12227. Metin
مقصودها أن هذا الكتاب بين في نفسه بإعجازه أنه من عند الله، مبين لكل ملتبس، ومن ذلك بيان آخر التي قبلها بتفصيلهن وتنزيله على أحوال الأمم وتمثيله، وتسكين أسفه ﷺ خوفاً من أن يعم أمته الهوان بعدم الإيمان، وأن يشتد قصدهم لأتباعه بالأذى والعدوان بما تفهمه) سوف (من طول الزمان، بالإشارة غلى إهلاك من علم منه دوام العصيان، ورحمة من أراده للهداية والإحسان، وتسميتها بالشعراء أدل دليل على ذلك بما يفارق به القرآن الشعر من علو مقامه، واستقامة مناهجه وعز مرامه، وصدق وعده ووعيده وعدل تبشيره وتهديده، وكذا تسميتها بالظلة إشارة إلى أنه أعدل
Surenin maksadı, bu Kitab'ın mucizevi oluşuyla kendiliğinden Allah katından olduğunu açıkça ortaya koyması, kapalı olan her şeyi beyan etmesi; bunun bir parçası olarak da bir önceki surenin sonunu detaylandırarak, ümmetlerin durumlarına uyarlayarak ve örneklendirerek açıklamasıdır. Ayrıca [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem'in, iman etmemeleri sebebiyle ümmetini zilletin kuşatması ve isyanının sürekliliği bilinen kimselerin helak edileceğine, hidayet ve ihsan dilediği kimselere ise merhamet olunacağına işaret eden [bir önceki suredeki] "sevk" (سوف) lafzından anlaşılan uzun zaman boyunca takipçilerine eziyet ve düşmanlıkla yönelişlerinin şiddetlenmesi endişesinden kaynaklanan hüznünü teskin etmektir. Surenin "Şuarâ" (Şairler) olarak isimlendirilmesi, Kur'an'ın yüce makamı, dosdoğru metotları, üstün gayesi, vaat ve tehdidinin doğruluğu, müjde ve ikazının adaletiyle şiirden ayrıldığı hususlarda buna en açık delildir. Aynı şekilde "Zulle" (Gölgelik) olarak isimlendirilmesi de onun beyanında en adil olduğuna işaret eder;
12228. Metin
في بيانه، أو أدل في جميع شأنه، من المقادير التي دلت عليها قصة شعيب ﵇ بالمكيال والميزان، وأحرق من الظلة لمن يبارزه بالعصيان.
Yahut Şuayb aleyhisselâm'ın kıssasının ölçek ve tartıyla delalet ettiği miktarlardan bütün işinde daha açıklayıcı ve kendisine isyanla meydan okuyan kimse için o gölgelikten [azabından] daha yakıcı olduğuna [işarettir].
12229. Metin
) بسم الله (الذي دل على علو كلامه، على عظمة شأنه وعز مرامه) الرحمن (الذي لا يعجل على من عصاه) الرحيم (الذي يحيي قلوب أهل وده بالتوفيق لما يرضاه)
Kelamının yüceliğine, şanının azametine ve gayesinin üstünlüğüne delalet eden [Allah'ın adıyla]. Kendisine isyan edene [ceza vermede] acele etmeyen [Rahmân'ın]. Sevdiği kullarının kalplerini rızasına uygun olan şeylere muvaffak kılarak dirilten [Rahîm'in].
12230. Metin
{طسم*} لعله إشارة إلى الطهارة الواقعة بذي طوى من طور سيناء وطيبة ومكة وطيب ما نزل على محمد ﷺ مما يجمع ذلك كله - كما روي عن ابن عباس ﵄ ما يرشد إلى ذلك، وإلى خلاص بني إسرائيل بما سمعه موسى ﵇ من الكلام القديم، وبإتمام أمرهم بتهيئتهم للملك بإغراق فرعون وجنوده ونصرهم على من ناوأهم في ذلك الزمان بعد تطهيرهم بطول البلاء الذي أوصلهم إلى ذل العبودية، وذلك كله إشارة إلى تهديد قريش بأنهم إن لم يتركوا لددهم فعل بهم ما فعل بفرعون وجنوده من الإذلال بأي وجه أراد. وخلص عباده منهم، وأعزهم على كل من ناوأهم.
{طسم*} “Tâ-Sîn-Mîm.” Muhtemelen bu, Tur-i Sînâ'daki Zî Tuvâ'da, Taybe'de ve Mekke'de gerçekleşen arınmaya ve bütün bunları kendisinde toplayan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e indirilen şeyin tertemizliğine bir işarettir. Nitekim İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan buna işaret eden rivayetler gelmiştir. Yine Musa aleyhisselâm'ın ezeli kelamı işitmesiyle İsrâiloğulları'nın kurtuluşuna, Firavun ve ordusunun boğulmasıyla mülke/hükümranlığa hazırlanarak işlerinin tamamlanmasına ve kendilerini kölelik zilletine düşüren uzun süreli belalarla arındırıldıktan sonra o dönemde kendilerine düşmanlık edenlere karşı onlara yardım edilmesine bir işarettir. Bütün bunlar, Kureyş'e, eğer inatçılıklarını ve düşmanlıklarını bırakmazlarsa, dilediği şekilde bir zilletle Firavun ve ordusuna yaptığının benzerinin kendilerine de yapılacağına, kullarını onlardan kurtaracağına ve kendilerine düşmanlık eden herkese karşı onları üstün kılacağına dair bir tehdit işaretidir.
12231. Metin
ولما فرق سبحانه في تلك بين الدين الحق والمذهب الباطل، وبين ذلك غاية البيان، وفصل الرحمن من عباد الشيطان، وأخبر أنه عم برسالته ﷺ جميع الخلائق، وختم بشديد الإنذار
[Allah] Teâlâ bir önceki surede hak din ile bâtıl mezhebi birbirinden ayırıp bunu en üstün açıklıkla beyan edince, Rahmân'ın [kullarını] şeytanın kullarından tefrik edince, O'nun [Muhammed'in] sallallâhu aleyhi ve sellem risaletinin bütün mahlukatı kapsadığını haber verince ve [haktan] yüz çevirenlere şiddetli bir uyarıyla son verince,
12232. Metin
لأهل الإدبار، بعد أن قال {فقد كذبتم} وكان حين نزولها لم يسلم منهم إلا القليل، وكان ذلك ربما أوهم قرب إهلاكهم وإنزال البطش بهم، كما كان في آخر سوة مريم، وأشارت الأحرف المقطعة إلى مثل ذلك، فأوجب الأسف على فوات ما كان يرجى من رحمتهم بالإيمان، والحفظ عن نوازل الحدثان، وكان ذلك أيضاً ربما أوجب أن يظن ظان، أن عدم إسلامهم لنقص في البيان، أزال ذلك سبحانه أول هذه فقال {تلك} أي الآيات العالية المرام، الحائزة أعلى مراتب التمام، المؤلفة من هذه الحروف التي تتناطقون بها وكلمات لسانكم {ءايات الكتاب} أي الجامع لكل فرقان {المبين*} أي الواضح في نفسه أنه معجز، وأنه من عند الله، وأن فيه كل معنى جليل، الفارق لكل مجتمع ملتبس بغاية البيان، فصح أنه كما ذكر في التي قبلها، فإن الإبانة هي الفصل والفرق، فصار الإخبار بأنه فرقان مكتنفاً الإنذار أول السورة التي قبلها وآخرها - والله الموفق.
{فقد كذبتم} “[Ey inkârcılar!] Siz gerçekten yalanladınız” buyurmasından sonra —ki bu ayet indiğinde onlardan pek azı hariç kimse Müslüman olmamıştı— bu durum Meryem Suresi'nin sonunda olduğu gibi, onların helak edilmelerinin ve başlarına şiddetli bir azabın inmesinin yakın olduğu vehmini doğurabilirdi. Hurûf-ı mukattaa da benzer bir duruma işaret etmiştir. Bu da onların iman ederek merhamete ulaşmaları ve gelen felaketlerden korunmaları hususundaki umudun boşa çıkması sebebiyle bir üzüntüye yol açmıştı. Ayrıca bu durum, bir kimsenin onların Müslüman olmayışının beyandaki (açıklamadaki) bir noksanlıktan kaynaklandığını zannetmesine de sebep olabilirdi. Allah Teâlâ bu surenin başında bunu ortadan kaldırarak şöyle buyurdu: {تلك} “Şunlar”, yani o gayesi yüce, kemalin en üst derecelerine sahip, telaffuz ettiğiniz bu harflerden ve lisanınızın kelimelerinden derlenmiş ayetler, {ءايات الكتاب} “o Kitab'ın ayetleridir”, yani hakkı bâtıldan ayıran her şeyi kendisinde toplayan, {المبين*} “apaçık [Kitab'ın].” Yani mucize oluşu, Allah katından geldiği ve içinde pek yüce her türlü mananın bulunduğu bizzat kendinde açık olan, birbirine karışmış her türlü karmaşık meseleyi son derece açık bir şekilde birbirinden ayıran [Kitab'ın]. Böylece bir önceki surede zikredilen husus teyit edilmiş oldu; zira ibâne (açıklama), fasl (ayırma) ve fark (tefrik etme) demektir. Dolayısıyla onun bir furkân (hakkı bâtıldan ayıran) olduğunun bildirilmesi, bir önceki surenin başındaki ve sonundaki uyarıyı kuşatmış oldu. Muvaffak kılan Allah'tır.
12233. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما عرفت سورة الفرقان بشنيع مرتكب الكفرة المعاندين، وختمت بما ذكر من الوعيد، كان ذلك مظنة لإشفاقه ﵊ وتأسفه على فوات إيمانهم، لما جبل عليه من الرحمة والإشفاق، فافتتحت السورة الأخرى بتسليته ﵊،
İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Furkân Suresi inatçı kâfirlerin irtikâp ettiği çirkin işleri tanıtıp zikredilen tehditle sona erince, bu durum onun [Peygamber'in] aleyhisselâm fıtratındaki merhamet ve şefkat sebebiyle onların imanı kaçırmalarına üzülmesine ve acımasına yol açacak bir zemin oluşturdu. Bunun üzerine diğer sure, onun aleyhisselâm tesellisiyle başladı;
12234. Metin
وأنه سبحانه لو شاء لأنزل عليهم آية تبهرهم وتذل جبابرتهم فقال سبحانه {لعلك باخع نفسك} - الآيتين، وقد تكرر هذا المعنى عند إرادة تسليته ﵊ كقوله تعالى: {ولو شاء الله لجمعهم على الهدى} [الأنعام: ٣٥] ، {ولو شئنا لأتينا كل نفس هداها} [السجدة: ١٣] ، {ولو شاء ربك لآمن من في الأرض كلهم جميعاً} [يونس: ٩٩] ، {ولو شاء الله ما فعلوه} [الأنعام: ١٣٧] ثم أعقب سبحانه بالتنبيه والتذكير {أو لم يروا إلى الأرض كم أنبتنا فيها من كل زوج كريم} ، {وإذ نادى ربك موسى} وقلّما تجد في الكتاب العزيز ورود تسليته ﵇ إلا معقبة بقصص موسى ﵇ وما كابد من بني إسرائيل وفرعون، وفي كل قصة منها إحراز ما لم تحرزه الأخرى من الفوائد والمعاني والأخبار حتى لا تجد قصة تتكر وإن ظن ذلك من لم يمعن النظر، فما من قصة من القصص المتكررة في الظاهر إلا ولو سقطت أو قدر إزالتها لنقص من الفائدة ما لا يحصل من غيرها، وسيوضح هذا في التفسير بحول الله؛ ثم أتبع جل وتعالى قصة موسى بقصص غيره من الأنبياء عليهم الصلاة والسلام مع أممهم على الطريقة المذكورة، وتأنيساً له ﵊ حتى لا يهلك نفسه أسفاً على فوت إيمان قومه؛ ثم أتبع سبحانه ذلك بذكر الكتاب
Ve Allah Teâlâ dileseydi onların üzerine kendilerini dehşete düşürecek ve zorbalarını boyun eğdirecek bir mucize indireceğini bildirerek şöyle buyurdu: {لعلك باخع نفسك} “[Resûlüm!] Neredeyse kendini tüketeceksin...” (iki ayet). Bu mana, onu aleyhisselâm teselli etmek istendiğinde pek çok yerde tekrarlanmıştır; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {ولو شاء الله لجمعهم على الهدى} “Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplardı” [el-En‘âm: 35], {ولو شئنا لأتينا كل نفس هداها} “Biz dileseydik, elbette herkese hidayetini verirdik” [es-Secde: 13], {ولو شاء ربك لآمن من في الأرض كلهم جميعاً} “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi elbette toptan iman ederdi” [Yûnus: 99], {ولو شاء الله ما فعلوه} “Eğer Allah dileseydi bunu yapamazlardı” [el-En‘âm: 137]. Ardından Allah Teâlâ uyarı ve hatırlatma ile devam ederek şöyle buyurdu: {أو لم يروا إلى الأرض كم أنبتنا فيها من كل زوج كريم} “Onlar yeryüzüne bakmazlar mı, orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirdik!”, {وإذ نادى ربك موسى} “Hani Rabbin Mûsâ'ya nida etmişti”. Yüce Kitap'ta onun aleyhisselâm tesellisinin ardından Mûsâ aleyhisselâm'ın ve İsrâiloğulları ile Firavun'dan çektiklerinin kıssasının gelmediği pek az görülür. Bu kıssaların her birinde diğerinin içermediği faydalar, manalar ve haberler yer alır; öyle ki derinlemesine bakmayan biri tekrar sanabilse de aslında hiçbir kıssa aynen tekrarlanmaz. Zahirde tekrarlanan kıssalardan hiçbiri yoktur ki şayet metinden düşse veya çıkarıldığı varsayılsa, diğerinden elde edilemeyecek bir fayda eksilmiş olmasın. Allah'ın izniyle tefsirde bu durum açıklanacaktır. Sonra Cenâb-ı Hak, zikredilen usul üzere ve kavminin imanı kaçırmasına üzülüp kendini helak etmesin diye onu aleyhisselâm teselli etmek amacıyla Mûsâ'nın kıssasını diğer peygamberlerin —aleyhimüssalâtü vesselâm— ümmetleriyle olan kıssalarıyla takip ettirdi. Ardından Allah Teâlâ bunu Kitab'ı zikretmekle sürdürdü;
12235. Metin
وعظيم النعمة به فقال {وإنه لتنزيل رب العالمين نزل به الروح الأمين على قلبك لتكون} فيا لها كرامة تقصر الألسن عن شكرها، وتعجز العقول عن تقديرها، ثم أخبر تعالى أنه {بلسان عربي مبين} ، ثم أخبر سبحانه بعلى أمر هذا الكتاب وشائع ذكره على ألسنة الرسل والأنبياء فقال: {وإنه لفي زبر الأولين} وأخبر أن علم بني إسرائيل من أعظم آية وأوضح برهان وبينة، وأن تأمل ذلك كاف، واعتباره شاف، فقال: {أو لم يكن لهم آية أن يعلمه علماء بني إسرائيل} كعبد الله بن سلام وأشباهه، ثم وبخ تعالى متوقفي العرب فقال: {ولو نزلناه على بعض الأعجمين} - الآية، ثم أتبع ذلك بما يتعظ به المؤمن الخائف من أن الكتاب - مع أنه هدى ونور - قد يكون محنة في حق طائفة كما قال تعالى:
Ve onunla olan nimetin büyüklüğünü belirterek şöyle buyurdu: {وإنه لتنزيل رب العالمين نزل به الروح الأمين على قلبك لتكون} “Muhakkak ki o (Kur'an), Âlemlerin Rabbinin indirmesidir. Onu Rûhu'l-Emîn (Cebrail), senin kalbine indirmiştir ki [uyarıcılardan] olasın.” Dillerin şükründen âciz kaldığı, akılların kadrini takdirden yetersiz olduğu ne büyük bir ikram! Sonra Teâlâ onun {بلسان عربي مبين} “apaçık Arapça bir dille” olduğunu bildirdi. Ardından Allah Teâlâ bu Kitab'ın şanının yüceliğini ve resullerin, peygamberlerin dillerinde yaygın şekilde anıldığını haber vererek: {وإنه لفي زبر الأولين} “Şüphesiz o, öncekilerin kitaplarında da vardır” buyurdu. İsrâiloğulları'nın [bunu] bilmesinin en büyük bir ayet, en açık bir burhan ve delil olduğunu, bunu düşünmenin yeterli, ibret almanın ise şifa verici olduğunu haber vererek şöyle buyurdu: {أو لم يكن لهم آية أن يعلمه علماء بني إسرائيل} “İsrâiloğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir delil değil midir?” —Abdullah b. Selâm ve benzerleri gibi—. Sonra Teâlâ duraksayan Arapları azarlayarak: {ولو نزلناه على بعض الأعجمين} “Eğer biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik...” ayetini buyurdu. Ardından korkan müminin ibret alacağı şu hususu ekledi: Bu Kitap, bir hidayet ve nur olmakla birlikte, Allah Teâlâ'nın buyurduğu gibi bir topluluk hakkında bir imtihan/azap da olabilir:
12236. Metin
{يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً} [البقرة: ٢٦] ، {وأما الذين في قلوبهم مرض فزادتهم رجساً إلى رجسهم} [التوبة: ١٢٥] فقال تعالى في هذا المعنى {كذلك سلكناه في قلوب المجرمين لا يؤمنون به حتى يروا العذاب الأليم} الآيات، ثم عاد الكلام إلى تنزيه الكتاب وإجلاله عن أن تتسور الشياطين على شيء منه أو تصل إليه فقال سبحانه {وما تنزلت به الشياطين وما ينبغي لهم وما يستطيعون} أي ليسوا أهلاً له ولا يقدرون على استراق سمعه، بل هم معزولون عن السمع، مرجومون بالشهب، ثم وصى تعالى
{يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً} “Allah onunla birçoğunu saptırır, birçoğunu da hidayete erdirir” [el-Bakara: 26], {وأما الذين في قلوبهم مرض فزادتهم رجساً إلى رجسهم} “Kalplerinde hastalık olanlara gelince, onların murdarlıklarına murdarlık katmıştır” [et-Tevbe: 125]. Allah Teâlâ bu manada şöyle buyurmuştur: {كذلك سلكناه في قلوب المجرمين لا يؤمنون به حتى يروا العذاب الأليم} “Biz onu günahkârların kalplerine böyle soktuk; onlar can yakıcı azabı görünceye kadar ona inanmazlar” ayetleri. Sonra söz, şeytanların ondan bir şeye tecavüz etmesinden veya ona ulaşmasından Kitab'ı tenzih etmeye ve yüceltmeye dönerek Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وما تنزلت به الشياطين وما ينبغي لهم وما يستطيعون} “Onu şeytanlar indirmedi. Bu onlara hem yaraşmaz hem de buna güçleri yetmez.” Yani onlar buna ehil değillerdir ve onu gizlice dinlemeye güç yetiremezler; bilakis onlar dinlemekten uzaklaştırılmış, alevli yıldızlarla taşlanmışlardır. Sonra Teâlâ vasiyet etti:
12237. Metin
نبيه ﷺ والمراد المؤمنون - فقال: {فلا تدع مع الله إلهاً آخر فتكون من المعذبين} ثم أمره بالإنذار ووصاه بالصبر فقال: {وأنذر عشيرتك الأقربين واخفض جناحك لمن اتبعك من المؤمنين} ثم أعلم تعالى بموقع ما توهموه، وأهلية ما تخيلوه، فقال: {هل أنبئكم على من تنزل الشياطين تنزل على كل أفاك أثيم} ثم وصفهم، وكل هذا تنزيه لنبيه ﷺ عما تقولوه، ثم هددكم وتوعدهم فقال: {وسيعلم الذين ظلموا أي منقلب ينقلبون} - انتهى.
Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e —ki kastedilen müminlerdir— şöyle buyurdu: {فلا تدع مع الله إلهاً آخر فتكون من المعذبين} “Öyleyse sakın Allah ile beraber başka bir ilaha yalvarma, sonra azap edilenlerden olursun!” Sonra ona uyarmayı emretti ve sabrı tavsiye ederek şöyle buyurdu: {وأنذر عشيرتك الأقربين واخفض جناحك لمن اتبعك من المؤمنين} “Önce en yakın akrabanı uyar. Sana uyan müminlere kanadını indir.” Sonra Teâlâ onların vehmettikleri şeyin mahiyetini ve hayal ettikleri şeyin kime layık olduğunu bildirerek: {هل أنبئكم على من تنزل الشياطين تنزل على كل أفاك أثيم} “Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? Onlar, günaha düşkün her yalancıya inerler” buyurdu. Sonra onları vasfetti; bütün bunlar Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'i onların uydurduğu sözlerden tenzih etmektir. Sonra onları tehdit edip uyararak: {وسيعلم الذين ظلموا أي منقلب ينقلبون} “O zulmedenler, hangi akıbete yuvarlanacaklarını yakında bileceklerdir!” buyurdu —son buldu—.
12238. Metin
ولما كان قد قدم في تلك أنه عم برسالته جميع الخلائق، وختم بالإنذار على تكذيبهم في تخلفهم، مع إزاحة جميع العلل، نفي كل خلل، وكان ذلك مما يقتضي شدة أسفه ﷺ على المتخلفين كما هو من مضمون {إن قومي اتخذوا هذا القرآن مهجوراً} على ما تقدم. وذلك لما عنده صلى الله عليه سلم من مزيد الشفقة، وعظيم الرحمة، قال تعالى يسليه، ويزيل من أسفه ويعزيه، على سبيل الاستئناف، مشيراً إلى أنه لا نقص في إنذاره ولا في كتابه الذي ينذر به يكون سبباً لوقوفهم عن الإيمان. وإنما السبب في ذلك محض إرادة الله تعالى: {لعلك باخع نفسك} أي مهلكها غمّاً. وقاتلها أسفاً، من بخع الشاة
Bir önceki surede risaletinin bütün mahlukatı kapsadığı önceden belirtilip, bütün bahaneler bertaraf edilmiş ve her türlü eksiklik nefyedilmişken [haktan] geri kalmalarındaki yalanlamalarına karşı uyarıyla son verildiğinde; bu durum, daha önce geçtiği üzere {إن قومي اتخذوا هذا القرآن مهجوراً} “Kavmim bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktı” ifadesinin içeriğinden anlaşıldığı gibi, sallallâhu aleyhi ve sellem'in geri kalanlar için şiddetli bir hüzün duymasını gerektiriyordu. Bu da sallallâhu aleyhi ve sellem'in son derece şefkatli ve pek büyük bir merhamet sahibi olmasından ileri gelmekteydi. Allah Teâlâ yeni bir söze başlayarak (isti'nâf yoluyla) onu teselli etmek, hüznünü gidermek ve taziye sunmak üzere; onun uyarısında ve kendisiyle uyardığı Kitabı'nda onların imandan geri durmalarına sebep olacak hiçbir kusur bulunmadığına, bu durumun yegâne sebebinin Allah Teâlâ'nın sırf iradesi olduğuna işaret ederek şöyle buyurdu: {لعلك باخع نفسك} “Neredeyse kendini tüketeceksin”, yani kederden helak edecek, üzüntüden kendini öldüreceksin. Bu, koyunun boğazlanmasında aşırıya kaçıp,
12239. Metin
إذا بالغ في ذبحها حتى قطع البخاع، بكسر الموحدة، وهو عرق باطن في الصلب وفي القفا، وذلك أقصى حد الذابح، وهو غير النخاع بتثليث النون فإنه الخيط الأبيض في جوف الفقار {أن} أي لأجل أن {لا يكونوا} أي كوناً كأنه جبلة لهم {مؤمنين*} أي راسخين في الإيمان، فكان كأنه قيل: هذا الكتاب في غاية البيان في نفسه والإبانة للغير، وقد تقدم في غير موضع أنه ليس عليك إلا البلاغ، أتخاف وتشفق على نفسك من الهلاك عمّاً تأسفاً على عدم إيمانهم والحال أنا لو شئنا لهديناهم طوعاً أو كرهاً، والظاهر أن جملة الإشفاق في موضع حال من اسم الإشارة كما أن الآية التي بعدها في موضع الحال منها، أي نحن نشير إلى الآيات المبينة لمرادنا فيهم والحال أنك - لمزيد حرصك على نفعهم - بحال يشفق فيها عليك من لا يعلم الغيب من أن تقتل نفسك غمّاً لإبائهم الإيمان والحال أنا لو شئنا أتيناهم بما يقهرهم ويذلهم للإيمان وغيره.
