14629. Metin
هي ختام السور المفتتحة باسم الحمد، التي تقدم عن الشيخ سعد الدين التفتازاني أنه فصلت فيها النعم الأربع التي هي أمهات النعم المجموعة في الفاتحة، وهي الإيجاد الأول، ثم الإبقاء الأول؛ ثم الإيجاد الثاني المشار إليه بسورة سبأ، ثم الإبقاء الثاني الذي هو أنهاها وأحكمها، المفصل أمره فيها في فريقي السعادة المفتتحة بالابتداء الدال عليه بأنهى القدرة وأحكمها، المفصل أمره فيها في فريقي السعادة والشقاوة تفصيلاً شافياً على أنه استوفى في هذه السورة النعم الأربع كما يأتي بيانه في محالّه، فمقصودها إثبات القدرة الكاملة لله تعالى اللازم منها تمام القدرة على البعث الذي عنه يكون أتم الإبقاءين الإبقاء بالفعل دائماً أبداً بلا انقطاع ولا زوال ولا اندفاع في دار المقامة التي أذهب عنها الحزن والنصب واللغوب، ودار الشقاوة الجامعة لجميع الأنكاد والهموم،
Bu sûre, hamd ismiyle başlayan sûrelerin sonuncusudur. Şeyh Sa‘düddîn et-Teftâzânî’den nakledildiği üzere, Fâtiha’da toplanan temel nimetlerin anası olan dört nimet bu sûrelerde tafsilatıyla açıklanmıştır: İlk yaratma (el-îcâdü’l-evvel), ardından ilk yaşatma (el-ibkâü’l-evvel); sonra Sebe’ sûresinde işaret edilen ikinci yaratma (el-îcâdü’s-sânî), ardından en nihai ve en muhkem olan ikinci yaşatma (el-ibkâü’s-sânî). Bu durum, mutlak ve en mükemmel kudrete delalet eden bir başlangıçla açılmış; saadet ve şekavet ehli olmak üzere iki fırka hakkındaki hüküm bu sûrede tam ve doyurucu bir şekilde detaylandırılmıştır. Nitekim bu sûrede, yerlerinde açıklanacağı üzere dört nimet eksiksizce ele alınmıştır. Sûrenin asıl maksadı ise, Allah Teâlâ’nın tam kudretini ispat etmektir ki bundan, ba‘s (yeniden dirilme) üzerine tam bir kudret zorunlu olarak çıkar. Çünkü iki yaşatmanın en mükemmeli olan fiilen ebedî ve dâimî yaşatma; hüznün, yorgunluğun ve bıkkınlığın giderildiği dâru’l-mukāmede (ebedî ikamet yurdunda) ve bütün sıkıntı ile kederleri kendinde toplayan şekavet yurdunda kesintisiz, zevalsiz ve engellenmeksizin ba‘s ile gerçekleşir.
14630. Metin
ولاسم السورة أتم مناسبة لمقصودها لأنه لا شيء يعدل ما في الجنة من تجدد الخلق فإنه لا يؤكل منها شيء إلا عاد كما كان في الحال، ولا يراد شيء إلا وجد في أسرع وقت، فهي دار الإبداع والاختراع بالحقيقة وكذا النار)) كلما نضجت جلودهم بدلناهم جلوداً غيرها () [النساء: ٥٦] ؛ وكذا تسميتها بالملائكة فإنهم يبدعون خلقاً جديداً كل واحد منهم على صورته التي أراد الله المطابقة لقدرته سبحانه وعز شأنه، وهم من الكفرة على وجه لا يحاط به)) وما يعلم جنود ربك إلا هو () [المدثر: ٣١] ) بسم الله (الذي أحاطدائرة قدرته بالممكنات) الرحمن (الذي أتم بالبعث عموم الرحمة) الرحيم (الذي شرف أهل الكرامة بدوام الإقامة في دار المقامة.
Sûrenin isminin maksadına mükemmel bir uyumu vardır; zira Cennet’te yaratılışın sürekli yenilenmesine denk hiçbir şey yoktur. Çünkü oradan yenen bir şey derhal eski hâline döner, arzu edilen bir şey de en hızlı şekilde var edilir. Dolayısıyla orası hakikatte bir ibdâ‘ ve icat yurdudur. Aynı şekilde Cehennem de böyledir: {كُلَّمَا نَضِجَتْ جُلُودُهُمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرَهَا} “Derileri kavruldukça, başka derilerle onları yenileriz” [en-Nisâ: 56]. Yine sûrenin 'Melâike' (Melekler) diye isimlendirilmesi de böyledir; çünkü onlar, her biri Allah’ın kudretine tam mutabık olarak dilediği surette yeni bir yaratılışla yaratılmışlardır. İnkârcılara karşı ise sayıları kuşatılamayacak derecededir: {وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلَّا هُوَ} “Rabbinin ordularını ancak Kendisi bilir” [el-Müddessir: 31]. {بِسْمِ اللَّهِ} [Kudret dairesi mümkün varlıkları kuşatan Allah’ın adıyla], {الرَّحْمَنِ} [yeniden diriltme ile rahmetin umumunu kemale erdiren Rahmân], {الرَّحِيمِ} [keramet ehlini ebedî ikamet yurdunda devamlı kalışla şereflendiren Rahîm].
