Neml

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12557. Metin

مقصودها وصف هذا الكتاب بالكفاية لهداية الخلق أجمعين، بالفصل بين الصراط المستقيم، وطريق الحائرين، والجمع لأصول الدين، لإحاطة علم منزله بالخفي والمبينن وبشارة المؤمنين، ونذارة الكافرين، بيوم احتماع الأولين والآخرين، وكل ذلك يرجع إلى العلم المستلزم للحكمة، فالمقصود الأعظممنها إظهار العلم والحكمة كما كان مقصود التي قبلها إظهار البطش والنقمة، وأدل ما فيها على هذا المقصود ما للنمل من حسن التدبير، وسداد المذاهب في العيش، ولا سيما ما ذكر عنها سبحانه من صحة القصد في السياسة، وحسن التعبير عن ذلك القصد، وبلاغة التأدية) بسم الله (الذي كمل علمه فبهرت حكمته) الرحمن (الذي عم بالهداية بأوضح البيان) الرحيم (الذي منّ بجنان النعيم.

Bu surenin maksadı; dosdoğru yol ile şaşkınların yolunu birbirinden ayırarak, dinin asıllarını bir araya getirerek, onu indiren [Allah]’ın ilminin gizliyi ve açığı kuşatmasıyla, ilklerin ve sonrakilerin toplanacağı gün ile müminleri müjdeleyip kâfirleri uyararak bu Kitab’ı bütün yaratılmışlara hidayet olma hususunda kâfi olmakla nitelemektir. Bütün bunlar hikmeti gerektiren ilme racidir. Dolayısıyla bu surenin en büyük maksadı, kendisinden önceki surenin maksadı yakalama ve intikamı izhar etmek olduğu gibi, ilim ve hikmeti izhar etmektir. Bu maksada suredeki en açık delil ise, karıncanın sahip olduğu güzel tedbir, yaşayışındaki isabetli tutumlar ve bilhassa Yüce Allah’ın ondan naklettiği siyasetteki doğru maksat, bu maksadı güzel ifade ediş ve tebliğdeki belağattır. İlmi kemale erip hikmeti göz kamaştıran Allah’ın adıyla; en açık beyanla hidayeti genelleştiren Rahmân; nimet cennetlerini bahşeden Rahîm.

12558. Metin

على من ألزمه الصراط المستقيم)

Kendisini dosdoğru yola bağladığı kimseye.)

12559. Metin

{طس} يشير إلى طهارة الطور وذي طوى منه وطيب طيبه، وسعد بيت المقدس الذي بناه سليمان ﵊ التي انتشر منها الناهي عن الظلم، وإلى أنه لما طهر سبحانه بني إسرائيل، وطيبهم بالابتلاء فصبروا، خلصهم من فرعون وجنوده بمسموع موسى ﵊ للوحي المخالف لشعر الشعراء، وإفك الآثمين وزلته من الطور،

{طس} “Tâ Sîn”; Tûr’un ve onun Tuva vadisinin temizliğine ve oradaki hoş kokuların letafetine, Süleyman aleyhisselâm’ın inşa ettiği ve içinden zulmü yasaklayan kimsenin neşrolunduğu Beyt-i Makdis’in saadetine; ayrıca Yüce Allah’ın İsrailoğullarını arındırıp imtihanla tertemiz kıldığında onların sabretmesi üzerine, şairlerin şiirine, günahkârların iftirasına ve sürçmesine benzemeyen, Tûr’dan Musa aleyhisselâm’ın işittiği vahiyle onları Firavun ve ordusundan kurtardığına işaret eder.

12560. Metin

ولم يذكر تمام أمرهم بإغراق فرعون، لأن مقصودها إظهار العلم والحكمة دون البطش والنقمة، فلم يقتض الحال ذكر الميم.

Firavun’un boğulmasıyla işlerinin tamama ermesini zikretmedi; zira bu surenin maksadı yakalama ve intikamı değil, ilim ve hikmeti izhar etmektir. Dolayısıyla durum, “Mîm” harfinin zikredilmesini gerektirmemiştir.

12561. Metin

ولما ختم التي قبلها بتحقيق أمر القرآن، وأنه من عند الله، ونفي الشبه عنه وتزييف ما كانوا يتكلفونه من تفريق القول فيه بالنسبة إلى السحر والأضغاث والافتراء والشعر، الناشىء كل ذلك عن أحوال الشياطين، وابتدأ هذه بالإشارة إلى أنه من الكلام القديم المسموع المطهر عن وصمة تلحقه من شيء من ذلك، تلاه بوصفه بأنه كما أنه منظوم مجموع لفظاً ومعنى لا فصم فيه ولا خلل، ولا وصم ولا زلل، فهو جامع لأصول الدين ناشر لفروعه، بما أشار إليه الكون من المسلمين فقال: {تلك} أي الآيات العالية المقام البعيدة المرام، البديعة النظام {آيات القرآن} أي الكامل في قرآنيته الجامع للأصول، الناشر للفروع، الذي لا خلل فيه ولا فصم، ولا صدع لولا وصم {و} آيات {كتاب} أي وأيّ كتاب هو مع كونه جامعاً لجميع ما يصلح المعاش والمعاد، قاطع في أحكامه، غالب في أحكامه، في كل من نقضه وإبرامه، وعطفه دون إتباعه للدلالة على أنه كامل في كل من قرآنيته وكتابيته {مبين*} أي بين في نفسه أنه من عند الله كاشف لكل مشكل، موضح لكل ملبس مما كان ومما هو كائن من الأحكام والدلائل في الأصول والفروع، والنكت والإشارات والمعارف، فيا له من جامع فارق واصل فاصل.

Önceki sureyi Kur’an’ın durumunu tahkik etmekle, onun Allah katından olduğunu bildirmekle, ondan şüpheleri nefyetmekle ve büyü, karmakarışık rüyalar, iftira ve şiir gibi tamamı şeytanların hallerinden neşet eden iddialarla onun hakkında ileri sürdükleri tekellüflü sözleri çürütmekle bitirip; bu sureye de onun bu nevi şeylerden bulaşacak her türlü lekeden arınmış, işitilen kadim kelamdan olduğuna işaretle başlayınca; bunun ardından onu lafız ve mana olarak dizilmiş ve toplanmış, kendisinde hiçbir kopukluk ve bozukluk, hiçbir ayıp ve sürçme bulunmayan, dinin asıllarını toplayıp Müslümanların varoluşunun işaret ettiği üzere füruunu yayan bir kitap olarak niteledi ve şöyle buyurdu: {تلك} “Şunlar”; yani kadrü kıymeti yüce, maksadı derin, nizamı eşsiz olan o ayetler, {آيات القرآن} “Kur’an’ın ayetleridir”; yani Kur’an oluşunda kamil, asılları toplayan, füruu yayan, içinde hiçbir kusur, kopukluk, çatlak ve ayıp bulunmayan kitabın ayetleridir; {و} “ve” ayetleridir {كتاب} “bir kitabın”; yani hem dünyayı hem ahireti ıslah edecek her şeyi kendisinde toplamış olmakla birlikte hükümleri kesin, hükümleri galebe çalan, bozmasında ve bağlamasında eksiksiz olan öyle bir kitaptır ki! Sıfat olarak peş peşe getirmeyip atıf yapması, hem Kur’an oluşunda hem de Kitap oluşunda kamil olduğuna delalet etmesi içindir; {مبين*} “apaçık [bir kitabın].”; yani bizzat kendisi Allah katından olduğu aşikar olan, her müşkili açığa çıkaran, asıllarda ve füruatta, nüktelerde, işaretlerde ve marifetlerde mevcut ve vaki olacak olan hükümlerden ve delillerden kapalı olan her şeyi açıklığa kavuşturandır. O ne güzel toplayıcı, ayırıcı, ulaştırıcı ve hükme bağlayıcıdır!

12562. Metin

ولما كانت العناية في هذه السورة بالنشر - الذي هو من لوازم الجمع في مادة «قرا» كما مضى بيانه أول الحجر - أكثر، قدم القرآن، يدل على ذلك انتشاراً أمر موسى ﵊ في أكثر قصته بتفريقه من أمه، وخروجه من وطنه إلى مدين، ورجوعه مما صار إليه إلى ما كان فيه، والتماسه لأهله الهدى والصلى واضطراب العصى وبث الخوف منها، وآية اليد وجميع الآيات التسع، واختيار التعبير بالقوم الذي أصل معناه القيام، وإبصار الآيات، وانتشار الهدهد، وإخراج الخبأ الذي منه تعليم منطق الطير، وتكليم الدابة للناس، وانتشار المرأة وقومها وعرشها بعد تردد الرسل بينها وبين سليمان ﵊، وكشف الساق، وافتراق ثمود إلى فريقين، مع الاختصام المشتت، وانتثام قوم لوط ﵇ إلى ما لا يحل، وتفريق الرياح نشراً، وتقسيم الرزق بين السماء والأرض، ومرور الجبال، ونشر الريح لنفخ الصور الناشىء عنه فزع الخلائق المبعثر للقبور، إلى غير ذلك مما إذا تدبرت السورة انفتح لك بابه، وانكشف عنه حجابه، وهذا بخلاف ما في الحجر على ما مضى.

Hicr Suresi’nin başında açıklandığı üzere, «k-r-e» kökündeki toplama manasının gereklerinden olan “yayma/neşretme”ye bu suredeki ihtimam daha fazla olduğu için “Kur’an” lafzı öne geçirilmiştir. Buna; Musa aleyhisselâm’ın kıssasının çoğunda annesinden ayrılması, vatanından Medyen’e çıkması, vardığı durumdan önceki durumuna dönmesi, ailesi için hidayet ve ateş koru araması, asanın titremesi ve ondan korkunun yayılması, el mucizesi ve dokuz mucizenin tamamı, asıl manası kıyam etmek olan “kavim” ifadesinin seçilmesi, mucizelerin görülmesi, Hüdhüd’ün etrafa yayılıp uçması, kuş dilinin öğretilmesinin de dahil olduğu gizli olan şeylerin çıkarılması, dabbenin insanlarla konuşması, elçilerin Süleyman aleyhisselâm ile kendisi arasında gidip gelmesinden sonra kadının, kavminin ve tahtının yayılıp ortaya çıkması, bacağın açılması, Semûd kavminin darmadağınık bir çekişmeyle iki fırkaya ayrılması, Lût kavminin helal olmayan şeye yönelmesi, rüzgarların müjde olarak dağıtılması, rızkın gök ile yer arasında taksim edilmesi, dağların geçip gitmesi, kabirleri altüst eden ve mahlukatın dehşete kapılmasına yol açan Sûr’a üfleniş için rüzgarın yayılması ve sureyi tefekkür ettiğinde kapısı sana açılacak ve perdesi aralanacak olan daha pek çok şey delalet etmektedir. Bu durum, daha önce geçtiği üzere Hicr Suresi’ndekinin aksinedir.

12563. Metin

وقال الإمام ابو جعفر بن الزبير: لما أوضح في سورة الشعراء عظيم رحمته بالكتاب، وبيان ما تضمنه مما فضح به الأعداء، ورحم به الأولياء، وبراءته من أن تتسور الشياطين عليه، وباهر آياته الداعية من اهتدى بها إليه، فتميز بعظيم آياته كونه فرقاناً قاطعاً، ونوراً ساطعاً، أتبع سبحانه ذلك مدحة وثناء، وذكر من شملته رحمته به تخصيصاً واعتناء، فقال {تلك آيات القرآن} أي الحاصل عنها مجموع تلك الأنوار

İmam Ebu Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Şuarâ Suresi’nde Kitap ile olan büyük rahmetini, Kitab’ın içerdiği ve kendisiyle düşmanları rezil edip dostlarına merhamet ettiği hususların beyanını, şeytanların ona tırmanamayacak kadar berî olduğunu ve onunla hidayet bulan kimseyi O’na çağıran göz alıcı mucizelerini açıklayınca; Kitap, azametli ayetleriyle kesin bir Furkan ve parlak bir nur olmakla temeyyüz edince, Yüce Allah bunun peşinden bir övgü ve sena getirmiş, Kitap vesilesiyle rahmetinin kuşattığı kimseleri tahsis ve ihtimamla zikrederek şöyle buyurmuştur: {تلك آيات القرآن} “Şunlar Kur’an’ın ayetleridir”; yani bütün o nurların toplamından hasıl olan ayetlerdir;

12564. Metin

آيات القرآن {وكتاب مبين هدى وبشرى للمؤمنين} ثم وصفهم ليحصل للتابع قسطه من بركة التبع، وليتقوى رجاؤه في النجاة مما أشار إليه {وسيعلم الذين ظلموا} من عظيم ذلك المطلع؛ ثم أتبع ذلك بالتنبيه على صفة الآهلين لما تقدم من التقول والافتراء تنزيهاً لعباده المتقين، وأوليائه المخلصين، عن دنس الشكوك والامتراء فقال: {إن الذين لا يؤمنون بالآخرة زينا لهم أعمالهم فهم يعمهون} أي يتحيرون فلا يفرقون بين النور والإظلام، لارتباك الخواطر والأفهام؛ ثم أتبع ذلك بتسليته ﵊ بالقصص الواقعة بعد تنشيطاً له وتعريفاً بعلي منصبه، وإطلاعاً له على عظيم صنعه تعالى فيمن تقدم، ثم ختمت السورة بذكر أهل القيامة وبعض ما بين يديها، والإشارة إلى الجزاء ونجاة المؤمنين، وتهديد من تنكب عن سبيله ﵊ انتهى.

Kur’an’ın ayetleridir {وكتاب مبين هدى وبشرى للمؤمنين} “ve apaçık bir kitabın [ayetleridir]; müminler için bir hidayet ve bir müjdedir.” Ardından, tâbi olan kimse tâbi oluşun bereketinden payını alsın ve {وسيعلم الذين ظلموا} “O zulmedenler yakında bileceklerdir” ayetinin işaret ettiği o büyük tecelligâhtan kurtuluşa dair ümidi kuvvetlensin diye müminleri nitelemiştir. Sonra bunun peşinden, takva sahibi kullarını ve ihlaslı dostlarını şüphelerin ve tereddütlerin kirinden tenzih etmek maksadıyla, daha önce geçen uydurma ve iftiralara ehil olan kimselerin niteliğine dikkat çekerek şöyle buyurmuştur: {إن الذين لا يؤمنون بالآخرة زينا لهم أعمالهم فهم يعمهون} “Ahirete inanmayanlara gelince, biz onların yaptıklarını kendilerine süslü gösterdik de onlar bocalayıp dururlar.” Yani şaşırıp kalırlar, fikir ve anlayışların karışıklığından ötürü aydınlık ile karanlığı birbirinden ayıramazlar. Sonra bunun peşinden, [Peygamber] aleyhisselâm’ın azmini tazelemek, yüce makamını bildirmek ve geçmiştekiler hakkında Yüce Allah’ın azametli tasarrufunu ona göstermek üzere kendisinden sonra gelen kıssalarla onu teselli etmiştir. Sonra sure, kıyamet ehlini ve onun öncesinde gerçekleşecek bazı durumları zikretmekle, mükâfata, müminlerin kurtuluşuna ve onun yolundan sapanların tehdit edilmesine işaretle sona ermiştir. İfade burada bitti.

12565. Metin

ولما عظم سبحانه آيات الكتاب بما فيها من الجمع من النشر مع الإبانة، ذكر حاله فقال: {هدى} ولما كان الشيء قد يهدي إلى مقصود يكدر حال قاصده. قال نافياً لذلك، وعطف عليه بالواو دلالة على الكمال في كل من الوصفين: {وبشرى} أي عظيمة.

Yüce Allah Kitab’ın ayetlerini, açıklıkla beraber toplama ve yaymayı içermesi hasebiyle tazim edince, onun durumunu zikrederek şöyle buyurdu: {هدى} “Bir hidayettir”. Bir şey bazen yönelenin halini bulandıran bir maksada da ulaştırabileceğinden, bunu nefyederek ve her iki vasıftaki kemale delalet etmesi için vav ile atfederek şöyle buyurdu: {وبشرى} “ve bir müjdedir”; yani pek büyük bir müjdedir.