Boğazlayanın, "beha'" (بِخَاع) —bâ harfinin kesresiyle, omurga ve ensede bulunan iç damardır ve bu boğazlayanın ulaşabileceği en uç sınırdır; nûn harfinin üç harekesiyle okunan "nuhâ'" (نُخَاع) ise bundan farklı olup omurilik kemiğinin içindeki beyaz ipliktir— damarını kesmesine kadar varması manasından gelir. {أن} yani dolayı, {لا يكونوا} onların fıtratları buymuş gibi {مؤمنين*} “iman etmiyorlar diye.” Yani imanda kökleşmiş kimseler [olmadıklarından dolayı]. Sanki şöyle denilmektedir: Bu Kitap bizzat kendinde ve başkasına açıklamada son derece açık/net bir Kitap'tır; sana düşenin sadece tebliğ olduğu daha önce pek çok yerde geçmişti. Sen onlar iman etmiyor diye üzüntüden kendini helak etmekten mi korkup endişeleniyorsun? Oysa Biz dileseydik onları ister istemez hidayete erdirirdik. Zahir olan odur ki, şefkat/endişe cümlesi işaret isminden [تلك] hâldir; tıpkı bir sonraki ayetin de ondan hâl olması gibi. Yani: Biz onlara dair muradımızı açıklayan ayetlere işaret ediyoruz; oysa sen —onlara fayda sağlama konusundaki aşırı hırsından dolayı— gaybı bilmeyen bir kimsenin, onlar imandan kaçınıyorlar diye kederden kendini öldürmenden endişe edeceği bir durumdasın. Oysa Biz dileseydik onlara iman ve diğer hususlarda kendilerini boyun eğdirecek ve zelil kılacak şeyi getirirdik.
12240. Metin
ولا كان المحب ميالاً إلى ما يريد حبيبه، أعلمهم أن كل ما هم فيه بإرادته فقال: {إن نشأ} وعبر بالمضارع فيه وفي قوله: {ننزل} إعلاماً بدوام القدرة. ولما كان ذلك الإنزال من باب القسر، والجبروت
Seven kimse sevdiğinin dilediği şeye meyilli olacağından, [Allah] onlara içinde bulundukları her durumun Kendi iradesiyle olduğunu bildirerek: {إن نشأ} “Eğer dilersek” buyurdu. Kudretin sürekliliğini bildirmek için hem bu fiilde hem de: {ننزل} “indiririz” sözünde muzari (geniş/şimdiki zaman) kipi kullandı. Bu indirme zorlama, ceberut
12243. Metin
والقهر، قال: {عليهم} وقال محققاً للمراد: {من السمآء} أي التي جعلنا فيها بروجاً للمنافع، أشار إلى تمام القدرة بتوحيدها فقال: {آية} أي قاهرة كما فعلنا ببعض من قبلهم بنتق الجبل ونحوه؛ وأشار إلى تحقق أثرها بالتعبير بالماضي في قوله عطفاً على {ننزل} لأنه في معنى {أنزلنا} : {فظلت} أي عقب الإنزال من غير مهلة {أعناقهم} التي هي موضع الصلابة، وعنها تنشأ حركات الكبر وألإعراض {لها} أي للآية دائماً، ولكنه عبر بما يفهم النهار لأنه موضع القوة على جميع ما يراد من التقلب والحيل والمدافعة {خاضعين*} جمعه كذلك لأن الفعل لأهلها ليدل على أن ذلهم لها يكون مع كونهم جميعاً، ولا يغني جمعهم وإن زاد شيئاً، والأصل: فظلوا، ولكنه ذكر الأعناق لأنها موضع الخضوع فإنه يظهر لينها بعد صلابتها، وانكسارها بعد شماختها، وللإشارة إلى أن الخضوع يكون بالطبع من غير تأمل لما أبهتهم وحيرهم من عظمة الآية، فكأن الفعل للأعناق لا لهم؛ والخضوع: التطامن والسكون واللين ذلاً وانكساراً {وما} أي هذه صفتنا والحال أنه ما {يأتيهم} أي الكفار {من ذكر} أي شيء من الوعظ والتذكير والتشريع يذكروننا به، فيكون سبب ذكرهم وشرفهم {من الرحمن} أي الذي أنكروه مع إحاطة نعمه بهم {محدث} أي بالنسبة إلى تنزيله وعلمهم به؛ وأشار إلى دوام كبرهم بقوله: {إلا كانوا} أي كوناً هو كالخلق لهم؛ وأشار بتقديم الجار والمؤذن بالتخصيص إلى ما لهم من سعة الأفكار وقوة الهمم لكل ما يتوجهون إليه، وإلى أن لإعراضهم عنه من القوة ما يعد الإعراض معه عن غيره عدماً فقال: {عنه} أي خاصة {معرضين*} أي إعراضاً هو صفة لهم لازمة.
Ve kahretme kabilinden olduğu için {عليهم} “onların üzerlerine” buyurdu. Murad edilen şeyi kesinleştirerek: {من السمآء} “gökten”, yani faydalar için içinde burçlar kıldığımız gökten [indiririz] buyurdu. Kudretinin tamlığına, onu tekil getirerek: {آية} “bir mucize” sözüyle işaret etti; yani tıpkı kendilerinden öncekilerden bir kısmına dağı üzerlerine kaldırmak ve benzeri yollarla yaptığımız gibi boyun eğdirici bir mucize. {ننزل} fiiline atfedilen sözünde, {أنزلنا} manasında olduğu için geçmiş zaman kipi kullanarak bu ayetin etkisinin kesinliğine işaretle şöyle buyurdu: {فظلت} “böylece boyunları eğilip kalır”, yani indirilmesinin hemen akabinde, hiç gecikmeksizin; sertliğin mahalli olan, kibir ve yüz çevirme hareketlerinin kendisinden doğduğu {أعناقهم} “onların boyunları”, {لها} “ona [o mucizeye] karşı” sürekli olarak. Ancak gündüz manasını hissettiren bir lafız kullandı; zira gündüz, yönelme, hile ve karşı koyma hususunda arzu edilen her şeye dair gücün mahallidir; {خاضعين*} “boyun büküp kalan kimseler olurlar.” Fiil boyunların sahiplerine ait olduğu için bu şekilde çoğul getirdi ki, onların ona karşı zilletlerinin hep birlikte gerçekleşeceğini ve topluluklarının —ne kadar artsa da— hiçbir fayda sağlamayacağını göstersin. Aslı: "öylece boyun eğerler" (فظلوا) şeklindedir; fakat boyunları zikretti, çünkü boyunlar itaatin ve boyun eğmenin mahallidir; nitekim sertliğin ardından yumuşaması, dik başlılığın ardından kırılması orada belirir. Ayrıca ayetin azametinin onları dehşete düşürüp hayrete düşürmesi sebebiyle boyun eğmenin düşünmeksizin tabiat icabı olacağına işaret etmek içindir; sanki fiil kendilerine değil de boyunlarına aittir. Hudu' (خضوع): Zillet ve kırıklıkla alçalmak, sükûnet bulmak ve yumuşamaktır. {وما} yani Bizim vasfımız budur; oysa gerçek şu ki onlara gelmez, {يأتيهم} yani kâfirlere gelmez, {من ذكر} “hiçbir zikir”, yani kendisiyle Bizi anacakları ve kendilerinin anılmasına ve şerefine vesile olacak hiçbir öğüt, hatırlatma ve şeriat [gelmez], {من الرحمن} “Rahmân'dan”, yani nimetleri kendilerini kuşattığı halde inkâr ettikleri zâttan, {محدث} “yeni [indirilen]”, yani indirilmesi ve onların bunu öğrenmesi nispetiyle; {إلا كانوا} “olmasınlar”, yani sanki fıtratları buymuş gibi bir oluşla; harf-i cerrin takdim edilmesiyle ihtisas (özgüleme) bildirerek yöneldikleri her şeye karşı ne denli geniş fikirlere ve güçlü himmetlere sahip olduklarına ve ondan yüz çevirmelerinin, başkasından yüz çevirmeyi yok saydıracak kadar güçlü olduğuna işaret ederek: {عنه} “ondan”, yani bilhassa ondan, {معرضين*} “yüz çeviriciler [olmasınlar].” Yani kendileri için ayrılmaz bir nitelik olan bir yüz çevirişle.
12244. Metin
ولما كان حال المعرض عن الشيء حال المكذب به قال: {فقد} أي فتسبب عن هذا الفعل منهم أنهم قد {كذبوا} أي حققوا التكذيب وقربوه كما تقدم آخر تلك، واستهزؤوا مع التكذيب بآياتنا.
Bir şeyden yüz çevirenin hâli onu yalanlayanın hâli gibi olduğundan şöyle buyurdu: {فقد} yani onların bu fiillerinin neticesinde kesinlikle {كذبوا} “yalanladılar”, yani bir önceki surenin sonunda geçtiği üzere yalanlamayı kesinleştirdiler ve yaklaştırdılar; yalanlamakla birlikte ayetlerimizle alay ettiler.
12245. Metin
ولما كان التكذيب بالوعيد سبباً في إيقاعه، وكان حالهم في تكذيبهم له ﷺ حال المستهزىء لأن من كذب بشيء خف عنده قدره، فصار عرضة للهزء، قال مهدداً: {فسيأتيهم} سببه بالفاء وحققه بالسين، وقلل التنفيس عما في آخر الفرقان ليعلموا أن ما كذبوا به واقع. وأنه ليس موضعاً للتكذيب بوجه {أَنْبَاءُ} أي عظيم أخبار وعواقب {ما} أي العذاب الذي {كانوا} أي كوناً كأنهم جبلوا عليه {به} أي خاصة لشدة إمعانهم في حقه وحده {يستهزءون*} أي يهزؤون،
Tehdidi yalanlamak onun gerçekleşmesine bir sebep olduğundan ve onların Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i yalanlamalarındaki hâlleri alay edenin hâli gibi olduğundan —çünkü bir şeyi yalanlayan kimsenin yanında onun değeri hafifler ve böylece alay konusu haline gelir— tehdit ederek şöyle buyurdu: {فسيأتيهم} “onlara yakında gelecektir”; fâ (ف) ile sebep kıldı, sîn (س) ile kesinleştirdi ve Furkân'ın sonundakine kıyasla ertelemeyi azalttı ki yalanladıkları şeyin gerçekleşeceğini ve hiçbir şekilde yalanlama mahalli olmadığını bilsinler; {أَنْبَاءُ} “haberleri”, yani büyük haberleri ve akıbetleri, {ما} o azabın ki, {كانوا} adeta fıtratlarında varmışçasına, {به} sadece onunla —yalnızca onun hakkındaki aşırı inatları sebebiyle—, {يستهزءون*} “alay edip durdukları şeyin.” Yani eğlenip alay ettikleri;
12246. Metin
ولكنه عبر بالسين إشارة إلى أن حالهم في شدة الرغبة في ذلك الهزء حال الطالب له، وقد ضموا إليه التكذيب، فالآية من الاحتباك: ذكر التكذيب أولاً دليلاً على حذفه ثانياً، والاستهزاء ثانياً دليلاً على حذف مثله أولاً.
Fakat istifade/istid‘â manası taşıyan sîn (س) harfiyle ifade etti ki bu alaya alma hususundaki aşırı arzularındaki hâllerinin, onu talep eden kimsenin hâli gibi olduğuna işaret etsin. Bununla birlikte ona yalanlamayı da eklemişlerdir. Dolayısıyla ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincide yalanlamanın zikredilmesi ikincide hazfedildiğine delildir; ikincide alayın zikredilmesi ise birincide benzerinin hazfedildiğine delildir.
12247. Metin
ولما كانت رؤيتهم للآيات السماوية والأرضية الموجبة للانقياد والخضوع موجبة لإنكار تخلفهم عما تدعو إليه فضلاً عن الاستهزاء، وكان قد تقدم آخر تلك الحثُّ على تدبر بروج السماء وما يتبعها من الدلالات فكان التقدير: ألم يروا إلى السماء كم أودعنا في بروجها وغيرها من آيات نافعة وضارة كالأمطار والصواعق، عطف عليه ما ينشأ عن ذلك في الأرض في قوله معجباً منهم: {أولم يروا} .
İtaati ve boyun eğmeyi gerektiren semavi ve arzi ayetleri görmeleri, alay etmek şöyle dursun, bu ayetlerin çağırdığı şeyden geri kalmalarını reddetmeyi gerektirdiğinden ve bir önceki surenin sonunda göğün burçlarını ve onu takip eden delilleri tefekkür etmeye teşvik yer aldığından; takdir şöyle idi: "Göklerin burçlarına ve diğer şeylere yağmurlar ve yıldırımlar gibi nice faydalı ve zararlı ayetler koyduğumuza bakmadılar mı?" Bunun üzerine yeryüzünde bundan doğan şeyleri hayret ifade ederek şu sözüyle matuf kıldı: {أولم يروا} “Bakıp görmediler mi?”
12248. Metin
ولما كانوا في عمى عن تدبر ذلك، عبر للدلالة عليه بحرف الغاية فقال: {إلى الأرض} أي على سعتها واختلاف نواحيها وتربها؛ ونبه على كثرة ما صنع من جميع الأصناف فقال: {كم أنبتنا} أي بما لنا من العظمة {فيها} بعد أن كانت يابسة ميتة لا نبات بها {من كل زوج} أي صنف مشاكل بعضه لبعض، فلم يبق صنف يليق بهم في العاجلة إلا أكثرنا من الإنبات منه {كريم*} أي جم المنافع، محمود العواقب، لا خباثة فيه، من الأشجار والزروع وسائر النباتات على اختلاف ألوانها في زهورها وأنوارها، وطعومها وأقدراها،
Bunu tefekkür etmekten kör/gafil oldukları için, buna delalet etmek üzere gaye (ulaşma) harfi kullanarak şöyle buyurdu: {إلى الأرض} “yeryüzüne”, yani genişliğine, bölgelerinin ve toprağının farklılığına rağmen [bakmadılar mı?]; her çeşitten yarattığı şeylerin çokluğuna dikkat çekerek: {كم أنبتنا} “nice bitkiler yetiştirdik”, yani azametimizle yetiştirdik, {فيها} “orada”, kupkuru, ölü ve bitkisiz iken, {من كل زوج} “her çiftten”, yani birbirine benzeyen her türden; öyle ki dünyada onlara layık olan hiçbir tür kalmamıştır ki ondan bolca yetiştirmiş olmayalım, {كريم*} “güzel/değerli [çiftten].” Yani faydaları bol, akıbeti övülen, içinde hiçbir fenalık bulunmayan ağaçlar, ekinler ve çiçekleri, parıltıları, tatları, miktarları bakımından renk renk diğer bütün bitkilerden;
12249. Metin
ومنافعها وأرواحها - إلى غير ذلك من أمور لا يحيط بها حداً ولا يحصيها عداً، إلا الذي خلقها، مع كونها تسقى بماء واحد؛ والكريم وصف لكل ما يرضى في بابه ويحمد، وهو ضد اللئيم.
Faydaları ve kokuları ile —aynı su ile sulandıkları halde, sınırını ancak Yaratan'ın kuşatabileceği ve sayısını ancak O'nun sayabileceği diğer hususlara varıncaya kadar—. Kerîm (كريم): Kendi türünde razı olunan ve övülen her şeyin sıfatıdır ve leîm (لئيم / bayağı, değersiz) kelimesinin zıddıdır.
12250. Metin
ولما كان ذلك باهراً للعقل منبهاً له في كل حال على عظيم اقتدار صانعه، وبديع اختياره، وصل به قوله: {إن في ذلك} أي الأمر العظيم من الإنبات، وما تقدمه من العظات على كثرته {لآية} أي علامة عظيمة جداً لهم على تمام القدرة على البعث وغيره، كافية في الدعاء إلى الإيمان، والزجر عن الطغيان، ولعله وحّدها على كثرتها إشارة إلى أن الدوالّ عليه متساوية الأقدام في الدلالة، فالراسخون تغنيهم واحدة، وغيرهم لا يرجعون لشيء {و} الحال أنه {ما كان} في الشاكلة التي خلقتهم عليها {أكثرهم} أي البشر {مؤمنين*} أي عريقين في الإيمان، لأنه {ما يؤمن أكثرهم بالله إلا وهم مشركون} {وإن} أي والحال أن {ربك} أي الذي أحسن إليك بالإرسال، وسخر لك قلوب الصفياء، وزوى عنك اللد الأشقياء {لهو} .
Bu durum aklı hayrete düşürücü ve her durumda Yaratıcısının büyük kudretini ve eşsiz ihtiyarını ona hatırlatıcı olduğundan, şu sözünü ona bitiştirdi: {إن في ذلك} “Şüphesiz bunda”, yani bu bitkileri yetiştirme şeklindeki büyük işte ve çokluğuna rağmen daha önce geçen öğütlerde, {لآية} “elbette bir ibret vardır”, yani öldükten sonra dirilmeye ve diğer şeylere tam kudretin bulunduğuna dair onlar için son derece büyük, imana davet etmede ve azgınlıktan menetmede yeterli bir alamet vardır. Çokluğuna rağmen bunu tekil getirmesi, muhtemelen O'na delalet eden delillerin delalet bakımından birbirine eşit olduğuna; dolayısıyla [ilimde] kökleşmiş olanlara bir tanesinin bile yeteceğine, diğerlerinin ise hiçbir şeyle [hakkı] kabul etmeye dönmeyeceklerine işaret etmek içindir. {و} ve şu hâlde ki, {ما كان} onları yarattığım fıtratta olmadı, {أكثرهم} “onların çoğu”, yani insanların çoğu, {مؤمنين*} “iman edenler.” Yani imanda kök salmış kimseler olmadı; zira “Onların çoğu Allah'a ancak ortak koşarak inanırlar.” {وإن} ve şu hâlde ki, {ربك} “muhakkak ki senin Rabbin”, yani peygamberlikle sana ihsanda bulunan, seçkinlerin kalplerini sana boyun eğdiren ve inatçı şakileri senden uzaklaştıran Rabbin, {لهو} “elbette O'dur”.
12251. Metin
ولما كان المقام لإنزال الآية القاهرة، قدم قوله: {العزيز} أي القادر على كل من قسرهم على الإيمان والانتقام منهم {الرحيم*} في أنه لم يعاجلهم بالنقمة، بل أنزل عليهم الكتاب ترفقاً بهم، وبياناً لما يرضاه ليقيم به الحجة على من أريد للهوان، ويقبل بقلوب من يختصه منهم للإيمان، قال أبو حيان: والمعنى أنه عز في نقمته من الكفار، ورحم مؤمني كل أمة - انتهى. ومن هنا شرع ﷾ في تمثيل آخر الفرقان في إظهار القدرة بالبطش عند النقمة حيث لم يشكر النعمة بأن أبى المدعو الإجابة لدعوه الرسل، وترك الداعي - عقب الانقياد من الشدائد - التضرع للمرسل، وقص أخبار الأمم على ما هي عليه بحيث لم يقدر أحد من أهل الكتاب الذين هم بين ظهرانيهم على إنكار شيء من ذلك، ومن ثم قرع أسماعهم، أول شيء بقصتهم من فرعون، وموسى ﵇، فصح قطعاً أن هذا الكتاب جلي الأمر، على القدر، ليس بكهانة، ولا شعر، كما سيؤكد ذلك عند إظهار النتيجة في آخرها، بل هو من عند رب العالمين، على لسان سيد المرسلين، وصح أن أكثر الخلق مع ذلك هالك وإن قام الدليل. ووضح السبيل. لأن سلك الذكر في قلوبهم شبيه في الضيق بنظم السهم فيما يرمى به، وصح أنه سبحانه يملي لهم وينعم عليهم بما فيه حياة أديانهم بإرسال الرسل وإنزال الكتب، وما فيه حياة أبدانهم بالإيتاء من كل ما يحتاجونه إظهاراً لصفة الرحمة.
Makam, boyun eğdirici bir ayetin indirilmesi makamı olduğundan şu sözünü öne aldı: {العزيز} “Mutlak güç sahibidir”, yani onları imana zorlamaya ve onlardan intikam almaya gücü yetendir, {الرحيم*} “Çok merhametlidir”, zira cezalandırmada onlara acele etmemiş, bilakis onlara lütufta bulunarak ve rızasına uygun olanı açıklamak üzere Kitab'ı indirmiştir ki zilleti hak eden kimseye karşı delili ikame etsin ve içlerinden imana tahsis ettiği kimselerin kalplerini yöneltsin. Ebû Hayyân şöyle demiştir: Manası, O'nun kâfirleri cezalandırmasında mutlak galip olduğu ve her ümmetin müminlerine ise merhamet ettiğidir —son buldu—. Buradan itibaren Allah Azze ve Celle, çağrılanın peygamberlerin davetine icabet etmeyip nimete şükretmediği ve davetçinin de —sıkıntılardan kurtulup boyun eğmenin akabinde— gönderene yalvarmayı terk ettiği yerlerde cezalandırma anında şiddetli yakalayışla kudretini gösterme konusunda Furkân'ın sonundaki örneklendirmelere başladı. Ümmetlerin haberlerini oldukları gibi anlattı; öyle ki aralarında bulunan Ehl-i Kitap'tan hiç kimse bunlardan hiçbir şeyi inkâr etmeye güç yetiremedi. İşte bu sebeple, her şeyden önce Firavun ve Mûsâ aleyhisselâm kıssasıyla onların kulaklarını çınlattı. Böylece bu Kitab'ın şanının açık, kadrinin yüce olduğu, kâhinlik veya şiir olmadığı kesin olarak sabit oldu —nitekim surenin sonunda netice açıklanırken bu husus teyit edilecektir—; bilakis o, Âlemlerin Rabbi katından, mürsellerin efendisinin diliyledir. Yine delil ikame edilmiş ve yol açılmış olsa bile mahlukatın çoğunun helak olacağı sabit oldu; zira zikrin onların kalplerine girmesi, atılan hedefe okun girmesindeki darlığa benzer. Yine Teâlâ'nın, rahmet sıfatının bir tezahürü olarak peygamberler gönderip kitaplar indirerek dinlerinin hayatını sağlayan şeyleri ve ihtiyaç duydukları her şeyi vererek bedenlerinin hayatını sağlayan şeyleri kendilerine lütfedip onlara mühlet verdiği sabit oldu.
