الزمان، ويزيده بزيادة السن والنبوة خيراً، فيجعل عزه في هلاكه كما جعل إذ ذاك عزه في وجوده فقال: {ولقد مننا} أي أنعمنا إنعاماً مقطوعاً به على ما يليق بعظمتنا {عليك} فضلاً منا {مرة أخرى*} غير هذه؛ ثم ذكر وقت المنة فقال: {إذ} أي حين {أوحينا} أي بما لنا من العظمة {إلى أمك} أي بالإلهام {ما} يستحق لعظمته أن {يوحى*} به، ولا يعلمه إلا نبي أو من هو قريب من درجة النبوة؛ ثم فسره بقوله: {أن اقذفيه} أي ألقي ابنك {في التابوت} وهو الصندوق، فعلوت من التوب الذي معناه تفاؤلاً به، وقال الحرالي: هو وعاء ما يعز قدره، والقذف مجاز عن المسارعة إلى وضعه من غير تمهل لشيء أصلاً، إشارة إلى أنه فعل مضمون السلامة كيف ما كان، والتعريف لأنه نوع من الصناديق أشد الناس معرفة به بنو إسرائيل {فاقذفيه} أي

erkek çocukların boğazlandığı yılda doğması -ki bunun Harun'un (aleyhisselâm) doğumundan sonraki dördüncü yıl olduğunu söylemişlerdir- ve Firavun'un elinde, onun evinde kurtulması muazzam bir hadise olduğundan; basiretini aydınlatmak ve kalbini kuvvetlendirmek üzere bunu ona hatırlatarak azamet makamına iltifat etti. O vakitler onu kurtardığı gibi şimdi de ondan kurtaracağını, yaşının ve peygamberliğinin artmasıyla ona daha çok hayır vereceğini, o vakit onun izzetini varlığında kıldığı gibi şimdi de onun izzetini Firavun'un helakinde kılacağını bildirmek için şöyle buyurdu: {ولقد مننا} “Andolsun biz lütufta bulunmuştuk” yani azametimize yaraşır şekilde kesin bir lütufta bulunmuştuk, {عليك} “sana” katımızdan bir fazl olarak, {مرة أخرى*} “bir defa daha;” bundan başka bir defa daha. Sonra bu lütfun vaktini zikrederek şöyle buyurdu: {إذ} “O vakit ki” yani o zaman, {أوحينا} “vahyetmiştik” yani azametimizle ilham etmiştik, {إلى أمك} “annene” ilham yoluyla, {ما} “şeyi” azametinden ötürü vahyedilmeye layık olan ve ancak bir peygamberin veya peygamberlik derecesine yakın birinin bilebileceği şeyi: {يوحى*} “vahyolunan...” Sonra bunu şu sözüyle tefsir etti: {أن اقذفيه} “Onu koy/bırak” yani oğlunu bırak, {في التابوت} “sandığın içine;” bu da sandık demektir. Tevehhümden tefe'ül manasında ‘t-v-b’ kökünden türetilmiştir. Harâllî şöyle demiştir: ‘O, kıymetli şeylerin konulduğu kaptır.’ ‘Kazf’ (fırlatıp atmak/koymak), hiçbir şeye aldırmaksızın aceleyle koymaktan mecazdır; bu da her ne surette olursa olsun selameti garanti edilmiş bir fiil olduğuna işarettir. Belirlilik takısı (el-), İsrailoğullarının en iyi bildiği sandık türü olduğu içindir. {فاقذفيه} “Onu bırak” yani

10644. Metin

موسى ﵇ عقب ذلك بتابوته، أو التابوت الذي فيه موسى ﵇ {في اليم} أي البحر وهو النيل.

hemen ardından Musa'yı (aleyhisselâm) sandığıyla birlikte veya içinde Musa'nın (aleyhisselâm) bulunduğu sandığı [bırak], {في اليم} “denize/nehre” yani Nil nehrine.

10645. Metin

ولما كانت سلامته في البحر من العجائب، لتعرضه للغرق بقلب الريح للتابوت، أو بكسره في بعض الجدر أو غيرها، أو بجريه مستقيماً مع أقوى جرية من الماء إلى البحر الملح وغير ذلك من الآفات، أشار إلى تحتم تنجيته بلام الأمر عبارة عن معنى الخبر في قوله، جاعلاً البحر كأنه ذو تمييز ليطيع الأمر: {فليلقه} أي التابوت الذي فيه موسى ﵇ أو موسى بتابوته {اليم بالساحل} أي شاطىء النيل، سمي بذلك لأن الماء يسحله، أي ينشره إلى جانب البيت الذي الفعل كله هرباً من شر صاحبه، وهو فرعون، وهو المراد بقوله: {يأخذه} جواباً للأمر، أي موسى {عدو لي} ونبه على محل العجب بإعادة لفظ العدو في قوله: {وعدو له} فإنه ما عادى بني إسرائيل بالتذبيح إلا من أجله {وألقيت عليك محبة} أي عظيمة؛ ثم زاد الأمر في تعظيمها إيضاحاً بقوله: {مني} أي ليحبك كل من رآك لما جبلتك عليه من الخلال الحميدة، والشيم السديدة، لتكون أهلاً لما أريدك له {ولتصنع} أي تربى بأيسر أمر تربية بمن هو ملازم لك لا ينفك عن الاعتناء بمصالحك عناية شديدة {على عيني*} أي مستعلياً على حافظيك غير مستخفى