14631. Metin
ولما أثبت سبحانه في التي قبلها الحشر الذي هو الإيجاد الثاني، ودل عليه بجزئيات من القدرة على أشياء في الكون، إلى أن ختم بأخذ الكفار أخذاً اضطرهم إلى الإيمان بظهور الحمد لهم أتم الظهور، وبالحيلولة بينهم وبين جميع ما يشتهون كما كانوا متعوا في الدنيا بأغلب ما يشتهون من كثرة الأموال والأولاد، وما مع ذلك من الراحة من أكثر الأنكاد، وكان الحمد يكون بالمنع والإعدام، كما يكون بالإعطاء والإنعام، قال تعالى ما هو نتيجة ذلك: {الحمد} أي الإحاطة بأوصاف
Allah Teâlâ bir önceki sûrede ikinci yaratılış olan haşri ispat edip kâinattaki bazı şeylere dair kudretinin cüzleriyle buna delil getirince ve nihayetinde kâfirleri, hamdin en açık şekilde ortaya çıkmasıyla imana mecbur bırakacak bir yakalayışla yakalayıp, dünyada çokça mal ve evlat gibi arzuladıkları şeylerin çoğundan faydalandıkları ve bununla beraber pek çok sıkıntıdan kurtuldukları hâlde arzuladıkları her şey ile aralarına set çekince; hamd de tıpkı ihsan ve in‘am ile olduğu gibi menetme ve yok etme ile de olunca, Allah Teâlâ bunun neticesi olarak şöyle buyurdu: {الْحَمْدُ} “Hamd” yani yok etme ve var etmede kemal sıfatlarını kuşatmak,
14632. Metin
الكمال إعداماً وإيجاداً {لله} أي وحده.
{لِلَّهِ} “Allah'a mahsustur.” yani yalnızca O'na aittir.
14633. Metin
ولما كان الإيجاد من العدم أدل على ذلك، قال دالاً على استحقاقه للمحامد: {فاطر} أي مبتدئ ومبتدع {السماوات والأرض} أي المتقدم أن له ما فيهما بأن شق العدم بإخراجهما منه ابتداء على غير مثال سبق كما تشاهدون ولما كانت الملائكة إفرداً وجمعاً مثل الخافقين في أن كلاًّ منهم مبدع من العدم على غير مثال سبق من غير مادة، وكان قد تقدم أنهم يتبرؤون من عبادة الكفرة يوم القيامة، وكان لا طريق لعامة الناس إلى معرفتهم إلا الخبر، أخبر عنهم بعد ما أخبر عما طريقه المشاهدة بما هو الحق من شأنهم، فقال مبيناً بتفاوتهم في الهيئات تمام قدرته وأنها بالاختيار: {جاعل الملائكة رسلاً} أي لما شاء من مراده وإلى ما شاء من عباده ظاهرين للأنبياء منهم ومن لحق بهم وغير ظاهرين {أولي أجنحة} أي تهيؤهم لما يراد منهم؛ ثم وصف فيه إلى أكثر من ذلك، ولعل ذكره للتنبيه على أن ذلك أقل ما يكون بمنزلة اليدين. ولما كان ذلك زوجاً نبه على أنه لا يتقيد بالزوج فقال: {وثلاث} أي ثلاثة ثلاثة لآخرين منهم. ولما كان لو اقتصر على ذلك لظن الحصر فيه، نبه
Yoktan var etmek buna daha açık bir delil olduğu için, hamdlere müstahak olduğunu göstererek şöyle buyurdu: {فَاطِرِ} “Yaratan” yani ilk defa başlatan ve örneksiz var eden, {السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “gökleri ve yeri.” Yani daha önce geçtiği üzere içindekilerin de Kendisine ait olduğu gökleri ve yeri, müşahede ettiğiniz gibi önceden geçmiş bir örnek olmaksızın yokluğu yarıp onları ilk baştan var ederek çıkaran. Melekler de ferdî ve toplu olarak, her birinin maddesiz bir şekilde önceden geçmiş bir örnek olmaksızın yoktan var edilmiş olmaları bakımından doğu ile batı (gökler ve yer) gibidir. Kıyamet günü onların kâfirlerin ibadetlerinden berî olacakları da daha önce geçmişti. Sıradan insanların onları bilmesinin haberden başka bir yolu bulunmadığından, müşahede yoluyla bilinenleri haber verdikten sonra, onların durumuna dair hak olanı haber verdi ve suretlerinin farklılığıyla kudretinin tamlığını ve bunun bir tercih (ihtiyar) eseri olduğunu açıklayarak şöyle buyurdu: {جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا} “Melekleri elçiler kılan” yani dilediği muradı için ve dilediği kullarına, peygamberlere ve onlara tabi olanlara açıkça görünür yahut görünmez olarak [elçiler yapan], {أُولِي أَجْنِحَةٍ} “kanatları olan” yani kendilerinden istenen şeylere hazır ve donanımlı kılınan. Sonra bundan daha fazlasını vasfetti; bunun zikredilmesi, iki el mesabesinde olabilecek en az kanada dikkat çekmek içindir. Bu da çift olduğu için, çift olmakla kayıtlı kalınmadığına dikkat çekerek şöyle buyurdu: {وَثُلَاثَ} “ve üçer” yani onlardan diğer bir kısmına üçer üçer [kanat vermiştir]. Bununla yetinilseydi bu sayıyla sınırlandığı zannedilebileceğinden,
14634. Metin
بذكر زوج الزوج على أن الزيادة لا تنحصر فقال: {ورباع} أي أربعة لكل واحد من صنف آخر منهم.
çiftin çiftini (dördü) zikrederek fazlalığın sınırlandırılamayacağına dikkat çekti ve şöyle buyurdu: {وَرُبَاعَ} “ve dörder [kanatlı].” Yani onlardan başka bir sınıftan her birine dörder kanat vermiştir.
14635. Metin
ولما ثبت بهذا أنه فاعل بالاختيار دون الطبيعة وغيرها، وإلا لوجب كون الأشياء غير مختلفة مع اتحاد النسبة إلى الفاعل، كانت نتيجة ذلك: {يزيد في الخلق} أي المخلوقات من أشياء مستقلة ومن هيئات للملائكة وخفة الروح واللطافة والثقالة والكثافة وحسن الصوت والصيت والفصاحة والسذاجة والمكر والسخارة والبخل وعلو الهمة وسفولها - وغير ذلك مما يرجع إلى الكم والكيف مما لا يقدر على الإحاطة به غيره سبحانه، فبطل قول من قال: أنه فرغ من الخلق في اليوم السابع عند ما أتم خلق آدم فلم يبق هناك زيادة، كاليهود وغيرهم على أن لهذا المذهب من الضعف والوهي ما لا يخفى غير أنه سبحانه أوضح جميع السبل ولم يدع بشيء منها لبساً: {ما يشاء} فلا بدع في أن يوجد داراً أخرى تكون لدينونة العباد، ثم علل ذلك كله بقوله مؤكداً لأجل إنكارهم البعث: {إن الله} أي الجامع لجميع أوصاف الكمال {على كل شيء قدير *} فهو قادر على البعث فاعل له لا محالة.
