13173. Metin
مقصودها الحث على الاجتهاد في الأمر بالمعروف، والنهي عن المنكر، والدعاء إلى الله تعالى وحمده من غير فترة، كما ختمت به السورة الماضية، من غير تعريج على غيره سبحانه أصلاً، لئلايكون مَثَلُ الفرج عند المتعوض عوضاً منه مَثَلَ العنكبوت، فهي سورة ضعف الكافرين وقوة المؤمنين، وقد ظهر سر تسميتها بالعنكبوت وأنه دال على مقصودها) بسم الله (الذي أحاط بجميع القوة فأعز جنده) الرحمن (الذي شمل جميع العباد بنعمة الأمر والنهي) الرحيم (الذي ألزم أهل العرفان ذروة الإحسان.
[Bu surenin] maksadı; bir önceki surenin kendisiyle nihayete erdiği gibi, Sübhânehu olan Allah'tan başkasına asla iltifat etmeksizin, iyiliği emretme, kötülükten sakındırma, Yüce Allah'a kesintisiz bir şekilde davet etme ve O'na hamdetme hususunda gayret göstermeye teşviktir. Ta ki O'nun yerine başka bir karşılık arayan kimsenin nezdindeki kurtuluşun meseli, örümceğin meseli gibi olmasın. Binaenaleyh bu sure, kâfirlerin zayıflığını ve müminlerin gücünü bildiren suredir. Nitekim sureye el-Ankebût adının verilmesinin sırrı ve bu ismin surenin maksadına delalet ettiği açıkça ortaya çıkmıştır. (Bismillâh) [Bütün kudreti kuşatan ve böylece ordusunu aziz kılan Allah'ın adıyla], (er-Rahmân) [Emir ve nehiy nimetiyle bütün kulları kuşatan], (er-Rahîm) [İrfan ehlini ihsanın zirvesine eriştiren].
13174. Metin
لما ختم السورة الماضية بالحث على العمل للدار الآخرة، وأن كل أحد من محسن مسيء مجزى بعمله، وبالإخبار بأنه سبحانه عالم بالسر والعلن، بالأمر بالاجتهاد فيالدعاء إليه وقصر الهمم عليه وإن أدى ذلك إلى الملال، وذهاب النفس والأموال، معللاً بأن له الحكم سبحانه لأنه الباقي بلا زوال، وكل ماعداه فإلى تلاش واضمحلال، وأنه لا يفوته شيء في حال ولا مآل، قال أول هذه:
Bir önceki sureyi ahiret yurdu için çalışmaya teşvikle, iyilik yapan veya kötülük işleyen herkesin ameliyle karşılık göreceğini bildirmekle, Sübhânehu ve Teâlâ'nın gizliyi de açığı da bildiğini haber vermekle, usanmaya, canların ve malların gitmesine yol açsa bile O'na davette gayret göstermeyi ve himmetleri yalnızca O'na hasretmeyi emretmekle bitirince; hükmün yalnızca Sübhânehu'ya ait olduğunu, zira zevalsiz baki olanın yalnızca O olduğunu, O'nun dışındaki her şeyin ise yok olmaya ve silinip gitmeye mahkum bulunduğunu, ne şimdiki halde ne de gelecekte hiçbir şeyin O'ndan kaçıp kurtulamayacağını gerekçe göstererek bu [surenin] başında şöyle buyurdu:
13175. Metin
{الم} إشارة بالألف الدال على القائم الأعلى المحيط ولام الوصلة وميم التمام
{الم} “Elif, Lâm, Mîm.” [Buradaki] 'Elif', her şeyi kuşatan en yüce ve kaim olan [Allah]'a; 'Lâm' vasıl (aracı) olana; 'Mîm' ise tamamlanışa işarettir.
13176. Metin
بطريق الرمز إلى أنه سبحانه أرسل جبريل إلى محمد عليهما الصلاة والسلام ليدعو الناس بالقرآن الذي فرض عليه إلى الله، لتعرف بالدعوة سرائرهم ويتميز بالتكليف محقهم ومماكرهم {ولنبلونكم حتى نعلم المجاهدين منكم والصابرين ونبلو أخباركم} [محمد: ٣١] .
Bu remiz yoluyla; Sübhânehu ve Teâlâ'nın, insanları kendisine farz kılınan Kur'an ile Allah'a davet etmesi, böylece bu davet sayesinde onların gizlediklerinin bilinmesi, mükellefiyet ile hak üzere olanların hilebazlardan ayırt edilmesi için Cebrail'i Muhammed'e (ikisine de salât ve selâm olsun) gönderdiğine [işaret edilmektedir]: {ولنبلونكم حتى نعلم المجاهدين منكم والصابرين ونبلو أخباركم} [Muhammed: 31] “Andolsun ki içinizden cihad edenlerle sabredenleri belirleyinceye ve haberlerinizi açıklayıncaya kadar sizi imtihan edeceğiz.”
13177. Metin
ولما عبر بهذه الإشارة لأهل الفطنة والبصائر، قال منكراً على من ظن أن مدعي الإيمان لا يكلف البيان، ومفصلاً لما ختمت به تلك من جميع هذه المعاني، بانياً على ما أشارت إليه الأحرف لأولي العرفان: {أحسب الناس} أي كافة، فإن كلاًًّ منهم يدعي أنه مؤمن لمعنى أنه يقول: إنه على الحق، ولعله عبر بالحسبان والنوس إشارة إلى أن فاعل ذلك مضطرب العقل منحرف المزاج.
Feraset ve basiret ehline bu işaretle hitap edince; iman iddiasında bulunan kimsenin bunu beyan etmekle (ispatla) mükellef tutulmayacağını zanneden kimseyi kınayarak, önceki surenin sonundaki bütün bu manaları ayrıntılı şekilde açıklayarak ve irfan sahipleri için harflerin işaret ettiği hususlara bina ederek şöyle buyurdu: {أحسب الناس} “İnsanlar sandılar mı?” Yani bütünüyle [insanlar]. Zira onların her biri, hak üzere olduğunu söylemesi anlamında mümin olduğunu iddia eder. Cenâb-ı Hakk'ın 'hesap etme' (zannetme) ve 'insanlar' lafzını kullanması, bunu yapan kimsenin aklının karışık ve mizacının sapmış olduğuna işaret etmek içindir.
13178. Metin
ولما كان الحسبان، لا يصح تعليقه بالمفردات، وإنما يعلق بمضمون الجملة، وكان المراد إنكار حسبان مطلق الترك، كانت «أن» مصدرية عند جميع القراء، فعبر عن مضمون نحو: تركهم غير مفتونين لقولهم آمناً، بقوله: {أن يتركوا} أي في وقت ما بوجه من الوجوه، ولو رفع الفعل لأفهم أن المنكر حسبان الترك المؤكد، فلا يفيد إنكار ما عرى عنه، وقد مضى في المائدة ما ينفع هنا {أن} أي في أن
Hesap etme (zannetme) fiilinin tekil kelimelere bağlanması sahih olmayıp ancak cümlenin anlamına bağlanabildiği ve kastedilen de başıboş bırakılma zannını mutlak olarak reddetmek olduğu için, bütün kıraat âlimlerine göre «أن» edatı masdariyyedir. Böylece "İman ettik demeleri sebebiyle imtihan edilmeksizin bırakılmaları" manasını {أن يتركوا} “bırakılacaklarını [mı sandılar?]” ifadesiyle dile getirmiştir; yani hiçbir vakitte ve hiçbir şekilde [bırakılmayacaklardır]. Şayet fiil merfû olsaydı, kınanan şeyin pekiştirilmiş bırakılma zannı olduğu anlaşılır ve bundan soyutlanmış olanın kınanması manası çıkmazdı. Mâide Suresi'nde buraya fayda sağlayacak açıklama geçmişti. {أن} yani
13179. Metin
{يقولوا} ولو كان ذلك على وجه التجديد والاستمرار: {آمنا وهم} أي والحال أنهم {لا يفتنون*} أي يقع فتنتهم ممن له الأمر كله وله الكبرياء في السماوات والأرض، مرة بعد أخرى بأن يختبر صحة قولهم أولاً بإرسال الرسل وإنزال الكتب ونصب الأحكام، وثانياً بالصبر على البأساء والضراء عند الابتلاء بالمدعوين إلىلله في التحمل لأذاهم والتجرع لبلاياهم وغير ذلك من الأفعال، التي يعرف بها مرتبة الأقوال، في الصحة والاختلال.
{يقولوا} “demeleriyle” bu durum yenilenme ve devamlılık üzere olsa bile: {آمنا وهم} “'İman ettik' [demeleriyle], kendileri” yani şu haldeyken {لا يفتنون*} “sınanmayacaklarını [mı sandılar?]” Yani bütün emirlerin sahibi olan, göklerde ve yerde büyüklük kendisine ait bulunan [Allah] tarafından tekrar tekrar sınanmayacaklarını mı [sandılar]? Bu da sözlerinin doğruluğunun; ilk olarak peygamberlerin gönderilmesi, kitapların indirilmesi ve hükümlerin konulmasıyla; ikinci olarak da Allah'a davet edilen kimselerle imtihan edilindiğinde, onların eziyetlerine katlanmak, belalarını yudumlamak ve sözlerin doğruluk ve bozukluk bakımından mertebesinin kendisiyle bilindiği diğer fiiller hususunda darlık ve zorluklara sabretmek suretiyle sınanması demektir.
13180. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: افتتحت سورة القصص بذكر امتحان بني إسرائيل بفرعون وابتلائهم بذبح أبنائهم وصبرهم على عظيم تلك المحنة، ثم ذكر تعالى حسن عاقبتهم وثمرة صبرهم، وانجرّ مع ذلك مما هو منه لكن انفصل عن عمومه بالقضية امتحان أم موسى بفراقه حال الطفولية وابتداء الرضاع وصبرها على أليم ذلك المذاق حتى رده تعالى إليها أجمل رد وأحسنه، ثم ذكر ابتلاء موسى ﵊ بأمر القبطي وخروجه خائفاً يترقب وحن عاقبته وعظيم رحمته، وكل هذا ابتلاء أعقب خيراً، وختم برحمة ثم بضرب آخر من الابتلاء أعقب محنة وأورث شراً وسوء فتنة، وهو ابتلاء قارون بماله وافتنانه به، فخسفنا به وبداره الأرض، فحصل بهذا أن الابتلاء في
İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Kasas Suresi, İsrâiloğullarının Firavun ile imtihan edilmesi, oğullarının boğazlanmasıyla sınanmaları ve bu büyük mihnete sabretmelerinin zikriyle başlamış; ardından Yüce Allah onların akıbetinin güzelliğini ve sabırlarının semeresini zikretmiştir. Bununla birlikte, onun bir parçası olmakla beraber özel durumu sebebiyle genelinden ayrılan Mûsâ'nın annesinin, çocukluk ve emzirmenin başlangıcı evresinde ondan ayrılmakla sınanması ve Cenâb-ı Hak onu kendisine en güzel şekilde geri döndürünceye kadar bu acı tecrübeye sabretmesi de zikredilmiştir. Sonra Mûsâ'nın (aleyhisselâm) Kıptî meselesiyle sınanması, korku içinde etrafı gözetleyerek çıkışı, akıbetinin güzelliği ve O'nun yüce rahmeti zikredilmiştir. Bütün bunlar ardından hayır gelen imtihanlardır ve rahmet ile nihayete ermiştir. Daha sonra ardından mihnet gelen, kötülük ve fena bir fitne miras bırakan başka bir imtihan türü zikredilmiştir ki o da Kârûn'un malıyla sınanması ve onunla fitneye düşmesidir; neticede onu da sarayını da yerin dibine geçirdik. Böylece imtihanın
13181. Metin
غالب الأمر سنة، وجرت منه سبحانه في عبادة ليميز الخبيث من الطيب، وهو المنزه عن الافتقار إلى تعرف أحوال العباد بما يبتليهم به إذ قد علم كون ذلك منهم قبل كونه إذ هو موجده وخالقه خيراً كان أو شراً، فكيف يغيب عنه أو يفتقر تعالى إلى بيانه بتعرف أحوال العباد أو يتوقف علمه على سبب
çoğu durumda bir sünnetullah olduğu, pis olanı temiz olandan ayırt etmek için Sübhânehu ve Teâlâ tarafından kulları hakkında carî kılındığı ortaya çıkmıştır. Oysa O, kulları kendisiyle imtihan ettiği şeylerle onların durumlarını öğrenmeye muhtaç olmaktan münezzehtir; zira hayır olsun şer olsun, henüz meydana gelmeden önce onların bunu yapacağını zaten bilmektedir, çünkü onun var edicisi ve yaratıcısı O'dur. Öyleyse kulların durumlarını öğrenmek suretiyle bir şey O'na nasıl gizli kalabilir veya Cenâb-ı Hak bunu açıklamaya nasıl muhtaç olabilir yahut O'nun ilmi bir sebebe nasıl bağlı kılınabilir?
13182. Metin
{ألا يعلم من خلق وهو اللطيف الخبير} [الملك: ١٤] ولكن هي سنة في عباده ليظهر لبعضهم من بعض عند الفتنة والابتلاء ما لم يكن ليظهر قبل ذلك حتى يشهدوا على أنفسهم، وتقوم الحجة عليهم باعترافهم، ولا افتقار به تعالى إلى شيء من ذلك، فلما تضمنت سورة القصص هذا الابتلاء في الخير والشر، وبه وقه افتتاحها واختتامها، هذا وقد أنجز بحكم الإشارة أولاً خروج نبينا ﷺ من بلده ومنشأه ليأخذه عليه الصلاة ولاسلام بأوفر حظ مما ابتلي به الرسل والأنبياء من مفارقة الوطن وما يحرز لهم الأجر المناسب لعليّ درجاتهم ﵈، ثم بشارته ﷺ آخراً بالعودة والظفر {إن الذي فرض عليك القرآن لرادك إلى معاد} [القصص: ٨٥] فأعقب سبحانه هذا بقوله معلماً للعباد ومنبهاً أنها سنته فيهم فقال {أحسب الناس أن يتركوا أن يقولوا آمنا وهم لا يفتنون} أي أحسبوا أن يقع
{ألا يعلم من خلق وهو اللطيف الخبير} [Mülk: 14] “Yaratan bilmez mi? O, en gizli şeyleri bilendir, her şeyden hakkıyla haberdar olandır.” Fakat bu, fitne ve imtihan anında daha önce ortaya çıkmamış olan şeylerin birbirlerine görünmesi, böylece kendi aleyhlerine şahitlik etmeleri ve itiraflarıyla aleyhlerine hüccetin ikame edilmesi için kulları arasında carî olan bir sünnettir; yoksa Yüce Allah'ın bunlardan hiçbirine ihtiyacı yoktur. Kasas Suresi hayır ve şerdeki bu imtihanı içerip başlangıcı ve sonu bununla gerçekleştiğinde; ayrıca ilk olarak Peygamberimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğup büyüdüğü memleketinden çıkışı, peygamberlerin ve nebilerin vatandan ayrılma hususunda sınandıkları şeylerden en bol nasibi alması ve yüce derecelerine yaraşır ecri kazanması için işaret yoluyla gerçekleştiğinde; ardından surenin sonunda O'na (sallallâhu aleyhi ve sellem) geri dönüş ve zafer müjdelendiğinde: {إن الذي فرض عليك القرآن لرادك إلى معاد} [Kasas: 85] “Kur'an'ı sana farz kılan [Allah], elbette seni dönülecek yere geri getirecektir.” Sübhânehu ve Teâlâ, kullara bunun onlar hakkındaki sünneti olduğunu bildirip uyararak hemen ardından şöyle buyurmuştur: {أحسب الناس أن يتركوا أن يقولوا آمنا وهم لا يفتنون} “İnsanlar, 'İman ettik' demeleriyle bırakılacaklarını, kendilerinin sınanmayacaklarını mı sandılar?” Yani zannettiler mi ki
13183. Metin
الاكتفاء بمجرد استجابتهم، وظاهر إنابتهم، ولما يقع امتحانهم بالشدائد والمشقات، وضروب الاختبارات {ولنبلونكم بشيء من الجوع والخوف ونقص من الأموال والأنفس والثمرات} [البقرة: ١٥٥] فإذا وقع الابتلاء فمن فريق يتلقون ذلك تلقي العليم أن ذلك من عند الله ابتلاء واختباراً، فيكون تسخيراً لهم وتخليصاً، ومن فريق يقابلون ذلك بمرضاة الشيطان، والمسارعة إلى الكفر والخذلان {ومن جاهد فإنما يجاهد لنفسه} ثم أتبع سبحانه هذا بذكر حال بعض الناس ممن يدعي الإيمان، فإذا أصابه أدنى أذى من الكفار صرفه ذلك عن إيمانه، فكان عنده مقاوماً بعذاب الله الصارف لمن ضربه عن الكفر والمخالفة فقال تعالى {ومن الناس من يقول آمنا بالله فإذا أوذي في الله جعل فتنة الناس كعذاب الله} فكيف حال هؤلاء في تلقي ما هو أعظم من الفتنة، وأشد في المحنة، ثم أتبع سبحانه ذلك بما به يتأسى الموفق من صبر الأنبياء عليهم الصلاة والسلام وطول مكايدتهم من قومهم، فذكر نوحاً وإبراهيم ولوطاً وشعيباً عليهم الصلاة والسلام، وخص هؤلاء بالذكر لأنهم من أعظم الرسل مكابدة وأشدهم ابتلاء، أما نوح ﵇ فلبث في قومه - كما أخبر الله تعالى - ألف سنة إلا خمسين عاماً وما آمن
şiddetler, meşakkatler ve çeşitli imtihanlarla henüz sınanmadan sadece icabet etmeleri ve zahirdeki yönelişleri yeterli görülecek? {ولنبلونكم بشيء من الجوع والخوف ونقص من الأموال والأنفس والثمرات} [Bakara: 155] “Andolsun ki sizi biraz korku ve açlıkla, bir de mallar, canlar ve ürünlerden eksilterek imtihan edeceğiz.” İmtihan vuku bulduğunda bir grup vardır ki, bunu bunun Allah katından bir imtihan ve sınama olduğunu bilen kimsenin karşılayışıyla karşılar; bu da onlar için bir arınma ve kurtuluş olur. Bir grup da vardır ki bunu şeytanın rızasıyla ve küfre ve hezimete koşarak karşılar: {ومن جاهد فإنما يجاهد لنفسه} “Kim cihad ederse, ancak kendisi için cihad etmiş olur.” Sonra Sübhânehu ve Teâlâ, iman iddiasında bulunan, kâfirlerden en ufak bir eziyet gördüğünde bu durum kendisini imanından döndüren ve bu eziyet katında onu küfürden ve muhalefetten alıkoyan Allah'ın azabına denk sayılan bazı insanların durumunu zikrederek şöyle buyurdu: {ومن الناس من يقول آمنا بالله فإذا أوذي في الله جعل فتنة الناس كعذاب الله} “İnsanlardan öylesi vardır ki 'Allah'a inandık' der; fakat Allah uğrunda eziyete uğratıldığı zaman insanların fitnesini (eziyetini) Allah'ın azabı gibi tutar.” Peki, bu kimselerin fitneden daha büyük ve mihnette daha şiddetli olanı karşılamadaki hali nasıl olur? Sonra Sübhânehu ve Teâlâ bunun ardından, muvaffak kılınmış kimsenin örnek alacağı peygamberlerin (aleyhimüssalâtü vesselâm) sabrını ve kavimlerinin uzun süreli hile ve tuzaklarını zikretti. Nûh'u, İbrâhim'i, Lût'u ve Şuayb'ı (aleyhimüssalâtü vesselâm) zikretti. Bunları özellikle zikretti, zira onlar peygamberlerin en çok meşakkate katlananları ve imtihanı en şiddetli olanlarıydı. Nûh'a (aleyhisselâm) gelince; Yüce Allah'ın haber verdiği üzere kavmi arasında elli yılı müstesna bin sene kaldı da pek azı müstesna
13184. Metin
معه إلا قليل، وأما إبراهيم ﵊ فرمى بالمنجنيق في النار فكانت عليه برداً وسلاماً، وقد نطق الكتاب العزيز بخصوص المذكورين عليهم الصلاة والسلام وزبضروب من الابتلاءات حصلوا على ثوابها، وفازوا من عظيم الرتبة النبوية العليا بأسنى نصابها، ثم ذكر تعالى أخذ المكذبين من أممهم فقال {فكلاًّ أخذنا بذنبه} ثم وصى نبيه ﷺ وأوضح حجته، وتتابع اتساق الكلام إلى آخر السورة - انتهى.
onunla birlikte iman eden olmadı. İbrâhim (aleyhisselâm) ise mancınıkla ateşe atıldı da ateş ona serinlik ve esenlik oldu. Yüce Kitap, adı geçenlerin (aleyhimüssalâtü vesselâm) hususiyetini ve sevabına nail oldukları çeşitli imtihanları açıkça zikretmiş, onlar da yüce peygamberlik rütbesinin en parlak payına kavuşmuşlardır. Sonra Yüce Allah, onların ümmetlerinden yalanlayanları helak edişini zikrederek: {فكلاًّ أخذنا بذنبه} “Nitekim her birini günahı sebebiyle yakaladık” buyurdu. Sonra Peygamberi'ne (sallallâhu aleyhi ve sellem) tavsiyede bulunup hüccetini açıkladı ve sözün ahengi surenin sonuna kadar devam etti -[İbn ez-Zübeyr'in sözü] bitti-.