12252. Metin
ثم ينتقم منهم بعد طول المهلة، وتماديهم في سكرات الغفلة، كشفاً لصفة العزة، كل ذلك تسلية له ﷺ وتخفيفاً وإعلاماً بأنه لا قصور في بيانه، ولا تقصير لديه.
Sonra uzun bir mühletin ve gaflet sarhoşluğunda ısrar etmelerinin ardından izzet sıfatını açığa çıkarmak üzere onlardan intikam alır. Bütün bunlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i teselli etmek, [yükünü] hafifletmek ve onun beyanında hiçbir eksiklik, nezdinde hiçbir kusur bulunmadığını bildirmek içindir.
12253. Metin
ولما اقتضى وصف العزة الإهلاك، ووصف الرحمة الإمهال، وكان الأول مقدماً، وكانت عادتهم تقديم ما هم به أهم، وهو لهم أعنى، خيفت غائلته، فأتبع ذلك أخبار هذه الأمم، دلالة على الوصفين معاً ترغيباً وترهيباً، ودلالة على أن الرحمة سبقت الغضب، وإن قدم الوصف اللائق به، فلا يعذب إلا بعد البيان مع طول الإمهال، وأخلى قصة أبيهم إبراهيم ﵇ من ذكر الإهلاك إشارة إلى البشارة بالرفق ببنيه العرب في الإمهال كما رفق بهم في الإنزال والإرسال، ولما كان مع ذلك في هذه القصة تسلية للنبيّ ﷺ فيما يقاسيه من الأذى والتكذيب، وكانت التسلية بموسى وإبراهيم ﵉ أتم، لما لهما من القرب، والمشاركة في الهجرة، والقصد إلى الأرض المقدسة، وكان قد اختص موسى ﵇ بالكتاب الذي ما بعد القرآن مثله والآيات التي ما أتى بمثلها أجد قبله، وإقرار عينه بهداية قومه، وحفظهم
İzzet sıfatı helak etmeyi, Rahmet sıfatı ise mühlet vermeyi gerektirdiğinden ve birincisi öne alındığından, onların âdeti de kendileri için en mühim olanı öne almak olduğundan, onun felaketinden korkuldu. Bu sebeple rağbet ve korku uyandırmak, her ne kadar lâyık olan sıfat öne alınmış olsa da rahmetin gazabın önüne geçtiğini ve uzun bir mühletle birlikte yapılan açıklamadan sonra ancak azap edeceğini göstermek üzere her iki sıfata birden delalet etmesi için bu ümmetlerin haberleri peşinden getirildi. İndirme ve göndermede kendilerine lütufta bulunduğu gibi mühlet vermede de Arap evlatlarına lütufla muamele edileceğine dair bir müjdeye işaret etmek üzere babaları İbrâhim aleyhisselâm'ın kıssasını helak zikrinden boş bıraktı. Bununla birlikte bu kıssada Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in çektiği eziyet ve yalanlamalara karşı bir teselli bulunduğundan ve yakınlıkları, hicretteki ortaklıkları ve Mukaddes Toprakları kastetmeleri sebebiyle Mûsâ ve İbrâhim aleyhimesselâm ile teselli daha tam olduğundan; ayrıca Mûsâ aleyhisselâm'a Kur'an'dan sonra benzeri olmayan bir Kitap ve kendisinden önce kimseye verilmeyen mucizeler tahsis edildiğinden, kavminin hidayetiyle gözünün aydın kılınması ve kendisinden sonra Kitap ile korunmaları,
12254. Metin
بعده بالكتاب، وسياسة الأنبياء المجددين لشريعته، وعدم استئصالهم بالعذاب والانتقام بأيديهم من جميع أعدائهم، وفتح بلاد الكفرة على أيديهم بعده ﷺ إلى غير ذلك مما شابهوا به هذه الأمة مع مجاورتهم للعرب حتى في دار الهجرة، وموطن النصرة، ليكون في إقرارهم على ما يسمعون من أخبارهم أعظم معجزة، وأتم دلالة، قدمهما مقدماً لموسى ﵉، والتحية والإكرام - فإن كان القصد تسكين ما أورثه آخر تلك من خوف الملازمة بالعذاب نظراً إلى وصف العزة، فالتقدير: اذكر أثر رحمتنا بطول إمهالنا لقومك - وهم على أشد ما يكون من الكفر والضلال في أيام الجاهلية - برحمتنا الشاملة بإرسالك إليهم وأنت أشرف الرسل، وإنزال هذا الكتاب الذي هو أعظم الكتب {هو} اذكر {إذ} وعلى تقدير التسلية يكون العطف على تلك لأن المراد بها التنبيه، فالتقدير: خذ آيات الكتاب واذكر إذ {نادى ربك} أي المحسن إليك بكل ما يمكن الإحسان به في هذه الدار، وعلى تقدير الترهيب يكون التقدير: أو لم يروا إذ نادى ربك، وعدّوا رائين لذلك لأن اليهود في بلادهم وفي حد القرب منهم، فإما أن يكونوا عالمين بالقصة بما سمعوه منهم، أو متهيئين
Şeriatını yenileyen peygamberlerin yönetimi, köklerini kazıyacak bir azapla yok edilmeyişleri, bütün düşmanlarından bizzat kendi elleriyle intikam almaları ve kendisinden sonra kâfirlerin beldelerinin onların eliyle fethedilmesi gibi hususlarla —hicret yurdunda ve yardım mahallinde bile Araplara komşu olmalarıyla birlikte, işittikleri bu haberleri ikrar etmelerinde en büyük bir mucize ve en mükemmel bir delil bulunsun diye— bu ümmete benzediklerinden, Mûsâ aleyhisselâm'ı öne alarak ikisini takdim etti. Eğer maksat, izzet sıfatına bakılarak bir önceki surenin sonunun doğurduğu azabın kaçınılmazlığı korkusunu teskin etmek ise takdir şöyledir: Cahiliye günlerinde küfür ve dalaletin en şiddetli halinde bulundukları halde, resullerin en şereflisi olan seni onlara göndermek ve kitapların en büyüğü olan bu Kitab'ı indirmek suretiyle kavmine uzun süre mühlet vermemizdeki kuşatıcı rahmetimizin eserini hatırla. {هو} o [durumu] hatırla, {إذ} “hani”. Teselli takdirine göre ise atıf işaret ismine [تلك] olur; çünkü onunla murad edilen uyarıdır. Takdir şöyle olur: Kitab'ın ayetlerini al ve hatırla ki, {نادى ربك} “Rabbin nida etmişti”, yani bu dünyada ihsan edilebilecek her şeyle sana ihsanda bulunan [Rabbin]. Korkutma takdirine göre ise takdir: "Rabbinin nida ettiği vakti görmediler mi?" şeklinde olur. Yahudiler onların beldelerinde ve çok yakınlarında olduğu için onlar bunu görmüş sayıldılar; zira ya onlardan duyduklarıyla kıssayı bilmektedirler veya sorabilme imkanları bulunduğu için bunu bilmeye
12255. Metin
لذلك لإمكانهم من سؤالهم؛ ثم ذكر المنادى فقال: {موسى} وأتبعه ما كان له النداء فقال مفسراً لأن النداء في معنى القول: {أن أئت القوم} أي الذين فيهم قوة وأيّ قوة {الظالمين*} أي بوضعهم قوتهم على النظر الصحيح المؤدي للإيمان في غير موضعها.
Hazırdırlar. Sonra nida edilen zatı zikrederek: {موسى} “Mûsâ'ya” buyurdu. Ardından nidanın ne için olduğunu getirdi ve nida söz manasında olduğu için tefsir ederek şöyle buyurdu: {أن أئت القوم} “Şu kavme git diye”, yani içlerinde kuvvet ve hem de ne kuvvet bulunan o kavme, {الظالمين*} “o zalimler [topluluğuna].” Yani imana ulaştıracak doğru düşünme güçlerini yerli yerinde kullanmamakla [zulmedenlere].
12256. Metin
ولما كان كأنه قيل: أي قوم؟ قال مبدلاً إشارة أن العبارتين مؤداهما واحد لأنهم عريقون في الظلم، لظلمهم أنفسهم بالكفرة وغيره، وظلم بني إسرائيل وغيرهم من العباد: {قوم فرعون} .
Sanki "Hangi kavim?" denilmiş gibi olunca, küfür ve diğer şeylerle kendilerine, İsrâiloğulları'na ve diğer kullara zulmetmeleri sebebiyle zulümde kökleşmiş olduklarından her iki ifadenin de aynı kapıya çıktığına işaret eden bir bedel olarak şöyle buyurdu: {قوم فرعون} “Firavun'un kavmine.”
12257. Metin
ولما كان المقصود بالرسالة تخويفهم من الله تعالى، وإعلامهم بجلاله، استأنف قوله معلماً بذلك في سياق الإنكار عليهم، والإيذان بشديد الغضب منهم، والتسجيل عليهم بالظلم، والتعجيب من حالهم في عظيم عسفهم فيه، وأنه قد طال إمهاله لهم وهو لا يزدادون إلا عتواً ولزوماً للموبقات: {ألا يتقون*} أي يحصل منهم تقوى.
Peygamberlikten maksat onları Allah Teâlâ'dan korkutmak ve O'nun celâlini kendilerine bildirmek olduğundan, onları kınama, onlara karşı şiddetli bir gazabı ilan etme, zulümlerini tescil etme, bu zulümdeki büyük haksızlıklarına hayret etme ve kendilerine uzun süre mühlet verildiği halde azgınlıklarını ve helak edici günahlara bağlılıklarını artırmaktan başka bir şey yapmadıklarını bildirme bağlamında yeni bir söze başlayarak şöyle buyurdu: {ألا يتقون*} “Hâlâ sakınmayacaklar mı?”, yani onlardan bir takva hâsıl olmayacak mı?
12258. Metin
ولما كان من المعلوم أن من أتى الناس بما يخالف أهواءهم. لم يقبل، أخبر من تشوف إلى معرفة جوابه أنه أجاب بما يقتضي الدعاء بالمعونة، لما عرف من خطر هذا المقام، بقوله ملتفتاً إلى نحو {يا رب إن قومي اتخذوا هذا القرآن مهجوراً} [الفرقان: ٣٠] {قال رب} أي أيها الرفيق بي
İnsanlara hevalarına aykırı bir şey getiren kimsenin kabul görmeyeceği bilinen bir gerçek olduğundan, onun vereceği cevabı öğrenmek isteyene, bu makamın tehlikesini bildiği için yardım talebini gerektiren bir cevap verdiğini, {يا رب إن قومي اتخذوا هذا القرآن مهجوراً} “Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı terk edilmiş bıraktı” [el-Furkân: 30] ayetine benzer bir iltifatla haber vererek şöyle buyurdu: {قال رب} “[Mûsâ] dedi ki: 'Rabbim!'”, yani ey bana lütufla muamele eden!
12259. Metin
{إني أخاف أن يكذبون*} أي فلا يترتب على إتياني إليهم أثر، ويبغون لي الغوائل، فاجعل لي قبولاً ومهابة تحرسني بها ممن يريدني بسوء، ويجوز أن يريد ب (أخاف) أعلم أو (أظن) ، فيكون «أن» مخففة، فيكون الفعلان معطوفين على «يكذبون» في قراءة الجمهور بالرفع مع جواز العطف على (أخاف) فيكون التقدير: {و} أخاف أنه، أو قال: إني {يضيق صدري} عند تكذيبهم أو خوفي من تكذيبهم لي انفعالاً كما هو شأن أهل المروءات، وأرباب علو الهمم، لما غرز فيهم من الحدة والشدة في العزيمة إذا لم يجدوا مساغاً {ولا ينطلق} ونصب يعقوب الفعلين عطفاً على {يكذبون} على أن (أن) ناصبة {لساني} أي في التعبير عما ترسلني إليهم به، لما فيه من الحبسة في الأصل بسبب تعقده لتلك الجمرة التي لدغته في حال الطفولية، فإذا وقع التكذيب أو خوفه وضاق القلب، انقبض الروح إلى باطنه فازدادت الحبسة، فمست الحاجة إلى معين يقوي القلب فيعين على إطلاق اللسان عند الحبسة لئلا تختل الدعوة {فأرسل} أي فتسبب عن ذلك الذي اعتذرت به عن المبادرة إلى الذهاب عند الأمر أني أسألك في الإرسال {إلى هارون} أخي، ليكون رسولاً من عندك
{إني أخاف أن يكذبون*} “Doğrusu ben, beni yalanlamalarından korkuyorum.” Yani onlara gidişimin bir tesiri olmamasından ve bana tuzaklar kurmalarından [korkuyorum]. Bu yüzden bana bir kabul ve beni kötülükle isteyenlerden koruyacağın bir heybet ver. "Korkuyorum" (أخاف) kelimesiyle "biliyorum" veya "zannediyorum" manasını kastetmiş olması da caizdir; bu takdirde "en" (أن) lafzı muhaffefe olur ve cumhurun kıraatindeki ref' ile iki fiil "yekezzibûn"e matuf olur. Bununla birlikte "ehâfü"ye atfedilmesi de caizdir; bu durumda takdir: {و} ve korkuyorum ki yahut dedi ki: Doğrusu benim {يضيق صدري} “göğsüm daralır”, beni yalanlamaları veya yalanlamalarından korkmam anında, mürüvvet ehli ve yüce himmet sahiplerinin şanına uygun olarak bir tepki sebebiyle [daralır]; zira bir çıkış yolu bulamadıklarında onların fıtratına şiddet ve azimde kesinlik yerleştirilmiştir. {ولا ينطلق} Ya‘kûb ise "en" (أن) harfinin nasb edici olmasına binaen {يكذبون} üzerine atıfla iki fiili de mensub okumuştur; {لساني} “dilim açılmaz”, yani kendisiyle beni onlara gönderdiğin şeyi ifade etmede [dilim dönmez]; zira çocukluk halindeyken kendisini yakan o kor sebebiyle dilinde aslında bir tutukluk vardı. Yalanlama vuku bulduğunda veya korkusu oluşup kalp daraldığında, ruh içe çekilir ve tutukluk artar. Bu sebeple davetin aksamaması için kalbi güçlendirecek ve tutukluk anında dilin çözülmesine yardım edecek bir yardımcıya ihtiyaç duyuldu. {فأرسل} “Onun için [Sen de] elçi gönder”, yani emredildiğinde hemen gitmekten mazur sayılmama sebep olan bu durumdan dolayı Senden göndermeni niyaz ediyorum: {إلى هارون} “Hârûn'a”, kardeşime, Senin katından bir elçi olsun,
12260. Metin
فيكون لي عضداً على ما أمضى له من الرسالة فيعين على ما يحصل من ذلك، وليس اعتذاره بتعلل في الامتثال، وكفى بطلب العون دليلاً على التقبل، لا على التعلل.
Böylece yerine getireceğim risalet konusunda bana bir pazı/destek olsun da meydana gelecek durumlarda bana yardım etsin. Onun mazeret beyan etmesi emre uymada bir ipe un serme (kaçınma) değildir; nitekim yardım talebinde bulunması, kaçınmaya değil, görevi kabule en büyük delildir.
12261. Metin
ولما ذكر ما تؤثره الرسالة، وقدم الإشارة إلى استكشافه لأنه أهم، أتبعه ما يترتب على مطلق التظاهر لهم فضلاً عن مواجهتهم بما يكرهون فقال: {ولهم عليّ} أي بقتلي نفساً منهم؛ وقال: {ذنب} وإن كان المقتول غير معصوم تسمية له بما يزعمونه، ولذلك قيده ب «لهم» وأيضاً فلكونه ما كان أتاه فيه من الله تعالى أمر بخصوصه {فأخاف} بسبب ذلك {أن يقتلون} أي بذلك، مع ما أضمه إليه من التعرض لهم، فلا أتمكن من أداء الرسالة، فإذا كان هارون معي عاضدني في إبلاغها، وكل ذلك استكشاف واستدفاع للبلاء، واستعلام للعافية، لا توقف في القبول - كما مضى التصريح به في سورة طه.
Risaletin doğuracağı sonuçları zikredip daha mühim olduğu için bu durumun aydınlatılmasına işaret etmeyi öne alınca; hoşlanmadıkları şeyle yüzleşmek şöyle dursun, onlara karşı mutlak olarak ortaya çıkmanın doğuracağı neticeyi peşinden getirerek şöyle buyurdu: {ولهم عليّ} “Hem onların aleyhimde”, yani onlardan bir canı öldürmüş olmam sebebiyle, {ذنب} “bir günah [iddiası] vardır.” Öldürülen kimse masum olmasa bile onların iddialarına göre bu şekilde isimlendirilmiştir; bu yüzden "onların aleyhimde" kaydıyla bağlamıştır. Ayrıca bu hususta kendisine Allah Teâlâ'dan özel bir emir gelmemiş olmasından dolayıdır. {فأخاف} “Korkarım ki”, bu sebeple, {أن يقتلون} “beni öldürürler.” Yani bununla birlikte onlara karşı çıkmamı da eklediğimde beni öldürürler de risaleti tebliğ etmeye muvaffak olamam. Eğer Hârûn benimle olursa onu tebliğde bana arka çıkar. Bütün bunlar belayı açığa çıkarma, defetme ve afiyet talebidir; Tâhâ Suresi'nde açıkça geçtiği üzere görevi kabulde bir duraksama değildir.
12262. Metin
ولما استشرفت النفس غلى معرفة جوابه عن هذه الأمور المهمة شفى عناءها بقوله، إعلاماً بأنه سبحانه استجاب له في كل ما سأل: {قال} قول كامل القدرة شامل العلم كما هو وصفه سبحانه:
Nefis, bu mühim meselelere verilecek cevabı bilmeye can atınca, Allah Teâlâ'nın onun istediği her şeye icabet ettiğini bildirmek üzere O'nun sözüyle bu yorgunluğu giderdi: {قال} “[Allah] buyurdu ki:”, kudreti tam, ilmi kuşatıcı olan Zât'ın vasfına uygun sözüyle:
12263. Metin
{كلا} أي ارتدع عن هذا الكلام، فإنه لا يكون شيء مما خفت، لا قتل ولا غيره - وكأنه لما كان التكذيب مع ما قام على الصدق من البراهين، المقوية لصاحبها، الشارحة لصدره، المعلية لأمره، عد عدماً - وقد أجبناك إلى الإعانة بأخيك {فاذهبا} أي أنت وهو متعاضدين، إلى ما أمرتك به، مؤيدين {بآياتنا} الدالة على صدقكما على ما لها من العظمة بإضافتها إلينا؛ ثم علل تأمينه له بقوله: {إنا} بما لنا من العظمة {معكم} أي كائنون عند وصولكما إليهم فيمن اتبعكما من قومكما؛ ثم أخبر خبراً آخر بقوله: {مستمعون*} أي سامعون بما لنا من العظمة في القدرة وغيرها من صفات الكمال، إلى ما تقولان لهم ويقولون لكما، فلا نغيب عنكم ولا تغيبون عنا، فنحن نفعل معكما من المعونة والنصر فعل القادر الحاضر لما يفعل بحبيبه المصغي له بجهده، ولذلك عبر بالاستماع؛ قال أبو حيان: وكان شيخنا الأستاذ أبو جعفر بن الزبير يرجح أن يكون أريد بصورة الجمع المثنى والخطاب لموسى وهارون فقط، لأن لفظة «مع» تباين من يكون كافراً، فإنه لا يقال: الله معه، وعلى أنه أريد بالجمع التثنية حمله سيبويه كأنهما لشرفهما عند الله تعالى عاملهما في الخطاب معاملة الجمع إذ كان ذلك جائزاً أن يعامل به الواحد لشرفه وعظمته - انتهى. وهو كلام نفيس مؤيد
{كلا} “Hayır, asla!”, yani bu sözden vazgeç; zira korktuğun şeylerin hiçbiri —ne öldürülme ne de başka bir şey— vuku bulmayacaktır. Sanki sahibini güçlendiren, göğsünü açan ve şanını yücelten doğruluğa dair delillerin ikamesiyle birlikte yalanlama yok hükmünde sayılmıştır. Kardeşinle sana yardım etme isteğini kabul ettik; {فاذهبا} “ikiniz gidin”, yani sen ve o birbirinize arka çıkarak, sana emrettiğim şeye, desteklenmiş olarak; {بآياتنا} “ayetlerimizle”, azametimiz sebebiyle Bize izafe edilen ve ikinizin doğruluğuna delalet eden [ayetlerimizle]. Sonra onu güvenceye almasını şu sözüyle gerekçelendirdi: {إنا} “Şüphesiz Biz”, sahip olduğumuz azametle, {معكم} “sizinle beraberiz”, yani onların yanına vardığınızda kavminizden size uyanların arasında [sizinle beraberiz]. Sonra şu sözüyle başka bir haber verdi: {مستمعون*} “[söylenenleri] işiticileriz.” Yani kudretteki azametimiz ve diğer kemal sıfatlarımızla, sizin onlara söyleyeceğiniz ve onların da size söyleyeceği şeyleri dinleyicileriz. Biz sizden gayb olmayız (uzak kalmayız), siz de Bizden uzak kalmazsınız. Biz sizinle olan yardım ve zaferde, var olan güçlü birinin var gücüyle kulak kesilerek sevdiğine yaptığı muamelesi gibi davranırız; bu yüzden "istimâ'" (dinleme) tabirini kullanmıştır. Ebû Hayyân şöyle demiştir: Hocamız Üstat Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr, çoğul kipiyle tesniyenin (ikilin) kastedildiğini ve hitabın sadece Mûsâ ve Hârûn'a olduğunu tercih ediyordu; çünkü "beraber" (مع) lafzı kâfir olan kimseye zıttır, nitekim "Allah onunla beraberdir" denilmez. Sîbeveyhi de çoğulla tesniyenin kastedildiği görüşünü benimsemiştir; sanki Allah katındaki şereflerinden ötürü hitapta onlara çoğul muamelesi yapılmıştır, zira şeref ve azametinden ötürü tekil şahsa çoğul muamelesi yapılması caizdir —son buldu—. Bu, zarfın takdimiyle teyit edilen nefis bir kelamdır;
12264. Metin
بتقديم الظرف، ويكون حينئذ خطابهما مشاكلاً لتعظيم المتكلم سبحانه نفسه، لأن المقام للعظمة، وعظمة الرسول من عظمة المرسل، على أنه يجوز أن يكون ذلك إشارة إلى البشارة بمن يتبعهما كما قدرته، ويجوز أن تكون المعية للكل كما في قوله تعالى: {ما يكون من نجوى ثلاثة إلا هو رابعهم} [المجادلة: ٧] .
