14394. Metin
مقصودها أن الدار الآخرة - التي أشار إليها آخر تلك بالعذاب والمغفرة بعد أن أعلم أن الناس يسألون عنها - كائنة لا ريب فيها، لما في ذلك من الحكمة، وله عليه من القدرة، وفي تركها من عدم الحكمة والتصوير بصورة الظلم، ولقصة سبأ التي سميت بها السورة مناسبة كبيرة لهذا المقصد كما ياتي بيانه لذلك سميت بها) بسم الله (الذي من شمول قدرته إقامة الحساب) الرحمن (الذي من عموم رحمته ترتيب الثواب والعقاب) الرحيم (الذي يمن على أهل كرامته بطاعته حتى لا عقاب يلحقهم ولا عتاب.
Bu surenin gayesi; önceki surenin sonunda insanların hakkında soru soracakları bildirildikten sonra azap ve mağfiret ile işaret edilen ahiret yurdunun şüphesiz vuku bulacağını ortaya koymaktır. Zira bunda bir hikmet ve Allah'ın buna gücü yetmesi söz konusudur; onun terk edilmesinde ise hikmetsizlik ve zulüm suretinde bir durum tasavvuru vardır. Sureye adını veren Sebe kıssasının da ileride açıklanacağı üzere bu gaye ile büyük bir münasebeti bulunmaktadır, bundan dolayı sure bu isimle anılmıştır. (Kudretinin kuşatıcılığından biri de hesabı ikame etmek olan) Allah'ın adıyla. (Rahmetinin umumi oluşundan biri de sevap ve cezayı tertip etmek olan) Rahmân. (İtaati sebebiyle ikramına layık olan ehline lütufta bulunup kendilerine hiçbir ceza ve kınamanın ulaşmadığı) Rahîm.
14395. Metin
لما ختمت سورة الأحزاب بأنه سبحانه عرض أداء الأمانة وحملها - وهي جميع ما في الوجود من المنافع - على السماوات والأرض والجبال، فأشفقن منها وحملها الإنسان الذي هو الإنس والجان، وأن نتجية العرض والأداء والحمل العذاب والثواب، فعلم أن الكل ملكه وفي ملكه، خائفون من عظمته مشفقون من قهر سطوته وقاهر جبروته، وأنه المالك التام المُلك والمِلك المطاع المتصرف في كل شيء
Ahzâb suresi; Allah Teâlâ'nın -varlıktaki bütün menfaatler demek olan- emanetin edasını ve yüklenilmesini göklere, yere ve dağlara teklif etmesi, onların bundan çekinmesi ve onu insan ile cin türü olan insanın yüklenmesiyle; ayrıca bu arz, eda ve yüklenmenin neticesinin azap ve mükâfat olmasıyla sona erince, her şeyin O'nun mülkü olduğu ve O'nun mülkiyetinde bulunduğu, O'nun azametinden korkup ezici kudret ve galebe çalan ceberutundan çekindikleri, O'nun mülkü ve hâkimiyeti tam olan yegâne Melik ve her şeyde tasarruf eden, itaat edilen Mâlik olduğu anlaşılmış oldu.
14396. Metin
من غير دفاع، وختم ذلك بصفتي المغفرة والرحمة، دل على ذلك كله بأن ابتدأ هذه
Hiçbir engelle karşılaşmaksızın [tasarruf eden Mâlik olduğu] ve o [Ahzâb suresi] mağfiret ve rahmet sıfatlarıyla son bulduğu için, bu sureye şu sözüyle başlayarak bütün bunlara delalet etti:
14397. Metin
بقوله {الحمد} أي الإحاطة بأوصاف الكمال من الخلق والأمر كله مطلقاً في الأولى الأخرى وغيرهما مما يمكن أن يكون ويحيط به علمه سبحانه {لله} ذي الجلال والجمال.
{الحمد} “Hamd” yani dünyada, ahirette ve bunların dışında var olması mümkün olan ve Allah'ın ilminin kuşattığı her şeyde gerek yaratma gerekse emir bakımından mutlak kemal sıfatlarını bütünüyle ihata etmek, celal ve cemal sahibi olan {لله} “Allah'a aittir.”
14398. Metin
ولما كان هذا هو المراد، وصفه بما يفيد ذلك، فقال منبهاً على نعمة الإبداء والإبقاء أولاً: {الذي له} أي وحده مِلكاً ومُلكاً وإن نسبتم إلى غيره ملكاً وملكاً ظاهرياً {ما في السموات} أي بأسرها {وما في الأرض} أي كما ترون أنه لا متصرف في شيء من ذلك كمال التصرف غيره، وقد علم في غير موضع وتقرر في كل فطرة أنه ذو العرش العظيم، فأنتج ذلك أن له ما يحويه عرشه من السماوات والأراضي وما فيها، لأن من المعلوم أن العرش محيط بالكل، فالكل فيه، وكل سماء في التي فوقها، وكذا الأراضي، وقد تقرر أن له ما في الكل، فأنتج ذلك أن له الكل بهذا البرهان الصحيح، وهو أبلغ مما لو عبر عن ذلك على وجه التصريح، وإذ قد كان له ذلك كله فلا نعمة على شيء إلا منه، فكل شيء يحمده لما له عليه من نعمه بلسان قال، فإن لم يكن فبلسان حاله.
Murat edilen bu olunca, O'nu buna delalet eden vasıflarla niteledi ve ilk olarak ilk yaratma ve varlığı sürdürme nimetine dikkat çekerek şöyle buyurdu: {الذي له} “O ki O'nundur” yani -siz başkasına zahiri bir mülk ve sahiplik nispet etseniz bile- mülk ve tasarruf olarak yalnızca O'nundur {ما في السموات} “göklerde olanlar” yani onların tümü {وما في الأرض} “ve yerde olanlar.” Yani gördüğünüz gibi, bunlardan hiçbir şeyde tam tasarruf sahibi O'ndan başkası değildir. Başka yerlerde de bilinip her fıtratta yerleştiği üzere O, yüce Arş'ın sahibidir. Bu durum, Arş'ının kuşattığı göklerin, yerlerin ve bunların içindekilerin O'na ait olduğu neticesini doğurur. Çünkü Arş'ın her şeyi kuşattığı, her şeyin onun içinde bulunduğu, her bir göğün bir üsttekinin içinde olduğu ve yerlerin de böyle olduğu bilinmektedir. Her şeyin içindekilerin O'na ait olduğu sabit olunca, bu sahih delil ile tamamının O'na ait olduğu neticesi çıkmıştır ki bu, açık bir ibareyle ifade edilmesinden çok daha beliğdir. Bütün bunlar O'na ait olduğuna göre, hiçbir varlığa O'ndan başka kimseden bir nimet ulaşmaz; dolayısıyla her şey, üzerindeki nimetlerinden ötürü O'na söz diliyle, şayet o yoksa hal diliyle hamdeder.
14399. Metin
ولما أفاد ذلك أن له الدنيا وما فيها، وقد علم في آخر الأحزاب أن نتيجة الوجود العذاب والمغفرة، ونحن نرى أكثر الظلمة والمنافقين يموتون من غير عذاب، وأكثر المؤمنين يموتون لم يوفوا ما وعدوه من الثواب، ونعلم قطعاً أنه لا يجوز على حكيم أن يترك عبيده سدى يبغي بعضهم على بعض وهو لا يغير عليهم، فأفاد ذلك أن له داراً أخرى يظهر فيها العدل وينشر الكرم والفضل، فلذلك قال عاطفاً على ما يسببه الكلام الأول من نحو: فله الحمد في الأولى، وطواه لأجل خفائه على أكثر الخلق، وأظهر ما في الآخرة لظهوره لأنها دار كشف الغطاء، فقال منبهاً على نعمة الإعادة والإبقاء ثانياً: {وله} أي وحده {الحمد} أي الإحاطة بالكمال {في الآخرة} ظاهراً لكل من يجمعه الحشر، وله كل ما فيها، لا يدعي ذلك أحد في شيء منه لا ظاهراً ولا باطناً، فكل شيء فيها لظهور الحمد إذ ذاك بحمده كما ينبغي لجلاله بما له عليه من نعمة أقلها نعمة الإيجاد حتى أهل النار فإنهم يحمدونه بما يحبب إليهم في الدنيا من إسباغ نعمه ظاهرة وباطنة، ومنها إنزال الكتب وإرسال الرسل على وجه ما أبقى فيه للتحبب موضعاً في دعائهم إليه وإقبالهم عليه، وبذل النصيحة على وجوه من اللطف كما هو معروف عند من عاناه، فعلموا أنهم هم المفرطون حيث أبوا في الأولى حيث ينفع
Bu ifade dünyanın ve içindekilerin O'na ait olduğunu gösterince; Ahzâb suresinin sonunda da varlığın neticesinin azap ve mağfiret olduğu bilindiğinden ve biz zalimlerin ve münafıkların çoğunun azap görmeden öldüğünü, müminlerin çoğunun da kendilerine vaad edilen mükâfatı tam olarak almadan vefat ettiğini gördüğümüzden; ayrıca Hakîm olan bir zatın kullarını başıboş bırakıp birbirlerine zulmederken onlara müdahale etmemesinin asla caiz olamayacağını kesinlikle bildiğimizden, bu durum O'nun adaletin tecelli edeceği, kerem ve lütfun yayılacağı başka bir yurdunun bulunduğunu ortaya koydu. İşte bu sebeple, önceki sözün gerektirdiği "dünyada hamd O'nadır" gibi bir manaya atıfta bulunarak sözü bağladı; ancak yaratılmışların çoğuna gizli kaldığı için dünyadaki hamdi zikretmeyip ahiretteki hamdi aşikâr kıldı, çünkü orası örtülerin kalktığı yurttur. Böylece ikinci olarak yeniden diriltme ve ebedi kılma nimetine dikkat çekerek şöyle buyurdu: {وله} “ve O'nundur” yani yalnızca O'nundur {الحمد} “hamd” yani kemali ihata etmek {في الآخرة} “ahirette de”; mahşerde toplanan herkes için aşikâr olarak [yalnızca O'nundur] ve oradaki her şey de O'nundur, zahiren de batınen de oradaki hiçbir şey üzerinde hiç kimse hak iddia edemez. Dolayısıyla o gün hamdin aşikâr olması sebebiyle oradaki her şey, O'nun üzerindeki -en küçüğü var edilme nimeti olan- nimetleri sebebiyle celaline yaraşır şekilde O'na hamdeder. Hatta cehennemlikler dahi dünyada O'nun kendilerine zahiri ve batıni nimetlerini bolca vererek sevdirmesi sebebiyle O'na hamdederler; bu nimetlerden biri de kitaplar indirmesi ve elçiler göndermesidir ki bu davette ve O'na yönelişte kendilerine sevgi gösterilmedik hiçbir yön bırakmamış, tecrübe edenlerin bildiği üzere türlü lütuflarla nasihatte bulunmuştur. Böylece onlar, imanın fayda vereceği ilk yurtta yüz çevirmekle asıl kusurlu olanların kendileri olduğunu anlarlar,
14400. Metin
الإيمان، واعترفوا في الآخرة حيث فات الأوان {وقالوا آمنا به وأنى لهم التناوش} - الآيات، وأيضاً فهم يحمدونه في الآخرة لعلمهم أنه لا يعذب أحداً منهم فوق ما يستحق وهو قادر على ذلك، ولذلك جعل النار طبقات، ورتبها دركات، فكانوا في الأولى حامدين على غير وجهه، فلم ينفعهم حمدهم لبنائه على غير أساس، وحمدوا في الآخرة على وجهه فما أغنى عنهم لكونها ليست دار العمل لفوات شرطه، وهو الإيمان بالغيب، والآية من الاحتباك: حذف أولاً «له الحمد في الأولى» لما دل عليه ثانياً، وثانياً «وله كل ما في الآخرة» لما دل عليه أولاً، وقد علم بهذا وبما قدمته في النحل والفاتحة أن الحمد تارة يكون بالنظر إلى الحامد، وتارة بالنظر إلى المحمود، فالثاني اتصاف المحمود بالجميل، والأول وصف الحامد له بالجميل، فحمد الله تعالى اتصافه بكل وصف جميل، وحمد الحامد له وصفه بذلك، فكل الأكوان ناطقة بألسن أحوالها بحمده سواء أنطق لسان القال بذلك أم لا، وهو محمود قبل تكوينها، وذلك هو معنى قولي الإحاطة بأوصاف الكمال، وحمد غيره له تارة
ve vakit geçtikten sonra ahirette itirafta bulunarak: {وقالوا آمنا به وأنى لهم التناوش} “Ve 'Ona inandık' dediler; ama (artık) onlar için (imana) ulaşmak nereden mümkün olacak?” -ayetler- derler. Ayrıca onlar, ahirette Allah'ın kendilerinden hiçbir kimseye -buna gücü yettiği halde- hak ettiğinden fazla azap etmeyeceğini bildikleri için de O'na hamdederler; nitekim bu sebeple cehennemi tabakalara ayırmış ve derekeler halinde tertip etmiştir. Dünyada ise layık olduğu şekilde hamdetmemişlerdi, temelsiz olduğu için hamdleri kendilerine fayda vermemişti; ahirette ise layık olduğu şekilde hamdettiler fakat orası amel yurdu olmadığından ve şartı olan gayba iman elden çıktığından bu hamd kendilerine bir yarar sağlamadı. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: İkincinin delalet etmesi sebebiyle öncelikle "dünyada hamd O'nadır" kısmı hazfedilmiş, birincinin delalet etmesi sebebiyle de ikinci olarak "ahiretteki her şey O'nundur" kısmı hazfedilmiştir. Buradan ve Nahl ile Fâtiha surelerinde daha önce sunduğum açıklamalardan anlaşılmıştır ki hamd, bazen hamdeden açısından, bazen de övülen (mahmûd) açısından olur. İkincisi, övülen zatın güzel sıfatlarla muttasıf olmasıdır; birincisi ise hamdedenin O'nu güzel sıfatlarla nitelemesidir. Dolayısıyla Allah Teâlâ'nın hamdi, O'nun her güzel sıfatla muttasıf olmasıdır; hamdedenin O'na hamdi ise O'nu bunlarla nitelemesidir. Bütün varlıklar, söz dili bunu söylesin ya da söylemesin, hal dilleriyle O'nun hamdini dile getirmektedir. O, varlıklar yaratılmadan önce de hamde layıktı; işte bu, kemal sıfatlarını ihata etmek sözümün anlamıdır. Başkasının O'na hamdetmesi ise bazen
14401. Metin
يطلق بالمدلول اللغوي، وتارة بالمدلول العرفي، وتحقيق ما قال العلماء في ذلك في نفسه وبالنسبة بينه وبين الشكر أن الحمد في اللغة هو الوصف بالجميل الاختياري على جهة التعظيم، ومورده اللسان وحده فهو مختص بالظاهر ومتعلقه النعمة وغيرها، فمورده خاص ومتعلقه عام، والشكر لغة على العكس من ذلك متعلقه خاص ومورده عام، لأنه فعل يشعر بتعظيم المنعم بسبب إنعامه فمورده الظاهر والباطن لأنه يعم اللسان والجنان والأركان، ومتعلقه النعمة الواصلة إلى الشاكر، ومن موارده القلب وهو أشرف الموارد كلها، لأنه فعله وإن كان خفياً يستقل بكونه شكراً من غير أن ينضم إليه فعل غيره بخلاف الموردين الآخرين، إذ لا يكون فعل شيء منهما حمداً ولا شكراً حقيقة ما لم ينضم إليه فعل القلب.
lügat anlamıyla, bazen de örfi anlamıyla kullanılır. Âlimlerin bu konuda zatı itibarıyla ve şükürle olan ilişkisi bakımından söylediklerinin tahkiki şudur: Lügatte hamd, tazim kastıyla iradî olarak güzel sıfatlarla övmektir. Hamdin kaynağı (mevridi) yalnızca dildir, dolayısıyla zahire mahsustur; taalluk ettiği şey (müteallakı) ise nimet ve diğer güzelliklerdir. Bu yüzden mevridi özel, müteallakı geneldir. Şükür ise lügatte bunun aksinedir; müteallakı özel, mevridi geneldir. Çünkü şükür, nimet verenin ihsanı sebebiyle ona tazimi hissettiren bir fiildir; dolayısıyla mevridi zahir ve batındır, zira dili, kalbi ve azaları kapsar; müteallakı ise şükredene ulaşan nimettir. Mevridlerinden biri de kalptir ki bu bütün mevridlerin en şereflisidir; çünkü kalbin fiili gizli olsa bile başka bir fiilin ona eklenmesine gerek kalmaksızın tek başına şükür sayılır. Diğer iki mevrid ise böyle değildir; zira kalbin fiili eşlik etmedikçe bu ikisinin fiili hakikatte ne hamd ne de şükür olur.
14402. Metin
ولما كان تعاكس الموردين والمتعلقين ظاهر الدلالة على النسبة بين الحمد والشكر اللغويين، علم أن بينهما عموماً وخصوصاً وجهياً، لأن الحمد قد يترتب على الفضائل المجردة، والشكر قد يختص بالفواضل، فينفرد الحمد من هذه الجهة، وينفرد الشكر بالفعل الظاهر والاعتقاد الباطن على الفواضل من غير قول، ويجتمعان في الوصف الجناني واللساني على الفواضل، ففعل القلب اعتقاد اتصاف المشكور بصفات
İki mevrid ve iki müteallakın zıt yönlü olması, lügat bakımından hamd ile şükür arasındaki nispeti açıkça gösterdiğinden, aralarında umum-husus min vech (bir yönden genel, bir yönden özel) ilişkisi bulunduğu anlaşılmıştır. Zira hamd bazen sırf faziletler üzerine terettüp eder, şükür ise ikram ve lütuflara (fevâdıl) mahsus olabilir; bu cihetten hamd ayrışır. Şükür ise söz olmaksızın lütuflar karşılığında zahiri fiil ve batıni itikat ile müstakil kalır; lütuflara karşı kalbi ve lisani nitelemede ise birleşirler. Kalbin fiili, şükredilen zatın celal ve cemalden ibaret kemal
14403. Metin
الكمال من الجلال والجمال، وفعل اللسان ذكر ما يدل على ذلك، وفعل الأركان الإتيان بأفعال دالة على ذلك.
sıfatlarıyla muttasıf olduğuna inanmaktır; dilin fiili, buna delalet eden şeyleri zikretmektir; azaların fiili ise buna delalet eden amelleri yerine getirmektir.