12566. Metin

فلما تشوفت النفوس، وارتاحت القلوب، فطم من ليس بأهل عن عظيم هذه الثمرة فقال: {للمؤمنين} أي الذين صار ذلك لهم

Nefisler arzulayıp kalpler ferahlayınca, layık olmayan kimseleri bu büyük semereden menederek şöyle buyurdu: {للمؤمنين} “müminler için”; yani bu hal kendileri için,

12567. Metin

وصفاً لازماً بما كان لهم فيل دعاء الداعي من طهارة الأخلاق، وطيب الأعراق، وفي التصريح بهذا الحال تلويح بأنه فتنه وإنذار للكافرين {يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً فأما الذين في قلوبهم زيغ} - الآية، {قل هو للذين آمنوا هدى وشفاء} [فصلت: ٤٤] ، {والذين لا يؤمنون في آذانهم وقر وهو عليهم عمي} - إلى غير ذلك من الآيات.

davetçinin davetinden önce sahip oldukları ahlak temizliği ve soy necabeti sebebiyle ayrılmaz bir vasıf haline gelmiş olan kimseler içindir. Bu durumun açıkça zikredilmesinde; onun kâfirler için bir fitne ve uyarı olduğuna dair üstü kapalı bir işaret vardır: {يضل به كثيراً ويهدي به كثيراً فأما الذين في قلوبهم زيغ} “Onunla birçoklarını saptırır, birçoklarını da doğru yola iletir. Kalplerinde eğrilik olanlara gelince...” ayeti; {قل هو للذين آمنوا هدى وشفاء} “De ki: O, iman edenler için bir hidayet ve şifadır” [Fussilet: 44] ve {والذين لا يؤمنون في آذانهم وقر وهو عليهم عمي} “İman etmeyenlerin ise kulaklarında bir ağırlık vardır ve o kendilerine karşı bir körlüktür” gibi diğer ayetler buna örnektir.

12568. Metin

ولما كان وصف الإيمان خفياً، وصفهم بما يصدقه من الأمور الظاهرة فقال: {الذين يقيمون الصلاة} أي بجميع حدودها الظاهرة والباطنة من المواقيت والطهارات والشروط والأركان والخشوع والخضوع والمراقبة والإحسان إصلاحاً لما بينهم وبين الخالق.

İman vasfı gizli bir durum olduğu için, onları bu vasfı doğrulayan zahirî amellerle niteleyerek şöyle buyurdu: {الذين يقيمون الصلاة} “Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar”; yani Yaratıcı ile aralarındaki bağı ıslah etmek üzere vakitler, temizlikler, şartlar, rükünler, huşû, hudû, murakabe ve ihsan gibi zahirî ve bâtınî bütün sınırlarıyla yerine getirirler.

12569. Metin

ولما كان المقصود الأعظم من الزكاة إنما هو التوسعة على الفقراء قال: {ويؤتون الزكاة} أي إحساناً فيما بينهم وبين الخلائق.

Zekatın en büyük maksadı fakirleri ferahlatmak olduğundan şöyle buyurdu: {ويؤتون الزكاة} “ve zekatı verirler”; yani mahlukat ile kendi aralarında ihsanda bulunurlar.

12570. Metin

ولما كان الإيمان بالبعث هو الجامع لذلك ولغيره من سائر الطاعات، ذكره معظماً لتأكيده، فقال معلماً بجعله حالاً إلا أنه شرط لما قبله: {وهم} أي والحال أنهم.

Yeniden dirilişe iman, hem bunları hem de diğer bütün taatleri kendisinde toplayan bir esas olduğundan, onu pekiştirmek ve yüceltmek üzere zikretti ve hâl cümlesi kılarak kendisinden öncekiler için bir şart olduğunu bildirmek suretiyle şöyle buyurdu: {وهم} “ve onlar”; yani şu halde bulunurlar ki.

12571. Metin

ولما كان الإيمان بالبعث هو السبب الأعظم للسعادة وهو محط للحكمة، عبر فيه بما يقتضي الاختصاص، لا للاختصاص بل للدلالة على غاية الرسوخ في الإيمان به، فقال: {بالآخرة هم} أي المختصون بأنهم {يوقنون*} أي يوجدون الإيقان حق الإيجاد ويجددونه في كل حين

Yeniden dirilişe iman saadetin en büyük sebebi ve hikmetin odağı olduğundan, tahsis bildiren değil fakat ona imandaki son derece kökleşmişliğe delalet eden bir ifade kullanarak şöyle buyurdu: {بالآخرة هم} “ahirete ancak onlar”; yani onlar öyle kimselerdir ki, {يوقنون*} “kesin olarak inanırlar.”; yani yakîni tam manasıyla ortaya koyarlar ve her an yenilerler;

12572. Metin

بما يوجد منهم من الإقدام على الطاعة، والإحجام عن المعصية.

kendilerinden sadır olan taate yönelme ve günahtan kaçınma amelleriyle [bunu gösterirler].

12573. Metin

ولما أفهم التخصيص أن ثم من يكذب بها وكان أمرها مركوزاً في الطباع، لما عليها من الأدلة الباهرة في العقل والسماع، تشوفت نفس السامع على سبيل التعجب إلى حالهم، فقال مجيباً له مؤكداً تعجيباً ممن ينكر ذلك: {إن الذين لا يؤمنون} أي يوجدون الإيمان ويجددونه {بالآخرة زينا} أي بعظمتنا التي لا يمكن دفاعها {لهم أعمالهم} أي القبيحة، حتى أعرضوا عن الخوف من عاقبتها مع ظهور قباحتها، والإسناد إليه سبحانه حقيقي عند أهل السنة لأنه الموجد الحقيقي، وإلى الشيطان مجاز سببي {فهم} أي فتسبب عن ذلك أنهم {يعمهون*} أي يخبطون خبط من لا بصيرة له اصلاً ويترددون في أودية الضلال، ويتمادون في ذلك، فهم كل لحظة في خبط جديد، بعمل غير سديد ولا سعيد، فإن العمه التحير والتردد كما هو حال الضال.

Tahsis ifadesi, onu yalanlayan kimselerin de bulunduğunu hissettirince ve akıl ile nakildeki parlak deliller sebebiyle ahiret meselesi fıtratlara yerleşmiş bir hakikat olduğundan, dinleyicinin nefsi hayret makamında onların haline merak duyunca; bunu inkâr edene karşı hayreti pekiştirerek cevap mahiyetinde şöyle buyurdu: {إن الذين لا يؤمنون} “Şüphesiz inanmayanlar”; yani imanı var edip yenilemeyenler, {بالآخرة زينا} “ahirete [inanmayanlara] süsledik”; yani defedilmesi mümkün olmayan azametimizle süsledik, {لهم أعمالهم} “onlara amellerini”; yani çirkin amellerini, öyle ki çirkinliği apaçık olmasına rağmen akıbetinden korkmaktan yüz çevirdiler. Ehl-i Sünnet’e göre bu fiilin Yüce Allah’a isnadı hakikidir; zira asıl var eden O’dur. Şeytana isnadı ise sebebî bir mecazdır. {فهم} “artık onlar”; yani bu süslemenin neticesinde onlar, {يعمهون*} “bocalayıp dururlar.”; yani hiçbir basireti olmayan kimsenin rastgele çarpıp bocalaması gibi bocalarlar, sapıklık vadilerinde tereddüt eder ve bunda ısrarla devam ederler. Onlar her an, doğru ve hayırlı olmayan bir amelle yeni bir bocalayış içindedirler. Zira ameh (عَمَه), sapkın kimsenin durumunda olduğu gibi şaşkınlık ve tereddüt içinde kalmaktır.

12574. Metin

ولما خص المؤمنين بما علم منه أن لهم حسن الثواب، وأنهم في الآخرة هم الفائزون، ذكر ما يختص به هؤلاء من ضد ذلك فقال: {أولئك} أي البعداء البغضاء {الذين لهم} أي خاصة {سوء العذاب} في الدارين: في الدنيا بالأسر والقتل والخوف {وهم في الآخرة هم}

Müminleri, güzel bir sevaba nail olacakları ve ahirette asıl kurtulanların kendileri olduğu bilinen vasıflarla niteleyince, bu kâfirlere mahsus olan zıt durumu zikrederek şöyle buyurdu: {أولئك} “İşte onlar”; yani o rahmetten uzak ve gazaba uğramış kimseler, {الذين لهم} “onlar için vardır”; yani özellikle kendileri için vardır, {سوء العذاب} “azabın en kötüsü”; iki yurtta da: dünyada esaret, katil ve korku ile, {وهم في الآخرة هم} “ve ahirette onlar, evet onlar”;

12575. Metin

المختصون بأنهم {الأخسرون*} أي أشد الناس خسارة لأنهم خسروا ما لا خسارة مثله، وهو أنفسهم التي لا يمكنهم إخلافها.

Özellikle kendileridir ki {الأخسرون*} “en çok ziyana uğrayanlardır.”; yani insanların hüsran bakımından en şiddetli olanlarıdır. Çünkü onlar benzeri bulunmayan bir şeyi, yerine yenisini koyamayacakları nefislerini kaybetmişlerdir.

12576. Metin

ولما وصف القرآن من الجمع والفرقان، بما اقتضى بيان أهل الفوز والخسران، وكان حاصل حال الكفرة أنهم يتلقون كفرهم الذي هو في غاية السفه إما عن الشياطين الذين هم في غاية الشر، وإما عن آبائهم الذين هم في غاية الجهل، وصف النبي ﷺ بضد حالهم، فذكر جلالة المنزل عليه والمنزل ليكون أدعى إلى قبوله. فقال عاطفاً على {إن الذين لا يؤمنون بالآخرة} : {وإنك} أي وأنت أشرف الخلق وأعلمهم وأحلمهم وأحكمهم {لتلقى القرآن} أي تجعل متلقياً له من الملك، وحذف هنا الواسطة وبناه للمفعول إعلاء له.

Kur’an’ı, kurtuluş ve hüsran ehlini beyan etmeyi gerektiren toplama ve ayırt etme özelliğiyle niteleyince; kâfirlerin durumunun özü de son derece sefih olan inkârlarını ya son derece şerli şeytanlardan ya da son derece cahil atalarından telakki etmeleri olunca; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem’i onların zıddı bir durumla niteledi ve kabul edilmeye daha çok sevk etsin diye kendisine indirilenin ve indiren Zat’ın celaletini zikretti. {إن الذين لا يؤمنون بالآخرة} ayetine atfederek şöyle buyurdu: {وإنك} “Ve şüphesiz sen”; yani yaratılmışların en şereflisi, en bilgilisi, en hilim ve en hikmet sahibi olan sen, {لتلقى القرآن} “muhakkak Kur’an’a muhatap kılınmaktasın”; yani melekten onu telakki eden kılınmaktasın. Burada vasıtayı hazfetmiş ve kadrini yüceltmek için fiili meçhul kalıpta getirmiştir.

12577. Metin

ولما كانت الأمور التي من عند الله تارة تكون على مقتضى الحكمة فتسند إلى أسبابها، وأخرى خارقة للعادة فتنسب إليه سبحانه، والخارقة تارة تكون في أول رتب الغرابة فيعبر عنها بعند، تارة تكون في أعلاها فيعبر عنها بلدان، نبه سبحانه على أن هذا القرآن في الذروة من الغرابة في أنواع الخوارق فقال: {من لدن} .

Allah katından olan hususlar bazen hikmetin gereğine uygun olup sebeplerine isnat edilir, bazen de harikulade olup doğrudan Yüce Allah’a nispet edilir. Harikulade olanlar bazen gariplik derecelerinin ilkinde olur ve “katından” (عِنْد) lafzıyla ifade edilir; bazen de en yüksek derecesinde olur ve “tarafından/bizzat yüce huzurundan” (لَدُنْ) lafzıyla ifade edilir. Yüce Allah bu Kur’an’ın harikuladelik çeşitlerinde zirvede olduğuna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {من لدن} “katından [indirilmektedir].”

12578. Metin

ولما مضى في آخر الشعراء ما تقدم من الحكم الجمة في تنزيله بهذا اللسان. وعلى قلب سيد ولد عدنان، بواسطة الروح الأمين، مبايناً لأحوال الشياطين، إلى غير ذلك مما مضى إلى أن ختمت بتهديد الظالمين،

Şuarâ Suresi’nin sonunda, onun bu lisanla, Adnan soyunun efendisinin kalbine, Rûhu’l-Emîn vasıtasıyla, şeytanların hallerinden bütünüyle uzak olarak indirilmesindeki pek çok hikmet ve oradaki diğer hususlar geçip nihayetinde zalimlerin tehdit edilmesiyle son bulmuştu.

12579. Metin

وكان الظالم إلى الحكمة أحوج منه إلى مطلق العلم، وقدم في هذه أنه هدى، وكان الهادي لا يقتدي به ولا يوثق بهدايته إلا إن كان في علمه حكيماً، اقتضى السياق تقديم وصف الحكمة، واقتضى الحال التنكير لمزيد التعظيم فقال: {حكيم} أي بالغ الحكمة، فلا شيء من أفعاله إلا وهو في غاية الإتقان {عليم*} أي عظيم العلم واسعه تامة شاملة، فهو بعيد جداً عما ادعوه فيه من أنه كلام الخلق الذي لا علم لهم ولا حكمة إلا ما آتاهم الله، ومصداق ذل عجز جميع الخلق عن الإتيان بشيء من مثله، وإدراك شيء من مغازيه حق إدراكه.

Zalim kimse mutlak ilimden ziyade hikmete daha muhtaç olduğundan ve bu surede Kur’an’ın hidayet olduğu öne geçirildiğinden; rehberlik edene de ilminde hikmet sahibi olmadıkça uyulamayacağı ve rehberliğine güvenilemeyeceğinden, siyak hikmet vasfının öne geçirilmesini gerektirmiş, durum da tazimi artırmak için tenvini iktiza etmiştir. Dolayısıyla şöyle buyurdu: {حكيم} “hüküm ve hikmet sahibi”; yani hikmeti kemale ermiş olan, O’nun hiçbir fiili yoktur ki son derece sağlam ve hikmetli olmasın; {عليم*} “hakkıyla bilen [tarafından].”; yani ilmi pek büyük, geniş, eksiksiz ve kuşatıcı olan Zat katındandır. Dolayısıyla Kur’an, Allah’ın kendilerine verdiği müstesna, hiçbir ilim ve hikmetleri bulunmayan mahlukatın sözü olduğuna dair onların iddialarından son derece uzaktır. Bunun doğruluğunun kanıtı da bütün mahlukatın onun benzeri bir şeyi getirmekten ve onun gayelerinden herhangi birini tam manasıyla kavramaktan aciz kalışıdır.

12580. Metin

ولما وصفه بتمام الحكمة وشمول العلم، دل على كل من الوصفين، وعلى إبانه القرآن وما له من العظمة التي أشار إليها أول السورة بما يأتي في السورة من القصص وغيرها، واقتصر في هذه السورة على هذه القصص لما بينها من عظيم التناسب المناسب لمقصود السورة، فابتدىء بقصة أطبق فيها الأباعد على الكفران فأهلكوا، والأقارب على الإيمان فأنجوا، وثنى بقصة أجمع فيها الأباعد على الإيمان، لم يتخلف منهم إنسان، وثلث بأخرى حصل بين الأقارب فيها الفرقان، باقتسام الكفر والإيمان، وختم بقصة تمالأ الأباعد فيها على العصيان، وأصروا على الكفران،

Onu tam bir hikmet ve kuşatıcı bir ilim ile niteleyince; surede gelecek olan kıssalar ve diğer hususlarla bu iki vasfın her birine, Kur’an’ın apaçıklığına ve surenin başında işaret edilen azametine delil getirdi. Bu surede sadece bu kıssalarla yetindi; zira bu kıssalar arasında surenin maksadına son derece uygun büyük bir tenasüp vardır. Böylece, uzaktakilerin inkâr üzerinde birleşip helak edildiği, yakındakilerin ise iman üzerinde birleşip kurtarıldığı bir kıssa ile başlandı. İkinci olarak, uzaktakilerin tamamının iman üzerinde birleştiği ve içlerinden tek bir kişinin dahi geri kalmadığı bir kıssa zikredildi. Üçüncü olarak, küfür ve imanın paylaşılmasıyla akrabalar arasında ayrışmanın gerçekleştiği bir kıssa getirildi. Son olarak da uzaktakilerin isyan üzerinde anlaştığı ve inkârda ısrar ettiği bir kıssa ile bitirildi.

