Kasas

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

12842. Metin

مقصودها التواضع لله، المستلزم لرد الأمر كله إليه، الناشىء عن الإيمان بالآخرة، الناشىء عن الإيمان بنبوة محمد ﷺ ، الثابتة بإعجاز القرآن، المظهر للخفايا على لسان من لم يتعلم علماً قط من أحد من الخلق، المنتج لعلو المتصف به، وذلك هو المأخوذ من تسميتها بالقصص الذي حكم لأجله شعيب بعلو الكليم ﵉ على من ناواه، وقمعه لمن عاداه، فكان المآل وفق ما قال) بسم الله (الذي اختص بالكبرياء والعظمة، فألبس خدامه من ملابي هيبته) الرحمن (الذي عم بنعمة البيان، حتى أهل الكفران الرحيم الذي

Bu [sûrenin] maksadı; bütün işlerin O'na döndürülmesini gerektiren, ahirete imandan kaynaklanan, yaratılmışlardan hiçbir kimseden asla ilim öğrenmemiş bir zatın diliyle gizlilikleri açığa çıkaran Kur'an'ın mucizeliğiyle sabit Hz. Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) peygamberliğine imandan doğan ve bu vasfa sahip olanın yüceliğini netice veren Allah'a karşı tevazudur. İşte bu [anlam], sûrenin Kasas olarak isimlendirilmesinden alınmıştır ki; Şuayb (aleyhisselâm) bu sebeple Kelîmullah'ın (aleyhisselâm) kendisine muhalefet eden kimseye üstün geleceğine ve düşmanlık eden kimseyi kahredeceğine hükmetmiş, akıbet de onun dediği gibi gerçekleşmiştir. Büyüklük ve azametle teferrüd edip hizmetçilerine heybetinin elbiselerini giydiren (Allah'ın adıyla), inkâr ehline varıncaya kadar beyan nimetini genelleştiren (Rahmân),

12843. Metin

خص بنعمة ما بعد البعث أهل الإيمان.

diriliş sonrasındaki [ebedî] nimetleri ise sadece iman ehline has kılan (Rahîm olan).

12844. Metin

لما ختم تلك بالوعد المؤكد بأنه يظهر آياته فتعرف، وأنه ليس بغافل عن شيء، تهديداً للظالم، وتثبيتاً للعالم، وكان من الأول ما يوحيه في هذه من الأساليب المعجزة من خفايا علوم أهل الكتاب، فلا يقدرون على رده، ومن الثاني ما صنع بفرعون وآله، قال أول هذه:

Önceki [sûreyi], zalime bir tehdit, âlime ise bir sebat kılmak üzere ayetlerini göstereceğini, onların da bunu tanıyacağını ve hiçbir şeyden gafil olmadığını pekiştirilmiş bir vaatle sona erdirince; bu [sûrede] vahyedeceği Ehl-i Kitab'ın gizli ilimlerinden olan ve geri çevirmeye güç yetiremeyecekleri mucizevi üsluplar birinciye, Firavun ve kavmine yaptığı şeyler de ikinciye dair olunca, bu [sûrenin] başında şöyle buyurdu:

12845. Metin

{طسم*} مشيراً بالطاء المليحة بالطهر والطيب إلى خلاص بني إسرائيل بعد طول ابتلائهم المطهر لهم عظيم، وبالسين الرامزة إلى السمو والسنا والسيادة إلى أن ذلك يكون بمسموع من الوحي في ذي طوى من طور سيناء قديم، وبالميم المهيئة للملك والنعمة إلى قضاء من الملك الأعلى بذلك كله تام عميم.

{طسم*} “Tâ-Sîn-Mîm.” [Buradaki] arılık ve güzelliğiyle latif olan 'Tâ' harfiyle, İsrailoğulları'nın kendilerini arındıran uzun ve büyük imtihanlarından sonra kurtulacaklarına; yücelik, parlaklık ve efendiliğe işaret eden 'Sîn' harfiyle, bunun kadim Tûr-i Sînâ'daki Zî Tuvâ vadisinde vahyedilen işitilmiş bir sözle olacağına; mülk ve nimeti hazırlayan 'Mîm' harfiyle de en yüce Hükümran'ın bütün bunlara dair eksiksiz ve umumi hükmüne işaret etmiştir.

12846. Metin

ولما كانت هذه إشارات عالية، وما بعدها لزوم نظوم لأوضح الدلالات حاوية، قال مشيراً إلى عظمتها: {تلك} أي الآيات العالمية الشأن {آيات الكتاب} أي المنزل على قلبك، الجامع لجميع المصالح الدنيوية والأخروية {المبين*} أي الفاصل الكاشف الموضح المظهر، لأنه من عندنا من غير شك، ولكل ما يحتاج إليه من ذلك وغيره، عند من يجعله من شأنه ويتلقاه بقبول، ويلقي إليه السمع وهو شهيد؛ ثم أقام الدليل على إبانته. وأنه يقص على بني إسرائيل أكثر الذي هم يختلفون، بما أورد هنا في قصة موسى عليه الصلاة والسلام

Bu [harfler] yüce işaretler olup sonrasındaki ifadeler de en açık delilleri içeren bir nazım gereği olduğundan, onların azametine işaret ederek şöyle buyurdu: {تلك} Yani o şanı yüce ayetler, {آيات الكتاب} yani kalbine indirilen, dünya ve ahirete dair bütün maslahatları toplayan Kitab'ın, {المبين*} yani [hakkı batıldan] ayıran, açığa çıkaran, açıklayan ve belirgin kılan ayetleridir. Çünkü o, şüphesiz katımızdandır; bunu mesele edinen, kabul ile karşılayan ve şahit olarak kulak veren kimsenin nezdinde buna ve bundan başkasına dair ihtiyaç duyulan her şeyi açıklar. Sonra onun açıklayıcılığına ve İsrailoğulları'na hakkında ihtilaf ettikleri şeylerin çoğunu anlattığına delil getirdi; bunu da burada Musa (aleyhissalâtü vesselâm) kıssasında zikrettiği hususlarla yaptı,

12847. Metin

من الدقائق التي قل من يعلمها من حذاقهم، على وجه معلم بما انتقم به من فرعون وآله، ومن لحق بهم كقارون، وأنعم به على موسى ﵊ وأتباعه، ولذلك بسط فيها أمور القصة ما لم يبسط في غيرها فقال: {نتلوا} أي نقص قصاً متتابعاً متوالياً بعضه في أثر بعض {عليك} بواسطة جبريل ﵊.

onların en yetkin âlimlerinden pek azının bildiği inceliklerden; Firavun'dan, kavminden ve Karun gibi onlara katılanlardan intikam aldığı ve Musa (aleyhisselâm) ile tabilerine nimet verdiği hususları bildiren bir üslupla aktardı. İşte bu sebeple, başka yerlerde genişçe ele almadığı kıssa ayrıntılarını burada genişçe anlatıp şöyle buyurdu: {نتلوا} Yani peş peşe, birbirini izleyen bir anlatımla okuyoruz {عليك} Cebrail (aleyhisselâm) vasıtasıyla sana.

12848. Metin

ولما كان المراد إنما هو قص ما هو من الأخبار العظيمة بياناً للآيات بعلم الجليات والخفيات، والمحاسبة والمجازاة، لا جميع الأخبار، قال: {من نبأ موسى وفرعون} أي بعض خبرهما العظيم متلبساً هذا النبأ وكائناً {بالحق} أي الذي يطابقه الواقع، فإنا ما أخبرنا فيه بمستقبل إلا طابقه الكائن عند وقوعه، ونبه على أن هذا البيان كما سبق إنما ينفع أولى الإذعان بقوله: {لقوم يؤمنون*} أي يجددون الإيمان في كل وقت عند كل حادثة لثبات إيمانهم، فعلم أن المقصود منها هنا الاستدلال على نبوة محمد ﷺ الأمي بالاطلاع علىلمغيبات، والتهديد بعلمه المحيط، وقدرته الشاملة، وأنه ما شاء كان ولا مدفع لقضائه، ولا ينفع حذر من قدرة، فصح أنها دليل على قوله تعالى آخر تلك {سيريكم آياته فتعرفونها} الآية، ولذلك لخصت رؤوس أخبار القصة، فذكرت فيها أمهات الأمور الخفية ودقائق أعمال

Maksat, haberlerin tamamını değil; açık ve gizli olan ilimle, hesaba çekme ve karşılık verme yoluyla ayetlerin beyanı kabilinden olan büyük haberleri anlatmak olduğundan şöyle buyurdu: {من نبأ موسى وفرعون} Yani ikisinin o büyük haberinin bir kısmını, bu haber bürünmüş ve gerçekleşmiş olarak {بالحق} yani vakıaya tamı tamına uyan [bir hakikatle]. Zira biz onda geleceğe dair ne bildirmişsek vuku bulduğunda gerçekleşen şey mutlaka ona mutabık olmuştur. Bu açıklamanın, daha önce geçtiği gibi sadece boyun eğenlere fayda vereceğini belirterek şöyle buyurdu: {لقوم يؤمنون*} Yani imanlarının sebatı sebebiyle her hadise anında, her vakit imanlarını tazeleyen bir topluluk için. Böylece anlaşıldı ki, buradaki maksat ümmi olan Hz. Muhammed'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) gayblara muttali kılınmasıyla peygamberliğine delil getirmek, O'nun kuşatıcı ilmi ve kapsayıcı kudretiyle tehdit etmek, O'nun dilediğinin olduğunu, kazasının önüne geçilemeyeceğini ve O'nun kudretinden sakınmanın fayda vermeyeceğini bildirmektir. Dolayısıyla bunun, önceki [sûrenin] sonunda geçen Allah Teâlâ'nın: {سيريكم آياته فتعرفونها} “O size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız” ayetinin bir delili olduğu doğrulanmıştır. Bu yüzden kıssanın ana başlıkları özetlenmiş, onda geçen gizli hususların esasları ve

12849. Metin

من ذكر فيها من موسى ﵊ وأمه وفرعون وغيرهم إلى ما تراه من الحكم التي لا يطلع عليها إلا عالم بالتعلم أو بالوحي، ومعلوم لكل مخاطب بذلك انتفاء الأول عن المنزل عليه هذا الذكرُ ﷺ، فانحصر الأمر في الثاني، يوضح لك هذا المرام مع هذه الآية الأولى التي ذكرتها قوله تعالى في آخر القصة {وما كنت بجانب الغربي} {وما كنت بجانب الطور} واتباع القصة بقوله تعالى: {ولقد وصلنا لهم القول لعلهم يتذكرون} فالمراد بهذا السياق منها كما ترى غير ما تقدم من سياقاتها كما مضى، فلا تكرير في شيء من ذلك - والله الهادي.

Musa (aleyhisselâm), annesi, Firavun ve diğerlerinden bahsedilen kimselerin ince fiilleri, ancak bir öğrenimle veya vahiyle bilinebilecek hikmetler şeklinde zikredilmiştir. Bu söze muhatap olan herkesçe malumdur ki, kendisine bu Zikir indirilen zattan (sallallâhu aleyhi ve sellem) birinci ihtimal [yani öğrenim] sakıttır; dolayısıyla iş ikinci ihtimale [yani vahye] münhasır kalır. Zikrettiğim bu ilk ayetle beraber, sana bu maksadı kıssanın sonunda yer alan Allah Teâlâ'nın şu buyrukları açıklar: {وما كنت بجانب الغربي} “(Musa'ya emrimizi vahyettiğimiz zaman) sen batı tarafında değildin”, {وما كنت بجانب الطور} “Sen Tûr'un yanında da değildin” ve kıssanın peşinden gelen Allah Teâlâ'nın şu sözü: {ولقد وصلنا لهم القول لعلهم يتذكرون} “Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye sözü ardı ardına ulaştırdık.” Görüldüğü gibi bu bağlamdaki maksat, daha önce geçen bağlamlardan farklıdır; dolayısıyla bu anlatılanlarda hiçbir tekrar yoktur - doğru yolu gösteren Allah'tır.

12850. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما تضمن قوله سبحانه {إنما أمرت أن أعبد رب هذه البلدة الذي حرمها} - إلى آخر السورة من التخويف والترهيب والإنذار والتهديد لما انجرّ معه الإشعار بأنه ﵊ سيملك مكة البلدة ويفتحها الله تعالى عليه، ويذل عتاة قريش ومتمرديهم، ويعز أتباع رسول الله ﷺ ومن استضعفته قريش من المؤمنين، اتبع سبحانه ذلك بما قصه على نبيه من تطهير ما أشار إليه من قصة بني إسرائيل وابتداء امتحانهم بفرعون، واستيلائه عليهم، وفتكه بهم إلى

İmam Ebu Ca'fer bin ez-Zübeyr şöyle demiştir: Yüce Allah'ın {إنما أمرت أن أعبد رب هذه البلدة الذي حرمها} “Ben ancak bu şehrin Rabbine kulluk etmekle emrolundum” buyruğundan sûrenin sonuna kadar olan kısım; korkutma, sakındırma, uyarı ve tehdit içermesiyle birlikte, Allah Teâlâ'nın Peygamber'e (aleyhisselâm) Mekke şehrini mülk kılacağını ve orayı ona fethedeceğini, Kureyş'in azgın ve asilerini zelil kılacağını, Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) tabilerini ve Kureyş'in zayıf düşürdüğü müminleri aziz kılacağını hissettirdiğinden; Yüce Allah bunu, Peygamberine İsrailoğulları kıssasından işaret ettiği şeylerin temizlenişini, Firavun'la imtihanlarının başlangıcını, Firavun'un onlara galebe çalmasını ve onları katletmesini anlatmasıyla takip ettirmiştir;

12851. Metin

أن أعزهم الله وأظهرهم على عدوهم، وأورثهم أرضهم وديارهم، ولهذا أشار تعالى في كلا القصتين بقوله في الأولى {سيريكم آياته فتعرفونها} وفي الثانية بقوله: {وترى فرعون وهامان وجنودهما منهم ما كانوا يحذرون} ثم قص ابتداء أمر فرعون وحذره واستعصامه بقتل ذكور الأولاد ثم لم يغن ذلك عنه من قدر الله شيئاً، ففي حاله عبرة لمن وفق للاعتبار، ودليل على أنه سبحانه المتفرد بملكه، يؤتي ملكه من يشاء، وينزعه ممن يشاء، لا يزعه وازع، ولا يمنعه عما يشاء مانع، {قل الله مالك الملك} وقد أصح قوله تعالى {وعد الله الذين آمنوا منكم وعملوا الصالحات ليستخلفنهم في الأرض} - الآية بما أشار إليه مجمل ما أوضحنا اتصاله من خاتمة النمل وفاتحة القصص، ونحن نزيده بياناً بذكر لمع من تفسير ما قصد التحامه فنقول: إن قوله تعالى معلماً لنبيه ﷺ وآمراً {إنما أمرت أن أعبد} إلى قوله: {سيريكم آياته} لا خفاء بما تضمن ذلك من التهديد، وشديد الوعيد، ثم في قوله: {رب هذه البلدة} إشارة إلى أنه ﵊ سيفتحها ويملكها، لأنه بلد ربه وملكه، وهو عبده ورسوله، وقد اختصه برسالته، وله كل شيء، فالعباد والبلاد ملكه، ففي هذا من الإشارة مثل ما في قوله تعالى:

ta ki Allah onları aziz kılıp düşmanlarına üstün getirinceye, onların topraklarını ve yurtlarını kendilerine miras bırakıncaya kadar. Bu sebeple Yüce Allah her iki kıssaya da birincisinde {سيريكم آياته فتعرفونها} “O size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız” buyruğuyla, ikincisinde ise {وترى فرعون وهامان وجنودهما منهم ما كانوا يحذرون} “Firavun'a, Hâmân'a ve askerlerine, onlardan sakınıp durdukları şeyi gösterelim [diye]” buyruğuyla işaret etmiştir. Sonra Firavun'un durumunun başlangıcını, onun korkusunu ve erkek çocukları öldürerek korunmaya çalışmasını, sonra da bunun Allah'ın takdirinden hiçbir şeyi savamadığını anlattı. Binaenaleyh onun durumunda, ibret almaya muvaffak kılınan kimse için bir ibret ve Yüce Allah'ın mülkünde tek olduğuna, mülkünü dilediğine verip dilediğinden çekip alacağına, hiçbir engelleyicinin O'nu engelleyemeyeceğine ve hiçbir mâniin dilediği şeyden O'nu alıkoyamayacağına bir delil vardır: {قل الله مالك الملك} “De ki: Ey mülkün sahibi olan Allah!” Allah Teâlâ'nın {وعد الله الذين آمنوا منكم وعملوا الصالحات ليستخلفنهم في الأرض} “Allah, sizlerden iman edip salih ameller işleyenlere yeryüzünde onları mutlaka halife kılacağını vaat etmiştir” ayeti, Neml sûresinin sonu ile Kasas sûresinin başlangıcı arasındaki irtibatını açıkladığımız icmali anlatımla doğrulanmıştır. Biz birbirine kavuşması kastedilen tefsirden bazı parıltılar zikrederek bunu daha da açıklayacağız ve diyeceğiz ki: Allah Teâlâ'nın Peygamberine (sallallâhu aleyhi ve sellem) bildirerek ve emrederek {إنما أمرت أن أعبد} “Ben ancak kulluk etmekle emrolundum” buyruğundan {سيريكم آياته} “Size âyetlerini gösterecektir” buyruğuna kadar olan ifadesinin, tehdit ve şiddetli azap uyarısı ihtiva ettiği gizli değildir. Sonra O'nun {رب هذه البلدة} “Bu şehrin Rabbi” sözünde, Peygamber'in (aleyhisselâm) orayı fethedeceğine ve oraya sahip olacağına bir işaret vardır; çünkü orası Rabbinin şehri ve mülküdür, o da O'nun kulu ve elçisidir, O onu peygamberliğiyle seçmiştir ve her şey O'nundur, kullar da beldeler de O'nun mülküdür. İşte bunda, Allah Teâlâ'nın şu buyruğundaki işaretin bir benzeri vardır:

12852. Metin

{إن الذي فرض عليك القرآن لرادّك إلى معاد} وقوله تعالى: {وأن أتلو القرآن} أي ليسمعوه فيتذكروا ويتذكر من سبقت له السعادة، ويلحظ سنة الله في العباد والبلاد، ويسمع ما جرى لمن عاند وعنى وكذب واستكبر، فكيف وقصه الله وأخذه ولم يغن عنه حذره، وأورث مستضعف عباده أرضه ودياره، ومكن لهم في الأرض وأعز رسله وأتباعهم {نتلوا عليك من نبإ موسى وفرعون بالحق لقوم يؤمنون} أي يصدقون ويعتبرون ويستدلون ويستوضحون، وقوله: {سيريكم آياته} يشير إلى ما حل بهم يوم بدر، وبعد ذلك إلى يوم فتح مكة، وإذعان من لم يكن يظن انقياده، وإهلاك من طال تمرده وعناده، وانقياد العرب بجملتها بعد فتح مكة ودخول الناس في الدين أفواجاً، وعزة أقوام وذلة آخرين، بحاكم {إن أكرمكم عند الله أتقاكم} إلى أن فتح الله على الصحابة رضوان الله عليهم ما وعدهم به نبيهم ﷺ، فكان كما وعد، فلما تضمنت هذه الآية ما أشير إليه، أعقب بما هو في قوة أن لو قيل: ليس عتوكم بأعظم من عتو فرعون وآله، ولا حال مستضعفي المؤمنين بمكة ممن قصدتم فتنته في دينه بدون حال بني إسرائيل حين كان فرعون يمتحنهم بذبح أبنائهم.

{إن الذي فرض عليك القرآن لرادّك إلى معاد} “Kur'an'ı sana farz kılan [Allah], seni mutlaka dönülecek yere geri getirecektir.” Allah Teâlâ'nın: {وأن أتلو القرآن} “Ve Kur'an'ı okumakla [emrolundum]” buyruğu ise; işitsinler de düşünsünler, kendisi için saadet takdir edilmiş kimse öğüt alsın, Allah'ın kullar ve memleketler hakkındaki sünnetine baksın, inat eden, haksızlık yapan, yalanlayan ve büyüklük taslayan kimselerin başına gelenleri işitsin [diyedir]. Allah onu nasıl kıssasını anlatıp helak etti, sakınması ona hiçbir fayda vermedi, kullarından zayıf bırakılanları onun toprağına ve yurtlarına mirasçı kıldı, onları yeryüzünde iktidar sahibi yaptı, elçilerini ve tabilerini aziz kıldı: {نتلوا عليك من نبإ موسى وفرعون بالحق لقوم يؤمنون} “İman edecek bir kavim için Musa ile Firavun'un haberinden bir kısmını sana hak olarak okuyoruz.” Yani tasdik eden, ibret alan, delil çıkaran ve gerçeği kavrayan kimseler için. O'nun: {سيريكم آياته} “Size âyetlerini gösterecektir” buyruğu; Bedir gününde ve sonrasında Mekke'nin fethine kadar başlarına gelenlere, boyun eğeceği zannedilmeyenlerin itaatine, azgınlığı ve inadı uzayıp gidenlerin helakine, Mekke'nin fethinden sonra bütün Arapların boyun eğip insanların bölük bölük dine girmesine, {إن أكرمكم عند الله أتقاكم} “Muhakkak ki Allah katında en değerli olanınız, O'ndan en çok sakınanınızdır” hükmü gereğince bazı toplulukların aziz, diğerlerinin zelil olmasına ve nihayet Peygamberlerinin (sallallâhu aleyhi ve sellem) vadettiği şeyleri Allah'ın sahabeye (rıdvânullâhi aleyhim) fethetmesine işaret eder ki, vaat edildiği gibi gerçekleşmiştir. İşte bu ayet işaret edilen hususları ihtiva edince, arkasından sanki şöyle denilmiş gibi bir mana geldi: Sizin azgınlığınız Firavun ve kavminin azgınlığından daha büyük değildir; Mekke'deki zayıf düşürülmüş, dininden saptırmak istediğiniz müminlerin durumu da Firavun'un oğullarını boğazlayarak kendilerini imtihan ettiği vakitteki İsrailoğulları'nın durumundan aşağı değildir.