Bununla O'nun tabiat veya başka bir şeyin zorlamasıyla değil, iradeli bir fâil (tercih eden) olduğu sabit olunca -ki aksi takdirde fâile nispet bir olduğu için varlıkların farklı olmaması gerekirdi- bunun neticesi şöyle oldu: {يَزِيدُ فِي الْخَلْقِ} “Yaratmada dilediğini artırır.” Yani yaratılmışlarda bağımsız varlıklardan, meleklerin suretlerinden, ruh hafifliği, letafet, ağırlık, kesafet, ses ve şöhret güzelliği, fesahat, saflık, hile, cömertlik, cimrilik, yüce ve alçak himmet gibi -ve kemiyet ve keyfiyete dair olup O'ndan başkasının kuşatmaya güç yetiremeyeceği daha nice şeyleri- artırır. Böylece Yahudiler ve diğerlerinin iddia ettiği gibi 'Âdem'in yaratılışını tamamlayınca yedinci günde yaratmadan el çekti, artık bir artış kalmadı' diyenlerin sözü batıl oldu. Nitekim bu mezhebin zayıflığı ve çürüklüğü gizli değildir. Bununla birlikte Allah Teâlâ bütün yolları açıklamış ve hiçbirinde kapalılık bırakmamıştır: {مَا يَشَاءُ} “Dilediğini.” Dolayısıyla kulların hesaba çekilmesi için başka bir yurt var etmesinde hiçbir şaşılacak yön yoktur. Sonra onların ba‘sı inkâr etmeleri sebebiyle bunu pekiştirerek gerekçelendirdi: {إِنَّ اللَّهَ} “Şüphesiz Allah” yani bütün kemal sıfatlarını kendinde toplayan, {عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “her şeye hakkıyla kadirdir.” Dolayısıyla O, yeniden diriltmeye kadirdir ve bunu muhakkak yapacaktır.
14636. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما أوضحت سورة سبأ أنه سبحانه مالك السماوات والأرض، ومستحق الحمد في الدنيا والآخرة، أوضحت هذه السورة أن ذلك خلقه كما هو ملكه، وأنه الأهل للحمد والمستحق، إذ الكل خلقه وملكه، ولأن السورة الأولى تجردت لتعريف العباد بأن الكل ملكه وخلقه دارت آيها على تعريف عظيم ملكه، فقد أعطي داود وسليمان ﵉ ما هو كالنقطة من البحار الزاخرة، فلان الحديد وانقادت الرياح والوحوش والطير والجن والإنس مذللة خاضعة {قل ادعوا الذين زعمتم من دون الله لا يملكون مثقال ذرة في السماوات ولا في الأرض وما لهم فيهما من شرك وما له منهم من ظهير} [سبأ: ٢٢] تعالى ربنا عن الظهير والشريك والند، وتقدس ملكه عن أن تحصره العقول أو تحيط به الأفهام فتجردت سورة سبأ لتعريف العباد بعظيم ملكه سبحانه، وتجردت هذه الأخرى للتعريف بالاختراع والخلق، ويشهد لهذا استمرار آي سورة فاطر على هذا الغرض من التعريف وتنبيهها على الابتداءات كقوله تعالى {جاعل الملائكة رسلاً أولي أجنحة مثنى} الآية، وقوله {ما يفتح الله للناس من رحمة فلا ممسك لها هل من خالق غير الله يرزقكم} وقوله: {أفمن زين له سوء عمله فرآه حسناً} الآية، وقوله: {الله الذي أرسل الرياح فتثير سحاباً}
İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Sebe’ sûresi Allah Teâlâ'nın göklerin ve yerin mâliki olduğunu, dünyada ve ahirette hamde layık bulunduğunu açıklayınca, bu sûre de tıpkı mülkü olduğu gibi bunların O'nun yaratması olduğunu; her şey O'nun mülkü ve yaratığı olduğundan hamde ehil ve müstahak olanın yalnız Kendisi olduğunu açıkladı. İlk sûre kullara her şeyin O'nun mülkü ve yaratığı olduğunu tanıtmaya hasredildiği için, ayetleri O'nun muazzam mülkünü tanıtma ekseninde dönmüştür. Nitekim Dâvûd ve Süleyman'a (aleyhimesselâm) engin denizlerden bir damla mesabesinde nimet verilmiş; demir yumuşatılmış, rüzgârlar, vahşi hayvanlar, kuşlar, cinler ve insanlar boyun eğmiş ve itaatkâr kılınmıştır: {قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَلَا فِي الْأَرْضِ وَمَا لَهُمْ فِيهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَا لَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَهِيرٍ} “De ki: 'Allah'tan başka [ilah] olduğunu sandıklarınızı çağırın! Onların ne göklerde ne de yerde zerre kadar bir güçleri vardır. Onların bu ikisinde hiçbir ortaklığı yoktur ve O'nun bunlardan hiçbir yardımcısı da yoktur.'” [Sebe: 22]. Rabbimiz yardımcıdan, ortaktan ve denkten münezzehtir; O'nun mülkü akılların sınırlandırmasından veya anlayışların kuşatmasından yücedir. Dolayısıyla Sebe’ sûresi kullara O'nun muazzam mülkünü tanıtmaya hasredilmiş, bu diğer sûre ise yoktan var etmeyi ve yaratmayı tanıtmaya tahsis edilmiştir. Fâtır sûresinin ayetlerinin bu tanıtma gayesi üzerinde devam etmesi ve ilk yaratılışlara dikkat çekmesi buna şahittir; nitekim Allah Teâlâ'nın: {جَاعِلِ الْمَلَائِكَةِ رُسُلًا أُولِي أَجْنِحَةٍ مَثْنَى} ayeti, {مَا يَفْتَحِ اللَّهُ لِلنَّاسِ مِنْ رَحْمَةٍ فَلَا مُمْسِكَ لَهَا} ayeti, {هَلْ مِنْ خَالِقٍ غَيْرُ اللَّهِ يَرْزُقُكُمْ} ayeti, {أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا} ayeti ve {وَاللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ فَتُثِيرُ سَحَابًا} ayeti böyledir.
