11652. Metin
مقصودها مدلول اسمها المودع قلبها المراد منه أنه تعالى شامل العلم، اللازم منه تمام القدرة، اللازم منه إثبات الأمور على غاية الحكمة، اللازم منه تأكيد الشرف للنبي ﷺ ، اللازم منه شرف من اختاره لصحبته على منازل قربهم منه واختصاصهم به، اللازم منه غاية النزاهة والشرف والطهارة لأم المؤمنين عائشة ﵂ التي مات النبي ﷺ وهو عنها راض، وماتت هي ﵂ صالحة محسنة، وهذا هو المقصود بالذات ولكن إثباته محتاج إلى تلك المقدمات) بسم الله (الذي تمت كلمته فبهرت قدرته) الرحمن (الذي ظهرت الحقائق كلها بشمول رحمته) الرحيم (الذي شرف من اختاره بخدمته.
[Surenin] asıl maksadı, kalbine tevdi edilmiş olan isminin delalet ettiği manadır; bundan murat ise, Yüce Allah'ın ilminin her şeyi kuşattığı, bunun gereği olarak kudretinin tam olduğu, bunun gereği olarak bütün işlerin nihai bir hikmet üzere sabit kılındığı, bunun gereği olarak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şerefinin teyit edildiği, bunun gereği olarak ona yakınlık ve tahsis derecelerine göre sohbeti için seçtiği kimselerin şerefi, bunun gereği olarak da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendisinden razı olarak vefat ettiği ve kendisi de salih ve muhsin olarak vefat eden Müminlerin Annesi Âişe radıyallâhu anhâ'nın nihai derecede nezih, şerefli ve tertemiz oluşudur. Asıl maksat budur; ancak bunun ispatı bu mukaddimelere muhtaçtır.) Rahmân (kelimesi tamamlanıp kudreti üstün gelen Allah'ın adıyla) Rahîm (rahmetinin kuşatıcılığıyla bütün hakikatlerin açığa çıktığı, hizmeti için seçtiği kimseyi şereflendiren).
11653. Metin
لما تقدم في التي قبلها تحريم الزنى والحث على الصيانة، وختم تلك الآية بذكر الجنة المتضمن للبعث، استدل عليه وذكر ما يتبعه من تهديد وعمل إلى أن فرغت السورة وأخبر في آخرها بتبكيت
Bir önceki surede zinanın haram kılınması ve iffetin korunmasına teşvik geçmiş, o ayet dirilişi içeren cennetin zikriyle son bulmuştu; sure sona erene kadar buna delil getirilmiş, onu takip eden tehdit ve ameller zikredilmiş ve surenin sonunda inatçıların kınandığı bildirilmiştir.
11654. Metin
المعاندين يوم الندم بقوله)) ألم تكن آياتي تتلى عليكم فكنتم بها تكذبون () [المؤمنون: ١٠٥] وبقوله)) أفحسبتم أنما خلقناكم عبثاً () [المؤمنون: ١١٥] كل ذلك رحمة منه لخلقه ليرجع منهم من قضى بسعادته، ثم ختم بقوله)) وأنت خير الراحمين () [المؤمنون: ١١٨] فابتدأ سبحانه هذه السورة بأنه منَّ على المخاطبين ببيان ما خلقوا له من الأحكام لنهم لم يخلقوا سدى، بل لتكاليف تعبدهم بها ترفع التنازع وتحسم مادة الشر، فتوجب الرحمة والعطف بسلامة الصدر بما فيهم من الجنسية، فقال مخبراً عن مبتدإ تقديره: هذه
Pişmanlık gününde inatçılara: {أَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ فَكُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ} “Âyetlerim size okunurdu da siz onları yalanlardınız değil mi?” [Mü'minûn: 105] ve {أَفَحَسِبْتُمْ أَنَّمَا خَلَقْنَاكُمْ عَبَثًا} “Sizi boşuna yarattığımızı mı sandınız?” [Mü'minûn: 115] buyurulmuştur. Bütün bunlar, mutluluğuna hükmettiği kimselerin dönmesi için mahlukatına olan bir rahmetidir. Sonra {وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ} “Sen merhametlilerin en hayırlısısın” [Mü'minûn: 118] buyruğuyla bitirmiştir. Yüce Allah bu sureye, başıboş yaratılmadıklarını, bilakis çekişmeyi ortadan kaldıran ve kötülük maddesini kesip atan, aralarındaki türdeşlik dolayısıyla gönül selametiyle merhamet ve şefkati gerektiren ibadet mükellefiyetleri için yaratıldıklarını belirterek muhataplara yaratılış gayeleri olan hükümleri açıklamakla lütufta bulunduğunu bildirerek başladı. Takdiri 'Bu' olan bir mübtedadan haber vererek şöyle buyurdu:
11655. Metin
{سورة} أي عظيمة؛ ثم رغب في امتثال ما فيها مبيناً أن تنويهاً للتعظيم بقوله: {أنزلناها} أي بما لنا من العظمة وتمام العلم والقدرة {وفرضناها} أي قررناها وقدرناها وأكثرنا فيها من الفروض وأكدناها {وأنزلنا فيها} بشمول علمنا {آيات} من الحدود والأحكام والمواعظ والأمثال وغيرها، مبرهناً عليها {بينات} لا إشكال فيها رحمة منا لكم، فمن قبلها دخل في دعوة نبينا ﷺ التي لقناه إياها في آخر تلك فرحمه خير الراحمين، ومن أباها ضل فدخل في التبكيت بقولنا {ألم تكن آياتي تتلى عليكم} [المؤمنون: ١٠٥] ونحوه، وذلك معنى قوله: {لعلكم تذكرون*} أي لتكونوا - إذا تأملتموها مع ما قبلها من الآيات المرققة والقصص
{سُورَةٌ} “[Bu] bir suredir”; yani yüce bir suredir. Sonra tenvinin tazim için olduğunu açıklayarak içindekilere uyulmasını teşvik edip şöyle buyurdu: {أَنْزَلْنَاهَا} “onu indirdik”; yani azametimiz, tam ilmimiz ve kudretimizle [indirdik]; {وَفَرَضْنَاهَا} “ve onu farz kıldık”; yani onu kararlaştırdık, takdir ettik, içindeki farzları çoğalttık ve onları pekiştirdik; {وَأَنْزَلْنَا فِيهَا} “ve onda indirdik”; ilmimizi kuşatıcılığıyla, {آيَاتٍ بَيِّنَاتٍ} “açık âyetler”; hadler, hükümler, öğütler, meseller ve benzerlerinden apaçık, size bir rahmet olarak içinde hiçbir kapalılık bulunmayan deliller [indirdik]. Kim bunları kabul ederse, bir önceki surenin sonunda Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'e telkin ettiğimiz duasına dahil olur ve merhametlilerin en hayırlısı ona merhamet eder. Kim de bunlardan yüz çevirirse sapar ve {أَلَمْ تَكُنْ آيَاتِي تُتْلَى عَلَيْكُمْ} “Âyetlerim size okunurdu değil mi?” [Mü'minûn: 105] ve benzeri sözlerimizle azarlananların arasına girer. İşte şu buyruğun anlamı da budur: {لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ} “umulur ki düşünüp öğüt alırsınız”; yani bunları kendisinden önceki kalbi incelten ayetler ve uyarıcı kıssalarla birlikte düşündüğünüzde,
11656. Metin
المحذرة - على رجاء - عند من لا يعلم العواقب - من أن تتذكروا ولو نوعاً من التذكر - كما أشار إليه الإدغام - بما ترون فيها من الحكم أن الذي نصبها لكم وفصلها إلى ما ترون لا يترككم سدى، فتقبلوا على جميع أوامره، وتنتهوا عن زواجره، ليغفر لكم ما قصرتم فيه من طاعته، ويرحمكم بتنويل ما لا وصول لكم إليه إلا برحمته، وتتذكروا أيضاً بما يبين لكم من الأمور، ويكشف عنه الغطاء من الأحكام التي اغمت عنها حجب النفوس، وسترتها ظلمات الأهوية - ما جبل عليه الآدميون، فتعلموا أن الذي تحبون أن يفعل معكم بحب غيركم أن تفعلوه معه، والذي تكرهونه من ذلك يكرهه غيركم، فيكون ذلك حاملاً لكم على النصفة فيثمر الصفاء، والألفة والوفاء، فتكونوا من المؤمنين المفلحين الوارثين الداخلين في دعوة البشير النذير بالرحمة.
akıbetleri bilmeyen kimse nezdinde bir ümitle -idgamın da işaret ettiği üzere- bir tür hatırlamayla da olsa düşünüp öğüt alasınız; onda gördüğünüz hükümler sayesinde, bunları sizin için koyan ve gördüğünüz şekilde detaylandıran zâtın sizi başıboş bırakmayacağını bilesiniz; böylece O'nun bütün emirlerine yönelip yasaklarından kaçınasınız ki, O'na itaatte kusur ettiğiniz şeyleri sizin için bağışlasın ve ancak rahmetiyle ulaşabileceğiniz şeyleri size bahşederek merhamet etsin; ayrıca nefis perdelerinin örttüğü ve hevaların karanlıklarının gizlediği, açıklanan meseleler ve perdesi aralanan hükümlerle Âdemoğullarının fıtratını hatırlayasınız ve kendinize yapılmasını sevdiğiniz şeyi başkalarının da kendilerine yapılmasını sevdiğini, hoşlanmadığınız şeyi başkalarının da hoşlanmadığını bilesiniz. Bu durum sizi insafa sevk eder; böylece samimiyet, kaynaşma ve vefa semeresini verir ve rahmetle müjdeleyici ve uyarıcı olanın davetine dahil olan, kurtuluşa ermiş mirasçı müminlerden olasınız.
11657. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير في برهانه: لما قال تعالى {والذين هم لفروجهم حافظون} [المؤمنون: ٥] ثم قال تعالى {فمن ابتغى وراء ذلك فأولئك هم العادون} [المؤمنون: ٧] استدعى الكلام بيان حكم العادي في ذلك، ولم يبين فيها فأوضحه في سورة النور فقال تعالى {الزانية والزاني} - الآية، ثم أتبع ذلك بحكم اللعان والقذف وانجرّ مع ذلك الإخبار
İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr el-Burhân adlı eserinde şöyle demiştir: Yüce Allah {وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَ} “Ve onlar ki, iffetlerini korurlar” [Mü'minûn: 5] buyurup ardından {فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ} “Artık kim bundan ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanlardır” [Mü'minûn: 7] buyurunca, söz bu konuda haddi aşanın hükmünün açıklanmasını gerektirdi. Orada açıklanmadı, ancak Nûr Suresi'nde açıklığa kavuşturularak Yüce Allah: {الزَّانِيَةُ وَالزَّانِي} “Zina eden kadın ve zina eden erkek...” ayetini buyurdu. Ardından buna lian ve kazf (zina iftirası) hükmünü ekledi ve bununla birlikte
11658. Metin
بقصة الإفك تحذيراً للمؤمنين من زلل الألسنة رجماً بالغيب {وتحسبونه هيناً وهو عند الله عظيم} وأتبع ذلك بعد بوعيد محبّي شياع الفاحشة، في المؤمنين بقوله تعالى {إن الذين يرمون المحصنات الغافلات المؤمنات} [النور: ٢٣] الآيات، ثم بالتحذيرمن دخول البيوت إلا بعد الاستئذان المشروع، ثم بالأمر بغض الأبصار للرجال والنساء ونهى النساء عن إبداء الزينة إلا لمن سمى الله سبحانه في الآية، وتكررت هذه المقاصد في هذه السورة إلى ذكر حكم العورات الثلاث، ودخول بيوت الأقارب وذوي الأرحام، وكل هذا مما تبرأ ذمة المؤمن بالتزام ما أمر الله فيه من ذلك والوقوف عندما حده تعالى من أن يكون من العادين المذمومين في قوله تعالى
gayba taş atarak dillerin kaymasından müminleri sakındırmak üzere İfk kıssası zikredildi: {وَتَحْسَبُونَهُ هَيِّنًا وَهُوَ عِنْدَ اللَّهِ عَظِيمٌ} “Siz onu önemsiz bir şey sanıyorsunuz; halbuki o, Allah katında büyüktür”. Bunun peşinden Yüce Allah'ın {إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ الْمُحْصَنَاتِ الْغَافِلَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ} “Namuslu, [kötülükten] habersiz mümin kadınlara iftira atanlar...” [Nûr: 23] ayetleriyle müminler arasında hayasızlığın yayılmasını isteyenlere yönelik tehdit geldi. Sonra meşru izin almadan evlere girilmemesi uyarısı, ardından erkeklerin ve kadınların gözlerini sakınmaları emri ve kadınların, Allah'ın ayette saydığı kimseler dışındakilere ziynetlerini göstermekten nehyedilmesi geldi. Bu maksatlar, üç mahrem vakit hükmünün, akrabaların ve hısımların evlerine girilmesinin zikrine kadar bu surede tekrarlandı. Bütün bunlar, Allah'ın bu hususta emrettiği şeylere bağlı kalmak ve O'nun koyduğu sınırlarda durmak suretiyle müminin,
11659. Metin
{فمن ابتغى وراء ذلك فأولئك هم العادون} [المؤمنون: ٧] . وما تخلل الآي المذكورات ونسق عليها مما ليس من الحكم المذكور فلاستجرار الآي إياه واستدعائه، ومظنة استيفاء ذلك وبيان ارتباطه التفسير، وليس من شرطنا هنا - والله ﷾ يوفقنا لفهم كتابه - انتهى.
{فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ} “Artık kim bundan ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanlardır” [Mü'minûn: 7] ayetinde yerilen haddi aşanlardan olmaktan zimmetini berî kıldığı hususlardandır. Zikredilen ayetlerin arasına giren ve onlara bağlanan, ancak anılan hükümden olmayan şeyler ise ayetlerin birbirini çekmesi ve gerektirmesinden kaynaklanmaktadır. Bunu eksiksiz vermek ve irtibatını açıklamak tefsirin işidir ve burada bizim şartımız dahilinde değildir. -Allah azze ve celle bizi kitabını anlamaya muvaffak kılsın- [İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti.
11660. Metin
ولما كان مبنى هذه الدار على الأنساب في التوارث والإمامة والنكاح وغير ذلك، ومبنى تلك الدار على الأعمال لقوله تعالى
Bu dünyanın esası miras, imamet, nikah ve benzeri hususlarda neseplere; ahiret yurdunun esası ise Yüce Allah'ın şu buyruğu gereğince amellere dayandığı için:
11661. Metin
{فلا أنساب بينهم يومئذ} [المؤمنون: ١٠١] وكان قد حث في آخر تلك على الستر والرحمة، حذر رحمة منه في أول هذه من لبس الأنساب، وكسب الأعراض وقطع الأسباب، معلماً أن الستر والرقة ليسا على عمومهما، بل على ما يحده سبحانه، فقال مخاطباً للأئمة ومن يقيمونه: {الزانية} وهي من فعلت الزنى، وهو إيلاج فرج في فرج مشتهى طبعاً محرم شرعاً، وقدمها لأن أثر الزنى يبدو عليها من الحبل وزوال البكارة، ولأنها أصل الفتنة بهتك ما أمرت به من حجاب التستر والتصون والتحذر {والزاني} .
{فَلَا أَنْسَابَ بَيْنَهُمْ يَوْمَئِذٍ} “Artık o gün aralarında soy sop yoktur” [Mü'minûn: 101] ve bir önceki surenin sonunda örtmeye ve merhamete teşvik edilmiş olduğundan, bu surenin başında bir merhamet eseri olarak neseplerin karışmasından, ırzların zedelenmesinden ve bağların kopmasından sakındırdı; örtme ve şefkatin mutlak olmadığını, bilakis Yüce Allah'ın sınırlandırdığı ölçüde olduğunu bildirdi. Yöneticilere ve onların görevlendirdiği kimselere hitap ederek şöyle buyurdu: {الزَّانِيَةُ} “Zina eden kadın”; yani zina fiilini işleyen kadın. Zina, fıtraten arzulanan ve şer'an haram kılınan bir fercin diğer ferce idhal edilmesidir. Kadını öne geçirdi; zira zinanın eseri gebelik ve bekaretin gitmesi şeklinde onda belirir ve emrolunduğu örtünme, korunma ve sakınma perdesini yırtarak fitnenin asıl kaynağı odur; {وَالزَّانِي} “ve zina eden erkek”.
11662. Metin
ولما كان «ال» بمعنى الاسم الموصول، أدخل الفاء في الخبر فقال: {فاجلدوا} أي فاضربوا وإن كان أصله ضرب الجلد بالسوط الذي هو جلد {كل واحد منهما} إذا لم يكن محصناً، بل كان مكلفاً بكراً - بما بينته السنة الشريفة {مائة جلدة} فبدأ بحد الزنى المشار إليه أول تلك بقوله تعالى {فمن ابتغى وراء ذلك فأولئك هم العادون} [المؤمنون: ٧] وفي التعبير بلفظ الجلد الذي هو ضرب الجلد إشارة إلى أنه يكون مبرحاً بحيث يتجاوز الألم إلى اللحم.
Harf-i tarif (ال) ismi mevsul anlamında olduğu için haberin başına fâ getirdi ve şöyle buyurdu: {فَاجْلِدُوا} “hemen vurun/celdeleyin”; yani dövün; her ne kadar kelimenin aslı deri olan kamçı ile deriye vurmak olsa da. {كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا} “onların her birine”; eğer muhsan (evli) olmayıp mükellef ve bekâr iseler -şerefli sünnetin açıkladığı üzere- {مِائَةَ جَلْدَةٍ} “yüzer celde (kırbaç)”. Böylece bir önceki surenin başında {فَمَنِ ابْتَغَى وَرَاءَ ذَلِكَ فَأُولَئِكَ هُمُ الْعَادُونَ} “Artık kim bundan ötesini ararsa, işte onlar haddi aşanlardır” [Mü'minûn: 7] buyruğuyla işaret edilen zina haddi ile başladı. Deriye vurmak demek olan celde lafzıyla ifade edilmesinde, acının ete geçecek derecede şiddetli olacağına bir işaret vardır.
11663. Metin
ولما كان هذا ظاهراً في ترك الشفقة عليهما، صرح به
Bu durum, onlara karşı şefkatin terk edilmesini açıkça gerektirdiğinden, bunu sarih bir şekilde belirtti.
11664. Metin
لأن من شأن كل من يجوز على نفسه الوقوع في مثل ذلك أن يرحمهما فقال: {ولا تأخذكم} أي على حال من الأحوال {بهما رأفة} أي لين، ولعله عبر بها إعلاماً بأنه لم ينه عن مطلق الرحمة، لأن الرأفة أشد الرحمة أو أرقها وتكون عن أسباب من المرؤوف به، وكذا قوله: {في دين الله} أي الذي شرعه لكم الملك المحيط بصفات الكمال - إشارة إلى أن الممنوع منه رحمة تؤدي إلى ترك الحد أو شيء منه أو التهاون به أو الرضى عن منتهكه لا رقة القلب المطبوع عليها البشر كما يحكى عن أبي الدرداء ﵁ أنه بكى يوم فتحت قبرص وضربت رقاب ناس من أسراها فقيل له: هذا يوم سرور، فقال: هو كذلك، ولكني أبكي رحمة لهؤلاء العباد الذين عصوا الله فخذلهم وأمكن منهم.
Çünkü kendisi için böyle bir duruma düşmeyi mümkün gören herkesin tabiatı gereği onlara merhamet etmesi söz konusu olabileceğinden şöyle buyurdu: {وَلَا تَأْخُذْكُمْ} “sizi tutmasın”; yani hiçbir durumda, {بِهِمَا رَأْفَةٌ} “onlara bir acıma”; yani yumuşaklık [tutmasın]. Bu kelimeyle ifade edilmesi, mutlak merhametin yasaklanmadığını bildirmek içindir; zira re'fet, merhametin en şiddetlisi veya en incesidir ve acınana dair sebeplerden kaynaklanır. Aynı şekilde {فِي دِينِ اللَّهِ} “Allah'ın dininde”; yani kemal sıfatlarıyla kuşatıcı olan Hükümran'ın sizin için teşri kıldığı hükmünde [sizi acıma tutmasın] buyurması, yasaklanan şeyin haddin tamamının veya bir kısmının terk edilmesine, hafife alınmasına ya da onu çiğneyene rıza gösterilmesine yol açan merhamet olduğuna, yoksa insanın fıtratında bulunan kalp inceliği olmadığına işarettir. Nitekim Ebû'd-Derdâ radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre, Kıbrıs fethedilip esirlerinden bazılarının boyunları vurulduğu gün ağlamış, kendisine: 'Bugün sevinç günüdür' denilince şöyle demiştir: 'Öyledir, fakat ben Allah'a isyan edip de Allah'ın kendilerini yardımsız bıraktığı ve [başkalarını] kendilerine musallat ettiği bu kullara merhametimden ağlıyorum.'