12581. Metin

فابتلعتهم الأرض ثم غطوا بالماء كما بلغ الأولين الماء فكان فيه التواء.

Böylece onları yer yuttu, sonra ilklerin üzerine suyun ulaşıp orada bir helak oluşu gibi onlar da su ile kaplandılar.

12582. Metin

ولما كان تعلق «إذ» باذكر من الوضوح في حد لا يخفى على أحد، قال دالاً على حكمته وعلمه: {إذ} طاوياً لمتعلقه لوضوح أمره فصار كأنه {قال} : اذكر حكمته وعلمه حين قال: {موسى لأهله} أي زوجة وهو راجع من مدين إلى مصر، قيل: ولم يكن معه غيرها: {إني آنست} أي أبصرت إبصاراً حصل لي الأنس، وأزال عني الوحشة والنوس {ناراً} فعلم بما في هذه القصة من الأفعال المحكمة المنبئة عن تمام العلم اتصافه بالوصفين علماً مشاهداً، وقدم ما الحكمة فيه أظهر لاقتضاء الحال التأمين من نقص ما يؤمر به من الأفعال.

«İz» (إِذْ) edatının [takdirî] «Üzkür» (hatırla) fiiline taalluk etmesi hiç kimseye gizli kalmayacak derecede açık olunca, O’nun hikmetine ve ilmine delalet etmek üzere taalluk eden unsuru apaçıklığından ötürü gizleyerek şöyle buyurdu: {إذ} “Hani [o vakit]”; adeta şöyle buyurmuş gibidir: {قال} “demişti” lafzıyla: Musa’nın ailesine söylediği andaki O’nun hikmetini ve ilmini hatırla: {موسى لأهله} “Musa ailesine”; yani Medyen’den Mısır’a dönerken hanımına; onunla birlikte hanımından başkası olmadığı söylenmiştir: {إني آنست} “Şüphesiz ben hissettim/gördüm”; yani bana ünsiyet veren, benden yalnızlık ve tedirginliği gideren bir görüşle gördüm, {ناراً} “bir ateş”. Bu kıssada tam ilimden haber veren sağlam ve hikmetli fiiller bulunması hasebiyle, O’nun bu iki vasıfla muttasıf olduğu müşahede edilen bir ilimle anlaşılmıştır. Hikmetin daha zahir olduğu durum öne geçirilmiştir; zira hâlin gereği, emredilen fiillerin eksik kalmasından yana güven vermektir.

12583. Metin

ولما كان كأنه قيل: فماذا تصنع؟ قال آتياً بضمير المذكر المجموع للتعبير عن الزوجة المذكورة بلفظ «الأهل» الصالح للمذكر والجمع صيانة لها وستراً. جازماً بالوعد للتعبير بالخير الشامل للهدى وغيره، فكان تعلق الرجاء به أقوى من تعلقه بخصوص كونه هدى، ولأن مقصود السورة يرجع إلى العلم، فكان الأليق به الجزم، ولذا عبر بالشهاب الهادي لأولي الألباب: {سآتيكم} أي بوعد صادق وإن أبطأت

Sanki “Peki ne yapacaksın?” denilmiş gibi olunca; zikredilen hanımı hem müzekker hem de cemi için kullanılan «ehl» lafzıyla, onu korumak ve örtmek amacıyla cemi müzekker zamiri kullanarak; hidayeti ve diğer şeyleri kapsayan “haber” ifadesini kullanmak suretiyle vaadinde kesin konuşarak cevap verdi. Böylece ona bağlanan ümit, hususi olarak hidayet oluşuna bağlanmasından daha kuvvetli olmuştur; ayrıca surenin maksadı ilme raci olduğu için kesin konuşmak daha uygun düşmüştür. Bu sebeple akıl sahiplerine yol gösteren alevli kor ifadesini kullanarak şöyle dedi: {سآتيكم} “Size getireceğim”; yani geciksem bile sadık bir vaatle getireceğim,

12584. Metin

{منها بخبر} أي ولعل بعضه يكون مما نهتدي به في هذا الظلام إلى الطريق، وكان قد ضلها {أو آتيكم بشهاب} أي شعلة من نار ساطعة {قبس} أي عود جاف مأخوذ من معظم النار فهو بحيث قد استحكمت فيه النار فلا ينطفىء؛ وقال البغوي: وقال بعضهم: الشهاب شيء ذو نور مثل العمود، والعرب تسمي كل أبيض ذي نور شهاباً، والقبس: القطعة من النار. فقراءة الكوفيين بالتنوين على البدل أو الوصف، وقراءة غيرهم بالإضافة، لأن القبس أخص. وعلل إتيانه بذلك إفهاماً لأنها ليله باردة بقوله: {لعلكم تصطلون*} أي لتكونوا في حال من يرجى أن يستدفىء بذلك أي يجد به الدفء لوصوله معي فيه النار، وآذن بقرب وصوله فقال: {فلما جاءها} أي تلك التي ظنها ناراً.

{منها بخبر} “ondan bir haber”; yani belki de onun bir kısmı bu karanlıkta yola hidayet bulmamızı sağlar; zira yolu kaybetmişti; {أو آتيكم بشهاب} “yahut size bir alev”; yani parlayan bir ateş alevi, {قبس} “alınmış bir kor [getireceğim]”; yani ateşin büyüğünden alınmış kuru bir odun parçası ki ateş onda iyice yerleştiği için sönmez. Begavî şöyle demiştir: Bazıları şöyle dedi: Şihab, sütun gibi nuru olan şeydir; Araplar nuru olan her beyaz şeye şihab derler. Kabes ise ateşten bir parçadır. Kûfelilerin kıraati bedel veya sıfat olarak tenvinle (شهابٍ قبسٍ), diğerlerinin kıraati ise kabes daha hususi olduğu için izafetledir (شهابِ قبسٍ). Gecenin soğuk bir gece olduğunu anlatmak üzere bunu getirişini şu sözüyle gerekçelendirdi: {لعلكم تصطلون*} “umulur ki ısınırsınız.”; yani onunla ısınması, ateşi benimle birlikte ona ulaştırmam sayesinde sıcaklığı bulması umulan bir kimsenin halinde olasınız diye. Oraya varışının yakınlığını bildirerek şöyle buyurdu: {فلما جاءها} “Oraya vardığında”; yani ateş sandığı o yere vardığında.

12585. Metin

ولما كان البيان بعد الإبهام أعظم، لما فيه من التشويق والتهيئة للفهم، بني للمفعول قوله: {نودي} أي من قبل الله تعالى.

Müphem bırakıldıktan sonraki beyan, iştiyak uyandırması ve anlamaya hazırlaması bakımından daha büyük olduğundan şu sözü meçhul kalıpta getirdi: {نودي} “Seslenildi”; yani Yüce Allah tarafından.

12586. Metin

ولما أبهم المنادى فتشوقت النفوس إلى بيانه، وكان البيان بالإشارة أعظم. لما فيه من توجه النفس إلى الاستدلال، نبه سبحانه عليه بجعل الكلام على طريقة كلام القادرين، إعلاماً بأنه الملك الأعلى فقال بانياً للمعفول، آتياً بأداة التفسير، لأن النداء بمعنى القول:

Seslenen Zat müphem bırakılınca nefisler onu beyan etmeyi arzuladı; işaretle beyan etmek ise nefsin istidlale yönelmesini sağladığından daha tesirli olduğundan, Yüce Allah en yüce Hükümdar olduğunu bildirmek üzere sözü kudret sahiplerinin konuşma tarzında getirerek buna dikkat çekti; sesleniş “söz” manasında olduğundan tefsir edatını («en» / أَنْ) getirerek meçhul kalıpta şöyle buyurdu:

12587. Metin

{أن بورك} أي ثبت تثبيتاً يحصل منه من النماء والطهارة وجميع الخيرات ما لا يوصف {من في النار} أي بقعتها، أو طلبها وهو طلب بمعنى الدعاء، والعبارة تدل على أن الشجرة كانت كبيرة وأنها لما دنا منها بعدت منه النار إلى بعض جوانبها فتبعها، فلما توسط الردحة أحاط به النور، وسمي النور ناراً على ما كان في ظن موسى ﵊، وقال سعيد بن جبير: بل كانت ناراً كما رأى موسى ﵇، والنار من حجب الله كما في الحديث:

{أن بورك} “Kutlu kılınmıştır”; yani kendisinden anlatılamayacak derecede bereket, temizlik ve bütün hayırların hasıl olacağı şekilde sabit kılınmıştır; {من في النار} “ateşte olan kimse”; yani onun bulunduğu mekânda olan yahut onu talep eden kimse. Bu talep, dua manasındaki taleptir. İfade, ağacın büyük olduğuna ve Musa ona yaklaştığında ateşin onun bazı taraflarına doğru uzaklaştığına, onun da ateşi takip ettiğine, ağacın ortasına vardığında nurun onu kuşattığına delalet eder. Musa aleyhisselâm’ın zannına göre nur, ateş olarak isimlendirilmiştir. Said b. Cübeyr ise şöyle demiştir: Bilakis, Musa aleyhisselâm’ın gördüğü gibi o gerçekten bir ateşti. Hadiste geçtiği üzere ateş, Allah’ın hicaplarındandır:

12588. Metin

«حجابه النار لو كشفها لأحرقت سبحات وجهه ما انتهى إليه بصره من خلقه» {ومن حولها} من جميع الملائكة ﵈ وتلك الأراضي المقدسة على ما أراد الله في ذلك الوقت وفي غيره وحق لتلك الأراضي أن تكون كذلك لأنها مبعث الأنبياء عليهم الصلاة والسلام ومهبط الوحي عليهم وكفاتهم أحياء وأمواتاً.

«O’nun hicabı ateştir; eğer onu açsaydı, vechinin nurları mahlukatından gözünün ulaştığı her şeyi yakardı.» {ومن حولها} “ve onun çevresinde bulunanlar da.”; yani bütün melekler aleyhimüsselâm ve o vakitte ve diğer vakitlerde Allah’ın dilediği o mukaddes topraklar. O toprakların böyle olması pek yerindedir; zira orası peygamberlerin aleyhimüssalâtü vesselâm gönderildiği yer, üzerlerine vahyin indiği mahal, diriyken ve ölüyken onları barındıran yurttur.

12589. Metin

ولما أتاه النداء - كما ورد - من جميع الجهات، فسمعه بجميع الحواس، أمر بالتنزيه، تحقيقاً لأمر من أمره سبحانه، وتثبيتاً له، فقال عاطفاً على ما أرشد السياق إلى تقديره من مثل: فأبشر بهذه البشرى العظيمة: {وسبحان الله} أي ونزه الملك الذي له الكمال المطلق تنزيهاً

Rivayet edildiği üzere nida ona her yönden gelip onu bütün duyularıyla işitince; Yüce Allah’ın emirlerinden bir emri gerçekleştirmek ve onu pekiştirmek için tenzih emredildi. Siyakın takdirine sevk ettiği “bu büyük müjde ile müjdelen” gibi bir manaya atfederek şöyle buyurdu: {وسبحان الله} “Ve Allah her türlü eksiklikten münezzehtir”; yani mutlak kemale sahip olan Hükümdar’ı layık olduğu şekilde tenzih et;

12590. Metin

يليق بجلاله، ويجوز أن يكون خبراً معطوفاً على {بورك} أي وتنزه الله سبحانه تنزهاً يليق بجلاله عن أن يكون في موضع النداء أو غيره من الأماكن.

celaline yakışır biçimde [tenzih et]. Bunun {بورك} fiiline matuf bir haber olması da caizdir; yani Yüce Allah nidanın geldiği mekânda veya diğer mekânlarda bulunmaktan celaline yakışır biçimde münezzehtir.

12591. Metin

ولما كان تعليق ذلك بالاسم العلم دالاً على أنه يستحق ذلك لمجرد ذاته المستجمع لجميع صفات الكمال، من الجلال والجمال، وصفه بما يعرف أنه يستحقه أيضاً لأفعاله بكل مخلوق التي منها ما يريد أن يربي به موسى ﵊ كبيراً بعد ما رباه به صغيراً، فقال: {رب العالمين*} .

Bunun alem isme (Allah) bağlanması, celal ve cemal sıfatları gibi bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplayan bizzat zatı için bunu hak ettiğine delalet edince; Musa aleyhisselâm’ı küçüklüğünde terbiye ettikten sonra büyüdüğünde de terbiye etmek istediği hususları içeren, her bir yaratılmış üzerindeki fiilleri sebebiyle de bunu hak ettiğini bildiren vasıfla O’nu niteledi ve şöyle buyurdu: {رب العالمين*} “alemlerin Rabbi olan.”

12592. Metin

ولما تشوفت النفس إلى تحقق الأمر تصريحاً، قال معظماً له تمهيداً لما أراد سبحانه إظهاره على يده من المعجزات الباهرات: {يا موسى إنه} أي الشأن العظيم الجليل الذي لا يبلغ وصفه {أنا الله} أي البالغ من العظمة ما تقصر عنه الأوهام، وتتضاءل دونه نوافذ الأفهام، ثم أفهمه مما تتضمن ذلك وصفين يدلانه على أفعاله معه فقال: {العزيز} أي الذي يصل إلى جميع ما يريد ولا يوصل إلى شيء مما عنده من غير الطريق التي يريد {الحكيم*} أي الذي ينقض كل ما يفعله غيره إذا أراد،

Nefis meselenin açıkça gerçekleştiğini görmeyi arzulayınca, Yüce Allah onun eliyle izhar etmek istediği parlak mucizelere bir zemin hazırlamak üzere meseleyi tazim ederek şöyle buyurdu: {يا موسى إنه} “Ey Musa! Muhakkak ki o”; yani vasfına ulaşılamayacak olan o pek büyük ve ulu mesele şudur ki: {أنا الله} “Ben Allah’ım”; yani vehimlerin kavramaktan aciz kaldığı, en keskin anlayışların önünde küçüldüğü azamete sahip olanım. Sonra bunu içeren iki vasfı ona bildirdi ki onunla olan fiillerine delalet etsin; şöyle buyurdu: {العزيز} “kudreti daima üstün gelen”; yani dilediği her şeye ulaşan ve dilediği yolun haricinde katındaki hiçbir şeye ulaşılamayan; {الحكيم*} “hüküm ve hikmet sahibi olan.”; yani dilediğinde başkasının yaptığı her şeyi bozan,

12593. Metin

ولا يقدر غيره أن ينقض شيئاً من فعله.

başkasının ise O’nun fiilinden hiçbir şeyi bozmaya güç yetiremediği Zat’tır.

12594. Metin

ولما كان التقدير: فافعل جميع ما آمرك به فإنه لا بد منه، ولا تخف من شيء فإنه لا يوصل إليك بسوء لأنه متقن بقانون الحكمة، محروس بسور العزة، دل عليه بالعطف في قوله: {وألق عصاك} أي لتعلم علماً شهودياً عزتي وحكمتي - أو هو معطوف على {أن بورك} - فألقاها كما أمر، فصارت في الحال - بما أذنت به الفاء - حية عظيمة جداً، هي - مع كونها في غاية العظم - في نهاية الخفة والسرعة في اصطرابها عند محاولتها ما يريد {فلما رآها تهتز} أي تضطرب في تحركها مع كونها في غاية الكبر {كأنها جآن} أي حية صغيرة في خفتها وسرعتها، ولا ينافي ذلك كبر جثتها {ولى} أي موسى ﵊.

