Lokmân

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

13731. Metin

مقصودها إثبات الحكمة للكتاب اللازم منه حكمة منولة سبحانه في أقواله وأفعاله، وقصة لقمان المسمى به السورة دليل واضح على ذلك كأنه سبحانه لما أكمل ما أ) اد من أول القرآن إلى آخره براءة الني هي سورة عزو الروم، وكان سبحانه قد ابتدأ القرآن أم القرآن بنفي الريب عن هذا الكتاب، وأنه هدى للمتقين، واستدل على ذلك فيما تبعها من السور، ثن ابتدأ سورة يونس بعد سورة عزو الروم بإثبات حكمته، وأتبع ذلك دليله إلى أن ختم سورة الروم، ابتدأ دورا جديدا على وجه أضخم من الأول، فوصفه في أول هذه التالية للروم بما وصفه به في يونس التالية لغزو الروم، وذلك الوصف هو الحكمة وزاد أنه هدى وهداية للمحسنين، فهؤلاء أصحاب النهايات، والمتقون أصحاب البدايات.

[Bu surenin] asıl maksadı, Kitab'ın hikmetli olduğunu ispat etmektir; bundan da onu indiren [Allah] Teâlâ'nın sözlerinde ve fiillerinde hikmet sahibi olduğu neticesi doğar. Sureye adını veren Lokmân kıssası da buna açık bir delildir. Sanki O, Kur'an'ın başından sonuna kadar dilediği şeyi tamamlayınca -ki bunun sonu Rûm gazvesi suresi olan Rûm suresidir; nitekim [Allah] Teâlâ Kur'an'ın anası olan Fâtiha'dan sonra bu Kitap'tan şüphenin nefyedilmesiyle ve onun takva sahipleri için bir hidayet rehberi olmasıyla başlayıp ardından gelen surelerde buna deliller getirmiş, sonra da Rûm gazvesi suresinden sonra Yûnus suresine Kitab'ın hikmetini ispat ederek başlamış ve Rûm suresini bitirene kadar bunun delilini ardı sıra zikretmişti- ilkine göre daha görkemli bir tarzda yeni bir devreye başlamış oldu. Böylece Rûm suresini takip eden bu surenin başında Kitab'ı, Rûm gazvesini takip eden Yûnus suresinde vasfettiği gibi vasfetti. O vasıf da hikmettir; ayrıca onun muhsinler için bir hidayet ve doğru yolu gösterici olduğunu da ekledi. İşte bunlar (muhsinler) nihayet mertebesindekiler, takva sahipleri ise başlangıç mertebesindekilerdir.

13732. Metin

ولما أثبت في آل عمران أنه أنزل بالحق، أثبتت في السجدة تنزيله ونفي الريب عن أنه من عنده، وأثبت أنه الحق، واستمر فيما بعد هذا من السور مناظراً في الأغلب لما مضى كما يعرف ذلك بالإمعان في التذكر والتأمل والتدبر: {بسم الله} الذي وسع رحمة وعلماً

Âl-i İmrân suresinde onun hak ile indirildiğini ispat ettiği gibi, Secde suresinde de onun indirilişini ve Allah katından olduğunda hiçbir şüphe bulunmadığını ispat etti, onun hak olduğunu ortaya koydu ve bundan sonra gelen surelerde de -tezekkür, tefekkür ve tedebbür üzerinde derinleşildiğinde bilineceği üzere- çoğunlukla geçmiş surelere paralel bir şekilde devam etti: {بسم الله} Rahmet ve ilim bakımından her şeyi kuşatan Allah'ın adıyla,

13733. Metin

{الرحمن} الذي بث بعموم حكمته شامل نعمته في سائر بريته {الرحيم *} الذي أنار لخاصته طريق جنته، فداموا وهاموا في محبته.

{الرحمن} Genel hikmetiyle bütün mahlûkatına şamil olan nimetini yayan [Rahmân], {الرحيم *} Seçkin kullarına cennetinin yolunu aydınlatan, böylece onların da sevgisinde daim ve meftun oldukları [Rahîm].

13734. Metin

لما ختمت الروم بالحث على العلم، وهو ما تضمنه هذا الكتاب العظيم، والأمر بالصبر والتمسك بما فيه من وعد، والنهي عن الإطماع لأهل الاستخفاف في المقاربة لهم في شيء من الأوصاف، وكان ذلك هو الحكمة، قال أول هذه: {آلم} مشيراً بها إلى أن الله الملك الأعلى القيوم أرسل - لأنه ظاهر مع أن الباطن - جبرائيل ﵇ إلا محمد ﵊ بوحي ناطق من الحكم والأحكام بما لم ينطق به من قبله إمام، ولا يلحقه في ذلك شيء مدى الأيام، فهو المبدأ وهو الختام، وإلى ذلك أو ما تعبيره بإداة البعد في قوله: {تلك} أي الآيات التي هي من العلو والعظمة بمكان لا يناله إلا من جاهد نفسه حتى هذبها بالتخلي عن جميع الرذائل، والتحلي بسائر الفضائل {آيات الكتاب} الجامع لجميع أنواع الخير {الحكيم} بوضع الأشياء في حواق مراتبها فلا يستطاع نقض شيء من إبرامه، ولا معارضة شيء ومن كلامه، الدال ذلك على تمام علم منزله وخبرته، وشمول عظمته وقدرته، ودقيق صنائعه

Rûm suresi, ilme teşvikle -ki bu yüce Kitab'ın ihtiva ettiği şeydir-, sabretme ve onda bulunan vaade sarılma emriyle, ciddiye almayan/hafife alan kimselere hiçbir vasıfta yakınlaşma ümidi vermeme yasağıyla son bulup bu da hikmetin ta kendisi olunca, bu surenin başında şöyle buyurdu: {آلم} Bununla, en yüce Hükümran ve Kayyûm olan Allah'ın -Bâtın olmakla beraber Zâhir olduğu için- Cebrail aleyhisselâm'ı Muhammed aleyhissalâtü vesselâm'a, daha önce hiçbir önderin dile getirmediği ve zamanlar boyunca hiçbir şeyin kendisine yetişemeyeceği hikmetler ve hükümler içeren konuşan bir vahiyle gönderdiğine işaret etti. Zira O hem başlangıçtır hem sondur. İşte {تلك} “Şunlar” buyururken uzaklık edatı kullanmasıyla da buna işaret etmiştir; yani nefsiyle mücadele edip onu bütün rezilliklerden arındırarak ve bütün faziletlerle donatarak tezkiye edenlerden başkasının erişemeyeceği bir yücelik ve azamette bulunan ayetlerdir. {آيات الكتاب} Her türlü hayrı kendisinde toplayan Kitab'ın ayetleridir, {الحكيم} Her şeyi tam layık olduğu mertebeye yerleştiren [ve böylece] sağlamlaştırdığı hiçbir şeyi bozulamaz, sözlerinden hiçbirine karşı çıkılamaz olan [hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir]. Bu da onu indirenin ilminin ve haberinin tamlığına, azamet ve kudretinin kuşatıcılığına ve eşsiz hikmetindeki sanatlarının inceliğine delalet eder.

13735. Metin

في بديع حكمته، فلا بد من نصر المؤمنين ومن داناهم في التمسك بكتاب له أصل من عند الله.

Dolayısıyla müminlere ve Allah katından bir aslı olan kitaba sarılma hususunda onlara uyanlara yardım edilmesi kaçınılmazdır.

13736. Metin

وقال الإمام أبو جعفر ابن الزبير: لما تكرر الأمر بالاعتبار والحض عليه والتنبيه بعجائب المخلوقات في سورة الروم كقوله سبحانه: {أو لم يتفكروا في أنفسهم ما خلق الله السماوات والأرض وما بينهما إلا بالحق} [الروم: ٨] وقوله: {أو لم يسيروا في الأرض} [الروم: ٩] وقوله: {الله يبدؤا الخلق ثم يعيده} [الروم: ١١] وقوله: {يخرج الحي من الميت ويخرج الميت من الحي} [الروم: ١٩] إلى قوله: {كذلك نفصل الآيات لقوم يعقلون} [الروم: ٢٨] وهي عشر آيات تحملت من جليل الاعتبار والتنبيه ما لا يبقى معه شبهة ولا توقف لمن وفق إلى ما بعد هذا من آيات التنبيه وبسط الدلائل وذكر ما فطر عليه العباد وضرب الأمثال الموضحة سواء السبيل لمن عقل معانيها وتدبر حكمها إلى قوله: {ولقد ضربنا للناس في هذا القرآن من كل مثل} [الروم: ٥٨] وهي إشارة إلى ما أودع الله كتابه المبين من مختلف الأمثال وشتى العظات وما تحملت هذه السورة من ذلك، أتبع سبحانه ذلك بقوله الحق: {الم تلك آيات الكتاب الحكيم} أي دلائله وبراهينه لمن وفق وسبقت له الحسنى وهو المحسنون الذين ذكرهم بعد، ووصف الكتاب بالحكيم يشهد لما مهدناه، ثم أشار سبحانه إلى من حرم منفعته والاعتبار به، واستبدل الضلالة بالهدى، وتنكب عن سنن

İmam Ebû Ca‘fer İbnü'z-Zübeyr şöyle demiştir: Rûm suresinde ibret alma emri ve buna teşvik, yaratılmışların hayret verici yönlerine dikkat çekme [üslubu] tekrarlandığında -nitekim Allah Teâlâ'nın: {أو لم يتفكروا في أنفسهم ما خلق الله السماوات والأرض وما بينهما إلا بالحق} “Kendi nefisleri hakkında hiç düşünmediler mi? Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile yaratmıştır” [Rûm 30:8], {أو لم يسيروا في الأرض} “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?” [Rûm 30:9], {الله يبدؤا الخلق ثم يعيده} “Allah yaratmayı başlatır, sonra onu tekrar eder” [Rûm 30:11], {يخرج الحي من الميت ويخرج الميت من الحي} “Ölüden diriyi çıkarır, diriden de ölüyü çıkarır” [Rûm 30:19] buyruklarından: {كذلك نفصل الآيات لقوم يعقلون} “İşte akleden bir topluluk için ayetleri böyle açıklarız” [Rûm 30:28] buyruğuna kadar on ayet böyledir ve bunlar, kendilerine bundan sonraki uyarı ayetlerine, delillerin serdedilmesine, kulların yaratılış fıtratının zikredilmesine ve manalarını akledip hikmetlerini düşünenler için dosdoğru yolu açıklayan misallerin verilmesine muvaffak kılınan kimseler nezdinde hiçbir şüphe ve tereddüt bırakmayacak büyüklükte bir ibret ve uyarı yüklenmiştir; ta ki {ولقد ضربنا للناس في هذا القرآن من كل مثل} “Andolsun ki biz bu Kur'an'da insanlara her türlü misali getirdik” [Rûm 30:58] buyruğuna kadar; bu da Allah'ın apaçık Kitab'ına yerleştirdiği çeşitli misallere, türlü türlü öğütlere ve bu surenin bunlardan neleri ihtiva ettiğine bir işarettir-, Allah Teâlâ bunu şu hak sözüyle takip ettirdi: {الم تلك آيات الكتاب الحكيم} “Elif. Lâm. Mîm. Şunlar, hikmet dolu Kitab'ın ayetleridir.” Yani muvaffak kılınan ve kendisi için en güzel mükâfat takdir edilmiş olan kimseler için onun delilleri ve bürhanlarıdır; bunlar da daha sonra zikredeceği muhsinlerdir. Kitab'ın 'hakîm' (hikmet dolu) olarak nitelendirilmesi, serdettiğimiz hususa şahitlik etmektedir. Sonra Allah Teâlâ onun faydasından ve onunla ibret almaktan mahrum kalan, hidayet yerine sapıklığı satın alan ve

13737. Metin

فطرة الله التي فطر الناس عليها فقال: {ومن الناس من يشتري لهو الحديث} - الآيات، ثم أتبع ذلك بما يبكت كل معاند، ويقطع بكل جاحد، فذكر خلق السماوات بغير عمد مرئية مشاهدة لا يمكن في أمرها امتراء، ثم ذكر خلق الأرض وما أودع فيها، ثم قال سبحانه {هذا خلق الله فأروني ماذا خلق الذين من دونه} ثم اتبع ذلك بذكر من هداه سبيل الفطرة فلم تزغ به الشبه ولا تنكب سواء السبيل فقال: {ولقد آتينا لقمان الحكمة} - الآية، لتأسيس من اتبع فطرة الله التي تقدم ذكرها في سورة الروم، ثم تناسق الكلام وتناسج - انتهى.

Allah'ın insanları üzerinde yarattığı fıtrat yolundan sapan kimseye işaret ederek şöyle buyurdu: {ومن الناس من يشتري لهو الحديث} “İnsanlardan öylesi vardır ki, boş sözü satın alır...” -ayetler-. Sonra bunu, her inatçıyı susturan ve her inkârcının hüccetini kesen delillerle takip ettirdi; göklerin görülebilir, müşahede edilir ve hakkında hiçbir şüpheye yer olmayan direkler olmaksızın yaratılışını zikretti, ardından yerin yaratılışını ve oraya yerleştirilenleri zikretti; sonra [Allah] Teâlâ: {هذا خلق الله فأروني ماذا خلق الذين من دونه} “İşte bu Allah'ın yaratışıdır; şimdi gösterin bana O'ndan başkaları ne yaratmıştır?” buyurdu. Ardından bunu fıtrat yoluna hidayet edilen, şüphelerin kendisini saptırmadığı ve dosdoğru yoldan ayrılmayan kimseyi zikrederek takip ettirdi ve: {ولقد آتينا لقمان الحكمة} “Andolsun biz Lokmân'a hikmeti verdik” buyurdu. Bu, Rûm suresinde daha önce zikredilen Allah'ın fıtratına tabi olanları pekiştirmek içindir; sonra da söz birbiriyle uyum ve ahenk içinde devam etti -sözün sonu-.

13738. Metin

ولما كان الإحسان ما دعت إليه سورة الروم من الإيمان بلقاء الله، منزهاً عن شوائب النقص، موصوفاً بأوصاف الكمال، معبوداً بما شرعه على وجه الإخلاص، والانقياد مع الدليل كيفما توجه، والدوران معه كيفما دار، وكان ذلك هو عين الحكمة، قال تعالى: {هدى} أي حال كونها أو كونه بياناً متقناً {ورحمة} أي حاملاً على القيام بكل ما دعا إليه، والتقدير على قراءة حمزة بالرفع: هي أو

İhsan; Rûm suresinin davet ettiği üzere, noksanlık şaibelerinden münezzeh, kemal sıfatlarıyla muttasıf olarak Allah'a kavuşmaya inanmak, O'na ihlasla şeriatına uygun şekilde ibadet etmek, delil nereye yönelirse oraya boyun eğmek ve delil nereye dönerse onunla birlikte dönmek olup bu da hikmetin ta kendisi olunca Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {هدى} “Bir hidayet”, yani onun kusursuz bir açıklama olması hâlinde; {ورحمة} “Ve bir rahmettir”, yani davet ettiği her şeyi yerine getirmeye sevk edici olarak. Hamza'nın merfû okuyuşuna göre takdir şöyledir: 'O (hidayet ve rahmettir)' veya

13739. Metin

هو، وقال: {للمحسنين} إشارة إلى أن من حكمته أنه خاص في هذا الكمال وضعاً للشيء في محله بهذا الصنف، وهم الذين لزموا التقوى فأدتهم إلى الإحسان، وهو عبادته تعالى على المكاشفة والمراقبة فهي له أو هو لها آخر، ثم وصفهم في سياق الرحمة والحكمة والبيان بالعدل بياناً لهم بما دعت إليه سورة الروم من كمال الإحسان في معاملة الحق والخلق اعتقاداً وعملاً فقال: {الذين يقيمون الصلاة} أي يجعلونها كأنها قائمة بفعلها بسبب إتقان جميع ما آمر بعد فيها وندب إليه، وتوقفت بوجه عليه، على سبيل التجديد في الأوقات المناسبة لها والاستمرار، ولم يدع إلى التعبير بالوصف كالمقيمين داع ليدل على الرسوخ لأن المحسن هو الراسخ في الدين رسوخاً جعله كأنه يرى المعبود ودخل فيها الحج لأنه لا يعظم البيت في كل يوم خمس رات إلا معظم له بالحج فعلاً او قوة {ويؤتون الزكاة} أي كلها فدخل فيها الصوم لأنه لا يؤدي زكاة الفطر إلا من صامه قوة أو فعلاً.

'Odur'. Şöyle buyurdu: {للمحسنين} “Muhsinler için”; bir şeyi yerli yerine koyarak bu kemal derecesinin özellikle bu zümreye has kılınmasının O'nun hikmetinden olduğuna işaret etmektedir. Onlar, takvaya sarılan ve bu sayede ihsana ulaşan kimselerdir. İhsan ise Allah Teâlâ'ya müşahede ve murakabe hâlinde ibadet etmektir. Dolayısıyla o (hidayet/rahmet) onlar içindir veya onlar onun nihayetindedir. Sonra onları rahmet, hikmet ve adaletli beyan bağlamında, Rûm suresinin davet ettiği inanç ve amel bakımından Hakk'a ve mahlûkata muameledeki tam ihsan vasfıyla açıklayarak şöyle buyurdu: {الذين يقيمون الصلاة} “Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar”; yani onda emredilen ve mendup kılınan, namazın bir yönüyle kendisine bağlı olduğu her şeyi kusursuz yerine getirmek suretiyle onu fiilen ayakta tutulmuş kılarlar; bu da ona uygun vakitlerde sürekli ve yenilenerek yapılır. Yerleşikliği/rüsuhu göstermek için 'namazı kılanlar' (el-mukîmîn) gibi sıfat kalıbıyla ifade edilmesine gerek duyulmamıştır; zira muhsin kişi dinde öyle kökleşmiştir ki bu kökleşmişlik onu sanki Mabud'u görüyormuş gibi kılmıştır. Namazın içine hac da dâhildir; çünkü her gün beş vakit Beyt'i yücelten kişi, fiilen veya potansiyel olarak onu hac ile de yüceltmiş olur. {ويؤتون الزكاة} “Ve zekâtı verirler”; yani tamamını verirler. Bunun içine oruç da girer; zira fıtır zekâtını ancak potansiyel veya fiilî olarak oruç tutan kimse verir.