14637. Metin
الآية {والله خلقكم من تراب يولج اليّل في النهار ويولج النهار في اليّل} {ألم تر أن الله أنزل من السماء ماء فأخرجنا به ثمرات مختلفاً ألوانها} {هو الذي جعلكم خلائف في الأرض} {إن الله يمسك السماوات والأرض أن تزولا ولئن زالتا} فهذه عدة آيات معرفة بابتداء الخلق، والاختراع أو مشيرة ولم يقع من ذلك في سورة سبأ آية واحدة، ثم إن سورة سبأ جرت آيها على نهج تعريف الملك والتصرف فيه والاستبداد بذلك والإبداد، وتأمل افتتاحها وقصة داود وسليمان ﵉، وقوله سبحانه {قل ادعوا الذين زعمتم من دون الله لا يملكون مثال ذرة} الآيات يتضح لك ما ذكرناه وما انجرّ في السورتين مما ظاهره الخروج من هاذين الغرضين فملتحم ومستدعى بحكم الانجرار بحسب استدعاء مقاصد الآي - رزقنا الله الفهم عنه بمنه وكرمه - انتهى.
Yine {وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ} ayeti, {يُولِجُ اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ} ayeti, {أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا أَلْوَانُهَا} ayeti, {هُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ فِي الْأَرْضِ} ayeti ve {إِنَّ اللَّهَ يُمْسِكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ أَنْ تَزُولَا وَلَئِنْ زَالَتَا} ayeti böyledir. İşte bunlar, yaratılışın başlangıcını ve icadını tanıtan veya buna işaret eden birçok ayettir; Sebe’ sûresinde ise bunlardan tek bir ayet dahi yer almamıştır. Ayrıca Sebe’ sûresinin ayetleri mülkü tanıtma, onda tasarrufta bulunma, bunda tek olma ve eşsizlik üslubu üzere cereyan etmiştir. Sûrenin açılışını, Dâvûd ve Süleyman (aleyhimesselâm) kıssasını ve Allah Teâlâ'nın: {قُلِ ادْعُوا الَّذِينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللَّهِ لَا يَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ} ayetlerini tefekkür edersen zikrettiğimiz husus sana açıklığa kavuşur. Her iki sûrede bu iki maksadın dışına çıkmış gibi görünen hususlar ise, ayetlerin maksatlarının gerektirdiği sevk hükmüyle birbirine kenetlenmiş ve gerek duyulmuş hususlardır. Allah lütuf ve keremiyle Kendisinden anlamayı bize nasip etsin. -Alıntı bitti-
14638. Metin
ولما وصف سبحانه نفسه المقدس بالقدرة الكاملة، دل على ذلك بما يشاهده كل أحد في نفسه من السعة والضيق مع العجز عن دفع شيء من ذلك أو اقتناصه، فقال مستأنفاً أو معللاً مستنتجاً: {ما} أي مهما {يفتح الله} أي الذي لا يكافئه شيء. ولما كان كل شيء من الوجود لأجل الناس قال: {للناس} ولما كان الإنعام مقصوداً
Allah Teâlâ mukaddes zatını tam kudretle vasfettiğinde, herkesin hiçbir şeyi savmaya veya elde etmeye güç yetiremediği hâlde kendi nefsinde müşahede ettiği genişlik ve darlık ile buna delil getirerek yeni bir söze başlayarak yahut gerekçelendirip neticelendirerek şöyle buyurdu: {مَا} “Her neyi” yani her ne olursa olsun, {يَفْتَحِ اللَّهُ} “Allah açarsa” yani hiçbir şeyin Kendisine denk olamayacağı Allah. Varlıktaki her şey insanlar için olduğundan şöyle buyurdu: {لِلنَّاسِ} “insanlar için.” Nimet vermek bizzat kastedilen
14639. Metin
بالذات محبوباً، وكانت رحمته سبحانه قد غلبت غضبه، صرح به فقال مبيناً للشرط في موضع الحال من ضميره أي يفتحه كائناً: {من رحمة} أي من الأرزاق الحسية والمعنوية من اللطائف والمعارف التي لا تدخل تحت حصر دقت أو جلت فيرسلها {فلا ممسك لها} أي الرحمة بعد فتحه كما يعلمه كل أحد في نفسه أنه إذا حصل له خير لا يعدم من يود أنه لم يحصل، ولو قدر على إزالته لأزاله، ولا يقدر على تأثير ما فيه.
ve sevilen bir şey olduğu, Allah’ın rahmeti de gazabına galip geldiği için bunu açıkça zikrederek, zamirinden hâl makamında şartı beyan sadedinde şöyle buyurdu: {مِنْ رَحْمَةٍ} “rahmetten” yani sayıya sığmayacak derecede ince veya büyük olan, hem maddî hem manevî rızıklardan, lütuflardan ve marifetlerden gönderdiği her ne varsa, {فَلَا مُمْسِكَ لَهَا} “artık onu tutacak yoktur.” Yani O açtıktan sonra o rahmeti tutacak kimse yoktur; nitekim herkes kendi nefsinde bilir ki, kendisine bir hayır ulaştığında bunun gerçekleşmemesini isteyen biri mutlaka bulunur; onu gidermeye gücü yetseydi giderirdi, fakat o hayır üzerinde hiçbir etki yapmaya güç yetiremez.