13185. Metin
ولما كان التآسي من سنن الآدميين، توقع المخاطب بهذا الأمر الخبر عن حالهم في ذلك، فقال مؤكداً لمن يظن أن الابتلاء لا يكون، لأن الله غني عنه فلا فائدة فيه جاهلاً بما فيه من الحكمة بإقامة الحجة على مقتضى عوائد الخلق: {ولقد} أي أحسبوا والحال أنا قد {فتنا} أي عاملنا بما لنا من العظمة معاملة المختبر {الذين} .
Örnek alma insanoğlunun adetlerinden olduğu için, bu emirle muhatap olan kimse öncekilerin bu konudaki hallerinin haber verilmesini bekledi. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, yaratılmışların adetlerinin gereğince hücceti ikame etmedeki hikmetten habersiz olarak Allah'ın buna ihtiyacı olmadığını, dolayısıyla bunda bir fayda bulunmadığını düşünerek imtihanın olmayacağını zanneden kimseye karşı tekit ederek şöyle buyurdu: {ولقد} “Andolsun ki” yani [sandılar mı?] Oysa Biz {فتنا} “sınadık” yani azametimize yaraşır şekilde imtihan eden kimsenin muamelesiyle muamele ettik {الذين} “o kimseleri”.
13186. Metin
ولما كان التآسي بالقريب في الزمان أعظم، أثبت الجار في قوله: {من قبلهم} أي من قبل هؤلاء الذين أرسلناك إليهم من أتباع الأنبياء حتى كان الرجل منهم يمشط لحمه بأمشاط الحديد ما يرده ذلك عن دينه، ومن رؤوسهم صاحب أكثر السورة الماضية موسى ﵊، ففي قصته حديث طويل عن ابن عباس ﵄ يقال له حديث الفتون وهو في مسند أبي يعلى، ومن آخر ما ابتلى به
Zaman bakımından yakın olanı örnek almak daha tesirli olduğu için şu sözündeki car-mecrurla bunu sabitledi: {من قبلهم} “kendilerinden öncekileri” yani peygamberlerin tabilerinden olup sana kendilerine peygamber olarak gönderdiğimiz şu kimselerden öncekileri; öyle ki onlardan bir adamın eti demir taraklarla taranır da bu onu dininden döndürmezdi. Onların önde gelenlerinden biri de bir önceki surenin çoğunun sahibi olan Mûsâ'dır (aleyhisselâm). Nitekim onun kıssasında İbn Abbâs'tan (radıyallâhu anhümâ) rivayet edilen, Ebû Ya'lâ'nın Müsned'inde yer alan ve Hadîsü'l-Futûn (sınanmalar hadisi) denilen uzun bir hadis vardır. Mûsâ'nın en son sınandığı şeylerden biri de
13187. Metin
أمر قارون وأتباعه.
Kârûn ve adamlarının durumudur.
13188. Metin
ولما كان الامتحان سبباً لكشف مخبآت الإنسان بل الحيوان، فيكرم عنده أو يهان، وأرشد السياق إلى أن المعنى: فلنفتننهم، نسق به قوله: {فليعلمن الله} أي الذي له الكمال كله، بفتنة خلقه، علماً شهودياً كما كان يعلم ذلك علماً غيبياً، ويظهره لعباده ولو بولغ في ستره، وعبر بالاسم الأعظم الدال على جميع صفات الكمال التفاتاً عن مظهر العظمة إلى أعظم منه تنبيهاً للناقصين - وهم أكثر الناس - على أنه منزه عن كل شائبة نقص، وأكد إشارة إلى أن أكثر الناس يظن الثبات عند الابتلاء وأنه إذا أخفى عمله لا يطلع عليه أحد {الذين صدقوا} في دعواهم الإيمان ولو كانوا في أدنى مراتب الصدق، وليعلمن الصادقين، وهم الصابرون الدين يقولون عند البلاء {هذا ما وعدنا الله ورسوله وصدق الله ورسوله} فيكون أحدهم عند الرخاء براً شكوراً، وعند البلاء حراً صبوراً، وليعلمن الذين كذبوا في دعواهم {وليعلمن الكاذبين*} أي الراسخين في الكذب الذين يعبدون الله على حرف، فإن أصابهم خير اطمأنوا به وإن أصابتهم فتنة انقلبوا على وجوههم، فظنوا، فيكون لكل من الجزاء على حسب ما كشف
İmtihan insanın, hatta hayvanın gizli hallerini açığa çıkarmaya bir sebep olduğu, onun sayesinde aziz veya zelil kılındığı ve sözün akışı da mananın "onları mutlaka imtihan edeceğiz" şeklinde olduğuna işaret ettiği için, buna şu sözünü bağladı: {فليعلمن الله} “Allah elbette bilecektir” yani bütün kemal sıfatlarına sahip olan Allah, gaybî olarak bildiği gibi kullarını sınamak suretiyle şuhûdî (açık) bir ilimle bilecektir ve ne kadar gizlenmeye çalışılırsa çalışılsın bunu kullarına gösterecektir. Bütün kemal sıfatlarına delalet eden Lafza-i Celâl (İsm-i A'zam) ile ifade edilmesi, noksan kimseleri -ki insanların çoğudur- O'nun her türlü noksanlıktan münezzeh olduğu hususunda uyarmak için azamet zamirinden daha yücesine bir iltifattır. İnsanların çoğunun imtihan anında sebat edeceğini ve amelini gizlediğinde kimsenin buna muttali olamayacağını zannettiğine işaret etmek üzere [hükmü] tekit etti: {الذين صدقوا} “doğru olanları” en alt sadakat mertebesinde olsalar bile iman iddialarında [doğru olanları bilecektir]. Sadıkları, yani bela anında: {هذا ما وعدنا الله ورسوله وصدق الله ورسوله} “İşte bu, Allah'ın ve Resûlü'nün bize vaadettiği şeydir; Allah ve Resûlü doğru söylemiştir” diyen sabredenleri elbette bilecektir; öyle ki onlardan biri bollukta çok şükreden bir iyilik sahibi, darlıkta ise çok sabreden asil bir kimse olur. İddialarında yalan söyleyenleri de elbette bilecektir: {وليعلمن الكاذبين*} “ve yalancıları da mutlaka bilecektir.” Yani Allah'a bir kenardan (şüpheyle) ibadet eden, kendilerine bir iyilik dokunduğunda onunla huzur bulan, başlarına bir fitne (imtihan) geldiğinde ise yüzüstü dönüp zanna kapılan, yalanda kökleşmiş kimseleri [mutlaka bilecektir]. Böylece her birine, imtihanın kendisinden açığa çıkardığı şeye göre karşılık verilecektir.
13189. Metin
منه البلاء، والتعبير بالمضارع لتحقق الاختبار، على تجدد الأعصار، لجمعي الأخيار والأشرار، فمن لم يجاهد نفسه عند الفتنة فيطيع في السراء والضراء كان من الكافرين فكان في جهنم {أليس في جهنم مثوى للكافرين} ومن جاهد كان من المحسنين، والآية من الاحتباك: دل بالذين صدقوا على الذين كذبوا، وبالكاذبين على الصادقين، ذكر الفعل أولا دليلاً على تقدير ضده ثانياً، والاسم ثانياً دليلاً على حذف ضده أولاً.
Muzâri fiille ifade edilmesi, çağların yenilenmesiyle imtihanın hem iyiler hem de kötüler topluluğu için gerçekleşeceğini bildirmek içindir. Fitne anında nefsiyle cihad etmeyip varlıkta ve darlıkta itaat etmeyen kimse kâfirlerden olur ve cehennemde kalır: {أليس في جهنم مثوى للكافرين} “Kâfirler için cehennemde bir barınak mı yok?” Cihad eden kimse ise muhsinlerden (iyilik ehlinden) olur. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: "Doğru olanlar" ifadesiyle yalan söyleyenlere, "yalancılar" ifadesiyle de doğru olanlara delalet edilmiştir. İlkinde fiilin zikredilmesi ikincisinde zıddının takdir edildiğine, ikincisinde ismin zikredilmesi ise ilkinde zıddının hazfedildiğine delildir.
13190. Metin
ولما أثبت سبحانه بهذا علمه الشامل وقدرته التامة في الدنيا، عادله بما يستلزم مثل ذلك في الآخرة، فكان حاصل ما مضى من الاستفهام: أحسب الناس أنا لا نقدر عليهم ولا نعلم أحوالهم في الدنيا أم حسبوا أنم ذلك لا يكون في الأخرى، فيذهب ظلمهم في الدنيا وتركهم لأمر الله وتكبرهم على عبادة مجاناً، فيكون خلقنا لهم عبثاُ لا حكمة فيه، بل الحكمة في تركه، وهذا الثاني هو معنى قوله منكراً أم حسب، أو يكون المعنى أنه لما انكر على الناس عموماً ظنهم الإهمال، علم أن أهل السيئات أولى بهذا الحكم، فكان الإنكار عليهم أشد، فعادل الهمزة بأم في السياق الإنكار كما عادلها بها في قوله:
Sübhânehu ve Teâlâ bununla dünyadaki kuşatıcı ilmini ve tam kudretini ispat edince, bunu ahirette de benzerini gerektiren şeyle dengeledi. Geçen istifhamın neticesi şöyleydi: İnsanlar dünyada kendilerine güç yetiremeyeceğimizi ve durumlarını bilmediğimizi mi sandılar, yoksa bunun ahirette olmayacağını, dolayısıyla dünyadaki zulümlerinin, Allah'ın emrini terk etmelerinin ve O'nun kullarına karşı kibirlenmelerinin karşılıksız kalacağını mı sandılar? [Şayet öyle olsaydı] onları yaratmamız hikmetten uzak abes bir iş olurdu, bilakis hikmet onu terk etmekte olurdu. İşte bu ikinci mana, Cenâb-ı Hakk'ın kınama sadedinde "yoksa sandılar mı" buyurmasının manasıdır. Yahut mana şöyledir: İnsanların başıboş bırakılacakları zannını genel olarak kınayınca, kötülük işleyenlerin bu hükme daha layık olduğu anlaşılmış ve onlara yönelik kınama daha şiddetli olmuştur. Böylece kınama akışında hemzeyi (istifhamı), şu ayette olduğu gibi «أم» (yoksa) edatıyla dengelemiştir:
13191. Metin
{أتخذتم عند الله عهداً} [
{أتخذتم عند الله عهداً} [“Yoksa Allah'tan bir söz mü aldınız?”
13192. Metin
البقرة: ٨٠] الآية، فقال: {أم حسب} أي ظن ظناً يمشي له ويستمر عليه، فلا يبين له جهله فيه بأمر يحسبه فلا يشتبه عليه بوجه {الذين يعملون السيئات} أي التي منعناهم بأدلة النقل المؤيدة ببراهين العقل - منها بالنهي عنها، ووضع موضع المفعولين ما اشتمل على مسند ومسند إليه من قوله: {أن يسبقونا} أي يفوتونا فوت السابق لغيره فيعجزونا فلا نقدر عليهم في الدنيا بإمضاء ما قدرناه عليهم من خير وشر في أوقاته التي ضربناها له، وفي الدار الآخرة بأن نحييهم بعد أن نميتهم، ثم نحشرهم إلى محل الجزاء صغرة داخرين، فنجازيهم على ما عملوا ونقتص لمن أساؤوا إليه منهم، ويظهر تحلينا بصفة العدل فيهم.
Bakara: 80] ayeti. Şöyle buyurdu: {أم حسب} “Yoksa sandılar mı?” Yani kendisi için geçerli sayacağı ve üzerinde devam edeceği, hesap ettiği bir hususta cehaletini kendisine açıklamayacak ve kendisine hiçbir şekilde şüpheli gelmeyecek kesin bir zan mı besledi {الذين يعملون السيئات} “kötülükleri işleyenler?” Yani aklî delillerle desteklenen naklî delillerle yasaklayarak kendilerini menettiğimiz [kötülükleri işleyenler]. İki mefulün yerine, şu sözündeki müsned ve müsnedün ileyhi içeren ifadeyi koydu: {أن يسبقونا} “bizi geçeceklerini [mi sandılar?]” Yani başkasını geçen kimsenin kaçıp kurtulması gibi elimizden kaçıp kurtulacaklarını ve böylece Bizi aciz bırakacaklarını; dünyada onlar için belirlediğimiz vakitlerde haklarındaki hayır ve şer takdirimizi infaz etmekten, ahiret yurdunda ise onları öldürdükten sonra diriltip zelil ve hakir olarak ceza mahalline haşretmekten, yaptıklarına karşılık verip kötülük ettikleri kimselerin hakkını onlardan almaktan ve onlarda adalet sıfatımızın tecelli etmesinden Bizi alıkoyabileceklerini mi [sandılar]?
13193. Metin
ولما أنكر هذا، عجب ممن يحوك ذلك في صدره تعظيماً لإنكار فقال: {ساء ما يحكمون*} أي ما أسوأ هذا الذي أوقعوا الحكم به لأنفسهم لأن أضعفهم عقلاً لا يرضى لعبيده أن يظلم بعضهم بعضاً ثم لا ينصف بينهم فكيف يظنون بنا ما لا يرضونه لأنفسهم.
Bunu kınayınca, kınamayı tazim etmek için bu düşünceyi içinde besleyen kimseye taaccüp ederek şöyle buyurdu: {ساء ما يحكمون*} “Ne kötü hüküm veriyorlar!” Yani kendi lehlerine verdikleri bu hüküm ne kadar kötüdür! Zira akılca en zayıf olanları bile kölelerinin birbirine zulmetmesine ve sonra aralarında adaleti sağlamamaya razı olmazken, kendilerinin razı olmadığı bir şeyi Bizim hakkımızda nasıl zannederler?
13194. Metin
ولما خوف عباده المحسنين والمسيئين، وضربهم بسوط القهر أجمعين، أشار إلى التلويح بتهديد الكاذبين في التصريح بتشويق
İyilik yapan ve kötülük işleyen kullarını korkutup hepsine kahrın kamçısını vurunca; yalancıları üstü kapalı tehdit etmeye, doğru olanları ise açıkça şevklendirmeye işaret ederek,
13195. Metin
الصادقين فقال على سبيل الاستنتاج مما مضى: {من كان يرجو} عبر به لأن الرجاء كافٍ عن الخوف منه سبحانه {لقاء الله} أي الجامع لصفات الكمال، فلا يجوز عليه ترك البعث فإنه نقص ومنابذ للحكمة، وشبه البعث باللقاء لانكشاف كثير من الحجب به وحضور الجزاء.
geçenlerden bir netice çıkarma yoluyla şöyle buyurdu: {من كان يرجو} “Kim umuyorsa” 'Recâ' (ümit) lafzı kullanıldı; zira Sübhânehu'dan ümit beslemek O'ndan korkmaya da kifayet eder {لقاء الله} “Allah'a kavuşmayı” yani kemal sıfatlarını kendinde toplayan [Allah'a kavuşmayı]. Zira O'nun hakkında diriltmeyi terk etmek caiz değildir; çünkü bu bir noksanlıktır ve hikmete zıttır. Yeniden dirilme, onunla birçok perdenin kalkması ve karşılığın hazır bulunması sebebiyle 'kavuşmaya' benzetilmiştir.
13196. Metin
ولما كان المنكر للبعث كثيراً، أكد فقال موضع: فإنه آت فليحذر وليبشر، تفخيماً للأمر وتثبيتاً وتهويلاً: {فإن أجل الله} أي الملك الأعلى الذي له الغنى المطلق وجميع صفات الكمال المحتوم لذلك {لآت} لا محيص عنه، فإنه لا يجوز عليه وقوع إخلاف الوعد، ولذلك عبر بالاسم الأعظم، وللإشارة إلى أن أهوال اللقاء لا يحيط لها العد، ولا يحصرها حد، فليتعد لذلك بالمجاهدة والمقاتلة لنفسه من ينصحها، وقال تعالى: {وهو} أي وحده {السميع العليم*} حثاً على تطهير الظاهر والباطن في العقد والقول والفعل.
Yeniden dirilmeyi inkâr eden çok olduğu için, meseleyi tazim etmek, pekiştirmek ve dehşetini bildirmek üzere "o gelecektir, sakınsın ve müjdelensin" ifadesi yerine tekit ederek şöyle buyurdu: {فإن أجل الله} “Şüphesiz ki Allah'ın [tayin ettiği] ecel” yani mutlak zenginliğe ve bütün kemal sıfatlarına sahip olan en yüce Hükümran'ın bunun için kesin kıldığı ecel {لآت} “elbette gelecektir.” Ondan kaçış yoktur; zira O'nun hakkında vaadinden dönmek caiz değildir. Bundan dolayı İsm-i A'zam (Lafza-i Celâl) kullanılmıştır ve kavuşmanın dehşetinin sayılamayacağına ve sınırlandırılamayacağına işaret edilmiştir. Öyleyse nefsine öğüt veren kimse, nefsiyle cihad ederek ve mücadele ederek buna hazırlansın. Yüce Allah şöyle buyurdu: {وهو} “Ve O” yani yalnızca O {السميع العليم*} “hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” Bu, inançta, sözde ve amelde zahiri ve batını temizlemeye bir teşviktir.