13740. Metin

ولما كان الإيمان أساس هذه الأركان، وكان الإيمان بالبعث جامعاً لجميع أنواعه، وحاملاً على سائر وجوه الإحسان، وكان قد ختم الروم بالإعراض أصلاً عمن ليس فيه أهلية الإيقان، قال: {وهم} أي خاصة

İman bu rükünlerin temeli olduğu, ahirete iman da imanın bütün türlerini toplayıp her türlü ihsana sevk ettiği ve Rûm suresinin sonu yakin ehliyeti bulunmayan kimseden tamamen yüz çevirmekle bittiği için şöyle buyurdu: {وهم} “Ve onlar”, yani özellikle onlar,

13741. Metin

لكمالهم فيما دخلوا فيه من هذه المعاني {بالآخرة} التي تقدم أن المجرمين عنها غافلون {هم يوقنون} أي مؤمنون بها إيمان موقن فهم لا يفعل شيئاً الإيمان بها، ولا يغفل عنها طرفة عين، فهو في الذروة العليا من ذلك، فهو يعبد الله كأنه يراه، فآية البقرة بداية. وهذه نهاية.

bu manalardan dâhil oldukları hususlardaki kemallerinden ötürü; {بالآخرة} Günahkârların kendisinden gafil olduğu daha önce geçen “Ahirete”; {هم يوقنون} “Kesin olarak inanırlar”; yani ona yakîn ehlinin imanıyla inanırlar. Onlar ahirete iman olmaksızın hiçbir şey yapmazlar ve ondan göz açıp kapayıncaya kadar bile gafil olmazlar. Dolayısıyla bu hususta en yüksek zirvededirler ve Allah'a O'nu görüyormuşçasına ibadet ederler. Bakara suresindeki ayet başlangıçtır, bu ise nihayettir.

13742. Metin

ولما كانت هذه الخلال أمهات الأفعال، الموجبة للكمال، وكانت مساوية من وجه لآية البقرة ختمها بختامها، بعد أن زمها بزمامها، فقال: {أولئك} أي العالوا الرتبة الحائزون منازل القربة أعظم رتبة {على هدى} أي عظيم هم متمكنون منه تمكن المستعلي على الشيء، وقال: {من ربهم} تذكيرا لهم بأنه لولا إحسانه ما وصلوا إلى شيء. ليلزموا تمريغ الجباه على الأعتاب، خوفاً من الإعجاب {وأولئك هم} أي خاصة {المفلحون *} أي الظافرون بكل مراد.

Bu hasletler, kemali gerektiren amellerin anaları olduğu ve bir yönden Bakara suresindeki ayete denk düştüğü için, onu kendi dizginiyle bağladıktan sonra sonunu da onun sonu gibi bitirdi ve şöyle buyurdu: {أولئك} “İşte onlar”, yani mertebesi yüce, yakınlık makamlarını en üstün derecede elde edenler; {على هدى} “Bir hidayet üzeredirler”, yani bir şeyin üzerine yerleşen kimsenin yerleşmesi gibi sapasağlam üzerinde bulundukları yüce bir hidayet üzeredirler. {من ربهم} “Rablerinden [gelen]”; O'nun ihsanı olmasaydı hiçbir şeye ulaşamayacaklarını onlara hatırlatmak içindir; ta ki ucb/kendini beğenme korkusuyla alınlarını eşiklere sürmeye devam etsinler. {وأولئك هم} “Ve işte onlar”, yani özellikle onlar; {المفلحون *} “Kurtuluşa erenlerin ta kendileridir”; yani arzu ettikleri her şeye nail olanlardır.

13743. Metin

ولما كان فطم النفس عن الشهوات. أعظم هدى قائد إلى حصول المرادات، وكان اتباعها الشهوات أعظم قاطع عن الكمالات، وكان في ختام الروم أن من وقف مع الموهومات عن طلب

Nefsi arzulardan alıkoymak, maksatların elde edilmesine ulaştıran en büyük hidayet rehberi olduğu, nefsin arzularına uymak da kemalâttan alıkoyan en büyük engel olduğu ve Rûm suresinin sonunda hakikatleri aramaktan yüz çevirip vehimlerin peşine takılan kimsenin kalbinin mühürlendiği bildirildiği;

13744. Metin

المعلومات مطبوع على قلبه، وكان ما دعا إليه الكتاب هو الحكمة التي نتيجتها الفوز، وما دعا إليه اللهو هو السفه المضاد للحكمة، بوضع الأشياء في غير مواضعها، المثمر للعطب، قال تعالى معجباً ممن يترك الجد إلى اللهو، ويعدل عن جوهر العلم إلى صدق السهو، عاطفاً على ما تقديره: فمن الناس من يتحلى بهذا الحال فيرقى إلى حلبة أهل الكمال: {ومن} ويمكن أن يكون حالاً من فاعل الإشارة. أي أشير إلى آيات الكتاب الحكيم حال كونه هدى لمن ذكر والحال أن من {الناس} الذين هم في أدنى رتبة الإحساس، لم يصلوا إلى رتبة أهل الإيمان، فضلاً عن مقام أولي الإحسان.

Kitab'ın davet ettiği şeyin sonucu kurtuluş olan hikmet olduğu ve boş/eğlendirici şeylerin davet ettiği hususun da eşyayı yerli yerine koymayıp helake götüren ve hikmetin zıddı olan sefahat olduğu sabit olunca, [Allah] Teâlâ ciddiyeti bırakıp eğlenceye sapan ve ilmin özünden büsbütün gaflete meyleden kimseye hayret bildirerek, takdiri 'İnsanlardan kimi de bu hâl ile bezenir ve böylece kemal ehlinin meydanına yükselir' şeklinde olan cümleye atıfla şöyle buyurdu: {ومن} “Ve kimi de vardır” -Bunun işaret edilen failden hâl olması da mümkündür; yani 'Hikmet dolu Kitab'ın ayetlerine, zikredilen kimseler için bir hidayet iken işaret edilmiştir; hâlbuki {الناس} “İnsanlardan” hislerin en alt derecesinde bulunan, bırakınız ihsan ehlinin makamını henüz iman ehlinin derecesine dahi ulaşamamış olan kimseler vardır.'-.

13745. Metin

ولما كان التقدير: من يسير بغير هذا السير، فيقطع نفسه عن كل خير، عبر عنه بقوله: {من يشتري} أي غير مهتد بالكتاب ولا مرحوم به {لهو الحديث} أي ما يلهي من الأشياء المتجددة التي تستلذ فيقطع بها الزمان من الغناء والمضحكات وكل شيء لا اعتبار فيه، فيوصل النفس بما أوصلها إليه من اللذة إلى مجرد الطبع

Cümlenin takdiri 'Bu yolun dışındaki bir yolda yürüyüp nefsini her türlü hayırdan mahrum bırakan kimse' şeklinde olunca, bunu şu sözüyle ifade etti: {من يشتري} “Satın alan”, yani Kitap ile doğru yolu bulmamış ve onunla rahmete nail olmamış olan; {لهو الحديث} “Boş sözü”, yani şarkı, eğlenceli sözler ve içinde hiçbir ibret bulunmayan, lezzet alınarak zaman öldürülen sonradan çıkma oyalayıcı şeyleri [satın alır]. Böylece nefsi, tattırdığı lezzet sebebiyle sırf hayvani fıtrata

13746. Metin

البهيمي فيدعوها إلى العبث من اللعب كالرقص ونحوه مجتهداً في ذلك معملاً الخيل في تحصيله باشتراء سببه، معرضاً عن اقتناص العلوم وتهذيب النفس بها عن الهموم والغموم، فينزل إلى أسفل سافلين كما علا الذي قبله بالحكمة إلى أعلى عليين - قال ابن عباس ﵄: نزلت في رجل اشترى جارية تغنيه ليلاً ونهاراً، وقال مجاهد: في شرى القيان والمغنين والمغنيات، وقال ابن مسعود: اللهو الغناء، وكذا قال ابن عباس وغيره.

ulaştırır ve onu dans ve benzeri oyun türünden anlamsız şeylere sevk eder. Bu uğurda çaba harcar, onun sebebini satın almak için bütün gücünü seferber eder; ilimleri elde etmekten ve nefsi ilimlerle gam ve kederlerden arındırmaktan yüz çevirir. Böylece kendisinden önceki kişi hikmetle illiyyîne yükseldiği gibi, o da esfele sâfilîne iner. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: 'Bu ayet, kendisine gece gündüz şarkı söyleyen bir cariye satın alan bir adam hakkında inmiştir.' Mücâhid: 'Şarkıcı köle ve cariyeleri satın almak hakkındadır' demiştir. İbn Mes‘ûd: 'Lehv, şarkıdır' demiştir; İbn Abbâs ve başkaları da böyle söylemiştir.

13747. Metin

ولما كان من المعلوم أن عاقبة هذه الملاهي الضلال، بانهماك النفس في ذلك، لما طبعت عليه من الشهوة لمطلق البطالة، فكيف مع ما يثير ذلك ويدعو إليه من اللذاذة، فتصير أسيرة الغفلة عن الذكر، وقبيلة الإعراض عن الفكر، وكان المخاطب بهذا الكتاب قوماً يدعون العقول الفائقة، والأذهان الصافية الرائقة قال تعالى: {ليضل} من الضلال والإضلال على القراءتين، ضد ما كان عليه المحسنون من الهدى

Nefsin boş şeylere duyduğu fıtrî şehvet sebebiyle bu eğlencelere dalmanın sonunun sapıklık olduğu bilindiğine göre -kaldı ki buna teşvik eden ve çağıran lezzetler de varken-; böylece nefis zikirden gafletin esiri ve tefekkürden yüz çevirmenin esiri hâline gelir; bu Kitap ile muhatap olanlar da üstün akıllar ve berrak zihinler iddia eden bir kavim olduğuna göre Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {ليضل} “Saptırmak için”; -iki kıraate göre saptırmak veya sapmak manasındadır-, muhsinlerin üzerinde bulunduğu hidayetin zıddı olarak,

13748. Metin

{عن سبيل الله} أي الطريق الواضح الواسع الموصل إلى رضى الملك الأعلى المستجمع لصفات الكمال والجلال والجمال التي هم مقرّون بكثير منها، منبهاً لهم على أن هذا مضل عن السبيل ولا بد، وأن ذلك بحيث لا يخفى عليهم، فإن كان مقصوداً لهم فهو ما لا يقصده من له عداد البشر، وإلا كانوا من الغفلة سوء النظر وعمى البصيرة بمنزلة هي دون ذلك بمراحل.

{عن سبيل الله} “Allah'ın yolundan”, yani çoğunu kabul ettikleri kemal, celal ve cemal sıfatlarını kendisinde toplayan en yüce Hükümran'ın rızasına ulaştıran apaçık ve geniş yoldan [saptırmak için]. Bunun kesinlikle yoldan saptırıcı olduğuna ve bunun kendilerine gizli kalmayacak bir husus olduğuna dikkat çekmektedir. Eğer bu onların kastı ise, insan sayılan bir kimse bunu kastetmez; şayet böyle değilse, gaflet, basiretsizlik ve körlük bakımından bundan kat kat daha aşağı bir derecededirler.

13749. Metin

ولما كان المراد: من قصد الضلال عن الشيء، ترك ذلك الشيء، وكان العاقل لا يقدم على ترك شيء إلا وهو عالم بأنه لا خير فيه قال: {بغير علم} ونكره ليفيد السلب العام لكل نوع من أنواع العلم، أي لأنهم لا علم لهم بشيء من حال السبيل ولا حال غيرها، علماً يستحق إطلاق العلم عليه بكونه يفيد ربحاً أو يبقى على رأس مال من دين أو دنيا، فإن هذا حال من استبدل الباطل بالحق والضلال بالهدى.

Murat edilen şey: 'Bir şeyden sapmayı kasteden kimse o şeyi terk eder' manası olunca ve akıllı bir kimse bir şeyde hiçbir hayır olmadığını bilmeden onu terk etmeye kalkışmayacağı için şöyle buyurdu: {بغير علم} “Hiçbir bilgiye dayanmaksızın”; ilmin her türünü genel olarak nefyetmek için nekire getirdi; yani ne o yolun hâline ne de başkasının hâline dair, din veya dünya namına bir kazanç sağlayan yahut sermayeyi koruyan ve ilim adını hak eden hiçbir bilgiye sahip olmadıkları için [bunu yaparlar]. Zira bu, bâtılı hakka, sapıklığı da hidayete değişen kimsenin hâlidir.

13750. Metin

ولما كان المستهزئ بالشيء المحتقر له لا يتمكن من ذلك إلا بعد الخبرة التامة بحال ذلك الشيء وأنه لا يصلح لصالحه ولا يروج له حال بحال قال معجباً تعجيباً آخر أشد من الأول بالنصب عطفاً على «يضل»

Bir şeyi alaya alan ve onu küçümseyen kişi, ancak o şeyin durumunu tam olarak bilip onun kendi menfaatine yaramadığını ve hiçbir şekilde kabul görmeyeceğini anladıktan sonra bunu yapabileceği için, ilkinden daha şiddetli ikinci bir hayret ifadesi olarak Hamza, Kisâî ve Âsım'dan rivayetle Hafs kıraatinde «يضل» üzerine atıfla mansup,

13751. Metin

في قراءة حمزة والكسائي وحفص عن عاصم، وبالرفع للباقين عطفاً على {يشتري} : {ويتخذها} أي يكلف نفسه ضد ما تدعوه إليه فطرته الأولى أن يأخذ السبيل التي لا أشرف منها مع ما ثبت له من الجهل الطلق {هزواً} .

diğer kıraatlerde ise {يشتري} üzerine atıfla merfû olarak şöyle buyurdu: {ويتخذها} “Ve onu edinmek [için]”, yani katıksız cehaleti sabit olmakla beraber, ilk fıtratının kendisini çağırdığı şeyin aksine, kendisinden daha şereflisi olmayan o yolu edinmeye kendini zorlar; {هزواً} “Alay konusu [edinmek için]”.

13752. Metin

ولما أنتج له هذا الفعل الشقاء الدائم. بينه بقوله، جامعاً حملاً على معنى «من» بعد أن أفرد حملاً على لفظها، لأن الجمع في مقام الجزاء أهول، والتعجيب من الواحد أبلغ {أولئك} أي الأغبياء البعيدون عن رتبة الإنسان، وتهكم بهم التعبير باللام الموضوعة لما يلائم فقال: {لهم عذاب مهين *} أي يثبت لهم الخزي الدائم ضد ما كان للمحسنين من الرحمة.

Bu fiil ona sürekli bir bedbahtlık neticesi verince, «مَن» kelimesinin lafzına göre tekil getirdikten sonra manasına binaen çoğul getirerek bunu beyan etti; zira ceza makamında çoğul daha korkutucu, tek bir kişiye hayret bildirmek ise daha beliğdir: {أولئك} “İşte onlar”, yani insanlık mertebesinden uzak o ahmaklar; onlarla alay etmek maksadıyla, layık olana tahsis edilen lâm harfiyle ifade ederek şöyle buyurdu: {لهم عذاب مهين *} “Onlar için alçaltıcı bir azap vardır”; yani muhsinler için olan rahmetin zıddı olarak kendilerine sürekli bir zillet sabit olur.

13753. Metin

ولما كان الإنسان قد يكون غافلاً، فإذا نبه انتبه، دل سبحانه على أن هذا الإنسان المنهمك في أسباب الخسران لا يزداد على مر الزمان إلا مفاجأة لكل ما يرد عليه من البيان بالبغي والطغيان، فقال مفرداً للضمير حملاً على اللفظ أيضاً لئلا يتعلق متمحل بأن المذموم إنما هو الجمع صارفاً الكلام إلى مظهر العظمة لما اقتضاه الحال من الترهيب:

İnsan bazen gafil olabilir ve uyarıldığında uyanır; [fakat] Allah Teâlâ, hüsran sebeplerine gömülmüş bu insanın zaman geçtikçe kendisine gelen her türlü açıklamayı azgınlık ve taşkınlıkla karşılamaktan başka bir şey artırmadığını gösterdi ve lafza riayet ederek zamiri yine tekil kullandı; ta ki itiraz eden biri yerginin yalnızca topluluğa ait olduğuna sarılmasın. Korkutma makamının gerektirdiği üzere sözü azamet makamına çevirerek şöyle buyurdu:

13754. Metin

{وإذا تتلى عليه آياتنا} أي يتجدد عليه تلاوة ذلك مع ما له من العظمة من أيّ تال كان وإن عظم {ولى} أي بعد السماع، مطلق التولي سواء كان على حالة المجانبة أو مدبراً {مستكبراً} أي حال كونه طالباً موجداً له بالإعراض عن الطاعة تصديقاً لقولنا آخر تلك {ولئن جئتهم بآية ليقولن الذين كفروا إن أنتم إلا مبطلون} [الروم: ٥٨] .

{وإذا تتلى عليه آياتنا} “Ona ayetlerimiz okunduğu zaman”, yani ne kadar yüce olursa olsun herhangi bir okuyucudan, taşıdığı azametle birlikte o ayetlerin okunması ona tekrarlandığı zaman; {ولى} “Yüz çevirir”, yani işittikten sonra, ister yan çizerek ister arkasını dönerek olsun mutlak bir yüz çevirişle yüz çevirir; {مستكبراً} “Büyüklük taslayarak”; yani o surenin sonundaki: {ولئن جئتهم بآية ليقولن الذين كفروا إن أنتم إلا مبطلون} “Andolsun onlara bir ayet getirsen, o inkâr edenler kesinlikle: 'Siz ancak bâtılı savunanlarsınız' diyeceklerdir” [Rûm 30:58] sözümüzü doğrularcasına itaatten yüz çevirerek kibre bürünür.

13755. Metin

ولما كان السامع لآياته سبحانه جديراً بأن تكسبه رقة وتواضعاً، قال تعالى دالاً على أن هذا الشقي كان حاله عند سماعه وبعده كما كان قبل: {كأن} أي كأنه، أي مشبهاً حالة بعد السماع حاله حين {لم يسمعها} فدل ذلك على أنه لم يزل على حالة الكبر لآنه شبه حاله مع السماع بحاله مع عدم السماع، وقد بين أن حاله مع السماع الاستكبار فكان حاله قبل السماع كذلك.

Allah'ın ayetlerini işiten kimsenin yumuşaklık ve tevazu kazanması yakışık alacağından, Allah Teâlâ bu bedbahtın işitirken ve işittikten sonraki hâlinin önceki hâliyle aynı olduğunu belirtmek üzere şöyle buyurdu: {كأن} “Sanki”, yani onun işitme sonrasındaki hâli şu andaki hâline benzercesine: {لم يسمعها} “Onu hiç işitmemiştir”; bu da onun sürekli kibir hâlinde olduğuna delalet etti; zira işitme anındaki hâlini işitmeme anındaki hâline benzetti; oysa işitme anındaki hâlinin büyüklük taslamak olduğunu açıklamıştı, demek ki işitmeden önceki hâli de böyleydi.

13756. Metin

ولما كان من لم يسمع الشيء قد يكون قابلاً للسمع، فإذا كلم من قد جرت العادة بأن يسمع منه سمع، بين أن حال هذا كما كان مساوياً لما قبل التلاوة فهو مساو لما بعدها، لأن سمعه مشابه لمن به صم، فالمضارع في «يتلى» مفهم لأن الحال في الاستقبال كهي في الحال فقال تعالى: {كأن في أذنيه وقراً} أي صمماً يستوي معه تكليم غيره له وسكوته.

