10847. Metin
مقصودها الاستدلال على تحقق الساعة وقربها ولو بالموت، ووقوع الحساب فيها على الجليل والحقير، لأن موجدها لا شريك له يعوقه عنها، وهن من لا يبدل القول لديه، والدال على ذلك أوضح دلالة مجموع قصص جماعة ممن ذكر فيها من الأنبياء ﵈، ولا يستقل قصة منها استقلالا ظاهرا بجميع ذلك كما سنبين، ولا يخلو قصو من قصصهم من دلالة على شيء من ذلك فنسبت إلى الكل - والله الموفق.
Bu surenin maksadı; ölümle de olsa kıyametin kesinlikle gerçekleşeceğine ve yakın olduğuna, onda büyük-küçük herkesin hesaba çekileceğine delil getirmektir. Çünkü onu var eden Zât'ın, Kendisini bundan alıkoyacak hiçbir ortağı yoktur ve O, huzurunda sözün değiştirilmediği Zât'tır. Buna en açık şekilde delalet eden husus ise, surede zikredilen peygamberler topluluğunun (aleyhimüsselâm) kıssalarının bütünüdür. Açıklayacağımız üzere, bu kıssalardan hiçbiri tek başına bu hususların tamamını müstakil ve açık bir şekilde göstermez; ancak onların kıssalarından her biri bu hususlardan bir şeye delalet etmekten de geri kalmaz. Bu sebeple sure hepsine nispet edilmiştir. Başarı Allah'tandır.
10848. Metin
سورة الأنبياء
Enbiyâ Suresi
10849. Metin
{بسم} الحكيم العدل الذي تمت قدرته وعم أمره {الله} الملك الذي لا كفوء له {الرحمن} الذي ساوى بين خلقه في رحمة إيجاده {الرحيم*} الذي ينجي من شاء من عباده في معاده.
Kudreti tam, emri her şeyi kuşatan Hakîm ve Adl olan {بسم} “adıyla”, dengi ve benzeri olmayan Melik {الله} “Allah'ın”, var etme rahmetinde mahlukatını eşit kılan {الرحمن} “Rahmân'ın”, ahirette kullarından dilediğini kurtaran {الرحيم*} “Rahîm'in”.
10850. Metin
لما ختمت طه بإنذارهم بأنهم سيعلمون الشقي والسعيد، وكان هذا العلم تارة يكون في الدنيا بكشف الحجاب بالإيمان، وتارة بمعانية ظهور الدينن وتارة بإحلال العذاب بإزهاق الروح بقتل أو غيره، وتارة ببعثها يوم الدين، افتتحت هذه بأجلى ذلك وهو اليوم الذي
Tâhâ Suresi, şaki ile saîdin kim olduğunu yakında bileceklerine dair onları uyarmakla sona erince; bu bilme bazen dünyada iman ile perdenin kalkmasıyla, bazen dinin galebe çalışını bizzat görmekle, bazen öldürülmek veya başka yollarla canın çıkması sonucu azabın inmesiyle, bazen de ceza gününde diriltilmeleriyle gerçekleştiğinden; bu sure, bunların en açığı olan ve
10851. Metin
يتم فيه كشف الغطاء فينتقل فيه الخبر من علم اليقين إلى عين اليقين وحق اليقين وهو يوم الحساب، فقال تعالى: {اقترب للناس} أي عامة أنتم وغيركم {حسابهم} أي في يوم القيامة؛ وأشار بصيغة الافتعال إلى مزيد القرب لأنه لا أمة بعد هذه ينتظر أمرها، وأخر الفاعل تهويلاً لتذهب النفس في تعيينه كل مذهب، ويصح أن يراد بالحساب الجزاء، فيكون ذلك تهديداً بيوم بدر والفتح ونحوهما، ويكون المراد بالناس حينئذ قريشاً أو جميع العرب، والحساب: إحصاء الشيء والمجازاة عليه بخير أو شر {وهم} أي الحال أنهم من أجل ما في جبلاتهم من النوس، وهو الاضطراب الموجب لعدم الثبات على حالة الأمن، أنقذه الله منهم من هذا النقص وهم قليل جداً {في غفلة} فهي تعليل لآخر تلك على ما تراه، لأنهم إذا نشروا علموا، وإذا أبادتهم الوقائع علموا هم بالموت، ومن بقي منهم بالذل المزيل لشماخة الكبر، أهل الحق من أهل الباطل، وقوله: {معرضون*} كالتعليل للغفلة، أي أحاطت بهم الغفلة بسبب إعراضهم عما يأتيهم منا، وسيأتي ما يؤيد هذا في قوله آخرها {بل كنا ظالمين} وإلا فالعقول قاضية بأنه لا بد من جزاء المحسن والمسيء.
örtünün tamamen kalkacağı, haberin ilme'l-yakînden ayne'l-yakîne ve hakka'l-yakîne intikal edeceği gün olan hesap günü ile başladı. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu: {اقترب للناس} “İnsanlara yaklaştı” yani siz ve başkaları da dâhil olmak üzere genel olarak insanlara, {حسابهم} “hesapları” yani kıyamet günündeki hesapları. İftial kalıbıyla yaklaşmanın şiddetine işaret etti; çünkü bu ümmetten sonra durumu beklenecek başka bir ümmet yoktur. Korku ve dehşeti artırmak için faili sonraya bıraktı ki zihin onu tayin etmede her türlü ihtimale gitsin. Hesaptan maksadın ceza/karşılık olması da caizdir; bu takdirde Bedir, Mekke'nin fethi ve benzeri günlerle bir tehdit olur ve insanlardan maksat da o zaman Kureyş veya bütün Araplar olur. Hesap; bir şeyi sayıp dökmek ve ona hayır veya şer ile karşılık vermektir. {وهم} “onlar ise” yani onların fıtratlarında bulunan 'nevs'ten ötürü -ki bu, emniyet halinde sebat etmemeyi gerektiren bir çalkantıdır; Allah içlerinden pek az kimseyi bu noksanlıktan kurtarmıştır- halleri şudur ki: {في غفلة} “bir gaflet içindedirler”. Bu, gördüğün üzere önceki ifadenin son kısmı için bir gerekçedir. Zira onlar diriltildiklerinde hak ehlini batıl ehlinden ayırıp bileceklerdir; hadiseler onları yok ettiğinde ölümle, geride kalanlar ise kibrin azametini yok eden zilletle bunu bileceklerdir. {معرضون*} “yüz çevirmektedirler” buyruğu ise gafletin gerekçesi gibidir; yani Bizden kendilerine gelen şeylerden yüz çevirmeleri sebebiyle gaflet onları çepeçevre kuşatmıştır. Surenin sonunda geçen {بل كنا ظالمين} “bilakis biz zalimlermişiz” buyruğunda bunu destekleyen delil gelecektir. Aksi takdirde akıllar, iyilik yapana da kötülük yapana da mutlaka bir karşılık verilmesi gerektiğine hükmeder.
10852. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير في برهانه: لما تقدم قوله
İmam Ebu Cafer b. ez-Zübeyr el-Burhân adlı eserinde şöyle demiştir: Yüce Allah'ın şu sözü daha önce geçince:
10853. Metin
سبحانه {لا تمدن عينيك} [طه: ١٣١]- إلى قوله - {فستعلمون من أصحاب الصراط السوي ومن اهتدى} [طه: ١٣١] قال تعالى {اقترب للناس حسابهم وهم في غفلة معرضون} أي لا تمدن عينيك إلى ذلك فإني جعلته فتنة لمن ناله بغير حق، ونسأل عن قليل ذلك وكثيره {ولتسألن يومئذ عن النعيم} [التكاثر: ٨] والأمر قريب {اقترب للناس حسابهم} وأيضاً فإنه تعالى لما قال {وتنذر به قوماً لداً} [مريم: ٩٧] وهم الشديدو الخصومة في الباطل، ثم قال {وكم أهلكنا قبلهم من قرن} [مريم: ٧٤] إلى آخرها، استدعت هذه الجملة بسط حال، فابتدئت بتأنيسه عليه الصلاة السلام وتسليتة، حتى لا يشق عليه لددهم، فتضمنت سورة طه من هذا الغرض بشارته بقوله {ما أنزلنا عليك القرآن لتشقى} [طه: ٢] وتأنيسه بقصة موسى ﵇ وما كان من حال بني إسرائيل وانتهاء أمر فرعون ومكابدة موسى ﵇ لرد فرعون ومرتكبه إلى أن وقصه الله، وأهلكه، وأورث عباده أرضهم وديارهم، ثم اتبعت بقصة آدم ﵇ ليرى نبيه ﷺ سنته في عباده حتى أن آدم ﵇ وإن لم يكن امتحانه بذريته ولا مكابدته من أبناء جنسه - فقد كابد من إبليس ما قصه الله في كتابه، وكل هذا تأنيس للنبي ﷺ، فإنه إذا تقرر لديه أنه سنة الله تعالى في عبادة هان عليه لدد قريش
{لا تمدن عينيك} “Sakın gözlerini dikme” [Tâhâ: 131] ayetinden {فستعلمون من أصحاب الصراط السوي ومن اهتدى} “Düzgün yolun sahiplerinin kim olduğunu ve kimin doğru yolu bulduğunu yakında bileceksiniz!” [Tâhâ: 135] ayetine kadar olan kısımdan sonra Yüce Allah şöyle buyurdu: {اقترب للناس حسابهم وهم في غفلة معرضون} “İnsanların hesabı yaklaştı; oysa onlar bir gaflet içinde yüz çevirmektedirler.” Yani gözlerini ona dikme; çünkü Ben onu, haksız yere elde eden kimse için bir fitne kıldım. Biz onun azından da çoğundan da soracağız: {ولتسألن يومئذ عن النعيم} “Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” [Tekâsür: 8]. İş pek yakındır: {اقترب للناس حسابهم} “İnsanların hesabı yaklaştı.” Ayrıca Yüce Allah {وتنذر به قوماً لداً} “onunla azılı bir topluluğu uyarasın diye” [Meryem: 97] -ki onlar batılda son derece inatçı ve düşmandırlar- buyurup ardından {وكم أهلكنا قبلهم من قرن} “Onlardan önce nice nesilleri helak ettik” [Meryem: 98] ayetini sonuna kadar zikredince, bu cümle durumun etraflıca açıklanmasını gerektirdi. Böylece onların inatçılıkları ve düşmanlıkları kendisine ağır gelmesin diye aleyhisselâm'ı teselli etmek ve rahatlatmakla başlandı. Bu maksatla Tâhâ Suresi, {ما أنزلنا عليك القرآن لتشقى} “Biz bu Kur'an'ı sana güçlük çekip bedbaht olasın diye indirmedik” [Tâhâ: 2] buyruğuyla ona müjde vermeyi; Musa (aleyhisselâm)'ın kıssasıyla, İsrailoğullarının durumuyla, Firavun'un akıbetiyle ve Musa (aleyhisselâm)'ın Firavun'u ve yaptıklarını geri püskürtmek için çektiği meşakkatleri -ta ki Allah Firavun'un boynunu kırıp onu helak edene ve kullarını onların topraklarına ve yurtlarına mirasçı kılana kadar- anlatarak onu teselli etmeyi ihtiva etti. Sonra buna Âdem (aleyhisselâm)'ın kıssası eklendi ki Peygamberi (sallallâhu aleyhi ve sellem) Allah'ın kulları hakkındaki sünnetini görsün. Öyle ki Âdem (aleyhisselâm), imtihanı kendi zürriyetiyle olmasa ve kendi cinsinden olanlarla meşakkat çekmese de İblis'ten ötürü Allah'ın Kitabında anlattığı sıkıntıları çekmiştir. Bütün bunlar Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) için bir tesellidir. Zira bunun Allah Teâlâ'nın kulları hakkındaki bir sünneti olduğu onun nezdinde yerleşirse, Kureyş'in inatçılığı ve düşmanlığı
10854. Metin
ومكابدتهم، ثم ابتدئت سورة الأنبياء ببقية هذا التأنيس، فبين اقتراب الحساب ووقوع يوم الفصل المحمود فيه ثمرة ما كوبد في ذات الله والمتمنى فيه أن لو كان ذلك أكثر والمشقة أصعب لجليل الثمرة وجميل الجزاء، ثم اتبع ذلك سبحانه بعظات، ودلائل وبسط آيات، وأعلم أنه سبحانه قد سبقت سنته بإهلاك من لم يكن منه الإيمان من متقدمي القرون وسالفي الأمم
ve çektirdikleri eziyetler ona hafif gelir. Sonra Enbiyâ Suresi bu tesellinin geri kalanıyla başladı; hesabın yaklaştığını ve Allah uğrunda katlanılan sıkıntıların meyvesinin övüldüğü, meyvenin yüceliği ve mükâfatın güzelliği sebebiyle bu sıkıntıların keşke daha fazla ve meşakkatin daha zor olsaydı diye temenni edildiği o hüküm gününün gerçekleşeceğini açıkladı. Sonra Yüce Allah bunu öğütler, deliller ve ayetlerin serdedilmesiyle takip ettirdi. Geçmiş asırlardan ve önceki ümmetlerden iman etmeyenleri helak etmenin Kendi sünneti olarak geçmişte cereyan ettiğini bildirdi:
10855. Metin
{ما آمنت قبلهم من قرية أهلكناها} [الأنبياء: ٦] وفي قوله {أفهم يؤمنون} [الأنبياء: ٦] تعزية لرسول الله ﷺ في أمر قريش ومن قبل ما الكلام بسبيله، وقد تضمنت هذه السورة إلى ابتداء قصة إبراهيم ﵇ من المواعظ والتنبيه على الدلالات وتحريك العباد إلى الاعتبار بها ما يعقب لمن اعتبر به التسليم والتفويض لله سبحانه والصبر علىلابتلاء وهو من مقصود السورة، وفي قوله {ثم صدقناهم الوعد فأنجيناهم ومن نشاء وأهلكنا المسرفين} [الأنبياء: ٩] إجمال لما فسره النصف الأخير من هذه السورة من تخليص الرسل ﵈ من قومهم وإهلاك من أسرف وأفك ولم يؤمن، وفي ذكر تخليص الرسل وتأييدهم الذي تضمنه النصف الأخير من لدن قوله {ولقد ءاتينا إبراهيم رشده} [الأنبياء: ٥١] إلى آخر السورة كمال الغرض المتقدم من التأنيس وملاءمة ما تضمنته سورة طه وتفسير لمجمل {وكم أهلكنا قبلهم من قرن هل تحس منهم من أحد أو تسمع لهم ركزاً} [مريم: ٩٨] انتهى.
{ما آمنت قبلهم من قرية أهلكناها} “Kendilerinden önce helak ettiğimiz hiçbir belde [halkı] iman etmedi” [el-Enbiyâ: 6] [ayetinde] ve {أفهم يؤمنون} “Şimdi bunlar mı iman edecekler?” [el-Enbiyâ: 6] kavlinde, Kureyş meselesinde ve öncesindeki sözün gelişinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için bir teselli vardır. Bu sure, İbrahim aleyhisselâm'ın kıssasının başlangıcına kadar; öğütlerden, delillere dikkat çekmekten ve kulları bunlardan ibret almaya sevk etmekten öyle şeyleri içermiştir ki, bunlardan ibret alan kimse için Sübhân olan Allah'a teslimiyet, işi O'na havale etme ve imtihana sabretme [sonucunu] doğurur; bu da surenin maksadındandır. {ثم صدقناهم الوعد فأنجيناهم ومن نشاء وأهلكنا المسرفين} “Sonra onlara verdiğimiz sözü yerine getirdik; böylece hem onları hem de dilediğimiz kimseleri kurtardık, haddi aşanları ise helak ettik” [el-Enbiyâ: 9] kavlinde ise, bu surenin ikinci yarısının açıkladığı; peygamberlerin aleyhimüsselâm kavimlerinden kurtarılması, haddi aşan, iftira atan ve iman etmeyenlerin ise helak edilmesi hususunun bir icmali (özeti) bulunmaktadır. {ولقد ءاتينا إبراهيم رشده} “Andolsun biz daha önce İbrahim'e de rüşdünü vermiştik” [el-Enbiyâ: 51] kavlinden surenin sonuna kadar olan ikinci yarının içerdiği peygamberlerin kurtarılması ve desteklenmesi zikrinin içinde, [daha önce] geçen teselli gayesinin kemali, Tâhâ suresinin içerdiği hususlara uygunluk ve {وكم أهلكنا قبلهم من قرن هل تحس منهم من أحد أو تسمع لهم ركزاً} “Onlardan önce nice nesilleri helak ettik. Sen onlardan hiçbirini hissediyor yahut onlara ait cılız bir ses duyuyor musun?” [Meryem: 98] [ayetinin] mücmelinin (özlü ifadesinin) tefsiri bulunmaktadır. [Alıntı sona erdi].