12853. Metin

فهلا تأملتم عاقبة الفريقين، وسلكتم أنهج الطريقين؟ {أفلم يسيروا في الأرض فينظروا كيف كان عاقبة الذين من قبلهم} - إلى قوله: {فما أغنى عنهم ما كانوا يكسبون} فلو تأملتم ذلك لعلمتم أن العاقبة للتقوى، فقال سبحانه بعد افتتاح السورة إن فرعون علا في الأرض، ثم ذكر من خبره ما فيه عبرة، وذكر سبحانه آياته الباهرة في أمر موسى ﵇ وحفظه ورعايته وأخذ أم عدوه إياه {عسى أن ينفعنا أو نتخذه ولداً} فلم يزل يذبح الأبناء خيفة من مولود يهتك ملكه حتى إذا كان ذلك المولود تولي بنفسه تربيته وحفظه وخدمته ليعلم لمن التدبير والإمضاء، وكيف نفوذ سابق الحكم والقضاء، فهلا سألت قريش وسمعت وفكرت واعتبرت {أولم تأتهم بينة ما في الصحف الأولى} ثم أتبع سبحانه ذلك بخروج موسى ﵇ من أرضه فخرج منها خائفاً يترقب، وما ناله ﵇ في ذلك الخروج من عظيم السعادة، وفي ذلك منبهة لرسول الله ﷺ على خروجه من مكة وتعزية له وإعلام بأنه تعالى سيعيده إلى بلده ويفتحه عليه، وبهذا المستشعر من هنا صرح آخر السورة في قوله تعالى: {إن الذي فرض عليك القرآن لرادك إلى معاد} وهذا كاف فيما قصد - انتهى.

İki grubun akıbetini etraflıca düşünüp iki yolun en açığını tutmaz mısınız? { أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } “Yeryüzünde dolaşıp kendilerinden öncekilerin akıbetinin nasıl olduğuna bakmadılar mı?” -şu ayetine kadar-: { فَمَا أَغْنَىٰ عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَكْسِبُونَ } “Kazanmakta oldukları şeyler kendilerine hiçbir fayda vermedi.” Eğer bunu etraflıca düşünseydiniz, şüphesiz akıbetin takvaya ait olduğunu bilirdiniz. Nitekim Sübhân [olan Allah], surenin açılışından sonra Firavun'un yeryüzünde böbürlendiğini buyurmuş, sonra onun haberinden ibret olan şeyleri zikretmiş ve Sübhân [olan Allah], Mûsâ aleyhisselâm'ın durumu, onun korunması, gözetilmesi ve düşmanının anasının [yani hanımının] onu { عَسَىٰ أَنْ يَنْفَعَنَا أَوْ نَتَّخِذَهُ وَلَدًا } “Belki bize fayda verir yahut onu evlat ediniriz” [diyerek] alması hakkındaki parlak ayetlerini zikretmiştir. Böylece [Firavun], mülkünü yıkacak bir çocuk korkusundan dolayı erkek çocukları durmaksızın boğazlıyordu; nihayet o çocuk dünyaya geldiğinde, tedbir ve icranın kime ait olduğu ve ezelî hüküm ile kazanın nasıl yürürlük kazandığı bilinsin diye onun terbiyesini, bakımını ve hizmetini bizzat kendisi üstlendi. Kureyş sorup dinlemez, düşünüp ibret almaz mı? { أَوَلَمْ تَأْتِهِمْ بَيِّنَةُ مَا فِي الصُّحُفِ الْأُولَىٰ } “Önceki sahifelerdeki açık delil onlara gelmedi mi?” Sonra Sübhân [olan Allah], bunu Mûsâ aleyhisselâm'ın memleketinden çıkışıyla devam ettirdi; nitekim [Mûsâ] oradan korku içinde etrafı gözetleyerek çıktı ve bu çıkışta [Mûsâ] aleyhisselâm'ın eriştiği büyük saadeti [zikretti]. Bunda, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için Mekke'den çıkışına dair bir uyarı, onun için bir teselli ve Allah Teâlâ'nın onu tekrar memleketine döndüreceğine ve orayı ona fethedeceğine dair bir bildirim vardır. Buradan hissedilen bu hususu, surenin sonu Yüce Allah'ın şu kavlinde açıkça ifade etmiştir: { إِنَّ الَّذِي فَرَضَ عَلَيْكَ الْقُرْآنَ لَرَادُّكَ إِلَىٰ مَعَادٍ } “Kur'an'ı sana farz kılan [Allah], elbette seni dönülecek yere döndürecektir.” Maksat hususunda bu kadarı yeterlidir. -Bitti.-

12855. Metin

ولما كان كأنه قيل: ما هذا المقصوص من هذا النبأ؟ قال: {إن فرعون} ملك مصر الذي ادعى الإلهية {علا} أي بادعائه الإلهية وتجبره على عباد الله وقهره لهم {في الأرض} أي لأنا جمعنا عليه الجنود فكانوا معه إلباً واحداً فأنفذنا بذلك كلمته،

Sanki: "Bu anlatılan haber nedir?" denilmiş gibi olunca şöyle buyurdu: {إن فرعون} İlahlık iddia eden Mısır hükümdarı, {علا} yani ilahlık iddiası, Allah'ın kullarına zorbalık yapması ve onlara tahakküm etmesiyle böbürlendi {في الأرض} yeryüzünde. Zira biz orduları onun etrafında topladık, onlar da onunla birlikte tek bir el gibi oldular ve böylece onun sözünü geçerli kıldık.

12856. Metin

وهي وأن كان المراد بها أرض مصر ففي إطلاقها ما يدل على تعظيمها وأنها كجميع الأرض في اشتمالها على ما قل أن يشتمل عليه غيرها.

Bununla kastedilen Mısır toprağı olsa da mutlak olarak zikredilmesinde, onun büyüklüğüne ve başkasında nadiren bulunan şeyleri kapsaması bakımından sanki bütün yeryüzü gibi olduğuna bir delalet vardır.

12857. Metin

ولما كان التقدير بما دل عليه العاطف: فكفر تلك النعمة، عطف عليه قوله: {وجعل} بما جعلنا له من نفوذ الكلمة {أهلها} أي الأرض المرادة {شيعاً} أي فرقاً يتبع كل فرقة شيئاً وتنصره، والكل تحت قهره وطوع أمره، قد صاروا معه كالشياع، وهو دق الحطب، فرق بينهم لئلا يتمالؤوا عليه، فلا يصل إلى ما يريده منهم، فافترقت كلمتهم فلم يحم بعضهم لبعض فتخاذلوا فسفل أمرهم، فالآية من الاحتباك، ذكر العلو أولاً دليلاً على السفول ثانياً، والافتراق ثانياً دليلاً على الاجتماع أولاً، جعلهم كذلك حال كونه {يستضعف} أي يطلب ويوجد أن يضعف، أو هو استئناف {طائفة منهم} وهم بنو إسرائيل الذين كانت حياة جميع أهل مصر على يدي واحد منهم، وهو يوسف ﵇.

Atıf harfinin delalet ettiği takdir: "O nimete nankörlük etti" şeklinde olunca, buna şu sözünü atfetti: {وجعل} yani sözünü geçerli kılmamız sayesinde yaptı {أهلها} yani o kastedilen toprağın ahalisini {شيعاً} yani her fırkanın bir şeye uyup onu desteklediği fırkalar kıldı. Hepsi onun kahredici gücü altında ve emrine amadedir; onun yanında odun kırıntısı gibi olmuşlardır. Kendisine karşı birleşmesinler ve onlardan istediği şeye ulaşabilsin diye aralarını ayırdı. Böylece söz birlikleri bozuldu, birbirlerine sahip çıkmadılar, birbirlerini yardımsız bıraktılar ve durumları alçaldı. Ayette ihtibak sanatı vardır: Birincide yüksekliğin zikredilmesi ikincideki alçalmaya delildir; ikincideki ayrılığın zikredilmesi ise birincideki birliğe delildir. Onları şu halde böyle kıldı: {يستضعف} yani zayıflatmak istiyor ve zayıflatıyordu; yahut bu yeni bir cümledir {طائفة منهم} Onlardan bir zümreyi; onlar da bütün Mısır halkının hayatı aralarından birinin, yani Yusuf'un (aleyhisselâm) eliyle kurtulmuş olan İsrailoğulları'dır.

12858. Metin

وفعل معهم من الخير ما لم يفعله والد مع ولده، ومع ذلك كافؤوه في أولاده وإخوته بأن استعبدوهم، ثم ما كفاهم ذلك حتى ساموهم على يدي هذا العنيد سوء العذاب فيا بأبي الغرباء بينهم قديماً وحديثاً، ثم بين سبحانه الاستضعاف بقوله:

Bir babanın evladına yapmadığı iyiliği onlara yapmıştı; buna rağmen onun çocuklarına ve kardeşlerine, onları köleleştirerek karşılık verdiler. Sonra bu da yetmedi, bu inatçı [zalimin] eliyle onlara en kötü azabı tattırdılar. Eski ve yeni zamanlarda aralarındaki gariplere ne mutlu! Sonra Yüce Allah bu zayıflatmayı şu sözüyle açıkladı:

12859. Metin

{يذبح} أي تذبيحاً كثيراً {أبناءهم} أي عند الولادة، وكل بذلك أناساً ينظرون كلما ولدت امرأة ذكراً ذبحوه خوفاً على ملكه زعم من مولود منهم {ويستحيي نساءهم} أي يريد حياة الإناث فلا يذبحهن.

{يذبح} Yani pek çok boğazlıyordu {أبناءهم} yani doğduklarında oğullarını. Bunun için, ne zaman bir kadın erkek çocuk doğursa onlardan doğacak bir çocuk sebebiyle mülkünden olma korkusuyla onu boğazlayacak adamlar görevlendirmişti {ويستحيي نساءهم} yani kadınların yaşamasını istiyor, onları boğazlamıyordu.

12860. Metin

ولما كان هذا أمراً متناهياً في الشناعة، ليس مأموراً به من جهة شرع ما، ولا له فائدة أصلاً، لأن القدر - على تقدير صدق من أخبره - لا يرده الحذر، قال تعالى مبيناً لقبحه، شارحاً لما أفهمه ذلك من حاله: {إنه كان} أي كوناً راسخاً {من المفسدين*} أي الذين لهم عراقة في هذا الوصف، فلا يدع أن يقع منه هذا الجزئي المندرج تحت ما هو قائم به من الأمر الكلي.

Bu durum son derece çirkin, hiçbir şeriat tarafından emredilmemiş ve kendisine hiçbir faydası olmayan bir iş olunca -çünkü kader, kendisine haber verenin doğru olduğu varsayılsa bile sakınmakla geri çevrilmez- Allah Teâlâ onun çirkinliğini beyan ederek ve durumundan anlaşılanı açıklayarak şöyle buyurdu: {إنه كان} Yani köklü bir şekilde öyle idi {من المفسدين*} yani bu vasıfta kökleşmiş bozgunculardandı. Dolayısıyla içinde bulunduğu bu külli durumun altına giren bu cüz'i fiilin ondan sâdır olmasını terk etmezdi.

12861. Metin

ولما كان التقدير كما أرشد إليه السياق لمن يسأل عن سبب فعله هذا العجيب: يريد بذلك زعم دوام ملكه بأن لا يسلبه إياه واحد منهم أخبره بعض علمائه أنه يغلبه عليه ويستنقذ شعبه من العبودية، عطف عليه قوله يحكي تلك الحال الماضية: {ونريد} أو هي حالية، أي يستضعفهم والحال أنا نريد في المستقبل أن نقويهم. أي يريد دوام استضعافهم حال إرادتنا ضده من أنا نقطع ذلك بإرادة {أن نمن} أي نعطي بقدرتنا وعلمنا ما يكون جديراً بأن نمتن به

Onun bu acayip fiilinin sebebini soran kimse için bağlamın gösterdiği takdir: "Bazı âlimlerinin kendisine onu tahtından indireceğini ve kavmini kölelikten kurtaracağını haber verdiği o kimselerden hiçbirinin mülkünü elinden almaması suretiyle mülkünün devamını zannınca istiyordu" şeklinde olunca, o geçmiş hali hikâye eden şu sözünü buna atfetti: {ونريد} Yahut bu hâl cümlesidir; yani biz gelecekte onları güçlendirmek isterken o onları zayıflatıyordu. Yani bizim bunun zıddını murad edip {أن نمن} yani lütfetmek, kudretimiz ve ilmimizle başa kakılmaya/minnet edilmeye değer şeyleri vermek irademizle o zayıflatmayı keseceğimiz bir anda, o onların zayıf kalmasının devamını istiyordu,

12862. Metin

{على الذين استضعفوا} أي حصل استضعافهم وهان هذا الفعل الشنيع ولم يراقب فيهم مولاهم {في الأرض} أي أرض مصر فذلوا وأهينوا، ونريهم في أنفسهم وأعدائهم وفق ما يحبون وفوق ما يأملون {ونجعلهم أئمة} أي مقدمين في الدين والدنيا، علماء يدعون إلى الجنة عكس ما يأتي من عاقبة آل فرعون، وذلك مع تصييرنا لهم أيضاً بحيث يصلح كل واحد منهم لأن يقصد للملك بعد كونهم مستعبدين في غاية البعد عنه {ونجعلهم} بقوتنا وعظمتنا {الوارثين*} أي لملك مصر لا ينازعهم فيه أحد من القبط، ولكل بلد أمرناهم بقصدها، وهذا إيذان بإهلاك الجميع.

{على الذين استضعفوا} Yani zayıf düşürülen, haklarında bu çirkin fiil önemsenmeyip Mevlâları gözetilmeyen kimselere {في الأرض} yani Mısır toprağında; böylece zelil kılındılar ve hor görüldüler; biz ise kendilerinde ve düşmanlarında sevdikleri şeylere uygun ve umduklarının da fevkinde [nimetleri] onlara göstereceğiz {ونجعلهم أئمة} yani dinde ve dünyada önderler, Firavun ailesinin gelecek akıbetinin aksine cennete davet eden âlimler kılacağız. Bu da köleleştirilip hükümdarlıktan son derece uzak olduktan sonra, her birini hükümdarlığa yönelinebilecek bir yetkinliğe ulaştırmamızla birlikte olacaktır {ونجعلهم} kudretimiz ve azametimizle kılmak [istiyoruz] {الوارثين*} yani Mısır mülkünün vârisleri; Kıptîlerden hiçbiri bu konuda onlarla çekişemeyecektir ve yönelmelerini emrettiğimiz her beldenin de [vârisleri kılacağız]. Bu ise hepsinin helak edileceğinin bildirilmesidir.

12863. Metin

ولما بشر بتمليكهم في سياق دال على مكنتهم، صرح بها فقال: {ونمكن} أي نوقع التمكين {لهم في الأرض} أي كلها لا سيما أرض مصر والشام، بإهلاك أعدائهم وتأييدهم بكليم الله، ثم بالأنبياء من بعده عليهم الصلاة والسلام بحيث نسلطهم بسببهم على من سواهم بما نؤيدهم به من الملائكة ونظهر لهم من الخوارق.

Onların iktidarını gösteren bir bağlamda kendilerini mülk sahibi kılmakla müjdeleyince, bunu açıkça ifade ederek şöyle buyurdu: {ونمكن} Yani hâkimiyet ve iktidar kılacağız {لهم في الأرض} yani yeryüzünün tamamında, bilhassa Mısır ve Şam topraklarında; düşmanlarını helak ederek, onları Kelîmullah ile ve ardından gelen peygamberlerle (aleyhimüssalâtü vesselâm) destekleyerek; öyle ki meleklerle desteklediğimiz ve kendilerine gösterdiğimiz harikalar sayesinde onlar vasıtasıyla başkalarına üstün kılacağız.

12864. Metin

ولما ذكر التمكين، ذكر أنه مع مغالبة الجبابرة إعلاماً بأنه أضخم تمكين فقال عاطفاً على نحو: ونريد أن نأخذ الذين علوا في الأرض وهم فرعون وهامان وجنودهما: {ونري} أي بما لنا من العظمة {فرعون} أي الذي كان هذا الاستضعاف منه {وهامان}

İktidarı zikredince, bunun en muazzam iktidar olduğunu bildirmek üzere zorbalara galebe çalmakla birlikte gerçekleştiğini zikretti ve: "Yeryüzünde böbürlenen Firavun, Hâmân ve ordularını yakalamak istiyoruz" manasına atıfla şöyle buyurdu: {ونري} Yani azametimizle göstermek [istiyoruz] {فرعون} yani bu zayıf düşürmenin kendisinden sâdır olduğu Firavun'a {وهامان}

12865. Metin

وزيره {وجنودهما} الذين كانا يتوصلان بهم إلى ما يريدانه من الفساد {منهم} أي المستضعفين {ما كانوا} أي بجد عظيم منهم كأنه غريزة {يحذرون*} أي يجددون حذره في كل حين على الاستمرار بغاية الجد والنشاط من ذهاب ملكهم بمولود منهم وما يتبع ذلك، قال البغوي: والحذر: التوقي من الضرر. والآية من الاحتباك: ذكر الاستضعاف أولاً دليلاً على القوة ثانياً، وإراءة المحذور ثانياً دليلاً على إرادة المحبوب أولاً، وسر ذلك أنه ذكر المسلي والمرجي ترغيباً في الصبر وانتظام الفرج.

onun veziri [Hâmân'a] {وجنودهما} istedikleri fesada kendileri vasıtasıyla ulaştıkları ordularına {منهم} yani o zayıf düşürülenlerden {ما كانوا} sanki bir fıtrat gibi kendilerinde büyük bir gayretle {يحذرون*} mülklerinin o zümreden bir çocuk eliyle gitmesinden ve buna bağlı şeylerden son derece ciddiyet ve gayretle her an sakınıp durdukları şeyi. Begavî der ki: el-Hazr (sakınmak), zarardan korunmaktır. Ayette ihtibak sanatı vardır: Birincide zayıflatmanın zikredilmesi ikincideki kuvvete delildir; ikincide sakınılan şeyin gösterilmesinin zikredilmesi ise birincide sevilen şeyin murad edildiğine delildir. Bunun sırrı şudur: Sabra teşvik etmek ve kurtuluşun düzenli gelmesini sağlamak için teselli edici ve ümit verici husus zikredilmiştir.