Onun nehirdeki selameti; rüzgârın sandığı ters çevirmesi, bazı duvarlara veya engellere çarpıp kırılması yahut suyun en kuvvetli akıntısıyla dosdoğru tuzlu denize sürüklenmesi ve diğer afetler sebebiyle boğulma tehlikesine açık olduğundan harikulade işlerdendi. Bu yüzden onun mutlaka kurtulacağına, haberi bir manayı ifade eden emir lâmı ile işaret ederek, denizi sanki emre itaat edecek bir akıl sahibi gibi kılarak şöyle buyurdu: {فليلقه} “bıraksın” yani içinde Musa'nın (aleyhisselâm) bulunduğu sandığı veya sandığıyla birlikte Musa'yı [bıraksın], {اليم بالساحل} “nehir onu kıyıya;” yani Nil'in sahiline bıraksın. Kıyıya sahil denmesinin sebebi, suyun onu sıyırıp yaymasıdır; yani bütün bu fiillerin şerrinden kaçmak için yapıldığı evin, yani Firavun'un sarayının yanına [bıraksın]. Emrin cevabı olarak şu buyrukta kastedilen de budur: {يأخذه} “onu alsın” yani Musa'yı [alsın], {عدو لي} “bana düşman olan” ve ‘düşman’ lafzını tekrar ederek hayret edilecek noktaya dikkat çekti: {وعدو له} “ve ona da düşman olan biri.” Zira o, İsrailoğullarını sırf onun yüzünden boğazlayarak düşmanlık ediyordu. {وألقيت عليك محبة} “Sana bir sevgi bıraktım” yani pek büyük bir sevgi; sonra bu sevginin büyüklüğünü daha da açıklığa kavuşturarak şöyle buyurdu: {مني} “katımdan;” ta ki seni gören herkes sevsin diye; çünkü seni kendisi için dilediğim göreve ehil kılayım diye seni övgüye layık hasletler ve dosdoğru huylarla yarattım. {ولتصنع} “Ve yetiştirilesin diye” yani senin maslahatlarınla son derece titizlikle ilgilenmekten hiç ayrılmayan, sana bitişik birinin gözetimiyle en kolay şekilde terbiye edilesin diye, {على عيني*} “gözümün önünde/himayemde...” Yani seni koruyanların üzerinde üstün olarak, kimseden gizlenmeksizin

10646. Metin

في تربيتك من أحد ولا مخوف عليك منه، وأنا حافظ لك حفظ من يلاحظ الشيء بعينه لا يغيب عنها، فكان كل ما أردته، فلما رآك هذا العدو أحبك وطلب لك المراضع، فلما لم تقبل واحدة منهن بالغ في الطلب، كل ذلك إمضاء لأمري وإيقافاً لأمره به نفسه لا بغيره ليزداد العجب من إحكام السبب، ثم ذكر ظرف الصنع فقال: {إذ} أي حين {تمشي أختك} أي في الموضع الذي وضعوك به لينظروا لك مرضعة {فتقول} بعد إذ رأتك، لآل فرعون: {هل أدلكم على من يكفله} أي يقوم بمصالحه من الرضاع والخدمة، ناصحاً له، فقالوا: نعم! فجاءت بأمك فقبلت ثديها {فرجعناك} أي فتسبب عن قولها هذا أن رجعناك {إلى أمك} حين دلتهم عليها {كي تقر} أي تبرد وتسكن {عينها} وتربيك آمنة عليك غير خائفة، ظاهرة غير مستخفية {ولا تحزن} بفراقك أو بعدم تربيتها لك وبذلها الجهد في نفعك {وقتلت نفساً} أي بعد أن صرت رجلاً من القبط دفعاً عن رجل من قومك فطلبت بها وأرادوا قتلك {فنجيناك} بما لنا من العظمة {من الغم} الذي كان قد نالك بقتله خوفاً من جريرته، بأن أخرجناك مهاجراً لديارهم نحو مدين {وفتناك فتوناً} أي خلصناك من محنة بعد محنة مرة بعد مرة،

senin bakımında kimseden korkulmaksızın [büyütülesin]. Ben seni, bir şeyi gözüyle takip edip ondan hiç ayırmayan kimsenin koruması gibi koruyordum. Dilediğim her şey oldu; bu düşman seni görünce sevdi ve sana sütanneler aradı. Sen hiçbirini kabul etmeyince aramada son derece ısrarcı oldu. Bütün bunlar, sebebin sağlamlığındaki hayret artsın diye emrimi yerine getirmek ve onun işini başkasıyla değil bizzat kendisiyle durdurmak içindi. Sonra bu terbiyenin zamanını zikrederek şöyle buyurdu: {إذ} “O vakit” yani o zaman, {تمشي أختك} “kız kardeşin gidiyor” yani sana bir sütanne bulsunlar diye seni koydukları yere gidiyor, {فتقول} “ve diyordu:” seni gördükten sonra Firavun ailesine: {هل أدلكم على من يكفله} “Ona bakacak, bakımını üstlenecek birini size göstereyim mi?” yani emzirme ve hizmet maslahatlarını üstlenecek, ona samimiyetle bakacak birini [göstereyim mi?] Onlar da: ‘Evet!’ dediler. O da anneni getirdi ve sen onun memesini kabul ettin. {فرجعناك} “Böylece seni geri döndürdük” yani onun bu sözü sebebiyle seni geri verdik, {إلى أمك} “annene” onları ona yönlendirdiği vakit, {كي تقر} “gözü aydın olsun” yani ferahlayıp yatışsın, {عينها} “gözü;” ve korkusuzca, gizlenmeden açıkça senin üzerine titreyerek seni emzirsin, {ولا تحزن} “ve üzülmesin diye;” senden ayrılmakla veya seni bizzat kendisi büyütememekle ve sana fayda sağlamada gayret gösterememekle [üzülmesin diye]. {وقتلت نفساً} “Ve sen bir adam öldürmüştün” yani bir adam olduktan sonra kavminden bir adamı savunmak için Kıptîlerden birini öldürmüştün; bunun üzerine seni aradılar ve öldürmek istediler. {فنجيناك} “Seni kurtarmıştık” azametimizle [kurtarmıştık], {من الغم} “o kederden” onun suçundan korkarak onu öldürmen sebebiyle sana isabet eden kederden; seni onların diyarından Medyen'e doğru hicret ettirerek [kurtarmıştık]. {وفتناك فتوناً} “Ve seni türlü türlü imtihanlardan geçirmiştik.” yani seni sıkıntıdan sıkıntıya, defalarca arındırıp kurtarmıştık.