14640. Metin
ولما كان حبس النعمة مكروهاً لم يصرح به، وترك الشرط على عمومه بعد أن فسر الشرط الأول بالرحمة دلالة على مزيد الاعتناء بها إيذاناً بأن رحمته سبقت غضبه فقال: {وما يمسك} أي من رحمة أو نعمة بإغلاق باب الخلق عنه {فلا مرسل له} أي الذي أمسكه بمثل البرهان الماضي في الرحمة.
Nimetin tutulması ise sevilmeyen bir durum olduğundan açıkça zikredilmedi; ilk şartın rahmetle tefsir edilmesinden sonra, ona verilen önemin fazlalığını göstermek ve rahmetinin gazabının önüne geçtiğini bildirmek üzere şart genel bırakılarak şöyle buyruldu: {وَمَا يُمْسِكْ} “Neyi de tutarsa” yani mahlukatın kapısını kapatarak rahmet veya nimetten neyi tutarsa, {فَلَا مُرْسِلَ لَهُ} “artık onu gönderecek de yoktur” yani rahmet konusunda geçen delilin benzeriyle O'nun tuttuğu şeyi [gönderecek kimse yoktur].
14641. Metin
ولما كان ربما ادعى فجوراً حال إمساك الرحمة أو النقمة أنه هو الممسك قال: {من بعده} أي بعد إمساكه، فمن كان في يده شيء فليمسك ما أتى به الله حال إيجاده بأن يعدمه. ولما كان هذا ظاهراً في العزة في أمر الناس والحكمة في تدبيرهم عمم فقال: {وهو} أي هو فاعل ذلك والحال أنه وحده {العزيز} أي القادر على
Rahmetin veya cezanın tutulması esnasında bir kimse haddi aşarak tutanın kendisi olduğunu iddia edebileceği için şöyle buyurdu: {مِنْ بَعْدِهِ} “O'ndan sonra.” Yani O'nun tutmasından sonra. Kimin elinde bir güç varsa, Allah'ın var ettiği anda getirdiği şeyi onu yok ederek tutsun bakalım! Bu durum insanların işinde izzetin ve onların idaresindeki hikmetin apaçık bir göstergesi olduğundan genelleştirerek şöyle buyurdu: {وَهُوَ} “Ve O” yani bunu yapan yalnız O olduğu hâlde, {الْعَزِيزُ} “Mutlak galiptir” yani
14642. Metin
الإمساك والإرسال الغالب لكل شيء ولا غالب له {الحكيم *} الذي يفعل في كل من الإمساك والإرسال وغيرهما ما يقتضيه علمه به ويتقن ما أراد على قوانين الحكمة، فلا يستطاع نفض شيء منه.
tutmaya ve göndermeye gücü yeten, her şeye galip gelen ve Kendisine asla galip gelinemeyen, {الْحَكِيمُ} “hüküm ve hikmet sahibidir.” Tutma, gönderme ve diğer fiillerinde ilminin gerektirdiği şeyi yapan ve dilediğini hikmet kanunlarına göre muhkem kılan; dolayısıyla O'nun hiçbir hükmünü bozmaya güç yetirilemeyendir.
14643. Metin
ولما بيّن بما يشاهده كل أحد في نفسه أنه المنعم وحده. أمر بذكر نعمته بالاعتراف أنها منه، فإن الذكر يقود إلى الشكر، وهو قيد الموجود وصيد المعدوم المفقود، فقال: {يا أيها الناس} أي الذين فيهم أهلية الاضطراب عامة {اذكروا} بالقلب واللسان {نعمت الله} أي الذي لا منعم في الحقيقة سواه، ولما كانت نعمة عامة غامرة من كل جانب قال: {عليكم} أي في دفع ما دفع من المحن، وصنع ما صنع من المنن، على ما تقدم في الفتح والإمساك لتشكروه ولا تكفروه، والذي يخص أهل مكة بعد ما شاركوا به الناس - إسكانهم الحرم، وحفظهم من جميع الأمم، وتشريفهم بالبيت، وذلك موجب لأن يكونوا أشكر الناس.
Herkesin kendi nefsinde müşahede ettiği şeylerle gerçekte yegâne nimet verenin Kendisi olduğunu açıklayınca, nimetinin O'ndan olduğunu itiraf ederek anılmasını emretti. Çünkü zikir şükre götürür; şükür ise var olanın bağı, yok ve kayıp olanın avıdır. Şöyle buyurdu: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ} “Ey insanlar!” Yani genelde sarsıntı ve gaflete düşme yatkınlığı bulunan kimseler, {اذْكُرُوا} “hatırlayın” kalp ve dil ile, {نِعْمَتَ اللَّهِ} “Allah'ın nimetini” yani hakikatte Kendisinden başka nimet verici olmayanın nimetini. Bu nimet her yönden kuşatan genel bir nimet olduğundan şöyle buyurdu: {عَلَيْكُمْ} “üzerinizdeki.” Yani O'na şükredesiniz ve nankörlük etmeyesiniz diye, daha önce açma ve tutma hususunda geçtiği üzere savdığı belalarda ve yarattığı nimetlerde [üzerinizdeki nimetini hatırlayın]. İnsanlarla ortak oldukları hususlardan sonra Mekke ehline has olan şey ise; Harem'de iskân edilmeleri, bütün ümmetlere karşı korunmaları ve Beytullah ile şereflendirilmeleridir. Bu da onların insanların en çok şükredeni olmalarını gerektirir.