10857. Metin
ولما أخبر سبحانه عن غفلتهم وإعراضهم، علل ذلك بقوله: {ما يأتيهم} وأعرق في النفي بقوله: من {ذكر} أي وحي يذكر بما جعل في العقول من الدلائل عليه سبحانه ويوجب الشرف لمن أتبعه {من ربهم} المحسن إليهم بخلقهم وتذكيرهم، قديم لكونه صفة له {محدث} إنزاله {إلا استمعوه} أي قصدوا سماعه وهو أجد الجد وأحق الحق {وهم} أي والحال أنهم {يلعبون*} أي يفعلون فعل اللاعبين بالاستهزاء به ووضعه في غير مواضعه وجعلهم استماعهم له لإرادة الطعن فيه، فهو قريب من قوله {لا تسمعوا لهذا القرآن والغو فيه} [فصلت: ٢٦] {لاهية قلوبهم} أي غارقة قلوبهم في اللهو، مشغولة به عما حداها إليه القرآن، ونبهها عليه الفرقان، وحذرها منه البيان، قال الرازي في اللوامع: لاهية: مشتغلة من لهيت ألهى: أو طالبة للهو، من لهوت ألهو - انتهى. ويمكن أن يراد بالناس مع هذا كله العموم ويكون من باب قوله تعالى
Yüce Allah onların gafletini ve yüz çevirmelerini haber verince, bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {ما يأتيهم} “Kendilerine gelmez”, olumsuzluğu pekiştirmek için şöyle buyurdu: {ذكر} “hiçbir zikir” yani akıllara Yüce Zât'ına dair yerleştirilen delilleri hatırlatan ve kendisine tabi olan kimseye şeref kazandıran hiçbir vahiy [gelmez], {من ربهم} “Rablerinden” yani onları yaratmak ve onlara hatırlatmak suretiyle kendilerine ihsanda bulunan [Rablerinden; bu zikir] O'nun bir sıfatı olması hasebiyle kadîmdir, {محدث} “yeni” yani indirilmesi yeni olan [hiçbir zikir gelmez], {إلا استمعوه} “onu mutlaka dinlerler” yani son derece ciddiyet ve hakkın ta kendisi olduğu halde onu dinlemeye yönelirler, {وهم} “onlar ise” yani şu halde iken: {يلعبون*} “oyun oynamaktadırlar” yani onunla alay ederek, onu layık olmadığı yerlere koyarak ve onu dinlemelerini ona dil uzatma kastına alet ederek oyun oynayanların yaptığını yaparlar. Bu durum, şu ayete yakındır: {لا تسمعوا لهذا القرآن والغو فيه} “Bu Kur'an'ı dinlemeyin ve onun hakkında anlamsız gürültü yapın” [Fussilet: 26]. {لاهية قلوبهم} “Kalpleri eğlenceye dalmış olarak” yani kalpleri gaflete ve eğlenceye batmış, Kur'an'ın kendilerini sevk ettiği, Furkan'ın dikkatlerini çektiği ve açık beyanın onları sakındırdığı şeyden onunla meşgul durumdadır. Râzî el-Levâmi‘ adlı eserinde şöyle der: Lâhiyetün; lehiyetü elhâ kökünden meşgul olan veya lehevtu elhû kökünden eğlence arayan demektir. [Râzî'nin sözü] bitti. Bütün bunlarla birlikte insanlardan umumun kastedilmesi ve bunun Yüce Allah'ın şu sözü kabilinden olması da mümkündür:
10858. Metin
{وما قدروا الله حق قدره} [
{وما قدروا الله حق قدره} “Allah'ı hakkıyla takdir edemediler” [
10859. Metin
الأنعام: ٩١] وقوله ﷺ «لا أحصي ثناء عليك» وأن يخص بالكفار.
En‘âm: 91] ve Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) «Sana olan övgüleri sayamam» hadisi kabilinden olması da; kâfirlere tahsis edilmesi de mümkündür.
10860. Metin
ولما ذكر ما يظهرونه في حال الاستماع من اللهو واللعب، ذكر ما يخفونه من التشارو في الصد عنه وإعمال الحيلة في التنفير منه والتوثق من بعضهم لبعض في الثبات على المجانبة له فقال عاطفاً على {استمعوا} : {وأسروا} أي الناس المحدث عنهم {النجوى} أي بالغوا في إسرار كلامهم بسبب الذكر، لأن المناجاة في اللغة السر - كذا في القاموس، وقال الإمام أبو عبد الله القزاز في ديوانه: والنجوى: الكلام بين اثنين كالسر والتشاور.
Dinleme anında açığa vurdukları eğlence ve oyunu zikredince, ondan alıkoyma hususunda gizlice yaptıkları istişareyi, ondan nefret ettirmek için başvurdukları hileleri ve ondan uzak durma konusunda birbirlerine verdikleri güvenceleri zikrederek {استمعوا} fiiline atıfla şöyle buyurdu: {وأسروا} “ve gizlediler” yani haklarında söz edilen o insanlar, {النجوى} “o fısıltıyı” yani zikir sebebiyle sözlerini son derece gizlediler. Çünkü dilde münâcât, sır demektir; Kāmûs'ta böyle geçer. İmam Ebu Abdullah el-Kazzâz da Dîvân'ında şöyle demiştir: Necvâ; sır ve istişare gibi iki kişi arasındaki konuşmadır.
10861. Metin
ولما أخبر بسوء ضمائرهم، أبدل من ضميرهم ما دل على العلة الحاملة لهم على ذلك فقال: {الذين ظلموا} ثم بين ما تناجوا به فقال: {هل} أي فقالوا في تناجيهم هذا، معجبين من ادعائه النبوة مع مماثلته لهم في البشرية: هل {هذا} الذي أتاكم بهذا الذكر {إلا بشر مثلكم} أي خلقه وأخلاقه من الأكل والشرب والحياة والموت، فكيف يختص عنكم بالرسالة؟ ما هذا الذي جاءكم به مما لا تقدرون على مثله
İç dünyalarının kötülüğünü haber verince, onları buna sevk eden gerekçeyi gösteren ifadeyi zamirlerinin yerine bedel getirerek şöyle buyurdu: {الذين ظلموا} “o zulmedenler”. Sonra gizlice ne konuştuklarını açıklayarak buyurdu ki: {هل} “...mı?” yani bu fısıldaşmalarında, beşeriyette kendileriyle aynı olmasına rağmen onun peygamberlik iddiasında bulunmasına şaşarak dediler ki: Bu {هذا} “bu adam” yani size bu zikri getiren kişi, {إلا بشر مثلكم} “sizin gibi bir insandan başkası mı?” Yani yeme, içme, hayat ve ölüm gibi yaratılışı ve fıtratı sizin gibidir; öyleyse peygamberlikle sizden nasıl ayrıcalıklı kılınabilir? Size getirdiği ve sizin bir benzerine güç yetiremediğiniz bu şey,
10862. Metin
إلا سحر لا حقيقة له، فحينئذ تسبب عن هذا الإنكار في قولهم: {أفتأتون السحر وأنتم} أي والحال أنكم {تبصرون*} بأعينكم أنه بشر مثلكم، وببصائركم أن هذه الخوارق التي يأتي بها يمكن أن تكون سحراً، فيا لله العجب من قوم رأوا ما أعجزهم فلم يجوزوا أن يكون عن الرحمن الداعي إلى الفوز بالجنان وجزموا بأنه من الشيطان الداعي إلى الهوان، باصطلاء النيران، والعجب أيضاً أنهم أنكروا الاختصاص بالرسالة مع مشاهدتهم لما يخص الله به بعض الناس عن بعض الذكاء والفطنة، وحسن الخلائق والأخلاق، والقوة والصحة، وطول العمر وسعة الرزق - ونحو ذلك من القيافة والعيافة والرجز والكهانة، ويأتون أصحابها لسؤالهم عما عندهم من ذلك من العلم.
aslı astarı olmayan bir büyüden başka nedir ki? İşte o vakit bu inkârlarından dolayı şöyle dediler: {أفتأتون السحر وأنتم} “Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılacaksınız?” {تبصرون*} “görüp dururken” yani gözlerinizle onun sizin gibi bir insan olduğunu, basiretlerinizle de onun getirdiği bu olağanüstü şeylerin bir büyü olabileceğini görüp bildiğiniz halde! Kendilerini aciz bırakan şeyi görüp de bunun cennetleri kazanmaya çağıran Rahmân'dan olabileceğine ihtimal vermeyen, bilakis alevli ateşlerde yanmak suretiyle zillete çağıran şeytandan olduğuna kesin kanaat getiren bir topluluğa gerçekten şaşılır! Yine şaşılacak şeydir ki onlar, Allah'ın insanlardan bir kısmını zekâ, anlayış, güzel ahlak ve yaratılış, güç, sağlık, uzun ömür, rızık genişliği gibi hususlarda ve iz sürme, kuş uçurarak fal bakma, sihir ve kâhinlik gibi konularda diğerlerine üstün kıldığını bizzat gördükleri ve ellerindeki bu bilgileri sormak için onların sahiplerine gittikleri halde, peygamberlikle özel olarak vazifelendirilmeyi inkâr etmişlerdir.
10863. Metin
ولما كان الله تعالى لا يقر من كذب عليه، فضلاً عن أن يصدقه ويؤيده، ولا يخفى عليه كيد حتى يلزم منه نقص ما أراده، قال دالاً لهم على صدقه منبهاً على موضع الجحة في أمره - على قراءة حمزة والكسائي وحفص عن عاصم، وجواباً لمن كأنه قال: فماذا يقال لهؤلاء؟ - على قراءة الباقين: {قال ربي} المحسن إليّ بتأييدي بكل ما يبين صدقي ويحمل على أتباعي {يعلم القول} سواء كان
Allah Teâlâ Kendisine iftira edeni onaylamayacağına -kaldı ki onu tasdik edip desteklemesi asla söz konusu olamaz- ve dilediği şeyin eksilmesini gerektirecek hiçbir tuzak Kendisine gizli kalmayacağına göre; Hamza, Kisâî ve Âsım'dan Hafs kıraatine göre onların doğruluğuna delil getirerek ve onun durumundaki hüccetin yerine dikkat çekerek; diğer kıraat imamlarının kıraatine göre ise sanki 'Bu kimselere ne denilecek?' diyen birine cevap olarak şöyle buyurdu: {قال ربي} “[Peygamber] dedi ki: Benim Rabbim” yani doğruluğumu açıklayan ve bana tabi olmayı gerektiren her şeyle beni destekleyerek bana ihsanda bulunan Rabbim, {يعلم القول} “sözü bilir” ister
10864. Metin
سراً أو جهراً.
gizli olsun ister aşikâr.
10865. Metin
ولما كان من يسمع من هاتين المسافتين يسمع من أيّ مسافة فرضت غيرهما قطعاً، لم يحتج إلى جمع على أنه يصح إرادة الجنس فقال: {في السماء والأرض} على حد سواء، لأنه لا مسافة بينه وبين شيء من ذلك {وهو} أي وحده {السميع العليم*} يسمع كل ما يمكن سمعه، ويعلم كل ما يمكن علمه من القول وغيره، فهو يسمع سركم، ويبطل مكركم، ويسمع ما أنسبه إليه من هذا الذكر، فلو لم يكن عنه لزلزل بي، وقد جرت سنته القديمة في الأولين، بإهلاك المكذبين، وتأييد الصادقين، وإنجائهم من زمن نوح ﵇ إلى هذا الزمان، ولعلمه بحال الفريقين.
Bu iki mesafeden işiten birinin, bunların dışında farz edilecek her mesafeden de kesinlikle işiteceği açık olduğundan çoğul getirmeye ihtiyaç duyulmadı; bununla birlikte cinsin kastedilmesi de sahihtir. Buyurdu ki: {في السماء والأرض} “gökte ve yerde” eşit olarak [bilir]; zira O'nunla bunlardan herhangi biri arasında hiçbir mesafe yoktur. {وهو} “Ve O” yani yalnızca O, {السميع العليم*} “hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” İşitilmesi mümkün olan her şeyi işitir; sözden ve diğer şeylerden bilinmesi mümkün olan her şeyi bilir. Dolayısıyla O, sizin sırrınızı işitir ve tuzağınızı boşa çıkarır; O'na nispet ettiğim bu zikri de işitir. Eğer bu O'ndan olmasaydı beni yerle bir ederdi. Yalanlayanları helak etmek, doğru sözlüleri desteklemek ve Nuh (aleyhisselâm) zamanından bu zamana kadar onları kurtarmak suretiyle önceki ümmetlerde kadîm sünneti böyle cereyan etmiştir; zira O iki fırkanın da halini bilmektedir.
10866. Metin
وستعلمون لمن تكون له العاقبة، وقد أشار إلى هذا في هؤلاء الأنبياء ﵈ الذين دل بقصصهم في هذه السورة على ما تقدمها من الأحكام والقضايا {وكنا به عالمين} [الأنبياء: ٥١] {إذ قال لأبيه وقومه وكنا لحكمهم شاهدين} و {كنا بكل شيء عالمين} [الأنبياء: ٨٨] {وإن أدري أقريب أم بعيد ما توعدون} [الأنبياء: ١٠٩] {إنه يعلم الجهر من القول ويعلم ما تكتمون} [الأنبياء: ١١٠] {إن الأرض يرثها عبادي الصالحون} [الأنبياء: ١٠٥] {ليستخلفنهم في الأرض كما استخلف الذين من قبلهم} [النور: ٥٥] .
Ve güzel akıbetin kimin olacağını yakında bileceksiniz. Bu surede kıssalarıyla daha önceki hükümlere ve meselelere delil getirilen şu peygamberler (aleyhimüsselâm) hakkında buna işaret etmiştir: {وكنا به عالمين} “Biz onu biliyorduk” [Enbiyâ: 51], {إذ قال لأبيه وقومه وكنا لحكمهم شاهدين} “Hani babasına ve kavmine demişti... Biz onların hükmüne şahittik” ve {كنا بكل شيء عالمين} “Biz her şeyi hakkıyla bilmekteydik” [Enbiyâ: 81], {وإن أدري أقريب أم بعيد ما توعدون} “Tehdit olunduğunuz şey yakın mıdır yoksa uzak mıdır, ben bilmem” [Enbiyâ: 109], {إنه يعلم الجهر من القول ويعلم ما تكتمون} “Şüphesiz O, sözün açığa vurulanını da bilir, gizlediklerinizi de bilir” [Enbiyâ: 110], {إن الأرض يرثها عبادي الصالحون} “Yeryüzüne mutlaka salih kullarım mirasçı olacaktır” [Enbiyâ: 105], {ليستخلفنهم في الأرض كما استخلف الذين من قبلهم} “Onlardan öncekileri halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka halife kılacaktır” [Nûr: 55].
10867. Metin
ولما كانت أقوالهم في أمر القرآن قد اضطربت، والإضطراب من أمارات الباطل، وكان وصفهم له بأنه سحر مما يهول السامع ويعلم منه أنه معجز، فربما أدى إلى الاستبصار في أمره، أخبر أنهم نزلوا به عن رتبة السحر على سبيل الاضطراب فقال: {بل قالوا} أي عن هذا الذكر الحكيم أنه {أضغاث أحلام} أي تخاليط نائم مبناه الباطل وإن كان ربما صدق بالأخبار ببعض المغيبات التي كشف الزمان عن أنها كما أخبر القرآن، ثم أنزلوا عن ذلك إلى الوصف موجب لأعظم النفرة عنه وعمن ظهر عنه فقالوا: {بل افتراه} أي تعمد وصفه من عند نفسه ونسبه إلى الله.
Onların Kur'an hakkındaki sözleri tutarsızlaşıp çelişince -çelişki ise batılın alametlerindendir- ve Kur'an'ı büyü olarak nitelemeleri dinleyeni dehşete düşüren ve onun mucize olduğunu gösteren, dolayısıyla da belki onun durumu üzerinde etraflıca düşünmeye sevk edecek bir iddia olunca; tutarsızlık yoluyla onu büyülük mertebesinden de aşağı indirdiklerini haber vererek şöyle buyurdu: {بل قالوا} “Bilakis dediler ki” yani bu Hakîm Zikir hakkında: {أضغاث أحلام} “karışık düşlerdir” yani her ne kadar zamanın Kur'an'ın bildirdiği gibi olduğunu açığa çıkardığı bazı gayb haberlerini doğru verse de temeli batıl olan uyuyan kimsenin karmakarışık rüyalarıdır. Sonra bundan, ondan ve onu ortaya koyandan en çok nefret ettirecek bir nitelemeye inerek dediler ki: {بل افتراه} “Bilakis onu kendisi uydurdu” yani onu kendi tarafından kasıtlı olarak düzüp Allah'a nispet etti.
10868. Metin
ولما كان ذلك لا ينافي كون مضمونه صادقاً في نفسه، قالوا {بل هو شاعر} أي يخيل ما لا حقيقة له كغيره من الشعراء، تتربص به ريب المنون لأنه بشر كما تقدم، فلا بد أن يموت ونستريح بعد موته، وإليه أشار في آخر التي قبلها {قل كل متربص} [طه: ١٣٥] إلى أخره، فاضطربت أقوالهم وعوّلوا أخيراً على قريب من السحر في نفي الحقيقة.
Bu durum muhtevasının bizatihi doğru olmasına engel teşkil etmeyince dediler ki: {بل هو شاعر} “Bilakis o bir şairdir” yani diğer şairler gibi aslı olmayan şeyleri hayal ettirir; daha önce geçtiği gibi o bir insan olduğuna göre başına ölüm felaketlerinin gelmesi beklenir, mutlaka ölecektir ve ölümünden sonra rahatlarız. Bir önceki surenin sonunda buna işaret edilmiştir: {قل كل متربص} “De ki: Herkes beklemektedir...” [Tâhâ: 135]. Böylece sözleri tutarsızlaştı ve sonunda hakikati inkâr hususunda büyüye yakın bir iddiaya dayandılar.
10869. Metin
ولما كانوا يصفون القرآن بجميع هذه الأوصاف جملة، يقولون لكل شخص ما رأوه أنسب له منها، نبه الله سبحانه كل من له لب على بطلانها كلها بتناقضها بحرف الإضراب إشارة إلى أنه كان يجب على
Kur'an'ı bütün bu vasıflarla topluca niteledikleri ve herkese bunlardan hangisini daha uygun görürlerse onu söyledikleri için; Yüce Allah aklı olan herkesin dikkatini, ıdrâb harfiyle (vazgeçiş edatıyla) bunların birbirini tutmazlığı sebebiyle hepsinin batıl olduğuna çekti. Bu, şunu ima etmektedir ki:
10870. Metin
من قالها على قلة عقله وعدم حيائه أن لا ينتقل إلى قول منها إلا بعد الإعراض عن الذي قبله، وأنه مما يضرب عنه لكونه غلطاً، ما قيل إلا عن سبق لسان وعدم تأمل، ستراً لعناده وتدليساً لفجوره، ولو فعل ذلك لكانت جديرة بانكشاف بطلانها بمجرد الانتقال فكيف عند اجتماعها. ولما كانت نسبته إلى الشعر أضعفها شأناً، وأوضحها بطلاناً، لم يحتج إلى إضراب عنه، وعبروا في الأضغاث بوصف القرآن تأكيداً لعيبه، وفي الافتراء والشعر بوصفه ﷺ لذلك.