Bir şeyi işitmeyen kimse işitmeye elverişli olabilir ve kendisinden dinlenmesi âdet olan biri onunla konuştuğunda işitebilir; [fakat] bu kimsenin durumunun tilavetten önceye denk olduğu gibi sonraya da denk olduğunu beyan etti; çünkü onun işitmesi sağırlık bulunan kimsenin işitmesine benzemektedir. «يتلى» fiilindeki muzari kalıbı, gelecekteki hâlin de şimdiki hâl gibi olduğunu anlatmaktadır. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {كأن في أذنيه وقراً} “Sanki kulaklarında bir ağırlık vardır”; yani başkasının onunla konuşması ile susması kendisi için eşit olan bir sağırlık vardır.

13757. Metin

ولما تسبب عن ذلك استحقاقه لما يزيل نخوته وكبره وعظمته، وكان استمرار الألم أعظم كاسرٍ لذوي الشمم، وكان من طبع الإنسان الاهتزاز لوعد الإحسان كائناً من كان نوع اهتزاز قال: {فبشره} فلما كان جديراً بأن يقبل - لا يولّي لظنه البشري - على حقيقتها لأن من يعلم أنه أهل للعذاب بأفعاله الصعاب لا يزال يتوالى عليه النعم مرة بعد مرة حتى يظن أو يكاد يقطع بأن المعاصي سبب لذلك وأنه - لما كان عند الله من عظيم المنزلة - لا يكره منه عمل من الأعمال، قرعة بقوله: {بعذاب} أي عقاب مستمر {أليم *} .

Bundan dolayı onun gururunu, kibrini ve azametini yok edecek bir şeye müstahak olması neticesi doğunca ve sürekli acı çekmek gururlu kimseleri en çok kıran şey olduğu için, insanın fıtratında da kim olursa olsun ihsan vaadiyle sevinç duyma hâli bulunduğundan şöyle buyurdu: {فبشره} “Artık onu müjdele”; insan müjdenin hakikatine -kendi zannınca müjde sanarak- yönelmeye layık iken (yüz çevirmeyip yönelmesi gerekirken); çünkü çetin amelleri sebebiyle azaba layık olduğunu bilen kimseye defalarca nimetler gelmeye devam ederse, günahların buna sebep olduğunu ve Allah katındaki yüce makamından ötürü O'nun hiçbir amelinden hoşnutsuzluk duymadığını zanneder veya neredeyse buna kesin kanaat getirir; işte onu şu sözüyle çarptı: {بعذاب} “Bir azap ile”, yani sürekli bir ceza ile, {أليم *} “Elem verici [bir azap ile müjdele]”.

13758. Metin

ولما كانت معرفة ما لأحد الجزءين باعثة على السؤال عما للحزب الآخر، وكانت إجابة السؤال عن ذلك من أتم الحكمة، استأنف تعالى قوله مؤكداً لأجل إنكار الكفرة: {إن الذين آمنوا} أو اوجدوا الإيمان {وعملوا} أي تصديقاً له {الصالحات} وضعاً للشيء في محله عملاً بالحكمة {لهم جنات} أي بساتين {النعيم} فأفاد سبحانه بإضافتها إليه أنه لا كدر فيها أصلاً ولا شيء غير النعيم. ولما كان ذلك قد لا يكون دائماً. وكان لا سرور بشيء منقطع قال: {خالدين فيها} أي دائماً.

İki fırkadan birinin durumunu bilmek, diğer fırkanın durumunu sormaya sevk ettiği ve buna dair soruya cevap vermek de hikmetin tam kemalinden olduğu için, Allah Teâlâ kâfirlerin inkârı sebebiyle sözünü pekiştirerek yeniden başladı: {إن الذين آمنوا} “Şüphesiz iman edenler”, yani imanı var edenler; {وعملوا} “Ve yapanlar”, yani onu tasdik etmek üzere; {الصالحات} “Salih amelleri [yapanlar]”, yani hikmete uygun amel ederek her şeyi yerli yerine koyanlar; {لهم جنات} “Onlar için cennetler vardır”, yani bahçeler vardır; {النعيم} “Naim [cennetleri vardır]”; Allah Teâlâ cennetleri naime izafe etmekle onda hiçbir keder ve nimetten başka hiçbir şey bulunmadığını bildirdi. Bu nimet bazen sürekli olmayabileceği ve kesintiye uğrayan bir şeyde sevinç bulunmayacağı için şöyle buyurdu: {خالدين فيها} “Orada ebedî kalıcılar olarak”; yani sürekli kalacaklardır.

13759. Metin

ولما كانت الثقة بالوعد على قدر الثقة بالواعد، وكان إنجاز الوعد

Vaade olan güven, vaat edene olan güven ölçüsünde olduğu ve vaadin yerine getirilmesi de

13760. Metin

من الحكمة، قال مؤكداً لمضمون الوعد بالجنات: {وعد الله} الذي لا شيء أجل منه؛ فلا وعد أصدق من وعده، ثم أكده بقوله: {حقاً} أي ثابتاً ثباتاً لا شيء مثله، لأنه وعد من لا شيء مثله ولا كفوء له.

hikmetten sayıldığı için, cennet vaadinin içeriğini tekit ederek şöyle buyurdu: {وعد الله} “Allah'ın vaadi olarak”; O'ndan daha yüce hiçbir şey yoktur, dolayısıyla O'nun vaadinden daha doğru hiçbir vaat olamaz. Sonra bunu şu sözüyle tekit etti: {حقاً} “Gerçek bir [vaattir]”; yani benzeri hiçbir şeyin olmadığı bir sebatla sabittir, çünkü O, benzeri ve dengi olmayan bir Zât'ın vaadidir.

13761. Metin

ولما كان النفس الغريب جديراً بالتأكيد، أتى بصفتين مما أفهمه الإتيان بالجلالة تصريحاً بهما تأكيداً لأن هذا لا بد منه فقال: {وهو} أي وعد بذلك والحال أنه {العزيز} فلا يغلبه شيء {الحكيم*} أي المحكم لما يقوله ويفعله، فلا يستطاع نقضه ولا نقصه.

Garip/yabancı nefis tekit edilmeye layık olduğu için, lafza-i celâlin ifade ettiği iki sıfatı açıkça zikrederek bunun kaçınılmaz olduğunu tekit etti ve şöyle buyurdu: {وهو} “Ve O”, yani böylece vaat etmiştir, şu hâlde ki O; {العزيز} “Mutlak güç sahibidir”, hiçbir şey O'na galip gelemez; {الحكيم*} “Hüküm ve hikmet sahibidir”; yani söylediğini ve yaptığını muhkem kılan, bozulması ve eksiltilmesi mümkün olmayandır.

13762. Metin

ولما ختم بصفتي العزة - وهي غاية القدرة - والحكمة - وهي ثمرة العلم - دل عليها باتقان أفعاله وإحكامها فقال: {خلق السماوات} أي على علوها وكبرها وضخامتها {بغير عمد} وقوله: {ترونها} دال على الحكمة، إن قلنا إنه صفة لعمد أو استئناف، إما أن قلنا بالثاني فلكون مثل هذا الخلق الكبير الواسع يحمل بمحض القدرة، وإن قلنا بالأول فتركيب مثله على عمد تكون في العادة حاملة له وهي مع ذلك بحيث لا ترى أدخل في الحكمة وأدق في اللطافة والعظمة، لأنه

Sözü, kudretin son noktası olan 'İzzet' ve ilmin meyvesi olan 'Hikmet' sıfatlarıyla bitirince, fiillerinin sağlamlığı ve mükemmelliğiyle bunlara delil getirerek şöyle buyurdu: {خلق السماوات} “Gökleri yaratmıştır”, yani yüceliği, büyüklüğü ve azametiyle birlikte; {بغير عمد} “Direksiz olarak”. {ترونها} “Gördüğünüz [gibi]” buyruğu hikmete delalet eder; ister 'direkler' kelimesinin sıfatı ister yeni bir cümle (isti'nâf) kabul edilsin. Eğer ikinciyi kabul edersek, böyle büyük ve geniş bir yaratılış sırf kudret ile taşınmaktadır. Birinciyi kabul edersek, böylesi bir yapının âdeten onu taşıyan direkler üzerine kurulması ve buna rağmen o direklerin görülmeyecek şekilde olması hikmete daha uygun, incelik ve azamette daha derindir. Çünkü

13763. Metin

يحتاج إلى عملين: تخفيف الكثيف وتقوية اللطيف.

bu iki amel gerektirir: Yoğun olanı hafifletmek ve latif olanı güçlendirmek.

13764. Metin

ولما ذكر العمد المقلة، اتبعه الأوتاد المقرة فقال: {وألقى في الأرض} أي التي أنتم عليها، جبالاً {رواسي} والعجب من فوقها وجميع الرواسي التي تعرفونها تكون من تحت، تثبتها عن {أن تميد} أي تتمايل مضطربة {بكم} كما هو شأن ما على ظهر الماء.

Taşıyan direkleri zikredince, ardından sabitleyici kazıkları zikretti ve şöyle buyurdu: {وألقى في الأرض} “Ve yeryüzüne bıraktı”, yani üzerinde bulunduğunuz yere; dağlar [bıraktı], {رواسي} “Sağlam dağlar”; şaşılacak olan şudur ki bu dağlar üsttedir, bildiğiniz bütün demirler/ağırlıklar ise alttan olur; [onları] {أن تميد} “Sarsmasın diye”, yani çalkalanıp dalgalanmasın diye, {بكم} “Sizi [sarsmasın diye]”; suyun yüzeyinde bulunan şeylerin hâlinde olduğu gibi.

13765. Metin

ولا ذكر إيجادها وإصلاحها للاستقرار. ذكر ما خلقت له من الحيوان فقال: {وبث فيها} أي فرق {من كل دابة} ولما ذكر ذلك ذكر ما يعيش به، فقال منبهاً لمظهر العظمة على أن ذلك وإن كان لهم في بعضه تسبب لا يقدر عليه إلا هو سبحانه: {وأنزلنا} أي بما لنا من العزة اللازمة للقدرة، وقدم ما لا قدرة لمخلوق عليه بوجه فقال: {من السماء ماء} ولما تسبب عن ذلك تدبير الأقوات، وكان من آثار الحكمة التابعة للعمل، دل عليه بقوله: {فأنبتنا} أي بما لنا من العلو في الحكمة {فيها} أي الأرض بخلط الماء بترابها {من كل زوج} أي صنف من النبات متشابه {كريم*} بما له من البهجة والنضرة الجالبة للسرور والمنفعة والكثرة الحافظة لتلك الدواب.

Yeryüzünün var edilmesini ve yerleşmeye elverişli kılınmasını zikredince, onun kendisi için yaratıldığı canlıları zikretti ve şöyle buyurdu: {وبث فيها} “Ve orada yaydı”, yani dağıttı; {من كل دابة} “Her türlü canlıdan”. Bunu zikredince, onların ne ile yaşayacağını da zikretti ve azamet makamına dikkat çekerek, her ne kadar bazılarında onların bir sebebiyeti olsa da buna ancak Kendisinin güç yetirebileceğini belirterek şöyle buyurdu: {وأنزلنا} “Ve biz indirdik”, yani kudretin gereği olan izzetimizle; yaratılmışların hiçbir şekilde güç yetiremeyeceği şeyi öne alarak şöyle buyurdu: {من السماء ماء} “Gökten bir su”. Bundan da azıkların idaresi neticesi doğunca ve bu da ilme bağlı hikmetin eserlerinden olunca, bunu şu sözüyle gösterdi: {فأنبتنا} “Ve bitirdik”, yani hikmetteki yüceliğimizle; {فيها} “Orada”, yani suyu toprağıyla karıştırarak yeryüzünde; {من كل زوج} “Her çiftten”, yani benzer bitki türlerinden; {كريم*} “Güzel/değerli [bitkilerden]”; sevinç ve fayda getiren güzelliği, tazeliği ve o canlıları koruyan çokluğu ile.

13766. Metin

ولما ثبت بهذا الخلق العظيم على هذا الوجه المحكم عزته وحكمته، ثبتت ألوهيته فألزمهم وجوب توحيده في العبادة كما توحد بالخلق،

Bu muhkem şekildeki büyük yaratılışla O'nun izzeti ve hikmeti sabit olunca, ilahlığı da sabit oldu ve yaratmada tek olduğu gibi ibadette de O'nu birlemelerini onlara zorunlu kıldı;

13767. Metin

لأن ذلك عين الحكمة، كما كان خلقه لهذا الخلق على هذا النظام ليدل عليه سبحانه سر الحكمة، فقال ملقناً للمحسنين من حزبه ما ينبهون به المخالفين موبخاً لهم مقبحاً لحالهم في عدو لهم عنه مع علمهم بما له من التفرد بهذه الصنائع: {هذا} أي الذي تشاهدونه كله {خلق الله} أي الذي له جميع العظمة فلا كفوء له.

çünkü bu hikmetin ta kendisidir; nitekim O'nun bu mahlûkatı bu nizam üzere Kendisine delalet etsin diye yaratması da hikmetin sırrıdır. Kendi fırkasından olan muhsinlere, muhalifleri uyaracakları sözleri telkin ederek ve bu sanatlarla tek başına olduğunu bilmelerine rağmen O'ndan yüz çevirdikleri için hâllerini çirkin gösterip onları azarlayarak şöyle buyurdu: {هذا} “İşte şu”, yani bütünüyle müşahede ettiğiniz şey; {خلق الله} “Allah'ın yaratışıdır”; yani bütün azamete sahip olan ve hiçbir dengi bulunmayan Zât'ın [yaratışıdır].

13768. Metin

ولما كان العاقل بل وغيره لا ينقاد لشيء إلا أن رأى له فعلاً يوجب الانقياد له، نبه على ذلك بقوله جواباً لما تقديره: فإن ادعيتم لما دونه مما عبدتموه من دونه خلقاً عبدتموه لأجله: {فأروني ماذا خلق الذين} زاد اسم الإشارة زيادة في التقريع بتأكيد النفي المقصود من الكلام، ونبه على سفول رتبتهم بقوله مضمراً لأنه ليس فيما أسند إلى الاسم الأعظم حيثية يخشى من التقييد بها نقص: {من دونه} فسأله في رؤية ما خلقوا غبنه أحد أصلاً بأن انقدتم لما لا ينقاد له حيوان فضلاً عن إنسان بكونه لا فعل له أصلاً، فكان من حقكم - إن كانت لكم عقول - أن تبحثوا اولاً هل لهم أفعال أم لا؟ ثم إذا ثبت فهل هي محكمة أم لا، ثم إذا ثبت فهل شاركهم غيرهم أم لا، وإذا

Akıl sahibi, hatta başkası dahi, kendisine boyun eğmeyi gerektirecek bir fiil görmedikçe hiçbir şeye boyun eğmeyeceği için, 'Eğer O'ndan başka ibadet ettiğiniz şeylerin de kendilerine ibadet etmenizi gerektirecek bir yaratması olduğunu iddia ediyorsanız' takdirindeki cümlenin cevabı olarak buna dikkat çekip şöyle buyurdu: {فأروني ماذا خلق الذين} “Şimdi gösterin bana, yaratmış olanlar ne yaratmıştır?”; kelamın asıl maksadı olan nefyetmeyi pekiştirmek suretiyle azarlamayı artırmak için işaret ismini ziyade etti. Zamir kullanarak mertebelerinin düşüklüğüne dikkat çekip şöyle buyurdu -çünkü İsm-i A‘zam'a isnat edilen şeyde, kayıtlanmasından noksanlık korkulacak bir yön yoktur-: {من دونه} “O'ndan başkaları”. Onların yarattıklarını görmeyi istemesi, onların bütünüyle aldanışını ortaya koymaktadır; zira siz hiçbir fiili bulunmayan, bir insan şöyle dursun hiçbir hayvanın dahi boyun eğmeyeceği şeylere boyun eğdiniz. Oysa sizin göreviniz -eğer aklınız varsa- öncelikle onların fiilleri var mı yok mu diye araştırmak olmalıydı; sonra eğer sabit olursa bu fiiller muhkem midir değil midir, sonra eğer sabit olursa başkası onlara ortak mıdır değil midir, ve

13769. Metin

ثبت أن غيرهم شاركهم فأيهما أحكم وأما أنكم تنقادون لهم ولا فعل لهم أصلاً ثم تقدرون أن لهم أفعالاً ترجونهم بها وتخشونهم، فهذا ما لا يتصوره حيوان أصلاً، ولذلك قال تعالى: {بل} منبهاً على أن الجواب: ليس لهم خلق، بل عبدتهم أو أنتم في جعلهم شركاء، هكذا كان الأصل، ولكنه قال: {الظالمون} أي العريقون في الظلم، تعميماً وتنبيهاً على الوصف الذي أوجب لهم كونهم {في ضلال} عظيم جداً محيط بهم {مبين} أي في غاية الوضوح، وهو كونهم يضعون الأشياء عنهم بجبال الهوى فلا حكمة لهم.

başkalarının onlara ortak olduğu sabit olursa hangisi daha muhkemdir diye bakmalıydınız. Ancak onların hiçbir fiili yokken onlara boyun eğmeniz, sonra da onların fiilleri olduğunu varsayıp bundan dolayı onlardan umut bekleyip korkmanız ise hiçbir canlının tasavvur edemeyeceği bir şeydir. Bundan dolayı [Allah] Teâlâ şöyle buyurdu: {بل} “Hayır”; cevabın: 'Onların hiçbir yaratması yoktur, bilakis sen onlara taptın yahut siz onları ortak koştunuz' şeklinde olduğuna dikkat çekmektedir. Asıl olan buydu, fakat O şöyle buyurdu: {الظالمون} “Zalimler”, yani zulümde kökleşmiş olanlar; genelleme yapmak ve {في ضلال} “Bir sapıklık içindedirler”, onları bütünüyle kuşatan çok büyük bir sapıklık içinde [olmalarını] gerektiren vasfa dikkat çekmek için; {مبين} “Apaçık [bir sapıklık içindedirler]”; yani son derece açık bir sapıklıktadırlar, o da heva ve heves dağlarıyla eşyayı yerinden etmeleridir, dolayısıyla onların hiçbir hikmeti yoktur.

13770. Metin

ولما ثبتت حكمته سبحانه وأنه أبعدهم عنها بما قضى عليهم من الجهل وغباوة العقل وآتاها من تاب، واعتصم بآيات الكتاب، توقع السامع الإخبار عن بعض من آتاه الحكمة من المتقدمين الذين كانوا من المحسنين، فوضعوا الأشياء في مواضعها بأن آمنوا على قوله: «وهو العزيز الحكيم» أو على مقدر تقديره: لأنا أضللناهم بحكمتنا وآتينا الحكمة الذين قبلوا آياتنا وأحسنوا التعبد لنا فما عبدوا صمناً ولا مالوا إلى لهو، لأن ذلك عين الحكمة لكونه وضعاً للشيء في محله، فهو

[Allah] Teâlâ'nın hikmeti ve onlara takdir ettiği cehalet ve akıl kıtlığı sebebiyle onları hikmetten uzaklaştırdığı, tövbe edip Kitab'ın ayetlerine sarılan kimseye ise hikmeti verdiği sabit olunca, dinleyen kişi muhsinlerden olup iman etmek suretiyle eşyayı yerli yerine koyan geçmiş kimselerden hikmet verilen bazılarının haber verilmesini bekledi. Bu da O'nun: «وهو العزيز الحكيم» buyruğuna veya takdiri 'Çünkü biz hikmetimizle onları saptırdık; ayetlerimizi kabul edip bize güzelce kulluk eden, puta tapmayan ve boş eğlenceye meyletmeyen kimselere ise hikmeti verdik; zira bu, eşyayı yerli yerine koymak olduğu için hikmetin ta kendisidir' şeklinde olan takdire göredir. Dolayısıyla bu,

13771. Metin

تقدير لتخصيص النبي ﷺ.