14644. Metin
ولما أمر بذكر نعمته، أكد التعريف بأنها منه وحده على وجه بين عزته وحكمته، فقال منبهاً لمن غفل، وموبخاً لمن جحد، وراداً على أهل القدر الذين ادعوا أنهم يخلقون أفعالهم، ومنبهاً على نعمة الإيجاد الأول: {هل} ولما كان الاستفهام بمعنى النفي أكده ب {من} فقال: {من خالق} أي للنعم وغيرها، ولما كانت {من}
Nimetini hatırlamayı emredince, O'nun izzet ve hikmetini açıklayan bir üslupla bu nimetin yalnızca Kendisinden olduğunu pekiştirdi. Gaflete düşeni uyararak, inkâr edeni azarlayarak, fiillerini kendilerinin yarattığını iddia eden Kaderiyye'ye reddiye vererek ve ilk yaratılış nimetine dikkat çekerek şöyle buyurdu: {هَلْ} “Var mı?” Soru nefiy (olumsuzluk) anlamında olduğundan bunu {مِنْ} edatıyla pekiştirerek şöyle buyurdu: {مِنْ خَالِقٍ} “hiçbir yaratıcı” yani nimetleri ve diğer varlıkları [yaratan]. {مِنْ} harfi
14645. Metin
للتأكيد، فكان {خالق} في موضع رفع، قرأ الجمهور قوله: {غير الله} بالرفع، وجره حمزة والكسائي على اللفظ، وعبر بالجلالة إشارة إلى أنه المختص بصفات الكمال.
tekit için olduğundan {خَالِقٍ} kelimesi merfû konumundadır; cumhur O'nun {غَيْرُ اللَّهِ} lafzını ref‘ ile okumuş, Hamza ve el-Kisâî ise lafza binaen cer ile okumuştur. Lafza-i Celâl ile ifade edilmesi ise, kemal sıfatlarına münhasıran sahip olduğuna işaret etmek içindir.
14646. Metin
ولما كان الجواب قطعاً: لا، بل هو الخالق وحده، قال منبهاً على نعمة الإبقاء الأول: {يرزقكم} أي وحده. ولما كانت كثرة الرزق كما هو مشاهد مع وحدة المنبع أدل على العظمة قال: {من السماء والأرض} بالمطر والنبات وغيرهما. ولما بين أنه الرزاق وحده انقطع أمل كل أحد من غيره حتى من نفسه فحصل الإخلاص فتعين أنه سبحانه الإله وحده فقال: {لا إله إلا هو} فتسبب الإنكار على من عبد غيره ظاهراً أو باطناً فقال: {فأنى} أي فمن أيّ وجه وكيف {تؤفكون *} أي تصرفون وتقلبون عن وجه السداد في التوحيد بهذه الوجوه الظاهرة إلى الشرك الذي لا وجه له.
Cevap kesin olarak 'Hayır, bilakis yegâne yaratıcı O'dur' şeklinde olunca, ilk yaşatma (el-ibkâü’l-evvel) nimetine dikkat çekerek şöyle buyurdu: {يَرْزُقُكُمْ} “size rızık veren” yani yalnızca O. Kaynağın birliğiyle birlikte rızkın çokluğu müşahede edildiği üzere azamete daha çok delalet ettiğinden şöyle buyurdu: {مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ} “gökten ve yerden?” Yağmur, bitkiler ve diğerleriyle [size rızık veren]. Yegâne rızık verenin Kendisi olduğunu açıklayınca, herkesin O'ndan başkasından, hatta kendi nefsinden bile ümidi kesildi, böylece ihlas hasıl oldu ve yegâne ilahın Sübhânehu ve Teâlâ olduğu kesinleşti. Buyurdu ki: {لَا إِلَهَ إِلَّا هُوَ} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur.” Böylece zahiren veya bâtınen O'ndan başkasına ibadet eden kimseleri kınama neticesi doğdu ve şöyle buyurdu: {فَأَنَّى} “O hâlde nasıl” yani hangi yoldan ve nasıl, {تُؤْفَكُونَ} “döndürülüyorsunuz?” Yani bu apaçık deliller karşısında tevhitteki dosdoğru yoldan çevrilip hiçbir temeli olmayan şirke nasıl saptırılıyorsunuz?
14647. Metin
ولما قررهم على ما تقدم وختم بالتوحيد الذي هو الأصل الأول من أصول الدين، نبه على أنه المقصود بالذات بذكر ما يعقبه في الأصل الثاني، وهو الرسالة من تصديق وتكذيب، فقال ناعياً على قريش سوء تلقيهم لآياته، وطعنهم في بيناته، مسلياً له ﷺ،
Dinin birinci aslı olan tevhid ile onları ikrar ettirip sözü bununla noktalayınca, ikinci asılda onu takip eden peygamberlik ve onu tasdik ile yalanlama konusunu zikrederek asıl maksadın bu olduğuna dikkat çekti. Kureyş’in ayetlerini kötü karşılamasını ve apaçık delillerini dillerine dolamasını kınayarak ve Peygamber’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli ederek,
14648. Metin
عاطفاً على ما تقديره: فإن يصدقوك فهم جديرون بالتصديق لما قام على ذلك من الدلائل، وشهد به من المقاصد والوسائل: {وإن يكذبوك} أي عناداً وقلة اكتراث بالعواقب فتأسّ بإخوانك {فقد} أي بسبب أنه قد {كذبت رسل} أي يا لهم من رسل! وبني الفعل للمجهول لأن التسلية محطها، وقوع التكذيب لا تعيين المكذب، ونفى أن يرسل غيره بعد وجوده بقوله: {من قبلك} وأفرد التكذيب بالذكر اهتاماً بالتسلية تنبيهاً على أن الأكثر يكذب، قال القشيري: وفي هذا إشارة للحكماء وأرباب القلوب مع العوام والأجانب من هذه الطريقة فإنهم لا يقبلون منهم إلا القليل، وأهل الحقائق أبداً منهم في مقاساة الأذية، والعوام أقرب إلى هذه الطريقة من القراء المتقشفين.
takdiri 'Eğer seni tasdik ederlerse, buna dair deliller ikame edildiği, maksatlar ve vasıtalar buna şahitlik ettiği için tasdike layıktırlar' şeklinde olan cümleye matuf olarak şöyle buyurdu: {وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ} “Eğer seni yalanlarlarsa” yani inatla ve akıbetleri umursamadan [yalanlarlarsa], peygamber kardeşlerini örnek al; {فَقَدْ} “muhakkak ki” yani çünkü, {كُذِّبَتْ رُسُلٌ} “elçiler de yalanlanmıştı” yani ne yüce elçiler yalanlanmıştı! Fiil meçhul kalıbında getirildi; zira tesellinin odak noktası yalanlayanın tayin edilmesi değil, yalanlamanın vuku bulmasıdır. O'nun varlığından sonra başkasının gönderilmesini nefyederek {مِنْ قَبْلِكَ} “senden önceki” buyurdu. Teselliye verilen önem dolayısıyla çoğunluğun yalanladığına dikkat çekmek üzere sadece yalanlama zikredildi. el-Kuşeyrî şöyle demiştir: 'Bunda, hikmet sahipleri ve kalp ehli için, bu yola yabancı olan avam ile ilişkilerine dair bir işaret vardır; zira onlar bu zatlardan pek azını kabul ederler. Hakikat ehli ise onlardan sürekli eziyet çekmektedir. Aslında avam tabakası, şekilperest kurrâdan bu yola daha yakındır.'