14404. Metin
ولما كان هذا حقيقة الحمد والشكر لغة لا عرفاً، وكانت الأوهام تسبق إلى أن الحمد ما يشتمل على لفظ ح م د، قال القطب الرازي في شرح المطالع: وليس الحمد عبارة عن خصوص قول القائل «الحمد لله» وإن كان هذا القول فرداً من أفراد الماهية، وكذا ليس ماهية الشكر عبارة عن خصوص قول القائل «الشكر لله» ولا القول المطلق الدال على تعظيم الله وإن كان الثاني جزءاً منه والأول فرد من هذا الجزء، وحقيقة الحمد في العرف ما يشعر بتعظيم المنعم بسبب كونه منعماً، وحقيقة الشكر العرفي هو صرف العبد جميع ما أنعم الله عليه من القوى إلى ما خلق له كصرف النظر إلى مطالعة مصنوعاته للاعتبار إلى عليّ حضراته، وإلقاء السمع إلى تلقي ما ينبىء عن مرضاته، والاجتناب عن منهياته، فذكر الوصف في اللغوي يفهم الكلام سواء كان نفسائياً أو لسانياً فيشمل حمد الله تعالى نفسه وحمدنا له، والجميل متناول للأنعام وغيره من مكارم الأخلاق ومحاسن الأعمال، وعدم تقييد الوصف بكونه في مقابلة نعمه مظهر لأن الحمد قد يكون واقعاً بإزاء النعمة وقد لا يكون، واشتراط التعظيم يفهم تطابق الظاهر والباطن، فإن عرى قول اللسان
Hamd ve şükrün örfte değil, lügatteki hakikati bu olunca ve zihinler hamdin sırf h-m-d harflerini içeren lafızdan ibaret olduğuna kayabildiğinden, Kutbüddin er-Râzî Şerhu'l-Metâli‘de şöyle demiştir: Hamd, söyleyenin sırf «Elhamdülillâh» sözünden ibaret değildir; gerçi bu söz o mahiyetin fertlerinden bir ferttir. Aynı şekilde şükrün mahiyeti de söyleyenin sırf «eş-Şükrü lillâh» sözünden veya Allah'a tazime delalet eden mutlak sözden ibaret değildir; gerçi ikincisi onun bir cüzü, birincisi de bu cüzün bir ferdidir. Hamdin örfteki hakikati, nimet verenin nimet verici olması sebebiyle tazim edildiğini hissettiren şeydir. Örfi şükrün hakikati ise kulun, Allah'ın kendisine bahşettiği bütün güçleri yaratılış gayesine sarf etmesidir; örneğin ibret almak ve O'nun yüce huzuruna yönelmek için bakışını yarattığı varlıkları tefekküre çevirmesi, kulağını O'nun rızasını bildiren şeyleri dinlemeye vermesi ve yasakladığı şeylerden kaçınması gibi. Lügatteki nitelemenin zikri, nefsi veya lisani olsun kelamı ifade eder; dolayısıyla Allah Teâlâ'nın kendi zatına hamdini de bizim O'na hamdimizi de kapsar. Güzel (cemîl) kelimesi ise nimeti, ahlaki erdemleri ve güzel işleri içine alır. Nitelemenin nimet karşılığında olmasıyla kayıtlanmaması, hamdin bazen bir nimet mukabilinde vaki olabileceğini, bazen de olmayabileceğini gösterir. Tazim şartı ise zahir ile batının mutabakatını ifade eder; şayet dilin sözü
14405. Metin
عن مطابقة الاعتقاد أو خالفه فعل الجوارح لم يكن حمداً حقيقة، بل استهزاء وسخرية، ومطابقة الجنان والأركان شرط في الحمد لا شطر، فلا يتداخل التعريفان، ولا يخرج بالاختيار صفات الله القديمة، فإنها من حيث قدرته على تعليقها بالأشياء تكون داخلة فيكون الحمد على الوصف الاختياري، وكذا إذا مدح الشجاع بشجاعته والقدرة على تعليق الوصف بما يتحقق به كانت الشجاعة خاصة لم يكن هناك محمود عليه، فقد علم من هذا أنه إذا كان هناك اختيار في الآثار كان الحمد عليه وإلا فلا، فلا يسمى وصف اللؤلؤة بصفاء الجوهر وبهجة المنظر حمداً بل مدحاً، ويسمى الوصف بالشجاعة للاختيار في إظهار آثارها حمداً، فاختص الحمد بالفاعل المختار دون المدح، وعلم أيضاً أن القول المخصوص وهو «الحمد لله» ليس حمداً لخصوصه، بل لأند دال على صفة الكمال ومظهر لها، فيشاركه في التسمية كل ما دل على ذلك من الوصف، ولذلك قال بعض المحققين من الصوفية: حقيقة الحمد إظهار الصفات الكمالية، وذلك قد يكون بالقول كما عرف، وقد يكون بالفعل وهو أقوى، لأن الأفعال التي هي آثار الأوصاف تدل عليها دلالة عقلية قطعية، لا يتصور فيها خلف بخلاف الأقوال، فإن دلالتها عليها وضعية، وقد يتخلف عنها مدلولها، وقد حمد الله تعالى نفسه بما يقطع به من
itikatla uyumdan yoksun olursa veya azaların fiili ona aykırı düşerse, bu hakikatte bir hamd olmayıp bilakis bir alay ve eğlence olur. Kalbin ve azaların uygunluğu hamdin bir rüknü değil, şartıdır; dolayısıyla iki tanım birbiriyle karışmaz. İhtiyar (irade) kaydıyla Allah'ın kadim sıfatları kapsam dışı kalmaz; çünkü bu sıfatlar, O'nun onları eşyaya taalluk ettirme kudreti açısından dâhil olur ve böylece hamd iradî niteleme üzerine gerçekleşir. Aynı şekilde cesur bir kimse cesaretiyle ve nitelemeyi tahakkuk edeceği şeye taalluk ettirme gücüyle övüldüğünde, cesaret özel bir nitelik olsa da orada üzerinde hamdedilen bir vasıf bulunur. Buradan anlaşılmıştır ki, şayet eserlerde bir ihtiyar (irade) varsa hamd onun üzerine olur, aksi takdirde olmaz. Dolayısıyla incinin cevherinin berraklığı ve görünüşünün güzelliğiyle nitelenmesi hamd olarak değil medih olarak adlandırılır; cesaretin eserlerini ortaya koymadaki iradeden ötürü cesaretle nitelenmesi ise hamd olarak adlandırılır. Böylece hamd, medhin aksine irade sahibi faile mahsus kılınmıştır. Yine anlaşılmıştır ki «Elhamdülillâh» şeklindeki özel söz, sırf kendi lafzından dolayı değil, kemal sıfatına delalet edip onu açığa çıkardığı için hamddir; dolayısıyla buna delalet eden her niteleme bu isimlendirmeye ortak olur. Bu sebeple tasavvuf ehlinden bazı muhakkikler şöyle demiştir: Hamdin hakikati kemal sıfatlarını açığa vurmaktır; bu da bilindiği üzere bazen sözle olur, bazen de fiille olur ki bu daha kuvvetlidir. Çünkü sıfatların eserleri olan fiiller, aklen ve kesin olarak o sıfatlara delalet eder, bunlarda hilaf düşünülemez; sözler ise böyle değildir, zira onların delaleti vaz'îdir (itibaridir) ve bazen medlulü sözden geri kalabilir. Allah Teâlâ kendi zatını kesin olarak bildiren
14406. Metin
القول والفعل، ما الفعل فإنه بسط بساط الوجود على ممكنات لا تحصى ووضع عليه موائد كرمه التي لا تتناهى، فكشف ذلك عن صفات كماله وأظهرها بدلالات قطعية تفصيلية غير متناهية، فإن كل ذرة من ذرات الوجود تدل عليها، ولا يتصور في عبارات المخلوق مثل هذه الدلالات، ومن ثمة قال ﷺ
söz ve fiille hamdetmiştir. Fiile gelince; O, varlık yaygısını sayılamayacak kadar çok mümkinat üzerine sermiş ve onun üzerine nihayetsiz kerem sofralarını kurmuştur; böylece kemal sıfatlarını keşfetmiş ve bunları kesin, ayrıntılı ve sonsuz delillerle açığa çıkarmıştır. Zira varlığın her bir zerresi bu sıfatlara delalet eder ve yaratılmışların ifadelerinde böylesi delaletler tasavvur dahi edilemez. Nitekim sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
14407. Metin
«لا أحصي ثناء عليك أنت كما أثنيت على نفسك» ولا بد للتنبه لما قاله الأستاذ أبو الحسن التجيبي المغربي الحرالي في تفسيره بأن حمدلة الفاتحة تتضمن من حيث ظاهرها المدح التام الكامل ممن يرى المدحة سارية في كل ما أبدعه الله وما أحكمه من الأسباب التي احتواها الكون كله، وعلم أن كلتا يدى ربه يمين مباركة، وهو معنى ما يظهره إحاطة العلم بإبداء الله حكمته على وجه لا نكرة فيه منه، ولا ممن هو في أمره خليفته، وليس من معنى ما بين العبد وربه من وجه إسداء النعم وهو أمر يجده القلب علماً، لا أمر يوافق النفس غرضاً، فمن لم يكمل بعلم ذلك تالياً على أثر من علمه، واجداً بركة تلاوته - انتهى.
«Sana övgüyü sayıp bitiremem; sen kendini övdüğün gibisin.» Üstat Ebu'l-Hasen et-Tücîbî el-Mağribî el-Harrâllî'nin tefsirinde söylediği şu hususa da dikkat etmek gerekir: Fâtiha'daki hamdele, zahiri itibarıyla, övgünün Allah'ın yarattığı her şeyde ve bütün kâinatın ihtiva ettiği sebeplerde cari olduğunu gören ve Rabbinin her iki elinin de mübarek bir sağ el olduğunu bilen kimseden gelen tam ve mükemmel bir övgüyü içerir. Bu da Allah'ın, hikmetini ne Kendisi ne de emrinde halifesi olan kimse nezdinde hiçbir itiraza yer bırakmayacak şekilde açığa vurmasını ilmin kuşatmasının gösterdiği manadır. Bu, kul ile Rabbi arasındaki nimet verme yönünden kaynaklanan bir mana değildir; zira bu, nefsin arzusuna uygun bir durum değil, kalbin ilim olarak bulduğu bir durumdur. Kim bu ilimle yetkinleşmezse, ilminin izinden giderek okuyan ve kıraatinin bereketini bulan biri olamaz -iktibas sonu-.
14408. Metin
وأما القول فإنه سبحانه لما علم أن لسان الحال إنما يرمز رمزاً خفياً لا يفهمه إلا الأفراد وإن كان بعد التحقيق جلياً، أنزل عليما كتاباً مفصحاً بالمراد أثنى فيه على نفسه، وبين صفات كماله
Söze gelince; Allah Teâlâ hal dilinin ancak tahkikten sonra aşikâr olsa da yalnızca seçkin kimselerin anlayabileceği gizli bir remizle işaret ettiğini bildiğinden, muradı açıkça ifade eden, içinde kendi zatını övdüğü ve kemal sıfatlarını beyan ettiği bir kitap indirdi.
14409. Metin
بالبيان الذي يعجز عنه القوى، ثم جعل الإعجاز دلالة قطعية على كماله، وعلى كل ما له من جلاله وجماله، وقد علم من هذه التعاريف أن بين الحمد والشكر اللغويين عموماً وخصوصاً من وجه، لأن الحمد قد يترتب على الفضائل وهي الصفات الجميلة التي لا يتجاوز منها أثر ومنفعة إلى غير الممدوح كالشجاعة، والشكر يختص بالفواضل وهي النعم وهي الصفات والمزايا المتعدية التي يحصل منها منفعة لغير الممدوح كالإحسان والمواهب والعطايا كما مضى، وبين الحمد والشكر العرفيين عموماً وخصوصاً مطلقاً، فالحمد أعم مطلقاً لعموم النعم الواصلة إلى الحامد وغيره، واختصاص الشكر بما يصل إلى الشاكر، وذلك لأن المنعم المذكور في التعريف مطلق لم يقيد بكونه منعماً على الحامد أو على غيره، فمتناولهما بخلاف الشكر وقد اعتبر فيه منعم مخصوص وهو الله تعالى، ونعم واصلة منه إلى الشاكر، ولعموم هذا الحمد مطلقاً وخصوص هذا الشكر مطلقاً وجه ثان، وهو أن فعل القلب واللسان مثلاً قد يكون حمداً وليس شكراً أصلاً، إذ قد اعتبر فيه شمول الآلات، ووجه ثالث وهو أن الشكر بهذا المعنى لا يتعلق بغيره تعالى بخلاف الحمد،
Güçlerin aciz kaldığı bir beyan ile [indirdi], sonra bu mucizeyi Kendi kemaline, sahip olduğu celal ve cemaline kesin bir delil kıldı. Bu tanımlardan anlaşılmıştır ki lügat anlamındaki hamd ile şükür arasında umum-husus min vech ilişkisi vardır; zira hamd, övülen kişiden başkasına eseri ve menfaati geçmeyen cesaret gibi güzel nitelikler olan fezâil üzerine terettüp edebilir; şükür ise daha önce geçtiği üzere ihsan, bağış ve lütuflar gibi övülen kişiden başkasına menfaati dokunan geçişli sıfatlar ve meziyetler olan fevâdıla mahsustur. Örfi hamd ile şükür arasında ise umum-husus mutlak ilişkisi vardır; dolayısıyla örfi hamd, hamdedene ve başkasına ulaşan nimetlerin genelliği ve şükrün sadece şükredene ulaşan şeylere mahsus olması sebebiyle mutlak olarak daha geneldir. Çünkü tanımda zikredilen 'mün‘im' (nimet veren) mutlak bırakılmış, hamdedene veya başkasına nimet veren şeklinde kayıtlanmamıştır; dolayısıyla her ikisini de kapsar. Şükürde ise Allah Teâlâ olan özel bir nimet verici ve O'ndan şükredene ulaşan nimetler dikkate alınmıştır. Bu hamdin mutlak genel, bu şükrün ise mutlak özel olmasının ikinci bir yönü şudur: Mesela kalp ve dilin fiili hamd olabilir ama asla şükür olmaz; zira şükürde bütün vasıtaların (azaların) kuşatılması şart koşulmuştur. Üçüncü bir yönü ise bu anlamdaki şükrün hamdin aksine Allah Teâlâ'dan başkasına taalluk etmemesidir.
14410. Metin
وما يقال من أن النسبة بالعموم المطلق، بين العرفيين إنما تصح بحسب الوجود دون الحمل الذي كلامنا فيه، لأن الحمد بصرف القلب مثلاً فيما خلق لأجله جزء من صرف الجميع غير محمول عليه لامتيازه في الوجود عن سائر أجزائه وأما في الحمل فلا يمتاز المحمول عن الموضوع في الوجود الخارجي، فغلظ من باب اشتباه الشيء بما صدق هو عليه، فإن ما ليس محمولاً على ذلك الصرف هو ما صدق عليه الحمد، أعني صرف القلب وحده لا مفهومه المذكور، وهو فعل يشعر بتعظيم المنعم بسبب كونه منعماً، وهذا المفهوم يحمل على صرف الجميع، وما يقال إن صرف الجميع أفعال متعددة، فلا يصدق عليه أنه فعل واحد، وما يقال إن صرف الجميع أفعال متعددة، فلا يصدق عليه أنه فعل واحد، جوابه أنه فعل واحد تعدد متعلقه، فلا ينافي وصفه بالوحدة كما يقال: صدر عن زيد فعل واحد إكرام جميع القوم مثلاً، وتحقيقه أن المركب قد يوصف بالوحدة الحقيقية كبدن واحد، والاعتبارية كعسكر واحد، وصدق الجميع من قبيل الثاني كما لا يرتاب فيه ذو مسكة، والنسبة بين الحمدين اللغوي والعرفي عموم وخصوص من وجه، لأن الحمد العرفي هو الشكر اللغوي، وقد مضى بيان ذلك فيهما.
Örfi hamd ile şükür arasındaki mutlak umum ilişkisinin, üzerinde konuştuğumuz yüklemleme (haml) bakımından değil de sadece varlık (vücud) bakımından geçerli olduğu yönündeki iddia -çünkü mesela kalbin yaratılış gayesine sarf edilmesi şeklindeki hamd, bütünü sarf etmenin bir parçasıdır ve dış dünyadaki varlıkta diğer parçalarından ayrıldığı için ona yüklem olamaz; yüklemlemede ise dış varlıkta yüklem konudan ayrılmaz- bir şeyin doğru kabul edildiği (mâ sadakı) şeyle karıştırılmasından kaynaklanan bir yanılgıdır. Zira o sarf etmeye yüklem olmayan şey, hamdin doğru kabul edildiği şeydir; yani zikredilen mefhumu değil, sırf kalbin sarf edilmesidir. O mefhum ise nimet verene, nimet veren olması sebebiyle tazimi hissettiren fiildir; bu mefhum ise tamamının sarf edilmesine yüklem olur. "Bütün güçlerin sarf edilmesi çok sayıda fiildir, dolayısıyla tek bir fiil olduğu doğru olmaz" denilirse, buna cevap şudur: O, taalluk ettiği şeyler çok olan tek bir fiildir; dolayısıyla tıpkı "Zeyd'den tek bir fiil sadır oldu, o da bütün topluluğa ikram etmektir" denilmesi gibi, onun teklik ile nitelenmesine engel değildir. Bunun tahkiki şudur: Mürekkep olan şey, tek bir beden gibi hakiki teklik ile nitelenebileceği gibi, tek bir ordu gibi itibari teklik ile de nitelenebilir. Tamamının doğru kabul edilmesi ise aklı başında hiç kimsenin şüphe etmeyeceği üzere ikinci türdendir. Lügavi ve örfi iki hamd arasındaki nispet ise umum-husus min vechdir; zira örfi hamd lügavi şükürdür ve her ikisine dair açıklama daha önce geçmişti.
14411. Metin
وبين الشكر العرفي
Örfi şükür ile
14412. Metin
واللغوي عموم مطلق لأن الشكر اللغوي يعم النعمة إلى الغير دون العرفي فهو أعم، والعرفي أخص مطلقاً، وكذا بين الشكر العرفي والحمد اللغوي لأن الأول مخصوص بالنعمة على الشاكر سواء كان باللسان أو لا، والثاني وإن خص باللسان فهو مشترط فيه مطابقة الأركان والجنان، ليكون على وجهة التبجيل، وقد لا يكون في مقابلة نعمة فهو أعم مطلقاً فكل شكر عرفي حمد لغوي، ولا ينعكس وهذا بحسب الوجود، وكذا بين الحمد العرفي والشكر اللغوي عموم مطلق أيضاً إذا قيدت النعمة في اللغوي بوصولها إلى الشاكر كما مر، وأما إذا لم تقيد فهما متحدان، وأما الشكر المطلق فهو على قياس ما مضى تعظيم المنعم بصرف نعمته إلى ما يرضيه، ولا يخفى أنه إذا كان نفس الحمد والشكر من النعم لم يمكن أحداً الإتيان بهما على التمام والكمال لاستلزامه تسلسل الأفعال إلى ما لا يتناهى، وهذا التحقيق منقول عن إمام الحرمين والإمام الرازي - هذا حاصل ما في شرح المطالع للقطب الرازي وحاشيته للشريف الجرجاني بزيادات، وقد علم صحة ما أسلفته في شرح الحمد بالنظر إلى الحامد وبالنظر إلى المحمود، وإذا جمعت أطراف ما تقدم في سورة النحل
lügavi şükür arasında mutlak umum ilişkisi vardır; zira lügavi şükür başkasına ulaşan nimeti de kapsar, örfi şükür ise kapsamaz, dolayısıyla o daha geneldir, örfi şükür ise mutlak olarak daha özeldir. Aynı şekilde örfi şükür ile lügavi hamd arasında da bu ilişki vardır; zira birincisi dille olsun veya olmasın şükredene ulaşan nimete mahsustur; ikincisi ise her ne kadar dile mahsus kılınsa da tazim kastıyla olması için azaların ve kalbin uygunluğu onda şarttır ve bir nimet karşılığında olmayabilir, bu yüzden mutlak olarak daha geneldir. Dolayısıyla her örfi şükür bir lügavi hamddir, fakat tersi geçerli değildir ve bu varlık (vücud) bakımındandır. Aynı şekilde örfi hamd ile lügavi şükür arasında da mutlak umum ilişkisi vardır; şayet lügavideki nimet daha önce geçtiği gibi şükredene ulaşmasıyla kayıtlanırsa böyledir, şayet kayıtlanmazsa ikisi aynıdır. Mutlak şükre gelince; o, geçen kıyasa göre nimet verene, nimetini O'nu razı edecek şeye sarf ederek tazimde bulunmaktır. Hamd ve şükrün bizzat kendilerinin de birer nimet olduğu düşünüldüğünde, fiillerin sonsuza kadar teselsül etmesini gerektireceğinden hiç kimsenin bunları tam ve mükemmel bir şekilde yerine getiremeyeceği aşikârdır. Bu tahkik İmamü'l-Haremeyn ve İmam er-Râzî'den nakledilmiştir. Kutbüddin er-Râzî'nin Şerhu'l-Metâli‘ adlı eserinde ve Seyyid Şerîf el-Cürcânî'nin ona yazdığı haşiyede bazı ilavelerle yer alan bilgilerin özeti budur. Hamdeden açısından ve övülen açısından hamdin şerhine dair daha önce zikrettiğim hususların doğruluğu böylece anlaşılmıştır. Nahl suresinde
14413. Metin
والفاتحة وغيرهما من أن المادة تدور على الإحاطة علم أنه بالنظر إلى الحامد وصفة المحمود بالإحاطة بأوصاف الكمال، وبالنظر إلى المحمود اتصافه بالإحاطة بأوصاف الكمال، فإن الوصف يشترط أن يكون مطابقاً وإلا كان مدحاً لا حمداً، كما حققه العلامة قاضي دمشق شمس الدين أحمد بن خليل الخويي في كتابه أقاليم التعاليم.
Fâtiha'da ve diğer yerlerde geçen, bu kökün (h-m-d) 'kuşatma' manası etrafında döndüğüne dair açıklamaların tarafları bir araya getirildiğinde anlaşılır ki: Hamdeden açısından hamd, övülen zatın kemal sıfatlarını ihata ile nitelenmesidir; övülen zat açısından ise O'nun kemal sıfatlarını bütünüyle ihata ile muttasıf olmasıdır. Zira nitelemenin gerçeğe uygun olması şarttır, aksi takdirde Şam Kadısı allâme Şemsüddin Ahmed b. Halîl el-Hôyî'nin Ekâlîmü't-Te‘âlîm adlı kitabında tahkik ettiği üzere hamd değil, sadece medih olur.
14414. Metin
ولما تقرر أن الحكمة لا تتم إلا بإيجاد الآخرة قال: {وهو الحكيم} أي الذي بلغت حكمته النهاية التي لا مزيد عليها، والحكمة هي العلم بالأمور على وجه الصواب متصلاً بالعمل على وفقه.
Hikmetin ancak ahiretin var edilmesiyle tamamlanacağı sabit olunca şöyle buyurdu: {وهو الحكيم} “O, Hakîm'dir” yani hikmeti üzerine ziyade edilemeyecek nihai dereceye ulaşandır. Hikmet ise işleri doğru bir şekilde bilmek ve bu bilgiye uygun amelle irtibatlı olmaktır.
14415. Metin
ولما كانت الحكمة لا تتهيأ إلا بدقيق العلم وصافيه ولبابه وهو الخبرة قال: {الخبير} أي البليغ الخبر وهو العلم بظواهر الأمور وبواطنها حالاً ومالاً، فلا يجوز في عقل انه - وهو المتصف بهاتين الصفتين كما هو مشاهد في إتقان أفعاله وإحكام كل شيء سمعناه من أقواله - يخلق الخلق سدى من غير إعادة لدار الجزاء، وقد مضى في الفاتحة وغيرها عن العلامة سعد الدين التفتازاني أنه قال: التصدير بالحمد إشارة إلى إمهات النعم الأربع، وهي الإيجاد الأول، والإيجاد الثاني، والإبقاء الأول، والإبقاء الثاني، وأن الفاتحة لكونها أم الكتاب أشير فيها
Hikmet ancak ilmin incesi, safı ve özü olan hibre (derin vukufiyet) ile hâsıl olabileceğinden şöyle buyurdu: {الخبير} “Habîr'dir” yani haberi beliğ olandır; bu da işlerin zahirini ve batınını, şimdiki halini ve geleceğini bilmektir. Fiillerindeki sağlamlıkta ve sözlerinden işittiğimiz her şeyin muhkemliğinde müşahede edildiği üzere bu iki sıfatla muttasıf olan bir Zatın, yaratılmışları karşılık yurduna döndürmeksizin başıboş yaratması aklen caiz olamaz. Fâtiha ve başka yerlerde Allâme Sa‘düddin et-Teftâzânî'den geçtiği üzere o şöyle demiştir: Sure başlarındaki hamd; ilk icat, ikinci icat, ilk bekâ ve ikinci bekâ olmak üzere dört temel nimete (ümmehât-ı niam) işarettir. Fâtiha kitabın anası (Ümmü'l-Kitâb) olduğu için orada
14416. Metin
إلى الكل، ثم أشير في كل سورة صدرت بعدها بالحمد إلى نعمة منها على الترتيب، وأنه أشير في الأنعام إلى الإيجاد الأول وهو ظاهر وفي الكهف إلى الإبقاء الأول، لأن انتظام البقاء الأول والانتفاع بالإيجاد لا يكون إلا بالكتاب والرسول، وأنه أشير في هذه السورة إلى الإيجاد الثاني لانسياق الكلام إلى إثبات الحشر والرد على منكري الساعة حيث قال سبحانه {وقال الذين كفروا لا تأتينا الساعة قل بلى وربي} انتهى، وقد علم مما قررته أنها من أولها مشيرة إلى ذلك على طريق البرهان.
hepsine işaret edilmiştir; sonra hamd ile başlayan her surede sırasıyla bu nimetlerden birine işaret edilmiştir. En‘âm'da açıkça görüldüğü üzere ilk icada, Kehf'te ilk bekâya işaret edilmiştir; çünkü ilk bekânın düzeni ve yaratılıştan istifade ancak Kitap ve Resul ile mümkündür. Bu surede ise sözün haşrin ispatına ve kıyameti inkâr edenleri reddetmeye yönelmesi sebebiyle ikinci icada işaret edilmiştir; nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: {وقال الذين كفروا لا تأتينا الساعة قل بلى وربي} “İnkâr edenler: 'Bize o kıyamet saati gelmeyecektir' dediler. De ki: 'Hayır, Rabbime andolsun...'” -iktibas sonu-. Ortaya koyduğum açıklamalardan da anlaşılmıştır ki bu sure başından itibaren delil yoluyla buna işaret etmektedir.