12866. Metin

ولما كان التقدير: فكان ما أردناه، وطاح ما أراد غيرنا، فأولدنا من بني إسرائيل الولد الذي كان يحذره فرعون على ملكه، وكان يذبح أبناء بني إسرائيل لأجله، وقضينا بأن يسمى موسى، بسبب أنه يوجد بين ماء وشجر، ونربيه في بيت الذي يحذره ويحتاط لأجله، عطف على هذا المعلوم التقدير أول نعمة منّ بها على الذين استضعفوا فقال: {وأوحينا} أي أوصلنا بعظمتنا بطريق خفي، الله أعلم به هل هو ملك أو غيره، إذ لا بدع في تكليم الملائكة الولي من غير نبوة {إلى أم موسى} أي الذي أمضينا في قضائنا أنه يسمى بهذا الاسم، وأن يكون هلاك فرعون

Takdir: "Bizim dilediğimiz oldu, başkalarının dilediği ise yok olup gitti; Firavun'un mülkü adına sakındığı ve uğrunda İsrailoğulları'nın erkek çocuklarını boğazladığı çocuğu İsrailoğulları'ndan dünyaya getirdik; su ile ağaç arasında bulunması sebebiyle adının Musa konulmasını ve onu kendisinden sakınıp tedbir aldığı kimsenin evinde büyütmeyi takdir ettik" şeklinde olunca, takdiri bilinen bu hususa zayıf düşürülenlere bahşettiği ilk nimeti atfederek şöyle buyurdu: {وأوحينا} Yani azametimizle gizli bir yolla ulaştırdık; bu bir melek vasıtasıyla mıdır yoksa başka türlü müdür Allah daha iyi bilir, zira peygamberlik olmaksızın meleklerin bir veliyle konuşması akıldan uzak değildir {إلى أم موسى} yani kazamızda bu isimle isimlendirilmesini ve Firavun'un helakinin

12867. Metin

وزوال ملكه على يده، بعد أن ولدته وخافت أن يذبحه الذباحون {أن أرضعيه} ما كنت آمنة عليه، وحقق لها طلبهم لذبحه بقوله: {فإذا خفت عليه} أي منهم أن يصيح فيسمع فيذبح {فألقيه} أي بعد أن تضعيه في شيء يحفظه من الماء {في اليم} أي النيل، واتركي رضاعه، وعرفه وسماه يماً - واليم: البحر - لعظمته على غيره من الأنهار بكبره وكونه من الجنة، وما يحصل به من المنافع، وعدل عن لفظ البحر إلى اليم لأن القصد فيه أظهر من السعة؛ قال الرازي في اللوامع: وهذا إشارة إلى الثقة بالله، والثقة سواد عين التوكل، ونقطة دائرة التفويض، وسويداء قلب التسليم، ولها درجات: الأولى درجة الأياس، وهو أياس العبد من مقاواة الأحكام، ليقعد عن منازعة الإقسام، فيتخلص من صحة الإقدام؛ والثانية درجة الأمن، وهو أمن العبد من فوت المقدور، وانتقاص المسطور، فيظفر بروح الرضى وإلا فبعين اليقين، وإلا فبطلب الصبر؛ والثالثة معاينة أولية الحق ﷻ، ليتخلص من محن المقصود، وتكاليف الحمايات، والتعريج على مدارج الوسائل.

ve mülkünün zevalinin onun eliyle olmasını hükmettiğimiz Musa'nın annesine; onu doğurduktan ve cellatların onu boğazlamasından korktuktan sonra: {أن أرضعيه} Kendisinden yana güvende olduğun sürece onu emzir. Onun boğazlanması için arandığını ise şu buyruğuyla kesinleştirdi: {فإذا خفت عليه} Yani bağırıp da sesi duyulur ve boğazlanır diye onlardan korktuğun zaman {فألقيه} yani sudan koruyacak bir şeyin içine koyduktan sonra onu bırak {في اليم} yani Nil'e ve onu emzirmeyi bırak. Nil'i büyüklüğü, cennetten olması ve kendisinden elde edilen menfaatler sebebiyle diğer nehirlere olan üstünlüğünden ötürü marife olarak zikretmiş ve ona 'Yemm' -yemm deniz demektir- adını vermiştir; 'Bahr' lafzından 'Yemm'e dönülmesi ise onda [akıntı ve derinlik] kastının genişlikten daha belirgin olmasındandır. Râzî el-Levâmi'de der ki: Bu, Allah'a güvene (sıka) bir işarettir. Güven; tevekkülün gözbebeği, tefvîz dairesinin merkezi ve teslimiyet kalbinin özüdür. Bunun dereceleri vardır: Birincisi, yeis derecesidir; bu, kulun taksimata itiraz etmekten vazgeçip doğru adımlardan kurtulması için hükümlere karşı koymaktan ümidini kesmesidir. İkincisi, emniyet derecesidir; bu, kulun takdir edilenin kaçmasından ve yazılanın eksilmesinden emin olmasıdır; böylece rıza ferahlığına, aksi halde ayne'l-yakîne, aksi halde sabır talebine erer. Üçüncüsü, Hakk (celle celâlühû) evveliyetini bizzat müşahede etmektir; ta ki maksadın meşakkatlerinden, korunma külfetlerinden ve vasıtalar mertebelerine yönelmekten kurtulsun.

12868. Metin

{ولا تخافي} أي لا يتجدد لك خوف أصلاً من أن يغرق أو يموت من ترك الرضاع وإن طال المدى أو يوصل إلى أذاه {ولا تحزني} أي ولا يوجد لك حزن لوقوع فراقه.

{ولا تخافي} Yani süre uzasa bile onun boğulmasından, emzirilmemekten ölmesinden yahut ona bir eziyetin ulaşmasından yana sana asla yeni bir korku gelmesin {ولا تحزني} ayrılığının vuku bulmasından ötürü sende bir hüzün meydana gelmesin.

12869. Metin

ولما كان الخوف عما يلحق المتوقع، والحزن عما يلحق الواقع، علل نهيه عن الأمرين، بقوله في جملة اسمية دالة على الثبات والدوام، مؤكدة لاستبعاد مضمونها: {إنا رادوه إليك} فأزال مقتضى الخوف والحزن؛ ثم زادها بشرى لا تقوم لها بشرى بقوله: {وجاعلوه من المرسلين*} أي الذين هم خلاصة المخلوقين، والآية من الاحتباك، ذكر الإرضاع أولاً دليلاً على تركه ثانياَ، والخوف ثانياً دليلاً على الأمن أولاً، وسره أنه ذكر المحبوب لها تقوية لقلبها وتسكيناً لرعبها.

Korku beklenen şeye, hüzün ise gerçekleşen şeye bağlı olduğundan; içeriğinin [aklen] uzak görülmesini pekiştiren, sebat ve devamlılık bildiren bir isim cümlesiyle bu iki şeyden nehyetmesini şöyle gerekçelendirdi: {إنا رادوه إليك} “Şüphesiz biz onu sana geri döndüreceğiz”; böylece korku ve hüznün gereğini ortadan kaldırdı. Sonra hiçbir müjdenin dengi olamayacağı şu müjdeyi de ona ziyade kıldı: {وجاعلوه من المرسلين*} “ve onu peygamberlerden kılacağız.” Yani yaratılmışların seçkinlerinden kılacağız. Ayette ihtibak sanatı vardır: Birincide emzirmenin zikredilmesi ikincide terkedilmesine delildir; ikincide korkunun zikredilmesi ise birincideki emniyete delildir. Bunun sırrı şudur: Kalbini kuvvetlendirmek ve korkusunu dindirmek için sevdiği şeyi zikretmiştir.

12870. Metin

ولما كان الوحي إليها بهذا سبباً لإلقائه في البحر. وإلقاؤه سبباً لالتقاطه، قال: {فالتقطه} أي فأرضعته فلما خافت عليه صنعت له صندوقاً وقيرته لئلا يدخل إليه الماء وأحكمته وأودعته فيه وألقته في بحر النيل، وكأن بيتها كان فوق بيت فرعون، فساقه الماء إلى قرب بيت فرعون، فتعوق بشجر هناك، فتلكف جماعة فرعون التقاطه، قال البغوي: والالتقاط وجود الشيء من غير طلب. {آل فرعون} بأن أخذوا الصندوق، فلما فتحوه وجدوا موسى ﵇ فأحبوه لما ألقى الله تعالى عليهم ممن محبته فاتخذوه ولداً وسموه موسى، لأنهم وجدوه

Ona bunun vahyedilmesi çocuğun nehre atılmasına, atılması da [saray halkı tarafından] bulunup alınmasına sebep olunca şöyle buyurdu: {فالتقطه} Yani onu emzirdi; onun için korkunca ona bir sandık yaptı, su girmesin diye ziftledi, sağlamlaştırdı, çocuğu içine koyup Nil nehrine bıraktı. Sanki evi Firavun'un evinin yukarısındaydı; su onu Firavun'un evinin yakınına sürükledi, orada bir ağaca takıldı ve Firavun'un adamları onu almak için zahmete katlandı. Begavî der ki: İltikat, bir şeyi aramaksızın bulmaktır. {آل فرعون} Sandığı alarak [onu buldular]; açtıklarında Musa'yı (aleyhisselâm) gördüler ve Allah Teâlâ'nın kendi sevgisinden onların üzerine bıraktığı muhabbet sebebiyle onu sevdiler, evlat edindiler ve ona Musa adını verdiler; çünkü onu

12871. Metin

في ماء وشجر، ومو بلسانهم: الماء، وسا: الشجر.

su ve ağaç içinde bulmuşlardı; onların dilinde 'mû' su, 'sâ' ise ağaç demektir.

12872. Metin

ولما كانت عاقبة أمره إهلاكهم، وكان العاقل لا سيما المتحذلق، لا ينبغي له أن يقدم على شيء حتى يعلم عاقبته فكيف إذا كان يدعي أنه إله، عبر سبحانه بلام العاقبة التي معناها التعليل، تهكماً بفرعون - كما مضى بيان مثله غير مرة - في قوله: {ليكون لهم عدواً} أي بطول خوفهم منه بمخالفته لهم في دينهم وحملهم على الحق {وحزناً} أي بزوال ملكهم، لأنه يظهر فيهم الآيات التي يهلك الله بها من يشاء منهم، ثم يهلك جميع أبكارهم فيخلص جميع بني إسرائيل منهم، ثم يظفر بهم كلهم. فيهلكهم الله بالغرق على يده إهلاك نفس واحدة، فيعم الحزن والنواح أهل ذلك الإقليم كله، فهذه اللام للعلة استعيرت لما أنتجته العلة التي قصدوها - وهي التبني وقرة العين - من الهلاك، كما استعير الأسد للشجاع فأطلق عليه، فقيل: زيد أسد. لأن فعله كان فعله، والمعنى على طريق التهكم أنهم ما أخذوه إلا لهذا الغرض، لأنا نحاشيهم من الإقدام على ما يعلمون آخر أمره.

Onun işinin sonu onların helaki olunca ve akıllı bir kimsenin -bilhassa kurnaz geçinenin- sonunu bilmediği bir şeye girişmemesi gerektiği halde bir de ilahlık iddia eden biri için bu nasıl mümkün olur? Yüce Allah -daha önce benzerinin açıklaması defalarca geçtiği üzere- Firavun'la alay etmek sadedinde ta'lil (gerekçe) manası taşıyan akıbet lâm'ı ile ifade ederek şöyle buyurdu: {ليكون لهم عدواً} Yani dinlerinde onlara muhalefet etmesi ve onları hakka sevketmesi sebebiyle ondan uzun süre korkmaları cihetiyle [bir düşman olsun], {وحزناً} yani mülklerinin zevaliyle [bir hüzün olsun]. Çünkü o, Allah'ın onlardan dilediğini helak edeceği mucizeleri onların içinde gösterecek, sonra bütün ilk doğanlarını helak edip bütün İsrailoğulları'nı onlardan kurtaracak, sonra da hepsine galebe çalacaktır. Allah onları onun eliyle tek bir nefsin helaki gibi suda boğarak helak edecek, böylece o bölgenin tamamını hüzün ve feryat kaplayacaktır. İşte bu sebep bildiren lâm; kastedilen 'evlat edinme ve göz aydınlığı olma' illetinin doğurduğu helak neticesi için istiare edilmiştir; nitekim cesur kimse için 'aslan' kelimesi istiare edilip ona ıtlak olunarak: 'Zeyd aslandır' denilir, çünkü onun fiili aslanın fiili gibidir. İstihza yoluyla mana şudur: Onlar onu ancak bu gaye için aldılar; zira biz, sonunun ne olacağını bildikleri bir şeye girişmekten onları tenzih ederiz!

12873. Metin

ولما كان لا يفعل هذا الفعل إلا أحمق مهتور أو مغفل مخذول لا يكاد يصيب على ذلك بالأمرين فقال: {إن فرعون وهامان وجنودهما}

Bu fiili ancak ahmak, aklı gitmiş yahut yardımsız bırakılmış gafil bir kimseden başkası işlemeyeceği ve bu iki durumda da isabet kaydetmesi neredeyse imkânsız olacağı için şöyle buyurdu: {إن فرعون وهامان وجنودهما}

12874. Metin

أي كلهم على طبع واحد {كانوا خاطئين*} أي دأبهم تعمد الذنوب، والضلال عن المقاصد، فلا بدع في خطائهم في أن يربّوا من لا يذبحون الأبناء إلاّ من أجله، مع القرائن الظاهرة في أنه من بني إسرائيل الذين يذبحون أبناءهم؛ قال في الجمع بين العباب والمحكم: قال أبو عبيد: أخطأ وخطأ - لغتان بمعنى واحد، وقال ابن عرفة: يقال: خطأ في دينه وأخطأ - إذا سلك سبيل خطأ عامداً أو غير عامد.

Yani hepsi tek bir tabiat üzerindeydi: {كانوا خاطئين*} Yani adetleri kasten günah işlemek ve hedeflerden sapmaktı. Dolayısıyla erkek çocuklarını sadece kendisi yüzünden boğazladıkları kimseyi, erkek çocukları boğazlanan İsrailoğulları'ndan olduğuna dair apaçık karineler varken bizzat büyütmelerindeki hataları şaşılacak bir şey değildir. el-Cem' beyne'l-Ubâb ve'l-Muhkem'de der ki: Ebu Ubeyd: 'Ahta'e (أخطأ) ve hata'e (خطأ) aynı manada iki lügattir' demiştir. İbn Arefe ise: 'Kasten veya kasten olmayarak hata yoluna saptığında dininde hata'e ve ahta'e denilir' demiştir.

12875. Metin

وقال الأموي، المخطىء من أراد الصواب فصار إلى غيره، والخاطىء: من تعمد ما لا ينبغي، وقال ابن ظريف في الأفعال: خطىء الشيء خطأ وأخطأه: لم يصبه.

Emevî: 'Muhti (المخطئ), doğruyu isteyip de başka bir şeye varan kimsedir; hâtı' (الخاطئ) ise yapılmaması gerekeni kasten yapandır' demiştir. İbn Zarîf el-Ef'âl'de: 'Bir şeyi hataen yaptı ve onda yanıldı: onu tutturamadı demektir' demiştir.

12876. Metin

ولما أخبر تعالى عن آخر أمرهم معه، تخفيفاً على السامع بجمع طرفي القصة إجمالاً وتشويقاً إلى تفصيل ذلك الإجمال، وتعجيلاً بالتعريف بخطائهم ليكون جهلهم الذي هو أصل شقائهم مكتنفاً لأول الكلام وآخره، أخبر عما قيل عند التقاطه فقال عاطفاً على {فالتقطه} : {وقالت امرأة فرعون} أي لفرعون لما أخرجته من التابوت، وهي التي قضى الله أن يكون سعادة، وهي آسية بنت مزاحم إحدى نساء بني إسرائيل - نقله البغوي: {قرت عين لي} أي به {ولك} أي يا فرعون.

Yüce Allah; dinleyene kolaylık olsun diye kıssanın iki ucunu icmali olarak toplamak, bu icmalin tafsilatına iştiyak uyandırmak ve şekavetlerinin aslı olan cehaletleri sözün başını ve sonunu kuşatsın diye hatalarını çarçabuk bildirmek üzere onların onunla olan son durumlarını haber verince, bulunup alındığı sırada söylenen sözü haber verip {فالتقطه} lafzına atıfla şöyle buyurdu: {وقالت امرأة فرعون} Yani Firavun'un karısı sandıktan çıkardığı zaman Firavun'a dedi; o kadın ki Allah onun saadete ermesini takdir etmiştir, o da İsrailoğulları kadınlarından Müzâhim kızı Âsiye'dir -Begavî nakletmiştir-: {قرت عين لي} Yani onunla bana bir göz aydınlığı olsun {ولك} ve sana da, ey Firavun!

12877. Metin

ولما أثبت له أنه ممن تقر به العيون، أنتج ذلك استبقاءه، ولذلك

Onun göz aydınlığı olacak kimselerden olduğunu sabit kılınca, bu durum onun hayatta bırakılmasını netice verdi; bu sebeple

12878. Metin

نهت عن قتله وخافت أن تقول: لا تقتله، فيجيبها حاملاً له على الحقيقة ثم يأمر بقتله، ويكون مخلصاً له عن الوقوع في إخلاف الوعد، فجمعت قائلة: {لا تقتلوه} أي أنت بنفسك ولا أحد ممن تأمره بذلك، ثم عللت ذلك أو استأنفت فقالت: {عسى} أي يمكن، وهو جدير وخليق {أن ينفعنا} أي لما أتخيل فيه النجابة ولو كان له أبوان معروفان {أو نتخذه ولداً} إن لم يعرف له أبوان، فيكون نفعه أكثر، فإنه أهل لأن يتشرف به الملوك.

onun öldürülmesini nehyetti. 'Onu öldürme' derse Firavun'un bunu hakikatine hamledip kabul edeceğinden, sonra da öldürülmesini emredip vaadinden dönmüş olmaktan kurtulacağını düşünmesinden korktu; bu yüzden çoğul olarak şöyle dedi: {لا تقتلوه} Yani ne bizzat sen ne de emredeceğin kimselerden biri onu öldürmesin. Sonra bunu gerekçelendirdi yahut yeni bir söze başlayıp şöyle dedi: {عسى} Yani umulur ki, bu mümkündür ve pek lâyıktır {أن ينفعنا} yani onda hissettiğim asalet sebebiyle, bilinen anne babası olsa bile bize faydası dokunur {أو نتخذه ولداً} eğer anne babası bilinmiyorsa onu evlat ediniriz; o zaman faydası daha çok olur, zira o hükümdarların kendisiyle şerefleneceği bir kimsedir.

12879. Metin

ولما كان هذا كله فعل من لا يعلم، فلا يصح كونه إلهاً، صرح بذلك تسفيهاً لمن أطاعه في ادعاء ذلك فقال: {وهم} أي تراجعوا هذا القول والحال أنهم {لا يشعرون*} أي لا شعور لهم أصلاً، لأن من لا يكون له علم إلا بالاكتساب فهو كذلك، فكيف إذا كان لا يهذب نفسه باكتسابه، فكيف إذا كان مطبوعاً على قلبه وإذا كانوا كذلك فلا شعور لهم بما يؤول إليه أمرهم معه من الأمور الهائلة المؤدية إلى هلاك المفسدين ليعلموا لذلك أعماله من الاحتراز منه بما ينجيهم.

Bütün bunlar bilmeyen birinin fiili olup onun ilah olması sahih olamayacağından, bu iddiada ona itaat edenlerin akılsızlığını ortaya koyarak bunu açıkça ifade etti ve şöyle buyurdu: {وهم} Yani onlar bu sözü karşılıklı konuşuyorlardı ama şu haldeydiler: {لا يشعرون*} Yani hiçbir şuur ve farkındalıkları yoktu; çünkü ilmi ancak kesb yoluyla olan kimse böyledir; hele bir de kesbiyle nefsini terbiye etmiyorsa, hele bir de kalbi mühürlenmişse nasıl olur! Onlar böyle olunca, bozguncuların helakine götüren korkunç işlerden onunla olan sonlarının nereye varacağını hiç hissetmiyorlardı ki, kendilerini kurtaracak şekilde ondan sakınma tedbirlerini bilsinler.

12880. Metin

ولما أخبر عن حال من لقيه، أخبر عن حال من فارقه، فقال: {وأصبح} أي عقب الليلة التي حصل فيها فراقه {فؤاد أم موسى} أي قلبها الذي زاد احتراقه شوقاً وخوفاً وحزناً، وهذا يدل على أنها ألقته ليلاً {فارغاً} أي في غاية الذعر لما جلبت عليه من أخلاق البشر،

Onu bulan kimsenin halini haber verince, ondan ayrılan kimsenin halini de haber verip şöyle buyurdu: {وأصبح} Yani ayrılığın gerçekleştiği gecenin sabahında oldu {فؤاد أم موسى} yani özlem, korku ve hüzünle yanıp tutuşması artan Musa'nın annesinin kalbi -bu da onu geceleyin bıraktığına delalet eder- {فارغاً} yani insan fıtratının gereği olarak son derece dehşete düşmüş bir halde,

12881. Metin

قد ذهب منه كل ما فيه من المعاني المقصودة التي من شأنها أن يربط عليها الجأش؛ ثم وصل بذلك مستأنفاً قوله: {إن} أي إنه {كادت} أي قاربت {لتبدي} أي يقع منها الإظهار لكل ما كان من أمره، مصرحة {به} أي بأمر موسى ﵇ من أنه ولدها ونحو ذلك بسبب فراغ فؤادها من الأمور المستكنة، وتوزع فكرها في كل واد {لولا أن ربطنا} بعظمتنا {على قلبها} بعد أن رددنا إليه المعاني الصالحة التي أودعناها فيه، فلم تعلن به لأجل ربطنا عليه حتى صار كالجراب الذي ربط فمه حتى لا يخرج شيء مما فيه؛ ثم علل الربط بقوله: {لتكون} أي كوناً هو كالغريزة لها {من المؤمنين*} أي المصدقين بما وعد الله به من نجاته ورسالته، الواثقين بذلك.

içinde yüreği teskin edecek maksatlı duygulardan hiçbir şey kalmamış bir halde bomboş [kaldı]. Sonra buna bitişik olarak yeni bir cümleyle şöyle buyurdu: {إن} Şüphesiz ki {كادت} neredeyse, yaklaştı {لتبدي} onun durumuna dair her şeyi açığa vuracaktı; açıkça söyleyerek {به} yani kalbindeki gizli duyguların boşalması ve fikrinin her vadide dağılması sebebiyle Musa'nın (aleyhisselâm) kendi çocuğu olduğu ve benzeri durumunu ifşa edecekti; {لولا أن ربطنا} azametimizle [sabır vermeseydik], {على قلبها} içine yerleştirdiğimiz salih manaları ona geri verdikten sonra kalbini pekiştirmeseydik. Bizim kalbini bağlamamız sebebiyle onu açığa vurmadı; öyle ki kalbi, içindeki hiçbir şey dışarı çıkmasın diye ağzı bağlanmış bir torba gibi oldu. Sonra bu bağlamayı şu sözüyle gerekçelendirdi: {لتكون} Yani fıtratı gibi bir oluşla olsun diye {من المؤمنين*} yani Allah'ın onun kurtulacağına ve peygamberliğine dair vaadini tasdik edenlerden, buna tam güvenenlerden olsun diye.