Bu durumda ikisine yapılan hitap, Mütekellim olan Allah Teâlâ'nın Kendi zatını tazim etmesine uygun olur; zira makam azamet makamıdır ve elçinin azameti gönderenin azametindendir. Bununla birlikte, takdir ettiğim gibi, onlara tabi olacak kimselere dair bir müjdeye işaret olması da caizdir. Yine Allah Teâlâ'nın {ما يكون من نجوى ثلاثة إلا هو رابعهم} “Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O'dur” [el-Mücâdele: 7] ayetinde olduğu gibi beraberliğin herkesi kapsaması da caizdir.
12265. Metin
ولما نفى سبحانه أن يكون شيء مما خافه موسى ﵇ على هذا الوجه المؤكد، وكان ظهور ذلك في مقارعة الرأس أدل وأظهر، صرح به في قوله: {فأتيا} أي فتسبب عن ذلك الضمان بالحراسة والحفظ أني أقول لكما: ائتيا {فرعون} نفسه، وإن عظمت مملكته، وجلّت جنوده {فقولا} أي ساعة وصولكما له ولمن عنده: {إنا رسول} أفرده مريداً به الجنس الصالح للاثنين، إشارة بالتوحيد إلى أنهما في تعاضدهما واتفاقهما كالنفس الواحدة، ولا تخالف لأنه إما وقع مرتين كل واحدة بلون، أو مرة بما يفيد التثنية والاتفاق، فساغ التعبير بكل منهما، ولم يثنّ هنا لأن المقام لا اقتضاء له للتنبيه على طلب نبينا ﷺ المؤازرة بخلاف ما مر في سورة طه {رب العالمين*} أي المحسن إلى جميع الخلق المدبر لهم؛ ثم ذكر له ما قصد من الرسالة إليه فقال معبراً بأداة التفسير لأن الرسول
Allah Teâlâ Mûsâ aleyhisselâm'ın korktuğu şeylerin hiçbirinin vuku bulmayacağını bu tekitli vecihle nefyedince ve bunun elebaşısıyla yüzleşmede ortaya çıkması daha açık ve belirgin olacağından, şu sözünde bunu açıkça belirtti: {فأتيا} “Hemen gidin”, yani korunma ve muhafaza teminatının neticesi olarak size derim ki: İkiniz gidin, {فرعون} “Firavun'a”, bizzat kendisine; mülkü ne kadar büyük ve orduları ne kadar muazzam olsa da. {فقولا} “ve deyin ki:”, yani onun ve yanındakilerin huzuruna vardığınız anda: {إنا رسول} “Biz elçisiyiz”; iki kişi için de kullanılabilen cins ismini kastederek tekil getirdi. Tekil getirilmesi, yardımlaşma ve ittifaklarında adeta tek bir nefis gibi olduklarına işarettir. Burada bir çelişki yoktur; çünkü bu söz ya her biri farklı bir üslupla iki defa vuku bulmuştur veya tesniye ve ittifak ifade eden bir şekilde bir defa gerçekleşmiştir, bu yüzden her iki tabir de caiz olmuştur. Tâhâ Suresi'nde geçen durumun aksine, bu makam Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'in arka çıkma talebine dikkat çekmeyi gerektirmediği için burada tesniye yapılmamıştır; {رب العالمين*} “Âlemlerin Rabbinin.” Yani bütün mahlukata ihsanda bulunan ve onları idare edenin. Sonra ona gönderilmesindeki maksadı zikrederek, elçi (رسول) lafzında
12266. Metin
فيه معنى الرسالة التي تتضمن القول: {أن أرسل} أي خلّ وأطلق؛ وأعاد الضمير على معنى رسول فقال: {معنا بني إسرائيل*} أي قومنا الذين استبعدتهم ظلماً، ولا سبيل لك عليهم، نذهب بهم إلى الأرض المقدسة التي وعدنا الله بها على ألسنة الأنبياء من آبائنا عليهم الصلاة والسلام.
Sözü içeren risalet manası bulunduğu için tefsir edatı ile ifade ederek şöyle buyurdu: {أن أرسل} “Bırak salıver”, yani serbest bırak; ve zamiri "resûl"ün manasına döndürerek: {معنا بني إسرائيل*} “İsrâiloğulları'nı bizimle beraber.” Yani zulümle köleleştirdiğin ve üzerlerinde hiçbir hakkın bulunmadığı kavmimizi [bırak ki], atalarımız olan peygamberlerin —aleyhimüssalâtü vesselâm— dilleriyle Allah'ın bize vaat ettiği Mukaddes Topraklara onları götürelim.
12267. Metin
ولما كان من المعلوم أنهما امتثلا ما أمرهما الله، فأتياه وقالا له ما أمرا به، تشوفت النفس إلى جوابه لهما، فقال تعالى التفاتاً إلى مثل قوله في التي قبلها {وقالوا ما لهذا الرسول يأكل الطعام} [الفرقان: ٧] {وإن يتخذونك إلا هزواً} [الأنبياء: ٣٦] ونحو ذلك تسلية لهذا النبي الكريم وتحقيقاً لمعنى قوله تعالى {كلا} و {مستمعون} من أن فرعون وإن بالغ في الإبراق والإرعاد لا يروع موسى ﵇ شيء منه: {قال} أي فرعون حين أبلغاه الرسالة مخاطباً لموسى ﵇ علماً منه أنه الأصل فيها، وأخوه إنما هو وزير، منكراً عليه مواجهته بمثل هذا ومانّاً عليه ليكف من جرأته بتصويب مثل هذا الكلام إليه: {ألم نربك} أي بعظمتنا التي شاهدتها {فينا وليداً} أي صغيراً قريب عهد بالولادة {ولبثت فينا} أي لا في غيرنا، باعتبار انقطاعك إلينا، وتعززك في الظاهر بنا
İkisinin Allah'ın emrettiği şeye boyun eğip ona vardıkları ve emrolundukları şeyi söyledikleri bilindiğinden, nefis Firavun'un onlara vereceği cevabı öğrenmeye can attı. Bunun üzerine Allah Teâlâ, bu yüce Peygamberi teselli etmek ve Allah Teâlâ'nın {كلا} “Hayır, asla!” ve {مستمعون} “işiticileriz” buyruklarının manasını gerçekleştirmek —yani Firavun ne kadar gürleyip korkutsa da Mûsâ aleyhisselâm'ı hiçbir şeyin yıldıramayacağını bildirmek— üzere bir önceki surede geçen {وقالوا ما لهذا الرسول يأكل الطعام} “Dediler ki: 'Bu ne biçim peygamber; yemek yiyor...'” [el-Furkân: 7] ve {وإن يتخذونك إلا هزواً} “Seni gördükleri zaman ancak alaya alıyorlar” [el-Enbiyâ: 36] ve benzeri sözlere bir iltifatla şöyle buyurdu: {قال} “[Firavun] dedi”, yani elçiliği tebliğ ettiklerinde Mûsâ aleyhisselâm'a hitaben Firavun dedi; zira bu işte aslın o olduğunu, kardeşinin ise sadece bir vezir olduğunu biliyordu. Kendisine böyle bir sözle hitap edilmesini kınayarak ve böyle bir sözü kendisine doğrultmaktaki cüretini kırmak için ona iyiliğini başa kakarak şöyle dedi: {ألم نربك} “Biz seni büyütmedik mi?”, yani şahit olduğun azametimizle, {فينا وليداً} “aramızda bir çocukken?”, yani doğumu henüz yeni olan küçük bir çocukken? {وللبثت فينا} “Ve aramızda kalmadın mı?”, yani başkalarında değil, bize sığınman ve zahirde bizimle izzet bulman hasebiyle,
12268. Metin
{من عمرك سنين*} أي كثيرة، فلنا عليك بذلك من الحق ما ينبغي أن يمنعك من مواجهتنا بمثل هذا، وكأنه عبر بما يفهم النكد كناية عن مدة مقامه عنده بأنها كانت نكده لأنه وقع فيما كان يخافه، وفاته ما كان يحتاط به من ذبح الأطفال.
{من عمرك سنين*} “ömründen nice yıllar?” Yani pek çok yıl. Dolayısıyla bununla bizim senin üzerinde öyle bir hakkımız vardır ki, bizi böyle bir sözle karşılamana engel olması gerekirdi. Sanki onun yanında kaldığı sürenin sıkıntılı geçtiğine kinaye olarak sıkıntı hissettiren bir ifade kullandı; çünkü Firavun korktuğu şeyin içine düşmüş ve çocukları boğazlayarak aldığı tedbirleri elinden kaçırmıştı.
12269. Metin
ولما ذكّره منة تحمله على الحياء منه، ذكّره ذنباً هو أهل لأن يخاف من عاقبته فقال مهولاً له بالكناية عنه: {وفعلت فعلتك} أي من قتل القطبي، ثم أكد نسبته إلى ذلك مشيراً إلى أنه عامله بالحلم تخجيلاً له فقال: {التي فعلت وأنت} أي والحال أنك {من الكافرين*} أي لنعمتي وحق تربيتي بقتل من ينسب إليّ، أو عده منهم لسكوته عنهم إذا ذاك، لأنه لم يكن قبل الرسالة مأموراً فيهم بشيء، فكان مجاملاً لهم، فكأنه قال: وأنت منا. فما لك الآن تنكر علينا وتنسبنا إلى الكفر؟ {قال} مجيباً له على طريق النشر المشوش، واثقاً بوعد الله بالسلامة مقراً بما دندن عليه من القتل لأنه لم يكن متحققاً لذلك، وما ترك قتله إلا التماساً للبينة: {فعلتها إذاً} أي إذ قتلته {وأنا من الضالين*}
Kendisine, ondan utanmasını gerektirecek bir iyiliği hatırlatınca, akıbetinden korkması gereken bir günahı da hatırlattı ve onu üstü kapalı bir kinaye ile dehşete düşürerek şöyle dedi: {وفعلت فعلتك} “Ve o yaptığın işi de yaptın”, yani Kıptî'yi öldürme işini. Sonra onu utandırmak için kendisine yumuşak davrandığına işaret ederek bunu ona nispet etmeyi pekiştirdi ve şöyle dedi: {التي فعلت وأنت} “yaptığın [o işi], üstelik sen”, yani şu hâldeyken, {من الكافرين*} “nankörlerden [biri idin].” Yani bana nispet edilen birini öldürmekle benim nimetimi ve terbiye hakkımı inkâr edenlerdendin. Yahut o vakit onlara ses çıkarmadığı için onu onlardan saydı; zira peygamberlikten önce onlar hakkında hiçbir şeyle emrolunmamıştı ve onlara müdârâ ediyordu (iyi geçiniyordu). Sanki şöyle dedi: Sen bizdendin, öyleyse şimdi ne oluyor da bizi kınıyor ve bizi küfre nispet ediyorsun? {قال} “[Mûsâ] dedi:”, dağınık ifadeleri sırasıyla toparlayarak cevap verip (neşr-i müşevveş yoluyla), Allah'ın selamet vaadine güvenerek ve öldürme konusundaki ısrarını ikrar ederek —çünkü Firavun bunu kesin olarak bilmiyordu ve delil aramak dışında onu öldürmeyi terk etmemişti—: {فعلتها إذاً} “Onu o zaman işledim”, yani onu öldürdüğüm vakit, {وأنا من الضالين*} “ve ben o sırada şaşkınlardandım.”
12270. Metin
أي لا أعرف ديناً، فأنا واقف عن كل وجهة حتى يوجهني ربي إلى ما يشاء - قال ابن جرير: والعرب تضع الضلال موضع الجهل والجهل موضع الضلال - انتهى. وقد تقدم في الفاتحة للحرالي في هذا الكلام نفيس - على أن هذه الفعلة كانت مني خطأ {ففررت} أي فتسبب عن فعلها وتعقبه أني فررت {منكم} أي منك لسطوتك ومن قومك لإغرائهم إياك عليّ {لما خفتكم} على نفسي أن تقتلوني بذلك القتيل الذي قتلته خطأ مع كونه كافراً مهدر الدم {فوهب لي ربي} الذي أحسن إليّ بتربيتي عندكم تحت كنف أمي آمنة مما أحدثتم من الظلم خوفاً مني {حكماً} أي علماً أعمل به عمل الحكام الحكماء {وجعلني من المرسلين*} أي فاجهد الآن جهدك فإني لا أخافك لقتل ولا غيره.
Yani bir din bilmiyordum; Rabbim beni dilediği şeye yöneltinceye kadar her türlü yönden duraksamış vaziyetteydim. İbn Cerîr şöyle demiştir: Araplar "dalâl"i (şaşkınlık/sapma) "cehil" (bilgisizlik) yerine, "cehil"i de "dalâl" yerine koyarlar —son buldu—. Fâtiha tefsirinde el-Harrâllî'den bu konuda nefis bir açıklama geçmişti. Kaldı ki bu fiil benden bir hata olarak sadır olmuştu. {ففررت} “Bunun üzerine kaçtım”, yani bu fiilin işlenmesinin akabinde ve neticesinde kaçtım, {منكم} “sizden”, yani senin zorbalığından ve kavminin seni bana karşı kışkırtmasından dolayı [kaçtım], {لما خفتكم} “sizden korktuğum zaman”, kâfir ve kanı heder bir kimse olmasına rağmen yanlışlıkla öldürdüğüm o maktul sebebiyle beni öldüreceğinizden kendi canım adına korktuğumda; {فوهب لي ربي} “Rabbim bana bağışladı”, yani benden korktuğunuz için ortaya çıkardığınız zulümden güvende olarak annemin kucağında sizin yanınızda yetiştirilmemle bana ihsanda bulunan [Rabbim bağışladı], {حكماً} “bir hikmet”, yani kendisiyle hikmet sahibi hâkimlerin ameli gibi amel edeceğim bir ilim, {وجعلني من المرسلين*} “ve beni peygamberlerden kıldı.” Yani artık elinden geleni ardına koyma; çünkü ben ne öldürülmekten ne de başka bir şeyden senden korkmuyorum.
12271. Metin
ولما اجتمع في كلام فرعون منّ وتعيير، بدأ بجوابه عن التعيير لأنه الأخير فكان أقرب، ولأنه أهم، ثم عطف عليه جوابه عما منّ به، فقال موبخاً له مبكتاً منكراً عليه غير أنه حذف حرف الإنكار إجمالاً في القول وإحساناً في الخطاب: {وتلك} أي التربية الشنعاء العظيمة في الشناعة التي ذكرتنيها {نعمة تمنها عليّ} .
Firavun'un sözünde hem başa kakma hem de ayıplama bir araya gelince, en sonuncusu olup daha yakın ve daha mühim olduğu için önce ayıplamaya cevap vermekle başladı. Sonra başa kaktığı şeye verdiği cevabı ona atfetti ve sözde güzellik ve hitapta nezaket göstermek amacıyla inkâr harfini hazfederek onu azarlayıp susturarak ve kınayarak şöyle dedi: {وتلك} “O”, yani bana hatırlattığın o çirkin, son derece feci terbiye, {نعمة تمنها عليّ} “başıma kaktığın bir nimet midir?”
12272. Metin
ولما كان سببها ظلمه لقومه، جعله نفسها فقال مبدلاً منها تنبيهاً على إحباطها، وإعلاماً بأنها - بكونها نقمة - أولى منها في عدها نعمة: {أن عبدت} أي تعبيدك وتذليلك على ذلك الوجه البديع المبعد قومي {بني إسرائيل*} أي جعلتهم عبيداً ظلماً وعدواناً وهو أبناء الأنبياء، ولسلفهم يوسف ﵇ عليكم من المنة - بإحياء نفوسكم أولاً، وعتق رقابكم ثانياً - ما لا تقدرون له على جزاء أصلاً، ثم ما كفاك ذلك حتى فعلت ما لم يفعله مستعبد، فأمرت بقتل أبنائهم، فكان ذلك سبب وقوعي إليك لأسلم من ظلمك - كما مر بيانه ويأتي إن شاء الله تعالى مستوفى في سورة القصص.
Bunun sebebi kavmine yaptığı zulüm olduğundan, o zulmü nimetin bizzat kendisi sayarak, onun boşa çıktığına dikkat çekmek ve bir intikam/azap olması hasebiyle bir nimet sayılmaktan çok uzak olduğunu bildirmek üzere ondan bedel olarak şöyle dedi: {أن عبدت} “Köleleştirmen yüzünden mi?”, yani kavmimi akıl almaz ve dışlayıcı bir şekilde köleleştirip zelil kılman, {بني إسرائيل*} “İsrâiloğulları'nı.” Yani peygamber çocukları oldukları ve geçmişleri olan Yûsuf aleyhisselâm'ın üzerinizde —önce canlarınızı kurtarmak, sonra da boyunlarınızı azat etmek suretiyle— karşılığını asla ödeyemeyeceğiniz bir hakkı bulunduğu halde onları zulüm ve düşmanlıkla köle yaptın. Sonra bu sana yetmedi, hiçbir köle sahibinin yapmadığını yaparak onların erkek çocuklarının öldürülmesini emrettin. İşte senin zulmünden kurtulmam için sana düşmeme sebep olan şey bu idi —nitekim beyanı geçmişti ve inşallah Kasas Suresi'nde eksiksiz olarak gelecektir—.
12273. Metin
ولما كلم اللئيم الذميم الكليم العظيم بما رجا أن يكفه عن مواجهته بما يكره، ويرجعه إلى مداراته. فلم يفعل، وفهم ما في جوابه هذا الأخير من الذم له والتعجيز، وإثبات القدرة التامة والعلم الشامل لله، بما دبر في أمر موسى ﵇، وأنه لا ينهض لذلك بجواب ولا يحمد له فيه قول، عدل عنه إلى جوابه عن الرسالة بما يموه به أيضاً على قومه لئلا يرجعوا عنه، فأخبر تعالى عن محاورته في ذلك بقوله على طريق الجواب لمن كأنه قال: ما قال له جواباً لهذا الكلام، الذي كأنه السهام؟ : {قال فرعون} حائداً عن جواب
O alçak ve yerilmiş adam, yüce Kelîmullah ile kendisini hoşlanmadığı şeyle yüzleşmekten alıkoyacağını ve onu idare etmeye (alttan almaya) döndüreceğini umduğu bir dille konuşup da bunu başaramayınca; ve Mûsâ aleyhisselâm'ın bu son cevabındaki kendisini yerme, âciz bırakma, Mûsâ aleyhisselâm hakkında takdir ettiği şeylerle Allah'ın tam kudretini ve kuşatıcı ilmini ispat etme manasını anlayıp buna karşı bir cevap getiremeyeceğini ve bu hususta söylenecek hiçbir sözün övülmeyeceğini görünce; kavminin kendisinden dönmemesi için yine onları aldatacağı bir yolla risalete cevap vermeye yöneldi. Allah Teâlâ, sanki birinin: "Oklar gibi olan bu söze karşılık ona ne cevap verdi?" demesi üzerine cevap sadedinde şöyle buyurarak Firavun'un bu konudaki tartışmasını haber verdi: {قال فرعون} “Firavun dedi:”, cevaptan saparak,
12274. Metin
موسى ﵇ لما فيه من تأنيبه وتعجيزه. منكراً لخالقه على سبيل التجاهل، كما أنكر هؤلاء الرحمن متجاهلين وهو أعرف الناس بغالب أفعاله، كما كان فرعون يعرف، لقول موسى ﵇ {لقد علمت ما أنزل هؤلاء إلا رب السماوات والأرض} [الإسراء: ١٠٢] : {وما رب العالمين*} أي الذي زعمت أنكما رسوله. فسأل ب «ما» عن حقيقته وإنما أراد في الحقيقة إنكاره.
Mûsâ aleyhisselâm'ın sözünden [saptı]; çünkü o sözde kendisini paylama ve âciz bırakma vardı. Tıpkı bu [Mekkeli müşriklerin] O'nun fiillerinin çoğunu en iyi bilen kimseler oldukları halde bilmezden gelerek Rahmân'ı inkâr ettikleri gibi —nitekim Firavun da Mûsâ aleyhisselâm'ın: {لقد علمت ما أنزل هؤلاء إلا رب السماوات والأرض} “Pek âlâ bilirsin ki bunları göklerin ve yerin Rabbinden başkası indirmedi” [el-İsrâ: 102] sözü gereğince biliyordu— bilmezden gelerek Yaratıcısını inkâr edip şöyle dedi: {وما رب العالمين*} “Âlemlerin Rabbi de nedir?” Yani ikinizin elçisi olduğunu iddia ettiğiniz [Rab]. "Mâ" (ما) ile O'nun mahiyetini sordu; oysa gerçekte muradı O'nu inkâr etmekti.
