11962. Metin
مقصودها إنذار عامة المكلفين بما له سبحانه من القدرة الشاملة، المستلزم للعلم التام، المدلول عليه بهذا القرآن المبين، المستلزم لأنه لا موجد على الحقيقة سواه، فهو الحق، وما سواه باطل؛ وتسميتها بالقرقان واضح الدلالة على ذلك، فإن الكتاب ما نزل إلا للتفرقة بين الملتبسات، وتمييز الحق من الباطل)) ليهلك من هلك عن بينة ويحيى من حيّ عن بينة () [الأنفال: ٤٢] فلا يكون لأحد على الله حجة) بسم الله (الذي له الحجة البالغة، لإحاطة عظمته، وشمول علمه وقدرته) الرحمن (الذي عم بنعمه الفرقان، أهلَ الإيمان والكفران) الرحيم (الذي خص من شاء من عباده بملابس الرضوان.
Bu surenin maksadı; bu apaçık Kur'an ile delillendirilen, O'ndan başka hakiki hiçbir var edicinin bulunmamasını gerektiren -ki O Hak'tır, O'nun dışındakiler ise bâtıldır- ve tam bir ilmi zorunlu kılan Sübhânehu'nun kapsamlı kudretiyle mükelleflerin tamamını uyarmaktır. Surenin Furkan olarak isimlendirilmesi de buna açıkça delalet etmektedir. Zira bu Kitap, ancak birbiriyle karışmış şeyleri ayırmak ve hakkı bâtıldan ayırt etmek için indirilmiştir ((helak olan açık bir delille helak olsun, yaşayan da açık bir delille yaşasın diye [el-Enfâl: 42] böylece kimsenin Allah'a karşı bir hücceti kalmasın)). Bismillah (Büyüklüğünün her şeyi kuşatması, ilminin ve kudretinin her şeyi kapsaması sebebiyle üstün hüccet kendisine ait olan), Rahman (Furkan nimetini hem iman hem de küfür ehline genel kılan), Rahim (kullarından dilediğini rıza elbiseleriyle özel kılan [Allah'ın adıyla]).
11963. Metin
لما ختم سبحانه تلك بسعة الملك، وشمول العلم، وتعظيم الرسول،
Sübhânehu ve Teâlâ önceki [sureyi] mülkün genişliği, ilmin kuşatıcılığı ve Resul'ün yüceltilmesiyle,
11964. Metin
والتهديد لمن تجاوز الحد، افتتح هذه بمثل ذلك على وجه - مع كونه أضخم منه - هو برهان عليه فقال
haddi aşanları tehdit etmekle bitirince; bu sureyi de -ondan daha azametli olmakla birlikte- ona bir delil olacak şekilde benzer ifadelerle açarak şöyle buyurdu:
11965. Metin
{تبارك} أي ثبت ثبوتاً مع اليمن والخير الذي به سبقت الرحمة الغضب، والتعالي في الصفات والأفعال، فلا ثبوت يدانيه، ولا يكون ذلك كذلك إلا بتمام قدرته، ولا تتم قدرته إلا بشمول علمه، وهذا الفعل مطاوع «بارك» وهو مختص بالله تعالى لم يستعمل لغيره، ولذلك لم ينصرف لمستقبل ولا اسم فاعل؛ ثم وصف نفسه الشريفة بما يدل على ذلك فقال: {الذي} .
{تبارك} “Yücelerden yücedir” yani rahmetin gazabın önüne geçtiği bereket ve hayır ile sıfat ve fiillerdeki yücelik üzere öyle bir sabit oldu ki, hiçbir sebat O'na yaklaşamaz. Bu da ancak O'nun kudretinin tamlığıyla olur; kudretinin tamlığı ise ancak ilminin her şeyi kuşatmasıyla gerçekleşir. Bu fiil bâreke (بَارَكَ) fiilinin mutavaat (dönüşlülük) kalıbıdır ve Allah Teâlâ'ya hastır, başkası için kullanılmamıştır; bu yüzden muzari (geniş/gelecek zaman) veya ism-i fail olarak çekimlenmemiştir. Sonra buna delalet eden vasıfla yüce Zâtını niteleyerek şöyle buyurdu: {الذي} “O [Allah] ki”.
11966. Metin
ولما كان تكرار الإنذار - الذي هو مقصود السورة - أنفع، وتفريقه في أوقات متراسلة أصدع للقلوب وأردع، وكان إيضاح المشكلات، في الفرق بين الملتبسات، أعون بما يكون علة، عبر بما يدل على الفرق وقدمه فقال: {نزل الفرقان} أي الكتاب الذي نزل إلى سماء الدنيا فكان كتاباً، ثم نزل مفرقاً بحسب المصالح، فسمي لذلك فرقاناً، ولأنه الفارق بين ملتبس، فلا يدع خفاء إلا بينه، ولاحقاً إلا أثبته، ولا باطلاً إلا نفاه ومحقه، فيه انتظام الحياة الأولى
Surenin maksadı olan uyarının tekrarlanması daha faydalı, peş peşe gelen vakitlere yayılması kalpleri daha çok sarsıcı ve caydırıcı, karışık şeyler arasındaki farkta müşkillerin açıklığa kavuşturulması da illet olmaya daha elverişli olduğu için; farka delalet eden lafızla ifade buyurup onu öne alarak şöyle buyurdu: {نزل الفرقان} “Furkan'ı indirmiştir” Yani dünya semasına toptan inip bir kitap olan, sonra da maslahatlara göre parça parça indirilen, bu sebeple Furkan (hak ile bâtılı ayıran) diye isimlendirilen Kitap'tır. Çünkü o, karışık olan her şeyi birbirinden ayırandır; hiçbir kapalılık bırakmayıp açıklar, hiçbir hakkı bırakmayıp sabit kılar ve hiçbir bâtılı bırakmayıp yok ve iptal eder. İlk hayatın (dünyanın)
11967. Metin
والأخرى، فكان قاطعاً على علم منزله، ومن علمه الباهر إنزاله {على عبده} أي الذي لا أحق منه بإضافته إلى ضميره الشريف، لأنه خالص له، لا شائبة لغيره فيه أصلاً، ولم يحز مخلوق ما حاز من طهارة الشيم، وارتفاع الهمم، ولا شك أن الرسول دال على مرسله في مقدار علمه، وكثرة جنده، واتساع ملكه {الله أعلم حيث يجعل رسالاته} [الأنعام: ١٢٤] ثم علل إنزاله عليه بقوله: {ليكون} أي العبد أو الفرقان.
ve ahiretin intizamı ondadır. Dolayısıyla onu indirenin ilmine kesin bir delildir. O'nun göz kamaştırıcı ilminin bir tecellisi de onu {على عبده} “kuluna” yani yüce zamirine izafe edilmeye kendisinden daha layık kimse olmayan zâta indirmesidir; çünkü o, bütünüyle O'na aittir ve onda başkasına ait hiçbir şaibe yoktur. Hiçbir yaratılmış, onun elde ettiği ahlak temizliğini ve yüce gayretleri elde edememiştir. Hiç şüphe yok ki elçi; ilminin miktarı, ordusunun çokluğu ve mülkünün genişliği hususunda kendisini gönderene delalet eder: {الله أعلم حيث يجعل رسالاته} “Allah, peygamberliğini kime vereceğini çok iyi bilir” [el-En'âm: 124]. Sonra onu indirmesinin gerekçesini şu sözüyle bildirdi: {ليكون} “olsun diye” yani kul veya Furkan.
11968. Metin
ولما كان العالم ما سوى الله، وكان ربما ادعى مدع أن المراد البعض، لأنه قد يطلق اللفظ على جزء معناه بدلالة التضمن، وكان الجمع لا بد أن يفيد ما أفاده المفرد بزيادة، جمع ليعرف أن المراد المدلول المطابقي، مع التصريح باستغراق جميع الأنواع الداخلة تحت مفهوم المفرد، واختار جمع العقلاء تغليباً، إعلاماً بأنهم المقصودون بالذات فقال: {للعالمين} أي المكلفين كلهم من الجن والإنس والملائكة.
Âlem, Allah'ın dışındaki her şey olduğundan ve bir kimsenin, lafzın bazen tazammun delaletiyle anlamının bir cüzüne ıtlak edilebilmesi sebebiyle kastedilenin bir kısım [varlıklar] olduğunu iddia etmesi muhtemel bulunduğundan; çoğul kalıbı da tekilin ifade ettiği manayı fazlasıyla ifade etmek zorunda olduğundan; tekilin kavramı altına giren bütün türleri kapsadığı açıkça belirtilmekle birlikte kastedilenin mutabakat delaleti olduğu bilinsin diye çoğul yapılmıştır. Asıl kastedilenlerin onlar olduğunu bildirmek için de tağlib yoluyla akıllılar çoğulu seçilmiş ve şöyle buyrulmuştur: {للعالمين} “âlemlere” yani cin, insan ve meleklerden oluşan mükelleflerin tamamına.
11969. Metin
ولما كان كل من الكتاب والمنزل عليه بالغاً في معناه، عبر بما يصح أن يراد به المنذر والإنذار على وجه المبالغة فقال: {نذيراً*} أي وبشيراً، وإنما اقتصر على النذارة للإشارة إلى البشارة بلفظ {تبارك} ولأن المقام لها، لما ختم به تلك من إعراض المتولين عن الأحكام،
Gerek Kitap gerekse kendisine indirilen zât kendi anlamlarında son derece yetkin olduklarından, mübalağa yoluyla hem uyarıcı hem de uyarı kastedilebilecek bir lafızla ifade ederek şöyle buyurdu: {نذيراً*} “bir uyarıcı.” Yani ve bir müjdeci olsun diye. {تبارك} lafzıyla müjdeye işaret edildiği için ve önceki surenin hükümleri terk edip yüz çevirenlerin durumunu anlatarak son bulması sebebiyle makam uyarmayı gerektirdiğinden sadece uyarıcı olmakla yetinilmiştir.
11970. Metin
ونفى الإيمان عنهم بانتفاء الإسلام، وفيه إشارة إلى كثرة المستحقين للنذارة، ولا التفات إلى من قال: إن الرازي والبرهان النسفي نقلا الإجماع على أنه ﷺ لم يرسل الملائكة، فإن عبارة الرازي في بعض نسخ تفسيره: لكنا أجمعنا على أنه لم يرسل إلى الملائكة، وفي أكثر النسخ: بينا - بدل: أجمعنا، على أنه لو اتفقت جميع النسخ عليها لم تضر، لأنها غير صريحة في إرادة الإجماع، ولأن الإجماع لا يثبت بنقل واحد لا سيما في مثل هذا الذي تظافرت الظواهر على خلافه، ولم يرد مانع منه، وأما البرهان النسفي فمن الرازي أخذ، وعبر بعبارته، فصارا واحداً، وقد بينت ذلك عند قوله تعالى في سورة الأنعام
Ayrıca İslam'ın ortadan kalkmasıyla onlardan imanın nefyedilmesi ve uyarıyı hak edenlerin çokluğuna işaret edilmesi söz konusudur. Râzî ve Burhân en-Nesefî'nin, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in meleklere gönderilmediğine dair icma naklettiklerini söyleyen kimsenin sözüne itibar edilmez. Zira Râzî'nin tefsirinin bazı nüshalarındaki ibaresi: "Fakat biz meleklere gönderilmediği üzerinde icma ettik" şeklindeyken, nüshaların çoğunda "icma ettik" yerine "açıkladık" şeklindedir. Kaldı ki bütün nüshalar bunda ittifak etmiş olsaydı bile bir zararı olmazdı; zira icmayı kastettiği konusunda sarih değildir ve icma tek bir nakille sabit olmaz, bilhassa zahirî delillerin aksine birbirini desteklediği ve buna dair hiçbir engel bulunmadığı böylesi bir meselede. Burhân en-Nesefî'ye gelince, o da bunu Râzî'den almış ve onun ibaresiyle ifade etmiştir, dolayısıyla ikisi tek bir kaynak sayılır. Nitekim bunu En'âm suresindeki Allah Teâlâ'nın şu kavlinde açıklamıştım:
11971. Metin
{لأنذركم به ومن بلغ} [الأنعام: ١٩] بياناً شافياً لا ارتياب معه، بل ولو قيل: إن الآية على ظاهرها، لا خصوص فيها بالعقلاء، وتكليف كل شيء بحسبه، لكان وجهاً، وبذلك صرح الإمام تاج الدين السبكي في أول الترشيح في قوله: «وأصلي على نبيه محمد المصطفى المبعوث إلى كل شيء» وكذلك المحب الطبري في آخر «القرى لقاصدي أم القرى» وذلك لأنه ﷺ ما دعا جامداً
{لأنذركم به ومن بلغ} “Sizi ve [bu Kur'an'ın] ulaştığı herkesi onunla uyarayım diye” [el-En'âm: 19] şüpheye yer bırakmayacak şekilde doyurucu bir açıklama ile açıklamıştım. Hatta şöyle denilse: Ayet zahiri üzeredir, akıllılara has kılınmamıştır ve her şeyin teklifi kendi durumuna göredir; bu da geçerli bir izahtır. Nitekim İmam Tâceddin es-Sübkî, et-Terşîh'in başında: "Her şeye peygamber olarak gönderilen nebisi Muhammed el-Mustafa'ya salat ederim" sözüyle bunu açıkça belirtmiştir. Aynı şekilde Muhibb et-Taberî de el-Kurâ li-Kāsıdî Ümmi'l-Kurâ adlı eserinin sonunda bunu ifade etmiştir. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem cansız
11972. Metin
ولا متحركاً غير الإنسان إلا أجابه بما هو مقتضى {إنا عرضنا الأمانة على السماوات والأرض والجبال فأبين أن يحملنها} [الأحزاب: ٧٢] دعا غير مرة عدة من أغصان الأشجار فأتته تسجد له، ثم أمرها بأن ترجع إلى مكانها ففعلت؛ ودعا الضب وغيره من الحيوانات العجم فأطاعته؛ ودعا الأشجار غير مرة فسمعت وسعت إليه؛ وأمر الجبل لما رجف فأذعن؛ وأرسل إلى نخل وأحجار يأمرهن بالاجتماع ليقضي إليهن حاجة ففعلن، ثم أرسل يأمرهن بالرجوع إلى أماكنهن فأجبن؛ وغمز الأرض فنبع منها الماء؛ وأرسل سهمه إلى البئر فجاشت بالرواء - إلى غير ذلك مما هو مضمن في دلائل النبوة، بل ولا دعا طفلاً رضيعاً إلا شهد له لكونه على الفطرة الأولى - إلى غير ذلك مما هو دال على ظاهر الآية المقتضي لزيادة شرفه ﷺ من غير محذور يلزم عليه ولا نص يخالفة - والله الهادي.
veya insandan başka canlı kime çağrıda bulunduysa, hepsi de {إنا عرضنا الأمانة على السماوات والأرض والجبال فأبين أن يحملنها} “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara sunduk da onlar onu yüklenmekten kaçındılar” [el-Ahzâb: 72] ayetinin muktezası gereğince ona icabet etmiştir. Birkaç kez ağaç dallarını çağırmış, onlar da kendisine secde ederek gelmiş, sonra yerlerine dönmelerini emretmiş ve dönmüşlerdir. Kertenkele (dab) ve diğer dilsiz hayvanları çağırmış, onlar da ona itaat etmiştir. Ağaçları defalarca çağırmış, onlar da işitip ona doğru koşarak gelmiştir. Sarsıldığı vakit dağa emretmiş, o da boyun eğmiştir. Hurma ağacına ve taşlara haber gönderip bir ihtiyacını gidermek için toplanmalarını emretmiş, onlar da toplanmış, sonra yerlerine dönmelerini emretmiş ve icabet etmişlerdir. Yere ayağıyla vurmuş, oradan su fışkırmıştır. Okunu kuyuya atmış, kuyu bol suyla kaynamıştır; Nübüvvet Delilleri (Delâilü'n-Nübüvve) kitaplarında yer alan diğer mucizeler de böyledir. Hatta hangi süt emen çocuğa seslendiyse, ilk fıtrat üzere olduğu için mutlaka onun lehine şahadet etmiştir. Bütün bunlar ve benzerleri, ayetin zahirine delalet eden hususlardır ki bu da gerektirdiği herhangi bir mahzur ve buna aykırı bir nass bulunmaksızın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şerefinin ziyadeliğini gerektirir. Hidayet veren Allah'tır.
11973. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير في برهانه: لما تضمنت سورة
İmam Ebû Ca'fer bin ez-Zübeyr el-Burhân adlı eserinde şöyle demiştir: Ne zaman ki
11974. Metin
النور بيان كثير من الأحكام كحكم الزنى، ورمي الزوجات به، والقذف، والاستئذان، والحجاب، وإسعاف الفقير، والكتابة، وغير ذلك، والكشف عن مغيبات، من تغاير حالات، تبين بمعرفتها والاطلاع عليها الخبيث من الطيب، كاطلاعه سبحانه نبيه والمؤمنين على ما تقوله أهل الإفك، وبيان سوء حالهم، واضمحلال محالهم، في قصة المنافقين في إظهارهم ضد ما يضمرون؛ ثم كريم وعده للخلفاء الراشدين {وعد الله الذين آمنوا منكم} [المائدة: ٩] ثم ما فضح به تعالى منافقي الخندق {قد يعلم الله الذين يتسللون منكم لواذاً} [النور: ٦٣] إلى آخر الآية، فكان مجموع هذا فرقاناً يعتضد به الإيمان، ولا ينكره مقر بالرحمن، يشهد لرسول الله ﷺ بصحة رسالته، ويوضح مضمن قوله {لا تجعلوا دعاء الرسول بينكم} [النور: ٦٣] من عظيم قدره ﷺ وعليّ جلالته، أتبعه سبحانه بقوله {تبارك الذي نزل الفرقان على عبده} [الفرقان: ١] وهو القرآن الفارق بين الحق والباطل، والمطلع على ما أخفاه المنافقون وأبطنوه من المكر والكفر {ليكون للعالمين نذيراً} [الفرقان: ١] فيحذرهم من مرتكبات المنافقين والتشبه بهم؛ ثم تناسج الكلام،
Nur suresi; zina hükmü, eşlere zina isnadı, kazf (iftira), izin isteme, tesettür, fakire yardım, mükâtebe ve benzeri pek çok hükmün açıklanmasını; bilinmesi ve muttali olunmasıyla temizin pisten ayrıldığı değişen hallere dair gaybî hususların açığa çıkarılmasını -mesela Sübhânehu'nun Peygamberi'ni ve müminleri İfk ehlinin söylediklerine muttali kılması, onların kötü durumlarını ve kurdukları tuzakların boşa çıkışını münafıkların içlerinde gizlediklerinin aksini açığa vurmaları kıssasında açıklaması gibi-; sonra Hulefâ-yi Râşidîn'e olan lütufkâr vaadini {وعد الله الذين آمنوا منكم} “Allah, içinizden iman edenlere vaat etmiştir” [el-Mâide: 9]; sonra Hendek münafıklarını teşhir ettiği {قد يعلم الله الذين يتسللون منكم لواذاً} “Allah, içinizden birbirini siper ederek sıvışıp gidenleri elbette bilir” [en-Nûr: 63] ayetinin sonuna kadar olan kısımları ihtiva ettiğinde; bütün bunlar, imanın kendisiyle güçlendiği, Rahman'ı ikrar eden hiç kimsenin inkâr edemeyeceği, Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in risaletinin doğruluğuna şahitlik eden ve {لا تجعلوا دعاء الرسول بينكم} “Peygamber'in çağrısını aranızda kılmayın” [en-Nûr: 63] kavlinin ihtiva ettiği onun sallallâhu aleyhi ve sellem yüce kadrini ve yüksek celaletini açıklayan bir furkan (ölçü) oldu. Sübhânehu bunun peşinden {تبارك الذي نزل الفرقان على عبده} “Kuluna Furkan'ı indiren [Allah] yücelerden yücedir” [el-Furkân: 1] kavlini getirdi ki o, hak ile bâtılı ayıran, münafıkların gizledikleri ve içlerinde sakladıkları hile ve küfre muttali kılan Kur'an'dır; {ليكون للعالمين نذيراً} “âlemlere bir uyarıcı olsun diye” [el-Furkân: 1], yani onları münafıkların işledikleri cürümlerden ve onlara benzemekten sakındırsın diye. Sonra söz birbiriyle örüldü,
11975. Metin
والتحم جليل المعهود من ذلك النظام، وتضمنت هذه السورة من النعي على الكفار والتعريف ببهتهم وسوء مرتكبهم ما لم يتضمن كثير من نظائرها كقولهم
bu nizamın bilinen yüce yapısı birbirine kenetlendi. Bu sure; kâfirleri kınama, onların iftiralarını ve işledikleri kötülükleri bildirme hususunda, benzeri pek çok surenin ihtiva etmediği şu sözlerini ihtiva etti:
11976. Metin
{ما لهذا الرسول يأكل الطعام} [الفرقان: ٧] الآيات، وقولهم {لولا أنزل علينا الملائكة أو نرى ربنا} [الفرقان: ٢١] وقولهم {لولا نزل عليه القرآن جملة واحدة} [الفرقان: ٣٢] وقولهم {وما الرحمن} [الفرقان: ٦٠] إلى ما عضد هذه وتخللها، ولهذا ختمت بقاطع الوعيد، وأشد التهديد، وهو قوله سبحانه {فقد كذبتم فسوف يكون لزاماً} [الفرقان: ٧٧] انتهى.