11665. Metin
ولما علم سبحانه ما طبع عليه عباده من رحمة بعضهم لبعض فحث على هذا الحكم بالأمر والنهي، زاد في التهييج إليه والحض عليه بقوله: {إن كنتم} أي بما هو كالجبلة التي لا تنفك {تؤمنون بالله} أي الملك الأعظم الذي هو أرحم الراحمين، فما شرع ذلك إلا رحمة للناس عموماً وللزانيين خصوصاً، فمن نقص سوطاً فقد ادعى أنه أرحم منه، ومن زاد سوطاً فقد ظن أنه أحكم وأعظم منه.
Yüce Allah, kullarının birbirine merhamet etme fıtratını bildiği için bu hükmü emir ve nehiy ile pekiştirdikten sonra, şu buyruğuyla buna teşvik ve sevki daha da artırdı: {إِنْ كُنْتُمْ} “eğer iseniz”; yani ayrılmaz bir fıtrat kabilinden, {تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ} “Allah'a iman ediyorsanız”; yani merhametlilerin en merhametlisi olan en yüce Hükümran'a [iman ediyorsanız]. Zira O, bunu ancak genel olarak insanlara, özel olarak da zina edenlere bir rahmet olarak teşri kılmıştır. Kim bir kırbaç eksiltirse, O'ndan daha merhametli olduğunu iddia etmiş olur; kim de bir kırbaç artırırsa, O'ndan daha hikmetli ve daha yüce olduğunu zannetmiş olur.
11666. Metin
ولما ذكر بالإيمان الذي من شرطه التزام الأحكام، وكان الرجاء غالباً على الإنسان، أتبعه ما يرهبه فقال: {واليوم الآخر} الذي يحاسب فيه على النقير والقطمير والخفي والجلي. ولما كان الخزي والفضيحة أعظم عند بعض الناس من ضرب السيف فضلاً عن ضرب السوط قال: {وليشهد} أي يحضر حضوراً تاماً {عذابهما طائفة} أي جماعة يمكن إطافتها أي تحلقها وحفوفها بكل منهما {من المؤمنين*} العريقين إشهاراً لأمرهما نكالاً لهما، وعن نصر بن علقمة أن ذلك ليدعى لهما بالتوبة والرحمة. وفي كل هذا إشارة ظاهرة إلى أن إقامة الحدود والغلظة فيها من رحمته سبحانه المشار إليها بقوله {وأنت خير الراحمين} [المؤمنون: ١١٨] .
Şartı hükümlere bağlılık olan imanı hatırlatıp insana genellikle ümit galip geldiği için, peşinden onu korkutacak şeyi zikrederek şöyle buyurdu: {وَالْيَوْمِ الْآخِرِ} “ve âhiret gününe”; zerreye, çekirdek zarına, gizli ve aşikar her şeye hesaba çekileceği güne [iman ediyorsanız]. Küçük düşme ve rezil olma durumu bazı insanlar nezdinde kılıç darbesinden, hele hele kamçı darbesinden daha büyük olduğundan şöyle buyurdu: {وَلْيَشْهَدْ} “ve hazır bulunsun”; yani tam bir şahitlikle bulunsun, {عَذَابَهُمَا طَائِفَةٌ} “onların cezalandırılmasına bir topluluk”; yani her birinin etrafını sarabilecek, halka oluşturabilecek bir cemaat, {مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “müminlerden”; köklü [müminlerden], durumlarının ilan edilmesi ve kendilerine ibretlik bir ceza olması için. Nasr b. Alkame'den rivayet edildiğine göre bu, onlara tövbe ve rahmet için dua edilsin diyedir. Bütün bunlarda, hadlerin ikamesi ve bu husustaki sertliğin, Yüce Allah'ın {وَأَنْتَ خَيْرُ الرَّاحِمِينَ} “Sen merhametlilerin en hayırlısısın” [Mü'minûn: 118] buyruğuyla işaret edilen rahmetinden olduğuna açık bir işaret vardır.
11667. Metin
ولما كان في ذلك من الغلظة على الزاني لما ارتكب من الحرام المتصف بالعار ما يفهم مجانبته، صرح به، مانعاً من نكاح المتصف بالزنى من ذكر وأنثى، إعلاماً بأن وطء من اتصف به من رجل أو امرأة لا يكون إلا زنى وإن كان بعقد، فقال واصلاً له بما قبله:
Bunda, ar damgasını taşıyan bir haramı irtikap etmesinden ötürü zina edene karşı sertlik bulunup ondan uzak durulması gerektiği anlaşıldığından, bunu açıkça ifade etti; zina vasfını taşıyan kadın veya erkekle evlenmeyi yasaklayarak, nikah akdiyle bile olsa bu vasfı taşıyan erkek veya kadınla cinsi münasebetin ancak zina hükmünde olacağını bildirdi ve öncekiyle bağlayarak şöyle buyurdu:
11668. Metin
{الزاني لا ينكح} أي لا يتزوج {إلا زانية أو مشركة} أي المعلوم اتصافه بالزنى مقصور نكاحه على زانية أو مشركة، وذلك محرم، فهذا تنفير للمسلمة عن نكاح المتصف بالزنى حيث سويت بالمشركة إن عاشرته، وذلك يرجع إلى أن من نكحت زانياً فهي زانية أو مشركة، أي فهي مثله أو شر منه، ولو اقتصر على ذلك لم يكن منع من أن ينكح العفيف الزانية، فقال تعالى مانعاً من ذلك: {والزانية لا ينكحها} أي لا يتزوجها {إلا زان أو مشرك} أي والمعلوم اتصافها بالزنى مقصور نكاحها على زان أو مشرك، وذلك محرم فهو تنفير للمسلم أن يتزوج من اتصفت بالزنى حيث سوى في ذلك بالمشرك، وهو يرجع إلى أن من نكح زانية فهو زان أو مشرك، أي فهو مثلها أو شر منها، وأسند النكاح في الموضعين إلى الرجل تنبيهاً إلى أن النساء لا حق لهن في مباشرة العقد؛ ثم صرح بما أفهمه صدر الاية بقوله مبنياً للمفعول لأن ذلك يكفي المؤمن الذي الخطاب معه: {وحرم ذلك} أي نكاح الزاني والزانية تحريماً لا مثنوية فيه {على المؤمنين*} وعلم من هذا أن ذكر المشرك والمشركة لزيادة التنفير، ثم إن هذا الحكم فسخ كما قال إمامنا الشافعي ﵀ موافقة لابن المسيب بقوله تعالى {وأنكحوا الأيامى منكم} [النور: ٣٢] وهو جمع أيم وهو من لا زوج له من الذكور والإناث، فأحل للزاني
{الزَّانِي لَا يَنْكِحُ} “Zina eden erkek nikâhlamaz/evlenmez”; yani evlenemez, {إِلَّا زَانِيَةً أَوْ مُشْرِكَةً} “ancak zina eden veya müşrik bir kadınla”; yani zina vasfıyla bilinen kimsenin evliliği, yalnızca zina eden veya müşrik bir kadınla sınırlandırılmıştır ve bu haramdır. Bu, onunla birlikte yaşadığı takdirde müşrik kadınla bir tutulmuş olacağından, Müslüman kadını zina vasfı taşıyanla evlenmekten nefret ettirmedir. Bu da zina edenle evlenen kadının zina eden veya müşrik olduğu, yani onun dengi ya da ondan daha şerli olduğu anlamına gelir. Şayet bununla yetinilseydi, iffetli erkeğin zina eden kadınla evlenmesine bir engel bulunmazdı. Yüce Allah bunu yasaklayarak şöyle buyurdu: {وَالزَّانِيَةُ لَا يَنْكِحُهَا} “Zina eden kadını da nikâhlamaz”; yani onunla evlenmez, {إِلَّا زَانٍ أَوْ مُشْرِكٌ} “ancak zina eden veya müşrik bir erkek”; yani zina vasfıyla bilinen kadının nikahı, ancak zina eden veya müşrik bir erkekle sınırlandırılmıştır ve bu haramdır. Bu da Müslüman erkeği zina vasfı taşıyan bir kadınla evlenmekten nefret ettirmedir; zira bu hususta müşrikle bir tutulmuştur. Bu da zina edenle evlenenin zina eden veya müşrik olduğu, yani onun dengi ya da ondan daha şerli olduğu anlamına gelir. Kadınların bizzat akit yapma yetkilerinin bulunmadığına dikkat çekmek için her iki yerde de nikah erkeğe isnat edilmiştir. Sonra ayetin başının hissettirdiği hususu meçhul sigayla açıkça ifade etti; zira muhatap olan mümine bu kadarı yeterlidir: {وَحُرِّمَ ذَلِكَ} “ve bu haram kılınmıştır”; yani zina eden erkek ve kadının nikahı hiçbir tereddüde yer bırakmayacak kesin bir haramlıkla haram kılınmıştır, {عَلَى الْمُؤْمِنِينَ} “müminlere”. Buradan müşrik erkek ve müşrik kadının zikrinin nefret ettirmeyi artırmak için olduğu anlaşıldı. Daha sonra bu hüküm, İmamımız Şâfiî rahimehullâh'ın İbnü'l-Müseyyeb'e muvafakatle belirttiği üzere, Yüce Allah'ın {وَأَنْكِحُوا الْأَيَامَى مِنْكُمْ} “Aranızdaki bekârları evlendirin” [Nûr: 32] ayetiyle neshedilmiştir. 'Eyâmâ', 'eyyim' kelimesinin çoğulu olup erkek ve kadından eşi olmayan kimsedir. Böylece zina eden erkeğe
11669. Metin
أن ينكح من شاء، وللزانية أن تنكح من شاءت، وقراءة من قرأ {لا ينكح} بالنهي راجعة إلى هذا، لأن الطلب قد يجيء للخبر كما يجيء الخبر للطلب - والله أعلم؛ قال الشافعي رحمه الله تعالى ورضي الله عنه في الأم في جزء مترجم بأحكام القرآن وفي جزء بعد كتاب الحج الكبير والصغير والضحايا: ما جاء في نكاح المحدثين، فذكر الآية وقال: اختلف أهل التفسير في هذه الاية اختلافاً متبايناً، أخبرنا مسلم بن خالد عن ابن جريج عن مجاهد أن هذه الآية نزلت في بغايا من بغايا الجاهلية كانت على منازلهن رايات، قال في الجزء الآخر: وكن غير محصنات، فأراد بعض المسلمين نكاحهن فنزلت الآية بتحريم أن ينكحن إلا من أعلن بمثل ما أعلن به أو مشركاً، وقيل كن زواني مشركات فنزلت لا ينكحهن إلا زان مثلهم مشرك، أو مشرك وإن لم يكن زانياً، وحرم ذلك على المؤمنين، وقيل: هي عامة ولكنها نسخت، أخبرنا سفيان عن يحيى بن سعيد عن سعيد بن المسيب أنه قال: هي منسوخة نسختها
dilediğiyle, zina eden kadına da dilediğiyle evlenmesi helal kılınmıştır. {لَا يَنْكِحُ} lafzını nehiy (yasaklama) olarak okuyanların kıraati de buna döner; çünkü haber talebe geldiği gibi talep de habere gelebilir -Allah en doğrusunu bilir-. Şâfiî rahimehullâhu teâlâ ve radıyallâhu anh el-Ümm adlı eserinde, 'Ahkâmü'l-Kur'ân' başlıklı cüzde ve büyük-küçük hac kitabı ile kurbanlardan sonraki bir cüzde 'Günahkarların Nikahı Hakkında Gelen Rivayetler' başlığı altında bu ayeti zikretmiş ve şöyle demiştir: Tefsir ehli bu ayet hakkında birbirinden çok farklı görüşler ileri sürmüştür. Müslim b. Hâlid bize İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den nakletti ki bu ayet, Cahiliye devrinde evlerinin üzerinde bayraklar bulunan fahişeler hakkında indi. Diğer cüzde şöyle dedi: Bunlar iffetli değillerdi, Müslümanlardan bazıları onlarla evlenmek istedi; bunun üzerine ayet, kendilerinin ilan ettiği gibi günahını ilan eden biri veya bir müşrik dışında kimsenin onlarla evlenmesini haram kılarak indi. Bir görüşe göre onlar müşrik fahişelerdi ve bu sebeple 'onları ancak kendileri gibi müşrik olan bir zani veya zani olmasa da bir müşrik nikahlar, bu da müminlere haram kılınmıştır' şeklinde indi. Bir görüşe göre ayet geneldir fakat neshedilmiştir. Süfyân bize Yahyâ b. Saîd'den, o da Saîd b. el-Müseyyeb'den naklettiğine göre o şöyle demiştir: Bu ayet mensuhtur, onu şu ayet neshetmiştir:
11670. Metin
{وأنكحوا الأيامى منكم} [النور: ٣٢] فهي من أيامي المسلمين، فهذا كما قال ابن المسيب إن شاء الله تعالى، وعليه
{وَأَنْكِحُوا الْأَيَامَى مِنْكُمْ} “Aranızdaki bekârları evlendirin” [Nûr: 32]. Zira o da Müslümanların bekarlarındandır. İbnü'l-Müseyyeb'in dediği gibi inşâallâhu teâlâ böyledir ve bunun üzerine
11671. Metin
دلائل من الكتاب والسنة، ثم استدل على فساد غير هذا القول بأن الزانية إن كانت مشركة فهي محرمة على زناة المسلمين وغير زناتهم بقوله تعالى {ولا تنكحوا المشركات حتى يؤمن} [البقرة: ٢٢١] ولا خلاف في ذلك، وإن كانت مسلمة فهي بالإسلام محرمة على جميع المشركين بكل نكاح بقوله تعالى {فإن علمتموهن مؤمنات فلا ترجعوهن إلى الكفار لا هن حل لهم ولا هم يحلون لهن} [الممتحنة: ١٠] ولا خلاف في ذلك أيضاً، وبأنه لا اختلاف بين أحد من أهل العلم أيضاً في تحريم الوثنيات عفائف كن أو زواني على من آمن زانياً كان أو عفيفاً، وبأن النبي ﷺ جلد بكراً في الزنى وجلد امرأة ولم نعلمه قال للزاني: هل لك زوجة فتحرم عليك إذا زنيت، ولا يتزوج هذا الزاني ولا الزانية إلا زانية أو زانياً، بل قد يروى أن رجلاً شكا من امرأته فجوراً فقال: طلقها، قال: إني أحبها، قال: استمتع بها - يشير إلى ما رواه ابو داود والنسائي وغيرهما عن ابن عباس ﵄ أن رجلاً جاء إلى النبي ﷺ فقال: «إن امرأتي لا تمنع يد لامس، قال: طلقها، قال: إني لا أصبر عنها، قال: فأمسكها» ورواه البيهقي والطبراني من حديث جابر ﵁، وقال شيخنا ابن حجر: إنه حديث حسن صحيح - انتهى. قال الشافعي: وقد روي عن عمر بن الخطاب رضي الله عنه
Kitap ve Sünnet'ten deliller vardır. Sonra bu görüş dışındakilerin tutarsızlığına şunlarla delil getirdi: Zina eden kadın şayet müşrik ise, Yüce Allah'ın {وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ حَتَّى يُؤْمِنَّ} “İman etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin” [Bakara: 221] buyruğu gereğince Müslümanların zani olanlarına da olmayanlarına da haramdır ve bu konuda ihtilaf yoktur. Şayet Müslüman ise, İslam sebebiyle Yüce Allah'ın {فَإِنْ عَلِمْتُمُوهُنَّ مُؤْمِنَاتٍ فَلَا تَرْجِعُوهُنَّ إِلَى الْكُفَّارِ لَا هُنَّ حِلٌّ لَهُمْ وَلَا هُمْ يَحِلُّونَ لَهُنَّ} “Eğer onların mümin kadınlar olduklarını anlarsanız, artık onları kâfirlere geri döndürmeyin. Bunlar onlara helal değildir, onlar da bunlara helal olmazlar” [Mümtehine: 10] buyruğu gereğince hiçbir nikahla hiçbir müşrike helal değildir ve bu hususta da hiçbir ihtilaf yoktur. Ayrıca ilim ehlinden hiç kimse arasında, ister iffetli ister zani olsun putperest kadınların, ister zani ister iffetli olsun iman eden birine haram olduğu hususunda ihtilaf bulunmaması da buna delildir. Yine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in zinadan dolayı bekâr bir erkeği ve bir kadını celdelediği, fakat zani erkeğe 'Eşin var mı ki zina ettiğinde sana haram olsun? Bu zani erkek veya kadın ancak bir zaniye veya zani ile evlenir' dediğini bilmediğimiz de buna delildir. Bilakis, bir adamın karısının ahlaksızlığından şikayet ettiği ve [Peygamber'in] 'Onu boşa' buyurduğu, adamın 'Onu seviyorum' demesi üzerine 'Ondan istifade et' buyurduğu rivayet edilmektedir. -Ebû Dâvûd, Nesâî ve diğerlerinin İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet ettiğine işaret etmektedir: Bir adam Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip: 'Karıma değen bir eli men etmiyor' dedi. [Allah Resulü]: 'Onu boşa' buyurdu. Adam: 'Ondan ayrı kalamıyorum' deyince, 'Öyleyse onu tut' buyurdu. Bunu Beyhakî ve Taberânî Câbir radıyallâhu anh hadisinden rivayet etmiş, hocamız İbn Hacer de bunun hasen-sahih bir hadis olduğunu söylemiştir- [İktibas] bitti. Şâfiî dedi ki: Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet edilmiştir:
11672. Metin
قال لرجل اراد أن ينكح امرأة أحدثت: أنكحها نكاح العفيفة المسلمة - انتهى بالمعنى. وقال في الجزء الذي بعد الحج: فوحدنا الدلالة عن رسول الله ﷺ في زانية وزان من المسلمين لم نعلمه حرم على واحد منهما أن ينكح غير زانية ولا زان، ولا حرم واحداً منهما على زوجه؛ ثم قال: فالاختيار للرجل أن لا ينكح زانية وللمرأة أن لا تنكح زانياً، فإن فعلا فليس ذلك بحرام على واحد منهما، ليست معصية واحد منهما في نفسه تحرم عليه الحلال إذا أتاه، ثم قال: وسواء حد الزاني منهما أو لم يحد، أو قامت عليه بينة أو اعترف، لا يحرم زنى واحد منهما ولا زناهما ولا معصية من المعاصي الحلال إلا أن يختلف ديناهما بشرك وإيمان - انتهى. وقد علم أنه لم يرد أن هذا الحكم نسخ بآية الأيامى فقط، بل بما انضم إليها من الإجماع وغيره من الآيات والأحاديث بحيث صير ذلك دلالتها على ما تناولته متيقناً كدلالة الخاص على ما تناوله، فلا يقال: إن الشافعي ﵀ خالف أصله في أن الخاص لا ينسخ بالعام، لأن ما تناوله الخاص متيقن، وما تناوله العام ظاهر مظنون، وكان هذا الحكم - وهو الحرمة في أول الإسلام بعد الهجرة - لئلا يغلب حال المفسد على المصلح فيختل بعض الأمر كما أشير إليه في البقرة
Hata işlemiş [zina etmiş] bir kadınla evlenmek isteyen adama: 'Onu iffetli bir Müslüman kadının nikahı gibi nikahla' demiştir -manen bitti-. Hacdan sonraki cüzde de şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den Müslümanlardan zani bir erkek ve kadın hakkında, onlardan birine zani olmayan biriyle evlenmeyi haram kıldığını veya onlardan birini eşine haram kıldığını gösteren bir delil bulamadık. Sonra şöyle dedi: Erkek için tercih edilen zina eden kadınla evlenmemesi, kadın için de zina eden erkekle evlenmemesidir; şayet yaparlarsa bu ikisinden hiçbirine haram değildir. Onlardan birinin kendi nefsindeki günahı, helal olan bir şeyi yaptığında ona helali haram kılmaz. Sonra dedi ki: Zani olan kimseye had uygulansın veya uygulanmasın, aleyhine delil bulunsun veya itiraf etsin, ikisinin veya birinin zinası yahut günahlardan herhangi biri, dinleri şirk ve imanla farklılaşmadıkça helali haram kılmaz -bitti-. Bilinmektedir ki o, bu hükmün yalnızca 'eyâmâ' ayetiyle neshedildiğini kastetmemiş, bilakis icma ve diğer ayet ve hadislerin ona eklenmesiyle bu ayetin kapsamına delaletinin, hassın kapsamına delaleti gibi kesinleştiğini kastetmiştir. Dolayısıyla Şâfiî rahimehullâh'ın 'hass am ile neshedilmez' aslına muhalefet ettiği söylenemez; çünkü hassın kapsadığı şey kesin, ammın kapsadığı şey ise zahir ve zannîdir. Bu hüküm -yani hicretten sonra İslam'ın başındaki haramlık- bozguncunun durumunun ıslah edene galebe çalıp işin bozulmaması içindi; nitekim Bakara'da buna işaret edilmiştir:
11673. Metin
{ولا تنكحوا المشركات} [البقرة: ٢٢١] وفي
{وَلَا تَنْكِحُوا الْمُشْرِكَاتِ} “Müşrik kadınlarla evlenmeyin” [Bakara: 221] ve
11674. Metin
المائدة عند {ومن يكفر بالإيمان فقد حبط عمله} [المائدة: ٥] وهو من وادي قوله:
Mâide'de {وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمَانِ فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ} “Kim imanı inkâr ederse, ameli boşa gitmiştir” [Mâide: 5] ayetinde [işaret edilmiştir]. Bu şu beytin kabilindendir:
11675. Metin
عن المرء لا تسأل وسل عن قرينه ... فكل خليل بالمخالل يقتدي
Kişiyi sorma, arkadaşını sor ... Çünkü her dost, dost edindiğine uyar.