Aklının kıtlığı ve hayâsızlığına rağmen bunu söyleyen kimsenin, bir önceki sözden yüz çevirmeden diğerine geçmemesi gerekirdi; oysa bu söz, inadını örtmek ve fücurunu gizlemek adına sırf bir dil sürçmesi ve düşüncesizlik eseri olarak söylenmiş ve vazgeçilmesi gereken bir yanlıştır. Böyle yapsaydı, sadece bir sözden diğerine geçmekle bile bunların batıllığı açığa çıkmaya layıktı; nitekim bir arada zikredildiklerinde nasıl olmasın! Onu şiire nispet etmeleri iddiaların en zayıfı ve batıllığı en açık olanı olduğu için ondan vazgeçişe (ıdrâba) ihtiyaç duyulmadı. 'Ezgâs' (karışık düşler) ifadesinde kusurunu pekiştirmek için bizzat Kur'an'ı nitelediler; iftira ve şiirde ise bunu Peygamber'i (sallallâhu aleyhi ve sellem) niteleyerek ifade ettiler.
10871. Metin
ولما أنتج لهم ذلك على زعمهم القدح في أعظم المعجزات، سببوا عن هذا القدح طلب آية فقالوا: {فليأتنا} أي دليلاً على رسالته {بآية} أي لأنا قد بينا بطعننا أن القرآن ليس بآية؛ ثم خيلوا النصفة بقولهم: {كما} أي مثل ما، وبنوا الفعل للمفعول إشارة إلى أنه متى صحت الرسالة كان ذلك بزعمهم من غير تخلف لشيء أصلاً فقالوا: {أرسل الأولون*} أي بالآيات مثل تسبيح الجبال، وتسخير الريح، وتفجير الماء، وإحياء الموتى، وهذا تناقض آخر في اعترافهم برسالة الأولين مع معرفتهم أنهم بشر، وإنكارهم رسالته ﷺ لكونه بشراً، ولم يستحيوا بعد التناقض من المكابرة فيما أتاهم به من
Bu durum kendi zanlarınca en büyük mucizeye dil uzatma sonucunu doğurunca, bu ayıplamalarına dayandırarak bir mucize talebinde bulunup dediler ki: {فليأتنا} “O halde bize getirsin” yani peygamberliğine bir delil olarak, {بآية} “bir mucize [getirsin]” yani zira biz Kur'an'a dil uzatarak onun bir mucize olmadığını açıkladık. Sonra {كما} “gibi” yani tıpkı önceki gibi diyerek insaflı davranıyormuş gibi göründüler ve peygamberlik sabit olduğunda kendi zanlarınca hiçbir eksik kalmayacağına işaret etmek üzere fiili meçhul kalıpta kurup dediler ki: {أرسل الأولون*} “öncekilerin gönderildiği [gibi]”. Yani dağların tesbih etmesi, rüzgârın boyun eğdirilmesi, suların fışkırtılması ve ölülerin diriltilmesi gibi ayetlerle/mucizelerle [gönderildiği gibi]. Bu da insan olduklarını bildikleri halde öncekilerin peygamberliğini kabul edip, onun (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir insan olmasından ötürü peygamberliğini inkâr etmeleri bakımından ayrı bir çelişkidir. Bu çelişkiden sonra, ümmî olmasına rağmen kendilerine getirdiği
10872. Metin
انشقاق القمر، وتسبيح الحصى، ونبع الماء، والقرآن المعجز، مع كونه أمياً - إلى غير ذلك.
ayın yarılması, taşların tesbih etmesi, suyun kaynaması ve muazzam Kur'an gibi mucizeler karşısında inatçılık yapmaktan hayâ etmediler -ve daha niceleri.
10873. Metin
ولما أشار سبحانه إلى فساد طعنهم بما جعله هباء منثوراً، وتضمن قولهم الذي سببوه عنه القرار بالرسل البشريين وأياتهم، أتبعه بيان ما عليهم فيه، فبين أولاً أن الآيات تكون سبباً للهلاك، فقال جواباً لمن كأنه قال: رب أجبهم إلى ما اقترحوه ليؤمنوا: {ما ءامنت} أي بالإجابة إلى الآيات المقترحات.
Yüce Allah onların taanlarını saçılmış toz zerreleri gibi hükümsüz kılarak bozukluğuna işaret edip, buna dayandırdıkları sözleri insan peygamberleri ve onların mucizelerini ikrar etmeyi ihtiva edince; bunun aleyhlerine olan sonucunu açıklamayı bunun peşine ekledi. İlk olarak, mucizelerin helak sebebi olacağını beyan ederek sanki 'Rabbim, iman etmeleri için teklif ettikleri şeyi onlara ver' diyen birine cevap olarak şöyle buyurdu: {ما ءامنت} “İman etmedi” yani teklif edilen mucizelerin verilmesiyle [iman etmedi].
10874. Metin
ولما كان المراد استغراق الزمان، جرد الظرف عن الخافض فقال: {قبلهم} أي قبل كفار مكة المقترحين عليك، وأعرق في النفي فقال: {من قرية} ولما كان المقصود التهويل في الإهلاك، وكان إهلاك القرية دالاً على إهلاك أهلها من غير عكس، دل على إهلاك جميع المقترحين تحذيراً من مثل حالهم بوصفها بقوله في مظهر العظمة المقتضي لإهلاك المعاندين: {أهلكناها} أي على كثرتهم {وكم أهلكنا من القرون من بعد نوح} [الإسراء: ١٧] ، {وما أهلكنا من قرية إلا لها منذرون} [الشعراء: ٢٠٨] ، {وما كنا معذبين حتى نبعث رسولاً} [الإسراء: ١٥] «وما من الأنبياء
Bütün zamanı kapsamak murad edildiğinden, zarfı harf-i cerden soyutlayarak buyurdu ki: {قبلهم} “onlardan önce” yani senden mucize teklifinde bulunan Mekke kâfirlerinden önce. Olumsuzluğu pekiştirmek için şöyle buyurdu: {من قرية} “hiçbir şehir halkı”. Maksat helak etmedeki dehşeti vurgulamak olduğundan ve bir beldenin helaki -aksine olmaksızın- ahalisinin helakine delalet ettiğinden; inatçıları helak etmeyi gerektiren azamet makamında onu niteleyerek, teklifte bulunanların hepsinin helak edildiğini onların durumuna benzer bir durumdan sakındırmak üzere şöyle bildirdi: {أهلكناها} “helak ettiğimiz” yani çokluklarına rağmen [helak ettiğimiz]. {وكم أهلكنا من القرون من بعد نوح} “Nuh'tan sonra nice nesilleri helak ettik” [İsrâ: 17], {وما أهلكنا من قرية إلا لها منذرون} “Biz hiçbir şehri uyarıcıları olmaksızın helak etmedik” [Şuarâ: 208], {وما كنا معذبين حتى نبعث رسولاً} “Biz bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz” [İsrâ: 15], «Peygamberlerden
10875. Metin
نبي إلا أعطي من الآيات ما مثله آمن عليه البشر» وأشار بذلك إلى أنه لم يسلم عند البأس إلا قرية واحدة وهم قوم يونس لأنهم آمنوا عند رؤية المخايل وقيل الشروع في الإهلاك، وهو إشارة إلى أن سبب الإيمان مشيئته سبحانه لا الآيات.
hiçbir peygamber yoktur ki kendisine insanların benzerine iman edeceği mucizeler verilmiş olmasın» hadisi de böyledir. Bununla, azap anında Yunus'un kavmi olan tek bir belde hariç hiçbirinin kurtulamadığına işaret etti; çünkü onlar helak başlamadan önce felaket alametlerini gördüklerinde iman etmişlerdi. Bu da imanın sebebinin mucizeler değil, Yüce Allah'ın dilemesi olduğuna bir işarettir.
10876. Metin
ولما كانوا كمن قبلهم إن لم يكونوا دونهم، حسن الإنكار في قوله: {أفهم يؤمنون*} أي كلا! بل لا يؤمنون ولو جاءتهم كل آية حتى يروا العذاب الأليم حين لا ينفع الإيمان، وقد قضينا في الإزل أن لا نستأصل هذه الأمة إكراماً لنبيها، فنحن لا نجيبهم إلى المقترحات لذلك.
Onlardan aşağı kalır yanları olmasa bile öncekiler gibi olduklarından, şu buyruktaki inkâr pek yerinde olmuştur: {أفهم يؤمنون*} “Şimdi onlar mı iman edecekler?” Yani asla! Bilakis imanın fayda vermeyeceği o acıklı azabı görünceye kadar kendilerine her türlü mucize gelse de iman etmezler. Biz ezริlde, Peygamberine bir ikram olarak bu ümmetin kökünü kazımamayı takdir ettik; işte bu yüzden onların teklif ettikleri mucizeleri vermiyoruz.
10877. Metin
ولما بين أولاً أن الآيات تكون سبباً للهلاك، فلا فائدة في الإجابة إلى ما اقترحوه منها بعد بطلان ما قدحوا به في القرآن، بيّن ثانياً بطلان ما قدحوا به في الرسول بكونه بشراً، بأن الرسل الذين كانوا من قبله كانوا بإقرارهم من جنسه، فما لهم أن ينكروا رسالته هو مثلهم، بل عليهم أن يعترفوا له عندما أظهر من المعجز كما اعترفوا لأولئك، كل ذلك فطماً عن أن يتمنى أحد إجابتهم إلى التأييد بملك ظاهر، فقال عاطفاً على ما «آمنت» : {وما أرسلنا} .
İlk olarak, Kur'an'a yönelttikleri ithamlar batıl olduktan sonra istedikleri mucizeleri vermenin bir faydası olmayacağını, çünkü mucizelerin helak sebebi olacağını beyan edince; ikinci olarak, Peygamber'in insan oluşuna dil uzatmalarını, bizzat kendi kabulleriyle ondan önceki peygamberlerin de onun cinsinden olduğunu belirterek çürüttü. O halde kendileri gibi olan onun peygamberliğini inkâr etmeye hakları yoktur; bilakis o peygamberleri kabul ettikleri gibi, gösterdiği mucizeler karşısında onu da kabul etmeleri gerekir. Bütün bunlar, hiç kimsenin onlara görünür bir melekle destek verilmesini temenni etmemesi içindir. {ما آمنت} ifadesine atıfla şöyle buyurdu: {وما أرسلنا} “Biz göndermedik”.
10878. Metin
ولما كان السياق لإنكار أن يكون النبي بشراً، وكان الدهر كله ما خلا قط جزء منه من رسالة، إما برسول قائم، وإما بتناقل أخباره،
Sözün gelişi peygamberin insan olmasını inkâr edenleri reddetmek üzere olduğundan ve bütün zaman dilimleri -ya bizzat aralarında bulunan bir peygamberle ya da haberlerinin nesilden nesile aktarılmasıyla- hiçbir an peygamberlikten hali kalmadığından,
10879. Metin
كان تعميم الزمان أنسب فقال من غير حرف جر: {قبلك} أي في جميع الزمان الذي تقدم زمانك في جميع طوائف البشر {إلا رجالاً نوحي إليهم} بالملائكة سراً من غير أن يطلع على ذلك الملك غيرهم كما اقتضته العظمة من التخصيص والاختيار والإسرار عن الأغيار، وذلك من نعم الله على خلقه، لأن جعل الرسل من البشر أمكن للتلقي منهم والأخذ عنهم.
zamanı genelleştirmek daha uygun düşmüştür. Bu sebeple harf-i cer getirmeksizin şöyle buyurdu: {قبلك} “senden önce” yani senin zamanından önceki bütün zamanlarda, bütün insan toplulukları içinde [göndermedik], {إلا رجالاً نوحي إليهم} “kendilerine vahyettiğimiz adamlardan başkasını”. Yani melekler vasıtasıyla, o meleği başkalarının görmesine imkân vermeksizin gizlice vahyettiğimiz [adamlardan başkasını göndermedik]. Nitekim [İlahi] azamet; seçmeyi, tahsis etmeyi ve başkalarından gizli tutmayı gerektirir. Bu da Allah'ın mahlukatına olan nimetlerindendir; çünkü peygamberlerin insanlardan kılınması, onlardan dini almayı ve öğrenmeyi daha mümkün hale getirir.
10880. Metin
ولما لم يكن لهم طريق في علم هذا إن يقبلوا خبره عن القرآن إلا سؤال من كانوا يفزعون إليهم من أهل الكتاب ليشايعوهم على ما هم عليه من الشك والارتياب، قال: {فسألوا أهل الذكر} ثم نبه على أنهم غير محتاجين فيه إلى السؤال بما كان قد بلغهم على الآجال من أحوال موسى وعيسى وإبراهيم وإسماعيل وغيرهم عليهم الصلاة والسلام بقوله، معبراً بأداة الشكك محركاً لهم إلى المعالي: {إن كنتم} أي بجبلاتكم {لا تعلمون*} أي لا أهلية لك في اقتناص علم، بل كنتم أهل تقليد محض وتبع صرف.
Kur'an'ın bu husustaki haberini kabul etmedikleri takdirde, içinde bulundukları şüphe ve tereddütte kendilerine arka çıksınlar diye başvurdukları Ehl-i Kitab'a sormaktan başka bunu bilme yolları olmadığından şöyle buyurdu: {فسألوا أهل الذكر} “Zikir ehline (Kitap ehline) sorun”. Sonra Musa, İsa, İbrahim, İsmail ve diğerlerinin (aleyhimüssalâtü vesselâm) durumlarına dair asırlar boyunca kendilerine ulaşan haberler sebebiyle bu konuda sormaya muhtaç olmadıklarına dikkat çekerek, onları yüce mertebelere teşvik etmek üzere şüphe edatıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {إن كنتم} “eğer siz” yani yaratılışınız itibariyle, {لا تعلمون*} “bilmiyorsanız” yani ilmi elde edecek bir yeteneğe sahip olmayıp sırf taklitçi ve kuru birer tabi iseniz.
10881. Metin
ولما بين أنه على سنة من مضى من الرسل في كونه رجلاً، بين
Erkek bir insan olma hususunda geçmiş peygamberlerin sünneti üzere olduğunu beyan edince,
10882. Metin
أنه على سنتهم في جميع الأوصاف التي حكم بها على البشر من العيش والموت فقال: {وما جعلناهم} أي الرسل الذين اخترنا بعثهم إلى الناس ليأمروهم بأوامرنا. ولما كان السبب في الأكل ترتيب هذا الهيكل الحيواني على ما هو عليه لا كونه متكثراً، وحد فقال {جسداً} أي ذوي جسد لحم ودم متصفين بأنهم {لا يأكلون الطعام} بل جعلناهم أجساداً يأكلون ويشربون، وليس ذلك بمانع من إرسالهم؛ قال ابن فارس في المجمل: وفي كتاب الخليل: إن الجسد لا يقال لغير الإنسان من خلق الأرض. ثم عطف على الأول قوله: {وما كانوا خالدين*} أي بأجسادهم، بل ماتوا كما مات الناس قبلهم وبعدهم، أي لم يكن ذلك في جبلتهم وإنما تميزوا عن الناس بما يأتيهم عن الله سبحانه، ورسولكم ﷺ ليس بخالد، فتربصوا كما أشار إليه ختم طه فإنه متربص بكم وأنتم عاصون للملك الذي اقترب حسابه لخلقه وهو مطيع له، فأيكم أحق بالأمن؟ ولما بين أن الرسل كالمرسل إليهم بشر غير خالدين، بين سنته فيهم وفي أممهم ترغيباً لمن اتبع، وترهيباً لمن امتنع، فقال عاطفاً بأداة التراخي في مظهر العظمة على ما أرشد إليه التقدير من مثل: بل جعلناهم
yaşamak ve ölmek gibi insanlar hakkında hükmolunan bütün vasıflarda da onların sünneti üzere olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu: {وما جعلناهم} “Biz onları kılmadık” yani insanlara emirlerimizi emretsinler diye göndermeyi seçtiğimiz o peygamberleri. Yemek yemenin sebebi, bu hayvani yapının bu şekil üzere düzenlenmiş olması olup çokluk arz etmesi olmadığından tekil getirerek buyurdu ki: {جسداً} “bir beden” yani etten ve kemikten bir bedene sahip olup {لا يأكلون الطعام} “yemek yemeyen” kimseler [kılmadık]; bilakis onları yiyip içen bedenler kıldık ve bu durum onların peygamber olarak gönderilmesine engel değildir. İbn Fâris el-Mücmel'de şöyle der: Halil'in kitabında belirtildiğine göre ceset kelimesi, yeryüzü mahlukatından insandan başkası için kullanılmaz. Sonra bir öncekine atıfla şöyle buyurdu: {وما كانوا خالدين*} “onlar ölümsüz de değillerdi.” Yani bedenleriyle [ölümsüz değillerdi]; bilakis kendilerinden önceki ve sonraki insanların öldüğü gibi onlar da öldüler. Yani bu onların fıtratında yoktu; onlar insanlardan ancak Yüce Allah'tan kendilerine gelen vahiyle ayrıldılar. Sizin peygamberiniz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de ölümsüz değildir; nitekim Tâhâ Suresi'nin sonunun işaret ettiği gibi bekleyip durun, zira o da sizin için beklemektedir; oysa siz yaratıkları için hesabı yaklaşmış olan Hükümdar'a isyan ediyorsunuz, o ise O'na itaat etmektedir. O halde hanginiz güvende olmaya daha layıktır? Peygamberlerin de kendilerine gönderilenler gibi ölümlü birer insan olduğunu beyan edince; tabi olanı teşvik etmek, kaçınanı da korkutmak için onlar ve ümmetleri hakkındaki sünnetini beyan etti. Takdir edilen şu manaya azamet makamında terâhî (sonralık) bildiren edatla atfederek buyurdu ki: 'Bilakis Biz onları
10883. Metin
جسداً يأكلون ويشربون، ويعيشون إلى انقضاء آجالهم ويموتون، وأرسلناهم إلى أممهم فحذروهم وأنذروهم وكلموهم كما أمرناهم، ووعدناهم أن من آمن بهم أسعدناه، ومن كفر واستمر أشقيناه، وأنا نهلك من أردنا من المكذبين، فآمن بهم بعض وكفر آخرون؛ فلم نعاجلهم بالأخذ بل صبرنا عليهم، وطال بلاء رسلنا بهم {ثم صدقناهم} بما اقتضت عظمتنا، وأكد الأمر بتعدية الفعل من غير حرف الجر فقال: {الوعد} أي بإنجائهم؛ وأشار بأداة التراخي إلى أنهم طال بلاؤهم بهم وصبرهم عليهم، ثم أحل بهم سطوته، وأراهم عظمته، ولذا قال مسبباً عن ذلك: {فأنجيناهم} أي الرسل بعظمتنا، ولكون السياق لأنهم في غاية الغفلة التي نشأ عنها التكذيب البليغ الذي اقتضى تنويع القول به إلى سحر وأضغاث وافتراء وشعر، فاقتضى مقابلته بصدق الوعد منه سبحانه، عبر بالإنجاء الذي هو إقلاع من وجدة العذاب في غاية السرعة {ومن نشآء} أي من تابعيهم. إشارة إلى أن سبب الإنجاء المشيئة لا أن التصديق موجب له، لأنه لا يجب عليه ﷾ شيء {وأهلكنا} أي بما يقتضيه الحكمة {المسرفين*} كلهم الذين علمنا أن الإسراف لهم وصف لازم لا ينفكون عنه.