12275. Metin
ولما كان تعريف حقيقته سبحانه بنفسها محالاً لعدم التركيب، فكان تعريفها لا يصح إلا بالخارج اللازم الجلي، تشوف السامع إلى ما يجيب به عنه، فاستأنف قوله إخباراً عنه: {قال} أي موسى معرضاً عن التعريف بغير الأفعال إعلاماً بأنه لا شبيه له، وأنه مباين وجوده لوجود كل شيء سواه، معرفاً له سبحانه بأظهر أفعاله مما لا يقدر أحد على ادعاء المشاركة فيه، مشيراً إلى خطابه في طلب الماهية بأنه لا مماثل له: أقول لك ولمن أردت بطلب الحقيقة التمويه عليهم: هو {رب} أي خالق ومبدع ومدبر {السماوات} كلها {والأرض} وإن تباعدت أجرامها بعضها عن بعض {وما بينهما} وذلك أظهر العالم الذي هو صنعته وأنتم غير مستغنين عنه طرفة عين، فهذه هي المنة، لا منتك عليّ بالتربية إلى
Allah Teâlâ'nın zâtının hakikatinin bizzat kendisiyle tarif edilmesi mürekkep (parçalardan oluşmuş) olmaması sebebiyle imkânsız olduğundan ve tarif ancak apaçık ve zorunlu dışsal [sıfatlarla] sahih olabileceğinden, dinleyen kimse Mûsâ'nın ona ne cevap vereceğini merak etti. Bunun üzerine ondan haber vererek yeni bir söze başladı: {قال} “[Mûsâ] dedi:”, yani O'nun hiçbir benzeri olmadığını ve varlığının O'nun dışındaki her şeyin varlığından tamamen farklı olduğunu bildirmek üzere fiiller dışındaki bir tariften yüz çevirerek; O'nu, hiç kimsenin ortaklık iddia etmeye güç yetiremeyeceği en açık fiilleriyle tanıtıp mahiyeti sorma şeklindeki hitabına O'nun hiçbir dengi bulunmadığına işaret ederek şöyle dedi: Sana ve hakikati sorma bahanesiyle kendilerini aldatmak istediğin kimselere derim ki: O, {رب} “Rabbidir”, yani yaratıcısı, yoktan var edeni ve idarecisidir; {السماوات} “göklerin”, hepsinin, {والأرض} “ve yerin”, cisimleri birbirinden ne kadar uzak olsa da; {وما بينهما} “ve ikisi arasındakilerin.” Bu ise O'nun sanatı olan ve göz açıp kapayıncaya kadar bile kendisinden müstağni olamayacağınız âlemin en belirgin kısmıdır. İşte gerçek nimet budur; yoksa senin bana,
12276. Metin
حين استغنيت عنك، وهذا هو الاستبعاد بالإحسان، مع العصيان بالكفران، لا استبعادك لقومي بإهلاكهم وهم في طاعتك، ولسلفهم عليكم من المنة ما لا تجهلونه {إن كنتم} أي كوناً راسخاً {موقنين*} أي متصفين بما عليه أهل العلم بأصول الدين من الثقة بما تعتقدون اتصافاً ثابتاً، والجواب: علمتم ذلك، وعلمتم أنه لا جواب أسد منه، لأن المذكور متغير، فله مغير لا يتغير، وهو هذا الذي أرسلناه، أي إن كان لكم يقين فأنتم تعرفونه، لشدة ظهوره، وعموم نوره {قال} أي فرعون {لمن حوله} من أشراف قومه مموهاً أيضاً: {ألا تستمعون*} أي تصغون إليه بجميع جهدكم، وهو كلام ظاهره أنه نبههم عن الإنكار، لأنه سأل عن الماهية، فأجيب بغيرها، ويحتمل غير ذلك لو ضويق فيه، فهو من خفيّ مكره.
Sana ihtiyaç duymayacak hale gelinceye kadar baktığın terbiye nimeti değildir. Nankörlükle isyan edilmesine rağmen ihsan ile kulluk bağı kurmak işte budur; yoksa senin kavmime, sana itaat ettikleri ve geçmişlerinin de üzerinizde inkâr edemeyeceğiniz bir hakkı bulunduğu halde onları helak ederek köle muamelesi yapman değildir. {إن كنتم} “Şayet siz... iseniz”, yani kökleşmiş bir şekilde, {موقنين*} “kesin olarak inananlar.” Yani dinin asıllarını bilen ilim ehlinin inandıkları şeydeki sarsılmaz güven sıfatıyla muttasıf iseniz [bunu anlarsınız]. Cevap şudur: Bunu bildiniz ve bundan daha doğru bir cevabın olamayacağını da anladınız; çünkü zikredilen varlıklar değişkendir, dolayısıyla onların değişmeyen bir değiştiricisi vardır ki, O da işte bizim elçi olarak gönderildiğimiz Zât'tır. Yani eğer bir yakîniniz varsa, son derece belirgin olması ve nurunun kuşatıcılığı sebebiyle O'nu tanırsınız. {قال} “[Firavun] dedi”, yani Firavun, {لمن حوله} “çevresindekilere”, kavminin ileri gelenlerine yine aldatma yoluyla: {ألا تستمعون*} “İşitmiyor musunuz?”, yani var gücünüzle ona kulak vermiyor musunuz? Bu söz zahiri itibarıyla onları inkâra yöneltmektedir; çünkü o mahiyeti sormuş, kendisine ise mahiyetten başkasıyla cevap verilmiştir. Sıkıştırıldığında başka manalara da ihtimali vardır ki bu da onun gizli hilesindendir.
12277. Metin
ولما وبخ اللعين في جوابه، وكان ربما ادعى أن الخافقين وما بينهما من الفضاء غير مخلوق، فتشوف السامع إلى جواب يلزمه، استأنف الشفاء لعيّ هذا السؤال بقوله: {قال} أي موسى، مخصصاً بعد ما عمم بشيء لا تمكن المنازعة فيه لمشاهدة وجود أفراده بعد أن لم تكن: {ربكم} أي الموجد لكم والمربي والمحسن {ورب آبائكم الأولين*}
O lanetli [Firavun], cevabında [Mûsâ'yı] azarlayınca ve belki de doğu ile batının ve ikisi arasındaki boşluğun yaratılmamış olduğunu iddia edebilecek durumda olunca, dinleyen kimse onu ilzam edecek (susturacak) bir cevabı merak etti. Bunun üzerine [Mûsâ], bu sorunun acizliğini gidererek yeni bir söze başladı: {قال} “[Mûsâ] dedi:”, yani genel bir ifadeden sonra, daha önce yokken fertlerinin varlığı gözle görüldüğü için üzerinde tartışılması mümkün olmayan özel bir hususu belirterek şöyle dedi: {ربكم} “Sizin Rabbinizdir”, yani sizi var eden, terbiye eden ve ihsanda bulunandır, {ورب آبائكم الأولين*} “ve önceki atalarınızın da Rabbidir.”
12278. Metin
وفرعون - الذي تقرون بأنه ربكم - كان إذ ذاك عدماً محضاً، أو ماء صرفاً في ظهر أبيه، فبطل كون أحد منهم رباً لمن بعده كما بطل كون أحد ممن قبلهم من الهالكين ربّاً لهم، لأن الكل عدم.
Kendinizin Rabbi olduğunu ikrar ettiğiniz Firavun ise, o vakitler sırf bir yokluk yahut babasının sulbünde sâfi bir nutfe [halinde] idi. Dolayısıyla helak olup gitmiş olan geçmiş kimselerden birinin onların Rabbi olması bâtıl olduğu gibi, onlardan birinin de sonrakilere Rab olması bâtıl olmuştur; çünkü hepsi yokluktan ibarettir.
12279. Metin
فلما أوضح بذلك بطلان ما حملهم على اعتقاده من ربوبيته لم يتمالك أن {قال إن رسولكم} على طريق التهكم، إشارة إلى أن الرسول ينبغي أن يكون أعقل الناس، ثم زاد الأمر وضوحاً بقوله: {الذي أرسل إليكم} أي وأنتم أعقل الناس {لمجنون} حيث لا يفهم أني أساله عن حقيقة مرسله فكف يصلح للرسالة من الملوك.
Böylece onun, halkı rabliğine inandırmaya çalıştığı şeyin bâtıllığını apaçık ortaya koyunca, [Firavun] kendini tutamayarak {قال إن رسولكم} “Dedi ki: Şüphesiz elçiniz...”, alay yollu ve bir elçinin insanların en akıllısı olması gerektiğine işaret ederek [konuştu]; sonra: {الذي أرسل إليكم} “size gönderilen [bu elçi]”, yani sizler insanların en akıllısı olduğunuz halde, {لمجنون} “kesinlikle bir delidir!” diyerek durumu daha da netleştirdi. [Zira o], kendisini gönderenin hakikatini sorduğumu anlamıyor; krallardan gelen bir elçiliğe böyle birisi nasıl elverişli olabilir [demek istedi]!
12280. Metin
فلما أساء الأدب، فاشتد تشوف السامع إلى معرفة جوابه عنه، استأنف تعالى الإخبار بذلك، فحكى أنه ذكر له ما لا يمكنه أن يدعي طاعته له، وهو أكثر تغيراً وأعجب تنقلاً بأن {قال رب المشرق والمغرب} أي الشروق والغروب ووقتهما وموضعهما {وما بينهما} أي من الناس الذين ليسوا في طاعتكم، والحيوان والجماد، بسبب ما ترون من قدرته على تقليب النيرات من بزوغ الشمس والقمر والنجوم وأفولها وما يظهر عنهما من الليل والنهار على تصاريف مختلفة، وحركات متقاربة
[Firavun] edepsizlik edince, dinleyen kimsenin [Mûsâ'nın] ona ne cevap vereceğini öğrenme merakı iyice arttı. Bunun üzerine Allah Teâlâ bundan haber vererek yeni bir söze başladı ve [Mûsâ'nın], [Firavun'un] kendisine itaat ettiğini iddia etmesi asla mümkün olmayan, değişimi daha fazla ve dönüşümü daha hayret verici olan şeyleri ona zikrettiğini şöyle nakletti: {قال رب المشرق والمغرب} “[Mûsâ] dedi: O, doğunun ve batının Rabbidir”, yani doğuşun ve batışın, bunların vakitlerinin ve mekânlarının, {وما بينهما} “ve ikisi arasındakilerin [de Rabbidir].” Yani sizin itaatinizde olmayan insanların, hayvanların ve cansız varlıkların da [Rabbidir]. [Bu da], güneşin, ayın ve yıldızların doğup batmasıyla nurlu cisimleri evirip çevirmeye ve onlardan gece ile gündüzün farklı şekillerde ve birbirine yakın hareketlerle ortaya çıkmasına dair O'nun kudretini görmeniz sebebiyledir.
12281. Metin
لولا هي لما علمتم شيئاً من أموركم، ولا تمكنتم من أحوالكم، وهذا الدليل أبين الكل لتكرر الحركة فيه وغير ذلك من معالمه، ولذلك بهت نمرود لما ألقاه عليه الخليل ﵊.
Şayet bu [düzen] olmasaydı işlerinizden hiçbir şeyi bilemez ve durumlarınızı idare edemezdiniz. Bu delil, içindeki hareketin tekrarlanması ve diğer alametleri sebebiyle delillerin en açığıdır. Bu yüzdendir ki Halil [İbrâhim] aleyhisselâm bunu ortaya koyduğunda Nemrud şaşırıp donakalmıştı.
12282. Metin
ولما دعاه ﷺ باللين فأساء الأدب عليه في الجواب الماضي، ختم هذا البرهان بقوله: {إن كنتم تعقلون} أي فأنتم تعلمون ذلك، فخيرهم بين الإقرار بالجنون أو العقل، بما أشار إليه من الأدلة في مقابلة ما نسبوه إليه من الجنون بسكوتهم وقول عظيمهم بغير شبهة، رداً لهم عن الضلالة، وإنقاذاً من واضح الجهالة، فكان قوله أنكأ مع أنه ألطف، وأوضح مع أنه أستر وأشرف.
[Mûsâ] aleyhisselâm onu yumuşaklıkla davet ettiği halde o, geçen cevabında edepsizlik edince, bu delili şu sözüyle mühürledi: {إن كنتم تعقلون} “Eğer aklınızı kullanıyorsanız.” Yani siz bunu bilirsiniz. Böylece onların suskunlukları ve önderlerinin şüphesiz bir hezeyan olan sözüyle kendisine nispet ettikleri deliliğe mukabil, işaret ettiği delillerle onları deliliği ikrar etmekle akıllı olmak arasında bir tercihe zorladı. [Bu], onları sapıklıktan çevirmek ve apaçık cehaletten kurtarmak içindi. Dolayısıyla onun sözü, daha latif olmakla birlikte daha sarsıcı; daha üstü kapalı ve şerefli olmakla birlikte daha açıktı.
12283. Metin
فلما علم أنه قد قطعه بما أوضح من الأمر، ووصل معه في الغلظة إلى ما إن سكت عنه أوهن من حاله، وفتر من عزائم رجاله، تكلم بما السكوت أولى منه، فأخبر تعالى بقوله: {قال} عادلاً عن الحجاج بعد الخوض فيه إلى المغالبة التي هي أبين علامات الانقطاع: {لئن اتخذت إلهاً غيري} أي تعمدت أخذه وأفردته بتوجيه جميع قصدك إليه {لأجعلنك من المسجونين} أي واحداً ممن هم في سجوني على ما تعلم من حالي في اقتداري، ومن
[Firavun], [Mûsâ'nın] ortaya koyduğu apaçık delille kendisini susturduğunu ve onunla öyle bir sertlik noktasına ulaştığını anladı ki, şayet sussaydı durumu zayıflayacak ve adamlarının azmi kırılacaktı; bu sebeple susmanın daha evla olduğu bir yerde konuştu. Allah Teâlâ bunu haber vererek şöyle buyurdu: {قال} “[Firavun] dedi:”, yani delil getirme zeminine girdikten sonra bundan yüz çevirip acziyetin en belirgin alameti olan zorbalığa saparak şöyle dedi: {لئن اتخذت إلهاً غيري} “Andolsun ki eğer benden başka bir ilah edinirsen”, yani kasten tutup bütün kastını ona yönelterek yalnızca onu ilah kabul edersen, {لأجعلنك من المسجونين} “seni mutlaka zindana atılanlardan yaparım!” Yani benim muktedir oluşumdaki durumumu ve
12284. Metin
سجوني في فظاعتها، ومن حال من فيها من شدة الحصر، والغلظ في الحجر {قال} مدافعاً بالتي هي أحسن إرخاء للعنان، لإرادة البيان، حتى لا يبقى عذر لإنسان، رجاء النزوع عن الطغيان، والرجوع إلى الإيمان، لأن من العادة الجارية السكون إلى الإنصاف، والرجوع إلى الحق والاعتراف {أولو} أي أتسجنني ولو {جئتك بشيء مبين*} أي لرسالتي {قال} طمعاً في أن يجد موضعاً للتكذيب أو التلبيس: {فأت به} أي تسبب عن قولك هذا أني أقول لك: ائت بذلك الشيء {إن كنت} أي كوناً أنت راسخ فيه {من الصادقين*} أي فيما ادعيت من الرسالة والبينة، وهذا إشارة إلى أنه بكلامه المتقدم قد صار عنده في غير عدادهم، ولزم عليه أنه لا يأتي بالمعجزة إلا الصادق لأنها تصديق من الله للمدعي، وعادته ﷾ جارية في أنه لا يصدق الكاذب {فألقى} أي فتسبب عن ذلك وتعقبه أن ألقى.
zindanlarımın dehşetini, içindekilerin şiddetli sıkıntısını ve hapsin katılığını bildiğin halde, zindanlarımdakilerden biri yaparım. {قال} “[Mûsâ] dedi:”, azgınlıktan vazgeçmesi ve imana dönmesi ümidiyle, hiç kimsenin mazereti kalmasın diye açıklamayı arzu ederek ve dizginleri gevşetip en güzel şekilde müdafaada bulunarak; çünkü cari olan âdet, insafa boyun eğmek, hakka ve itirafa dönmektir: {أولو} “Ya... olsam da mı?”, yani seni hapseder miyim [demesine karşılık], {جئتك بشيء مبين*} “sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı?”, yani elçiliğimi ispatlayan apaçık bir delil getirsem de mi [beni hapsedeceksin]? {قال} “[Firavun] dedi:”, yalanlama veya yanıltma için bir zemin bulma tamahıyla: {فأت به} “O halde onu getir”, yani senin bu sözün, sana 'o şeyi getir' dememe sebep oldu, {إن كنت} “eğer sen... isen”, yani öyle bir durumda kökleşmişsen, {من الصادقين*} “doğru söyleyenlerden.” Yani elçilik ve delil iddianda doğru sözlü isen. Bu, [Mûsâ'nın] önceki sözü sebebiyle onun katında doğru söyleyenler arasında sayılmadığına bir işarettir. Ayrıca mucizeyi ancak doğru söyleyenin getirebileceği gereklidir; çünkü o, Allah'ın iddia sahibini tasdik etmesidir ve Allah celle celâlühû'nün cari olan âdeti yalancıyı tasdik etmemektir. {فألقى} “Bunun üzerine [Mûsâ] attı”, yani bundan kaynaklanarak ve hemen ardından attı.
12285. Metin
ولما كان الكلام مع موسى ﵇، فكان إضماره غير ملبس، لم يصرح باسمه اكتفاء بضميره فقال: {عصاه} أي التي تقدم في غير سورة أن الله تعالى أراه آياتها {فإذا هي ثعبان} أي حية في غاية الكبر {مبين*} أي ظاهر الثعبانية، لا شك عند رائية فيه، لا كما يكون عند الأمور السحرية من التخييلات والتشبيهات
Hitap Mûsâ aleyhisselâm ile olduğundan ve onun zamir olarak zikredilmesi bir kapalılık oluşturmayacağından, ismini açıkça zikretmeyip zamiriyle yetinerek şöyle buyurdu: {عصاه} “asâsını”, yani diğer sürelerde Allah Teâlâ'nın ona mucizelerini gösterdiği asâsını; {فإذا هي ثعبان} “bir de baktılar ki o, bir ejderhadır”, yani son derece büyük bir yılandır, {مبين*} “apaçık.” Yani büyü işlerindeki hayaller ve benzetmeler gibi değil, onu gören kimse için ejderha oluşunda hiçbir şüphe bulunmayacak şekilde apaçıktır.
12286. Metin
{ونزع يده} أي التي كانت احترقت لما أخذ الجمرة وهو في حجر فرعون، وبذل فرعون جهده في علاجها بجميع من قدر عليه من الأطباء فعجز عن إبرائها، نزعها من جيبه بعد أن أراه إياها على ما يعهده منها ثم أدخلها في جيبه {فإذا هي} بعد النزع {بيضاء للناظرين*} أي بياضاً تتوفر الدواعي على نظره لخروجه عن العادة بأن له نوراً كنور الشمس يكاد يغشي الأبصار {قال} أي فرعون {للملأ حوله} لما وضح له الأمر، يموه على عقولهم خوفاً من إيمانهم: {إن هذا لساحر عليم*} أي شديد المعرفة بالسحر، وخص في هذه السورة إسناداً هذا الكلام إليه لأن السياق كله لتخصيصه الخطاب لما تقدم، ونظراً إلى {فظلت أعناقهم لها خاضعين} لأن خضوعه هو خضوع من دونه، فدلالته على ذلك أظهر، ولا ينفي ذلك أن يكون قومه قالوه إظهاراً للطواعية - كما مضى في الأعراف.
{ونزع يده} “Ve elini çekip çıkardı”, yani Firavun'un kucağında iken közü aldığında yanan ve Firavun'un güç yetirdiği bütün tabiplerle tedavi etmek için var gücünü harcayıp da iyileştirmekten aciz kaldığı elini; onu Firavun'a her zamanki halinde gösterdikten sonra koynuna sokup ardından koynundan çekip çıkardı, {فإذا هي} “bir de baktılar ki o”, çekip çıkarıldıktan sonra, {بيضاء للناظرين*} “bakanlar için bembeyazdır.” Yani alışılmışın dışına çıkması sebebiyle, neredeyse gözleri kamaştıracak güneş nuru gibi bir nura sahip olması yüzünden ona bakma arzularını harekete geçiren bir beyazlıktadır. {قال} “[Firavun] dedi”, yani Firavun, {للملأ حوله} “çevresindeki ileri gelenlere”, mesele kendisi için apaçık ortaya çıkınca, iman etmelerinden korkarak akıllarını bulandırmak amacıyla: {إن هذا لساحر عليم*} “Şüphesiz bu, çok bilgili bir büyücüdür”, yani büyü konusunda derin bir bilgiye sahiptir. Bu sözün ona isnat edilmesi bu sûrede tahsis edilmiştir; çünkü bağlamın tamamı daha önce geçtiği üzere hitabın ona tahsisiyledir ve {فظلت أعناقهم لها خاضعين} “boyunları ona eğilip kalmıştır” ayetine nazaran böyledir; çünkü onun boyun eğmesi, onun altındakilerin boyun eğmesidir ve buna delaleti daha açıktır. Bu durum, A'râf sûresinde geçtiği gibi, kavminin bunu bir itaat göstergesi olarak söylemiş olmasına da engel değildir.