{ما لهذا الرسول يأكل الطعام} “Bu ne biçim peygamber ki yemek yiyor...” [el-Furkân: 7] ayetleri; {لولا أنزل علينا الملائكة أو نرى ربنا} “Bize melekler indirilseydi ya da Rabbimizi görseydik ya!” [el-Furkân: 21] sözleri; {لولا نزل عليه القرآن جملة واحدة} “Kur'an ona bir defada topluca indirilseydi ya!” [el-Furkân: 32] sözleri; {وما الرحمن} “Rahman da neymiş?” [el-Furkân: 60] sözleri ve bunları destekleyen ve aralarında yer alan diğer hususlar. Bu sebeple sure, kesin bir tehdit ve en şiddetli bir uyarı ile son bulmuştur ki o da Sübhânehu'nun şu kavlidir: {فقد كذبتم فسوف يكون لزاماً} “Siz kesinlikle yalanladınız; bu yüzden [azap] kaçınılmaz olacaktır” [el-Furkân: 77]. [İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti.
11977. Metin
ولما تقدم ذكر منزل الفرقان سبحانه، وذكر الفرقان والمنزل عليه على طريق الإجمال، أتبع ذلك تفصيله على الترتيب، فبدأ بوصف المنزل سبحانه بما هو أدل دليل على إرادة التعميم في الرسالة لكل من يريد، فقال: {الذي له} أي وحده {ملك السماوات والأرض} فلا إنكار لأن يرسل رسولاً إلى كل من فيهما {ولم يتخذ ولداً} ليتكبر على رسوله {ولم يكن له شريك في الملك} ليناقضه في الرسالة أو يقاسمه إياها، فيكون بعض الخلق خارجاً عن رسالته، أو مراعياً لأمر غير أمره.
Furkan'ı indiren Sübhânehu'nun zikri, Furkan'ın ve kendisine indirilen zâtın zikri icmal yoluyla geçince, bunun peşinden sırasıyla tafsilatını getirdi. İndiren Sübhânehu'yu, dilediği herkese risaletin genellenmesini istemesine en açık delil olan vasıfla niteleyerek başladı ve şöyle buyurdu: {الذي له} “O [Allah] ki, O'nundur” yani sadece O'na aittir {ملك السماوات والأرض} “göklerin ve yerin mülkü.” Dolayısıyla her ikisinde bulunan herkese bir elçi göndermesi inkâr edilemez. {ولم يتخذ ولداً} “Ve hiçbir çocuk edinmemiştir” ki elçisine karşı büyüklük taslasın. {ولم يكن له شريك في الملك} “Mülkte hiçbir ortağı da olmamıştır” ki risalette O'na zıt gitsin veya onu O'nunla paylaşsın da yaratılmışların bir kısmı O'nun risaletinin dışına çıksın yahut O'nun emrinden başkasının emrini gözetsin.
11978. Metin
ولما كان وقوف الشيء عند حد - بحيث لا يقدر أن يتعداه إلى حد شيء آخر سواه، فهذا حيوان لا يقدر على جعل نفسه جماداً
Bir şeyin belirli bir sınırda durması -öyle ki o sınırı aşıp kendisinden başka bir şeyin sınırına geçmeye güç yetiremez; nitekim şu bir hayvandır, kendisini cansız bir varlık yapmaya güç yetiremez,
11979. Metin
ولا أعلى من الحيوان، وهذا جماد لا يمكنه جعل نفسه حيواناً ولا أسفل من رتبة الجماد إلى غير ذلك مما يعجز الخلق عن شرحه دالاً على أنه مخلوق مربوب، قال تعالى: {وخلق} أي أحدث إحداثاً مراعى فيه التقدير والتسوية {كل شيء} أي مما ادعى فيه الولدية أو الشرك وغيره.
hayvandan daha üstün bir varlık da yapamaz; şu bir cansız varlıktır, kendisini bir hayvan yapması da cansız varlık mertebesinden daha aşağıya düşürmesi de mümkün değildir; yaratılmışların açıklamaktan âciz kaldığı diğer hususlar da böyledir- onun yaratılmış ve terbiye edilmiş (kul) olduğuna delalet edince, Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وخلق} “Ve yaratmıştır” yani ölçü ve dengesi gözetilmiş bir biçimde var etmiştir {كل شيء} “her şeyi”; yani çocuk edinildiği veya ortak koşulduğu iddia edilen şeyleri ve diğerlerini.
11980. Metin
ولما كان قد سوى كل شيء لما يصلح له وهيأه لذلك، قال شارحاً ومحققاً لمعنى «خلق» : {فقدره} في إيجاده من غير تفاوت {تقديراً*} أي لا يمكن ذلك الشيء مجاوزته فيما خلق لأجله وهيىء ويسر له إلى غيره بوجه من الوجوه.
Her şeyi neye elverişli ise ona göre tesviye edip (düzenleyip) hazırladığı için, "yarattı" kelimesinin anlamını açıklayarak ve pekiştirerek şöyle buyurdu: {فقدره} “ve onu takdir etmiştir” yani var edilişinde hiçbir uyumsuzluk olmaksızın {تقديراً*} “bir ölçüye göre.” Yani o şeyin, kendisi için yaratıldığı, hazırlandığı ve kolaylaştırıldığı durumdan başka bir duruma hiçbir şekilde geçmesi mümkün değildir.
11981. Metin
ولما ذكرهم بما ركز في فطرهم من العلم، عجب منهم لكل ذي عقل في جملة حالية فيما خالفوا ما لهم من المشاهدة، فقال مضمراً للفاعل إشارة إل استهجان نسبة هذا الفعل إلى فاعل معين توبيخاً لهم وإرشاداً إلى المبادرة من كل سامع إلى نفيه عنه فقال: {واتخذوا} أي كلف أنفسهم عبدة الأوثان أن أخذوا.
Fıtratlarına yerleştirilen ilmi onlara hatırlatınca, müşahede ettikleri gerçeklere aykırı davranmaları hususunda akıl sahibi herkes adına hal cümlesiyle onların haline hayret etti. Onları kınamak ve her işiteni bu fiili kendisinden derhal nefyetmeye yönlendirmek maksadıyla, bu fiilin belirli bir faile nispet edilmesinin çirkinliğine işaret ederek faili zamir olarak getirdi ve şöyle buyurdu: {واتخذوا} “Edindiler” yani putperestler kendilerini zorlayıp tuttular.
11982. Metin
ولما كان علوه لا يحد، فكانت الرتب السافلة لا تحصى، نبه على ذلك بالجار فقال: {من دونه} أي بعد ما قام من الدليل
O'nun yüceliğinin sonu olmadığı ve aşağı dereceler sayılamayacak kadar çok olduğu için, harf-i cer ile buna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {من دونه} “O'ndan başka” yani delil ortaya konduktan sonra
11983. Metin
على أنه الإله وحده من الحيثيات التي تقدمت {آلهة} المتحدون مشاهدون لأنهم كما قال تعالى: {لا يخلقون شيئاً} أي لا أعجز منهم، لا يكون منهم إيجاد شيء، فيهم دون من عبدهم.
daha önce geçen yönlerden tek ilahın O olduğuna dair [delil sabit olduktan sonra] {آلهة} “ilahlar [edindiler]”. Kendilerine meydan okunanlar bizzat müşahede etmektedirler ki onlar, Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibidir: {لا يخلقون شيئاً} “hiçbir şey yaratamazlar” yani onlardan daha âcizi yoktur, kendilerine tapanlar şöyle dursun, bizzat kendilerinde bile hiçbir şeyi var etme kudreti bulunmaz.
11984. Metin
ولما كان المتعنت ربما ادعى أنهم مع ذلك غير مخلوقين قال: {وهم يخلقون} أي بما يشاهد فيهم من التغير والطواعية لمشيئته سبحانه، ومن ذلك أن عبدتهم افتعلوهم بالنحت والتصوير.
İnatçı kimse buna rağmen onların yaratılmamış olduğunu iddia edebileceğinden şöyle buyurdu: {وهم يخلقون} “üstelik kendileri yaratılmaktadırlar.” Yani kendilerinde müşahede edilen değişim ve Sübhânehu'nun meşietine boyun eğiş sebebiyle [yaratılmışlardır]; bunun bir göstergesi de kendilerine tapanların onları yontarak ve şekil vererek bizzat imal etmiş olmalarıdır.
11985. Metin
ولما قرر أنه أنعم على كل شيء، وكانت النعم أكثر وجوداً، وكان أدنى نعمة على الشيء خلقه سبحانه له، أخبر أن ذلك الغير لا يقدر على ضر نفسه ولا بالإعدام، فقال معبراً بأداة العقلاء تهكماً بعابديهم حيث أقاموهم في ذلك المقام، أو تغليباً لأنهم عبدوا الملائكة وعزيراً والمسيح ﵈: {ولا يملكون} أي لا يتجدد لهم بوجه من الوجوه أن يملكوا {لأنفسهم ضراً} ولذلك قدمه، ونكره ليعم.
Her şeye nimet verdiğini, nimetlerin varlığının pek çok olduğunu ve bir şeye verilen en asgari nimetin Sübhânehu'nun onu yaratması olduğunu ortaya koyunca; o başkalarının kendi nefislerine yok etme yoluyla dahi olsa bir zarar vermeye güç yetiremeyeceğini haber verdi. Kendilerine tapanların onları bu makama oturtmalarıyla alay etmek için veya meleklere, Üzeyir'e ve Mesih aleyhimesselâm'a taptıkları için tağlib yoluyla akıllılara mahsus edatla ifade ederek şöyle buyurdu: {ولا يملكون} “Ve güç yetiremezler” yani hiçbir şekilde malik olamazlar {لأنفسهم ضراً} “kendi nefislerine bir zarara”. Bu sebeple zararı öne almış ve umum ifade etmesi için nekre (belirtisiz) kılmıştır.
11986. Metin
فلما ثبت بذلك أنهم خلقه، ولكن كان ربما قال متعنت: إنهم يملكون ذلك ولكنهم يتركونه عمداً، لأن أحداً لا يريد ضر نفسه، قال: {ولا نفعاً} أي ولو بالبقاء على حالة واحدة، وعبدتهم يقدرون على ما أراد الله من ذلك على وجه الكسب، فهم أعلى
Bununla onların O'nun yaratığı olduğu sabit olunca, inatçı birinin: "Onlar buna güç yetirirler fakat bilerek terk ederler, çünkü hiç kimse kendi nefsine zarar vermek istemez" demesi muhtemel olduğundan şöyle buyurdu: {ولا نفعاً} “ne de bir faydaya” yani tek bir hal üzere kalma şeklinde olsa bile. Oysa kendilerine tapanlar, Allah'ın dilediği kadarına kesb (çaba) yoluyla güç yetirebilirler. Dolayısıyla onlar
11987. Metin
منهم وعبادة الأعلى لمن دونه ليست من أفعال العقلاء.
onlardan daha üstündür; üstün olanın kendisinden aşağıda olana ibadet etmesi ise akıllı kimselerin yapacağı işlerden değildir.
11988. Metin
ولما كان الموت والحياة ما ليس لغيرهما من عظيم الشأن، أعاد العامل فقال: {ولا يملكون} وقدم الموت لأن الحياة أكثر، فقال مبتدئاً بما هو من باب الضر على نسق ما قبله: {موتاً} أي لأنفسهم ولا لغيرهم {ولا حياة} أي من العدم {ولا نشوراً*} أي إعادة لما طوي من الحياة بالموت، وعطفها بالواو وإن كان بعضها مسبباً عما قبله إشارة إلى أن كل واحدة منها كافية في سلب الإلهية عنهم بما ثبت من العجز.
Ölüm ve hayat başkalarında bulunmayan büyük bir öneme sahip olduğu için amili (fiili) tekrar ederek şöyle buyurdu: {ولا يملكون} “ve güç yetiremezler”. Hayat daha yaygın olduğu için ölümü öne aldı ve öncesine uygun olarak zarar kabilinden olanla başlayarak şöyle buyurdu: {موتاً} “ne ölüme” yani ne kendi nefisleri ne de başkaları için, {ولا حياة} “ne hayata” yani yokluktan var etmeye, {ولا نشوراً*} “ne de yeniden dirilmeye.” Yani ölümle dürülen hayatın iadesine [güç yetiremezler]. Bir kısmı diğerinin sebebi olmakla birlikte aralarını "vav" ile bağlaması, acziyetin sabit olması sebebiyle her birinin onlardan ilahlığı nefyetmeye tek başına kafi geldiğine işaret etmek içindir.
11989. Metin
ولما وصف منزل الفرقان بما لا يحيط به علم أحد غيره من الشؤون، فاتضح بذلك إعجاز المنزل الذي أبان ذلك، وهو هذا القرآن، وأنه وحده الفرقان، عجب من حال المكذبين به فقال موضع {وقالوا} : {وقال الذين كفروا} مظهراً الوصف الذي حملهم على هذا القول، وهو ستر ما ظهر لهم ولغيرهم كالشمس والاجتهاد في إخفائه: {إن} أي ما {هذا} أي القرآن {إلا إفك} أي كذب مصروف عن ظاهره ووجه هو أسوأ الكذب {افتراه} أي
Furkan'ı indireni, O'ndan başka kimsenin ilminin kuşatamayacağı şanlarla niteleyip bunu açıklayan indirilen şeyin -ki o bu Kur'an'dır- mucizeliği ve yalnızca onun Furkan olduğu böylece açıklığa kavuşunca; onu yalanlayanların durumuna hayret ederek {وقالوا} yerine şöyle buyurdu: {وقال الذين كفروا} “İnkâr edenler dediler ki”; kendilerini bu söze sevk eden vasfı, yani kendilerine ve başkalarına güneş gibi aşikâr olan gerçeği örtmelerini ve onu gizlemeye çalışmalarını açığa vurarak: {إن} “değildir” yani {هذا} “bu” yani Kur'an {إلا إفك} “bir yalandan başka bir şey” yani zahirinden ve aslından saptırılmış en çirkin yalandır, {افتراه} “onu uydurmuştur” yani
11990. Metin
تعمد كذبه هذا النذير، فكان قولهم هذا موضع العجب لكونه ظاهر الخلل.
bu uyarıcı peygamber onu kasten uydurmuştur. Dolayısıyla onların bu sözü, açık bir tutarsızlık taşıması sebebiyle şaşılacak bir durum oldu.
11991. Metin
ولما كان الإنسان مطبوعاً على أنه يتكثر بأدنى شيء من المحاسن فيحب أن تظهر عنه ولا ينسب شيء منها إلى غيره، كان أعجب من ذلك وأظهر عواراً قولهم: {وأعانه} أي محمداً {عليه} أي القرآن {قوم} أي ذوو كفاية حبوه بما يتشرف به دونهم؛ وزادوا بعداً بقولهم: {آخرون} أي من غير قومه؛ فقيل: أرادوا اليهود، وقيل: غيرهم ممن في بلدهم من العبيد النصارى وغيرهم، فلذلك تسبب عنه قوله تعالى: {فقد جاءو} أي الكفار في ذلك {ظلماً} بوضع الإفك على ما لا أصدق منه ولا أعدل {وزوراً*} أي ميلاً مع جلافة عظيمة عن السنن المستقيم في نسبة أصدق الناس وأطهرهم خليقة، وأقومهم طريقة، إلى هذه الدنايا التي لا يرضاها لنفسه أسقط الناس، فإنها - مع كنها دنيئة في نفسها - مضمونة الفضيحة؛ قال ابن جرير وأصل الزور تحسين الباطل وتأويل الكلام.
İnsan, en ufak bir güzellikle bile övünmeye, bunun kendisinden bilinmesini sevmeye ve hiçbirinin başkasına nispet edilmesini istememeye meyilli yaratıldığından; bundan daha şaşırtıcı ve ayıbı daha açık olanı şu sözleri oldu: {وأعانه} “Ona yardım etmiştir” yani Muhammed'e {عليه} “onun üzerine” yani Kur'an hususunda {قوم} “bir topluluk” yani kendisine onlar olmaksızın şerefleneceği şeyi bağışlayan ehil kimseler [yardım etmiştir]. {آخرون} “başka” yani kendi kavminden olmayan [bir topluluk] diyerek uzaklaşmayı daha da artırdılar. Denildi ki: Yahudileri kastettiler; denildi ki: Kendi şehirlerindeki Hristiyan köleler ve diğerlerini kastettiler. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ'nın şu buyruğu buna terettüp etti: {فقد جاءو} “muhakkak gelmişlerdir” yani kâfirler bu sözleriyle {ظلماً} “büyük bir zulüm” yani kendisinden daha doğru ve adil olanı bulunmayan şeye iftira atarak [gelmişlerdir], {وزوراً*} “ve asılsız bir iftira ile.” Yani insanların en doğrusu, yaratılışça en temizi ve gidişatça en dosdoğru olanını, insanların en düşüğünün bile kendisi için razı olmayacağı bu alçaklıklara nispet ederek dosdoğru yoldan büyük bir kabalıkla sapmışlardır. Zira bu isnat -bizzat kendisi alçakça olmakla birlikte- rezilliği kesin olan bir şeydir. İbn Cerîr der ki: Zûr'un aslı bâtılı süslemek ve sözü tevil etmektir.