13197. Metin
ولما حث على العمل، بين أنه ليس إلا لنفع العامل، لئلا يخطر في خاطر ما يوجب تعب الدنيا وشقاء الآخرة من اعتقاد ما لا يليق بجلاله تعالى، فقال عاطفاً على ما تقديره: فمن أراح نفسه في الدنيا فإنما
Amel etmeye teşvik edince; Yüce Allah'ın celaline yakışmayan bir inançtan dolayı dünya yorgunluğu ve ahiret bedbahtlığını gerektiren bir şey hatıra gelmesin diye, amelin sadece amel edenin menfaatine olduğunu açıkladı ve takdiri "Kim dünyada nefsini rahata erdirirse ancak
13198. Metin
ضر نفسه: {ومن جاهد} أي بذل جهده حتى كأنه يسابق آخر في الأعمال الصالحة {فإنما يجاهد لنفسه} لأن نفع ذلك له فيتعبها ليريحها، ويشقيها ليسعدها، ويميتها ليحييها، وعبر بالنفس لأنها الأمارة بالسوء، وإنما طوى ما أدعى تقديره لأن السياق للمجاهدة، ثم علل هذا الحصر بقوله: {إن الله} أي المتعالي عن كل شائبة نقص {لغني} وأكد لأن كثرة الأوامر ربما أوجبت للجاهل ظن الحاجة، وذلك نكتة الإتيان بالاسم الأعظم، وبين أن غناه الغنى المطلق بقوله موضع «عنه» {عن العالمين*} فلا تنفعه طاعة ولا تضره معصية.
kendisine zarar vermiş olur" şeklinde olan ifadeye atfederek şöyle buyurdu: {ومن جاهد} “Kim cihad ederse” yani salih amellerde sanki başkasıyla yarışıyormuşçasına gayret sarf ederse {فإنما يجاهد لنفسه} “ancak kendisi için cihad etmiş olur.” Çünkü bunun faydası kendisinedir; dolayısıyla onu rahata erdirmek için yorar, mesut kılmak için zahmete sokar, diriltmek için öldürür. 'Nefis' lafzı kullanıldı; çünkü o kötülüğü emredendir (emmaratedir). Takdiri gereken kısmı gizlemesi, sözün akışının cihad hakkında olmasındandır. Sonra bu hasrı (sınırlandırmayı) şu sözüyle gerekçelendirdi: {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani her türlü noksanlıktan münezzeh olan [Allah] {لغني} “elbette zengindir (muhtaç değildir).” Tekit etti; zira emirlerin çokluğu cahil kimseye ihtiyaç zannı verdirebilir, İsm-i A'zam ile gelinmesinin nük плеsi de budur. O'nun zenginliğinin mutlak bir zenginlik olduğunu "ondan" [müstağnidir] ifadesi yerine şöyle diyerek açıkladı: {عن العالمين*} “âlemlerden [müstağnidir].” Dolayısıyla ne bir itaat O'na fayda verir ne de bir isyan O'na zarar verir.
13199. Metin
ولما كان التقدير: فالذين كفروا وعملوا السيئات لنجزينهم أجمعين، ولكنه طواه لأن السياق لأهل الرجاء، عطف عليه قوله: {والذين آمنوا وعملوا} تصديقاً لإيمانهم {الصالحات} في الشدة والرخاء على حسب طاقتهم، واشار بقوله: {لنكفرن عنهم سيئاتهم} إلى أن الإنسان وإن اجتهد لا بد أن يزل لأنه مجبول على النقص، فالصلاة إلى الصلاة كفارة لما بينهما ما لم يؤت الكبائر، والجمعة إلى الجمعة ورمضان إلى رمضان ونحو ذلك مما وردت به الأخبار عن النبي المختار ﷺ. وزاده فضلاً وشرفاً لديه؛ قال البغوي: والتكفير إذهاب السيئة بالحسنة، أو لنغفرن لهم الشرك وما عملوا فيه،
Cümlenin takdiri: "İnkâr edip kötülük işleyenlere gelince, onların hepsini elbette cezalandıracağız" şeklinde idi; fakat sözün akışı ümit ehli hakkında olduğundan bunu gizledi ve ona şu sözünü atfetti: {والذين آمنوا وعملوا} “İman edip” imanlarını tasdik sadedinde “işleyenlerin” {الصالحات} “salih amelleri” güçleri yettiğince darlıkta ve bollukta [işleyenlerin]. Şu sözüyle: {لنكفرن عنهم سيئاتهم} “kötülüklerini elbette örteceğiz” şuna işaret etti: İnsan ne kadar gayret gösterirse göstersin mutlaka tökezler, zira o noksanlık üzere yaratılmıştır. Büyük günahlar işlenmedikçe iki namaz arasındaki vakitler, iki cuma arası ve iki ramazan arası bunların arasındaki günahlara kefarettir; nitekim Muhtar Peygamber'den (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelen rivayetler bu doğrultudadır. Allah katında onun faziletini ve şerefini artırdı. Begavî şöyle demiştir: Tekfir, kötülüğün iyilikle giderilmesidir; yahut onların şirkini ve şirk içindeyken yaptıklarını bağışlamamızdır.
13200. Metin
وأكد لأن الإنسان مجبول على الانتقام ممن أساء ولو بكلمة ولو بالامتنان بذكر العفو فلا يكاد يحقق غير ما طبع عليه. ولما بشرهم بالعفو عن العقاب، أتم البشرى بالامتنان بالثواب، فقال عاطفاً على ما تقديره: ولنثبتن لهم حسناتهم {ولنجزينهم} أي في الإسلام {أحسن الذي كانوا} أي كوناً يحملهم على أتم رغبة {يعملون*} أي أحسن جزاء ما عملوه في الإسلام وما قبله وفي طبعهم أن يعملوه.
Hükmü tekit etti; zira insan, tek bir kelimeyle dahi olsa kendisine kötülük yapandan intikam alma veya affı başa kakma fıtratındadır, dolayısıyla fıtratında olanın dışındakini pek gerçekleştiremez. Onları cezadan muaf tutmakla müjdeleyince, sevap lütfuyla müjdeyi tamamlayarak takdiri "onların iyiliklerini kendileri için sabit kılacağız" şeklinde olan ifadeye atfen şöyle buyurdu: {ولنجزينهم} “Ve onlara elbette karşılık vereceğiz” yani İslam'da {أحسن الذي كانوا} “yaptıklarının en güzeliyle” yani onları tam bir rağbete sevk eden bir oluşla {يعملون*} “yapmakta olduklarının” yani İslam'da ve öncesinde yaptıkları ve fıtratlarında yapma eğilimi bulunan amellerinin en güzel karşılığıyla.
13201. Metin
ولما ذكر سبحانه أنه لا بد من الفتنة، وحذر من كفر، وبشر من صبر، قال عاطفاً على {ولقد فتنا} مشيراً إلى تعظيم حرمة الوالد حيث جعلها في سياق تعظيم الخالق، وإلى أنها أعظم فتنة: {ووصينا} على ما لنا من العظمة {الإنسان} أي الذي أعناه على ذلك بأن جعلناه على الأنس بأشكاله لا سيما من أحسن إليه، فكيف بأعز الخلق عليه، وذلك فتنة له {بوالديه} .
Sübhânehu ve Teâlâ imtihanın kaçınılmaz olduğunu zikredip inkâr edeni uyarıp sabredeni müjdeleyince; ana-baba hakkını Yaratıcı'nın hakkını tazim bağlamında zikretmek suretiyle onun hürmetinin büyüklüğüne ve bunun en büyük fitne (imtihan) olduğuna işaret ederek {ولقد فتنا} “Andolsun ki Biz sınadık” ayetine atfen şöyle buyurdu: {ووصينا} “Ve tavsiye ettik” azametimize yaraşır şekilde {الإنسان} “insana” yani kendi benzerleriyle, bilhassa kendisine iyilik yapanla ünsiyet kuracak şekilde yaratarak bu hususta kendisine yardım ettiğimiz insana; nitekim mahlukatın kendisine en değerlisi olan ana-babası nasıldır? İşte bu onun için bir imtihandır {بوالديه} “ana-babasına [iyi davranmasını]”.
13202. Metin
ولما كان التقدير: فقلنا له: افعل بهما {حسناً} أي فعلاً ذا حسن من برهما وعطف عليهما، عطف عليه قوله: {وإن جاهداك} أي فعلاً معك فعل المجاهد مع من يجاهده فاستفرغا مجهودهما في معالجتك {لتشرك} وترك مظهر العظمة للنص على المقصود فقال: {بي} ونبهه على طلب البرهان في الأصول إشارة إلى خطر المقام لعظم المرام، فقال استعمالاً للعدل، مشيراً بنفي العلم إلى انتفاء العلوم: {ما ليس لك به علم}
Cümlenin takdiri: "Ona: İkisine {حسناً} “güzellikle” yani onlara iyilik edip şefkat göstererek güzel bir muamelede bulun dedik" şeklinde olunca, buna şu sözünü atfetti: {وإن جاهداك} “Eğer seninle cihad ederlerse (mücadele ederlerse)” yani seninle mücadele eden bir mücahidin yaptığı gibi davranıp seni vazgeçirmek için bütün gayretlerini sarf ederlerse {لتشرك} “ortak koşman için”. Asıl maksadı açıkça belirtmek için azamet zamirini bırakıp şöyle buyurdu: {بي} “Bana”. Meselenin büyüklüğü sebebiyle makamın tehlikesine işaret ederek temel inanç konularında delil araması hususunda onu uyardı ve adaleti gözeterek, ilmin yokluğuyla bilinen şeyin yokluğuna işaretle şöyle buyurdu: {ما ليس لك به علم} “hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi”
13203. Metin
أصلاً بأنه يستحق الشركة فإن من عبد ما لم يعلم استحقاقه للعبادة فهو كافر {فلا تطعهما} فإنه لا طاعة لمخلوق - وإن عظم - في معصية الخالق، وهذا موجب لئلا يقع من أحد شرك أصلاً، فإنه لا ريب أصلاً في أنه لا شبهة تقوم على أن غيره تعالى يستحق الإلهية، فكيف بدليل يوجب علماً، والمقصود من سياق الكلام إظهار النصفة والتنبيه على النصيحة، ليكون أدعى إلى القبول؛ ثم علل ذلك بقوله: {إليّ مرجعكم} أي جميعاً: من آمن ومن أشرك بالحشر يوم القيامة؛ ثم سبب عنه قوله: {فأنبئكم} أي أخبركم إخباراً عظيماً مستقصى بليغاً {بما كنتم} أي برغبتكم {تعملون*} أي فقفوا عند حدودي، واتركوا ما تزينه لكم شهواتكم، واحذروا مجازاتي على قليل ذلك وكثيره، عبر سبحانه بالسبب الذي هو الإنباء لأنه لا مثنوية فيه عن المسبب الذي هو الجزاء، مطلقاً للعبارة، وتهديداً بليغاً على وجه الإشارة، وطوى ذكره لأنه قد يدخله العفو، وهذه الآية نزلت في سعد بن أبي وقاص ﵁، أسلم وكان باراً بأمه، فحلفت: لا تأكل ولا تشرب حتى يرجع عن دينه أو تموت فيعير بها ويقال قاتل أمه، فمكثت يومين بلياليهما فقال: ياأماه، لو كانت لك مائة نفس فخرجت نفساً نفساً ما تركت
yani ortaklığa müstahak olduğuna dair hiçbir [bilgin olmayan şeyi]. Zira ibadete layık olduğunu bilmediği bir şeye ibadet eden kimse kâfirdir: {فلا تطعهما} “ikisine de itaat etme!” Çünkü Yaratıcı'ya isyan hususunda -ne kadar büyük olursa olsun- hiçbir yaratılmışa itaat yoktur. Bu durum hiç kimseden asla şirkin sadır olmamasını gerektirir; zira Yüce Allah'tan başkasının ilahlığa müstahak olduğuna dair en ufak bir şüphenin dahi bulunmadığı kesindir, nerede kaldı ki kesin ilim gerektiren bir delil bulunsun! Sözün akışından maksat, kabule daha elverişli olması için adaleti göstermek ve nasihati bildirmektir. Sonra bunu şu sözüyle gerekçelendirdi: {إليّ مرجعكم} “Dönüşünüz ancak Banadır” yani kıyamet günündeki haşir ile iman eden ve şirk koşan hepinizin [dönüşü Banadır]. Sonra bundan şu sözünü neşet ettirdi: {فأنبئكم} “Size haber vereceğim” yani etraflıca, pek beliğ ve büyük bir haber verişle haber vereceğim {بما كنتم} “olduğunuz şeyleri” yani kendi isteğinizle {تعملون*} “yapmakta [olduğunuz şeyleri].” Yani Benim sınırlarımda durun, nefislerinizin size süslediği şeyleri bırakın ve bunun azına da çoğuna da ceza vermemden sakının! Sübhânehu ve Teâlâ, ceza olan müsebbebden ayrılmayan haber verme sebebini mutlak bir ifadeyle ve işaret yoluyla beliğ bir tehdit olarak zikretmiş; affın kapsamına girebileceği için cezanın bizzat zikrini ise hazfetmiştir. Bu ayet Sa'd b. Ebî Vakkâs (radıyallâhu anh) hakkında inmiştir: Sa'd Müslüman olmuştu ve annesine çok iyi davranırdı. Annesi: "O dininden dönünceye veya ben ölüp de o 'annesinin katili' diye ayıplanıncaya kadar hiçbir şey yiyip içmeyeceğim" diye yemin etti. Gece ve gündüz iki gün bekledi. Sa'd: "Ey anneciğim! Senin yüz canın olsa ve tek tek çıksa ben yine de
13204. Metin
ديني فكلي، وإن شئت فلا تأكلي! فلما أيست منه أكلت وشربت - وأصل القصة في الترمذي.
dinimi terk etmem; artık ister ye, ister yeme!" dedi. Kadın ondan ümidini kesince yedi ve içti. Kıssanın aslı Tirmizî'dedir.
13205. Metin
ولما كان التقدير: فالذين أشركوا وعملوا السيئات لندخلنهم في المفسدين، ولكنه طواه لدلالة السياق عليه، عطف عليه زيادة في الحث على الإحسان إلى الوالدين قوله: {والذين آمنوا وعملوا} في السراء والضراء {الصالحات} .
Cümlenin takdiri: "Şirk koşup kötülük işleyenleri ise elbette bozguncuların arasına sokacağız" şeklinde idi; ancak sözün akışı buna delalet ettiği için bunu gizledi ve ana-babaya iyilik etmeye teşviki artırmak üzere şu sözünü buna atfetti: {والذين آمنوا وعملوا} “İman edip işleyenleri” darlıkta ve bollukta {الصالحات} “salih amelleri”.
13206. Metin
ولما كان الصالح في الغالب سيىء الحال في الدنيا ناقص الحظ منها، فكان عدوه ينكر أن يحسن حاله أشد إنكار، أكد قوله: {لندخلنهم} أي بوعد لا خلف فيه {في الصالحين*} وناهيك به من مدخل، فإنه من أبلغ صفات المؤمنين.
Salih kimse çoğunlukla dünyada hali kötü ve dünyalıktan nasibi az olan kimse olduğu, düşmanı da onun halinin düzelmesini şiddetle inkâr ettiği için şu sözünü tekit etti: {لندخلنهم} “onları elbette dahil edeceğiz” yani cayılması mümkün olmayan bir vaatle {في الصالحين*} “salihlerin arasına.” Bu ne muazzam bir makamdır; zira o, müminlerin en beliğ sıfatlarındandır.
13207. Metin
ولما كانت ترجمة ما مضى من قسم الراجي والمجاهد والعامل للصالح: فمن الناس - كما أشير إليه - من يؤمن بالله، فإذا أوذى في الله صبر واحتسب انتظاراً للجزاء من العلي الأعلى، ولكنه حذف من كل جملة ما دل عليه بما ذكر في الأخرى، عطف عليه: {ومن الناس} أي المذبذبين {من يقول} أي بلسانه دون طمأنينة من قلبه: {آمنا بالله} أي الذي اختص بصفات الكمال، وأشار بعد الإيماء
Geçmişteki recâ sahibi, cihad eden ve salih amel işleyen grubun açıklaması: "İnsanlardan -işaret edildiği üzere- öyleleri vardır ki Allah'a iman eder; Allah uğrunda eziyete uğradığında ise Yüceler Yücesi'nden karşılık bekleyerek sabreder ve ecrini Allah'tan umar" şeklinde olunca -fakat her cümleden diğerinde zikredilenle anlaşılan kısım hazfedilmiştir- buna şunu atfetti: {ومن الناس} “İnsanlardan [öylesi de vardır ki]” yani ikisi arasında bocalayanlardan {من يقول} “diyen kimsedir” yani kalbi mutmain olmaksızın sadece diliyle: {آمنا بالله} “'Allah'a iman ettik' [diyen kimsedir]” yani kemal sıfatlarıyla muttasıf olan Allah'a. Çoğul zamirine isnat ederek bu sınıfın çokluğuna işaret ettikten sonra,
13208. Metin
إلى كثرة هذا الصنف بالإسناد إلى ضمير الجمع - إلى أن الأذى في هذه الدار ضربة لازب لا بد منه، بقوله بأداة التحقيق: {فإذا أوذي} أي فتنة له واختباراً من أيِّ مؤذ كان {في الله} أي بسبب كونه في سبيل الله الذي لا يدانيه في عظمته وجميع صفاته شيء، ببلاء يسلط به عباده عليه {جعل} أي ذلك الذي ادعى الإيمان {فتنة الناس} أي له بما يصيبه من أذاهم في جسده الذي إذا مات انقطع أذاهم عنه {كعذاب الله} أي المحيط بكل شيء، فلا يرجى الانفكاك منه، فيصرف المعذب بعد الشماخة والكبر إلى الخضوع والذل، لأن لا كفؤ له ولا مجير عليه، فلا يطاق عذابه، لأنه على كل من الروح والجسد، لا يمكن مفارقته لهما ولا لواحد منهما بموت ولا بحياة إلا بإرادته حتى يكون عمل هذا المعذب عند عذاب الناس له الطاعة لهم في جميع ما يأمرون به ظاهراً وباطناً، فيتبين حينئذ أنه كان كاذباً في دعوى الإيمان، وقصر الرجاء على الملك الديان، وأشار إلى أن الفتنة ربما استمرت إلى الممات وطال زمنها بالتعبير بأداة الشك، وأكد لاستبعاد كل سامع أن يقع من أحد بهت في قوله: {ولئن جاء نصر} أي لحزب الله الثابتي الإيمان.
bu diyarda eziyetin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğuna tahkik edatıyla şöyle işaret etti: {فإذا أوذي} “eziyet edildiği zaman” yani hangi eziyet ediciden olursa olsun bir imtihan ve sınama olarak {في الله} “Allah uğrunda” yani azametinde ve bütün sıfatlarında hiçbir şeyin Kendisine denk olmadığı Allah yolunda bulunması sebebiyle, kullarını onun üzerine musallat kıldığı bir bela ile [eziyet edildiğinde] {جعل} “kılar” yani iman iddiasında bulunan o kimse {فتنة الناس} “insanların fitnesini (eziyetini)” yani öldüğü zaman eziyetleri kendisinden kesilecek olan bedenine onların eziyetinden isabet eden şeyi {كعذاب الله} “Allah'ın azabı gibi [tutar]” yani her şeyi kuşatan ve kendisinden kurtuluş umulmayan [azap gibi tutar]. Böylece azap gören kimse, kibrinden ve böbürlenmesinden sonra boyun eğmeye ve zillete döner; zira O'nun hiçbir dengi yoktur ve O'na karşı kimse himaye edemez, O'nun azabına güç yetirilemez. Çünkü azap hem ruha hem bedenedir; O'nun iradesi olmaksızın ölümle de hayatla da ne ikisinden ne de birinden ayrılmak mümkündür. Öyle ki insanların azabı karşısında bu azap çekenin yaptığı şey, onların zahiren ve batınen emrettikleri her şeyde onlara itaat etmek olur. İşte o zaman onun iman iddiasında ve ümidi yalnızca Melik ve Deyyân olan Allah'a hasretmede yalancı olduğu ortaya çıkar. Cenâb-ı Hak, fitnenin belki de ölüme kadar sürebileceğine ve süresinin uzayabileceğine şüphe edatıyla işaret etti ve her dinleyenin bir kimseden böyle bir iftira sadır olmasını uzak görmesi sebebiyle şu sözünde tekit buyurdu: {ولئن جاء نصر} “Ve andolsun ki bir zafer gelirse” yani imanı sabit olan Allah'ın taraftarlarına [bir zafer gelirse].
13209. Metin
ولما كان الإحسان منه إنما هو محض امتنان، فلا يجب عليه لأحد
O'ndan gelen lütuf ve ihsan sırf bir ikram olup O'nun üzerine hiç kimse için hiçbir şey vacip olmadığından,
13210. Metin
شيء، عبر بما يدل على ذلك مشيراً إلى أنه يفعله لأجله ﷺ فقال: {من ربك} أي المحسن إليك بنصر أهل دينك، تصديقاً لوعدك لهم، وإدخالاً للسرور عليك،
bunu O'nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) hatırı için yaptığını belirterek buna delalet eden lafızla şöyle buyurdu: {من ربك} “Rabbinden” yani senin dininin ehline zafer vererek sana ihsanda bulunan, onlara verdiğin vaadi tasdik eden ve senin gönlünü hoş eden [Rabbinden].