Peygamber ﷺ'in risaletle tahsis edilmesini takdirdir.

13772. Metin

بالرسالة: {ولقد آتينا} بما لنا من العظمة والحكمة {لقمان} وهو عبد من عبيدنا {الحكمة} وهو العلم المؤيد بالعمل والعمل المحكم بالعلم، وقال الحرالي: هي العلم بالأمر الذي لأجله وجب الحكم، والحكم الحمل على جميع أنواع الصبر والمصابرة ظاهراً بالإيالة العالية، ولا يتم الحكم وتستوي الحكمة إلا بحسب سعة العلم، وقال ابن ميلق: إن مدارها على إصابة الحق والصواب في القول والعمل، ولهذا قال ابن قتيبة: لا يقال لشخص حكيماً حتى تجتمع له الحكمة في القول والفعل، قال: ولا يسمى المتكلم بالحكمة حكيماً حتى يكون عاملاً بها - انتهى.

{ولقد آتينا} “Andolsun biz verdik”, azametimiz ve hikmetimizle; {لقمان} “Lokmân'a”, ki o kullarımızdan bir kuldur; {الحكمة} “Hikmeti [verdik]”; o da amelle desteklenen ilim ve ilimle muhkem kılınan ameldir. Harrâlî şöyle demiştir: 'O, kendisi sebebiyle hükmün vacip olduğu işi bilmektir. Hüküm ise, yüksek bir idare ile zahiren her türlü sabır ve tahammüle sevk etmektir. Hüküm tam olmaz ve hikmet de ancak ilmin genişliği ölçüsünde kemale erer.' İbn Meylek de şöyle demiştir: 'Onun esası, sözde ve amelde hakkı ve doğruyu bulmaktır. Bundan dolayı İbn Kuteybe: 'Bir kimseye söz ve fiilde hikmet toplanmadıkça hakîm denmez' demiştir ve eklemiştir: 'Hikmetle konuşana da onunla amel etmedikçe hakîm adı verilmez' -sözün sonu-.

13773. Metin

ومن بليغ حكمته ما أسنده صاحب الفردوس عن ابن عمر ﵄ ان النبي ﷺ قال: «حقاً أقول! لم يكن لقمان نبياً، ولكن كان عبداً ضمضامة كثير التفكر حسن اليقين، أحب الله فأحبه، فمنّ عليه بالحكمة، كان نائماً نصف النهار إذ جاءه نداء، قيل: يا لقمان، هل لك أن يجعلك الله خليفة في الأرض تحكم بين الناس بالحق، فأجاب: إن خيرني ربي قبلت العافية ولم أقبل البلاء، وإن عزم عليّ فسمعاً وطاعة، فإني أعلم أنه أن فعل ذلك ربي عصمني وأعانني، فقالت الملائكة بصوت لا يراهم:

Onun veciz hikmetlerinden biri de, Firdevs sahibinin İbn Ömer radıyallâhu anhümâ'dan rivayet ettiği şu hadistir: Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: «Gerçeği söylüyorum! Lokmân bir peygamber değildi, fakat o çokça tefekkür eden, yakîni güzel, suskun bir kuldu. Allah'ı sevdi, Allah da onu sevdi ve ona hikmet bahşetti. Gün ortasında uyurken ona bir ses geldi, denildi ki: 'Ey Lokmân! Allah'ın seni yeryüzünde bir halife kılıp insanlar arasında hak ile hükmetmeni ister misin?' Lokmân cevap verdi: 'Eğer Rabbim beni muhayyer bırakırsa afiyeti kabul eder, belayı kabul etmem; şayet bana bunu emrederse baş üstüne, işittim ve itaat ettim. Çünkü bilirim ki Rabbim bunu yaparsa beni korur ve bana yardım eder.' Melekler göremediği bir sesle şöyle dediler:

13774. Metin

لم يا لقمان؟ قال: لأن الحاكم بأشد المنازل وأكدرها، يغشاه الظلم من كل مكان، إذ يعدل فبالحري أن ينجو، وإن أخطأ أخطأ طريق الجنة، ومن يكن في الدنيا ذليلاً خير من أن يكون شريفاً، ومن تخير الدنيا على الآخرة تفتنه الدنيا ولا يصيب الآخرة، فعجبت الملائكة من حسن منطقه، فنام نومة فأعطي الحكمة فانتبه يتكلم بها» وفي الفردوس عن مكارم الأخلاق لأبي بكر بن لال عن أبي هريرة ﵁ أن النبي ﷺ قال: «الحكمة عشرة أجزاء تسعة منها في العزلة وواحد في الصمت» ، وقال لقمان: لا مال كصحة ولا نعيم كطيب نفس، وقال: ضرب الوالد لولده كالسماء للزرع، وقيل له: أيّ الناس شر؟ قال: الذي لا يبالي أن يراه الناس مسيئاً، وقيل له: ما أقبح وجهك! فقال: تعيب النقش أو النقاش، وقال البغوي: إنه قيل له: لم بلغت ما بلغت؟ قال: بصدق الحديث وأداء الأمانة وترك ما لا يعنيني - انتهى. فهو سبحانه من حكمته وحكمه أن يرفع ما يشاء بما يعلمه منه سلامة الطبع وإن كان عبداً فلا يدع أن يختص

'Niçin ey Lokmân?' Dedi ki: 'Çünkü hâkimlik en çetin ve en sıkıntılı makamdır; zulüm onu her taraftan kuşatır. Adalet ederse kurtulması umulur; şayet hata ederse cennetin yolunu şaşırır. Dünyada zelil olmak, şerefli/makam sahibi olmaktan daha hayırlıdır. Dünyayı ahirete tercih edeni dünya fitneye düşürür ve ahirete de nail olamaz.' Melekler onun bu güzel mantığına hayran kaldılar. Lokmân biraz uyudu, kendisine hikmet verildi ve uyandığında hikmetle konuşmaya başladı.» Firdevs'te Ebû Bekr b. Lâl'in Mekârimü'l-Ahlâk'ından naklen Ebû Hureyre radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: «Hikmet on parçadır; dokuzu uzlette, biri ise susmaktadır.» Lokmân şöyle demiştir: 'Sağlık gibi mal, gönül hoşluğu gibi nimet yoktur.' Yine şöyle demiştir: 'Babanın çocuğunu dövmesi/terbiye etmesi, ekin için gök [yağmuru] gibidir.' Kendisine: 'İnsanların en şerlisi kimdir?' denildiğinde: 'İnsanların kendisini kötülük yaparken görmesine aldırış etmeyen kimsedir' dedi. Kendisine: 'Yüzün ne kadar çirkin!' denildiğinde: 'Nakşı mı ayıplıyorsun yoksa Nakkaş'ı mı?' dedi. Begavî şöyle nakletmiştir: Ona: 'Ulaştığın bu mertebeye ne ile ulaştın?' denildiğinde: 'Doğru sözlülük, emaneti eda etmek ve beni ilgilendirmeyen şeyleri terk etmekle' dedi -sözün sonu-. Allah Teâlâ'nın hikmetinden ve hükmündendir ki, dilediği kimseyi, bir köle dahi olsa fıtratının selametini bildiği için yüceltir; nitekim

13775. Metin

محمداً ﷺ ذا النسب العالي والمنصب المنيف في كل خلق شريف بالرسالة من بين قريش وإن لم يكن من أهل الدنيا المتعظمين بها، قال ابن ميلق: من حكمته سبحانه أن يجمع بين أثرى عدله وفضله، وأن يعاقب بينهما في الظهور فيذل ويعز ويفقر ويغني ويسقم ويشفي ويفني ويبقي إلى غير ذلك، فما من سابق عدل إلا له لاحق فضل، ولا سابق فضل إلا له لاحق عدل، غير أن أثر العدل والفضل قد يتعلق بالبواطن خاصة، وقد يتعلق أحدهما بالظاهر والآخر بالباطن، وقد يكون اختلاف تعلقمها في حالة واحدة، وقد يكون على البدل، وعلى قدر تعلق الأثر السابق يكون تعلق الأثر اللاحق.

Kureyş içinden, dünyayla büyüklük taslayan dünya ehlinden olmasa da, her yüce ahlakta yüksek bir nesebe ve yüce bir makama sahip olan Muhammed ﷺ'i risaletle tahsis etmekten de geri durmamıştır. İbn Meylek şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ'nın hikmetindendir ki adaletinin ve lütfunun eserlerini bir araya getirir ve bunların tezahüründe birbiri ardınca tecelli eder; böylece zelil kılar, aziz kılar; fakirleştirir, zenginleştirir; hastalandırır, şifa verir; yok eder, baki kılar ve benzeri... Hiçbir geçmiş adalet yoktur ki ardından gelecek bir lütuf bulunmasın; hiçbir geçmiş lütuf da yoktur ki ardından gelecek bir adalet bulunmasın. Şu kadar var ki, adaletin ve lütfun eseri bazen sırf bâtınlara taalluk eder; bazen biri zahire, diğeri bâtına taalluk eder; bazen ikisinin taallukundaki farklılık tek bir hâlde olur, bazen de nöbetleşe olur. Önceki eserin taalluku ölçüsünde sonraki eserin taalluku gerçekleşir.'

13776. Metin

ولما كانت الحكمة قاضية بذلك، أجرى الله سبحانه آثار عدله على ظواهر أصفيائه دون بواطنهم، ثم عقبت ذلك بإيراد آثار فضله على بواطنهم وظواهرهم حتى صار من قاعدة الحكمة الإلهية تفويض ممالك الأرض للمستضعفين فيها كالنجاشي حيث بيع في صغره، وذلك كثير موجود بالاستقراء، فمن كمال تربية الحكيم لمن يريد إعلاء شأنه أن يجري على ظاهره من أثر العدل ما فيه تكميل لهم وتنوير لمداركهم وتطهير لوجودهم وتهذيب وتأديب - إلى غير ذلك من فؤائد التربية، ومن تتبع أحوال الأكابر من آدم ﵇ وهلم جراً رأى من حسن

Hikmet bunu gerektirince, Allah Teâlâ adaletinin eserlerini seçkin kullarının bâtınlarına değil zahirlerine icra etti; sonra bunu bâtınlarına ve zahirlerine lütfunun eserlerini getirerek takip ettirdi; öyle ki küçüklüğünde köle olarak satılan Necâşî örneğinde olduğu gibi, yeryüzünün mülklerini oradaki mustazaflara devretmek ilahî hikmetin bir kaidesi hâline geldi. Bu, tümevarımla çokça mevcuttur. Hakîm olan [Allah]'ın, şanını yüceltmek istediği kimseyi mükemmel şekilde terbiye etmesindendir ki, onların kemale ermesi, idraklerinin aydınlanması, varlıklarının arınması, tezkiyesi ve terbiyesi için zahirlerine adaletinin eserinden icra eder -ve terbiyenin diğer faydalarından-. Âdem aleyhisselâm'dan günümüze kadar büyüklerin hâllerini araştıran kimse,

13777. Metin

بلاء الله ﷾ لهم ما يشهد لما قررته بالصحة إن شاء الله تعالى - انتهى.

Allah azze ve celle'nin onlar için takdir ettiği güzel imtihanından, inşâallâhu teâlâ ortaya koyduğum şeyin doğruluğuna şahitlik edecek hususları görür -sözün sonu-.

13778. Metin

ولما كانت الحكمة هي الإقبال على الله قال: {أن اشكر} وهو وإن كان تقديره: قلنا له كذا، يؤول إلى «آتيناه الشكر» وصرف الكلام إلى الاسم الأعظم الذي لم يتسم به غيره سبحانه دفعاً للتعنت، ونقلاً عن مظهر العظمة إلى أعظم منها فقال: {لله} بأن وفقناه له بما سببناه له من الأمر به لأن الحكمة في الحقيقة هي القيام بالشكر لا الإيصاء به، ويمكن أن تكون «أن» مصدرية، ويكون التقدير: آتيناه إياها بسبب الشكر، وعبر بفعل الأمر إعلاماً بأن شكره كان لامتثال الأمر ليكون أعلى.

Hikmet Allah'a yönelmek olunca şöyle buyurdu: {أن اشكر} “Şükret diye”; her ne kadar bunun takdiri 'Ona şöyle dedik' şeklinde olsa da, 'Ona şükrü verdik' manasına varır. İnadı ve taassubu defetmek için sözü Kendisinden başkasının adlandırılmadığı İsm-i A‘zam'a çevirerek ve azamet makamından daha da yücesine intikal ettirerek şöyle buyurdu: {لله} “Allah'a [şükret]”; yani bunu emretmemizi sebep kılarak onu şükre muvaffak kılmamız suretiyle; zira hikmet hakikatte şükrü tavsiye etmek değil, bizzat şükrü yerine getirmektir. «أن» harfinin masdariyye olması da mümkündür; bu takdirde anlam: 'Şükrü sebebiyle ona hikmeti verdik' şeklinde olur. Emrin gereğini yerine getirmek suretiyle şükrünün daha üstün olması için emir fiiliyle ifade buyurdu.

13779. Metin

ولما كان التقدير: فبادر وشكر، فما نفع إلا نفسه، كما أنه لو كفر ما ضر إلا نفسه، عطف عليه معرفاً أنه غني عن شكر الشاكرين قوله معبراً بالمضارع الدال على أن من أقبل عليه - في أيّ زمان كان - يلقاه ويكون معروفه له دائماً بدوام العمل: {ومن يشكر} أي يجدد الشكر ويتعاهد به نفسه كائناً من كان {فإنما يشكر} أي يفعل ذلك {لنفسه} أي فإنما ينفع نفسه، فإن الله يزيده من فضله فإن الله

Cümlenin takdiri: 'Hemen koşup şükretti ve ancak kendi nefline fayda sağladı; nitekim inkâr etseydi de ancak kendi nefline zarar verirdi' şeklinde olunca, şükredenlerin şükründen müstağni olduğunu bildirmek üzere buna atıfla, -hangi zamanda olursa olsun- Kendisine yönelen kimsenin O'na kavuşacağını ve amelin devamlılığıyla O'nun lütfunun da daim olacağını gösteren muzari fiille şöyle buyurdu: {ومن يشكر} “Ve kim şükrederse”, yani kim olursa olsun şükrü yeniler ve nefsini bununla gözetirse; {فإنما يشكر} “Ancak şükretmiş olur”, yani bunu yapmış olur; {لنفسه} “Kendi nefsi için”; yani ancak kendi nefsine fayda sağlar; zira Allah kendi lütfundan ona artırır; çünkü Allah,

13780. Metin

شكور مجيد {ومن كفر} فإنما يضر نفسه، وعبر بالماضي إشارة إلى أن من وقع منه كفر ولو مرة جوزي بالإعراض عنه {فإن الله} عبر بالاسم الأعظم لأنه في سياق الحكمة، والحكيم من أدام استحضار صفات الجلال والجمال فغلب خوفه رجاءه ما دام في دار الأكدار {غني} عن الشكر وغيره {حميد *} أي له جميع المحامد وإن كفره جميع الخلائق، فإن تقدير الكفر عليهم بحيث لا يقدرون على الانفكاك عنه من جملة محامدة بالقدرة والعزة والفهم والعظمة. ويجوز - وهو أقرب - أن يعود «غني» إلى الكافر و «حميد» إلى الشاكر، فيكون اسم فاعل، فيكون التقدير: ومن كفر فإنما يكفر على نفسه، ثم سبب عن الجملتين وهما كون عمل كل من الشاكر والكافر لا يتعداه قوله «فإن الله غني» أي عن شكر الكافر «حميد» للشاكر، والآية على الأول من الاحتباك: تخصيص الشكر بالنفس أولاً يدل على حذف مثله من الكفر ثانيا، وإثبات الصفتين يدل على حذف مثلهما أولاً.

şükrün karşılığını çokça veren ve şanı yüce olandır. {ومن كفر} “Kim de nankörlük/inkâr ederse”; ancak kendi nefsine zarar vermiş olur. Bir kere bile olsa küfür işleyen kimsenin kendisinden yüz çevrilmekle cezalandırılacağına işaret etmek için mazi fiille ifade etti. {فإن الله} “Şüphesiz Allah”; İsm-i A‘zam ile ifade etti, çünkü hikmet bağlamındadır; hakîm olan kişi ise kederler diyarında kaldığı müddetçe celal ve cemal sıfatlarını zihninde sürekli canlı tutup korkusu ümidine galip gelen kimsedir; {غني} “Muhtaç değildir”, şükre de başkasına da muhtaç değildir; {حميد *} “Övülmeye layıktır”; yani bütün mahlûkat O'nu inkâr etse bile bütün övgüler O'na aittir; zira onların üzerinden sıyrılamayacakları şekilde küfrü onlara takdir etmesi dahi kudret, izzet, ilim ve azametiyle O'nun hamde layık vasıflarındandır. «غني» sıfatının kâfire, «حميد» sıfatının ise şükredene raci olması da caizdir -ki en yakın olanı budur-; bu takdirde ism-i fail olur ve mana şöyle takdir edilir: 'Kim inkâr ederse ancak kendi aleyhine inkâr etmiş olur.' Sonra hem şükredenin hem de kâfirin amelinin başkasına geçmeyip kendisinde kalması şeklindeki bu iki cümleden hareketle: «فإن الله غني» yani kâfirin şükründen müstağnidir, «حميد» şükredeni ise övücüdür/mükâfatlandırıcıdır cümlesini sebep kılmıştır. Ayet birinci ihtimale göre 'ihtibâk' sanatındandır: Önce şükrün nefse has kılınması, ikinci olarak küfürden benzerinin hazfedildiğine delalet eder; iki sıfatın ispatı da birinci kısımdan benzerlerinin hazfedildiğine delalet eder.