12882. Metin

ولما أخبر عن كتمها، أتبعه الخبر عن فعلها في تعرف خبره الذي أطار خفاؤه عليها عقلها، فقال عاطفاً على {وأصبح} : {وقالت} أي أمه {لأخته} أي بعد أن أصبحت على تلك الحالة، قد خفي عليها أمره: {قصيه} أي اتبعي أثره وتشممي خبره براً وبحراً،

Onun bu sırrı gizlediğini haber verince, ardından durumunun gizli kalmasının aklını başından aldığı çocuğun haberini öğrenmek için yaptığı fiili haber verip {وأصبح} lafzına atıfla şöyle buyurdu: {وقالت} Yani annesi dedi {لأخته} yani bu hale gelip durumu kendisine gizli kalınca kız kardeşine: {قصيه} Yani onun izini sür, karada ve suda onun haberini kokla [araştır].

12883. Metin

ففعلت {فبصرت به عن جنب} أي بعد من غير مواجهة، ولذلك قال: {وهم لا يشعرون*} أي ليس لهم شعور لا بنظرها ولا بأنها أخته، بل هم في صفة الغفلة التي هي في غاية البعد عن رتبة الإلهية.

O da öyle yaptı: {فبصرت به عن جنب} Yani karşı karşıya gelmeksizin uzaktan onu gözetledi; bu yüzden şöyle buyurdu: {وهم لا يشعرون*} Yani ne onun bakışının ne de onun kız kardeşi olduğunun farkındaydılar; bilakis ilahlık mertebesinden son derece uzak olan tam bir gaflet sıfatı içindeydiler.

12884. Metin

ولما كان ذلك أحد الأسباب في رده، ذكر في جملة حالية سبباً آخر قريباً منه فقال: {وحرمنا} أي منعنا بعظمتنا التي لا يتخلف أمرها، ويتضاءل كل شيء دونها {عليه المراضع} جمع مرضعة، وهي من تكترى للرضاع من الأجانب، أي حكمنا بمنعه من الارتضاع منهن، استعار التحريم للمنع لأنه منع فيه رحمة؛ قال الرازي في اللوامع: تحريم منع لا تحريم شرع.

Bu durum onun geri döndürülmesinin sebeplerinden biri olunca, bir hâl cümlesinde buna yakın diğer bir sebebi zikredip şöyle buyurdu: {وحرمنا} Yani emri asla geri çevrilemeyen ve her şeyin karşısında küçüldüğü azametimizle menettik {عليه المراضع} sütanneleri -bu, emzirmek üzere kiralanan yabancı kadınlar demek olan 'murdıa'nın çoğuludur-; yani onların memesini emmesini hükmen engelledik. Bu menediş bir rahmet içerdiği için men etme fiili 'tahrîm' (yasaklama) kelimesiyle istiare edilmiştir. Râzî el-Levâmi'de der ki: Bu şer'î bir haram kılma değil, tekvînî bir engellemedir.

12885. Metin

ولما كان قد ارتضع من أمه من حين ولدته إلى حين إلقائه في اليم، فلم يستغرق التحريم الزمان الماضي، أثبت الجار فقال: {من قبل} أي قبل أن تأمر أمه أخته بما أمرتها به وبعد إلقائها له، ليكون ذلك سبباً لرده إليها، فلم يرضع من غيرها فأشفقوا عليه فأتتهم أخته فقالوا لها: هل عندك مرضعة تدلينا عليها لعله يقبل ثديها؟ {فقالت} أي فدنت أخته منه بعد نظرها له فقالت لهم لما رأتهم في غاية الاهتمام برضاعه لما عرضوا عليه المراضع فأبى أن يرتضع من واحدة منهن: {هل} لكم حاجة في أني {أدلكم على أهل بيت} ولم يقل:

Doğduğu andan nehre atıldığı ana kadar annesini emmiş olduğundan haram kılma geçmiş zamanın tamamını kapsamadığı için harf-i ceri sabit kılarak şöyle buyurdu: {من قبل} Yani annesi kız kardeşine emrettiği şeyi emretmeden önce ve onu [nehre] bırakışından sonra; ta ki bu, onun annesine geri döndürülmesine bir sebep olsun. Başkasını emmeyince ona acıdılar; kız kardeşi yanlarına gelince ona: 'Yanında bize göstereceğin, belki memesini kabul edeceği bir sütanne var mı?' dediler. {فقالت} Yani kız kardeşi onu gördükten sonra yanına yaklaştı ve sütanneleri ona arz ettiklerinde hiçbirini emmeyip reddettiğini, onların da onu emzirme konusunda son derece telaşlandıklarını görünce şöyle dedi: {هل} Bir ihtiyacınız var mı ki {أدلكم على أهل بيت} size bir ev halkını göstereyim? Şüphe dairesini genişletmek için:

12886. Metin

على امرأة، لتوسع دائرة الظن {يكفلونه لكم} أي يأخذونه ويعولونه ويقومون بجميع مصالحه من الرضاع وغيره لأجلكم، وزادتهم رغبة بقولها: {وهم له ناصحون*} أي ثابت نصحهم له، لا يغشونه نوعاً من الغش؛ قال البغوي: والنصح ضد الغش، وهو تصفية العمل من شوائب الفساد فكادت بهذا الكلام تصرح بأن المدلول عليها أمه، فارتابوا من كلامها فاعتذرت بأنهم يعملون ذلك تقرباً إلى الملك وتحبباً إليه تعززاً به، فظنوا ذلك، وهذا وأمثاله بيان من الله تعالى لأنه لا يعلم أحد في السماوات والأرض الغيب إلا هو سبحانه، فلا يصح أن يكون غيره إلهاً، فلما سكنوا إليها طلبوا أن تدلهم، فأتت بأمها فأحللنا له رضاعها فأخذ ثديها فقالوا: أقيمي عندنا، فقالت: لا أقدر على فراق بيتي.

'Bir kadını' demedi. {يكفلونه لكم} Yani sizin adınıza onu alıp baksınlar, emzirme ve diğer bütün maslahatlarını sizin için üstlensinler. Şu sözüyle onların arzusunu daha da artırdı: {وهم له ناصحون*} Yani ona samimiyetleri sabittir, ona hiçbir şekilde hile yapmazlar. Begavî der ki: Nasihat hilenin zıddıdır; o da ameli fesat şaibelerinden arındırmaktır. Kız kardeşi bu sözüyle tarif edilen kadının onun annesi olduğunu neredeyse açıkça söyleyecekti; sözünden şüphelendiler, o da hükümdara yakınlaşmak, ona sevimli görünmek ve onunla itibar kazanmak için bunu yaptıklarını söyleyerek özür beyan etti, onlar da öyle zannettiler. Bu ve benzeri durumlar; göklerde ve yerde Allah Teâlâ'dan başka hiç kimsenin gaybı bilmediğine, dolayısıyla O'ndan başkasının ilah olmasının sahih olamayacağına Allah Teâlâ tarafından bir beyandır. Ona güvenip yatışınca kendilerine göstermesini istediler; o da annesini getirdi, biz de onun sütünü çocuğa helal kıldık ve göğsünü tuttu. Bunun üzerine: 'Bizim yanımızda kal' dediler; kadın ise: 'Evimden ayrılamam.

12887. Metin

إن رضيتم أن أكفله في بيتي وإلا فلا حاجة لي، وأظهرت التزهد فيه نفياً للتهمة، فرضوا بذلك فرجعت به إلى بيتها، والآية من الاحتباك: ذكر التحريم أولاً دليلاً على الإحلال ثانياً، واستفهام أخته ثانياً دليلاً على استفهامهم لها أولاً، وسره أن ذكر الأغرب من أمره الأدل على القدرة،

Eğer ona evimde bakmama razı olursanız [alırım], aksi takdirde benim buna ihtiyacım yok' dedi ve töhmeti savmak için ona karşı isteksiz göründü. Onlar da buna razı oldular ve çocukla birlikte evine döndü. Ayette ihtibak sanatı vardır: Birincide haram kılmanın zikredilmesi ikincideki helal kılmaya delildir; ikincide kız kardeşinin soru sorması ise birincide onların ona soru sormasına delildir. Bunun sırrı şudur: Kudrete daha çok delalet eden durumunun en hayret verici olanı zikredilmiştir.

12888. Metin

ولذلك سبب عما مضى قوله: {فرددناه} أي مع هذا الظاهر في الكشف لسره الموجب للريبة في أمره، ومع ما تقدم من القرائن التي يكاد يقطع بها بأنه من بني إسرائيل، منها إلقاؤه في البحر على تلك الصفة، ومنها أن المدلول عليها لإرضاعه من بني إسرائيل، ومنها أنه قبل ثديها دون غيرها من القبط وغيرهم، بأيدنا الذي لا يقاويه أيد، ولا يداني ساحته شيء من مكر ولا كيد، من يد العدو الذي ما ذبح طفلاً إلا رجاء الوقوع عليه، والخلاص مما جعل في سابق العلم إليه {إلى أمه} وكان من أمر الله - والله هو غالب على أمره - أنه استخدم لموسى - كما قال الرازي - عدوه في كفالته وهو يقتل العالم لأجله؛ ثم علله بقوله: {كي تقر عينها} أي تبرد وتستقر عن الطرف في تطلبه إلى كل جهة وتنام بإرضاعه وكفالته في بيتها، آمنة لا تخاف، وقرة العين بردها ونومها خلاف سخنتها وسهرها بإدامة تقليبها، قرت عينه تقر - بالكسر والفتح - قرة، وتضم، وقروراً: بردت سروراً وانقطع بكاؤها، أو رأت ما كانت متشوقة إليه، وأقر الله عينه وبعينه، وعين قريرة وقارة،

Bu sebeple geçmiş olanlara şunu netice kıldı: {فرددناه} Yani sırrının ortaya çıkmasına apaçık vesile olan ve durumunda şüphe doğuran bu hale rağmen; denizden o şekilde çıkarılması, emzirmesi için gösterilen kadının İsrailoğulları'ndan olması, Kıptîlerin ve diğerlerinin değil sadece onun memesini kabul etmesi gibi neredeyse İsrailoğulları'ndan olduğunu kesinleştiren bunca karineye rağmen; hiçbir gücün karşı koyamayacağı, hiçbir tuzak ve hilenin yanına bile yaklaşamayacağı kudretimizle, sırf onun üstüne basmak ve ezelî ilimde hakkında takdir edilenden kurtulmak ümidiyle hiçbir çocuğu boğazlamaktan geri durmayan düşmanın elinden aldık ve {إلى أمه} annesine [geri verdik]. Allah'ın işi -ki Allah emrine galiptir- Râzî'nin dediği gibi; Musa'yı büyütmesi için, uğrunda bütün dünyayı öldürdüğü düşmanını onun hizmetine vermesi şeklinde tecelli etti. Sonra bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {كي تقر عينها} Yani gözü aydın olsun, her tarafta onu aramaktan gözü dinlensin, evinde emniyet içinde ve hiçbir korku duymadan onu emzirip bakmasıyla gözü uyku görsün. Göz aydınlığı, gözün dinlenmesi ve uyumasıdır; sürekli dönüp durarak uykusuz kalması ve gözün yanmasının zıddıdır. Karra aynuhu (قرت عينه) denir ki sevinçten gözü soğudu, ağlaması kesildi yahut arzuladığı şeyi gördü demektir. Allah onun gözünü aydın kıldı denilir. {ولا}

12889. Metin

وقرتها ما قرت به، وقر بالمكان يقر - بالفتح والكسر - قراراً وقروراً وقراً وتقرة: ثبت واستكن، وأصل قرة العين من القر وهو البرد، أي بردت فصحت ونامت خلاف سخنة عينه، وقيل: من القرار، أي استقرت عيني، وقالوا: دمعة الفرح باردة، ودمعة الحزن حارة، فمعنى أقر الله عينك من الفرح وأسخنها من الحزن، وهذا قول الأصمعي، وقال أبو عباس: ليس كما ذكر الأصمعي بل كل دمع حار، فمعنى أقر الله عينك: صادفت سروراً فنامت وذهب سهرها، وصادفت ما يرضيك، أي بلغك الله أقصى أملك حتى تقر عينك من النظر إلى غيره استغناء ورضا بما يديك، قالوا: ومعنى قولهم: هو قرة عيني: هو رضى نفسي، فهي تقر وتسكن بقربه فلا تستشرف إلى غيره {ولا} أي وكيلاً {تحزن} أي بفراقه {ولتعلم} أي علماً هو عين اليقين، كما كانت عالمة به علم اليقين، وعلم شهادة كما كانت عالمة علم الغيب {أن وعد الله} أي الأمر الذي وعدها به الملك الأعظم الذي له الكمال كله في حفظه وإرساله {حق} أي هو في غاية الثبات في مطابقة الواقع إياه.

Yani {تحزن} onun ayrılığıyla hüzünlenmesin diye {ولتعلم} daha önce ilme'l-yakîn bildiği gibi ayne'l-yakîn bilsin, daha önce gayb ilmiyle bildiği gibi şahitlik ilmiyle bilsin diye: {أن وعد الله} yani onu koruma ve peygamber olarak gönderme hususunda bütün kemal sıfatlarına sahip en yüce Hükümran'ın ona vadettiği şeyin {حق} yani vakıaya uygunluğunda son derece sabit bir gerçek olduğunu [bilsin diye].

12890. Metin

ولما كان العلم هو النور الذي من فقده لم يصح منه عمل، ولم ينتظم له قصد، قال عاطفاً على ما تقديره: فعلمت ذلك برده عين اليقين بعد علم اليقين: {ولكن أكثرهم} أي أكثر آل فرعون وغيرهم {لا يعلمون*} أي لا علم لهم أصلاً، فكيف يدعون ما يدعون من الإلهية والكبرياء على من يكون الله معه.

İlim, kendisinden mahrum olanın hiçbir amelinin sahih olmayacağı ve hiçbir maksadının düzene girmeyeceği bir nur olduğundan; takdiri: "Bunu, ilme'l-yakînden sonra çocuğun geri döndürülmesiyle ayne'l-yakîn olarak bildi" şeklinde olan cümleye atıfla şöyle buyurdu: {ولكن أكثرهم} Yani Firavun ailesinin ve diğerlerinin çoğunluğu {لا يعلمون*} yani hiçbir ilme sahip değillerdir; öyleyse Allah'ın beraberinde olduğu kimseye karşı nasıl olur da ilahlık ve büyüklük taslayabilirler?

12891. Metin

ولما استقر الحال، على هذا المنوال، علم أنه ليس بعده إلا الخير والإقبال، والعز بتبني فرعون له والجلال، فترك ما بينه وبين السن الصالح للإرسال، وقال مخبراً عما بعد ذلك من الأحوال: {ولما بلغ أشده} أي مجامع قواه وكمالاته {واستوى} أي اعتدل في السن وتم استحكامه بانتهاء الشباب، وهو من العمر ما بين إحدى وعشرين سنة إلى اثنتين وأربعين، فتم بسبب ذلك في الخلال الصالحة التي طبعناه عليها؛ وقال الرازي: قال الجنيد: لما تكامل عقله، وصحت بصيرته، وصلحت نحيرته، وآن أوان خطابه - أنتهى. أي وصار إلى الحد الذي لا يزاد الإنسان بعده غريزة من الغرائز لم تكن فيه أيام الشباب، بل لا يبقى بعد ذلك إلا الوقوف ثم النقصان {آتيناه} أي خرقاً للعادة أسوة إخوانه من الأنبياء ابتداء غرائز منحناه إياها من غير اكتساب أصلاً {حكماً} أي عملاً محكماً بالعلم {وعلماً} أي

Durum bu minval üzere yerleşince, bundan sonrasının ancak hayır, yöneliş, Firavun'un onu evlat edinmesiyle gelecek bir izzet ve yücelik olduğu anlaşılmış oldu; bu sebeple peygamberlik verilmesine uygun yaşa kadar olan aradaki zamanı bıraktı ve bundan sonraki halleri haber vererek şöyle buyurdu: {ولما بلغ أشده} Yani bütün güçlerini ve kemalatını topladığı çağa ulaştığında {واستوى} yani yaş kemale erip gençliğin sona ermesiyle sağlamlığı tamamlandığında -bu da ömrün yirmi bir ile kırk iki yaş arasıdır-; böylece kendisini fıtratlandırdığımız salih hasletlerde tam bir olgunluğa erdi. Râzî der ki: Cüneyd şöyle demiştir: 'Aklı kemale erdiğinde, basireti sıhhat bulduğunda, tabiatı düzeldiğinde ve kendisine hitap edilme vakti geldiğinde' -söz bitti-. Yani insanın gençlik günlerinde kendisinde bulunmayan fıtrî kabiliyetlerin artık üzerine eklenmeyeceği bir sınıra ulaştığında; bilakis bundan sonra sadece duraklama ve sonra gerileme kalır {آتيناه} yani peygamber kardeşlerinin yolunda bir adet dışılık olarak, hiçbir kesb olmaksızın kendisine doğrudan bahşettiğimiz fıtrî kabiliyetlerin başlangıcı kabilinden verdik {حكماً} yani ilimle pekiştirilmiş sağlam bir amel {وعلماً} yani

12892. Metin

مؤيداً بالحكمة، تهيئة لنبوته، وإرهاصاً لرسالته، جزيناه بذلك على ما طبعناه عليه من الإحسان، فضلاً منا ومنه، واختار الله سبحانه هذا السن للإرسال ليكون - كما أشير إليه - من جملة الخوارق، لأنه يكون به ابتداء الانتكاس الذي قال الله تعالى فيه {ومن نعمره - أي إلى اكتمال سن الشباب - ننكسه في الخلق} أي نوقفه، فلا يزاد بعد ذلك في قواه الظاهرة ولا الباطنة شيء، ولا توجد فيه غريزة لم تكن موجودة أصلا عشر سنين، ثم يأخذ في النقصان - هذه عادة الله في جميع بني آدم إلا الأنبياء، فإنهم في حد الوقوف يؤتون من بحار العلوم ما يقصر عنه الوصف بغير اكتساب، بل غريزة يغرزها الله فيهم حينئذ، ويؤتون من قوة الأبدان أيضاً بمقدار ذلك، ففي وقت انتكاس غيرهم يكون نموهم، وكذا من ألحقه الله بهم من صالحي أتباعهم، وسيأتي إن شاء الله تعالى في سورة يس من تمام هذا المعنى ما يفتح الله به لمن تأمله أبواباً من العلم، ولذلك قال الله تعالى عاطفاً على ما تقديره: فعلنا به ذلك وبأمه جزاء لهما على إحسانهما في إخلاصهما فيما يفعلانه اعتماداً على الله وحده من غير أدنى التفات إلى ما سواه: {وكذلك} أي ومثل هذا الجزاء العظيم

Peygamberliğine bir hazırlık ve risaletine bir irhas (ön belirti) olmak üzere hikmetle desteklenmiş olarak; bizden ve O'ndan bir lütuf olarak fıtratına yerleştirdiğimiz iyilik ve ihsana karşılık onu böylece mükâfatlandırdık. Allah Teâlâ, -işaret edildiği üzere- harikulade hallerden olması için peygamber olarak gönderme vakti olarak bu yaşı seçmiştir. Çünkü bu yaş, Allah Teâlâ'nın hakkında şöyle buyurduğu gerilemenin başlangıcıdır: {ومن نعمره} -yani gençlik çağının kemaline erdirdiğimiz kimseyi- {ننكسه في الخلق} “Kime uzun ömür verirsek, onu yaratılışta baş aşağı çeviririz (güçten düşürürüz)”; yani onu durdururuz; bundan sonra onun ne zahirî ne de batınî güçlerine hiçbir şey eklenmez, on yıl boyunca onda aslen bulunmayan hiçbir fıtrî kabiliyet meydana gelmez, ardından da gerilemeye başlar. Bu, peygamberler müstesna bütün Âdemoğullarında Allah'ın kanunudur. Şüphesiz peygamberlere, duraklama sınırında iken hiçbir kesb olmaksızın nitelenmesinden aciz kalınacak ilim denizleri verilir; bilakis bu, Allah'ın o vakitte onların fıtratına yerleştirdiği bir kabiliyettir. Onlara beden kuvvetinden de bu ölçüde verilir. Dolayısıyla başkalarının gerileme vaktinde onların gelişimi gerçekleşir; Allah'ın onlara ilhak ettiği salih takipçileri de böyledir. İnşallah Yâsîn Suresi'nde bu mananın tamamına dair, üzerinde düşünen kimseye Allah'ın ilim kapılarını açacağı açıklamalar gelecektir. Bu sebeple Allah Teâlâ, takdiri: 'Yalnızca Allah'a güvenip O'ndan başkasına en ufak bir iltifat göstermeksizin yaptıklarındaki ihlasları sebebiyle gösterdikleri ihsana bir mükâfat olarak ona ve annesine böyle muamele ettik' şeklinde olan cümleye atıfla şöyle buyurdu: {وكذلك} Yani işte bu büyük mükâfat gibi,

12893. Metin

{نجزي المحسنين*} أي كلهم.