13211. Metin
ولما كانت هذه الحالة رخاء، عبر بضمير الجمع إشارة إلى نحو قول الشاعر:
Bu durum bir genişlik ve rahatlık hali olduğundan, şairin şu sözüne işaret edercesine çoğul zamiriyle ifade etti:
13212. Metin
وما أكثر الإخوان حين تعدهم ... ولكنهم في النائبات قليل
"Saydığın zaman dostlar ne kadar da çoktur... Fakat musibet anlarında onlar pek azdır."
13213. Metin
فقال: {ليقولن} أي هؤلاء الذين لم يصبروا، خداعاً للمؤمنين خوفاً ورجاءً وعبر في حالة الشدة بالإفراد لئلا يتوهم أن الجمع قيد، وجمع هنا دلالة على أنهم لا يستحيون من الكذب ولو على رؤوس الأشهاد، وأكدوا لعلمهم أن قولهم ينكر لأنهم كاذبون فقالوا: {إنا كنا معكم} أي لم نزايلكم بقلوبنا وإن أطعنا أولئك بآلسنتنا.
Şöyle buyurdu: {ليقولن} “Elbette diyeceklerdir ki” yani sabretmeyen şu kimseler, korku ve ümit içinde müminleri aldatmak için [böyle diyeceklerdir]. Çoğulun bir kayıt olduğu zannedilmesin diye zorluk anında tekil lafız kullanılmıştı; burada ise herkesin huzurunda dahi olsa yalandan utanmadıklarını göstermek için çoğul lafız getirilmiştir. Yalancı oldukları için sözlerinin inkâr edileceğini bildiklerinden tekit ederek şöyle dediler: {إنا كنا معكم} “'Biz şüphesiz sizinle beraberdik'” yani dillerimizle onlara itaat ettiysek de kalplerimizle sizden hiç ayrılmadık.
13214. Metin
ولما كان التقدير: أليس أولياؤنا المتفرسون بأحوالهم عالمين؟ عطف عليه منكراً قوله: {أو ليس الله} المحيط بعلم الباطن كما هو محيط بعلم الظاهر {بأعلم بما في صدور العالمين*} أي كلهم، منهم فلا يخفى عليه شيء من ذلك إخلاصاً كان أو نفاقاً، بل هو أعلم من أصحاب الصدور بذلك.
Cümlenin takdiri: "Onların hallerini ferasetle anlayan velilerimiz bunu bilmiyorlar mı?" şeklinde olunca, kınama sadedinde buna şunu atfetti: {أو ليس الله} “Allah değil midir?” zahirin ilmini kuşattığı gibi batının ilmini de kuşatan [Allah değil midir?] {بأعلم بما في صدور العالمين*} “âlemlerin göğüslerinde olanı en iyi bilen?” Yani onların hepsinin, dolayısıyla ihlas olsun nifak olsun bunlardan hiçbir şey O'na gizli kalmaz; bilakis O, göğüslerin sahiplerinden daha iyi bilir.
13215. Metin
ولما أنكر عدم العلم، صرح بالعلم فقال واعداً متوعداً، عاطفاً
İlmin yokluğunu reddedince, vaat ve tehdit sadedinde ilmi açıkça ifade ederek,
13216. Metin
على ما أفهمه السياق من نحو: فقد علم الله جميع ما أخفوا وما أعلنوا: {وليعلمن الله} أي المحيط علماً وقدرة في عالم الشهادة حتى ينكشف ذلك لديكم كما هو عالم به في عالم الغيب {الذين آمنوا} أي وقع منهم إيمان، وليعلمن المؤمنين إيماناً صادقاً بما يواليه عليهم من المحن، وهم لا يزدادون إلا تسليماً ورضى، وأكده لما قدم من أن الناس حسبوا أنهم لا يفتنون {وليعلمن} الذي نافقوا وليعلمن {المنافقين*} بمثل ذلك من الزلازل والفتن التي يميلون معها كيفما ميّلتهم، حتى يعلم كل من له لب أنه لا إيمان لهم كما أنه لا أيمان لهم، ولا شك أنه يعامل كلاًّ من الفريقين بما يستحق على حسب ما يعلم من قلبه، والآية من الاحتباك كما مضى عند {وليعلمن الله الذين صدقوا} .
sözün akışının hissettirdiği "Allah onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını kesinlikle bilmiştir" ifadesine atfen şöyle buyurdu: {وليعلمن الله} “Allah elbette bilecektir” yani gayb âleminde bildiği gibi şehadet âleminde de sizin nezdinizde açığa çıkacak şekilde ilim ve kudretiyle kuşatan [Allah elbette bilecektir] {الذين آمنوا} “iman edenleri” yani kendilerinden iman sadır olanları; başlarına aralıksız gelen imtihanlarla -ki onlar teslimiyet ve rızadan başka bir şey artırmazlar- samimi bir imanla inanan müminleri elbette bilecektir. İnsanların sınanmayacaklarını sandıklarına dair daha önce geçen husus sebebiyle bunu tekit etti: {وليعلمن} “Ve elbette bilecektir” nifak çıkaranları da; bilecektir {المنافقين*} “münafıkları da.” Kendilerini ne tarafa eğerse o tarafa eğildikleri sarsıntılar ve fitnelerle [onları da bilecektir]; ta ki aklı olan herkes, onların yeminleri olmadığı gibi imanlarının da olmadığını bilsin. Şüphe yok ki O, her iki zümreye de kalplerinden bildiği şeylere göre hak ettikleri muameleyi yapacaktır. Bu ayette de {وليعلمن الله الذين صدقوا} “Allah doğru olanları elbette bilecektir” ayetinde geçtiği gibi ihtibâk sanatı vardır.
13217. Metin
ولما كان السياق للفتنة والأذى في الله المحقق أمره بإذا دون «إن» وكان الكفار يفتنون من أسلم في أول الأمر، ذكر سبحانه بعض ما كانوا يقولون لهم عند الفتنة جهلاً بالله وغروراً، فقال معجباً منهم،
Sözün akışı, «إن» yerine «إذا» edatıyla gerçekleşmesi kesinleşen Allah uğrundaki fitne ve eziyet hakkında olunca ve kâfirler de ilk zamanlarda Müslüman olanları fitneye düşürdüklerinden; Sübhânehu ve Teâlâ, onların fitne anında Allah'ı bilmemekten ve gururdan dolayı Müslümanlara söyledikleri bazı sözleri zikredip onlara taaccüp ederek,
13218. Metin
عاطفاً على {ومن الناس من يقول} : {وقال الذين كفروا} اغتراراً منهم بالله، وجرأة على حماه المنيع {للذين} أي لطائفة من يقول بلسانه: آمنا بالله، وهم الذين {آمنوا} أي حقيقة، جهلاً منهم بما خالط قلوبهم من بشاشة الإيمان، وأنوار العرفان: {اتبعوا} أي كلفوا أنفسكم بأن تتبعوا {سبيلنا} أي طريق ديننا، وعطفوا وعدهم في مجازاتهم على ذلك بصيغة الأمر على أمرهم باتباعهم للدلالة على أنه محقق لا شك فيه فقالوا: {ولنحمل خطاياكم} بوعد صادق وأمر محتوم جازم، إن كان ما تقولون حقاً إنه لا بد لنا من معاد نؤاخذ فيه بالخطايا، ولو دروا لعمري ما الخبر، يوم يقولون: لا مفر، ما عرضوا أنفسهم لهذا الخطر، يوم يود كل امرىء لو افتدى بماله وبنيه، وعرسه وأخيه، وصديقه وأبيه، ويكون كلامهم - وإن كان أمراً - بمعنى الخبر لأنه وعد كذبه سبحانه لأن معناه: إن كتب عليكم إثم حملناه عنكم بوعد لا خلف فيه {وما هم} أي الكفار {بحاملين} ظاهراً ولا باطناً {من خطاياكم} أي المؤمنين {من شيء} وهم يقدرون أن لا يحملوا، أو حملاً يخفف عنهم العذاب، أي إنهم إذا عاينوا تلك الأحوال، وطاشت عقولهم في بحار هاتيك الأهوال، التي لا يقوم لها الجبال،
{ومن الناس من يقول} “İnsanlardan öylesi de vardır ki... der” ayetine atfen şöyle buyurdu: {وقال الذين كفروا} “İnkâr edenler dediler ki” Allah'a karşı gurura kapılarak ve O'nun aşılmaz korusuna cüret ederek {للذين} “o kimselere” yani dilleriyle 'Allah'a iman ettik' diyenlerden bir taifeye, yani kalplerine imanın neşesi ve irfan nurları karışmış olan hakiki {آمنوا} “iman etmiş olanlara” [onların halini] bilmeyerek şöyle dediler: {اتبعوا} “Uyun” yani kendinizi uymakla yükümlü kılın {سبيلنا} “bizim yolumuza” yani dinimizin yoluna. Onların kendilerine uymasını emretmelerine, buna karşılık vereceklerine dair vaatlerini emir kipiyle atfederek bunun şüphesiz ve kesin olduğunu göstermek üzere şöyle dediler: {ولنحمل خطاياكم} “'ve biz sizin günahlarınızı yüklenelim'” yani doğru bir vaat ve kesin, bağlayıcı bir emirle; şayet sizin dediğiniz gibi günahlardan dolayı hesaba çekileceğimiz bir dönüş yeri gerçekten varsa. Ömrüme andolsun ki, 'kaçacak yer yok' denileceği o günde haberin ne olduğunu bilselerdi; her ferdin malını, oğullarını, eşini, kardeşini, dostunu ve babasını fidye vermek isteyeceği günde kendilerini bu tehlikeye atmazlardı. Onların sözü emir kipiyle olsa da haber anlamındadır; zira bu bir vaattir ve Sübhânehu ve Teâlâ onu yalanlamıştır, çünkü anlamı şudur: 'Şayet size bir günah yazılırsa, cayılmayacak bir vaatle onu sizden biz yükleniriz.' {وما هم} “Oysa onlar değillerdir” yani kâfirler {بحاملين} “yüklenecek [değillerdir]” ne zahiren ne de batınen {من خطاياكم} “sizin günahlarınızdan” yani ey müminler! {من شيء} “hiçbir şeyi.” Yüklenmemeye güçleri yettiği halde yahut onların azabını hafifletecek bir yüklenmeyle [hiçbir şeyi yüklenemezler]. Yani onlar o dehşetli halleri gördüklerinde ve dağların bile dayanamayacağı o korkuların denizinde akılları başlarından gittiğinde,
13219. Metin
تبرؤوا ممن قالوا له هذا المقال، فقد أخبروا بما لا يطابق الواقع، ويجوز أن يكونوا تعمدوا الكذب حال الإخبار إن كانت نيتهم أنهم لا يفون على تقدير تحقق الجزاء.
kendisine bu sözü söyledikleri kimseden teberri edip uzaklaşacaklardır. Böylece gerçeğe uymayan bir haber vermiş oldular. Cezanın gerçekleştiği takdirde sözlerini tutmayacaklarına dair niyetleri varsa, haber verme anında bile bile yalan söylemiş olmaları da mümkündür.
13220. Metin
ولما علم من هذا كذبهم بكل حال سواء تعمدوا أو لا، صرح به تأكيداً لمضمون ما قبله، مؤكداً لأجل ظن من غروه صدقهم في قوله: مستأنفاً: {إنهم لكاذبون*} .
İster kasten yapsınlar ister yapmasınlar, her halükarda onların yalancı oldukları bundan anlaşılınca; önceki cümlenin içeriğini pekiştirmek ve aldattıkları kimselerin onların doğruluğuna dair zannı sebebiyle tekit etmek üzere yeni bir cümleyle açıkça şöyle buyurdu: {إنهم لكاذبون*} “Şüphesiz onlar kesinlikle yalancıdırlar.”
13221. Metin
ولما كان كل من أسلك أحداً طريقاً كان شريكه في عمله فيها، فكان عليه مثل وزره إن كانت طريق ردى، وله مثل أجره إن كانت سبيل هدى، قال تعالى مؤكداً لإنكارهم الآخرة وكل ما فيها: {وليحملن} أي الكفرة {أثقالهم} التي حملوها أنفسهم الضعيفة بما اكتسبوا {وأثقالاً} أخرى لغيرهم {مع أثقالهم} بما تسببوا به من إضلال غيرهم، ومن تأصيل السنن الجائرة الجارية بعدهم، فمن سن سنة سيئة فعليه وزرها ووزر من عمل بها إلى يوم القيامة من غير أن ينقص أحدهم من حمل الآخرة شيئاً.
Bir kimseyi bir yola sokan herkes o yoldaki amelinde onun ortağı olduğu, helak yolu ise onun günahının bir misli kendi üzerine yüklendiği, hidayet yolu ise onun ecrinin bir misli kendisine verildiği için, Yüce Allah onların ahireti ve içindeki her şeyi inkâr etmelerini reddetmek üzere tekit ederek şöyle buyurdu: {وليحملن} “Elbette yükleneceklerdir” yani kâfirler {أثقالهم} “kendi ağırlıklarını (günahlarını)” kazandıkları şeylerle zayıf nefislerine yükledikleri günahları {وأثقالاً} “ve nice ağırlıkları da” başkalarına ait diğer [günahları da] {مع أثقالهم} “kendi ağırlıklarıyla beraber.” Başkalarını saptırmaya sebep olmaları ve kendilerinden sonra devam eden haksız adetleri başlatmaları sebebiyle [yükleneceklerdir]. Zira kim kötü bir çığır açarsa, onun günahı ve kıyamet gününe kadar onunla amel edenlerin günahı -onlardan birinin ahiretteki yükünden hiçbir şey eksilmeksizin- kendi boynuna olur.
13222. Metin
ولما كان للسؤال على طريق الازدراء والإذلال، من الرعب
Aşağılama ve rezil etme tarzındaki sorgulama korkudan [ileri geldiği için]
13223. Metin
في القلب ما ليس للأفعال قال: {وليسألن} أي من كل من أمره المولى بسؤالهم {يوم القيامة} أي الذي هم به مكذبون، وله مستهينون والتأكيد إما لإنكارهم ذلك اليوم، أو لظن أن العالم لا يسأل عما يعلمه، {عما كانوا} أي بغاية الرغبة {يفترون*} أي يتعمدون كذبه، ويُعملون أفكارهم في ارتكابه ويواظبون عليه، والتعبير بصيغة الافتعال يدل على أنهم كانوا يعلمون صدق الرسول ﷺ ويتعمدون الكذب في وعدهم لمن غروه.
kalpte fiillerin sahip olmadığı bir tesir bulunduğu için şöyle buyurdu: {وليسألن} “Ve elbette hesaba çekileceklerdir” yani Mevlâ’nın kendilerini sorgulamasını emrettiği herkesten [veya herkes tarafından], {يوم القيامة} “kıyamet günü” yani yalanladıkları ve hafife aldıkları günde. Vurgu ya o günü inkâr etmelerinden ya da her şeyi bilenin bildiği şeyden sorgulamayacağı zannından ötürüdür; {عما كانوا} “o şeylerden ki” yani son derece bir istekle, {يفترون*} “uydurup duruyorlardı.” Yani kasten yalan söyledikleri, onu işlemek için fikir yürüttükleri ve üzerinde ısrarla durdukları şeylerden. 'İftial' kalıbıyla ifade edilmesi, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in doğruluğunu bildiklerini ve aldattıkları kimselere verdikleri sözde bile bile yalan söylediklerini gösterir.
13224. Metin
ولما كان السياق للبلاء والامتحان، والصبر على الهوان، وإثبات علم الله وقدرته على إنجاء الطائع وتعذيب العاصي، ذكر من الرسل الكرام عليهم الصلاة والسلام من طال صبره على البلاء، ولم يفتر عزمه عن نصيحة العباد على ما يعاملونه به من الأذى، تسلية لرسوله ﷺ ولتابعيه رضي الله تعالى عنهم وتثبيتاً لهم وتهديداً لقريش، فقال عاطفاً على {ولقد فتنا الذين من قبلهم} ما هو كالشرح له، وله نظر عظيم إلى {ولقد وصلنا لهم القول} [القصص: ٥١] وأكده دفعاً لوهم من يقول: إن القدرة على التصرف في القلوب مغنية عن الرسالة في دار التسبب: {ولقد أرسلنا} أي على ما لنا من العظمة المغنية عن الرسالة إجراء للأمور على ما تقتضيه هذه الدار من حكمة التسبيب
Sözün gelişi bela, imtihan, aşağılanmaya sabretme, Allah'ın ilmini ve itaat edeni kurtarıp isyan edene azap etmeye olan kudretini ispat etme hakkında olunca; Resûlüne sallallâhu aleyhi ve sellem ve ona tâbi olanlara radıyallâhu anhüm bir teselli, onlar için bir sebat ve Kureyş'e bir tehdit olmak üzere, kerim peygamberlerden aleyhimüssalâtü vesselâm belaya sabrı uzun süren, maruz kaldığı onca eziyete rağmen kullara nasihat etmekten azmi gevşemeyen kimseleri zikretti. Böylece {ولقد فتنا الذين من قبلهم} [ayetine] bir açıklama mahiyetinde olanı atfederek buyurdu; bunun {ولقد وصلنا لهم القول} [el-Kasas: 51] ayetine de büyük bir bakışı/ilgisi vardır. Sebepler yurdunda kalplerde tasarruf etme kudretinin peygamber göndermekten müstağni kıldığını söyleyen kimsenin vehmini savmak için de tekit ederek şöyle buyurdu: {ولقد أرسلنا} “Andolsun ki biz gönderdik” yani sebepler yurdu olan bu âlemin hikmetinin gerektirdiği şekilde işleri yürütmek üzere, peygamber göndermekten müstağni olan yüce azametimizle [gönderdik],
13225. Metin
{نوحاً} أي أول رسل الله الخافقين من العباد، وهو معنى {إلى قومه} فإن الكفر كان قد عم أهل الأرض، وكان ﷺ أطول الأنبياء بلاء بهم، ولذلك قال مسبباً عن ذلك ومعقباً: {فلبث فيهم} أي بعد الرسالة يدعوهم إلى الله، وعظم الأمر بقوله: {ألف} فذكر رأس العدد الذي لا رأس أكبر منه، وعبر بلفظ {سنة} ذماً لأيام الكفر، وقال: {إلا خمسين} فحقق أن ذلك الزمان تسعمائة وخمسون من غير زيادة ولا نقص مع الاختصار والعذوبة، وقال: {عاماً} إشارة إلى أن زمان حياته ﵊ بعد إغراقهم كان رغداً واسعاً حسناً يإيمان المؤمنين وخصب الأرض.
{نوحاً} “Nûh’u” yani kullar arasında çırpınıp duran Allah'ın ilk elçisini, bu da {إلى قومه} “kendi kavmine” ifadesinin manasıdır; zira inkâr yeryüzü halkını kuşatmıştı. O sallallâhu aleyhi ve sellem, peygamberler arasında kavmi sebebiyle en uzun süre belaya maruz kalanı idi. Bundan dolayı buna bağlı ve bunu takiben şöyle buyurdu: {فلبث فيهم} “Böylece onların arasında kaldı” yani risaletten sonra onları Allah'a davet ederek [kaldı]. Şöyle diyerek meseleyi büyüttü: {ألف} “bin”, kendisinden daha büyük bir başı olmayan sayının başını zikretti. İnkâr günlerini yermek için {سنة} “yıl” lafzıyla ifade etti ve: {إلا خمسين} “elli müstesna” buyurarak, bu sürenin veciz ve tatlı bir üslupla, ne fazla ne eksik, tam dokuz yüz elli [yıl] olduğunu kesinleştirdi. {عاماً} “sene” buyurması ise, onların boğulmasından sonraki hayatının aleyhisselâm müminlerin imanı ve yeryüzünün bereketiyle refah, bolluk ve güzellik içinde geçtiğine işaret etmektedir.