10647. Metin

على أنه جمع فتن أو فتنة، على ترك الاعتداد بالتاء، ويجوز أن يكون مصدراً كالشكور، إذن الفتون ولادته عام الذبح وإبقاؤه في البحر ثم منعه الرضاع من غير ثدي أمه ثم جره لحية فرعون، ثم تناوله الجمرة بدل الدرة، ثم قتله القبطي، ثم خروجه إلى مدين في الطريق الهيع خائفاً يترقب، ثم إيجار نفسه عشر سنين، ثم إضلاله الطريق، ثم تفرق غنمه في ليلة مظلمة {فلبثت سنين} أي كثيرة {في أهل مدين} مقيماً عند نبينا شعيب ﵇ يربيك بآدابه، وصاهرته على ابنته {ثم جئت} أي الآن {على قدر} أي وقت قدّرته في الأزل لتكليمي لك، وهو بلوغ الأشد والاستواء، وإرسالك إلى فرعون لأمضي فيه قدري الذي ذبح أبناء بني اسرائيل خوفاً منه، فجئت غير مستقدم ولا مستأخر {يا موسى * واصطنعتك} أي ربيتك بصنائع المعروف تربية من يتكلف تكوين المربى على طريقة من الطرائق {لنفسي *} أي لتفعل من مرضاتي في تمهيد شرائعي وإنفاذ أوامري ما يفعله من يصنع للنفس من غير مشارك، فهو تمثيل لما حوله من منزلة التقريب والتكريم.

Bu kelime, tâ'nın dikkate alınmamasıyla fetn veya fitne kelimesinin çoğuludur; şükûr gibi masdar olması da caizdir. Bu imtihanlar ve arındırmalar şunlardır: Çocukların boğazlandığı yılda doğması, denizde tutulması, öz annesinden başkasının memesini emmemesi, Firavun'un sakalını çekmesi, inci yerine ateşi tutması, Kıptî'yi öldürmesi, Medyen'e doğru açık yolda korku içinde bakınarak yola çıkması, kendisini on yıl kiralaması/çalıştırması, yolu kaybetmesi, zifiri karanlık bir gecede koyunlarının dağılması... {فلبثت سنين} “Ve sen senelerce kaldın” yani nice yıllar [kaldın], {في أهل مدين} “Medyen halkı arasında;” Peygamberimiz Şuayb'ın (aleyhisselâm) yanında ikamet edip onun edepleriyle yetiştin ve kızını nikâhladın. {ثم جئت} “Sonra geldin” yani şimdi [geldin], {على قدر} “bir takdir üzerine” yani seninle konuşmam için ezelde takdir ettiğim bir vakitte; bu da olgunluk çağına ulaşıp kemale ermendir ve korkusundan İsrailoğullarının oğullarını boğazlattığı kaderimi Firavun hakkında icra edeyim diye seni ona gönderme vaktimdir. Böylece ne öne geçtin ne de geri kaldın, {يا موسى * واصطنعتك} “ey Musa! Ve ben seni seçip yetiştirdim” yani yetiştirilen kimseyi belirli bir yol üzere terbiye etmeye özen gösteren kimsenin terbiyesi gibi seni ihsanlarla bizzat terbiye ettim, {لنفسي *} “kendim için...” Yani şeriatlarımı yerleştirmede ve emirlerimi infaz etmede, hiçbir ortağı olmaksızın sırf kendi nefsi için yapan birinin yapacağı gibi benim rızamı yerine getiresin diye. Bu, onun ulaştığı yakınlık ve ikram mertebesini temsil eden bir ifadedir.

10648. Metin

فلما تمهد ذلك كله بعد علم نتيجته، أعادها في قوله: {اذهب أنت} كما تقدم أمري لك به {وأخوك} كما سألت {بآياتي} التي أريتك

Bütün bunlar neticesi bilindikten sonra yerli yerine oturunca, şu buyruğunda bunu tekrar etti: {اذهب أنت} “Sen git!” daha önce sana emrettiğim gibi, {وأخوك} “ve kardeşin;” talep ettiğin gibi, {بآياتي} “ayetlerimle/mucizelerimle” sana gösterdiğim

10649. Metin

وغيرها مما أظهره على يديك {ولا تنيا} أي تفترا وتضعفا {في ذكري*} الذي تقدم أنك جعلته غاية دعائك، بل لتكن - مع كونه ظرفاً محيطاً بجميع أمرك - في غاية الاجتهاد فيه وإحضار القلب له، وليكن أكثر ما يكون عند لقاء فرعون أن عبدي كل عبدي للذي يذكرني عند لقاء قرنه، فإن ذلك أعون شيء على المراد، ثم بين المذهوب إليه بقوله، مؤكداً لنفس الذهاب لأنه لشدة الخطر لا يكاد طبع البشر يتحقق جزم الأمر به فقال: {اذهبا إلى فرعون} ثم علل الإرسال إليه بقوله، مؤكداً لما مضى، ولزيادة التعجيب من قلة عقله، فكيف بمن تبعه {إنه طغى*} ثم أمرهما بما ينبغي لكل آمر بالمعروف من الأخذ بالأحسن فالأحسن والأسهل فالأسهل، فقال مسبباً عن الانتهاء إليه ومعقباً: {فقولا له قولاً ليناً} لئلا يبقى له حجة، ولا يقبل له معذرة {لعله يتذكر} ما مر له من تطوير الله له في أطوار مختلفة، وحمله فيما يكره على ما لم يقدر على الخلاص منه بحيلة، فيعلم بذلك أن الله ربه، وأنه قادر على ما يريد منه، فيرجع عن غيّه فيؤمن {أو يخشى*} أي أو يصل إلى حال من يخاف عاقبة قولكما لتوهم الصدق

ve senin elinle izhar edeceğim diğer mucizelerimle birlikte [git]. {ولا تنيا} “Ve gevşeklik göstermeyin” yani fütura düşüp zayıflık göstermeyin, {في ذكري*} “beni anmakta!” Daha önce geçtiği üzere sen bunu duanın nihai gayesi kılmıştın; bilakis bu zikir bütün işinizi kuşatan bir zarf olmakla birlikte, onda son derece gayretli ve kalben hazır olun. Bu zikir en çok da Firavun ile karşılaşıldığında olsun; zira ‘Gerçek kulum, hasmıyla karşılaştığı an beni anan kulumdur.’ Şüphesiz bu, maksada ulaşmada en büyük yardımcıdır. Sonra gidilecek kimseyi, bizzat gidişi tekit ederek bildirdi; çünkü tehlikenin büyüklüğünden ötürü insan tabiatı bu emrin kesinliğini kavramakta zorlanabilirdi de şöyle buyurdu: {اذهبا إلى فرعون} “İkiniz Firavun'a gidin!” Sonra geçmişi tekit etmek ve onun aklının kıtlığına, dolayısıyla ona uyanların durumuna hayreti artırmak üzere ona gönderilme gerekçesini şöyle bildirdi: {إنه طغى*} “Çünkü o azdı!” Sonra iyiliği emreden herkese gereken en güzel yolu ve en kolay üslubu benimseme yöntemini onlara emretti; ona varmanın neticesi ve takibi olarak şöyle buyurdu: {فقولا له قولاً ليناً} “Ona yumuşak söz söyleyin!” ta ki aleyhine bir hüccet kalmasın ve hiçbir mazereti kabul edilmesin. {لعله يتذكر} “Umulur ki o aklını başına alır” Allah'ın kendisini türlü hallerden geçirdiğini ve hoşlanmadığı şeylerde hiçbir hile ile kurtulamayacağı durumlara düşürdüğünü hatırlar; böylece Allah'ın kendi Rabbi olduğunu ve kendisinden istediği şeye kadir bulunduğunu anlar da azgınlığından dönüp iman eder, {أو يخشى*} “yahut korkar;” yani sözünüzün doğruluğu ihtimalinden ötürü akıbetten endişe eden birinin haline ulaşır.