14417. Metin
وقال أبو جعفر بن الزبير: افتتحت بالحمد لله لما أعقب بها ما انطوت عليه سورة الأحزاب من عظيم الآلاء وجليل النعماء حس ما أبين - آنفاً - يعني في آخر كلامه على سورة الأحزاب - فكان مظنة الحمد على ما منح عباده المؤمنين وأعطاهم فقال تعالى {الحمد لله الذي له ما في السماوات وما في الأرض} ملكاً واختراعاً، وقد أشار هذا إلى إرغام من توقف منقطعاً عن فهم تصرفه سبحانه في عباده بما تقدم وتفريقهم بحسب ما شاء فكأن قد قيل: إذا كانوا له ملكاً وعبيداً، فلا يتوقف في فعله بهم ما فعل من تيسير للحسنى
Ebu Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Bu sure, Ahzâb suresinin ihtiva ettiği büyük lütufların ve yüce nimetlerin ardından geldiği için -Ahzâb suresi hakkındaki sözünün sonunda az önce açıkladığım üzere- «Elhamdülillâh» ile açılmıştır; zira mümin kullarına bahşettiği ve verdiği şeylerden ötürü hamd edilme yeriydi. Bu sebeple Allah Teâlâ mülk ve yaratma olarak {الحمد لله الذي له ما في السماوات وما في الأرض} “Hamd, göklerde ve yerde olanların tümü kendisine ait olan Allah'a mahsustur” buyurmuştur. Bu ifade, Allah Teâlâ'nın kulları üzerindeki daha önce geçen tasarrufunu ve onları dilediği gibi farklı kılmasını anlamaktan aciz kalarak duraksayan kimseleri susturmaya işaret etmektedir; sanki şöyle denilmiştir: Mademki onlar O'nun mülkü ve kullarıdır, O'nun en güzeline muvaffak kılma
14418. Metin
أو لغير ذلك مما شاءه بهم على فهم علته واستطلاع سببه، بل يفعل بهم ما شاء وأراد من غير حجر ولا منع {وهو الحكيم الخبير} وجه الحكمة في ذلك التي خفيت عنكم، وأشار قوله {وله الحمد في الآخرة} إلى أنه سيطلع عباده المؤمنين - من موجبات حمده ما يمنحهم أو يضاعف لهم من الجزاء أو عظيم الثواب في الآخرة - على ما لم تبلغه عقولهم في الدنيا ولا وفت به أفكارهم {فلا تعلم نفس ما أخفي لهم من قرة أعين} [السجدة: ١٧] ثم أتبع سبحانه ما تقدم من حمده على ما هو أهله ببسط شواهد حكمته وعلمه فقال تعالى {يعلم ما يلج في الأرض وما يخرج منها وما ينزل من السماء وما يعرج فيها} إلى قوله {وهو الرحيم} فبرحمته وغفرانه أنال عباده المؤمنين ما خصهم به وأعطاهم، فله الحمد الذي هو أهله، ثم أتبع هذا بذكر إمهاله من كذب وكفر مع عظيم اجترائهم لتتبين سعة رحمته ومغفرته فقال تعالى {وقال الذين كفروا لا تأتينا الساعة} إلى قوله: {إن في ذلك لآية لكل عبد منيب} أي إن في إمهاله سبحانه لهؤلاء بعد عتوهم واستهزائهم في قولهم {لا تأتينا الساعة} وقوله: {هل ندلكم على رجل ينبئكم إذا مزقتم كل ممزق أنكم لفي خلق جديد} وإغضائهم عن الاعتبار بما بين أيديهم من السماء والأرض وأمنهم أخذهم من أي الجهات وفي إمهالهم وإدرار أرزاقهم مع عظيم مرتكبهم آيات لمن أناب واعتبر، ثم بسط لعباده المؤمنين من ذكر الآية ونعمه
veya haklarında dilediği başka şeyleri yapmasında, bunun illetini anlama ve sebebini araştırmaya takılıp kalınmaz; bilakis O, hiçbir engel ve kısıtlama olmaksızın haklarında dilediğini ve murat ettiğini yapar. {وهو الحكيم الخبير} “O, Hakîm'dir, Habîr'dir”; yani bunda size gizli kalan hikmet ciheti bulunmaktadır. {وله الحمد في الآخرة} “Ahirette de hamd O'nundur” sözü ise, ahirette mümin kullarına bahşedeceği veya kat kat artıracağı mükâfat ya da büyük sevap gibi Kendi hamdini gerektiren hususları, dünyada akıllarının ermediği ve fikirlerinin kavrayamadığı şeyleri onlara göstereceğine işaret etmektedir: {فلا تعلم نفس ما أخفي لهم من قرة أعين} “Hiçbir nefis, kendileri için göz aydınlığı olarak nelerin saklandığını bilemez” [Secde: 17]. Ardından Allah Teâlâ, layık olduğu üzere zikrettiği hamdini, hikmet ve ilminin şahitlerini sergileyerek devam ettirmiş ve şöyle buyurmuştur: {يعلم ما يلج في الأرض وما يخرج منها وما ينزل من السماء وما يعرج فيها} “O, yere gireni, ondan çıkanı, gökten ineni ve ona yükseleni bilir” ayetinden {وهو الرحيم} “O, Rahîm'dir” sözüne kadar. İşte O, rahmeti ve mağfiretiyle mümin kullarına kendilerine has kıldığı ve verdiği şeyleri ulaştırmıştır; dolayısıyla layık olduğu hamd O'na mahsustur. Sonra rahmet ve mağfiretinin genişliği açıkça anlaşılsın diye, büyük cüretkârlıklarına rağmen yalanlayıp inkâr edenlere mühlet verdiğini zikrederek şöyle buyurmuştur: {وقال الذين كفروا لا تأتينا الساعة} “İnkâr edenler: 'Bize o kıyamet saati gelmeyecektir' dediler” sözünden {إن في ذلك لآية لكل عبد منيب} “Şüphesiz bunda [Rabbine] yönelen her kul için bir ibret vardır” ayetine kadar. Yani Allah Teâlâ'nın, bu kimselerin azgınlıkları ve {لا تأتينا الساعة} “Bize o kıyamet saati gelmeyecektir” sözü ile {هل ندلكم على رجل ينبئكم إذا مزقتم كل ممزق أنكم لفي خلق جديد} “Paramparça edildiğinizde sizin gerçekten yeniden yaratılacağınızı haber veren bir adamı size gösterelim mi?” sözündeki alaylarından sonra ve önlerindeki gökten ve yerden ibret almaya göz yumup her yönden yakalanmaktan emin hissetmelerine rağmen onlara mühlet vermesinde, işledikleri büyük cürümlere rağmen mühlet tanınıp rızıklarının bolca akıtılmasında yönelen ve ibret alan her kul için ibretler vardır. Sonra mümin kullarına ayetlerini ve nimetlerini,
14419. Metin
وتصريفه في مخلوقاته ما يوضح استيلاء قهره وملكه، ويشير إلى عظيم ملكه كما أعلم في قوله سبحانه {الحمد لله الذي له ما في السماوات وما في الأرض} فقال سبحانه {ولقد آتينا داود منا فضلاً يا جبال أوبي معه والطير وألنّا له الحديد} ثم قال {ولسليمان الريح} إلى قوله: {اعملوا آل داود شكراً} ثم أتبع ذلك بذكر حال من لم يشكر فذكر قصة سبأ إلى آخرها، ثم وبخ تعالى من عبد غيره معه بعد وضوح الأمر وبيانه فقال {قل ادعوا الذين زعمتم من دون الله} إلى وصفه حالهم الأخروي ومراجعة متكبريهم ضعفاءهم وضعفائهم متكبريهم {وأسروا الندامة لما رأوا العذاب} ثم التحمت الآي جارية على ما تقدم من لدن افتتاح السورة إلى ختمها - انتهى.
yaratılmışları üzerindeki tasarrufunu sergilemiştir ki bu, ezici galebesini ve hâkimiyetini açıklamakta ve Allah Teâlâ'nın {الحمد لله الذي له ما في السماوات وما في الأرض} “Hamd, göklerde ve yerde olanların tümü kendisine ait olan Allah'a mahsustur” sözünde bildirdiği üzere yüce mülküne işaret etmektedir. Nitekim şöyle buyurmuştur: {ولقد آتينا داود منا فضلاً يا جبال أوبي معه والطير وألنّا له الحديد} “Andolsun biz Davud'a tarafımızdan bir lütuf verdik: 'Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin' [dedik] ve onun için demiri yumuşattık.” Sonra {ولسليمان الريح} “Süleyman'a da rüzgârı [boyun eğdirdik]” ayetinden {اعملوا آل داود شكراً} “Ey Davud ailesi, şükür için amel edin!” sözüne kadar devam etmiştir. Ardından şükretmeyenlerin durumunu zikrederek sonuna kadar Sebe kıssasını anlatmıştır. Sonra mesele açıklığa kavuşup beyan edildikten sonra O'nunla birlikte başkasına ibadet edenleri azarlayarak: {قل ادعوا الذين زعمتم من دون الله} “De ki: 'Allah'tan başka [ilah] zannettiklerinizi çağırın'” buyurmuş ve onların ahiretteki hallerini, kibirlenenlerin zayıflara, zayıfların da kibirlenenlere laf atışmalarını ve {وأسروا الندامة لما رأوا العذاب} “Ve azabı gördüklerinde pişmanlıklarını içlerine attılar” ayetini zikretmiştir. Sonra ayetler surenin başından sonuna kadar geçen esaslar üzere birbiriyle kenetlenerek devam etmiştir -iktibas sonu-.
14420. Metin
ولما ختم بصفة الخبر، أتبع ذلك ما يدل عليه فقال: {يعلم ما يلج في الأرض} أي هذا الجنس من المياه والأموال، والأموات، وقدم هذا لأن الشيء يغيب في التراب أولاً ثم يسقى فيخرج {وما يخرج منها} من المياه والمعادن والنبات {وما ينزل من السماء} أي هذا الجنس من حرارة وبرودة وماء وملك وغير ذلك {وما يعرج} ولما كانت السماوات أجساماً كثيفة متراقية، لم يعبر
Haber (derin bilgi) sıfatıyla bitirince, buna delalet eden hususu ekleyerek şöyle buyurdu: {يعلم ما يلج في الأرض} “O, yere gireni bilir” yani sular, mallar ve ölüler cinsinden olanları; bunu öne aldı çünkü bir şey önce toprağa gömülür, sonra sulanır ve çıkar {وما يخرج منها} “ve ondan çıkanı” yani suları, madenleri ve bitkileri {وما ينزل من السماء} “gökten ineni” yani sıcaklık, soğukluk, su, melek ve benzeri cinsinden olanları {وما يعرج} “ve yükseleni.” Gökler yoğun ve kat kat yükselen cisimler olduğundan,
14421. Metin
بحرف الغاية كما في قوله تعالى {إليه يصعد الكلم الطيب} [فاطر: ١٠] بل قال: {فيها} أي من الأعمال والملائكة وكل ما يتصاعد من الأرض في جهة العلو وأنتم كما ترونه يميز كل شيء عن مشابهه، فيميز ما له أهلية التولد من الماء والتراب في الأرض من النباتات عن بقية الماء والتراب على اختلاف أنواعه مميزاً بعضه من بعض، ومن المعادن الذهب والفضة والحديد والنحاس والرصاص إلى غير ذلك، مع أن الكل ما يخالط الزاب، فكيف يستبعد عليه أن يحيي الموتى لعسر تمييز تراب كل ميت بعد التمزق والاختلاط من تراب آخر.
Allah Teâlâ'nın {إليه يصعد الكلم الطيب} “Güzel kelimeler ancak O'na yükselir” [Fâtır: 10] ayetinde olduğu gibi gaye (ulaşma) harfiyle ifade etmeyip bilakis şöyle buyurdu: {فيها} “onda / oraya” yani amellerden, meleklerden ve yerden yukarı cihete yükselen her şeyden. Sizler de gördüğünüz üzere O, her şeyi benzerinden ayırt etmekte; bitkilerden su ve topraktan meydana gelme kabiliyeti olanı, türlerinin farklılığıyla su ve toprağın geri kalanından birbirinden ayırt ederek ayırmakta; madenlerden de hepsi toprakla karışık olmasına rağmen altını, gümüşü, demiri, bakırı, kurşunu ve diğerlerini birbirinden seçip ayırmaktadır. Hal böyleyken, parçalanıp birbirine karıştıktan sonra her bir ölünün toprağını diğerinin toprağından ayırt etmenin zorluğu sebebiyle ölüleri diriltmesi O'na nasıl uzak görülebilir?
14422. Metin
ولما كان الحاصل من هذا المتقدم أنه رب كل شيء، وكان الرب لا تنتظم ربوبيته إلا بالرفق والإصلاح، وكان ربما ظن جاهل انه لا يعلم أعمال الخلائق لأنه لو علمها ما أقر عليها، اعلم أن رحمته سبقت غضبه، ولذلك قدم صفة الرحمة، ولأنه في سياق الحمد، فناسب تقديم الوصف الناظر إلى التكميل على الوصف النافي للنقص فقال: {وهو} أي والحال أنه وحده مع كثرة نعمه المقيمة للأبدان {الرحيم} أي المنعم بما ترضاه الإلهية من إنزال الكتب وإرسال الرسل لإقامة الأديان {الغفور *} أي المحاء للذنوب أما من اتبع ما أنزل من ذلك كما بلغته الرسل فبالمحو عيناً وأثراً حتى لا يعاقبهم على ما سلف منها
Geçen ifadelerden hâsıl olan mana O'nun her şeyin Rabbi olduğu ve Rabbin rubûbiyetinin ancak lütuf ve ıslah ile intizam bulacağı ve bazen bir cahilin, şayet bilseydi onları bu halde bırakmazdı zannıyla O'nun yaratılmışların amellerini bilmediğini vehmedebileceği hususu olunca; rahmetinin gazabını geçtiğini bildirdi. Bu yüzden rahmet sıfatını öne aldı ve hamd bağlamında olduğu için eksikliği giderici sıfata kıyasla kemale baktıran vasfın öne alınması uygun düştüğünden şöyle buyurdu: {وهو} “O” yani bedenleri ayakta tutan nimetlerinin çokluğuyla beraber yalnızca O {الرحيم} “Rahîm'dir” yani dinleri ikame etmek için kitaplar indirip peygamberler göndermek suretiyle ilahlığın razı olacağı şeyleri bahşedendir {الغفور *} “Gafûr'dur” yani günahları silendir. İndirilen bu hükümlere elçilerin tebliğ ettiği şekilde uyan kimselerin günahlarını, geçmişte olanlardan ötürü kendilerini cezalandırmayacak
14423. Metin
ولا يعاتبهم، وأما غيره فالتكفير بأنواع المحن أو التأخير إلى يوم الحشر.
ve kınamayacak şekilde zatı ve eseriyle tamamen siler; başkalarına gelince, onları türlü musibetlerle keffaretlendirir veya mahşer gününe tehir eder.
14424. Metin
ولما ثبتت حكمته بما نشاهد من محكم الأفعال وصائب الأقوال، فثبت بذلك علمه لأن الحكمة لا تكون إلا بالعلم، وكان الرب الرحيم العليم لا تكمل ربوبيته إلا بالملك الظاهر والأيالة القاهرة التي لا شوب فيها، ثبت البعث الذي هو محط الحكمة وموضع ظهور العدل، فكانت نتيجة ذلك: فالله يأتي بالساعة لما ثبت من برهانها كما ترون، فعطف عليه قوله: {وقال الذين كفروا} أي ستروا ما دلتهم عليه عقولهم من براهينها الظاهرة: {لا تأتينا الساعة} والإخبار عنها باطل.
Müşahede ettiğimiz muhkem fiiller ve isabetli sözlerle O'nun hikmeti sabit olunca, -hikmet ancak ilimle olacağından- ilmi de sabit oldu. Rahîm ve Alîm olan bir Rabbin rubûbiyeti ise ancak aşikâr bir mülk ve şaibesiz ezici bir hâkimiyetle kemale ereceğinden; hikmetin dayanağı ve adaletin tecelli yeri olan ba's (yeniden dirilme) sabit oldu. Bunun neticesi ise şudur: Gördüğünüz gibi delili sabit olduğu için Allah kıyameti mutlaka getirecektir. Bu sebeple şu sözünü ona atfetti: {وقال الذين كفروا} “İnkâr edenler dediler ki” yani akıllarının apaçık delillerle kendilerine gösterdiği şeyleri örtenler: {لا تأتينا الساعة} “Kıyamet saati bize gelmeyecektir” ve onun hakkındaki haberler batıldır.
14425. Metin
ولما تقدم من الأدلة ما لا يرتاب معه، أمره أن يجيبهم برد كلامهم مؤكداً بالقسم على أنه لم يخله من دليل ظاهر فقال: {قل بلى وربي} أي المحسن إليّ بما عمني به معكم من النعم، وبما خصني به من تنبئتي وإرسالي إليكم - إلى غير ذلك من أمور لا يحصيها إلا هو سبحانه، فهو أكرم من أن يدعكم من غير أن يحشركم لينتقم لي منكم، ويقر عيني بما يجازيكم به من أذاكم لي ولمن اتبعني، فإنه لا يكون سيد قط يرضى أن يبغي بعض عصاة عبيده على بعض، ويدعهم سدى من غير تأديب، فكيف إذا كان المبغي عليه مطيعاً له، والباغي عاصياً عليه، هذا ما لا يرضاه عاقل فكيف بحاكم فكيف بأحكام الحاكمين؟ {لتأتينكم} أي
Şüpheye yer bırakmayan bu deliller daha önce geçtiğinden, açık bir delilden de yoksun bırakmayarak onların sözlerini yeminle pekiştirilmiş bir şekilde reddederek cevap vermesini emretti ve şöyle buyurdu: {قل بلى وربي} “De ki: 'Hayır, Rabbime andolsun!'” Yani sizinle birlikte beni de kuşatan nimetleriyle bana ihsanda bulunan, beni peygamber kılıp size göndermekle beni özel kılan -ve yalnız Kendisinin sayabileceği daha nice hususlarla- Rabbime andolsun! O, sizden benim intikamımı almak, bana ve bana tabi olanlara verdiğiniz eziyetlerin cezasını size vermek suretiyle gözümü aydın kılmak için sizi toplamaksızın bırakmayacak kadar kerem sahibidir. Zira asi kullarının bazısının bazısına zulmetmesine razı olup onları tedip etmeksizin başıboş bırakan hiçbir efendi olamaz; nitekim zulme uğrayan O'na itaat eden, zulmeden ise O'na isyan eden biri olduğunda bu nasıl mümkün olsun? Bu, hiçbir akıl sahibinin razı olmayacağı bir durumdur; öyleyse bir hâkim ve hele de hâkimlerin Hâkimi buna nasıl razı olsun? {لتأتينكم} “O size mutlaka gelecektir” yani
14426. Metin
الساعة لتظهر فيها ظهوراً تاماً الحكمة بالعدل والفضل، وغير ذلك من عجائب الحكم والفصل.
adalet, lütuf ve hüküm ile faslın diğer acayip tecellileriyle hikmetin tastamam açığa çıkması için o kıyamet [mutlaka gelecektir].
14427. Metin
ولما كان الحاكم لا يهمل رعيته إلا إذا غابوا من علمه، ولا يهمل شيئاً من أحوالهم إلا إذا غاب عنه ذلك الشيء، وكانت الساعة من عالم الغيب، وكان ما تقدم من إثبات العلم ربما خصه متعنت بعالم الشهادة، وصف ذاته الأقدس سبحانه بما بين أنه لا فرق عنده بين الغيب الذي الساعة منه والشهادة، بل الكل عنده شهادة، وللعناية بهذا المعنى يقدم الغيب إذا جمعا في الذكر، فقال مبيناً عظمة المقسم به ليفيد حقية المقسم عليه لأن القسم بمنزلة الاستشهاد على الأمر، وكلما كان المستشهد به أعلى كعباً وأبين فضلاً وأرفع منزلة كان في الشهادة أقوى وآكد، والمستشهد عليه أثبت وأرسخ، واصفاً له على قراءة الجماعة ومستأنفاً، - وهو أبلغ - على قراءة المدنيين وابن عامر ورويس عن يعقوب بالرفع: {عالم الغيب} وقراءة حمزة والكسائي «علام» بصيغة المبالغة كما هو أليق بالموضع.
Bir hâkim tebaasını ancak ilminden uzak kaldıklarında ihmal eder ve onların durumlarından hiçbir şeyi Kendisine gizli kalmadıkça ihmal etmez. Kıyamet ise gayb âlemindendir ve ilmin daha önce geçen ispatı inatçı biri tarafından belki sadece şehadet (görünen) âlemine tahsis edilmiş olabilir; bu sebeple Allah Teâlâ mukaddes zatını, kıyametin de dâhil olduğu gayb ile şehadet arasında Kendi nezdinde hiçbir fark bulunmadığını, bilakis her şeyin O'nun katında şehadet olduğunu açıklayan vasıfla niteledi. Bu manaya verilen önemden dolayı, birlikte zikredildiklerinde gayb öne alınır. Böylece yemin edilen zatın azametini beyan ederek üzerine yemin edilen şeyin hak olduğunu ifade etmek üzere -çünkü yemin bir meselede şahit getirmek gibidir; şahit getirilen zat ne kadar yüce, fazileti ne kadar aşikâr ve mertebesi ne kadar yüksek olursa şahitlikte o kadar kuvvetli ve pekiştirici, üzerine şahitlik edilen şey de o kadar sabit ve köklü olur- cumhur kıraatine göre sıfat olarak, Medineliler, İbn Âmir ve Ya‘kûb'dan Rüveys kıraatinde ise merfû olarak mübteda (cümle başı) -ki bu daha beliğdir- şeklinde niteleyerek şöyle buyurdu: {عالم الغيب} “Gaybı bilendir.” Hamza ve Kisâî'nin kıraatinde ise makama daha uygun düşen mübalağa sığasıyla «Allâm» şeklindedir.
14428. Metin
ولما كنا القصور علمنا متقيدين بما في هذا الكون مع أن الكلام فيه،
Bizler ilmimizin yetersizliği sebebiyle bu kâinatta bulunan şeylerle kayıtlı olduğumuz ve söz de onun hakkında olduğu için,
14429. Metin
قال مصرحاً بالمقصود على أتم وجه: {لا يعزب} - أي يغيب ويبعد عزوباً قوياً - على قراءة الجماعة بالضم، ولا ضعيفاً - على قراءة الكسائي بالكسر {عنه مثقال ذرة} أي من ذات ولا معنى، والذرة نملة حمراء صغيرة جداً صارت مثلاً في أقل القليل فهي كناية عنه.
muradı en mükemmel şekilde açıkça ifade ederek şöyle buyurdu: {لا يعزب} “Gayb olmaz / uzak ve gizli kalmaz” -cumhurun ötreli kıraatine göre kuvvetli bir şekilde uzak kalmaz, Kisâî'nin kesreli kıraatine göre ise zayıf bir şekilde bile uzak kalmaz- {عنه مثقال ذرة} “Ondan bir zerre ağırlığı bile” yani ne zat ne de mana olarak [hiçbir şey gizli kalmaz]. Zerre, son derece küçük kırmızı karınca olup en azın da azı için darbımesel olmuştur ve ondan kinayedir.