13781. Metin

ولما كان الإنسان لا يعرف حكمة الحكيم إلا بأقواله وأفعاله، ولا صدق الكلام وحكمته إلا بمطابقته للواقع، فكان التقدير: اذكر ما وصفنا به لقمان لتنزل عليه ما تسمع من أحواله وأفعاله في توفية حق الله وحق الخلق الذي هو مدار الحكمة، عطف عليه قوله: {وإذ}

İnsan bir hakîmin hikmetini ancak sözleri ve fiilleriyle, sözün doğruluğunu ve hikmetini de ancak gerçeğe uygunluğuyla bilebileceğinden, takdir şöyle idi: 'Lokmân'ı kendisiyle vasfettiğimiz şeyi hatırla ki, hikmetin mihveri olan Allah'ın hakkını ve yaratılmışların hakkını tastamam yerine getirme hususunda onun hallerinden ve fiillerinden işiteceklerini buna tatbik edesin.' [İşte Cenâb-ı Hak] buna şu buyruğunu atfetti: {وإذ}

13782. Metin

أي واذكر بقلبك لتتعظ وبلسانك لتعظ غيرك - بما أنك رسول - ما كان حين {قال لقمان لابنه} ما يدل على شكره في نفسه وامره به لغيره فإنه لا شكر يعدل البراءة من الشرك، وفيه حث على التخلق بما مدح به لقمان بما يحمل على الصبر والشكر والمداومة على كل خير، وعلى تأديب الولد، بسوق الكلام على وجه يدل على تكرير وعظه فقال: {وهو يعظه} أي يوصيه بما ينفعه ويرقق قلبه ويهذب نفسه، ويوجب له الخشية والعدل.

Yani bir elçi olman hasebiyle ibret alman için kalbinle, başkasına vaaz etmen için de dilinle hatırla: {قال لقمان لابنه} “Hani Lokmân oğluna demişti”; bu ifade Lokmân'ın bizzat kendi nefsinde şükrettiğine ve bunu başkasına da emrettiğine delalet eden bir ifadedir; zira şirkten uzak durmaya denk hiçbir şükür yoktur. Bu ifadede, Lokmân'ın övüldüğü ahlâk ile ahlâklanmaya, sabır, şükür ve her türlü hayra devam etmeye sevk eden şeylere ve vaazının tekrarlandığını gösterir tarzda sözü sevk ederek çocuğu terbiye etmeye teşvik vardır. Nitekim şöyle buyurdu: {وهو يعظه} “Ona öğüt verirken”; yani ona fayda verecek, kalbini inceltecek, nefsini terbiye edecek, onda [Allah] korkusunu ve adaleti gerekli kılacak şeyleri tavsiye ederken.

13783. Metin

ولما كان أصل توفية حق الحق تصحيح الاعتقاد وإصلاح العمل، وكان الأول أهم، قدمه فقال: {يا بني} فخاطبه بأحب ما يخاطب به، مع إظهار الترحم والتحنن والشفقة، ليكون ذلك أدعى لقبول النصح {لا تشرك} أي لا توقع الشرك لا جليا ولا خفياً، ولما كان في تصغيره الإشفاق عليه، زاد ذلك بإبراز الاسم الأعظم الموجب لاستحضار جميع الجلال، تحقيقاً لمزيد الإشفاق. فقال: {بالله} أي الملك الأعظم الذي لا كفوء له، ثم علل هذا النهي بقوله: {إن الشرك} اي بنوعيه {لظلم عظيم*} أي فهو ضد الحكمة، لأنه وضع الشيء في غير محله، فظلمه ظاهر من جهات عديدة جداً، أظهرها أنه تسوية المملوك الذي ليس له من ذاته إلا العدم نعمة منه أصلاً بالمالك الذي له وجوب

Hakk'ın hakkını tastamam yerine getirmenin aslı, inancı düzeltmek ve ameli ıslah etmek olup birincisi daha mühim olduğundan onu öne alarak şöyle buyurdu: {يا بني} “Yavrucuğum!”; nasihati kabule daha çok sevk etsin diye acıma, şefkat ve merhamet göstererek ona hitap edilebilecek en sevimli şekilde hitap etti. {لا تشرك} “Şirk koşma”; yani ne açık ne de gizli hiçbir şekilde şirk koşma. İsm-i tasgir (küçültme ismi) kullanılmasında ona karşı bir şefkat bulunması sebebiyle, daha fazla şefkati gerçekleştirmek maksadıyla bütün celal sıfatlarının zihinde canlanmasını gerektiren İsm-i A‘zam'ı açıkça zikrederek bu şefkati artırdı ve şöyle dedi: {بالله} “Allah'a”; yani hiçbir dengi olmayan en yüce Hükümran'a. Sonra bu yasağı şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إن الشرك} “Şüphesiz şirk”; yani şirkin her iki türü de, {لظلم عظيم*} “Gerçekten büyük bir zulümdür”; yani hikmetin zıddıdır; çünkü bir şeyi yerli yerine koymamaktır. Zira onun zulüm oluşu pek çok açıdan apaçıktır. Bunların en açığı; kendi zatı itibarıyla yokluktan başka hiçbir şeyi bulunmayan memlûkü (yaratılmışı), zatıyla vacibü'l-vücûd (varlığı zorunlu) olan Mâlik ile -ki O'ndan başka hiçbir hayır ve nimet yoktur- bir tutmaktır.

13784. Metin

الوجود، فلا خير ولا نعمة إلا منه، وفي هذا تنبيه لقريش وكل سامع على أن هذه وصية لا يعدل عنها، لأنها من أب حكيم لابن محنو عليه محبوب، وأن آباءهم لو كانوا حكماء ما فعلوا إلا ذلك، لأنه يترتب عليها ما عليه مدار النعم الظاهرة والباطنة الدينية والدنيوية، العاجلة والآجلة، وهو الأمن والهداية {الذين آمنوا ولم يلبسوا إيمانهم بظلم أولئك لهم الأمن وهم مهتدون} [الأنعام: ٨٢] فإنه لما نزلت تلك الآية كما هو صحيح البخاري في غير موضع عن عبد الله بن مسعود ﵁ شق ذلك على الصحابة رضي الله تعالى عنهم فقالوا: أيّنا لم يلبس إيمانه بظلم؟ فقال رسول الله ﷺ: «إنه ليس بذاك، ألم تسمع إلى قول لقمان {إن الشر لظلم عظيم} » .

Bunda Kureyş'e ve her işitene; bunun asla vazgeçilemeyecek bir vasiyet olduğuna, zira hikmet sahibi bir babadan şefkat gösterilen sevgili bir oğula yapıldığına ve şayet kendi ataları da hakîm kimseler olsalardı ancak bunu yapacaklarına dair bir uyarı vardır. Çünkü hem açık hem gizli, hem dinî hem dünyevî, hem peşin hem geleceğe dair tüm nimetlerin mihveri olan emniyet ve hidayet buna bağlıdır: {الذين آمنوا ولم يلبسوا إيمانهم بظلم أولئك لهم الأمن وهم مهتدون} “İman edenler ve imanlarına zulüm karıştırmayanlar var ya, işte emniyet onlarındır ve doğru yolda olanlar da onlardır”. [Sahîh-i] Buhârî'de birden fazla yerde Abdullah b. Mes‘ûd'dan [radıyallâhu anh] rivayet edildiği üzere bu ayet indiğinde, bu durum sahâbeye [radıyallâhu anhüm] çok ağır geldi ve: 'Hangimiz imanına zulüm karıştırmamıştır ki?' dediler. Bunun üzerine Resûlullah [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurdu: «Mesele sandığınız gibi değildir. Lokmân'ın: {إن الشرك لظلم عظيم} “Şüphesiz şirk gerçekten büyük bir zulümdür” dediğini işitmediniz mi?»

13785. Metin

ولما ذكر ﷾ ما أوصى به ولده من شكر المنعم الأول الذي لم يشركه في إيجاده أحد، وذكر ما عليه الشرك من الفظاعة والشناعة والبشاعة، أتبعه سبحانه وصيته للولد بالوالد لكونه المنعم الثاني المتفرد سبحانه بكونه جعله سبب وجود الولد اعترافاً بالحق

Cenâb-ı Hak, [Lokmân'ın] çocuğuna, var edilmesinde hiçbir kimsenin kendisine ortak olmadığı ilk Nimet Veren'e şükretmeyi vasiyet ettiğini ve şirkin ne derece çirkin, fena ve iğrenç olduğunu zikredince; hakkı -ehli için küçük bile olsa- itiraf etmek,

13786. Metin

وإن صغر لأهله وإيذاناً بأنه لا يشكر الله من لا يشكر الناس، وتفخيماً لحق الوالدين، لكونه قرن عقوقهما بالشرك، وإعلاماً بأن الوفاء شيء واحد متى نقص شيء منه تداعى سائره كما في الفردوس عن أبي الدرداء ﵁ أن النبي ﷺ قال:

insanlara şükretmeyenin Allah'a da şükretmiş olmayacağını bildirmek, anne babaya itaatsizliği şirke denk tutması sebebiyle anne baba hakkını yüceltmek ve vefanın tek bir bütün olup ondan bir şey eksildiğinde kalan kısmının da sarsılacağını ilan etmek üzere, Kendisini çocuğun varlık sebebi kılmada tek olan ikinci nimet verici olması hasebiyle çocuğa anne babayı tavsiye etmesini bunun peşinden getirdi. Nitekim el-Firdevs'te Ebü'd-Derdâ'dan [radıyallâhu anh] rivayet edildiğine göre Peygamber [sallallâhu aleyhi ve sellem] şöyle buyurmuştur:

13787. Metin

«لو أن العبد لقي الله بكمال ما افترض عليه ما خلا بر الوالدين ما دخل الجنة، وإن بر الوالدين لنظام التوحيد والصلاة والذكر» ولذلك لفت الكلام إلى مظهر العظمة ترهيباً من العقوق ورفعاً لما لعله يتوهم من أن الانفصال عن الشرك لا يكون إلا بالإعراض عن جميع الخلق.

«Şayet kul, anne babaya iyilik hariç üzerine farz kılınan şeylerin tamamıyla Allah'ın huzuruna çıksa, cennete giremez. Şüphesiz anne babaya iyilik; tevhidin, namazın ve zikrin intizamıdır.» İşte bu sebeple anne babaya itaatsizlikten sakındırmak ve şirkten ayrılmanın ancak bütün yaratılmışlardan yüz çevirmekle mümkün olabileceği vehmini bertaraf etmek maksadıyla sözü azamet zamirine çevirdi.

13788. Metin

ولما قد يخيله الشيطان من أن التقيد بطاعة الوالد شرك، مضمناً تلك الوصية إجادة لقمان ﵇ في تحسين الشرك وتقبيح الشرك لموافقته لأمر رب العالمين، وإيجاب امتثال ابنه لأمره، فقال مبيناً حقه وحق كل والد غيره، ومعرفاً قباحة من أمر ابنه بالشرك لكونه منافياً للحكمة التي أبانها لقمان ﵇، وتحريم امتثال الابن لذلك ووجوب مخالفته لأبيه فيه تقديماً لأعظم الحقين، وارتكاباً لأخف الضررين: {ووصينا} أي قال لقمان ذلك لولده نصحاً له والحال

Ve şeytanın, anne babaya itaate bağlanmanın şirk olduğu vehmini vermesini engellemek için; Lokmân'ın [aleyhisselâm] Âlemlerin Rabbi'nin emrine uygunluğu sebebiyle [tevhidi] güzelleştirmedeki ve şirki çirkinleştirmedeki maharetini ve oğlunun onun emrine uymasının zorunluluğunu bu vasiyete dâhil ederek, hem onun hakkını hem de onun dışındaki her babanın hakkını beyan edip oğluna şirki emreden kimsenin çirkinliğini -Lokmân'ın [aleyhisselâm] açıkladığı hikmete aykırı olması hasebiyle- bildirerek, iki haktan daha büyüğünü öne almak ve iki zarardan daha hafifini tercih etmek suretiyle çocuğun buna uymasının haram olduğunu ve bu hususta babasına muhalefet etmesinin farz olduğunu ifade ederek şöyle buyurdu: {ووصينا} “Biz tavsiye ettik”; yani Lokmân bunu oğluna nasihat ederek söyledi, halbuki

13789. Metin

أنا بعظمتنا وصينا ولده به بنحو ما أوصاه به في حقنا - هكذا كان الأصل، ولكنه عبر بما يشمل غيره فقال: {الإنسان} أي هذا النوع على لسان أول نبي أرسلنا وهلم جراً وبما ركزناه في كل فطرة من أنه ما جزاء الإحسان إلا الإحسان {بوالديه} فكأنه قال: إن لقمان عرف نعمتنا عليه وعلى أبناء نوعه لوصيتنا لأولادهم بهم فشكرنا ولقن عنا نهيهم بذلك عن الشرك لأنه كفران لنعمة المنعم، فانتهى في نفسه ونهى ولده، فكان بذلك حكيماً.

Biz azametimizle onun çocuğuna, kendi hakkımızda ona tavsiye ettiği şeyin bir benzeriyle anne babasını tavsiye etmiştik -asıl mana böyledir, fakat başkalarını da kapsayacak bir lafızla ifade ederek şöyle buyurdu-: {الإنسان} “İnsana”; yani gönderdiğimiz ilk peygamberin lisanıyla ve bu minval üzere devam ederek bu türe ve her fıtrata yerleştirdiğimiz 'İyiliğin karşılığı iyilikten başkası mıdır?' esasıyla [tavsiye ettik]: {بوالديه} “Anne babasını”; sanki şöyle buyurmaktadır: Lokmân, çocuklarına kendilerini tavsiye etmemiz sebebiyle hem kendi üzerindeki hem de kendi türünün çocukları üzerindeki nimetimizi bildi de Bize şükretti ve Nimet Veren'in nimetine karşı bir nankörlük olduğu için onlara şirk koşmayı yasaklamayı Bizden telakki etti. Böylece bizzat kendisi vazgeçti ve çocuğunu da nehyetti; bu sebeple de hakîm oldu.

13790. Metin

ولما كانت الأم في مقام الاحتقار لما للأب من العظمة بالقوة والعقل والكد عليها وعلى ولدها، نوه بها ونبه على ما يختص به من أسباب وجود الولد وبقائه عن الأب مما حصل لها من المشقة بسببه وما لها إليه من التربية. فقال معللاً أو مستأنفاً: {حملته أمه وهناً} أي حال كونها ذات وهن تحمله في أحشائها، وبالغ بجعلها نفس الفعل دلالة على شدة ذلك الضعف بتضاعفه كلما أثقلت {على وهن} أي هو قائم بها من نفس خلقها وتركيبها إلى ما يزيدها التمادي بالحمل، ثم أشار إلى ما لها عليه من المنة بالشفقة وحسن الكفالة وهو لا يملك

Babanın kuvvet, akıl ve kendisi ile çocuğu için meşakkate katlanması yönündeki azameti karşısında anne ihmal edilme/küçümsenme mevkiinde olduğundan, Cenâb-ı Hak anneyi öne çıkardı ve onun sebebiyle maruz kaldığı meşakkat ve ona yönelik terbiyesi bakımından babadan ayrı olarak çocuğun varlık ve bekasının sebeplerinden anneye mahsus olan hususlara dikkat çekti. Gerekçelendirerek veya yeni bir cümleye başlayarak şöyle buyurdu: {حملته أمه وهناً} “Annesi onu zaaf üstüne zaafla taşımıştır”; yani onu karnında taşırken bizzat zaaf sahibi bir halde idi. Ağırlaştıkça o zaafın katlanarak şiddetlendiğine delalet etmek üzere [hali] bizzat fiilin kendisi kılarak mübalağa yaptı: {على وهن} “Zaaf üstüne”; yani onun bizzat yaratılış ve bünyesinde mevcut olan [zaaf], hamileliğin ilerlemesiyle artan zaafa eklenmiştir. Sonra çocuk kendi nefsi için hiçbir şeye malik değilken

13791. Metin

لنفسه شيئاً بقوله: {وفصاله} أي فطامه من الرضاعة بعد وضعه.

onun üzerindeki şefkat ve güzel bakım minnetine şu buyruğuyla işaret etti: {وفصاله} “Sütten kesilmesi de”; yani doğumundan sonra emzirmeden kesilmesidir,

13792. Metin

ولما كان الوالدان يعدان وجدان الولد من أعظم أسباب الخير والسرور، عبر في أمره بالعام الذي تدور مادته على السعة لذلك وترجية لهما بالعول عليه وتعظيماً لحقهما بالتعبير بما يشير إلى صعوبة ما قاسيا فيه باتساع زمنه فقال: {في عامين} تقاسي فيهما في منامه وقيامه ما لا يعلمه حق علمه إلا لله تعالى، وفي التعبير بالعام أيضاً إشارة إلى تعظيم منتهاه بكونها تعد أيام رضاعه - مع كونها أضعف ما يكون في تربيته - أيام سعة وسرور، والتعبير ب «في» مشيراً إلى أن الوالدين لهما أن يفطماه قبل تمامهما على حسب ما يحتمله حاله، وتدعو إليه المصلحة من أمره.

Anne baba çocuğa kavuşmayı hayır ve sevincin en büyük sebeplerinden saydıklarından, kök anlamı buna dair genişliği ifade eden 'âm' (yıl) lafzıyla buyurdu ve onun geçimini üstlenmelerini ümit ettirmek ve zamanının genişliğiyle çektikleri meşakkatin zorluğuna işaret eden bir ifadeyle haklarını yüceltmek üzere şöyle buyurdu: {في عامين} “İki yıl içindedir”; bu iki yıl içinde onun uykusunda ve uyanıklığında, tam hakikatiyle ancak Allah Teâlâ'nın bileceği meşakkatlere katlanır. 'Âm' lafzıyla ifade edilmesinde ayrıca, terbiyesinin en zayıf olduğu dönem olmasına rağmen emzirme günlerini genişlik ve sevinç günleri sayması sebebiyle bu sürenin sonunu yüceltmeye de bir işaret vardır. «في» (içinde) edatıyla ifade edilmesi ise, çocuğun durumunun kaldırabileceği ve hakkındaki maslahatın gerektirdiği ölçüde anne babanın bu iki yıl dolmadan önce de onu sütten kesebileceklerine işaret etmektedir.