12287. Metin
ولما أوقفهم بما خيلهم به، أحماهم لأنفسهم فقال ملقياً لجلباب الأنفة لما قهره من سلطان المعجزة: {يريد أن يخرجكم من أرضكم} أي هذه التي هي قوامكم {بسحره} أي بسبب ما أتى به منه، فإنه يوجب استتباع الناس فيتمكن مما يريد بهم؛ ثم قال لقومه - الذين كان يزعم أنهم عبيده وأنه إلههم - ما دل على أنه خارت قواه،
Onları hayallere düşürdüğü şeyle tereddütte bırakınca, nefislerini galeyana getirdi ve mucizenin ezici kudreti karşısında gurur örtüsünü bir kenara atarak şöyle dedi: {يريد أن يخرجكم من أرضكم} “Sizi yurdunuzdan çıkarmak istiyor”, yani varlığınızın dayanağı olan bu yurdunuzdan, {بسحره} “büyüsüyle.” Yani büyüden getirdiği şey sebebiyle; çünkü o, insanların kendisine tabi olmasını gerektirir ve böylece onlara yapmak istediği şeyi yapma imkânı bulur. Sonra, kendisinin onların köleleri olduğunu ve kendisinin de onların ilahı olduğunu iddia ettiği kavmine, güçlerinin tükendiğine delalet eden şu sözü söyledi:
12288. Metin
فحط عن منكبيه كبرياء الربوبية، وارتعدت فرائصه حتى جعل نفسه مأموراً بعد أن كان يدعي كونه آمراً بل إلهاً قادراً: {فماذا تأمرون*} أي في مدافعته عما يريد بنا {قالوا} أي الملأ الذين كانوا يأتمرون به قبل الهجرة ليقتلوه: {أرجه} أي أخره {وأخاه} ولم يأمروا بقتله ولا بشيء مما يقاربه - فسبحان من يلقي الروح من أمره على من يشاء من عباده فيهابه كل شيء ولا يهاب هو غير خالقه {وابعث في المدائن حاشرين*} أي رجالاً يحشرون السحرة، وأصل الحشر الجمع بكرة {يأتوك} وكأنهم فهموا شدة قلقه فسكنوه بالتعبير بأداة الإحاطة وصيغة المبالغة فقالوا: {بكل سحار} أي بليغ السحر {عليم*} أي متناه في العلم به بعد ما تناهى في التجربة؛ وعبر بالبناء للمفعول إشارة إلى عظمة ملكه فقال: {فجمع} أي بأيسر أمر لما له عندهم من العظمة {السحرة} كما تقدم غير مرة {لميقات يوم معلوم*} في زمانه ومكانه، وهو ضحى يوم الزينة كما سلف في طه، وعن ابن عباس ﵄ أنه وافق يوم السبت في أول يوم من سنتهم، وهو يوم النيروز. {وقيل} أي بقول من يقبل لكونه عن فرعون {للناس} أي كافة حثاً لهم على الإسراع إلى الاجتماع بأمر فرعون، وامتحاناً لهم هل رجعوا عن دينه، علماً منه بأن ما ظهر من المعجزة -
Böylece omuzlarından rablik kibrini indirdi ve tir tir titredi; öyle ki emreden ve hatta mutlak kadir bir ilah olduğunu iddia ederken kendini emredilen durumuna düşürdü: {فماذا تأمرون*} “Öyleyse ne buyurursunuz?”, yani hakkımızda istediği şeyi savuşturma hususunda [ne emredersiniz]? {قالوا} “Dediler ki:”, yani [Mûsâ'nın] hicretinden önce onu öldürmek için birbirlerine danışan ileri gelenler: {أرجه} “Onu alıkoy”, yani onu ertele, {وأخاه} “ve kardeşini de.” Onu öldürmeyi veya buna yakın bir şeyi emretmediler. —Kullarından dilediğine emrinden bir ruh (vahiy) indiren ve böylece her şeyin kendisinden heybet duyduğu, kendisinin ise yaratıcısından başkasından korkmadığı Allah her türlü eksiklikten münezzehtir!— {وابعث في المدائن حاشرين*} “Ve şehirlere toplayıcılar gönder”, yani büyücüleri toplayacak adamlar [gönder]. Haşr (toplama) kelimesinin aslı, sabah erkenden bir araya getirmektir. {يأتوك} “Sana getirsinler”, sanki onlar onun şiddetli endişesini anlamışlar da kuşatıcılık edatı ve mübalağa sîgasıyla ifade ederek onu teskin etmişler ve şöyle demişlerdir: {بكل سحار} “bütün usta büyücüleri”, yani büyüde son derece mahir olanları, {عليم*} “çok bilgili.” Yani tecrübede zirveye ulaştıktan sonra onda bilgisi de kemale ermiş olanları. Saltanatının büyüklüğüne işaretle meçhul sîgasıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {فجمع} “Böylece toplandı”, yani onların yanındaki büyüklüğü sebebiyle en kolay bir emirle [toplandı], {السحرة} “büyücüler”, daha önce defalarca geçtiği üzere, {لميقات يوم معلوم*} “bilinen bir günün tayin edilen vaktinde.” Zamanı ve mekânı belli olan [bir vakitte] ki bu, Tâhâ sûresinde geçtiği gibi kuşluk vaktindeki ziynet günüdür. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre bu, onların yılının ilk günü olan Nevruz gününe ve bir cumartesiye denk gelmişti. {وقيل} “Ve denildi”, yani Firavun tarafından olması sebebiyle kabul gören bir söz ile, {للناس} “insanlara”, yani hepsine, Firavun'un emriyle toplanmaya acele etmeye onları teşvik etmek ve dininden dönüp dönmediklerini sınamak amacıyla [denildi]. Çünkü [Firavun], ortaya çıkan mucizenin —
12289. Metin
التي منها عجزه عن نوع أذى لمن واجهه بما لا مطمع في مواجهته بأدناه - لم يدع لبساً في أنه مربوب مقهور، وأن ذلك موجب لا تباع موسى ﵇: {هل أنتم مجتمعون*} أي اجتماعاً أنتم راسخون فيه لكونه بالقلوب كما هو بالأبدان، كلكم ليكون أهيب لكم، وزين لهم هذا القائل البقاء على ما كانوا عليه من الباطل بذكر جانب السحرة وإن كان شرط فيه الغلبة، ولم يسمح بذكر جانب موسى ﵇ فقال: {لعلنا نتبع السحرة} لأن من امتثل أمر الملك كان حاله حال من يرجى منه اتباع حزبه {إن كانوا هم} أي خاصة {الغالبين*} أي غلبة لا يشك في أنها ناشئة عن مكنة نعرض عن أمر موسى الذي الذي تنازع الملك في أمره، وهذا مرادهم في الحقيقة، وعبر بهذا كناية عنه لأنه أدل على عظمة الملك، وعبر بأداة الشك إظهاراً للإنصاف، واستجلاباً للناس، مع تقديرهم لقطعهم بظفر السحرة.
ki bunun bir parçası da, en küçüğüyle bile karşı karşıya gelmeye cüret edilemeyecek bir şeyle kendisini yüz yüze getiren kimseye herhangi bir zarar veremeyip aciz kalmasıdır— onun terbiye edilen aciz bir kul olduğuna ve bunun Mûsâ aleyhisselâm'a tabi olmayı gerektirdiğine dair hiçbir şüphe bırakmadığını biliyordu: {هل أنتم مجتمعون*} “Siz de toplanır mısınız?”, yani bedenlerinizle olduğu gibi kalplerinizle de kökleştiğiniz bir toplanışla, hepiniz, sizin için daha caydırıcı ve heybetli olsun diye [toplanır mısınız]? Bu sözü söyleyen kimse, galibiyeti şart koşmuş olsa da büyücülerin tarafını zikrederek onları üzerinde bulundukları bâtıl üzere kalmaya teşvik etti ve Mûsâ aleyhisselâm'ın tarafını anmaya yanaşmayarak şöyle dedi: {لعلنا نتبع السحرة} “Umulur ki büyücülere uyarız”, çünkü kralın emrine boyun eğenin durumu, onun taraftarlarına uyması umulan kimsenin durumu gibidir, {إن كانوا هم} “eğer onlar... olurlarsa”, yani özellikle onlar, {الغالبين*} “galip gelenler.” Yani kral ile hakkında çekişilen Mûsâ'nın durumunu bir kenara bırakacak bir iktidardan kaynaklandığında şüphe edilmeyen bir galibiyet [elde ederlerse]. Aslında muratları buydu ve kralın büyüklüğünü daha iyi gösterdiği için bunu kinaye yoluyla ifade ettiler. Büyücülerin kazanacağına kesin gözüyle bakmalarına rağmen, insaflı görünmek ve insanları celbetmek için şüphe edatıyla ifade ettiler.
12290. Metin
لما رسخ في أذهانهم في الأزمنة المتطاولة من الضلال الذي لا غفلة لإبليس عن تزيينه مع أن تغيير المألوف أمر في غاية العسر. وقال: {فلما} بالفاء إيذاناً بسرعة حشرهم، إشارة إلى ضخامة ملكه. ووفور عظمته {جاء السحرة} أي الذين كانوا في جميع بلاد مصر {قالوا لفرعون} مشترطين الأجر في حال الحاجة إلى الفعل ليكون ذلك أجدر بحسن الوعد، ونجاح القصد {أئِنََّ لنا لأجراً}
Alışılmış olanı değiştirmek son derece zor bir iş olmakla birlikte, İblis'in süslemede hiç gaflete düşmediği sapıklık uzun zamanlar boyunca zihinlerinde kökleştiği için böyle yaptılar. Ve [Allah Teâlâ] şöyle buyurdu: {فلما} “Vaktaki”, saltanatının azametine ve büyüklüğünün çokluğuna işaret eden, onların toplanmasındaki çabukluğu bildiren 'fe' harfiyle [buyurdu], {جاء السحرة} “büyücüler geldi”, yani Mısır ülkesinin tamamında bulunanlar, {قالوا لفرعون} “Firavun'a dediler:”, vadin güzelliğine ve amaca ulaşmaya daha uygun olsun diye işe ihtiyaç duyulan anda bir mükâfat şart koşarak: {أئِنََّ لنا لأجراً} “Gerçekten bize bir mükâfat var mı?”
12291. Metin
وساقوه مساق الاستفهام أدباً معه، وقالوا: {إن كنا} أي كوناً نحن راسخون فيه {نحن} خاصة {الغالبين*} بأداة الشك مع جزمهم بالغلبة تخويفاً له بأنه إن لم يحسن في وعدهم لم ينصحوا له؛ ثم قيل في جواب من كأنه سأل عن جوابه: {قال} مجيباً إلى ما سألوه: {نعم} أي لكم ذلك، وزادهم ما لا أحسن منه عند أهل الدنيا مؤكداً له فقال: {وإنكم إذاً} أي إذا غلبتم {لمن المقربين*} أي عندي، وزاد {إذاً} هنا زيادة في التأكيد لما يتضمن ذلك من إبعاده عن الإيمان من وضوح البرهان، تخفيفاً على المخاطب بهذا كله ﷺ، تسلية له في الحمل على نفسه أن لا يكون من يدعوهم مؤمنين، وما بعد ذلك من مسارعة السحرة للإيمان - بعد ما ذكر من إقسامهم بعزته بغاية التأكيد - تحقيق لآية {فظلت أعناقهم لها خاضعين} .
Ona karşı bir edep gereği bunu soru kalıbında sevk ettiler ve: {إن كنا} “eğer biz... olursak”, yani öyle bir durumda kökleşirsek, {نحن} “biz”, özellikle biz, {الغالبين*} “galip gelenler.” Galibiyetten emin olmalarına rağmen, şayet kendilerine güzelce vaatte bulunmazsa ona samimi davranmayacaklarını ima edip onu korkutmak için şüphe edatıyla [söylediler]. Sonra onun ne cevap verdiğini soran bir kimseye cevap olarak şöyle buyruldu: {قال} “[Firavun] dedi:”, istedikleri şeyi kabul ederek: {نعم} “Evet”, yani bu sizin içindir. Dünyalık ehline göre bundan daha güzeli olmayan bir şeyi de onlara pekiştirerek ziyade etti ve şöyle dedi: {وإنكم إذاً} “Ve şüphesiz siz o takdirde”, yani galip geldiğiniz takdirde, {لمن المقربين*} “elbette en yakın kılınanlardan olacaksınız.” Yani benim katımda [yakın kılınanlardan]. Buradaki {إذاً} “o takdirde” kelimesi, delilin apaçıklığına rağmen onun imandan uzaklaşmasını içermesi sebebiyle pekiştirmeyi artırmak içindir. Bu, bütün bunlarla muhatap olan [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'in yükünü hafifletmek ve davet ettiği kimselerin iman etmemesi sebebiyle kendini yıpratmaması hususunda ona bir teselli olmak içindir. Bundan sonra, büyücülerin onun izzeti üzerine son derece pekiştirilmiş yeminlerini zikrettikten sonra imana koşmaları ise, {فظلت أعناقهم لها خاضعين} “boyunları ona eğilip kalmıştır” ayetinin gerçekleşmesidir.
12292. Metin
ولما تشوف السامع إلى جواب نبي الله تعالى موسى ﵊ أجيب بقوله: {قال لهم موسى} ﵇، أي مريداً لإبطال سحرهم لأنه لا يتمكن منه إلا بإلقائهم، لا لمجرد إلقائهم، غير مبال بهم في كثرة ولا علم بعد ما خيروه - كما في غير هذه السورة: {ألقوا ما أنتم ملقون*} كائناً ما كان، ازدراء له بالنسبة إلى أمر الله {فألقوا} أي فتسبب عن قول موسى ﵇ وتعقبه أن ألقوا {حبالهم وعصيهم} التي أعدوها للسحر {وقالوا} مقسمين:
Dinleyen kimse Allah Teâlâ'nın nebisi Mûsâ aleyhisselâm'ın cevabını merak edince, şu sözle cevap verildi: {قال لهم موسى} “Mûsâ onlara dedi:” aleyhisselâm, yani sırf atmaları için değil, büyülerinin iptali ancak onların atmasıyla mümkün olacağı için bunu dileyerek ve bu sûrenin dışındaki yerlerde geçtiği gibi onlar kendisine muhayyerlik tanıdıktan sonra, çokluklarına ve ilimlerine aldırmaksızın: {ألقوا ما أنتم ملقون*} “Atacağınız şeyi atın!” Ne olursa olsun, Allah'ın emrine nispetle onu küçümseyerek [böyle dedi]. {فألقوا} “Bunun üzerine attılar”, yani Mûsâ aleyhisselâm'ın sözünden kaynaklanarak ve hemen ardından attılar, {حبالهم وعصيهم} “iplerini ve değneklerini”, büyü için hazırladıkları [nesneleri], {وقالوا} “ve dediler”, yemin ederek:
12293. Metin
{بعزة فرعون} مؤكدين بأنواع التأكيد {إنا لنحن} أي خاصة لا نستثني {الغالبون*} قول واثق من نفسه مزمع على أن لا يدع باباً من السحر يعرفه إلا أتى به، فكل من حلف بغير الله كأن يقول: وحياة فلان، وحق رأسه - ونحو ذلك، فهو تابع لهذه الجاهليه.
{بعزة فرعون} “Firavun'un izzetine andolsun ki”, türlü pekiştirmelerle pekiştirerek, {إنا لنحن} “şüphesiz biz”, yani özellikle biz, hiçbir istisna olmaksızın, {الغالبون*} “mutlaka galip gelecek olanlarız!” Kendine güvenen ve bildiği hiçbir büyü kapısını ardına kadar kullanmaktan geri durmamaya kararlı bir kimsenin sözü [budur]. Dolayısıyla, Allah'tan başkasına yemin eden; örneğin 'falanın hayatı hakkı için', 'onun başı için' ve benzeri sözler söyleyen herkes bu Câhiliye adetine uymuş olur.
12294. Metin
ولما قدم إضمار اسم موسى ﵇ في الإلقاء الأول لأن الكلام كان معه، فلم يكن إلباس في أنه الفاعل. وكان الكلام هنا في السحرة، وختموا بذكر فرعون وعزته، صرح باسم موسى ﵊ لنفي اللبس فقال: {فألقى} أي فتسبب عن صنع السحرة وتعقبه أن ألقى {موسى} وقابل جماعة ما ألقوه بمفرد ما ألقى، لأنه أدل على المعجزة، فقالك {عصاه} أي التي جعلناها آية له، وتسبب عن إلقائه قوله: {فإذا هي تلقف} أي تبتلع في الحال بسرعة ونهمة {ما يأفكون*} أي يصرفونه عن وجهه وحقيقته التي هي الجمادية بحيلهم وتخييلهم إلى ظن أنه حيات تسعى {فألقي} أي عقب فعلها من غير تلبث {السحرة ساجدين*} أي فسجدوا بسرعة عظيمة حتى كأن ملقياً ألقاهم بغير اختيارهم من قوة إسراعهم، علماً منهم بأن هذا من عند الله، فأمسوا أتقياء بررة، بعد ما جاؤوا في صبح ذلك اليوم سحرة.
İlk atma hadisesinde Mûsâ aleyhisselâm'ın ismi zamir olarak zikredilmişti; çünkü hitap onunlaydı ve failin o olduğu hususunda bir kapalılık yoktu. Burada ise konuşma büyücüler hakkında idi ve sözlerini Firavun'u ve onun izzetini anarak bitirmişlerdi; bu sebeple karışıklığı gidermek için Mûsâ aleyhisselâm'ın ismini açıkça zikrederek şöyle buyurdu: {فألقى} “Bunun üzerine attı”, yani büyücülerin yaptığından kaynaklanarak ve hemen ardından attı, {موسى} “Mûsâ.” Onların attıkları toplu şeylerin karşısına onun attığı tek şeyi koydu; çünkü bu, mucizeye daha açık delalet eder. Şöyle buyurdu: {عصاه} “asâsını”, yani kendisi için bir mucize kıldığımız [asâyı]. Onun atmasının peşinden şu buyruk vuku buldu: {فإذا هي تلقف} “Bir de baktılar ki o, yutuyor”, yani derhal, büyük bir sürat ve açgözlülükle yutmaktadır, {ما يأفكون*} “onların uydurdukları şeyleri.” Yani hileleri ve yanılsamalarıyla cansız olma hakikatinden ve mahiyetinden saptırıp koşan yılanlar zannettirdikleri şeyleri [yutuyor]. {فألقي} “Bunun üzerine atıldı”, yani onun bu fiilinin hemen ardından, hiç duraksamadan [atıldılar], {السحرة ساجدين*} “büyücüler secdeye kapanarak.” Yani bunun Allah katından olduğunu bildiklerinden dolayı, süratlerinin şiddetinden ötürü sanki onları biri iradeleri dışında yere atmışçasına büyük bir hızla secdeye kapandılar. Böylece o günün sabahında büyücü olarak gelmişken, akşamında takvalı ve itaatkâr iyi kimseler oldular.
12295. Metin
ولما كان كأنه قيل: هذا فعلهم، فما كان قولهم؟ قيل:
Sanki 'Onların fiili bu idi, peki sözleri ne oldu?' denilmiş gibi şöyle buyruldu:
12296. Metin
{قالوا آمنا برب العالمين*} أي الذي دعا إليه موسى ﵇ أو ما تكلم؛ ثم خصوه كشفاً لتلبيس فرعون بما لا يحتمل غيره فقالوا بياناً: {رب} ولم يدع داع هنا إلى العدول عن الأصل، فقال عبارة عن كلامهم: {موسى وهارون*} أي اللذين أحسنا إلينا بالتنبيه عليه، والهداية إليه، وصدقهما بما أجرى على أيديهما.
{قالوا آمنا برب العالمين*} “Dediler ki: Âlemlerin Rabbine iman ettik”, yani Mûsâ aleyhisselâm'ın ilk konuştuğunda kendisine davet ettiği [Rabbe]. Sonra Firavun'un kafa karışıklığını başkasına ihtimal bırakmayacak şekilde bertaraf etmek için onu tahsis edip bir açıklama olarak şöyle dediler: {رب} “Rabbine”, burada asıldan sapmayı gerektirecek bir sebep olmadığından onların sözünü şöyle nakletti: {موسى وهارون*} “Mûsâ'nın ve Hârûn'un.” Yani O'na dikkat çekmek ve O'na hidayet etmekle bize iyilik eden, ellerinde zuhur ettirdiği şeylerle de kendilerini tasdik eden kimselerin [Rabbine].
12297. Metin
ولما خاف فرعون اتباع الناس لهم، لما يرون مما هالهم من أمرهم، وكان قد تقدم ما يعرف أن المنكر عليهم فرعون نفسه، قال تعالى مخبراً عنه: {قال} من غير ذكر الفاعل - أي فرعون - لعدم اللبس، ومقصود السورة غير مقتض للتصريح كما في الأعراف بل ملائم للإعراض عنه والإراحه منه، منكراً مبادراً موهماً لأنه إنما يعاقب على المبادرة بغير إذن، لا على نفس الفعل، وأنه ما غرضه إلا التثبت ليؤخر بهذا التخييل الناس عن المبادرة بالإيمان إلى وقت ما {آمنتم له} أي لموسى ﵇، أفرده بالضمير لأنه الأصل في هذه الرساله، وحقيقة الكلام: أوقعتم التصديق بما أخبر به عن الله لأجله إعظاماً له بذلك {قبل أن ءاذن لكم} أي في الإيمان؛ ثم علل فعلهم بما يقتضي أنه عن مكر وخداع، لا عن حسن اتباع، فقال: {إنه} أي
Firavun, insanların onları dehşete düşüren bu durumu gördüklerinde onlara tabi olmalarından korkunca —ve daha önce kendilerine itiraz edenin bizzat Firavun olduğunu bildiren husus geçmişti— Allah Teâlâ ondan haber vererek şöyle buyurdu: {قال} “[Firavun] dedi:”, kapalılık olmadığından faili —yani Firavun'u— anmaksızın [buyurdu]. Sûrenin maksadı da A'râf sûresinde olduğu gibi açıkça zikretmeyi gerektirmemekte, aksine ondan yüz çevirmeye ve ondan rahata ermeye uygun düşmektedir. İnkâr ederek, aceleyle ve sanki fiilin bizzat kendisine değil de izinsizce acele edilmesine ceza veriyormuş ve maksadı sadece meseleyi araştırmakmış gibi bir vehim vererek konuştu; böylece bu göz boyamayla insanları bir süre için hemen iman etmekten alıkoymak istedi: {آمنتم له} “Ona iman mı ettiniz?”, yani Mûsâ aleyhisselâm'a. Bu elçilikte asıl o olduğu için zamiri tekil getirdi. Sözün hakikati şudur: O'nu yüceltmek amacıyla Allah'tan haber verdiği şeyleri onun hatırına hemen tasdik mi ettiniz, {قبل أن ءاذن لكم} “ben size izin vermeden önce?” Yani iman etmeniz hususunda. Sonra onların bu fiilini, güzel bir tabi oluştan değil de bir tuzak ve aldatmacadan kaynaklandığını gerektiren bir gerekçeye bağlayarak şöyle dedi: {إنه} “Şüphesiz o”, yani
12298. Metin
موسى ﵇ {لكبيركم} .
Mûsâ aleyhisselâm, {لكبيركم} “elbette sizin büyüğünüzdür.”
12299. Metin
ولما كان هذا مشعراً بنسبته له إلى السحر، وأنه أعلم منهم به، فلذلك غلبهم، أوضحه بقوله: {الذي علمكم السحر} فتواعدتم معه على هذا الفعل، لتنزعوا الملك من أربابه، هذا وكل من سمعه يعلم كذبة قطعاً، فإن موسى ﵇ ما ربي إلا في بيته، واستمرّ حتى فر منهم إلى مدين، لا يعلم سحراً، ولا ألم بساحر، ولا سافر إلا إلى مدين، ثم لم يرجع إلا داعياً إلى الله، ولكن الكذب غالب على قطر مصر، وأهلها اسرع شيء سماعاً له وانقياداً به.
Bu [ifade], onu büyüye nispet ettiğini ve büyüyü onlardan daha iyi bildiğini, bu yüzden onlara üstün geldiğini hissettirince, bunu şu sözüyle açıkladı: {الذي علمكم السحر} “Size büyüyü öğreten [büyüğünüzdür].” Saltanatı sahiplerinden çekip almak için onunla bu iş üzerine sözleştiniz [demek istedi]. Oysa bunu duyan herkes onun kesinlikle yalan söylediğini bilir; zira Mûsâ aleyhisselâm ancak onun sarayında büyümüştü ve onlardan Medyen'e kaçıncaya kadar bu minval üzere devam etmişti; büyü bilmezdi, hiçbir büyücüye uğramamıştı ve Medyen'den başka bir yere de yolculuk etmemişti. Sonra da ancak Allah'a davetçi olarak geri dönmüştü. Fakat yalan Mısır diyarına hâkimdi ve halkı da onu dinlemeye ve peşinden gitmeye en yatkın kimselerdi.