Takdirî mana; “Sana emrettiğim her şeyi yap, zira bu kaçınılmazdır; hiçbir şeyden korkma, zira hikmet kanunuyla sağlamlaştırılmış ve izzet suruyla korunmuş olduğu için sana hiçbir kötülük ulaştırılamaz” şeklinde olunca, {وألق عصاك} “Asanı at!” sözündeki atıfla buna delalet etti; yani izzetimi ve hikmetimi müşahede yoluyla bilesin diye -veya bu {أن بورك} kavline matuftur-. Emrolunduğu gibi asasını attı; “fâ” harfinin bildirdiği üzere asa derhal pek büyük bir yılan haline geldi; bu yılan son derece büyük olmakla birlikte, yapmak istediği şeye yönelirken kıvrılmasında son derece hafif ve hızlı idi. {فلما رآها تهتز} “Onun kıpırdadığını görünce”; yani son derece büyük olmasına rağmen hareketinde titreyip çırpındığını, {كأنها جآن} “sanki küçük ve çevik bir yılanmış gibi”; yani hafifliğinde ve hızında küçük bir yılan gibi olduğunu görünce -bu durum cüssesinin büyüklüğüne mani değildir-, {ولى} “döndü”; yani Musa aleyhisselâm.

12595. Metin

ولما كانت عليه التولية مشتركة بين معان، بين المراد بقوله: {مدبراً} أي التفت هارباً منها مسرعاً جداً لقوله: {ولم يعقب} أي لم يرجع على عقبه، ولم يتردد في الجد في الهرب، ولم يلتفت إلى ما وراءه بعد توليته، يقال: عقب عليه تعقيباً، أي كر، وعقب في الأمر تعقيباً: تردد في طلبه مجداً - هذا في ترتيب المحكم. وفي القاموس: التعقيب:

Yüz çevirip gitmek müşterek manalara sahip olduğundan, kastedilen manayı şu sözüyle açıkladı: {مدبراً} “arkasını dönerek”; yani {ولم يعقب} “ve arkasına bakmadı” sözünden ötürü son derece süratle ondan kaçarak yöneldi; yani ökçeleri üzerine geri dönmedi, kaçmakta ciddiyet gösterip tereddüt etmedi ve arkasını döndükten sonra ardına bakmadı. «‘Akabe aleyhi ta‘kîben» denir ki geri dönüp hamle yaptı demektir; «‘akabe fi’l-emri ta‘kîben» ise talep ettiği işte ciddiyetle tereddüt edip dolaştı demektir -bu el-Muhkem tertibindedir-. el-Kâmûs’ta ise ta‘kîb:

12596. Metin

الالتفات. وقال القزاز في ديوانه: عقب - إذا انصرف راجعاً فهو معقب.

arkaya bakmaktır. el-Kazzâz dîvânında şöyle demiştir: «‘Akabe»; geri dönüp gittiğinde kullanılır, bu durumdaki kimseye «mu‘akkıb» denir.

12597. Metin

ولما تشوفت النفس إلى ما قيل له عند هذه الحالة، أجيبت بأنه قيل له: {يا موسى لا تخف} ثم علل هذا النهي بقوله، مبشراً بالأمن والرسالة: {إني لا يخاف لديّ} أي في الموضع الذي هو من غرائب نواقض العادات، وهي وقت الوحي ومكانه {المرسلون*} أي لأنهم معصومون من الظلم، ولا يخاف من الملك العدل إلا ظالم.

Nefis bu durumda ona ne söylendiğini öğrenmek isteyince, ona şöyle denildiği cevabı verildi: {يا موسى لا تخف} “Ey Musa! Korkma!” Sonra güven ve risaletle müjdeleyerek bu nehyi gerekçelendirdi ve şöyle buyurdu: {إني لا يخاف لديّ} “Şüphesiz benim katımda korkmaz”; yani adetleri bozan harikulade hallerin bulunduğu o makamda ki orası vahyin vakti ve mekânıdır, {المرسلون*} “peygamberler.”; yani çünkü onlar zulümden masumdurlar; adil Hükümdar’dan ise ancak zalim olan korkar.

12598. Metin

ولما دل أول الكلام وآخره على أن التقدير ما ذكرته، وعلم منه أن من ظلم خاف، وكان المرسلون بل الأنبياء معصومين عن صدور ظلم، ولكنهم لعلو مقامهم، وعظيم شأنهم، يعد عليهم خلاف الأولى، بل بعض المباحات المستوية، بل أخص من ذلك، كما قالوا «حسنات الأبرار سيئات المقربين» ، استدرك سبحانه من ذلك بأداة الاستثناء ما يرغب المرهبين من عواقب الظلم آخر تلك في التوبة، وينبه موسى ﵇ على غفران وكزة القبطي له، وأنه لا خوف عليه بسببه وإن كان قتله مباحاً لكونه خطأ مع أنه كافر، لكن علو المقام يوجب التوقف عن الإقدام إلا بإذن خاص، ولذلك سماه هو ظلماً فقال {رب إني ظلمت نفسي فاغفر لي} وهو من التعريضات التي يلطف مأخذها

Kelamın başı ve sonu takdirin zikrettiğim gibi olduğuna delalet edip bundan zulmeden kimsenin korkacağı anlaşılınca; resuller, hatta nebiler bir zulmün kendilerinden sadır olmasından masum olsalar da, makamlarının yüceliği ve şanlarının büyüklüğü sebebiyle evlâ olanın terki, hatta bazı eşit mubahlar, hatta bundan daha da hususi durumlar onlar hakkında “Ebrarın iyilikleri, mukarreblerin seyyieleridir” denildiği gibi [kusur] sayıldığından; Yüce Allah istisna edatıyla bundan bir istidrak yaptı. Bu istidrak, zulmün akıbetlerinden korkutulan kimseleri tövbeye teşvik etmekte ve Kıptî’yi yumruklamasının bağışlandığına, kâfir olmasıyla birlikte hataen gerçekleştiği için onu öldürmek mubah olsa bile bundan dolayı üzerine bir korku olmadığına Musa aleyhisselâm’ın dikkatini çekmektedir. Fakat makamın yüceliği, özel bir izin olmadıkça cüret etmekten geri durmayı gerektirir; bu sebeple Musa’nın kendisi bunu zulüm olarak isimlendirmiş ve {رب إني ظلمت نفسي فاغفر لي} “Rabbim! Doğrusu ben kendime zulmettim, beni bağışla” demiştir. Bu, inceliği pek zarif olan tarizlerdendir.

12599. Metin

فقال: {إلا} أو المعنى: لكن {من ظلم} كائناً من كان، بفعل سوء {ثم بدل} بتوبته {حسناً بعد سوء} وهو الظلم الذي كان عمله، أي جعل الحسن بدل السوء كالسحرة الذين آمنوا بعد ذلك بموسى ﵊ فإني أغفره له بحيث يكون كأنه لم يعمله أصلاً، وأرحمه بما أسبغ عليه من ملابس الكرامة المقارنة للأمن والعز وإن أصابه قبل ذلك نوع خوف. ثم علل ذلك بأن المغفرة والرحمة صفتان له ثابتتان، فقال: {فإني} أي أرحمه بسبب أني {غفور} أي من شأني أني أمحو الذنوب محواً يزيل جميع آثارها {رحيم*} أعامل التائب منها معاملة الراحم البليغ الرحمة بما يقتضيه حاله من الكرامة، فايل أثر ما كان وقع فيه من موجب الخوف وهو الظلم.

Şöyle buyurdu: {إلا} “Ancak”; veya mana: Lakin {من ظلم} “haksızlık eden”; kötü bir fiil işleyerek her kim olursa olsun, {ثم بدل} “sonra değiştiren”; tövbesiyle değiştiren, {حسناً بعد سوء} “kötülüğün ardından bir iyilikle”; yani işlediği zulmün yerine, sonradan Musa aleyhisselâm’a iman eden büyücüler gibi kötülüğün yerine iyiliği koyan kimse müstesnadır; zira Ben onu, sanki o kötülüğü hiç işlememiş gibi bağışlarım ve daha önce başına bir nevi korku gelmiş olsa bile, güven ve izzetle birlikte olan ikram elbiselerinden üzerine bahşetmek suretiyle ona merhamet ederim. Sonra mağfiret ve rahmetin Kendisi için sabit iki sıfat olduğunu bildirerek bunu gerekçelendirdi ve şöyle buyurdu: {فإني} “şüphesiz Ben”; yani ona merhamet ederim, çünkü Ben, {غفور} “çok bağışlayıcıyım”; yani günahları bütün izlerini silecek şekilde mahvetmek Benim şanımdandır; {رحيم*} “pek merhamet ediciyim.”; günahlardan tövbe edene, durumunun gerektirdiği ikram ile son derece merhametli davranırım; böylece korkuyu gerektiren o zulmün bıraktığı iz zail olur.

12600. Metin

ولما أراه سبحانه هذه الخارقة فيما كان في يده بقلب جوهرها إلى جوهر شيء آخر حيواني، أراه آية أخرى في يده نفسها بقلب عرضها الذي كانت عليه إلى عرض آخر نوراني، فقال: {وأدخل يدك في جيبك} أي فتحة ثوبك، وهو ما قطع منه ليخيط بعنقك {تخرج} أي إذا أخرجتها {بيضاء} أي بياضاً عظيماً نيراً

Yüce Allah, elinde bulunan şeyin cevherini başka bir hayvani cevhere dönüştürerek ona bu harikuladeliği gösterince, elinin bulunduğu arazı başka bir nuranî araza dönüştürerek bizzat elinde de başka bir mucize gösterdi ve şöyle buyurdu: {وأدخل يدك في جيبك} “Elini koynuna sok”; yani elbisene, boynuna dikilmesi için kesilen açıklığa sok, {تخرج} “çıksın”; yani onu çıkardığında çıksın, {بيضاء} “bembeyaz”; yani pek büyük, parlak,

12601. Metin

جداً، له شعاع كشعاع الشمس.

güneş ışığı gibi ışığı olan göz alıcı bir beyazlıkla çıksın.

12602. Metin

ولما كان ربما وقع في وهم أن هذه الآفة، قال: {من غير سوء} أي برص ولا غيره من الآفات، آية أخرى كائنة {في} جملة {تسع آيات} كما تقدم شرحها في سورة الإسراء وغيرها، منتهية على يدك برسالتي لك {إلى فرعون وقومه} أي الذين هم أشد أهل هذا الزمان قياماً في الجبروت والعدوان؛ ثم علل إرساله إليهم بالخوارق بقوله: {إنهم كانوا} أي كوناً كأنه جبلة لهم {قوماً فاسقين*} أي خارجين عن طاعتنا لتردهم إلينا.

Bunun bir hastalık olduğu vehmine kapılınabileceği için şöyle buyurdu: {من غير سوء} “kusursuz olarak”; yani alaca veya diğer hastalıklardan uzak olarak; İsrâ Suresi’nde ve diğer yerlerde açıklaması geçtiği üzere, sana verdiğim elçilik vazifesiyle senin elinde tamamlanan başka bir mucize olarak {في} “içinde”; {تسع آيات} “dokuz mucize [içinde]”; {إلى فرعون وقومه} “Firavun ve kavmine”; yani o zamanda zorbalık ve düşmanlıkta en ileri giden kimselere [gönderilmek üzere]. Sonra harikulade mucizelerle onları göndermesini gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {إنهم كانوا} “Şüphesiz onlar”; sanki onların fıtratı haline gelmiş bir halde idiler ki, {قوماً فاسقين*} “yoldan çıkmış bir topluluk idiler.”; yani onları bize döndüresin diye itaatimizden çıkmış kimselerdir.

12603. Metin

ولما كان التقدير: فأتاهم كما أمرناهم فعاندوا أمرنا، قال منبهاً على ذلك، دالاً بالفاء على سرعة إتيانه إليهم امتثالاً لما أمر به: {فلما جاءتهم آياتنا} أي على يده {مبصرة} أي سبب الإبصار لكونها منيرة ظاهرة جداً، فهي هادية لهم إلى الطريق الأقوم هداية النور لمن يبصر، فهو لا يخطىء شيئاً ينبغي أن ينتفع به {قالوا هذا سحر} أي خيال لا حقيقة له {مبين*} أي واضح في أنه خيال {وجحدوا} أي أنكروا عالمين {بها} أي أنكروا كونها آيات موجبات لصدقه مع علمهم بإبطالهم لأن الجحود الإنكار مع العلم.

Takdirî mana; “Onlara emrettiğimiz gibi vardı, onlar ise emrimize inatla karşı çıktılar” şeklinde olunca, emredilene imtisal ederek onlara süratle vardığını “fâ” harfiyle bildirip buna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {فلما جاءتهم آياتنا} “Ayetlerimiz onlara geldiği zaman”; yani onun eliyle geldiğinde, {مبصرة} “gözleri aydınlatıcı/apaçık olarak”; yani son derece aydınlık ve zahir olması hasebiyle basirete sebep olarak; o ayetler, gören kimseye nurun hidayet etmesi gibi en doğru yola onları iletmektedir; öyle ki faydalanılması gereken hiçbir şeyi kaçırmaz; {قالوا هذا سحر} “‘Bu bir büyüdür’ dediler”; yani aslı olmayan bir hayaldir, {مبين*} “apaçık [bir büyüdür].”; yani hayal olduğu açık olan bir büyüdür. {وجحدوا} “Ve inkâr ettiler”; yani bilerek inkâr ettiler, {بها} “onları”; yani haksız olduklarını bildikleri halde onun doğruluğunu gerektiren ayetler olduğunu inkâr ettiler; zira cuhûd (جُحُود), bilerek inkâr etmektir.

12604. Metin

ولما كان الجحد معناه إنكار الشيء مع العلم به، حقق ذلك بقوله: {واستيقنتها} أي والحال أنهم قد طلبوا الوقوف على حقائق أمرها

Cuhûd, bir şeyi bildiği halde inkâr etmek manasına geldiği için, bunu şu sözüyle pekiştirdi: {واستيقنتها} “ve kesin olarak inandıkları halde”; yani onların mahiyetindeki hakikatlere vakıf olmayı talep edip,

12605. Metin

حتى تيقنتها في كونها حقاًَ {أنفسهم} وتخلل علمها صميم عظامهم، فكانت ألسنتهم مخالفة لما في قلوبهم، ولذلك أسند الاستيقان إلى النفس. ثم علل جحدهم ووصفهم لها بخلاف وصفها فقال: {ظلماً وعلواً} أي إرادة وضع الشيء في غير حقه، والتكبر على الآتي به، تلبيساً على عباد الله.

onların hak olduğuna kesin kanaat getirdikleri halde {أنفسهم} “kendi nefisleri”; bu ilim kemiklerinin iliğine kadar işledi; fakat dilleri kalplerindekine muhalefet etti. Bu sebeple yakîn getirme fiili nefse isnat edilmiştir. Sonra inkâr etmelerini ve onu vasfının aksine nitelemelerini gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {ظلماً وعلواً} “zulüm ve kibir yüzünden”; yani Allah’ın kullarını aldatmak maksadıyla bir şeyi hakkı olmayan yere koyma arzusu ve onu getirene karşı büyüklük taslama sebebiyle [inkâr ettiler].

12606. Metin

ولما كان التقدير: فأغرقناهم أجمعين بأيسر سعي وأهون أمر فلم يبق منهم غير تطرف، ولم يرجع منهم مخبر، على كثرتهم وعظمتهم وقوتهم، عطف عليه تذكيراً به مسبباً عنه قوله: {فانظر} ونبه على أن خبرهم مما تتوفر الدواعي على السؤال عنه لعظمته، فقال معبراً بأداة الاستفهام: {كيف كان} وكان الأصل: عاقبتهم، أي آخر أمرهم، ولكنه أظهر فقال: {عاقبة المفسدين*} ليدل على الوصف الذي كان سبباً لأخذهم تهديداً لكل من ارتكب مثله.

Takdirî mana; “Çokluklarına, azametlerine ve kuvvetlerine rağmen, en kolay bir gayret ve en hafif bir işle onların tamamını boğduk; öyle ki onlardan tek bir kişi dahi sağ kalmadı ve onlardan haber getiren hiç kimse geri dönmedi” şeklinde olunca; bunu hatırlatmak üzere buna matuf ve müsebbeb olarak şöyle buyurdu: {فانظر} “Artık bak!” Azametinden ötürü onların haberinin sorulması için sebeplerin hazır bulunduğuna dikkat çekerek istifham edatıyla şöyle buyurdu: {كيف كان} “Nasıl oldu?” Asıl ifade “akıbetleri, yani işlerinin sonu nasıl oldu” şeklinde idi; fakat açık isim getirerek şöyle buyurdu: {عاقبة المفسدين*} “bozguncuların sonu!”; benzerini işleyen herkesi tehdit etmek maksadıyla, onların yakalanmalarına sebep olan vasfa delalet etsin diye [böyle buyurdu].