13793. Metin

ولما ذكر الوصية وأشار إلى أمهات أسبابها، ذكر الموصى به فقال مفسراً ل «وصينا» : {أن اشكر} ولما كان الشكر منظوراً إليه أتم نظر، قصر فعله، أي أوجد هذه الحقيقة ولتكن من همك. ولما كان لا بد له من متعلق، كان كأنه قال: لمن؟ فقال مقدماً ما هو أساس الموصى به في الوالدين ليكون معتداً به، لافتاً القول إلى ضمير الواحد من غير تعظيم

Vasiyeti zikredip başlıca sebeplerine işaret edince, «وصينا» (tavsiye ettik) fiilini açıklayarak vasiyet edilen şeyi zikretti ve şöyle buyurdu: {أن اشكر} “Şükret diye”. Şükür en kâmil nazarla hedeflenen şey olduğundan fiili müteaddi kılmayıp [nesnesiz bıraktı]; yani bu hakikati meydana getir ve o senin en büyük gayen olsun. Şükrün mutlaka bir müteallakı (yöneldiği merci) olması gerektiğinden sanki: 'Kime?' denilmiş gibidir; bunun üzerine anne baba hakkındaki vasiyetin muteber olması için onun temeli olan şeyi öne alarak ve azamet bildirmeyen tekil zamire sözü çevirerek

13794. Metin

تنصيصاً على المراد: {لي} أي لأني المنعم بالحقيقة {ولوالديك} لكوني جعلتهما سبباً لوجودك والإحسان بتربيتك، وذكر الإنسان بهذا الذكر في سورة الحكمة إشارة إلى أنه أتم الموجودات حكمة قال الرازي في آخر سورة الأحزاب من لوامعه: الموجودات كلها كالشجرة، والإنسان ثمرتها، وهي كالقشور والإنسان لبابها، وكالمبادئ والإنسان كمالها، ومن أين للعالم ما للإنسان؟ بل العالم العلوي فيه، ليس في العالم العلوي ما فيه، فقد جمع ما بين العالمين بنفسه وجسده، واستجمع الكونين بعقله وحسه، وارتفع عن الدرجتين باتصال الأمر الأعلى به وحياً قولياً، وسلم لمن له الخلق والأمر تسليماً اختيارياً طوعياً. ثم علل الأمر بالشكر محذراً فقال: {إليّ} لا إلى غيري {المصير*} أي فأسألك عن ذلك كما كانت منهما البداءة ظاهراً بما جعلت لهما من التسبب في ذلك، فيسألانك عن القيام بحقوقهما وإن قصرت فيها شكواك إلى الناس وأقاما عليك الحجة وأخذا بحقهما.

muradı açıkça belirtmek üzere şöyle buyurdu: {لي} “Bana”; yani çünkü hakiki Nimet Veren Benim; {ولوالديك} “Ve anne babana da”; çünkü Ben onları senin varlığına ve seni terbiye ile ihsanda bulunmaya sebep kıldım. İnsanın hikmet suresinde bu şekilde anılması, onun mevcudatın hikmet bakımından en kâmili olduğuna bir işarettir. Râzî, Levâmi‘ adlı eserinde Ahzâb suresinin sonunda şöyle der: 'Bütün mevcudat bir ağaç gibidir, insan ise onun meyvesidir; onlar kabuklar gibidir, insan ise onların özüdür; onlar başlangıçlar gibidir, insan ise onların kemalidir. İnsana verilen şey âlemde nerede var? Bilakis yüce âlem onun içindedir, onda olan şey yüce âlemde yoktur; o, nefsi ve bedeniyle iki âlemi bir araya getirmiş, aklı ve duyusuyla iki kevni kendinde toplamış, sözlü vahiy yoluyla yüce emrin kendisine ulaşmasıyla her iki derecenin üstüne yükselmiş ve yaratma ile emir yetkisi Kendisine ait olana isteyerek ve itaatle tam bir teslimiyet göstermiştir.' Sonra sakındırarak şükür emrini gerekçelendirdi ve şöyle buyurdu: {إليّ} “Bana'dır”; başkasına değil, {المصير*} “Dönüş”; yani onları buna sebep kılmakla zahirde başlangıcın onlardan olması gibi, Ben de sana bundan soracağım; onlar da kendi haklarını yerine getirip getirmediğini sana soracaklar; şayet bu haklarda kusur edersen seni insanlara şikâyet edecekler, aleyhine delil getirecekler ve haklarını alacaklardır.

13795. Metin

ولما ذكر سبحانه وصيته بهما وأكد حقهما، أتبعه الدليل على ما ذكر لقمان ﵇ من قباحة الشرك فقال: {وإن جاهداك} أي مع ما أمرتك به من طاعتهما، وأشار بصيغة المفاعلة إلى مخالفتهما وإن بالغا في الحمل على ذلك {على أن تشرك بي} وأشار بأداة

Cenâb-ı Hak onlara dair tavsiyesini zikredip haklarını tekit edince, Lokmân'ın [aleyhisselâm] şirkin çirkinliğine dair zikrettiği şeyin delilini bunun peşinden getirerek şöyle buyurdu: {وإن جاهداك} “Eğer seninle mücadele ederlerse”; yani onlara itaat etmeni emretmiş olmama rağmen, -buna zorlamada aşırı gitseler bile müşâreke kipiyle onlara muhalefet etmeye işaret ederek-: {على أن تشرك بي} “Bana ortak koşman için”; ve [‘alâ] edatıyla

13796. Metin

الاستعلاء إلى أنه لا مطمع لمن أطاعهما في ذلك ولو باللفظ فقط أن يكون في عداد المحسنين وإن كان الوالدان في غاية العلو والتمكن من الأسباب الفاتنة له بخلاف سورة العنكبوت فإنها لمطلق الفتنة، وليست لقوة الكفار، فعبر فيها بلام العلة، إشارة إلى مطلق الجهاد الصادق بقويه وضعيفه، ففي الموضعين نوع رمز إلى أنه إن ضعف عنهما أطاع باللسان، ولم يخرجه ذلك عن الإيمان، كما أخرجه هنا عن الوصف بالإحسان، ولذلك حذر في الأية التي بعد تلك من النفاق لأجل الفتنة، وأحال سبحانه على اتباع الأدلة على حكم ما وهب من العقل عدلاً وإنصافاً فقال: {ما ليس لك به علم} إشارة إلى أنه لا يمكن أن يدل علم من أنواع العلوم على شيء من الشرك بنوع من أنواع الدلالات بل العلوم كلها دالة على الوحدانية على الوجه الذي تطابقت عليه العقول، وتظافرت عليه من الأنبياء والرسل النقول، وأما الوجه الذي سماه أهل الإلحاد بمذهب الاتحاد توحيداً فقد كفى في أنه ليس به علم إطباقهم على أنه خارج عن طور العقل، مخالف لكل ما ورد عن الأنبياء من نقل، وإن لبسوا بإدعاء متابعة بعض الآيات كما بينه كتابي الفارض، فلا يمكن أن يتمذهب به أحد إلا بعد الانسلاخ من

üstünlük/baskı edatıyla işaret etti ki; anne baba ne kadar üstün ve onu saptırıcı sebeplere ne kadar malik olurlarsa olsunlar, bu hususta sadece dille bile olsa onlara itaat eden kimsenin muhsinler zümresinde yer almasına imkân yoktur. Ankebût suresindeki durum ise bundan farklıdır; zira orası mutlak fitne hakkındadır, kâfirlerin gücü hakkında değildir; bu sebeple orada güçlüyü ve zayıfı kapsayan mutlak cihada işaret etmek üzere illet lâm'ı ile ifade edilmiştir. Dolayısıyla her iki yerde; şayet onlara karşı zayıf kalırsa dille itaat edeceğine ve bu durumun -burada muhsin vasfından çıkardığı gibi- onu imandan çıkarmayacağına dair bir tür remiz vardır. İşte bu sebeple oradaki ayetten sonra fitne sebebiyle münafıklığa düşmekten sakındırmıştır. Cenâb-ı Hak adalet ve insaf gereği bahşettiği aklın hükmü doğrultusunda delillere tabi olmaya havale ederek şöyle buyurdu: {ما ليس لك به علم} “Hakkında hiçbir bilgin olmayan şeyi”; ilim türlerinden hiçbir ilmin, hiçbir delalet çeşidiyle şirke dair bir şeye delalet etmesinin mümkün olmadığına; bilakis akılların üzerinde birleştiği, peygamberler ve elçilerden gelen nakillerin teyit ettiği veçhiyle bütün ilimlerin vahdâniyete delalet ettiğine bir işarettir. Mülhidlerin 'ittihad mezhebi' diyerek tevhid diye isimlendirdikleri yola gelince; onun akıl sınırlarının dışında ve peygamberlerden gelen bütün nakillere aykırı olduğu hususundaki ittifakları, onda hiçbir ilim bulunmadığına delil olarak yeterlidir. el-Fârid adlı kitabımda açıkladığım üzere bazı ayetlere uyduklarını iddia ederek kafa karıştırsalar bile, hiç kimse

13797. Metin

العقل والتكذيب بالنقل، فلم يناد أحد على نفسه بالإبطال ما نادوا به على أنفسهم ولكن من يضلل الله فما له من هاد.

akıldan sıyrılmadan ve nakli yalanlamadan bu mezhebi benimseyemez. Kendi aleyhlerine batıl olduğunu ilan ettikleri kadar hiç kimse kendi aleyhine ilan etmemiştir; fakat Allah kimi saptırırsa artık ona doğru yolu gösteren bulunmaz.

13798. Metin

فلما قرر ذلك على هذا المنوال البديع، قال مسبباً عنه: {فلا تطعهما} أي في ذلك ولو اجتمعا على المجاهدة لك عليه، بل خالفهما، وإن أدى الأمر إلى السيف فجاهدهما به، لأن أمرهما بذلك مناف للحكمة حامل على محض الجور والسفه، ففيه تنبيه لقريش على محض الغلط في التقليد لآبائهم في ذلك.

Meseleyi bu eşsiz üslupla ortaya koyunca, buna bağlı olarak şöyle buyurdu: {فلا تطعهما} “Onlara itaat etme”; yani bu hususta seninle mücadele etmek için birleşseler bile onlara itaat etme, bilakis onlara muhalefet et; iş kılıca varsa bile onlarla kılıçla mücadele et. Çünkü onların bunu emretmesi hikmete aykırıdır, sırf zulüm ve sefahate sevk edicidir. Bunda Kureyş'e, bu hususta atalarını taklit etmelerinin katıksız bir yanılgı olduğuna dair bir uyarı vardır.

13799. Metin

ولما كان هذا قد يفهم الإعراض عنهما رأساً في كل أمر إذا خالفا في الدين، أشار إلى أنه ليس مطلقاً فقال: {وصاحبهما في الدنيا} أي في أمورها التي لا تتعلق بالدين ما دامت حياتهما.

Bu ifadeden, dine aykırı davrandıklarında her hususta onlardan tamamen yüz çevrileceği anlaşılabilir diye bunun mutlak olmadığını belirterek şöyle buyurdu: {وصاحبهما في الدنيا} “Onlarla dünyada iyi geçin”; yani hayatta oldukları müddetçe dine taalluk etmeyen dünyevî işlerinde.

13800. Metin

ولما كان المبنى على النقصان عاجزاً عن الوفاء بجميع الحقوق، خفف عليه بالتنكير في قوله: {معروفاً} أي ببرهما إن كانا على دين يقران عليه ومعاملتهما بالحلم والاحتمال وما يقتضيه مكارم الأخلاق ومعالي الشيم، قال ابن ميلق: ويلوح من هذه المشكاة تعظيم الأشياخ الذين كانوا في العادة سبباً لإيجاد القلوب في دوائر التوحيد العلمية والعملية -

Bünyesi noksanlık üzerine kurulu olan insan bütün hakları eksiksiz yerine getirmekten aciz olduğundan, şu buyruğundaki tenvin ile ona kolaylık sağladı: {معروفاً} “Güzellikle”; yani şayet ikrar edildikleri bir din üzere iseler onlara iyilikle, hilim ve tahammülle, güzel ahlakın ve yüce hasletlerin gerektirdiği şekilde muamele ederek [iyi geçin]. İbn Meylek şöyle demiştir: 'Bu nur menbaından, ilmi ve ameli tevhid dairelerinde kalplerin varlığına adeten sebep olan meşâyihin yüceltilmesi gerektiği parıldamaktadır.

13801. Metin

يعني ففي سوق هذه الوصية هذا المساق أعظم تنبيه على أن تعظيم الوسائط من الخلق ليس مانعاً من الإخلاص في التوحيد، قال ابن ميلق: ومن هنا زلت أقدام أقوام تعمقوا في دعوى التوحيد حتى أعرضوا عن جانب الوسائط فوقعوا في الكفر من حيث زعموا التوحيد فإن تعظيم المعظم في الشرع تعظيم لحرمات الله، وامتثال لأمر الله، ولعمري إن هذه المزلة ليتعثر بها أتباع إبليس حيث أبى أن يسجد لغير الله، ثم قال ما معناه: وهؤلاء قوم أعرضوا عن تعظيم الوسائط زاعمين الغيرة على مقام التوحيد، وقابلهم قوم أسقطوا الوسائط جملة وقالوا: إنه ليس في الكون إلا هو، وهم أهل الوحدة المطلقة، والكل على ضلال، والحق الاقتصاد والعدل في إثبات الخالق وتوحيده، وتعظيم من أمر بتعظيمه من عبيده.

Yani bu vasiyetin bu üslupla sevk edilmesinde; yaratılmışlardan olan vasıtaların tazim edilmesinin tevhitteki ihlasa engel olmadığına dair en büyük uyarı vardır.' İbn Meylek der ki: 'Tevhid iddiasında aşırıya gidip vasıtalar tarafını tamamen terk eden ve böylece tevhid zannıyla küfre düşen kimselerin ayakları buradan kaymıştır. Zira şeriatta tazim edilmesi emredileni yüceltmek, Allah'ın hürmetlerini yüceltmek ve Allah'ın emrine imtisal etmektir. Ömrüme andolsun ki, Allah'tan başkasına secde etmeyi reddettiği vakit İblis'in tabilerinin ayağı da işte bu kaygan yerde tökezlemiştir.' Sonra mealen şöyle dedi: 'İşte bunlar, tevhid makamına gayret gösterdiklerini iddia ederek vasıtaları tazim etmekten yüz çeviren bir topluluktur. Onların karşısında ise vasıtaları bütünüyle iptal edip: «Varlıkta ancak O vardır» diyen mutlak vahdet ehli bir topluluk vardır; her ikisi de dalalet üzeredir. Hak olan ise, Yaratıcı'yı ispat ve tevhid etmekte, O'nun kullarından tazim edilmesini emrettiklerini de tazim etmekte iktisat ve adalettir.'

13802. Metin

ولما كان ذلك قد يجر إلى نوع وهن في الدين ببعض محاباة، نفى ذلك بقوله: {واتبع} أي بالغ في أن تتبع {سبيل} أي دين وطريق {من أناب} أي أقبل خاضعاً {إليّ} لم يلتفت إلى عبادة غيري، وهم المخلصون من أبويك وغيرهما، فإن ذلك لا يخرجك عن برهما ولا عن توحيد الله والإخلاص له، وفي هذا حث على معرفة الرجال بالحق، وأمر بحك المشايخ وغيرهم على محك الكتاب والسنة، فمن

Bu durum bir nebze iltimasla dinde bir tür zaafa yol açabileceğinden, bunu şu buyruğuyla nefyetti: {واتبع} “Ve uy”; yani bütünüyle uyma hususunda gayret göster, {سبيل} “Yoluna”; yani dinine ve yoluna, {من أناب} “Yönelen kimsenin”; yani boyun eğerek yönelen, {إليّ} “Bana”; Başkasına ibadete iltifat etmeyenlerin [yoluna uy]; bunlar da anne babandan ve başkalarından ihlas sahibi olanlardır. Zira bu, seni onlara iyilik yapmaktan da Allah'ı birleyip O'na ihlasla kulluk etmekten de çıkarmaz. Bunda adamların hak ile bilinmesine teşvik, şeyhlerin ve başkalarının Kitap ve Sünnet mihengine vurulması emri vardır; nitekim

13803. Metin

كان عمله موافقاً لها اتبع، ومن كان عمله مخالفاً لهما اجتنب.

ameli bu ikisine uygun olan kimseye uyulur, ameli bu ikisine muhalif olan kimseden ise sakınılır.

13804. Metin

ولما كان التقدير: فإن مرجع أموركم كلها في الدنيا إليّ، عطف عليه قوله: {ثم إليّ} أي في الآخرة، لا إلى غيري مرجعك - هكذا كان الأصل، ولكنه جميع لإرادة التعميم فقال معبراً بالمصدر الميمي الدال على الحدث وزمانه ومكانه: {مرجعكم} حساً ومعنى، فأكشف الحجاب {فأنبئكم} أي أفعل فعل من يبالغ في التنقيب والإخبار عقب ذلك وبسببه، لأن ذلك أنسب شيء للحكمة وإن كان تعقيب كل شيء بحسب ما يليق به {بما كنتم} بما هو لكم كالجبلة {تعملون*} أي تجددون عمله من صغير وكبير، وجليل وحقير، وما كان في جبلاتكم مما لم يبرز إلى الخارج، فأجازي من أريد وأغفر لمن أريد، فأعد لذلك عدته، ولا تعمل عمل من ليس له مرجع يحاسب فيه ويجازي على مثاقيل الذر من أعماله، ولعله عبر عن الحساب بالتنبئة لأن العلم بالعمل سبب للمجازاة عليه أو لأنه جمع القسمين، ومحاسبة السعيد العرض فقط بدلالة التضمن ومحاسبة الشقي بالمطابقية.

Takdir: 'Dünyada bütün işlerinizin mercii Bana'dır' şeklinde olunca, buna şu buyruğunu atfetti: {ثم إليّ} “Sonra ancak Bana'dır”; yani ahirette senin dönüşün başkasına değil, sadece Bana'dır -asıl mana böyledir, fakat genelleme muradıyla çoğul getirerek-, fiile, zamanına ve mekânına delalet eden mimli masdarla ifade edip şöyle buyurdu: {مرجعكم} “Dönüşünüz”; hem hissen hem manen [Bana'dır], böylece perdeyi kaldırırım; {فأنبئكم} “Size haber veririm”; yani bunun hemen ardından ve bunun bir neticesi olarak en ince ayrıntısına kadar araştırıp haber veren kimsenin fiilini yaparım; çünkü her ne kadar her şeyin neticesi kendine layık şekilde olsa da hikmete en uygun olanı budur; {بما كنتم} “Olduğunuz şeyleri”; yaratılışınız gibi olan şeyleri, {تعملون*} “Yapageldiğiniz”; yani küçük-büyük, yüce-hakir sürekli işlediğiniz ve tabiatınızda bulunup da dışarıya vurmadığınız şeyleri [haber veririm]. Böylece dilediğimi cezalandırır, dilediğimi de bağışlarım. O halde bunun için hazırlığını yap ve hesaba çekileceği, amellerinin zerre ağırlığınca karşılığını göreceği bir merci bulunmayan kimsenin ameli gibi amel etme. Hesaptan haber verme şeklinde bahsedilmesi; ameli bilmenin onun karşılığını vermeye sebep olması veya iki kısmı bir arada toplaması hasebiyledir; saîd olanın hesabı tazammun delaletiyle sadece arzdan ibarettir, şakî olanın hesabı ise mutabakat iledir.