{نجزي المحسنين*} “İşte güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız.” Yani onların hepsini.

12894. Metin

ولما أخبر، بتهيئه لنبوته، أخبر بما هو سبب لهجرته، وكأنها سنت بعد إبراهيم ﵊ فقال: {ودخل المدينة} أي مدينة فرعون آتياً من قصره، لأنه كان عنده بمنزلة الولد، قال ابن جرير: وهي مدينة منف من مصر، وقال البغوي: وقيل: عين الشمس. وقيل غير ذلك {على حين غفلة} قبل بعيد: وقيل بغير ذلك {من أهلها} أي إحكاماً لما جعلناه سبباً لنقلته منها طهارة من عشرة القوم الظالمين {فوجد فيها} أي المدينة {رجلين يقتتلان} أي يفعلان مقدمات القتل من الملازمة مع الخنق والضرب، وهما إسرائيلي وقبطي، ولذا قال مجيباً لمن كأنه يسأل عنهما وهو ينظر إليهما: {هذا من شيعته} أي من بني إسرائيل قومه {وهذا من عدوه} أي القبط، وكان قد حصل لبني إسرائيل به عز لكونه ربيب الملك، مع أن مرضعته منهم، لا يظنون أن سبب ذلك الرضاع

Peygamberliğe hazırlanışını haber verince, sanki İbrâhim aleyhisselâm'dan sonra bir sünnet kılınmışçasına onun hicretine sebep olan hadiseyi haber vererek şöyle buyurdu: {ودخل المدينة} “[Mûsâ] şehre girdi” yani sarayından çıkarak Firavun'un şehrine girdi; çünkü onun yanında evlat makamındaydı. İbn Cerîr der ki: 'Bu, Mısır'daki Menf şehridir.' Begavî ise: 'Aynüşşems olduğu söylenmiştir, başka bir yer olduğu da söylenmiştir' demiştir. {على حين غفلة} “habersiz bir anında” -bir görüşe göre kuşluk vaktinde, başka vakitler de söylenmiştir- {من أهلها} “halkının”; yani zalim kavimle bir arada yaşamaktan temizlenmesi adına oradan ayrılmasına vesile kıldığımız sebebi sağlamlaştırmak için. {فوجد فيها} “Orada buldu” yani şehirde {رجلين يقتتلان} “kavga eden iki adam”; yani boğazlaşma ve darbetme gibi öldürmenin ön hazırlığı olan fiilleri işleyen iki adam buldu; bunlardan biri İsrâiloğullarından, diğeri ise bir Kıbtî idi. Bu yüzden, onlara bakıp sanki o ikisini soran kimseye cevap verircesine şöyle buyurdu: {هذا من شيعته} “biri kendi tarafından” yani kendi kavmi olan İsrâiloğullarından, {وهذا من عدوه} “diğeri ise düşmanındandı” yani Kıbtîlerden. Kendisini emzirenin onlardan olmasıyla birlikte, kralın üvey oğlu olması hasebiyle İsrâiloğulları onun sayesinde bir izzete kavuşmuştu; fakat bunun sebebinin süt emzirme olduğunu bilmiyorlardı.

12895. Metin

{فاستغاثه} أي طلب منه {الذي من شيعته} أن يغيثه {على الذي من عدوه فوكزه} أي فأجابه {موسى} فركز أي فطعن ودفع بيده العدو أو ضربه بجميع كفه، وكأنه كالكم، أو دفعه بأطراف أصابعه، وهو رجل أيد لم يعط أحد من أهل ذلك الزمان مثل ما أعطي من القوى الذاتية والمعنوية {فقضى} أي فأوقع القضاء الذي هو القضاء على الحقيقة، وهو الموت الذي لا ينجو منه بشر {عليه} فقتله وفرغ منه وكل شيء فرغت منه فقد قضيته وقضيت عليه وخفي هذا على الناس لما هم فيه من الغفلة، فلم يشعر به أحد منهم.

{فاستغاثه} “Bunun üzerine yardım istedi” yani talep etti {الذي من شيعته} “kendi tarafından olan kimse” kendisini kurtarmasını {على الذي من عدوه فوكزه} “düşmanından olana karşı; Mûsâ da ona bir yumruk indirdi” yani Mûsâ ona icabet ederek eliyle düşmanı dürtüp itti yahut bütün avucuyla -sanki koluyla vurur gibi- vurdu veya parmak uçlarıyla itti. O, son derece güçlü bir adamdı; o dönem insanlarından hiç kimseye onun sahip olduğu zâtî ve manevî güçler verilmemişti. {فقضى} “ve işini bitirdi” yani hakiki hüküm olan ve hiçbir beşerin kurtulamayacağı ölümü onun üzerine geçirdi {عليه} böylece onu öldürüp işini bitirdi. İşini bitirdiğin her şey için 'kadaytuhu' ve 'kadaytu aleyhi' denir. İnsanların içinde bulunduğu gaflet sebebiyle bu durum gizli kaldı ve onlardan hiçbiri bunu fark etmedi.

12896. Metin

ولما كان كأنه قيل: إن هذا الأمر عظيم، فما ترتب عليه من قول من أوتي حكماً وعلماً؟ أجيب بالإخبار عنه بأنه ندم عليه في الحال بقوله: {قال} أي موسى ﵇: {هذا} أي الفعل الذي جرك إليه الإسرائيلي {من عمل الشيطان} أي لأني لم أومر به على الخصوص، ولم يكن من قصدي وإن كان المقتول كافراً؛ ثم أخبر عن حال الشيطان بما هو عالم به، مؤكداً له حملاً لنفسه على شدة الاحتراس

Sanki: 'Bu büyük bir iştir; peki kendisine hüküm ve ilim verilmiş bir kimseden buna dair nasıl bir söz sadır oldu?' denilmiş gibi; derhal bundan pişmanlık duyduğu haber verilerek şöyle cevap verildi: {قال} “Dedi ki:” yani Mûsâ aleyhisselâm: {هذا} “Bu” yani İsrâilî'nin seni içine çektiği bu fiil {من عمل الشيطان} “şeytanın işindendir.” Yani: 'Çünkü ben hususi olarak bununla emrolunmadım; öldürülen kâfir olsa bile kastım bu değildi.' Sonra nefsini son derece sakınmaya ve ihtiyatlı davranmaya sevk etmek için teyit ederek,

12897. Metin

والحذر منه فقال: {إنه عدو} ومع كونه عدواً ينبغي الحذر منه فهو {مضل} لا يقود إلى خير أصلاً، ومع ذلك فهو {مبين*} أي عداوته وإضلاله في غاية البيان، ما في شيء منهما خفاء.

ondan sakınarak şeytanın durumunu gayet iyi bildiği üzere haber verip şöyle dedi: {إنه عدو} “Şüphesiz o bir düşmandır”; sakınılması gereken bir düşman olmakla beraber o, {مضل} “saptırıcıdır”; asla hiçbir hayra iletmez; bununla birlikte o, {مبين*} “apaçık [bir düşmandır].” Yani onun düşmanlığı ve saptırıcılığı son derece açıktır, bunlarda hiçbir kapalılık yoktur.

12898. Metin

ولما كان هذا الكافر ليس فيه شيء غير الندم لكونه ﷺ لم يأته في قتله إذن خاص، وكان قد أخبر عنه بالندم، تشوفت أنفس البصراء إلى الاستغفار عنه، علماً منهم بأن عادة الأنبياء وأهل الدرجات العلية استعظام الهفوات، فأجيبوا بالإخبار عن مبادرته إلى ذلك بقوله: {قال} وأسقط أداة النداء، على عادة أهل الاصطفاء، فقال: {رب} أي أيها المحسن إليّ.

Bu kâfirin katlinde sallallâhu aleyhi ve sellem için özel bir izin gelmemiş olmasından dolayı pişmanlıktan başka bir durum söz konusu olmayıp ondan pişmanlık haber verilince; peygamberlerin ve yüce derece ehlinin âdetinin küçük zelleleri bile büyük görmek olduğunu bilen basiret ehli kimseler, onun istiğfar etmesini beklediler. Buna, onun derhal istiğfara yöneldiği bildirilerek şöyle cevap verildi: {قال} “Dedi ki:” Seçkin kulların âdeti üzere nida edatını hazfederek şöyle dedi: {رب} “Rabbim!” yani: 'Ey bana her türlü iyilikte bulunan!'

12899. Metin

ولما كان حال المقدم على شيء دالة على إرادته فاستحسانه إياه، أكد قوله إعلاماً بأن باطنه على غير ما دل عليه ظاهرة فقال: {إني ظلمت نفسي} أي بالإقدام على ما لم يتقدم إليّ فيه إذن بالخصوص وإن كان مباحاً.

Bir işe girişen kimsenin hâli o işi arzuladığını ve onu güzel gördüğünü gösterdiğinden, iç âleminin zahirinin gösterdiğinden farklı olduğunu bildirmek üzere sözünü teyit ederek şöyle dedi: {إني ظلمت نفسي} “Doğrusu ben kendime zulmettim”; yani mubah da olsa hakkında bana önceden hususi bir izin verilmemiş olan bir işe girişmekle [kendime zulmettim].

12900. Metin

ولما كان المقرب قد يعد حسنة غيره سيئته، قال مسبباً عن ذلك: {فاغفر} أي امح هذه الهفوة عينها وأثرها {لي} أي لأجلي لا تؤاخذني {فغفر} أي أوقع المحو لذلك كما سأل إكراماً {له} ثم علل ذلك

Mukarreb (Allah'a yakın) bir kul, başkasının iyiliğini kendisi için bir kusur sayabileceğinden, buna binaen şöyle dedi: {فاغفر} “beni bağışla” yani bu sürçmeyi bizzat kendisi ve eseriyle birlikte sil {لي} “beni” yani benim için [bunu sil], beni bundan dolayı muaheze etme. {فغفر} “[O da] bağışladı” yani bir ikram olarak dilediği gibi onun için bunu silip yok etti {له} “onu”. Sonra bunu gerekçelendirerek,

12901. Metin

بقوله مشيراً إلى أن صفة غيره عدم بالنسبة إلى صفته مؤكداً لذلك: {إنه هو} أي وحده {الغفور} أي البالغ في صفة الستر لكل من يريد {الرحيم*} أي العظيم الرحمة بالإحسان بالتوفيق إلى الأفعال المرضية لمقام الإلهية، ولأجل أن هذه صفته، رده إلى فرعون وقومه حين أرسله إليهم فلم يقدروا على مؤاخذته بذلك بقصاص ولا غيره بعد أن نجاه منهم قبل الرسالة على غير قياس.

başkalarının sıfatının O'nun sıfatı yanında bir hiç olduğuna işaretle teyit ederek şöyle buyurdu: {إنه هو} “Şüphesiz O” yani yalnızca O, {الغفور} “çok bağışlayandır” dilediği herkes için örtme sıfatında kemale ermiştir; {الرحيم*} “çok merhamet edendir”; ilahlık makamına uygun razı olunmuş fiillere muvaffak kılarak ihsanda bulunmasıyla rahmeti pek büyüktür. Bu O'nun sıfatı olduğu içindir ki, onu kendilerine peygamber olarak gönderdiğinde Firavun ve kavmine geri döndürdü de, peygamberlikten önce onları kıyas kabul etmez şekilde kendilerinden kurtardıktan sonra, ne kısasla ne de başka bir şeyle onu bundan dolayı muaheze etmeye güç yetirebildiler.

12902. Metin

ولما أنعم عليه سبحانه بالإجابة إلى سؤله، تشوف السامع إلى شكره عليها فأجيب بقوله: {قال رب} أي أيها المحسن إليّ بكل جميل. ولما كان جعل الشيء عوضاً لشيء أثبت له وأجدر بإمضاء العزم عليه قال: {بما أنعمت عليّ} أي بسبب إنعامك عليّ بالمغفرة وغيرها. ولما كان في سياق التعظيم للنعمة، كرر حرف السبب تأكيداً للكلام، وتعريفاً أن المقرون به مسبب عن الإنعام، وقرنه بأداة النفي الدالة على التأكيد فقال: {فلن أكون ظهيراً} أي عشيراً أو خليطاً أو معيناً {للمجرمين*} أي القاطعين لما أمر الله به أن يوصل، أي لا أكون بين ظهراني القبط، فإن فسادهم كثير، وظلمهم لعبادك أبناء أوليائك متواصل وكبير، لا قدرة لي على ترك نصرتهم، وذلك يجر إلى أمثال هذه الفعلة، فلا أصلح من المهاجرة لهم، وهذا

Allah Sübhânehu ve Teâlâ onun duasına icabetle lütufta bulununca, dinleyen kimse onun buna karşı şükrünü öğrenmek istedi; buna cevaben şöyle buyruldu: {قال رب} “[Mûsâ] dedi ki: Rabbim!” yani: 'Ey bana her güzelliği lütfeden!' Bir şeyi diğer bir şeye karşılık kılmak onu daha sabit ve azmi gerçekleştirmeye daha layık kıldığından şöyle dedi: {بما أنعمت عليّ} “Bana lütufta bulunduğun şeyler hakkı için” yani mağfiret ve diğer lütufların sebebiyle. Nimeti tazim makamında olduğundan, sözü pekiştirmek ve zikredilen şeyin bu nimete bağlı bir sonuç olduğunu bildirmek için sebep bildiren harfi tekrarladı ve teyit ifade eden nefy edatıyla birlikte zikrederek şöyle dedi: {فلن أكون ظهيراً} “asla arka çıkmayacağım” yani dost, sırdaş veya yardımcı olmayacağım {للمجرمين*} “suçlulara.” Yani Allah'ın birleştirilmesini emrettiği bağları koparanlara. Yani: 'Kıbtîlerin arasında bulunmayacağım; zira onların fesadı pek çoktur, senin kulların olan dostlarının evlatlarına zulümleri sürekli ve büyüktür; onlara yardımı terk etmeye gücüm yetmez, bu da benzeri fiillere sürükler; öyleyse onlardan hicret etmekten daha uygunu yoktur.' Bu da,

12903. Metin

من قول العرب: جاءنا في ظهرته - بالضم وبالكسر وبالتحريك، وظاهرته، أي عشيرته.

Arapların 'Bize aşiretiyle geldi' anlamında 'câenâ fî zahiratihî' (ötre, esre ve üstün ile) ve 'zâhiratihî' yani aşiretiyle demelerindendir.

12904. Metin

ولما ذكر القتل وأتبعه ما هو الأهم من أمره بالنظر إلى الآخرة، ذكر ما تسبب عنه من أحوال الدنيا فقال: {فأصبح} أي موسى ﵊ {في المدينة} أي التي قتل القتيل فيها {خائفاً} أي بسبب قتله له {يترقب} أي لازم الخوف كثير الالتفات برقبته ذعراً من طارقة تطرقه في ذلك، قال البغوي: والترقب: انتظار المكروه. {فإذا} أي ففجئه {الذي استنصره} أي طلب نصرته من شيعته {بالأمس} أي اليوم الذي يلي يوم الاستصراخ من قبله {يستصرخه} أي يطلب ما يزيل ما يصرخ بسببه من الضر من قبطي آخر كان يظلمه، فكأنه قيل: فما قال له موسى بعدما أوقعه فيما يكره؟ فقيل: {قال له} أي لهذا المستصرخ {موسى} .

Öldürme hadisesini zikredip ahiret bakımından işin en mühim kısmını ardına ekleyince, bunun sebep olduğu dünyevi durumları zikrederek şöyle buyurdu: {فأصبح} “Sabahladı” yani Mûsâ aleyhisselâm {في المدينة} “şehirde” yani adamın öldürüldüğü şehirde {خائفاً} “korku içinde” yani onu öldürmüş olması sebebiyle {يترقب} “etrafı gözetleyerek”; yani bu hususta aniden başına gelebilecek bir felaketin dehşetiyle korkusu sürekli olup boynunu çevirerek çokça etrafına bakınarak [sabahladı]. Begavî der ki: 'Terakkub: Başa gelmesinden hoşlanılmayan şeyi beklemektir.' {فإذا} “Bir de baktı ki” yani ansızın gördü ki {الذي استنصره} “kendisine yardım çağrısında bulunan kimse” yani kendi tarafından olup yardımını isteyen kimse {بالأمس} “dün” yani daha önce feryat ettiği günün ertesi gününde {يستصرخه} “ondan feryat ederek yardım istiyor”; yani kendisine zulmeden başka bir Kıbtî'nin yol açtığı ve feryat etmesine sebep olan sıkıntıyı giderecek bir yardım talep ediyor. Sanki: 'Mûsâ, kendisini hoşlanmadığı bir duruma düşürdükten sonra ona ne dedi?' denilmiş gibi şöyle buyruldu: {قال له} “Ona dedi ki” yani bu feryat eden adama {موسى} “Mûsâ”.

12905. Metin

ولما كان الحال متقضياً أن ذلك الإسرائيلي يمكث مدة لا يخاصم أحداً خوفاً من جريرة ذلك القتيل، أكد قوله: {إنك لغوي} أي صاحب ضلال بالغ {مبين*} أي واضح الضلال غير خفيه، لكون ما وقع بالأمس لم يكفك عن الخصومة لمن لا تطيقه وإن كنت مظلوماً؛ ثم دنا منهما لينصره؛ ثم قال مشيراً بالفاء إلى المبادرة إلى إصراخه: {فلما}

Mevcut durum, o İsrâilî'nin dün öldürülen adamın vebalinden korkarak bir müddet kimseyle kavga etmemesini gerektirdiği halde, sözünü teyit ederek şöyle dedi: {إنك لغوي} “Şüphesiz sen besbelli bir azgınsın” yani büyük bir sapıklık içindesin {مبين*} “apaçık”; yani sapıklığın gizli değil son derece açıktır; çünkü dün meydana gelen hadise, mazlum olsan dahi güç yetiremeyeceğin kimseyle kavgaya tutuşmaktan seni alıkoymadı. Sonra ona yardım etmek için o ikisine yaklaştı. Ardından onun feryadına hemen koştuğuna 'fe' harfiyle işaret ederek şöyle buyurdu: {فلما}

12906. Metin

وأثبت الحرف الذي أصله المصدر تأكيداً لمعنى الإرادة فقال: {أن أراد} أي شاء، وطلب وقصد مصدقاً ذلك بالمشي {أن يبطش} أي موسى ﵊ {بالذي هو عدو لهما} أي من القبط بأخذه بعنف وسطوة لخلاص الإسرائيلي منه {قال} أي الإسرائيلي الغوي لأجل ما رأى من غضبه وكلمه به من الكلام الغص ظاناً أنه ما دنا إلا يريد البطش به هو، لما أوقعه فيه لا بعدوه: {يا موسى} ناصاً عليه باسمه العلم دفعاً لكل لبس منكر الفعلة الذي اعتقده لما رآه من دنوه إليهما غضبان وهو يذمه {أتريد أن تقتلني} أي اليوم وأنا من شيعتك {كما قتلت نفساً بالأمس} أي من شيعة أعدائنا، والذي دل على أن الإسرائيلي هو الذي قال له هذا الكلام السياق بكون الكلام معه - بما أشير إليه بدخول المدينة على حين غفلة من أنهم لم يره أحد غير الإسرائيلي، وبقوله {عدو لهما} من ذم الإسرائيلي كما صرح به موسى ﵊.

İrade anlamını pekiştirmek için aslı mastar olan harfi zikrederek şöyle buyurdu: {أن أراد} “isteyince” yani dileyip, talep edip kastettiğinde ve yürüyerek bunu doğruladığında {أن يبطش} “yakalamak” yani Mûsâ aleyhisselâm'ın {بالذي هو عدو لهما} “ikisinin de düşmanı olan adamı” yani İsrâilî'yi onun elinden kurtarmak için Kıbtîlerden olan adamı şiddet ve kuvvetle tutmak istediğinde {قال} “dedi ki”; yani o azgın İsrâilî, Mûsâ'nın öfkesini ve kendisine söylediği o sert sözleri görünce, onun düşmana değil de kendisini bu duruma düşürdüğü için bizzat kendisine saldıracağını sanarak şöyle dedi: {يا موسى} “Ey Mûsâ!” Her türlü şüpheyi gidermek için onun özel ismini açıkça zikrederek, öfkeli bir halde kendilerine doğru yaklaşıp kendisini azarladığını görünce zannettiği o çirkin fiili reddederek: {أتريد أن تقتلني} “Beni öldürmek mi istiyorsun?” yani bugün ben senin taraftarlarından olduğum halde beni öldürmek mi istiyorsun {كما قتلت نفساً بالأمس} “dün bir cana kıydığın gibi?” Yani düşmanlarımızın tarafından birini öldürdüğün gibi. Bu sözü söyleyenin İsrâilî olduğunu gösteren husus; -şehre kimsenin haberi olmadığı bir sırada girmesinden kendisini o İsrâilî'den başkasının görmediğine işaret edilmiş olmasıyla- hitabın onunla olması ve Mûsâ aleyhisselâm'ın açıkça belirttiği üzere İsrâilî'nin kınanması bağlamında {عدو لهما} “ikisinin de düşmanı” denilmiş olmasıdır.