12607. Metin

ولما تم بهذه القصة الدليل على حكمته، توقع السامع الدلالة على علمه سبحانه، فقال مبتدئاً بحرف التوقع مشيراً إلى أنه لا نكير في فضل الآخر على الأول عاطفاً على ما تقديره: فلقد آتينا موسى وأخاه هارون ﵉ حكمة وهدى وعلماً ونصراً على من

Bu kıssa ile O'nun hikmetine dair delil tamamlanınca, dinleyen kimse Sübhânehu'nun ilmine dair delaleti bekledi. Bunun üzerine [Cenâb-ı Hak], sonrakinin öncekine üstün kılınmasında hiçbir yadırganacak cihet bulunmadığına işaret ederek beklenti harfiyle başladı ve şu takdiri manaya atfetti: Şüphesiz biz Mûsâ'ya ve kardeşi Hârûn'a -aleyhimesselâm- hikmet, hidayet, ilim ve kendilerine

12608. Metin

خالفهما وعزاً: {ولقد آتينا} أي بما لنا من العظمة {داود وسليمان} أي ابن داود، وهما من أتباع موسى ﵈ وبعده بأزمان متطاولة {علماً} أي جزاء من العلم عظيماً من منطق الطير والدواب وغير ذلك لم نؤته لأحد قبلهما.

muhalefet edenlere karşı bir zafer ve bir izzet vermiştik: {ولقد آتينا} “Andolsun ki biz verdik”; yani azametimize yaraşır şekilde, {داود وسليمان} “Dâvûd'a ve Süleyman'a”; yani Dâvûd'un oğluna. Bu ikisi Mûsâ'nın -aleyhisselâm- tabilerindendir ve ondan uzun zamanlar sonradır; {علماً} “bir ilim [verdik]”; yani onlardan önce hiç kimseye vermediğimiz kuşların, bineklerin ve diğer hayvanların konuşma dili gibi ilimden büyük bir pay verdik.

12609. Metin

ولما كان التقدير: فعملا بمقتضاه، عطف عليه قوله: {وقالا} شكراً عليه، دلالة على شرف العلم وتنبيهاً لأهله على التواضع: {الحمد} أي الإحاطة بجميع أوصاف الكمال {لله} أي الذي لا مثل له وله الجلال والجمال {الذي فضلنا} أي بما آتانا من ذلك {على كثير من عباده المؤمنين*} أي الذين صار الإيمان لهم خلقاً.

Takdirî mana: "Onlar da o ilmin gereğince amel ettiler" şeklinde olunca, ilmin şerefine delalet etmesi ve ilim ehlini tevazuya yöneltmesi için buna şükür olarak şu sözünü atfetti: {وقالا} “Ve [şöyle] dediler:”; O'na şükrederek; {الحمد} “Hamd;”; yani bütün kemal sıfatlarının kuşatıcılığı, {لله} “Allah'a aittir,”; yani hiçbir benzeri olmayan, celal ve cemal sahibi olan Allah'a; {الذي فضلنا} “ki bizi üstün kıldı,”; yani bize bu verdikleriyle, {على كثير من عباده المؤمنين*} “mümin kullarının birçoğundan.”; yani imanın kendilerine bir ahlak haline geldiği kimselerden.

12610. Metin

ولما كان كل منهما ﵉ قد أوتي ما ذكر، أشار إلى فضل سليمان ﵇ بأنه جمع إلى ما آتاه ما كان منح به أباه فقال: {وورث سليمان داود} أي أباه ﵉ دون إخوته في النبوة والعلم والملك الذي كان قد خصه الله دون قومه بجمعه له إلى النبوة، فشكر الله على ما أنعم به عليه أولاً وثانياً {وقال} أي سليمان ﵇ محدثاً بنعمة ربه ومنبهاً على ما شرفه الله به، ليكون أجدر في قبول الناس ما يدعوهم إليه من الخير: {يا أيها الناس} .

Her ikisine de -aleyhimesselâm- zikredilenler verildiğinde, Süleyman'ın -aleyhisselâm- babasına bağışlanan şeyleri de kendisine verilenlerle birleştirmesi yönüyle üstünlüğüne işaret ederek şöyle buyurdu: {وورث سليمان داود} “Süleyman, Dâvûd'a vâris oldu.”; yani kardeşleri hariç sadece o, peygamberlik, ilim ve Allah'ın kavmi arasından yalnızca ona has kıldığı peygamberlikle birlikte hükümdarlık hususunda babasına -aleyhimesselâm- varis oldu. Bunun üzerine [Süleyman], hem önceden hem de sonradan kendisine lütfettiği nimetler için Allah'a şükretti. {وقال} “Ve dedi ki;”; yani Süleyman -aleyhisselâm- Rabb'inin nimetini ilan ederek ve insanları davet ettiği hayrı kabule daha layık olmaları adına Allah'ın kendisini şereflendirdiği nimete dikkat çekerek şöyle dedi: {يا أيها الناس} “Ey insanlar!”

12611. Metin

ولما كان من المعلوم أنه لا معلم له إلا الله، فإن لا يقدر على ذلك غيره، قال بانياً للمفعول: {علمنا} أي أنا وأبي بأيسر أمر وأسهله ممن لا يقدر على ما علمنا سواء ولو كان المقصود هو وحده لم يكن من التعاظم في شيء، بل هو كلام الواحد المطاع، تنبيهاً على تعظيم الله بما عظمه به مما يختص بالقدرة عليه أو بالأمر به كما كان النبي ﷺ يفعل إذا كان هناك حال يحوج إليه كما قال في الزكاة: إنا آخذوها وشطر ماله عزمة من عزمات ربنا ﷿، وكما كان يكتب لبعض الجبابرة {منطق الطير} أي فهم ما يريد كل طائر إذا صوت، والمنطق ما يصوت به من المفرد والمؤلف المفيد وغير المفيد، لا بدع في أن الذي آتى كل نفس هداها وعلمها تميز منافعها ومضارها يؤتيها قوة تدرك بها تخاطباً بينها يتفاهم كل نوع منها به فيما يريد، ويكون ذلك قاصراً عن إدراك الإنسان لخصوصه بالجزئيات الناشئة عن الحسيات {وأوتينا} ممن له العظمة بأيسر أمر من أمره {من كل شيء} أي يكمل به ذلك من اسباب الملك والنبوة وغيرهما، وعبر بأداة الاستغراق تعظيماً للنعمة كما يقال لمن يكثر تردد الناس إليه: فلان يقصده كل أحد.

Ona Allah'tan başka bir öğreticinin olmadığı ve buna O'ndan başkasının güç yetiremeyeceği malum olduğu için, meçhul fiil kalıbıyla şöyle buyurdu: {علمنا} “Bize öğretildi”; yani bana ve babama, bize öğretilene denk olan şeylere güç yetiremeyen kimseler arasından en kolay ve en zahmetsiz bir yolla öğretildi. Şayet kastedilen sadece kendisi olsaydı, bu bir büyüklük taslama sayılmazdı; bilakis kudretine veya emrine mahsus kıldığı şeylerle Allah'ı tazim etmeye dikkat çeken, itaat edilen bir liderin sözüdür. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de buna ihtiyaç duyuran bir durum olduğunda böyle yapardı; zekât hususunda: "Biz onu ve malının yarısını Rabbimiz Azze ve Celle'nin kesin emirlerinden bir emir olarak alırız" dediği gibi ve bazı zorba krallara yazdığı gibi. {منطق الطير} “kuş dili”; yani öttüğü zaman her kuşun ne kastettiğini anlama [yeteneği]. Mantık (مَنْطِق); faydalı veya faydasız, tekil veya bileşik olarak seslendirilen sözdür. Her nefse hidayetini veren, faydalarını ve zararlarını ayırt etmeyi ona öğreten Zat'ın, her türün murat ettiği şey hususunda kendi arasında anlaştığı bir hitaplaşmayı idrak edeceği bir kuvveti ona vermesinde şaşılacak bir şey yoktur. Bu [kuş dili], hislerden doğan cüz'iyatlara mahsus olması sebebiyle insanın idrakinden uzak kalır. {وأوتينا} “ve bize verildi”; azamet sahibi olandan, emrinin en kolay bir tecellisiyle [verildi], {من كل شيء} “her şeyden”; yani hükümdarlık, nübüvvet ve diğerlerinin sebepleriyle bu durumun kemale erdiği şeylerden [verildi]. Nimetin büyüklüğünü ifade etmek için istiğrak (kapsayıcılık) edatı kullanılmıştır; nitekim insanların sıkça gidip geldiği kimse için "Filancaya herkes gider" denilmesi gibi.

12612. Metin

ولما كان هذا أمراً باهراً، دل عليه بقوله مؤكداً بأنواع التأكيد وشاكراً حاثاً لنفسه على مزيد الشكر وهازاً لها إليه: {إن هذا} أي الذي أوتيناه {لهو الفضل المبين*} أي البين في نفسه لكل من ينظره، الموضح لعلو قدر صاحبه ووحدانية مفيضة مؤتية.

Bu durum göz kamaştırıcı bir iş olduğundan, çeşitli pekiştirmelerle teyit ederek, şükrederek, nefsini daha fazla şükre teşvik edip ona şevk vererek şöyle buyurdu: {إن هذا} “Şüphesiz ki bu,”; yani bize verilmiş olan bu şey, {لهو الفضل المبين*} “apaçık bir lütuftur.”; yani bakan herkes için bizzat açık olan, sahibinin kadrinin yüceliğini ve onu bolca verip bahşeden Zat'ın birliğini ortaya koyan bir lütuftur.

12613. Metin

ولما كان هذا مجرد خبر، أتبعه ما يصدقه فقال: {وحشر} أي جمع جمعاً حتماً بقهر وسطوة وإكراه بأيسر سعي {لسليمان جنوده} .

Bu söz sadece bir haberden ibaret olunca, onu doğrulayan hususu peşinden getirip şöyle buyurdu: {وحشر} “Ve toplandı”; yani en kolay bir gayretle, kesin bir şekilde, cebirle, satvetle ve zorunlu kılınarak toplandı, {لسليمان جنوده} “Süleyman'a orduları;”

12614. Metin

ولما دل ذلك على عظمه، زاد في الدلالة عليه بقوله: {من الجن} بدأ بهم لعسر جمعهم {والإنس} ثنى بهم لشرفهم ومشاركتهم لهم في ذلك من حيث تباعد أغراضهم وتناءي قصودهم.

Bu durum onun büyüklüğüne delalet edince, şu sözüyle buna olan delaleti artırdı: {من الجن} “cinlerden”; toplanmalarının güçlüğü sebebiyle önce onlarla başladı, {والإنس} “ve insanlardan”; şerefleri sebebiyle ve hedeflerinin uzaklığı ile maksatlarının çeşitliliği bakımından bu hususta onlarla ortak oldukları için ikinci olarak onları zikretti.

12615. Metin

ولما ذكر ما يعقل وبدأ به لشرفه، أتبعه ما لا يعقل فقال: {والطير} ولما كان الحشر معناه الجمع بكره، فكان لا يخلو عن انتشار، وكان التقدير: وسار بهم في بعض الغزوات، سبب عنه قوله تعظيماً للجيش وصاحبه: {فهم يوزعون*} أي يكفون بجيش أولهم على آخرهم بأدنى أمر وأسهله ليتلاحقوا، فيكون ذلك أجدر بالهيبة، وأعون على النصرة، وأقرب إلى السلامة؛ عن قتادة أنه كان على كل صنف من جنوده وزعة ترد أولاها على أخراها لئلا يتقدموا في المسير، قال: والوازع: الحابس وهو النقيب. وأصل الوزع الكف والمنع.

Akıl sahibi olanları zikredip şereflerinden ötürü onlarla başlayınca, peşinden akıl sahibi olmayanları getirerek şöyle buyurdu: {والطير} “ve kuşlardan.” Haşr, zorlayarak toplamak anlamına geldiğinden dağılmaktan hâli olamazdı. Takdirî mana: "Bazı gazvelerinde onları sevk etti" şeklinde olunca, orduyu ve ordunun sahibini yüceltmek maksadıyla buna müsebbeb kılarak şöyle buyurdu: {فهم يوزعون*} “Artık onlar düzenli sevk ediliyordu.”; yani birbirlerine yetişebilmeleri için en ufak ve en kolay bir emirle öndekileri arkadakilerin üzerine durdurulup düzenleniyorlardı. Bu durum, heybeti sağlamaya daha layık, zafere daha yardımcı ve selamete en yakın olanıdır. Katâde'den rivayet edildiğine göre, yürüyüşte öne geçmesinler diye ordusunun her sınıfının başında öndekileri arkadakilere durduran düzenleyiciler (vezea) vardı. Dedi ki: Vâzi' (الوازع), alıkoyan, yani nakiptir. Vez' (الوزع) kelimesinin aslı alıkoymak ve menetmektir.

12616. Metin

ولما كان التقدير: فساروا، لأن الوزع لا يكون إلا عن سير، غياه بقوله: {حتى إذا أتوا} أي أشرفوا. ولما كان على بساطه فوق متن الريح بين السماء والأرض. عبر بأداة الاستعلاء فقال: {على واد النمل} وهو واد بالطائف - كما نقله البغوي عن كعب، وهو الذي تميل إليه النفس فإنه معروف إلى الآن عندهم بهذا الاسم، ويسمى أيضاً نخب وزن كتف، وقد رأيته لما قصدت تلك الديار لرؤية مشاهدها، والتطواف في معابدها ومعاهدها. والتبرك بآثار الهادي، في الانتهاء والمبادىء، ووقفت بمسجد فيه قرب سدرة تسمى الصادرة مشهور عندهم أن النبي ﷺ صلى به، وهذه السدرة مذكورة في غزوة الطائف من السيرة الهشامية واقتصر في تسمية الوادي على نخب، وأنشدت فيه يوم وقوفي ببابه، وتضرعي في أعتابه:

Vez' (düzenleme) ancak yürüyüşten kaynaklanacağı için takdirî mana: "Böylece yürüdüler" şeklinde olunca, bunu şu sözüyle sonuca bağladı: {حتى إذا أتوا} “Nihayet vardıkları zaman”; yani yaklaştıkları vakit. [Süleyman], yer ile gök arasında rüzgarın sırtındaki tahtı üzerinde olduğu için isti'lâ (yükseklik bildiren) edatla ifade edip şöyle buyurdu: {على واد النمل} “karınca vadisine,”; o, Tâif'te bir vadidir -nitelim Begavî bunu Kâ'b'dan nakletmiştir ve nefsin meylettiği görüş de budur; zira orası günümüzde de onların nezdinde bu isimle bilinmektedir; aynı zamanda 'ketif' vezninde Nahab (نَخَب) olarak da adlandırılır. O beldelerin mukaddes yerlerini görmek, ibadethanelerini ve hatıralarını tavaf etmek, hidayet rehberinin [Peygamberimizin] ilk ve son izleriyle teberrük etmek maksadıyla o diyarlara gittiğimde orayı bizzat gördüm. Orada es-Sâdıra (الصادرة) denilen bir sidre ağacının yanındaki bir mescitte durdum; onların nezdinde meşhurdur ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem orada namaz kılmıştır. Bu sidre ağacı İbn Hişâm'ın Sîret'inde Tâif Gazvesi'nde zikredilmiş, vadinin isimlendirilmesinde ise sadece Nahab ile yetinilmiştir. Kapısında durduğum ve eşiğinde tazarru ettiğim gün orada şu şiiri inşad ettim:

12617. Metin

مررت بوادي النمل يا صاح بكرة ... فصحت وأجريت الدموع على خدي

Uğradım Karınca Vadisi'ne ey dost, sabah erkenden... Feryat edip gözyaşlarımı akıttım yanağıma.