11676. Metin
والجنسية علة الضم، والمشاكلة سبب المواصلة، والمخالفة توجب المباعدة وتحرم المؤالفة، وقد روى أبو داود في الأدب والترمذي في الزهد - وقال: حسن غريب - عن أبي هريرة ﵁ أن النبي ﷺ قال: «الرجل على دين خليله فلينظر أحدكم من يخالل» وروى الإمام أبو يعلى الموصلي في مسنده قال: حدثنا يحيى بن معين حدثنا سعيد بن الحكم حدثنا يحيى بن أيوب حدثني يحيى بن سعيد عن عمرة بنت عبد الرحمن قالت: كانت امرأة بمكة مزاحة، يعني فهاجرت إلى المدينة الشريفة، فنزلت على امرأة شبه لها، فبلغ ذلك عائشة ﵂ فقالت صدق حبي! سمعت رسول الله ﷺ يقول: «الأرواح جنود مجندة، فما تعارف منها ائتلف وما تناكر منها اختلف» قال: ولا أعلم إلا قال في الحديث: ولا نعرف تلك المرأة، وسيأتي {والطيبات للطيبين} تخريج «الأرواح جنود مجندة» وقال الإمام أبو بكر أحمد بن مروان الدينوري في كتاب المجالسة: حدثنا
Türdeşlik bir araya gelmenin illeti, mizaç benzerliği kavuşmanın sebebi; zıtlık ise uzaklaşmayı gerektirir ve kaynaşmayı engeller. Nitekim Ebû Dâvûd Edeb'de, Tirmizî Zühd'de -ve hasen garib olduğunu belirterek- Ebû Hureyre radıyallâhu anh'tan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Kişi dostunun dini üzeredir; bu yüzden her biriniz kiminle dostluk kurduğuna baksın.» İmam Ebû Ya‘lâ el-Mavsılî Müsned'inde şöyle rivayet etmiştir: Bize Yahyâ b. Maîn anlattı, bize Saîd b. el-Hakem anlattı, bize Yahyâ b. Eyyûb anlattı, bana Yahyâ b. Saîd, Amre bint Abdirrahmân'dan anlattı, o dedi ki: Mekke'de şakacı bir kadın vardı; Medine-i Münevvere'ye hicret etti ve kendisine benzeyen bir kadına misafir oldu. Bu durum Âişe radıyallâhu anhâ'ya ulaşınca şöyle dedi: 'Habibim doğru söyledi! Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işittim: «Ruhlar düzenli ordulardır; onlardan birbiriyle tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar ise ayrışır.»' Dedi ki: Hadiste 'o kadını tanımıyoruz' denildiğini sanıyorum. {وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ} ayetinde «Ruhlar düzenli ordulardır» hadisinin tahrici gelecektir. İmam Ebû Bekr Ahmed b. Mervân ed-Dîneverî Kitâbü'l-Mücâlese'de şöyle dedi: Bize
11677. Metin
أحمد بن علي الخزاز حدثنا مصعب بن عبد الله عن أبي غزية الأنصاري قال: قال الشعبي: يقال: إن لله ملكاً موكلاً بجمع الأشكال بعضها إلى بعض - انتهى. وعزاه شيخنا الحافظ أبو الفضل بن حجر في تخريج أحاديث مسند الفردوس إلى أنس ﵁ وقال: بتأليف الأشكال. ويروى أن أمير المؤمنين علي ابن أبي طالب ﵁ خطب أهل الكوفة بعد ثلاثة أيام من مقدمه عليهم فقال: يا أهل الكوفة، قد علمنا شراركم من خياركم، فقالوا: كيف وما لك إلا ثلاثة أيام؟ فقال: كان معنا شرار وخيار، فانضم خيارنا إلى خياركم، وشرارنا إلى شراركم، فلما تقررت الأحكام، وأذعن الخاص والعام، وضرب الدين بجرانه، ولم يخش وهي شيء من بنيانه، نسخت الحرمة، وبقيت الكراهة أو خلاف الأولى - والله الموفق. وهذا كله توطئة لبراءة عائشة أم المؤمنين ﵂ كما يأتي إيضاحه عنه {والطيبات للطيبين} لأنها قرينة خير العالمين وأتقاهم وأعفهم، ولأن كلاًّ منها ومن صفوان ﵄ بعيد عما رمى به شهير بضده، وإليه الإشارة
Ahmed b. Alî el-Hazzâz anlattı, bize Mus'ab b. Abdillâh, Ebû Gaziyye el-Ensârî'den anlattı; o dedi ki: Şa'bî şöyle demiştir: 'Denilir ki: Şüphesiz Allah'ın benzerleri birbiriyle bir araya getirmekle görevli bir meleği vardır' -bitti-. Hocamız Hâfız Ebü'l-Fazl b. Hacer, Müsnedü'l-Firdevs hadislerinin tahricinde bunu Enes radıyallâhu anh'a nispet etmiş ve: 'benzerleri kaynaştırmakla' demiştir. Rivayet edilir ki Müminlerin Emiri Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh, Kûfe'ye gelişinin üçüncü gününde Kûfe halkına hitap edip şöyle demiştir: 'Ey Kûfe halkı! Kötülerinizi iyilerinizden ayırt ettik.' Onlar: 'Nasıl olur, geleli henüz üç gün oldu?' deyince şöyle buyurdu: 'Bizimle beraber kötüler de iyiler de vardı; iyilerimiz iyilerinize, kötülerimiz de kötülerinize katıldı.' Hükümler yerleşip avam ve havas boyun eğince, din sağlam temellere oturup binasından hiçbir şeyin zayıflamasından korkulmayınca haramlık neshedildi, kerahet veya evlaya muhalif olma durumu baki kaldı -muvaffak kılan Allah'tır-. Bütün bunlar, {وَالطَّيِّبَاتُ لِلطَّيِّبِينَ} ayetinde açıklaması geleceği üzere Müminlerin Annesi Âişe radıyallâhu anhâ'nın beraati için bir mukaddimedir; çünkü o, alemlerin en hayırlısının, en takvalısının ve en iffetlisinin eşidir ve hem kendisi hem de Safvân radıyallâhu anhümâ kendilerine atılan iftiradan uzak olup bunun zıddıyla meşhurdurlar. Nitekim şu sözde buna işaret vardır:
11678. Metin
«بقول النبي ﷺ: من يعذرني من رجل بلغ أذاه في أهلي، والله ما علمت على أهلي إلا خيراً، ولقد ذكروا رجلاً ما علمت عليه إلا خيراً»
«Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğunda: Ailem hakkındaki eziyeti bana kadar ulaşan bir adama karşı beni kim mazur görür? Vallahi ben ailem hakkında hayırdan başka bir şey bilmiş değilim. Bir adamın adını andılar ki, onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmiş değilim.»
11679. Metin
وفي رواية «ما علمت عليه من سوء قط، ولا دخل بيتي قط إلا وأنا حاضر» وبقول عائشة ﵂ عن صفوان ﵁: إنه قتل شهيداً في سبيل الله. وهذا سوى الآيات المصرحة والأعلام المفصحة، فهو {والطيبون} تلويح قبل بيان، وتصريح وإشارة بعد عبارة وتوضيح، ليجتمع في براءة الصديقة ﵂ دليلان عقليان شهوديان اكتنفا الدليل النقلي فكانا سوراً عليه، وحفظاً من تصويب طعن إليه، وفي ذلك من فخامة أمرها وعظيم قدرها ما لا يقدره حق قدره إلا الذي خصها به.
Bir rivayette: «Onun hakkında hiçbir kötülük bilmiş değilim; evime de ancak ben hazır iken girmiştir» [buyurmuştur]. Âişe radıyallâhu anhâ'nın Safvân radıyallâhu anh hakkında: 'O Allah yolunda şehit olarak öldürüldü' sözünde de [bu işaret vardır]. Bu, sarih ayetler ve apaçık deliller dışındaki husustur. Dolayısıyla {وَالطَّيِّبُونَ} “temiz erkekler de...”, açıklamadan önceki bir ima, ibare ve tavzihten sonraki bir sarahat ve işarettir ki, Sıddîka radıyallâhu anhâ'nın beraatinde naklî delili kuşatan iki aklî ve müşahedeye dayalı delil bir araya gelsin; ona bir sur olsun ve ona yönelecek bir ta'ndan korusun. Bunda, onun durumunun büyüklüğü ve yüce kadrine dair, kendisini bununla lütuflandıran Zât'tan başkasının hakkıyla takdir edemeyeceği dereceler vardır.
11680. Metin
ولما نفر سبحانه من نكاح من اتصف بالزنى من رجل أو امرأة، وبدأ - لأن نكاح المرأة للزاني مظنة لزناها - بتنفير الإناث بما يوهم جواز إطلاق الزنى عليهن بمجرد نكاح من علم زناه، وذلك بعد أن ابتدأ في حد الزنى بالأنثى أيضاً لأن زناها أكبر شراً، وأعظم فضيحة وضراً، عطف على ذلك تحريم القذف بما يوجب تعظيم الرغبة في الستر وصيانة الأعراض وإخفاء الفواحش، فقال ذاكراً الجمع لأن الحكم بإقامة الحد عليه
Yüce Allah, erkek veya kadın olsun zina vasfını taşıyanla evlenmekten nefret ettirip -kadının zani bir erkekle evlenmesi zinasına zemin teşkil edebileceğinden- zinası bilinen biriyle sadece evlenmekle kadınlara zina isnat edilmesinin caiz olduğu vehmini gidermek üzere kadınları nefret ettirmekle başlayınca -ki bu da zinasının kötülüğü daha büyük, rezaleti ve zararı daha vahim olduğundan zina haddinde de kadınla başlamasından sonradır-, bunun peşine örtünme arzusunu yüceltmeyi, ırzları korumayı ve çirkinlikleri gizlemeyi gerektiren kazf (zina iftirası) haramlığını atfetti. Hükmün topluluğa had uygulamak şeklinde zikredilmesi,
11681. Metin
يفهم إقامة الحد على الواحد من باب الأولى ولا إيهام فيه لأن الجمع إذا قوبل بالجمع أفهم التوزيع: {والذين يرمون} أي بالزنى {المحصنات} جمع محصنة، وهي هنا المسلمة الحرة المكلفة العفيفة، والمراد القذف بالزنى بما أرشد إليه السياق سابقاً ولاحقاً، ذكوراً كان الرامون أو إناثاً بما أفهمه الموصول، وخص الإناث وإن كان الحكم عاماً للرجال تنبيهاً على عظيم حق أم المؤمنين عائشة ﵂، ولأن الكلام في حقهن أشنع.
evleviyet yoluyla bir kişiye had uygulanmasını da ifade edeceğinden ve bunda bir kapalılık bulunmadığından -zira çoğul çoğulla karşılandığında dağılım ifade eder- çoğul kipiyle şöyle buyurdu: {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ} “Ve atanlar”; yani zina isnat edenler, {الْمُحْصَنَاتِ} “namuslu kadınlara”; 'muhsanât', 'muhsana' kelimesinin çoğuludur; burada kastedilen Müslüman, hür, mükellef ve iffetli kadındır. Önceki ve sonraki bağlamın gösterdiği üzere murat, zina iftirasında bulunmaktır; ismi mevsulün ifade ettiği üzere iftira atanlar erkek veya kadın olsun fark etmez. Hüküm erkekler için de genel olduğu halde, Müminlerin Annesi Âişe radıyallâhu anhâ'nın yüce hakkına dikkat çekmek ve kadınlar hakkında bu sözün daha çirkin olması sebebiyle kadınları tahsis etti.
11682. Metin
ولما كان إقدام المجترىء على القذف مع ما شرطه فيه لدرء الحد إرادة الستر - بعيداً، أشار إليه بأداة التراخي فقال: {ثم لم يأتوا} أي إلى الحاكم {بأربعة شهداء} ذكور {فاجلدوهم} أيها المؤمنون من الأئمة ونوابهم {ثمانين جلدة} لكل واحد منهم، لكل محصنة، إن لم يكن القاذف أصلاً، إن كانوا أحراراً، وحد العبد نصف ذلك لآية النساء {فعليهن نصف ما على المحصنات من العذاب} [النساء: ٢٥] فهذه الآية مخصوصة بتلك إذ لا فرق بين الذكر والأنثى ولا بين حد الزنى وحد القذف {ولا تقبلوا لهم} أي بعد قذفهم على هذا الوجه {شهادة}
İftiracının, örtme iradesiyle haddi düşürmek için koşulan şartlara rağmen kazfe cüret etmesi uzak bir ihtimal olduğundan, terâhî edatıyla ('sonra' manasına gelen sümme ile) buna işaret ederek şöyle buyurdu: {ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا} “sonra getiremezlerse”; yani hakime [getiremezlerse], {بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ} “dört şahit”; erkek [şahit], {فَاجْلِدُوهُمْ} “onlara hemen vurun”; ey yöneticiler ve onların vekilleri olan müminler, {ثَمَانِينَ جَلْدَةً} “seksen celde (kırbaç)”; her bir iffetli kadına karşılık her birine, şayet iftiracı asıl (baba/dede) değilse ve hür iseler. Kölenin haddi ise Nisâ Suresi'ndeki {فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِ} “onlara hür kadınlara verilen cezanın yarısı gerekir” [Nisâ: 25] ayetinden dolayı bunun yarısıdır. Dolayısıyla bu ayet onunla tahsis edilmiştir; zira erkekle kadın arasında, zina haddi ile kazf haddi arasında fark yoktur. {وَلَا تَقْبَلُوا لَهُمْ} “ve onların kabul etmeyin”; yani bu şekilde iftirada bulunduktan sonra onlar için,
11683. Metin
أي شهادة كانت {أبداً} للحكم بافترائهم، ومن ثبت افتراؤه سقط الوثوق بكلامه.
{شَهَادَةً أَبَدًا} “hiçbir şahitliğini ebediyen”; iftiracı olduklarına hükmedildiğinden dolayı hiçbir şahitliği [kabul etmeyin]. Zira iftirası sabit olanın sözüne güven düşer.
11684. Metin
ولما كان التقدير: فإنهم قد افتروا، عطف عليه تحذيراً من الإقدام عن غير تثبيت: {وأولئك} أي الذين تقدم ذمهم بالقذف فسفلت رتبتهم جداً {هم الفاسقون*} أي المحكوم بفسقهم الثابت لهم هذا الوصف وإن كان القاذف منهم محقاً في نفس الأمر.
Takdir 'Şüphesiz onlar iftira atmışlardır' şeklinde olduğundan, delilsiz cüret etmekten sakındırmak üzere buna atfederek şöyle buyurdu: {وَأُولَئِكَ} “İşte onlar”; yani iftira sebebiyle yerilip mertebeleri iyice alçalan kimseler, {هُمُ الْفَاسِقُونَ} “fâsıkların ta kendileridir”; yani iftiracı kendi nefsinde haklı bile olsa bu vasıf kendileri için sabit olup fasıklıklarına hükmedilenlerin ta kendileridir.
11685. Metin
ولما كان من أصل الشافعي ﵀ أن الاستثناء المتعقب للجمل المتواصلة المتعاطفة بالواو عائد إلى الجميع سواء كانت من جنس أو أكثر إلا إذا منعت قرينة، أعاد الاستثناء هنا إلى الفسق ورد الشهادة دون الحكم بالجلد، لأن من تمام التوبة الاستسلام للحد والاستحلال منه، ولقرينة كونه حق آدمي وهو لا يسقط بالتوبة، في قوله تعالى: {إلا الذين تابوا} أي رجعوا عما وقعوا فيه من القذف وغيره وندموا عليه وعزموا على أن لا يعودوا كما بين في البقرة في قوله تعالى {إلا الذين تابوا وأصلحوا وبينوا} [البقرة: ١٦٠] وأشار إلى أن الجلد لا يسقط بالتوبة بقوله مشيراً بإدخال الجار إلى أن قبولها لا يتوقف على استغراقها الزمان الآتي: {من بعد ذلك} أي الأمر الذي أوجب إبعادهم وهو الرمي
Şâfiî rahimehullâh'ın usulüne göre, 'vâv' ile birbirine bağlanan peş peşe cümlelerin ardından gelen istisnanın, bir karine engellemedikçe -ister aynı cinsten ister farklı cinsten olsun- hepsine döneceği kuralı bulunduğundan, buradaki istisnayı celde cezasına değil, fısk ve şahitliğin reddine döndürdü. Zira tövbenin kemali, had cezasına teslim olmak ve hak sahibinden helallik dilemektir; ayrıca bunun kul hakkı olması ve kul hakkının tövbe ile düşmemesi karinesi de vardır. Yüce Allah'ın şu buyruğunda olduğu gibi: {إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا} “Ancak tövbe edenler müstesna”; yani içine düştükleri kazf ve diğer günahlardan dönen, buna pişman olan ve bir daha yapmamaya azmedenler müstesna; nitekim Bakara Suresi'nde {إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا وَأَصْلَحُوا وَبَيَّنُوا} “Ancak tövbe edenler, [durumlarını] düzeltenler ve açıklayanlar müstesna” [Bakara: 160] buyruğunda açıklanmıştır. Harf-i cer dahil ederek tövbenin kabulünün gelecek zamanı tamamen kapsamasını beklemeye bağlı olmadığına işaretle, celdenin tövbe ile düşmeyeceğini şöyle belirtti: {مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ} “bundan sonra”; yani kendilerini uzaklaştırmayı gerektiren iftira
11686. Metin
والجلد، فإن التوبة لا تغير حكم الرامي في الجلد، وإنما تغيره في رد الشهادة وما تسببت عنه وهو الفسق، وأشار إلى شروط التوبة بقوله: {وأصلحوا} أي بعد التوبة بمضي مدة يظن بها حسن الحال، وهي سنة يعتبر بها حال التائب بالفصول الأربعة التي تكشف الطباع.
ve celde cezasından sonra [tövbe edenler]. Zira tövbe, iftira edenin celde cezasındaki hükmünü değiştirmez; ancak şahitliğinin reddi ve buna sebep olan fısk hükmünü değiştirir. Tövbenin şartlarına ise şöyle işaret etti: {وَأَصْلَحُوا} “ve [hallerini] düzeltenler”; yani tövbeden sonra durumlarının iyi olduğuna kanaat getirilecek bir sürenin geçmesiyle [düzeltenler]; bu da tövbe edenin halinin mizaçları açığa çıkaran dört mevsimle denendiği bir yıldır.
11687. Metin
ولما كان استثناؤهم من رد الشهادة والفسق، فكان التقدير: فاقبلوا شهادتهم ولا تصفوهم بالفسق، علله بقوله: {فإن الله} أي الذي له صفات الكمال {غفور} أي ستور لهم ما أقدموا عليه لرجوعهم عنه {رحيم*} أي يفعل بهم من الإكرام فعل الراحم بالمرحوم في قبول الشهادة.
İstisnaları şahitliğin reddi ve fısk hükmünden olduğundan, takdiri 'Artık onların şahitliğini kabul edin ve onları fıskla nitelemeyin' şeklinde olup bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {فَإِنَّ اللَّهَ} “Şüphesiz Allah”; yani kemal sıfatlarına sahip olan Allah, {غَفُورٌ} “Çok Bağışlayandır”; yani vazgeçtikleri için cüret ettikleri şeyi onlar adına örtendir, {رَحِيمٌ} “Çok Merhametlidir”; yani şahitliklerinin kabulü hususunda onlara merhamet edenin merhamet olunana ikramda bulunduğu gibi muamele edendir.