14430. Metin
ولما كان في هذه السورة السباق للحمد، وهو الكمال وجهة العلو به أوفق ولأمر الساعة ومبدأه منها بدأ بها.
Bu surede hamd (kemal) öne geçtiği ve yücelik ciheti hamde daha uygun olduğu, kıyamet meselesi ve onun başlangıcı da oradan kaynaklandığı için gökler ile başladı.
14431. Metin
ولما كان قد بين علمه بأمور السماء، وكان المراد بها الجنس، جمع هنا تصريحاً بذلك المراد فقال: {في السماوات} وأكد النفي بتكرير «لا» فقال: {ولا في الأرض} ولما كنا مقيدين بالكتاب، ابتدأ الخبر بما يبهر العقل من أن كل شيء مسطور من قبل كونه ثم يكون على وفق ما سطر، فإذا كشف للملائكة عن ذلك ازدادوا إيماناً وتسبيحاً وتحميداً وتقديساً، فقال - عند حميع القراء عاطفاً على الجملة من أصلها لا على المثقال لأن الاستثناء يمنعه: {ولا أصغر} أي ولا يكون شيء أصغر {من ذلك} أي المثقال {ولا أكبر} أي من المثقال فما فوقه {إلا في كتاب} وإخبارنا به لما جرت به عوائدنا من تقييد العلم بالكتاب، وأما هو سبحانه فغني عن ذلك.
Semaya ait işleri bildiğini beyan etmiş ve bununla cins kastedilmiş olduğundan, burada bu muradı açıkça ifade etmek üzere çoğul olarak zikretti ve {في السماوات} “göklerde” buyurdu. Nefyi (olumsuzluğu) pekiştirmek için «lâ» edatını tekrarlayarak {ولا في الأرض} “ve yerde de [yoktur]” buyurdu. Bizler kitap ile kayıtlı olduğumuz için, her şeyin var olmadan önce yazılmış olduğu ve sonra yazılana uygun şekilde vuku bulduğu yönündeki aklı hayrete düşüren habere başladı; melekler bunu gördüklerinde imanları, tesbihleri, hamdleri ve takdisleri artar. Böylece bütün kıraat imamlarına göre -istisna buna engel olduğu için 'miskal' kelimesine değil, cümlenin aslına atfederek- şöyle buyurdu: {ولا أصغر} “ne daha küçüğü” yani daha küçük hiçbir şey olmaz {من ذلك} “bundan” yani zerre ağırlığından {ولا أكبر} “ne de daha büyüğü” yani zerre ağırlığından ve daha üstünden [hiçbir şey yoktur ki] {إلا في كتاب} “ancak apaçık bir kitaptadır.” Bunun bize bildirilmesi, ilmi yazıya dökmek şeklindeki alışkanlıklarımızdan ötürüdür; Allah Teâlâ ise bundan müstağnidir.
14432. Metin
ولما كان الإنسان قد يكتب الشيء ثم يغيب عنه وينسى مكانه
İnsan bir şeyi yazıp sonra o şey kendisinden kaybolabildiği ve yerini unutup
14433. Metin
فيعجز في استخراجه أخبر أن كتابه على خلاف ذلك، بل هو حيث لا يكشف من يريد اطلاعه عليه شيئاً إلا وجده في الحال فقال: {مبين *} ويجوز - ولعله أحسن - إذا تأملت هذه مع آية يونس أن يعطف على مثقال، ويكون الاستثناء منقطعاً، ولكن على بابها في كونها بين متنافيين، فإن المعنى أنه لا يغيب ولا يبعد عنه شيء من ذلك لكنه محفوظ أتم حفظ في كتاب لا يراد منه كشف عن شي إلا كان له في غاية الإبانة، ولعله عبر بأداة المتصل إشارة إلى أنه إن كان هناك عزوب فهو على هذه الصفة التي هي في غاية البعد عن العزوب، ثم بين علة ذلك كله دليلاً على صدق القسم بما ختمت به الأحزاب من حكمة عرض الأمانة مما لا يمتري ذو عقل ولو قل في صحته، وأنه لا يجوز في الحكمة أن يفعل غيره فقال: {ليجزي الذين آمنوا} أي فإنه ما خلق الأكوان إلا لأجل الإنسان، فلا يجوز ان يدعه بغير جزاء: {وعملوا} أي تصديقاً لإيمانهم {الصالحات} .
onu çıkarmaktan aciz kalabildiği için, Kendi kitabının bunun aksine olduğunu, bilakis onu görmek isteyen kimsenin hiçbir şeyi aramaksızın derhal bulabileceğini haber vererek şöyle buyurdu: {مبين *} “apaçık.” Bu ayet Yûnus suresindeki ayetle birlikte düşünüldüğünde, 'miskal' kelimesine atfedilmesi ve istisnanın münkatı‘ (kesintili) olması da caizdir -ve belki de daha güzeldir-; ancak iki zıt şey arasında bulunması bakımından kendi kuralı üzeredir. Zira mana şudur: Bunlardan hiçbir şey O'ndan gizli ve uzak kalmaz, bilakis içinden bir şey aranmak istendiğinde son derece açık olan bir kitapta eksiksiz bir şekilde korunmuştur. Belki de muttasıl edatıyla ifade edilmesi, şayet bir gizlilik varsa bunun gizlilikten son derece uzak olan bu vasıf üzere olduğuna işaret etmek içindir. Sonra bütün bunların gerekçesini; Ahzâb suresinin emanetin teklif edilmesi hikmetiyle son bulduğu hususla -ki azıcık aklı olan biri bile bunun sıhhatinde şüphe etmez ve hikmet gereği bundan başkasını yapmanın caiz olmadığını bilir- yeminin doğruluğuna delil olarak beyan etti ve şöyle buyurdu: {ليجزي الذين آمنوا} “İman edenleri mükâfatlandırmak için” zira O, kâinatı ancak insan için yaratmıştır, dolayısıyla onu karşılıksız bırakması caiz olamaz: {وعملوا} “ve işleyenleri” yani imanlarını tasdik etmek üzere {الصالحات} “salih ameller.”
14434. Metin
ولما التفت السامع إلى معرفة جزائهم، أوردة تعظيماً لشأنه، جواباً للسؤال مشيراً إليه بما دل على علو رتبته بعلو رتبة أهله: {أولئك}
Dinleyen kimse onların mükâfatını öğrenmeye yönelince, onun şanını yüceltmek için ehlinin mertebesinin yüceliğiyle o mükâfatın yüceliğine delalet eden bir işaretle soruya cevap olarak şöyle buyurdu: {أولئك} “İşte onlar”
14435. Metin
أي العالو الرتبة {لهم مغفرة} أي لزلاتهم أو هفواتهم لأن الإنسان المبني على النقصان لا يقدر العظيم السلطان حق قدره {ورزق كريم *} أي جليل عزيز دائم لذيذ نافع شهي، لا كدر فيه بوجه.
yani rütbesi yüce olanlar {لهم مغفرة} “onlar için bir bağışlanma vardır” yani sürçmeleri ve hataları için [bir bağışlanma vardır]; zira noksanlık üzere yaratılmış olan insan, yüce saltanat sahibinin kadrini hakkıyla takdir edemez {ورزق كريم *} “ve değerli / şerefli bir rızık” yani yüce, kıymetli, daimi, lezzetli, faydalı, iştah açıcı ve hiçbir kederi bulunmayan [bir rızık vardır].
14436. Metin
ولما كانت أدلة الساعة قد اتضحت حتى لم يبق مانع من التصديق بها إلا العناد، وكان السياق لتهديد من جحدها، قال معبراً بالماضي: {والذين سعوا} أي فعلوا فعل الساعي {في آياتنا} أي على ما لها من العظمة {معجزين} أي مبالغين في قصد تعجيزها بتخلفها عما نزيده من إنفاذها، وهكذا معنى قراءة المفاعلة، ولما كان ذنبهم عظيماً، أشار بابتداء آخر فقال: {أولئك} أي البعداء البغضاء الحقيرون عن أن يبلغوا مراداً بمعاجزتهم {لهم عذاب} وأيّ عذاب {من رجز} أي شيء كله اضطراب، فهو موجب لعظيم النكد والانزعاج، فهو أسوأ العذاب {أليم *} أي بليغ الألم - جره الجماعة نعتاً لرجز، ورفعه ابن كثير وحفص عن عاصم نعتاً لعذاب.
Kıyametin delilleri, onu tasdik etmeye inattan başka hiçbir engel kalmayacak derecede açıklığa kavuştuğunda ve bağlam da onu inkâr edenleri tehdit etmeye yönelik olduğunda, geçmiş zaman sığasıyla şöyle buyurdu: {والذين سعوا} “Çaba gösterenlere gelince” yani koşan kimsenin fiilini işleyenler {في آياتنا} “ayetlerimiz hakkında” yani o ayetlerin yüceliğine rağmen {معجزين} “[bizi] âciz bırakmaya çalışarak” yani ayetlerin geçerli kılınmasından murat ettiğimiz şeyin gerçekleşmesini engelleyerek onları âciz bırakma kastında aşırı gidenler -mufâ‘ale kıraatinin manası da böyledir-. Günahları çok büyük olduğu için yeni bir başlangıca işaret ederek şöyle buyurdu: {أولئك} “işte onlar” yani âciz bırakma çabalarıyla bir hedefe ulaşmaktan son derece uzak, nefret edilen ve aşağılık olanlar {لهم عذاب} “onlar için bir azap vardır” hem de ne azap! {من رجز} “en kötü cinsten / iğrenç bir azaptan” yani bütünüyle ıstırap olan, dolayısıyla büyük bir sıkıntı ve huzursuzluğa yol açan en kötü azaptan {أليم *} “can yakıcı.” Cumhur bu kelimeyi 'ricz'in sıfatı olarak mecrûr, İbn Kesîr ve Âsım'dan Hafs ise 'azâb'ın sıfatı olarak merfû okumuştur.
14437. Metin
ولما ذم الكفرة، وعجب منهم في إنكارهم الساعة في قوله: {وقال الذين كفروا لا تأتينا الساعة} وأقام الدليل على إتيانها، وبين أنه لا يجوز في الحكمة غيره ليحصل العدل والفضل في جزاء أهل الشر وأولي الفضل، عطف على ذلك مدح المؤمنين فقال واصفاً لهم بالعلم، إعلاماً بأن الذي أورث الكفرة التكذيب الجهل: {ويرى الذين} معبراً بالرؤية والمضارع إشارة إلى أنهم في عملهم غير شاكين، بل هم كالشاهدين لكل ما أخبرهم به الرسول ﷺ وبالمضارع إلى تجدد عملهم مترقين في رتبه على الدوام مقابلة لجلافة أولئك في ثباتهم على الباطل الذي أشار إليه الماضي، وأشار إلى أن علمهم لدني بقوله: {أوتوا العلم} أي قذفه الله في قلوبهم فصاروا مشاهدين لمضامينه لو كشف الغطاء ما ازدادوا يقيناً سواء كانوا ممن أسلم من العرب أو من أهل الكتاب {الذي أنزل إليك} أي كله من أمر الساعة وغيره {من ربك} أي المحسن إليك بإنزاله، وأتي بضمير الفصل تفخيماً للأمر وتنصيصاً على أن ما بعده مفعول «أوتوا» الثاني فقال: {هو الحق} أي لا غيره من الكلام {ويهدي} أي يجدد على مدى الزمان هداية من اتبعه {إلى صراط} أي طريق واضح واسع.
[Allah], { وقال الذين كفروا لا تأتينا الساعة } “İnkâr edenler: 'Bize o kıyamet gelmeyecek' dediler” kavlinde kâfirleri yerip onların kıyameti inkâr etmelerine hayret ettiğinde, onun vuku bulacağına dair delil ikame ettiğinde ve şer ehli ile fazilet sahiplerinin karşılığında adalet ve lütfun gerçekleşmesi için hikmet gereği bundan başkasının caiz olamayacağını beyan ettiğinde, bunun üzerine müminlerin övgüsünü atfederek, kâfirlere yalanlamayı miras bırakan şeyin cehalet olduğunu bildirmek üzere onları ilimle niteleyip şöyle buyurdu: { ويرى الذين } “Ve görürler o kimseler ki”; [burada] rü'yet (görme) ve muzari (geniş/şimdiki zaman) ile ifade edilmesi, onların amellerinde şüphe içinde olmadıklarına, bilakis Resul'ün (sallallâhu aleyhi ve sellem) kendilerine haber verdiği her şeye şahit olanlar gibi olduklarına; muzari kipiyle de geçmiş zaman kipinin işaret ettiği o kâfirlerin bâtıldaki sebatlarındaki katılığın aksine, [müminlerin] amellerinin daimi olarak derecelerinde yükselerek yenilendiğine işaret etmektedir. { أوتوا العلم } “kendilerine ilim verilen” buyurarak onların ilminin ledünnî olduğuna işaret etti; yani Allah onu kalplerine atmıştır da onun muhtevasını müşahede eder hâle gelmişlerdir; [öyle ki] perde kalksa yakînleri artmazdı; ister Araplardan ister Ehl-i Kitap'tan İslâm'a girenlerden olsunlar. { الذي أنزل إليك } “sana indirilenin” yani kıyamet meselesi ve diğerlerinden [oluşan] tamamının, { من ربك } “Rabbinden” yani onu indirmek suretiyle sana ihsanda bulunandan [olduğunu görürler]. Meseleyi tazim etmek ve sonrasının “ûtû” (أوتوا) fiilinin ikinci mefulü (nesnesi) olduğunu açıkça belirtmek için fasıl zamiri getirilerek şöyle buyuruldu: { هو الحق } “hakkın ta kendisi olduğunu” yani diğer sözlerin değil sadece onun [hak olduğunu]; { ويهدي } “ve ilettiğini [görürler]” yani zaman boyunca kendisine uyanın hidayetini yenilediğini, { إلى صراط } “bir yola” yani açık ve geniş bir yola.
14439. Metin
ولما كانت هذه السورة مكية، وكان الكفار فيها مستظهرين
Bu sure Mekkî olduğu, kâfirler orada üstünlük tasladığı,
14440. Metin
والمؤمنون قليلين خائفين، والعرب يذمونهم بمخالفة قومهم ودين آبائهم ونحو ذلك من الخرافات التي حاصلها الاستدلال على الحق المزعوم بالرجال قال: {العزيز الحميد *} أي الذي من سلك طريقه - وهو الإسلام - عز وحمده ربه فحمده كل شيء وأن تمالأ عليه الخلق أجمعون، فإنه سبحانه لا بد أن يتجلى للفصل بين العباد، بالإشقاء والإسعاد على قدر الاستعداد.
müminler ise az ve korku içinde bulunduğu, Araplar da onları kavimlerine ve atalarının dinine muhalefet etmekle ve özü itibarıyla iddia edilen hakkı şahıslarla delillendirmekten ibaret olan hurafelerle kınadıkları için şöyle buyurdu: {العزيز الحميد *} “Azîz ve Hamîd olanın [yoluna].” Yani O'nun yoluna -ki o İslâm'dır- giren kimse aziz olur, Rabbi onu över ve bütün yaratılmışlar aleyhine birleşse bile her şey onu över. Zira Allah Teâlâ, kulların kabiliyet ve hazırlıklarına göre onları bedbaht veya bahtiyar kılmak suretiyle aralarında hüküm vermek için mutlaka tecelli edecektir.
14441. Metin
ولما عجب سبحانه من الذين كفروا في قولهم {لا تأتينا الساعة} المتضمن لتكذيبهم، وختم بتصديق الذين أوتوا العلم مشيراً إلى أن سبب تكذيب الكفرة الجهل الذي سببه الكبر، عجب منهم تعجيباً آخر أشد من الأول لتصريحهم بالتكذيب على وجه عجيب فقال: {وقال الذين كفروا} أي الذين تحققوا أمره ﷺ وأجمعوا خلافه وعتوا على العناد، لمن يرد عليهم ممن لا يعرف حقيقة حاله معجبين ومنفرين: {هل ندلكم} أي أيها المعتقدون أن لا حشر. ولما أخرجوا الكلام مخرج الغرائب المضحكة لم يذكروا اسمه مع أنه أشهر الأسماء، بل قالوا: {على رجل} أي ليس هو صبياً ولا امرأة حتى تعذوره {ينبئكم} أي يخبركم
Allah Teâlâ inkâr edenlerin, yalanlamalarını içeren {لا تأتينا الساعة} “Bize o kıyamet saati gelmeyecektir” sözlerine şaşıp kâfirlerin yalanlamasının sebebinin kibirden kaynaklanan cehalet olduğuna işaret ederek sözü kendilerine ilim verilenlerin tasdikiyle bitirince, acayip bir şekilde yalanlamayı açıkça ifade etmelerinden ötürü onlara ilkinden daha şiddetli bir şekilde yeniden şaşarak şöyle buyurdu: {وقال الذين كفروا} “İnkâr edenler dediler ki” yani Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem davasını iyice anlayıp ona muhalefette birleşen ve inatlarında haddi aşan kimseler, onun gerçek durumunu bilmeyen ve yanlarına gelen kimselere şaşırtmak ve nefret ettirmek kastıyla şöyle dediler: {هل ندلكم} “Size gösterelim mi?” Yani ey yeniden dirilmenin olmayacağına inananlar! Sözü garip ve komik şeylerin tarzında söyledikleri için, isimlerin en meşhuru olmasına rağmen onun adını zikretmeyip bilakis şöyle dediler: {على رجل} “bir adam” yani mazeret göreceğiniz bir çocuk veya kadın olmayan birini {ينبئكم} “size haber veren” yani size bildiren,
14442. Metin
متى شئتم أخباراً لا أعظم منه بما حواه من العجب الخارج عما نعقله مجدداً لذلك متى شاء المستخبر له.
akıllarımızın almadığı gariplikleri ihtiva etmesi bakımından bundan daha büyüğü olmayan haberleri siz ne zaman isterseniz, soran kimse her dilediğinde bunu yenileyerek bildiren [bir adamı].
14443. Metin
ولما كان القصد ذكر ما يدل عندهم على استبعاد البعث، قدموا المعمول فقالوا: {إذا} أي إنكم إذا {مزقتم} أي قطعتم وفرقتم بعد موتكم من كل من شأنه أن يمزق من التراب والرياح وطول الزمان ونحو ذلك تمزيقاً عظيماً، بحيث صرتم تراباً، وذلك معنى {كل ممزق} أي كل تمزيق، فلم يبق شيء من أجسادكم مع شيء، بل صار الكل بحيث لا يميز بين ترابه وتراب الأرض، وذهبت به السيول كل مذهب، فصار مع اختلاطه بتراب الأرض والتباسه متباعداً بعضه عن بعض، وكسر معمول «ينبئكم» لأجل اللام فقال: {إنكم لفي} أي لتقومون كما كنتم قبل الموت قياماً لا شك فيه، والإخبار يه مستحق لغاية التأكيد {خلق جديد *} وهذا عامل إذا الظرفية.
Maksat, onlara göre yeniden dirilmenin imkânsızlığına delalet eden hususu zikretmek olduğundan mef'ulü öne alarak şöyle dediler: {إذا} “[o zaman] ki” yani şüphesiz siz o zaman {مزقتم} “parçalandığınız” yani ölümünüzden sonra toprak, rüzgârlar, uzun zaman ve benzeri parçalama vasfına sahip her şey tarafından tamamen toprak haline gelecek derecede büyük bir parçalanmayla dağıtılıp ayrıldığınız [zaman]; işte {كل ممزق} “tamamen darmadağın edilerek” yani tam bir parçalanışın manası budur; öyle ki cesetlerinizden hiçbir şey bir arada kalmaz, bilakis hepsi toprağı ile yerin toprağı ayırt edilemeyecek hale gelir, seller onu her tarafa sürükler ve yerin toprağına karışıp belirsizleşmekle birlikte parçaları birbirinden büsbütün uzaklaşır. 'Yünebbiüküm' fiilinin mef'ulü ise 'lâm' harfi sebebiyle kesreli kılınarak şöyle buyruldu: {إنكم لفي} “şüphesiz siz kesinlikle [olacaksınız]” yani ölümden önceki haliniz gibi şüphesiz bir kalkışla mutlaka kalkacaksınız ve bu haber son derece tekit edilmeyi hak etmektedir: {خلق جديد *} “yeni bir yaratılış içinde.” Bu ifade de zarf olan 'izâ'nın âmilidir.
14444. Metin
ولما نفروا عنه بهذا الإخبار المحير في الحامل له عليه، خيلوا بتقسيم القول فيه في استفهام مردد بين الاستعجام تعجيباً والإنكار، فقالوا جواباً لمن سأل عن سبب إخباره بإسقاط همزة الوصل، لعدم الإلباس
Onu bu işe sevk eden amil hususunda insanı hayrete düşüren bu haberle ondan uzaklaştırmaya çalıştıklarında, sözü onun hakkında hayret bildiren bir taaccüp ile inkâr arasında gidip gelen bir soruyla kısımlara ayırarak hayal ettirdiler. Böylece [burada], haber cümlesiyle karışma ihtimali olan harf-i tarifin aksine, karışıklık olmaması sebebiyle vasıl hemzesini düşürerek onun bu haberinin sebebini soran kimseye bir cevap olarak şöyle dediler:
14445. Metin
هنا بخلاف ما يصحب لام التعريف فإنها لفتحها تلبس بالخبر: {افترى} أي تعمد {على الله} أي الذي لا أعظم منه {كذباً} بالإخبار بخلاف الواقع وهو عاقل يصح منه القصد. ولما كان يلزم من التعمد العقل، قالوا: {أم به جنة} أي جنون، فهو يقول الكذب، وهو ما لا حقيقة له من غير تعمد، لأنه ليس من أهل القصد، فالآية من الاحتباك: ذكر الافتراء أولاً يدل على ضده ثانياً، وذكر الجنون ثانياً يدل على ذكر ضده أولاً.