12618. Metin

وتممت منه موقف الهاشمي الذي ... ملأ الأرض توحيداً يزيد على العد

Ve yöneldim oradan, yeryüzünü sayıya sığmaz bir tevhidle dolduran o Hâşimî'nin [Peygamber'in] durduğu makama.

12619. Metin

وكم موقف أفرشته حر جبهتي ... وأبديت في أرجائه ذلة العبد

Nice makamlara serdim alnımın sıcağını... Ve her köşesinde kulun zilletini açığa vurdum.

12620. Metin

في قصيدة طويلة.

Uzun bir kaside içerisinde [bu beyitleri söyledim].

12621. Metin

ولما كانوا في أمر يهول منظره، ويوهي القوى مخالطته ومخبره، فكان التقدير: فتبدت طلائعهم، وتراءت راياتهم ولوامعهم، وأحمالهم ووضائعهم، نظم به قوله: {قالت نملة} أي من النمل الذي بذلك الوادي: {يا أيها النمل} ولما حكى عنهم سبحانه ما هو من شأن العقلاء، عبر بضمائرهم فقال: {ادخلوا} أي قبل وصول ما أرى من الجيش ما {مساكنكم} ثم عللت أمرها معينة لصاحبه إذ كانت أماراته لا تخفى فقالت جواباً للأمر أو مبدلاً منه: {لا يحطمنكم} أي يكسرنكم ويهشمنكم أي لا تبرزوا فيحطمنكم.

Onlar, manzarası dehşet veren, içine karışılması ve haberi güçleri zayıflatan bir durum içinde olduklarından takdirî mana: "Öncü birlikleri belirdi, sancakları, parıltıları, yükleri ve eşyaları göründü" şeklinde olunca, buna şu sözünü bağladı: {قالت نملة} “bir karınca dedi ki;”; yani o vadideki karıncalardan biri: {يا أيها النمل} “‘Ey karıncalar!” Sübhânehu onlardan akıl sahiplerine ait bir durumu hikâye ettiği için onların zamirleriyle ifade ederek şöyle buyurdu: {ادخلوا} “Girin”; yani ordudan gördüğüm bu şeyler ulaşmadan önce, {مساكنكم} “yuvalarınıza!” Sonra onun alametleri gizli kalmayacak derecede açık olduğu için sahibini belirterek emrini gerekçelendirdi ve emrin cevabı veya bedeli olarak şöyle dedi: {لا يحطمنكم} “sakın sizi ezmesin”; yani sizi kırıp un ufak etmesin, yani dışarı çıkmayın ki sizi ezmesin.

12622. Metin

فهو نهي لهم عن البروز في صور نهيه وهو أبلغ من التصريح بنهيهم لأن من نهى كبيراً عن شيء كان لغيره أشد نهياً {سليمان وجنوده} أي فإنهم لكثرتهم إذا صاروا في الوادي استعلوا عليه فطبقوه فلم يدعوا منه موضع شبر خالياً {وهم} أي سليمان ﵇ وجنوده {لا يشعرون*} أي بحطمهم لكم لاشتغالهم بما هم فيه من أحوال السير، وتعاطي مصالحة، مع صغر أجسامكم، وخفائكم على السائر في حال اضطرابكم ومقامكم، وقولها هذا يدل على

Bu, onu nehyetme şeklinde karıncalara dışarı çıkmayı nehyetmektir. Bu, onları açıkça nehyetmekten daha beliğdir; çünkü büyük bir kimseyi bir şeyden nehyeden, başkası için daha şiddetli nehyetmiş olur. {سليمان وجنوده} “Süleyman ve orduları,”; yani onlar çokluklarından dolayı vadiye girdiklerinde onu baştan başa kaplarlar ve ondan bir karışlık boş yer bırakmazlar. {وهم} “onlar”; yani Süleyman -aleyhisselâm- ve orduları, {لا يشعرون*} “farkında olmadan.’”; yani cisimlerinizin küçüklüğü ve hareket veya duruş halinizde yürüyene karşı gizli kalmanızla birlikte, içinde bulundukları yürüyüş halleri ve maslahatları icra etme meşguliyetleri sebebiyle sizi ezdiklerinin farkında olmadan [ezmesinler]. Karıncanın bu sözü,

12623. Metin

علمها بأنهم لو شعروا بهم ما آذوهم لأنهم أتباع نبي فهم رحماء.

onların kendilerini fark etselerdi incitmeyeceklerini bildiğine delalet eder; çünkü onlar bir peygamberin tabileridir ve dolayısıyla merhametlidirler.

12624. Metin

ولما كان هذا أمراً معجباً لما فيه من جزالة الألفاظ وجلالة المعاني، تسبب عنه قوله: {فتبسم} ولما دل ذلك على الضحك، وكان ذلك قد يكون للغضب، أكده وحقق معناه بقوله: {ضاحكاً من قولها} أي لما أوتيته من الفصاحة والبيان، وسروراً بما وصفته به من العدل في أنه وجنوده لا يؤذون أحداً وهم يعلمون {وقال} متذكراً ما أولاه ربه سبحانه بحسن تربيته من فهم كلامها إلى ما أنعم عليه من غير ذلك: {رب} أي أيها المحسن إليّ {أوزعني أن} أي اجعلني مطيقاً لأن {أشكر نعمتك} أي وازعاً له كافاً مرتبطاً حتى لا يغلبني. ولا يتفلت مني، ولا يشذ عني وقتاً ما.

Bu durum, lafızlarının sağlamlığı ve manalarının yüceliği sebebiyle hayranlık uyandırıcı bir iş olunca, bundan şu sözü doğdu: {فتبسم} “Bunun üzerine gülümsedi”; bu ifade gülmeye delalet edip gülme de bazen öfkeden kaynaklanabileceği için, bunu pekiştirip manasını şu sözüyle kesinleştirdi: {ضاحكاً من قولها} “onun sözüne gülerek”; yani ona verilen fesahat ve beyandan ötürü ve kendisi ile ordularının bilerek hiç kimseye eziyet etmeyeceklerine dair karıncanın kendisini nitelediği adalet vasfından dolayı sevinç duyarak [gülümsedi]. {وقال} “Ve dedi ki:”; Rabb'inin -Sübhânehu- güzel terbiyesiyle karıncanın sözünü anlamayı ve diğer nimetleri kendisine bahşettiğini hatırlayarak şöyle dedi: {رب} “‘Rabbim!”; yani ey bana ihsanda bulunan [Rabbim]! {أوزعني أن} “Bana güç/ilham ver ki”; yani beni güç yetiren kıl, {أشكر نعمتك} “nimetine şükredeyim;”; yani onu tutan, engelleyen, bağlayan kıl ki bana galebe çalmasın, benden kaçıp kurtulmasın ve hiçbir vakit benden ayrılmasın.

12625. Metin

ولما أفهم ذلك تعلق النعمة به. حققه بقوله: {التي أنعمت عليّ} وربما أفهم قوله: {وعلى والديّ} أن أمه كانت أيضاً تعرف منطق الطير. وتحقيق معنى هذه العبارة أن مادة «وزع» - بأيّ ترتيب كان - يدور على المعوز - لخرقة بالية يلف بها الصبي، ويلزمها التمييز، فإن الملفوف بها يتميز عن غيره، ومنه الأوزاع وهم الجماعات المتفرقة، ويلزمها أيضاً الإطاقة فإن أكثر الناس يجدها، ومنه العزون - لعصب من الناس، فإنهم يطيقون ما يريدون ويطيقهم من يريدهم، ومنه الوزع وهو كف ما يراد كفه، والولوع بما يزاد، ومنه الإيعاز - للتقدم بالأمر والنهي، والزوع للجذب، ويلزمها أيضاً الحاجة فإنه لا يرضى بها دون الجديد إلا محتاج، فمعنى الآية: اجعلني وازعاً - أي مطيقاً - أن أشكرها كما يطيق الوازع كف ما يريد كفه، ويمكن أن يكون مدار المادة الحاجة لأن الأوزاع -

Bu durum nimetin kendisiyle olan irtibatını hissettirince, bunu şu sözüyle teyit etti: {التي أنعمت عليّ} “bana lütfettiğin”. {وعلى والديّ} “ve anne babama [lütfettiğin],” sözü belki de annesinin de kuş dilini bildiğini ihsas ettirir. Bu ifadenin hakiki manası şudur: Vez' (وزع) kökü -hangi tertipte olursa olsun- ma'vez (المعوز) etrafında döner; o da çocuğun sarıldığı eski bir bezdir ve ayırt etmeyi gerektirir, zira ona sarılan kimse başkalarından ayrılır. Dağınık cemaatler anlamına gelen el-Evzâ' (الأوزاع) da bundandır. Aynı zamanda güç yetirmeyi (itâkat) gerektirir, zira insanların çoğu onu bulur. İnsan toplulukları manasına gelen el-Izzûn (العزون) da bundandır; zira onlar diledikleri şeye güç yetirirler, onları dileyen de onlara güç yetirir. Alıkonulmak istenen şeyi menetmek anlamına gelen el-Vez' (الوزع) ve artırılan şeye düşkünlük manasındaki el-Vülû' (الولوع) da bundandır. Emir ve nehiy ile öne geçmek manasındaki el-Î'âz (الإيعاز) ve çekmek manasındaki ez-Zev' (الزوع) da bundandır. Bu kök aynı zamanda ihtiyacı da gerektirir; zira yeni kumaş varken ona ancak muhtaç olan razı olur. Ayetin manası şudur: "Beni [nimetine] engelleyici -yani güç yetirici- kıl ki, engelleyen kimsenin menetmek istediği şeyi engellemeye güç yetirdiği gibi ben de ona şükretmeye güç yetireyim." Kökün mihverinin ihtiyaç olması da mümkündür; zira evzâ' -

12626. Metin

وهم الجماعات - يحتاجون إلى الاجتماع جملة، والكاف محتاج إلى امتثال ما يكفه لأمره، والجاذب محتاج إلى الزوع أي الجذب، والمولع بالشيء فقير إليه، والموعز محتاج إلى قبول وصيته، فالمعنى: اجعلني وازعاً أي فقيراً إلى الشكر، أي ملازماً له مولعاً به، لأن كل فقير إلى شيء مجتهد في تحصيله، ويلزم على هذا التخريج احتقار العمل، فيكون سبباً للأمن من الإعجاب، وفي الآية تنبيه على بر الوالدين في سؤال القيام عنهم بما لم يبلغاه من الشكر - والله الموفق.

yani topluluklar- bir arada toplanmaya muhtaçtır; meneden kimse, emri gereği engellediği şeyin boyun eğmesine muhtaçtır; çeken kimse zev'e yani çekmeye muhtaçtır; bir şeye düşkün olan kimse ona fakir/muhtaçtır; vasiyet eden kimse de vasiyetinin kabulüne muhtaçtır. Buna göre mana: "Beni şükre muhtaç/fakir kıl, yani ona sımsıkı sarılan ve düşkün olan kıl; çünkü bir şeye muhtaç olan herkes onu elde etmeye gayret eder." Bu yoruma göre ameli hakir görmek gerekir, bu da kendini beğenmekten emin olmaya vesile olur. Ayette, anne babanın ulaşamadığı şükrü onlar adına ifa etmeyi istemek suretiyle anne babaya iyilik yapmaya (birr-i vâlideyn) dikkat çekilmektedir. Muvaffak kılan Allah'tır.

12627. Metin

والشكر في اللغة فعل ينبىء عن تعظيم المنعم لكونه منعماً كالثناء على المنعم بما يدل على أن الشاكر قد عرف نعمته واعترف له بها وحسن موقعها عنده، وخضع قلبه له لذلك، وحاصله أنه اسم لمعرفة النعمة لأنها السبيل إلى معرفة المنعم فإنه إذا عرفها تسبب في

Şükür lügatte; nimeti vereni, nimet verici olmasından ötürü yüceltmeyi bildiren bir fiildir. Tıpkı şükredenin onun nimetini bildiğini, onu itiraf ettiğini, o nimetin kendi nezdinde güzel bir konuma sahip olduğunu ve bundan dolayı kalbinin ona boyun eğdiğini gösteren şeylerle nimet vereni övmesi gibi. Netice itibarıyla şükür, nimeti bilmenin adıdır; zira nimet, nimeti vereni tanımanın yoludur. İnsan nimeti bildiği takdirde,

12628. Metin

التعرف إليه، فسلك طريق التعرف وجد في الطلب، ومن جدَّ وجد، ويروى عن داود ﵊ أنه قال: يا رب كيف أشكرك والشكر نعمة آخرى منك أحتاج عليها إلى شكر آخر؟ فأوحى الله تعالى إليه: يا داود! إذا علمت أن ما بك من نعمة فمني فقد شكرتني.

O'nu tanımaya vesile bulur, böylece marifet yoluna girer ve aramada ciddiyet gösterir; nitekim 'Ciddiyetle arayan bulur' denilmiştir. Dâvûd'dan -aleyhisselâm- şöyle dediği rivayet edilir: "Ey Rabbim! Sana nasıl şükredeyim ki şükür de Senin tarafındandır ve üzerine başka bir şükür gerektiren ayrı bir nimettir?" Bunun üzerine Allah Teâlâ ona şöyle vahyetti: "Ey Dâvûd! Sendeki nimetin Benden olduğunu bildiğin zaman, işte Bana şükretmiş olursun."

12629. Metin

والشكر ثلاثة أشياء: الأول معرفة النعمة بمعنى إحضارها في الخاطر بحيث يتميز عندك أنها نعمة، فرب جاهل يحسن إليه وينعم عليه وهو لا يدري، فلا جرم أنه لا يصح منه الشكر. والثاني: قبول النعمة بتلقيها من المنعم بإظهار الفقر والفاقة، فإن ذلك شاهد بقبولها حقيقة، والثالث: الثناء بها بأن تصف المنعم بالجود والكرم ونحوه مما يدل على حسن تلقيك لها واعترافك بنزول مقامك في الرتبة عن مقامه، فإن اليد العليا خير من اليد السفلى، وهو على ثلاث درجات: الأولى الشكر على المحاب أي الأشياء المحبوبة، وهذا شكر تشارك فيه المثبتون المسلمون واليهود والنصارى والمجوس، فإن الكل يعتقدون أن الإحسان الواصل من الرحمن واجب معرفته على الإنسان، ومن سعة بر البارىء ﷾ أن عده شكراً مع كونه واجباً على الشاكر. ووعد عليه الزيادة، وأوجب فيه المثوبة إحساناً ولطفاً. الثانية: الشكر في المكاره، وهو إما من رجل لا يميز بين الحالات، بل يستوي عنده المكروه والمحبوب، فإذا نزل به المكروه شكر الله عليه بمعنى أنه أظهر الرضا بنزوله به، وهذا مقام الرضا، وإما من رجل

Şükür üç şeyden ibarettir: Birincisi, nimeti tanımak; yani onu kalpte hazır tutmak suretiyle onun bir nimet olduğunu ayırt etmektir. Zira nice cahil vardır ki kendisine ihsanda bulunulur ve nimet verilir de o bunun farkında olmaz; bu yüzden ondan şükür sadır olması sahih olmaz. İkincisi, fakirlik ve muhtaçlığı izhar ederek nimeti verenden almak suretiyle nimeti kabul etmektir; zira bu durum, nimeti hakikatte kabul etmenin şahididir. Üçüncüsü, nimeti vereni cömertlik ve kerem ile ve nimeti güzel karşıladığını ve kendi mertebenin onun mertebesinden aşağıda olduğunu itiraf ettiğini gösteren benzeri vasıflarla niteleyerek o nimet vesilesiyle övgüde bulunmaktır; zira üstteki el alttaki elden hayırlıdır. Şükür üç derecedir: Birincisi, sevilip arzulanan şeyler üzerine şükürdür; bu, ikrar eden Müslümanların, Yahudilerin, Hristiyanların ve Mecusilerin ortak olduğu bir şükürdür. Çünkü hepsi Rahman'dan ulaşan ihsanı bilmenin insana vacip olduğuna inanırlar. Yaratan'ın -celle ve azze- engin lütfundandır ki, şükredene vacip olmasına rağmen bunu şükür saymış, üzerine artırma vaat etmiş ve bir ihsan ve lütuf olarak ona sevap kılmayı vacip kılmıştır. İkincisi, hoşa gitmeyen şeylerde (mekârih) şükürdür; bu da ya haller arasında ayrım yapmayan, bilakis katında sevilen ile sevilmeyen şey eşit olan bir kimseden sadır olur; böylece başına hoşa gitmeyen bir şey geldiğinde o halin kendisine inmesine rıza gösterdiğini izhar etmesi anlamında Allah'a şükreder ki bu rıza makamıdır; ya da