12907. Metin

ولما نم عليه وأفشى ما لا يعلمه غيره، خاف غائلته فزاد في

Onun aleyhinde bulunup kendisinden başkasının bilmediği bir sırrı ifşa edince, onun vereceği zarardan korkarak aleyhindeki kışkırtmasını daha da artırdı.

12908. Metin

الإغراء به. مؤكداً بقوله: {إن} أي ما {تريد إلا أن تكون} أي كوناً راسخاً {جباراً} أي قاهراً غالباً؛ قال أبو حيان: وشأن الجبار أن يقتل بغير حق. {في الأرض} أي التي تكون بها فلا يكون فوقك أحد {وما تريد} أي يتجدد لك إرادة {أن تكون} أي بما هو لك كالجبلة {من المصلحين*} أي العريقين في الصلاح، فإن المصلح بين الناس لا يصل إلى القتل على هذه الصورة، فلما سمع الفرعوني هذا ترك الإسرائيلي، وكانوا - لما قتل ذلك القبطي - ظنوا في بني إسرائيل، فأغروا فرعون بهم فقال: هل من بينة، فإن الملك وإن كان صفوة مع قومه لا ينبغي له أن يقيد بغير بينة ولا ثبت - كما ذكر ذلك في حديث المفتون الذي رواه أبو يعلى عن ابن عباس ﵄، فلما قال هذا الغوي هذه المقالة تحقق الأمر في موسى ﵊.

Sözünü teyit ederek şöyle dedi: {إن} “Sen istemiyorsun” yani başka bir şey değil, {تريد إلا أن تكون} “ancak olmak istiyorsun” yani köklü bir şekilde {جباراً} “bir zorba” yani boyun eğdiren ve galebe çalan biri olmak istiyorsun. Ebû Hayyân der ki: 'Zorbanın şânı, haksız yere adam öldürmektir.' {في الأرض} “yeryüzünde” yani bulunduğun yerde, öyle ki senin üstünde kimse olmasın; {وما تريد} “ve istemiyorsun” yani sende böyle bir irade yenilenmiyor {أن تكون} “olmayı” fıtratında olan bir hal üzere {من المصلحين*} “ıslah edicilerden”; yani ıslah hususunda köklü olan kimselerden olmayı istemiyorsun. Çünkü insanlar arasını ıslah eden kimse bu şekilde öldürmeye varmaz. Firavunlu bunu duyunca İsrâilî'yi bıraktı. Onlar o Kıbtî öldürüldüğünde İsrâiloğullarından şüphelenmiş ve Firavun'u onlara karşı kışkırtmışlardı. Firavun ise: 'Bir delil var mı? Zira kral, kavmi arasında seçkin olsa bile delilsiz ve ispatsız kısas uygulaması doğru olmaz' demişti; nitekim bu husus Ebû Ya'lâ'nın İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet ettiği 'fitneye düşen kimse' hadisinde zikredilmiştir. Bu azgın adam bu sözü söyleyince, mesele Mûsâ aleyhisselâm hakkında kesinleşmiş oldu.

12909. Metin

ولما كان تقدير الكلام الذي أرشد إليه السياق: فلما سمع الفرعوني قول الإسرائيلي تركه. ثم رقي الكلام إلى أن ببغ فرعون فوقع الكلام في الأمر بقتل موسى ﵊، عطف عليه قوله: {وجاء رجل} أي ممن يحب موسى ﵊. ولما

Siyakın işaret ettiği takdiri mana: 'Firavunlu adam İsrâilî'nin sözünü duyunca onu bıraktı. Sonra bu söz Firavun'a ulaşana kadar yükseldi ve Mûsâ aleyhisselâm'ın öldürülmesi emri konuşuldu' şeklinde olunca; buna atıfla şöyle buyurdu: {وجاء رجل} “Bir adam geldi” yani Mûsâ aleyhisselâm'ı seven kimselerden biri. İş,

12910. Metin

كان الأمر مهماً، يحتاج إلى مزيد عزم وعظم قوة، قدم فاعل المجيء على متعلقه بخلاف ما في سورة يس.

büyük bir azim ve kuvvet gerektiren mühim bir mesele olduğundan, Yâsîn Suresi'ndekinin aksine gelme fiilinin faili müteallakından (bağlı olduğu zarftan) öne alınmıştır.

12911. Metin

ولما كان في بيان الاقتدار على الأمور الهائلة من الأخذ بالخناق حتى يقول القائل: لا خلاص، ثم الإسعاف بالفرج حتى يقول: لا هلاك، قال واصفاً للرجل: {من أقصا المدينة} أي أبعدها مكاناً، وبين أنه كان ماشياً بقوله: {يسعى} ولكنه اختصر طريقاً وأسرع في مشيه بحيث كان يعدو فسبقهم بإعظامه للسعي وتجديد العزم في كل وقت من أوقات سعيه فكأنه قيل: ما فعل؟ فقيل: {قال} منادياً له باسمه تعطفاً وإزالة للبس: {يا موسى} وأكد إشارة إلى أن الأمر قد دهم فلا يسع الوقت الاستفصال فقال: {إن الملأ} أي أشراف القبط الذين في أيديهم الحل والعقد، لأن لهم القدرة على الأمر والنهي {يأتمرون بك} أي يتشاورون بسببك، حتى وصل حالهم في تشاورهم إلى أن كلاًّ منهم يأمر الآخر ويأتمر بأمره، فكأنه قيل: لم يفعلون ذلك؟ فقيل: {ليقتلوك} لأنهم سمعوا أنك قتلت صاحبهم {فاخرج} أي من هذه المدينة؛ ثم علل ذلك بقوله على سبيل التأكيد ليزيل ما يطرق من احتمال عدم القتل لكونه عزيزاً عند الملك: {إني لك} أي خاصة {من الناصحين*} أي العريقين في نصحك {فخرج} أي موسى ﵊ مبادراً {منها} أي المدينة لما علم من

İnsanın 'Artık kurtuluş yok' diyeceği raddede boğazına sarılacak kadar dehşetli işlere muktedir olunduğunu, ardından da 'Artık helak olmak yok' dedirtecek bir ferahlıkla imdada yetişildiğini açıklama makamında adamı vasfederek şöyle buyurdu: {من أقصا المدينة} “Şehrin en uzak yerinden” yani mekân olarak en uzak tarafından; yaya olduğunu da belirterek şöyle buyurdu: {يسعى} “koşarak”. Fakat o kestirme bir yola saptı ve yürüyüşünü hızlandırarak koşar gibi oldu; böylece koşusunu büyüterek ve koştuğu her an azmini tazeleyerek onları geçti. Sanki: 'Ne yaptı?' denilmiş gibi şöyle buyruldu: {قال} “Dedi ki:” Şefkat göstermek ve kapalılığı gidermek için ona ismiyle seslenerek: {يا موسى} “Ey Mûsâ!” Meselenin ansızın bastırdığına ve ayrıntıya girmeye vaktin yetmeyeceğine işaretle teyit ederek şöyle dedi: {إن الملأ} “Şüphesiz ileri gelenler” yani emir ve nehiy gücüne sahip oldukları için bağlayıp çözme yetkisi ellerinde olan Kıbtîlerin ileri gelenleri {يأتمرون بك} “senin hakkında görüşüyorlar” yani senin hakkında istişare ediyorlar; öyle ki istişarelerindeki durum her birinin diğerine emrettiği ve onun emrine uyduğu bir dereceye ulaştı. Sanki: 'Bunu niçin yapıyorlar?' denilmiş gibi şöyle buyruldu: {ليقتلوك} “seni öldürmek için.” Çünkü senin onların adamını öldürdüğünü duydular. {فاخرج} “Hemen çık!” Yani bu şehirden çık. Sonra kralın katında değerli biri olduğu için öldürülmeme ihtimali hatıra gelmesin diye bunu teyit kabilinden gerekçelendirerek şöyle dedi: {إني لك} “şüphesiz ben sana” yani hususiyle senin için {من الناصحين*} “nasihat edenlerdenim”; yani sana nasihat etmede son derece samimi olanlardanım. {فخرج} “Bunun üzerine çıktı” yani Mûsâ aleyhisselâm derhal çıktı {منها} “oradan” yani şehirden; zira etrafını kuşatan karinelerden ötürü

12912. Metin

صدق قوله مما حفّه من القرائن، حال كونه {خائفاً} على نفسه من آل فرعون {يترقب} أي يكثر الالتفات بإدراة رقبته في الجهات ينظر هل يتبعه أحد؛ ثم وصل به على طريق الاستئناف قوله: {قال} أي موسى ﵊: {رب} أي أيها المحسن إليّ بالإيجاد والتربية وغير ذلك من وجوه البر {نجني} أي خلصني، مشتق من النجوة، وهو المكان العالي الذي لا يصل إليه كل أحد {من القوم الظالمين*} أي الذين يضعون الأمور في غير مواضعها فيقتلون من لا يستحق القتل مع قوتهم، فاستجاب الله له فوفقه لسلوك الطريق الأعظم نحو مدين، فكان ذلك سبب نجاته، وذلك أن الذين انتدبوا إليه قطعوا بأنه لا يسلك الطريق الأكبر، جرياً على عادة الخائفين الهاربين في المشي عسافاً، أو سلوك ثنيات الطريق فانثنوا فيما ظنوه يميناً وشمالاً ففاتهم.

adamın sözünün doğruluğunu anlamıştı; kendisi {خائفاً} “korku içinde” Firavun ailesinden kendi canı için endişe ederek, {يترقب} “etrafı gözetleyerek”; yani arkasından birinin gelip gelmediğini görmek için boynunu her yöne çevirip çokça etrafına bakınarak [çıktı]. Sonra istinaf yoluyla buna şu sözü bağladı: {قال} “Dedi ki:” yani Mûsâ aleyhisselâm: {رب} “Rabbim!” yani: 'Ey beni var etmekle, terbiye etmekle ve diğer ihsan yollarıyla bana lütufta bulunan!' {نجني} “beni kurtar”; yüksek ve herkese ulaşılamayan yer anlamına gelen 'necve' kelimesinden türemiştir, {من القوم الظالمين*} “zalimler topluluğundan.” Yani güçlerine güvenerek işleri yerli yerine koymayıp öldürülmeyi hak etmeyeni öldüren kimselerden [kurtar]. Allah Teâlâ onun duasına icabet etti ve onu Medyen'e doğru giden ana yola yöneltti; onun kurtuluş sebebi de bu oldu. Çünkü onun peşine düşenler, korkup kaçanların âdeti üzere ana yoldan sapıp tali yollara veya patikalara gireceğini kesin olarak varsayarak sağa sola yöneldiler ve böylece onu kaçırdılar.

12913. Metin

ولما دعا بهذا الدعاء، أعلم الله تعالى باستجابته منه مخبراً بجهة قصده زيادة في الإفادة فقال: {ولما} أي فاستجاب الله دعاءه فنجاه منهم ووجهه إلى مدين ولما {توجه} أي أقبل بوجهه قاصداً {تلقاء} أي الطريق الذي يلاقي سالكه أرض {مدين} مدينة نبي الله شعيب ﵊ متوجهاً بقلبه إلى ربه {قال} أي لكونه

O bu duayı edince, Allah Teâlâ onun duasını kabul ettiğini bildirdi ve faydayı artırmak üzere yöneldiği ciheti haber vererek şöyle buyurdu: {ولما} “Ve ne zaman ki” yani Allah onun duasına icabet etti, onu onlardan kurtardı ve Medyen'e yöneltti; vaktaki {توجه} “yöneldi” yani yüzünü dönüp kastetti {تلقاء} “tarafına doğru” yani yolcusunun Allah'ın peygamberi Şuayb aleyhisselâm'ın şehri olan {مدين} “Medyen” topraklarına ulaştığı yola kalbiyle Rabbine yönelerek yöneldiğinde, {قال} “dedi ki:” yolu

12914. Metin

لا يعرف الطريق: {عسى} أي خليق وجدير وحقيق.

bilmediği için şöyle dedi: {عسى} “Umulur ki” yani pek layık, uygun ve yaraşandır ki,

12915. Metin

ولما كانت عنايته بالله أتم لما له من عظيم المراقبة، قال مقدماً له: {ربي} أي المحسن إليّ بعظيم التربية في الأمور المهلكة {أن يهديني سواء} أي عدل ووسط {السبيل*} وهو الطريق الذي يطلعه عليها من غير اعوجاج.

büyük murakabesi sebebiyle Allah'a olan teveccühü tam olduğundan, O'nu öne alarak şöyle dedi: {ربي} “Rabbim” yani helak edici durumlarda beni eşsiz terbiyesiyle gözeten Rabbim {أن يهديني سواء} “bana doğru iletir” yani dengeli ve orta olanına {السبيل*} “yolun;” ki bu, kendisini hiçbir eğrilik olmaksızın oraya ulaştıracak yoldur.

12916. Metin

ولما كان التقدير: فوصل إلى المدينة، بنى عليه قوله: {ولما ورد} أي حضر موسى ﵊ حضور من يشرب {ماء مدين} أي الذي يستقي منها الرعاء {وجد عليه} أي على الماء {أمة} أي جماعة كثيرة هم أهل لأن يَقْصُدوا ويُقصَدوا، فلذلك هم عالون غالبون على الماء؛ ثم بين نوعهم بقوله: {من الناس} وبين عملهم أيضاً بقوله: {يسقون*} أي مواشيهم، وحذف المفعول لأنه غير مراد، والمراد الفعل، وكذا ما بعده فإن رحمته ﵊ لم تكن لكون المذود والمسقي غنماً بل مطلق الذياد وترك السقي {ووجد من دونهم} أي وجداناً مبتدئاً من أدنى مكان من مكانهم الآتي إلى الماء {امرأتين} عبر بذلك لما جعل لهما سبحانه من المروءة ومكارم الأخلاق كما يعلمه من أمعن النظر فيما يذكر عنها {تذودان} أي توجدان الذود، وهو الكف والمنع والطرد وارتكاب أخف

Takdiri mana: 'Şehre vardı' şeklinde olunca, buna binaen şöyle buyurdu: {ولما ورد} “Ve vardığı zaman” yani Mûsâ aleyhisselâm su içecek kimsenin gelişi gibi geldiğinde {ماء مدين} “Medyen suyuna” yani çobanların su çektikleri yere [vardığında] {وجد عليه} “onun başında buldu” yani suyun başında {أمة} “bir topluluk” yani yönelmeye ve kendilerine yönelinmeye layık kalabalık bir cemaat buldu; bu yüzden onlar suyun başında üstün ve galiptiler. Sonra onların nevi’lerini açıklayarak şöyle buyurdu: {من الناس} “insanlardan”; yaptıkları işi de açıklayarak şöyle buyurdu: {يسقون*} “[hayvanlarını] sulayan”. Meful kastedilmediği, bilakis fiilin kendisi kastedildiği için hazfedilmiştir; sonraki kısım da böyledir. Çünkü onun aleyhisselâm merhameti menedilen ve sulanan şeyin koyun olmasından ötürü değil, mutlak anlamda menetme ve sulamayı terk etme halinden dolayı idi. {ووجد من دونهم} “onların gerisinde de buldu” yani suya gelen o insanların bulundukları yerin hemen yakınından başlayan bir konumda {امرأتين} “iki kadın”; Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine bahşettiği mürüvvet ve güzel ahlak sebebiyle böyle ifade buyrulmuştur; nitekim onlar hakkında zikredilenleri derinlemesine düşünen kimse bunu anlar. {تذودان} “[koyunlarını sudan] meneden”; yani 'zevd' fiilini işliyorlardı ki bu da menetmek, engellemek, kovmak ve iki zarardan daha hafif olanını

12917. Metin

الضررين، فتكفان أغنامهما إذا نزعت من العطش إلى الملأ لئلا تخلط بغنم الناس.

tercih etmektir; böylece koyunları susuzluktan kalabalığa doğru yöneldiğinde, insanların koyunlarına karışmasın diye onları engelliyorlardı.

12918. Metin

ولما كان هذا حالاً موجباً للسؤال عنه، كان كأنه قيل: فما قال لهما؟ قيل: {قال} أي موسى ﵊ رحمة لهما: {ما خطبكما} أي خبركما ومخطوبكما أي مطلوبكما، وهوكالتعبير بالشأن عن المشؤون الذي يستحق أن يقع فيه التخاطب لعظمه، في ذيادكما لأغنامكما عن السقي؛ قال أبو حيان: والسؤال بالخطب إنما يكون في مصاب أو مضطهد.

Bu durum soru sormayı gerektiren bir hal olduğundan, sanki: 'Onlara ne dedi?' denilmiş gibi şöyle buyruldu: {قال} “Dedi ki:” yani Mûsâ aleyhisselâm onlara merhamet ederek: {ما خطبكما} “Derdiniz / işiniz nedir?” Yani haberiniz, kastınız ve talebiniz nedir? Bu, koyunlarınızı sulamaktan menetmeniz hususunda, büyüklüğünden ötürü hakkında konuşulmaya layık olan önemli bir işin durumunu sormak gibidir. Ebû Hayyân der ki: 'Hatb (خطب) ile soru sormak ancak bir musibet veya haksızlığa uğrama durumunda olur.'

12919. Metin

ولما كان من المعلوم أن سؤاله عن العلة {قالتا} أي اعتذاراً عن حالهما ذلك؛ وتلويحاً باحتياجهما إلى المساعدة: {لا} أي خبرنا أنا لا {نسقي} أي مواشينا، وحذفه للعلم به {حتى يصدر} أي ينصرف ويرجع {الرعاء} أي عن الماء لئلا يخالطهم - هذا على قراءة أبي عمرو وابن عامر بفتح الياء وضم الدال ثلاثياً، والمعنى على قراءة الباقين بالضم والكسر: يوجدوا الرد والصرف.

Onun sorusunun sebebe dair olduğu malum olduğundan: {قالتا} “Dediler ki:” bu hallerine bir özür beyan etmek ve yardıma muhtaç olduklarını hissettirmek üzere şöyle dediler: {لا} “Biz sulamayız” yani bizim durumumuz şudur ki biz {نسقي} “sulamayız” yani davarlarımızı sulamayız; bilindiği için meful hazfedilmiştir; {حتى يصدر} “ayrılıp dönünceye kadar” {الرعاء} “çobanlar” yani onlara karışmamak için suyun başından ayrılıncaya kadar. Bu, Ebû Amr ve İbn Âmir'in ye'nin fethası ve dâl'ın zammesiyle sülâsî kıraatine göredir. Diğerlerinin zamme ve kesre ile olan kıraatine göre mana: 'Geri döndürme ve savma işini yapıncaya kadar' şeklindedir.

12920. Metin

ولما كان التقدير: لأنا من النساء، وكان المقام يقتضي لصغر سنهما أن لهما أباً، وأن لا إخوة لهما وإلا لكفوهما ذلك، عطفتا على هذا المقدر قولهما: {وأبونا شيخ كبير*} أي لا يستطيع لكبره أن يسقي، فاضطررنا إلى ما ترى، وهذا اعتذار أيضاً عن كون أبيهما أرسلهما لذلك لأنه ليس بمحظور، فلا يأباه الدين، والناس مختلفون في ذلك بحسب المروءة، وعاداتهم فيها متباينة وأحوال العرب والبدو تباين أحوال العجم والحضر، لا سيما إذا دعت إلى ذلك ضرورة {فسقى} أي موسى ﵊ {لهما} لما علم ضرورتهما، انتهازاً لفرصة الأجر وكرم الخلق في مساعدة الضعيف، مع ما به من النصب والجوع {ثم تولى} أي انصرف موسى ﵊ جاعلاً ظهره يلي ما كان يليه وجهه {إلى الظل} أي ليقيل تحته ويستريح، مقبلاً على الخالق بعد ما قضى من نصيحة الخلائق، وعرفه لوقوع العلم بأن بقعة لا تكاد تخلو من شيء له ظل ولا سيما أماكن المياه {فقال} لأنه ليس في الشكوى إلى المولى العلي الغني المطلق نقص {رب} .

Takdiri mana: 'Çünkü biz kadınız' şeklinde olup yaşlarının küçüklüğü sebebiyle bir babalarının olmasını ve erkek kardeşlerinin bulunmamasını gerektirdiğinden -aksi takdirde bu işi onlar üstlenirdi-, bu takdire atıfla şöyle dediler: {وأبونا شيخ كبير*} “Babamız ise çok yaşlı bir ihtiyardır.” Yani yaşlılığı sebebiyle sulamaya güç yetiremez; bu yüzden gördüğün bu duruma mecbur kaldık. Bu aynı zamanda babalarının onları bu iş için göndermesine dair bir özürdür; çünkü bu yasak bir şey değildir, din de bunu reddetmez. İnsanlar mürüvvet bakımından bu hususta farklıdır; örfleri birbirinden ayrıdır; Arapların ve bedevilerin halleri, acemlerin ve şehirlilerin hallerinden farklıdır; hele de buna bir zaruret sevk etmişse. {فسقى} “Bunun üzerine suladı” yani Mûsâ aleyhisselâm {لهما} “onlar için” zaruretlerini anlayınca, sevap fırsatını değerlendirmek ve çektiği yorgunluk ile açlığa rağmen zayıfa yardım etmedeki ahlak güzelliğiyle [suladı]. {ثم تولى} “sonra çekildi” yani Mûsâ aleyhisselâm sırtını daha önce yüzünün baktığı yöne çevirip yönelerek {إلى الظل} “gölgeye” yani altında dinlenip kaylûle yapmak üzere çekildi; yaratılmışlara nasihat ve yardım vazifesini tamamladıktan sonra Yaratıcı'ya yöneldi. Bir yerin gölgesi olan bir şeyden neredeyse hali kalmayacağı ve hususiyle su başlarının böyle olduğu bilindiği için harf-i tarifli olarak zikretti. {فقال} “ve dedi ki:” Zira Yüce ve mutlak Zengin olan Mevlâ'ya yalvarmakta hiçbir eksiklik yoktur: {رب} “Rabbim!”