10650. Metin

فيكون قولكما تذكرة له فيرسل معكما بني إسرائيل، ومعنى الترجي أن يكون حاله حال من يرجى منه ذلك، لأنها من ثمرة اللين في الدعاء، جرى الكلام في هذا وأمثاله على ما يتعارفه العباد في محاوراتهم، وجاء القرآن على لغتهم وعلى ما يعنون، فالمراد: اذهبا أنتما على رجائكما وطمعكما ومبلغكما من العلم، وليس لهما أكثر من ذا ما لم يعلما، وأما علمه تعالى فقد أتى من وراء ما يكون - قاله سيبويه في باب من النكرة يجري مجرى ما فيه الألف واللام من المصادر والأسماء.

Böylece sözünüz onun için bir öğüt olur da İsrailoğullarını sizinle beraber gönderir. Umut bildirmenin (teracci) manası, onun halinin bundan ümit beslenen bir kimsenin hali gibi olmasıdır; zira bu, davetteki yumuşaklığın semeresidir. Bu ve benzeri yerlerde söz, kulların kendi aralarındaki muhaverelerinde alışılagelen üslup üzere cereyan etmiştir ve Kur'an onların diliyle ve kastettikleri manalar üzere inmiştir. Maksat şudur: İkiniz kendi ümidiniz, beklentiniz ve bilgi sınırınız ölçüsünde gidin; zira bilmedikleri sürece bundan fazlası ellerinde yoktur. Yüce Allah'ın ilmi ise vuku bulacak her şeyi kuşatmıştır. Bunu Sîbeveyh, ‘elif-lâm almış masdar ve isimler hükmünde olan nekire’ babında söylemiştir.

10651. Metin

ولما كان فرعون في غاية الجبروت، وكان حاله حال من يهلكهما إلا أن يمنعهما الله، وأراد علم ما يكون من ذلك {قالا ربنا} أي أيها المحسن إلينا. ولما كان مضمون إخبارهما بالخوف مع كونهما من جهة الله - من شأنه أن لا يكون وأن ينكر، أكد فقالا مبالغين فيه بإظهار النون الثالثة إبلاغاً في إظهار الشكوى ليأتي الجبر على قدر ما يظهر من الكسر: {إننا نخاف} لما هو فيه من المكنة {أن يفرط} أي يجعل {علينا} بالعقوبة قبل إتمام البلاغ عجلة من يطفر ويثب إلى الشيء {أو أن يطغى*} فيتجاوز إلى أعظم مما هو فيه من الاستكبار {قال لا تخافا} ثم علل ذلك بما هو مناط النصرة والحيطة للولي والإهلاك للعدو، فقال مؤكداً إشارة إلى عظم الخبر،

Firavun alabildiğine zorba olduğu ve Allah onları korumadıkça ikisini helak edecek bir konumda bulunduğu için, bundan sonra ne olacağını bilmek isteyerek {قالا ربنا} “Dediler ki: Ey Rabbimiz!” yani ey bize ihsanda bulunan [Rabbimiz]! Allah katından elçi olmalarına rağmen korktuklarını bildirmeleri olmaması ve inkâr edilmesi gereken bir durum gibi durduğundan, kırgınlığın büyüklüğü nispetinde telafinin gelmesi için şikâyeti izharda mübalağa ederek üçüncü nûnu açığa vurup tekitli olarak şöyle dediler: {إننا نخاف} “Biz korkuyoruz” onun sahip olduğu güç sebebiyle [korkuyoruz], {أن يفرط} “cezalandırmada acele etmesinden” yani tebliği tamamlamadan önce bir şeye sıçrayıp atılan kimsenin aceleciliğiyle {علينا} “bize karşı” [cezalandırmada acele etmesinden], {أو أن يطغى*} “yahut büsbütün azmasından!” yani içinde bulunduğu kibirden daha büyüğüne cüret etmesinden. {قال لا تخافا} “Buyurdu ki: Korkmayın!” Sonra bunu dosta yardım ve himaye, düşmana ise helak sağlayan illete bağlayarak haberin azametine işaret etmek üzere tekitli olarak şöyle buyurdu:

10652. Metin

وتنبيهاً لمضمونه لأنه خارج عن العوائد، وأثبت النون الثالثة على وزان تأكيدهما: {إنني معكما} لا أغيب كما تغيب الملوك إذا أرسلوا رسلهم {أسمع وأرى*} أي لي هاتان الصفتان، لا يخفى عليَّ شيء من حال رسولي ولا حال عدوه، وأنتما تعلمان من قدرتي ما لا يعلمه غيركما.

ve alışılagelmişin dışında olduğu için içeriğine dikkat çekmek üzere, onların tekidine denk gelecek şekilde üçüncü nûnu da sabit kılarak şöyle buyurdu: {إنني معكما} “Şüphesiz ben sizinle beraberim;” kralların elçilerini gönderdiklerinde gözden kayboldukları gibi ben kaybolmam, {أسمع وأرى*} “işitir ve görürüm.” Yani bende bu iki sıfat vardır; ne elçimin hali ne de düşmanının hali bana gizli kalmaz. Siz ikiniz benim kudretimden başkalarının bilmediği şeyleri bilmektesiniz.