12630. Metin

يميز بين الأحوال فهو لا يحب المكروه ولا يرضى بنزوله، فإن نزل به مكروه فشكره عليه إنما هو كظم الغيظ وستر الشكوى وإن كان باطنه شاكياً، والكظم إنما هو لرعاية الأدب بالسلوك في مسلك العلم، فإنه يأمر العبد بالشكر في السراء والضراء والثالثة: أن لا يشهد العبد إلا المنعم باشتغاله بالاستغراق في مشاهدته عن مشاهدة النعمة، وهذا الشهودعلى ثلاثة أقسام: أحدها أن يستغرق فيها عبودة، فيكون مشاهداً له مشاهدة العبد للسيد بأدب العبيد إذا حضروا بين يدي سيدهم، فإنهم ينسون ما هم فيه من الجاه والقرب الذي ما حصل لغيرهم، باستغراقهم في الأدب، وملاحظتهم لسيدهم خوفاً من أن يسير إليهم في أمر فيجدهم غافلين، وهذا أمر معروف عند من صحب الملوك.

halleri ayırt eden bir kimseden sadır olur; o hoşlanılmayan şeyi sevmez ve onun başına gelmesine razı olmaz. Şayet başına hoşlanılmayan bir şey gelirse ona şükretmesi, ancak öfkesini yutması ve içi şikâyetçi olsa bile şikâyetini gizlemesidir. Öfkeyi yutmak ise ancak ilim yolunda yürüyerek edebin gözetilmesi içindir; zira ilim, kula bollukta da darlıkta da şükretmeyi emreder. Üçüncüsü: Kulun nimeti müşahede etmekten, Nimet Veren'i müşahedeye dalarak O'ndan başkasını görmemesidir. Bu müşahede üç kısımdır: Birincisi, onda kulluğa (ubûdiyyet) dalmaktır; böylece efendilerinin huzuruna çıktıklarında kölelerin edebiyle, kulun efendisini müşahede etmesi gibi O'nu müşahede eder. Zira onlar edebe dalmaları ve kendilerine bir hususta işaret eder de onları gafil bulur korkusuyla efendilerini gözetmeleri sebebiyle, başkasına nasip olmayan makam ve yakınlıktan kendilerinde bulunanı dahi unuturlar. Bu, hükümdarlara musahip olanların bildiği bir durumdur.

12631. Metin

فصاحب هذا الحال إذا أنعم عليه سيده في هذه الحالة، مع قيامه في حقيقة العبودة، استعظم الإحسان، لأن العبودة توجب عليه أن يستضغر نفسه. ثانيها أن يشهد سيده شهود محبة غالبة، فهو يسبب هذا الاستغراق فيه، يستحلي منه الشدة، وقد قال بعض عشاق حسن الصورة لا صورة الحسن فأحسن:

Bu halin sahibi, kulluğun hakikati üzere dururken efendisi bu durumda ona ihsanda bulunursa, ihsanı pek büyük görür; çünkü kulluk, nefsini hakir görmesini gerektirir. İkincisi, efendisini baskın bir muhabbet müşahedesiyle müşahede etmesidir; o, O'na olan bu istiğrak sebebiyle O'ndan gelen sıkıntıyı tatlı bulur. Nitekim suretin güzelliğine değil güzelliğin suretine aşık olanlardan biri pek güzel söylemiştir:

12632. Metin

من لم يذق ظلم الحبيب كظلمه ... حلواً فقد جهل المحبة وادعى

Sevgilinin haksızlığını, zulmü gibi tatlı bulmayan kimse... Muhabbeti bilmemiş ve sadece iddia etmiştir.

12633. Metin

ثالثها: أن يشهد شهود تفريد يرفع الثنويه ويفني الرسم ويذهب الغيرية،

Üçüncüsü: İkiliği kaldıran, resmi yok eden ve başkalığı gideren bir tecrit müşahedesiyle müşahede etmesidir;

12634. Metin

فإذا وردت عليه النعمة أو الشدة كان مستغرقاً في الفناء فلم يحس بشيء منهما.

Böylece üzerine ister nimet ister darlık gelsin, fenâ haline dalmış olduğundan bunların hiçbirini hissetmez.

12635. Metin

ولما علم من هذا كله أن الشاكر هو المستغرق في الثناء على المنعم بما يجب عليه من العمل من فناء أو غيره بحسب ما يقدر عليه، وكان ذلك عمل مما يجوز أن يكون زين لذلك العبد كونه حسناً وهو ليس كذلك، قال ﷺ مشيراً إلى هذا المعنى: {وأن أعمل صالحاً} أي في نفس الأمر. ولما كان العمل الصالح قد لا يرضي المنعم لنقص في العمل كما قيل في معنى ذلك:

Bütün bunlardan anlaşıldığı üzere, şükreden kimse; fenâ veya başka bir yolla gücü yettiğince yapması gereken amellerle Nimet Veren'e övgüye dalan kimsedir. Bu amel ise bazen o kula güzel gibi gösterilen fakat gerçekte öyle olmayan bir amel olabileceğinden, [Süleyman] -aleyhisselâm- bu manaya işaret ederek şöyle demiştir: {وأن أعمل صالحاً} “ve salih amel işlememi [bana ilham et/güç ver]”; yani işin hakikatinde [salih olan bir amel]. Salih amel de ameldeki bir noksanlıktan ötürü Nimet Veren'i razı etmeyebileceğinden -nitekim bu manada şöyle denilmiştir:

12636. Metin

إذا كان المحب قليل حظ ... فما حسناته إلا ذنوب

Seven kimsenin nasibi az olursa... Onun iyilikleri günahlardan başka bir şey olmaz.

12637. Metin

قال: {ترضاه} .

Şöyle buyurdu: {ترضاه} “hoşnut olacağın [bir amel].”

12638. Metin

ولما كان العمل الصالح المرضي قد لا يعلى إلى درجة المرضي عنهم، لكون العامل منظوراً إليه بعين السخط، لكونه ممن سبق عليه الكتاب بالشقاء، لأن الملك المنعم تام الملك عظيم الملك فهو بحيث لا يسأل عما يفعل، قال معرضاً عن عمله معترفاً بعجزه، معلماً بأن المنعم غني عن العمل وعن غيره، لا تضره معصية ولا ينفعه طاعة: {وأدخلني برحمتك} أي لا بعملي {في عبادك الصالحين*} أي لما أردتهم له من تمام النعمة بالقرب والنظر إليهم بعين العفو

Razı olunan salih amel, ameli işleyene gazap gözüyle bakılması sebebiyle veya hakkında şakavet hükmü önceden geçmiş kimselerden olması sebebiyle, kendilerinden razı olunan kimselerin derecesine yükseltilmeyebileceğinden -çünkü mülkün sahibi olan Nimet Veren, tam mülk ve ulu saltanat sahibidir, öyle ki yaptığından sual olunmaz- kendi amelinden yüz çevirip acziyetini itiraf ederek ve Nimet Veren'in amele de başkasına da muhtaç olmadığını, günahın O'na zarar vermeyeceğini, itaatin de O'na fayda sağlamayacağını bildirerek şöyle dedi: {وأدخلني برحمتك} “Ve beni rahmetinle dahil et”; yani amelimle değil, {في عبادك الصالحين*} “salih kullarının arasına!”; yani yakınlıkla nimetin tamamı kendilerine murat ettiğin, kendilerine af gözüyle,

12639. Metin

والرحمة والرضا.

rahmet ve rıza ile baktığın [kullarının arasına].

12640. Metin

ولما كان التقدير: فوصل إلى المنزل الذي قصده فنزله وتفقد أحوال جنوده كما يقتضيه العناية بأمور الملك، أي تجنب فقدهم بأن تعرف من هو منهم موجود ومن هو منهم مفقود، الذي يلزمه أن لا يغيب أحد منهم: {وتفقد الطير} إذ كانت أحد أركان جنده ففقد الهدهد {فقال ما لي} أي أيّ شيء حصل لي حال كوني {لا أرى الهدهد} أي أهو حاضر، وستره عني ساتر، وقوله: {أم كان من الغائبين*} كما أنه يدل على ما قدرته يدل على أنه فقد جماعة من الجند، فتحقق غيبتهم وشك في غيبته، وذكره له دونهم يدل على عظيم منزلة الهدهد فيما له عنده من النفع، وأن غيبة غيره كانت بأمره ﵇. ثم قال على سبيل الاستئناف إقامة لسياسة الملك ما يدل أيضاً على عظمته، قالوا: إنه يرى الماء في الأرض كما يرى الإنسان الماء من داخل الزجاج فينقر الأرض فتأتي الشياطين فتستخرجه: {لأعذبنه} أي بسبب غيبته فيما لم آذن فيه {عذاباً شديداً} أي مع إبقاء روحه تأديباً له وردعاً لأمثاله {أو لأذبحنه} أي تأديباً لغيره {أو ليأتيني} أي ليكونن أحد هذه الثلاثة الأشياء، أو تكون {أو} الثانية بمعنى إلا أن

Takdirî mana: "Kastettiği menzile ulaştı, oraya indi ve hükümdarlık işlerine ihtimam göstermenin gerektirdiği şekilde ordusunun hallerini teftiş etti -yani onlardan kimin hazır kimin kayıp olduğunu bilerek kayıplarını önledi ki bu durum hiçbirinin kaybolmamasını gerektirir-" şeklinde olunca: {وتفقد الطير} “Ve kuşları teftiş etti,”; zira kuşlar ordusunun rükünlerinden biriydi; derken hüdhüdü bulamadı: {فقال ما لي} “ve dedi ki: ‘Bana ne oluyor da”; yani ne oldu da ben, {لا أرى الهدهد} “Hüdhüd'ü göremiyorum?”; yani o burada hazır da bir perde mi onu benden gizliyor? {أم كان من الغائبين*} “Yoksa kayıplara mı karıştı?’” sözü, takdir ettiğim manaya delalet ettiği gibi, ordudan bir topluluğu teftiş ettiğine, onların yokluğunu kesinleştirip Hüdhüd'ün yokluğunda ise şüpheye düştüğüne delalet eder. Diğerleri yerine onu zikretmesi, kendi katında sağladığı fayda bakımından Hüdhüd'ün büyük konumuna ve başkalarının yokluğunun ise onun -aleyhisselâm- emriyle olduğuna delalet eder. Sonra hükümdarlık siyasetini ikame etmek üzere istinaf yoluyla onun azametine de delalet eden bir ifadeyle şöyle dedi -rivayet edildiğine göre Hüdhüd, insanın camın arkasından suyu gördüğü gibi yerin altındaki suyu görür, yeri gagalar, şeytanlar da gelip o suyu çıkarırlardı-: {لأعذبنه} “‘Ona mutlaka azap edeceğim”; yani izin vermediğim bir şekilde kaybolmasından ötürü, {عذاباً شديداً} “şiddetli bir azapla,”; yani onu terbiye etmek ve emsallerini caydırmak için canını bağışlamak suretiyle, {أو لأذبحنه} “ya da onu mutlaka boğazlayacağım”; yani başkalarına ibret olsun diye, {أو ليأتيني} “yahut bana mutlaka getirecektir”; yani bu üç durumdan biri mutlaka vuku bulacaktır. Veya ikinci {أو} edatı "illâ en" (ancak şu şartla ki) manasındadır;

12641. Metin

فيكون المعنى: ليكونن أحد الأمرين: التعذيب أو الذبح: إلا أن يأتيني {بسلطان مبين*} أي حجة واضحة في عذره، فكأنه قال: والله ليقيمن عذره أو لأفعلن معه أحد الأمرين {فمكث} أي فترتب على ذلك أنه مكث بعد الحلف بالتهديد زماناً قريباً {غير بعيد} من زمان التهديد، وأتى خوفاً من هيبة سليمان ﵇، وقياماً بما يجب عليه من الخدمة، قرأه عاصم وروح عن يعقوب بفتح الكاف على الأغلب في الأفعال الماضية، وضمه الجماعة إشارة إلى شدة الغيبة عن سليمان ﵇ ليوافق إفهام حركة الكلمة ما أفهمه تركيب الكلام {فقال} عقب إتيانه مفخماً للشأن ومعظماً لرتبة العلم ودافعاً لما علم أنه أضمر من عقوبته: {أحطت} أي علماً {بما لم تحط به} أي أنت من اتساع علمك وامتداد ملكك، والإحاطة: العلم بالشيء من جميع جهاته، وفي هذه المكافحة التنبيه على أن أضعف الخلق قد يؤتي ما لا يصل إليه أقواهم لتتحاقر إلى العلماء علومهم ويردوا العلم في كل شيء إلى الله، وفيه إبطال لقول الرافضة: إن الإمام لا يخفى عليه شيء، ولا يكون في زمانه من هو أعلم منه.

Buna göre mana şöyle olur: İki durumdan biri mutlaka olacaktır: Ya azap ya boğazlama; meğerki bana {بسلطان مبين*} “apaçık bir delil”; yani mazeretine dair açık bir hüccet getirsin. Sanki şöyle demiştir: "Vallahi ya mazeretini ortaya koyacak ya da ona iki muameleden birini yapacağım." {فمكث} “Bunun üzerine bekledi”; yani tehdit yemininden sonra az bir zaman bekledi, {غير بعيد} “çok geçmeden”; yani tehdit vaktinden uzak olmayan bir süre sonra, Süleyman'ın -aleyhisselâm- heybetinden korkarak ve üzerine vacip olan hizmeti yerine getirmek üzere geldi. Âsım ve Ya'kûb'dan gelen rivayette Ravh bu kelimeyi, geçmiş zaman fiillerindeki galip kullanıma uygun olarak kef harfinin fethasıyla (femekese) okumuştur; çoğunluk ise Süleyman'dan -aleyhisselâm- olan uzaklığın şiddetine işaret etmek ve kelimenin harekesinin verdiği mana sözün dizilişinin verdiği manaya uygun olsun diye damme ile (femeküse) okumuştur. {فقال} “Dedi ki;”; gelişinin hemen ardından, meseleyi büyüterek, ilmin mertebesini yücelterek ve onun kendi hakkında gizlediğini bildiği cezayı savuşturarak şöyle dedi: {أحطت} “‘Ben kavradım”; yani ilim bakımından, {بما لم تحط به} “senin kavrayamadığın bir şeyi,”; yani ilminin genişliğine ve mülkünün büyüklüğüne rağmen senin bilmediğin şeyi. İhâta (إِحَاطَة); bir şeyi bütün yönleriyle bilmektir. Bu yüzleştirmede; yaratılmışların en zayıfına, en güçlülerinin dahi ulaşamayacağı şeylerin verilebileceğine, böylece âlimlerin kendi ilimlerini hakir görüp her şeydeki ilmi Allah'a havale etmelerine bir dikkat çekme vardır. Bunda ayrıca Râfızîlerin: "İmama hiçbir şey gizli kalmaz ve kendi zamanında ondan daha bilgili hiç kimse bulunmaz" şeklindeki sözlerinin iptali vardır.