11992. Metin
ولما تبين تناقضهم أولاً في ادعائهم في القرآن ما هو واضح المنافاة لوصفه، وثانياً بأنه أعين عليه بعد ما أشعرت به صيغة الافتعال من الانفراد، أتبعه تعالى تناقضاً لهم آخر بقوله معجباً: {وقالوا}
İlk olarak Kur'an hakkında onun vasfına açıkça zıt olan bir iddiada bulunmalarıyla, ikinci olarak da iftial kalıbının tek başına yapmayı hissettirmesinden sonra ona yardım edildiğini öne sürmeleriyle çelişkileri ortaya çıkınca; Allah Teâlâ onların bir başka çelişkisini de hayret makamında şöyle zikretti: {وقالوا}
11993. Metin
أي الكفار {أساطير} جمع إسطارة وأسطورة {الأولين} من نحو أحاديث رستم وإسفنديار، فصرحوا أنه ليس له فيه شيء {اكتتبها} أي تطلب كتابتها له {فهي} أي فتسبب عن تكلفه أنها {تملى} أي تلقى من ملق ما إلقاء جيداً متجدداً مستمراً {عليه} من الكتاب الذي اكتتبها فيه في أوقات الفراغ {بكرة} قبل أن ينتشر الناس {وأصيلاً*} أي وعشياً حين يأوون إلى مساكنهم، أو دائماً ليتكلف حفظها بعد أن تكلف تحصيلها بالانتساخ أنه أمي، وهذا كما ترى لا يقوله من له مسكة في عقل ولا مروءة، فإن من المعلوم الذي لا يخفى على عاقل أن إنساناً لو لازم شيئاً عشرة أيام بكرة وعشياً لم يبق ممن يعرفه ويطلع على أحواله أحد حتى عرف ذلك منه، فلو أنكره بعد لافتضح فضيحة لا يغسل عنه عارها أبداً، فكيف والبلد صغير، والرجل عظيم شهير، وقد ادعوا أنه مصر على ذلك إلى حين مقالتهم وبعدها لا ينفك، وعيروه بأنه معدم يحتاج إلى المشي في الأسواق، وهو يدعوهم إلى المعارضة ولو بسورة من مثله، وفيهم الكتاب والشعراء
yani kâfirler {أساطير} “[Bunlar] masallarıdır” -üstûre ve ıstâre kelimelerinin çoğuludur- {الأولين} “öncekilerin”; Rüstem ve İsfendiyar hikâyeleri türünden [masallardır]. Böylece bu hususta kendisine ait hiçbir şey bulunmadığını açıkça ifade ettiler. {اكتتبها} “onları yazdırtmıştır” yani kendisi için yazılmasını talep etmiştir {فهي} “ve onlar” yani onun bu külfete girmesi neticesinde {تملى} “yazdırılmaktadır” yani bir okuyucu tarafından boş vakitlerde kendisi için yazdırdığı kitaptan güzel, sürekli ve yenilenen bir şekilde okunup dikte ettirilmektedir {عليه} “ona” {بكرة} “sabah” insanlar dağılmadan önce {وأصيلاً*} “ve akşam.” Yani meskenlerine çekildikleri vakit; yahut ümmi olduğu halde istinsah ettirerek elde etme külfetine katlandıktan sonra ezberleme külfetine katlanması için sürekli [yazdırılmaktadır]. Gördüğün gibi bunu, aklından veya mürüvvetinden azıcık nasibi olan kimse söylemez. Çünkü aklı başında olan kimseye gizli kalmayacak derecede açıktır ki bir insan, sabah akşam on gün boyunca bir şeye devam etse; onu tanıyan ve hallerini bilen kimselerden bunu bilmeyen hiç kimse kalmazdı. Şayet sonradan inkâr etseydi, utancı kendisinden asla silinmeyecek bir rezillikle rezil olurdu. Nasıl olmasın ki şehir küçük, adam ise yüce ve meşhurdur! Onlar, onun bu sözleri söyledikleri ana kadar ve sonrasında da bundan hiç ayrılmaksızın buna devam ettiğini iddia etmişler; çarşılarda yürümeye muhtaç fakir bir kimse olduğunu söyleyerek onu ayıplamışlardır. Oysa o, içlerinde kâtipler, şairler,
11994. Metin
والبلغاء والخطباء، وهو أكثر منه مالاً، وأعظم أعواناً، فلا يقدرون.
beliğler ve hatipler bulunduğu, ondan daha çok mala ve daha büyük yardımcılara sahip oldukları halde onları benzeri bir sure ile de olsa karşı koymaya davet etmektedir de onlar buna güç yetirememektedirler.
11995. Metin
ولما رموه بهذه الأقوال التي هم فيها في خبط عشواء، وكانت مع كونها ظاهرة العوار، عند من له أدنى استبصار، تروج على بعض العرب بعض الرواج، مع سعة عقولهم، وصحة أفكارهم، لشبه واهية مكنهم فيها التقليد، وشدة الالف لما هم عليه من الزمن المديد، أمره سبحانه بجوابهم مستأنفاً فقال: {قل} أي دالاً على بطلان ما قالوه مهدداً لهم: {أنزله} أي القرآن من خزائن علمه خلافاً لجميع ما تقولتموه {الذي يعلم السر} أي كله، لا يخفى عليه منه خافية فكيف بالجهر! {في السماوات والأرض} فهو يجيبكم عن كل ما تقولتموه فيّ وفي كتابه وإن أسررتموه، ويبين جميع ما يحتاج إليه العباد في الدارين في كلام معجز لفظاً ومعنى على وجه يتحقق كل ذي لب أنه لا يقوله إلا عالم بجميع المعلومات، ولا يحيط بجميع المعلومات سواه، وهذا ظاهر جداً من إخباره بالماضي بما يصدقه العلماء من الماضين، وحكمه على الآتي بما يكون ضربة لازم، وإظهاره الخبء وإحكامه لجميع ما يقوله، وقد جرت عادته ﷾ بالانتقام ممن كذب عليه بإظهار كذبه أولاً، ثم بأخذه ثانياً، ثم عذابه العذاب الأكبر ثالثاً، فستنظرون من يفعل به ذلك، وقد بان لعمري صدقه لما
Onlar Peygamber'i, içinde körü körüne bocaladıkları bu sözlerle itham edince; bu sözler, azıcık basireti olan kimsenin katında açıkça tutarsız olmakla birlikte, akıllarının genişliğine ve fikirlerinin sıhhatine rağmen taklidin yerleşmesi ve uzun zamandan beri içinde bulundukları duruma aşırı alışkanlık sebebiyle çürük şüpheler yüzünden bazı Araplar arasında bir dereceye kadar revaç bulduğundan; Sübhânehu onlara cevap vermesini yeni bir sözle emrederek şöyle buyurdu: {قل} “De ki”; onların söylediklerinin bâtıl olduğuna delalet ederek ve onları tehdit ederek: {أنزله} “Onu indirmiştir” yani Kur'an'ı sizin uydurduğunuz her şeyin aksine kendi ilim hazinelerinden indirmiştir {الذي يعلم السر} “gizliyi bilen” yani gizlinin tamamını bilen; O'na gizliden hiçbir şey gizli kalmaz, nerede kaldı ki açıktaki kalsın! {في السماوات والأرض} “göklerdeki ve yerdeki.” O, benim hakkımda ve Kitabı hakkında gizleseniz bile uydurduğunuz her şeye karşı size cevap verir ve kulların iki cihanda muhtaç oldukları her şeyi, lafız ve mana bakımından mucizevi bir kelamla öyle açıklar ki her akıl sahibi bunu ancak bütün bilinenleri bilen bir Zât'ın söyleyebileceğini ve bütün bilinenleri O'ndan başkasının kuşatamayacağını kesin olarak anlar. Bu durum; geçmişe dair geçmiş âlimlerin tasdik ettiği haberleri vermesinden, geleceğe dair kesinlikle gerçekleşecek hükümlerde bulunmasından, gizliyi açığa çıkarmasından ve söylediği her şeyi sağlam kılmasından gayet açıkça anlaşılmaktadır. Celle celâluhu'nun sünneti, Kendisine yalan isnat eden kimseden önce yalanını ortaya çıkararak, sonra onu helak ederek, üçüncü olarak da en büyük azapla cezalandırarak intikam almak şeklinde cereyan etmiştir. Pek yakında bunu kime yapacağını göreceksiniz. Ömrüme yemin olsun ki,
11996. Metin
وقع من الأمور الثلاثة.
bu üç durumun gerçekleşmesiyle onun doğruluğu açıkça ortaya çıkmıştır.
11997. Metin
ولما كان من المعلوم أن العالم بكل شيء قادر على شيء كما مضى تقريره في سورة طه، وكانت العادة جارية بأن من علم استخفاف غيره به وكان قادراً عليه عاجله بالأخذ، أجيب من كأنه قال: فما له لا يهلك المكذبين له؟ بقوله مرغباً لهم في التوبة، مشيراً إلى قدرته بالستر والإنعام، ومبيناً لفائدة إنزاله إليهم هذا الذكر من الرجوع عما تمادت عليه أزمانهم من الكفر وأنواع المعاصي: {إنه كان} أزلاً وأبداً {غفوراً} أي بليغ الستر لما يريد من ذنوب عباده، بأن لا يعاتبهم عليها ولا يؤاخذهم بها {رحيماً*} بهم في الإنعام عليهم بعد خلقهم، برزقهم وتركيب العقول فيهم، ونصب الأدلة لهم، وإرسال الرسل وإنزال الكتب فيهم، وأمهالهم في تكذيبهم، أي فليس لإمهالهم ووعظهم بما نزله إليهم سبب إلا رحمته وغفرانه وعلمه بأن كتابه صلاح لأحوالهم في الدارين.
Her şeyi bilenin her şeye gücünün yettiği Tâhâ suresinde açıklandığı gibi malum olduğundan ve başkasının kendisini hafife aldığını bilen ve buna gücü yeten kimsenin onu hemen cezalandırması mutat bir durum bulunduğundan; sanki "Öyleyse Kendisini yalanlayanları neden hemen helak etmiyor?" diyen kimseye, onları tevbeye teşvik ederek, örtme ve nimet verme kudretine işaret ederek ve bu zikri onlara indirmesinin gayesini uzun zamandır sürdürdükleri küfürden ve çeşitli günahlardan dönmeleri olarak açıklayarak şöyle cevap verildi: {إنه كان} “Şüphesiz O” ezelden ebede {غفوراً} “çok bağışlayandır” yani kullarının dilediği günahlarını onları bunlarla muaheze etmeyerek ve cezalandırmayarak son derece örtendir, {رحيماً*} “çok merhametlidir.” Kendilerini yarattıktan sonra rızık vererek, akıllar yerleştirerek, deliller koyarak, aralarına elçiler gönderip kitaplar indirerek ve yalanlamalarına rağmen onlara mühlet vererek onlara merhamet edendir. Yani onlara mühlet vermesinin ve indirdiği şeyle onlara vaaz etmesinin; merhametinden, bağışlamasından ve Kitabının onların iki cihandaki hallerinin salahı olduğunu bilmesinden başka bir sebebi yoktur.
11998. Metin
ولما أتم سبحانه ما أراد من ذكر المنزل والمنزل، وأخبر عن طعنهم في المنزل الذي هو المقصود بالذات من الرسالة، وأقام تعالى ذلك الدليل على كذبهم، أتبعه الإخبار عن طعنهم في الرسول الآتي به، فقال معجباً عقولهم التي يعدونها أصفى العقول أفكاراً، وأعلاها
Sübhânehu ve Teâlâ indiren ve indirilen hakkında zikretmek istediği hususları tamamlayıp onların risaletin bizzat asıl maksadı olan indirilen şeye (Kur'an'a) yönelik taanlarını haber verince ve Teâlâ onların yalanlarına bu delili ikame edince; bunun peşinden onu getiren Resul'e yönelik taanlarını haber vermeyi getirdi. Fikirce akılların en durusu ve eser bakımından
11999. Metin
آثاراً، فيما أبدوه من ذلك مما ظنوا أنه دليل على عدم الرسالة، ولا شيء منه يصلح أن يكون شبهة لذي مسكة من أمره، فضلاً عن أن يكون دليلاً: {وقالوا} أي مستفهمين تهكماً بوصفه، قادحين فيه بفعله، قول من هو على ثقة من أن وصف الرسالة ينافيه: {مال هذا} والإشارة على هذا الوجه تفهم الاستهانة والتصغير؛ ثم أظهروا السخرية بقولهم: {الرسول} أي الذي يزعم أنه انفرد عن بقية البشر في هذا الزمان بهذا الوصف العالي {يأكل الطعام} أي مثل ما نأكل {ويمشي في الأسواق} أي التي هي مطالب الدنيا، كما نمشي.
en yücesi saydıkları akıllarına hayret ederek, onların risaletin bulunmadığına delil sandıkları şeyleri ortaya koymaları hususunda şöyle buyurdu -oysa ortaya koydukları şeylerin hiçbiri aklı başında bir kimse için bir şüphe olmaya bile elverişli değildir, nerede kaldı ki delil olsun-: {وقالوا} “Ve dediler ki”; onun vasfıyla alay yoluyla istifhamda bulunarak, fiiliyle onu kusurlu bularak, risalet vasfının buna zıt olduğundan emin olan bir kimsenin sözüyle: {مال هذا} “Bu ... ne oluyor?” Bu şekildeki işaret tahkir ve küçümsemeyi ifade eder. Sonra şu sözleriyle alaylarını açığa vurdular: {الرسول} “elçiye” yani bu zamanda bu yüce vasıfla insanların geri kalanından ayrıldığını iddia eden zâta {يأكل الطعام} “yemek yiyor” yani bizim yediğimiz gibi {ويمشي في الأسواق} “ve çarşılarda dolaşıyor” yani bizim yürüdüğümüz gibi, dünya taleplerinin peşinde.
12000. Metin
ولما كانت ترجمة ما مضى: ما له مثلنا وهو يدعي الاختصاص عنا بالرسالة؟ أتبعوه التعنيف على عدم كونه على واحد من وجوه مغايرة على سبيل التنزل جواباً لمن كأنه قال: فماذا يفعل؟ بقولهم: {لولا} أي هلا، وهي تأتي للتوبيخ، وهو مرادهم {أنزل} أي من السماء، من أيّ منزل كان، منتهياً {إليه} أي على الهيئة التي هو عليها في السماء {ملك} أي من الملائكة الله على هيئاتهم المباينة لهيئات الآدميين {فيكون} بالنصب جواباً للتحضيض ذلك الملك وإن كان هو إنساناً {معه نذيراً*} فيكون ممتازاً بحال
Geçen sözün meali: "O bizim gibi olduğu halde nasıl olur da risaletle bizden ayrıcalıklı olduğunu iddia eder?" şeklinde olunca; sanki "Peki ne yapsaydı?" diyen kimseye cevap olarak, tenazzül yoluyla farklılık cihetlerinden biri üzere olmamasına yönelik kınamayı şu sözleriyle peşinden getirdiler: {لولا} “Gerekmez miydi?” yani "olsaydı ya", bu edat azarlama (tevbih) için gelir ve onların maksadı da budur; {أنزل} “indirilmeli [değil miydi?]” yani gökten, her ne şekilde indirilirse indirilsin, nihayetinde {إليه} “ona” yani gökte bulunduğu heyet üzere {ملك} “bir melek” yani Allah'ın meleklerinden, insanların heyetlerinden farklı kendi heyetleri üzere olan bir melek, {فيكون} “böylece olsun” -tahdîd edatının cevabı olarak nasb ile- o melek, kendisi bir insan olsa bile {معه نذيراً*} “onunla birlikte bir uyarıcı.” Böylece hiçbirimizin sahip olmadığı bir durumla
12001. Metin
ليس لواحد منا، ليكون أهيب في النذارة، لما له من الهيبة والقوة، وكأنهم عبروا بالماضي إعلاماً بأن مرادهم كونه في الظهور لهم على غير الهيئة التي يخبركم بها من تجدد نزول الملك عليه في كل حين مستسراً بحيث لا ينظره غيره، أو لأن الملك يمكن أن يكون على حالة المصاحبة له للنذارة، وإنما لا يتحول عنها بصعود إلى السماء ولا غيره، بخلاف الكنز فإنه للنفقة، فإن لم يتعهد كل وقت نفد، وهذا سر التعبير ب «إلى» دون «على» التي هي للتغشي بالوحي، ولذلك عبروا بالمضارع في قولهم، متنزلين عن علو تلك الدرجة: {أو يلقى} أي من أي ملق كان.
seçkin kılınsın da sahip olduğu heybet ve güç sayesinde uyarmada daha etkili ve heybetli olsun. Sanki onlar mazi fiille ifade ederek, maksatlarının meleğin her an başkasının görmeyeceği şekilde gizlice inmesi hususunda kendilerine haber verdiği heyetten başka bir heyette görünmesi olduğunu bildirmek istemişlerdir; yahut melek uyarı için onunla beraber bulunma hali üzere olabileceğinden ve göğe yükselmek veya başka bir yolla bu halden ayrılmayacağından böyle demişlerdir. Hazine ise böyle değildir; çünkü o harcama içindir, her vakit yenilenmezse tükenir. Vahiyle bürünmeyi ifade eden alâ (على) yerine ilâ (إلى) ile ifade edilmesinin sırrı da budur. Bu sebeple o yüksek dereceden tenazzül ederek şu sözlerinde muzari fiil ile ifade ettiler: {أو يلقى} “Yahut atılsa [değil miydi?]” yani her nereden atılırsa atılsın.
12002. Metin
ولما كان الإلقاء دالاًّ على العلو، عدلوا عن أداة الاستعلاء التي تقدم التعبير بها في هود ﵇ من الإنزال إلى حرف النهاية فقالوا: {إليه} أي إن لم تكن له تلك الحالة {كنز} أي يوجد له هذا الأمر ويتجدد له إلقاؤه غير مكترث ولا معبوء به، برفعه عن مماثلتنا العامة من كل وجه، وأيضاً التعبير في هذا والذي بعده بالمضارع أدل على تكالبهم على الدنيا وأنها أكبر همهم. ثم تنزلوا
Atma (ilkâ) fiili yukarıdan aşağıya olmayı (ulüvv) ifade ettiğinden, Hûd aleyhisselâm suresinde geçen inzal ifadesindeki istila edatından gaye harfine dönerek şöyle dediler: {إليه} “ona” yani şayet o durum onda yoksa {كنز} “bir hazine” yani bu durum onun için var olsun, hiçbir zahmet ve meşakkat çekmeksizin ona sürekli hazine verilsin de her yönden bizimle genel benzerliğinden sıyrılsın. Ayrıca bu ve bundan sonrakinde muzari fiille ifade edilmesi, onların dünyaya olan hırslarına ve dünyanın onların en büyük gayesi olduğuna daha açık delalet eder. Sonra
12003. Metin
أيضاً في قولهم: {أو تكون له} أي إن لم تكن له شيء مما مضى {جنة} أي بستان أو حديقة كما لبعض أكابرنا {يأكل منها} فتفرغه عما يتعاطاه في بعض الأحايين من طلب المعاش، ويكون غناه أعز له وأجلب للخواطر إليه، وأحث لعكوف الأتباع عليه، وأنجع فيما يريده - هذا على قراءة الجماعة بالياء التحتية، وعلى قراءة حمزة والكسائي بالنون يكون المعنى: أنا إذا أمكنا منها، كان ذلك أجلب لنا إلى اتباعه، وما قالوه كله فاسد إذ لم يدّع هو ﷺ ولا أحد من أتباعه أنه هو ولا أحد من الأنبياء قبله يباين البشر، ولا أن وصفاً من أوصاف البشر الذاتية ينافي النبوة والرساله، وأما الاستكثار من الدنيا فهو عائق في الأغلب عن السفر إلى دار الكرامة، وموطن السلامة، وحامل على التجبر، ولا يفرح به إلا أدنياء الهمم، وخفة ذات اليد لا تقدح إلا في ناقص يسأل الناس تصريحاً أو تلويحاً إرادة لتكميل نقصه بالحطام الفاني، وقد شرف الله نبيه صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
şu sözlerinde bir derece daha tenazzül ettiler: {أو تكون له} “Yahut onun olsa [değil miydi?]” yani geçenlerin hiçbiri onda yoksa {جنة} “bir bahçe” yani ileri gelenlerimizden bazılarında olduğu gibi bir bağ veya bahçe {يأكل منها} “ondan yiyeceği” de böylece onu zaman zaman geçimini temin etmekle uğraşmaktan kurtarsın; zenginliği kendisini daha aziz kılsın, gönülleri ona daha çok çeksin, ona uyanların etrafında toplanmasını daha çok sağlasın ve arzu ettiği şeyde daha başarılı olsun. Bu, cumhurun "ye" (يأكل) kıraatine göredir. Hamza ve Kisâî'nin "nûn" (نأكل) kıraatine göre ise mana şöyle olur: "Biz ondan faydalandığımız takdirde, bu durum bizim ona tabi olmamızı daha çok sağlar." Söylediklerinin hepsi bâtıldır; zira ne kendisi sallallâhu aleyhi ve sellem ne de ona tabi olanlardan hiçbiri, ne kendisinin ne de kendisinden önceki peygamberlerden birinin beşer vasfından bütünüyle farklı olduğunu iddia etmemiştir; ne de beşerin zâtî vasıflarından bir vasfın nübüvvet ve risalete aykırı olduğunu söylemiştir. Dünyalıkları çoğaltmaya gelince; bu durum çoğunlukla ikram yurduna ve selamet diyarına yapılacak yolculuğa engel olur ve zorbalığa sevk eder. Bununla ancak düşük himmetli kimseler sevinir. Fakirlik ve el darlığı ise ancak noksanlığını fani dünya metaıyla tamamlamak arzusuyla insanlardan açıkça veya ima yoluyla bir şeyler isteyen noksan kimseyi ayıplar. Oysa Allah, Nebisi sallallâhu aleyhi ve sellem'i
12004. Metin
عن ذلك بما له من صفات الكمال، والأخلاق العوال.
sahip olduğu kemal sıfatları ve yüce ahlak ile bundan tenzih ve müşerref kılmıştır.