12921. Metin

ولما كان حاله في عظيم صبره حاله من لا يطلب، أكد سؤاله إعلاماً بشديد تشوقه لما سأل فيه وزيادة في التضرع والرقة، فقال:

Büyük sabrındaki hali istemeyen bir kimsenin hali gibi olduğundan, dilediği şeye olan şiddetli arzusunu bildirmek ve tazarru ile rikkatini artırmak için talebini teyit ederek şöyle dedi:

12922. Metin

{إني} ولأكد الافتقار بالإلصاق باللام دون «إلى» فقال: {لما} أي لأي شيء. ولما كان الرزق الآتي إلى الإنسان مسبباً عن القضاء الآتي عن العلي الكبير، عبر بالإنزال وعبر بالماضي تعميماً لحالة الافتقار، وتحققاً لإنجاز الوعد بالرزق فقال: {أنزلت} ولعله حذف العائد اختصاراً لما به من الإعياء {إليّ من خير} أي ولو قل {فقير*} أي مضرور، عن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما أنه كان قد بلغ من الضر أن اخضر بطنه من أكل البقل وضعف حتى لصق بطنه بظهره. فانظر إلى هذين النبيين عليهما الصلاة والسلام في حالهما في ذات يدهما، وهما خلاصة ذلك الزمان، ليكون لك في ذلك أسوة، وتجعله إماماً وقدوة، وتقول: يا بأبي وأمي! ما لقي الأنبياء والصالحون من الضيق والأهوال في سجن الدنيا، صوناً لهم منها وإكراماً من ربهم عنها، رغعة لدرجاتهم عنده، واستهانة لها وإن ظنه الجاهل المغرور على غير ذلك، وفي القصة ترغيب في الخير، وحث على المعاونة على البر، وبعث على بذل المعروف مع الجهد.

{إني} “Doğrusu ben”, 'ilâ' yerine 'lâm' ile bitiştirerek muhtaçlığını teyit etmek üzere şöyle dedi: {لما} “bana” yani herhangi bir şeye. İnsana gelen rızık Yüce ve Büyük olandan gelen kaza ile meydana geldiğinden indirme lafzıyla ifade etti; muhtaçlık halini genelleştirmek ve rızık vaadinin gerçekleşmesini kesinlemek için geçmiş zaman kipi kullanarak şöyle dedi: {أنزلت} “indireceğin”; yorgunluğundan ötürü ihtisar amacıyla ait zamirini hazfetmiş olabilir, {إليّ من خير} “her hayra” yani az da olsa [her hayra], {فقير*} “muhtacım.” Yani darda kalmış biriyim. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, o öyle bir darlığa düşmüştü ki, yeşillik yemekten karnı yeşermiş ve karnı sırtına yapışacak kadar zayıflamıştı. O devrin özü olan bu iki peygamberin aleyhimesselâm ellerindeki maddi imkân bakımından hallerine bir bak; ta ki bu senin için bir numune olsun, onu bir önder ve rehber edinesin ve: 'Anam babam feda olsun! Peygamberler ve salihler, dünyadan korunmaları, Rableri katında bundan münezzeh tutulup ikram olunmaları, O'nun katındaki derecelerinin yükseltilmesi ve cahil mağrur kimse aksini sansa da dünyanın değersiz kılınması için bu dünya zindanında ne darlıklar ve dehşetler çekmişlerdir!' diyesin. Bu kıssada hayra teşvik, iyilikte yardımlaşmaya yönlendirme ve güçlük içinde bile olsa iyilik yapmaya teşvik vardır.

12923. Metin

ولما كان سماعهما لقوله هذا مع إحسانه إليهما سبباً لدعاء شعيب ﵊ له، قال بانياً على ما تقديره: فذهبت المرأتان إلى أبيهما فحدثتاه بخبرهما وبإحسانه إليهما، فأمر بدعائه ليكافئه: {فجاءته} أي بسبب قول الأب وعلى الفور {إحداهما} أي المرأتين

Onlara yaptığı bu iyilikle birlikte bu sözünü duymaları, Şuayb aleyhisselâm'ın onu davet etmesine sebep olunca; takdiri: 'İki kadın babalarına gidip durumlarını ve adamın kendilerine yaptığı iyiliği anlattılar; o da mükâfatlandırmak için onun çağrılmasını emretti' şeklinde olan cümleye binaen şöyle buyurdu: {فجاءته} “Bunun üzerine ona geldi” yani babanın sözü sebebiyle ve derhal geldi {إحداهما} “o iki kadından biri”,

12924. Metin

حال كونها {تمشي} ولما كان الحياء كأنه مركب لها وهي متمكنة منه، مالكة لزمامه، عبر بأداة الاستعلاء فقال: {على استحياء} أي حياء موجود منها لأنها كلفت الإتيان إلى رجل أجنبي تكلمه وتماشيه؛ ثم استأنف الإخبار عما تشوف إليه السامع من أمرها فقال: {قالت} وأكدت إعلاماً بما لأبيها من الرغبة إلى لقائه في قولها: {إن أبي} وصورت حاله بالمضارع فقالت: {يدعوك ليجزيك} أي يعطيك مكافأة لك، لأن المكافأة من شيم الكرام، وقبولها لا غضاضة فيه {أجر ما سقيت لنا} أي مواشينا، فأسرع الإجابة لما بينهما من الملاءمة، ولذلك قال: {فلما} بالفاء {جاءه} أي موسى شعيباً عليهما الصلاة والسلام {وقص} أي موسى ﵊ {عليه} أي شعيب ﵊ {القصص*} أي حدثه حديثه مع فرعون وآله في كفرهم وطغيانهم وإذلالهم لعباد الله، وتتبع له الأمور على ما هي عليه لما توسم فيه بما آتاه اله من الحكم والعلم من النصيحة والشفقة، والعلم والحكمة، والجلال والعظمة.

{تمشي} “yürüyerek”. Hâya sanki onun bir bineği imiş ve kendisi ona tam manasıyla hâkim olup dizginini elinde tutuyormuş gibi, istila (üzerinde olma) edatıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {على استحياء} “utana sıkıla”; yani kendisinden kaynaklanan bir hayâ ile [yürüyerek geldi]; çünkü yabancı bir erkeğin yanına gelmek, onunla konuşmak ve birlikte yürümekle vazifelendirilmişti. Sonra dinleyicinin onun durumuna dair öğrenmek istediği şeyi yeni bir cümleyle bildirerek şöyle buyurdu: {قالت} “Dedi ki:” Babasının onunla karşılaşmaya olan arzusunu bildirmek üzere teyit ederek şöyle dedi: {إن أبي} “Babam”, halini muzari fiille tasvir ederek şöyle dedi: {يدعوك ليجزيك} “seni çağırıyor, karşılığını vermek için;” yani sana bir mükâfat vermek için. Çünkü mükâfatlandırmak kerem ehlinin şânındandır ve bunu kabul etmekte hiçbir ayıp yoktur: {أجر ما سقيت لنا} “bizim için sulamanın ücretini.” Yani davarlarımızı sulamanın karşılığını. Aralarındaki manevî uyum sebebiyle hemen icabet etti; bu sebeple 'fe' harfiyle şöyle buyurdu: {فلما} “Vaktaki” {جاءه} “ona geldi” yani Mûsâ Şuayb'a aleyhimesselâm geldi {وقص} “ve anlattı” yani Mûsâ aleyhisselâm {عليه} “ona” yani Şuayb aleyhisselâm'a {القصص*} “başından geçenleri;” yani Firavun ve kavminin küfürleri, azgınlıkları ve Allah'ın kullarını zelil kılmaları hususunda kendisiyle olan hadiselerini ona anlattı; Allah'ın kendisine verdiği hüküm ve ilim sayesinde onda gördüğü samimiyet, şefkat, ilim, hikmet, celal ve azamet sebebiyle hadiseleri olduğu gibi aktardı.

12925. Metin

ولما كان من المعلوم أنه لا عيشة لخائف، فكان أهم ما إلى الإنسان الأمان، قدم له التأمين بأن {قال} أي شعيب له عليهما الصلاة والسلام: {لا تخف} أي فإن فرعون لا سلطان له

Korkan bir kimse için huzurlu bir hayatın olmayacağı ve insanın en çok muhtaç olduğu şeyin emniyet olduğu bilindiğinden, önce ona güvence vererek {قال} “dedi ki:” yani Şuayb ona aleyhimesselâm: {لا تخف} “Korkma;” yani Firavun'un hiçbir hâkimiyeti yoktur

12926. Metin

على ما ههنا، ولأن عادة الله تعالى جرت أن تواضعك هذا ما كان في أحد إلا قضى الله برفعته، ولذلك كانت النتيجة: {نجوت} أي يا موسى {من القوم الظالمين*} أي هو وغيره وإن كانوا في غاية القوة والعراقة في الظلم.

buranın üzerinde. Hem Allah Teâlâ'nın sünneti gereğince sendeki bu tevazu kimde bulunduysa Allah mutlaka onun yücelmesine hükmetmiştir. Bu sebeple netice şu oldu: {نجوت} “Kurtuldun” yani ey Mûsâ! {من القوم الظالمين*} “o zalimler topluluğundan.” Yani son derece güçlü ve zulümde kökleşmiş olsalar bile Firavun ve diğerlerinden kurtuldun.

12927. Metin

ولما اقتضى هذا القول أنه آواه إليه، علمت انتباه مضمونه، وكانتا قد رأتا من كفايته وديانته ما يرغب في عشرته، فتشوفت النفس إلى حالهما حينئذ، فقال مستأنفاً لذلك: {قالت إحداهما} أي المرأتين. قيل: وهي التي دعته إلى أبيها مشيرة بالنداء بأداة البعد إلى استصغارها لنفسها وجلالة أبيها: {يا أبت استأجره} ليكفينا ما يهمنا؛ ثم عللت قولها فقالت مؤكدة إظهاراً لرغبتها في الخير واغتباطها به: {إن خير من استأجرت} لشيء من الأشياء {القوي} وهو هذا لما رأيناه من قوته في السقي {الأمين*} لما تفرسنا فيه من حيائه، وعفته في نظره ومقاله وفعاله، وسائر أحواله؛ قال أبو حيان: وقولها قول حكيم جامع، لأنه إذا اجتمعت الأمانة والكفاية في القائم بأمر فقد تم المقصود. {قال} أي شعيب ﵊، وهو في التوراة يسمى: رعوئيل - بفتح الراء وضم العين

Bu söz onu yanına alıp barındırdığını gerektirince, onun kapsamına dikkat edildi. O iki kadın da onun iş görme ehliyetinden ve dindarlığından kendisiyle bir arada yaşamayı arzulatan şeyleri görmüşlerdi; bu sebeple nefisler o andaki hallerini öğrenmek istedi. Buna binaen yeni bir cümleyle şöyle buyurdu: {قالت إحداهما} “O iki kadından biri dedi ki:” Denildi ki: Bu, babasına davet eden kızdı; kendini küçük, babasını ise yüce görmesinden ötürü uzaklık nida edatıyla seslenerek şöyle dedi: {يا أبت استأجره} “Babacığım! Onu ücretle tut;” ta ki bizim mühim işlerimizi görsün. Sonra hayra olan arzusunu ve bundan duyduğu sevinci göstermek için sözünü teyit ederek gerekçelendirdi ve şöyle dedi: {إن خير من استأجرت} “çünkü ücretle tuttuklarının en hayırlısı” herhangi bir iş için [tuttuklarının en hayırlısı] {القوي} “güçlü” -ki sulama işindeki kuvvetinden gördüğümüz üzere o böyledir-, {الأمين*} “güvenilir olandır.” Yani hayâsından, bakışındaki, sözündeki, fiilindeki ve diğer bütün hallerindeki iffetinden sezdiğimiz üzere [güvenilirdir]. Ebû Hayyân der ki: 'Onun bu sözü hikmetli ve câmi bir sözdür; zira bir işi üstlenen kimsede emanet ve kifayet (ehliyet) bir araya gelirse maksat hâsıl olmuş demektir.' {قال} “Dedi ki:” yani Şuayb aleyhisselâm -ki Tevrat'ta adı: Reûel -râ'nın fethası, ayın'ın zammesi,

12928. Metin

المهملة وإسكان الواو ثم همزة مكسورة بعدها تحتانية ساكنة ولام، ويثرو - بفتح التحتانية وإسكان المثلثة وضم الراء المهملة وإسكان الواو {إني أريد} يا موسى، والتأكيد لأجل أن الغريب قل ما يرغب فيه أول ما يقدم لا سيما من الرؤساء أتم الرغبة {أن أنكحك} أي أزوجك زواجاً، تكون وصلته كوصلة أحد الحنكين بالآخر {إحدى ابنتي} .

vâv'ın sükûnu, ardından esreli hemze, sâkin ye ve lâm ile- ve Yetro -ye'nin fethası, peltek se'nin sükûnu, râ'nın zammesi ve vâv'ın sükûnu ile- diye geçer-: {إني أريد} “Ben istiyorum” ey Mûsâ! Teyit getirilmesi, yabancı bir kimseye -özellikle reisler tarafından- ilk geldiğinde tam bir rağbet gösterilmesinin az rastlanır olmasındandır: {أن أنكحك} “sana nikahlamak” yani iki çenenin birbirine kavuşması gibi bir bağ oluşturacak bir evlilikle nikahlamak {إحدى ابنتي} “şu iki kızımdan birini”.

12929. Metin

ولما كان يجوز أن يكون المنكح منهما غير المسقي لهما، نفى ذلك بقوله: {هاتين} أي الحاضرتين اللتين سقيت لهما، ليتأملهما فينظر من يقع اختياره عليها منهما ليعقد له عليها {على أن تأجرني} أي تجعل نفسك أجيراً عندي أو تجعل أجري على ذلك وثوابي {ثماني حجج} جمع حجة - بالكسر، أي سنين، أي العمل فيها بأن تكون أجيراً لي أستعملك فيما ينوبني من رعية الغنم وغيرها، وآجره - بالمد والقصر، من الأجر والإيجار، وكذلك أجر الأجير والمملوك وآجره: أعطاهما أجرهما {فإن أتممت} أي الثماني ببلوغ العقد بأن تجعلها {عشراً} أي عشر سنين {فمن} أي فذلك فضل من {عندك}

Nikahlanacak olanın, davarları sulanan o ikisinden başkası olması ihtimali bulunduğundan, bunu nefyederek şöyle buyurdu: {هاتين} “şu ikisinden” yani kendileri için su çektiğin hazır bulunan bu ikisinden birini; ta ki onlara bakıp hangisini seçeceğini görsün ve onunla nikahını kıysın {على أن تأجرني} “bana ücretle çalışman şartıyla” yani kendini benim yanımda bir ecir kılman yahut buna karşılık ecrimi ve sevabımı kılman şartıyla {ثماني حجج} “sekiz yıl”; 'hıcce'nin çoğuludur, esre ile, yani sekiz sene; bu süre zarfında koyun otlatmak ve benzeri bana düşen işlerde seni istihdam edeceğim bir ecir olman şartıyla. 'Âcerehû' med ve kasr ile, ecr ve îcârdan gelir. Aynı şekilde 'ecere'l-ecîra ve'l-memlûke ve âcerahû': onlara ücretlerini verdi demektir. {فإن أتممت} “Eğer tamamlarsan” yani akdi ulaştırarak sekiz yılı {عشراً} “ona” yani on seneye tamamlarsan, {فمن} “o da” yani o fazlalık bir lütuftur {عندك} “senin katından”,

12930. Metin

غير واجب عليك، وكان تعيين الثماني لأنها - إذا أسقطت منها مدة الحمل - أقل سن يميز فيه الولد غالباً، والعشر أقل ما يمكن فيه البلوغ، لينظر سبطه إن قدر فيتوسم فيه بما يرى من قوله وفعله، والتعبير بما هو من الحج الذي هو القصد تفاؤلاً بأنها تكون من طيبها بمتابعة أمر الله وسعة رزقه وإفاضة نعمه ودفع نقمه أهلاً لأن تقصد أو يكون فيها الحج في كل واحدة منها إلى بيت الله الحرام.

sana vacip değildir. Sekiz yılın tayin edilmesi; -hamilelik müddeti düşüldüğünde- çocuğun ekseriyetle temyiz çağına erdiği en küçük yaş olmasından, on yılın da bülûğun mümkün olduğu en az yaş olmasından ötürüdür; ta ki takdir edilirse torununu görüp onun söz ve fiilinden durumunu sezebilsin. 'Kasıt' manasındaki hac kelimesinden türeyen lafızla ifade edilmesi ise, Allah'ın emrine uymak, rızkının genişliği, nimetlerinin bolca akması ve azabını defetmesi sebebiyle o yılların yönelinmeye layık güzellikte bereketli geçmesi yahut her birinde Beytullah'a hac yapılması temennisiyle bir tefeüldür.

12931. Metin

ولما ذكر له هذا، أراد أن يعلمه أن الأمر بعد الشرط بينهما على المسامحة فقال: {وما أريد أن أشق عليك} أي أدخل عليك مشقة في شيء من ذلك ولا غيره لازم أو غير لازم؛ ثم أكد معنى المساهلة بتأكيد وعد الملاءمة فقال: {ستجدني} ثم استثنى على قاعدة أولياء الله وأنبيائه في المراقبة على سبيل التنزل فقال: {إن شاء الله} أي الذي له جميع الأمر {من الصالحين*} أي في حسن الصحبة والوفاء بما قلت وكل ما تريد من خير {قال} أي موسى ﵇ {ذلك} أي الذي ذكرت من الخيار وغيره {بيني وبينك} أي كائن بيننا على حكم النصفة والعدل والسواء على ما ألزمتني به لازماً، وما أشرت

Ona bunu zikredince, aralarındaki şarttan sonra işin müsamaha üzere olduğunu bildirmek istedi ve şöyle dedi: {وما أريد أن أشق عليك} “Sana zahmet vermek istemem;” yani ne bunda ne de başka bir şeyde, lazım olsun veya olmasın sana bir zorluk çıkarmak istemem. Sonra uyum vaadini teyit ederek kolaylık manasını pekiştirdi ve şöyle dedi: {ستجدني} “Beni bulacaksın”; sonra Allah'ın veli kullarının ve peygamberlerinin murakabedeki usulü üzere tevazu kabilinden istisna yaparak şöyle dedi: {إن شاء الله} “inşallah (Allah dilerse)” yani bütün işlerin sahibi olan Allah dilerse {من الصالحين*} “salihlerden;” yani güzel arkadaşlıkta, söylediğimi yerine getirmede ve arzu ettiğin her hayırda [salihlerden bulacaksın]. {قال} “[Mûsâ] dedi ki:” yani Mûsâ aleyhisselâm: {ذلك} “Bu” yani muhayyerlik ve diğer hususlardan zikrettiğin şey {بيني وبينك} “benimle senin arandadır;” yani bana bağlayıcı kıldığın hususlar ile işaret ettiğin

12932. Metin

إلى التفضل به إحساناً، وعليك ما ألزمت به نفسك فرضاً وفضلاً؛ ثم بين وفسر ذلك بقوله: {أيما الأجلين} أي أيّ أجل منهما: الثماني أو العشر {قضيت} أي عملت العمل المشروط علي فيه خرجت به من العهدة {فلا عدوان} أي اعتداء بسبب ذلك لك ولا لأحد {علي} أي في طلب أكثر منه لأنه كما لا تجب على الزيادة على العشر لا تجب عليّ الزيادة على الثمان، وكأنه أشار بنفي صيغة المبالغة إلى أنه لا يؤاخذ لسعة صدره وطهارة أخلاقه بمطلق العدو {والله} أي الملك الأعظم {على ما نقول} أي كله في هذا الوقت وغيره {وكيل*} أي شاهد وحفيظ قاهر عليه وملزم به في الدنيا والآخرة، فما الظن بما وقع بيننا من العهد من النكاح والأجر والأجل.

ihsan kabilinden lütuflar üzerinde, hakkaniyet, adalet ve eşitlik hükmü gereğince aramızda sabittir; senin üzerine düşen de kendine farz ve lütuf olarak bağlayıcı kıldığın şeylerdir. Sonra bunu açıklayıp tefsir ederek şöyle dedi: {أيما الأجلين} “Bu iki süreden hangisini” yani sekiz veya on süresinden hangisini {قضيت} “tamamlarsam” yani üzerime şart koşulan işi yapıp ifa edersem, sorumluluktan çıkmış olurum; {فلا عدوان} “bir haksızlık yapılmasın” yani bundan dolayı ne senin ne de bir başkasının bana karşı bir tecavüzü olmasın {علي} “bana karşı;” yani bundan fazlasını talep etme hususunda. Çünkü bana on yılın üzerine çıkmak vacip olmadığı gibi, sekiz yılın üzerine çıkmak da vacip değildir. Sanki mübalağa kalıbını nefyetmekle, gönlünün genişliği ve ahlakının temizliği sebebiyle mutlak saldırıyla muaheze edilmeyeceğine işaret etmiştir. {والله} “Allah” yani en yüce Hükümran {على ما نقول} “söylediklerimize” yani şu anda ve diğer vakitlerde söylediklerimizin tamamına {وكيل*} “vekillik edendir / şahittir;” yani şahit, koruyucu, her şeye hâkim ve dünya ile ahirette bununla bağlayıcı kılandır. Hal böyleyken aramızda nikah, ücret ve süreye dair gerçekleşen ahit hakkında ne düşünülür!