12642. Metin

ولما أبهمه تشويقاً، وأخذ بمجامع القلب إلى تعرفه، ثنى بمدح

Merak uyandırmak ve onu öğrenmeye dair kalbin bütün dikkatini çekmek maksadıyla haberi müphem bırakınca,

12643. Metin

الخبر مجلياً بعض إبهامه، هزاً للنفس إلى طلب إتمامه، فقال: {وجئتك} أي الآن {من سبإ} قيل: إنه اسم رجل صار علماً لقبيلة، وقيل: أرض في بلاد اليمن، وحكمة تسكين قنبل له بنية الوقف الإشارة إلى تحقير أمرهم بالنسبة إلى نبي الله سليمان ﵇ بأنهم ليست لهم معه حركة أصلاً على ما هم فيه من الفخامة والعز والبأس الشديد {بنبإ} أي خبر عظيم {يقين*} وهو من أبدع الكلام موازنة في اللفظ ومجانسة في الخط مع ما له من الانطباع والرونق، فكأنه قيل: ما هو؟ فقال: {إني وجدت امرأة} وهي بلقيس بنت شراحيل {تملكهم} أي أهل سبأ.

nefsi haberin tamamını talep etmeye sevk etmek için müphemliğin bir kısmını aydınlatarak haberi övmeyi ikinci sıraya koydu ve şöyle dedi: {وجئتك} “ve sana geldim”; yani şu anda, {من سبإ} “Sebe'den”; bunun bir adamın ismi olup sonradan bir kabileye alem olduğu söylenmiştir; Yemen diyarında bir toprak olduğu da söylenmiştir. Kunbul'ün vakıf niyetiyle bunu sükun ile okumasındaki hikmet; içinde bulundukları ihtişam, izzet ve şiddetli kuvvete rağmen, Allah'ın peygamberi Süleyman'a -aleyhisselâm- nispetle onların durumunu hakir görmeye, yani onun karşısında hiçbir hareket kabiliyetlerinin bulunmadığına işaret etmektir; {بنبإ} “bir haberle,”; yani büyük bir haberle, {يقين*} “kesin [bir haberle].” Bu söz; lafızdaki dengesi, yazıdaki cinası ve taşıdığı güzellik ile letafet bakımından sözlerin en bediî olanlarındandır. Sanki ona: "O haber nedir?" denildi; o da şöyle dedi: {إني وجدت امرأة} “‘Gerçekten ben bir kadın buldum”; o, Şerâhîl kızı Belkıs'tır, {تملكهم} “onlara hükümdarlık eden;”; yani Sebe halkına.

12644. Metin

ولما كانت قد أوتيت من كل ما يحتاج إليه الملوك أمراً كبيراً قال: {وأوتيت} بنى الفعل للمفعول إقراراً بأنها مع ملكها مربوبة {من كل شيء} تهويلاً لما رأى من أمرها.

Hükümdarların ihtiyaç duyduğu her şeyden kendisine büyük bir pay verilmiş olduğu için şöyle dedi: {وأوتيت} “ve kendisine verilmiş”; hükümdarlığına rağmen onun da bir kul olduğunu ikrar etmek üzere fiili meçhul kalıpta getirdi, {من كل شيء} “her şeyden”; onun durumundan gördüğü şeyin büyüklüğünü ifade etmek için [böyle dedi].

12645. Metin

ولما كان عرشها - أي السرير الذي تجلس عليه للحكم - زائداً في العظمة، خصه بقوله: {ولها عرش} أي سرير تجلس عليه للحكم {عظيم*} أي لم أر لأحد مثله.

Tahtı -yani hükmetmek için üzerine oturduğu serîr- büyüklükte ziyade olunca, şu sözüyle onu hususi olarak zikretti: {ولها عرش} “ve onun bir tahtı var,”; yani hükmetmek için üzerine oturduğu bir serîr, {عظيم*} “büyük [bir taht].”; yani hiç kimsede benzerini görmediğim [bir taht].

12646. Metin

ولما كان في الخدمة أقرب أهل ذلك الزمان إلى الله فحصل له من النورانية ما هاله لأجله إعراضهم عن الله، قال مستأنفاً تعجيباً:

Hizmeti sebebiyle o zamanın insanları arasında Allah'a en yakın olanı olduğu için, onda öyle bir nuranilik hasıl oldu ki bu yüzden onların Allah'tan yüz çevirmeleri onu dehşete düşürdü; hayret uyandırmak üzere yeni bir söze başlayarak şöyle dedi:

12647. Metin

{وجدتها وقومها} أي كلهم على ضلال كبير، وذلك أنهم {يسجدون للشمس} مبتدئين ذلك {من دون الله} أي من أدنى رتبة من رتب الملك الأعظم الذي لا مثل له، وهي الرتبة الأفعال لأنها مصنوع من مصنوعاته تعالى سواء كان ذلك مع الاستقلال أو الشرك {وزين لهم الشيطان أعمالهم} أي هذه القبيحة حتى صاروا يظنونها حسنة.

{وجدتها وقومها} “Onu ve kavmini buldum;”; yani hepsi büyük bir dalalet içindedirler; şöyle ki onlar {يسجدون للشمس} “güneşe secde ediyorlar,”; buna başlayarak {من دون الله} “Allah'ı bırakıp;”; yani dengi olmayan en büyük Hükümdar'ın mertebelerinden en aşağı mertebeye yönelerek; bu da fiiller mertebesidir, çünkü güneş Allah Teâlâ'nın mahluklarından bir mahluktur; ister müstakil olarak ister ortak koşarak olsun. {وزين لهم الشيطان أعمالهم} “Şeytan onlara amellerini süslemiş,”; yani bu çirkin amellerini süslemiş, öyle ki onları güzel zanneder olmuşlar.

12648. Metin

ولما تسبب عن ذلك أنه أعماهم عن طريق الحق قال: {فصدهم عن السبيل} أي الذي لا سبيل إلى الله غيره، وهو الذي بعث به أنبياءه ورسله عليهم الصلاة والسلام.

Bu durum onların hak yoluna karşı körleşmelerine sebep olunca şöyle dedi: {فصدهم عن السبيل} “böylece onları doğru yoldan alıkoymuş;”; yani Allah'a ulaştıran yegâne yoldan, peygamberlerini ve resullerini -aleyhimüssalâtü vesselâm- kendisiyle gönderdiği yoldan [alıkoymuş].

12649. Metin

ولما تسبب عن ذلك ضلالهم، قال: {فهم} أي بحيث {لا يهتدون*} أي لا يوجد لهم هدى، بل هم في ضلال صرف، وعمى محض.

Bu durum onların sapıklığına sebep olunca şöyle dedi: {فهم} “artık onlar”; öyle bir haldedirler ki {لا يهتدون*} “hidayete eremezler.”; yani onlar için hiçbir hidayet bulunmaz; bilakis onlar katıksız bir dalalet ve koyu bir körlük içindedirler.

12650. Metin

ولما كان هذا الضلال عجباً في نفسه فضلاً عن أن يكون من قوم يجمعهم جامع ملك مبناه السياسة التي محطها العقل الذي هو نور الهداية، ودواء الغواية، علله بانتفاء أعظم مقرب إلى الله: السجود، تعظيماً له وتنويهاً به فقال: {ألا} أي لئن لا {يسجدوا} أي حصل لهم هذا العمى العظيم الذي استولى به عليهم الشيطان لانتفاء سجودهم، ويجوز

Bu sapıklık, esası hidayetin nuru ve sapıklığın ilacı olan akla dayanan bir idarenin bir araya getirdiği bir kavimden sadır olması bir yana, başlı başına hayret verici bir durum olduğundan; secdeyi tazim etmek ve onun kadrini yüceltmek üzere bunu, Allah'a en çok yaklaştıran şey olan secdenin yokluğuyla gerekçelendirip şöyle dedi: {ألا} “[Secde etmesinler diye mi?]”; yani secde etmesinler diye {يسجدوا} “secde etsinler [diye];”; yani şeytanın kendilerine galebe çaldığı bu büyük körlük, onların secdeden uzak durmaları sebebiyle hasıl olmuştur. Şununla

12651. Metin

أن يتعلق بالتزيين، أي زين لهم لئلا يسجدوا {لله} أي يعبدوا الذي له الكمال كله بالسجود الذي هو محل الإنس، ومحط القرب، ودارة المناجاة، وآية المعافاة، فإنهم لو سجدوا له سبحانه لاهتدوا، فإن الصلاة تنهى عن الفحشاء والمنكر، ففات الشيطان ما يقصده منهم من الضلال، وعلى قراءة الكسائي وأبي جعفر بالتخفيف وإشباع فتح الياء يكون استئنافاً، بدىء بأداة الاستفتاح تنبيهاً لهم على عظم المقام لئلا يفوت الوعظ أحداً منهم بمصادفته غافلاً، ثم نادى لمثل ذلك وحذف المنادى إيذاناً بالاكتفاء بالإشارة لضيق الحال، خوفاً من المبادرة بالنكال عن استيفاء العبارة التي كان حقها:: ألا يا هؤلاء اسجدوا لله، أي لتخلصوا من أسر الشيطان، فإن السجود مرضاة للرحمن، ومجلاة للعرفان، ومجناة لتمام الهدى والإيمان.

süslenmeye (tezyin) taalluk etmesi de caizdir; yani secde etmesinler diye onlara süslemiştir {لله} “Allah'a;”; yani ünsiyet mahalli, yakınlık durağı, münacat meclisi ve afiyet alameti olan secde ile bütün kemal sıfatlarına sahip olan Zat'a ibadet etsinler diye. Zira onlar Sübhânehu'ya secde etselerdi hidayete ererlerdi; nitekim namaz hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar; böylece şeytanın onlardan kastettiği dalalet boşa çıkardı. Kisâî ve Ebû Ca'fer'in tahfif ile ve yâ harfinin fethasını uzatarak okuyuşuna göre bu istinaf (yeni bir başlangıç) olur; içlerinden hiçbirinin gafil bulunup da öğüdü kaçırmaması için makamın büyüklüğüne dikkat çekmek üzere istiftah (başlangıç) edatıyla başlanmıştır. Sonra aynı maksatla nida edilmiş ve hâlin darlığından dolayı işaretle yetinildiğini bildirmek için münâdâ hazfedilmiştir; zira cezaya çarptırılma korkusuyla şu hakkı olan ifadenin tamamını getirmekten çekinilmiştir: "Dikkat edin, ey şunlar! Allah'a secde edin"; yani şeytanın esaretinden kurtulun; çünkü secde Rahman'ın rızası, marifetin cilası, tam hidayet ve imanın meyvesidir.

12652. Metin

ولما كانت القصة في بيان علمه سبحانه السابق لعلم الخلائق المستلزم للحكمة، وصفه بما يقتضي ذلك فقال: {الذي يخرج الخبء} وهوالشيء المخبوء بالفعل المخفي في غيره، وهو ما وجد وغيب عن الخلق كالماء الذي في بطن الأرض، أو بالقوة وهو ما لم يوجد أصلاً، وخصه بقوله: {في السماوات والأرض} لأن ذلك منتهى مشاهدتنا،

Kıssa, Sübhânehu'nun yaratılmışların ilmini geçmiş olan ve hikmeti gerektiren ilmini beyan sadedinde olunca, bunu gerektiren vasıfla O'nu niteleyip şöyle buyurdu: {الذي يخرج الخبء} “O ki, gizli olanı çıkarır;”; el-hab' (الْخَبْء), fiilen gizlenmiş ve başkasının içinde saklanmış şeydir; o da yeryüzünün karnındaki su gibi var olup yaratılmışlardan gizlenen şeydir; veya bilkuvve olan yani henüz hiç var olmamış şeydir. Bunu şu sözüyle tahsis etti: {في السماوات والأرض} “göklerde ve yerdeki,”; çünkü bu, müşahedemizin son noktasıdır;

12653. Metin

فننظر ما يتكون فيهما بعد أن لم يكن من سحاب ومطر ونبات وتوابع ذلك من الرعد والبرق وغيرهما، وما يشرق من الكواكب ويغرب - إلى غير ذلك من الرياح، والبرد والحر، الحركة والسكون، والنطق والسكوت، وما لا يحصيه إلا الله تعالى، والمعنى أنه يخرج ما هو في عالم الغيب فيجعله في عالم الشهادة.

böylece ikisinde yokken sonradan meydana gelen bulut, yağmur, bitkiler ve bunlara bağlı olan gök gürültüsü, şimşek ve diğer şeylere; doğan ve batan yıldızlara -rüzgarlara, soğuğa, sıcağa, harekete, sükûnete, konuşmaya, susmaya ve Allah Teâlâ'dan başkasının sayamayacağı şeylere- bakarız. Manası şudur: O, gayb aleminde olanı çıkarıp şehadet alemine getirir.

12654. Metin

ولما كان ذلك قد يخص بما لم يضمر في القلوب كالماء الذي كان يخرجه الهدهد وكان ذلك قد يعرف بأمارات، وكان ما تضمره القلوب أخفى، قال: {ويعلم ما تخفون} ولما كان هذا مستزماً لعلم الجهر، وكان التصريح ما ليس لغيره من المكنة والطمأنينة، مع أن الإعلان ربما كان فيه من اللغط واختلاط الأصوات ما يمنع المستمع من العلم، قال: {وما تعلنون*} أي يظهرون.

Bu durum, Hüdhüd'ün çıkardığı su gibi kalplerde gizlenmeyen şeylere has kılınabileceği ve bu da bazı alametlerle bilinebileceği için -kalplerin gizlediği şeyler ise daha gizli olduğundan- şöyle buyurdu: {ويعلم ما تخفون} “ve gizlediklerinizi bilir,”; bu da açık olanı bilmeyi zorunlu kıldığından ve açıkça beyan etmek başka şeylerde olmayan bir imkan ve itminana sahip olduğundan -oysa açığa vurmada bazen dinleyenin bilmesine engel olan bir gürültü ve ses karışıklığı bulunabilir- şöyle buyurdu: {وما تعلنون*} “ve açığa vurduklarınızı da.”; yani izhar ettiklerinizi.

12655. Metin

ولما كان هذا الوصف موجباً لأن يعبد سبحانه وحده، صرح بما يقتضيه في قوله؛ {الله} أي الملك الأعظم الذي لا كفوء له؛ ولما كان هذا إشارة إلى أنه لا سمي له، أتبعه التصريح بأنه لا كفوء له فقال: {لا إله إلا هو} ولما كان وصف عرشها بعظم ما، قال: {رب} أي مبدع ومدبر {العرش العظيم*} أي الكامل في

Bu vasıf, Sübhânehu'ya yalnızca O'na ibadet edilmesini gerektirdiğinden, şu sözünde bunun gereğini açıkça ifade etti: {الله} “Allah,”; yani dengi olmayan en büyük Hükümdar'dır. Bu durum O'nun hiçbir adaşı bulunmadığına işaret olunca, hiçbir denginin bulunmadığını açıkça belirterek peşinden şöyle buyurdu: {لا إله إلا هو} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur;”; kadının tahtı bir nevi büyüklükle vasfedilince şöyle buyurdu: {رب} “Rabbidir,”; yani yaratıcısı ve müdebbiridir, {العرش العظيم*} “büyük Arş'ın.”; yani büyüklükte tam olan,

12656. Metin

العظم الذي لا عظيم يدانيه، وهو محتو على جميع الأكوان، وقد ثبت أن صاحبه أعظم منه ومن كل عظيم بآية الكرسي وبغيرها، فقطع ذلك لسان التعنت عند ذكره مع مزيد اقتضاء السياق له لأنه للانفراد بالإلهية المقتضية للقهر والكبر بخلاف آية المؤمنون، وهذه آية سجدة على كل القراءتين، لأن مواضع السجود إما مدح لمن أتى بها، أو ذم لمن تركها، كقراءة التشديد، أو أمر بالسجود كقراءة التخفيف، والكل ناظر إلى العظمة.

hiçbir büyüğün kendisine yaklaşamayacağı büyüklükte olan ve bütün varlıkları kuşatan [Arş'ın Rabbidir]. Âyetü'l-Kürsî ve diğer ayetlerle sabittir ki onun Sahibi, ondan da her büyükten de daha büyüktür. Böylece O'nun zikredilmesi esnasında inatlaşan dili susturmuştur; üstelik siyak da Mü'minûn Sûresi'ndeki ayetin aksine, kahrı ve kibri gerektiren uluhiyyette teklik için olduğundan bunu fazlasıyla iktiza etmektedir. Bu ayet, her iki kıraate göre de bir secde ayetidir; zira secde yerleri ya onu getiren için bir övgü ya da şeddeli kıraatte olduğu gibi onu terk eden için bir yergidir; yahut hafifletilmiş (tahfif) kıraatte olduğu gibi secdeye bir emirdir. Bunların hepsi de azamete bakmaktadır.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.