10653. Metin

ولما تمهد ذلك، تسبب عنه تعليمهما ما يقولان، فقال مؤكداً للذهاب أيضاً لما مضى: {فأتياه فقولا} أي له؛ ولما كان فرعون ينكر ما تضمنه قولهما، أكد سبحانه فقال: {إنا} ولما كان التنبيه على معنى المؤازرة هنا - كما تقدم مطلوباً، ثنى فقال: {رسولا ربك} الذي رباك فأحسن تربيتك بعد أن أوجدك من العدم، إشارة إلى تحقيره بأنه من جملة عبيد مرسلهما تكذيباً له في ادعائه الربوبية، ثم سبب عن إرسالكما إليه قولكما: {فأرسل معنا} عبيده {بني إسرائيل} ليعبدوه، فإنه لا يستحق العبادة غيره {ولا تعذبهم} بما تعذبهم به من الاستخدام والتذبيح؛ ثم علل دعوى الرسالة بما يثبتها، فقال مفتتحاً بالحرف التوقع لأن حال السامع لادعاء الرسالة أن يتوقع دلالة على الإرسال: {قد جئناك بآية} أي علامة عظيمة وحجة وبرهان

Bu husus yerli yerine oturunca, bunun neticesinde onlara ne söyleyeceklerini öğreterek yukarıda geçen sebeplerden ötürü gidişi de tekit edip şöyle buyurdu: {فأتياه فقولا} “Hemen ona gidin ve deyin ki:” Firavun onların sözlerinin içerdiği şeyi inkâr edeceği için Yüce Allah tekit ederek buyurdu: {إنا} “Şüphesiz biz” Burada -daha önce geçtiği üzere- yardımlaşma manasına dikkat çekmek istendiği için tesniye (ikil) kullanarak şöyle buyurdu: {رسولا ربك} “senin Rabbinin elçileriyiz;” seni yoktan var ettikten sonra güzelce yetiştiren Rabbinin [elçileriyiz]. Bu da rububiyyet iddiasında onu yalanlamak üzere, kendisinin de onların elçisini gönderen Zât'ın kullarından biri olduğunu hatırlatarak onu tahkir etmeye bir işarettir. Sonra ona elçi gönderilmenizin gereği olarak şu sözü söylemenizi emretti: {فأرسل معنا} “Bizimle beraber gönder” O'nun kulları olan, {بني إسرائيل} “İsrailoğullarını;” O'na ibadet etsinler diye; zira O'ndan başkası ibadete layık değildir. {ولا تعذبهم} “Onlara azap etme!” onları köle gibi çalıştırmak ve boğazlamak suretiyle uyguladığın eziyetlerle [azap etme]. Sonra peygamberlik iddiasını onu ispatlayan delile bağlayarak; peygamberlik iddiasını dinleyen kimsenin bir delil beklemesi sebebiyle beklenti harfiyle (kad) başlayarak şöyle buyurdu: {قد جئناك بآية} “Sana bir mucizeyle geldik” yani büyük bir işaret, hüccet ve bürhan ile [geldik],

10654. Metin

{من ربك} الذي لا إحسان عليك إلا منه، موجبة لقبول ما ادعيناه من العصا واليد وغيرهما، فأسلم تسلم، وفي تكرير مخاطبته بذلك تأكيد لتبكيته في ادعاء الربوبية، ونسبته إلى كفران الإحسان، فسلام عليك خاصة إن قبلت هدى الله {والسلام} أي جنسه {على} جميع {من اتبع} بغاية جهده {الهدى*} عامة، وإذا كان هذا الجنس عليهم كان من المعلوم أن العطب على غيرهم، فالمعنى: وإن أبيت عذبت {إنا} أي لأنا {قد أوحي إلينا} من ربنا {أن العذاب} أي كله، لأن اللام للاستغراق أو الماهية، وعلى التقديرين يقتضي قدر ثبوت هذا الجنس ودوامه لما تفهمه الاسمية {على} كل {من كذب وتولى*} أي أوقع التكذيب والإعراض، وذلك يقتضي أنه إن كان منه شيء على مصدق منقضياً، وإذا انقضى كان كأن لم يوجد، وفي صرف الكلام عنه تنبيه على أنه ضال مكذب وتعليم للأدب.

{من ربك} “Rabbinden;” sana ancak Kendisinden iyilik gelen Rabbin tarafından, asa ve el gibi iddia ettiğimiz şeylerin kabulünü gerektiren [bir mucizeyle geldik]. O halde teslim ol ki selamete eresin! Ona bu şekilde hitabın tekrarlanmasında, rububiyyet davasında onu susturma ve nankörlükle niteleme konusunda kuvvetli bir tekit vardır. Eğer Allah'ın hidayetini kabul edersen sana özel bir selamet vardır: {والسلام} “Ve selamet” yani selamet cinsi, {على} “üzerinedir” bütün, {من اتبع} var gücüyle uyanların, {الهدى*} “hidayete...” genel olarak [üzerinedir]. Bu selamet cinsi onların üzerinde olunca, helakin başkalarının üzerinde olacağı malumdur. Mana şudur: Şayet dayatırsan azap olunursun. {إنا} “Şüphesiz biz” yani çünkü bize, {قد أوحي إلينا} “vahyolundu” Rabbimizden, {أن العذاب} “azabın” yani bütün azabın; çünkü lâm takısı istiğrak veya mahiyet içindir ve her iki takdirde de isim cümlesinin ifade ettiği üzere bu azap cinsinin sabitliğini ve devamlılığını iktiza eder: {على} “üzerine olacağı” her, {من كذب وتولى*} “yalanlayan ve yüz çeviren kimsenin...” Yani yalanlamayı ve haktan yüz çevirmeyi ortaya koyan kimsenin üzerine olacağı vahyolundu. Bu da şayet tasdik eden birine bir azap dokunacak olsa bile bunun geçici olmasını ve geçip gittiğinde sanki hiç vuku bulmamış gibi olmasını iktiza eder. Sözün bizzat ona hitaptan çevrilmesinde, onun sapkın bir yalancı olduğuna bir uyarı ve bir edep eğitimi vardır.