yiyip içen, ecelleri bitene kadar yaşayıp ölen bir beden kıldık. Onları ümmetlerine gönderdik; onlar da kendilerine emrettiğimiz gibi onları uyardılar, korkuttular ve onlarla konuştular. Biz de onlara, kendilerine iman edenleri mutlu kılacağımızı, inkâr edip bunda ısrar edenleri ise bedbaht edeceğimizi ve yalanlayanlardan dilediklerimizi helak edeceğimizi vaat ettik. Onlardan bir kısmı iman etti, diğerleri inkâr etti. Biz de onları hemen cezalandırmadık, bilakis onlara mühlet verdik ve peygamberlerimizin onlarla olan imtihanı uzun sürdü.' {ثم صدقناهم} “Sonra onlara doğruluğumuzu gösterdik” yani azametimizin gerektirdiği şekilde [doğruladık]. Fiili harf-i cer olmaksızın müteaddi kılarak işi pekiştirdi ve buyurdu ki: {الوعد} “o vaadi” yani onları kurtarma vaadini. Terâhî edatıyla, onların kavimleriyle imtihanlarının ve sabırlarının uzun sürdüğüne, sonra Allah'ın ezici kudretini üzerlerine indirip azametini onlara gösterdiğine işaret etti. Bu sebeple buna dayandırarak şöyle buyurdu: {فأنجيناهم} “Böylece onları kurtardık” yani peygamberleri azametimizle [kurtardık]. Sözün gelişi, onların son derece gaflet içinde olmalarından kaynaklanan ve sözü büyü, karışık düşler, iftira ve şiir şeklinde çeşitlendirmeyi gerektiren şiddetli yalanlamaları sebebiyle; buna Yüce Zât'ının vaadini doğrulamasıyla karşılık vermeyi gerektirdiğinden, azap girdabından son derece hızlı bir şekilde çekip çıkarmak anlamına gelen 'incâ' (kurtarma) kelimesiyle ifade etti. {ومن نشآء} “ve dilediğimiz kimseleri [kurtardık]” yani onların tabilerini. Bu, kurtuluş sebebinin dileme olduğuna, yoksa tasdikin bunu zorunlu kılmadığına bir işarettir; zira Yüce Allah'a hiçbir şey vacip/zorunlu değildir. {وأهلكنا} “ve helak ettik” yani hikmetin gerektirdiği şekilde [helak ettik], {المسرفين*} “haddi aşanları”. Yani haddi aşmanın kendilerinden asla ayrılmayan ayrılmaz bir vasıf olduğunu bildiğimiz o kimselerin hepsini.
10884. Metin
ولما انقضى ما لزمهم بسبب الإقرار برسلية البشر من الإقرار برسلية رسولهم ﷺ لكونه مساوياً لهم في النوع والإتيان بالمعجز، وما فعل بهم وبأممهم ترغيباً وترهيباً، وختم ذلك بأنه أباد المسرفين، ومحا ذكرهم إلا بالبشر، التفت إلى الذكر الذي طعنوا فيه، فقال مجيباً لمن كأنه قال: هذا الجواب عن الطعن في الرسول قد عرف، فما الجواب عن الطعن في الذكر؟ معرضاً عن جوابهم لما تقدم من الإشارة بحرف الإضراب إلى أن ما طعنوا به فيه لا يقوله عاقل، مبيناً لما لهم فيه من الغبطة التي هم لها رادون، والنعمة التي هم بها كافرون: {لقد} أي وعزتنا لقد {أنزلنا} بما لنا من العظمة {إليكم} يا معشر قريش بل العرب قاطبة {كتاباً} أي جامعاً لجميع المحاسن لا يغسله الماء ولا يحرقه النار {فيه ذكركم} طوال الدهر بالخير إن أطعتم، والشر إن عصيتم، وبه شرفكم على سائر الأمم بشرف ما فيه من مكارم الأخلاق التي كنتم تتفاخرون بها وبشرف نبيكم الذي تقولون عليه الأباطيل، وتكثرون فيه القال والقيل.
İnsan peygamberleri ikrar etmeleri sebebiyle, tür bakımından onlara eşit olması ve mucize getirmesi yönüyle kendi peygamberleri olan zâtın (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğini de ikrar etmelerinin gerekliliği ve onları teşvik ve korkutma amacıyla peygamberlere ve ümmetlerine ne yapıldığı konusu tamamlanıp, bu haddi aşanların kökünün kazınması ve anılışlarının sadece kötü bir şekilde bırakılmasıyla nihayete erince; dil uzattıkları zikre yöneldi. Sanki 'Peygambere yönelik ithamlara verilen cevap anlaşıldı, peki Zikre (Kur'an'a) yönelik ithamın cevabı nedir?' diyen birine cevap olarak, ıdrâb harfiyle onun hakkında ileri sürdükleri ithamları aklı başında hiçbir kimsenin söylemeyeceğine daha önce yapılan işaretten ötürü onların itirazlarına doğrudan cevap vermekten yüz çevirip; reddettikleri o büyük mazhariyeti ve inkâr ettikleri nimeti beyan ederek şöyle buyurdu: {لقد} “Andolsun ki” yani izzetimize andolsun ki, {أنزلنا} “Biz indirdik” azametimizle, {إليكم} “size” ey Kureyş topluluğu, hatta ey bütün Arap milleti, {كتاباً} “bir Kitap” yani suyun silemeyeceği, ateşin yakamayacağı, bütün güzellikleri kendisinde toplayan bir kitap [indirdik]. {فيه ذكركم} “Onda sizin zikriniz (şerefiniz) vardır” yani itaat ederseniz ebediyen hayırla, isyan ederseniz şerle anılmanız vardır. Kendisiyle övündüğünüz yüksek ahlakın onda bulunmasının şerefiyle ve hakkında asılsız iddialar uydurup dedikoduyu çoğalttığınız Peygamberinizin şerefiyle diğer bütün ümmetlere üstünlüğünüz bundadır.
10885. Metin
ولما تم ذلك على هذا الوجه، نبه أنه يتعين على كل ذي لب الإقبال عليه والمسارعة إليه، فحسن جداً قوله منكراً عليهم منبهاً على أن علم ذلك لا يحتاج إلى غير العقل المجرد عن الهوى: {أفلا تعقلون*} .
İş bu şekilde tamamlanınca, akıl sahibi herkesin ona yönelmesinin ve ona koşmasının zorunlu olduğuna dikkat çekti. Dolayısıyla bunu bilmenin hevesten arınmış katıksız bir akıldan başkasına ihtiyaç duymadığını hatırlatarak onları kınayan şu buyruğu pek güzel düşmüştür: {أفلا تعقلون*} “Hâlâ akıl erdirmeyecek misiniz?”
10886. Metin
ولما كان التقدير: فإن عدلتم بقبوله شرفناكم، وإن ظلمتم برده عناداً أهلكناكم كما أهلكنا من كان قبلكم، عطف عليه قوله: {وكم قصمنا} أي بعظمتنا {من قرية} جعلناها كالشيء اليابس الذي كسر فتباينت أجزاؤه، والإناء الذي فت فانكب ماؤه؛ وأشار بالقصم الذي هو أفظع الكسر إلى أنها كانت باجتماع الكلمة وشدة الشكيمة كالحجر الرخام في الصلابة والقوة، و «كم» في هذا السياق يقتضي الكثرة، ثم علل إهلاكها وانتقالها بقوله: {كانت ظالمة} ثم بين الغنى عنها بقوله: {وأنشأنا} أي بعظمتنا.
Mana: 'Eğer onu kabul ederek adaletli davranırsanız sizi şereflendiririz; şayet inatla onu reddedip zulmederseniz, sizden öncekileri helak ettiğimiz gibi sizi de helak ederiz' şeklinde takdir edilince, buna şu buyruğu atfetti: {وكم قصمنا} “Nice beldeleri kırıp geçirdik” yani azametimizle [kırdık geçirdik], {من قرية} “şehirlerden”. Onu, kırılıp parçaları birbirinden ayrılan kuru bir nesne gibi ve ufalanıp suyu dökülen bir kap gibi kıldık. Kırmanın en şiddetlisi olan 'kasm' kelimesiyle, o beldenin birlik ve beraberlik, tavizsiz güç bakımından sertlik ve kuvvette mermer taş gibi olduğuna işaret etti. Bu bağlamdaki 'kem' kelimesi çokluk ifade eder. Sonra onun helak edilmesini ve yok oluşunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {كانت ظالمة} “zulmetmekte olan”. Sonra onlara muhtaç olmadığını şu buyruğuyla açıkladı: {وأنشأنا} “ve var ettik” yani azametimizle.
10887. Metin
ولما كان الدهر لم يخل قط بعد آدم من إنشاء وإفناء، فكان المراد أن الإنشاء بعد الإهلاك يستغرق الزمان على التعاقب، بياناً لأن المهلكين ضروا أنفسهم من غير افتقار إليهم، اسقط الجار فقال: {بعدها قوماً} أي أقوياء، وحقق أنهم لا قرابة قريبة بينهم بقوله: {ءاخرين*} ثم بين حالها عند إحلال البأس بها فقال: {فلما أحسوا *} أي أدرك أهلها بحواسهم {بأسنا} أي بما فيه من العظمة {إذا هم}
Âdem'den sonra zaman hiçbir vakit var etme ve yok etmeden hali kalmadığı için, helakten sonra yeniden yaratmanın peş peşe bütün zamanı kapsadığı kastedilmiştir. Bu da helak edilenlerin, Kendisine hiçbir ihtiyaç olmaksızın sadece kendi nefislerine zarar verdiklerini beyan etmek içindir. Harf-i cerri düşürerek buyurdu ki: {بعدها قوماً} “onların ardından bir topluluk” yani güçlü bir topluluk, aralarında yakın bir akrabalık olmadığını da şu buyruğuyla teyit etti: {ءاخرين*} “başka [bir topluluk]”. Sonra şiddetli azap başlarına indiğinde onların halini beyan ederek buyurdu ki: {فلما أحسوا *} “Onlar hissedince” yani ahalisi duyularıyla idrak edince, {بأسنا} “azabımızı” yani azametimizi taşıyan o şiddetli azabı, {إذا هم} “bir de bakarsın ki onlar”
10888. Metin
أي من غير توقف أصلاً {منها} أي القرية {يركضون*} هاربين عنها مسرعين كمن يركض الخيل - أي يحركها - للعدو، بعد تجبرهم على الرسل وقولهم لهم {لنخرجنكم من أرضنا أو لتعودن في ملتنا} [إبراهيم: ١٣] فناداهم لسان الحال تقريعاً تبشيعاً لحالهم وتفظيعاً: {لا تركضوا} وصور التهكم بهم بأعظم صورة فقال: {وارجعوا} إلى قريتكم {إلى ما} .
yani hiçbir şekilde duraksamaksızın, {منها} “oradan” yani o beldeden, {يركضون*} “hızla kaçıyorlar”. Peygamberlere karşı büyüklük taslayıp onlara: {لنخرجنكم من أرضنا أو لتعودن في ملتنا} “Ya sizi mutlaka yurdumuzdan çıkaracağız ya da bizim dinimize dönersiniz!” [İbrâhîm: 13] dedikten sonra, koşması için atı koşturan kimse gibi oradan telaşla kaçmaktadırlar. İşte o vakit hâl dili, durumlarını çirkin göstermek, onları kınamak ve dehşete düşürmek için onlara şöyle seslendi: {لا تركضوا} “Kaçmayın!” ve onlarla olan alayı en çarpıcı şekilde tasvir ederek buyurdu ki: {وارجعوا} “ve dönün” beldenize dönün, {إلى ما} “o şeylere ki...”.
10889. Metin
ولما كان التأسيف إنما هو على العيش الرافه لا على كونه من معط معين، بني للمفعول قوله: {أترفتم فيه} أي منها، ويجوز أن يكون بني للمجهول إشارة إلى غفلتهم عن العلم لمن أترفهم أو إلى أنهم كانوا ينسبون نعمتهم إلى قواهم، ولو عدوها من الله لشكروه فنفعهم. ولما كان أعظم ما يؤسف عليه بعد العيش الناعم المسكن، قال: {ومساكنكم} أي التي كنتم تفتخرون بها على الضعفاء من عبادي بما أتقنتم من بنائها، وأوسعتم من فنائها، وعليتم من مقاعدها، وحسنتم من مشاهدها ومعاهدها {لعلكم تسألون*} في
Hayıflanma belirli bir vericiden olmasına değil, sırf refah içindeki yaşantıya yönelik olduğu için şu buyruk meçhul kalıpta kuruldu: {أترفتم فيه} “içinde şımartıldığınız” yani o nimetlerin içinde [şımartıldığınız]. Bunun, onları şımartan Zât'ı bilmekten gafil olduklarına veya nimetlerini kendi güçlerine nispet ettiklerine işaret olmak üzere meçhul kurulmuş olması da caizdir; şayet onu Allah'tan bilselerdi O'na şükrederlerdi ve bu da kendilerine fayda verirdi. Rahat yaşantıdan sonra en çok hayıflanılan şey meskenler olduğu için şöyle buyurdu: {ومساكنكم} “ve meskenlerinize [dönün]” yani binalarını muhkem kılmanızla, avlularını genişletmenizle, oturma yerlerini yükseltmenizle, manzaralarını ve toplantı yerlerini güzelleştirmenizle kullarımdan zayıf olanlara karşı böbürlendiğiniz o meskenlerinize; {لعلكم تسألون*} “umulur ki hesaba çekilirsiniz/sizden talepte bulunulur”. İman hususunda
10890. Metin
الإيمان بما كنتم تسألون، فتابوا بما عندكم من الأنفة ومزيد الحمية والعظمة، أو تسألون في الحوائج والمهمات، كما يكون الرؤساء في مقاعدهم العلية، ومراتبهم البهية، فيجيبون سائلهم بما شاؤوا على تؤدة وأحوال مهل تخالف أحوال الراكض العجل {أولم تكونوا أقسمتم من قبل ما لكم من زوال} [إبراهيم: ٤٤] .
sizden istenen şeylerde [sorulursunuz]; siz de içinizdeki kibir, aşırı taassup ve büyüklük taslama sebebiyle bundan yüz çevirirdiniz. Yahut yüksek meclislerinde ve parlak mevkilerinde oturan reislerin yaptığı gibi, ihtiyaçlar ve mühim işler hususunda size başvurulur da telaşla koşan kimsenin hallerine aykırı olarak ağırbaşlılıkla ve geniş zamanlı hallerle isteyenlere dilediğiniz cevabı verirsiniz: {أولم تكونوا أقسمتم من قبل ما لكم من زوال} “Daha önce sizin için hiçbir zeval olmadığına dair yemin etmemiş miydiniz?” [İbrâhîm: 44].
10891. Metin
ولما كان كأنه قيل: بما أجابوا هذا المقال؟ قيل {قالوا} حين لا نفع لقولهم عند نزول البأس: {يا ويلنا} إشارة إلى أنه حل بهم لأنه لا ينادي إلا القريب، وترفقاً له كما يقول الشخص لمن يضربه: يا سيدي - كأنه يستغيث به ليكف عنه، وذلك غباوة منهم، وعمى عن الذي أحله بهم، لأنهم كالبهائم لا ينظرون إلا السبب الأقرب؛ ثم عللوا حلوله بهم تأكيداً لترفقهم بقولهم: {إنا كنا} أي جبلة لنا وطبعاً {ظالمين*} حيث كذبنا الرسل، وعصينا أمر ربنا، فاعترفوا حيث لم ينفعهم الاعتراف لفوات محله {فما} أي فتسبب عن إحلالنا ذلك البأس بهم أنه ما {زالت تلك} أي الدعوة البعيدة عن الخير والسلامة، وهي قولهم: يا ويلنا {دعواهم} يرددونها لا يكون
Sanki 'Bu söze ne cevap verdiler?' denilince şöyle buyruldu: {قالوا} “Dediler ki” azap indiğinde sözlerinin hiçbir fayda vermediği o anda: {يا ويلنا} “Yazıklar olsun bize!” Bu ifade, azabın başlarına indiğine bir işarettir; zira sadece yakında olana seslenilir. Kendisine vuran kimseye 'ey efendim' diyerek sanki vazgeçsin diye ona yalvaran kimse gibi, azabın hafiflemesini umarak böyle dediler. Bu, onların ahmaklığından ve azabı başlarına geçiren Zât'a karşı körlüklerindendir; çünkü onlar hayvanlar gibi sadece en yakın sebebe bakarlar. Sonra yalvarmalarını pekiştirmek için azabın başlarına inmesini şu sözleriyle gerekçelendirdiler: {إنا كنا} “Gerçekten biz idik” yani fıtratımız ve tabiatımız gereği, {ظالمين*} “zalimlermişiz.” Çünkü peygamberleri yalanladık ve Rabbimizin emrine karşı geldik. Böylece vakti geçtiği için itirafın kendilerine fayda vermediği bir anda itirafta bulundular. {فما} “Artık [durmadı]” yani o şiddetli azabı onların üzerine indirmemiz neticesinde, {زالت تلك} “bu sürüp gitti” yani hayırdan ve esenlikten uzak olan o feryat, yani 'Yazıklar olsun bize' sözleri, {دعواهم} “onların çağrısı (feryadı)”. Onu tekrarlayıp durdular; onlar için
10892. Metin
دعوى لهم غيرها، لأن الويل ملازم لهم غير منفك عنهم، وترفقهم له غير نافعهم {حتى جعلناهم} بما لنا من العظمة {حصيداً} كالزرع المحصود.
bundan başka bir feryat olmadı; çünkü helak onlardan ayrılmayan bir refakatçiydi ve ona yalvarmaları kendilerine bir fayda sağlamıyordu. {حتى جعلناهم} “Nihayet onları kıldık” azametimizle, {حصيداً} “biçilmiş ekin gibi” yani hasat edilmiş ekin gibi [kıldık].