13226. Metin
ولما كان تكرير الدعاء مع عدم الإجابة أدل على الامتثال وعدم الملال، قال مسبباً عن لبثه فيهم ودعائه لهم ومعقباً له: {فأخذهم} أي كلهم بالإغراق أخذ قهر وغلبة {الطوفان} أي من الماء، لأن الطوفان في الأصل لكل فاش طامّ محيط غالب ممتلىء كثرة وشدة وقوة من سيل أو ظلام أو موت أو غيرها، والمراد هنا الماء {وهم ظالمون*} أي عريقون في هذا الوصف، وهو وضع الأشياء في غير مواضعها فعل من يمشي في أشد الظلام، بتكذيبهم رسولهم، وإصرارهم على كفرهم، وهو ملازم لدعائهم ليلاً ونهاراً لم يرجع منهم عن الضلال إلا ناس
Cevap verilmemesine rağmen davetin tekrarlanması itaate ve usanmamaya daha çok delalet ettiği için, onların arasında kalmasını ve onlara davetini sebep göstererek ve onu takiben şöyle buyurdu: {فأخذهم} “Bunun üzerine onları yakalayıverdi” yani hepsini boğarak, kahredici ve üstün bir yakalayışla yakaladı, {الطوفان} “tûfan” yani su [tufanı]. Çünkü tufan aslında sel, karanlık, ölüm veya başka şeylerden yayılan, basan, kuşatan, galip gelen, çokluk, şiddet ve güçle dolup taşan her şey için kullanılır; burada kastedilen ise sudur. {وهم ظالمون*} “Onlar zalimler iken.” Yani peygamberlerini yalanlayarak ve inkârlarında ısrar ederek bu vasıfta kökleşmiş kimseler iken; bu da zifiri karanlıkta yürüyen birinin yaptığı gibi şeyleri yerli yerine koymamaktır. O [Nûh], gece gündüz onları davet etmeye devam ettiği halde içlerinden dalaletten dönen olmadı,
13227. Metin
لقلتهم لا يعدون؛ ودل عليهم مسبباً عن ذلك بقوله: {فأنجيناه} أي نوحاً ﵇ بما لنا من العظمة التي لا يغلبها شيء {وأصحاب السفينة} من أولاده وأتباعه، من الغرق، وماذا يبلغ مقدار أهل سفينة واحدة في العدة والكثرة {وجعلناها} أي الفعلة أو السفينة أي نفسها وجنسها، بتلك العظمة {آية} أي علامة على قدرة الله وعلمه وإنجائه للطائع وإهلاكه للعاصي {للعالمين*} فإن لم يقع في الدهر حادثة أعظم منها ولا أغرب ولا أشهر في تطبيق الماء جميع الأرض، بطولها والعرض، وإغراق جميع من عليها من حيوان: إنسان وغير إنسان، وإنجاء ناس فيهم بما هيأ قبل الفعل من سبب ذلك المستمر نفعه على تكرار الأحقاب وتعاقب الأزمان، وكونها آية أما للآدميين الذين كانوا في ذلك الزمان فالأمر فيهم واضح، وأما غيرهم من الحيوان فقد عرفوا لمعرفتهم بالجزئيات المشاهدة أن ذلك الماء لا ينجى منه في دار الأسباب إلا هذه السفينة، فالهداية إلى فعلها للنجاة قبل وقوع سبب الهلاك دالة على تمام العلم وشمول القدرة، وأن من اهتدى إليه دون أهل ذلك
ancak azlıklarından ötürü sayılamayacak kadar az kimse müstesna. Buna bağlı olarak şöyle buyurarak onlara işaret etti: {فأنجيناه} “Biz de onu kurtardık” yani Nûh'u aleyhisselâm, hiçbir şeyin mağlup edemeyeceği azametimizle [kurtardık], {وأصحاب السفينة} “ve gemi halkını da” çocuklarından ve tâbilerinden olanları, boğulmaktan kurtardık. Tek bir gemi halkının sayısı ve çokluğu ne kadara ulaşabilir ki! {وجعلناها} “ve onu kıldık” yani bu fiili veya gemiyi, yani geminin kendisini ve cinsini, o azametle [kıldık], {آية} “bir ibret (ayet)” yani Allah'ın kudretine, ilmine, itaat edeni kurtarıp isyan edeni helak ettiğine dair bir alamet [kıldık], {للعالمين*} “âlemler için.” Zira zaman içinde suyun bütün yeryüzünü enine boyuna kaplaması, üzerindeki insan ve insan dışındaki bütün canlıları boğması ve fiilden önce hazırlanan, faydası devirler boyu ve zamanlar geçtikçe devam eden o sebep sayesinde içlerinden bir kısım insanı kurtarması bakımından bundan daha büyük, daha garip ve daha meşhur bir olay vuku bulmamıştır. Âlemler için bir ibret olması ise; o zamandaki insanlar açısından zaten açıktır. Diğer canlılara gelince; onlar müşahede edilen cüzî şeyleri bilmeleri sebebiyle, sebepler âleminde o sudan ancak bu gemiyle kurtulunabileceğini bildiler. Helak sebebi vuku bulmadan önce kurtuluş için onu yapmaya hidayet olunması, ilmin tamlığına ve kudretin kuşatıcılığına delildir. O devir halkı arasından yalnızca ona hidayet edilen kimsenin,
13228. Metin
العصر كلهم إنما اهتدى بإعلام الله دون غيره، ونصف الآية الأولى الأول من هذه القصة تسلية وتعزية دليلاً على آيتي الفتنة أول السورة، ونصفها الثاني تحذير وتوقية، وفيه دليل على الآية الثالثة، والآية الثالثة، والآية الأخرى تبشير وترجية، وفيه دليل على ما بعد.
başkası tarafından değil, ancak Allah'ın bildirmesiyle hidayet bulduğuna [delildir]. Bu kıssadaki ilk ayetin ilk yarısı, surenin başındaki fitneye dair iki ayete delil olacak şekilde bir teselli ve taziye; ikinci yarısı bir uyarı ve sakındırmadır ve onda üçüncü ayete delil vardır. Üçüncü ayet ve diğer ayet ise bir müjde ve ümitlendirmedir ve onda sonraki kısma delil vardır.
13229. Metin
ولما كان بلاء إبراهيم ﵊ عظيماً في قذفه في النار وإخراجه من بلاده، أتبعه به فقال: {وإبراهيم} أي ولقد أرسلنا إبراهيم، ويجوز أن يكون التقدير: واذكر إبراهيم أباك الأعظم لتتأسى به وتتسلى ويتعظ قومك بقصته، لكن قوله {وإلى مدين} يرجح الأول، ودل على مبادرته للامتثال بقوله: {إذ} أي حين، وهو بدل اشتمال على التقدير الثاني لاشتمال الأحيان على ما قبلها {قال لقومه} الذين هو منهم: {اعبدوا الله} أي الملك الأعظم بما يأمركم به من طاعته {واتقوه} أي خافوه في أن تشركوا به شيئاً فإنه يعذبكم {ذلكم} أي الأمر العظيم الذي هو إخلاصكم في عبادتكم له وتقواكم {خير لكم} أي من كل شيء {إن كنتم} أي بما لكم من الغرائز الصالحة {تعلمون*} أي إن كنتم في عداد من يتجدد
İbrâhim'in aleyhisselâm ateşe atılması ve memleketinden çıkarılması hususundaki belası büyük olunca, onu hemen ardından zikrederek şöyle buyurdu: {وإبراهيم} “İbrâhim'i de” yani andolsun ki İbrâhim'i de gönderdik. Takdirin: 'Kendisine uyasın, teselli bulasın ve kavmin de onun kıssasından ibret alsın diye ulu atan İbrâhim'i de an' şeklinde olması da caizdir; ancak {وإلى مدين} kavli birinciyi tercih ettirir. Şöyle buyurarak emre uymada acele ettiğine delalet etti: {إذ} “Hani o vakit” yani o zaman; bu da ikinci takdire göre bedel-i iştimaldir, çünkü zamanlar kendinden öncekileri kapsar, {قال لقومه} kendilerinden olduğu “kavmine demişti ki:” {اعبدوا الله} “Allah'a kulluk edin” yani o En Büyük Hükümran'a, size emrettiği itaati yerine getirerek kulluk edin, {واتقوه} “ve O'ndan sakının” yani O'na bir şeyi ortak koşma konusunda O'ndan korkun, zira O size azap eder. {ذلكم} “İşte bu” yani O'na ibadette ihlaslı olmanız ve O'ndan sakınmanızdan ibaret olan bu büyük emir, {خير لكم} “sizin için daha hayırlıdır” yani her şeyden daha hayırlıdır, {إن كنتم} “eğer siz” yani sahip olduğunuz salih fıtratlar gereği, {تعلمون*} “biliyorsanız.” Yani eğer siz kendisinde yeni
13230. Metin
له علم فأنتم تقولون: إنه خير، أي تعتقدون ذلك فتعملون به، وإن لم تعملوا ذلك فأنتم في عداد الحيوانات العجم، بل أضل، فإنها تهتدي لما ينفعها فتقبل عليه، وتسعى بجهدها إليه.
bir ilim meydana gelen kimseler zümresinde iseniz: 'O hayırlıdır' dersiniz; yani buna inanır ve onunla amel edersiniz. Şayet bunu yapmazsanız, siz dilsiz hayvanlar zümresindensiniz, hatta daha da sapıksınızdır; çünkü hayvanlar kendilerine fayda veren şeye yönelir, ona yönelir ve var güçleriyle ona doğru koşarlar.
13231. Metin
ولما أمرهم بما تقدم، ونفى العلم عمن جهل خيريته، دل عليه بقوله: {إنما تعبدون} ولما كان الله أعلى من كل شيء قال: {من دون الله} أي الذي لا شبيه له ولا نظير، ولا ثاني ولا وزير، وقال: {أوثاناً} إشارة إلى تفرق الهم بكثرة المعبود، والكثرة يلزمها الفرقة ولا خير في الفرقة. ومادة «وثن» بجميع تقاليبها واوية ويائية مهموزة تدور على الزيادة والكثرة، ويلزمها الفرقة من اختلاف الكلمة، فيلزمها حينئذ الرخاوة فيأتي العجز، وتراكيبها تسعة: في الواوي الثلاثة: وثن ثنو ثون، وفي اليائي ثلاثة: ثنى نثى ثين، وفي المهموز ثلاثة: أنث أثن نأث، فمن الزيادة: الوثن، قال القزاز: قال أبو منصور: الفرق بين الوثن والصنم أن الوثن كل ما كان له جثة من خشب أو حجر أو فضة أو ذهب أو جوهر أو غيره ينحت فينصب فيعبد،
Onlara yukarıda geçen şeyleri emredip, onun hayırlı olduğunu bilmeyenden ilmi nefyedince, şöyle buyurarak buna delil getirdi: {إنما تعبدون} “Siz ancak tapıyorsunuz”. Allah her şeyden yüce olduğu için şöyle buyurdu: {من دون الله} “Allah'ı bırakıp” yani benzeri, dengi, ikincisi ve veziri olmayan [Allah'ı bırakıp], {أوثاناً} “bir takım putlara” buyurdu ki bu, mabudun çoğalmasıyla gayretin dağılmasına işarettir. Çokluk ayrılığı gerektirir, ayrılıkta ise hiçbir hayır yoktur. 'Vesen' (وثن) kökü; vavlı, yâlı ve hemzeli bütün çekimleriyle fazlalık ve çokluk anlamı etrafında döner. Kelime ayrılığını, dolayısıyla gevşekliği ve ardından acziyeti gerektirir. Kalıpları dokuz tanedir: Vavlı olan üçü: vesen (وثن), sevneve (ثنو), sevne (ثون); yâlı olan üçü: senâ (ثنى), nesâ (نثى), seyn (ثين); hemzeli olan üçü: unse (أنث), esene (أثن), neese (نأث)'dir. Fazlalıktan türeyenlerden biri el-vesen (الوثن - put)'dir. el-Kazzâz der ki: Ebû Mansûr şöyle demiştir: Vesen ile sanem arasındaki fark şudur: Vesen; ağaçtan, taştan, gümüşten, altından, cevherden veya başka şeyden yontulup dikilen ve tapılan her türlü cisimdir;
13232. Metin
والصنم الصورة التي بلا جثة، ومنهم من جعل الوثن صنماً - انتهى.
sanem ise cismi olmayan sûrettir. Kimileri de veseni sanem kabul etmiştir -iktibas bitti-.
13233. Metin
وقال عبد الحق: قال الهروي: قال ابن عرفة: ما كان له صورة من جص أو حجارة أو غير ذلك فهو وثن - انتهى. فقد علم من ذلك أنه لا بد فيه من صورة أو جثة، وعلى كل تقدير فهو ثان لما شابه صورته أو جثته وزائد عليه. وقال أبو حاتم أحمد بن حمدان الرازي في كتاب الزينة: الصنم تمثال من حجارة على صورة الإنسان، فإذا كان من خشب فهو وثن، ويتخذ أيضاً من جص، وربما صوروا في الحائط أيضاً صورة إنسان فتسمى تلك الصورة أيضاً وثناً، والنصارى يفعلون ذلك ويصورون في بيعهم صورة المسيح وصورة مريم ويسجدون لها: واستوثن المال: سمن، فزاد لحمه، واستوثن من المال: استكثر، والنحل: صارت فرقتين صغاراً وكباراً، والإبل: نشأت أولادها معها، وأوثن زيداً: أجزل عطيته، والواثن: الشيء الثابت الدائم في مكانه، فالزيادة فيه بالنسبة إلى زمانه، ويمكن أن يكون من الرخاوة، فإنه لا يثبت على
Abdülhak der ki: el-Herevî şöyle dedi: İbn Afe şöyle dedi: Alçıdan, taştan veya başka şeyden bir sûreti olan şey vesendir -iktibas bitti-. Buradan anlaşıldı ki onda mutlaka bir sûret veya cisim bulunmalıdır; her halükarda o, sûretine veya cismine benzediği şeyin bir ikincisi ve ona eklenen bir fazlalıktır. Ebû Hâtim Ahmed b. Hamdân er-Râzî, 'Kitâbü'z-Zîne'de şöyle der: Sanem, insan sûretinde taştan bir heykeldir; ağaçtan olursa vesendir; alçıdan da yapılır. Bazen duvara da insan sûreti çizerler, bu sûrete de vesen denir. Hristiyanlar bunu yaparlar, kiliselerinde Mesih'in ve Meryem'in sûretini yapıp onlara secde ederler. İstevsene'l-mâlü (استوثن المال): Semirdi, eti arttı demektir. İstevsene mine'l-mâli (استوثن من المال): Malı çoğalttı demektir. Arılar küçük ve büyük olmak üzere iki fırkaya ayrıldı demektir. Develerin yavruları kendileriyle birlikte büyüdü demektir. Evsene Zeyden (أوثن زيداً): Zeyd'e bol ihsanda bulundu demektir. el-Vâsin (الواثن): Mekânında sabit ve devamlı olan şeydir; buradaki fazlalık onun zamanına göredir. Bunun gevşeklikten olması da mümkündür; zira
13234. Metin
هذه الصورة إلا ما لا قدرة له على حركة. ومن الفرقة: نثا الحديث - بتقديم النون - ينثوه وينثيه. يائي وواوي: أشاعه وحدث به، والشيء: فرقه وأذاعه، وأنثى: اغتاب وأنف من الشيء، ولا يؤنف منه إلا على تقدير نشره، والثوينا كالهوينا: الرقيق يفرش تحت الرغيف ليسوى ويعدل لأن يكون ظلمه، والتثاون: الاحتيال والخديعة، فإنها لا تكون إلا عن جمع فكر وتنبيه نظر، وهي أيضاً لا تكون إلا من عاجز عن الأخذ جهاراً، ومن ذلك تثاون للصيد - إذا جاءه مرة عن يمينه وأخرى عن يساره، والثني من كل شيء ما يثنى بعضه على بعض، ومن الوادي: منعطفه، واثنونى: انعطف، والثناء ككتاب: عقال البعير، وهو حبل مثنى يعقل به يد البعير فتثنى، والفناء لأنه يكثر انتيابه والتردد إليه، وأثناء الشيء: قواه وطاقاته، والاثنان: ضعف الواحد، والمؤنث ثنتان، وأصله ثنى،
bu sûret üzere ancak harekete gücü yetmeyen şey sabit kalır. Ayrılık (fırka) anlamından olanlar: Nese'l-hadîse (نثا الحديث) -nûn harfinin takdimiyle- yensûhu ve yensîhi, yâlı ve vavlı olarak: Haberi yaydı ve anlattı demektir. Şeyi dağıttı ve yaydı demektir. Ense (أنثى): Gıybet etti ve bir şeyden tiksindi demektir; bir şeyden ancak onun yayılması takdirinde tiksinilir. es-Seveynâ (الثوينا) kelimesi el-hūveynâ (الهوينا) gibi: Düzeltilip ayarlanması için ekmeğin altına serilen ince şeydir. et-Tesâvün (التثاون): Hile ve aldatmadır; zira bu ancak fikir toplamak ve dikkati çekmekle olur, aynı zamanda bunu ancak açıkça almaya gücü yetmeyen kimse yapar. Buradan hareketle 'tesâvene li's-saydi' (تثاون للصيد) denir; avın bir sağına bir soluna geldiğinde bu ifade kullanılır. Her şeyin 'seny'i (الثني) birbirine katlanan kısmıdır. Vadinin 'seny'i ise büküntüsüdür. İsnevne (اثنونى): Büküldü demektir. es-Sinâ (الثناء) 'kitâb' vezninde: Devenin kösteğidir; devenin ön ayağının bağlanıp büküldüğü iki katlı iptir. Çokça uğranıp gidip gelindiği için 'fenâ' (avlu) da böyledir. Bir şeyin 'esnâ'sı (أثناء): Onun kuvvetleri ve katlarıdır. el-İsnân (الاثنان - iki): Birin katıdır. Müennesi 'sintân'dır (ثنتان), aslı 'senâ'dır (ثنى),
13235. Metin
والاثنين والثنى كإلى: يوم في الأسبوع، وثنيته عن وجهه: رددته، فصار له رجوع بعد ذهاب، وثنيث الرجلين: صرت ثانيهما وأنت أحدهما، ولا يقال: ثنيت فلاناً، ولكن يقال: صرت له ثانياً، والمثاني: القرآن أو ثني منه مرة بعد مرة، أو الحمد، أو البقرة إلى براءة - هكذا عبر في القاموس، وفي مختصر العين: ويقال: سور أولها البقرة وآخرها براءة، وذكر في القاموس في ذلك أقوالاً أخرى، ومن أوتار العود الذي بعد الأول واحدها مثنى، ومثنى الأيادي: إعادة المعروف مرتين فأكثر، والثنية: العقبة أوطريقها أو الجبل أو الطريقة فيه - لأنها بطلوعها ونزولها أو تعاريجها كأنها ثنيت مرتين، والثنايا من الأسنان: الأربع التي في مقدم الفم: ثنتان من فوق، وثنتان من أسفل، والناقة الطاعنة في السادسة، والبعير ثنى، والفرس الداخلة في الرابعة والشاة في الثالثة كالبقرة، وكأن ذلك كله من عرض
el-İsneyin ve es-Senâ (الاثنين والثنى) 'ilâ' vezninde: Haftanın bir günüdür (Pazartesi). Seneytühû an vechihî (ثنيته عن وجهه): Onu yolundan çevirdim, böylece gidişten sonra bir dönüşü oldu demektir. Seneytü'r-raculeyni (ثنيت الرجلين): Sen ikisinden biri olduğun halde o iki adamın ikincisi oldun demektir; 'seneytü fülanen' (ثنيت فلاناً) denmez, fakat 'ona ikinci oldum' denir. el-Mesânî (المثاني): Kur'an'dır veya ondan tekrar tekrar okunan kısımdır, yahut el-Hamd (Fâtiha) suresidir, yahut Bakara'dan Berâe'ye kadar olan kısımdır; Kâmûs'ta böyle ifade edilmiştir. Muhtasaru'l-Ayn'da ise: 'İlki Bakara, sonuncusu Berâe olan surelerdir' denir. Kâmûs'ta bu hususta başka görüşler de zikredilmiştir. Ud tellerinden birinciden sonra gelen tele 'mesnâ' (مثنى) denir. Mesne'l-eyâdî (مثنى الأيادي): İyiliği iki veya daha fazla kez tekrarlamaktır. es-Seniyye (الثنية): Sarp yokuş veya onun yolu yahut dağ veya dağdaki yoldur; zira iniş çıkışıyla yahut virajlarıyla sanki iki kez bükülmüş gibidir. Dişlerden 'senâyâ' (الثنايا): Ağzın ön tarafındaki dört diştir; ikisi üstte, ikisi alttadır. Altıncı yılına basan dişi deveye ve deveye 'senî' (ثنى), dördüncü yılına giren ata ve üçüncü yılına giren koyuna, sığırda olduğu gibi bu isim verilir. Sanki bütün bunlar hayvanın
13236. Metin
يعرض لثنيه الحيوان، والثنية: النخلة المستثناة من المساومة، والثنية والثناء، وصف بمدح أو ذم، أو خاص بالمدح، وذلك لأنه يكرر، والثين بالكسر: من يستخرج الدر من البحر، لأنه يكرر الغوص حتى يجد ويفارق مكانه لذلك ويفرق الدر من مكانه، والثين أيضاً: مثقب اللؤلؤ، لأن الثقب يفرق بين أجزائها ولأن المثقب نفسه يحرك فيكثر من حركته إذا فعل به ذلك.
diş değiştirmesi sebebiyle ona arız olan bir durumdan ileri gelmektedir. es-Seniyye (الثنية): Pazarlıkta istisna edilen hurma ağacıdır. es-Seniyye ve es-senâ (الثنية والثناء): Övgü veya yergi ile nitelemektir yahut sadece övgüye mahsustur, çünkü tekrar edilir. es-Sîn (الثين) kesre ile: Denizden inci çıkaran kimsedir; çünkü bulana kadar dalışı tekrarlar, bundan dolayı yerinden ayrılır ve inciyi yerinden ayırır. es-Sîn aynı zamanda inci delen alettir; çünkü delmek parçaları birbirinden ayırır ve delme aletinin kendisi hareket ettirilir, bu yapıldığında hareketi çoğalır.