13805. Metin

ولما فرغ من تأكيد ما قاله لقمان ﵇ في الشكر والشرك فعلم ما أوتي من الحكمة، وختمه بعد الوصية بطاعة الوالد بذكر دقيق الأعمال وجليلها، وأنها في علم الله سواء، حسن جداً الرجوع إلى تمام بيان حكمته، فقال بادئاً بما يناسب ذلك من دقيق العلم ومحيطه المكمل لمقام التوحيد، وعبر بمثقال الحبة لأنه أقل ما يخطر غالباً بالبال، وهي من أعظم حاث على التوحيد الذي مضى تأسيسه: {يا بني} متحبباً مستعطفاً، مصغراً له بالنسبة إلى حمل شيء من غضب الله تعالى مستضعفاً: {إنها} أي العمل، وأنث لأنه في مقام التقليل والتحقير، والتأنيث أولى بذلك، ولأنه يؤول بالطاعة والمعصية والحسنة والسيئة {إن تك} وأسقط النون لغرض الإيجار في الإيصاء بما ينيل المفاز، والدلالة على أقل الكون وأصغره {مثقال} أي وزن، ثم حقرها بقوله: {حبة} وزاد في ذلك بقوله: {من خردل} هذا على قراءة الجمهور بالنصب، ورفع المدنيان على معنى أن الشأن والقصة العظيمة أن توجد في وقت من الأوقات هنة هي أصغر شيء وأحقره - بما أشار إليه التأنيث.

Lokmân'ın [aleyhisselâm] şükür ve şirk hakkındaki sözlerini tekit etmeyi bitirip ona verilen hikmet bilinince ve anne babaya itaat vasiyetinden sonra sözü amellerin incesi ve büyüğünün zikriyle ve bunların Allah'ın ilminde eşit olduğuyla noktalayınca, onun hikmetinin beyanını tamamlamaya dönmek pek güzel oldu. Böylece tevhid makamını kemale erdiren o ince ve kuşatıcı ilme uygun olanla başlayarak, zihne çoğunlukla en az gelen şey olması ve önceden temeli atılan tevhide en büyük teşviklerden bulunması sebebiyle habbe ağırlığıyla ifade edip sevgi ve şefkat göstererek, Allah Teâlâ'nın gazabından herhangi bir şeyi taşımaya nispetle onu küçük ve aciz görerek şöyle dedi: {يا بني} “Yavrucuğum!”; {إنها} “Şüphesiz o”; yani amel. Azaltma ve tahkir makamında olduğu için müennes zamir getirdi; zira müenneslik buna daha uygundur ve çünkü itaat, masiyet, hasene ve seyyie şeklinde yorumlanır. {إن تك} “Eğer olsa”; kurtuluşa erdirecek şeyi vasiyet ederken veciz olmak ve varlığın en azına ve en küçüğüne delalet etmek gayesiyle nûn harfini düşürdü. {مثقال} “Ağırlığında”; yani tartısında; sonra onu şu sözüyle hakir kıldı: {حبة} “Bir tane”; ve şu sözüyle bunu daha da artırdı: {من خردل} “Hardal [tanesi]”. Bu, cumhurun nasb ile kıraatine göredir. Medineliler ise -müennesliğin işaret ettiği üzere- şan ve büyük meselenin herhangi bir vakitte en küçük ve en hakir bir şeyin bulunması olduğu manasında ref‘ ile okumuşlardır.

13806. Metin

ولما كان قد عرف أن السياق لماذا أثبت النون في قوله مسبباً عن صغرها: {فتكن} إشارة إلى ثباتها في مكانها. وليزداد تشوف النفس إلى محط الفائدة ويذهب الوهم كل مذهب لما علم من

Sözün akışının ne maksatla olduğu anlaşılınca, küçüklüğünden kaynaklanan neticeyi bildirirken nûn harfini düşürme ve bunu sabit kılma ile maksadın büyük olduğu bilindiğinden, yerindeki sebatına işaret etmek, nefsin asıl faydaya olan iştiyakını artırmak ve vehmin her türlü ihtimale gitmesini sağlamak üzere nûn harfini sabit tutarak şöyle buyurdu: {فتكن} “Ve bulunsa”; ve onu hakir kıldıktan sonra en büyük gizliliği ve en mükemmel muhafazayı ifade ederek onu zorlaştırdı:

13807. Metin

أن المقصد عظيم بحذف النون وإثبات هذه، وعسرّها بعد أن حقرها بقوله معبراً عن أعظم الخفاء وأتم الإحراز: {في صخرة} أي أيّ صخرة كانت ولو أنها أشد الصخور وأقواها وأصغرها وأخفاها.

{في صخرة} “Bir kayanın içinde”; yani kayaların en serti, en sağlamı, en küçüğü ve en gizlisi olsa bile herhangi bir kayanın içinde.

13808. Metin

ولما أخفى وضيق، أظهر ووسع، ورفع وخفض، ليكون أعظم لضياعها لحقارتها فقال: {أو في السماوات} أي في أيّ مكان كان منها على سعة أرجائها وتباعد أنحائها، وأعاد «أو» نصاً على إرادة كل منهما على حدته، والجار تأكيداً للمعنى فقال: {أو في الأرض} أي كذلك، وهذا كما ترى لا ينفي أن تكون الصخرة فيهما أو في إحداهما، وعبر له بالاسم الأعظم لعلو المقام فقال: {يأتِ بها الله} بعظم جلاله، وباهر كبريائه وكماله، بعينها لا يخفى عليه ولا يذهب شيء منها، فيحاسب عليها، ثم علل ذلك من علمه وقدرته بقوله مؤكداً إشارة إلى أن إنكار ذلك لما له من باهر العظمة من دأب النفوس إن لم يصحبها التوفيق: {إنّ الله} فأعاد الاسم الأعظم تنبيهاً على استحضار العظمة وتعميماً للحكم {لطيف} أي عظيم المتّ

Gizleyip daraltınca; hakirliği sebebiyle kayboluşu daha büyük olsun diye açığa çıkardı, genişletti, yükseltti ve alçalttı da şöyle buyurdu: {أو في السماوات} “Yahut göklerde”; yani uçsuz bucaksız genişliği ve ötelerdeki bucaklarıyla göklerin herhangi bir yerinde; her birinin ayrı ayrı murat edildiğini açıkça belirtmek için «أو» (yahut) edatını tekrarladı ve manayı tekit etmek için car-mecrurla şöyle buyurdu: {أو في الأرض} “Yahut yerin dibinde”; yani aynı şekilde. Gördüğün gibi bu durum, kayanın o ikisinde veya birinde olmasına engel teşkil etmez. Makamın yüceliği sebebiyle ona İsm-i A‘zam ile ifade ederek şöyle buyurdu: {يأتِ بها الله} “Allah onu getirir”; ulu celaliyle, apaçık büyüklüğü ve kemaliyle bizzat onu getirir; O'na hiçbir şey gizli kalmaz ve ondan hiçbir şey zayi olmaz; böylece onun hesabını sorar. Sonra muvaffakiyet eşlik etmezse böylesine parlak bir azameti inkâr etmenin nefislerin âdetinden olduğuna işaret etmek üzere tekit ederek bunu O'nun ilim ve kudretinden şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إنّ الله} “Şüphesiz Allah”; azameti zihinde canlı tutmayı hatırlatmak ve hükmü genelleştirmek için İsm-i A‘zam'ı tekrarladı; {لطيف} “Lütufkârdır/En ince şeyleri bilendir”; yani pek büyüktür,

13809. Metin

بالوجوه الخفية الدقيقة الغامضة في بلوغه إلى أمر أراده حتى بضد الطريق الموصل فيهما يظهر للخلق {خبير *} بالغ العلم بأخفى الأشياء فلا يخفى عليه شيء، ولا يفوته أمر.

murat ettiği bir işe ulaşmada gizli, dakik ve kapalı yollara vâkıf olandır; hatta yaratılmışlara görünenin tam zıddı bir yolla dahi ulaştırır; {خبير *} “Hakkıyla haberdardır”; en gizli şeyleri son derece bilendir, Binaenaleyh O'na hiçbir şey gizli kalmaz ve hiçbir iş O'nun gözünden kaçmaz.

13810. Metin

ولما نبهه على إحاطة علمه سبحانه وإقامته للحساب، أمره مما يدخره لذلك توسلاً إليه، وتخضعاً لديه، وهو رأس ما يصلح به العمل ويصحح التوحيد ويصدقه، فقال: {يا بني} مكرراً للمناداة على هذا الوجه تنبيهاً على فرط النصيحة لفرط الشفقة {أقم الصلاة} أي بجميع حدودها وشروطها ولا تغفل عنها، سعياً في نجاة نفسك وتصفية سرك، فإن إقامتها - وهي الإيتان بها على النحو المرضي - مانعة من الخلل في العمل {إن الصلاة تنهى عن الفحشاء والمنكر} لأنها الإقبال على من وحدته فاعتقدت أنه الفاعل وحده وأعرضت عن كل ما سواه لأنه في التحقيق عدم، ولهذا الإقبال والإعراض كانت ثانية التوحيد، وترك ذكر الزكاة تنبيهاً على أن من حكمته تخليه وتخلي ولده من الدنيا حتى مما يكفيهم لقوتهم.

Cenâb-ı Hak, ilminin kuşatıcılığına ve hesabı ikame edeceğine dikkat çekince, O'na vesile kılmak ve huzurunda boyun eğmek üzere o güne azık edineceği şeyi emretti ki bu da amelin ıslah olmasının, tevhidin sıhhat bulup tasdik edilmesinin başıdır. Şefkatin çokluğundan ötürü nasihatin çokluğuna dikkat çekmek için bu şekilde nidayı tekrarlayarak şöyle buyurdu: {يا بني} “Yavrucuğum!”; {أقم الصلاة} “Namazı dosdoğru kıl”; yani bütün rükünleri ve şartlarıyla kıl ve ondan gafil olma; kendi nefsinin kurtuluşuna ve kalbinin arınmasına gayret et; zira namazı ikame etmek -yani onu razı olunan şekilde eda etmek- ameldeki kusurlara engel olur: {إن الصلاة تنهى عن الفحشاء والمنكر} “Şüphesiz namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar”. Çünkü namaz, birlediğin, yegâne fail olduğuna inandığın ve O'nun dışındaki her şeyden yüz çevirdiğin Zat'a yönelmektir; zira O'nun dışındakiler hakikatte yokluktur. İşte bu yöneliş ve yüz çeviriş sebebiyle namaz tevhidin ikincisi olmuştur. Zekâtın zikrinin terk edilmesi ise, Lokmân'ın hikmetinden birinin kendisini ve oğlunu dünyadan, hatta kendilerine yetecek azıktan bile soyutlamış olduğuna dikkat çekmek içindir.

13811. Metin

ولما أمر بتكميله في نفسه بتكميل نفسه توفية لحق الحق، عطف على ذلك تكميله لنفسه بتكميل غيره توفية لحق الخلق، وذلك أنه لما

Hakk'ın hakkını tastamam ifa etmek üzere nefsini kemale erdirmesiyle bizzat kendisinde kemali emredince, mahlûkatın hakkını yerine getirmek maksadıyla başkasını kemale erdirerek kendi nefsini kemale erdirmesini buna atfetti. Şöyle ki:

13812. Metin

كان الناس في هذه الدار سفراً، وكان المسافر إن أهمل رفيقه حتى أخذ أوشك أن يؤخذ هو، أمره بما يكمل نجاته بتكميل رفيقه، وقدمه - وإن كان من جلب المصالح - لأنه يستلزم ترك المنكر، وأما ترك المنكر فلا يستلزم فعل الخير، فإنك إذا قلت: لا تأت منكراً، لم يتناول ذلك في العرف إلا الكف عن فعل المعصية، لا فعل الطاعة، فقال: {وأمر بالمعروف} أي كل من تقدر على أمره تهذيباً لغيرك شفقة على نفسك بتخليص أبناء جنسك.

İnsanlar bu diyarda birer yolcudur; yolcu ise şayet yoldaşını helak oluncaya kadar ihmal ederse neredeyse kendisi de helak olur. Bu sebeple yoldaşını kemale erdirmek suretiyle kendi kurtuluşunu tamamlayacağı şeyi ona emretti. Maslahatları celbetme kabilinden olmasına rağmen bunu öne aldı; çünkü bu, münkeri terk etmeyi gerektirir. Münkeri terk etmek ise hayrı işlemeyi gerektirmez; zira sen: 'Bir kötülük işleme' dediğinde, bu örfte ancak itaati işlemeyi değil, günahı işlemekten geri durmayı ifade eder. Nitekim şöyle buyurdu: {وأمر بالمعروف} “İyiliği emret”; yani kendi cinsinin fertlerini kurtarmak suretiyle nefsine şefkat göstererek başkasını terbiye etmek için emretmeye güç yetirdiğin herkese [emret].

13813. Metin

ولما كانت هذه الدار سفينة لسفر من فيها إلى ربهم، وكانت المعاصي مفسدة لها، وكان فساد السفينة مغرقاً لكل من فيها: من أفسدها ومن أهمل المفسد ولم يأخذ على يده، وكان الأمر بالمعروف نهياً عن المنكر، صرح به فقال: {وانه} أي كل من قدرت على نهيه {عن المنكر} حباً لأخيك ما تحب لنفسك، تحقيقاً لنصيحتك، وتكميلاً لعبادتك، لأنه ما عبد الله أحد ترك غيره يتعبد لغيره، ومن هذا الطراز قول أبي الأسود رحمه الله تعالى:

Bu dünya, içindekilerin Rablerine doğru yolculuk ettikleri bir gemi mesabesinde olup günahlar onu ifsat edici olduğundan ve geminin ifsadı, içindekilerin tamamını -hem onu ifsat edeni hem de müfsidi ihmal edip elinden tutmayanı- batıracağından, iyiliği emretmek de kötülükten nehyetmek demek olduğundan bunu açıkça zikredip şöyle buyurdu: {وانه} “Ve sakındır”; yani nehyetmeye güç yetirdiğin herkesi, {عن المنكر} “Kötülükten”; kendine istediğini kardeşin için de istemen hasebiyle, nasihatini gerçekleştirmek ve kulluğunu tamamlamak için [nehyet]; zira başkasının Allah'tan gayrısına kulluk etmesine göz yuman kimse Allah'a hakkıyla kulluk etmiş olmaz. Ebü'l-Esved'in -Allah Teâlâ ona rahmet etsin- şu sözü de bu kabildendir:

13814. Metin

ابدأ بنفسك فانهها عن غيّها ... فإذا انتهت عنه فأنت حكيم

'Önce kendi nefsinden başla ve onu azgınlığından nehyet... Şayet nefsin bundan vazgeçerse işte o zaman sen hakîmsin.'

13815. Metin

لأنه أمره أولاً بالمعروف، وهو الصلاة الناهية عن الفحشاء والمنكر، فإذا أمر نفسه ونهاها، ناسب أن يأمر غيره ينهاه، وهذا وإن كان

Çünkü ona önce hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyan namaz gibi olan ma‘rufu emretti; nefsi emredip nehyedince, başkasına emredip onu nehyetmesi münasip düştü. Bu söz,

13816. Metin

من قول لقمان ﵇ إلا أنه لما كان في سياق المدح له كنا مخاطبين به.

Lokmân'ın [aleyhisselâm] sözünden olsa da onu övme bağlamında geçtiği için biz de onunla muhatabız.

13817. Metin

ولما كان القابض على دينه في غالب الأزمان كالقابض على الجمر، لأنه يخالف المعظم فيرمونه عن قوس واحدة لا سيما أن أمرهم ونهاهم، قال تعالى: {واصبر} صبراً عظيماً بحيث يكون مستعلياً {على ما} أي الذي، وحقق بالماضي أنه لا بد من المصيبة ليكون الإنسان على بصيرة، فقال: {أصابك} أي في عبادتك من الأمر بالمعروف وغيره سواء كان بواسطة العباد أو لا كالمرض ونحوه، وقد بدأ هذه الوصية بالصلاة وختمها بالصبر لأنها ملاك الاستعانة

Çoğu zamanlarda dinine sımsıkı sarılan kimse kor ateşi tutan kimse gibi olduğundan -çünkü o, ekseriyete muhalefet eder ve bilhassa onlara emredip onları nehyettiğinde hepsi birden tek bir yaydan ok atar gibi ona hücum ederler- Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {واصبر} “Ve sabret”; üstün gelecek şekilde büyük bir sabırla sabret, {على ما} “Şeye”; yani o şeye ki -insanın basiret üzere olması için musibetin kaçınılmaz olduğunu mazi fiille kesinleştirerek şöyle buyurdu-: {أصابك} “Başına gelen”; yani kulluğunda iyiliği emretmek ve benzeri hususlarda gerek kulların vasıtasıyla olsun gerekse hastalık ve benzeri gibi vasıtasız olsun başına gelen şeylere sabret. Bu vasiyete namazla başlayıp sabırla bitirmiştir; çünkü bu ikisi yardım dilemenin esasıdır:

13818. Metin

{واستعينوا بالصبر والصلاة} [البقرة: ٤٥] واختلاف المخاطب في الموضعين أوجب اختلاف الترتيبين، المخاطب هنا مؤمن متقلل، وهناك كافر متكثر.

{واستعينوا بالصبر والصلاة} “Sabır ve namaz ile yardım isteyin”. İki yerdeki muhatabın farklılığı iki tertibin de farklı olmasını gerektirmiştir; buradaki muhatap aza kanaat eden bir mümin, oradaki ise çoğaltma peşinde koşan bir kâfirdir.

13819. Metin

ولما كان ما أحكمه له عظيم الجدوى، وجعل ختامه الصبر الذي هو ملاك الأعمال والتروك كلها، نبهه على ذلك بقوله على سبيل التعليل والاستئناف إيماء إلى التبجيل: {إن ذلك} أي الأمر العظيم الذي أوصيتك به لا سيما الصبر على المصائب: {من عزم الأمور} أي

Onun için sağlamlaştırdığı bu esaslar pek büyük faydayı haiz olup sonunu da bütün amellerin ve terki gerekenlerin esası olan sabır kıldığından, yüceltmeye ima ederek gerekçelendirme ve istînâf yoluyla şu buyruğuyla buna dikkat çekti: {إن ذلك} “Şüphesiz bunlar”; yani sana tavsiye ettiğim bu yüce emirler, bilhassa musibetlere sabretmek; {من عزم الأمور} “Azmedilmeye değer işlerdendir”; yani

13820. Metin

معزوماتها، تسمية لاسم المفعول أو الفاعل بالمصدر، أي الأمور المقطوع بها المفروضة أو القاطعة الجازمة بجزم فاعلها، أي التي هي أهل لأن يعزم عليها العازم، وينحو إليها بكليته الجازم، فلا مندوحة في تركها بوجه من الوجوه في ملة من الملل.

azmedilmiş şeylerdendir; ism-i mef‘ûlün veya ism-i fâilin masdar ile isimlendirilmesidir; yani kesin olarak hükme bağlanmış, farz kılınmış veya failinin azmiyle kesinleşmiş olan işlerdendir. Yani azmedenin üzerine azmetmesine ve kararlı kimsenin bütün varlığıyla ona yönelmesine layık olan işlerdendir; hiçbir dinde bunların terk edilmesine hiçbir şekilde ruhsat yoktur.