10893. Metin
ولما كان هذا وما بعده مثل حلو حامض في الزمان، جعلا خبراً واحداً ليكون «جعل» مقتصراً على مفعولين فقال: {خامدين*} أي جامعين للانقطاع والخفوت، لا حركة لهم ولا صوت، كالنار المضطرمة إذا بطل لهيبها ثم جمرها وصارت رماداً، ولم يك ينفعهم إيمانهم واعترافهم بالظلم وخضوعهم لما رأوا بأسنا.
Bu ve bundan sonraki vasıf zaman bakımından 'tatlı-ekşi' gibi bir arada bulunduğundan, 'ce‘ale' fiili iki mef'ulle sınırlı kalsın diye ikisi tek bir haber kılındı ve şöyle buyruldu: {خامدين*} “sönüp gitmiş [kıldık].” Yani hareket ve sesten kesilip tamamen sönmüş olarak; alevi sönüp sonra koru tükenen ve kül haline gelen alevli ateş gibi [kıldık]. Azabımızı gördüklerinde iman etmeleri, zulümlerini itiraf etmeleri ve boyun eğmeleri kendilerine hiçbir fayda vermedi.
10894. Metin
ولما ذمهم باللعب وبين أنه يفعل في إهلاك الظلم وإنجاء العدل فعل الجاد بإحقاق الحق بالانتقام لأهله، وإزهاق الباطل باجتثاثه من أصله، فكان التقدير: وما ينبغي لنا أن نفعل غير ذلك من أفعال الحكمة العرية عن اللعب، فلم نخلق الناس عبثاً يعصوننا ولا يؤاخذون، عطف عليه قوله: {وما خلقنا} أي بعظمتنا التي تقتضي الجد ولا بد.
Onları oyun ve eğlenceyle kınayıp; zulmü helak etme ve adaleti kurtarma hususunda, hak ehlinden intikam alarak hakkı gerçekleştiren ve batılı kökünden kazıyarak yok eden ciddiyet sahibi birinin fiilini işlediğini açıklayınca -böylece takdir: 'Bize oyun ve eğlenceden uzak olan hikmet fiillerinden başkasını yapmak yaraşmaz; insanları Bize isyan etsinler de hesaba çekilmesinler diye boş yere yaratmadık' şeklinde olunca- buna şu buyruğunu atfetti: {وما خلقنا} “Biz yaratmadık” yani mutlaka ciddiyeti gerektiren azametimizle [yaratmadık].
10895. Metin
ولما كان خلق السماء واحدة يكفي في الدلالة على الحكمة فكيف بأكثر منها! وحّد فقال: {السماء} أي على علوها وإحكامها
Tek bir göğün yaratılması bile hikmete delalet etmeye yeterli iken, birden fazlası nasıl yetmesin! Tekil getirerek buyurdu ki: {السماء} “Göğü” yani yüksekliği ve sağlamlığına rağmen,
10896. Metin
{والأرض} على عظمها واتساعها {وما بينهما} مما دبرناه لتمام المنافع من أصناف البدائع وغرائب الصنائع {لاعبين*} غير مريدين بذلك تحقيق الحقائق وإبطال الأباطيل، بل خلقنا لكم ذلك آية عظيمة كافية في الوصول إلينا ليظهر العدل في جزاء كل بما يستحق، مشحونة بما يقوت الأجسام، ويهيج النفوس، ويشرح الصدور، ويريح الأرواح ويبعث إلى الاعتبار، كلَّ من له استبصاراً، للدلالة على حكمتنا ووجوب وحدانيتنا فاتخذتم أنتم ما زاد على الحاجة لهواً صاداً عن الخير، داعياً إلى الضير.
{والأرض} “ve yeri” büyüklüğü ve genişliğine rağmen, {وما بينهما} “ve ikisi arasındakileri” faydaların tam olması için eşsiz yaratılış çeşitlerinden ve harika sanatlardan çekip çevirdiğimiz şeyleri, {لاعبين*} “oyun olsun diye [yaratmadık].” Yani bununla hakikatleri gerçekleştirmeyi ve batılları yok etmeyi istemez bir halde [yaratmadık]. Bilakis bunu, herkese hak ettiği karşılığın verilmesindeki adalet ortaya çıksın diye, Bize ulaşmada kâfi gelen büyük bir ayet olarak sizin için yarattık. Hikmetimize ve birliğimizin zorunluluğuna delalet etmek üzere basireti olan herkesi ibret almaya sevk eden, bedenleri besleyen, nefisleri harekete geçiren, göğüsleri ferahlatan ve ruhları rahatlatan şeylerle dopdolu kıldık. Siz ise ihtiyacın ötesinde olan şeyleri hayırdan alıkoyan ve zarara çağıran bir eğlence edindiniz.
10897. Metin
ولما نفى عنه اللعب، أتبعه دليله فقال: {لو أردنا} أي على عظمتنا {أن نتخذ لهواً} يكون لنا ومنسوباً في لهوه إلينا، واللهو - قال الأصفهاني: صرف الهم عن النفس بالقبيح. {لاتخذناه} أي بما لنا من العظمة {من لدنا} أي مما يليق أن ينسب إلى حضرتنا بما لنا من تمام القدرة وكمال العظمة، وباهر الجلالة والحكمة، وذلك بأن يكون محض لهو لا جد فيه أصلاً، ولا يخلطه شيء من الكدر،
Kendisinden oyun ve eğlenceyi nefyedince, peşinden bunun delilini getirerek şöyle buyurdu: {لو أردنا} “Eğer dileseydik” yani azametimizle [dileseydik], {أن نتخذ لهواً} “bir eğlence edinmeyi” Bize ait olan ve eğlencesi Bize nispet edilen [bir eğlence edinmek isteseydik] -el-Isfehânî şöyle demiştir: Lehv (لَهْو), nefsin tasasını çirkin bir şeyle gidermektir- {لاتخذناه} “elbette onu edinirdik” yani azametimizle [edinirdik], {من لدنا} “kendi katımızdan” yani tam kudretimiz, kâmil azametimiz, göz kamaştırıcı celalimiz ve hikmetimiz sebebiyle yüce katımıza nispet edilmeye layık olan şeylerden [edinirdik]. Bu da içinde hiçbir ciddiyet bulunmayan, kendisine hiçbir kederin karışmadığı sırf bir eğlence olmasıyla olurdu,
10898. Metin
ولا يتوقف من يراه في تسميته لهواً، لا يكون له عنده اسم غير ذلك كما لو أن شمساً أخرى وجدت لم يتوقف أحد في تسميتها شمساً كما قال تعالى في السورة الماضية {وقد ءاتيناك من لدنا ذكراً} [طه: ٩٩] أي فهو بحيث لا يتوقف أحد في أنه من عندنا، وأنه ذكر وموعظة كما مضى، لكنا لم نرد ذلك فلم يكن، وما اتخذتموه لهواً فإنا خلقناه لغير ذلك بدليل ما فيه من الشواغل والمنغصات والقواطع فاتخذتموه أنتم من عند أنفسكم لهواً، فكان أكثره لكم ضراً وعليكم شراً، وخص الحرالي {عند} بما ظهر، و {لدن} بما بطن، فعلى هذا يكون المراد: من حضرتنا الخاصة بنا الخفية التي لا يطلع عليها غيرنا، لأن ما للملك لا يكون مبتذلاً، وكذلك لم يذكر إلا ما يتحقق المكذبون بالبعث رؤيته فوحد السماء هنا وجمعها في غير هذا الموضع لاقتضاء الحال ذلك.
ve onu gören hiç kimse ona eğlence demekten geri durmaz, onun yanında bundan başka bir ismi olmazdı; tıpkı başka bir güneş var olsaydı hiç kimsenin ona güneş demekten geri durmayacağı gibi. Nitekim Teâlâ önceki surede şöyle buyurmuştur: {وقد ءاتيناك من لدنا ذكراً} [Tâhâ: 99] “Sana katımızdan bir zikir verdik” yani hiç kimsenin onun Bizim katımızdan olduğunda ve daha önce geçtiği gibi bir zikir ve öğüt olduğunda tereddüt etmeyeceği şekilde [verdik]. Fakat Biz bunu dilemedik, dolayısıyla da olmadı. Sizin eğlence edindiğiniz şeye gelince; Biz onu, içinde barındırdığı meşgaleler, sıkıntılar ve engelleyiciler deliliyle bunun dışındaki bir gaye için yarattık. Siz ise onu kendiliğinizden bir eğlence edindiniz; bu yüzden onun çoğu sizin için bir zarar, aleyhinize bir şer oldu. Harallî, {عند} lafzını zahir olan şeylere, {لدن} lafzını ise batın olan şeylere tahsis etmiştir. Buna göre murad: Bizden başkasının muttali olamayacağı, Bize mahsus gizli katımızdandır; çünkü hükümdara ait olan şey alelade/ortada olmaz. Aynı şekilde, dirilişi yalanlayanların görmesi kesinleşen şeylerden başkasını zikretmedi; bu sebeple burada göğü tekil getirdi, durumun gerektirmesinden ötürü başka bir yerde ise çoğul yaptı.
10899. Metin
ولما كان هذا مما ينبغي أن تنزه الحضرة القدوسية عنه وعن مجرد ذكره ولو على سبيل الفرض، أشار إلى ذلك بأداة شرط أخرى فقال: {إن كنا فاعلين*} أي له، ولكنه لا يليق بجنابنا فلم نفعله ولا نكون فاعلين له {بل} وإشعار لهذا المعنى بالقذف والدمغ تصويراً للحق بجعل الحق كأنه جرم صلب كالصخرة قذف بها على جرم رخو
Bu durum, Kuddûs olan Zât'ın -faraziye yoluyla da olsa- kendisinden ve sadece anılmasından bile tenzih edilmesi gereken bir şey olduğundan, buna başka bir şart edatıyla işaret ederek şöyle buyurdu: {إن كنا فاعلين*} “yapacak olsaydık.” Yani onu [yapacak olsaydık]; fakat o Bizim yüce makamımıza yakışmaz, dolayısıyla onu yapmadık ve yapacak da değiliz. {بل} “Bilakis” ve hakkı, sanki içi boş yumuşak bir cismin üzerine fırlatılan kaya gibi sert bir cisim kılmışçasına tasvir ederek bu manayı fırlatıp atma ve beynini parçalama (damğ) ile hissettirmek üzere şöyle buyurdu:
10900. Metin
أجوف فقال: {نقذف} أي إنما شأننا أن نرمي رمياً شديداً {بالحق} الذي هو هذا الذكر الحكيم الذي أنزلناه جداً كله وثباتاً جميعه لا لهو فيه ولا باطل، ولا هو مقارب لشيء منهما، ولا تقدرون أن تتخذوا شيئاً منه لهواً اتخاذاً يطابقكم عليه منصف، فنحن نقذف به {على الباطل} الذي أحدثتموه من غير أنفسكم {فيدمغه} أي فيمحقه محق المكسور الدماغ {فإذا هو} في الحال {زاهق} أي ذاهب الروح أي هالك؛ ثم عطف على ما أفادته «إذا» قوله: {ولكم} أي وإذا لكم أيها المبطلون {الويل مما تصفون*} أي من وصفكم لكل شيء بما تهوى أنفسكم من غير إذن منا لكم، لأنكم لا تقفون على حقائق الأمور، فإن وصفتم القرآن بشيء مما تقدم ثم قذفنا عليه بما يبين بطلانه، بان لكل عاقل أنه يجب عليكم أن تنادموا الويل بميلكم كل الميل، وإن وصفتم الله أو الدنيا أو غيرهما فكذلك إنما أنتم متعلقون بقشور وظواهر لا يرضاها إلا بعيد عن العقل محجوب عن الإدراك؛ ثم عطف أيضاً على ما لزم من ذلك القذف قوله: {وله من في السماوات} أي الأجرام العالية وهي ما تحت العرش، وجمع السماء هنا لا قتضاء تعميم الملك ذلك.
{نقذف} “Biz çarparız” yani Bizim şanımız şiddetle fırlatmaktır, {بالحق} “hakkı” indirdiğimiz, tamamı ciddiyet ve bütünü sebat olan, içinde hiçbir eğlence ve batıl bulunmayan, bu ikisinden hiçbirine yaklaşmayan ve insaf sahibi birinin size katılacağı şekilde bir parçasını dahi eğlence edinemeyeceğiniz bu Hakîm Zikir ile [çarparız]. Biz onu fırlatıp çarparız, {على الباطل} “batılın üzerine” kendiliğinizden uydurduğunuz [batılın üzerine], {فيدمغه} “böylece onun beynini parçalar” yani beyni parçalanan kimsenin yok oluşu gibi onu yok eder, {فإذا هو} “bir de bakarsın o” derhal, {زاهق} “yok olup gitmiştir” yani canı çıkmış, helak olmuştur. Sonra “izâ” (فإذا) edatının ifade ettiği manaya şu buyruğunu atfetti: {ولكم} “Ve size vardır” yani ey batıl ehli, o vakit sizin içindir, {الويل مما تصفون*} “yaptığınız nitelemelerden dolayı yazıklar olsun!” Yani işlerin hakikatine vakıf olamadığınız halde, Bizden size bir izin olmaksızın her şeyi kendi nefislerinizin hevasına göre nitelemenizden dolayı [yazıklar olsun]! Eğer Kur'an'ı daha önce geçen şeylerden biriyle nitelerseniz ve Biz de onun batıllığını ortaya koyan şeyi üzerine çarparsak, tamamen [batıla] meyletmeniz sebebiyle helakle içli dışlı olmanız gerektiği her akıl sahibine açıkça belli olur. Eğer Allah'ı, dünyayı yahut başka bir şeyi nitelerseniz durum yine öyledir; siz ancak akıldan uzak, idraki perdelenmiş kimseden başkasının razı olmayacağı kabuklara ve zahirlere tutunmaktasınız. Sonra bu çarpmadan/fırlatmadan doğan neticeye şu buyruğunu da atfetti: {وله من في السماوات} “Göklerde olanlar O'nundur” yani yüce cisimler ki onlar Arş'ın altındakilerdir; mülkiyetin umumiliğini gerektirdiği için burada gök çoğul getirilmiştir.
10901. Metin
ولما كانت عقولهم لا تدرك تعدد الأراضي، وحد فقال:
Akılları yerlerin çokluğunu idrak edemeyeceği için tekil getirerek şöyle buyurdu:
10902. Metin
{والأرض} أي ومن فيها، وذلك شامل - على أن التعبير بمن لتغليب العقلاء - للسماوات والأرض، لأن الأرض في السماوات، وكل سماء في التي فوقها، والعليا في العرش وهو سبحانه ذو العرش العظيم - كما سيأتي قريباً، فدل ذلك دلالة عقلية على أنه مالك الكل وملكه.
{والأرض} “ve yerde [olanlar da].” Yani ve yerde olanlar da [O'nundur]. Akıl sahiplerini tağlib etmek için 'men' (مَنْ) ile ifade edilmiş olmakla birlikte bu, gökleri ve yeri kapsar; çünkü yer göklerin içindedir, her gök kendi üstündekinin içindedir, en üstteki de Arş'ın içindedir. O Sübhân ise -az sonra geleceği üzere- yüce Arş'ın sahibidir. Bu durum, O'nun her şeyin mâliki ve mülkün sahibi olduğuna akli bir delaletle delalet etmiştir.
10903. Metin
ولما كانوا يصفون الملائكة بما لهم الويل من وصفه، خصهم بالذكر معبراً عن خصوصيتهم وقربهم بالعندية تمثيلاً بما نعرف من أصفياء الملوك عند التعبير بعند من مجرد القرب في المكانة لا في المكان فقال: {ومن عنده} أي هم له حال كونهم {لا يستكبرون عن عبادته} بنوع كبر طلباً ولا إيجاداً {ولا يستحسرون*} أي ولا يطلبون أن ينقطعوا عن ذلك فأنتج ذلك قوله: {يسبحون} أي ينزهون المستحق للتنزيه بأنواع التنزيه من الأقوال والأفعال التي هي عبادة، فهي مقتضية مع نفي النقائص إثبات الكمال {الّيل والنهار} أي في جميع آنائهما دائماً. ولما لم يصرح هنا بإنكار منهم، ولا ما يستلزمه من الاستكبار، لم يؤكد لا عطف بالواو فقال: {لا يفترون*} عن ذلك في وقت من الأوقات بخلاف ما في {فصلت} فإن الأمر فيها مبني على حد استكبارهم المستلزم
Melekleri, nitelenmesi kendilerine helak getirecek vasıflarla niteledikleri için; mekânda değil makamdaki yakınlıktan ibaret olan 'ind' (kat) ifadesi kullanılırken kralların seçkin adamlarından bildiğimiz şeyle temsil ederek, onların hususiyetini ve yakınlığını 'indiyet' ile ifade edip özellikle onları zikretti ve şöyle buyurdu: {ومن عنده} “O'nun katındakiler ise” yani O'na ait olanlar şu haldedirler ki: {لا يستكبرون عن عبادته} “O'na ibadet etmekten büyüklenmezler” ne talep ne de icad bakımından hiçbir kibir göstermezler, {ولا يستحسرون*} “ve bıkıp usanmazlar.” Yani bundan kesilmeyi de istemezler. Bu durum şu buyruğu netice verdi: {يسبحون} “tesbih ederler” yani tenzihe layık olanı, bizzat ibadet olan söz ve fiillerden her türlü tenzihle tenzih ederler; zira tenzih, noksanlıkları nefyetmekle birlikte kemali ispat etmeyi gerektirir; {الّيل والنهار} “Gece ve gündüz” yani her ikisinin bütün anlarında daima [tesbih ederler]. Burada onlardan bir inkar ve bunun gerektirdiği bir kibirlenme açıkça zikredilmediği için 'vav' ile atfedilmeyen bir olumsuzlukla pekiştirilmedi ve şöyle buyuruldu: {لا يفترون*} “hiç ara vermezler.” Hiçbir vakitte bundan geri durmazlar; Fussilet suresindeki durumun aksine, zira oradaki mesele tekit gerektiren inkarlarının zorunlu kıldığı kibirlenme sınırı üzerine bina edilmiştir,
10904. Metin
لأنكارهم المقتضي للتأكيد، وكل هذا في حيز {إذا} أي إذا أنزلنا شيئاً من القرآن منبهاً على أقاويلكم مبيناً لأباطيلكم، فاجأه ظهور الزهوق للباطل، والويل لكم والملك له سبحانه منزهاً عن كل نقص ثابتاً له بالعبادة كل كمال، ويجوز أن يعطف على {نقذف} .
inkarlarının tekit gerektirmesi üzerine kuruludur. Bütün bunlar “izâ”nın (فإذا) kapsamındadır; yani sözlerinizi ikaz eden ve batıllarınızı açıklayan Kur'an'dan bir şey indirdiğimizde, batılın yok oluşunun zuhuru, sizin için helak ve her noksandan münezzeh olup ibadetle her kemal Kendisinde sabit olan Sübhân için mülk ansızın ortaya çıkıverir. Bunun {نقذف} fiiline atfedilmesi de caizdir.