12005. Metin
ولما كانوا بهذا واضعين الكلام في غير مواضعه، بعيدين عن وجه الصواب، قال معجباً من أمرهم: {وقال الظالمون} فأظهر الوصف الموجب لهم ذلك: {إن} أي ما {تتبعون} إن اتبعتم {إلا رجلاً مسحوراً*} أي يتكلم بما لا يجديه، فحاله لذلك حال من غلب على عقله بالسحر، أو ساحراً صار السحر له طبعاً، فهو يفرق بما جاء به بين المرء وزوجه وولده ونحو ذلك، وعبروا بصيغة المفعول إشارة إلى هذا، وهو أنه لكثرة ما يقع منه من ذلك - صار كأنه ينشأ عنه على غير اختياره.
Onlar bu tutumlarıyla sözü yerli yerine koymayan, doğru yoldan uzak kimseler olduklarından, onların haline hayret ederek şöyle buyurdu: {وقال الظالمون} “Ve zalimler dediler ki”; kendilerini buna sevk eden vasfı açığa vurarak: {إن} “siz ancak” yani {تتبعون} “uyuyorsunuz” eğer uyuyorsanız {إلا رجلاً مسحوراً*} “büyülenmiş bir adama.” Yani fayda vermeyen sözler konuşan, bu sebeple hali büyü ile aklına galebe çalınmış bir kimsenin hali gibi olan veya büyücülük kendisi için bir tabiat haline gelmiş, getirdiği şeyle kişi ile eşinin, çocuğunun ve benzerlerinin arasını ayıran [bir adama uyuyorsunuz]. İsmi meful kalıbıyla ifade etmeleri şuna işaret içindir: Ondan bu durumun çokça sadır olması sebebiyle sanki bu hal kendi iradesi dışında kendisinden ortaya çıkmaktadır.
12006. Metin
ولما أتم سبحانه ما ذكر من أقوالهم الناشئة عن ضلالهم، التفت سبحانه إلى رسوله ﷺ مسلياً له فقال: {انظر} ثم أشار إلى التعجب منهم بأن ما قالوه يستحق الاستفهام بقوله: {كيف ضربوا} وقدم ما به العناية فقال: {لك الأمثال} فجعلوك تارة مثلهم في الاحتياج إلى الغذاء، وتارة نظيرهم في التوسل إلى التوصل إلىلأرباح والفوائد، بلطيف الحيلة وغريز العقل، وتارة
Sübhânehu onların sapıklıklarından kaynaklanan sözlerini zikretmeyi tamamlayınca, Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e yönelerek onu teselli etmek üzere şöyle buyurdu: {انظر} “Bak”. Sonra söyledikleri şeylerin istifhamı hak ettiğine işaretle onların haline hayreti şu sözüyle bildirdi: {كيف ضربوا} “nasıl getirdiler”; ehemmiyet verileni öne alarak şöyle buyurdu: {لك الأمثال} “sana misalleri!” Seni bazen gıdaya muhtaç olma hususunda kendileri gibi kıldılar, bazen ince hile ve bol akıl ile kâr ve kazançlara ulaşma vasıtalarında kendilerinin benzeri yaptılar; bazen
12007. Metin
مغلوب العقل مختلط المزاج تأتي بما لا يرضى به عاقل، وتارة ساحراً تأتي بما يعجز عنه قواهم، وتحير فيه أفكارهم {فضلوا} أي عن جميع طرق العدل، وسائر أنحاء البيان بسبب ذلك فلم يجدوا قولاً يستقرون عليه وأبعدوا جداً {فلا يستطيعون} في الحال ولا في المآل، بسبب هذا الضلال {سبيلاً*} أي سلوك سبيل من السبل الموصلة غلى ما يستحق أن يقصد، بل هم في مجاهل موحشة، وفيافي مهلكة.
aklına galebe çalınmış, mizacı karışmış ve hiçbir akıllının razı olmayacağı şeyleri getiren bir kimse, bazen de güçlerinin yetmeyeceği ve fikirlerinin hayrette kalacağı şeyleri getiren bir büyücü kıldılar. {فضلوا} “Böylece saptılar” yani bundan dolayı adaletin bütün yollarından ve açıklamanın her türlü cihetinden saptılar da üzerinde sebat edecekleri bir söz bulamadılar ve haktan son derece uzaklaştılar. {فلا يستطيعون} “artık güç yetiremezler” ne şu anda ne de gelecekte bu sapıklık sebebiyle {سبيلاً*} “hiçbir yola.” Yani hedeflenmeye layık olana ulaştıran yollardan herhangi bir yola girmeye [güç yetiremezler]; bilakis onlar ıssız meçhullerde ve helak edici çöllerde bulunmaktadırlar.
12008. Metin
ولما ثبت أنه لا وجود لهم لأنهم لا علم لهم ولا قدرة، وأنهم لا يمن لهم ولا بركة، لا على أنفسهم ولا غيرهم، أثيت لنفسه سبحانه ما يستحق من الكمال الذي يفيض به على من يشاء من عباده ما يشاء فقال: {تبارك} أي ثبت ثباتاً مقترناً باليمن والبركة، لا ثبات إلا هو {الذي إن شاء} فإنه لا مكره له {جعل لك خيراً من ذلك} أي الذي قالوه على سبيل التهكم؛ ثم أبدل منه قوله: {جنات} فضلاً عن جنة واحدة {تجري من تحتها الأنهار} أي تكون أرضها عيوناً نابعة، أي موضع أريد منه إجراء نهر جرى، فهي لا تزال رياً تغني صاحبها عن كل حاجة ولا تحوجه في استثمارها إلى سقي.
Onların ilimleri ve kudretleri bulunmadığı için [hakiki] varlıkları olmadığı, ne kendi nefislerine ne de başkalarına hiçbir bereket ve hayırları dokunmadığı sabit olunca; Sübhânehu dilediği kuluna dilediği şeyleri taşıracağı Kendisine layık kemali kendi Zâtı için ispat ederek şöyle buyurdu: {تبارك} “Yücelerden yücedir” yani bereket ve hayırla birlikte öyle bir sebatla sabittir ki O'ndan başka hiçbir sebat yoktur; {الذي إن شاء} “O [Allah] ki dilerse” -zira O'nu zorlayacak hiçbir güç yoktur- {جعل لك خيراً من ذلك} “sana bundan daha hayırlısını verir” yani onların alay yollu söyledikleri şeylerden daha hayırlısını [verir]. Sonra bunu şu kavliyle tebdil etti (açıkladı): {جنات} “cennetler” yani tek bir bahçe şöyle dursun, nice cennetler verir {تجري من تحتها الأنهار} “altından ırmaklar akan.” Yani toprağı kaynayan pınarlar olur; nereden bir ırmağın akması istenirse oradan akar, böylece sahibini her türlü ihtiyaçtan müstağni kılan sürekli bir suya kavuşur ve meyvelerini yetiştirmede sulamaya muhtaç etmez.
12009. Metin
ولما كان القصر - وهو بيت المشيد - ليس مما يستمر فيه الجعل
Köşk -ki o yüksek ve müstahkem köşktür- var kılınması
12010. Metin
كالجنة التي هذه صفتها، عبر فيه بالمضارع إيذاناً بالتجديد كلما حصل خلل يقدح في مسمى القصر فقال: {ويجعل لك قصوراً*} أي بيوتاً مشيدة تسكنها بما يليق بها من الحشم والخدم، قال البغوي: والعرب تسمي كل بيت مشيد قصراً. وهذه العبارة الصالحة لأن يجعل له سبحانه ذلك في الدنيا مما فتت في أعضادهم، وخافوا غائلتها فسهلت من قيادهم، لعلمهم بأن مراسله قادر على ما يريد، لكنه سبحانه أغناه عن ذلك بتأييده بالأعوان، من الملائكة والإنس والجان، حتى اضمحل أمرهم، وعيل صبرهم، ولم يشأ سبحانه ما أشار إليه في هذه الآية الشريفة في هذه الدنيا الفانية، وأخره إلى الآخرة الباقية، وقد عرض سبحانه عليه ما شاء من ذلك في الدنيا فأباه، روى البغوي من طريق ابن المبارك، والترمذي - وقال: حسن عن أبي أمامة ﵁ عن النبي ﷺ قال:
bu vasıftaki cennet gibi sürekli olan şeylerden olmadığı için, köşk ismine zarar verecek bir kusur meydana geldiğinde yenileneceğini bildirmek üzere onda muzari fiille ifade ederek şöyle buyurdu: {ويجعل لك قصوراً*} “ve senin için köşkler yapar.” Yani hizmetçi ve uşaklardan ona layık olanlarla birlikte oturacağın yüksek saraylar [yapar]. Begavî der ki: Araplar yüksek ve müstahkem her binaya kasr (köşk/saray) derler. Sübhânehu'nun bunu ona dünyada vermesine elverişli olan bu ifade; onların güçlerini kıran, tehlikesinden korktukları için boyun eğmelerini kolaylaştıran bir husustur; çünkü onlar elçiyi gönderenin dilediği şeye kadir olduğunu bilmektedirler. Fakat Sübhânehu, meleklerden, insanlardan ve cinlerden yardımcılarla onu destekleyerek onu bunlardan müstağni kılmış, nihayetinde onların işi yok olmuş, sabırları tükenmiştir. Sübhânehu bu şerefli ayette işaret edilen şeyleri bu fani dünyada dilememiş, onları baki olan ahirete ertelemiştir. Nitekim Sübhânehu dünyada bundan dilediğini ona sunmuş fakat o bunu kabul etmemiştir. Begavî İbnü'l-Mübarek yoluyla, Tirmizî de -hasendir diyerek- Ebû Ümâme radıyallâhu anh'den Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir:
12011. Metin
«عرض عليّ ربي أن يجعل لي
«Rabbim bana benim için kılmayı teklif etti...
12012. Metin
بطحاء مكة ذهباً، فقلت: لا يا رب! ولكن أشبع يوماً وأجوع يوماً، فإذا جعت تضرعت إليك ودعوتك، وإذا شبعت حمدتك وشكرتك» وروي عن طريق أبي الشيخ عن عائشة ﵂ قالت: قال رسول الله ﷺ: «لو شئت لسارت معي جبال الذهب جاءني ملك إن حجزته لتساوي الكعبة فقال: إن ربك يقرأ عليك السلام ويقول لك: إن شئت نبياً عبداً وإن شئت نبياً ملكاً، فنظرت إلى جبريل ﵊ فأشار إلي أن ضع نفسك، فقلت: نبياً عبداً قال: فكان رسول الله ﷺ بعد ذلك لا يأكل متكئاً ويقول:» آكل كما يأكل العبد، وأجلس كما يجلس العبد «» وسيأتي في سورة سبأ عند {وأرسلنا له عين القطر} [سبأ: ١٢] ما يتم هذا، ولا يبعد عندي أن يكون أشير بالآية الشريفة - وإن كانت في أسلوب الشرط إلى ما فتح عليه ﷺ من الحدائق التي لم يكن مثلها في بلاد العرب لما فتح الله عليه خيبر ووادي القرى، وتصرف في ذلك بنفسه الشريفة وأكل منه وإلى ما فتح على أصحابه من بعده من بلاد فارس والروم ذات القصور والجنان التي لا مثل لها ولذلك عبر في الجنات بالماضي، وفي القصور بالمضارع، وأتيحوا كنوز كسرى بن هرمز، فإن اللائق بمقام الملوك أن تكون إشاراتهم أوسع من عباراتهم، فإذا ذكروا شيئاً ممكناً على سبيل الفرض كان من إرادتهم
...Mekke vadisini altına dönüştürmeyi teklif etti. Ben de şöyle dedim: «Hayır ya Rabbi! Lakin bir gün doyayım, bir gün aç kalayım; acıktığım zaman Sana yalvarıp yakarır, Sana dua ederim; doyduğum zaman ise Sana hamdeder ve Sana şükrederim.» Ebü'ş-Şeyh yoluyla Âişe radıyallâhu anhâ'dan şöyle rivayet edilmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Eğer dileseydim altın dağları benimle birlikte yürürdü. Bana bir melek geldi ki onun bel bağı Kâbe'ye denkti ve şöyle dedi: “Rabbin sana selam söylüyor ve buyuruyor ki: Dilersen bir kul peygamber, dilersen bir hükümdar peygamber ol!” Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm'a baktım; o bana “Mütevazı ol” diye işaret etti. Ben de “Kul bir peygamber [olmak isterim]” dedim.» [Ravi] dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bundan sonra asla bir yere yaslanarak yemek yemedi ve «Bir kulun yediği gibi yerim ve bir kulun oturduğu gibi otururum» buyururdu. Sebe' Suresi'nde {وأرسلنا له عين القطر} [Sebe: 12] ayetinde bunu tamamlayan açıklamalar gelecektir. Bana göre bu şerefli ayette -şart üslubunda olsa bile- Allah'ın Hayber'i ve Vâdi'l-Kurâ'yı fethetmesiyle Arap yarımadasında benzeri bulunmayan, bizzat kendisinin tasarruf ettiği ve ürünlerinden yediği bahçelerin Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e fethedileceğine; kendisinden sonra da ashabına benzeri olmayan köşkler ve cennetler (bahçeler) sahibi Fars ve Rum diyarlarının fethedileceğine işaret edilmiş olması uzak bir ihtimal değildir. Bu sebeple cennetler (bahçeler) için geçmiş zaman (mâzî), köşkler için ise şimdiki/geniş zaman (muzâri) kipi kullanılmış ve onlara Kisrâ b. Hürmüz'ün hazineleri bahşedilmiştir. Zira kralların makamına yakışan, işaretlerinin ifadelerinden daha geniş olmasıdır; onlar faraziye yoluyla mümkün bir şeyi zikrettiklerinde, bu durum onların onu var etme iradelerinden kaynaklanır.
12013. Metin
إيجاده، ويحبون أن يكتفي منهم بالإيماء، وأن يعتمد على تلويحهم أعظم مما يعتمد على تصريح غيرهم، وأن يعد المفروض منهم بمنزلة المجزوم به من غيرهم، والممكن في كلامهم كالواجب، فما ظنك بملك الملوك القادر على كل شيء! وهو قد صرف سبحانه الخطاب إلى أعلى الناس فهماً، وأغزرهم علماً، وقد أراه سبحانه ما يكون من ذلك من بعده في غزوة الخندق. روى البيهقي في دلال النبوة عن عمرو بن عوف المزني ﵁ «أن النبي ﷺ لما خط الخندق ليحفره جعل على كل عشرة أربعين ذراعاً، وكان سلمان الفارسي ﵁ رجلاً قوياً، فاختلف فيه المهاجرون والأنصار، فقال النبي ﷺ:» سلمان منا أهل البيت «فخرجت لهم صخرة بيضاء مدورة، قال عمرو: فكسرت حديدنا. وشقت علينا، فقلنا: يا سلمان ارق إلى رسول الله ﷺ فأخبره خبر هذه الصخرة، فأخبر فأخذ ﷺ المعول من سلمان فضربها ثلاث ضربات صدع فيها في كل ضربة صدعاً، وكسرها في الثالثة، وبرقت مع كل ضربة برقة أضاءت ما بين لابتي المدينة حتى لكأن مصباحاً في جوف بيت مظلم، وكبر رسول الله ﷺ مع كل برقة تكبيرة، ثم أخذ
Onlar kendilerinden sadece ima ile yetinilmesini ve onların üstü kapalı işaretlerine başkalarının açık beyanlarından daha fazla güvenilmesini, kendilerinden farazi olarak sadır olanın başkalarından kesin hüküm gibi sayılmasını ve kelamlarındaki mümkünün vacip gibi kabul edilmesini isterler. Her şeye kadir olan Meliklerin Meliki hakkında zannın ne olabilir ki! Sübhânehu hitabı insanların anlayışı en yüksek ve ilmi en engin olanına yöneltmiştir. Sübhânehu Hendek Gazvesi'nde bundan sonra olacakları ona göstermiştir. Beyhakî, Delâilü'n-Nübüvve'de Amr b. Avf el-Müzenî radıyallâhu anh'den şöyle rivayet etmiştir: «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hendeği kazmak üzere sınırları çizdiğinde her on kişiye kırk arşın belirlemişti. Selmân-ı Fârisî radıyallâhu anh ise güçlü bir adamdı; Muhacirler ve Ensar onun hakkında ihtilafa düştüler. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Selmân bizdendir, Ehl-i Beyt'tendir” buyurdu. Derken karşılarına yuvarlak, beyaz bir kaya çıktı. Amr dedi ki: “Demir aletlerimizi kırdı ve bizi çok zorladı. Bunun üzerine 'Ey Selmân! Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına çık ve bu kayanın durumunu ona haber ver' dedik. Selmân haber verince, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kazmayı Selmân'dan aldı ve kayaya üç vuruş vurdu; her vuruşta bir çatlak açtı, üçüncüde ise onu kırdı. Her vuruşla birlikte Medine'nin iki taşlığı arasını, sanki karanlık bir evin içindeki lamba gibi aydınlatan bir şimşek çaktı. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem her şimşekle birlikte bir tekbir getirdi. Sonra
12014. Metin
بيد سلمان فرقي فسأله سلمان للقوم: هل رأيتم ما يقول سلمان؟ قالوا: نعم! يا رسول الله! بأبينا أنت وأمنا! قد رأيناك تضرب فيخرج برق كالموج فرأيناك تكبر، لانرى شيئاً غير ذلك، فقال: أضاءت لي من البرقة الأولى قصور الحيرة ومدائن كسرى كأنها أنياب الكلاب، ومن الثانية القصور الحمر من أرض الروم كأنها أنياب الكلاب، ومن الثالثة قصور صنعاء كأنها أنياب الكلاب، وأخبرني، جبريل ﵊ أن أمتي ظاهرة عليها. فاستبشر المسلمون وقالوا: الحمد لله! موعود صادق بأن وعدنا النصر بعد الحصر، فطلعت الأحزاب فقال المسلمون {هذا ما وعدنا الله ورسوله وما زادهم إلا إيماناً وتسليماً} [الأحزاب: ٢٢] »
Selmân'ın elinden tutup yukarı çıktı. Selmân topluluğa sordu: “Selmân'ın söylediklerini gördünüz mü?” Onlar da: “Evet, ey Allah'ın Resûlü! Anamız babamız sana feda olsun! Senin vurduğunu, dalga gibi bir şimşeğin çıktığını ve tekbir getirdiğini gördük; bundan başka bir şey görmedik” dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “İlk şimşekten bana Hîre'nin köşkleri ve Kisrâ'nın şehirleri köpek dişleri gibi aydınlandı; ikincisinden Rum topraklarının kızıl köşkleri köpek dişleri gibi aydınlandı; üçüncüsünden ise San'a'nın köşkleri köpek dişleri gibi aydınlandı. Cebrail aleyhisselâm ümmetimin bunlara galip geleceğini bana haber verdi.” Müslümanlar buna sevindiler ve “Kuşatmanın ardından bize zafer vadettiğine göre bu, sadık bir vaattir, Allah'a hamdolsun!” dediler. Ahzâb (müttefik ordular) gelince Müslümanlar: {هذا ما وعدنا الله ورسوله وما زادهم إلا إيماناً وتسليماً} [el-Ahzâb: 22] “İşte bu, Allah'ın ve Resûlü'nün bize vadettiği şeydir; bu onların ancak imanını ve teslimiyetini artırdı” dediler.»