10655. Metin

ولما كان التقدير: فأتياه فقولا: إنا رسولا ربك - إلى آخر ما أمر به، وتضمن قولهما أن لمرسلهما القدرة التامة والعلم الشامل، فتسبب عنه سؤاله عن تعيينه، أستأنف الإخبار عن جوابه بقوله: {قال} أي فرعون مدافعاً لهما بالمناظرة لا بالبطش، لئلا ينسب إلى

Takdirî mana şöyle olunca: ‘Ona gidin ve: Biz senin Rabbinin elçileriyiz... deyin’ -emredilenlerin sonuna kadar-, onların sözü elçilerini gönderen Zât'ın tam bir kudrete ve kuşatıcı bir ilme sahip olduğunu içerdiğinden, bu durum Firavun'un O'nun kim olduğunu sormasına sebep oldu. Allah Teâlâ onun cevabını yeni bir sözle şöyle haber verdi: {قال} “Dedi ki:” yani Firavun, cehalet ve

10656. Metin

السفه والجهل: {فمن} أي تسبب عن كلامكما هذا الذي لا يجترىء على مواجهتي به أحد من أهل الأرض أن أسألكما: من {ربكما} الذي أرسلكما، ولم يقل: ربي، حيدة عن سواء النظر وصرفاً للكلام على الوجه الموضح لخزيه.

beyinsizlikle itham edilmemek için zorbalıkla değil münazara yoluyla onlara karşı koyarak şöyle dedi: {فمن} “O halde kimdir?” yani yeryüzü halkından hiç kimsenin yüzüme karşı söylemeye cüret edemediği bu sözünüz sebebiyle size soruyorum: Kimdir {ربكما} “sizin Rabbiniz?” sizi gönderen [Rabbiniz kimdir?] Doğru dürüst düşünmekten kaçındığı ve sözü kendi rezilliğini ortaya koyacak şekilde saptırdığı için ‘benim Rabbim’ demedi.

10657. Metin

ولما كان موسى ﵇ هو الأصل في ذلك، وكان ربما طمع فرعون بمكره وسوء طريقه في حبسه تحصل في لسانه، أفرده بقوله: {يا موسى * قال} له موسى على الفور: {ربنا} أي موجدنا ومربينا ومولانا {الذي أعطى كل شيء} مما تراه في الوجود {خلقه} أي ما هو عليه مما هو به أليق في المنافع المنوطة به، والآثار التي تتأثر عنه من الصورة والشكل والمقدار واللون والطبع وغير ذلك مما يفوت الحصر، ويجل عن الوصف.

Bu işte asıl muhatap Musa (aleyhisselâm) olduğu ve Firavun kurnazlığı ve kötü niyetli tutumuyla onun dilindeki pelteklikten belki bir açık yakalamayı umduğu için, onu tek tutarak şöyle dedi: {يا موسى * قال} “Ey Musa! Dedi ki:” Musa ona derhal şöyle cevap verdi: {ربنا} “Bizim Rabbimiz,” yani bizi var eden, yetiştiren ve Mevlâmız olan Zât, {الذي أعطى كل شيء} “her şeye verendir” varlıkta gördüğün her şeye, {خلقه} “yaratılışını;” yani onunla irtibatlı menfaatler ve suret, şekil, miktar, renk, tabiat gibi sayılamayacak ve tavsif edilemeyecek derecede ona en uygun olan özelliklerini [verendir].

10658. Metin

ولما كان في إفاضة الروح من الجلالة والعظم ما يضمحل عنده غيره من المفاوتة، أشار إلى ذلك بحرف التراخي فقال: {ثم هدى *} أي كل حيوان منه مع أن فيها العاقل وغيره إلى جميع منافعه فيسعى لها، ومضاره فيحذرها، فثبت بهذه المفاوتة والمفاصلة مع اتحاد نسبة الكل إلى الفاعل أنه واحد مختار، وأن ذلك لو كان بالطبيعة المستندة إلى النجوم أو غيرها كما كان يعتقده فرعون وغيره لم يكن هذا التفاوت.

Ruh bahşetmede, diğer farklılıkların yanında sönük kalacağı muazzam bir celal ve azamet bulunduğundan, terâhî (aralık/aşama) bildiren harf ile buna işaret ederek şöyle buyurdu: {ثم هدى *} “sonra da yolunu gösterendir.” Yani akıllı olanı ve olmayanıyla bütün canlıları elde etmek için koşacakları menfaatlerine ve sakınacakları zararlarına iletmiştir. Böylece hepsinin tek bir Fâil'e nispet edilmesine rağmen varlıktaki bu farklılık ve çeşitlilikle O'nun tek ve dilediğini seçen (muhtâr) olduğu sabit olmuştur. Şayet bu durum Firavun ve benzerlerinin inandığı gibi yıldızlara veya başka şeylere dayanan tabiatın eseri olsaydı, bu çeşitlilik ve mükemmel intizam meydana gelmezdi.

10659. Metin

ولما لم يكن لأحد بالطعن في هذا الجواب قبل لأنه لا زلل فيه ولا خلل مع رشاقته واختصاره وسبقه بالجمع إلى غاية مضماره - صرف الكلام بسرعة خوف من الاتضاح، بزيادة موسى ﵇ في الإيضاح، فيظهر الفساد من الصلاح، إلى شيء يتسع فيه المجال، ولا يقوم عليه دليل، فيمكن فيه الرد، فأخبر عنه سبحانه على طريق الاستئناف بقوله: {قال فما} أي تسبب عما تضمن هذا من نسبة ربك إلى العلم بكل موجود أني أقول لك: فما {بال} أي خبر {القرون الأولى*} الذي هو في العظمة بحيث إنه ما خالط أحداً إلى أحاله وأماله، وهو وأن كان حيدة، هو من أمارات الانقطاع، غير أنه فعل راسخ القدم في المكر والخداع.

Bu cevaba itiraz etmeye kimsenin gücü yetmeyince -çünkü bu cevap, fesahatine, vecizliğine ve hedefine ilk anda ulaşan toparlayıcılığına rağmen hiçbir kusur ve eksiklik taşımıyordu- Musa'nın (aleyhisselâm) açıklamayı artırmasıyla hakikatin büsbütün açığa çıkmasından, böylece doğrunun eğriden ayırt edilmesinden korkarak; tartışmaya açık, aleyhine kesin delil bulunmayan ve böylece itiraz edilebilecek bir konuya sözü hızla çevirdi. Yüce Allah bunu yeni bir söz başlangıcıyla şöyle haber verdi: {قال فما} “Dedi ki: O halde nedir” yani Rabbinin her varlığı bildiğine dair bu sözünün neticesinde sana soruyorum: Nedir {بال} “durumu” yani haberi, {القرون الأولى*} “önceki nesillerin?” Öyle önceki nesiller ki, onların azameti kime temas etse onu değiştirip sarsmıştır. Bu her ne kadar konuyu saptırmak ve acziyet alameti olsa da, hile ve aldatmada mahir olanların yaptığı bir davranıştır.