14649. Metin
ولما كان التقدير نفياً للتعجب من التكذيب الجاري على غير قياس صحيح: فمن الله الذي لا أمر لأحد معه تصدر الأمور، عطف عليه قوله مهدداً لمن خالف أمره: {وإلى الله} أي وحده له الأمور كلها {ترجع الأمور *} أي حساً ومعنى، فاصبر ورد الأمر إلينا بترك الأسباب إلا ما نأمرك به كما فعل إخوانك من الرسل.
Sahih bir kıyasa uygun cereyan etmeyen yalanlamaya karşı taaccübü nefyetmek üzere takdir 'Bütün işler, beraberinde kimsenin emri geçerli olmayan Allah'tan sâdır olur' şeklinde olunca, O'nun emrine muhalefet edeni tehdit ederek buna matuf olarak şöyle buyurdu: {وَإِلَى اللَّهِ} “Ve ancak Allah'a” yani bütün işlerin sahibi olan O'na, {تُرْجَعُ الْأُمُورُ} “döndürülür bütün işler.” Yani maddeten ve mânen. O hâlde sabret ve peygamber kardeşlerinin yaptığı gibi, sana emrettiğimiz şeyler müstesna sebepleri terk ederek işi bize havale et.
14650. Metin
ولما أشعر هذا الختام باليوم الموعود، وهو الأصل الثابت قال مهدداً به محذراً منه: {يا أيها الناس} أي الذين عندهم أهليه
Bu son kısım, sabit bir esas olan vaat edilen günü hissettirince, o günle tehdit edip ondan sakındırarak şöyle buyurdu: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ} “Ey insanlar!” Yani tefekküre
14651. Metin
للتحرك إلى النظر. ولما كانوا ينكرون البعث أكد قوله: {إن وعد الله} أي الذي له صفات الكمال وهو منزه عن كل شائبة نقص، فهو لا يجوز عليه في مجاري العادات للغنى المطلق أن يخلف الميعاد {حق} أي بكل ما وعد به من البعث وغيره وقد وعد أنه يردكم إليه في يوم تنقطع فيه الأسباب، ويعرض عن الأحساب والأنساب، ليحكم بينكم بالعدل، ثم سبب عن كونه حقاً قوله على وجه التأكيد لأجل الإنكار أيضاً: {فلا تغرنكم} أي بأنواع الخدع من اللهو والزينة غروراً مستمر التجدد {الحياة الدنيا} فإنه لا يليق بذي همه عليه اتباع الدنيء، والرضى بالدون الزائل عن العالي الدائم {ولا يغرنكم بالله} أي الذي لا يخلف الميعاد وهو الكبير المتعالي {الغرور *} أي الذي لا يصدق في شيء وهو الشيطان العدو، ولذلك استأنف قوله مظهراً في موضع الإضمار للتنفير بمدلول الوصف قبل التذكير بالعداوة ووخامة العاقبة فيما يدعو إليه مؤكداً لأن أفعال المشايعين له بما يمنيهم به من نحو: إن ربكم حليم، لا يتعاظمه ذنب، مع الإصرار على المعصية أفعال المتعقدين لمصادقته: {إن الشيطان} أي المحترق بالغضب البعيد من الخير {لكم} أي خاصة فهو في غاية الفراغ لأذاكم، فاجتهدوا في الهرب منه {عدو} بتصويب مكايده كلها إليكم وبما سبق له مع أبيكم آدم ﵇ بما وصل أذاه إليكم وأيضاً «من عادى أباك فقد عاداك» .
yönelecek kabiliyeti bulunan kimseler. Onlar yeniden dirilişi inkâr ettikleri için sözünü pekiştirerek şöyle buyurdu: {إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ} “Şüphesiz Allah'ın vaadi” yani kemal sıfatlarına sahip olan ve her türlü noksanlık şaibesinden münezzeh bulunan, mutlak zenginliği sebebiyle cari adetlerde vaadinden dönmesi asla caiz olmayan Allah'ın vaadi, {حَقٌّ} “haktır.” Yani ba‘s ve diğer konularda vaat ettiği her şey haktır. O, aranızda adaletle hükmetmek için sebeplerin kesildiği, soy ve sopun dikkate alınmadığı bir günde sizi Kendisine döndüreceğini vaat etmiştir. Sonra bunun hak oluşunun neticesi olarak, inkâr sebebiyle yine tekitli bir üslupla şöyle buyurdu: {فَلَا تَغُرَّنَّكُمُ} “Sakın sizi aldatmasın” yani eğlence ve ziynet gibi türlü hilelerle sürekli yenilenen bir aldanışla, {الْحَيَاةُ الدُّنْيَا} “dünya hayatı.” Çünkü yüce himmet sahibine alçak olana uymak ve ebedî yüce olana bedel geçici değersize razı olmak yakışmaz. {وَلَا يَغُرَّنَّكُمْ بِاللَّهِ} “Allah ile de sizi sakın aldatmasın” yani vaadinden dönmeyen, pek ulu ve pek yüce olan Allah ile, {الْغَرُورُ} “o çok aldatıcı.” Yani hiçbir sözünde doğru olmayan düşman şeytan. Bu sebeple, düşmanlığı ve çağırdığı şeyin vahim akıbetini hatırlatmadan önce vasfın delaletiyle nefret ettirmek için zamir makamında açık isim kullanarak, pekiştirilmiş olarak yeni bir söze başladı; zira günaha ısrarla devam ettiği hâlde 'Rabbiniz halîmdir, hiçbir günah O'na büyük gelmez' gibi şeytanın ümitlendirmelerine uyanların fiilleri, onu tasdik edenlerin fiilleridir: {إِنَّ الشَّيْطَانَ} “Şüphesiz şeytan” yani öfkeyle yanan ve hayırdan uzak olan, {لَكُمْ} “sizin için” yani bilhassa sizin için; o size eziyet etmek için bütün vaktini ayırmıştır, öyleyse ondan kaçmaya gayret edin, {عَدُوٌّ} “bir düşmandır.” Bütün tuzaklarını size yöneltmesiyle ve daha önce babanız Âdem (aleyhisselâm) ile geçen ve eziyeti size kadar ulaşan hadise sebebiyle [düşmandır]; nitekim 'Babana düşmanlık eden sana da düşmanlık etmiştir'.