12015. Metin
وقال المنافقون في ذلك ما أشار إليه الله تعالى في القرآن؛ ثم إن الله تعالى كذب المنافقين وصدق رسوله ﷺ، فافتتح أصحابه ﵃ جميع ما ذكر، وغلبوا على سائر مملكة الفرس واليمن وأكثر الروم، وانتثلوا من كنوز كسرى وقيصر ما يفوت الحصر، وقد كان ﷺ تصرف في ذلك من ذلك الوقت تصرف الملوك، لأن وعد الله لا خلف فيه، بل غائبه أعظم من حاضره غيره، وموعودة أوثق من ناجز سواه، فأعطى ﷺ تميم بن أوس الداري بلد الخليل ﵊ من أرض الشام من مملكة الروم، وأعطى خريم بن أوس - الذي يقال له: شويل - كرامة بنت عبد المسيح
Münafıklar da bu hususta Allah Teâlâ'nın Kur'an'da işaret ettiği şeyleri söylediler. Sonra Allah Teâlâ münafıkları yalanladı ve Resûlü'nü sallallâhu aleyhi ve sellem tasdik etti. Nitekim ashabı radıyallâhu anhüm zikredilen yerlerin tamamını fethettiler; Fars krallığının tamamına, Yemen'e ve Rumların çoğuna galip geldiler; Kisrâ ve Kayser'in hazinelerinden sayılamayacak kadar çok ganimet çıkardılar. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ta o vakitte bu hususta kralların tasarrufu gibi tasarrufta bulunmuştu; çünkü Allah'ın vaadinde asla cayma olmaz, bilakis O'nun gaybı başkasının hazırından daha büyüktür ve vaat ettiği şey başkasının peşin verdiğinden daha güvenilirdir. Nitekim Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Temîm b. Evs ed-Dârî'ye Rum krallığından Şam topraklarındaki Halîl aleyhisselâm'ın beldesini vermiş, Hureym b. Evs'e -ki ona Şüveyl de denir- Fars krallığından Irak topraklarındaki Hîre esirlerinden Abdülmesîh
12016. Metin
ابن بقيلة من سبي الحيرة من بلاد العراق من مملكة فارس، وكل منهم قبض ما أعطاه عند الفتح كما يعرفه من طالع كتب الفتوح علىأيام الخلفاء الراشدين ﵃ أجمعين، فعندي أن هذا مما أشارت إليه الاية الشريفة، نزه الله تعالى نبيه ﷺ عنه وفتحه على أصحابه، تشريفاً لهم بإزالة أهل الشرك عنه، وإنعاماً عليهم به تصديقاً لوعده، وإكراماً لنبيه ﷺ بنصر أوليائه وتكثير أمته، وحضر ذلك كثير ممن كان من القائلين {ما لهذا الرسول} [الفرقان: ٧] إلى آخره، وقد كان قادراً على أن يقويه بجميع ذلك قبل موته، ولكنه لم يفعل لأن ذلك أوضح في الأمر، لأن نصره على خلاف ما ينصر به أهل الدنيا من غير جنود كثيرة ظاهرة، ولا أموال وافرة، ولا ملوك معينة قاهرة، بل كانت الملوك عليه، ثم صاروا كلهم أهون شيء عليه، بيد أصحابه من بعده وأحبابه.
b. Bukayle'nin kızı Kerâme'yi vermişti. Hulefâ-yi Râşidîn radıyallâhu anhüm ecmaîn dönemindeki fetih kitaplarını okuyanların bildiği üzere, onların her biri fetih sırasında kendisine verileni teslim almıştır. Bana göre bu şerefli ayetin işaret ettiği hususlardan biri de budur; Allah Teâlâ şirk ehlini oradan uzaklaştırmak suretiyle ashabına bir şeref bahşetmek, vaadini doğrulamak üzere bunu onlara bir nimet kılmak, dostlarına yardım edip ümmetini çoğaltarak Peygamberi'ni sallallâhu aleyhi ve sellem onurlandırmak için Peygamberi'ni sallallâhu aleyhi ve sellem bundan münezzeh tutmuş ve fethini ashabına nasip etmiştir. {ما لهذا الرسول} [el-Furkân: 7] “Bu ne biçim peygamber” vb. sözleri söyleyenlerden pek çoğu da bu fetihlere şahit olmuştur. Allah, vefatından önce Peygamberi'ni bütün bunlarla güçlendirmeye kadirdi; ancak böyle yapmadı çünkü bu durum meseleyi daha açık kılmaktaydı; zira onun zaferi dünya ehlinin yardım gördüğü şekilde çok ve görünür ordularla, bol mallarla veya boyun eğdiren yardımcı krallarla olmamış, aksine bütün krallar ona düşmanken sonradan kendisinden sonraki ashabının ve sevdiklerinin ellerinde ona karşı en önemsiz şey haline gelmişlerdir.
12017. Metin
ولما ثبت بما أثبت لنفسه الشريفة من الكمال أنه لا مانع من إيجاد ما ساقوه مساق التوبيخ إلا عدم المشيئة، لا عجز من الجاعل ولا هوان بالمجعول له، تسلية له ﷺ في أسلوب مشير بأنه يعطيه ذلك، سلاه أيضاً بأن ما نسبوه إليه لا يعتقدون حقيقته، فأضرب عن كلامهم قائلاً: {بل} أي لا تظن أنهم كذبوا بما جئت به لأنهم يعتقدون فيك كذباً وافتراء للقرآن، أو نقصاناً لأكلك الطعام ومشيك
Sübhânehu'nun kendi yüce Zâtı için ispat ettiği kemal vasıflarıyla sabit olmuştur ki, onların kınama tarzında öne sürdükleri şeylerin var edilmesine engel olan tek şey ilahi meşietin bulunmayışıdır; yoksa Yaratan'ın acziyetinden ya da adına yaratılanın değersizliğinden değildir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e bunu kendisine vereceğine işaret eden bir üslupla teselli verdikten sonra, onların Peygamber'e isnat ettikleri şeylerin hakikatine kendilerinin de inanmadıklarını belirterek onu teselli etti ve onların sözlerinden yüz çevirerek şöyle buyurdu: {بل} “Bilakis” yani onların senin getirdiklerini yalanlamalarının, senin hakkında bir yalan ve Kur'an'ı uydurma inancında olduklarından ya da yemek yemen ve çarşılarda yürümen sebebiyle
12018. Metin
في الأسواق، أو في شيء من أحوالك، أو لا تظن أنهم يكذبون بقدرته تعالى على ما ذكر أنه إن شاء جعله لك بل، أو المعنى: دع التفكر فيما قالوه من هذا فإنهم لم يقتصروا في التكذيب عليه بل {كذبوا بالساعة} أي بقدرتنا عليها، واستقر ذلك في أنفسهم دهوراً طويلة، وأخذوه خلفاً عن سلف، وأشرب قلوبهم حب هذا الحطام الفاني، وتقيدت أوهامهم بهذه الظواهر كالبهائم، فعسر انفكاكهم عن ذلك بما جاءهم من البيان الذي لا يشكون فيه، فاجترؤوا لذلك على العناد لعدم الخوف من أهوال يوم القيامة كما قال تعالى عن أهل الكتاب
senin durumlarında bir noksanlık gördüklerinden kaynaklandığını sanma! Yahut onların dilerse sana vereceğini zikrettiği hususlarda Allah Teâlâ'nın kudretini yalanladıklarını sanma! Bilakis... Yahut anlam şudur: Onların bu söyledikleri üzerinde düşünmeyi bırak; çünkü onlar yalanlamayı sadece bununla sınırlandırmadılar, bilakis {كذبوا بالساعة} “onlar kıyameti yalanladılar” yani bizim kıyamete olan kudretimizi yalanladılar. Bu durum uzun çağlar boyunca onların içlerine yerleşti ve bunu nesilden nesile devraldılar. Bu fani döküntünün sevgisi kalplerine sindi ve vehimleri hayvanlar gibi bu zahirî şeylere bağlandı; bu yüzden şüphe duymayacakları bir açıklama kendilerine gelmesine rağmen bundan kurtulmaları zorlaştı. Böylece kıyamet gününün dehşetinden korkmadıkları için inada cüret ettiler; nitekim Allah Teâlâ Ehl-i Kitap hakkında şöyle buyurmuştur:
12019. Metin
{وغرهم في دينهم ما كانوا يفترون} [آل عمران: ٢٤] {وأعتدنا} أي والحال أنا أعتدنا أي هيأنا بما لنا من العظمة {لمن كذب} من هؤلاء وغيرهم {بالساعة سعيراً*} أي ناراً شديدة الاتقاد بما أعظموا الحريق في قلوب من كذبوهم من الأنبياء عليهم الصلاة والسلام وأتباعهم ﵃ {إذا رأتهم} أي إذا كانت بحيث يمكن أن يروها وتراهم لو كانت مبصرة {من مكان بعيد} وهو أقصى ما يمكن رؤيتها منه وهم يساقون إليها {سمعوا لها} أي خاصة {تغيظاً} أي صوتاً في غليانها
{وغرهم في دينهم ما كانوا يفترون} [Âl-i İmrân: 24] “Uydurdukları şeyler onları dinlerinde aldattı.” {وأعتدنا} “Ve Biz hazırladık” yani azametimizle hazırladık {لمن كذب} bunlardan ve başkalarından yalanlayan kimselere {بالساعة سعيراً*} “kıyameti [yalanlayanlara], çılgın bir alev.” Yani peygamberlerden aleyhimüssalâtü vesselâm ve onların tabilerinden radıyallâhu anhüm yalanladıkları kimselerin kalplerindeki yakıcılığı büyüttükleri nispette son derece alevli bir ateş [hazırladık]. {إذا رأتهم} “[O ateş] onları gördüğü zaman” yani şayet gören bir varlık olsaydı onları görebileceği ve onların da onu görebileceği bir durumda olduğunda {من مكان بعيد} “uzak bir yerden” ki onlar ateşe doğru sürülürken ateşin görülebileceği en uzak mesafedir {سمعوا لها} “onun duyarlar” yani sadece ona has olan {تغيظاً} “bir öfke” yani kaynamasında
12020. Metin
وفورانها كصوت المتغيظ في تحرقه ونكارته إذا غلا صدره من الغضب {وزفيراً*} أي صوتاً يدل على تناهي الغضب، وأصله صوت يسمع من الجوف.
ve coşmasında, öfkeden göğsü kaynadığı andaki son derece öfkeli kimsenin yanıp tutuşmasındaki ve korkunçluğundaki ses gibi bir ses [duyarlar], {وزفيراً*} “ve bir uğultu.” Yani öfkenin son noktasını gösteren bir ses [duyarlar]; bunun aslı içten/derinden duyulan sestir.
12021. Metin
ولما وصف ملاقاتها لهم، وصف إلقاءهم فيها قال: {وإذا ألقوا} أي طرحوا طرح إهانة فجعلوا بأيسر أمر ملاقين {منها} أي النار {مكاناً} ووصفه بقوله: {ضيقاً} زيادة في فظاعتها {مقرنين} بأيسر أمر، أيديهم إلى أعناقهم في السلاسل، أو حبال المسد، أو مع من أغواهم من الشياطين، والتقرين: جمع شيء إلى شيء في قرن وهو الحبل {دعوا هنالك} أي في ذلك الموضع البغيض البعيد عن الرفق {ثبوراً*} أي هلاكاً عظيماً فيقولون: يا ثبوراه! لأنه لا منادم لهم غيره، وليس بحضرة أحد منهم سواه؛ قال ابن جرير: وأصل الثبر في كلام العرب الانصراف عن الشيء. فالمعنى حينئذ: دعوا انصرافهم عن الجنة إلى النار الذي تسببوا فيه بانصرافهم عن الإيمان إلى الكفر، فلم يكن لهم سمير إلا استحضارهم لذلك تأسفاً وتندماً، فأجيبوا على طريق الاستئناف بقوله تعالى: {لا تدعوا اليوم} أيها الكفار {ثبوراً واحداً} لأنكم
Ateşin onları karşılamasını vasfettikten sonra onların ateşe atılışlarını vasfederek şöyle buyurdu: {وإذا ألقوا} “Ve atıldıkları zaman” yani aşağılayıcı bir şekilde fırlatılıp en kolay bir biçimde atıldıklarında {منها} “oradan / ondan” yani ateşten {مكاناً} “bir yere” ve onun korkunçluğunu artırmak için sıfatını belirterek: {ضيقاً} “dar bir [yere]” {مقرنين} “birbirine bağlanmış olarak” en basit bir şekilde, elleri boyunlarına zincirlerle veya bükülmüş liften iplerle yahut kendilerini saptıran şeytanlarla birlikte bağlanmış olarak; takrîn (مقرنين), bir şeyi bir iple (karnde) diğerine bağlamaktır. {دعوا هنالك} “Orada çağırırlar” yani o nefret edilen, şefkatten uzak yerde {ثبوراً*} “yok olmayı!” Yani büyük bir helaki [çağırırlar] ve “Ey helak, gel!” derler; çünkü onlara kendisinden başka sohbet arkadaşı yoktur ve yanlarında ondan başkası bulunmaz. İbn Cerîr der ki: Arap kelamında sebr (ثبر) kelimesinin aslı bir şeyden geri dönmektir. Bu durumda anlam şöyle olur: İmandan küfre dönmeleri sebebiyle cennetten ateşe dönmelerine sebep oldukları için helaki çağırırlar; bu yüzden esef ve nedametle bunu hatırlamaktan başka bir dertleşenleri olmaz. Bunun üzerine başlangıç (isti'nâf) yoluyla Allah Teâlâ'nın şu kavliyle kendilerine cevap verilir: {لا تدعوا اليوم} “Bugün çağırmayın” ey kâfirler! {ثبوراً واحداً} “bir tek yok olmayı” çünkü siz
12022. Metin
لا تموتون إذا حلت بكم أسباب الهلاك {وادعوا ثبوراً كثيراً*} لا يحصره الإحصاء ولا آخر له، فإنكم وقعتم فيما يوجب ذلك لأن أنواع الهلاك لا تبارحكم أصلاً ولكنه لا موت.
helak sebepleri başınıza geldiğinde ölmeyeceksiniz; {وادعوا ثبوراً كثيراً*} “ve birçok yok olmayı çağırın!” Sayıya sığmayan ve sonu gelmeyen [bir helaki çağırın]; zira siz bunu gerektiren bir durumun içine düştünüz; çünkü helak türleri sizden asla ayrılmayacaktır, fakat ölüm de yoktur.
12023. Metin
ولما كانت عادتهم تجويز الممكن من كل ما يحذرون منه من الخلق، اقتضى الحال سؤالهم: هل أعدوا لما هددوا به من الخالق عدة أم لا؟ في سياق الاستفهام عن المفاضلة بينه وبين ما وعده المتقون، تنبيهاً على أنه أعلى رتبة من الممكن فإنه واقع لا محالة، وتهكماً بهم، فقال تعالى: {قل أذلك} أي الأمر العظيم الهول الذي أوعدتموه من السعير الموصوفة.
Onların âdeti yaratılmışlardan sakındıkları her türlü mümkünü caiz görmek olunca, halin gereği onlara şunu sormayı iktiza etti: Yaratıcı'nın kendilerini tehdit ettiği şey için bir hazırlık yaptılar mı, yapmadılar mı? Bununla takva sahiplerine vaat edilen şey arasındaki üstünlük kıyaslamasına dair bir istifham (soru) bağlamında, bunun mümkünden daha üstün bir mertebede olduğuna, zira mutlaka gerçekleşeceğine dikkat çekmek ve onlarla alay etmek maksadıyla Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {قل أذلك} “De ki: Bu mu” yani sıfatı belirtilen o çılgın alevden tehdit edildiğiniz bu korkunç büyük durum mu,
12024. Metin
ولما كانت عادة العرب في بيان فضل الشيء دون غيره الإتيان بصيغة أفعل تنبيهاً على أن سلب الخير عن مقابله لا يخفى على أحد، أو يكون ذلك على طريق التنزل وإرخاء العنان، تنبيهاً للعاقل على أنه يكفيه في الرجوع عن الغي طروق احتمال لكون ما هو عليه مفضولاً قال: {خير أم جنة الخلد} أي الإقامة الدائمة {التي وعد المتقون} أي وقع الوعد الصادق المحتم بها، ممن وعده هو الوعد، للذين
Arapların bir şeyin üstünlüğünü başkasına nispetle belirtirkenki âdeti, karşısındaki şeyden hayrın nefyedildiğinin kimseye gizli kalmadığına dikkat çekmek için 'ef'al' (ism-i tafdîl) kalıbını getirmek yahut hasma pay bırakıp taviz verme yoluyla akıllı kimseye sapıklıktan dönmesi için üzerinde bulunduğu halin daha değersiz olma ihtimalinin yeterli olduğunu hatırlatmak olduğundan şöyle buyurdu: {خير أم جنة الخلد} “daha hayırlı, yoksa ebedîlik cenneti mi?” Yani sürekli kalınacak yer mi {التي وعد المتقون} “o takva sahiplerine vaat edilen?” Yani vaadi hakiki vaat olan Zât tarafından, şu kimseler için kesinleşmiş sadık vaadin gerçekleştiği [cennet mi hayırlıdır]:
12025. Metin
خافوا فصدقوا بالساعة جاعلين بينهم وبين أهوالها وقاية مما أمرتهم به الرسل؛ ثم حقق تعالى أمرها تأكيداً للبشارة بقوله: {كانت} أي تكونت ووجدت بإيجاده سبحانه {لهم جزاء} على تصديقهم وأعمالهم {ومصيراً*} أي مستقراً ومنتهى، وذلك مدح لجزائهم لأنه إذا كان في محل واسع طيب كان أهنأ له وألذ كما أن العقاب إذا كان في موضع ضيق شنيع كان أنكى وأوجع، وهو استفهام تقريع وتوبيخ لمن كان يعقل فيجوز الممكنات.
Korkup kıyameti tasdik eden, elçilerin kendilerine emrettiği şeylerle kendileri ile kıyametin dehşetleri arasına bir korunak koyan kimseler için. Sonra Allah Teâlâ müjdeyi pekiştirmek amacıyla onun durumunu kesinleştirerek şöyle buyurdu: {كانت} “[o cennet] olmuştur” yani Sübhânehu'nun var etmesiyle meydana gelmiş ve var olmuştur {لهم جزاء} “onlar için bir mükâfat” tasdiklerine ve amellerine karşılık {ومصيراً*} “ve bir varış yeri.” Yani bir karargâh ve nihai son. Bu onların mükâfatını bir övgüdür; çünkü mükâfat geniş ve güzel bir mekânda olduğunda kişi için daha afiyetli ve daha lezzetli olur; nitekim ceza da dar ve korkunç bir yerde olduğunda daha yaralayıcı ve daha acı verici olur. Bu soru, aklı olup da mümkünleri caiz gören kimseler için bir azarlama ve kınamadır.
12026. Metin
ولما ذكر تعالى نعيمهم بها ذكر، تنعمهم فيها فقال: {لهم فيها} أي الجنة خاصة لا في غيرها {ما يشاؤون} من كل ما تشتهيه أنفسهم {خالدين} لا يبغون عنه حولاً {كان} أي ذلك كله {على ربك} أي المحسن إليك بالإحسان إلى أتباعك {وعداً} .