{افترى} “Uydurdu mu?” yani kasten mi yaptı {على الله} “Allah'a karşı” yani kendisinden daha yücesi bulunmayan Zât'a {كذباً} “bir yalanı” gerçeğe aykırı bir haber vererek; üstelik kendisinden kasıt sahih olabilecek akıllı bir kimse olduğu halde? Kasıttan ötürü akıl zorunlu olduğundan şöyle dediler: {أم به جنة} “Yoksa onda bir delilik mi var?” Yani bir cinnet hali var da, kastetme ehliyetine sahip olmadığı için kasıtsız olarak aslı astarı olmayan bu yalanı mı söylüyor? Ayette ihtibak sanatı vardır: İlk olarak iftiranın zikredilmesi ikincide onun zıddına delalet eder; ikinci olarak deliliğin zikredilmesi ise ilkinde onun zıddının zikredildiğine delalet eder.
14446. Metin
ولما كان الجواب: ليس به شيء من ذلك، عطف عليه مخبراً عن بعض الذين كفروا بما يوجب ردع البعض الآخر قوله: {بل الذين لا يؤمنون} أي لا يجددون الإيمان لأنهم طبعوا على الكفر {بالآخرة} أي الفطرة الآخرة التي أدل شيء عليها الفطرة الأولى.
Cevap: «Onda bunlardan hiçbir şey yoktur» şeklinde olunca, kâfirlerin bir kısmının durumunu, diğer kısmını da caydıracak şekilde haber vererek şu sözünü buna atfetti: {بل الذين لا يؤمنون} “Hayır, inanmayanlar” yani küfür üzere mühürlendikleri için imanlarını yenilemeyenler {بالآخرة} “ahirete” yani en büyük delili ilk yaratılış olan ikinci yaratılışa [inanmayanlar].
14447. Metin
ولما كان هذا القول مسبباً عن ضلالهم، وكان ضلالهم سبباً لعذابهم، قدم العذاب لأنه المحط وليرتدع من أراد الله إيمانه فقال: {في العذاب} أي في الدنيا بمحاولة إبطال ما أراد الله إتمامه، وفي الآخرة لما فيه من المعصية، وأتبعه سببه فقال: {والضلال} أي عما يلزم من وجوب وحدانيته وشمول قدرته بسبب أن له ما في السماوات وما في الأرض.
Bu söz onların sapıklığından kaynaklandığı ve sapıklıkları da azaplarına sebep olduğu için, asıl varılacak yer olması ve Allah'ın iman etmesini dilediği kimselerin cayması amacıyla azabı öne alarak şöyle buyurdu: {في العذاب} “[asıl onlar] azap içindedirler” yani dünyada Allah'ın tamamlamayı dilediği şeyi boşa çıkarmaya yeltenmek suretiyle, ahirette ise [inkârlarındaki] isyandan ötürü; ardından bunun sebebini ekleyerek şöyle buyurdu: {والضلال} “ve sapıklık [içindedirler]” yani göklerde ve yerde olan her şey O'na ait olduğu için O'nun birliğinin zorunluluğu ve kudretinin kuşatıcılığı hususunda gereken şeyden [sapmışlardır].
14448. Metin
ولما كان قولهم بعيداً من الحق لوصفهم أهدى الناس بالضلال،
İnsanların en doğru yolda olanını sapıklıkla nitelemelerinden ötürü onların bu sözleri haktan çok uzak olduğu,
14449. Metin
وكان الضلال يبعد ببعد صاحبه عن الجادة وتوغله في المهامه الوعرة الشاسعة، قال واصفاً له بوصف الضال: {البعيد *} فبين الوصف أنه لا يمكن الانفكاك عنه، وعلم أن من الذين كفروا قسماً لم يطبعوا على الكفر، فضلوا ضلالاً قريباً يمكن انفكاكهم عنه، وهم الذين آمنوا منهم بعد، وهو من بديع القول حيث عبر بها الظاهر الذي أفهم هذا التقسيم موضع الإضمار الذي كان حقه: بل هم في كذا.
ve sapıklık da sahibinin ana yoldan uzaklaşması ve çetin, uçsuz bucaksız çöllere dalmasıyla derinleştiği için, onu sapkının niteliğiyle tavsif ederek şöyle buyurdu: {البعيد *} “derin [bir sapıklık içindedirler].” Bu niteleme ondan kurtulmanın mümkün olmadığını açıkladı. Böylece inkâr edenlerden bir kısmının küfür üzere mühürlenmediği, kurtulmaları mümkün olan yakın bir sapıklıkla saptıkları ve bunların da daha sonra iman edenler olduğu anlaşıldı. Bu, asıl hakkı «bilakis onlar şunun içindedirler» şeklinde zamir getirmek olan yerde, bu taksimi hissettiren açık isimle ifade edilmesi bakımından sözün güzelliklerindendir.
14450. Metin
ولما كانوا قد أنكروا الساعة لقطعهم بأن من مزق كل ممزق لا يمكن إعادته، فقطعوا جهلاً بأن الله تعالى لا يقول ذلك، فنسبوا الصادق ﷺ في الإخبار بذلك إلى أحد أمرين: تعمد الكذب أو الجنون. شرع سبحانه يدل على صدقه في جميع ما أخبر به، فبدأ بإثبات قدرته على ذلك مستند إلى ضلالهم بسبب غفلتهم عن تدبر الآيات، فكان المعنى: ضلوا فلم يروا، فدل عليه منكراً عليهم مهدداً لهم مقرراً لذوي العقول من السامعين بقوله: {أفلم يروا} ونبه على أنهم في محل بعد عن الإبصار النافع بحرف النهاية فقال: {إلى ما بين أيديهم} أي أمامهم {وما خلفهم} وذلك إشارة إلى جميع الجوانب من كل من الخافقين
Darmadağın olan bir kimsenin yeniden diriltilmesinin imkânsız olduğuna kesin olarak inandıkları için kıyameti inkâr edip cehaletleri sebebiyle Allah Teâlâ'nın bunu söylemeyeceğine kesin hükmettiklerinde, bunu haber vermesi hususunda doğru sözlü olan Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem iki şeyden birini nispet ettiler: Kasten yalan söylemek veya delilik. Bunun üzerine Allah Teâlâ, haber verdiği her şeyde onun doğruluğuna delil getirmeye başladı. Ayetleri düşünmekten gaflet etmelerinden ötürü saptıklarına dayanarak buna olan kudretini ispatla söze başladı. Manası şöyle idi: Saptılar da görmediler! İşte dinleyenlerden akıl sahiplerini ikrar ettirerek, onları tehdit edip kınamak üzere şöyle delil getirdi: {أفلم يروا} “Görmediler mi?” ve son sınır bildiren harf ile faydalı bir basiretten ne kadar uzakta olduklarına dikkat çekerek şöyle buyurdu: {إلى ما بين أيديهم} “önlerindekine” yani önlerinde olana {وما خلفهم} “ve arkalarındakine” bu da doğu ve batının her birinden bütün yönlere işarettir,
14451. Metin
وأنهما قد أحاطا بهم كغيرهم. ولما لم تدع حاجة إلى الجمع أفرد فقال: {من السماء والأرض} أي الذين جعلنا مطلع السورة أن لنا كل ما فيهما.
ve bu iki yönün diğerleri gibi onları da kuşattığına [işarettir]. Çoğul yapmaya bir ihtiyaç kalmadığı için tekil getirerek şöyle buyurdu: {من السماء والأرض} “gökten ve yerden” yani surenin başında içlerindeki her şeyin bize ait olduğunu bildirdiğimiz [gök ve yer].
14452. Metin
ولما كان الإنكار لائقاً بمقام العظمة، فكان المعنى: إنا نفعل بهما وفيهما ما نشاء، عبر بقوله: {إن نشأ} بما لنا من العظمة - على قراءة الجمهور {نخسف} أي تغور {بهم} وأدغم الكسائي إلى أنه سبحانه قد يفعل ذلك في أسرع من اللمح بحيث يدرك لأكثر الناس وقد يفعله على وجه الوضوح وهو أكثر - بما أشارت إليه قراءة الإظهار للجمهور. ولما كان الخسف قد يكون لسطح أو سفينة ونحوهما، خص الأمر بقوله: {الأرض} أي كما فعلنا بقارون وذويه لأنه ليس نفوذ بعض أفعالنا فيها بأولى من غيره {أو تسقط عليهم كسفاً} بفتح السين على قراءة حفص وبإسكانه على قراءة غيره أي قاطعاً {من السماء} كذلك ليكون شديد الوقع لبعد الموقع المدى عن السحاب ونحوه لأن من المعلوم أنا نحن خلقناهما، ومن أوجد شيئاً قدر على هذه وهذا ما أراد منه، ومن جعل السياق
İnkâr [makamı] azamet makamına uygun düştüğünden ve mana «Biz o ikisine ve o ikisinde dilediğimizi yaparız» demek olduğundan, cumhurun kıraatine göre azametimize yaraşır şekilde {إن نشأ} “Dilersek” ifadesiyle buyurdu: {نخسف} “batırırız” yani batırıp gömeriz {بهم} “onları” -Kisâî, Allah Teâlâ'nın bunu insanların çoğunun fark edebileceği şekilde göz açıp kapamaktan daha hızlı bir biçimde yapabileceğine, bazen de cumhurun izhar kıraatinin işaret ettiği üzere daha yaygın olan açık bir şekilde yapabileceğine işaretle idğam yapmıştır-. Yere batırma bazen bir çatı veya gemi ve benzeri şeyler için de söz konusu olabileceğinden, şu buyruğuyla durumu tahsis etti: {الأرض} “yere” yani Karun ve yakınlarına yaptığımız gibi; çünkü fiillerimizden bazısının orada geçerli olması diğerinden daha öncelikli değildir; {أو تسقط عليهم كسفاً} “yahut üzerlerine parçalar düşürürüz” -Hafs kıraatinde sin harfinin fethasıyla, diğerlerinin kıraatinde ise sükûnuyla; yani parçalar- {من السماء} “gökten” yine aynı şekilde, bulut ve benzerlerinden mesafenin uzaklığı sebebiyle düşüşü çok şiddetli olsun diye. Çünkü o ikisini bizim yarattığımız malumdur; bir şeyi var eden kimse bunlara da güç yetirir ve O'nun dilediği de budur. Sözün gelişini
14453. Metin
للغيب - وهو حمزة والكسائي - رد الضمير على الاسم الأعظم الذي جعله مطلع السورة.
gaib kılanlar ise -ki onlar Hamza ve Kisâî'dir- zamiri surenin başında yer verdiği İsm-i A'zam'a döndürmüşlerdir.
14454. Metin
ولما كان هذا أمراً ظاهراً، أنتج قوله مؤكداً لما لهم من إنكار البعث: {إن في ذلك} أي في قدرتنا على ما نشاء من كل منهما والتأمل في فنون تصاريفهما {لآية} أي علامة بينة على أنا نعامل من شئنا فيهما بالعدل بأي عذاب أردنا، ومن شئنا بالفضل بأي ثواب أردنا، وذلك دال على أنا قادرون على كل ما نشاء من الإماتة والإحياء وغيرهما، فقد خسفنا بقارون وآله وبقوم لوط وأشياعهم، وأسقطنا من السماء على أصحاب الأيكة يوم الظلة قطعاً من النار، وعلى قوم لوط حجارة، فأهلكناهم بذلك أجمعين. ولما كانت الآيات لا تنفع من طبع على العناد قال تعالى: {لكل عبد} أي متحقق أنه مربوب ضعيف مسخر لما يراد منه {منيب *} أي فيه قابلية الرجوع عما أبان له الدليل عن أنه زل فيه.
Bu durum açık bir mesele olunca, yeniden dirilmeyi inkâr etmelerini reddi tekit ederek şu neticeyi verdi: {إن في ذلك} “Şüphesiz bunda” yani her ikisinde de dilediğimize güç yetirmemizde ve onların çeşitli hallerini tefekkür etmekte {لآية} “kesin bir ibret vardır” yani o ikisinde dilediğimiz kimseye dilediğimiz bir azapla adaletle muamele edeceğimize, dilediğimiz kimseye de dilediğimiz bir mükâfatla lütufla muamele edeceğimize dair açık bir delil vardır. Bu da öldürme, diriltme ve diğer hususlarda dilediğimiz her şeye güç yetirdiğimize delalet eder. Nitekim Karun'u ve ailesini, Lût kavmini ve yandaşlarını yere batırdık; Ashâb-ı Eyke'nin üzerine gölge gününde gökten ateş parçaları, Lût kavminin üzerine de taşlar yağdırdık ve böylece hepsini helak ettik. Ayetler inat üzere mühürlenmiş kimseye fayda vermediği için Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {لكل عبد} “her kul için” yani zayıf bir kul olduğunu ve kendisinden istenen şeye boyun eğdirildiğini idrak eden, {منيب *} “gönülden yönelen [her kul için].” Yani delilin kendisine gösterdiği yanıldığı husustan geri dönme kabiliyetine sahip olan [kimse için].
14455. Metin
ولما أشار سبحانه بهذا الكلام الذي دل فيه على نفوذ الأمر إلى أنه تارة يعدل وتارة يفضل، وكان الفضل أكثر استجلاباً لذوي الهمم العلية والأنفس الأبية، بدأ به في عبد من رؤوس المنيبين على وجه دال
Allah Teâlâ emrinin geçerliliğini gösterdiği bu sözüyle bazen adaletle bazen de lütufla muamele ettiğine işaret edince ve lütuf da yüce gayret ve onurlu nefis sahiplerini celbetmeye daha elverişli olunca, gönülden yönelenlerin önderlerinden olan bir kul hakkında
14456. Metin
على البعث بكمال التصرف في الخافقين وما فيهما بأمور شوهدت لبعض عبيدة تارة بالعيان وتارة بالآذان، أما عند أهل الكتاب فواضح، وأما عند العرب فبتمكينهم من سؤالهم فقد كانوا يسألونهم عنه ﷺ وقال أبو حيان: إن بعض ذلك طفحت به أخبارهم ونطقت به أشعارهم، فقال تعالى مقسماً تنبيهاً على أن إنكارهم للبعث إنكار لما يخبر به من المعجزات، عاطفاً على ما تقديره: فلقد آتينا هذا الرجل الذي نسبتموه إلى الكذب أو الجنون منا فضلاً بهذه الأخبار المدلول عليها بمعجز القرآن فيا بعد ما بينه ما نسبتموه إليه: {ولقد} أي وعزتنا وما ثبت لنا من الإحاطة بصفات الكمال بالاتصاف بالحمد لقد {آتينا} أي أعطينا إعطاء عظيماً دالاً على نهاية المكنة بما لنا من العظمة {داود} .
bazen gözle bazen de kulakla kullarından bazıları için müşahede edilen hususlarla yer, gök ve ikisinde bulunanlar üzerindeki tam tasarrufla yeniden dirilişe delalet edecek bir şekilde söze lütufla başladı. Ehl-i Kitap nezdinde bu durum açıktır; Araplara gelince, onlara sorma imkânına sahip olmalarıyladır, zira onlar Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında onlara soruyorlardı. Ebû Hayyân demiştir ki: Bunların bir kısmı onların haberlerinde taşmış ve şiirlerinde dile gelmiştir. Allah Teâlâ, dirilmeyi inkâr etmelerinin onun haber verdiği mucizeleri inkâr etmek olduğuna dikkat çekmek üzere yemin ederek ve takdiri: «Sizin yalana veya deliliğe nispet ettiğiniz bu adama Kur'an'ın mucizesiyle delil kılınan bu haberlerle katımızdan bir lütuf verdik; sizin ona nispet ettiğiniz şey ile onun hakikati arası ne kadar da uzaktır!» şeklinde olan ifadeye atıfla şöyle buyurdu: {ولقد} “Andolsun ki” yani izzetimize ve hamd ile nitelenerek kemal sıfatlarını kuşatmamıza andolsun ki {آتينا} “verdik” yani azametimizle mutlak iktidarın nihayetine delalet eden büyük bir ihsanda bulunduk {داود} “Davud'a”.
14457. Metin
ولما كان المؤتى قد تكون واسطة لمن منه الإيتاء، بين أن الأمر ليس إلا منه فقال: {منا فضلاً} ودل على أن التنوين للتعظيم وأنه لا يتوقف تكوين شيء على غير إرادته بقوله، منزلاً الجبال منزلة العقلاء الذين يبادرون إلى امتثال أوامره، تنبيهاً على كمال قدرته وبديع تصرفه في الأشياء كلها جواباً لمن كأنه قال: ما ذلك الفضل؟ مبدلاً
Verilen şey, kendisinden verme sadır olan zat için bazen bir vasıta olabileceğinden, işin yalnızca kendisinden olduğunu açıklamak üzere şöyle buyurdu: {منا فضلاً} “tarafımızdan bir lütuf”. Tenvinin tazim için olduğuna ve bir şeyin var oluşunun O'nun iradesinden başkasına bağlı olmadığına da dağları, emirlerine uymaya koşan akıl sahipleri yerine koyarak işaret etti; bu da «O lütuf nedir?» diyen kimseye bir cevap olarak bütün eşyadaki tam kudretine ve eşsiz tasarrufuna dikkat çekmek içindir. {أتينا} [ifadesinden] bedel yaparak [şöyle buyurdu]:
14458. Metin
من {أتينا} {يا} أي قلنا لأشد الأرض: يا {جبال أوبي} أي رجعي التسبيح وقراءة الزبور وغيرهما من ذكر الله {معه} أي كلما سبح، فهذه آية أرضية مما هو أشد الأرض بما هو وظيفة العقلاء، ولذلك عبر فيه بالأمر دلالة على عظيم القدرة.
{يا} “Ey” yani yeryüzünün en sert şeyine dedik ki: Ey {جبال أوبي} “dağlar, yankılayıp tekrar edin” yani tesbihi, Zebur okumayı ve Allah'ın diğer zikirlerini tekrarlayın {معه} “onunla birlikte” yani o her tesbih ettiğinde. Bu, akıl sahiplerinin vazifesi olan bir şeyle yeryüzünün en sert varlığında gerçekleşen arzi bir ayettir. Bu sebeple büyük kudrete delalet etmesi için emir kipiyle ifade edilmiştir.
14459. Metin
ولما كانت الجبال أغلظ الأرض وأثقلها، وكان المعنى: دعونا الجبال للتأويب معه، فبادرت الإجابة لدعائنا، لما تقدم من أنها من جملة من أبى أن يحمل الأمانة، عطف على ذلك أخف الحيوان وألطفه، ليكون آية سماوية، على أنه يفعل في السماء ما يشاء، فإنه لو أمات الطائر في جو السماء لسقط، ولا فرق في ذلك بين عال وعال، فقال: {والطير} أي دعوناها أيضاً، فكانت ترجع معه الذكر فدل قرانها بالطير على ذكرها حقيقة كذكر الطير دفعاً لتوهم من يظنه رجع الصدا، وقراءة يعقوب بالرفع عطف على لفظ «جبال» وقراءة غيره عطف على موضعه، أو تكون الواو بمعنى مع أو بتقدير فعل من معنى ما مضى كسخرنا، قال وهب بن منبه: كان يقول للجبال: سبحي، وللطير: أجيبي، ثم يأخذ وهو في تلاوة الزبور بين ذلك بصوته الحسن، فلا يرى الناس منظراً أحسن من ذلك، ولا يسمعون شيئاً أطيب منه، وذلك كما كان الحصى يسبح في كف النبي ﷺ وكف أبي بكر
Dağlar yeryüzünün en kaba ve en ağır varlıkları olduğu ve mana da: «Dağları onunla birlikte tesbihi tekrarlamaya çağırdık, onlar da emaneti yüklenmekten kaçınanlar arasında yer almalarına rağmen çağrımıza hemen icabet ettiler» şeklinde olduğu için, gökte dilediğini yaptığına dair semavi bir ayet olsun diye buna hayvanların en hafifini ve en latifini ekledi. Zira O kuşu göğün boşluğunda öldürseydi kuş düşerdi; bu hususta gökteki varlıklar arasında bir fark yoktur. Şöyle buyurdu: {والطير} “ve kuşlar da [bunu yapsın dedik]” yani onları da çağırdık, onlar da onunla birlikte zikri tekrarlıyorlardı. Dağların kuşlarla birlikte zikredilmesi, bunun yankı olduğunu zannedenlerin vehmini bertaraf etmek için, kuşların zikri gibi gerçek bir zikir olduğuna delalet etti. Ya'kûb'un merfu kıraati «cibâl» lafzına atıftır; diğerlerinin kıraati ise onun mahalline atıftır ya da vav harfi «birlikte» manasındadır yahut geçmiş manadan «boyun eğdirdik» gibi bir fiilin takdiri iledir. Vehb b. Münebbih şöyle demiştir: Dağlara «Tesbih edin», kuşlara «İcabet edin» derdi; sonra o esnada güzel sesiyle Zebur'u okumaya başlardı da insanlar bundan daha güzel bir manzara görmez ve bundan daha hoş bir şey işitmezlerdi. Bu durum, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem, Ebû Bekir'in
14460. Metin
وعمر ﵄، وكما كان الطعام يسبح في حضرته الشريفة وهو يؤكل، وكما كان الحجر يسلم عليه، وأسكفة الباب وحوائط البيت تؤمن على دعائه، وحنين الجذع مشهور، وكما كان الضب يشهد له والجمل يشكو إليه ويسجد بين يديه ونحو ذلك وكما جاء الطائر الذي يسمى الحمرة تشكو الذي أخذ بيضها، فأمره النبي ﷺ برده رحمة لها.
ve Ömer'in radıyallâhu anhümâ avucunda çakıl taşlarının tesbih etmesi gibidir. Tıpkı onun şerefli huzurunda yenirken yemeğin tesbih etmesi, taşın ona selam vermesi, kapı eşiğinin ve evin duvarlarının onun duasına âmin demesi, kütüğün inlemesinin meşhur olması, kelerin ona şehadet etmesi, devenin ona şikâyette bulunup huzurunda secde etmesi ve benzeri hadiselerde olduğu gibi. Nitekim yumurtaları alınan 'hummera' adlı kuşun gelip şikâyette bulunması ve Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem ona merhameten yumurtalarının geri verilmesini emretmesi de böyledir.
14461. Metin
ولما ذكر طاعة أكثف الأرض وألطف الحيوان الذي أنشأه الله منها. ذكر ما أنشأه سبحانه من ذلك الأكثف، وهو أصلب الأشياء فقال: {وألنا له الحديد} أي الذي ولدناه من الجبال جعلناه في يده كالشمع يعمل منه ما يريد بلا نار ولا مطرقة، ثم ذكر علة الإلانة بصيغة الأمر إشارة إلى أن عمله كان لله فقال: {أن أعمل سابغات} أي دروعاً طوالاً واسعة.