12300. Metin
ولما أوقف السامعين بما خيلهم به من هذا الباطل المعلوم البطلان لكل ذي بصيرة، أكد المنع بالتهديد فقال: {فلسوف تعلمون*} أي ما أفعل بكم، أي فتسبب عما فعلتم أني أعاقبكم عقوبة محققة عظيمة، وأتى بأداة التنفيس خشية من أن لا يقدر عليهم فيعلم الجميع عجزه فيؤمنوا، مع ما فيها في الحقيقة على السحرة من التأكيد في الوعيد الذي لم يؤثر عندهم في جنب ما أشهدهم الله من الآية التي مكنتهم في مقام الخضوع؛ ثم فسر ما أبهم بقوله: {لأقطعن} بصيغة التفعيل لكثرة القطع والمقطوعين {أيديكم وأرجلكم} ثم بين كيفية تقطيعها فقال: {من خلاف} وزاد في التهويل فقال: {ولأُصلبنكم أجمعين*}
Her basiret sahibine göre bâtıl olduğu bilinen bu asılsız iddiayla dinleyenleri duraksatınca, bu engellemeyi tehditle pekiştirerek şöyle dedi: {فلسوف تعلمون*} “Pek yakında bileceksiniz!” Yani size ne yapacağımı [göreceksiniz]; yani yaptığınız bu işten ötürü sizi kesin ve büyük bir cezayla cezalandıracağım demektir. Onlara güç yetiremeyip herkesin onun acizliğini anlaması ve böylece iman etmesi endişesiyle erteleme edatını getirdi. Bununla birlikte bu edatta büyücüler için hakikatte, Allah'ın kendilerine gösterdiği ve onları boyun eğme makamına yerleştiren ayet karşısında onların nezdinde hiçbir tesiri olmayan şiddetli bir tehdit pekiştirmesi vardır. Sonra kapalı bıraktığı şeyi şu sözüyle açıkladı: {لأقطعن} “Mutlaka kestireceğim”, kesme fiilinin ve kesilen kimselerin çokluğu sebebiyle tef'îl babından [kullandı], {أيديكم وأرجلكم} “ellerinizi ve ayaklarınızı”, sonra kesiliş şeklini beyan ederek: {من خلاف} “çaprazlama olarak” dedi ve dehşeti artırarak şöyle buyurdu: {ولأُصلبنكم أجمعين*} “ve elbette hepinizi asacağım!”
12301. Metin
ثم استأنف تعالى حكاية جوابهم بقوله: {قالوا} .
Sonra Allah Teâlâ onların cevabını nakletmeye başlayarak şöyle buyurdu: {قالوا} “Dediler ki:”
12302. Metin
ولما كان قد تقدم هنا أنهم أثبتوا له عزة توجب مزيد الخوف منه، حسن قولهم: {لا ضير} أي لا ضرر أصلاً علينا تحصل به المكنة منا فيما هددتنا به، بل لنا في الصبر عليه إن وقع أعظم الجزاء من الله، ورد النفي الشامل في هذه السورة إيذاناً بأنه لم يقدر فرعون على عذابهم، تحقيقاً لما في أول القصة من الإشارة إلى ذلك ب {كلا} و {مستمعون} فإن الإمكان من تابعي موسى ﵇ يؤذيه ويضيق صدره، ولما يأتي من القصص من صريح العبارة في قوله {أنتما ومن اتبعكما الغالبون} . ثم عللوا ذلك بقولهم: {إنا} أي بفعلك ذلك فينا إن قدرك الله عليه {إلى ربنا} أي المحسن إلينا وحده {منقلبون*} أي ولا بد لنا من الموت، فلنكن على ما حكم به ربنا من الحالات، وإنما حكمك على هذا الجسد ساعة من نهار، ثم لا حكم على الروح إلا الله الذي هو جدير بأن يثيبنا على ذلك نعيم الأبد. وذلك معنى قولهم معللين ما قبله: {إنا نطمع أن يغفر} اي يستر ستراً بليغاً {لنا ربنا} الذي أحسن إلينا بالهداية {خطايانا} أي التي قدمناها على كثرتها؛ ثم عللوا طمعهم مع كثرة الخطايا بقولهم: {أن كنا} أي كوناً هو لنا كالجبلة {أول المؤمنين*} أي من أهل هذا المشهد، وعبروا بالطمع إشارة إلى أن جميع أسباب السعادة منه تعالى،
Burada daha önce, onun için kendisinden daha fazla korkmayı gerektiren bir izzet ikrar ettikleri geçtiğinden, onların şu sözü pek güzel düştü: {لا ضير} “Hiçbir zararı yok!” Yani bizi tehdit ettiğin şey hususunda bize hükmetmenle üzerimize gelecek hiçbir zarar yoktur; bilakis vuku bulursa buna sabretmemizde bize Allah katından en büyük mükâfat vardır. Bu sûredeki kapsamlı nefiy (olumsuzlama), Firavun'un onlara azap etmeye güç yetiremediğini bildirmek içindir; bu da kıssanın başındaki {كلا} “Hayır, asla!” ve {مستمعون} “dinleyicileriz” ifadelerindeki işareti gerçekleştirmektedir; zira Mûsâ aleyhisselâm'a tabi olanlara güç yetirilmesi onu üzer ve göğsünü daraltırdı. Ayrıca ileride gelecek kıssalarda {أنتما ومن اتبعكما الغالبون} “Siz ve size tabi olanlar galip geleceksiniz” buyruğundaki açık ifade de bunu teyit etmektedir. Sonra bunu şu sözleriyle gerekçelendirdiler: {إنا} “Şüphesiz biz”, yani şayet Allah sana buna imkân verirse, senin bize yapacağın bu muameleyle, {إلى ربنا} “yalnızca Rabbimize”, yani bize biricik ihsanda bulunana, {منقلبون*} “dönecek olanlarız.” Yani bizim için ölüm kaçınılmazdır; öyleyse Rabbimizin hükmettiği haller üzere olalım. Senin bu beden üzerindeki hükmün ancak günün bir saati kadardır; sonra ruh üzerinde ancak bize bunun karşılığında ebedî nimeti vermeye layık olan Allah'ın hükmü geçerlidir. Kendisinden öncekini gerekçelendiren şu sözlerinin anlamı da budur: {إنا نطمع أن يغفر} “Şüphesiz biz bağışlamasını umuyoruz”, yani son derece örtüp bağışlamasını, {لنا ربنا} “Rabbimizin bize”, bizi hidayetle nimetlendirenin, {خطايانا} “hatalarımızı”, yani çokluğuna rağmen daha önce işlediğimiz [hatalarımızı]. Sonra günahlarının çokluğuna rağmen bu ümitlerini şu sözleriyle gerekçelendirdiler: {أن كنا} “çünkü biz... olduk”, yani adeta yaratılışımızda varmışçasına bir oluşla, {أول المؤمنين*} “inananların ilkleri.” Yani bu topluluk içinden [ilk inananlar]. 'Umuyoruz' (tame') ifadesini kullanarak kurtuluş ve saadetin bütün sebeplerinin Allah Teâlâ'dan olduğuna işaret ettiler;
12303. Metin
فكأنه لا سبب منهم أصلاً.
sanki kendilerinden hiçbir sebep yokmuş gibidir.
12304. Metin
ولما قص سبحانه من حال الدعاء ما كفى في التسلية من قصد هذين النبيين بالأذى والتهكم بمن دعوا إليه، وجعلهما الأعليين، ولم يضرهما ضعفهما وقلتهما، ولا نفع عدوهما قوته وكثرته، شرع يسلي بما أوقعه في حال السير، فقال طاوياً ما بقي منه لأن هذا ذكّر به، عاطفاً على هذه القصة: {وأوحينا} أي بما لنا من العظمة حين أردنا فصل الأمر وإنجاز الموعود {إلى موسى أن أسر} أي سر ليلاً، حال اشتغال فرعون وجنوده بموت أبكارهم وتجهيزهم لهم {بعبادي} أي بني إسرائيل الذين كرمتهم مصاحباً لهم إلى ناحية بحر القلزم، غير مبال بفرعون ولا منزعج منه، وتزودوا اللحم والخبز الفطير للإسراع، وألطخوا أعتابكم بالدم، لأني أوصيت الملائكة الذين يقتلون الأبكار أن لا يدخلوا بيتاً على بابه دم؛ ثم علل أمر له بالسير في الليل بقوله: {إنكم متبعون*} أي لا تظن أنهم لكثرة ما رأوا من الآيات يكفون عن اتباعكم، فأسرع بالخروج لتبعدوا عنهم إلى الموضع الذي قدرت في الأزل أن يظهر فيه مجدي، والمراد توافيهم عند البحر،
Allah Teâlâ davetin durumundan, bu iki peygambere eziyet kastedenleri ve kendilerine davet edilen kimseyle alay edenleri teselli etmeye yetecek kadarını anlatıp onları en üstün kıldığında, zayıflıkları ve azlıkları kendilerine zarar vermediğinde ve düşmanlarının gücü ile çokluğu da onlara fayda sağlamadığında; yolculuk esnasında meydana getirdiği şeylerle teselli etmeye başladı. Bu kıssaya atıfta bulunarak, bundan geriye kalanı —bu zikredildiği için— dürerek şöyle buyurdu: {وأوحينا} “Ve vahyettik”, yani işi karara bağlamayı ve vaat edileni gerçekleştirmeyi dilediğimizde azametimizle [vahyettik], {إلى موسى أن أسر} “Mûsâ'ya: Geceleyin yola çıkar”, yani Firavun ve orduları ilk doğan çocuklarının ölümü ve onların techiziyle meşgul iken geceleyin yürü, {بعبادي} “kullarımı”, yani Firavun'a aldırmaksızın ve ondan ürkmeksizin, kendilerine refakat ederek Kızıldeniz tarafına doğru [götürdüğün] ikramda bulunduğum İsrâiloğullarını; acele etmek için yanınıza et ve mayasız ekmek azığı alın ve eşiklerinize kan sürün, zira ilk doğanları öldüren meleklere, kapısında kan bulunan hiçbir eve girmemelerini emrettim. Sonra geceleyin yürüme emrini şu sözüyle gerekçelendirdi: {إنكم متبعون*} “Şüphesiz siz takip edileceksiniz.” Yani gördükleri onca mucize sebebiyle onların sizi takip etmekten vazgeçeceklerini sanma; benim ezeli takdirimde şanımın yüceliğinin ortaya çıkacağını takdir ettiğim o mekâna doğru onlardan uzaklaşmak için çıkmakta acele et. Murad edilen, deniz kenarında buluşmalarıdır.
12305. Metin
ولم يكتم اتباعكم عن موسى ﵇ لعدم تأثره به لما تحقق عنده من الحفظ لما تقدم به الوعد الشريف بذلك التأكيد.
Mûsâ aleyhisselâm'a onların takibi gizli tutulmadı; çünkü bu pekiştirmeli şerefli vaat daha önce geçtiği için korunacağına dair inancı tamdı ve bundan etkilenmeyecekti.
12306. Metin
ولما كان التقدير: فأسرى بهم امتثالاً للأمر بعد نصف الليل، عطف عليه قوله: {فأرسل فرعون} أي لما أصبح وأعلم بهم {في المدائن حاشرين*} أي رجالاً يجمعون الجنود بقوة وسطوة وإن كرهوا، ويقولون تقوية لقلوبهم وتحريكاً لهممهم: {إن هؤلاء} إشارة بأداة القرب تحقيراً لهم إلى أنهم في القبضة وإن بعدوا، لما بهم من العجز، وبآل فرعون من القوة، فليسوا بحيث يخاف قوتهم ولا ممانعتهم {لشرذمة} أي طائفة وقطعة من الناس.
Takdirî mana: 'Gece yarısından sonra emre uyarak onları geceleyin yola çıkardı' şeklinde olunca, şu buyruk buna atfedildi: {فأرسل فرعون} “Bunun üzerine Firavun gönderdi”, yani sabah olup onlardan haberdar olunca, {في المدائن حاشرين*} “şehirlere toplayıcılar”, yani istemeseler bile askerleri güç ve zorbalıkla toplayacak adamlar [gönderdi]. Onların kalplerini kuvvetlendirmek ve azimlerini harekete geçirmek için şöyle diyorlardı: {إن هؤلاء} “Şüphesiz bunlar”, onlardaki acziyet ve Firavun hanedanındaki güç sebebiyle ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar avuçlarının içinde olduklarını aşağılamak kastıyla yakınlık edatıyla işaret ederek, güçlerinden veya direnmelerinden korkulacak durumda olmadıklarını belirterek [şöyle dediler]: {لشرذمة} “bir bölüktür”, yani insanlardan küçük bir topluluk ve parçadır.
12307. Metin
ولما كانت قلتهم إنما هي بالنسبة إلى كثرة آل فرعون وقوتهم وما لهم عليهم من هيبة الاستعباد، وكان التعبير بالشرذمة موهماً لأنهم في غاية القلة، أزال هذا الوهم بالتعبير بالجمع دون المفرد ليفيد أنه خبر بعد خبر، لا صفة، وأن التعبير بالشرذمة إنما هو للإشارة إلى تفرق القلوب، والجمع ولا سيما ما للسلامة مع كونه أيضاً للقلة أدل على أنهم أوزاع، وفيه أيضاً إشارة إلى أنهم مع ضعفهم بقلة العدد آيسون من إسعاف بمدد. وليس لهم أهبة لقتال لعدم العدة
Onların azlığı, ancak Firavun hanedanının çokluğuna, gücüne ve köleleştirmenin getirdiği heybetine nispetle idi; 'şirzime' tabiri ise onların son derece az oldukları vehmini uyandırıyordu. İşte bu vehmi, sıfat değil haberden sonra haber ifade etmesi ve 'şirzime' tabirinin kalplerin dağınıklığına işaret etmesi için tekil yerine çoğul kullanarak giderdi. Çoğul —özellikle sâlim çoğul— azlık için olmakla birlikte, onların dağınık fırkalar olduğuna daha çok delalet eder. Ayrıca bunda, sayıca azlık sebebiyle zayıf olmalarının yanı sıra bir yardım gelmesinden de ümitsiz olduklarına bir işaret vardır. Hazırlıkları bulunmadığı için savaş hazırlıkları da yoktur;
12308. Metin
لأنهم لم يكونوا قط في عداد من يقاتل كما تقول لمن تزدريه: هو أقل من أن يفعل كذا، فقال: {قليلون*} أي بالنسبة إلى ما لنا من الجنود التي لا تحصى وإن كانوا في أنفسهم كثيرين، فلا كثرة لهم تمنعكم أيها المحشورون من اتباعهم؛ قال البغوي عن ابن مسعود ﵄: كانوا ستمائة ألف وتسعين ألفاً، ولا يحصى عدد أصحاب فرعون - انتهى.
çünkü onlar hiçbir zaman savaşabilecek kimseler arasında sayılmamışlardı; nitekim küçümsediğin bir kimseye: 'O, şunu yapmaktan çok daha acizdir' dersin. Şöyle buyurdu: {قليلون*} “az [bir topluluktur].” Yani kendileri aslında çok olsalar bile, bizim sayılamayacak kadar çok olan ordularımıza nispetle [azdırlar]; dolayısıyla ey toplananlar, onların çokluğu sizi takip etmekten alıkoymasın! el-Begavî, İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan nakleder: Onlar altı yüz doksan bin kişi idiler; Firavun'un adamlarının sayısı ise sayılamazdı —nakil bitti—.
12309. Metin
وكل هذا بيان لأن فرعون مع تناهي عظمته لم يقدر على أثرٍ ما في موسى ﵇ ولا من اتبعه تحقيقاً لما تقدم من الوعد به أول القصة.
Bütün bunlar, kıssanın başında buna dair geçen vaadin bir tecellisi olarak, Firavun'un son derece büyük azametine rağmen Mûsâ aleyhisselâm'a ve ona uyanlara zerre kadar zarar vermeye güç yetiremediğinin beyanıdır.
12310. Metin
ولما ذكر ما يمنع الخوف من اتباعهم، ذكر ما يوجب الحث عليه ويحذر من التقاعس عنه فقال: {وإنهم لنا} ونحن على ما نحن عليه من الكثرة والعظمة {لغائظون*} أي بما فجعونا به من أنفسهم وما استعاروه من الزينة من أواني الذهب والفضة وفاخر الكسوة، فلا رحمة في قلوبكم تحميهم.
Onları takipten korkmayı engelleyecek hususu zikredince, takibe teşvik eden ve geri durmaktan sakındıran sebebi zikrederek şöyle dedi: {وإنهم لنا} “Ve şüphesiz onlar bize”, biz bu kadar çokluk ve azamet içinde iken, {لغائظون*} “kesinlikle öfke vermektedirler.” Yani kendilerini [bizden çekip kurtarmakla] bize yaşattıkları acı ve ödünç aldıkları altın ve gümüş kaplar ile gösterişli elbiseler sebebiyle [bizi öfkelendirmektedirler]; dolayısıyla kalplerinizde onları koruyacak bir merhamet olmasın!
12311. Metin
ولما كان مدار مادة «شرذم» على التقطع. فكان في التعبير بها إشارة إلى أنهم مع القلة متفرقون ليسوا على قلب واحد، وذكر أن
«Şerzeme» (ş-r-z-m) kökünün anlamı parçalanmaya dayandığından, bu tabirin kullanılmasında onların azlıkla birlikte tek bir kalp üzere olmayıp darmadağınık olduklarına işaret vardır. Ve
12312. Metin
في اتباعهم شفاء الغلل، أتبعه ما ينفي عن المتقاعد العلل، فقال: {وإنا لجميع} أي أنا وأنتم جماعة واحدة مجتمعون بإياله الملك على قلب واحد.
onların takip edilmesinde öfkenin şifası olduğunu zikredince, geri duranların mazeretlerini ortadan kaldıran şu sözü ekledi: {وإنا لجميع} “Ve şüphesiz biz hep birlikte”, yani ben ve siz, krallığın idaresiyle tek bir kalp üzere birleşmiş tek bir topluluğuz.
12313. Metin
ولما أشار بهذا الخبر إلى ضد ما عليه بنو إسرائيل مع قلتهم مما هو سبب للجرأة عليهم، أخبر بخبر ثان يزيد الجرأة عليهم، وفي مضادة لما أشير إليه ب «قليلون» من الاستضعاف فقال: {حاذرون*} أي ونحن - مع إجماع قلوبنا - من شأننا وطبعنا الحذر، فنحن لا نزال على أهبة القتال، ومقارعة الأبطال، لا عائق لنا عنه بسفر ولا بغيره، أما من جهتي فبإفاضة الأموال عليكم، وإدرار الأرزاق فيكم، ووضع الأشياء في مواضعها في الأرض والرجال، وأما من جهتكم فباستعمال الأمانة من طاعة الملك في وضع كل ما يعطيكم في مواضعه من إعداد السلاح والمراكب والزاد، وجميع ما يحتاج إليه المحارب، مع ما لكم من العزة والقوة وشماخة الأنوف وعظم النفوس مع الجرأة والإقدام والثبات في وقف الحقائق، المحفوظ بالعقل المحوط بالجزم المانع من اجتراء الأخصام عليكم، ومكرهم لديكم، فإنه يحكى أنه كان يتصرف في خراج مصر بأن يجزئه أربعة أجزاء: أحدها لوزرائه وكتابه وجنده،
Bu haberle, azlıklarıyla beraber İsrâiloğullarının üzerinde bulunduğu ve kendilerine karşı cüret göstermeye sebep olan durumun zıddına işaret edince; onlara karşı cesareti daha da artıracak ve 'azlar' sözüyle ima edilen zayıflığa zıt olan ikinci bir haber vererek şöyle dedi: {حاذرون*} “tedbirli kimseleriz.” Yani biz —kalplerimizin birliğiyle beraber— doğamız ve karakterimiz gereği uyanık ve tedbirliyiz; savaş hazırlığından ve erlerle vuruşmaktan asla geri durmayız, ne yolculuk ne de başka bir şey bize engel olamaz. Benim açımdan bu, üzerinize mallar akıtmak, rızıklarınızı bollaştırmak, arazide ve adamlarda her şeyi yerli yerine koymakladır; sizin açınızdan ise, krala itaatteki emaneti gözeterek, onun size verdiği her şeyi silah, binek, azık ve bir savaşçının ihtiyaç duyduğu her şeyi yerli yerine hazırlamakladır. Bununla birlikte izzetiniz, gücünüz, gururunuz ve yüce nefisleriniz; hasımların size cüret etmesini ve katınızda hile yapmasını engelleyen, kesin kararlılıkla kuşatılmış akılla korunan cesaret, atılganlık ve hakikat anlarındaki sebatınız da vardır. Nitekim rivayet edildiğine göre o, Mısır'ın haracını dört kısma ayırarak idare ederdi: Bir kısmı vezirlerine, kâtiplerine ve ordusuna; ikincisi
12314. Metin
والثاني لحفر الأنهار وعمل الجسور، والثالث له ولولده، والرابع يفرق من مدن الكور، فإن لحقهم ظمأ أو استبحار أو فساد علة أو موت عوامل قوّاهم به؛ وري أنه قصده قوم فقالوا: نحتاج إلى أن نحفر خليجاً لنعمر ضياعنا، فإذن في ذلك واستعمل عليهم عاملاً فاستكثر ما حمل من خراج تلك الناحية إلى بيت المال، فسأل عن مبلغ ما أنفقوه على خليجهم، فإذا هو مائة ألف دينار، فأمر بحملها إليهم فامتنعوا من قبولها، فقال: اطرحوها عليهم، فإن الملك إذا استغن بمال رعيته افتقر وافتقروا، وأن الرعية إذا استغنت بمال ملكهم استغنى واستغنوا.
nehirler kazmaya ve köprüler yapmaya; üçüncüsü kendisi ve çocuğu için; dördüncüsü ise eyaletlerin şehirlerine dağıtılırdı. Şayet onlara bir kuraklık, su basması, bir afet veya iş hayvanlarının ölümü isabet ederse bununla onları güçlendirirdi. Rivayet edildiğine göre bir topluluk ona gelip: 'Arazilerimizi imar etmek için bir kanal kazmaya ihtiyacımız var' dediler. O da buna izin verip başlarına bir memur tayin etti. Memur, o bölgeden beytülmale getirilen haracı çok buldu. Bunun üzerine Firavun kanala ne kadar harcadıklarını sordu; yüz bin dinar olduğu ortaya çıktı. Bunun onlara geri verilmesini emretti, fakat onlar bunu almaktan kaçındılar. Bunun üzerine o: 'Bunu onların üzerine saçın; çünkü hükümdar tebaasının malıyla zenginleşirse hem kendisi hem de tebaası fakirleşir; tebaa ise hükümdarlarının malıyla zenginleşirse hem hükümdar hem de tebaa zenginleşir' dedi.
12315. Metin
ولما كان التقدير: فأطاعوا أمره، ونفوا على كل صعب وذلول، عطف عليه قوله معلماً بما آل إليه أمرهم: {فأخرجناهم} أي بما لنا من القدرة، إخراجاً حثيثاً مما لا يسمح أحد بالخروج منه {من جنات} أي بساتين يحق لها أن تذكر {وعيون*} لا يحتاج معها إلى نيل ولا مطر {وكنوز} من الأموال تعرف بمقدار ما هم فيه من النعم الفاضلة عنهم، مع ما هم فيه من تمام الاستعداد لمثل هذا المراد {ومقام} من المنازل {كريم*} أي على صفة ترضي الرائي له لأنه على النهاية من الحسن لا يقال فيه: ليته كان كذا، أو كان كذا.