10660. Metin

ولما فهم عنه موسى ﵇ ما أراد أن ترتب على الخوض في ذلك مما لا طائل تحته من الرد والمطاولة، ولم تكن التوراة نزلت عليه إذ ذاك، وإنما نزلت بعد هلاك فرعون لم يمش معه في ذلك {قال} قاطعاً له عنه: {علمها عند ربي} أي المحسن إليّ بإرسالي وتلقيني الحجاج.

Musa (aleyhisselâm) onun bu konuya dalmaktan faydasız bir çekişme ve lafı uzatma murat ettiğini anlayınca -üstelik o sırada Tevrat henüz indirilmemişti, zira Tevrat ancak Firavun'un helakinden sonra indirilmiştir- onunla bu meselede münakaşaya girmedi ve {قال} “Dedi ki:” sözü kestirip atarak: {علمها عند ربي} “Onların bilgisi Rabbimin katındadır;” yani beni peygamber olarak göndermek ve bana hüccetleri ilham etmekle bana ihsanda bulunan Rabbimin katındadır.

10661. Metin

ولما كانت عادة المخلوقين إثبات الأخبار في الكتب، وكان تعالى قد وكل بعباده من ملائكته من يضبط ذلك، قال مخاطباً له بما يعرفون من أحوالهم: {في كتاب} أي اللوح المحفوظ. ولما كان ربما وقع

Mahlukatın âdeti haberleri kitaplara kaydetmek olduğundan ve Yüce Allah da kullarına bunu zapt edecek meleklerini vekil kıldığından, onların kendi bildikleri haller üzerinden hitap ederek şöyle dedi: {في كتاب} “bir kitaptadır;” yani Levh-i Mahfuz'dadır. Bir vehim sahibinin hatırına,

10662. Metin

في وهم واهم أن الكتاب لا يكون إلاخوفاً من نسيان الشيء أو الجهل بالتوصل إليه مع ذكر عينه، نفى ذلك بقوله: {لا يضل ربي} أي الذي رباني كما علمت ونجاتي من جميع ما قصدتموه لي من الهلاك ولم يضل عن وجه من وجوهه، ولا نسي وجهاً يدخل منه شيء من خلل {ولا ينسى*} أي لا يقع منه نسيان لشيء أصلاً من أخباره ولا لغيرهم، وفي ذلك إشارة إلى تبكيت اليهود بأن ثبوت النبوة إن كان يتوقف على أن يخبر النبي عن كل ما يسأل عنه لزم أن يتوقفوا في نبوة نبيهم ﵇ لأنه لم يخبر فرعون عما سأله عنه من أمر القرون؛ ثم وصل بذلك ما كان فيه قبل من الدليل العقلي على وحدة الصانع واختياره فقال: {الذي جعل لكم} أيها الخلائق {الأرض} أي أكثرها {مهداً} تفترشونها، وجعل بعضها جبالاً لا يمكن القرار عليها، وبعضها رخواً تسرح فيه الأقدام وبعضها جلداً - إلى غير ذلك مما تشاهدون فيها من الاختلاف {وسلك لكم فيها سبلاً} أي سهّل طرقاً تسلكونها في أراضي سهلة وحزنة وسطها بين الجبال والأودية والرمال، وهيأ لكم فيها من المنافع من المياه والمراعي ما يسهل ذلك، وجعل فيها ما لا يمكن استطراقه أصلاً، من أن نسبة الكل إلى الطبيعة واحدة، فلولا أن الفاعل واحد مختار لم يكن هذا التفاوت وعلى هذا النظام البديع {وأنزل من السماء ماء} تشاهدونه واحداً في اللون والطعم.

kitabın ancak bir şeyin unutulmasından korkulduğu veya bizzat hatırlanmakla birlikte ona ulaşma yolunun bilinmemesi sebebiyle tutulduğu vehmi gelebileceği için, bunu şu sözüyle nefyetti: {لا يضل ربي} “Rabbim şaşırmaz” yani bildiğin gibi beni yetiştiren ve beni helak etmek için kurduğunuz bütün tuzaklardan kurtaran Rabbim hiçbir cihetten şaşırmaz ve O'na hiçbir eksikliğin gireceği bir taraf gizli kalmaz, {ولا ينسى*} “ve unutmaz!” Yani ne onların haberlerinden ne de başkalarından hiçbir şeyi asla unutmaz. Bunda Yahudileri susturmaya bir işaret vardır; zira peygamberliğin sübutu peygamberin kendisine sorulan her şeyi haber vermesine bağlı olsaydı, kendi peygamberlerinin (aleyhisselâm) peygamberliğinde de şüpheye düşmeleri gerekirdi; çünkü o da Firavun'un önceki nesiller hakkında sorduğu soruya tafsilatlı cevap vermemiştir. Sonra buna, daha önce üzerinde durduğu Yaratıcı'nın birliğine ve iradesine dair aklî delili bağlayarak şöyle dedi: {الذي جعل لكم} “O ki sizin için kıldı” ey yaratılmışlar, {الأرض} “yeryüzünü” yani büyük bir kısmını, {مهداً} “bir beşik/döşek” üzerinde serilip yattığınız bir yer kıldı; bir kısmını üzerinde durulması mümkün olmayan dağlar, bir kısmını ayakların battığı gevşek kumlar, bir kısmını sert kayalıklar kıldı -yeryüzünde müşahede ettiğiniz diğer farklılıklara varıncaya kadar-. {وسلك لكم فيها سبلاً} “Ve orada sizin için yollar açtı;” yani ovalarda ve dağlar, vadiler, kumluklar arasına serpiştirilmiş engebeli arazilerde yürüyeceğiniz yolları kolaylaştırdı; orada bunu kolaylaştıracak sular ve otlaklar gibi menfaatleri sizin için hazırladı, buna karşılık hiçbir şekilde yol bulunamayacak yerler de kıldı. Oysa hepsinin tabiata nispeti birdir; şayet Fâil tek ve dilediğini seçen olmasaydı, bu muazzam çeşitlilik ve bu harikulade intizam bulunmazdı. {وأنزل من السماء ماء} “Ve gökten bir su indirdi;” rengi ve tadı bir olarak müşahede ettiğiniz bir su indirdi.