11688. Metin
ولما كان لفظ المحصنات عاماً للزوجات، وكان لهن حكم غير ما تقدم، أخرجهن بقوله: {والذين يرمون} أي بالزنى {أزواجهم} أي من المؤمنات الأحرار والإماء والكافرات {ولم يكن لهم} بذلك {شهداء إلا أنفسهم} وهذا يفهم أن الزوج إذا كان أحد الأربعة كفى، لكن يرد هذا المفهوم كونه حكاية واقعة لا شهود فيها، وقوله في الآية قبلها: {ثم لم يأتوا بأربعة شهداء} فإنه يقتضي كون الشهداء غير الرامي، ولعله استثناه من الشهداء لأن لعانه يكون بلفظ الشهادة، ومذهب الشافعي ﵁ أنه لا يقبل في ذلك على زوجته - قال ابن الرفعة في الكفاية: لأمرين: أحدهما أن الزنى تعرض لمحل حق
'İffetli kadınlar' lafzı eşleri de kapsadığından ve eşler için yukarıda geçenden farklı bir hüküm bulunduğundan, onları şu buyruğuyla istisna etti: {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ} “Ve atanlar”; yani zina isnat edenler, {أَزْوَاجَهُمْ} “eşlerine”; yani hür, cariye veya kâfir mümin kadınlardan olan eşlerine, {وَلَمْ يَكُنْ لَهُمْ} “ve kendilerinin bulunmayanlar”; bu hususta, {شُهَدَاءُ إِلَّا أَنْفُسُهُمْ} “kendilerinden başka şahitleri”. Bu ifade, kocanın dört şahitten biri olması halinde yeteceği hissini verse de bu mefhum, olayın şahitsiz bir vaka aktarımı olmasıyla ve bir önceki ayetteki {ثُمَّ لَمْ يَأْتُوا بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ} “sonra dört şahit getiremezlerse” buyruğunun şahitlerin iftira atanın dışındakiler olmasını gerektirmesiyle reddedilir. Kendi lianı şahitlik lafzıyla olduğu için belki de onu şahitlerden istisna kılmıştır. Şâfiî radıyallâhu anh'ın mezhebine göre bu hususta karısı aleyhindeki şahitliği kabul edilmez. İbnü'r-Rif'a el-Kifâye'de şöyle demiştir: İki sebepten ötürüdür: Birincisi, zinanın kocanın hak mahalline taalluk etmesidir;
11689. Metin
الزوج، فإن الزاني مستمتع بالمنافع المستحقة له، فشهادته في صفتها تتضمن إثبات جناية الغير على ما هو مستحق له فلم تسمع، كما إذا شهد أنه جنى على عبده، والثاني أن من شهد بزنى زوجته فنفس شهادته تدل على إظهار العداوة، لأن زناها يوغر صدره بتلطيخ فراشه وإدخال العار عليه وعلى ولده، وهو أبلغ في العداوة من مؤلم الضرب وفاحش السب، قال القاضي الحسين: وإلى هذه العلة أشار الشافعي ﵀ وهي التي حكاها القاضي أبو الطيب في باب حد قاطع الطريق عن الشيخ أبي حامد. {فشهادة أحدهم} أي على من رماها {أربع شهادات} من خمس في مقابلة أربعة شهداء {بالله} أي مقرونة بهذا الاسم الكريم الأعظم الموجب لاستحضار جميع صفات الجلال والجمال {إنه لمن الصادقين*} أي فيما قذفها به {والخامسة أن لعنت الله} أي الملك الأعظم {عليه} أي هذا القاذف نفسه {إن كان من الكاذبين*} فيما رماها به، ولأجل قطعه بهذه الأيمان الغليظة بصدقه وحكم الله بخلاصه انتفى عنه الولد، فلزم من نفيه الفرقة المؤبدة من غير لفظ لعدم صلاحيتها أن تكون فراشاً له، لأن الولد للفراش، ولا يصح
çünkü zani, kocaya ait hak olan menfaatlerden faydalanmaktadır; dolayısıyla onun bu sıfattaki şahitliği, başkasının kendi hakkına tecavüz ettiğini ispatlamayı içerir, bu yüzden dinlenmez; tıpkı kölesine tecavüz edildiğine şahitlik etmesi gibi. İkincisi, karısının zinasına şahitlik eden kimsenin şahitliğinin bizzat kendisi düşmanlığı açığa vurduğunu gösterir; çünkü karısının zinası yatağını kirletmek, kendisine ve çocuğuna ar getirmek suretiyle kalbini öfkeyle doldurur; bu da acı veren bir dayaktan veya çirkin bir sövgüden daha ileri bir düşmanlıktır. Kâdı Hüseyin dedi ki: Şâfiî rahimehullâh bu illete işaret etmiştir ve Kâdı Ebü't-Tayyib'in yol kesici haddi bahsinde Şeyh Ebû Hâmid'den aktardığı illet de budur. {فَشَهَادَةُ أَحَدِهِمْ} “onlardan her birinin şahitliği”; yani iftirada bulunduğu kadın aleyhine, {أَرْبَعُ شَهَادَاتٍ} “dört şahitliktir”; dört şahide karşılık beş şahadetten dördü, {بِاللَّهِ} “Allah adına”; yani bütün celal ve cemal sıfatlarını hatırlamayı gerektiren bu yüce ve kerim isimle birlikte, {إِنَّهُ لَمِنَ الصَّادِقِينَ} “kendisinin kesinlikle doğru söyleyenlerden olduğuna”; yani ona isnat ettiği şeyde. {وَالْخَامِسَةُ أَنَّ لَعْنَتَ اللَّهِ} “Beşincisi de Allah'ın lânetinin”; yani en yüce Hükümran'ın lanetinin, {عَلَيْهِ} “kendi üzerine olmasıdır”; yani bizzat bu iftira edenin üzerine, {إِنْ كَانَ مِنَ الْكَاذِبِينَ} “eğer yalan söyleyenlerden ise”; ona isnat ettiği şeyde. Kendisinin doğruluğuna dair bu ağır yeminleri kesin bir şekilde etmesi ve Allah'ın onun kurtuluşuna hükmetmesi sebebiyle çocuk ondan nefyedilir. Çocuğun nefyedilmesinden dolayı, kadının artık onun için meşru bir yatak (eş) olmaya elverişliliği kalmadığından ötürü herhangi bir lafız olmaksızın ebedi ayrılık gerekir; çünkü çocuk yatağa aittir. Lian da ancak
11690. Metin
اللعان إلا عند حاكم، ولا يخفى ما في هذا من الإبعاد عن القذف بوجوب مزيد الاحتياط، لما في ذلك من التكرير والاقتران بالاسم الأعظم، والجمع بين الإثبات وما يتضمن النفي، والدعاء باللعن المباعد لصفة المؤمن، فإذا فعل الزوج ذلك سقط عنه العذاب بحد القذف وأوجبه على المقذوفة، فلذلك قال تعالى: {ويدرؤا} أي يدفع {عنها} أي المقذوفة {العذاب} أي المعهود، وهو الحد الذي أوجبه عليها ما تقدم من شهادة الزوج {أن تشهد أربع شهادات} من خمس {بالله} الذي له جميع الأسماء الحسنى والصفات العلى كما تقدم في الزوج {إنه لمن الكاذبين*} فيما قاله عنها {والخامسة} من الشهادات {أن غضب الله} الذي له الأمر كله فلا كفوء له {عليها} وهو أبلغ من اللعن الذي هو الطرد، لأنه قد يكون بسبب غير الغضب، وسبب التغليظ عليها الحث على اعترافها بالحق لما يعضد الزوج من القرينة من أنه لا يتجشم فضيحة أهله المستلزم لفضيحته إلا وهو صادق، ولأنها مادة الفساد، وهاتكة الحجاب، وخالطة الأنساب {إن كان} أي كوناً راسخاً {من الصادقين*} أي فيما رماها به؛ روى البخاري في التفسير وغيره عن ابن عباس وغيره ﵃
bir hakimin huzurunda sahih olur. Bunda tekrar, İsm-i A'zam ile birlikte zikredilme, ispat ile nefyin içerdiği şeylerin bir araya getirilmesi ve mümin vasfından uzaklaştıran lanet dileme sebebiyle kazften uzak durmaya ve son derece ihtiyatlı olmaya dair ne büyük bir teşvik olduğu açıktır. Koca bunu yaptığında kazf haddi cezası kendisinden düşer ve iftira edilen kadına vacip olur. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurdu: {وَيَدْرَأُ} “ve savar”; yani defeder, {عَنْهَا} “ondan”; yani iftira edilen kadından, {الْعَذَابَ} “o cezayı”; yani bilinen cezayı ki o da kocanın önceki şahitliğinin kadına vacip kıldığı had cezasıdır, {أَنْ تَشْهَدَ أَرْبَعَ شَهَادَاتٍ} “dört şahitlik yapması”; beş şahadetten dördünü [yapması], {بِاللَّهِ} “Allah adına”; kocada geçtiği üzere bütün güzel isimlerin ve yüce sıfatların sahibi olan Allah adına, {إِنَّهُ لَمِنَ الْكَاذِبِينَ} “onun kesinlikle yalancılardan olduğuna”; kendisi hakkında söylediği şeyde. Şahitliklerden {وَالْخَامِسَةَ} “beşincisi de”; {أَنَّ غَضَبَ اللَّهِ} “Allah'ın gazabının”; bütün emirlerin sahibi olup hiçbir dengi bulunmayan Allah'ın gazabının, {عَلَيْهَا} “kendi üzerine olmasıdır”; bu, kovulma anlamına gelen lanetten daha ağırdır; çünkü lanet bazen gazap dışındaki bir sebepten de olabilir. Kadına yönelik bu ağırlaştırmanın sebebi, doğruyu itiraf etmesini sağlamaktır; zira kocanın rezil olmasını gerektiren ailesinin rezilliğine ancak doğru söylediğinde katlanacağı karinesi kocayı desteklemektedir; ayrıca kadının fesadın kaynağı olması, iffet perdesini yırtması ve nesepleri karıştırmasıdır; {إِنْ كَانَ} “eğer ise”; yani köklü bir biçimde [ise], {مِنَ الصَّادِقِينَ} “doğru söyleyenlerden”; ona isnat ettiği şeyde. Buhârî Tefsir ve diğer bölümlerde İbn Abbâs ve diğerlerinden radıyallâhu anhüm şöyle rivayet etmiştir:
11691. Metin
«أن
«Şöyle ki:
11692. Metin
هلال بن أمية ﵁ قذف امرأته عند النبي ﷺ بشريك بن سحماء ﵁ فقال النبي ﷺ:» البينة وإلا حداً في ظهرك «، قال يا رسول الله! إذا رأى أحدنا على امرأته رجلاً ينطلق يلتمس البينة؟ فجعل النبي ﷺ يقول: البينة وإلا حداً في ظهرك، فقال هلال: والذي بعثك بالحق! إني لصادق، ولينزلن الله ما يبرىء ظهري من الحد، فنزل جبريل ﵇ وأنزل عليه {والذين يرمون أزواجهم} فقرأ حتى بلغ {إن كان من الصادقين} فانصرف النبي صلى الله صلى عليه وسلم فأرسل إليهما، فجاء هلال فشهد والنبي ﷺ يقول:» إن الله يعلم أن أحدكما كاذب، فهل منكما تائب؟ «ثم قامت فشهدت، فلما كانت عند الخامسة وقفوها وقالوا: إنها موجبة، فتلكأت ونكصت حتى ظننا أنها ترجع، ثم قالت: لا أفضح قومي سائر اليوم. فمضت، وقال النبي ﷺ:» أبصروها فإن جاءت به أكحل العينين سابغ الأليتين خدلج الساقين فهو لشريك بن سحماء «، فجاءت به كذلك، فقال النبي ﷺ: لولا ما مضى من كتاب الله لكان لي ولها شأن» وقد روى البخاري أيضاً عن سهل بن سعد ﵁ أن سبب نزولها قصة مثل هذه لعويمر، وقد تقدم أنه لا يمتنع أن يكون للآية الواحدة عدة أسباب
Hilâl b. Ümeyye radıyallâhu anh, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzurunda karısına Şerîk b. Sahmâ radıyallâhu anh ile zina iftirasında bulundu. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Ya delil getirirsin ya da sırtına had vurulur' buyurdu. Hilâl: 'Ey Allah'ın Resulü! Birimiz karısının üzerinde bir adam gördüğünde gidip delil mi arayacak?' dedi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise: 'Ya delil ya da sırtına had' buyurmaya devam etti. Hilâl: 'Seni hak ile gönderene yemin olsun ki ben kesinlikle doğru söylüyorum ve Allah sırtımı had cezasından kurtaracak şeyi mutlaka indirecektir' dedi. Bunun üzerine Cibrîl aleyhisselâm indi ve ona {وَالَّذِينَ يَرْمُونَ أَزْوَاجَهُمْ} ayetini indirdi; {إِنْ كَانَ مِنَ الصَّادِقِينَ} kısmına kadar okudu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem dönüp ikisine haber gönderdi. Hilâl gelip şahitlik etti, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise: 'Şüphesiz Allah birinizin yalancı olduğunu biliyor; içinizde tövbe eden var mı?' buyuruyordu. Sonra kadın kalkıp şahitlik etti; beşinciye gelince onu durdurdular ve: 'Bu [lanet/gazap] azabı gerektiricidir' dediler. Kadın duraksadı ve geri çekildi, öyle ki vazgeçeceğini sandık; sonra: 'Kavmimi günün geri kalanında rezil etmeyeceğim' dedi ve devam etti. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Kadını gözetleyin; eğer gözleri sürmeli, kalçaları dolgun, bacakları etli bir çocuk doğurursa o Şerîk b. Sahmâ'nındır' buyurdu. Kadın çocuğu aynen öyle doğurdu. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Allah'ın kitabından geçmiş olan [hüküm] olmasaydı, benimle onun arasında yapılacak iş vardı' buyurdu.» Buhârî ayrıca Sehl b. Sa'd radıyallâhu anh'tan, nüzul sebebinin Uveymir'e ait buna benzer bir kıssa olduğunu da rivayet etmiştir. Bir ayetin birden fazla sebebinin bulunmasının
11693. Metin
معاً أو متفرقة.
birlikte veya ayrı zamanlarda olmasının imkansız olmadığı daha önce geçmişti.
11694. Metin
ولما حرم الله سبحانه بهذه الجمل الأعراض والأنساب، فصان بذلك الدماء والأموال، علم أن التقدير: فلولا أنه سبحانه خير الغافرين وخير الراحمين، لما فعل بكم ذلك، ولفضح المذنبين، وأظهر سرائر المستخفين، ففسد النظام، وأطبقتم على التهاون بالأحكام، فعطف على هذا الذي علم تقديره قوله: {ولولا فضل الله} أي بما له من الكرم والجمال، والاتصاف بصفات الكمال {عليكم ورحمته} أي بكم {وأن الله} أي الذي أحاط بكل شيء علماً وقدرة {تواب} أي رجاع بالعصاة إليه {حكيم*} يحكم الأمور فيمنعها من الفساد بما يعلم من عواقب الأمور، لفضح كل عاص، ولم يوجب أربعة شهداء ستراً لكم، ولأمر بعقوبته بما توجبه معصيته، ففسد نظامكم، واختل نقضكم وإبرامكم، ونحو ذلك مما لا يبلغ وصفه، فتذهب النفس فيه كل مذهب، فهو كما قالوا: رب مسكوت عنه أبلغ من منطوق به، ثم علل ما اقتضته {لولا} من نحو: ولكنه لم يفعل ذلك إفضالا عليكم ورحمة لكم، بقوله على وجه التأكيد لما عرف من حال كثير ممن غضب لله ولرسوله من إرادة العقوبة للآفكين بضرب الأعناق، منبهاً لهم على أن ذلك يجر إلى مفسدة كبيرة: {إن الذين جاءو بالإفك}
Yüce Allah bu cümlelerle ırzları ve nesepleri dokunulmaz kılıp böylece canları ve malları muhafaza buyurunca anlaşıldı ki takdir şöyledir: Eğer O, bağışlayanların en hayırlısı ve merhametlilerin en hayırlısı olmasaydı, size böyle muamele etmez, günahkarları rezil eder ve gizlenenlerin sırlarını açığa çıkarırdı; düzen bozulur ve hükümleri hafife alma konusunda birleşirdiniz. Takdiri bilinen bu anlama şu buyruğunu atfetti: {وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ} “Eğer Allah'ın lütfu olmasaydı”; yani keremi, cemali ve kemal sıfatlarıyla muttasıf oluşuyla [lütfu olmasaydı], {عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ} “ve O'nun rahmeti üzerinizde [olmasaydı]”; yani size olan merhameti, {وَأَنَّ اللَّهَ} “ve şüphesiz Allah'ın”; yani ilim ve kudretiyle her şeyi kuşatan Allah'ın, {تَوَّابٌ} “tövbeleri çokça kabul eden”; yani günahkarları Kendisine döndüren, {حَكِيمٌ} “Hikmet Sahibi olduğu [olmasaydı]”; işlerin akıbetlerini bildiği için onları fesattan koruyacak şekilde sağlam kılan [olmasaydı], her günahkarı rezil eder, sizi örtmek için dört şahidi şart koşmaz ve günahının gerektirdiği ceza ile cezalandırılmasını emrederdi; böylece düzeniniz bozulur, kurup bozduğunuz her şey altüst olur ve nitelenemeyecek derecede durumlar ortaya çıkardı; nefisler de her türlü kötü zanna kapılırdı. Nitekim denildiği gibi: 'Nice susulan söz vardır ki konuşulan sözden daha beliğdir.' Sonra 'levlâ'nın gerektirdiği 'Fakat size bir lütuf ve merhamet olarak böyle yapmadı' mealindeki manayı, Allah ve Resulü için öfkelenip iftiracıların boyunlarını vurarak cezalandırılmasını isteyen birçok kimsenin durumundan bilindiği üzere tekitli bir şekilde gerekçelendirerek ve bunun büyük bir fitneye yol açacağına dikkat çekerek şöyle buyurdu: {إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالْإِفْكِ} “O iftirayı getirenler”;
11695. Metin
أي أسوأ الكذب لأنه القول المصروف عن مدلوله إلى ضده، المقلوب عن وجهه إلى قفاه، وعرّف زيادة تبشيع له في هذا المقام، حتى كأنه لا إفك إلا هو لأنه في حق أم المؤمنين عائشة ﵂ وهي من أحق الناس بالمدحة لما كانت عليه من الحصانة والشرف والعفة والكرم، فمن رماها بسوء فقد قلب الأمر عن أحسن وجوهه إلى أقبح أقفائه، وترك تسميتها تنزيهاً لها عن هذا المقام، إبعاداً لمصون جانبها العلي عن هذا المرام {عصبة} أي جماعة أقلهم عشرة وأكثرهم أربعون، فهم لكونهم عصبة يحمى بعضهم لبعض فيشتد أمرهم، لأن مدار مادة «عصب» على الشدة، وهم مع ذلك {منكم} أي ممن يعد عندكم في عداد المسلمين، فلو فضحهم الله في جميع ما أسروه وأعلنوه، وأمركم بأن تعاقبوهم بما يستحقون على ذلك، لفسدت ذات البين، بحمايتهم لأنفسهم وهم كثير، وتعصّب أودّائهم لهم، إلا بأمر خارق يعصم به من ذلك كما كشفت عنه التجربة حين خطب النبي ﷺ وقال:
yani yalanın en kötüsünü [getirenler]; çünkü ifk, asıl manasından zıddına çevrilmiş, yüzü arkasına döndürülmüş sözdür. Bu makamda çirkinliğini artırmak için harf-i tarifle belirlilik kazandırılmıştır; öyle ki sanki ondan başka ifk yok gibidir; zira iffet, şeref, namus ve kerem üzere bulunmasından dolayı övgüye insanların en layık olanlarından biri olan Müminlerin Annesi Âişe radıyallâhu anhâ'nın hakkındadır. Ona kötülük isnat eden kimse, işi en güzel yüzünden en çirkin arkasına çevirmiştir. Onun yüce şanını bu makamdan tenzih etmek ve korunmuş yüce makamını bu iftiradan uzak tutmak için adını açıkça zikretmemiştir. {عُصْبَةٌ} “bir gruptur”; yani en azı on, en çoğu kırk kişi olan bir topluluktur. Onlar bir asabe (grup) olduklarından birbirlerini korurlar ve durumları şiddetlenir; çünkü 'asabe' kökünün esası şiddet ve bağlılık üzerinedir. Bununla birlikte onlar {مِنْكُمْ} “içinizdendir”; yani sizin nezdinizde Müslümanlardan sayılan kimselerdendir. Şayet Allah onların gizledikleri ve açığa vurdukları her şeyi ifşa etseydi ve hak ettikleri şekilde onları cezalandırmanızı emretseydi, çok sayıda oldukları için kendilerini savunmaları ve dostlarının onlara taassup göstermesi sebebiyle aranızdaki bağlar bozulurdu; meğerki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hutbe okuyup:
11696. Metin
«من يعذرني من رجل بلغ أذاه في أهلي» حين كادوا يقتتلون لولا أن سكنهم
«Ailem hakkındaki eziyeti bana kadar ulaşan adama karşı beni kim mazur görür?» buyurduğunda ve Peygamber
11697. Metin
النبي صلى الله عليه سلم، فالله سبحانه برحمته بكم يمنع من كيدهم ببيان كذبهم، وبحكمته يستر عليهم ويخيفهم، لتنحسم مادة مكرهم، وتنقطع أسباب ضرهم.
sallallâhu aleyhi ve sellem onları yatıştırmasaydı neredeyse birbirleriyle savaşacakları tecrübeyle ortaya çıktığı gibi harikulade bir durumla bundan korunmuş olunsun. Yüce Allah size olan rahmetiyle, onların yalanlarını ortaya koyarak tuzaklarına engel olmakta; hikmetiyle de hilelerinin kaynağını kurutmak ve zararlarının sebeplerini kesmek için onları örtmekte ve korkutmaktadır.