Yeryüzünün en yoğun maddesinin ve Allah'ın ondan yarattığı hayvanların en latifinin itaatini zikredince, o en yoğun maddeden yarattığı ve eşyanın en serti olan şeyi zikrederek şöyle buyurdu: {وألنا له الحديد} “Ve onun için demiri yumuşattık” yani dağlardan çıkardığımız demiri, ateş ve çekiç olmaksızın dilediğini yapabilsin diye elinde mum gibi kıldık. Sonra onun amelinin Allah rızası için olduğuna işaret etmek üzere yumuşatmanın illetini emir kalıbıyla zikrederek şöyle buyurdu: {أن أعمل سابغات} “Geniş ve uzun zırhlar yap diye” yani uzun ve geniş zırhlar [yap].
14462. Metin
ولما كان السرد الخرز في الأديم وإدخال الخيط في موضع الخرز شبه إدخال الحلقة في الأخرى بلحمة لا طرف لها بمواضع الخرز فقال: {وقدر في السرد} أي النسج بأن يكون كل حلقة مساوية لأختها مع كونها ضيقة لئلا ينفذ منها سهم ولتكن في تحتها بحيث
Serd; deriyi dikmek ve ipliği dikim yerine geçirmek demek olduğundan, halkanın diğer halkaya ucu bulunmayan bir ekle geçirilmesini dikiş yerlerine benzeterek şöyle buyurdu: {وقدر في السرد} “ve dokumasında ölçüyü gözet” yani dokumasında, içinden ok geçmesin diye dar olmakla birlikte her bir halka diğerine denk olsun ve altındaki kısımda öyle bir şekilde bulunsun ki
14463. Metin
لا يقلعها سيف ولا تثقل على الدارع فتمنعه خفة التصرف وسرعة الانتقال في الكر والفر والطعن والضرب في البرد والحر، والظاهر أنه لم يكن في حلقها مسامير لعدم الحاجة بإلانة الحديد إليها، وإلا لم يكن بينه وبين غيره فرق، ولا كان للإلانة فائدة، وقد أخبر بعض من رأى ما نسب إليه بغير مسامير، قال الزجاج: السرد في اللغة: تقدير الشيء إلى الشيء ليتأتى متسقاً بعضه في أثر بعض متتابعاً، ومنه قولهم: سرد فلان الحديث. وهذا كما ألان الله تعالى للنبي ﷺ في الخندق تلك الكدية وفي رواية: الكذانة وذلك بعد أن لم تكن المعاول تعمل فيها وبلغت غاية الجهد منهم فضربها ﷺ ضربة واحدة، وفي رواية رش عليها ماء فعادت كثيباً أهيل لا ترد فأساً وتلك الصخرة التي أخبره سلمان ﵂ أنها كسرت فؤوسهم ومعاولهم وعجزوا عنها فضربها النبي ﷺ ثلاث ضربات كسر في ضربه ثلاثاً منها وبرقت مع كل ضربة برقة كبر معها تكبيرة، وأضاءت للصحابة ﵃ ما بين
onu kılıç söküp atamasın; zırh giyene ağır gelip de soğukta ve sıcakta hücumda, ricatta, saplamada ve vuruşta rahat hareket etmesine ve hızlı yer değiştirmesine engel olmasın. Zahir olan odur ki demirin yumuşatılması sebebiyle ihtiyaç kalmadığından halkalarında çivi yoktu; aksi takdirde onunla başkası arasında bir fark olmaz ve yumuşatmanın da bir faydası kalmazdı. Ona nispet edilen zırhı gören bazı kimseler de onun çivisiz olduğunu haber vermişlerdir. Zeccâc der ki: «Lügatte serd; bir şeyin ardı ardına düzenli ve intizamlı bir şekilde gelmesini sağlamak için onu diğerine göre takdir edip ayarlamaktır; falan kimse sözü serd etti (ardı ardına düzgünce sıraladı) ifadesi de buradan gelir.» Bu durum, Hendek gününde kazmaların işlemediği ve güçlerinin tükendiği o sert kaya -bir rivayette sert taş- karşısında Allah Teâlâ'nın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için onu yumuşatması gibidir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona bir kere vurmuş, bir rivayette üzerine su serpmiş ve kazma vurulunca dağılan akıcı bir kum yığınına dönmüştür. Selmân'ın radıyallâhu anh kendisine kazmalarını ve keserlerini kırdığını ve aciz kaldıklarını haber verdiği o kayaya da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem üç kez vurmuş, her vuruşunda ondan üç parça kırmış ve her darbeyle birlikte bir şimşek çakmış, o da tekbir getirmiştir. Bu şimşek ashaba radıyallâhu anhüm Medine'nin
14464. Metin
لابتي المدينة بحيث كانت في النهار كأنها مصباح في جوف بيت مظلم، فسألوه عن ذلك فأخبرهم ﷺ أن إحدى الضربات أضاءت له صنعاء من أرض اليمن حتى رأى أبوابها من مكانه ذلك، وأخبره جبرائيل عيله السلام أنها ستفتح على أمته، وأضاءت له الأخرى قصور الحيرة البيض كأنها أنياب الكلاب، وأخبر أنها مفتوحة لهم، وأضاءت له الأخرى قصور الشام الحمر كأنها أنياب الكلاب، وأخبر بفتحها عليهم، فصدقه الله تعالى في جميع ما قال، وأعظم من ذلك تصليب الخشب له حتى يصير سيفاً قوي المتن جيد الحديدة، وذلك أن سيف عبد الله بن جحش ﵁ انقطع يوم أحد، فأعطاه رسول الله ﷺ عرجونا فعاد في يده سيفاً قائمة منه فقاتل به، فكان يسمى العون، ولم يزل بعد يتوارث حتى بيع من بغا التركي بمائتي دينار ذكره الكلاعي في السيرة عن الزبير بن أبي بكر والبيهقي، وقاتل عكاشة بن محصن يوم بدر فانقطع سيفه، فأتى رسول الله ﷺ فأعطاه جذلاً من حطب، فلما أخذه هزه فعاد في يده سيفاً طويل القامة شديد المتن أبيض الحديد فقاتل به حتى وفتح الله على المسلمين، وكان ذلك السيف يسمى العون، ثم لم يزل عنده يشهد به المشاهد مع رسول الله ﷺ وبعده حتى قتل في الردة
iki taşlığı arasını aydınlatmış, öyle ki gündüz vakti karanlık bir evin içindeki lamba gibi parlamıştır. Ashap bunun sebebini sorunca Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem darbelerden birinin Yemen topraklarından San'a'yı kendisine aydınlattığını, hatta bulunduğu o yerden onun kapılarını gördüğünü ve Cebrail'in aleyhisselâm oranın ümmetine fethedileceğini haber verdiğini; diğer darbenin Hîre'nin beyaz köşklerini köpek dişleri gibi aydınlattığını ve buraların kendilerine açılacağını haber verdiğini; diğer darbenin ise Şam'ın kırmızı köşklerini köpek dişleri gibi aydınlattığını ve fethinin kendilerine nasip olacağını bildirdiğini haber vermiştir. Allah Teâlâ da söylediği her şeyde onu doğrulamıştır. Bundan daha büyüğü ise, sağlam ve iyi demirli bir kılıç haline gelinceye kadar ahşabın onun için sertleştirilmesidir. Şöyle ki: Uhud gününde Abdullah b. Cahş'ın radıyallâhu anh kılıcı kırılmıştı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona hurma dalı verdi, o dal elinde kabzası olan bir kılıca dönüştü ve onunla savaştı. Bu kılıca el-Avn adı verilirdi ve sonradan miras yoluyla intikal ede ede nihayet Türk Buğa'ya iki yüz dinara satıldı. Bunu Kelâî, es-Sîre'de Zübeyr b. Bekkâr'dan ve Beyhakî'den zikretmiştir. Bedir günü Ukkâşe b. Mıhsan savaştı ve kılıcı kırıldı; Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem geldi, o da kendisine bir odun parçası verdi. Onu alınca salladı ve elinde uzun boylu, sağlam gövdeli, beyaz demirli bir kılıca dönüştü. Allah Müslümanlara zafer verinceye kadar onunla savaştı; bu kılıca da el-Avn denirdi. Sonra o kılıç yanında kaldı, onunla Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte ve ondan sonraki gazvelere katıldı; nihayet Ridde savaşlarında öldürülünceye kadar
14465. Metin
وهو عنده، وعن الواقدي أنه انكسر سيف سلمة بن أسلم بن الحريش يوم بدر فأعطاه رسول الله ﷺ قضيباً كان في يده من عراجين ابن طاب فقال: اضرب به فإذا هو سيف جيد، فلم يزل عنده حتى قتل يوم جسر أبي عبيد، وإلحامه للحديد ليس بأعجب من إلحام النبي ﷺ ليد معوذ بن عفراء لما قطعها أو جهل يوم بدر فأتى بها يحملها في يده الأخرى فبصق عليها رسول الله ﷺ وألصقها فلصقت وصحت مثل أختها كما نقله البيهقي وغيره.
kılıç yanındaydı. Vâkıdî'den rivayet edildiğine göre, Bedir günü Seleme b. Eslâm b. Harîş'in kılıcı kırıldı; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona elindeki İbn Tâb hurma dallarından bir çubuk verdi ve: «Bununla vur» buyurdu; o da birden mükemmel bir kılıç oluverdi. Ebû Ubeyd Köprüsü gününde şehit oluncaya kadar o kılıç yanında kaldı. Demiri birbirine kaynatması ise, Bedir günü Ebû Cehil kestiğinde Muavvez b. Afrâ'nın elini Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem kaynatıp iyileştirmesinden daha şaşırtıcı değildir; nitekim elini diğer elinde taşıyarak getirmiş, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem üzerine tükürüp yapıştırmış, o da yapışarak Beyhakî ve diğerlerinin naklettiği gibi diğer eşi gibi sağlamlaşmıştır.
14466. Metin
ولما أتم سبحانه ما يختص به من الكرامات، عطف عليها ما جمع فيه الضمير لأنه يعم غيره فقال: {واعملوا} أي أنت ومن أطاعك {صالحاً} أي بما تفضلنا به عليكم من العلم والتوفيق للطاعة، ثم علل هذا الأمر ترغيباً وترهيباً بقوله مؤكداً إشارة إلى أن إنكارهم للقدرة على البعث إنكار لغيرها من الصفات وإلى أن المتهاون في العمل في عداد من ينكر أنه يعين الله: {إني بما تعملون} أي كله {بصير *} أي مبصر وعالم بكل ظاهر له وباطن.
Allah Teâlâ ona has olan ikramları tamamlayınca, başkalarını da kapsadığı için çoğul zamirinin kullanıldığı şu buyruğu buna atfetti: {واعملوا} “Ve [salih] amel işleyin” yani sen ve sana itaat edenler [amel işleyin] {صالحاً} “salih” yani size lütfettiğimiz ilim ve itaate muvaffak kılma nimeti ile. Sonra dirilişe olan kudreti inkâr etmelerinin diğer sıfatları inkâr etmek olduğuna ve amelde gevşeklik gösterenin Allah'ın yardımını inkâr edenler zümresinde sayılacağına işaretle, rağbet ettirmek ve korkutmak üzere bu emrin gerekçesini tekit ederek şöyle buyurdu: {إني بما تعملون} “Şüphesiz Ben yaptıklarınızı” yani hepsini {بصير *} “hakkıyla görenim.” Yani her bir açığını ve gizlisini gören ve bilirim.
14467. Metin
ولما أتم سبحانه ما أراد من آيات داود ﵇ وختمها بالحديد، اتبعه ابنه سليمان ﵇ لمشاركته له في الإنابة، وبدأ من آياته بما هو من أسباب تكوينه سبحانه للحديد فقال: {ولسليمان} أي عوضاً من الخيل التي عقرها لله {الريح} أي مسخرة على قراءة شعبة، والتقدير على قراءة الجماعة: سخرناها له حال كونها {غدوها شهر} أي تحمله وتذهب به وبجميع عسكره بالغداة وهي من الصباح إلى نصف النهار مسيرة شهر كان يغدو من إيليا فيقبل بإصطخر {ورواحها} أي من الظهر إلى آخر النهار {شهر} أي مسيرته، فهذه آية سماوية دالة على أنه كما رفع بساط سليمان ﵇ بما حصل من جنوده وآلاتهم ثم وضعه قادر على أن يضع ما يشاء من السماء فيهلك من تقع عليه، وهذا كما سخر الله الريح للنبي ﷺ في غزوة الأحزاب فكانت تهد خيامهم وتكفأ طعامهم وتضرب وجوههم بالحجارة والتراب وهي لا تجاوز عسكرهم إلى أن هزمهم الله بها، وكما حملت شخصين من أصحابة رضي الله
Allah Teâlâ, Davud'un aleyhisselâm ayetlerinden dilediği şeyleri tamamlayıp bunu demir ile bitirince, O'na yönelmedeki ortaklığı sebebiyle oğlu Süleyman'ı aleyhisselâm onun ardına ekledi ve onun ayetlerine de Allah Teâlâ'nın demiri var etme sebeplerinden olan şeyle başlayarak şöyle buyurdu: {ولسليمان} “Süleyman'a da” yani Allah için kestiği atların yerine {الريح} “rüzgârı [boyun eğdirdik]” -Şu'be kıraatinde meful olarak; cemaat kıraatinde takdir ise: «Biz onu şu halde iken boyun eğdirdik» şeklindedir-: {غدوها شهر} “sabah gidişi bir aylık mesafe” yani sabah vaktinde -ki sabahtan gün ortasına kadardır- onu, ordusunu ve teçhizatını bir aylık mesafeye taşır götürürdü; İlyâ'dan (Kudüs) sabah çıkar, İstahr'a varırdı; {ورواحها} “akşam dönüşü de” yani öğleden günün sonuna kadarki dönüşü de {شهر} “bir aylık mesafedir”. Bu, Süleyman'ın aleyhisselâm tahtını orduları ve teçhizatıyla kaldırıp sonra yere indirdiği gibi, dilediği şeyi gökten indirip üzerine düştüğü kimseyi helak etmeye de kadir olduğuna delalet eden semavi bir ayettir. Bu durum, Hendek Gazvesi'nde Allah'ın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için rüzgârı boyun eğdirmesi gibidir; nitekim çadırlarını yıkıyor, yemek kaplarını deviriyor, Allah onları hezimete uğratıncaya kadar ordugâhlarını aşmaksızın yüzlerine taş ve toprak savuruyordu. Tebük Gazvesi'nde ashabından
14468. Metin
تعالى عنهم في غزوة تبوك فألقتهما في جبلي طي، وتحمل من أراد الله من أولياء أمته كما هو في غاية الشهرة ونهاية الكثرة، وأما أمر الإسراء والمعراج فهو من الجلالة والعظم بحيث لا يعلمه إلا الله مع أن الله تعالى صرفه في آيات السماء بحبس المطر تارة وإرساله أخرى.
iki kişiyi radıyallâhu anhümâ taşıyıp Tayy dağlarına bırakması ve son derece meşhur ve pek çok olduğu üzere ümmetinin evliyasından dilediğini taşıması da böyledir. İsrâ ve Mi'rac meselesi ise azamet ve büyüklüğü ancak Allah tarafından bilinecek derecededir; bununla birlikte Allah Teâlâ bazen yağmuru tutarak bazen de göndererek semanın ayetlerinde de ona tasarruf vermiştir.
14469. Metin
ولما ذكر الريح، أتبعها ما هي من أسباب تكوينه فقال: {وأسلنا له} أي بعظمتنا {عين القطر} أي النحاس أذبناه له حتى صار كأنه عين ماء، وذلك دال على أنه تعالى يفعل في الأرض ما يشاء، فلو أراد لأسالها كلها فهلك من عليها، ولو أراد لجعل بدل الإسالة الخسف والإزالة.
Rüzgârı zikredince, onun var oluş sebeplerinden olduğu şeyi ardına ekleyerek şöyle buyurdu: {وأسلنا له} “Ve onun için akıttık” yani azametimizle {عين القطر} “erimiş bakır pınarını” yani bakırı onun için su pınarı gibi akacak şekilde erittik. Bu da Allah Teâlâ'nın yeryüzünde dilediğini yapacağına delalet eder; zira dileseydi bütün yeri akıtır ve üzerindekiler helak olurdu; dileseydi akıtmak yerine yere batırır ve yok ederdi.
14470. Metin
ولما ذكر الريح والنحاس الذي لا يذاب عادة إلا بالنار، ذكر ما أغلب عناصرة النار، وهو في الخفة والإقدار على الطيران كالريح فقال: {ومن} أي وسخرنا له من {الجن} أي الذين سترناهم عن العيون من الشياطين وغيرهم {من يعمل} ولما كان قد أمكنه الله منهم غاية الإمكان في غيبته وحضوره قال: {بين يديه} ولما كان ظن ظان أن لهم استبداداً بأعمالهم نفاه بقوله: {بإذن ربه} أي بتمكين المحسن إليه له ولهم بما يريد فعله.
Rüzgârı ve adet gereği ancak ateşle eritilen bakırı zikredince, unsurlarının çoğunluğu ateş olan, hafiflik ve uçma kudretinde rüzgâr gibi bulunan varlıkları zikrederek şöyle buyurdu: {ومن} “Ve [boyun eğdirdik]” yani onun için boyun eğdirdik {الجن} “cinlerden” yani şeytanlardan ve diğerlerinden gözlerden gizlediğimiz varlıklardan {من يعمل} “çalışan kimseleri”. Allah Teâlâ gıyabında ve huzurunda onları son derece Süleyman'ın emrine verdiği için şöyle buyurdu: {بين يديه} “onun önünde”. Bir kimse onların işlerinde müstakil olduklarını zannetmesin diye bunu şu buyruğuyla nefyetti: {بإذن ربه} “Rabbinin izniyle” yani kendisine iyilikte bulunan Rabbinin, yapmak istediği şeyler hususunda hem ona hem onlara imkân tanımasıyla.
14471. Metin
ولما قرر سبحانه أن ذلك بإرادته فهو في الحقيقة بأمره، زاد ذلك تقريراً بقوله عاطفاً على ما تقديره: فمن عمل بأمرنا أثبناه جنات النعيم: {ومن يزغ} أي يمل، من زاغ يزيغ ويزوغ {منهم} مجاوزاً وعادلاً {عن أمرنا} أي عن الذي أمرناه به من طاعة سليمان أي أمره الذي هو من أمرنا {نذقه} أي بما لنا من العظمة التي أمكنا سليمان ﵇ بها مما أمكناه فيه من ذلك {من عذاب السعير *} أي في الدنيا مجازاً وفي الآخؤة حقيقة، وهذا كما أمكن الله نبينا ﷺ من ذلك العفريت فخنقه وهو بربطه حتى يتلعب به صبيان المدينة، ثم تركه تأدباً مع أخيه سليمان عليهما الصلاة والسلام فيما سأل الله تعالى فيه، وأما الأعمال التي تدور عليها إقامة الدين فأغناه الله فيها عن الجن بالملائكة الكرام، وسلط جمعاً من صحابته ﵃ على جماعة من مردة الجان منهم أبو هريرة ﵁ لما وكله النبي ﷺ بحفظ زكاة رمضان ومنهم أبي بن كعب ﵁ قبض على شخص منهم كان يسرق من تمره وقال: لقد علمت الجن ما فيهم من هو أشد مني ومنهم معاذ بن جبل ﵁ لما جعله النبي ﷺ على صدقة المسلمين فأتاه شيطان منهم يسرق وتصور له بصور منها صورة فيل فضبطه به فالتفّت يداه
Allah Teâlâ bunun kendi iradesiyle, dolayısıyla hakikatte kendi emriyle olduğunu kararlaştırınca, takdiri «Bizim emrimizle amel edeni Naim cennetleriyle mükâfatlandırırız» şeklinde olan ifadeye atıfla bunu daha da pekiştirerek şöyle buyurdu: {ومن يزغ} “Kim saparsa” yani haktan meyledip yönünü çevirirse; zâğa-yezîğu-yezûğu fiilinden {منهم} “onlardan” sınırı aşıp dönerek {عن أمرنا} “emrimizden” yani Süleyman'a itaat konusunda emrettiğimiz şeyden, yani bizim emrimizden sayılan onun emrinden [saparsa] {نذقه} “ona tattırırız” yani Süleyman'a aleyhisselâm imkân tanıdığımız o azametimizle {من عذاب السعير *} “çılgın alevli ateşin azabından.” Yani dünyada mecazen, ahirette ise hakikaten. Bu durum, Allah'ın o ifriti Peygamberimize sallallâhu aleyhi ve sellem boyun eğdirmesi, onun da onu boğup Medine çocuklarının onunla oynaması için bağlayacakken, kardeşi Süleyman'ın aleyhimesselâm Allah Teâlâ'dan dilediği şey hususundaki edebinden ötürü onu serbest bırakması gibidir. Dinin ikamesinin etrafında döndüğü amellere gelince, Allah onu cinlerden müstağni kılarak kerim meleklerle desteklemiş ve ashabından radıyallâhu anhüm bir topluluğu cinlerin azgınlarına musallat kılmıştır: Onlardan biri Ebû Hüreyre'dir radıyallâhu anh; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu Ramazan zekâtını korumakla görevlendirdiğinde [bunu yaşamıştır]. Biri Übeyy b. Ka'b'dır radıyallâhu anh; hurmasından çalan birini yakalamış ve: «Cinler bilir ki aralarında benden daha güçlüsü yoktur» demiştir. Biri Muâz b. Cebel'dir radıyallâhu anh; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onu Müslümanların sadakasının başına tayin ettiğinde, onlardan bir şeytan hırsızlık yapmak üzere fil sureti dahil çeşitli suretlere girerek gelmiş, Muâz da onu sımsıkı yakalamış, elleri
14472. Metin
عليه وقال له: يا عدو الله، فشكا إليه الفقر وأخبره أنه من جن نصيبين وأنهم كانت لهم المدينة، فلما بعث النبي ﷺ أخرجهم منها وسأله أن يخلي عنه على أن لا يعود ومنهم بريدة ﵁، ومنهم أبو أيوب الأنصاري ﵁، ومنهم زيد بن ثابت ﵁، ومنهم عمر بن الخطاب ﵁ وعنهم أجمعين صارع الشيطان فصرعه عمر، ومنهم عمار بن ياسر ﵁ قاتل الشيطان فصرعه عمار، وأدمى أنف الشيطان بحجر، ولذلك وغيره كان يقول أبو هريرة: عمار الذي أجاره الله من الشيطان على لسان نبيه ﷺ ذكرها كلها البهيقي في الدلائل، وذكرت تخريج أكثرها في كتابي مصاعد النظر للإشراف على مقاصد السور، وأما عين القطر فهي ما تضمنه قول النبي ﷺ
ona dolanmış ve: «Ey Allah'ın düşmanı!» demiştir; o da fakirlikten şikâyet edip Nusaybin cinlerinden olduğunu, Medine'nin önceden kendilerine ait olduğunu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilince onları oradan çıkardığını haber vermiş ve bir daha dönmemek üzere kendisini serbest bırakmasını istemiştir. Bunlardan biri Büreyde radıyallâhu anh, biri Ebû Eyyûb el-Ensârî radıyallâhu anh, biri Zeyd b. Sâbit radıyallâhu anh, biri de Ömer b. el-Hattâb'dır radıyallâhu anh; -hepsinden Allah razı olsun- şeytanla güreşmiş ve Ömer onu yere sermiştir. Biri de Ammâr b. Yâsir'dir radıyallâhu anh; şeytanla dövüşmüş, Ammâr onu yere sermiş ve bir taşla şeytanın burnunu kanatmıştır. Bundan ve diğer sebeplerden ötürü Ebû Hüreyre şöyle derdi: «Ammâr, Peygamberinin sallallâhu aleyhi ve sellem diliyle Allah'ın şeytandan koruduğu kimsedir.» Bunların tamamını Beyhakî ed-Delâil'de zikretmiştir; çoğunun tahricini ise Masâidu'n-Nazar li'l-İşrâf alâ Makâsıdi's-Suver adlı kitabımda belirttim. Erimiş bakır pınarına gelince, bu Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem şu sözünün içerdiği husustur:
14473. Metin
«أعطيت مفاتيح خزائن الأرض والملك في الدنيا والخلد فيها ثم الجنة فاخترت أن أكون نبياً عبداً أجوع يوماً وأشبع يوماً» الحديث، فشمل ذلك من روضة اللؤلؤ الرطب إلى عين الذهب المصفى إلى ما دون ذلك، وروى الترمذي وقال: حسن عن أبي أمامة ﵁ عن النبي صلى الله عليه قال: «عرض عليّ ربي ليجعل لي بطحاء مكة ذهباً، قلت: لا يارب! ولكن أشبع يوماً وأجوع يوماً، أو قال ثلاثاً أو نحو
«Bana yeryüzü hazinelerinin anahtarları, dünyada mülk ve orada ebediyet, ardından da cennet teklif edildi; ben ise bir gün aç kalıp bir gün doyan kul bir peygamber olmayı seçtim» hadisi. Bu, taze inci bahçesinden saf altın pınarına ve bundan daha aşağısına kadar her şeyi kapsamaktadır. Tirmizî'nin rivayet edip «hasen» dediği Ebû Ümâme'den radıyallâhu anh gelen hadiste Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Rabbim Mekke vadisini benim için altına dönüştürmeyi teklif etti. Dedim ki: Hayır ya Rabbi! Lakin bir gün doyayım, bir gün aç kalayım -yahut üç gün dedi veya benzeri
14474. Metin
ذلك، فإذا جعت تضرعت إليك وذكرتك، وإذا شبعت شكرتك وحمدتك» وللطبراني بإسناد حسن والبيهقي في الزهد وغيره عن ابن عباس ﵄ «أن إسرافيل ﵇ أتى النبي ﷺ بمفاتيح خزائن الأرض وقال: إن الله أمرني أن أعرض عليك أن أسير معك جبال تهامة زمرداً وياقوتاً وذهباً وفضة، فإن شئت نبياً ملكاً وإن شئت نبياً عبداً، فأومأ إليه جبرائيل ﵇ أن تواضع، فقال نبياً عبداً»
bir şey söyledi-, acıktığımda Sana yalvarıp Seni zikredeyim, doyduğumda ise Sana şükredip hamdedeyim.» Taberânî'nin hasen bir senetle, Beyhakî'nin ez-Zühd'de ve başkalarının İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ rivayet ettiğine göre: «İsrâfil aleyhisselâm yeryüzü hazinelerinin anahtarlarıyla Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem gelip şöyle dedi: Allah Tehâme dağlarını seninle birlikte zümrüt, yakut, altın ve gümüş olarak yürütmeyi sana teklif etmemi emretti; dilersen melik bir peygamber ol, dilersen kul bir peygamber ol. Bunun üzerine Cebrail aleyhisselâm ona mütevazı olmasını işaret etti; o da: 'Kul bir peygamber' dedi.»