Allah Teâlâ onların cennet vesilesiyle olan nimetlerini zikredince, onun içindeki nimetlenmelerini de zikrederek şöyle buyurdu: {لهم فيها} “Onlar için orada vardır” yani sadece cennette vardır, başka bir yerde değil {ما يشاؤون} “diledikleri her şey” nefislerinin arzuladığı her şeyden {خالدين} “ebedî olarak kalıcılar olarak” oradan başka bir yere ayrılmak istemezler. {كان} “Bu idi” yani bütün bunlar {على ربك} “Rabbinin üzerine” yani sana tabi olanlara ihsanda bulunarak sana ihsanda bulunan Rabbinin üzerine {وعداً} “bir vaattir”.
12027. Metin
ولما أشار سبحانه إلى إيجاب ذلك على نفسه العظيمة بالتعبير ب «على» والوعد، وكان الإنسان لا سيما مجبولاً على عزة النفس، لا يكاد يسمح بأن يسأل فيما لا يحقق حصوله، قال: {مسئولاً*} أي حقيقاً بأن يسأل إنجازه، لأن سائله خليق بأن يجاب سؤاله، وتحقق ظنونه وآماله، فالمعنى أنه إذا انضاف إلى تحتيمه الشيء على نفسه
Sübhânehu bunu yüce Zâtına vacip kıldığını «'alâ (على)» edatı ve «vaat» kelimesi ile ifade edince ve insan da özellikle nefis izzeti üzerine yaratıldığından gerçekleşmesini kesin görmediği bir şeyi istemeye pek yanaşmadığından şöyle buyurdu: {مسئولاً*} “istenmesi gereken [bir vaattir].” Yani yerine getirilmesi istenmeye layık bir vaattir; çünkü onu isteyen kimse, talebine icabet edilmeye, zannının ve umutlarının gerçekleşmesine layıktır. Manası şudur: O'nun bir şeyi Kendi Zâtına vacip kılmasının yanına,
12028. Metin
سؤال الموعود به إياه، أنجز لا محالة، وهو من وادي {أجيب دعوة الداع إذا دعان} [البقرة: ١٨٦] وفيه حث عظيم على الدعاء، وترجية كبيرة للإجابة، كما وعد بذلك سبحانه في {أجيب دعوة الداع} [البقرة: ١٨٦] و {ادعوني أستجب لكم} [غافر: ٦٠] وإن لم ير الداعي الإنجاز فإن الأمر على ما رواه الإمام أحمد والبزار وأبو يعلى المنذري: بأسانيد جيدة - والحاكم وقال: صحيح الإسناد عن أبي سعيد الخدري ﵁ أن النبي ﷺ قال: «ما من مسلم يدعو بدعوة ليس فيها إثم ولا قطيعة رحم إلا أعطاه الله بها إحدى ثلاث: أما أن يجعل له دعوته، وإما أن يدخرها له في الآخرة، وإما أن يصرف عنه من السوء مثلها، قالوا: إذن نكثر؟ قال: الله أكثر»
kendisine vaat edilen kimsenin O'ndan bunu istemesi de eklenince, o vaat muhakkak yerine getirilir. Bu husus {أجيب دعوة الداع إذا دعان} [el-Bakara: 186] “Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına icabet ederim” kabilindendir. Bunda duaya büyük bir teşvik ve icabete dair büyük bir ümit vardır; nitekim Sübhânehu bunu {أجيب دعوة الداع} [el-Bakara: 186] ve {ادعوني أستجب لكم} [Gâfir: 60] “Bana dua edin, size icabet edeyim” ayetlerinde vaat etmiştir. Dua eden kimse duanın hemen gerçekleştiğini görmese bile, mesele İmam Ahmed, Bezzâr ve Ebû Ya'lâ'nın -Münzirî: Ceyyid senetlerle demiştir- ve Hâkim'in rivayet ettiği -ve sahihü'l-isnad dediği- Ebû Saîd el-Hudrî radıyallâhu anh hadisinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibidir: «İçinde günah veya akraba ile bağı kesme bulunmayan bir dua ile dua eden hiçbir Müslüman yoktur ki Allah ona şu üç şeyden birini vermesin: Ya duasını hemen peşin verir ya onu ahirete saklar ya da ondan bunun dengi bir kötülüğü savar. Dediler ki: “O halde çokça dua edelim?” Buyurdu ki: “Allah'ın lütfu daha çoktur.”»
12029. Metin
وللحاكم عن جابر ﵁ عن النبي ﷺ قال: «يدعو الله بالمؤمن يوم القيامة حتى يوقفه بين يديه فيقول: عبدي! إني أمرتك أن تدعوني، ووعدتك أن أستجيب لك فهل كنت تدعوني؟ فيقول: نعم! يا رب فيقول: أما إنك لم تدعني بدعوة إلا استجيب لك؟ أليس دعوتني يوم كذا وكذا لغم نزل بك أن أفرج عنك ففرجت عنك؟ فيقول: نعم! يا رب! فيقول: إني عجلتها لك في الدنيا، ودعوتني يوم كذا وكذا لغم نزل بك أن أفرج عنك فلم تر فرجاً؟ قال: نعم! يا رب فيقول: إني ادخرت لك بها في الجنة كذا وكذا، ودعوتني في حاجة أقضيها لك في يوم كذا وكذا فقضيتها؟ فيقول: نعم! يا رب! فيقول: إني عجلتها
Hâkim'in Câbir radıyallâhu anh'den rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kıyamet gününde Allah mümini huzurunda durduruncaya kadar çağırır ve buyurur ki: “Kulum! Ben sana Bana dua etmeni emretmiş ve sana icabet edeceğimi vadetmiştim; Bana dua ediyor muydun?” Kul der ki: “Evet ya Rabbi!” Allah buyurur: “Bilesin ki Bana ettiğin hiçbir dua yoktur ki sana icabet edilmiş olmasın. Başına gelen bir sıkıntı için falan falan gün Bana dua edip onu gidermemi istemedin mi, Ben de onu gidermedim mi?” Kul: “Evet ya Rabbi!” der. Allah buyurur: “Onu dünyada sana peşin verdim. Falan falan gün başına gelen bir sıkıntı için onu gidermemi isteyerek Bana dua ettin de bir kurtuluş görmedin, değil mi?” Kul: “Evet ya Rabbi!” der. Allah buyurur: “Onun karşılığında cennette sana şöyle şöyle mükâfatlar sakladım. Falan falan günde gidermem için bir ihtiyacın hususunda Bana dua ettin de Ben onu giderdim, değil mi?” Kul: “Evet ya Rabbi!” der. Allah buyurur: “Onu
12030. Metin
لك في الدنيا، ودعوتني يوم كذا وكذا في حاجة أقضيها لك فلم تر قضاءها؟ فيقول: نعم! يارب! فيقول أني ادخرت لك بها في الجنة كذا وكذا، قال رسول الله ﷺ: فلا يدع الله دعوة دعا بها عبده المؤمن إلا بين له إما أن يكون عجل له في الدنيا، وإما أن يكون ادخر له في الآخرة، فيقول المؤمن في ذلك المقام: يا ليته لم يكن عجل له شيء من دعائه» ولابن حبان في صحيحه والحاكم وقال: صحيح الإسناد - عن أنس ﵁ قال: قال رسول الله ﷺ: «لا تعجزوا في الدعاء فإنه لن يهلك مع الدعاء أحد» وللترمذي والحاكم عن أبي هريرة ﵁ أن النبي ﷺ قال: «ادعوا الله وأنتم موقنون بالإجابة» وللبخاري ومسلم
dünyada sana peşin verdim. Falan falan gün gidermem için bir ihtiyacın hususunda Bana dua ettin de onun giderildiğini görmedin, değil mi?” Kul: “Evet ya Rabbi!” der. Allah buyurur: “Onun karşılığında cennette sana şöyle şöyle mükâfatlar sakladım.” Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Allah, mümin kulunun ettiği hiçbir duayı bırakmaz, ya dünyada peşin verildiğini ya da ahirete saklandığını ona açıklar; o makamda mümin kul şöyle der: 'Keşke dualarından hiçbir şey dünyada peşin verilmemiş olsaydı!'”» İbn Hibbân'ın Sahîh'inde ve Hâkim'in -sahihü'l-isnad diyerek- Enes radıyallâhu anh'den rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Duada acze düşmeyin; zira dua ile birlikte hiç kimse helak olmaz.» Tirmizî ve Hâkim'in Ebû Hureyre radıyallâhu anh'den rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kabul edileceğine kesin inanarak Allah'a dua edin.» Buhârî, Müslim,
12031. Metin
وأبي داود والترمذي وابن ماجه عن أبي هريرة ﵁ أن رسول الله ﷺ قال: «يستجاب لأحدكم ما لم يعجل، يقول: دعوت فلم يستجب لي» وفي رواية لمسلم والترمذي: «لا يزال يستجاب للعبد ما لم يدع بإثم أو قطيعة رحم ما لم يستعجل، قيل: يا رسول الله! ما الاستعجال؟ قال: يقول: قد دعوت فلم يستجب لي فيستحسر عند ذلك ويدع الدعاء» قال المنذري: يستحسر أي يمل ويعيى فيترك الدعاء - انتهى. وقد فهم من الآية ومن الحديث في استثناء الإثم وقطيعة الرحم أن ما لا مانع من سؤاله موعود بإجابته ونواله، فليدع الإنسان به موقناً بالإجابة.
Ebû Dâvûd, Tirmizî ve İbn Mâce'nin Ebû Hureyre radıyallâhu anh'den rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Sizden biriniz acele etmediği sürece duasına icabet edilir; 'Dua ettim de bana icabet edilmedi' der.» Müslim ve Tirmizî'nin bir rivayetinde şöyledir: «Kul günah veya akraba ile bağı kesme talebinde bulunmadıkça ve acele etmedikçe duasına icabet olunmaya devam eder. Denildi ki: 'Ey Allah'ın Resûlü! Acele etmek nedir?' Buyurdu ki: 'Dua ettim de icabet edildiğini görmedim der, bunun üzerine bıkkınlık getirir ve duayı terk eder.'» Münzirî der ki: «Yestahsiru (يستحسر) bıkmak ve yorulup duayı terk etmektir -nakil bitti-.» Ayetten ve hadisteki günah ile sıla-i rahmi kesme istisnasından anlaşılmıştır ki, istenmesinde mani bulunmayan şeylerin kabulü ve ihsan edilmesi vaat edilmiştir; o halde insan kabul edileceğine kesin inanarak dua etsin.
12032. Metin
ولما ذكر لهم حالهم في الساعة معه سبحانه، أتبعه ذكر حالهم مع معبوداتهم من دونه، فقال بالالتفات إلى مظهر العظمة على قراءة الجماعة: {ويوم} أي قل لهم ما أمرتك به، واذكر لهم يوم {يحشرهم} أي المشركين، بما لنا من العظمة التي نبرزها في ذلك اليوم، من القبور؛ وقرأ أبو جعفر وابن كثير ويعقوب وحفص عن عاصم بالياء التحتية
Kıyamette Sübhânehu ile olan durumlarını zikrettikten sonra, O'ndan başka taptıkları ilahlarla olan durumlarının zikrini buna ekledi ve cemaat kıraatinde azamet izharına iltifat ederek şöyle buyurdu: {ويوم} “Ve o gün” yani onlara sana emrettiğim şeyi söyle ve kabirlerden {يحشرهم} “onları toplayacağı [günü]” yani müşrikleri o gün ortaya çıkaracağımız azametimizle [toplayacağımız günü onlara hatırlat]. Ebû Ca'fer, İbn Kesîr, Ya'kûb ve Âsım'dan Hafs 'ye' (yahşuruhum) ile okumuşlardır,
12033. Metin
فيكون الضمير للرب {وما يعبدون} أي من الملائكة والإنس والجن وغيرهم ممن يعقل وممن لا يعقل؛ ونبه على سفول رتبتهم عن ذلك وعدم أهليتهم بقوله: {من دون الله} أي الملك الأعلى الذي لا كفوء له، وذكرها بلفظ «ما» إشارة إلى أن ناطقها وصامتها جماد بل عدم بالنسبة إليه سبحانه بما أشار إليه التعبير بالاسم الأعظم الدال على جميع الكمال، مع أن «ما» موضوع على العموم للعقلاء وغيرهم وإن كان أكثر استعماله في غير العقلاء، وعبر سبحانه بقوله: {فيقول} بإعادة ضمير الغيبة بعد التعبير بنون العظمة في «نحشر» في قراءة غير ابن عامر لتقدم الجلالة الشريفة، تحقيقاً للمراد وتصريحاً به، وإعلاماً بأن المراد بالنون العظمة لا جمع، وقرأ ابن عامر بالنون موحداً الأسلوب: {أنتم} أي أيها المعبودات! بإيلاء الهمزة الضمير سؤالاً عن المضل، لأن ضلال العبدة معروف لا يسأل عنه {أضللتم} بالقهر والخداع والمكر {عبادي هؤلاء} حتى عبدوكم كما في الآية الأخرى
bu durumda zamir Rabbe döner. {وما يعبدون} “ve taptıklarını da” yani meleklerden, insanlardan, cinlerden ve akıl sahibi olan ile olmayan diğer varlıklardan [taptıklarını toplayacağı günü]; onların bu makamdan düşüklüğüne ve ehil olmadıklarına şu kavliyle dikkat çekti: {من دون الله} “Allah'tan başka” yani dengi olmayan en yüce Hükümran'dan başka. Onları «mâ (ما)» lafzıyla zikretmesi, konuşanıyla dilsiziyle Sübhânehu'ya nispetle bunların cansız bir varlık, hatta yokluk mesabesinde olduğuna işarettir; nitekim bütün kemali gösteren Lafza-i Celâl de buna işaret etmektedir. Bununla birlikte «mâ (ما)» lafzı çoğunlukla akılsızlar için kullanılsa da genel olarak akıllılar ve diğerleri için konulmuştur. Sübhânehu İbn Âmir dışındakilerin kıraatinde «nahşuru»daki azamet 'nûn'undan sonra, مرادı (kastedileni) pekiştirmek, açıkça belirtmek ve 'nûn' ile kastedilenin çoğul değil azamet olduğunu bildirmek için Lafza-i Celâl öne geçtiğinden dolayı gaib zamirine dönerek {فيقول} “şöyle buyurur” buyurmuştur. İbn Âmir ise üslubu birleştirerek 'nûn' ile (fenekûlü) okumuştur: {أنتم} “Siz mi” yani ey tapınılanlar! Saptıranı sormak üzere hemzeyi zamirin peşine getirmiştir; çünkü tapanların sapıklığı zaten bilinmektedir, sorulmaya gerek yoktur; {أضللتم} “saptırdınız” zorbalıkla, aldatmayla ve hileyle {عبادي هؤلاء} “şu kullarımı” diğer ayette geçtiği gibi nihayetinde size taptılar:
12034. Metin
{ثم يقول للملائكة أهؤلاء إياكم كانوا يعبدون} [سبأ: ٤٠] في أمثالها من الآيات كما في الحديث القدسي: «إني خلقت عبادي حنفاء كلهم فاحتالهم الشياطين» {أم} .
{ثم يقول للملائكة أهؤلاء إياكم كانوا يعبدون} [Sebe: 40] “Sonra meleklere der ki: Bunlar mı size tapıyorlardı?” ve benzeri ayetlerde olduğu gibi; nitekim kudsi hadiste de şöyle buyrulmuştur: «Ben kullarımın hepsini hanifler olarak yarattım; sonra şeytanlar onları yoldan çıkardı.» {أم} “Yoksa...”
12035. Metin
ولما كان السؤال - كما مضى - عن الفاعل لا عن الفعل، كان لا بد من قوله: {هم} أي باختيار منهم لإهمالهم استعمال ما أعطيتهم
Soru -daha önce geçtiği üzere- fiilden değil failden olunca, kaçınılmaz olarak şöyle buyurdu: {هم} “onlar kendileri mi” yani kendilerine verdiğim
12036. Metin
من قويم العقل وسديد النظر {ضلوا} وأوصل الفعل بدون «عن» كما في هداة الطريق بدون «إلى» لكثرة الدور، وللإشارة إلى قوة الفعل فقال: {السبيل*} أي الذي نهجته ونصبت عليه الأدلة القاطعة، البراهين الساطعة {قالوا} أي المعبودات الحي منهم والجماد، المطيع والعاصي: {سبحانك} أي تنزهت عن أن ينسب إلى غيرك قدرة على فعل من الأفعال.
doğru aklı ve isabetli basireti kullanmayı ihmal etmeleri sebebiyle kendi tercihleriyle mi {ضلوا} “saptılar”. Fiili, çokça tekrarlandığı ve fiilin kuvvetine işaret etmek için yol göstericilerdeki «ilâ (إلى)» edatının olmaması gibi «'an (عن)» edatı olmaksızın ulaştırdı ve şöyle buyurdu: {السبيل*} “yoldan?” Yani senin çizdiğin, üzerine kesin deliller ve parlak burhanlar diktiğin yoldan [mı saptılar?] {قالوا} “Dediler ki” yani tapınılanların dirisi ve cansızı, itaatkârı ve isyankârı [şöyle dediler]: {سبحانك} “Seni tenzih ederiz!” Yani Sen fiillerden herhangi bir fiile güç yetirmenin Senden başkasına nispet edilmesinden münezzehsin.
12037. Metin
ولما أنتج التنزيه أنهم لا فعل لغيره سبحانه، عبروا عنه بقولهم: {ما كان ينبغي} أي يصح ويتصور {لنا أن نتخذ} أي نتكلف أن نأخذ باختيارنا من غير إرادة منك {من دونك} وكل ما سواك فهو دونك {من أولياء} أي ينفعوننا، فإنا مفتقرون إلى من ينفعنا لحاجتنا وفقرنا، فكيف نترك من بيده كل شيء وهو أقرب إلينا في كل معنى من معاني الولاية من كل شيء من العلم والقدرة وغيرهما إلى من لا شيء بيده، وهو أبعد بعيد من كل معنى من معاني الولاية، فلو تكلفنا جعله قريباً لم يكن كذلك، وهذه عبارة صالحة سواء كانت من الصالحين ممن عبد من الأنبياء والملائكة أو غيرهم،
Bu tenzih Sübhânehu'dan başkası için hiçbir fiil olmadığını netice verince, bunu şu sözleriyle ifade ettiler: {ما كان ينبغي} “Bize yakışmazdı” yani doğru ve tasavvur edilebilir değildi {لنا أن نتخذ} “bizim edinmemiz” yani Senin bir iraden olmaksızın kendi tercihimizle zorlanarak edinmemiz {من دونك} “Senden başka” zira Senin dışındaki her şey Senin dûnundadır (aşağındadır) {من أولياء} “hiçbir dostlar” yani bize fayda verecek [dostlar edinmemiz yakışmazdı]; zira biz ihtiyacımız ve fakirliğimiz sebebiyle bize fayda verecek birine muhtacız; o halde her şey elinde olan, ilim, kudret ve diğer hususlarda velayetin her anlamında bize her şeyden daha yakın olan Zâtı bırakıp da elinde hiçbir şey olmayan ve velayetin her anlamından en uzak olana nasıl yöneliriz? Onu yakın kılmaya zorlansak bile öyle olamazdı. Bu ifade gerek peygamberler ve meleklerden tapınılan salihler olsun gerekse başkaları olsun hepsi için uygundur.