11698. Metin
ولما كان هذا مقتضياً للاهتمام بشأنهم، أتبعه قوله، تحقيراً لأمرهم مخاطباً للخلص وخصوصاً النبي ﷺ وأبو بكر وعائشة وأمها وصفوان بن المعطل ﵃: {لا تحسبوه} أي الإفك {شراً لكم} أيها المؤمنون بأن يصدقه أحد أو تنشأ عنه فتنة {بل هو خير لكم} بثبوت البراءة الموجبة للفخر الذي لا يلحق، بتلاوتها على مر الدهور بألسنة من لا يحصى من العباد، في أكثر البلاد، وتسلية الرسول ﷺ والصديقين بذلك، مع الثواب الجزيل، بالصبر على مرارة هذا القيل، وثبوت إعجاز القرآن بعد أعجازه بالبلاغة بصدقه في صيانة من أثنى عليها في ذلك الدهر الطويل، الذي عاشته مع رسول الله ﷺ وبعده إلى أن ماتت رضي الله تعالى عنها أتقى الناس ديانة، وأظهرهم صيانة، وأنقاهم عرضاً، وأطهرهم نفساً، فهو لسان صدق في الدنيا، ورفعة منازل في الآخرة إلى غير
Bu durum onların meselesine önem vermeyi gerektirdiğinden, onların durumunu küçümseyerek samimi müminlere, özellikle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e, Ebû Bekr'e, Âişe'ye, annesine ve Safvân b. Muattal'a radıyallâhu anhüm hitap eden şu buyruğunu ekledi: {لَا تَحْسَبُوهُ} “Onu sanmayın”; yani iftirayı, {شَرًّا لَكُمْ} “sizin için bir şer”; ey müminler, birinin buna inanması veya bundan bir fitne doğması açısından [şer sanmayın]; {بَلْ هُوَ خَيْرٌ لَكُمْ} “aksine o, sizin için bir hayırdır”; çağlar boyunca sayılamayacak kadar çok kulun diliyle, beldelerin çoğunda okunmasıyla eşi bulunmaz bir iftiharı gerektiren beraatin sabit olmasıyla, bu acı dedikoduya sabretmekle kazanılan bol sevapla birlikte Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ve sıddîkların teselli bulmasıyla ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte ve vefatından sonra vefat edene kadar yaşadığı o uzun ömür boyunca hakkında övgüde bulunulan hanımı korumadaki doğruluğuyla -ki o radıyallâhu teâlâ anhâ dindarlıkça insanların en takvalısı, iffetçe en belirgini, namusça en temizi ve nefisçe en pak olanı olarak vefat etmiştir- belağatındaki mucizeliğinden sonra Kur'an'ın mucizeliğinin sabit olmasıyla [hayırdır]. Bu, dünyada doğru bir lisan, ahirette yüce dereceler ve
11699. Metin
ذلك من الحكم، التي رتبها بارىء النسم، من الفوائد الدينية والأحكام والآداب.
insanları Yaratan'ın dini faydalardan, hükümlerden ve edeplerden takdir ettiği diğer hikmetlerdir.
11700. Metin
ولما كان لا شفاء لغيظ الإنسان أعظم من انتصار الملك الديان له، علل ذلك بقوله: {لكل امرئ منهم} أي الآفكين {ما} أي جزاء ما {اكتسب} بخوضه فيه {من الإثم} الموجب لشقائه، وصيغة الافتعال من «كسب» تستعمل في الذنب إشارة إلى أن الإثم يرتب على ما حصل فيه تصميم وعزم قوي صدقه العمل بما فيه من الجد والنشاط، وتجرد في الخير إشارة إبى أن الثواب يكتب بمجرد فعل الخير بل ونيته {والذي تولى كبره} أي معظمه بإشاعته والمجاهرة به {منهم له} بما يخصه لإمعانه في الأذى {عذاب عظيم*} أي أعظم من عذاب الباقين، لأنهم لم يقولوا شيئاً إلا كان عليه مثل وزره من غير أن ينقص من أوزارهم شيئاَ، وقصه الإفك معروفة في الصحيح والسنن وغيرها شهيرة جداً، وذلك أن النبي ﷺ غزا بني المصطلق بعد ما أنزلت آية الحجاب، وكانت معه الصديقة بنت الصديق زوجته أم المؤمنين عائشة رضي الله تعالى عنها تحمل هودج لها، فافتقدت عقداً لها ليلة فرجعت إلى الموضع الذي تخلت
İnsanın öfkesine, Deyyân olan Hükümran'ın onun adına intikam almasından daha büyük bir şifa olmadığından, bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {لِكُلِّ امْرِئٍ مِنْهُمْ} “Onlardan her bir kişi için”; yani o iftiracılardan her biri için, {مَا اكْتَسَبَ} “kazandığı vardır”; yani içine dalması sebebiyle elde ettiği ceza [vardır], {مِنَ الْإِثْمِ} “günahtan”; bedbahtlığını gerektiren [günahtan]. 'Kesebe' kökünden ifti'âl kalıbı günah hakkında kullanılır; bu da günahın, azim ve güçlü bir kararlılıkla gerçekleşip amel ile doğrulanan çaba ve gayret neticesinde terettüp ettiğine; hayırda ise yalın (mücerred) kiple kullanılarak sevabın sadece hayır işlemekle hatta niyet etmekle yazıldığına işarettir. {وَالَّذِي تَوَلَّى كِبْرَهُ} “Onun büyüğünü üstlenen kimse ise”; yani onu yayıp alenileştirerek en büyük kısmını üstlenen, {مِنْهُمْ لَهُ} “onlardan, onun için vardır”; eziyette ileri gitmesi sebebiyle kendisine has olarak, {عَذَابٌ عَظِيمٌ} “büyük bir azap”; yani diğerlerinin azabından daha büyük bir azap [vardır]. Çünkü onlar hiçbir şey söylememişlerdir ki, onların günahlarından hiçbir şey eksilmeksizin aynısı onun üzerine de yazılmış olmasın. İfk kıssası Sahîh'te, Sünen'de ve diğer kaynaklarda çok meşhur ve bilinendir: Şöyle ki, hicap ayeti indikten sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Benî Mustalık gazvesine çıkmıştı. Eşi Müminlerin Annesi Sıddîka bint es-Sıddîk Âişe radıyallâhu teâlâ anhâ da yanındaydı, bir hevdic içinde taşınıyordu. Bir gece gerdanlığını kaybetti ve ihtiyacını giderdiği yere
11701. Metin
فيه فالتمسته، فرحل النبي ﷺ وحمل جمالوها هودجها وهم يظنونها فيه، فلما رجعت فلم تجد أحداً اضطجعت مكان هودجها رجاء أن يعلموا بها فيرجعوا، وكان صفوان بن المعطل السلمي ثم الذكواني ﵁ قد عرس من وراء الجيش، فأصبح في مكانهم، فلما رآها وكان يراها قبل الحجاب استرجع وأناخ راحلته فوطىء على يدها، ولم يتكلم بكلمة غير استرجاعه، فركبت أم المؤمنين ﵂، ثم أقبل بها حتى لحق بالجيش وهم نزول في نصف النهار، فتكلم أهل الإفك فيهما ﵄، وكان من سمي منهم عبد الله بن أبي المنافق، وزيد بن رفاعة، ومسطح بن أثاثة، وحمنة بنت جحش وحسان بن ثابت، قال عروة بن الزبير: في ناس آخرين لا علم لي بهم غير أنهم عصبة كما قال تعالى. وهكذا ذكروا حسان منهم وأنا والله لا أظن به أصلاً وإن جاءت تسميته في الصحيح فقد يخطىء الثقة لأسباب لا تحصى، كما يعرف ذلك من مارس نقد الأخبار، وكيف يظن به ذلك ولا شغل له إلا مدح النبي ﷺ والمدافعة عنه والذم لأعدائه وقد شهد رسول الله ﷺ أن جبريل ﵇ معه، فأقسم بالله أن الذي أيده بجبريل ما كان
onu aramak için geri döndü. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hareket etti; devecileri hevdicini onun içinde olduğunu zannederek yüklediler. Geri döndüğünde kimseyi bulamayınca, kendisini fark edip geri dönerler umuduyla hevdicinin yerine uzandı. Safvân b. Muattal es-Sülemî sonra ez-Zekvânî radıyallâhu anh ordunun gerisinde konaklamıştı; sabahleyin onların bulunduğu yere ulaştı. Onu görünce -ki hicaptan önce onu görmüştü- istircâda bulundu (innâ lillâh dedi) ve devesini ıhdırıp eline bastı; istircâ dışında tek bir kelime bile konuşmadı. Müminlerin Annesi radıyallâhu anhâ bindi; sonra Safvân onu çekerek gün ortasında konaklamış olan orduya ulaştırdı. Bunun üzerine ifk ehli onlar radıyallâhu anhümâ hakkında dedikoduya başladı. Adı anılanlardan münâfık Abdullah b. Übey, Zeyd b. Rıfâa, Mıstah b. Üsâse, Hamne bint Cahş ve Hassân b. Sâbit vardı. Urve b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: 'Yüce Allah'ın buyurduğu gibi bir grup olmaları dışında haklarında bilgim olmayan başka kimseler de vardı.' Hassân'ı da onlardan zikretmişlerdir; fakat vallahi Sahîh'te adı geçse bile ben onun hakkında kesinlikle bunu düşünmem; zira haber tenkidiyle uğraşanların bildiği üzere güvenilir ravi sayılamayacak sebeplerden ötürü hata edebilir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i övmek, onu savunmak ve düşmanlarını yermekten başka bir meşgalesi olmayan ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in Cibrîl aleyhisselâm'ın onunla beraber olduğuna şahitlik ettiği biri hakkında böyle bir şey nasıl düşünülebilir! Allah'a yemin ederim ki, kendisini Cibrîl ile destekleyen Zât, onu [böyle bir şeye düşürmüş] olamaz.
11702. Metin
ليكله إلى نفسه في مثل هذه الواقعة، وقد سبقني إلى الذب عنه الحافظ عماد الدين بن كثير الدمشقي ﵀ وكيف لا ينافح عنه وهو القائل:
böyle bir hadisede onu kendi haline bırakacak değildi. Onu savunma hususunda Hâfız İmâdüddin İbn Kesîr ed-Dımaşkî rahimehullâh benden önce davranmıştır. O şöyle derken nasıl savunulmasın ki:
11703. Metin
فإن أبي ووالده وعرضي ... لعرض محمد منكم وقاء
Şüphesiz babam, onun babası ve benim ırzım ... Muhammed'in ırzı için sizden koruyan bir kalkandır.
11704. Metin
وهو القائل يمدح عائشة ﵂ ويكذب من نقل عنه ذلك:
Âişe radıyallâhu anhâ'yı överek ve kendisinden bunu nakledenleri yalanlayarak şöyle diyen de odur:
11705. Metin
حصان رزان ما تزنُّ بريبة ... وتصبح غرثى من لحوم الغوافل
İffetli ve ağırbaşlıdır, hiçbir şüpheyle itham olunmaz ... Gafil kadınların etlerini yemekten (gıybetten) uzak ve aç olarak sabahlara çıkar.
11706. Metin
حليلة خير الناس ديناً ومنصباً ... نبي الهدى والمكرمات الفواضل
Din ve makam bakımından insanların en hayırlısının helalidir ... Hidayet peygamberinin ve üstün faziletlerin [sahibinin].
11707. Metin
عقيلة حي من لؤي بن غالب ... كرام المساعي مجدها غير زائل
Lüey b. Gâlib kabilesinin en seçkin hanımıdır ... Gayretleri şerefli, şanı ve şerefi asla zeval bulmaz.
11708. Metin
مهذبة قد طيب الله خيمها ... وطهرها من كل شين وباطل
Terbiyelidir, Allah onun ahlakını güzelleştirmiştir ... Ve onu her türlü kusurdan ve batıldan tertemiz kılmıştır.
11709. Metin
فإن كان ما بلغت عني قلته ... فلا رفعت سوطي إليّ أناملي
Şayet hakkımda sana ulaştırılan o sözü ben söylemişsem ... Parmaklarım bana doğru kamçımı hiç kaldırmasın!
11710. Metin
وكيف وودي ما حييت ونصرتي ... لآل رسول الله زين المحافل
Bu nasıl olur ki; yaşadığım müddetçe sevgim ve desteğim ... Meclislerin ziyneti olan Resûlullah'ın ehl-i beytinedir.
11711. Metin
له رتب عال على الناس فضلها ... تقاصر عنها سورة المتطاول
Onun insanlar üzerinde üstün, yüce mertebeleri vardır ... Ona yetişmek isteyenin hamlesi onun yanında pek kısa kalır.
11712. Metin
وقال الحافظ أبو عمر بن عبد البر في الاستيعاب: وأنكر قوم أن يكون حسان خاض في الإفك وجلد فيه ورووا عن عائشة رضي الله عنها
Hâfız Ebû Ömer b. Abdilberr el-İstîâb'da şöyle demiştir: 'Bir topluluk Hassân'ın ifk hadisesine karıştığını ve bu sebeple had cezasına çarptırıldığını inkâr etmiş ve Âişe radıyallâhu anhâ'dan
11713. Metin
أنها برأته من ذلك - انتهى. واستمر أهل الإفك في هذا أكثر من شهر، والله تعالى عالم بما يقولون، وأن قولهم يكاد يقطع أكباد أحب خلقه إليه، وهو قادر على تكذيبهم عند أول ما خاضوا فيه، ولكنه سبحانه أراد لناس رفعة الدرجات، ولآخرين الهلاك، فيا لله ما لقي النبي صلى عليه وسلم والصديق وآله ﵃ وكل من أحبهم وهم خير الناس، والله ﷾ يملي للآفكين ويمهلهم، وكأن الحال لعمري كما قال أبو تمام الطائي في قصيدة:
onun bundan beri olduğunu rivayet etmişlerdir.' -İktibas sonu-. İfk ehli bu dedikoduya bir aydan fazla devam etti. Yüce Allah ise onların söylediklerini ve bu sözlerinin mahlukatı içinde kendisine en sevimli olan zatın yüreğini neredeyse parçalayacağını çok iyi biliyordu. O, bu dedikoduya ilk daldıkları anda onları yalanlamaya kadirdi; ancak şanı yüce olan Allah birtakım insanların derecelerini yükseltmeyi, diğer birtakımlarının ise helakini diledi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in, Sıddîk'ın ve onun ailesinin radıyallâhu anhüm ve onları seven herkesin -ki onlar insanların en hayırlılarıdır- çektiklerine hayret doğrusu! Allah celle ve alâ ise iftira edenlerin mühletini uzatıyor ve onlara süre tanıyordu. Ömrüme andolsun ki durum tıpkı Ebû Temmâm et-Tâî'nin bir kasidesinde söylediği gibiydi:
11714. Metin
كذا فليجل الخطب وليفدح الأمر ... فليس لعين لم يفض ماؤها عذر
Böylece hadise büyüsün ve iş ağırlaşsın ... Çünkü suyu coşup taşmayan hiçbir gözün mazereti yoktur.
11715. Metin
وحين سمعت عائشة ﵂ بقول أهل الإفك سقطت مغشياً عليها وأصابتها حمى بنافض، واستأذنت رسول الله ﷺ في إتيان بيت أبيها فأذن لها فسألت أمها عن الخبر، فأخبرتها فاستعبرت وبكت، وكان أبو بكر ﵁ في علية يقرأ فسمع حسها فنزل فسأل أمها فقالت: بلغها الذي ذكر من شأنها، ففاضت عيناه، واستمرت هي ﵂ تبكي حتى ظنت أن البكاء فالق كبدها، وساعدتها على البكاء امرأة من أولي الوفاء والمؤاساة والكرم والإيثار ومعالي الشيم: الأنصار ﵃، فكانت تبكي معها، وسأل رسول الله ﷺ عن عائشة ﵂ جاريتها
Âişe radıyallâhu anhâ ifk ehlinin söylediklerini işittiğinde bayılıp düştü ve kendisini titretici bir humma tuttu. Babasının evine gitmek için Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den izin istedi; o da kendisine izin verdi. Durumu annesine sordu; annesi ona haber verince gözyaşlarına boğuldu ve ağladı. Ebû Bekir radıyallâhu anh ise yukarı kattaki odada [Kur'an] okuyordu; onun sesini işitince aşağı indi ve annesine sordu. Annesi: 'Hakkında söylenenler kulağına gitmiş' dedi. Bunun üzerine onun da gözleri yaşla doldu. Âişe radıyallâhu anhâ ağlamanın ciğerini parçalayacağını zannedene kadar ağlamaya devam etti. Vefa, teselli, cömertlik, îsâr ve üstün ahlak sahiplerinden olan Ensar'dan radıyallâhu anhüm bir kadın da ağlamasında ona eşlik etti; onunla birlikte ağlıyordu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Âişe radıyallâhu anhâ hakkında onun cariyesi
11716. Metin
بريرة ﵂ فاستعظمت أن يظن في عائشة ﵂ مثل ذلك فقالت: سبحان الله! والله ما علمت عليها إلا ما يعلم الصائغ على تبر الذهب الأحمر، وخطب رسول الله ﷺ الناس على المنبر واستعذر ممن تكلم في أهله وما علم عليهم إلا خيراً، وشهد رسول الله ﷺ وهو الصادق المصدوق بصلاح صفوان بن المعطل ﵁ وأنه ما علم عليه إلا خيراً، فكاد الناس يقتتلون فسكنهم رسول الله ﷺ، ثم دخل بعد أن صلى العصر على عائشة ﵂ وهي تبكي والأنصارية معها فوعظها، فأجابت وأجادت، فأنزل الله على رسول الله ﷺ في ذلك المجلس فأخذه ما كان يأخذه من البرحاء، قالت عائشة ﵂: فأما أنا حين رأيت من ذلك ما رأيت فو الله ما فزعت وما باليت، قد عرفت أني بريئة، وأن الله غير ظالمي، وأما أبواي فوالذي نفس عائشة بيده! ما سري عن رسول الله ﷺ حتى ظننت لتخرجن أنفسهما فرقاً من أن يأتي الله بتحقيق ما قاله الناس، قالت: فرفع عنه وإني لأتيبن السرور في وجهه وهو يمسح عن جبينه العرق ويقول:
Berîre radıyallâhu anhâ'ya sordu. Berîre, Âişe radıyallâhu anhâ hakkında böyle bir şey düşünülmesini büyük bir vebal sayarak şöyle dedi: 'Sübhânallâh! Vallahi ben onun hakkında, bir kuyumcunun saf kırmızı altın külçesi hakkında bildiğinden başka bir şey bilmem.' Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem minberde insanlara hitap etti ve ailesi hakkında ileri geri konuşan kimseye karşı müminlerden anlayış ve destek istedi; onlar hakkında hayırdan başka bir şey bilmediğini söyledi. Doğru ve doğrulanmış olan Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Safvân b. el-Muattal radıyallâhu anh'ın salahatine ve onun hakkında da hayırdan başka bir şey bilmediğine şahitlik etti. Neredeyse insanlar birbirleriyle savaşacaktı; ancak Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onları yatıştırdı. Sonra ikindi namazını kıldıktan sonra Âişe radıyallâhu anhâ'nın yanına girdi; o ağlıyordu ve Ensarî kadın da yanındaydı. Ona nasihat etti; o da son derece güzel ve yerinde bir karşılık verdi. O mecliste Yüce Allah, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e vahiy indirdi ve vahiy esnasında kendisini saran o şiddetli hal ve ağırlık onu kapladı. Âişe radıyallâhu anhâ şöyle dedi: 'Ben o durumu gördüğümde vallahi ne korktum ne de umursadım; çünkü suçsuz olduğumu ve Allah'ın bana zulmetmeyeceğini biliyordum. Anne ve babama gelince; Âişe'nin nefsi elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den o hal kalkana kadar, insanların söylediklerini doğrulayan bir vahiy gelmesinden duydukları korku sebebiyle neredeyse canları çıkacak sandım.' Âişe dedi ki: 'Nihayet o hal ondan kaldırıldı; alnından terleri silerken yüzündeki sevinci açıkça görüyordum ve şöyle diyordu:
11717. Metin
«أبشري يا عائشة، فقد أنزل الله براءتك» ، فكنت اشد ما كنت غضباً، فقال لي أبواي: قومي إليه! فقلت: والله لا أقوم إليه
«Müjdeler olsun ey Âişe! Allah senin beraatini indirdi.» Ben ise en şiddetli öfkeli halimdeydim. Anne ve babam bana: 'Kalk ona [şükranını sun]!' dediler. Ben ise: 'Vallahi ne ona kalkarım
11718. Metin
ولا أحمده ولا أحمدكما ولا أحمد إلا الله الذي أنزل براءتي، لقد سمعتموه فما أنكرتموه ولا غيرتموه، وأنزل الله تعالى: {إن الذين جاؤوا بالإفك} العشر الآيات كلها، قالت عائشة ﵂: والله إن الرجل الذي قيل له ما قيل ليقول: سبحان الله! والذي نفسي بيده! ما كشفت كنف أنثى قط. قالت: ثم قتل بعد ذلك شهيداً في سبيل الله.
ne ona hamdederim ne de size hamdederim; ben sadece beraatimi indiren Allah'a hamdederim! Siz bunu işittiniz de ne inkâr ettiniz ne de değiştirdiniz' dedim. Yüce Allah: {إِنَّ الَّذِينَ جَاءُوا بِالْإِفْكِ} “Şüphesiz o iftirayı getirenler” ayetinden itibaren on ayetin tamamını indirdi. Âişe radıyallâhu anhâ şöyle dedi: 'Vallahi hakkında o sözler söylenen zat [Safvân]: «Sübhânallâh! Nefsim elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, hiçbir dişinin örtüsünü asla açmadım» diyordu.' Âişe devamla: 'Sonra o zat bundan sonra Allah yolunda şehit edildi' dedi.