13237. Metin
ومن مهموزة؛ نأث عنه: بعد، والمنآث - بالضم، المبعد، والأثين: الأصيل، لأنه ثان لأصله، ومن الرخاوة الأنثى خلاف الذكر، والأنيت من الحديد الرخو وهو ما لم يكن ذكراً، والمؤنث: المخنث، والأنثيان: الخصيتان والأذنان، وأرض أنيثة ومئناث: سهلة، وسيف مئناث: كهام أي قليل لا يقطع - فقد تحرر أن المادة كلها دائرة على ما لا ينبغي لرتبة الإلهية من الكثرة والفرقة والرخاوة، ولذلك أتى بصيغة الحصر، وهو قصر قلب لسلب ما اعتقدوه فيها من الإلهية.
Hemzeli olanlardan; neese anhü (نأث عنه): Ondan uzaklaştı demektir. el-Mün’es (المنآث) zamme ile: Uzaklaştırılan demektir. el-Esîn (الأثين): Köklü, asil demektir; çünkü o aslına ikincidir. Gevşeklik anlamından olanlar: el-Ünsâ (الأنثى - dişi): Erkeğin zıddıdır. Demirden 'enît' (الأنيت) yumuşak olanıdır ki o da sert/çelik olmayan demirdir. el-Müennes (المؤنث): Muhannes (kadınsı) kimsedir. el-Ünseyân (الأنثيان): İki testis ve iki kulaktır. Erazun enîsetün ve mi’nâsun (أرض أنيثة ومئناث): Yumuşak toprak demektir. Seyfün mi’nâsun (سيف مئناث): Kör, yani az kesen, kesmeyen kılıç demektir. Böylece kökün tamamının çokluk, ayrılık ve gevşeklik gibi ilahlık mertebesine yakışmayan şeyler etrafında döndüğü açıklığa kavuşmuştur. Bu sebeple hasr (kaside) kalıbıyla getirmiştir; bu da onların o putlarda inandıkları ilahlığı nefyetmek için bir 'kasr-ı kalb'dir.
13238. Metin
ولما أشار لهم إلى عدم صلاحيتها لتلك الرتبة العلية، والغاية الشماء السنية، بكثرتها، أشار لهم إلى قصورها أيضاً بتصويرها فقال بصيغة المضارع
Çokluklarıyla onların o yüce mertebeye ve o yüksek, şerefli gayeye elverişli olmadıklarına işaret edince, onların sûretlendirilmeleri sebebiyle de noksanlıklarına işaret ederek muzari fiil kalıbıyla şöyle buyurdu,
13239. Metin
إشارة إلى ما يرى في كل وقت من تجدد حدوثها: {وتخلقون} أي تصورون بأيديكم {إفكاً} أي شيئاً مصروفاً عن وجهه، فإنه مصنوع وأنتم تسمونه باسم الصانع، ومربوب وأنتم تعدونه رباً، وعبد وأنتم تقيمونه معبوداً، أو تقولون في حقها إنها آلهة كذباً.
onların sonradan meydana gelişlerinin her an yenilendiğinin görülmesine işaret ederek: {وتخلقون} “ve uyduruyorsunuz” yani ellerinizle sûret veriyorsunuz, {إفكاً} “bir yalan (iftira).” Yani mecrasından saptırılmış bir şeyi; zira o yapılmış bir nesnedir, siz ise onu Yaratıcı'nın ismiyle isimlendiriyorsunuz; terbiye edilen/yaratılan bir şeydir, siz onu Rab sayıyorsunuz; kuldur, siz onu mabut kılıyorsunuz yahut yalan yere onlar hakkında 'bunlar ilahtır' diyorsunuz.
13240. Metin
ولما كان الإنسان محتاجاً أبداً، فكان لا يزال متوجهاً إلى من ينفعه، وكان قد أشار سبحانه إلى نقص معبوداتهم بنفي الخير عنها، صرح بعجزها، وأثبت اختصاصه بالخير، لينتج اسحقاقه للعبادة دونها وأكده رداً لما كانوا يتوهمونه من نفعها وضرها فقال: {إن الذين تعبدون} ضلالاً وعدولاً عن الحق الواضح {من دون الله} المحيط بصفات الكمال، المنزه عن شوائب الاختلال الذي لا يمكن أن يملأ جميع ما تحت رتبته شيء فكيف برتبته الشماء، وحضرته العلياء {لا يملكون لكم} أي وأنتم تعبدونها فكيف بغيركم {رزقاً} أي شيئاً من الرزق الذي لا قوام لكم بدونه، فتسبب عن ذلك قوله: {فابتغوا} وأشار بصيغة الافتعال إلى السعي فيه، لأنه أجرى عادته سبحانه أنه في الغالب لا يؤتيه إلا بكد من المرزوق
İnsan daima muhtaç olduğu ve sürekli kendisine fayda verecek olana yöneldiği için ve Sübhânehu ve Teâlâ onların taptıklarından hayrı nefyederek noksanlıklarına işaret etmiş bulunduğundan, onların acziyetini açıkça belirtti ve O'nun dışındakilerin değil, yalnızca Kendisinin ibadete layık olduğu neticesini vermek üzere hayrın Kendisine ait olduğunu ispat etti; onların o putların fayda ve zarar vereceğine dair vehimlerini reddetmek için de bunu tekit ederek şöyle buyurdu: {إن الذين تعبدون} “Şüphesiz taptıklarınız” apaçık haktan yüz çevirip saparak, {من دون الله} “Allah'ı bırakıp” kemal sıfatlarını kuşatan, her türlü noksanlık şaibesinden münezzeh olan, mertebesinin altındaki hiçbir şeyin dolduramayacağı, nerede kaldı ki o yüce mertebesini ve ulu huzurunu doldursun, öyle bir Allah'ı bırakıp [taptıklarınız], {لا يملكون لكم} “sizin için malik olamazlar” yani siz onlara taptığınız halde, nerede kaldı ki başkasına malik olsunlar, {رزقاً} “bir rızka” yani onsuz ayakta kalamayacağınız rızıktan hiçbir şeye [malik olamazlar]. Bundan dolayı şu buyruk buna bağlandı: {فابتغوا} “O halde arayın”. 'İftial' kalıbıyla rızkı elde etme gayretine işaret etti; çünkü Sübhânehu ve Teâlâ'nın cari âdeti, onu çoğunlukla rızıklanan kimsenin zahmeti
13241. Metin
وجهد، إما في العبادة والتوكل، وإما في السعي الظاهر في تحصيله بأسبابه الدنيوية «والعاجز من أتبع نفسه هواها وتمنى على الله الأماني» .
ve çabasıyla vermesidir; bu da ya ibadet ve tevekkülde ya da onu dünyevi sebepleriyle elde etmek için zahirî çabada olur. «Âciz kişi, nefsini hevasına uyduran ve Allah'tan temennilerde bulunan kimsedir.»
13242. Metin
ولما أشار إلى ذلك، أشار إلى الإجمال في الطلب، وأن لا يعتقد أنه لا محالة في السبب، وإنما الأمر مع ذلك بيده، إن شاء أنجح وإن شاء خيب، بقوله: {عند الله} أي الذي له كل صفة كمال {الرزق} أي كله، فإنه لا شيء منه إلا وهو بيده، وقد دخل فيه كل موجود، فإن الكل خلق لذلك، فأحكمت صنعته وربط بعضه ببعض، فلو نقص منه شيء لاختل النظام، فتبطل الأحكام {واعبدوه} أي عبادة يقبلها، وهي ما كان خالصاً عن الشرك، فإن من يكون كذلك يستحق ذلك ويثيب العابد له، ويعاقب الزاهد فيه، فلا يشغلكم ابتغاء الرزق بالأسباب الظاهرة عن عبادته، فإنها هي الأسباب الحقيقية، فربما حرم العبد الرزق بالذنب يصيبه {واشكروا} أي أوقعوا الشكر {له} خاصة على ما أفاض عليكم من النعم؛ ثم علل ذلك بقوله: {إليه} أي وحده {ترجعون*} أي معنى في الدنيا والآخرة بأنه لا حكم في الحقيقة لأحد سواه، وحساً بالنشر والحشر بعد الموت بأيسر أمر فيثيب الطائع ويعذب العاصي في الدارين.
Buna işaret edince, rızkı istemede ölçülü olmaya ve sebebin mutlak surette sonuç vereceğine inanılmamasına, bilakis bununla birlikte işin O'nun elinde olduğuna, dilerse muvaffak kılacağına, dilerse mahrum bırakacağına işaret ederek şöyle buyurdu: {عند الله} “Allah'ın katında [arayın]” yani her türlü kemal sıfatına sahip olanın katında, {الرزق} “rızkı” yani onun tamamını; zira rızıktan hiçbir şey yoktur ki O'nun elinde olmasın. Mevcut olan her şey buna dâhildir; çünkü hepsi bunun için yaratılmış, sanatı sapasağlam kılınmış ve birbirine bağlanmıştır; şayet ondan bir şey eksilse nizam bozulur ve hükümler geçersiz kalırdı. {واعبدوه} “ve O'na kulluk edin” yani O'nun kabul edeceği, şirkten arınmış bir kullukla kulluk edin; zira böyle olan zat buna layıktır, Kendisine kulluk edeni mükâfatlandırır, Kendisinden yüz çevireni cezalandırır. Zahirî sebeplerle rızık aramak sizi O'na kulluktan alıkoymasın; zira asıl hakiki sebepler kulluktur; nitekim kul işlediği günah sebebiyle bazen rızıktan mahrum kalır. {واشكروا} “ve şükredin” yani şükrü yerine getirin, {له} “yalnız O'na” üzerinize yağdırdığı nimetlerden ötürü; sonra bunu şöyle buyurarak gerekçelendirdi: {إليه} “ancak O'na” yani yalnızca O'na, {ترجعون*} “döndürüleceksiniz.” Yani dünyada ve ahirette hakikatte O'ndan başka hiçbir hükümranın bulunmaması bakımından manen; ölümden sonra en kolay bir emirle diriltilip toplanmak suretiyle de hissen [O'na döndürüleceksiniz] ki O, her iki yurtta da itaat edene mükâfat, isyan edene ceza versin.
13243. Metin
ولما كان التقدير: فإن تصدقوا فهو حظكم في الدنيا والآخرة، عطف عليه قوله: {وإن تكذبوا} والذي دلنا على هذا المحذوف هذه الواو العاطفة على غير معطوف معروف {فقد} أي فيكفيكم في الوعظ والتهديد معرفتكم بأنه {كذب أمم} في الأزمان الكائنة {من قبلكم} كثيرة، كعاد وثمود وقوم نوح وغيرهم، فجرى الأمر فيهم على سنن واحد لم يختلف قط في نجاة والمطيع للرسول وهلاك العاصي له، ولم يضر ذلك بالرسول شيئا وما ضروا به إلا أنفسهم {وما على الرسول} أن يقهركم على التصديق، بل ما عليه {إلا البلاغ المبين*} الموضح مع - ظهوره في نفسه - للأمر بحيث لا يبقى فيه شك، بإظهار المعجزة وإقامة الأدلة على الوحدانية.
Takdir: 'Eğer tasdik ederseniz bu sizin dünyada ve ahiretteki nasibinizdir' şeklinde olunca, ona atıfla şöyle buyurdu: {وإن تكذبوا} “Eğer yalanlarsanız”. Bu takdir edilen ifadeye bizi delalet eden, bilinen bir matufa bağlanmayan bu atıf vavıdır. {فقد} “bilin ki muhakkak” yani öğüt ve tehdit olarak şunu bilmeniz size yeter: {كذب أمم} “nice ümmetler yalanlamıştı” geçmiş zamanlarda var olan, {من قبلكم} “sizden önceki” Âd, Semûd, Nûh kavmi ve diğerleri gibi birçok ümmet. Peygambere itaat edenin kurtulması ve ona isyan edenin helak olması hususunda onlarda iş hiç değişmeyen tek bir sünnet üzere cereyan etti; bunun peygambere hiçbir zararı olmadı, onlar ancak kendilerine zarar verdiler. {وما على الرسول} Peygamberin görevi sizi tasdike zorlamak değildir, bilakis onun görevi: {إلا البلاغ المبين*} “apaçık bir tebliğden başkası değildir.” Mucizeyi ortaya koyup tevhîde dair delilleri ikame etmek suretiyle, bizzat kendisi açık olmakla birlikte meseleyi içinde hiçbir şüphe kalmayacak şekilde açıklayan [bir tebliğdir].
13244. Metin
ولما كان التقدير: ألم تروا إلى مصارعهم؟ واتساق الحال في أمرهم؟ فيكفيكم ذلك زاجراً، عطف عليه للدلالة على الرجوع إليه منكراً قوله: {أو لم يروا} بالخطاب في قراءة حمزة والكسائي وفي رواية عن أبي بكر عن عاصم جرياً على النسق السابق، وبالغيب للباقين، إعراضاً للإيذان بالغضب {كيف يبدئ الله} أي الذي له كل كمال {الخلق} أي يجدد إبداءه في كل لحظة، وهو بالضم من أبدأ، وقرىء بالفتح من بدأ، وهما معاً بمعنى الإنشاء من العدم؛
Takdir: 'Onların helak oldukları yerleri ve durumlarının nasıl bir düzen içinde cereyan ettiğini görmediniz mi? Sakındırıcı olarak bu size yeter' şeklinde olunca; O'na dönüşe delalet etmek üzere inkârî bir üslupla buna atfederek şöyle buyurdu: {أو لم يروا} “Görmediler mi?” Hamza ve Kisâî'nin kıraatinde ve Ebû Bekr'in Âsım'dan rivayetinde önceki akışa uygun olarak muhatap sığasıyla [أولم تروا], diğer kıraatlerde ise gazabı bildirmek üzere yüz çevirme makamında gayb sığasıyla okunmuştur: {كيف يبدئ الله} “Allah nasıl başlatıyor” yani her türlü kemale sahip olan Allah, {الخلق} “yaratmayı” yani her an yaratmayı yeniden başlatıyor. Zamme ile 'ebdee' (أبدأ) fiilindendir; fetha ile 'bedee' (بدأ) şeklinde de okunmuştur; ikisi de yoktan var etmek anlamındadır.
13245. Metin
قال القزاز: أبدأت الشيء أبدئه إبداء - إذا أنشأته، والله المبدىء أي الذي بدأ الخلق، يقال: بدأهم وأبدأهم، وفي القاموس: بدأ الله الخلق: خلقهم كأبدأ. ورؤيتهم للإبداء موجودة في الحيوان للإبداء والإعادة في النبات، ولا فرق في الإعادة بين شيء وشيء فيكون قوله - {ثم يعيده} أي يجدد إعادته في كل لمحة - معطوفاً على {يبدئ} ولو لم يكن كذلك لكان عطفه عليه من حيث إن مشاهدة حال الابتداء جعلت مشاهدة لحال الإعادة من حيث إنه لا فرق، ولا حاجة حينئذ إلى تكلف عطفه على الجملة من أولها. ثم حقر أمره بالنسبة إلى عظيم قدرته، فقال ذاكراً نتيجة الأمر السابق: {إن ذلك} أي الإبداء والإعادة، وأكد لأجل إنكارهم {على الله يسير*} لأنه الجامع لكل كمال، المنزه عن كل شائبة نقص.
el-Kazzâz şöyle der: Ebde'tü'ş-şey'e übdiühû ibdâen (أبدأت الشيء أبدئه إبداء): Bir şeyi yoktan var ettiğim zaman kullanılır. el-Mübdi' olan Allah, yani yaratmayı ilk başlatan demektir; 'bedeehüm ve ebdeehüm' (بدأهم وأبدأهم) denir. Kâmûs'ta: 'Bedeallâhu'l-halka: Ebdee gibi onları yarattı' denmektedir. Onların ilk yaratılışı görmeleri hayvanlarda, ilk yaratılışı ve yeniden yaratılışı görmeleri ise bitkilerde mevcuttur. Yeniden yaratmada bir şey ile diğer bir şey arasında fark yoktur; dolayısıyla {ثم يعيده} “sonra onu tekrar iade eder” yani her göz açıp kapamada onun iadesini yeniler kavli, {يبدئ} üzerine matuftur. Şayet böyle olmasaydı, aralarında fark bulunmaması cihetinden ilk yaratılış halini müşahede etmek yeniden yaratılış halini müşahede etmek sayıldığı için ona atfedilmiş olurdu; bu durumda onu cümlenin tamamının evveline atfetme külfetine ihtiyaç kalmazdı. Sonra yüce kudretine nispetle bu işi ehven kılarak, önceki meselenin neticesini zikredip şöyle buyurdu: {إن ذلك} “Şüphesiz bu” yani ilk yaratma ve iade etme, onların inkârı sebebiyle tekit etti, {على الله يسير*} “Allah'a göre pek kolaydır.” Çünkü O, bütün kemalleri kendisinde toplayan, her türlü noksanlık şaibesinden münezzeh olandır.