12933. Metin

ذكر المضمون هذا من التوراة: قال في أول السفر الثاني منها: وهذه أسماء بني إسرائيل الذين دخلوا مصر مع يعقوب ﵇، دخل كل امرىء وأهل بيته روبيل وشمعون ولاوي ويهوذا وإيساخار وزيلون وبنيامين ودان ونفتالي وجاد وأشير، وكان عدد ولد

Bu konunun Tevrat'taki zikri şöyledir: Tevrat'ın ikinci bölümünün (Çıkış) başında şöyle denmektedir: 'Ve Yakub aleyhisselâm ile birlikte Mısır'a giren İsrâiloğullarının isimleri şunlardır; her adam ve ev halkı girdi: Rubil, Şemun, Lavi, Yahuda, İssakar, Zebulun, Bünyamin, Dan, Naftali, Gad ve Aşer. Ve Yakub'un

12934. Metin

يعقوب الذين خرجوا من صلبه سبعين نفساً مع يوسف ﵊ الذي كان بمصر، فتوفي يوسف وجميع إخواته وجميع ذلك الحقب، وبنو إسرائيل نموا وولدوا وكثروا واعتزوا جداً جداً، وامتلأت الأرض منهم، فملك على مصر ملك جديد لم يكن يعرف يوسف فقال لشعبه: هذا شعب بني إسرائيل قد كثر عددهم فهم أكثر وأعز منا، هلموا نحتال لهم قبل أن يكثروا، لعل أعداءنا يأتونا يقاتلونا فيكونوا عوناً، لأعدائنا علينا فيخرجونا من الأرض، فولى عليهم ولاة ذوي فظاظة وقساوة ليتعبدوهم، وجعلوا يبنون قرى لأجران فرعون واهرائه وفي نسخة: وبنوا لفرعون مدناً محصنة فيسترم في الفيوم وفي عين شمس، وفي نسخة: فيثوم ورعمسيس، وفي نسخة: وأكوان التي هي مدينة الشمس، واشتد تعبدهم لهم، وذلهم أياهم، وكانوا يزدادون كثرة ويعتزون، فاشتد غمهم وحزنهم بسبب بني إسرائيل، وكان المصريون يتعبدون بني إسرائيل بشدة وقساوة، ويمرون حياتهم بالكد والتعب الصعب الشديد بالطين وعمل اللبن وفي كل عمل الحقل، وكان تعبدهم

sulbünden çıkan çocuklarının sayısı, Mısır'da bulunan Yûsuf aleyhisselâm ile birlikte yetmiş nefis idi. Yûsuf, bütün kardeşleri ve o devrin tamamı vefat etti. İsrâiloğulları çoğaldı, üredi, arttı ve son derece güçlendiler; memleket onlarla doldu. Mısır üzerine Yûsuf'u tanımayan yeni bir kral başa geçti; kavmine dedi ki: 'İşte İsrâiloğulları kavmi sayıca çoğaldı, onlar bizden daha çok ve daha güçlüdür. Gelin, daha da çoğalmadan onlara hile kuralım; olur ki düşmanlarımız bize karşı savaşmaya gelir de onlar da aleyhimize düşmanlarımıza yardım eder ve bizi bu topraktan çıkarırlar.' Onları köleleştirmek için başlarına katı ve merhametsiz yöneticiler dikti. Firavun'un harmanları ve ambarları için şehirler inşa etmeye başladılar. Bir nüshada: 'Ve Firavun için Fayyum'da ve Aynüşşems'te müstahkem şehirler inşa ettiler.' Bir nüshada: 'Pitom ve Ramses.' Bir nüshada: 'Güneş şehri olan Akvan.' Onlara köle gibi muameleleri ve onları zelil kılmaları şiddetlendi; onlar ise çoğalmaya ve güçlenmeye devam ediyorlardı; bu yüzden İsrâiloğulları sebebiyle keder ve hüzünleri arttı. Mısırlılar İsrâiloğullarını şiddet ve katılıkla köle gibi çalıştırıyor, çamur, kerpiç yapımı ve tarladaki her türlü işle hayatlarını zor ve çetin bir zahmetle acılaştırıyorlardı; köleleştirmeleri

12935. Metin

إياهم في جميع ما استعملوهم بالشدة والفظاظة والقسوة، فقال ملك مصر: وجعلنا لقوابل العبرانيات التي تسمى إحداهما فوعا والأخرى شوفرا، وأمرهما: إذا أنتما قبلتما العبرانيات فانظرا إذا سقط الولد، فإن كان ذكراً فاقتلاه، وإن كانت أنثى فاستبقياها فاتقت القابلتان الله ولم يفعلا ما أمرهما به ملك مصر، وجعلتا تستحييان الغلمان، فدعا ملك مصر القابلتين وقال لهما؟ ما بالكما؟ جاوزتما أمري وأحييتما الغلمان؟ فقالتا لفرعون: إن العبرانيات لسن كالمصريات لأنهن قوابل، ويلدن قبل أن تدخل القابلة عليهن، فأحسن الله إلى القابلتين لصنعهما هذا، فكثر الشعب وعز جداً، فلما اتقت القابلتان الله أنماهما وجعل لهما بنين، وفي نسخة: بيوتاً، فأمر فرعون جميع قومه قائلاً: كل غلام يولد لهم فألقوه في النهر، وكل جارية تولد فاستبقوها، فانطلق رجل من آل لاوي فتزوج إحدى بنات لاوي، فحبلت المرأة فولدت ابناً فرأته حسناً جداً، فغيبته ثلاثة أشهر ولم تقدر أن تغيبه أكثر من ذلك، فأخذت تابوتاً من خشب الصنوبر، وطلته بالقار والزفت

onları çalıştırdıkları her işte şiddet, kabalık ve katılıklaydı. Mısır kralı dedi ki: İbranî kadınların ebelerinden biri Puah, diğeri Şifrah adında iki kadını görevlendirdik ve onlara emretti: 'İbranî kadınları doğurttuğunuzda bakın; eğer çocuk erkekse onu öldürün, kız ise yaşatın.' Fakat iki ebe Allah'tan korktular ve Mısır kralının kendilerine emrettiğini yapmayıp erkek çocukları sağ bıraktılar. Mısır kralı iki ebeyi çağırıp onlara: 'Bu ne haldir? Emrime karşı gelip erkek çocukları yaşattınız?' dedi. Ebeler Firavun'a: 'İbranî kadınlar Mısırlı kadınlar gibi değildir; çünkü onlar güçlü ve tez canlıdır, ebe yanlarına girmeden önce doğururlar' dediler. Allah bu yaptıklarından ötürü iki ebeye ihsanda bulundu; kavim çoğaldı ve çok güçlendi. Ebeler Allah'tan korktukları için Allah onları çoğalttı ve onlara çocuklar verdi -bir nüshada: evler verdi-. Bunun üzerine Firavun bütün kavmine emrederek şöyle dedi: 'Onlardan doğan her erkek çocuğu nehre atın, doğan her kız çocuğu ise sağ bırakın.' Lavi ailesinden bir adam gidip Lavi'nin kızlarından biriyle evlendi. Kadın hamile kalıp bir oğul doğurdu; onun çok güzel olduğunu gördü ve onu üç ay gizledi, daha fazla gizlemeye güç yetiremeyince çam ağacından bir sandık alıp onu zift ve katranla sıvadı

12936. Metin

ووضعت فيه الغلام ووضعته في الضحضاح على شاطىء النهر، وقامت أخته من بعيد لتنظر ما يكون من أمره، فخرجت بنت فرعون تغتسل في النهر، فنظرت إلى التابوت في المخاضة، فأرسلت جواريها فأتوا به ففتحته فرأت الغلام، فإذا هو يبكي فرحمته، وقالت: هذا من بني العبرانيين، فقالت أخته لابنة فرعون: هل لك أن أنطلق أدعو لك ظئراً من العبرانيات فترضع هذا الغلام؟ فقالت لها ابنة فرعون: نعم! انطلقي، فانطلقت الفتاة ودعت أم الغلام، فقالت لها ابنة فرعون: خذي هذا الصبي فأرضعيه وأنا أعطيك أجرتك، فأخذت المرأة الغلام فأرضعته فشب الغلام فأتت به إلى ابنة فرعون فتبنته، وسمته موسى لأنها قالت: إني انتشلته من الماء.

ve çocuğu içine koyup nehrin kıyısındaki sazlığa bıraktı. Kız kardeşi de onun başına ne geleceğini görmek için uzaktan durup bekledi. Firavun'un kızı nehirde yıkanmak için çıktı; sazlıkta sandığı görünce cariyelerini gönderdi, onlar da onu getirdiler. Sandığı açtığında çocuğu gördü, bir de baktı ki ağlıyor; ona acıdı ve: 'Bu İbranîlerin çocuklarından biridir' dedi. Çocuğun kız kardeşi Firavun'un kızına: 'Gidip senin için bu çocuğu emzirecek İbranî kadınlardan bir sütanne çağırayım mı?' dedi. Firavun'un kızı ona: 'Evet, git!' dedi. Genç kız gidip çocuğun annesini çağırdı. Firavun'un kızı kadına: 'Bu çocuğu al ve onu benim için emzir, ben de sana ücretini vereyim' dedi. Kadın çocuğu alıp emzirdi. Çocuk büyüyünce onu Firavun'un kızına getirdi; o da onu evlat edindi ve: 'Çünkü onu sudan çıkardım' diyerek adını Mûsâ koydu.

12937. Metin

فلما كان بعد تلك الأيام نشأ موسى ﵇ وخرج إلى إخوته فنظر إلى ذلهم، فرأى رجلاً مصرياً يضرب رجلاً عبرانياً من إخوته من بني إسرائيل، فالتفت يميناً وشمالاً فلم ير أحداً فقتل المصري، فمات ودفنه في الرمل، ثم خرج يوماً آخر فإذا هو برجلين عبرانيين يصطحبان، فقال للمسيء منهما: ما بالك؟ تضرب أخاك؟ فقال له: من جعلك علينا رئيساً وحاكماً؟ لعلك تريد أن تقتلني كما قتلت المصري أمس؟ ففرق موسى وقال: حقاً لقد فشا هذا الأمر، فبلغ فرعون الأمر وأراد موسى، فهرب موسى من فرعون وانطلق إلى أرض

O günlerden sonra Mûsâ aleyhisselâm büyüdü ve kardeşlerinin yanına çıkıp onların zilletine baktı. Mısırlı bir adamın, İsrâiloğullarından olan İbranî kardeşlerinden bir adama vurduğunu gördü. Sağa sola bakındı, kimseyi göremeyince Mısırlıyı vurdu; adam öldü ve onu kuma gömdü. Ertesi gün tekrar çıktı; bir de baktı ki iki İbranî adam birbiriyle çekişiyor. Onlardan haksız olana: 'Bu ne haldir? Kardeşine niçin vuruyorsun?' dedi. Adam ona: 'Seni bizim üzerimize kim reis ve hâkim yaptı? Yoksa dün Mısırlıyı öldürdüğün gibi beni de öldürmek mi istiyorsun?' dedi. Bunun üzerine Mûsâ korktu ve: 'Gerçekten bu iş yayılmış' dedi. Hadise Firavun'a ulaştı ve Mûsâ'yı yakalamak istedi; Mûsâ ise Firavun'dan kaçıp

12938. Metin

مدين، وجلس على طوي الماء، وكان لحبر مدين سبع بنات، فكن يأتين فيدلن الماء فيملأن الحياض ليسقين غنم أبيهن، وكان الرعاة يأتون فيطردونهن، فقام موسى فخلصهن وأسقى غنمهن، فأتين إلى رعوئيل أبيهن فقال لهن: ما بالكن؟ أسرعتن السقي اليوم؟ فقلن له: رجل مصري خلصنا من أيدي الرعاة، فاستقى لنا الماء، وسقى غنمنا، فقال لبناته: وأين هو؟ لم تركتن الرجل، انطلقن وادعونه فيأكل عندنا خبزاً، ففعلن ذلك، فأعجب موسى أن ينزل على ذلك الرجل فزوجه صفورا ابنته فتزوجها فولدت له ابناً فسماه جرشون، لأنه قال: إني صرت ساكناً في أرض غريبة. وولدت لموسى ابناً آخر، فسماه اليعازار، لأنه قال: إن إله آبائي خلصني من حرب فرعون. وقوله: إن المتخاصمين في اليوم الثاني عبرانيان، إن أمكن تنزيل ما في القرآن عليه فذاك، وإلا فهو مما بدلوه، وقوله: إن بنات شعيب سبع لا يخالف ما في القرآن الكريم، بل أيده الزمخشري بتعيينهما بقوله «هاتين» لكن تقدم ما يشير إلى أن ذلك غير لازم.

Medyen topraklarına gitti ve su kuyusunun başına oturdu. Medyen din bilgininin yedi kızı vardı; gelir, su çeker ve babalarının koyunlarını sulamak için havuzları doldururlardı. Çobanlar gelir onları kovardı. Mûsâ kalkıp onları kurtardı ve koyunlarını suladı. Babaları Reûel'in yanına geldiklerinde onlara: 'Bu ne haldir? Bugün sulamayı ne çabuk bitirdiniz?' dedi. Onlar: 'Mısırlı bir adam bizi çobanların elinden kurtardı, bizim için su çekti ve koyunlarımızı suladı' dediler. Kızlarına: 'O nerede? Adamı niçin bıraktınız? Gidin onu çağırın da yanımızda ekmek yesin' dedi. Onlar da öyle yaptılar. Mûsâ o adamın yanına yerleşmekten hoşnut kaldı; adam da kızı Sippora'yı onunla evlendirdi, o da onunla evlendi. Kadın ona bir oğul doğurdu; Mûsâ: 'Ben gurbet diyarında bir garip oldum' diyerek adını Gerşom koydu. Kadın Mûsâ'ya bir oğul daha doğurdu; Mûsâ: 'Babamın ilahı beni Firavun'un kılıcından kurtardı' diyerek adını Eliezer koydu.' İkinci gün kavga edenlerin iki İbranî olduğuna dair sözüne gelince; Kur'an'daki ifade buna hamledilebiliyorsa mesele yoktur; aksi takdirde bu onların tahrif ettiği kısımlardandır. Şuayb'ın kızlarının yedi olduğuna dair sözü ise Kur'ân-ı Kerîm'deki ifadeye aykırı değildir; bilakis Zemahşerî 'hâteyni' (bu ikisi) ifadesiyle o ikisinin tayin edilmesini desteklemiştir; ancak bunun bağlayıcı olmadığına işaret eden açıklama daha önce geçmişti.

12939. Metin

ولما كان من المعلوم أن التقدير: فلما التزم موسى عليه السلام

Takdiri mana: 'Mûsâ aleyhisselâm şart koştuğu gibi taahhüt edince

12940. Metin

زوجه ابنته كما شرط، واستمر عنده حتى قضى ما عليه، بنى عليه قوله: {فلما قضى} أي وفى وأتم، ونهى وأنفذ {موسى} صاحبه {الأجل} أي الأوفى وهو العشر، بأن وفى جميع ما شرط عليه من العمل، فإنه ورد أنه قضى من الأجلين أوفاهما، وتزوج من المرأتين صغراهما، وهي التي جاءت فقالت: يا أبت استأجره روى الطبراني في الأوسط معناه عن أبي ذر ﵁ مرفوعاً، والظاهر أنه مكث عنده بعد الأجل أيضاً مدة، لأنه عطف بالواو قوله: {وسار} ولم يجعله جواباً للما {بأهله} أي امرأة راجعاً إلى أقاربه بمصر {آنس} أي أبصر {من جانب الطور ناراً} آنسته رؤيتها وشرحته إنارتها، وكان مضروراً إلى الدلالة على الطريق والاصطلاء بالنار.

şart koştuğu üzere kızıyla onu evlendirdi ve üzerindeki vazifeyi tamamlayıncaya kadar onun yanında kaldı' şeklinde olduğu bilindiğinden, buna binaen şöyle buyurdu: {فلما قضى} “Tamamlayınca” yani vefa gösterip bitirdiğinde, sona erdirip yerine getirdiğinde {موسى} “Mûsâ” -yani onun yoldaşı- {الأجل} “süreyi”; yani en faziletli olan on yıllık süreyi, üzerine şart koşulan işin tamamını yerine getirerek tamamladığında. Nitekim iki süreden daha faziletli olanını tamamladığı ve o iki kadından küçük olanıyla evlendiği rivayet edilmiştir; o da gelip: 'Babacığım onu ücretle tut' diyen kızdır. Taberânî el-Evsat'ta bunun manasını Ebû Zer radıyallâhu anh'den merfû olarak rivayet etmiştir. Zahir olan odur ki, süreden sonra da onun yanında bir müddet kalmıştır; çünkü {وسار} “ve yola çıkınca” sözünü vâv ile atfetmiş, 'lemmâ'nın cevabı kılmamıştır; {بأهله} “ailesiyle” yani eşiyle birlikte Mısır'daki akrabalarına dönerken {آنس} “gördü” yani müşahede etti {من جانب الطور ناراً} “Tûr tarafında bir ateş;” onu görmesi ona ülfet verdi ve aydınlığı içini açtı; zira yola kılavuzluk edilmesine ve ateşle ısınmaya muhtaç durumda idi.

12941. Metin

ولما كان كأنه قيل: ماذا فعل عندما أبصرها قيل: {قال لأهله} ولما كان النساء أعظم ما ينبغي ستره، أطلق عليها ضمير الذكور فقال: {امكثوا} وإن كان معه بنين له فهو على التغليب، ثم علل ذلك بقوله مؤكداً، لاستبعاد أن يكون في ذلك المكان القفر وفي ذلك

Sanki: 'Onu gördüğünde ne yaptı?' denilmiş gibi şöyle buyruldu: {قال لأهله} “ailesine dedi ki:” Kadınlar örtülmesi gerekenlerin en başında geldiğinden, ona müzekker zamiri kullanarak şöyle dedi: {امكثوا} “Durun / bekleyin;” yanında oğulları varsa bu tağlîb yoluyladır. Sonra o ıssız yerde ve o

12942. Metin

الوقت الشديد البرد نار: {إني آنست ناراً} فكأنه قيل: فماذا تعمل بها؟ فقال معبراً بالترجي لأنه أليق بالتواضع الذي هو مقصود السورة، وهو الحقيقة في إدراك الآدميين في مثل هذا، ولذا عبر بالجذوة التي مدار مادتها الثبات: {لعلي آتيكم منها} أي من عندها {بخبر} ينفعنا في الدلالة على المقصد {أو جذوة} أي عود غليظ {من النار} أي متمكنة منه هذه الحقيقة أو التي تقدم ذكرها؛ ثم استأنف قوله {لعلكم تصطلون*} أي لتكونوا على رجاء من أن تقربوا من النار فتنعطفوا عليها لتدفؤوا، وهذا دليل على أن الوقت كان شتاء {فلما أتاها} أي النار.

şiddetli soğuk vakitte bir ateş bulunmasını uzak bir ihtimal görmeleri sebebiyle tekit ederek bunu şöyle gerekçelendirdi: {إني آنست ناراً} “Şüphesiz ben bir ateş gördüm.” Sanki: 'Peki onunla ne yapacaksın?' denilmiş gibi oldu; o da surenin maksadı olan tevazuya en uygun düşen ve böylesi bir durumda insanların idrakindeki hakikati yansıtan temenni/ümit ifadesiyle konuştu. Nitekim kök manası sebat olan 'cezve' kelimesiyle ifade ederek şöyle dedi: {لعلي آتيكم منها} “Umarım oradan size getiririm” yani onun yanından {بخبر} “bir haber” -hedefe ulaşma konusunda bize yol gösterecek faydalı bir haber- {أو جذوة} “yahut bir kor / kalın bir odun” {من النار} “ateşten;” yani bu hakikatin kendisinde yerleştiği yahut daha önce zikri geçen [ateşten]. Sonra şu sözüne başladı: {لعلكم تصطلون*} “belki ısınırsınız.” Yani ateşe yaklaşıp onun etrafında toplanarak ısınma ümidinde olasınız diye. Bu da vaktin kış olduğuna delildir. {فلما أتاها} “Oraya” yani ateşin yanına “vardığında,”

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.