12038. Metin
فإن كانت من الصالحين فمعناها: ما كان ينبغي لنا ذلك فلم نفعله وأنت أعلم، كما قال تعالى
Şayet bu söz salih kimselerden sadır olmuşsa anlamı şudur: Bize bu yakışmazdı ve biz bunu yapmadık, Sen en iyi bilensin; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:
12039. Metin
{ما كان لبشر أن يؤتيه الله الكتاب والحكم والنبوة ثم يقول للناس} [آل عمران: ٧٩] الآية؛ وإن كانت من الجمادات فالمعنى: ما كنا في حيز من يقدر على شيء من ذلك، ولكن فعلوه بطراً؛ وإن كانت من مثل فرعون فالمعنى: ما كان لنا هذا، ولكن هم أنزلونا هذه المنزلة بمجرد دعائنا لهم كما يقول إبليس - فما كان لنا عليهم من سلطان إلا أن دعوناهم فاستجابوا، وذلك لعدم نظرهم في حقائق الأمور، فألقى الكل إلى الله يومئذ السلم، فثبت أنهم ليسوا في تلك الرتبة التي أنزلوهم إياها، وفائدة السؤال مع شمول علمه تعالى تبكيت المعاندين وزيادة حسراتهم وأسفهم، وتغبيط المؤمنين إذا سمعوا هذا الجواب، هذا مع ما في حكايته لنا من الموعظة البالغة، وقراءة ابي جعفر بالبناء للمفعول بضم النون وفتح الخاء واضحة المعنى، أي يتخذنا أحد آلهة نتولى أموره.
{ما كان لبشر أن يؤتيه الله الكتاب والحكم والنبوة ثم يقول للناس} [Âl-i İmrân: 79] “Hiçbir beşere yakışmaz ki Allah ona Kitabı, hikmeti ve peygamberliği versin de sonra insanlara [Bana kul olun desin]” ayetinde olduğu gibi. Şayet cansız varlıklardan sadır olmuşsa anlamı şudur: Biz bunlardan herhangi birine güç yetirecek bir konumda değildik, fakat onlar bunu şımarıklıkla yaptılar. Şayet Firavun gibilerden sadır olmuşsa anlamı şudur: Bu bizim hakkımız değildi, fakat İblis'in «Benim sizin üzerinizde onları çağırmamdan ve onların da icabet etmesinden başka bir hâkimiyetim yoktu» dediği gibi, sırf onları davet etmemizle onlar bizi bu mertebeye koydular; bu da onların işlerin hakikatine bakmamalarından kaynaklandı. Böylece o gün hepsi Allah'a teslimiyet gösterdi ve onların, kendilerini koydukları o mertebede olmadıkları sabit oldu. Allah Teâlâ'nın ilminin kuşatıcılığına rağmen bu sorunun faydası, inatçıları susturmak, onların hasret ve kederlerini artırmak ve bu cevabı işittiklerinde müminleri sevindirmektir; bunun yanında bu kıssanın bize anlatılmasında son derece beliğ bir öğüt vardır. Ebû Ca'fer'in meçhul sîga ile nûn'un zammesi ve hı'nın fethasıyla (nüttehaze) okuyuşunun anlamı açıktır; yani «kimsenin bizi işlerini üstlendiğimiz ilahlar edinmesi [bize yakışmazdı]».
12040. Metin
ولما كان المعنى: إنا ما أضللناهم، أما إذا قدر من الملائكة ونحوهم فواضح، وأما من غيرهم فإن المضل في الحقيقة هو الله، وفي الظاهر بطرهم النعمة، واتباعهم الشهوات التي قصرت بهم عن إمعان النظر، وأوقفتهم مع الظواهر، حسن الاستدراك بقوله: {ولكن} أي
Anlam: «Biz onları saptırmadık» şeklinde olunca -bu durum melekler ve benzerleri farz edildiğinde açıktır; onların dışındakiler farz edildiğinde ise gerçekte saptıran Allah'tır, zahirde ise onların nimete karşı şımarmaları ve derinlemesine düşünmekten kendilerini alıkoyup zahirî şeylere takılıp bırakan şehvetlerine uymalarıdır- şu kavliyle istidrak (düzeltme) güzel oldu: {ولكن} “Fakat” yani
12041. Metin
ما أضللناهم نحن، وإنما هم ضلوا بإرادتك لأنك أنت {متعتهم وآباءهم} في الحياة الدنيا بما تستدرجهم به من لطائف المنن، وأطلت أعمارهم في ذلك {حتى نسوا الذكر} الذي لا ينبغي أن يطلق الذكر على غيره، وهو الإيمان بكل ما أرسلت به سبحانك رسلك برهان ما يعرفه كل عاقل من نفسه بما وهبته من غريزة العقل من أنه لايصح بوجه أن يكون الإله إلا واحداً، ما بين العاقل وبين ذكر ذلك إلا يسير تأمل، مع البراءة من شوائب الحظوظ والحاصل أنك سببت لهم أسباباً لم يقدروا على الهداية معها، فأنت الملك الفعال لما تريد، لا فعل لأحد سواك {وكانوا} في علمك بما قضيت عليهم في الأزل {قوماً بوراً*} هلكى.
onları biz saptırmadık; onlar ancak Senin iradenle saptılar; çünkü Sen {متعتهم وآباءهم} “onları ve babalarını faydalandırdın” dünya hayatında kendilerini derece derece azaba sürükleyeceğin lütufkâr nimetlerle ve bu minvalde ömürlerini uzattın {حتى نسوا الذكر} “nihayet zikri unuttular” ki zikir isminin başkasına verilmesi yakışmayan o zikir, Senin resullerini kendisiyle gönderdiğin her şeye iman etmektir; o da her akıl sahibinin, kendisine bahşettiğin akıl fıtratıyla kendi nefsinden kesinlikle bildiği üzere ilahın ancak bir tek olmasının zorunlu olduğudur. Akıl sahibi ile bunu hatırlamak arasında nefsi arzulardan arınmış azıcık bir tefekkürden başka bir mesafe yoktur. Hâsılı, Sen onlara öyle sebepler var ettin ki onlarla birlikte hidayete güç yetiremediler; Sen dilediğini hakkıyla yapan Hükümransın, Senden başka kimsenin müstakil fiili yoktur {وكانوا} “ve onlar idiler” ezelde haklarında takdir ettiğin üzere Senin ilminde {قوماً بوراً*} “helak olmuş bir kavim.”
12042. Metin
ولما كان هذا أمراً واقعاً لا محالة، التفت إليهم مبكتاً فقال معبراً بالماضي بعد «قد» المقربة المحققة: {فقد كذبوكم} أي المعبودون كذبوا العابدين بسبب إلقائهم السلم المقتضي لأنهم لا يستحقون العبادة وأنهم يشفعون لكم مقهورين مربوبين {بما} أي بسبب ما {تقولون} أيها العابدون من أنهم يستحقون العبادة، وأنهم يشفعون لكم، وأنهم أضلوكم، وفي قراءة ابن كثير بالتحتانية المعنى: بما يقول المعبودون من التسبيح لله والإذعان، في ادعائكم أنهم أضلوكم.
Bu durum muhakkak gerçekleşecek bir iş olunca, onları susturmak üzere iltifat ederek kesinlik ve yakınlık bildiren «kad (قد)» edatından sonra geçmiş zaman kipiyle şöyle buyurdu: {فقد كذبوكم} “İşte [taptıklarınız] sizi yalanladılar” yani tapınılanlar, ibadete layık olmadıklarını ve boyun eğdirilmiş kullar olarak size şefaat edemeyeceklerini iktiza eden bir teslimiyet göstermeleri sebebiyle tapanları yalanladılar; {بما} “sebebiyle” yani şu sebeple: {تقولون} “sizin söyledikleriniz” ey tapanlar! Onların ibadete layık olduklarına, size şefaat edeceklerine ve sizi saptırdıklarına dair söyledikleriniz sebebiyle [yalanladılar]. İbn Kesîr'in 'ye' ile okuyuşunda (yekûlûn) mana şöyledir: Onların sizi saptırdığı iddianız karşısında tapınılanların Allah'ı tesbih etmeleri ve boyun eğmeleri yönünde söyledikleri şeyler sebebiyle [sizi yalanladılar].
12043. Metin
ولما تسبب عن إلقائهم السلم وتخليهم عمن عبدهم أنه لا نفع في أيديهم ولا ضر، قال: {فما تستطيعون} أي المعبودون {صرفاً} أي لشيء من الأشياء عن أحد من الناس، لا أنتم ولا غيركم، من عذاب ولا غيره، بوجه حيلة ولا شفاعة ولا مفاداة {ولا نصراً} بمغالبة، وهو نحو قوله تعالى {فلا يملكون كشف الضر عنكم ولا تحويلاً} [الإسراء: ٥٦] .
Onların teslimiyet göstermeleri ve kendilerine tapanlardan uzaklaşmaları sonucunda ellerinde ne bir fayda ne de bir zarar bulunduğu ortaya çıkınca şöyle buyurdu: {فما تستطيعون} “Artık güç yetiremezsiniz” yani ey tapınılanlar! {صرفاً} “savmaya” yani insanlardan hiç kimsenin üzerinden azaptan veya başka bir şeyden hiçbir şeyi ne siz ne de başkası hiçbir hile, şefaat ve fidye yoluyla savmaya güç yetiremezsiniz; {ولا نصراً} “ne de bir yardıma” üstün gelme yoluyla [yardım edemezsiniz]. Bu, Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir: {فلا يملكون كشف الضر عنكم ولا تحويلاً} [el-İsrâ: 56] “Onlar sizden ne sıkıntıyı kaldırmaya ne de onu değiştirmeye güç yetirebilirler.”
12044. Metin
ولما كان التقدير: فمن يعدل منكم لسماع هذا الوعظ بوضع العبادة في موضعها نثبه ثواباً جليلاً، عطف عليه ما المقام له فقال: {ومن يظلم منكم} بوضعها في غير موضعها، وباعتقاده في الرسل ما لا ينبغي من أنه لا ينبغي لهم أن يكونوا مثل الناس في أكل ولا طلب معيشة ونحو ذلك {نذقه} في الدنيا والآخرة، بما لنا من العظمة {عذاباً كبيراً*} .
Takdirî anlam şöyle olunca: «Sizden kim bu öğüdü dinleyerek ibadeti yerli yerine koyarsa onu yüce bir mükâfatla ödüllendiririz», makamın gerektirdiği şu ifadeyi ona atfetti ve şöyle buyurdu: {ومن يظلم منكم} “Ve sizden kim zulmederse” ibadeti layık olmayan yere koyarak ve peygamberler hakkında yemek yeme ve geçim arama gibi hususlarda diğer insanlar gibi olmamaları gerektiği şeklinde yakışıksız inançlar besleyerek [zulmederse], {نذقه} “ona tattırırız” dünyada ve ahirette azametimizle {عذاباً كبيراً*} “büyük bir azap.”
12045. Metin
ولما أبطل سبحانه ما وصموا به رسوله ﷺ وذكر ما جزاهم عليه. وما أعد لهم وله ولأتباعه، ونفى ما زعموه في معبوداتهم وختمه بتعذيب الظالم، ذكر ما ظلموا فيه من قولهم {ما لهذا الرسول} ونحوه، فبين أن ما جعلوه من ذلك وصمة في حقه هو سنته سبحانه في الرسل من قبله أسوة لنوعهم البشري، وأتبعه سره فقال زيادة في
Sübhânehu, Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem isnat ettikleri kusurları iptal edip buna karşılık onlara vereceği cezayı, kendileri için, Peygamber için ve onun tabileri için hazırladıklarını zikredince ve onların ilahları hakkında iddia ettiklerini nefyedip sözü zalimin cezalandırılmasıyla tamamlayınca; onların zulmettikleri {ما لهذا الرسول} “Bu peygambere ne oluyor” ve benzeri sözlerini zikretti. Böylece onun hakkında bir kusur saydıkları şeyin, insan türüne bir örnek teşkil etmesi için kendisinden önceki peygamberlerde de geçerli olan ilahi sünnet olduğunu beyan etti ve ardından bunun sırrını getirerek
12046. Metin
التسلية والتعزية والتأسية: {وما أرسلنا} بما لنا من العظمة. ولما كان المراد العموم، أعراه من الجار فقال: {قبلك} أي يا محمد أحداً {من المرسلين إلا} وحالهم {إنهم ليأكلون الطعام} ما نأكل ويأكل غيرك من الآدميين {ويمشون في الأسواق} كما تفعل ويفعلون أي إلا وحالهم الأكل والمشي لطلب المعاش كحال سائر الآدميين، وهو يعلمون ذلك لما سمعوا من أخبارهم، وهذا تأكيد من الله تعالى فإنهم لا يكذبونه ﵊، ولا يعتقدون فيه نقصاً، وإبطال لحجتهم بما قالوه من ذلك، وإقامة للحجة على عنادهم، وأنهم إنما يقولونه وأمثاله لمما تقدم من رسوخ التكذيب بالساعة في أنفسهم {وجعلنا} أي بالعطاء والمنع بما لنا من العظمة {بعضكم لبعض فتنة} بأن جعلنا هذا نبياً وخصصناه بالرسالة، وهذا ملكاً وخصصناه بالدنيا، وهذا فقيراً وحرمناه الدنيا، ليظهر ما نعلمه من كل من الطاعة والمعصية في عالم الغيب للناس في عالم الشهادة، فنختبر الفقير بصبره على ما حرم مما أعطيه الغني أو جزعه، والملك ومن في معناه من الأشراف بصبرهم على ما أعطيه الرسول من الكرامة والبلوغ بالقرب من الله إلى ما لا يبلغونه مع ما هم فيه من العظمة، فلأجل ذلك لم أعط
teselli, taziye ve örneklik vermek maksadıyla şöyle buyurdu: {وما أرسلنا} “Ve Biz göndermedik” azametimizle. Kastedilen umum (genellik) olunca harf-i cerden soyutlayarak şöyle buyurdu: {قبلك} “senden önce” yani ey Muhammed, hiçbir kimseyi [göndermedik] {من المرسلين إلا} “resullerden müstesna olmamak üzere” durumları şu olmasın: {إنهم ليأكلون الطعام} “onlar mutlaka yemek yerlerdi” senin ve diğer insanların yediği şeylerden yerlerdi {ويمشون في الأسواق} “ve çarşılarda yürürlerdi” senin yaptığın ve onların yaptığı gibi; yani durumları diğer insanlar gibi geçimlerini temin etmek için yemek yemek ve yürümek olmasın. Onlar, peygamberlerin haberlerinden duydukları şeyler sebebiyle bunu bilmektedirler. Bu, Allah Teâlâ'dan bir teyittir; zira onlar Peygamber'i aleyhisselâm yalanlamamakta ve onda bir noksanlık görmemektedirler; bu onların bu sözlerle öne sürdükleri delillerini iptal etmekte, inatlarına karşı hüccet ikame etmekte ve onların bunu ve benzerlerini ancak daha önce geçtiği üzere kıyameti yalanlamanın içlerine yerleşmiş olmasından ötürü söylediklerini ortaya koymaktadır. {وجعلنا} “Ve Biz kıldık” yani azametimizle vermek ve menetmek suretiyle {بعضكم لبعض فتنة} “bir kısmınızı bir kısmınıza bir imtihan” şöyle ki: Bunu peygamber kılıp risaletle şereflendirdik, bunu hükümdar kılıp dünyalıkla tahsis ettik, bunu da fakir kılıp dünyalıktan mahrum bıraktık; ta ki gayb âleminde bildiğimiz itaat ve isyan durumları şehadet âleminde insanlara zahir olsun. Böylece fakiri zengine verilip de kendisinden esirgenen şeylere sabretmesi yahut feryat etmesiyle imtihan ederiz; hükümdarı ve onun konumundaki ileri gelenleri ise peygambere verilen ikrama ve sahip oldukları azamete rağmen ulaşamadıkları Allah'a yakınlık derecesine peygamberin ulaşmasına sabretmeleriyle deneriz. İşte bu sebeple
12047. Metin
رسولي الدنيا، وجعلته ممن يختار العبوديه والكفاف بطلب المعاش في الأسواق، لأبتليكم في الطاعة له خالصة، فإني لو أعطيته الدنيا، وجعلته ممن يختار الملك، لسارع الأكثر إلى اتباعه طمعاً في الدنيا، وهذا معنى {أتصبرون} فإنه علة ما قبله، أي لنعلم علم شهادة هل تصبرون فيما امتحناكم به أم لا؟ كما كنا نعلمه علم الغيب، لتقوم عليكم بذلك الحجة في مجاري عاداتكم، وفيها مع العلية تهديد بليغ لمن تدبر، ويجوز أن يكون الاستفهام استئنافاً للتهديد.
Resûlüme dünyayı vermedim ve ona itaatinizde sırf bir samimiyet olup olmadığını sınamak için onu kulluğu ve çarşılarda geçimini arayarak yetinmeyi seçenlerden kıldım; çünkü ona dünyayı verseydim ve onu saltanatı seçenlerden yapsaydım, çoğunluk dünyaya tamah ederek ona uymakta acele ederdi. İşte {أتصبرون} “Sabreder misiniz?” kavlinin manası budur; zira bu kendisinden öncekilerin illetidir (gerekçesidir); yani gayb ilmiyle bildiğimiz gibi, âdetlerinizin cereyanında aleyhinize delil oluşsun diye sizi kendisiyle imtihan ettiğimiz şeylerde sabredip etmeyeceğinizi müşahede ilmiyle bilelim diye [böyle yaptık]. Bu ifadede sebep bildirmeyle birlikte düşünen kimse için beliğ bir tehdit vardır; istifhamın (sorunun) tehdit amaçlı bir başlangıç cümlesi olması da caizdir.
12048. Metin
ولما كان الاختبار ربما أوهم نقصاً في العلم، وكان إحسانه سبحانه إلى جميع الخلق دون إحسانه إلى سيدهم وعينهم، وخلاصتهم وزينهم: محمد ﷺ، وكان أعلمهم بتنزيهه وتعظيمه، وكان امتحانهم بجعله نبياً عبداً مع كونه في غاية الإكرام له ربما ظنوه إهانة، نفى ما لعله يوهمه كل من الاستفهام والامتحان في حق الله سبحانه وحق نبيه ﷺ، فقال صارفاً وجه الخطاب إليه: {وكان ربك} أي المحسن إليك إحساناً لم يحسنه إلى أحد سواك، لا سيما بجعلك نبياً عبداً {بصيراً*}
İmtihan bazen ilimde bir eksiklik vehmi doğurabileceğinden ve Sübhânehu'nun bütün mahlukata olan ihsanı onların efendisi, gözbebeği, özü ve ziyneti olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e olan ihsanından daha aşağıda olduğundan ve Peygamber O'nu tenzih ve tazim etmeyi insanların en iyi bileni olduğundan ve onun bir kul peygamber kılınmasıyla imtihan edilmeleri onun için son derece bir ikram olmasına rağmen bunu bir aşağılama zannedebileceklerinden; Allah Sübhânehu hakkında ve Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında hem istifhamın hem de imtihanın vehmettirebileceği şeyleri nefyetti ve hitap yönünü ona çevirerek şöyle buyurdu: {وكان ربك} “Ve Rabbin idi” yani özellikle seni bir kul peygamber kılarak senden başka hiç kimseye yapmadığı bir ihsanla sana ihsanda bulunan Rabbin {بصيراً*} “hakkıyla görendir.”
12049. Metin
بكل شيء فهو عالم بالإنسان قبل الامتحان، لم يفده ذلك علماً لم يكن، وهو سبحانه يضع الأمور في حاق مواضعها وإن رئي غير ذلك، فينبغي على كل أحد التسليم له في جميع الأمور فإنه يجر إلى خير كبير، والتدبر لأقواله وأفعاله بحسن الانقياد والتلقي فإنه يوصل إلى علم غزير، وما أراد بابتلائك بهم وابتلائهم بك في هذا الأذى الكبير إلا إعلاء شأنك وإسفال أمرهم {ولتعلمن نبأه بعد حين} [ص: ٨٨] .
O her şeyi hakkıyla görendir; imtihandan önce de insanı bilendir, bu imtihan O'na daha önce olmayan bir ilim kazandırmış değildir. Sübhânehu işleri aksi görülse bile tam yerli yerine koyar; bu yüzden herkese bütün işlerde O'na teslim olmak yaraşır; zira bu büyük bir hayra götürür. Güzel bir boyun eğiş ve kabul ile O'nun sözlerini ve fiillerini düşünmek gerekir; zira bu engin bir ilme ulaştırır. Senin onlarla, onların da seninle bu büyük eziyet içinde imtihan edilmesini ancak senin şanını yüceltmek ve onların durumunu alçaltmak için murad etmiştir: {ولتعلمن نبأه بعد حين} [Sâd: 88] “Ve onun haberini bir süre sonra mutlaka öğreneceksiniz.”