13246. Metin
ولما ساق العزيزالجليل هذا الدليل، عما حاج به قومه الخليل، انتهزت الفرصة في إرشاد نبيه إسماعيل عليهما الصلاة والسلام والتحية والإكرام، وذلك أنه لما استدل ﵇ على الوحدانية المستلزمة للقدرة على المعاد بإبطال إلهية معبوداتهم المستلزم لإبطال كل
Azîz ve Celîl olan Allah, Halîl'in kavmiyle tartıştığı bu delili serdedince, nebisi İsmâil'i -her ikisine salât, selâm, tahiyyet ve ikram olsun- irşad etme fırsatını değerlendirdi. Şöyle ki: O aleyhisselâm taptıkları şeylerin ilahlığını iptal etmek suretiyle -ki bu onlara benzeyen her şeyin
13247. Metin
ما شاكلها، فحصل الاستعداد للتصريح بأمر المعاد، فصرح به، كان ذلك فخراً عظيماً، ومفصلاً بيناً جسيماً، لإقامة الحجة على قريش وسائر العرب، فانتهزت فرصته واقتحمت لجته، كما هي عادة البلغاء، ودأب الفصحاء الحكماء، لأن ذلك كله إنما سيق تسلية للنبي ﷺ ووعظاً لقومه فقيل: {قل} أي يا محمد لهؤلاء الذين تقيدوا بما تقلدوا من مذاهب آبائهم من غير شبهة على صحته أصلاً: قد ثبت أن هذا كلام الله لما ثبت من عجزكم عن معارضته، فثبت أن هذا الدليل كلام أبيكم إبراهيم ﵊ وأنتم مصرحون بتقليد الآباء غير متحاشين من معرته ولا أب لكم أعظم من إبراهيم ﵊، فإذا قلدتم من لا يفارقه في عبادة ما لا يضر ولا ينفع من غير شبهة أصلاً فقلدوا أباكم الأعظم في عبادة الله وحده لكونه أباكم، ولما أقام على ذلك من الأدلة التي لا مراء فيها قال: أو {سيروا} إن لم تقتدوا بأبيكم إبراهيم ﵇، وتتأملوا ما أقام من الدليل القاطع والبرهان الساطع {في الأرض} إن لم يكفكم النظر في أحوال بلادكم.
iptalini gerektirir- ahirete kadir olmayı gerektiren tevhîde delil getirince, ahiret meselesini açıkça zikretme hazırlığı hasıl oldu; böylece onu açıkça zikretti. Bu durum Kureyş'e ve diğer Araplara karşı delil getirmek için büyük bir iftihar ve apaçık, muazzam bir ayrım noktası oldu. Belagat ehlinin âdeti, fasih ve hakîm kimselerin yolu olduğu üzere bu fırsat değerlendirildi ve derinliğine dalındı; çünkü bütün bunlar Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'e bir teselli ve kavmine bir öğüt olarak serdedilmiştir. Şöyle buyruldu: {قل} “De ki:” yani ey Muhammed, sıhhatine dair hiçbir delil bulunmaksızın atalarının taklit ettikleri mezheplerine bağlanan kimselere de ki: Sizin ona karşı koymaktan âciz olduğunuz sabit olunca, bunun Allah kelamı olduğu sabit oldu. Bu delilin ulu atanız İbrâhim'in aleyhisselâm sözü olduğu da sabit oldu. Sizler ataları taklit ettiğinizi açıkça söylüyor, bunun vebalinden çekinmiyorsunuz; sizin için İbrâhim'den aleyhisselâm daha büyük bir ata da yoktur. Hiçbir delil olmaksızın zarar ve fayda vermeyen şeylere tapma konusunda ondan ayrılmayan kimseleri taklit ettiğinize göre, sadece atanız olması sebebiyle ve hakkında hiçbir şüphe bulunmayan deliller getirdiği için ulu atanızı yalnızca Allah'a ibadet etme hususunda taklit edin. Şöyle buyurdu: Veya {سيروا} “Dolaşın” eğer atanız İbrâhim'e aleyhisselâm uymaz, onun ikame ettiği kesin delili ve parlak burhanı tefekkür etmezseniz, {في الأرض} “yeryüzünde” eğer memleketlerinizin hallerine bakmak size yetmediyse [dolaşın].
13248. Metin
ولما كان السياق لإثبات الإلهية التي تجب المبادرة إلى تفريغ الفكر وتوجيه كل الذهن إلى الاستدلال عليها، عبر بالفاء المعقبة فقال:
Sözün gelişi, fikri boşaltıp bütün zihni ona delil getirmeye yöneltmek için acele edilmesi gereken ilahlığı ispat sadedinde olunca, takip bildiren fâ ile ifade ederek şöyle buyurdu:
13249. Metin
{فانظروا} أي نظر اعتبار {كيف بدأ} أي ربكم الذي خلقكم ورزقكم {الخلق} من الحيوانات والنبات من الزروع والأشجار، وغيرها مما تضمنته الجبال والسهول والأوعار، وهذا يدل على أن الأول فيما هو أعم من الحيوان، فتقريرهم على الإعادة فيه حسن.
{فانظروا} “Bakın” yani ibret nazarıyla bakın, {كيف بدأ} “nasıl başlamıştır” yani sizi yaratan ve rızıklandıran Rabbiniz [nasıl başlatmıştır], {الخلق} “yaratmaya” canlılardan ve ekinler ile ağaçlardan olan bitkilerden ve dağların, ovaların ve engebeli arazilerin kapsadığı diğer şeylerden yaratmaya. Bu da birincinin canlılardan daha genel şeyler hakkında olduğuna delalet eder; dolayısıyla iade konusunu onların ikrarına sunmak güzeldir.
13250. Metin
ولما كان المقصود بالذات بيان الإعادة التي هي من أجل مقاصد السورة، لإظهار ما مضى أولها من العدل يوم الفصل، وكانوا بها مكذبين، بين الاهتمام بأمرها بإبراز الاسم الأعظم بعد تكريره في هذا السياق غير مرة، وأضمره في سياق البداءة لإقرارهم له بها، إشارة إلى أنه باطن في هذه الدار، ظاهر بجميع الصفات في تلك، فقال: {ثم الله} أي الحائز لجميع صفات الكمال فلا يفوته شيء، المتردي بالجلال، فاخشوا سطوته، واتقوا عقوبته ونقمته {ينشئ النشأة الآخرة} بعد النشأة الأولى. ثم علل ذلك بقوله مؤكداً تنزيلاً لهم منزلة المنكر لإنكارهم البعث: {إن الله} فكرر ذكره تنبيهاً بعد التيمن به على ما ذكره وعلى أنه في كل أفعاله لا سيما هذا مطلق غير مقيد بجهة من الجهات، ولا مشروط بأمر من الأمور {على كل شيء قدير*} لأن نسبة الأشياء كلها إليه واحدة.
Asıl maksat; ayrım günündeki adaleti ortaya koymak için surenin en mühim gayelerinden olan ve onların yalanladıkları 'iade' (yeniden yaratma) meselesini açıklamak olunca; İsm-i Âzam'ı bu bağlamda defalarca tekrarladıktan sonra tekrar açıkça zikrederek onun önemini beyan etti. İlk yaratılışı ikrar ettikleri için o bağlamda zamirle ifade etmişti; bu da O'nun bu dünyada gizli, o yurtta ise bütün sıfatlarıyla zahir olduğuna bir işarettir. Şöyle buyurdu: {ثم الله} “Sonra Allah” yani bütün kemal sıfatlarına sahip olan, hiçbir şey Kendisini aciz bırakamayan, celal bürünmüş olan Allah -artık O'nun azabından korkun ve cezasından sakının-, {ينشئ النشأة الآخرة} “ahiret hayatını (ikinci yaratılışı) var edecektir” ilk yaratılıştan sonra. Sonra dirilişi inkâr ettikleri için onları inkârcı konumuna indirgeyerek bunu tekitli bir şekilde şöyle gerekçelendirdi: {إن الله} “Şüphesiz Allah”. O'nun zikrini teberrükten sonra, zikredilen hususa ve O'nun bütün fiillerinde, bilhassa bunda, hiçbir cihetle kayıtlı ve hiçbir şarta bağlı olmadığına dikkat çekmek üzere tekrarladı: {على كل شيء قدير*} “her şeye hakkıyla kadirdir.” Çünkü bütün eşyanın O'na nispeti birdir.
13251. Metin
ولما ثبت ذلك، أنتج لا محالة قوله: مهدداً بعد البيان الذي ليس بعده إلا العناد: {يعذب} بعدله {من يشاء} أي منكم ومن غيركم في الدنيا والآخرة، فلا يقدر أحد بشفاعة ولا غيرها على الحماية منه {ويرحم} بفضله {من يشاء} فلا يقدر أحد على أن يمسه بسوء {وإليه} أي وحده {تقلبون*} أي بعد موتكم بأيسر سعي.
Bu sabit olunca, artık ardından ancak inadın gelebileceği apaçık bir beyandan sonra bir tehdit olarak şu buyruk kaçınılmaz bir netice oldu: {يعذب} “Azap eder” adaletiyle, {من يشاء} “dilediğine” yani dünyada ve ahirette sizden ve başkalarından dilediğine; hiç kimse şefaatle veya başka bir yolla O'na karşı koruyamaz. {ويرحم} “Ve merhamet eder” lütfuyla, {من يشاء} “dilediğine”; hiç kimse ona bir kötülük dokundurmaya güç yetiremez. {وإليه} “Ve ancak O'na” yani yalnızca O'na, {تقلبون*} “döndürüleceksiniz.” Yani ölümünüzden sonra en kolay bir gayretle [döndürüleceksiniz].
13252. Metin
ولما لم يبق للقدرة على إعادتهم مانع يدعي إلا ممانعتهم منها، أبطلها على تقدير ادعائهم لها فقال: {وما أنتم} أي أجمعون العرب وغيرهم {بمعجزين} أي بواقع إعجازهم في بعثكم وتعذيبكم {في الأرض} كيفما تقلبتم في ظاهرها وباطنها.
Onları yeniden diriltme kudretine, onların buna karşı koymalarından başka iddia edilebilecek hiçbir engel kalmayınca, böyle bir iddiada bulunmaları varsayımını iptal ederek şöyle buyurdu: {وما أنتم} “Siz değilsiniz” yani Araplar ve diğerleri hepiniz, {بمعجزين} “âciz bırakacak [değilsiniz]” yani sizi diriltmesi ve azap etmesi konusunda O'nu âciz bırakamazsınız, {في الأرض} “yeryüzünde” onun üstünde ve altında nasıl dolaşırsanız dolaşın.
13253. Metin
ولما كان الكلام هنا له أتم نظر إلى ما بعد البعث، وكانت الأحوال هناك خارجة عما يستقل به العقل، وكان أثر القدرة أتم وأكمل، وأهم وأشمل، وكان بعض الأرواح يكون في السماء بعد الموت قال: {ولا في السماء} أي لو فرض انكم وصلتم إليها بعد الموت بالحشر أو قبله، لأن الكل بعض ملكه، فكيف يعجزه من في ملكه، ويمكن أن يكون له نظر إلى قصة نمرود في بنائه الصرح الذي أراد به التوصل إلى السماء لا سيما والآيات مكتنفة بقصة إبراهيم ﵊ من قبلها ومن بعدها.
Buradaki sözün dirilişten sonrasına tam bir bakışı olduğu, oradaki haller aklın müstakil olarak kavrayabileceği şeylerin dışında bulunduğu, kudretin eseri daha tam, daha mükemmel, daha mühim ve daha kapsamlı olduğu ve bazı ruhlar ölümden sonra semada bulunacağı için şöyle buyurdu: {ولا في السماء} “ve ne de gökte.” Yani ölümden sonra haşr ile veya ondan önce oraya ulaştığınız varsayılsa bile [O'nu aciz bırakamazsınız]. Çünkü hepsi O'nun mülkünün bir parçasıdır; O'nun mülkünde olan kimse O'nu nasıl âciz bırakabilir? Bunun, Nemrud'un göğe ulaşmak istediği kuleyi inşa etmesi kıssasına bir işareti olması da mümkündür; bilhassa ayetler öncesi ve sonrasıyla İbrâhim'in aleyhisselâm kıssasıyla kuşatılmıştır.
13254. Metin
ولما اخبرهم أنهم مقدور عليهم، وكان ربما بقي احتمال أن غيرهم ينصرهم، صرح بنفيه فقال: {وما لكم} أي أجمعين أنتم وغيركم أيها المحشورون، وأشار إلى سفول رتبة كل من سواه بقوله: {من دون الله} أي الذي هو أعظم من كل عظيم؛ وأكد النفي بإثبات الجار فقال: {من ولي} أي قريب يحميكم لأجل القرابة {ولا نصير*} لشيء غير ذلك لأنه لا كفوء له.
Onların kudret altında olduklarını haber verip, başkalarının onlara yardım etmesi ihtimali kalabileceği için, bunu açıkça nefyederek şöyle buyurdu: {وما لكم} “Ve sizin için yoktur” yani ey mahşerde toplananlar, siz ve başkaları hepiniz için yoktur. O'nun dışındaki herkesin mertebesinin düşüklüğüne şöyle buyurarak işaret etti: {من دون الله} “Allah'tan başka” yani her büyükten daha büyük olan [Allah'tan başka], cer harfini zikrederek nefyi tekit etti ve şöyle buyurdu: {من ولي} “ne bir dost (veli)” yani akrabalık sebebiyle sizi koruyacak bir yakın, {ولا نصير*} “ne de bir yardımcı.” Bunun dışında başka bir şey için [bir yardımcı da yoktur]; çünkü O'nun hiçbir dengi yoktur.
13255. Metin
ولما كان التقدير: فالذين آمنوا بآيات ربهم ولقائه أولئك يرجون رحمتي وأولئك لهم نعيم مقيم، وكان قد أمرهم بالاستدلال، وهددهم ليرجعوا عن الضلال، بما أبقى للرجال بعض المحال، أتبعه ما قطعه، فقال عاطفاً على ذلك المقدر: {والذين كفروا} أي ستروا ما أظهرته لهم أنوار العقول {بآيات الله} أي دلائل الملك الأعظم المرئية والمسموعة التي لا أوضح منها {ولقائه} بالبعث بعد الموت الذي أخبر به وأقام الدليل على قدرته عليه بما لا أجلى منه {أولئك} أي البعداء البغضاء البعيدو الفهم المحطوطون عن رتبة الإنسان، بل رتبة مطلق الحيوان {يئسوا} أي تحقق يأسهم من الآن، بل من الأزل، لأنهم لم يرجوا
Takdir: 'Rablerinin ayetlerine ve O'na kavuşmaya inananlar var ya, işte onlar rahmetimi umarlar ve onlar için kalıcı bir nimet vardır' şeklinde olunca; onlara delil getirmelerini emretmiş ve adamlar için bir ihtimal payı bırakan şeyle dalaletten dönsünler diye onları tehdit etmiş bulunduğundan, o ihtimali kesen şeyi bunun ardına ekledi. Bu takdir edilen ifadeye atfederek şöyle buyurdu: {والذين كفروا} “İnkâr edenler ise” yani akıl nurlarının kendilerine gösterdiği şeyleri örtenler, {بآيات الله} “Allah'ın ayetlerini” yani En Büyük Hükümran'ın görülen ve işitilen, kendisinden daha açığı olmayan delillerini, {ولقائه} “ve O'na kavuşmayı” haber verdiği ve üzerine kendisinden daha açığı bulunmayan deliller ikame ettiği ölümden sonraki dirilişi [inkâr edenler], {أولئك} “işte onlar” yani o uzak, nefret edilen, anlayıştan uzak, insanlık mertebesinden, hatta mutlak hayvanlık mertebesinden aşağı düşmüş olanlar, {يئسوا} “ümitlerini kesmişlerdir” yani onların ümitsizlikleri şu andan, hatta ezelden itibaren kesinleşmiştir; çünkü onlar hiçbir gün
13256. Metin
لقاء الله يوماً؛ ولا قال أحد منهم {رب اغفر لي خطيئتي يوم الدين} .
Allah'a kavuşmayı ummadılar ve onlardan hiçbiri {رب اغفر لي خطيئتي يوم الدين} “Rabbim! Din gününde günahımı bağışla” demedi.
13257. Metin
ولما كان أكثرهم متعنتاً، بين أن المتكلم بهذا الكلام، العالي عن متناول الأنام، هو الله المنوه باسمه في هذا النظام، بالالتفات إلى أسلوب التلكم، تنبيهاً لمفات السامعين بما ملأ الصدور وقصم الظهور فقال: {من رحمتي} أي من أن أفعل بهم من الإكرام بدخول الجنة وغيرها فعل الراحم؛ وكرر الإشارة تفخيماً للأمر فقال: {وأولئك} أي الذين ليس بعد بعدهم بعد، وتهكم بهم في التعبير بلام الملك التي يغلب استعمالهما في المحبوب فقال: {لهم عذاب أليم*} أي مؤلم بالغ إيلامه في الدنيا والآخرة.
Onların çoğu inatçı olduğu için, insanların erişiminden yüce olan bu sözü söyleyenin, bu tertipte ismi yüceltilen Allah olduğunu, göğüsleri dolduran ve belleri büken şeyle dinleyenlerin dikkatini çekmek üzere mütekellim (birinci şahıs) üslubuna iltifat ederek şöyle beyan buyurdu: {من رحمتي} “rahmetimden” yani cennete girmek ve diğer şeylerle merhamet edenin yaptığı gibi onlara ikramda bulunmamdan [ümitlerini kesmişlerdir]. Meseleyi büyütmek için işaret ismini tekrarlayarak şöyle buyurdu: {وأولئك} “işte onlar” yani uzaklıklarından sonra başka bir uzaklık olmayan kimseler; sevimli şeylerde kullanımı galip olan mülkiyet lâmı ile ifade ederek onlarla alay etti ve şöyle buyurdu: {لهم عذاب أليم*} “onlar için elem verici bir azap vardır.” Yani dünyada ve ahirette acısı son derece şiddetli, can yakıcı bir azap vardır.
13258. Metin
ولما ختم سبحانه هذه الجملة الاعتراضية بما ابتدأها به وبما ختم به ما قبلها من كلام الخليل ﵊، وزاد هذا ما ترى من التهديد الشديد، شرع في إكمال قصته ﵊ دالاً على أنه لا أحد يعجزه، ولا يقدر على نصر أحد من عذابه الأليم، مشيراً إلى أنهم سببوا عن قوله ضد ما يقتضيه إيذاناً بالعناد، والإصرار على سوء الاعتقاد، فقال: {فما كان جواب قومه} أي الذين يرجى قبولهم
Sübhânehu ve Teâlâ bu parantez cümlesini başladığı şeyle ve Halîl'in aleyhisselâm sözlerinden öncesini mühürlediği şeyle nihayete erdirip buna gördüğün o şiddetli tehdidi de ekleyince; hiç kimsenin O'nu âciz bırakamayacağını ve hiç kimsenin O'nun elem verici azabından birini kurtarmaya gücü yetmeyeceğini göstererek onun aleyhisselâm kıssasını tamamlamaya başladı. İnatlaşmayı ve kötü inançta ısrarı bildirmek üzere, onun sözünü gerektirdiği şeyin zıddına bağladıklarına işaret ederek şöyle buyurdu: {فما كان جواب قومه} “Kavminin cevabı olmadı” yani
13259. Metin
لنصحه علماً منهم بوفور شفقته وعظم أمانته ونصيحته {إلا أن قالوا} بأعظم فظاظة {اقتلوه} أي بالسيف {أو حرقوه} أي بالنار.
şefkatinin bolluğunu, emanetinin ve nasihatinin büyüklüğünü bildikleri için nasihatini kabul etmeleri umulan kavminin cevabı [olmadı], {إلا أن قالوا} “ancak şöyle demeleri oldu:” son derece bir kabalıkla: {اقتلوه} “Onu öldürün” yani kılıçla, {أو حرقوه} “yahut onu yakın” yani ateşle.
13260. Metin
ولما استقر رأي الجميع على هذا الثاني، ولم يكن له فيهم نصير، أشار إليه سبحانه بقوله ناسقاً له على ما تقديره: فأبى المعظم القتل لأنه عذاب مألوف لمن يستحقه من المجرمين، وهو قد عمل عملة مفردة في الدهر فالذي ينبغي أن يخص العذاب عليها بعذاب لم يعهد مثله وهو الإحراق على هيئة غريبة، فرجعوا عن القتل واستقر رأيهم على الإحراق فجمعوا له حطباً إلى أن ملأ ما بين الجبال، وأضرموا فيه النار حتى أحرقت ما دنا منها بعظيم الاشتعال، وقذفوه فيها بالمنجنيق {فأنجاه الله} بما له من كمال العظمة إنجاء وحيّاً من غير احتياج إلى تدريج {من النار} أي من إحراقها وأذاها، ونفعته بأن أحرقت وثاقه.