11719. Metin
ولما أخبر ﷾ بعقابهم، وكان من المؤمنين من سمعه فسكت، وفيهم من سمعه فتحدث به متعجباً من قائله، أو مستثبتاً في أمره، ومنهم من كذبه، أتبعه سبحانه بعتابهم، في أسلوب خطابهم، مثنياً على من كذبه، فقال مستأنفاً محرضاً: {لولا} أي هلا ولم لا {إذ سمعتموه} أيها المدعون للإيمان. ولما كان هذا الإفك قد تمالأ عليه رجال ونساء قال: {ظن المؤمنون} أي منكم {والمؤمنات} وكان الأصل: ظننتم، ولكنه التفت إلى الغيبة تنبيهاً على التوبيخ، وصرح بالنساء، ونبه على الوصف المقتضي لحسن الظن تخويفاً للذي ظن السوء من سوء الخاتمة: {بأنفسهم} حقيقة {خيراً} وهم دون من كذب عليها، فقطعوا ببراءتها لأن الإنسان لا يظن بالناس إلا ما هو متصف به أو بإخوانهم، لأن المؤمنين كالجسد الواحد، أو ظنوا
Allah celle ve alâ onların cezasını haber verince -ki müminlerden bunu işitip susanlar, bunu işitip söyleyene şaşırarak veya meselenin aslını araştırmak maksadıyla anlatanlar ve bunu yalanlayanlar vardı- şanı yüce olan Allah, onu yalanlayanları övücü bir tarzda, onlara hitap üslubuyla bir kınamayı peşinden getirdi ve teşvik edici yeni bir cümle olarak şöyle buyurdu: {لَّوْلَا} “Gereken değil miydi”, yani neden olmasın, niçin [yapmadınız], {إِذْ سَمِعْتُمُوهُ} “onu işittiğiniz zaman” ey iman iddiasında bulunanlar! Bu iftirada kadın ve erkekler ortaklaştığı için şöyle buyurdu: {ظَنَّ الْمُؤْمِنُونَ} “mümin erkeklerin”, yani sizden olanların, {وَالْمُؤْمِنَاتُ} “ve mümin kadınların”. Aslında sözün gelişi [muhatap olarak]: 'zannetseydiniz' şeklinde olmalıydı; fakat kınamaya dikkat çekmek için gaip sîgasına iltifat edilmiş, kadınlar açıkça zikredilmiş ve kötü zanda bulunan kimseyi kötü sondan korkutmak gayesiyle hüsnüzannı gerektiren vasfa dikkat çekilmiştir: {بِأَنفُسِهِمْ} hakiki anlamda “kendileri hakkında”; zira onlar iftira atılan zatın mertebesinden daha aşağıdadırlar. Dolayısıyla onun beraatine kesin olarak hükmetmeleri gerekirdi; zira insan başkaları hakkında ancak kendisinde bulunan vasıflarla zanda bulunur veya [bu ifade] kardeşleri hakkında demektir; çünkü müminler tek bir vücut gibidir. Yahut onlar,
11720. Metin
ما يظن بالرجل لو خلا بأمه، وبالمرأة إذا خلت بابنها، فإن نساء النبي ﷺ أمهات المؤمنين {وقالوا هذا إفك} أي كذب عظيم خلف منكب على وجهه {مبين*} أي واضح في نفسه، موضح لغيره، وبيانه وظهوره أن المرتاب يكاد يقول: خذوني فهو يسعى في التستر جهده، فإتيان صفوان بعائشة ﵂ راكبة على جملة داخلاً به الجيش في نحر الظهيرة والناس كلهم يشاهدون ورسول الله ﷺ بين أظهرهم ينزل عليه الوحي، إدلالاً بحسن عمله، غافلاً عما يظن به أهل الريب، أدل دليل على البراءة وكذب القاذفين، ولو كان هناك أدنى ريبة لجاء كل منهما وحده على وجه من التستر والذعر، تعرف به خيانته، فالأمور تذاق، ولا يظن الإنسان بالناس إلا ما في نفسه، ولقد عمل أبو أيوب الأنصاري وصاحبته ﵄ بما أشارت إليه هذه الآية؛ قال ابن اسحاق: حدثني أبي إسحاق بن يسار عن بعض رجال بني النجار أن أبا أيوب خالد بن زيد ﵁ قالت له امرأته أم أيوب: يا أبا أيوب ألا تسمع ما يقول الناس في عائشة ﵂؟ قال: بلى وذلك كذب، أكنت يا أم أيوب فاعلة؟ قالت لا والله ما كنت لأفعله، قال: فعائشة والله خير منك. وروى البغوي أنه قال: سبحانك هذا بهتان عظيم، فنزلت الآية على وفق قوله ﵁. ثم علل سبحانه
bir adam annesiyle baş başa kalsa veya bir kadın oğluyla baş başa kalsa ne zannedilecekse onu zannetselerdi; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in eşleri müminlerin anneleridir. {خَيْرًا} “hayırlı zanda bulunmaları” {وَقَالُوا هَٰذَا إِفْكٌ} “ve 'Bu, bir iftiradır' demeleri”; yani yüzüstü yıkılmış büyük bir yalan ve uydurmadır [demeleri gerekmez miydi], {مُّبِينٌ} “apaçık”; yani kendi içinde açık, başkasına da gerçeği açıklayıcıdır. Onun açıklığı ve belirginliği şuradadır: Şüphe içinde olan kişi neredeyse 'Beni yakalayın!' diye haykırır ve bütün gücüyle gizlenmeye çalışır. Oysa Safvân'ın, Âişe radıyallâhu anhâ devesinin üzerinde olduğu halde, gün ortasında bütün insanlar görüp dururken ve aralarında vahyin indiği Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bulunurken, yaptığı güzel amele güvenerek ve şüphe ehlinin kendisi hakkında zannedeceği şeylerden tamamen habersiz bir şekilde orduya girmesi; beraatin ve iftiracıların yalancılığının en açık delilidir. Şayet en küçük bir şüphe olsaydı, her ikisi de hıyanetleri belli olacak şekilde gizlenerek ve dehşet içinde tek başlarına gelirlerdi. Zira işlerin bir mahiyeti vardır ve insan başkaları hakkında ancak kendi içindekini zanneder. Nitekim Ebû Eyyûb el-Ensârî ve hanımı radıyallâhu anhümâ bu ayetin işaret ettiği doğrultuda amel etmişlerdir: İbn İshâk der ki: Babam İshâk b. Yesâr, Benî Neccâr'ın bazı adamlarından rivayet etti ki; Ebû Eyyûb Hâlid b. Zeyd radıyallâhu anh'a hanımı Ümmü Eyyûb: 'Ey Ebû Eyyûb! İnsanların Âişe radıyallâhu anhâ hakkında söylediklerini duymuyor musun?' dedi. O: 'Evet, fakat bu yalandır. Sen böyle bir şeyi yapar mıydın ey Ümmü Eyyûb?' dedi. Hanımı: 'Hayır, vallahi ben asla yapmazdım' dedi. Ebû Eyyûb: 'Vallahi Âişe senden daha hayırlıdır' dedi. Begavî'nin rivayetine göre o: 'Sübhâneke! Bu büyük bir iftiradır' demiş ve ayet onun radıyallâhu anh sözüne muvafık olarak inmiştir. Sonra şanı yüce olan [Allah],
11721. Metin
بيان كذب الآفكين بأن قال موبخاً لمن اختلقه وأذاعه ملقناً لمن ندبه إلى ظن الخير: {لولا} أي هلا ولم لا {جاءو} أي المفترون له أولاً {عليه} إن كانوا صادقين {بأربعة شهداء} كما تقدم أن القذف لا يباح إلا بها.
iftiracıların yalancılığının beyanını gerekçelendirerek, onu uydurup yayan kimseyi kınayıp hüsnüzanna teşvik ettiği kimseye de yol göstererek şöyle buyurdu: {لَّوْلَا} “Gereken değil miydi”, yani neden olmasın, niçin, {جَاءُوا} “getirmeleri”; yani onu ilk uyduranların, {عَلَيْهِ} “ona dair”, şayet doğru sözlü iseler, {بِأَرْبَعَةِ شُهَدَاءَ} “dört şahit”; nitekim kazif (zina iftirası) iddiasının ancak bununla meşru kılınabileceği daha önce geçmişti.
11722. Metin
ولما تسبب عن كونهم لم يأتوا بالشهداء كذبهم قال: {فإذ} أي فحين {لم يأتوا بالشهداء} أي الموصوفين {فأولئك} أي البعداء من الصواب {عند الله} أي في حكم الملك الأعلى، بل وفي هذه الواقعة بخصوصها في علمه {هم الكاذبون*} أي الكذب العظيم ظاهراً وباطناً.
Şahitleri getirememeleri onların yalancılığını netice verince şöyle buyurdu: {فَإِذْ لَمْ يَأْتُوا بِالشُّهَدَاءِ} “Mademki şahitleri getiremediler”, yani vasfedilen [nitelikteki] şahitleri; {فَأُولَٰئِكَ} “işte onlar”, yani doğrudan uzak olan o kimseler, {عِندَ اللَّهِ} “Allah katında”, yani Yüce Hükümran'ın hükmünde, hatta bu hadiseye has olarak O'nun ilminde, {هُمُ الْكَاذِبُونَ} “yalancıların ta kendileridirler”; yani zahiren ve bâtınen büyük bir yalanın içindedirler.
11723. Metin
ولما بين لهم بإقامة الدليل على كذب الخائضين في هذا الكلام أنهم استحقوا الملام، وكان ذلك مرغباً لأهل التقوى، بين أنهم استحقوا بالتقصير في الإنكار عموم الانتقام في سياق مبشر بالعفو، فقال عاطفاً على {ولولا} الماضية: {ولولا فضل الله} أي المحيط بصفات الكمال {عليكم ورحمته} أي معاملته لكم بمزيد الإنعام، الناظر إلى الفضل والإكرام، اللازم للرحمة {في الدنيا} بقبول التوبة والمعاملة بالحلم {والآخرة} بالعفو عمن يريد أن يعفو عنه منكم {لمسكم} أي عاجلاً عموماً {في ما أفضتم} أي اندفعتم على أي وجه كان {فيه} بعضكم حقيقة، وبعضكم مجازاً بعدم الإنكار {عذاب عظيم*} أي
Bu söze dalanların yalancılığına delil ikame ederek onların kınanmayı hak ettiklerini beyan edince -ki bu takva ehli için bir teşvikti- inkârı terk etmedeki kusurları sebebiyle umumî bir cezayı hak ettiklerini affı müjdeleyen bir bağlamda açıkladı ve geçmişteki {ولولا} lafzına atfederek şöyle buyurdu: {وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ} “Eğer Allah'ın lütfu olmasaydı”; yani bütün kemal sıfatlarını kuşatan [Allah'ın], {عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ} “üzerinizdeki ve O'nun merhameti”; yani rahmetin gereği olan lütuf ve ikrama bakan, size yönelik bol nimetiyle muamelesi [olmasaydı], {فِي الدُّنْيَا} “dünyada”, tövbeyi kabul etmek ve hilm ile muamele etmek suretiyle, {وَالْآخِرَةِ} “ve ahirette”, sizden affetmeyi dilediği kimseleri affetmek suretiyle [lütfu olmasaydı], {لَمَسَّكُمْ} “size mutlaka dokunurdu”; yani peşin ve umumi olarak, {فِي مَا أَفَضْتُمْ} “içine daldığınız şey hususunda”; yani hangi şekilde olursa olsun içine sürüklendiğiniz hususta, bir kısmınız hakikaten [konuşarak], diğer bir kısmınız ise inkâr etmeyip susarak mecazen [daldığınız için], {فِيهِ عَذَابٌ عَظِيمٌ} “büyük bir azap”; yani
11724. Metin
يحتقر معه اللوم والجلد، بأن يهلك فيتصل به عذاب الآخرة؛ ثم بين وقت حلوله وزمان تعجيله بقوله: {إذ} أي مسكم حين {تلقونه} أي تجتهدون في تلقي أي قبول هذا الكلام الفاحش وإلقائه {بألسنتكم} بإشاعة البعض وسؤال آخرين وسكوت آخرين {وتقولون} وقوله: {بأفواهكم} تصوير لمزيد قبحه، وإشارة إلى أنه قول لا حقيقة له، فلا يمكن ارتسامه في القلب بنوع دليل؛ وأكد هذا المعنى بقوله: {ما ليس لكم به علم} أي بوجه من الوجوه، وتنكيره للتحقير {وتحسبونه} بدليل سكوتكم عن إنكاره {هيناً وهو} أي والحال أنه {عند الله} أي الذي لا يبلغ أحد مقدار عظمته {عظيم*} أي في حد ذاته ولو كان في غير أم المؤمنين ﵂، فكيف وهو في جنابها المصون، وهي زوجة خاتم الأنبياء وإمام المرسلين عليه أفضل الصلاة وأفضل التسليم.
onun yanında kınanmanın ve celde (kırbaç) cezasının önemsiz kalacağı, helak edilip ahiret azabına ulaştıracak bir azap [dokunurdu]. Sonra o azabın geliş ve çabuklaşma vaktini şu buyruğuyla beyan etti: {إِذْ} “O vakit ki”, yani size o esnada dokunurdu; {تَلَقَّوْنَهُ} “onu alıp aktarıyordunuz”; yani bu çirkin sözü telakki etmeye (kabullenmeye) ve aktarmaya çabalıyordunuz, {بِأَلْسِنَتِكُم} “dillerinizle”; bir kısmınız yayarak, diğerleriniz sorarak, bir diğerleriniz de susarak. {وَتَقُولُونَ} “Ve söylüyordunuz”, {بِأَفْوَاهِكُم} “ağızlarınızla” ifadesi onun çirkinliğinin büyüklüğünü tasvir etmekte ve onun hiçbir hakikati olmayan, kalpte herhangi bir delille yer etmesi mümkün olmayan kuru bir laftan ibaret olduğuna işaret etmektedir. Bu manayı şu buyruğuyla pekiştirdi: {مَّا لَيْسَ لَكُم بِهِ عِلْمٌ} “hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyi”; yani hiçbir şekilde [bilginiz olmayan şeyi]. [Bilginin] belirsiz (nekre) kılınması tahkir (küçümseme) içindir. {وَتَحْسَبُونَهُ} “Ve onu sanıyordunuz”, onu inkâr etmeyip susmanızın delaletiyle, {هَيِّنًا} “önemsiz”; {وَهُوَ} “halbuki o”, yani o durum, {عِندَ اللَّهِ} “Allah katında”; yani azametinin derecesine kimsenin erişemeyeceği [Zât'ın katında], {عَظِيمٌ} “büyüktür”; yani Müminlerin Annesi radıyallâhu anhâ'dan başkası hakkında olsaydı bile zatında büyüktü. Nitekim onun korunmuş makamı hakkında ve peygamberlerin sonuncusu, resullerin imamı -üzerine en faziletli salât ve en faziletli selam olsun- Zât'ın zevcesi hakkında olunca nasıl büyük olmasın!
11725. Metin
ولما بين فحشه وشناعته، وقبحه وفظاعته، عطف على التأديب الأول في قوله {لولا إذ سمعتموه} تأديباً فقال: {ولولا إذ} أي وهلا حين {سمعتموه قلتم} أي حين السماع من غير توقف ولا تلعثم، وفصل بين آلة التحضيض والقول المحضض عليه بالظرف لأن الظروف تنزل من الشيء منزلة نفسه لوقوعه فيها، وأنها لا انفكاك لها
Onun çirkinliğini, kötülüğünü, fena ve vehametini beyan edince, {لولا إذ سمعتموه} ayetindeki birinci terbiyeye bir terbiye daha atfederek şöyle buyurdu: {وَلَوْلَا إِذْ} “Gereken değil miydi o vakit”, yani işittiğiniz zaman neden olmasın, {سَمِعْتُمُوهُ قُلْتُم} “onu işittiğinizde demeliydiniz”; yani hiçbir tereddüt ve kekeleme göstermeksizin işittiğiniz anda [demeliydiniz]. Teşvik edatıyla teşvik edilen sözün arasına zarf girdi; çünkü zarflar içinde vuku buldukları şeyin kendisi mertebesindedir ve ondan asla ayrılmazlar.
11726. Metin
عنه، ولأن ذكره منبه على الاهتمام به لوجوب المبادرة إلى المحضض عليه: {ما يكون} أي ما ينبغي وما يصح {لنا أن نتكلم} حقيقة بالنطق ولا مجازاً بالسكوت عن الإنكار {بهذا} أي بمثله في حق أدنى الناس فكيف بمن اختارها العليم الحكيم لصحبة أكمل الخلق، ثم دللتم على شدة نفرتكم منه بأن وصلتم بهذا النفي قولكم: {سبحانك} تعجباً من أن يخطر بالبال، في حال من الأحوال.
Ayrıca onun zikri, teşvik edilen şeye derhal yönelmenin gerekliliğinden ötürü ona verilen öneme dikkat çekmektedir: {مَّا يَكُونُ} “Yakışmaz”, yani yaraşmaz ve caiz olmaz, {لَنَا أَن نَّتَكَلَّمَ} “bize konuşmak”, hakiki olarak dille söylemek de inkâr etmeyip susarak mecazen katılmak da [yakışmaz], {بِهَٰذَا} “bunu”; yani insanların en sıradanı hakkında bile böylesini [söylemek yakışmaz], nitekim Alîm ve Hakîm olan Zât'ın, mahlukatın en mükemmelinin sohbeti için seçtiği kimse hakkında nasıl [yakışsın]! Sonra ondan duyduğunuz şiddetli nefretinizi, bu nefyin peşine şu sözünüzü ekleyerek ortaya koydunuz: {سُبْحَانَكَ} “Seni tenzih ederiz”; bunun hiçbir durumda akla bile gelmeyeceğine duyulan hayretten ötürü.
11727. Metin
ولما كان تنزيه الله تعالى في مثل ذلك وإن كان للتعجب إشارة إلى تنزيه المقام الذي وقع فيه التعجب تنزيها عظيماً، حسن أن يوصل بذلك قوله تعليلاً للتعجب والنفي: {هذا بهتان} أي كذب يبهت من يواجه به، ويحيره لشدة ما يفعل في القوى الباطنة، لأنه في غاية الغفلة عنه لكونه أبعد الناس منه؛ ثم هوله بقوله: {عظيم*} والمراد أن الذي ينبغي للإنسان أولاً أن لا يظن بإخوانه المؤمنين ولا يسمع فيهم إلا خيراً، فإن غلبه الشيطان وارتسم شيء من ذلك في ذهنه فلا يتكلم به، ويبادر إلى تكذيبه.