10905. Metin
ولما كانوا عند هذا البيان جديرين بأن يبادروا إلى التوحيد فلم يفعلوا، كانوا حقيقين بعد الإعراض عنهم - بالتوبيخ والتهكم والتعنيف فقال تعالى: {أم اتخذوا} أي أعلموا أن كل شيء تحت قهره نافذ فيه أمره فرجعوا عن ضلالهم، أم لم يعلموه، أو عملوا ما ينافيه فاتخذوا {ءالهة} .
Bu açıklama karşısında derhal tevhide yönelmeleri gerekirken bunu yapmadıklarında, -onlardan yüz çevrildikten sonra- azarlanmayı, alaya alınmayı ve hırpalanmayı hak ettiler. Bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {أم اتخذوا} “Yoksa edindiler mi?” Yani her şeyin O'nun kahrı altında olduğunu ve emrinin onda geçerli olduğunu bilip de sapıklıklarından döndüler mi, yoksa bunu bilmediler mi yahut buna aykırı amel edip de {ءالهة} “ilahlar [mı edindiler]?”
10906. Metin
ولما كانت معبوداتهم أصناماً أرضية من حجارة ونحوها قال: {من الأرض} أي التي هم مشاهدون لأنها وكل ما فيها طوع مشيئته {هم} أي خاصة {ينشرون*} أي يحيون شيئاً مما فيها من الأجسام النامية حتى يستحقوا بذلك صفة الإلهية، وإفادة السياق الحصر تفيد أنه لو وقع الإنشاء لأحد على وجه يجوّز مشاركة غيره له لم يستحق العبادة، وفي هذا الاستفهام تهكم بهم بالإشارة إلى أنهم عبدوا ما هو من أدنى ما في الأرض مع أنه ليس في الأرض ما يستحق أن يعبد، لأن الإنسان أشرف ما فيها، ولا يخفى ما له من
Taptıkları şeyler taş ve benzeri yeryüzü putları olduğu için şöyle buyurdu: {من الأرض} “yerden” yani kendisinin ve içindeki her şeyin O'nun meşietine boyun eğdiğine bizzat şahit oldukları [yerden], {هم} “onlar mı” yani sadece onlar mı, {ينشرون*} “[ölüleri] diriltiyorlar?” Yani böylece ilahlık sıfatını hak etsinler diye oradaki büyüyüp gelişen cisimlerden birini mi diriltiyorlar? Siyakın hasr (kısıtlama) ifade etmesi gösterir ki, eğer yaratma/diriltme bir başkasının da kendisine ortaklığı caiz olacak şekilde birine vaki olsaydı o ibadeti hak etmezdi. Bu istifhamda (soruda), yeryüzünde tapılmaya layık hiçbir şey bulunmamasına rağmen onların yerdeki en değersiz şeylere taptıklarına işaret edilerek onlarla alay edilmektedir; zira insan oradaki en şerefli varlıktır ve onun,
10907. Metin
الحاجة المبعدة من تلك الرتبة الشماء.
o yüce mertebeden uzaklaştıran ihtiyacı gizli değildir.
10908. Metin
ولما كان الجواب قطعاً: لم يتخذوا آلهة بهذا الوصف، ولا شيء غيره سبحانه يستحق وصف الإلهية، أقام البرهان القطعي على صحة نفي إله غيره ببرهان التمانع، وهو أشد برهان لأهل الكلام فقال: {لو كان فيهما} أي السماوات والأرض، أي في تدبيرهما.
Cevap kesin olarak: 'Bu vasıfta ilahlar edinmediler ve Sübhân olan Zât'tan başka hiçbir şey ilahlık vasfını hak etmez' şeklinde olunca; kelam ehlinin en kuvvetli delili olan 'burhân-ı temânu' (karşılıklı engel olma delili) ile O'ndan başka bir ilahın nefyinin doğruluğuna kesin delil getirerek şöyle buyurdu: {لو كان فيهما} “Eğer o ikisinde olsaydı” yani göklerde ve yerde, yani ikisinin idaresinde [olsaydı],
10909. Metin
ولما كان الأصل فيما بعد كل من «إلا» و «غير» أن يكون من جنس ما قبلهما وإن كان مغايراً له في العين، صح وضع كل منهما موضع الآخر، واختير هنا التعبير بأداة الاستثناء والمعنى للصفة إذ هي تابعة لجميع منكور غير محصور الإفادة إثبات الإلهية له سبحانه مع النفي عما عداه، لأن {لولا} - لما فيها من الامتناع - مفيدة للنفي، فالكلام في قوة أن يقال «ما فيهما» {ءالهة إلا الله} أي مدبرون غير من تفرد بصفات الكمال، ولو كان فيهما آلهة غيره {لفسدتا} لقضاء العادة بالخلاف بين المتكافئين المؤدي إلى ذلك، ولقضاء العقل بإمكان الاختلاف اللازم منه إمكان التمانع اللازم منه إمكان عجز أحدهما اللازم منه أن لا يكون إلهاً لحاجته، وإذا انتفى الجمع، انتفى الاثنان من باب الأولى، لأن الجمع كلما زاد حارب بعضهم بعضاً فقل الفساد كما نشاهد.
Hem 'illâ' (إلا) hem de 'gayr' (غير) lafızlarından sonra gelen şeyde asıl olan, kendisinden öncekinin cinsinden olması (bizzat aynısı olmasa bile) olduğundan, her birinin diğerinin yerine konulması sahih olmuştur. Burada istisna edatıyla ifade edilmesi tercih edilmiştir ve mana sıfat içindir; zira bu edat, O'nun dışındakilerden [ilahlığı] nefyetmekle birlikte ilahlığın Sübhân olan Zât'a ispatını ifade etmek üzere sınırlı olmayan nekire bir ceme tabidir. Çünkü {لولا} edatı -içerdiği imtina manasından ötürü- nefiy ifade eder; dolayısıyla kelam 'o ikisinde yoktur' (ما فيهما) gücündedir: {ءالهة إلا الله} “Allah'tan başka ilahlar” yani kemal sıfatlarında tek olan Zât'tan başka yöneticiler [olsaydı], {لفسدتا} “ikisi de fesada uğrardı.” Çünkü adet, denk güçler arasında buna yol açacak bir ihtilafın vuku bulmasını gerektirir; akıl da ihtilafın imkanını, bunun gereği olarak karşılıklı engellemenin (temânu') imkanını, bunun gereği olarak ikisinden birinin aciz kalabilmesinin imkanını, bunun gereği olarak da muhtaç oluşu sebebiyle ilah olamayacağını kesin olarak hükmeder. Çoğul nefyedilince, evleviyetle iki ilah da nefyedilmiş olur; zira çoğul arttıkça birbirleriyle savaşırlar ve müşahede ettiğimiz gibi fesat [düzen] bozulur.
10910. Metin
ولما أفاد هذا الدليل أنه لا يجوز أن يكون المدبر لها إلا واحداً، وأن ذلك الواحد لا يكون إلا الله قال: {فسبحان الله} أي فتسبب عن
Bu delil, onların yöneticisinin ancak bir tek olmasının caiz olduğunu ve bu bir tekin de ancak Allah olabileceğini ifade edince şöyle buyurdu: {فسبحان الله} “Demek ki Allah münezzehtir” yani bundan dolayı,
10911. Metin
ذلك تنزه المتصف بصفات الكمال {رب العرش} أي الذي هو نهاية المعلومات من الأجسام، ورب ما دونه من السماوات والأراضي وما فيهما المتفرد بالتدبير، كما يتفرد الملك الجالس على السرير {عما يصفون*} مما يوهم نقصاً ما، ثم علل ذلك بقوله: {لا يسأل} أي من سائل ما {عما يفعل} أي لا يعترض عليه لأنه لا كفوء له في علم ولا حكمة ولا قدرة ولا عظمة ولا غير ذلك، فليس في شيء من أفعاله لإتقانها موضع سؤال، فمهما أراد كان ومهما قال فالحسن الجميل، فلو شاء لعذب أهل سماواته وأهل أرضه، وكان ذلك منه عدلاً حسناً، وهذا مما يتمادح به أولو الهمم العوال، كما قال عامر الخصفي في هاشم بن حرملة بن الأشعر:
kemal sıfatlarıyla muttasıf olan Zât tenzih edilmiştir: {رب العرش} “Arş'ın Rabbi” yani cisimlerden bilinenlerin nihayeti olan [Arş'ın] ve onun altındaki göklerin, yerlerin ve ikisindekilerin Rabbi olup, tahtında oturan bir hükümdarın tek başına yönetmesi gibi idarede tek olan Zât [münezzehtir], {عما يصفون*} “onların nitelemelerinden.” Herhangi bir noksanlık hissettiren şeylerden [münezzehtir]. Sonra bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {لا يسأل} “O'na sorulmaz” yani hiçbir soran tarafından [sorulamaz], {عما يفعل} “yaptığından” yani O'na itiraz edilemez; çünkü ilimde, hikmette, kudrette, azamette ve diğer hususlarda O'nun hiçbir dengi yoktur. Dolayısıyla sağlamlığı sebebiyle O'nun hiçbir fiilinde soruya yer yoktur; O ne dilerse olur ve ne buyurursa güzeldir. Şayet dileseydi göklerinin ehline de yerinin ehline de azap ederdi ve bu O'ndan güzel bir adalet olurdu. Bu, yüksek himmet sahiplerinin kendisiyle övündükleri şeylerdendir; nitekim Âmir el-Hasafe, Hâşim b. Harmele b. el-Eş'ar hakkında şöyle demiştir:
10912. Metin
أحيا أباه هاشم بن حرملة ... يوم الهباءات ويوم اليعمله
Babası Hâşim b. Harmele'yi yaşattı ... Hebâât gününde ve Ya'mele gününde.
10913. Metin
ترى الملوك عنده مغربلة ... يقتل ذا الذنب ومن لا ذنب له
Kralları onun yanında elenmiş görürsün ... Günahı olanı da öldürür günahı olmayanı da.
10914. Metin
قال ابن هشام في مقدمة السيرة قبل «أمر البسل» بقليل: أنشدني
İbn Hişâm, Sîre'nin mukaddimesinde 'Besl Emri'nden az önce şöyle demiştir: Bana
10915. Metin
أبو عبيدة هذه الأبيات وحدثني أن هاشم قال لعامر: قل فيّ بيتاً جيداً أثبك عليه، فقال عامر البيت الأول فلم يعجب هاشماً، ثم قال البيت الثاني فلم يعجبه، ثم قال الثالث فلم يعجبه، فلما قال الرابع «ويقتل ذا الذنب ومن لا ذنب له» أعجبه فأثابه عليه، ومن أعجب ما رأيت في حكم الأقدمين أن الشهر ستاني قال في الملل: وقد سأل بعض الدهرية أرسطاطاليس فقال: إذا كان لم يزل ولا شيء غيره ثم أحدث العالم فلم أحدثه؟ فقال: «لِمَ» غير جائز عليه، لأن لم تقتضي علة والعلة محمولة فيما هي علة له من معلّ فوقه ولا علة فوقه، وليس بمركب فتحمل ذاته العلل، فلم عنه منفية. {وهم يسألون*} من كل سائل لما في أفعالهم من الاختلال بل يمنعون عن أكثر ما يريدون.
Ebû Ubeyde bu beyitleri okudu ve bana anlattı ki Hâşim, Âmir'e: 'Benim hakkımda güzel bir beyit söyle de sana mükafat vereyim' dedi. Âmir birinci beyti söyledi, Hâşim beğenmedi; sonra ikinci beyti söyledi, beğenmedi; sonra üçüncü beyti söyledi, beğenmedi. Dördüncü beyit olan 'Günahı olanı da öldürür günahı olmayanı da' beytini söyleyince beğendi ve ona mükafat verdi. Öncekilerin hikmetlerinde gördüğüm en şaşırtıcı şeylerden biri de şudur: Şehristânî el-Milel'de şöyle demiştir: Dehrîlerden biri Aristoteles'e sorup dedi ki: 'Eğer O ezeli ise ve O'ndan başka hiçbir şey yok idiyse, sonra da alemi var ettiyse, onu niçin var etti?' Aristoteles şöyle dedi: 'Niçin' O'nun hakkında caiz değildir; çünkü 'niçin' bir illet gerektirir, illet ise kendisinin illet olduğu şeyde, onun üstündeki bir illet yapıcı tarafından yüklenir; O'nun üstünde ise hiçbir illet yoktur. O mürekkep de değildir ki zatı illetleri taşısın; dolayısıyla 'niçin' O'ndan nefyedilmiştir. {وهم يسألون*} “onlar ise sorguya çekilirler.” Fiillerindeki tutarsızlıktan ötürü her soran tarafından [sorgulanırlar], hatta diledikleri şeylerin çoğundan engellenirler.
10916. Metin
ولما قام الدليل، ووضح السبيل، واضمحل كل قال وقيل، فانمحقت الأباطيل، قال منبهاً لهم على ذلك: {أم} أي أرجعوا عن ضلالهم لما بان لهم غيهم فيه فوحدوا الله أم {اتخذوا} ونبه على أن كل شيء دونه وأثبت أن آلهتهم بعض من ذلك بإثبات
Delil ikame edilip yol aydınlanınca, her türlü dedikodu kaybolup batıllar yok olunca, onları buna uyarmak üzere şöyle buyurdu: {أم} “Yoksa” yani içindeki azgınlıkları kendilerine açıklanınca sapıklıklarından dönüp Allah'ı birlediler mi, yoksa {اتخذوا} “edindiler mi?” Ve O'nun dışındaki her şeyin aşağı olduğunu ikaz edip, harf-i cerri zikrederek ilahlarının bundan bir parça olduğunu ispat etti ve
10917. Metin
الجار فقال منبهاً لهم مكرراً لما مضى على وجه أعم، طالباً البرهان تلويحاً إلى التهديد: {من دونه ءالهة} من السماء أو الأرض وغيرهما.
tehdide işaret ederek delil talep etmek suretiyle, geçmiş olanı daha umumi bir şekilde tekrarlayıp onları uyararak şöyle buyurdu: {من دونه ءالهة} “O'ndan başka ilahlar [mı edindiler]?” Gökten, yerden veya başka bir şeyden [ilahlar mı edindiler]?
10918. Metin
ولما كان جوابهم: اتخذنا، ولا يرجع أمره بجوابهم فقال: {قل هاتوا برهانكم} على ما ادعيتموه من عقل أو نقل كما أثبت أنا ببرهان النقل المؤد بالعقل.
Cevapları: 'Edindik' şeklinde olunca ve onların cevabıyla O'nun emri geri dönmeyince şöyle buyurdu: {قل هاتوا برهانكم} “De ki: Kesin delilinizi getirin!” Benim akılla teyit edilmiş nakil deliliyle ispat ettiğim gibi, iddia ettiğiniz şeye dair akıldan yahut nakilden [delilinizi getirin]!
10919. Metin
ولما كان الكريم سبحانه لا يؤاخذ بمخالفة العقل ما لم ينضم إليه دليل النقل، أتبعه قوله مشيراً إلى ما بعث الله به الرسل من الكتب: {هذا ذكر} أي موعظة وشرف {من معي} ممن آمن بي وقد ثبت أنه كلام الله بعجزكم عن معارضته فانظروا هل تجدون فيه شيئاً يؤيد أمركم {وذكر} أي وهذا ذكر {من قبلي} فاسألوا أهل الكتابين هل في الكتاب منهما برهان لكم.
Kerîm olan Sübhân Zât, nakil delili eklenmedikçe sadece aklın muhalefetiyle cezalandırmayacağı için, Allah'ın peygamberlerle gönderdiği kitaplara işaret eden şu buyruğunu peşinden getirdi: {هذا ذكر} “İşte bu, bir zikirdir” yani bir öğüt ve şereftir, {من معي} “benimle beraber olanların” bana iman edenlerin [zikridir]. Muaraza etmekten aciz kalışınızla onun Allah'ın kelamı olduğu sabit olmuştur; artık bakın bakalım onda davanızı destekleyen bir şey bulabiliyor musunuz? {وذكر} “ve zikridir” yani ve işte bu, zikridir, {من قبلي} “benden öncekilerin.” İki kitap ehline sorun bakalım, o iki kitaptan birinde sizin için bir delil var mıdır?