Takdirî mana: 'Onun emrine itaat ettiler ve her türlü zorluğa ve kolaylığa atıldılar' şeklinde olunca, onların durumunun neye vardığını bildirmek üzere şu buyruk buna atfedildi: {فأخرجناهم} “Böylece biz onları çıkardık”, yani kudretimizle, hiç kimsenin çıkmaya razı olamayacağı o yerlerden hızlı bir çıkarışla çıkardık; {من جنات} “bahçelerden”, yani anılmaya layık bostanlardan, {وعيون*} “ve pınarlardan”, kendileri varken ne Nil'e ne de yağmura ihtiyaç duyulan [pınarlardan], {وكنوز} “ve hazinelerden”, böyle bir hedef için tam bir hazırlık içinde olmalarının yanı sıra kendilerinden arta kalan üstün nimetlerin miktarıyla bilinen mallardan, {ومقام} “ve makamdan”, konak yerlerinden, {كريم*} “şerefli.” Yani güzelliğin zirvesinde olduğu için gören kimseyi hoşnut edecek nitelikte olan ve hakkında: 'Keşke şöyle veya böyle olsaydı' denilmeyen [makamlardan çıkardık].
12316. Metin
ولما كان الخروج عن مثل هذا مما يستنكر، أشار إلى عظمة القدرة
Böylesi [nimetlerden] çıkmak akılların almayacağı bir şey olduğundan, kudretin azametine
12317. Metin
عليه بقوله: {كذلك} أي مثل ذلك الإخراج العجيب الذي أراده فرعون من قومه في السرعة والكمال الهيبة أخرجناهم نحن بأن يسرنا له ولهم ذلك، ووفرنا لهم الأسباب، لما اقتضته حكمتنا، أو مثل ذلك الخروج الذي قصصناه عليك أخرجناهم، أي كان الواقع من خروجهم مطابقاً لما عبرنا به عنه، أو الأمر الذي قصصناه كله كما قلنا وأولها أقعدها وأحسنها وأجودها {وأورثناها} أي تلك النعم السرية بمجرد خروجهم بالقوة وبإهلاكهم بالفعل {بني إسرائيل*} أي جعلناهم بحيث يرثونها لأنا لم نبق لهم مانعاً يمنعهم منها بعد أن كانوا مستبعدين تحت أيدي أربابها، وأما إرثهم لها بالفعل ففيه نظر لقوله في الدخان {قوماً آخرين} .
şu sözüyle işaret etti: {كذلك} “İşte böylece”, yani Firavun'un hız ve tam bir heybet içinde kavminden istediği o hayret verici çıkarış gibi, hikmetimizin gerektirdiği şey sebebiyle ona ve onlara bunu kolaylaştırıp sebepleri bol kılarak biz onları çıkardık; yahut sana anlattığımız o çıkış gibi onları çıkardık, yani onların çıkışında vuku bulan şey onu ifade ettiğimiz şekle mutabıktı; yahut anlattığımız işin tamamı dediğimiz gibiydi ki bunlardan ilki en sağlamı, en güzeli ve en üstünüdür. {وأورثناها} “Ve onları miras bıraktık”, yani o değerli nimetleri, sırf onların çıkışıyla kuvve halinde (potansiyel olarak) ve helak edilmeleriyle fiilen [miras bıraktık], {بني إسرائيل*} “İsrâiloğullarına.” Yani sahiplerinin elleri altında köleleştirilmişken, kendilerini o nimetlerden alıkoyacak hiçbir engel bırakmadığımız için onları o nimetlere varis kıldık. Onların bunlara fiilen varis olmaları meselesinde ise Duhân sûresindeki {قوماً آخرين} “başka bir kavme” buyruğundan dolayı ihtilaf vardır.
12318. Metin
ولما وصف الإخراج، وصف أثره فقال مرتباً عليه بالفعل وعلى الإيراث بالقوة: {فأتبعوهم} أي جعلوا أنفسهم تابعة لهم {مشرقين*} أي داخلين في وقت شروق الشمس، أي طلوعها من صبيحة الليلة التي سار في نصفها بنو إسرائيل، ولولا تقدير العزيز العليم بخرق ذلك للعادة لم يكن على حكم العادة في أقل من عشرة أيام، فإنه أمر يعجز الملوك مثله، فيا له من حشر ما أسرعه! وجهاز ما أوسعه! واستمروا
Çıkarışı vasfettikten sonra onun eserini vasfetti ve fiilen çıkarılışa ve kuvve halindeki miras bırakılışa bağlayarak şöyle buyurdu: {فأتبعوهم} “Bunun üzerine onları takip ettiler”, yani kendilerini onların peşine taktılar, {مشرقين*} “güneş doğarken.” Yani İsrâiloğullarının gece yarısında yola çıktığı gecenin sabahında güneşin doğuş vaktine girdiklerinde [takip ettiler]. Mutlak galip ve her şeyi bilen [Allah]'ın bu adeti bozan takdiri olmasaydı, adet üzere bu iş on günden daha az bir zamanda gerçekleşemezdi; çünkü kralların bile benzerinden aciz kaldığı bir iştir bu. Ne kadar hızlı bir toplanma! Ne kadar geniş bir hazırlık! Ve devam ettiler,
12319. Metin
إلى أن لحقوهم عند بحر القلزم كما تقدم في الأعراف شرح ذلك عن التوراة، وتقدم سر تسييرهم في تلك الطريق {فلما تراءى الجمعان} أي صارا بحيث يرى كل منهما الآخر {قال أصحاب موسى} ضعفاً وعجزاً استصحاباً لما كانوا فيه عندهم من الذل، ولأنهم أقل منهم بكثير بحيث يقال: إن طليعة آل فرعون كانت على عدد بني إسرائيل، وذلك محق لتقليل فرعون لهم، وكأنه عبر عنهم ب «أصحاب» دون «بني إسرائيل» لأنه كان قد آمن كثير من غيرهم: {إنا لمدركون*} أي لأنهم قد وصلوا ولا طريق لنا وقد صرنا بين سدين من حديد وماء، العدو وراءنا والماء أمامنا {قال} أي موسى ﵊ وثوقاً بوعد الله، ناطقاً بمثل ما كلمه به ربه في أول القصة من قوله: {كلا} أي لا يدركونكم أصلاً؛ ثم علل ذلك تسكيناً لهم بقوله: {إن معي ربي} فكأنهم قالوا: وماذا عساه يفعل وقد وصلوا؟ قال: {سيهدين*} أي بوعد مؤكد عن قرب، إلى ما أفعل مما فيه خلاصكم، وتقدم في براءة سر تقديم المعية وخصوصها والتعبير باسم الرب {فأوحينا} أي فتسبب عن كلامه الدال على المراقبة أنا أوحينا؛ ونوه باسمه الكريم جزاء له على ثقته به سبحانه
A'râf sûresinde Tevrat'tan bunun açıklaması geçtiği ve onları bu yoldan yürütmenin sırrı anlatıldığı üzere, Kızıldeniz kenarında onlara yetiştiler. {فلما تراءى الجمعان} “İki topluluk birbirini görünce”, yani her biri diğerini görecek duruma gelince, {قال أصحاب موسى} “Mûsâ'nın adamları dediler ki:”, onların yanında içinde bulundukları zilleti sürdürerek ve onlardan kat kat az oldukları için —öyle ki Firavun ordusunun öncü birliğinin İsrâiloğullarının sayısına denk olduğu söylenir ki bu Firavun'un onları az görmesini haklı çıkarır; 'İsrâiloğulları' yerine 'ashâb (arkadaşlar)' diye tabir etti, çünkü onların dışından pek çok kimse de iman etmişti— zayıflık ve acziyetten ötürü: {إنا لمدركون*} “Gerçekten biz yakalandık!” Yani onlar eriştiler, bizim ise gidecek yolumuz kalmadı; demirden ve sudan iki sed arasında kaldık: Düşman arkamızda, su önümüzde! {قال} “[Mûsâ] dedi:” aleyhisselâm, Allah'ın vaadine güvenerek ve kıssanın başında Rabbinin kendisine söylediği şu sözün mislini telaffuz ederek: {كلا} “Hayır, asla!” Yani asla size yetişemezler. Sonra onları teskin etmek için bunu şu sözüyle gerekçelendirdi: {إن معي ربي} “Şüphesiz Rabbim benimle beraberdir”, sanki onlar: 'Peki onlar erişmişken ne yapabilir ki?' dediler de o: {سيهدين*} “bana yol gösterecektir.” dedi; yani pek yakında kesin bir vaat ile, kurtuluşunuzun içinde bulunduğu yapacağım şeye beni iletecektir. Beraberliğin ve onun hususiliğinin öne alınması ile 'Rab' isminin kullanılmasının sırrı Tevbe sûresinde geçmişti. {فأوحينا} “Bunun üzerine vahyettik”, yani murakabeye delalet eden bu sözünden kaynaklanarak vahyettik; Allah Teâlâ'ya olan güveninin bir mükâfatı olarak onun yüce ismini zikretti ve
12320. Metin
فقال: {إلى موسى} وفسر الوحي الذي فيه معنى القول بقوله: {أن اضرب بعصاك البحر} أي الذي أمامكم، وهو بحر القلزم الذي يتوصل أهل مصر منه إلى الطور وإلى مكة المشرفة وما والاها {فانفلق} أي فضربه فانشق بسبب ضربه لما ضربه امتثالاً لأمر الله وصار اثني عشر فرقاً على عدد أسباطهم {فكان كل فرق} أي جزء وقسم عظيم منه {كالطود} أي الجبل في إشرافه وطوله وصلابته بعدم السيلان {العظيم*} المتطاول في السماء الثابت لا يتزلزل، لأن الماء كان منبسطاً في أرض البحر، فلما انفرق وانكشفت فيه الطرق انضم بعضه إلى بعض فاستطال وارتفع في السماء.
şöyle buyurdu: {إلى موسى} “Mûsâ'ya”, ve söz anlamı taşıyan vahyi şu buyruğuyla açıkladı: {أن اضرب بعصاك البحر} “Asânla denize vur!” Yani önünüzdeki denize; bu, Mısır halkının oradan Tûr'a, Mekke-i Mükerreme'ye ve civarına ulaştığı Kızıldeniz'dir. {فانفلق} “Bunun üzerine derhal yarıldı”, yani Allah'ın emrine uyarak vurduğunda, vurması sebebiyle deniz yarıldı ve kabilelerinin sayısınca on iki parçaya ayrıldı. {فكان كل فرق} “Böylece her parça oldu”, yani ondan ayrılan her bir büyük kısım ve bölük, {كالطود} “dağ gibi”, yani akmayarak heybeti, yüksekliği ve katılığında bir dağ gibi oldu, {العظيم*} “büyük.” Göğe doğru yükselen, sarsılmayan sabit [bir dağ gibi oldu]; çünkü su deniz tabanında yayılmış halde idi, yarılıp yollar açılınca birbiri üzerine yığıldı, uzadı ve göğe doğru yükseldi.
12321. Metin
ولما كان التقدير: فأدخلنا كل شعب منهم في طريق من تلك الطرق، عطف عليه: {وأزلفنا} أي قربنا بعظمتنا من قوم موسى ﵇؛ قال البغوي. قال أبو عبيدة: جمعنا، ومنه ليلة المزدلفة، أي ليلة الجمع.
Takdirî mana: 'Onlardan her bir fırkayı o yollardan birine soktuk' şeklinde olunca, şu buyruk buna atfedildi: {وأزلفنا} “Ve yaklaştırdık”, yani azametimizle Mûsâ aleyhisselâm'ın kavmine yaklaştırdık; el-Begavî der ki: Ebû Ubeyde: 'Topladık' demiştir; nitekim Müzdelife gecesi de toplanma gecesi demektir.
12322. Metin
ولما كان هذا الجمع في غاية العظمة وعلو الرتبة، أشار إلى ذلك بأداة البعد فقال: {ثم} أي هنالك، فإنها ظرف مكان للبعيد {الآخرين*} أي فرعون وجنوده {وأنجينا موسى ومن معه} وهم الذين اتبعوه من قومه وغيرهم {أجمعين*} أي لم نقدر على أحد
Bu toplama işi son derece azametli ve mertebesi yüce olduğundan, uzaklık edatıyla buna işaret ederek şöyle buyurdu: {ثم} “Oraya”, yani orada; zira bu edat uzak için mekân zarfıdır, {الآخرين*} “ötekileri [de].” Yani Firavun'u ve ordularını. {وأنجينا موسى ومن معه} “Mûsâ'yı ve beraberindekileri kurtardık”, ki onlar kavminden ve başkalarından kendisine uyanlardır, {أجمعين*} “hepsini.” Yani onlardan hiçbirine
12323. Metin
منهم الهلاك.
helaki takdir etmedik.
12324. Metin
ولما كان الإغراق بما به الإنجاء - مع كونه أمراً هائلاً - عجيباً وبعيداً عبر بأداة البعد فقال: {ثم أغرقنا} أي إغراقاً هو على حسب عظمتنا {الآخرين*} أي فرعون وقومه اجمعين، لم يفلت منهم أحد.
Kurtuluşa vesile olan şey ile boğulmanın gerçekleşmesi —korkunç bir iş olmakla beraber— hayret verici ve akıldan uzak bir şey olduğundan uzaklık edatıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {ثم أغرقنا} “Sonra boğduk”, yani azametimize yakışır bir boğuşla boğduk, {الآخرين*} “ötekileri.” Yani Firavun'u ve kavminin tamamını; onlardan hiçbiri kurtulamadı.
12325. Metin
ولما قام عذر موسى ﵇ فيما استدفعه أول القصة من كيد فرعون بما ثبت له من العظمة والمكنة في كثرة الجند وعظيم الطاعة منهم له في سرعة الاجتماع الدالة على مكنتهم في أنفسهم، وعظمته في قلوبهم، رغبة ورهبة، وظهر مجد الله في تحقيق ما وعد به سبحانه من الحراسة، وزاد ما أقر به العيون، وشرح به الصدرو، وكان ذلك أمراً يهز القوى سماعه، ويروع الأسماع تصوره وذكره، قال منبهاً على ذلك: {إن في ذلك} أي الأمر العظيم العالي الرتبة من قصة موسى وفرعون وما فيها من العظات {لآية} أي علامة عظيمة على ما قال الرسول موجبة للإيمان به من أن الصانع واحد فاعل بالاختبار، قادر على كل شيء، وأنه رسوله حقاً {وما كان أكثرهم} أي الذين شاهدوها والذي وعظوا بسماعها {مؤمنين} لله أي متصفين بالإيمان الثابت، أما القبط فما آمن منهم إلا السحرة ومؤمن آل فرعون وامرأة فرعون
Kıssanın başında Mûsâ aleyhisselâm'ın savuşturmak istediği Firavun'un tuzağı hususunda; Firavun'un ordusunun çokluğu, kendi içlerindeki iktidarlarına ve kalplerinde ona duydukları korku ve ümitten kaynaklanan azametine delalet eden hızlıca toplanmalarındaki büyük itaatleriyle sabit olan güç ve kudreti sebebiyle Mûsâ'nın mazereti sabit olup; Allah'ın koruma vaadini gerçekleştirmesindeki yüceliği ortaya çıkınca, gözleri aydın kılan ve gönülleri ferahlatan şeyler ziyadeleşince ve bu hadise işitilmesi kuvvetleri sarsan, tasavvur ve zikredilmesi kulakları dehşete düşüren bir iş olunca, buna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {إن في ذلك} “Şüphesiz bunda”, yani Mûsâ ve Firavun kıssasındaki ve içindeki ibretlerdeki bu büyük ve mertebesi yüce işte, {لآية} “elbette bir ibret vardır”, yani elçinin söylediği şeye, Yaratıcının tek olduğuna, dileyerek iş yaptığına, her şeye kadir olduğuna ve onun gerçekten O'nun elçisi olduğuna dair imanı gerektiren büyük bir alamet vardır; {وما كان أكثرهم} “onların çoğu ise değildi”, yani onu bizzat görenlerin ve işiterek kendilerine öğüt verilenlerin [çoğu], {مؤمنين} “inananlar [değildi].” Allah'a karşı sebatkâr bir imanla muttasıf değillerdi. Kıptîlere gelince; onlardan büyücüler, Firavun ailesinin mümini ve Firavun'un karısı
12326. Metin
والمرأة التي دلتهم على عظام يوسف ﵇ على ما يقال، وأما بنو إسرائيل فكان كثير منهم مزلزلاً يتعنت كل قليل، ويقول ويفعل ما هو كفر، حتى تداركهم الله تعالى على يدي موسى ﵇ ومن بعده، وأول ما كان من ذلك سؤالهم إثر مجاوزة البحر أن يجعل لهم إلهاً الأصنام التي مروا عليها، وأما غيرهم ممن تأخر عنهم فحالهم معروف، وأمرهم مشاهد مكشوف {وإن ربك} أي المحسن إليك بإعلاء أمرك، واستنقاذ الناس من ظلام الجهل على يدك {لهو العزيز} أي القادر على الانتقام من كل فاجر {الرحيم*} أي الفاعل فعل البليغ الرحمة، فهو يمهل ويدر النعم، ويحوط من النقم، ولا يمهل، بل يرسل رسلاً، وينزل معهم ما بين به ما يرضيه وما يسخطه، فلا يهلك إلا بعد الإعذار، فلا تستوحش ممن لم يؤمن، ولا يهمنك ذلك.
ve söylendiğine göre Yûsuf aleyhisselâm'ın kemiklerini onlara gösteren kadından başkası iman etmedi. İsrâiloğullarına gelince; onların çoğu sarsıntı içindeydi, zırt pırt zorluk çıkarıyor, küfür olan sözler söylüyor ve işler yapıyorlardı; nihayet Allah Teâlâ Mûsâ aleyhisselâm'ın ve ondan sonrakilerin eliyle onları toparladı. Bunun ilk örneği, denizi geçer geçmez uğradıkları putlar gibi kendilerine bir ilah yapmasını istemeleriydi. Onlardan sonra gelen diğer kimselere gelince, durumları malumdur ve halleri gözler önünde açıktır. {وإن ربك} “Ve şüphesiz senin Rabbin”, yani senin şanını yücelterek ve insanları cehalet karanlığından senin elinle kurtararak sana ihsanda bulunan [Rabbin], {لهو العزيز} “elbette O, mutlak galip olandır”, yani her günahkârdan intikam almaya kadir olandır, {الرحيم*} “çok merhametlidir.” Yani son derece merhametli olanın fiilini işleyendir; dolayısıyla O mühlet verir, nimetleri bollaştırır, azaplardan korur; hemen helak etmez, bilakis peygamberler gönderir ve kendisini neyin razı edip neyin öfkelendireceğini açıklayan şeyleri onlarla birlikte indirir; mazeretleri ortadan kaldırmadan helak etmez. Öyleyse iman etmeyenlerden ötürü yalnızlık ve keder hissetme ve bunu dert etme!
12327. Metin
ولما أتم سبحانه ما أراد من قصة موسى ﵇، أتبعه دلالة على رحيميته قصة إبراهيم ﵇ لما تقدم أنه شاركه فيه مما يسلي عما وقع ذكره عنهم من التعنتات في الفرقان، ولما اختص به من مقارعة أبيه وقومه في الأوثان، وهو أعظم آباء العرب، ليكون ذلك حاملاً لهم
Allah Sübhânehu Mûsâ aleyhisselâm'ın kıssasından dilediği kısmı tamamlayınca, rahmetinin bir göstergesi olarak onun ardından İbrâhim aleyhisselâm'ın kıssasını getirdi. Zira daha önce geçtiği üzere Furkan'da (Kur'an'da) onların çıkardığı zorluklar hususunda [Resûlullah'ı] teselli edecek ortak noktaları vardı ve ayrıca putlar konusunda babası ve kavmiyle mücadele etmesi yönüyle İbrâhim'in özel bir konumu bulunmaktaydı. Üstelik o, Arapların en büyük atasıydı; dolayısıyla bu kıssa onların,
12328. Metin
على تقليده في التوحيد إن كانوا لا ينفكون عن التقليد، وزاجراً عن استعظام تسفيه آبائهم في عبادتها، وتعبيره سبحانه للسياق قبل وبعد، وتعبيره بقوله: {واتل} أي اقرأ قراءة متتابعة - مرجح للتقدير الأول في {وإذ} من جعله «اذكر» وتغييره في التعبير بها لسياق ما تقدم وما تأخر لتنبيه العرب على اتباعه لما لهم به من الخصوصية {عليهم} أي على هؤلاء المغترين بالأوثان، المنكرين لرسالة البشر {نبأ إبراهيم*} أي خبره العظيم في مثل ذلك {إذ} أي حين {قال لأبيه وقومه} منبهاً لهم على ضلالهم، لا مستعلماً لأنه كان عالماً بحقيقة حالهم: {ما} أي أي شيء، وصور لهم حالهم تنبيهاً لهم على قباحتها فعبر بالمضارع فقال: {تعبدون*} أي تواظبون على عبادته {قالوا} مبتهجين بسؤاله، مظهرين الافتخار في جوابهم بإطالة الكلام: {نعبد أصناماً فنظل} أي فيتسبب عن عبادتنا لها أنا نوفي حق العبادة بأن ندوم {لها عاكفين*} أي مطيفين بها على سبيل الموظبة متراكمين بعضنا خلف بعض حابسين أنفسنا تعظيماً
eğer taklitten vazgeçemiyorlarsa tevhid konusunda onu taklit etmelerini sağlayacak ve putlara tapma hususunda atalarının akılsızlığını büyütüp kabul etmekten onları menedecektir. Sübhânehu'nun öncesi ve sonrasındaki bağlama uygun ifadesi ve {واتل} “Ve oku”, yani ardı ardına tilavet et buyruğu; {وإذ} lafzındaki ilk takdiri, yani onun "hatırla" anlamına geldiğini tercih ettirmektedir. Öncesi ve sonrasındaki bağlam dolayısıyla bu ifade tarzını değiştirmesi, Arapların İbrâhim ile olan özel bağları sebebiyle ona tabi olmaları gerektiğine dikkat çekmek içindir. {عليهم} “onlara”, yani putlarla aldanmış, insan olan bir elçiyi inkâr eden kimselere, {نبأ إبراهيم*} “İbrâhim'in o mühim haberini [oku].” Yani buna benzer konulardaki o büyük haberini. {إذ} “Hani o vakit”, {قال لأبيه وقومه} “babasına ve kavmine şöyle demişti”; onların durumlarının hakikatini bildiği için bilgi edinmek maksadıyla değil, sapıklıklarına dikkat çekmek amacıyla: {ما} “Neye”, yani hangi şeye; çirkinliğine dikkat çekmek üzere durumlarını tasvir ederek muzari fiil ile ifade edip şöyle dedi: {تعبدون*} “tapıyorsunuz?” Yani neye tapmaya devam ediyorsunuz? {قالوا} “Dediler ki”; onun sorusundan sevinç duyarak ve sözü uzatarak cevaplarında övünç gösterip: {نعبد أصناماً فنظل} “Putlara tapıyoruz ve böylece”, yani onlara tapmamızın bir neticesi olarak biz kulluk hakkını tam yerine getiririz ki {لها عاكفين*} “onlara sürekli ibadet etmeye devam ederiz.” Yani devamlılık üzere etraflarında dönüp dururuz, birbiri ardınca yığılırız ve onlara saygı göstermek için nefislerimizi hapsederiz.