Böylesi bir durumda Yüce Allah'ı tenzih etmek her ne kadar hayret bildirmek için olsa da hayretin gerçekleştiği makamı büyük bir tenzihle yüceltmeye işaret ettiğinden, bu hayret ve nefyin gerekçesi olarak şu buyruğun eklenmesi pek güzel düştü: {هَٰذَا بُهْتَانٌ} “Bu bir iftiradır”; yani muhatap olanı dehşete düşüren, iç kuvvetler üzerindeki şiddetli etkisinden ötürü onu şaşkına çeviren bir yalandır; zira o kimse bundan son derece habersizdir ve insanların buna en uzak olanıdır. Sonra onu şu buyruğuyla dehşetli kıldı: {عَظِيمٌ} “Büyüktür”. Kastedilen şudur: İnsana öncelikle yaraşan şey, mümin kardeşleri hakkında hayırdan başka bir şey zannetmemesi ve onlar hakkında hayırdan başkasını dinlememesidir. Şayet şeytan ona galebe çalar da zihninde böyle bir şey belirirse, onu diliyle söylememeli ve derhal onu yalanlamaya yönelmelidir.
11728. Metin
ولما كان هذا كله وعظاً لهم واستصلاحاً، ترجمه بقوله: {يعظكم الله} أي يرقق قلوبكم الذي له الكمال كله فيمهل بحمله، ولا يمهل بحكمته وعلمه، بالتحذير على وجه الاستعطاف: {أن} أي كراهة لأن
Bütün bunlar onlar için bir öğüt ve ıslah etme olduğundan, bunu şu buyruğuyla tercüme etti: {يَعِظُكُمُ اللَّهُ} “Allah size öğüt veriyor”; yani bütün kemal sıfatlarına sahip olan, hilmi sebebiyle mühlet veren, fakat hikmeti ve ilmi sebebiyle cezasız bırakmayan Zât, kalplerinizi incelterek şefkat yoluyla sizi uyarıyor: {أَن} yani çirkin görerek,
11729. Metin
{تعودوا لمثله أبداً} أي ما دمتم أهلاً لسماع هذا القول؛ ثم عظم هذا الوعظ، وألهب سامعه بقوله: {إن كنتم مؤمنين*} أي متصفين بالإيمان راسخين فيه فإنكم لا تعودون، فإن عدتم فأنتم غير صادقين في دعواكم الاتصاف به {ويبين الله} أي بما له من الاتصاف بصفات الجلال والإكرام {لكم الآيات} أي العلامات الموضحة للحق والباطل، من كل أمر ديني أو دنيوي {والله} أي المحيط بجميع الكمال {عليم} فثقوا ببيانه {حكيم*} لا يضع شيئاً إلا في أحكم مواضعه وإن دق عليكم فهم ذلك، فلا تتوقفوا في أمر من أوامره، واعلموا أنه لم يختر لنبيه ﵊ إلا الخلص من عباده، على حسب منازلهم عنده، وقربهم من قلبه.
{تَعُودُوا لِمِثْلِهِ أَبَدًا} “bunun bir benzerine bir daha asla dönmeyesiniz diye”; yani bu sözü işitmeye elverişli kimseler olarak kaldığınız müddetçe. Sonra bu vaazı yüceltti ve şu buyruğuyla dinleyeni harekete geçirdi: {إِن كُنتُم مُّؤْمِنِينَ} “Eğer müminler iseniz”; yani imanla vasıflanmış ve onda kökleşmiş iseniz asla dönmezsiniz. Şayet dönerseniz, imanla vasıflanma iddianızda doğru sözlü değilsiniz demektir. {وَيُبَيِّنُ اللَّهُ} “Ve Allah açıklıyor”; yani celal ve ikram sıfatlarıyla vasıflanmış olmasıyla, {لَكُمُ الْآيَاتِ} “size ayetleri”; yani dinî veya dünyevî her meseleden hakkı ve batılı açıklayan alametleri [açıklıyor]. {وَاللَّهُ} “Ve Allah”; yani bütün kemali kuşatan Zât, {عَلِيمٌ} “Alîm'dir”; O'nun beyanına güveniniz, {حَكِيمٌ} “Hakîm'dir”; bunu anlamak size kapalı gelse bile hiçbir şeyi en sağlam ve hikmetli yerinden başkasına koymaz. O halde O'nun emirlerinden hiçbirinde duraksamayın ve bilin ki O, Peygamberi aleyhisselâm için ancak Kendi katındaki derecelerine ve onun kalbine olan yakınlıklarına göre kullarının en samimilerini seçmiştir.
11730. Metin
ولما كان من أعظم الوعظ بيان ما يستحق على الذنب من العقاب، أدبهم تأديباً ثالثاً أشد من الأولين، فقال واعظاً ومقبحاً لحال الخائضين في الإفك ومحذراً ومهدداً: {إن الذين يحبون} عبر بالحب إشارة إلى أنه لا يرتكب هذا مع شناعته إلا محب له، ولا يحبه إلا بعيد عن الاستقامة {أن تشيع} أي تنتشر بالقول أو بالفعل {الفاحشة} أي الفعلة الكبيرة القبح، ويصير لها شيعة يحامون عليها
Öğüdün en büyüklerinden biri günaha karşılık hak edilen cezanın beyanı olduğundan, onlara ilk ikisinden daha şiddetli üçüncü bir terbiye verdi; ifke dalanların halini çirkin göstererek, uyararak ve tehdit ederek şöyle buyurdu: {إِنَّ الَّذِينَ يُحِبُّونَ} “Şüphesiz sevenler”; sevmekle ifade etti, çünkü böylesi çirkin bir şeyi ancak onu seven biri işler ve onu da ancak istikametten uzak kimse sever; {أَن تَشِيعَ} “yayılmasını”; yani sözle veya fiille yayılmasını, {الْفَاحِشَةُ} “hayasızlığın”; yani çirkinliği pek büyük olan fiilin ve onu savunacak bir taraftar kitlesinin oluşmasını,
11731. Metin
{في الذين آمنوا} ولو كانوا في أدنى درجات الإيمان فكيف بمن تسنم ذروته، وتبوأ غايته {لهم عذاب أليم} ردعاً لهم عن إرادة إشاعة مثل ذلك لما فيه من عظيم الأذى {في الدنيا} بالحد وغيره مما ينتقم الله منهم به {والآخرة} فإن الله يعلم هل كفر الحد عنهم جميع مرتكبهم أم لا {والله} أي المستجمع لصفات الجلال والجمال {يعلم} أي له العلم التام، فهو يعلم مقادير الأشياء ما ظهر منها وما بطن وما الحكمة في ستره أو إظهاره أو غير ذلك من جميع الأمور {وأنتم لا تعلمون*} أي ليس لكم علم من أنفسكم فاعلموا بما علمكم الله، ولا تتجاوزوه تضلوا.
{فِي الَّذِينَ آمَنُوا} “iman edenlerin içinde”; onlar imanın en alt derecelerinde olsalar bile; nitekim onun zirvesine tırmanmış ve en uç noktasına yerleşmiş kimseler hakkında nasıl olur! {لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “onlar için elem verici bir azap vardır”; içinde büyük bir eziyet barındırması sebebiyle böyle bir şeyi yayma arzusundan onları caydırmak için, {فِي الدُّنْيَا} “dünyada”, had cezası ve Allah'ın onlardan intikam alacağı diğer şeylerle, {وَالْآخِرَةِ} “ve ahirette”; zira had cezasının işledikleri günahın tamamına kefaret olup olmadığını Allah bilir. {وَاللَّهُ} “Ve Allah”; yani celal ve cemal sıfatlarını kendisinde toplayan Zât, {يَعْلَمُ} “bilir”; yani tam bir ilme sahiptir. Eşyanın görünen ve görünmeyen miktarlarını, onu örtmedeki yahut açığa vurmadaki hikmeti ve bütün işlerden diğerlerini bilir; {وَأَنتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} “siz ise bilmezsiniz”; yani kendiliğinizden bir bilginiz yoktur. O halde Allah'ın size öğrettiğini bilin ve sapmamak için onu aşmayın.
11732. Metin
ولما ختم بالحكم عليهم بالجهل، وكان التقدير كما أرشد إليه ما يأتي من العطف على غير معطوف: فلولا فضل الله عليكم ورحمته بكم لعجل هلاك المحبين لشيوع ذلك بعذاب الدنيا ليكون موصولاً بعذاب الآخرة، عطف عليه قوله مكرراً التذكير بالمنة بترك المعاجلة حاذفاً الجواب، منبهاً بالتكرير والحذف على قوة المبالغة وشدة التهويل: {ولولا فضل الله} أي الحائز لجميع الجلال والإكرام {عليكم ورحمته} بكم {وأن} أي ولولا أن {الله} أي الذي له القدرة التامة فسبقت رحمته غضبه {رؤوف} بكم في نصب ما يزيل جهلكم بما يحفظ
Onların cahil olduğuna hükmederek sözü bitirince -cümledeki takdir, ma'tûfun aleyh olmadan yapılan atfın da gösterdiği gibi şöyledir: Eğer Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve size merhameti olmasaydı, bunun yayılmasını sevenlerin helakini dünya azabıyla çabuklaştırır ve onu ahiret azabına ulaştırırdı- cezayı çabuklaştırmamaktaki minneti tekrar hatırlatarak ve cevabı hazfederek buna atfetti. Tekrar ve hazif ile mübalağanın kuvvetine ve korkutmanın şiddetine dikkat çekerek şöyle buyurdu: {وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ} “Eğer Allah'ın lütfu olmasaydı”; yani bütün celal ve ikramı elinde bulunduran [Allah'ın], {عَلَيْكُمْ وَرَحْمَتُهُ} “üzerinizdeki ve O'nun merhameti” size olan [merhameti], {وَأَنَّ} “ve olmasaydı”, yani şayet olmasaydı, {اللَّهَ} “Allah”; yani mutlak kudret sahibi olup rahmeti gazabını geçmiş olan Zât, {رَءُوفٌ} “Rauf'tur”; cehaletinizi gideren şeyleri tesis etmek suretiyle size pek şefkatlidir; zira O,
11733. Metin
من سرائركم بإرسال الرسل وإنزال الكتب ونصب الحدود، الزاجرة عن الجهل، الحاملة على التقوى، التي هي ثمرة العلم، فإن الرأفة كما تقدم في الحج وغيرها تقيم المرؤوف به لأنها ألطف الرحمة وأبلغها على أقوم سنن حتى تحفظ بمسراها في سره ظهور ما يستدعي العفو، وتارة يكون هذا الحفظ بالقوة بنصب الأدلة، وتارة يضم إلى ذلك الفعل بخلق الهداية في القلب بما للمرؤوف به من الوصلة بسهولة الانقياد وقوة الاستعداد {رحيم*} بما يثبت لكم من الدرجات على ما منحكم به من ثمرات ذلك الحفظ من الأعمال المرضية، والجواب محذوف تقديره: لترككم في ظلمات الجهل تعمهون، فثارت بينكم الفتن حتى تفانيتم ووصلتم إلى العذاب الدائم بعد الهم اللازم.
elçiler göndererek, kitaplar indirerek ve cehaletten alıkoyup ilmin meyvesi olan takvaya yönelten had cezalarını koyarak gizli hallerinizi korur. Nitekim re'fet (şefkat), Hac suresinde ve diğer yerlerde geçtiği üzere, rahmetin en latifi ve en beliği olduğundan şefkat olunan kimseyi en dosdoğru yol üzere ayakta tutar; ta ki onun iç dünyasındaki akışıyla affı gerektiren şeylerin zuhurunu korusun. Bu koruma bazen deliller koyarak potansiyel olarak olur, bazen de şefkat edilen kimsedeki boyun eğme kolaylığı ve istidat kuvveti irtibatıyla kalpte hidayeti yaratarak fiilî olarak buna eklenir. {رَّحِيمٌ} “Rahîm'dir”; o korumanın meyvesi olan razı olunmuş ameller sebebiyle size bahşettiği şeylerden ötürü lehinize sabit kılacağı dereceler hususunda [merhametlidir]. Cevap mahzuftur, takdiri şöyledir: Sizi cehalet karanlıklarında şaşkınca bırakırdı da aranızda fitneler alevlenir, nihayet birbirinizi tüketir ve bitmek bilmeyen tasanın ardından ebedî azaba ulaşırdınız.
11734. Metin
ولما أخبرهم بأنه ما أنزل لهم هذا الشرع على لسان هذا الرسول الرؤوف الرحيم إلا رحمة لهم، بعد أن حذرهم موارد الجهل، نهاهم عن التمادي فيه في سياق معلم أن الداعي إليه الشيطان العدو، فقال ساراً لهم بالإقبال عليهم بالنداء: {يا أيها الذين آمنوا} أي أقروا بالإيمان {لا تتبعوا} أي بجهدكم {خطوات} أي طريق {الشيطان} أي لا تقتدوا به ولا تسلكوا مسالكه التي يحمل على سلوكها بتزيينها
Onları cehalet bataklıklarına karşı uyardıktan sonra, bu şeriatı bu pek şefkatli ve pek merhametli Resul'ün diliyle sırf onlara bir rahmet olarak indirdiğini haber verince; buna çağıranın düşman olan şeytan olduğunu bildiren bir bağlamda onları cehalette ısrar etmekten nehyetti. Hitapla onlara yönelerek sevindirici bir tarzda şöyle buyurdu: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا} “Ey iman edenler!”; yani imanı ikrar edenler! {لَا تَتَّبِعُوا} “Uymayın”; yani bütün gayretinizle, {خُطُوَاتِ} “adımlarına”; yani yoluna, {الشَّيْطَانِ} “şeytanın”; yani ona tabi olmayın ve süsleyip püsleyerek sürüklediği yollarına girmeyin,
11735. Metin
في شيء من الأشياء، وكأنه أشار بصيغة الافتعال إلى العفو عن الهفوات.
hiçbir hususta [ona uymayın]. Sanki 'ittibâ' (ifti'âl) kalıbıyla küçük sürçmelerin affedileceğine işaret etmiştir.
11736. Metin
ولما كان التقدير: فإنه من يتنكب عن طريقه يأت بالحسنى والمعروف، عطف عليه قوله: {ومن يتبع} أي بعزم ثابت من غير أن يكون مخطئاً أو ناسياً؛ وأظهر ولم يضمر لزيادة التنفير فقال: {خطوات الشيطان} أي ويقتد به يقع في مهاوي الجهل الناشىء عنها كل شر {فإنه} أي الشيطان {يأمر بالفحشاء} وهي ما أغرق في القبح {والمنكر} وهو ما لم يجوزه الشرع، فهو أولاً يقصد أعلى الضلال، فإن لم يصل تنزل إلى أدناه، وربما درج بغير ذلك، ومن المعلوم أن من اتبع من هذا سبيله عمل بعمله، فصار في غاية السفول، وهذا أشد في التنفير من إعادة الضمير في {فإنه على من} والله الموفق.
Takdir: 'Kim onun yolundan saparsa güzelliğe ve marufa ulaşır' şeklinde olunca, buna şu buyruğu atfetti: {وَمَن يَتَّبِعْ} “Ve kim uyarsa”; yani hata etmeksizin veya unutmaksızın kesin bir azimle [uyarsa]. Nefreti artırmak için zamir yerine açık isim kullanarak şöyle buyurdu: {خُطُوَاتِ الشَّيْطَانِ} “şeytanın adımlarına”; yani ona uyarsa her türlü kötülüğün kendisinden doğduğu cehalet uçurumlarına düşer. {فَإِنَّهُ} “Çünkü o”; yani şeytan, {يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ} “hayasızlığı emreder”; o da çirkinlikte son derece ileri gidendir, {وَالْمُنكَرِ} “ve münkeri [emreder]”; o da şeriatın cevaz vermediği şeydir. O öncelikle sapıklığın en üstünü kasteder; eğer ulaşamazsa en aşağısına iner ve bazen de başka derecelerle basamak basamak ilerler. Malumdur ki kim bu yola tabi olursa onun amelini işler ve son derece alçalmış olur. Bu, {فإنه} ifadesindeki zamirin 'kim' (men) lafzına döndürülmesinden nefret ettirme bakımından daha şiddetlidir. Muvaffak kılan Allah'tır.
11737. Metin
ولما كان التقدير: فلولا فضل الله عليكم ورحمته لاتبعتم الشيطان مع أمره بالقبائح، عطف عليه قوله: {ولولا فضل الله} أي ذي الجلال والإكرام {عليكم} أي بتطهير نفوسكم ورفعها عما تعشقه
Takdir: 'Eğer Allah'ın üzerinizdeki lütfu ve merhameti olmasaydı, çirkinlikleri emretmesine rağmen şeytana uyardınız' şeklinde olunca, buna şu buyruğu atfetti: {وَلَوْلَا فَضْلُ اللَّهِ} “Eğer Allah'ın lütfu olmasaydı”; yani celal ve ikram sahibi [Allah'ın lütfu], {عَلَيْكُمْ} “üzerinizdeki”; nefislerinizi temizlemek ve onları aşık olduğu şeylerden,
11738. Metin
من الدنايا إلى المعالي {ورحمته} لكم بإكرامكم ورفعتكم بشرع التوبة المكفرة لما جرّ إليه الجهل من ناقص الأقوال وسفاف الأفعال {ما زكى} أي طهر ونما {منكم} وأكد الاستغراق بقوله: {من أحد} وعم الزمان بقوله: {أبداً ولكن الله} أي بجلاله وكماله {يزكي} أي يطهر وينمي {من يشاء} من عباده، من جميع أدناس نفسه وأمراض قلبه، وإن كان العباد وأخلاقهم في الانتشار والكثرة بحيث لا يحصيهم غيره، فلذلك زكى منكم من شاء فصانه عن هذا الإفك، وخذل من شاء.
aşağılıklardan yüceliklere yükseltmek suretiyle [lütfu olmasaydı], {وَرَحْمَتُهُ} “ve merhameti”; cehaletin sürüklediği eksik sözleri ve bayağı fiilleri örten tövbe şeriatıyla sizi yüceltip ikramda bulunarak size olan merhameti [olmasaydı], {مَا زَكَىٰ} “asla temize çıkmazdı”; yani arınıp gelişmezdi, {مِنكُم} “sizden”, {مِّنْ أَحَدٍ} “hiçbir kimse” ifadesiyle istiğrakı (kapsamı) pekiştirdi, {أَبَدًا} “asla” ifadesiyle de zamanı genelleştirdi. {وَلَٰكِنَّ اللَّهَ} “Fakat Allah”; yani celal ve kemaliyle, {يُزَكِّي} “temize çıkarır”; yani arındırır ve geliştirir, {مَن يَشَاءُ} “dilediği kimseyi”; kullarından [dilediğini] nefsinin bütün kirlerinden ve kalbinin hastalıklarından [arındırır]. Kullar ve onların ahlakları O'ndan başkasının sayamayacağı kadar yaygın ve çok olsa bile. İşte bu sebeple sizden dilediğini temize çıkardı ve onu bu iftiradan korudu, dilediğini ise yardımsız bıraktı.
11739. Metin
ثم ختم الآية بما لا تصح التزكية بدونه فقال: {والله} أي الذي له جميع صفات الكمال {سميع} أي لجميع أقولهم {عليم*} بكل ما يخطر في بالهم، وينشأ عن أحوالهم وأفعالهم، فهو خبير بمن هو أهل للتزكية ومن ليس بأهل لها، فاشكروا الله على تزكيته لكم من الخوض في مثل ما خاض فيه غيركم ممن خذله نوعاً من الخذلان، واصبروا على ذلك منهم، ولا تقطعوا إحسانكم عنهم، فإن ذلك يكون زيادة في زكاتكم، وسبباً لإقبال من علم فيه الخير منهم، فقبلت توبته، وغسلت حوبته، وهذا المراد
Sonra ayeti, kendisi olmadan tezkiye (arındırma) sahih olmayacak vasıflarla mühürleyip şöyle buyurdu: {وَاللَّهُ} “Ve Allah”; yani bütün kemal sıfatlarına sahip olan Zât, {سَمِيعٌ} “hakkıyla işitendir”; onların bütün sözlerini, {عَلِيمٌ} “hakkıyla bilendir”; akıllarına gelen, hallerinden ve fiillerinden doğan her şeyi. O, kimin arınmaya ehil olduğunu, kimin ehil olmadığını çok iyi bilir. O halde O'nun birtakım yardımsız bırakışla yardımsız bıraktığı kimselerin daldığı şeylere dalmaktan sizi arındırmasına karşılık Allah'a şükredin; onlardan gelen bu duruma sabredin ve onlara yaptığınız ihsanı kesmeyin; zira bu sizin arınmışlığınızda bir artış ve içlerinde hayır olduğu bilinen kimselerin yönelmesine bir sebep olur; böylece tövbesi kabul edilir ve günahı yıkanır. Kastedilen mana,
11740. Metin
من قوله: {ولا يأتل} أي يحلف مبالغاً في اليمين {أولوا الفضل منكم} الذين جعلتهم بما آتيتهم من العلم والأخلاق الصالحة أهلاً لبر غيرهم {والسعة} أي بما أوسعت عليهم في دنياهم.