10920. Metin
ولما كانوا لا يجدون شبهة لذلك فضلاً عن حجة اقتضى الحال الإعراض عنهم غضباً، فكان كأنه قيل: لا يجدون لشيء من ذلك برهاناً {بل أكثرهم} أي هؤلاء المدعوين {لا يعلمون الحق} بل هم جهلة والجهل أصل الشر والفساد، فهم يكفرون تقليداًُ {فهم} أي فتسبب عن جهلهم ما افتتحنا به السورة من أنهم {معرضون*} عن ذكرك وذكر
Hüccet bir yana, bunun için bir şüphe bile bulamadıklarından, durum bir gazap olarak onlardan yüz çevrilmesini gerektirdi; dolayısıyla sanki şöyle denilmiş oldu: Buna dair hiçbir delil bulamazlar, {بل أكثرهم} “Bilakis onların çoğu” yani bu çağrılanların [çoğu], {لا يعلمون الحق} “hakkı bilmezler.” Aksine onlar cahildirler; cehalet ise şerrin ve fesadın aslıdır, bu yüzden taklit ederek inkar ederler. {فهم} “Bu yüzden onlar” yani cehaletleri sebebiyle sureye kendisiyle başladığımız şu husus hasıl olmuştur ki onlar: {معرضون*} “yüz çevirmektedirler.” Senin zikrinden ve senden öncekilerin
10921. Metin
من قبلك غفلة منهم عما يراد بهم وفعلاً باللعب فعلَ القاصر عن درجة العقل، وبعضهم معاند مع علمه الحق، وبعضهم يعلم فيفهم - كما أفهمه التقييد بالأكثر.
zikrinden, kendileri hakkında murad edilen şeyden gaflet ederek ve oyun ve eğlenceye dalarak akıl derecesinden noksan olan kimsenin fiilini işlemek suretiyle [yüz çevirmektedirler]. Onlardan kimi hakkı bildiği halde inat etmektedir, kimi de bilip anlamaktadır; nitekim 'çoğu' kaydı da bunu ifade etmiştir.
10922. Metin
ولما كان التقدير بياناً لما في الذكرين: ولو أقبلوا على الذكر لعلموا أنا أوحينا إليك في هذا الذكر أنه لا إله ألا أنا، ما أرسلناك إلا لنوحي إليك ذلك، عطف عليه قوله: {وما أرسلنا} أي بعظمتنا.
İki zikirde bulunan şeyin beyanı olarak takdir: 'Eğer zikre yönelselerdi, bu zikirde sana Benden başka hiçbir ilah olmadığını vahyettiğimizi, seni ancak bunu sana vahyetmek için gönderdiğimizi bilirlerdi' şeklinde olunca, buna şu buyruğunu atfetti: {وما أرسلنا} “Biz göndermedik” yani azametimizle [göndermedik].
10923. Metin
ولما كان الإرسال بالفعل غير مستغرق للزمان المتقدم لأنه كما أن الرسالة لا يقوم بها كل أحد، فكذلك الإرسال لا يصلح له كل زمن، أثبت الجار فقال: {من قبلك} وأعرق في النفي فقال: {من رسول} في شيع الأولين {إلا نوحي إليه} من عندنا {أنه لا إله إلا أنا} ولم يقل: نحن، لئلا يجعلوها وسيلة إلى شبهة، ولذا قال: {فاعبدون*} بالإفراد، وترك التصريح بالأمر بالتخصيص بالعبادة لفهمه من المقام والحال، فإنهم كانوا قبل ذلك يعبدونه ولكنهم يشركون تنبيهاً على أن كل عبادة فيها شوب شرك عدم.
Fiili olarak peygamber göndermek geçmiş zamanın tamamını kapsamadığından -çünkü risaleti herkes yerine getiremeyeceği gibi, her zaman da elçi gönderilmeye elverişli değildir- harf-i cerri sabit kılarak şöyle buyurdu: {من قبلك} “senden önce” ve nefyin kapsamını derinleştirerek buyurdu ki: {من رسول} “hiçbir elçi” öncekilerin fırkaları içinde [hiçbir elçi göndermedik], {إلا نوحي إليه} “ona mutlaka vahyetmişizdir” katımızdan [vahyetmişizdir], {أنه لا إله إلا أنا} “şüphesiz Benden başka hiçbir ilah yoktur” diye. Bir şüpheye vesile kılmasınlar diye 'Biz' (نحن) demedi; bu yüzden: {فاعبدون*} “bana kulluk edin!” buyurarak tekil getirdi. İbadeti tahsis etme emrinin açıkça zikredilmesini ise makamdan ve halden anlaşıldığı için terk etti; zira onlar bundan önce de O'na ibadet ediyor fakat şirk koşuyorlardı. Bu da içinde şirk şüphesi bulunan her ibadetin yok hükmünde olduğuna bir uyarıdır.
10924. Metin
ولما دل على نفي مطلق الشريك عقلاً ونقلاً، فانتفى بذلك كل فرد يطلق عليه هذا الاسم، عجب من ادعائهم الشركة المقيدة بالولد، فقال
Aklen ve naklen mutlak ortağı nefyedip, böylece bu ismin ıtlak edildiği her fert nefyolununca; çocukla kayıtlı ortaklık iddialarına hayret ederek,
10925. Metin
عاطفاً على قوله {وأسروا النجوى} [طه: ٦٢] : {وقالوا} قيل: الضمير لخزاعة حيث قالوا: الملائكة بنات الله، وقيل: لليهود حيث قالوا: إنه سبحانه صاهر الجن فكانت منهم الملائكة: {اتخذ} أي تكلف كما يتكلف من يكون له ولد {الرحمن} أي الذي كل موجود من فيض نعمته {ولداً} .
{وأسروا النجوى} [Tâhâ: 62] buyruğuna atıfla şöyle dedi: {وقالوا} “Dediler ki” -Huzâa kabilesinin 'Melekler Allah'ın kızlarıdır' demesi kastedildiği söylenmiştir; Yahudilerin 'O Sübhân olan Zât cinlerle hısımlık kurdu da melekler onlardan oldu' demeleri olduğu da söylenmiştir-: {اتخذ} “Edindi” yani çocuğu olan kimsenin külfete girmesi gibi külfete girdi, {الرحمن} “Rahmân” yani her varlık nimetinin feyzinden olan Zât, {ولداً} “bir çocuk.”
10926. Metin
ولما كان ذلك أعظم الذنب، نزه نفسه سبحانه عنه بمجمع التنزيه فقال: {سبحانه} أي تنزه عن أن يكون له ولد، فإن ذلك يقتضي المجانسة بينه وبين الولد، ولا يصح مجانسة النعمة للمنعم الحقيقي {بل} الذي جعلوهم له ولداً وهم الملائكة {عباد} من عباده، أنعم الله عليهم بالإيجاد كما أنعم على غيرهم لا أولاد، فإن العبودية تنافي الولدية {مكرمون*} بالعصمة من الزلل، ولذلك فسر الإكرام بقوله: {لا يسبقونه} أي لا يسبقون إذنه {بالقول} أي بقولهم، لأنهم لا يقولون شيئاً لم يأذن لهم فيه ويطلقه لهم.
Bu en büyük günah olduğundan, tenzihlerin en kapsamlısıyla Zâtını bundan tenzih ederek şöyle buyurdu: {سبحانه} “O bundan münezzehtir!” Yani O'nun bir çocuğu olmasından münezzehtir; zira bu, O'nunla çocuk arasında bir cins birliğini gerektirir, oysa nimetin hakiki Nimet Veren ile aynı cinsten olması sahih değildir. {بل} “Bilakis” O'na çocuk kıldıkları kimseler -ki meleklerdir-, {عباد} “kullardır” O'nun kullarındandır; Allah başkalarına varlık bahşettiği gibi onlara da varlık bahşetmiştir, çocukları değildir; çünkü kulluk, evlatlıkla bağdaşmaz. {مكرمون*} “ikram edilmiş [kullardır].” Günahtan korunmakla (ismetle) [ikram edilmişlerdir]. Bu yüzden ikramı şu buyruğuyla tefsir etti: {لا يسبقونه} “O'nun önüne geçmezler” yani O'nun izninin önüne geçmezler, {بالقول} “sözle” yani sözleriyle; çünkü onlar, O'nun kendilerine izin vermediği ve serbest bırakmadığı hiçbir şeyi söylemezler.
10927. Metin
ولما كان الواقف عما لم يؤذن له فيه قد لا يفعل ما أمر به قال: {وهم بأمره} أي خاصة إذا أمرهم {يعملون*} لا بغيره لأنهم
Kendisine izin verilmeyen şeyden geri duran kimse bazen emredildiği şeyi yapmayabileceğinden şöyle buyurdu: {وهم بأمره} “Onlar O'nun emriyle” yani özellikle kendilerine emrettiğinde, {يعملون*} “amel ederler.” Başkasıyla değil; çünkü onlar
10928. Metin
في غاية المراقبة له فجمعوا في الطاعة بين القول والفعل وذلك غاية الطاعة؛ ثم علل إخباره بذلك بعلمه بما هذا المخبر به مندرج فيه فقال: {يعلم ما بين أيديهم} أي مما لم يعملوه {وما خلقهم} مما عملوه، أو يكون الأول لما عملوه والثاني لما لم يعلموه، لأنك تطلع على ما قدامك ويخفى عليك ما خلفك، أي أن علمه محيط بأحوالهم ماضياً وحالاً ومآلاً، لا يخفى عليه خافية؛ ثم صرح بلازم الجملة الأولى فقال: {ولا يشفعون} أي في الدنيا ولا في الآخرة {إلا لمن ارتضى} فلا تطمعوا في شفاعتهم لكم بغير رضاه، وبلازم الجملة الثانية فقال: {وهم من خشيته} أي لا من غيرها {مشفقون*} أي دائماً.
O'nu son derece murakabe halindedirler; böylece itaatte söz ile fiili birleştirdiler ki bu itaatin zirvesidir. Sonra bunu haber vermesini, hakkında haber verilen bu şeyin kapsamına girdiği ilmiyle gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {يعلم ما بين أيديهم} “O, onların önlerindekini bilir” yani henüz yapmadıkları şeyleri [bilir], {وما خلقهم} “ve arkalarındakini de” yapmış oldukları şeyleri [bilir]; yahut birincisi yaptıkları, ikincisi bilmedikleri şeyler içindir; zira insan önündekine muttali olur, arkasındaki ise ona gizli kalır. Yani O'nun ilmi onların geçmişteki, şimdiki ve gelecekteki hallerini kuşatmıştır, O'na hiçbir gizli şey gizli kalmaz. Sonra birinci cümlenin gereğini açıkça ifade ederek şöyle buyurdu: {ولا يشفعون} “ve şefaat edemezler” ne dünyada ne de ahirette, {إلا لمن ارتضى} “ancak O'nun razı olduğu kimseye.” Dolayısıyla O'nun rızası olmaksızın onların size şefaat etmesini ummayın! İkinci cümlenin gereği olarak da şöyle buyurdu: {وهم من خشيته} “Onlar O'nun korkusundan” başkasından değil sadece O'nun korkusundan, {مشفقون*} “titrerler.” Yani daima [titrerler].
10929. Metin
ولما نفى الشريك مطلقاً ثم مقيداً بالولدية، أتبعه التهديد على ادعائه بتعذيب المتبوع الموجب لتعذيب التابع فقال: {ومن يقل منهم} أي من كل من قام الدليل على أنه لا يصلح للإلهية حتى العباد المكرمون الذين وصف كرامتهم وقرب منزلتهم عنده وأثنى عليهم كما رواه البيهقي في الخصائص من الدلائل عن ابن عباس ﵄:
Ortağı önce mutlak olarak, sonra evlatlıkla kayıtlı olarak nefyedince; peşinden, uyulan kimseye azap edilmesinin uyan kimseye de azap edilmesini gerektirmesi yoluyla bu iddiaya karşı tehdidi getirip şöyle buyurdu: {ومن يقل منهم} “Onlardan kim derse” yani ilahlığa elverişli olmadığına dair delil ikame edilen herkesten, hatta haklarındaki kerameti, katındaki yakın makamlarını vasfettiği ve -Beyhakî'nin Delâil'in Hasâis bahsinde İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet ettiği üzere- övgüde bulunduğu ikram edilmiş kullardan bile kim derse:
10930. Metin
{إني إله} ولما كانت الرتب التي تحت رتبة الإلهية كثيرة، بعّض ليدل على من استغرق بطريق الأولى فقال: {من دونه} أي من دون الله {فذلك} أي اللعين الذي لا يصلح للتقريب أصلاً ما دام على ذلك {نجزيه} أي بعظمتنا {جهنم} لظلمه، فأفهم تعذيب مدعي الشرك تعذيب أتباعه من باب الأولى، وهو على سبيل الفرض والتمثيل في الملائكة من إحاطة علمه بأنه لا يكون، وما ذاك إلا لقصد تفظيع أمر الشرك وتعظيم شأن التوحيد، وفي دلائل النبوة للبيهقي في باب التحدث بالنعمة والخصائص أن هذه الآية مع قوله تعالى {ليغفر لك الله ما تقدم من ذنبك} [الفتح: ٢] دليل على فضله ﷺ على أهل السماء.
{إني إله} “Şüphesiz ben bir ilahım” ve ilahlık mertebesinin altındaki mertebeler çok olduğundan, evleviyet yoluyla kapsadığı kimselere delalet etmek üzere bir kısmını belirterek şöyle buyurdu: {من دونه} “O'ndan başka” yani Allah'tan başka, {فذلك} “işte böylesini” yani bu halde kaldığı müddetçe yakınlaştırılmaya asla elverişli olmayan o melunu, {نجزيه} “cezalandırırız” azametimizle [cezalandırırız], {جهنم} “cehennemle” zulmünden ötürü. Böylece ortaklık iddia edenin cezalandırılmasının, ona uyanların cezalandırılmasını evleviyetle ifade ettiği anlaşılır. Bu, melekler hakkında böyle bir şeyin olmayacağına dair ilminin kuşatıcılığından ötürü bir faraziye ve temsil kabilindendir. Bu da ancak şirk meselesinin vahametini ve tevhid davasının büyüklüğünü vurgulamak içindir. Beyhakî'nin Delâilü'n-Nübüvve adlı eserinde 'Nimetten Bahsetme ve Hasâis' babında zikredildiğine göre bu ayet, Teâlâ'nın {ليغفر لك الله ما تقدم من ذنبك} [Fetih: 2] buyruğuyla birlikte, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in sema ehline olan üstünlüğünün bir delilidir.
10931. Metin
ولما كان مقتضياً للسؤال عن غير هذا من الظلمة، قيل: {كذلك} أي مثل هذا الجزاء الفظيع جداً {نجزي الظالمين*} كلهم ما داموا على ظلمهم.
Bu durum, bunun dışındaki zalimlerin halini sormayı gerektirdiğinden şöyle buyruldu: {كذلك} “İşte böyle” yani bu son derece korkunç ceza gibi, {نجزي الظالمين*} “zalimleri cezalandırırız.” Zulümleri üzerinde kaldıkları müddetçe onların hepsini [cezalandırırız].
10932. Metin
ولما أنكر سبحانه اتخاذهم آلهة من دونه تارة بقيد كونها أرضية، وتارة بقيد كونها سماوية، وتارة مطلقة، لتعم كلا من القسمين
Sübhân olan Zât, O'ndan başka ilahlar edinmelerini kâh yeryüzü ilahı olmaları kaydıyla, kâh semavi olmaları kaydıyla, kâh her iki kısmı
10933. Metin
وغيرهما، واستدل على ذلك كله بما لم تبق معه شبهة، فدل تفرده على أنه لا مانع له مما يريد من بعث ولاغيره، وكان علمهم لا يتجاوز ما في السماوات والأرض، قال مستدلاً على ذلك أيضاً مقرراً بما يعلمونه، أو ينبغي أن يسألوا عنه حتى يعلموه لتمكنهم من ذلك {فاسألوا أهل الذكر} جلياً له في أسلوب العظمة: {أولم} أي ألم يعلموا ذلك بما أوضحنا من أدلته ولم يروا، ولكنه أظهر للدلالة على أنهم يغطون أنوار الدلائل عناداً فقال: {ير} أي يعلم علماً هو كالمشاهدة {الذين كفروا} أي ستروا ما يعلمون من قدرة الله فأدى ذلك إلى الاستهانة والتنقص فصار ذنبهم غير مغفور، وسعيهم غير مشكور، وحذف ابن كثير الواو العاطفة على ما قدرته مما هدى إليه السياق أيضاً، لا للاستفهام بما دل عليه ختام الآية التي قبل من البعث والجزاء المقتضي للإنكار على من أنكره، فكان المعنى على قراءته: نجزي كل ظالم بعد البعث، ألم ير المنكرون لذلك قدرتنا عليه بما أبدعنا من الخلائق، وإنما أنكر عليهم عدم الرؤية بسبب أن الأجسام وإن تباينت لا ينفصل بعضها عن بعض إلا بقادر يفصل بينها، فمن البديهي الاستحالة أن يرتفع شيء منها
ve başkalarını da kapsayacak şekilde mutlak olarak inkar edip; bütün bunlara beraberinde hiçbir şüphe bırakmayacak şekilde delil getirince -böylece O'nun tekliği, diriliş ve diğer konularda dilediği şeyden O'nu alıkoyacak hiçbir engelin bulunmadığına delalet edince ve onların ilmi de göklerde ve yerde olandan öteye geçmeyince- bildikleri yahut güçleri yettiği için öğrenmeleri gereken şeyler üzerinden ikrar ettirerek buna da delil getirmek üzere azamet üslubuyla açıkça şöyle buyurdu: {أولم} “Görmediler mi?” Yani delillerini açıkladığımız şeylerle bunu bilmediler ve görmediler mi? Fakat delillerin nurlarını inatla örttüklerini göstermek üzere açık isimle getirip şöyle buyurdu: {ير} “Görmedi mi?” Yani müşahede gibi olan bir ilimle bilmedi mi? {الذين كفروا} “o inkar edenler” yani Allah'ın kudretinden bildikleri şeyleri örtenler; bu durum onları hafife almaya ve noksan görmeye sevk etti de günahları bağışlanmaz, çabaları da karşılık görmez oldu. İbn Kesîr, siyakın da işaret ettiği takdir ettiğim manaya atfeden 'vav' harfini -önceki ayetin sonunun delalet ettiği diriliş ve ceza ile bunu inkar edene yönelik azarlamayı gerektiren istifhamdan dolayı değil- hazfetmiştir. Onun kıraatine göre mana şöyle olur: 'Dirilişten sonra her zalimi cezalandırırız; bunu inkar edenler yarattığımız mahlukattaki gücümüzü görmediler mi?' Onların görmeyişlerinin inkar edilmesinin sebebi şudur: Cisimler ne kadar farklı olursa olsun, aralarını ayıran kudret sahibi biri olmadıkça birbirinden ayrılmazlar; dolayısıyla bir cismin,
10934. Metin
عن الآخر منفصلاً عنه بغير رافع لا سيما إذا كان المرتفع ثابتاً من غير عماد، فكيف وهو عظيم الجسم كبير الجرم؟ وذلك دال على تمام القدرة والاختيار والتنزه عن كل شائبة نقص من مكافىء وغيره، فصح الإنكار عليهم في عدم علم ذلك بسبب أنهم عملوا بخلاف ما يعلمونه {أن السماوات والأرض} .
bir yükselten olmaksızın diğerinden ayrılarak yükselmesi -özellikle yükselen şey hiçbir direk olmaksızın sabit duruyorsa, hele hele cismi büyük ve kütlesi devasa ise- imkansızlığı bedihi olan bir şeydir. Bu durum, tam bir kudrete, mutlak iradeye ve denk veya benzeri her türlü noksanlık şaibesinden münezzeh olmaya delalet eder. Dolayısıyla bildiklerinin aksine hareket ettikleri için bunu bilmemeleri hususunda kendilerini kınamak sahih olmuştur: {أن السماوات والأرض} “Göklerin ve yerin...”