14475. Metin
رواه ابن حبان في صحيحه مختصراً من حديث أبي هريرة ﵁، وله في الصحيح أيضاً عن جابر بن عبد الله عنهما قال: قال رسول الله ﷺ «أوتيت بمقاليد الدنيا على فرس أبلق على قطيفة من سندس» وفي البخاري في غزوة أحد عن عقبة بن عامر ﵁ أن النبي ﷺ قال: «أعطيت مفاتيح خزائن الأرض أو مفاتيح» الأرض هذا ما يتعلق بالأرض، وقد زيد ﷺ على ذلك بأن أيده ربه سبحانه بالتصرف في خزائن السماء
İbn Hibbân Sahîh'inde bunu Ebû Hüreyre radıyallâhu anh hadisinden muhtasar olarak rivayet etmiştir. Yine Sahîh'inde Câbir b. Abdillâh'tan radıyallâhu anhümâ şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: «Bana dünya hazinelerinin anahtarları, alaca bir at üzerinde, ipek bir örtü içinde getirildi.» Buhârî'de Uhud Gazvesi bahsinde Ukbe b. Âmir'den radıyallâhu anh rivayet edildiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Bana yeryüzü hazinelerinin anahtarları -yahut yeryüzünün anahtarları- verildi.» İşte bu yeryüzü ile ilgili kısımdır. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem bunun da ötesinde fazlası verilmiş, Rabbi onu semanın hazinelerinde tasarrufla da teyit etmiştir:
14476. Metin
تارة بشق القمر، وتارة برجم النجوم، وتارة باختراق السماوات، وتارة بحبس المطر وتارة بإرساله - إلى غير ذلك مما أكرمه الله به.
Bazen ayın yarılmasıyla, bazen yıldızların kaymasıyla, bazen semaları aşıp geçmesiyle, bazen yağmurun tutulması bazen de yağdırılmasıyla... Ve Allah'ın ona ikram ettiği daha nice şeylerle.
14477. Metin
ولما أخبر تعالى أنه سخر له الجن، ذكر حالهم في أعمالهم، دلالة على أنه سبحانه يتصرف في السماء والأرض وما فيهما بما يشاء فقال تعالى: {يعملون له} أي في أي وقت شاء {ما يشاء} أي عمله {عن محاريب} أي أبنية شريفة من قصور ومساكن وغيرها هي أهل لأن يحارب عليها أو مساجد، والمحراب مقدم كل مسجد ومجلس وبيت، وكان مما عملوه له بين المقدس جدرانه بالحجارة العجيبة البديعة والرخام الأبيض والأصفر والأخضر، وعمدة بأساطين المها الأبيض الصافي مرصعاً سقوفه وجدرانه بالذهب والفضة والدر والياقوت والمسك والعنبر وسائر الطيب، وبسط أرضه بألواح الفيروزج حتى كان أبهى بيت على وجه الأرض {وتماثيل} أي صوراً حساناً على تلك الأبنية فيها أسرار غريبة كما ذكروا أنهم صنعوا له أسدين في أسفل كرسيه ونسرين في أعلاه، فإذا أراد أن يصعد بسط الأسدان ذراعين، وإذا قعد أظله النسران، ولم تكن التصاوير ممنوعة.
Allah Teâlâ cinleri onun emrine verdiğini haber verince, dilediği şekilde gökte, yerde ve ikisinde bulunanlarda tasarruf ettiğine delalet etmek üzere onların yaptıkları işlerdeki hallerini zikredip şöyle buyurdu: {يعملون له} “Onun için yapıyorlardı” yani dilediği her vakitte {ما يشاء} “dilediği şeyleri” yani yapılmasını istediği şeyleri: {عن محاريب} “yüksek köşklerden” yani saraylar, meskenler ve benzeri uğruna savaşılmaya layık şerefli binalardan yahut mescitlerden. Mihrap; her mescidin, meclisin ve evin baş köşesidir. Onun için yaptıkları binalardan biri de Beytü'l-Makdis idi; duvarlarını harikulade, eşsiz taşlarla, beyaz, sarı ve yeşil mermerlerle yapmışlar, sütunlarını saf beyaz billurdan dikmişler, tavanlarını ve duvarlarını altın, gümüş, inci, yakut, misk, amber ve diğer güzel kokularla süslemişler, zeminini de firuze levhalarla döşemişlerdi; öyle ki yeryüzündeki en görkemli ev olmuştu. {وتماثيل} “ve heykellerden” yani o binalar üzerinde içinde garip sırlar bulunan güzel suretlerden. Zikrettiklerine göre, tahtının alt kısmında iki aslan, üst kısmında ise iki kartal yapmışlardı; yukarı çıkmak istediğinde iki aslan kollarını uzatır, oturduğunda ise iki kartal ona gölge yapardı. O dönemde suretler yasak değildi.
14478. Metin
ولما ذكر القصور وزينتها، ذكر آلات المأكل لأنها أول ما تطلب بعد الاستقرار في المسكن فقال: {وجفان} أي صحاف وقصاع يؤكل فيها {كالجواب} جمع جابية، وهي الحوض الكبير الذي يجبى إليه الماء، أي يجمع قيل: كان يجلس على الجفنة الواحدة ألف رجل.
Sarayları ve onların zinetlerini zikredince, meskene yerleştikten sonra ilk aranan şey olduğu için yiyecek kaplarını zikrederek şöyle buyurdu: {وجفان} “ve çanaklar” yani içinde yemek yenilen sahanlar ve tepsiler {كالجواب} “havuzlar gibi”. Câbiyenin çoğuludur; o da içine su toplanan büyük havuz demektir. Denildi ki: Tek bir çanağın etrafına bin adam otururdu.
14479. Metin
ولما ذكر الصحاف على وجه يعجب منه ويستعظم، ذكر ما يطبخ فيه طعامها فقال: {وقدور راسيات} أي ثابتات ثباتاً عظيماً بأن لا ينزع عن أثافيها لأنها لكبرها كالجبال. ولما ذكر المساكن وما تبعها، أتبعها الأمر بالعمل إشارة إلى أنه ﷺ ومن تبعه لا يلهيهم ذلك عن العبادة فقال: {اعملوا} أي وقلنا لهم: تمتعوا واعملوا، دل على مزيد قربهم بحذف أداة النداء وعلى شرفهم بالتعبير بالآل فقال: {آل داود} أي كل ما يقرب إلى الله {شكراً} أي لأجل الشكر له سبحانه، وهو تعظيمه في مقابلة نعمه ليزيدكم من فضله أو النصب على الحال أي شاكرين، أو على تقدير: اشكروا شكراً، لأن «اعملوا» فيه معنى «اشكروا» من حيث أن العمل للمنعم شكر له، ويجوز أن تنتصب باعملوا مفعولاً بهم معناه أنا سخرنا لكم الجن يعملون لكم ما شئتم فاعملوا أنتم شكراً - على طريق المشاكلة {وقليل}
Çanakları hayranlık uyandıracak ve büyüklüğü kavranacak bir şekilde zikredince, yemeklerinin pişirildiği şeyleri de zikrederek şöyle buyurdu: {وقدور راسيات} “ve yerinden kalkmaz sabit kazanlar” yani büyüklüklerinden ötürü dağlar gibi oldukları için ocak taşlarından hiç indirilmeyecek şekilde son derece sağlam sabit duran [kazanlar]. Meskenleri ve ona bağlı şeyleri zikredince, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem ve ona uyanların bu durumlarla ibadetten alıkonulmayacağına işaret etmek üzere bunun peşinden amel etmeyi emrederek şöyle buyurdu: {اعملوا} “Çalışın” yani onlara dedik ki: Faydalanın ve amel edin. Nida edatını hazfederek kendilerine olan yakınlığı, «Âl» lafzıyla ifade ederek de şereflerini gösterdi ve şöyle buyurdu: {آل داود} “ey Davud ailesi!” Yani Allah'a yaklaştıracak her ameli [işleyin] {شكراً} “şükür olarak” yani O'na şükretmek amacıyla; bu da O'nun lütfunu artırması için nimetlerine karşılık O'nu yüceltmektir. Yahut hal olarak mansuptur, yani şükredenler olarak; yahut «Çalışmak nimeti verene bir şükürdür» anlamından hareketle «amel edin» lafzında «şükredin» manası bulunduğundan: «Şükürle şükredin» takdirindedir. 'İ'melû' fiilinin mef'ûlün bihi olarak mansup olması da caizdir, bunun manası: «Biz cinleri dilediğinizi yapsınlar diye sizin emrinize verdik, siz de müşakele yoluyla şükür ameli işleyin» demektir. {وقليل} “Ve pek azdır”
14480. Metin
أي قلنا ذلك والحال أنه قليل.
yani durum bu iken pek azdır dedik.
14481. Metin
ولما لم يقتض الحال العظمة لأنها مبالغة في الشكر أليق، اسقط مظهرها فقال: {من عبادي الشكور *} أي المتوفر الدواعي بظاهره وباطنه من قلبه ولسانه وبدنه على الشكر بأن يصرف جميع ما أنعم الله عليه فيما يرضيه، وعبر بصيغة فعول إشارة إلى أن من يقع منه يطلق الشكر كثير، وأقل ذلك حال الاضطرار.
Durum azamet [ifadesi kullanmayı] gerektirmediği için -çünkü şükürde mübalağa daha uygundur- azamet zamirini düşürerek şöyle buyurdu: {من عبادي الشكور *} “kullarımdan çok şükredenler.” Yani Allah'ın kendisine bahşettiği her şeyi O'nun razı olduğu yolda sarf etmek suretiyle kalbi, dili ve bedeniyle zahiren ve batınen bütün gücüyle şükre yönelen [kimseler]. Şükrün mutlak olarak kendisinden sadır olduğu kimselerin çok olduğuna, bunun en azının ise darlık ve çaresizlik anında gerçekleştiğine işaret etmek üzere «faûl» vezniyle ifade etmiştir.
14482. Metin
ولما كان ربما استبعد موت من هو على هذه الصفة من ضخامة الملك بنفوذ الأمر وسعة الحال وكثرة الجنود، أشار إلى سهولته بقرب زمنه وسرعة إيقاعه على وجه دال على بطلان تعظيمهم للجن بالإخبار بالمغيبات بعد تنبيههم على مثل ذلك باستخدامه لهم بقوله: {فلما} بالفاء، ولذلك عاد إلى مظهر الجلال فقال: {قضينا} وحقق صفة القدرة بأداة الاستعلاء فقال: {عليه} أي سليمان عيله السلام {الموت ما دلهم} أي جنوده وكل من في ملكه من الجن والإنس وغيرهم من كل قريب وبعيد {على موته} لأنا جعلنا له من سعة العلم ووفور الهيبة ونفوذ الأمر ما تمكن به من إخفاء موته عنهم {إلا دآبة الأرض} فخمها بهذه الإضافة التي من معناها أنه لا دابة للأرض غيرها لما أفادته من العلم ولأنها لكونها تأكل من كل شيء
Emrin geçerliliği, imkânların genişliği ve orduların çokluğuyla bu vasıfta muazzam bir mülke sahip olan birinin ölümü belki uzak görülebileceğinden, onları cinleri çalıştırmasıyla buna benzer hususlarda uyardıktan sonra, cinlerin gaybı bildiklerine dair tazimlerini boşa çıkaracak şekilde zamanının yakınlığı ve gerçekleşmesinin süratiyle ölümün kolaylığına işaret ederek 'fa' harfiyle şöyle buyurdu: {فلما} “Vaktaki” ve bu sebeple celal zamirine dönerek şöyle buyurdu: {قضينا} “hükmettiğimizde” ve kudret sıfatını istilâ edatıyla pekiştirerek şöyle buyurdu: {عليه} “onun aleyhine” yani Süleyman aleyhisselâm hakkında {الموت ما دلهم} “ölümü, onlara göstermedi” yani ordularına ve mülkünde bulunan cin, insan ve yakındaki uzaktaki diğer varlıklara göstermedi; {على موته} “onun ölümünü”. Çünkü ona ölümünü onlardan gizleyebileceği geniş bir ilim, bol bir heybet ve geçerli bir otorite vermiştik; {إلا دآبة الأرض} “ağaç kurdu müstesna”. Verdiği bilgiden ötürü ve tahta, taş, toprak, elbise ve diğer her şeyden
14483. Metin
من أجزاء الأرض من الخشب والحجر والتراب والثياب وغير ذلك أحق الدواب بهذا الاسم، ويزيد ذلك حسناً ان مصدر فعلها أرض بالفتح والإسكان فيصير من قبيل التورية ليشتد التشوف إلى تفسيرها ثم بين أنها الأرضة بقوله مستأنفاً في جواب من كأنه قال: أي دابة هي وبما دلت: {تأكل منسأته} أي عصاه التي مات وهو متكىء عليها قائماً في بيت من زجاج، وليس له باب، صنعته له الجن لما أعلمه الله بأن أجله قد حضر، وكان قد بقي في المسجد بقية ليخفي موته على الجن الذين كانوا يعملون في البيت المقدس حتى يتم؛ قال في القاموس في باب الهمز: نسأه: زجره وساقه وأخره ودفعه عن الحوض، والمنسأة كمكنسة مرتبة، ويترك الهمز فيهما: العصا - لأن الدابة تنسأ بها أي تساق، والبدل فيها لازم، حكاه سيبويه - انتهى. فالمعنى أن الجن كانوا يزجرون ويساقون بها، وقرأها المدنيان وأبو عمرو بالإبدال، وابن عامر من رواية ابن ذكوان والداجوني عن هشام
yeryüzünün parçalarından her şeyi yemesi sebebiyle bu isme hayvanların en layığı olduğu için bu izafetle onu yüceltti; bunun manalarından biri de yeryüzünün ondan başka kurdunun olmamasıdır. Fiilinin masdarının fetha ve sükûn ile 'ard' olması da buna ayrı bir güzellik katar ve tefsirine duyulan arzuyu artırmak için tevriye kabilinden olur. Sonra «O hangi hayvandır ve ne ile gösterdi?» diyen bir kimseye cevap olarak sözü müstakil kılarak onun ağaç kurdu olduğunu şu buyruğuyla açıkladı: {تأكل منسأته} “onun asasını yiyen”. Yani Allah ecelinin geldiğini kendisine bildirdiğinde cinlerin onun için yaptığı, camdan bir evin içinde kapısı olmaksızın ayakta dayanarak vefat ettiği asasını [yiyen ağaç kurdu]; zira Mescid-i Aksâ'da henüz bitmemiş bir kısım kalmıştı ve Beytü'l-Makdis'te çalışan cinlerden ölümünü bina tamamlanıncaya kadar gizlemek istiyordu. el-Kâmûs'ta hemze babında şöyle denir: 'Nese'ehû': Onu azarladı, sürdü, tehir etti ve havuzdan uzaklaştırdı demektir. 'el-Menseetu' ise 'miknesetün' veznindedir; her ikisinde de hemze terk edilir; asadır, çünkü hayvan onunla dürtülüp sürülür. Bunda bedel yapmak lazımdır, bunu Sîbeveyh nakletmiştir -alıntı bitti-. Mana: Cinler onunla azarlanır ve sürülürdü. Medineliler ve Ebû Amr bunu ibdal ile okumuşlardır; İbn Âmir ise İbn Zekvân ve Dâcûnî'nin Hişâm'dan
14484. Metin
بإسكان الهمزة، والباقون بهمزة مفتوحة {فلما خر} أي سقط على الأرض بعد أن قصمت الأرضة عصاه {تبينت الجن} أي علمت علماً بيناً لا يقدرون معه على تدبيج وتدليس، وانفضح أمرهم وظهر ظهوراً تاماً {أن} أي أنهم {لو كانوا} أي الجن {يعلمون الغيب} أي علمه {ما لبثوا} أي أقاموا حولاً مجرماً {في العذاب المهين *} من ذلك العمل الذي كانوا مسخرين فيه، والمراد إبطال ما كانوا يدعونه من علم الغيب على وجه الصفة، لأن المعنى أن دعواهم ذلك إما كذب أو جهل، فأحسن الأحوال لهم أن يكون جهلاً منهم، وقد تبين لهم الآن جهلهم بياناً لا يقدرون على إنكاره، ويجوز أن تكون «أن» تعليلية، ويكون التقدير: تبين حال الجن فيما يظن بهم من أنهم يعلمون الغيب، لأنهم إلى آخره، وسبب علمهم مدة كونه ميتاً قبل ذلك أنهم وضعوا الأرضة على موضع من العصا فأكلت منها يوماً وليلة، وحسبوا على ذلك النحو فوجدوا المدة سنة، وفي هذا توبيخ للعرب أنهم يصدقون من ثبت بهذا الأمر أنهم لا يعلمون الغيب في الخرافات اللاتي تأتيهم بها الكهان وغيرهم مما يفتنهم والحال أنهم يشاهدون منه كذباً كبيراً، فكانوا بذلك مساوين لمن يخبر من الآدميين عن بعض المغيبات بظن يظنه او منام يراه أو غير ذلك، فيكون كما قال - هذا مع
rivayetine göre hemzenin sükûnuyla, diğerleri ise fethalı hemze ile okumuştur: {فلما خر} “Yere yıkılınca” yani ağaç kurdu asasını kırdıktan sonra yere düşünce {تبينت الجن} “cinler anladı ki” yani artık örtbas edemeyecekleri ve hile yapamayacakları apaçık bir bilgiyle bildiler, durumları rezil oldu ve tamamen açığa çıktı {أن} “şayet” yani kendileri {لو كانوا} “olsalardı” yani cinler {يعلمون الغيب} “gaybı biliyor” yani gaybın ilmine sahip olsalardı {ما لبثوا} “kalmazlardı” yani tam bir yıl boyunca kalmazlardı {في العذاب المهين *} “o aşağılayıcı azap içinde.” Yani kendilerine yaptırılan o ağır iş içinde. Buradaki maksat, cinlerin gaybı bildiklerine dair iddialarını nitelik bakımından boşa çıkarmaktır; çünkü mana şudur: Onların bu iddiası ya yalandır ya da cehalettir. Onlar için en iyi ihtimal bunun bir cehalet olmasıdır; nitekim şimdi inkâr edemeyecekleri kesin bir şekilde cehaletleri kendilerine ayan beyan ortaya çıkmıştır. «En» harfinin ta'lîl (gerekçe) bildirmesi de caizdir; o zaman takdir şöyle olur: «Gaybı bildikleri zannedilen cinlerin durumu apaçık ortaya çıktı; çünkü onlar... ilah.» Bundan önce onun ölü kaldığı süreyi bilmelerinin sebebi ise, ağaç kurdunu asanın bir yerine koyup bir gün bir gece boyunca ondan yemesini sağlamaları ve bu hesaba göre hesapladıklarında sürenin bir yıl olduğunu görmeleridir. Bunda Araplara bir kınama vardır: Çünkü onlar, bu olayla gaybı bilmedikleri sabit olan cinlerin kâhinler ve benzerleri aracılığıyla kendilerini fitneye düşüren hurafelerini, onlardan büyük yalanlar müşahede ettikleri halde tasdik ediyorlardı. Böylece onlar, bir zanna veya gördüğü bir rüyaya ya da başka bir şeye dayanarak bazı gayb haberleri veren ve söylediği gibi çıkan insanlar seviyesinde kalmış oluyorlardı; üstelik
14485. Metin
إعراضهم عمن يخبرهم بالآخرة شفقة عليهم ونصيحة لهم، وما أخبرهم بشيء قط إلا ظهر صدقه قبل ادعائه للنبوة وبعده، وأظهر لهم من المعجزات ما بهر العقول، وقد تقرر أن كل شيء ثبت لمن قبل نبينا ﷺ من الأنبياء من الخوارق ثبت له مثله أو أعظم منه إما له نفسه أو لأحد من أمته، وهذا الذي ذكر لسليمان ﵇ من حفظه بعد موته سنة لا يميل قد ثبت مثله لشخص من هذه الأمة من غير شيء يعتمد عليه، قال الأستاذ أبو القاسم القشيري في رسالته في باب البادية قائماً ميتاً لا يمسكه شيء - انتهى.
kendilerine şefkat ve nasihatle ahireti haber veren kimseden yüz çeviriyorlardı. Halbuki o, peygamberlik iddiasından önce de sonra da onlara ne haber verdiyse mutlaka doğruluğu ortaya çıkmış ve onlara akılları hayrete düşüren mucizeler göstermiştir. Kararlaştırılmıştır ki Peygamberimizden sallallâhu aleyhi ve sellem önceki peygamberler için sabit olan her olağanüstü halin benzeri veya daha büyüğü ya bizzat kendisine ya da ümmetinden birine verilmiştir. Süleyman aleyhisselâm için zikredilen, ölümünden sonra bir yıl boyunca eğrilmeden korunması meselesinin bir benzeri bu ümmetten dayandığı hiçbir şey olmaksızın bir şahıs için de sabit olmuştur. Üstat Ebü'l-Kâsım el-Kuşeyrî Risâle'sinde Bâdiye bahsinde şöyle demiştir: «Ayakta ölü idi, onu hiçbir şey tutmuyordu» -alıntı bitti-.