şu buyruktaki manadır: {وَلَا يَأْتَلِ} “Yemin etmesin”; yani yeminde aşırıya kaçarak yemin etmesin, {أُولُو الْفَضْلِ مِنكُمْ} “içinizden fazilet sahipleri”; kendilerine verdiğim ilim ve salih ahlak sebebiyle başkalarına iyilik yapmaya ehil kıldığım kimseler, {وَالسَّعَةِ} “ve servet sahipleri”; dünyalarında kendilerine genişlik verdiğim kimseler.
11741. Metin
ولما كان السياق والسباق واللحاق موضحاً للمراد، لم يحتج إلى ذكر أداة النفي فقال: {أن يؤتوا} ثم ذكر الصفات المقتضية للإحسان فقال: {أولي القربى} وعددها بأداة العطف تكثيراً لها وتعظيماً لأمرها، وإشارة إلى أن صفة منها كافية في الإحسان، فكيف إذا اجتمعت! فقال سبحانه: {والمساكين} أي الذين لا يجدون ما يغنيهم وإن لم تكن لهم قرابة {والمهاجرين} لأهلهم وديارهم وأموالهم {في سبيل الله} أي الذي عم الخلائق بجوده لما له من الإحاطة بالجلال والإكرام وإن انتفى عنهم الوصفان الأولان، فإن هذه الصفات مؤذنة بأنهم ممن زكى الله، وتعدادها بجعلها علة للعفو - دليل على أن الزاكي من غير المعصومين قد يزل، فتدركه الزكاة بالتوبة فيرجع كما كان، وقد تكون الثلاثة لموصوف واحد لأن سبب نزولها مسطح ﵁، فالعطف إذن للتمكن في كل وصف منها.
Sözün gelişi, öncesi ve sonrası maksadı açıkladığı için nefy edatını zikretmeye ihtiyaç kalmadı ve şöyle buyurdu: {أَن يُؤْتُوا} “vermemeye”. Sonra ihsanı gerektiren vasıfları zikredip şöyle buyurdu: {أُولِي الْقُرْبَىٰ} “yakınlık sahiplerine”; onları çoğaltmak, işlerini yüceltmek ve bu vasıflardan birinin bile ihsan için yeterli olduğuna, bir araya geldiklerinde ise durumun nasıl olacağına işaret etmek için atıf edatıyla sayarak şanı yüce olan [Allah] şöyle buyurdu: {وَالْمَسَاكِينَ} “ve yoksullara”; yani akrabalıkları olmasa bile kendilerine yetecek bir şey bulamayanlara, {وَالْمُهَاجِرِينَ} “ve hicret edenlere”; ailelerini, yurtlarını ve mallarını terk edenlere, {فِي سَبِيلِ اللَّهِ} “Allah yolunda”; celal ve ikramı kuşatması sebebiyle cömertliği bütün mahlukatı kaplayan Zât [yolunda hicret edenlere], ilk iki vasıf onlarda bulunmasa bile [vermemeye yemin etmesinler]. Zira bu vasıflar, onların Allah'ın arındırdığı kimselerden olduğunu bildirmektedir ve bunların affın gerekçesi kılınarak sayılması; masum olmayan temiz kimsenin de bazen tökezleyebileceğine, sonra tövbe ile arınmanın ona yetişip eski haline döneceğine delildir. Bu üç vasıf bazen tek bir kişide toplanabilir; zira bu ayetin iniş sebebi Mıstah radıyallâhu anh'dır. Dolayısıyla buradaki atıf, bu vasıfların her birinde kökleşmiş olmayı bildirmek içindir.
11742. Metin
ولما كان النهي عن ذلك غير صريح في العفو، وكان التقدير: فلؤتوهم، عطف عليه مصرحاً بالمقصود قوله: {وليعفوا} أي عن زللهم بأن يمحوه ويغطوه بما يسلبونه عليه من أستار الحلم حتى لا يبقى له أثر. ولما كان المحو لا ينفي التذكر قال: {وليصفحوا} أي يعرضوا عنه أصلاً ورأساً، فلا يخطروه لهم على بال ليثمر ذلك الإحسان، ومنه الصفوح وهو الكريم.
Bundan nehiy affı açıkça ifade etmeyince ve takdir: 'Onlara versinler' şeklinde olunca, kastedilen manayı açıkça belirterek şu buyruğu buna atfetti: {وَلْيَعْفُوا} “Ve affetsinler”; yani üzerlerine çekecekleri hilm örtüleriyle hiçbir iz kalmayacak şekilde silip örterek onların sürçmelerini bağışlasınlar. Silmek hatırlamayı bütünüyle ortadan kaldırmayabileceğinden şöyle buyurdu: {وَلْيَصْفَحُوا} “ve hoş görsünler”; yani bundan büsbütün yüz çevirsinler, bunu akıllarına bile getirmesinler ki bu durum ihsanı netice versin. Nitekim 'safûh' (hoşgörülü), cömert ve kerim kimsedir.
11743. Metin
ولما كانت لذة الخطاب تنسي كل عتاب، أقبل سبحانه بفضله ومنّه وطوله على أولي الفضل، مرغباً في أن يفعلوا بغيرهم ما يحبون أن يفعل بهم، مرهباً من أن يشدد عليهم إن شددوا فقال: {ألا تحبون} أي يا أولي الفضل {أن يغفر الله} أي الملك الأعظم {لكم} أي ما قصرتم في حقه، وسبب نزولها كما في الصحيح من حديث عائشة ﵂ أن أباها رضي الله تعالى عنه كان حلف ما بعد برأ الله عائشة ﵂ أن لا ينفق على مسطح ابن خالته لكونه خاض من أهل الإفك؛ وفي تفسير الأصبهاني عن ابن عباس ﵄: أقسم ناس من الصحابة فيهم أبو بكر ﵃ أن لا يتصدقوا على رجل تكلم بشيء من
Hitabın lezzeti her türlü kınamayı unutturduğundan, şanı yüce olan [Allah] lütfu, ihsanı ve inayetiyle fazilet sahiplerine yöneldi; kendilerine nasıl muamele edilmesini seviyorlarsa başkalarına da öyle muamele etmelerine teşvik ederek ve eğer katı davranırlarsa kendilerine de katı davranılacağından sakındırarak şöyle buyurdu: {أَلَا تُحِبُّونَ} “Sevmez misiniz” ey fazilet sahipleri! {أَن يَغْفِرَ اللَّهُ} “Allah'ın bağışlamasını”; yani en büyük Hükümran'ın [bağışlamasını], {لَكُمْ} “sizi”; O'nun hakkı hususunda kusur işlediğiniz şeyleri. Ayetin iniş sebebi Sahîh'te Âişe radıyallâhu anhâ hadisinde geçtiği üzere şudur: Babası radıyallâhu teâlâ anh, Allah Âişe radıyallâhu anhâ'yı temize çıkardıktan sonra, teyzesinin oğlu Mıstah ifk ehline karıştığı için ona artık hiçbir nafaka vermemeye yemin etmişti. İsfahânî'nin tefsirinde İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre: İçlerinde Ebû Bekir radıyallâhu anhüm'ın da bulunduğu sahâbîlerden bir grup, ifkten bir şey konuşan hiçbir kimseye sadaka vermemeye ve
11744. Metin
الإفك ولا ينفعوهم فأنزل الله هذه الآية.
onlara fayda sağlamamaya yemin etmişlerdi; bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi.
11745. Metin
وناهيك بشهادة الله ﷻ للصديق بأنه من أولي الفضل فيا له من شرف ما أجلاه! ومن سؤدد وفخار ما أعلاه! ولا سيما وقد صدقه ﵁ بالعفو عمن شنع على ثمرة فؤاده ومهجة كبده، وهي الصديقة زوجة خاتم المرسلين، وخير الخلائق أجمعين، والحلف على أنه لا يقطع النفقة عنه أبداً، فيا لله من أخلاق ما أبهاها! وشمائل ما أطهرها وأزكاها! وأشرفها وأسندها.
Allah celle celâluhû'nun Sıddîk'ın fazilet sahiplerinden olduğuna şahitlik etmesi sana kâfidir! Ne kadar parlak ve yüce bir şeref! Ne kadar ali bir efendilik ve iftihar vesilesi! Bilhassa o radıyallâhu anh, ciğerparesi ve gönlünün meyvesi olan, peygamberlerin sonuncusunun ve bütün mahlukatın en hayırlısının zevcesi Sıddîka'ya dil uzatan kimseyi affederek ve ona nafakayı asla kesmeyeceğine yemin ederek bunu tasdik etmiştir. Allah için söyleyin; ne kadar parlak ve güzel ahlaklar! Ne kadar temiz, pâk, şerefli ve sağlam seciyeler!
11746. Metin
ولما كان الجواب قطعاً كما أجاب الصديق ﵁: بلى والله! إنا لنحب أن يغفر الله لنا، وكان كأنه قيل: فاغفروا لمن أساء إليكم، فالله حكم عدل، يجازيهم على إساءتهم إليكم إن شاء، والله عليم شكور، يشكر لكم ما صنعتم إليهم، عطف عليه قوله: {والله} أي مع قدرته الكاملة وعلمه الشامل {غفور رحيم*} من صفته ذلك، إن شاء يغفر لكم ذنوبكم بأن يمحوها فلا يدع لها أثراً ويرحمكم بعد محوها بالفضل عليكم كما فعلتم معهم، فإن الجزاء من جنس العمل.
Cevap kesinlikle Sıddîk radıyallâhu anh'ın cevap verdiği gibi: 'Evet vallahi! Şüphesiz biz Allah'ın bizi bağışlamasını pek çok severiz' şeklinde olunca ve sanki şöyle denilmiş gibi olunca: 'Size kötülük edeni affedin; zira Allah adil bir hâkimdir, dilerse size yaptıkları kötülük sebebiyle onları cezalandırır; Allah Alîm'dir, Şekûr'dur, onlara yaptığınız iyiliğin karşılığını size verir', buna şu buyruğu atfetti: {وَاللَّهُ} “Ve Allah”; yani tam kudreti ve kuşatıcı ilmiyle beraber, {غَفُورٌ رَّحِيمٌ} “Gafûr'dur, Rahîm'dir”; O'nun sıfatı budur; dilerse hiçbir iz bırakmayacak şekilde silerek günahlarınızı bağışlar ve onları sildikten sonra, tıpkı sizin onlara yaptığınız gibi lütfuyla size merhamet eder; zira ceza amelin cinsindendir.
11747. Metin
ولما كان الختم بهذين الوصفين بعد الأمر بالعفو ربما جرّأ على مثل هذه الإساءة، وصل به مرهباً من الوقوع في مثل ذلك قوله معمماً للحكم: {إن الذين يرمون} أي بالفاحشة {المحصنات} أي اللائي جعلن
Affı emrettikten sonra bu iki vasıfla sözün bitirilmesi belki bu tür bir kötülüğe cüret kazandırabileceğinden, böyle bir şeye düşmekten sakındırarak hükmü genel kılan şu buyruğunu buna ekledi: {إِنَّ الَّذِينَ يَرْمُونَ} “Şüphesiz atanlar”; yani hayasızlıkla itham edenler, {الْمُحْصَنَاتِ} “namuslu kadınlara”; yani
11748. Metin
أنفسهن من العفة في مثل الحصن. ولما كان الهام بالسيىء والمقدم عليه عالماً بما يرمي به منه، جاعلاً له نصب عينه، أكد معنى الإحصان بقوله: {الغافلات} أي عن السوء حتى عن مجرد ذكره. ولما كان وصف الإيمان حاملاً على كل خير ومانعاً ن كل سوء، نبه على أن الحامل على الوصفين المتقدمين إنما هو التقوى، وصرف ما لهن من الفطنة إلى ما لله عليهن من الحقوق فقال: {المؤمنات} .
iffet hususunda nefislerini adeta bir kale içine almış olanlara. Kötülüğü aklından geçiren ve ona yeltenen kimse, attığı kötülüğü bilip onu gözünün önüne getirdiğinden, iffet manasını şu buyruğuyla pekiştirdi: {الْغَافِلَاتِ} “habersiz olanlara”; yani kötülükten, hatta onun sadece anılmasından bile büsbütün habersiz olanlara. İman vasfı her türlü hayra sevk edici ve her türlü kötülükten alıkoyucu olduğundan, geçen iki vasfa sevk eden şeyin ancak takva olduğuna ve sahip oldukları anlayışı Allah'ın üzerlerindeki haklarına yöneltmeleri olduğuna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {الْمُؤْمِنَاتِ} “mümin kadınlara”.
11749. Metin
ولما ثبت بهذه الأوصاف البعد عن السوء، ذكر جزاء القاذف كفّاً عنه وتحذيراً منه بصيغة المجهول، لأن المحذور اللعن لا كونه المعين، وتنبيهاً على وقوع اللعن من كل من يتأتي منه فقال: {لعنوا} أي أبعدوا عن رحمة الله، وفعل معهم فعل المبعد من الحد وغيره {في الدنيا والآخرة} ثم زاد في تعظيم القذف لمن هذه أوصافها فقال: {ولهم} أي في الآخرة {عذاب عظيم*} وقيد بوصف الإيمان لأن قذف الكافرة وإن كان محرماً ليس فيه هذا المجموع، وهذا الحكم وإن كان عاماً فهو لأجل الصديقة بالذات وبالقصد الأول وفيما فيه من التشديد الذي قل أن يوجد مثله في القرآن من الإعلام
Bu vasıflarla kötülükten uzaklık sabit olunca, iftiracıya verilecek cezayı bundan caydırmak ve sakındırmak amacıyla meçhul sîga ile zikretti; çünkü sakınılan şey bizzat lanetin kendisidir, onu edenin muayyen olması değildir ve kendisinden lanet sâdır olabilecek herkesten lanetin gerçekleştiğine dikkat çekmek için şöyle buyurdu: {لُعِنُوا} “lanetlenmişlerdir”; yani Allah'ın rahmetinden uzaklaştırılmışlar ve had cezası ve benzeri yollarla kendilerine uzaklaştırılan kimsenin muamelesi yapılmıştır, {فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَةِ} “dünyada ve ahirette”. Sonra bu vasıflara sahip kimseye iftira atmanın vehametini daha da büyüterek şöyle buyurdu: {وَلَهُمْ} “ve onlar için vardır”, yani ahirette, {عَذَابٌ عَظِيمٌ} “büyük bir azap”. İman vasfıyla kayıtlandı; çünkü kâfir kadına iftira atmak her ne kadar haram olsa da bu cezaların tamamını içermez. Bu hüküm her ne kadar genel olsa da bizzat ve birinci derecedeki maksat olarak Sıddîka içindir. Kur'an'da benzerine pek az rastlanacak derecedeki bu şiddette,
11750. Metin
بعلي قدرها، وجلي أمرها، في عظيم فخرها، ما يجل عن الوصف؛ ثم أتبع ذلك ذكر اليوم الذي يكون فيه أثر ذلك على وجه زاد الأمر عظماً فقال: {يوم تشهد عليهم} أي يوم القيامة في ذلك المجمع العظيم {ألسنتهم} إن ترفعوا عن الكذب {وأيديهم وأرجلهم} إن أنكرت ألسنتهم كذباً وفجوراً ظناً أن الكذب ينفعها {بما كانوا يعملون*} من هذا القذف وغيره؛ ثم زاد في التهويل بقوله: {يومئذ} أي إذ تشهد عليهم هذه الجوارح {يوفيهم الله} أي المحيط بكل شيء علماً وقدرة وله الكمال كله {دينهم} أي جزاءهم {الحق} أي الذي يظهر لكل أحد من أهل ذلك المجمع العظيم أنهم يستحقونه، فلا يقدر أحد على نوع طعن فيه {ويعلمون} أي إذ ذاك، لانقطاع الأسباب، ورفع كل حجاب {أن الله} أي الذي له العظمة المطلقة، فلا كفوء له {هو} أي وحده {الحق} أي الثابت أمره فلا أمر لأحد سواه، {المبين*} الذي لا أوضح من شأنه في ألوهيته وعلمه وقدرته وتفرده بجميع صفات الكمال، وتنزهه عن جميع سمات النقص، فيندمون
onun kadrinin yüceliğini, şanının büyüklüğünü ve iftiharının azametini bildirme hususunda vasfedilemeyecek kadar büyük manalar vardır. Sonra meselenin büyüklüğünü daha da artıran bir tarzda bunun eserinin görüleceği günü zikretmeyi buna ekleyerek şöyle buyurdu: {يَوْمَ تَشْهَدُ عَلَيْهِمْ} “O gün aleyhlerine şahitlik edecektir”; yani kıyamet gününde, o büyük toplanma yerinde, {أَلْسِنَتُهُمْ} “dilleri”, şayet yalandan kaçınırlarsa; {وَأَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُم} “ve elleri ve ayakları”, şayet dilleri yalanın kendilerine fayda vereceğini zannederek yalan ve fücurla inkâr ederse; {بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “yapmış oldukları şeylere dair”; bu iftiradan ve diğerlerinden [yaptıklarına dair]. Sonra korkutmayı şu buyruğuyla artırdı: {يَوْمَئِذٍ} “O gün”; yani bu uzuvlar onların aleyhine şahitlik ettiği vakit, {يُوَفِّيهِمُ اللَّهُ} “Allah onlara tam olarak verecektir”; yani ilim ve kudretiyle her şeyi kuşatan ve bütün kemale sahip olan [Zât], {دِينَهُمُ} “cezalarını”; {الْحَقَّ} “hak olan [cezalarını]”; yani o büyük toplanma yerindekilerden herkese onların bunu hak ettiği açıkça görünen ve hiç kimsenin onda hiçbir şekilde kusur bulamayacağı [cezalarını tam verir]. {وَيَعْلَمُونَ} “Ve bilirler”; yani o vakit sebeplerin kesilmesi ve her türlü perdenin kalkması sebebiyle, {أَنَّ اللَّهَ} “şüphesiz Allah”; yani mutlak azamet sahibi olup hiçbir dengi bulunmayan Zât, {هُوَ} “O'dur”; yani yalnız O'dur, {الْحَقُّ} “Hakk'ın ta kendisi”; yani emri sabit olandır, O'ndan başka hiç kimsenin hükmü yoktur; {الْمُبِينُ} “apaçık olandır”; ilahlığında, ilminde, kudretinde, bütün kemal sıfatlarıyla tek oluşunda ve bütün noksanlık alametlerinden münezzeh oluşunda şanından daha açık hiçbir şey olmayandır. Böylece
11751. Metin
على ما فعلوا في الدنيا مما يقدح في المراقبة وتجري عليه الغفلة؛ قال ابن كثير: وأمهات المؤمنين أولى بالدخول في هذا من كل محصنة لا سيما التي كانت سبب النزول، وهي عائشة بنت الصديق رضي الله تعالى عنهما، وقد أجمع العلماء قاطبة على أن من سبها بعد هذا ورماها بما رماها به بعد هذا الذي ذكر في هذه الآية، فإنه كافر لأنه معاند للقرآن، وفي بقية أمهات المؤمنين ﵅ قولان أصحهما أنهن كهي، والله أعلم - انتهى.
dünyada murakabeyi zedeleyen ve gafletle işlenen fiillerine pişman olurlar. İbn Kesîr şöyle der: 'Müminlerin anneleri, her namuslu kadından daha çok bu hükmün içine girmeye layıktır; bilhassa nüzul sebebi olan Sıddîk'ın kızı Âişe radıyallâhu teâlâ anhümâ. Nitekim ulemanın tamamı icma etmiştir ki: Bundan sonra ve bu ayette zikredilen hususlardan sonra kim ona söver ve ona o iftirayı atarsa o kimse kâfirdir; çünkü o, Kur'an'a inatla karşı çıkmıştır. Diğer müminlerin anneleri radıyallâhu anhünne hakkında ise iki görüş vardır; en sahih olanı onların da Âişe gibi olduğudur. En doğrusunu Allah bilir.' -İktibas sonu-.