Hepsinin görüşü bu ikinci şık üzerinde karar kılıp, onların içinde ona yardım edecek kimse de bulunmayınca, takdiri: 'Büyük çoğunluk öldürmeyi reddetti; çünkü o, suçlulardan bunu hak edenler için alışılagelmiş bir cezadır; o ise zamanda eşi benzeri görülmemiş bir iş yapmıştır, dolayısıyla ona verilecek ceza benzeri görülmemiş bir ceza, yani garip bir şekilde yakılmak olmalıdır. Böylece öldürmekten vazgeçip yakma üzerinde karar kıldılar; dağların arasını dolduracak kadar odun topladılar ve büyük bir alevle yakınına gelen her şeyi yakacak şekilde ateşi tutuşturdular ve onu mancınıkla içine attılar' şeklinde olan söze bağlayarak Sübhânehu ve Teâlâ şöyle işaret buyurdu: {فأنجاه الله} “Bunun üzerine Allah onu kurtardı” kemal azametiyle, aşamalara ihtiyaç duymaksızın ani bir kurtarışla kurtardı, {من النار} “ateşten” yani onun yakmasından ve eziyetinden [kurtardı]; ateş de onun bağlarını yakarak ona fayda verdi.
13261. Metin
ولما اشتملت قصته بهذا السياق على دلائل واضحات، وأمور معجزات، عظم أمرها سبحانه بقوله مؤكداً لمزيد التنويه بذكرها، وتنزيلاً في توقفهم عما دعت إليه الآيات الظاهرة من الإيمان منزلة المنكر لها: {إن في ذلك} أي ما ذكر من أمره وما خللت به قصته من الحكم {لآيات} أي براهين قاطعة في الدلالة على جميع أمر الله من تصرفه في الأعيان والمعاني، لكون النار لم تحرقه وأحرقت وثاقه وكل ما
Bu bağlamdaki kıssası apaçık delilleri ve mucizevi durumları kapsayınca, Sübhânehu ve Teâlâ onu zikretmeyi daha da yüceltmek ve apaçık ayetlerin davet ettiği imandan geri durmalarını inkârcı konumuna indirgemek için tekit ederek meseleyi büyüttü ve şöyle buyurdu: {إن في ذلك} “Şüphesiz bunda” yani onun durumundan zikredilenlerde ve kıssasının arasına serpiştirilen hikmetlerde, {لآيات} “kesinlikle ibretler (ayetler) vardır” yani ateşin onu yakmaması, sadece bağlarını ve
13262. Metin
مر عليها من طائر، ومع رؤيته ذلك لم يؤمنوا ولم يقدروا على ضرره بشيء غير ذلك.
üzerinden geçen kuşları yakması sebebiyle, Allah'ın varlıklar ve manalar üzerindeki tasarrufuna dair bütün emirlerine delalette kesin burhanlar vardır; bunu görmelerine rağmen iman etmediler ve bundan başka bir şeyle de ona zarar vermeye güç yetiremediler.
13263. Metin
ولما كان ما للشيء إنما هو في الحقيقة ما ينفعه، وكان قد حجبها سبحانه بالشهوات والحظوظ الشاغلة عن استعمال نور العقل، قال: {لقوم يؤمنون*} أي يقبلون على استعمال نور العقل الذي وهبهموه الله فيصدقون بالغيب حتى صار الإيمان -بكثرة ما صقلوا مرائي قلوبهم بالنظر في أسبابه - لهم خلقاً بحيث إنهم في كل لحظة يجددون الترقي في مراتبه، والتنقل في أخبيته ومضاربه.
Bir şeyin hakiki değeri ancak ona fayda veren şeyde olduğu ve Sübhânehu ve Teâlâ da akıl nurunu kullanmaktan alıkoyan şehvetler ve nefsi arzularla onları perdelediği için şöyle buyurdu: {لقوم يؤمنون*} “iman eden bir kavim için.” Yani Allah'ın kendilerine bağışladığı akıl nurunu kullanmaya yönelen, böylece gayba inanan ve sebepleri üzerinde düşünerek kalp aynalarını çokça cilalamaları sebebiyle imanın kendilerine bir ahlak haline geldiği kimseler için; öyle ki onlar her an onun mertebelerinde yükselmeyi ve onun çadırları ile konaklarında dolaşmayı yenilerler.
13264. Metin
ولما تقدم سلبه النفع عن هذه الأوثان، أشار هنا إلى نفع يعقب من الضر ما لا نسبة له منه، فليس حينئذ بنفع، فقال تعالى: {وقال} أي إبراهيم ﵊ غير هائب لتهديدهم بقتل ولا غيره، مؤكداً لأجل ما أشار إليه مما ينكرونه من ضعف شركائهم وعجزها: {إنما اتخذتم} أي أخذتم باصطناع وتكلف، وأشار لى عظمة الخالق وعلو شأنه بقوله: {من دون الله} أي الذي كل شيء تحت قهره، ولا كلفة - في اعتقاد كونه رباً - باحتياج إلى مقدمة جعل وصنعة ولا غير ذلك، وقال: {أوثاناً} إشارة إلى تكثرها الذي هو مناف
Daha önce bu putlardan menfaati nefyetmiş olunca, burada ardında ona kıyaslanamayacak bir zarar bırakan, dolayısıyla hakikatte menfaat olmayan bir faydaya işaret ederek Yüce Allah şöyle buyurdu: {وقال} “Ve dedi ki:” yani İbrâhim aleyhisselâm onların öldürme veya başka tehditlerinden korkmaksızın, ortaklarının zayıflığı ve acziyetine dair inkâr ettikleri şeye işaret ettiği için tekit ederek [şöyle dedi]: {إنما اتخذتم} “Siz ancak edindiniz” yani yapmacık ve zorlama ile edindiniz. Yaratıcının azametine ve şanının yüceliğine şöyle buyurarak işaret etti: {من دون الله} “Allah'ı bırakıp” yani her şeyin O'nun kahrı altında olduğu, Rab olduğuna inanma konusunda bir yapma ve yaratma öncülüne yahut başka bir şeye ihtiyaç külfeti bulunmayan [Allah'ı bırakıp], {أوثاناً} “bir takım putlar [edindiniz]” buyurdu ki bu da onların ilahlık mertebesine zıt olan çokluğuna işarettir.
13265. Metin
لرتبة الإلهية؛ وأشار إلى ذلك النفع بقوله: {مودة} أي لأجل مودة - عند من نصب سواء ترك التنوين وهم حمزة وخفص عن عاصم وروح عن يعقوب أو نوّن وهم الباقون {بينكم} من خفضه على الاتساع ورفع «مودة» وهم ابن كثير وأبو عمرو والكسائي ورويس عن يعقوب كان المعنى: هي مودة البين الجامع لكم بمعنى مودتكم على وجه أبلغ، لأن المودة إذا كانت لبين جامع الناس كانت لأولئك الناس بطريق الأولى، ومن خفضه ونصبها وهم حمزة وحفص عن عاصم وروح عن يعقوب فالمعنى: لأجل المودة، ومن نصبها ونوّن وهم نافع وابن عامر وأبو جعفر وشعبة فالبين عنده ظرف {في الحياة الدنيا} بالاجتماع عندها والتواصل في أمرها بالتناصر والتعاضد كما يتفق ناس على مذهب فيكون ذلك سبب تصادقهم، وهذا دال على أن جمع الفسوق لأهل الدنيا هو العادة المستمرة، وأن الحب في الله والاجتماع له عزيز جداً، لما فيه من قطع علائق الدنيا وشهواتها التي زينت للناس، بما فيها من الإلباس، وعظيم البأس.
İlahlık mertebesine [zıt olduğuna]; ve şu buyruğuyla o menfaate işaret etti: {مودة} “bir sevgi uğruna” yani bir sevgi sebebiyle. -Tenvinsiz okuyan Hamza, Âsım'dan Hafs ve Ya'kûb'dan Ravh ile tenvinli okuyan diğerlerine göre mensup okuyanların kıraatinde- {بينكم} “aranızda”. Genişletme (ittisa') yoluyla cer ile ve 'meveddetün'ü merfu okuyan İbn Kesîr, Ebû Amr, Kisâî ve Ya'kûb'dan Ruveys'e göre mana şudur: O, daha beliğ bir şekilde sizin sevginiz anlamında sizi toplayan aranızın sevgisidir; çünkü sevgi insanları toplayan bağ için olunca öncelikle o insanlar için olur. Cer ile ve onu mensup okuyan Hamza, Âsım'dan Hafs ve Ya'kûb'dan Ravh'a göre mana: 'Sevgi uğruna'dır. Mensup ve tenvinli okuyan Nâfi', İbn Âmir, Ebû Ca'fer ve Şu'be'ye göre ise 'el-beyn' onun nezdinde zarftır. {في الحياة الدنيا} “dünya hayatında”. Onların yanında toplanmak ve aralarında yardımlaşma ve dayanışma ile ilişkilerini sürdürmek suretiyle [sevgi uğruna]; nitekim insanların bir mezhep üzerinde anlaşıp bunun aralarındaki dostluğun sebebi olması gibi. Bu da fasıklığın dünya ehlini bir araya getirmesinin süregelen bir âdet olduğuna, Allah için sevmenin ve O'nun için toplanmanın ise -insanlara süslü gösterilen dünya bağlarını ve şehvetlerini kesmesi, içindeki karışıklık ve büyük zorluk sebebiyle- pek az ve kıymetli olduğuna delalet eder.
13266. Metin
ولما أشار إلى هذا النفع الذي هو في الحقيقة ضر، ذكر ما يعقبه من الضر البالغ، فقال معبراً بأداة البعد إشارة إلى عظيم ذلك اليوم،
Hakikatte zarar olan bu menfaate işaret edince, onun ardından gelecek olan son derece büyük zararı zikrederek, o günün büyüklüğüne işaret etmek üzere uzaklık edatıyla şöyle buyurdu:
13267. Metin
وإلى أنه جعل لهم في الحياة أمداً يمكنهم فيه السعي للتوقي من شر ذلك اليوم: {ثم يوم القيامة} ساقه مساق ما لا نزاع فيه لما قام عليه من الأدلة {يكفر بعضكم ببعض} فينكر كل منهم محاسن أخيه، ويتبرأ منه بلعن الأتباع القادة، ولعن القادة الأتباع، وتنكرون كلكم عبادة الأوثان تارة إذا تحققتم أنها لا ضر ولا نفع لها، وتقرون بها أخرى طالبين نصرتها راجين منفعتها، وتنكر الأوثان عبادتكم وتجحد منفعتكم {ويلعن بعضكم بعضاً} على ما ذكر {ومأواكم} جميعاً أنتم والأوثان {النار} لتزيد في عذابكم ويزداد بغضكم لها {وما لكم} وأعرق في النفي فقال: {من ناصرين*} أصلاً يحمونكم منها، ويدخل في هذا كل من وافق أصحابه من أهل المعاصي أو البطالة على الرذائل ليعدوه حسن العشرة مهذب الأخلاق لطيف الذات، أو خوفاً من أن يصفوه بكثافة الطبع وسوء الصحبة، ولقد عم هذا لعمري أهل الزمان ليوصفوا بموافاة الإخوان ومصافاة الخلان، معرضين عن رضى الملك الديان.
ve onlara hayatta o günün şerrinden korunmak için çaba sarf edebilecekleri bir mühlet verdiğine [işaret ederek]: {ثم يوم القيامة} “Sonra kıyamet günü” üzerine deliller ikame edildiği için tartışmasız bir mesele olarak serdetti, {يكفر بعضكم ببعض} “birbirinizi inkâr edeceksiniz” yani her biri kardeşinin iyiliklerini inkâr edecek, tâbilerin önderlere, önderlerin tâbilere lanet etmesiyle birbirinden teberri edip uzaklaşacaktır; putların ne bir zarar ne de bir fayda vermediğini anladığınızda bazen putlara tapmayı inkâr edecek, bazen de onların yardımını ve menfaatini umarak ikrar edeceksiniz; putlar da sizin kulluğunuzu inkâr edecek ve menfaatinizi reddedecektir. {ويلعن بعضكم بعضاً} “ve birbirinize lanet edeceksiniz” zikredilenler üzere; {ومأواكم} “ve barınağınız” siz ve putlar hepinizin, {النار} “ateştir” azabınızı artırmak ve onlara olan buğzunuzu çoğaltmak için. {وما لكم} Ve nefyi daha da pekiştirerek şöyle buyurdu: {من ناصرين*} “hiçbir yardımcınız da olmayacaktır.” Yani sizi ondan koruyacak hiçbir yardımcı bulunmayacaktır. Günahkâr veya boş gezen arkadaşlarının kendisini hoş sohbet, güzel ahlaklı ve ince ruhlu saysınlar diye yahut kaba tabiatlı ve kötü arkadaş olarak nitelemesinden korktuğu için onların rezilliklerine uyan herkes bu kapsama girer. Ömrüme yemin olsun ki bu durum, Din Günü'nün Hükümranı'nın rızasından yüz çevirerek kardeşlerin hatırını gözetmek ve dostlarla iyi geçinmekle nitelenmek uğruna zamanın ehlini kuşatmıştır.
13268. Metin
ولما كان في سياق الابتلاء، وذكر من الأنبياء من طال ابتلاؤه،
Söz imtihan ve peygamberlerden imtihanı uzun sürenleri zikretme bağlamında olunca,
13269. Metin
بين أنه لم يكن لهم من أممهم تابع يقدر على نصرهم، وأن الله سبحانه تولى كفايتهم فلم يقدر واحد على إهلاكهم، وأهلك أعدائهم، فلم يكن لهم من ناصرين فقال: {فآمن له} أي لأجل دعائه له مع ما رأى من الآيات {لوط} أي ابن أخيه هاران وحده، وهو أول من صدقه من الرجال {وقال} أي إبراهيم عليهما الصلاة والسلام مؤكداً لما هو جدير بالإنكار من الهجرة لصعوبتها: {إني مهاجر} أي خارج من أرضي وعشيرتي على وجه الهجر لهم فمنتقل ومنحاز {إلى ربي} أي إلى أرض ليس بها أنيس ولا عشير، ولا من ترجى نصرته، ولا من تنفع مودته، فحينئذ يتبين الرضى بالله وحده، والاعتماد عليه دون ما سواه، فهاجر من كوثى من سواد الكوفة إلى حران ثم منها إلى الأرض المقدسة، فكانت له هجرتان، وهو أول من هاجر في الله، قال مقاتل: وكان إذ ذاك ابن خمس وسبعين سنة.
ümmetlerinden kendilerine yardım etmeye gücü yeten hiçbir tâbilerinin bulunmadığını, Allah Teâlâ'nın onları korumayı bizzat üstlendiğini, böylece hiçbir kimsenin onları helak etmeye gücünün yetmediğini ve düşmanlarını helak ettiğini, dolayısıyla onların hiçbir yardımcısının olmadığını beyan ederek şöyle buyurdu: {فآمن له} “Bunun üzerine ona iman etti” yani gördüğü ayetlerle birlikte onun daveti sebebiyle, {لوط} “Lût” yani yalnızca erkek kardeşinin oğlu Hârân; o, erkeklerden onu ilk tasdik edendir. {وقال} “Ve dedi ki:” yani İbrâhim -her ikisine salât ve selâm olsun- zorluğu sebebiyle inkâr edilmeye layık olan hicret meselesini tekit ederek: {إني مهاجر} “Şüphesiz ben hicret ediyorum” yani kavmimi terk ederek memleketimden ve aşiretimden çıkıyor, intikal edip ayrılıyorum, {إلى ربي} “Rabbime.” Yani içinde hiçbir dostun, aşiretin, yardımının umulacağı kimsenin ve sevgisinin fayda vereceği birinin bulunmadığı bir diyara [hicret ediyorum]. İşte o vakit yalnızca Allah'tan razı olmak ve O'ndan başkasına değil, sırf O'na tevekkül etmek açığa çıkar. Böylece Kûfe kırsalındaki Kûsâ'dan Harran'a, oradan da Arz-ı Mukaddes'e hicret etti; onun iki hicreti oldu ve Allah yolunda ilk hicret eden kimsedir. Mukâtil: 'O zaman yetmiş beş yaşındaydı' demiştir.
13270. Metin
ثم علل ذلك بما يسليه عن فراق أرضه وأهل وده من ذوي رحمه وأنسابه وأولي قربه، فقال مؤكداً تسكيناً لمن عساه يتبعه وتهويناً عليه لفراق ما ألفت النفوس من أنه
Sonra memleketinden, akrabalarından, hısımlarından ve yakınlarından olan sevdiklerinden ayrılmanın acısını teselli edecek şeyle bunu gerekçelendirip; kendisine tâbi olma ihtimali bulunan kimseyi teskin etmek ve nefislerin alıştığı şeylerden ayrılmayı ona kolaylaştırmak üzere -ki onlar
13271. Metin
لا عز إلا به من العشائر والأموال والمعارف: {إنه هو} أي وحده {العزيز} أي فهو جدير بإعزاز من انقطع إليه {الحكيم*} فهو إذا أعز أحداً منعته حكمته من التعرض له بإذلال، بفعل أو مقال، كما صنع بي حين أراد إذلالي من كان جديراً بإعزازي من عشيرتي وأهل قربى، وبالغ في أذاي ممن كان حقيقاً بنفعي من ذوي رحمي وحبي.
aşiretler, mallar ve tanıdıklar olmadan izzet olmayacağı kanaatindedirler- tekit ederek şöyle buyurdu: {إنه هو} “Şüphesiz O'dur” yani yalnızca O'dur, {العزيز} “Mutlak Güç Sahibi (Azîz)” yani Kendisine yönelen kimseyi aziz kılmaya layık olandır, {الحكيم*} “Hüküm ve Hikmet Sahibi (Hakîm).” Dolayısıyla O birini aziz kılarsa, hikmeti fiille veya sözle ona bir aşağılama ile ilişilmesine engel olur; nitekim aşiretimden ve yakınlarımdan beni aziz kılmaya en layık olan kimse beni zelil etmek istediğinde ve akrabam ile sevdiklerimden bana fayda vermeye en layık olan kimse bana eziyet etmekte aşırı gittiğinde bana yaptığı gibi.
13272. Metin
ولما كان التقدير: فأعززناه كما ظن بنا إعزازاً أحكمناه حتى استمر في عقبه إلى القيامة، عطف عليه قوله: {ووهبنا له} أي بجليل قدرتنا شكراً على هجرته {إسحاق} من زوجته سارة ﵍ التي جمعت إلى العقم في شبابها اليأس بكبرها، وعطفه لهبته له بالواو دليل على ما سيأتي إن شاء الله تعالى في الصافات من أن الذبيح إسماعيل ﵊ لتعقيبه للهبة هناك على الهجرة بالفاء {ويعقوب} من ولده إسحاق عليهما الصلاة والسلام.
Takdir: 'Bizim hakkımızda zannettiği gibi onu aziz kıldık ve bu izzeti kıyamete kadar onun soyunda devam edecek şekilde muhkem kıldık' şeklinde olunca, ona atıfla şöyle buyurdu: {ووهبنا له} “Ve ona bağışladık” yani hicretine bir şükran olarak yüce kudretimizle [bağışladık], {إسحاق} “İshak'ı” gençliğindeki kısırlığa yaşlılığında ümitsizliği de ekleyen eşi Sâre'den aleyhisselâm bağışladık. Onu hibe etmesini vâv harfiyle atfetmesi, Sâffât suresinde inşâallahu teâlâ geleceği üzere, kurban edilecek olanın İsmâil aleyhisselâm olduğuna delildir; zira oradaki hibe hicreti fâ harfiyle takip etmiştir. {ويعقوب} “ve Yâkub'u da” oğlu İshak'tan [bağışladık] -her ikisine salât ve selâm olsun-.