10663. Metin

ولما كان ما ينشأ عنه أدل على العظمة وأجلى للناظر وأظهر للعقول.

O sudan meydana gelen şeyler ilahi azamete daha çok delalet ettiği, bakan kimseye daha açık ve akıllar için daha zahir olduğu için,

10664. Metin

استغرق ﷺ في بحار الجلال، فاستحضر أن الآمر له بهذا الكلام هو المتكلم به في الحقيقة فانياً عن نفسه وعن جميع الأكوان، فعبر عن ذلك، عادلاً عن الغيبة إلى لفظ المتكلم المطاع بما له من العظمة بقوله: {فأخرجنا} أي بما لنا من العظمة التي تنقاد لها الأشياء المختلفة {به أزواجاً} أي أصنافاً متشاكلة ليس فيها شيء يكون واحداً لا شبيه له {من نبات شتى*} أي مختلفة جداً في الألوان والمقادير والمنافع والطبائع والطعوم؛ ثم أشار إلى تفصيل ما فيها من الحكمة بقوله حالاً من فاعل {أخرجنا} : {كلوا} أي ما دبره لكم بحكمته منها {وارعوا} أي سرحوا في المراعي {أنعامكم} ما أحكمه لها ولا يصلح لكم، فكان من متقن تدبيره أن جعل أرزاق العباد بعملها تنعيماً لهم، وجعل علفها مما يفضل عن حاجتهم، ولا يقدرون على أكله، وقد دلت هذه الأوصاف على تحققه سبحانه قطعاً بأنه لا يضل ولا ينسى من حيث إنه تعالى أبدع هذا العالم شاملاً لكل ما يحتاجه من فيه لما خلقهم له من السفر إليه والعرض عليه في جميع تقلباتهم على اختلافها، وتباين أصنافها، وتباعد أوصافها، وعلى كثرتهم، وتنائي أمزجتهم، ولم يدعه ناقصاً من شيء من ذلك بخلاف غيره،

Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) celal denizlerine dalarak kendisine bu sözü emredenin hakikatte bizzat konuşan Zât olduğunu, kendi nefsinden ve bütün varlıklardan fani olarak müşahede etti ve bunu gayb kipinden azamet sahibi mutlak Hükümran'ın mütekellim lafzına dönerek şöyle ifade etti: {فأخرجنا} “Böylece biz çıkardık” yani farklı şeylerin boyun eğdiği azametimizle çıkardık, {به أزواجاً} “onunla çiftler/türler” yani birbirine benzeyen, aralarında eşi benzeri olmayan tek bir şeyin bulunmadığı çeşitler [çıkardık], {من نبات شتى*} “çeşitli bitkilerden...” Yani renkleri, miktarları, faydaları, tabiatları ve tatları son derece farklı olan [bitkiler çıkardık]. Sonra onlardaki hikmetin tafsilatına {أخرجنا} fiilinin fâilinden hâl yaparak şu sözüyle işaret etti: {كلوا} “Yiyin” yani hikmetiyle sizin için takdir ettiği şeylerden yiyin, {وارعوا} “ve otlatın” yani otlaklara salın, {أنعامكم} “hayvanlarınızı!” Onlar için sağlam kıldığı fakat sizin yemenize yaramayan kısımlarda [otlatın]. O'nun kusursuz tedbirindendir ki, kullara nimet olsun diye onların rızıklarını kendi çalışmalarıyla elde edilir kıldı; hayvanların yemini ise insanların ihtiyacından artan ve yiyemedikleri şeylerden kıldı. Bu vasıflar; Yüce Allah'ın bütün farklılıklarına, çeşitlerinin başkalığına, niteliklerinin uzaklığına, çokluklarına ve mizaçlarının zıtlığına rağmen, kendileri için yaratıldıkları O'na yöneliş ve O'nun huzuruna arz edilme yolculuğunda içindekilerin ihtiyaç duyduğu her şeyi kuşatacak şekilde bu âlemi kusursuzca var etmesi ve başkalarının aksine bundan hiçbir şeyi eksik bırakmaması hasebiyle, O'nun asla şaşırmayacağını ve unutmayacağını kesin olarak ortaya koymuştur.

10665. Metin

فإنه لو عمل شيئاً واجتهد كل الاجتهاد في تكميله فلا بد أن يظهر له فيه نقص ويصير يسعى في إزالته وقتاً بعد وقت.

Zira insan bir şey yapsa ve onu tamamlamak için var gücüyle çabalasa bile, mutlaka onda bir eksiklik belirir ve zaman geçtikçe onu gidermeye çalışır.

10666. Metin

ولما كمل هذا البرهان القويم، دالاً على العليم الحكيم، قال منبهاً على انتشار أنواره، وجلالة مقداره، مؤكداً لأجل إنكار المنكرين: {إن في ذلك} أي الإنشاء هذه الوجوه المختلفة {لآيات} على منشئه {لأولي النهى *} العقول التي من شأنها أن تنهى صاحبها عن الغيّ، ومن عمي عن ذلك فلا عقل له أصلاً لأن عقله لم ينفعه، وما لا ينفع في حكم العدم، وذكر ابن كثير هنا ما عزاه ابن إسحاق في السيرة لزيد بن عمرو بن نفيل، وابن هشام لأمية بن أبي الصلت:

Bu dosdoğru bürhan Alîm ve Hakîm olan Allah'a delalet ederek kemale erince, nurlarının yayılışına ve kadrinin yüceliğine dikkat çekip inkârcıların inkârı sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {إن في ذلك} “Şüphesiz bunda” yani bu farklı şekillerde var edişte, {لآيات} “kesin deliller/ibretler vardır” onu var edene dair, {لأولي النهى *} “akıl sahipleri için...” Sahibini azgınlıktan alıkoyan akıllar için [ibretler vardır]. Kim bundan gafil kalırsa onun aslında hiçbir aklı yoktur; çünkü aklı kendisine fayda vermemiştir, fayda vermeyen şey ise yok hükmündedir. İbn Kesîr burada İbn İshâk'ın Sîret'te Zeyd b. Amr b. Nüfeyl'e, İbn Hişâm'ın ise Ümeyye b. Ebi's-Salt'a nispet ettiği şu beyitleri zikretmiştir:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.