12050. Metin
ولما ذكر هذا الابتلاء بعد أن ذكر أول السورة ما هو سبحانه عليه من العظمة من سعة الملك، وكثرة الصنائع، والإحسان إلى جميع الخلق، وكان من حق كل مربوب أن يتعرف إلى ربه، كائناً من كان، لا سيما إذا كان بهذه الصفة، لينال من إحسانه، ويتعزز به على أقرانه، أتبع ذلك أنه كشف الابتلاء عن أنه لا بصر لهم فقال تعالى: {وقال} وأظهر في موضع الإضمار الوصف الذي قدم أنه موجب لعماهم فقال: {الذين لا يرجون} أي ليست لهم عقول لكونهم نسوا {لقاءنا} فهم لا يعملون عملاً يطمعون في إثباتنا لهم عليه بعد الموت على ما يعلمون لنا من العظمة التي من رجاها كانت له فسعد، ومن أعرض عنها
Surenin başında Sübhânehu'nun mülkünün genişliğinden, yarattıklarının çokluğundan ve bütün mahlukata ihsanından ibaret olan azametini zikrettikten sonra bu imtihanı zikredince ve her yaratılmışın kim olursa olsun -özellikle bu vasıfta olduğunda- ihsanına kavuşmak ve akranlarına karşı onunla üstün gelmek için Rabbini tanıması gerektiğinden; bunun ardından imtihanın onların basiretlerinin olmadığını ortaya çıkardığını belirterek Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وقال} “Ve dedi ki” ve zamir makamında daha önce körlüklerine sebep olduğunu belirttiği vasfı açıkça getirerek şöyle buyurdu: {الذين لا يرجون} “Ummayan kimseler” yani unutmaları sebebiyle akılları olmayanlar {لقاءنا} “Bize kavuşmayı [ummuyorlar].” Onlar, azametimizi bildikleri halde ölümden sonra katımızda bir mükâfat umacakları hiçbir amel işlemezler; oysa O'nun azametini uman kimseye bu azamet yarar sağlar ve o mutlu olur, O'ndan yüz çeviren kimseye ise
12051. Metin
كانت عليه فهلك، فصارت لذلك عقولهم تبعاً لشهواتهم، فصاروا يتعرفون إلى جمادات سموها أربابهم، ويقصدونها ويتمسحون بها رجاء للمحال، والانهماك في الضلال، فذكر الرجاء لهذا الغرض مع أنه يلزمه عدم الخوف: {لولا} أي هلا ولم لا.
o azamet aleyhine döner ve o helak olur. Bu yüzden akılları şehvetlerine tabi oldu da ilahları olarak adlandırdıkları cansız varlıkları tanımaya başladılar; imkânsızı umarak ve sapıklığa dalarak onlara yöneldiler ve onlara el sürdüler. Korkunun bulunmayışını gerektirmesine rağmen bu gaye için 'ümit' (recâ) kavramı zikredildi: {لولا} “Ne olurdu / Neden olmasın?” yani keşke ve neden olmasın?
12052. Metin
ولما كان مرادهم لجهلهم أن يروهم كلهم دفعة واحدة، عبر بالإنزال فقال: {أنزل} أي على أيّ وجه كان من أيّ منزل كان {علينا الملائكة} أي كما أنزلت عليه فيما يزعم {أو نرى ربنا} بما له إلينا من الإحسان وما لنا نحن من العظمة بالقوة بالأموال وغيرها، فيأمرنا بما يريد من غير حاجة إلى واسطة.
Cahilliklerinden ötürü maksatları meleklerin hepsini birden görmek olunca 'inzâl' (indirme) lafzıyla ifade ederek şöyle dediler: {أنزل} “İndirilseydi ya” hangi şekilde ve hangi makamdan olursa olsun {علينا الملائكة} “bize melekler” yani iddia ettiğine göre ona indirildiği gibi bize de [indirilseydi ya] {أو نرى ربنا} “yahut Rabbimizi görseydik!” Bize olan ihsanı ve mallarla, güçle sahip olduğumuz azametimiz sebebiyle [görseydik de] hiçbir aracıya ihtiyaç kalmaksızın dilediğini bize doğrudan emretseydi.
12053. Metin
ولما كان هذا القول مما لا ينبغي لبشر أن يجترىء عليه، لأن فيه اعتراضاً على من لا يحد وصف عظمته، ولا تدرك مقاصد حكمته، قال مصدراً بحرف التوقع لما أرشد إليه السياق جواباً لمن كأنه سأل: ما حالهم في هذا؟ {لقد} أي وعزتنا لقد {استكبروا} أي طلبوا بل أوجدوا الكبر. ولما لم يكن لكبرهم ثمرة في الظاهر، لأنه لا يعود بالضرر على أحد غيرهم، قال: {في أنفسهم} أي بطلب رؤية الملائكة.
Bu söz bir beşerin cüret etmemesi gereken bir söz olunca -çünkü onda azametinin vasfı sınırlandırılamayan ve hikmetinin gayeleri kavranamayan Zât'a karşı bir itiraz vardır- «Onların bu husustaki halleri nedir?» diye soran birine cevap olmak üzere bağlamın yönlendirmesiyle beklenti harfiyle (kad) başlayarak şöyle buyurdu: {لقد} “Andolsun ki” yani izzetimize andolsun ki {استكبروا} “büyüklük tasladılar” yani kibir istediler, hatta kibri ortaya koydular. Zahirde onların kibirlerinin bir semeresi olmayınca -çünkü kendilerinden başka kimseye zararı dokunmaz- şöyle buyurdu: {في أنفسهم} “kendi içlerinde” yani melekleri görmeyi talep etmekle.
12054. Metin
ولما كان حاصل أمرهم أنهم طلبوا رتبة النبي الذي واسطته الملك، وزادوا عليه رؤية جميع الملائكة الآخذين عن الله، وزادوا على ذلك بطلب الرؤية، قال: {وعتو} أي وجاوزوا الحد في الاستكبار بما وراءه من طلبهم رؤية جميع الملائكة ورؤية الملك الجبار، وزاد في تأكيد هذا المعنى لاقتضاء المقام له بقوله: {عتواً كبيراً*} وبيان أنهم ما قالوا هذا إلا عتواً وظلماً أن ما جاءهم من الآيات التي أعظمها القرآن دلهم قطعاً بعجزهم عن الإتيان بشيء منه على صدقه ﷺ عن الله في كل ما يقوله، وفي حسن هذا الاستئناف وفحوى هذا السياق دلالة على التعجب من غير لفظ تعجب فالمعنى: ما أشد استكبارهم وأكبر عتوهم! ثم بين لهم حالهم عند بعض ما طلبوا فقال: {يوم} وناصبه ما دل عليه «لا بشرى» {يرون الملائكة} أي يوم القيامة أو قبله في الغزوات أو عند الاحتضار {لا بشرى} أي من البشر أصلاً {يومئذ للمجرمين} أي لأحد ممن قطع ما أمر الله
İşlerinin özü vasıtası melek olan peygamberlik rütbesini istemeleri, bunun üzerine Allah'tan vahiy alan bütün melekleri görmeyi talep etmeleri ve bunun da üzerine çıkarak Allah'ı görmeyi istemeleri olunca şöyle buyurdu: {وعتو} “ve azgınlık ettiler” yani bütün melekleri ve Cebbâr olan Hükümran'ı görmeyi talep etmek suretiyle büyüklük taslamada haddi aştılar; makamın iktizası sebebiyle bu mananın tekidini artırarak şöyle buyurdu: {عتواً كبيراً*} “büyük bir azgınlıkla.” Onların bunu ancak azgınlık ve zulüm sebebiyle söylediklerinin beyanı şudur: Kendilerine gelen ve en büyüğü Kur'an olan ayetler, ondan bir parça bile getirmekten aciz kalmaları sebebiyle onun sallallâhu aleyhi ve sellem her söylediğinde Allah adına doğru söylediğini kesin olarak onlara göstermiştir. Bu güzel başlangıçta ve bu bağlamın fehvasında taaccüp lafzı olmaksızın bir hayret ifadesi vardır; yani: «Onların kibirleri ne kadar şiddetli ve azgınlıkları ne kadar büyüktür!» Sonra talep ettikleri şeylerin bir kısmı anındaki hallerini onlara beyan ederek şöyle buyurdu: {يوم} “O gün” -bunu mensub kılan «lâ büşrâ» ifadesinin delalet ettiği manadır- {يرون الملائكة} “melekleri görecekleri [gün]” yani kıyamet gününde yahut ondan önce gazvelerde veya can çekişme anında; {لا بشرى} “hiçbir müjde yoktur” yani insanlara has hiçbir müjde yoktur {يومئذ للمجرمين} “o gün günahkârlara.” Yani Allah'ın birleştirilmesini emrettiği
12055. Metin
به أن يوصل، ولبيان ذلك أظهر موضع الإضمار {ويقولون} أي في ذلك الوقت: {حجراً محجوراً*} أي نطلب منعاً منكم ممنوعاً، أي مبالغاً في مانعيته، ويجوز أن يراد بالمفعول الفاعل، والمعنى واحد في أنهم يريدون أن يكون بينهم وبين الملائكة مانع عظيم يمنعهم منهم؛ قال أبو عبيدة: وهذا عوذة العرب، يقوله من خاف آخر في الحرم أو في شهر حرام إذا لقيه وبينهما ترة وقال سيبويه: يريد البراءة من الأمر ويبعد عن نفسه أمراً، فكأنه قال: أحرم ذلك حراماً محرماً، ومثل ذلك أن يقول الرجل للرجل: أتفعل كذا وكذا؟ فيقول: حجراً أي ستراً وبراءة من هذا، فهذا ينتصب على إضمار الفعل. وعبر بالمضارع إشارة إلى دوام تجديدهم لهذا القول بعد مفاجأتهم به حال رؤيتهم لهم لعظيم روعتهم منهم، بخلاف ما بعده فإنه عبر فيه بالماضي إشارة إلى أنه كائن لا محالة.
bağları koparan kimselerden hiçbirine [müjde yoktur]. Bunu beyan etmek için zamir makamında açık isim getirmiştir: {ويقولون} “Ve derler ki” yani o vakitte: {حجراً محجوراً*} “Uzak olsun, uzak! / Engel olunmuş bir engel!” Yani sizden kesin bir engelleme, engelleyiciliğinde mübalağa edilmiş bir engel dileriz. İsmi meful ile ismi failin kastedilmiş olması da caizdir ve mana tektir; yani melekler ile kendileri arasında onları meleklerden koruyacak büyük bir engel bulunmasını isterler. Ebû Ubeyde der ki: Bu Arapların sığınma sözüdür; Harem'de veya haram ayda aralarında kan davası bulunan birine rastlayıp da ondan korkan kimse bunu söylerdi. Sîbeveyh ise şöyle der: Meseleden berî olmayı murad eder ve bir şeyi kendisinden uzaklaştırır; sanki «Bunu haram kılınmış bir haram olarak haram kılarım» demiştir. Bunun bir benzeri de bir adamın diğerine: «Şöyle şöyle yapar mısın?» demesi, onun da «Hicran!» yani bundan örtünme ve uzaklaşma olsun demesidir. Bu, fiilin gizlenmesiyle mensub olur. Meleklerden duydukları büyük dehşet sebebiyle melekleri gördükleri anda bu söze ansızın tutulmalarının ardından bu sözü sürekli yenileyeceklerine işaret etmek üzere muzâri (şimdiki zaman) kipi kullanılmıştır; sonrakinin aksine onda muhakkak gerçekleşeceğine işaretle mâzî (geçmiş zaman) kipi kullanılmıştır.
12056. Metin
ولما كان المريد لإبطال الشيء - لشدة كراهته له لا يقنع في إبطاله بغيره، بل يأتيه بنفسه فيبطله، عبر بقوله: {وقدمنا} أي بما لنا من العظمة الباهرة في ذلك اليوم الذي يرون فيه الملائكة سواء كان في الدنيا أو في الآخرة {إلى ما عملوا من عمل} أي من مكارم الأخلاق
Bir şeyi iptal etmek isteyen kimse -ondan aşırı derecede nefret ettiği için- onu iptal etmede başkasıyla yetinmeyip bizzat kendisi gelerek onu iptal ettiğinden dolayı şu ifadeyle buyurdu: {وقدمنا} “Ve Biz yöneldik” yani ister dünyada ister ahirette olsun melekleri gördükleri o günde ezici azametimizle [yöneldik] {إلى ما عملوا من عمل} “yaptıkları her amele” yani güzel ahlaktan,
12057. Metin
من الجود وصلة الرحم والحلم والنجدة في الخير وإغاثة الملهوف وغيره {فجعلناه} لكونه لم يؤسس على الإيمان، وإنما هو للهوى والشيطان - باطلاً لا نفع فيه، وهو معنى {هباء} وهو ما يرى في شعاع الشمس الداخل من الكوة مما يشبه الغبار، فهو أشبه شيء بالعدم لأنه لا نفع له أصلاً.
cömertlikten, akrabayı gözetmekten, hilimden, hayırda yardımlaşmaktan, darda kalana imdat etmekten ve benzeri amellerden yaptıkları her amele [yöneldik], {فجعلناه} “ve onu kıldık” iman üzerine bina edilmediği, aksine nefsin hevası ve şeytan için olduğu için hiçbir faydası olmayan bâtıl bir şey kıldık; işte {هباء} “toz duman” kavlinin anlamı budur; o da pencereden giren güneş ışığında görülen toz benzeri zerrelerdir; hiçbir faydası bulunmadığı için yokluğa en çok benzeyen şeydir.
12058. Metin
ولما كان الهباء يرى مع السكون منتظماً، فإذا حركته الريح تناثر وذهب كل مذهب، معظم دخوله في حيز العدم مع أنه محسوس، قال مبلغاً في وصف أعمالهم: {منثوراً*} وهو صفة، وقيل: مفعول ثالث لجعل، أي جعلنا الأعمال جامعة لحقارة الهباء والتناثر.
Toz zerresi dururken intizamlı görülür, rüzgâr onu hareket ettirdiğinde ise dağılır ve her tarafa savrulur; böylece hissedilir olmasına rağmen yokluk alanına dahil olması en üst düzeye ulaşır. Bu sebeple amellerinin vasfını en ileri dereceye ulaştırarak şöyle buyurdu: {منثوراً*} “saçılmış.” Bu bir sıfattır; bir görüşe göre de 'ce'ale' (جعل) fiilinin üçüncü mefulüdür; yani amelleri toz zerresinin değersizliği ve savrulup dağılmayı kendisinde toplayan bir hale getirdik.
12059. Metin
ولما علم من هذا أن التقدير: فكاون بحيث إنهم لا قرار لهم إذا كانت النار مقيلهم، تلاه بحال أضدادهم فقال: {أصحاب الجنة يومئذ} أي يوم إذ يرون الملائكة {خير مستقراً} أي مكاناً يصلح للاستقرار لطيبه، ويكونون فيه في أكثر أوقاتهم مستقرين على سرر متقابلين يتحادثون، إشارة إلى أن منزل أولئك لا يمكن الاستقرار فيه
Bundan takdirî mananın: «Ateş onların dinlenme yeri olunca hiçbir karargâhları bulunmayacak bir hale geldiler» olduğu anlaşılınca, onların zıtlarının halini bunun peşine ekleyerek şöyle buyurdu: {أصحاب الجنة يومئذ} “Cennet ehli o gün” yani melekleri görecekleri o gün {خير مستقراً} “karargâh bakımından daha hayırlıdır” yani güzelliği sebebiyle yerleşmeye elverişli bir mekân [bakımından daha hayırlıdır]; orada vakitlerinin çoğunda tahtlar üzerinde karşılıklı oturup sohbet ederler; bu da ötekilerin kaldığı yerin yerleşmeye asla elverişli olmadığına bir işarettir,
12060. Metin
{وأحسن مقيلاً*} أي مكاناً يمكن فيه الاستراحة في مثل وقت القيلولة للاسترواح بأزوجهم، والتمتع بما يكون في الخلوات، روي أن وقت الحساب على طوله يقصر على المؤمنين حتى يكون كما بين أول النهار إلى وقت القائلة فيقيلون في رياض الجنة حتى يفرغ الناس من الحساب. وعبر بأفعل التفضيل تهكماً بهم أو أنه عبر بذلك لما كان الكلام عاماً لأحوال الدنيا والآخرة، وهو قاطعون بأنهم في الدنيا أحسن حالاً من المؤمنين، لما هم فيه من السعة في المال والكثرة والقوة، وبلفظ الحسن إشارة إلى ما يتزين به مقيلهم من حسن الوجوه وملاحه الصور ونحوه.
{وأحسن مقيلاً*} “ve dinlenme yeri bakımından daha güzeldir.” Yani eşleriyle dinlenmek ve baş başa kalmalardaki güzelliklerden faydalanmak için öğle uykusu vakti gibi bir vakitte istirahat edilebilecek bir mekân [bakımından daha güzeldir]. Rivayet edildiğine göre hesap vakti uzunluğuna rağmen müminlere kısaltılır, öyle ki günün başlangıcı ile öğle vakti arasındaki süre gibi olur; böylece insanlar hesaptan çıkıncaya kadar onlar cennet bahçelerinde öğle uykusu (kaylûle) çekerler. Onlarla alay etmek maksadıyla ism-i tafdîl kipi kullanılmıştır; yahut söz dünya ve ahiret hallerine şamil olduğunda ve onlar da mal genişliği, çokluk ve güç bakımından dünyada müminlerden daha iyi durumda olduklarını kesin olarak kabul ettiklerinden bu şekilde ifade edilmiştir. 'Hüsn' lafzıyla da onların dinlenme yerlerinin yüzlerin güzelliği, suretlerin letafeti ve benzeri şeylerle bezenmesine işaret edilmiştir.
12061. Metin
ولما كان للكفرة في هذه الدار من العز والقوة والضخامة ما يتعجبون معه من مصير حالهم وحال أخصامهم إلى ما ذكر، بين أن الأمر في ذلك اليوم على غير ما نعهده، فقال عاطفاً على {يوم يرون} : {ويوم تشقق} أي تشققاً عظيماً وإن كان فيه خفاء على البعض - بما أشار إليه حذف تائه {السماء بالغمام} أي كما تشقق الأرض بالنبات فيخرج من خلال شقوقها، وأشار إلى جهل من طلبوا نزولهم دفعة واحدة بقوله: {ونزل} أي بالتدريج بأمر حتم لا يمكنهم التخلف عنه، بأمر من لا أمر لغيره {الملائكة} الذين طلبوا أن يروهم في حال واحد
Bu yurtta kâfirlerin sahip olduğu izzet, kuvvet ve debdebe sebebiyle kendi hallerinin ve hasımlarının halinin zikredilen akıbete varışına hayret etmeleri üzerine, o günkü durumun bizim bildiğimizden başka türlü olacağını beyan etmek için {يوم يرون} kavline atfederek şöyle buyurdu: {ويوم تشقق} “Ve yarıldığı gün” yani -tâ harfinin hazfedilmesinin işaret ettiği üzere bazısına gizli kalsa bile- büyük bir yarılışla [yarıldığı gün] {السماء بالغمام} “gök bulutlarla” yani yerin bitkilerle yarılıp bitkilerin onun yarıkları arasından çıkması gibi; tek bir anda inmelerini talep edenlerin cehaletine ise şu kavliyle işaret etti: {ونزل} “ve indirildiği [gün]” yani başkasına değil yalnız O'na ait olan emirle, kendilerinin geri kalamayacağı kesin bir emirle peyderpey indirildiği [gün] {الملائكة} “meleklerin” ki onları tek bir anda görmeyi istemişlerdi,