13821. Metin

ولما كان من آفات العبادة لا سيما الأمر والنهي - لتصورهما بصورة الاستعلاء - الإعجاب إلى الكبر، قال محذراً من ذلك معبراً عن الكبر بلازمه، لأن النفي الأعم نفي للأخص، منبهاً على أن المطلوب في الأمر والنهي اللين لا الفظاظة والغلظة الحاملان على النفور: {ولا تصعر خدك} أي لا تمله معتمداً إمالته بإمالة العنق متكلفاً لها صرفاً عن الحالة القاصدة، وأصل الصعر داء يصيب البعير يلوي منه عنقه، وقرأ نافع وأبو عمرو وحمزة والكسائي: تصاعر، والمراد بالمفاعلة والتفعيل تعمد فعل ذلك لأجل الكبر حتى يصير خلقاً، والمراد النهي عما يفعله المصعر من الكبر - والله أعلم.

İbadetin -bilhassa üstünlük suretinde tasavvur edilmeleri sebebiyle emretme ve nehyetmenin- afetlerinden biri kendini beğenme ve kibir olduğundan; bundan sakındırarak, daha genel olanın nefyedilmesi daha özel olanın da nefyedilmesi anlamına geldiği için kibri onun lâzımı (dışa vuran eseri) ile ifade edip emretme ve nehyetmede asıl istenenin nefret ettiren kabalık ve sertlik değil, yumuşaklık olduğuna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {ولا تصعر خدك} “Yanağını eğip bükme”; yani orta yoldan saparak, boynunu eğmek suretiyle kasten ve zorlanarak yanağını [insanlardan] çevirme. 'Sa‘ar' (صعر) kelimesinin aslı, deveye isabet eden ve boynunu eğmesine yol açan bir hastalıktır. Nâfi‘, Ebû Amr, Hamza ve Kisâî: «تصاعر» şeklinde okumuşlardır. Müfâ‘ale ve tef‘îl bablarından maksat, kibir sebebiyle bunu âdet ve ahlak haline getirecek şekilde kasten yapmaktır. Buradaki maksat ise sa‘ar illetine tutulmuş kimsenin yaptığı kibirden nehyetmektir -en doğrusunu Allah bilir-.

13822. Metin

ولما كان ذلك قد يكون لغرض من الأغراض التي لا تذم، أشار إلى المقصود بقوله تعالى: {للناس} بلام العلة، أي لا تفعل ذلك

Bu durum yerilmeyen gayelerden bir gaye için de olabileceğinden, illet lâm'ı ile Allah Teâlâ'nın şu buyruğu kastedilen manaya işaret etmiştir: {للناس} “İnsanlara”; yani

13823. Metin

لأجل الإمالة عنهم، وذلك لا يكون إلا تهاوناً بهم من الكبر، بل أقبل عليهم بوجهك كله مستبشراً منبسطاً من غير كبر ولا علو، وأتبع ذلك ما يلزمه فقال: {ولا تمش} ولما كان في أسلوب التواضع وذم الكبر، ذكره بأن أصله تراب، وهو لا يقدر أن يعدوه فقال: {في الأرض} وأوقع المصدر موقع الحال أو العلة فقال: {مرحاً} أي اختيالاً وتبختراً، أي لا تكن منك هذه الحقيقة لأن ذلك مشي أشر وبطر وتكبر، فهو جدير بأن يظلم صاحبه ويفحش ويبغي، بل امش هوناً فأن ذلك يفضي بك إلى التواضع، فتصل إلى كل خير، فترفق بك الأرض إذا صرت فيها حقيقة بالكون في بطنها.

onlardan yüz çevirmek kastıyla bunu yapma; bu da ancak kibirden ötürü onları küçümsemekle olur. Bilakis hiçbir kibir ve üstünlük taslama olmaksızın müjdeleyici ve güler yüzle bütün vechinle onlara yönel. Bunun ardından da onun gereğini getirerek şöyle buyurdu: {ولا تمش} “Ve yürüme”; tevazu üslubu ve kibrin zemmi bağlamında olduğundan, aslı toprak olduğu ve onu asla aşamayacağı gerçeğini hatırlatarak şöyle buyurdu: {في الأرض} “Yeryüzünde”; masdarı hal veya illet makamına koyarak şöyle buyurdu: {مرحاً} “Böbürlenerek”; yani çalım satarak ve kibirlenerek [yürüme]; yani senden bu hakikat sadır olmasın, çünkü bu şımarık, nankör ve kibirli kimsenin yürüyüşüdür; böylesi bir kimsenin zulmetmesi, haddi aşması ve haksızlık etmesi pek yakındır. Bilakis vakar ve tevazu ile yürü; zira bu seni alçakgönüllülüğe ulaştırır ve böylece her türlü hayra kavuşursun; nitekim karnına girdiğinde hakikaten onun içine dâhil olduğunda yer de sana yumuşak davranır.

13824. Metin

ولما كانت غاية ذلك الرياء للناس والفخر عليهم المثمر لبغضتهم الناشئة عن بغضة الله تعالى، علله بقوله مؤكداً لأن كثيراً من الناس يظن أن أسباغ النعم الدنيوية من محبة الله: {إن الله} أي الذي لا ينبغي الكبر إلا له لما له من العظمة المطلقة. ولما كان حب الله الذي يلزمه حب الناس محبوباً للنفوس، وكان فوات المحبوب أشق على النفوس من وقوع المحذور، وكانت «لا» لا تدخل إلا على المضارع المستقبل قال: {لا يحب} أي فيما يستقبل من الزمان، ولو قال «يبغض» لاحتمال التقييد بالحال، ولما كان النشر المشوش أفصح لقرب الرجوع

Bunun gayesi insanlara gösteriş yapmak ve onlara karşı övünmek olup bu da Allah Teâlâ'nın buğzundan kaynaklanan insanların buğzunu meyve vereceğinden; pek çok insan dünyevî nimetlerin bolca verilmesini Allah'ın sevgisinden sandığı için tekit ederek bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إن الله} “Şüphesiz Allah”; yani mutlak azameti sebebiyle büyüklük taslamak ancak Kendisine yaraşan Allah. İnsanların sevgisini de gerektiren Allah'ın sevgisi nefislere sevimli geldiğinden ve sevilenin elden gitmesi nefislere sakınılan şeyin başa gelmesinden daha ağır olduğundan ve «لا» edatı ancak gelecek zaman ifade eden muzari fiile dâhil olduğundan şöyle buyurdu: {لا يحب} “Sevmez”; yani gelecekteki zamanda sevmez. Şayet «يبغض» (buğzeder) deseydi, şimdiki zamanla kayıtlanma ihtimali olurdu. Gayret gösterip yönelen kimsenin yükseldiği şeyden aşağı doğru inişte yakın olanın dönüşü daha yakın olduğu için leff ü neşr-i müşevveş (karışık leff ü neşr) daha beliğ olduğundan şöyle buyurdu:

13825. Metin

تدليا فيما ترقى فيه المقبل قال: {كل مختال} أي مراء للناس في مشيه تبختراً يرى له فضلاً على الناس فيشمخ بأنفه، وذلك فعل المرح {فخور} يعدد مناقبه، وذلك فعل المصعر، لأن ذلك من الكبر الذي تردى به ﷾ فمن نازعه إياه قصمه.

{كل مختال} “Kendini beğenmiş hiçbir kimseyi”; yani insanlara üstünlüğü olduğunu zannedip burnunu havaya dikerek yürüyüşünde çalım satıp insanlara gösteriş yapanı; bu da 'merah' (böbürlenme) fiilidir; {فخور} “Çokça övüneni de”; meziyetlerini sayıp dökeni [sevmez]; bu da yanağını eğip bükenin fiilidir. Zira bu, Cenâb-ı Hakk'ın [celle ve azze] büründüğü büyüklükten bir parçadır; kim bu hususta O'nunla çekişirse O da onu helak eder.

13826. Metin

ولما كان النهي عن ذلك امراً بأضداده، وكان الأمر بإطلاق الوجه يلزم منه الإنصاف في الكلام، وكان الإنصاف في الكلام والمشي لا على طريق المرح والفخر ربما دعا إلى الاستماتة في المشي والحديث أو الإسراع في المشي والسر والجهر بالصوت فوق الحد، قال محترساً في الأمر بالخلق الكريم عما يقارب الحال الذميم: {واقصد} أي اعدل وتوسط {في مشيك} لا إفراط ولا تفريط مجانباً لوثب الشطار ودبيب المتماوتين، وعن ابن مسعود: كانوا ينهون عن خبب اليهود ودبيب النصارى، والقصد في الأفعال كالقسط في الأوزان - قال الرازي في اللوامع، وهو المشي الهون الذب ليس فيه تصنع للخلق لا بتواضع ولا بتكبر {واغضض} أي انقص، ولأجل ما

Bunlardan sakındırmak zıtlarını emretmek olduğundan ve güler yüzlü olmayı emretmek sözde insaflı olmayı gerektirdiğinden; sözde insaflı olmak ve böbürlenme ile övünme yolu dışında yürümek bazen yürüyüşte ve konuşmada aşırı cansızlığa/halsizliğe yahut yürüyüşte aşırı aceleye, fısıldamaya veya haddi aşarak sesi yükseltmeye sevk edebileceğinden, kerim olan ahlakı emretme hususunda yerilen duruma yaklaşmaktan sakındırarak şöyle buyurdu: {واقصد} “Ölçülü ol”; yani adaletli ve orta yollu ol, {في مشيك} “Yürüyüşünde”; ne ifrat ne tefrit olsun; düzenbazların hoplayıp zıplamasından ve ölü gibi davrananların uyuşukça sürünmesinden uzak dur. İbn Mes‘ûd'dan rivayet edildiğine göre: 'Onlar Yahudilerin hızlı ve telaşlı yürüyüşünden, Hristiyanların da ölü gibi ağır yürüyüşünden nehyederlerdi.' Râzî, Levâmi‘ adlı eserinde: 'Fiillerdeki 'kasd' (ölçülülük), tartılardaki adalet gibidir; o da ne tevazu ne de kibir kastıyla insanlara yapmacık davranılmayan mutedil ve tabii yürüyüştür' der. {واغضض} “Ve kıs”; yani eksilt;

13827. Metin

ذكر قال: {من صوتك} بإثبات «من» أي لئلا يكون صوتك منكراً، وتكون برفع الصوت فوق الحاجة حماراً، وأما مع الحاجة كالأذان فهو مأمور به.

zikredilen husus sebebiyle şöyle buyurdu: {من صوتك} “Sesinden”; «من» edatının ispatıyla; yani sesin çirkin olmasın ve ihtiyacın üzerinde sesini yükselterek merkebe benzemeyesin diye [sesini kıs]. İhtiyaç halinde ise -ezanda olduğu gibi- sesin yükseltilmesi emredilmiştir.

13828. Metin

ولما كان رفع الصوت فوق العادة منكراً كما كان خفضه دونها تماوتاً أو دلالاً وتكبراً، وكان قد أشار إلى النهي عن هذا ب «من» فأفهم أن الطرفين مذمومان، علل النهي عن الأول دالاً بصيغة «أفعل» على اشتراك الرفع كله في النكارة ذاكراً أعلاها تصويراً له بأقبح صورة تنفيراً عنه فقال: {إن أنكر} أي أفظع وأبشع وأوحش {الأصوات} أي كلها المشتركة في النكارة برفعها فوق الحاجة، وأخلى الكلام عن لفظ التشبيه فأخرجه مخرج الاستعارة تصويراً لصوت الرافع صوته فوق الحاجة بصورة النهاق وجعل المصوت كذلك حماراً، مبالغة في التهجين، وتنبيهاً على أنه من كراهة الله له بمكان فقال: {لصوت الحمير} أي هذا الجنس، لما له من الغلو

Sesi alışılmışın üzerinde yükseltmek çirkin olduğu gibi, ölü gibi görünmek veya nazlanıp kibirlenmek maksadıyla onun altına düşürmek de çirkin olduğundan ve «من» edatıyla bu durumdan nehyedilmeye işaret edilip her iki ucun da yerildiği anlaşıldığından; nefret ettirmek maksadıyla en çirkin surette tasvir edip en aşırısını zikrederek, sesin tamamının yükseltilmesinde çirkinliğe ortak olduğunu 'ef‘al' tafdil kipiyle göstererek birincisinden nehyi gerekçelendirdi ve şöyle buyurdu: {إن أنكر} “Şüphesiz en çirkini”; yani en korkunç, en iğrenç ve en vahşi olanı, {الأصوات} “Seslerin”; yani ihtiyacın üzerinde yükseltilmesi sebebiyle çirkinlikte ortak olan bütün seslerin [en çirkini], -teşbih lafzını metinden çıkarıp ihtiyacın üzerinde sesini yükseltenin sesini anırma suretinde tasvir ederek ve böyle ses çıkaranı da merkep kılarak istiare yoluyla sevk etti; bu da çirkinleştirmede mübalağa ve Allah Teâlâ'nın bundan ne derece hoşlanmadığına dikkat çekmek içindir- ve şöyle buyurdu: {لصوت الحمير} “Eşeklerin sesidir”; yani bu türün sesidir; zira onun sesi hiçbir ihtiyaç olmaksızın aşırı bir

13829. Metin

المفرط من غير حاجة، وأوله زفير وآخره شهيق، وهما فعل أهل النار، وأفرده ليكون نصاً على إرادة الجنس لئلا يظن أن الاجتماع شرط في ذلك ولذكر الحمار مع ذلك من بلاغة الذم والشتم ما ليس لغيره ولذلك يستهجن التصريح باسمه، وهذا يفهم أن الرفع مع الحاجة غير مذموم فإنه ليس بمستنكر ولا مستبشع، ولقد دعت هذه الآيات إلى معالي الأخلاق، وهي أمهات الفضائل الثلاث: الحكمة والعفة والشجاعة، وأمرت بالعدل فيها، وهي وظيفة التقسيط الذي هو الوسط الذي هو مجمع الفضائل، ونهت عن مساؤى الأخلاق، وهي الأطراف التي هي مبدأ الرذائل الحاصل بالإفراط والتفريط، فإقامة الصلاة التي هي روح العبادة المبنية على العلم هي سر الحكمة والنهي، أمر بالشجاعة ونهى عن الجبن، وفي النهي عن التصعير وما معه نهي عن التهور، والقصد في المشي والغض في الصوت أمر بالعفة ونهي عن الاستماتة والجمود والخلاعة والفجور، وفي النهي عن الاستماتة نهي عما قد يلزمها من الجربزة، وهي الفكر بالمكر المؤدي إلى اللعنة، وعن الانحطاط إلى البله والغفلة، والكافل بشرح هذا ما قاله الشيخ سعد الدين التفتازاني في الكلام على الإجماع من تلويحه، قال: إن الخالق تعالى وتقدس قد ركب في الإنسان ثلاث قوى: إحداها

yükselmeye sahiptir; başı soluk alma (zefîr), sonu ise soluk verme (şehîk) şeklindedir ki bunlar cehennem ehlinin fiilidir. Toplanmanın bu hususta şart olduğu zannedilmesin diye bizzat cinsi murat ettiğini açıkça belirtmek için tekil lafızla getirdi; ayrıca merkebin zikredilmesinde başkasında bulunmayan bir yerme ve kınama beliğliği vardır, bu sebeple onun ismini açıkça söylemek ayıp sayılır. Bu durum, ihtiyaç halindeki ses yükseltmenin yerilmediğini anlatır; zira o yadırganacak veya çirkin bulunacak bir şey değildir. Bu ayetler gerçekten ahlakın en yücelerine davet etmiştir ki bunlar üç ana fazilettir: Hikmet, iffet ve şecaat; ve bunlarda adaleti emretmiştir ki bu da faziletlerin mecmuu olan orta yol vazifesidir; ahlakın kötülerinden de nehyetmiştir ki bunlar da ifrat ve tefrit ile hâsıl olan reziletlerin kaynağı olan aşırı uçlardır. İlim üzerine bina edilen ibadetin ruhu olan namazı ikame etmek hikmetin sırrıdır. [Münkerden] nehyetmek, şecaati emretmek ve korkaklıktan sakındırmaktır. Yanağı eğip bükmekten ve beraberindeki şeylerden nehyetmekte ise taşkınlık ve tehevvürden sakındırma vardır. Yürüyüşte ölçülü olmak ve sesi kısmak, iffeti emretmek; uyuşukluk, hissizlik, laubalilik ve fısk ü fücurdan nehyetmektir. Uyuşukluktan nehyetmekte ise onun gerektirebileceği cerbezeden -ki lanete götüren hilekârca düşüncedir- ve ahmaklık ile gaflete düşmekten sakındırma vardır. Bunu açıklamayı üstlenen husus, Şeyh Sa‘düddin et-Teftâzânî'nin et-Telvîh adlı eserinde icma bahsinde zikrettiği şu sözdür: 'Yaratıcı Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri insanda üç kuvvet var etmiştir: Birincisi,

13830. Metin

مبدأ إدراك الحقائق، والشوق إلى النظر في العواقب، والتمييز بين المصالح والمفاسد، ويعبر عنها بالقوة النطقية والعقلية والنفس المطمئنة الملكية، والثانية مبدأ جذب المنافع وطلب الملاذ من المآكل والمشارب وغير ذلك، وتسمى القوة الشهوية والبهيمية والنفس الأمارة، والثالثة مبدأ الإقدام على الأهوال والشوق إلى التسلط والترفع، وهي القوة الغضبية والسبعية والنفس اللوامة، ويحدث من اعتدال الحركة الأولى الحكمة، والثانية العفة، والثالثة الشجاعة، فأمهات الفضائل هي هذه الثلاث، وما سوى ذلك إنما هو من تفريعاتها وتركيباتها، وكل منها وكل منها محتوش بطر في إفراط وتفريط هما رذيلتان، أما الحكمة فهي معرفة الحقائق على ما هي بقدر الاستطاعة، وهي العلم النافع المعبر عنه بمعرفة النفس ما لها وما عليها المشار إليه بقوله تعالى:

hakikatleri idrak etme, akıbetleri düşünmeye iştiyak duyma, maslahat ile mefsedeti ayırt etme mebdeidir ki; buna nutkî ve aklî kuvvet ile meleki nefis-i mutmainne denir. İkincisi, menfaatleri celbetme, yiyecek, içecek ve diğer şeylerden lezzetleri talep etme mebdeidir ki; buna şehevî ve behîmî kuvvet ile nefs-i emmâre denir. Üçüncüsü, korkunç şeylere atılma, hâkimiyet ve üstünlük kurma iştiyakı mebdeidir ki; buna gazabî ve seb‘î (yırtıcı) kuvvet ile nefs-i levvâme denir. Birinci hareketin itidalinden hikmet, ikincisinden iffet, üçüncüsünden ise şecaat doğar. Faziletlerin anaları işte bu üçüdür; bunların dışındakiler ise ancak bunların dalları ve terkipleridir. Bunların her biri, iki rezilet olan ifrat ve tefrit taraflarıyla kuşatılmıştır. Hikmete gelince; o, hakikatleri güç yettiğince olduğu gibi bilmektir; o da nefsin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesi şeklinde ifade edilen ve Allah Teâlâ'nın şu buyruğuyla işaret edilen faydalı ilimdir:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.