10935. Metin
ولما كان المراد الإخبار عن الجماعتين لا عن الأفراد قال: {كانتا} ولما كان المراد شدة الاتصال والتلاحم، أخبر عن ذلك بمصدر مفرد وضع موضع الاسم فقال: {رتقاً} أي ملتزقتين زبدة واحدة على وجه الماء، والرتق في اللغة: السد، الفتق: الشق {ففتقناهما} أي بعظمتنا أي بأن ميزنا إحداهما عن الأخرى بعد التكوين المتقن وفتقنا السماء بالمطر، والأرض بأنواع النبات بعد أن لم يكن شيء من ذلك، ولا كان مقدوراً على شيء منه لأحد غيرنا؛ عن ابن عباس ﵄ وعطاء والضحاك وقتادة: كانتا شيئاً واحداً ملتزقتين ففضل الله تعالى بينهما بالهواء. وعن مجاهد وأبي صالح والسدي: كانتا مؤتلفة طبقة واحدة ففتقها فجعلها سبع سماوات، وكذلك
Ferdlerden değil iki topluluktan haber vermek murad edildiği için: {كانتا} “...olduğunu” buyurdu. Şiddetli bir bitişiklik ve kenetlenme murad edildiği için, bunu isim makamına konulmuş müfred bir masdar ile haber vererek şöyle buyurdu: {رتقاً} “bitişik” yani suyun yüzeyinde tek bir parça halinde birbirine yapışık olduklarını [görmediler mi?]. Ratk (رَتْق) lügatte tıkamak/kapatmak, fetk (فَتْق) ise yarmak/ayırmak demektir. {ففتقناهما} “Biz onları ayırdık” yani azametimizle, sağlam bir yaratılışın ardından birini diğerinden ayırt ederek ve daha önce bunların hiçbiri yokken ve Bizden başka kimsenin bunlardan hiçbirine gücü yetmezken semayı yağmurla, yeri de çeşitli bitkilerle yararak [ayırdık]. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ, Atâ, Dahhâk ve Katâde'den rivayet edildiğine göre: 'İkisi birbirine yapışık tek bir şey idi, Allah Teâlâ hava ile ikisinin arasını ayırdı.' Mücâhid, Ebû Sâlih ve es-Süddî'den rivayet edildiğine göre ise: 'Gök tek bir tabaka halinde bitişikti, onu yardı ve yedi gök kıldı; aynı şekilde
10936. Metin
الأرض كانت مرتتقة واحدة ففتقها فجعلها سبع طبقات.
yer de bitişik tek bir tabaka idi, onu yardı ve yedi tabaka kıldı.'
10937. Metin
ولما كان خلق الماء سابقاً على خلق السماوات والأرض، قال: {وجعلنا} أي بما اقتضته عظمتنا {من الماء} أي الهامر ثم الدافق {كل شيء حي} مجازاً من النبات وحقيقة من الحيوان، خرج الإمام أحمد وغيره «عن أبي هريرة ﵁ أنه قال للنبي ﷺ: أخبرني عن كل شيء، فقال: كل شيء خلق من ماء» ولذلك أجاب النبي ﷺ ذلك الذي وجده على ماء بدر وسأله: ممن هو؟ بقوله: «نحن من ماء» .
Suyun yaratılışı göklerin ve yerin yaratılışından önce olduğu için şöyle buyurdu: {وجعلنا} “Ve kıldık/yarattık” yani azametimizin gerektirdiği şekilde [yarattık], {من الماء} “sudan” yani bardaktan boşanırcasına yağan ve fışkıran sudan, {كل شيء حي} “her canlı şeyi” mecazi olarak bitkilerden ve hakiki olarak hayvanlardan [her şeyi yarattık]. İmam Ahmed ve başkaları: “Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan rivayet ettiğine göre o, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: 'Bana her şeyden haber ver' dedi. O da: 'Her şey sudan yaratılmıştır' buyurdu.” Bu sebepledir ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Bedir suyunda rastladığı ve kendisine 'Kiminlesiniz/neredensiniz?' diye soran kimseye: “Biz sudanız” diye cevap vermiştir.
10938. Metin
ولما كان هذا من تصرفه في هذين الكونين ظاهراً ومنتجاً لأنهما وكل فيهما ومن فيهما بصفة العجز عن أن يكون له تصرف ما، تسبب عنه إنكار عدم إيمانهم فقال: {أفلا يؤمنون*} أي بأن شيئاً منهما أو فيهما لا يصلح للإلهية، لا على وجه الشركة ولا على وجه الانفراد، وبأن صانعهما ومبدع النامي من حيوان ونبات منهما بواسطة الماء قادر على البعث للحساب للثواب أو العقاب، بعد أن صار الميت تراباً بماء يسببه لذلك.
Bu durum O'nun bu iki alemdeki açık tasarrufundan olup, bu ikisinin ve ikisinin içindeki her şey ile herkesin herhangi bir tasarrufa sahip olmaktan aciz olduğu vasfını netice verince; bundan dolayı onların iman etmeyişleri kınanarak şöyle buyruldu: {أفلا يؤمنون*} “Hâlâ inanmazlar mı?” Yani o ikisinden veya ikisinin içindekilerden hiçbir şeyin -ne ortaklık ne de müstakil olarak- ilahlığa elverişli olmadığına; ikisinin Sanatkârı ve su vasıtasıyla hayvan ve bitkilerden büyüyüp gelişenleri Varedicisi olan Zât'ın, ölü toprak olduktan sonra buna sebep kıldığı bir su ile sevap yahut ceza hesabı için diriltmeye gücünün yettiğine [hâlâ inanmazlar mı?]
10939. Metin
ولما كان من القدرة الباهرة ثبات الأرض من غير حركة، وكان الماء أدل دليل على ثباتها، وكانت الأرض أقرب في
Yerin hareketsiz durması göz kamaştırıcı kudretten olduğu, su onun sabitliğine en açık delil teşkil ettiği ve yer zikirde
10940. Metin
الذكر من السماء، أتبع ذلك قوله: {وجعلنا} بما لنا من العظمة {في الأرض} جبالاً {رواسي} أي ثوابت، كراهة {أن تميد بهم} وتضطرب فتهلك المياه كل شيء حي فيعود نفعها ضراً وخيرها شراً.
göğe daha yakın bulunduğu için peşinden şöyle buyurdu: {وجعلنا} “Ve kıldık/yarattık” azametimizle, {في الأرض} “yerde” dağlar [yarattık], {رواسي} “sabit dağlar” yani sağlam tutucular [kıldık], {أن تميد بهم} “onları sarsar diye” ve çalkalanır da sular her canlıyı helak eder, böylece faydası zarara ve hayrı şerre dönüşür korkusuyla [böyle yaptık].
10941. Metin
ولما كان المراد من المراسي الشدة والحزونة لتقوى على الثبات والتثبيت، وكان ذلك مقتضياً لإبعادها وحفظها عن الذلة والليونة، بين أنه أخرق فيها العادة ليعلم أنه قادر مختار لكل ما يريد فقال: {وجعلنا} بما لنا من القدرة الباهرة والحكمة البالغة {فيها} أي الجبال مع حزونتها {فجاجاً} أي مسالك واسعة سهلة؛ ثم أبدل منها قوله: {سبلاً} أي مذللة للسلوك، ولولا ذلك لتعسر أو تعذر الوصول إلى بعض البلاد {لعلهم يهتدون*} إلى منافعهم في ديارهم وغيرها، وإلى ما فيها من دلائل الوحدانية وغيرها فيعلموا أن وجودها لو كان بالطبيعة كانت على نمط واحد مساوية للأرض متساوية في الوصف، وأن كونها على غير ذلك دال على أن صانعها قادر مختار متفرد بأوصاف الكمال.
Sabit dağlardan murad, yerinde durabilmesi ve yeri sabitleyebilmesi için sertlik ve engebelilik olduğundan; bu da onların alçaklıktan ve yumuşaklıktan uzak tutulup korunmasını gerektirdiğinden, dilediği her şeye kadir ve muhtar olduğunun bilinmesi için onlarda adeti bozduğunu açıklayarak şöyle buyurdu: {وجعلنا} “Ve açtık/kıldık” göz kamaştırıcı kudretimiz ve sonsuz hikmetimizle, {فيها} “onda” yani engebeli olmasına rağmen o dağlarda, {فجاجاً} “geniş geçitler” yani geniş ve kolay yollar [açtık]. Sonra bundan bedel olarak şöyle buyurdu: {سبلاً} “yollar” yani yürünmesi kolaylaştırılmış [yollar açtık]. Şayet böyle olmasaydı bazı beldelere ulaşmak zorlaşır yahut imkansız hale gelirdi; {لعلهم يهتدون*} “umulur ki doğru yolu bulurlar” yurtlarındaki ve diğer yerlerdeki menfaatlerine, ayrıca ondaki vahdaniyet delillerine ve diğer hakikatlere [yol bulurlar] da onların varlığı şayet tabiat gereği olsaydı tek bir tarzda, yerle eşit ve nitelikte denk olacağını; bundan başka bir halde bulunmasının ise Sanatkârının kemal sıfatlarıyla tek olan, dilediğini yapan Kadir bir fail olduğuna delalet ettiğini bilirler.
10942. Metin
ولما دلهم بالسماوات والأرض على عظمته، ثم فصل بعض ما في الأرض لملابستهم له، وخص الجبال لكثرتها في بلادهم، أتبعه
Gökler ve yer ile onlara azametini gösterip, sonra yerdeki bazı şeyleri iç içe olmaları sebebiyle tafsil edince ve beldelerinde çokça bulunduğu için dağları özellikle zikredince, peşinden
10943. Metin
السماء فقال: {وجعلنا} أي بعظمتنا {السماء} وأفردها بإرادة الجنس لأن أكثر الناس لا يشاهدون منها إلا الدنيا ولأن الحفظ للشيء الواحد أتقن {سقفاً} أي للأرض لا فرق بينها وبين ما يعهد من السقوف إلا أن ما يعهد لا يسقط منه إلا ما يضر، وهذه مشحونة بالمنافع فأكثر ما ينزل منها ما لا غنى للناس عنه من الآت الضياء وعلامات الاهتداء والزينة التي لا يقدر قدرها.
göğü zikrederek şöyle buyurdu: {وجعلنا} “Ve kıldık” yani azametimizle [kıldık], {السماء} “göğü” -insanların çoğu ondan sadece dünya semasını müşahede ettiği ve tek bir şeyin korunması daha muhkem olduğu için cins muradıyla tekil getirmiştir- {سقفاً} “bir tavan” yani yer için [tavan kıldık]. Onunla bilinen tavanlar arasında hiçbir fark yoktur; ancak bilinen tavanlardan sadece zarar veren şeyler düşer, bu tavan ise faydalarla dopdoludur; zira ondan inen şeylerin çoğu, insanların paha biçilmez ziynet, hidayet alametleri ve ışık vasıtalarından müstağni kalamayacakları şeylerdir.
10944. Metin
ولما كان ما يعرفون من السقوف على صغرها لا تثبت إلا بالعمد، ويتمكن منه المفسدون، وتحتاج كل قليل إلى إصلاح وتعهد، بين أن هذا السقف على سعته وعلوه على غير ذلك فقال: {محفوظاً} أي عن السقوط بالقدرة وعن الشياطين بالشهب، فذكّر باعتبار السقف، وأشار إلى كثرة ما حوى من الآيات مؤنثاً باعتبار السماء أو العدد الدال عليه الجنس، لأن العدد أولى بالدلالة على كثرة الآيات والنجوم مفرقة في الكل فقال: {وهم} أي أكثر الناس {عن آياتها} أي من الكواكب الكبار والصغار، والرياح والأمطار، وغير ذلك من الدلائل التي تفوت الانحصار، أي الدالة على قدرتنا على كل ما نريد من البعث وغيره وعلى عظمتنا بالتفرد بالإلهية
Bildikleri tavanlar küçük olmalarına rağmen ancak direklerle ayakta durduğu, bozguncuların ona eli yettiği ve sık sık tamir ve bakıma muhtaç olduğu için; bu tavanın genişliğine ve yüksekliğine rağmen bundan farklı olduğunu açıklayarak şöyle buyurdu: {محفوظاً} “korunmuş [bir tavan].” Yani kudretle düşmekten, şihablarla da şeytanlardan korunmuş [kıldık]. Tavana nispetle müzekker getirdi; semaya yahut cinsin delalet ettiği çokluğa nispetle müennes getirerek onun ihtiva ettiği ayetlerin çokluğuna işaret etti; zira sayı, ayetlerin çokluğuna delalet etmeye daha uygundur ve yıldızlar bütüne yayılmıştır: {وهم} “onlar ise” yani insanların çoğu, {عن آياتها} “onun ayetlerinden” yani büyük ve küçük yıldızlardan, rüzgarlardan, yağmurlardan ve saymakla bitmeyecek diğer delillerden -yani diriliş ve diğer konulardan dilediğimiz her şeye kadir olduğumuza, ilahlıkta tek olmakla azametimize
10945. Metin
وغير ذلك من أوصاف الكمال، من الجلال والجمال {معرضون*} لا يتفكرون فيما فيها من التسيير والتدبير بالمطالع والمغارب والترتيب القويم الدال على الحساب الدائر عليه سائر المنافع.
ve celal ile cemalden olan diğer kemal sıfatlarına delalet eden delillerden- {معرضون*} “yüz çevirmektedirler.” Doğuş ve batış yerlerindeki sevk ve idareyi, diğer bütün faydaların etrafında döndüğü hesaba delalet eden dosdoğru düzeni hiç düşünmezler.
10946. Metin
ولما ذكر السماء، ذكر ما ينشاء عنها فقال: {وهو} أي لا غيره {الذي خلق الّيل والنهار} ثم أتبعهما آيتيهما فقال: {والشمس} التي هي آية النهار وبها وجوده {والقمر} الذي هو آية الليل. ولما ذكر أعظم آياتها فأفهم بقية الكواكب، استأنف لمن كأنه قال: هل هي كلها في سماء واحدة؟ : {كل} أي من ذلك {في فلك} فكأنه قيل: ماذا تصنع؟ فقيل تغليباً لضمير العقلاء. . . ونقلهم إليها: {يسبحون*} أي كل واحد يسبح في الفلك الذي جعل به.
Göğü zikredince, ondan hasıl olan şeyleri zikrederek şöyle buyurdu: {وهو} “O'dur” yani başkası değil, {الذي خلق الّيل والنهار} “geceyi ve gündüzü yaratan.” Sonra ikisinin alametlerini peşinden getirip şöyle buyurdu: {والشمس} “Güneşi” ki o gündüzün alametidir ve gündüzün varlığı onunladır, {والقمر} “ve ayı [yaratan].” ki o da gecenin alametidir. Onların en büyük ayetlerini zikredip geri kalan yıldızları da anlattıktan sonra, sanki 'Bunların hepsi tek bir semada mıdır?' diyen kimse için söze yeniden başlayarak buyurdu ki: {كل} “Her biri” yani bunlardan her biri, {في فلك} “bir yörüngede” sanki: 'Ne yaparlar?' denilmiş gibi akıl sahiplerinin zamiri tağlib edilerek ve onlara aktarılarak şöyle buyruldu: {يسبحون*} “yüzmektedirler.” Yani her biri içine yerleştirildiği yörüngede yüzmektedir.
10947. Metin
ولما ذكر الصارم البتار، للأعمار الطوال والقصار، من الليل والنهار، كان كأنه قيل: فيفنيان كل شديد، ويبليان كل جديد، فعطف عليه قوله: {وما جعلنا} أي بما لنا من العظمة التي اقتضت تفردنا بالبقاء {لبشر} وحقق عدم هذا الجعل بإثبات الجار فقال: {من قبلك الخلد} ناظراً إلى قوله {وما كانوا خالدين} بعد قوله
Gece ve gündüzden ibaret olup uzun ve kısa ömürleri kesip biçen o keskin kılıç zikredilince, sanki şöyle denilmiş gibi oldu: 'O ikisi her güçlüyü yok eder, her yeniyi eskitir.' Bunun üzerine şu ayet ona atfedildi: {وما جعلنا} “Biz kılmadık” yani bekada tek olmamızı gerektiren azametimizle [kılmadık], {لبشر} “hiçbir beşer için” ve harf-i cerri sabitleyerek bu kılmamanın kesinliğini vurgulayıp şöyle buyurdu: {من قبلك الخلد} “senden önce ebedîliği.” Bu da {وما كانوا خالدين} “onlar ebedî değillerdi” ayetinin ardından gelen {هل هذا إلا بشر مثلكم}