14486. Metin
وقد ثبت مثل ذلك الشخص في بلاد شروان من بلاد فارس بالقرب من شماخى، اسم ذلك الولي محمد، ولقبه دمدمكي، مات من نحو أربعمائة سنة في المائة الخامسة من الهجرة، وهو قاعد في مكان من مقامه الذي كان البسطامية، أخبرني من شاهده ممن كذلك لا أتهمه من طلبة العلم العجم، وهو أمر مشهور متواتر في بلادهم غني عن مشاهدة شخص
Bunun benzeri, Acem diyarında Şirvan bölgesinde Şamahı yakınlarında da bir şahıs için sabit olmuştur; o velinin adı Muhammed, lakabı Demdemkî'dir; hicretin beşinci asrında yaklaşık dört yüz yıl önce vefat etmiştir ve Bestâmiye olan makamında bir yerde oturur vaziyettedir. Kendisinden şüphe etmediğim Acem ilim talebelerinden onu bizzat gören bir kimse bana bunu haber verdi; bu onların memleketinde meşhur, mütevatir ve muayyen bir şahsın
14487. Metin
معين، قال: زرته غير مرة وله هيبة تمنع المعتقد من الدنو منه دنواً يرى به وجهه كما أشار تعالى إلى مثل ذلك بقوله تعالى {لوليت منهم فراراً ولملئت منهم رعباً} [الكهف: ١٨] قال: وكان معنا في بعض المرات شخص من طلبة العلم من أهل كيلان غير معتقد يقول: إنما هذا نوع شعبدة يخيل به على عقول الرعاع، قال: فتقدم إليه بجرأة ولمس صدره ونظر في وجهه، فأصيب في الحال فلم يرجع إلا محمولاً، فأقام في المدرسة التي كان يشتغل بها في مدينة شماخي مدة، وأخبرنا أن الشيخ دمدمكي قال له لما لمسه: لولا أنك من أهل العلم هلكت، وأنه شيخ خفيف اللحية، قال: وقد تبت إلى الله تعالى وصرت من المعتقدين لما هوعليه أنه حق، ولا أكذب بشيء من كرامات الأولياء، قال الحاكي: وقد دفن ثلاث مرات إحداها بأمر تمرلنك فيصبح جالساً على ما هو عليه الآن - والله الموفق للصواب.
görmesine ihtiyaç bırakmayacak bir hadisedir. Dedi ki: Onu defalarca ziyaret ettim; üzerinde, inanan kimsenin yüzünü görebilecek kadar yaklaşmasına engel olan bir heybet vardır; nitekim Allah Teâlâ da buna benzer bir duruma şu buyruğuyla işaret etmiştir: {لوليت منهم فراراً ولملئت منهم رعباً} [el-Kehf: 18] “onlardan dönüp kaçardın ve için korkuyla dolardı”. Dedi ki: Bazı defalarda yanımızda Gîlân ehlinden inanmayan bir ilim talebesi vardı, şöyle diyordu: «Bu sadece avamın aklını çelmek için yapılan bir tür gözbağcılıktır.» Dedi ki: Cesaretle ona doğru ilerledi, göğsüne dokundu ve yüzüne baktı; o anda çarpıldı ve ancak taşınarak geri dönebildi. Şamahı şehrinde ders gördüğü medresede bir müddet kaldı ve Şeyh Demdemkî'nin kendisine dokunduğunda: «Eğer ilim ehlinden olmasaydın helak olurdun» dediğini ve onun seyrek sakallı bir ihtiyar olduğunu bize haber verdi. Dedi ki: «Ben de Allah Teâlâ'ya tevbe ettim ve onun üzerinde bulunduğu halin hak olduğuna inananlardan oldum; artık evliyanın kerametlerinden hiçbir şeyi yalanlamıyorum.» Anlatan kişi dedi ki: Biri Timur Lenk'in emriyle olmak üzere üç kez defnedilmiş, fakat sabahleyin yine şu anki oturduğu halde bulunmuştur. Doğruya muvaffak kılan Allah'tır.
14488. Metin
ولما دل سبحانه بقوله {أفلم يروا إلى ما بين أيديهم وما خلفهم} الآية، على قدرته على ما يريد من السماء والأرض لمعاملة من يريد ممن فيهما بما يشاء من فضل على من شكر، وعدل فيمن كفر، ودل
Allah Teâlâ {أفلم يروا إلى ما بين أيديهم وما خلفهم} “Önlerindekine ve arkalarındakine bakıp görmediler mi?” ayetiyle, içlerinde bulunanlardan şükredene lütuf, inkâr edene de adaletle dilediği gibi muamele etmek üzere gökte ve yerde dilediği şeye kadir olduğuna delalet edip,
14489. Metin
على ذلك بما قصه من أخبار بعض أولي الشكر، وختم بموت نبيه سليمان بن داود الشاكر ابن الشاكر ﵉، وما كان فيه من الآية الدالة على أنه لا يعلم الغيب غيره لينتج ذلك أنه لا يقدر على كل ما يريد غيره، وكان موت الأنبياء المتقدمين موجباً لاختلال من بعدهم لفوات آياتهم بفواتهم بخلاف آية القرآن، فإنها باقية على مر الدهور والأزمان، لكل إنس وملك وجان، ينادي مناديها على رؤوس الأشهاد: هل من مبارٍ أو مضاد؟ فلذلك حفظت هذه الأمة، وضاع غيرها في أودية مدلهمة، أتبعه دليلاً آخر شهودياً على آية {إن نشأ نخسف بهم الأرض} في قوم كان تمام صلاحهم بسليمان ﵊، فاختل بعده أمرهم، وصار من عجائب الكون ذكرهم، حين ضاع شكرهم، فكان من ترجمة اتباع قصتهم لما قبلها أن آل داود ﵇ شكروا، فسخر لهم من الجبال والطير والمعادن وغيرها ما لم يكن غيرهم يطمع فيه، وهو أضاعوا الشكر فأعصى عليهم وأضاع منهم ما لم يكونوا يخافون فواته من مياههم وأشجارهم وغيرها، فقال تعالى مشيراً بتأكيده إلى تعظيم ما كانوا فيه، وأنه في غاية الدلالة على القدرة، وسائر صفات الكمال، وأن عمل قريش عمل من ينكر ما تدل عليه قصتهم
buna şükür ehlinin bazısının haberlerinden anlattığı kıssalarla delil getirince ve bunu da şükreden kulu ve şükredenin oğlu olan peygamberi Süleyman b. Davud'un aleyhimesselâm vefatı ve gaybı O'ndan başkasının bilmeyeceğine delalet eden ayetle bitirip bundan dilediği her şeye O'ndan başkasının güç yetiremeyeceği neticesi çıkınca; geçmiş peygamberlerin vefatı, mucizelerinin kendilerinin gitmesiyle yok olması sebebiyle sonrakilerin bozulmasına sebep olurken -Kur'an mucizesi ise böyle değildir; çünkü o her insan, melek ve cin için çağlar ve asırlar boyunca bakidir ve münadisi herkesin huzurunda: «Var mı bir yarışan veya karşı duran?» diye seslenmektedir; bu sebeple bu ümmet korunmuş, diğerleri ise zifiri karanlık vadilerde kaybolup gitmiştir-; işte bundan sonra, ıslahları Süleyman aleyhisselâm sayesinde tamamlanan, fakat ondan sonra işleri bozulan ve şükrü zayi ettiklerinde anılışları kâinatın garipliklerinden biri haline gelen bir kavim hakkında {إن نشأ نخسف بهم الأرض} “Dilersek onları yere batırırız” ayetine gözle görülür bir başka delil ekledi. Onların kıssasının öncekine tabi kılınmasının izahı şudur: Davud ailesi aleyhisselâm şükretti; Allah da başkalarının tamah bile edemeyeceği dağları, kuşları, madenleri ve diğer şeyleri onların emrine verdi. Bunlar ise şükrü zayi ettiler; bu yüzden suları, ağaçları ve diğer varlıkları gibi elden çıkmasından korkmadıkları nimetler onlara baş kaldırdı ve ellerinden çıkıp gitti. Allah Teâlâ, içinde bulundukları nimetin büyüklüğüne, bunun kudrete ve diğer kemal sıfatlarına son derece delalet ettiğine ve Kureyş'in amelinin de onların kıssasının delalet ettiği şeyi inkâr eden kimsenin ameli olduğuna tekit ederek işaretle şöyle buyurdu:
14490. Metin
من ذلك: {لقد كان لسبأ} أي القيلة المشهورة التي كانت تسجد للشمس، فهداهم الله تعالى على يد سليمان ﵇، وحكمة تسكين قنبل همزتها الإشارة إلى ما كانوا فيه من الخفض والدعة ورفاهة العيش المثمرة للراحة والطمأنينة والهدوء والسكينة، ولعل قراءة الجمهور لها بالصرف تشير إلى مثل ذلك، وقراءة أبي عمرو والبزي عن ابن كثير بالمنع تشير إلى رجوعهم بما صاروا إليه من سوء الحال إلى غالب أحوال تلك البلاد في الإقفار وقلة النبت والعطش {في مسكنهم} أي التي هي في غاية الكثرة، ووحد حمزة والكسائي وحفص عن عاصم إشارة إلى أنها لشدة اتصال المنافع والمرافق كالمسكن الواحد، وكسر الكسائي الكاف إشارة إلى أنها في غاية الملاءمة لهم واللين، وفتحه الآخران إشارة إلى ما فيها من الروح والراحة، وكانت بأرض مأرب من بلاد اليمن، قال حمزة الكرماني: قال ابن عباس ﵄: على ثلاث فراسخ من صنعاء، وكانت أخصب البلاد وأطيبها وأكثرها ثماراً حتى كانت المرأة تضع على رأسها المكتل وتطوف في ما بين الأشجار فيمتلىء المكتل من غير أن تمس شيئاً بيدها،
{لقد كان لسبأ} “Andolsun ki Sebe’ [halkı] için vardı” yani güneşe secde eden meşhur kabile ki Allah Teâlâ onları Süleyman aleyhisselâm vasıtasıyla hidayete erdirmiştir. Kunbul'ün hemzeyi sükûn ile okumasındaki hikmet; onların içinde bulundukları refah, bolluk ve rahat, huzur, dinginlik ve sükûnet meyvesi veren lüks yaşayışa işarettir. Belki cumhurun bunu tenvinli okuması da buna benzer bir duruma işaret eder. Ebû Amr ile İbn Kesîr'den rivayetle Bezzî'nin gayr-i munsarif okuması ise, sonradan düştükleri kötü hal sebebiyle o beldelerin kuraklık, bitkisizlik ve susuzluk gibi genel hallerine döndüklerine işaret eder; {في مسكنهم} “yurtlarında” yani son derece çok olan [meskenlerinde]. Hamza, Kisâî ve Âsım'dan Hafs, faydaların ve imkânların birbirine son derece bağlı olması sebebiyle tek bir mesken gibi olduğuna işaret etmek üzere tekil okumuşlardır. Kisâî, onlar için son derece uygun ve yumuşak olduğuna işaretle kef harfini kesreli okumuş; diğer ikisi ise içindeki ferahlık ve rahatlığa işaretle fethalı okumuştur. Bu yer Yemen beldelerinden Me'rib topraklarında idi. Hamza el-Kirmânî dedi ki: İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: San'a'dan üç fersah mesafede idi. Beldelerin en verimlisi, en güzeli ve meyvesi en bol olanı idi; öyle ki kadın başına sepeti koyup ağaçların arasında dolaşır, eliyle hiçbir şeye dokunmadan sepet [düşen meyvelerle] dolardı.
14491. Metin
وكانت مياههم تخرج من جبل فبنوا فيه سداً وجعلوا له ثلاثة أبواب فكانوا يسرحون الماء إلى كرومهم من الباب الأعلى والأوسط والأسفل، قال الرازي: كانت المرأة تخرج ومعها مغزلها وعلى رأسها مكتلها فتمتهن مغزلتها، فلا تأتي بيتها حتى يمتلىء مكتلها من الثمار، وقال أبو حيان في النهر: ولما ملكت بلقيس اقتتل قومها على ماء واديهم فتركت ملكها، وسكنت قصرها وراودوها على أن ترجع فأبت فقالوا: لترجعن أو لنقتلنك، فقالت لهم: لا عقول لكم، ولا تطيعوني، فقالوا نطيعك، فرجعت إلى واديهم، وكانوا إذا مطروا أتاهم السيل من مسيرة ثلاثة أيام، فأمرت به فسد ما بين الجبلين بمسناة بالصخر والقار، وحبست الماء من وراء السد، وجعلت له أبواباً بعضها فوق بعض، وبنت من دونه بركة فيها اثنا عشر مخرجاً على عدة أنهارهم، وكان الماء يخرج لهم بالسوية، وقال المسعودي في مقدمات مروج الذهب قبل السيرة النبوية بيسير في الكلام على الكهان، كانت من أخصب أرض اليمن وأثراها، وأعذابها وأغداها، وأكثرها جناناً،
Suları bir dağdan çıkardı, oraya bir set yaptılar ve üç kapı koydular; suları bağlarına üst, orta ve alt kapıdan salarlardı. Râzî dedi ki: Kadın elinde iğriği, başında sepetiyle çıkar, iğriğini eğirir ve evine dönünceye kadar sepeti meyvelerle dolardı. Ebû Hayyân en-Nehr'de şöyle dedi: Belkıs hükümdar olunca kavmi vadilerinin suyu yüzünden birbirleriyle savaştı; o da hükümdarlığı bıraktı, sarayına çekildi. Geri dönmesi için ona yalvardılar, o ise reddetti. Bunun üzerine: «Ya dönersin ya da seni öldürürüz» dediler. O da: «Sizin aklınız yok, bana itaat etmiyorsunuz» dedi. «Sana itaat ederiz» dediler; o da vadilerine döndü. Yağmur yağdığında sel onlara üç günlük mesafeden gelirdi; emretti, iki dağ arası kayalar ve zift ile bir setle kapatıldı. Suyu seddin arkasında tuttu ve onun için üst üste kapılar yaptı; seddin berisinde nehirlerinin sayısı kadar on iki çıkışı olan bir havuz inşa etti ve su onlara eşit olarak çıkardı. Mes'ûdî, Mürûcü'z-Zeheb'in mukaddimelerinde siyerden hemen önce kâhinlerden bahsederken şöyle dedi: Yemen'in en verimli, en zengin, en tatlı, en bereketli ve en çok bahçeli toprağı idi;
14492. Metin
وكانت مسيرة أكثر من شهر للراكب المجد على هذه الحال في العرض مثل ذلك، يسير الراكب من أولها إلى أن ينتهي إلى آخرها، لا تواجهه الشمس ولا يفارقها الظل، لاستتار الأرض بالأشحار واستيلائها عليها وإحاطتها بها، فكان أهلها في أطيب عيش وأرفعه وأهنأ حال وأرغده، في نهاية الخصب وطيب الهواء وصفاء الفضاء وتدفق الماء، وقوة الشوكة واجتماع الكلمة، ثم ذكر خبراً طويلاً في أخبارهم وخراب ما كان من آثارهم وتفرقهم في البلاد وشتاتهم بين العباد {آية} أي علامة ظاهرة على قدرتنا على ما نريد، ثم فسر الآية بقوله: {جنتان} مجاورتان للطريق {عن يمين وشمال} أي بساتين متصلة وحدائق مشتبكة، ورياض محتبكة، حتى كان الكل من كل جانب جنة واحدة لشدة اتصال بعضه ببعض عن يمين كل سالك وشماله في أي مكان سلك من بلادهم ليس فيها موضع معطل، وقال البغوي: عن يمين واديهم وشماله، قد أحاط الجنتان بذلك الوادي.
hızlı giden bir süvari için bir aydan fazla sürecek bir mesafede idi, eni de öyle idi. Süvari başından sonuna kadar gider, ağaçların yeri örtmesi, kaplaması ve kuşatması sebebiyle güneşle karşılaşmaz ve gölge ondan ayrılmazdı. Halkı son derece bereket, güzel hava, berrak sema, çağıldayan sular, güçlü kuvvet ve birlik beraberlik içinde en güzel, en yüce, en huzurlu ve en bol maişet içindeydi. Sonra onların haberleri, eserlerinin harap olması, memleketlere dağılıp insanlar arasında darmadağın olmaları hakkında uzun bir haber zikretti. {آية} “bir ibret” yani dilediğimiz şeye kadir olduğumuza dair açık bir delil. Sonra şu buyruğuyla bu ayeti tefsir etti: {جنتان} “iki bahçe” yola bitişik {عن يمين وشمال} “sağdan ve soldan” yani birbirine bitişik bostanlar, sarmaş dolaş bahçeler ve iç içe geçmiş koruluklar; öyle ki memleketlerinde nereden giderse gitsin her yolcunun sağında ve solunda hiçbir boş yer kalmaksızın her bir taraf birbirine son derece bitişik olmasından ötürü tek bir bahçe gibiydi. Begavî dedi ki: Vadilerinin sağında ve solunda idi; iki bahçe o vadiyi kuşatmıştı.
14493. Metin
وأشار الى كرم تلك الجنان وسعة ما بها من الخير بقوله: {كلوا} أي لا تحتاج بلادهم إلى غير أن يقال لهم: كلوا {من رزق ربكم} أي المحسن إليكم الذي أخرج لكم منها كل ما تشتهون {واشكروا له} أي خصوه بالشكر بالعمل بما أنعم به في ما يرضيه ليديم لكم النعمة، ثم استأنف تعظيم
O bahçelerin cömertliğine ve içindeki hayrın genişliğine şu buyruğuyla işaret etti: {كلوا} “Yiyin” yani memleketleri kendilerine «Yiyin» denilmesinden başka bir şeye muhtaç değildi {من رزق ربكم} “Rabbinizin rızkından” yani size iyilik eden ve oradan canınızın çektiği her şeyi sizin için çıkaran [Rabbinizin rızkından] {واشكروا له} “ve O'na şükredin” yani nimetin devam etmesi için O'nun bahşettiği nimetlerle razı olduğu yolda amel ederek şükrü yalnızca O'na tahsis edin. Sonra azametini yeniden belirterek
14494. Metin
ذلك بقوله: {بلدة طيبة} أي كريمة التربة حسنة الهواء سليمة من الهوام والمضمار لا يحتاج ساكنها إلى ما يتبعه فيعوقه عن الشكر، قال ابن زيد: لا يوجد فيها برغوث ولا بعوض ولا عقرب ولا حية، ولا تقمل ثيابهم، ولا تعيا دوابهم. وأشار إلى أنه لا يقدر أحد على أن يقدره حق قدره بقوله: {ورب غفور *} أي لذنب من شكره وتقصيره بمحو عين ما قصر فيه وأثره فلا يعاقب عليه ولا يعاتب، ولولا ذلك ما أنعم عليكم بما أنتم فيه ولأهلككم بذنوبكم، وأخبرني بعض أهل اليمن أنها اليوم مفازة قرب صنعاء اليمن - قال: في بعضها عنب يعمل منه زبيب كبار جداً في مقدار در - تلي بلاد الشام، وهو في غاية الصفاء كأنه قطع المصطكا وليس له نوى أصلاً.
bunu şu buyruğuyla [yaptı]: {بلدة طيبة} “Hoş bir belde” yani toprağı verimli, havası güzel, haşerelerden ve zararlılardan uzaktır; sakini kendisini yorup şükürden alıkoyacak bir şeye muhtaç olmaz. İbn Zeyd şöyle dedi: Orada ne pire, ne sivrisinek, ne akrep, ne de yılan bulunurdu; elbiseleri bitlenmez, binekleri yorulmazdı. Kimsenin O'nun kadrini hakkıyla takdir edemeyeceğine de şu buyruğuyla işaret etti: {ورب غفور *} “ve çok bağışlayıcı bir Rab!” Yani O'na şükredenin günahını ve kusurunu, kusur işlediği şeyin bizzat kendisini ve izini silerek bağışlar; bundan ötürü ne cezalandırır ne de azarlar. Eğer böyle olmasaydı içinde bulunduğunuz nimetleri size bahşetmez ve günahlarınız yüzünden sizi helak ederdi. Yemen ehlinden biri bana, oranın bugün Yemen'deki San'a yakınlarında bir çöl olduğunu haber verdi; dedi ki: Oranın bir kısmında öyle üzüm yetişir ki ondan inci büyüklüğünde çok iri kuru üzümler yapılır; Şam diyarına bitişiktir, sanki sakız taneleri gibi son derece berraktır ve içinde kesinlikle çekirdek yoktur.