14652. Metin
ولما كانت عداوته تحتاج إلى مجاهدة لأنه يأتي الإنسان من قبل الشهوات، عبر بصيغة الافتعال فقال: {فاتخذوا} اي بغاية جهدكم {عدواً} والله لكم ولي فاتخذوه ولياً بأن تتحروا ما يغيظ الشيطان بأن تخالفوه في كل ما يريده ويأمر به، وتتعمدوا ما يرضاه الرحمن ونهجه لكم وأمركم به فتلتزموه، قال القشيري: ولا يقوى على عداوته إلا بدوام الاستعانة بالرب فإنه لا يغفل عن عداوتك، فلا تغفل أنت عن مولاك لحظة. ثم علل ذلك بقوله: {إنما يدعو حزبه} أي الذين يوسوس لهم فيعرضهم لاتباعه والإعراض عن الله {ليكونوا} باتباعه كوناً راسخاً {من أصحاب السعير *} هذا غرضه لا غرض له سواه، ولكنه يجتهد في تعمية ذلك عنهم بأن يقرر في نفوسهم جانب الرجاء وينسيهم جانب الخوف، ويريهم أن التوبة في أيديهم ويسوف لهم بها بالفسحة في الأمل، والإبعاد في الأجل، للإفساد في العمل، والرحمن سبحانه إنما يدعو عباده ليكونوا من أهل النعيم {والله يدعو إلى دار السلام} [يونس: ٢٥] .
Şeytana düşmanlık etmek bir mücahedeyi gerektirdiğinden -çünkü o insana şehvetler yönünden gelir- iftiâl babı kalıbıyla şöyle buyurdu: {فَاتَّخِذُوهُ} “Öyleyse siz de onu tutun” yani var gücünüzle, {عَدُوًّا} “düşman olarak.” Allah sizin velinizdir; öyleyse şeytanın istediği ve emrettiği her şeye muhalefet ederek onu öfkelendirecek şeyleri araştırıp, Rahmân'ın razı olduğu, sizin için çizdiği ve emrettiği şeyleri hedefleyip onlara sarılmak suretiyle Allah'ı veli edinin. el-Kuşeyrî şöyle demiştir: 'Rabbin devamlı yardımına sığınmadan onun düşmanlığına güç yetirilemez; zira o sana düşmanlıktan asla gafil olmaz, öyleyse sen de Mevlâ'ndan bir an bile gafil olma.' Sonra bunu gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {إِنَّمَا يَدْعُو حِزْبَهُ} “O, kendi taraftarlarını ancak şunun için çağırır:” Yani vesvese verip kendisine uymaya ve Allah'tan yüz çevirmeye maruz bıraktığı kimseleri, {لِيَكُونُوا} “olsunlar diye” ona uymakla kökleşmiş bir hâlde, {مِنْ أَصْحَابِ السَّعِيرِ} “çılgın alevli cehennem ehlinden.” Onun maksadı sadece budur, bundan başka bir gayesi yoktur. Fakat nefislerinde recâ (ümit) tarafını pekiştirip havf (korku) tarafını unutturarak, tövbenin ellerinde olduğunu gösterip ameli ifsat etmek için boş ümitlerle genişlik vererek ve eceli uzak göstererek bu gerçeği onlardan gizlemeye var gücüyle çalışır. Rahmân olan Allah ise kullarını ancak nimet ehlinden olmaya çağırır: {وَاللَّهُ يَدْعُو إِلَى دَارِ السَّلَامِ} “Allah ise esenlik yurduna çağırır” [Yûnus: 25].
14653. Metin
ولما أنهى البيان في غرض الشيطان إلى منتهاه، نبه على ما حكم به هو سبحانه في أشياعه بقوله مستأنفاً: {الذين كفروا} أي غطو
Şeytanın gayesine dair açıklamayı nihayetine erdirince, O'nun şeytanın taraftarları hakkındaki hükmüne dikkat çekerek yeni bir sözle şöyle buyurdu: {الَّذِينَ كَفَرُوا} “İnkâr edenler” yani örtenler,
14654. Metin
بالاتباع له بالهوى ما دلتهم عليه عقولهم وكشفه لهم غاية الكشف هذا البيان العزيز {لهم عذاب شديد} أي في الدنيا بفوات غالب ما يؤملون مع تفرقة قلوبهم وانسداد بصائرهم وسفالة هممهم حتى أنهم رضوا أن يكون إلههم حجراً، وانحجاب المعارف التي لا لذاذة في الحقيقة غيرها عنهم، وفي الآخرة بالسعير التي دعاهم إلى صحبتها.
hevalarına uyarak akıllarının kendilerine gösterdiği ve bu aziz beyanın en açık şekilde ortaya koyduğu hakikati örtenler için, {لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} “onlar için çetin bir azap vardır.” Yani dünyada, kalplerinin dağınıklığı, basiretlerinin körelmesi, himmetlerinin düşüklüğü -öyle ki ilahlarının taş olmasına razı olmuşlardır- ve hakikatte tek lezzet olan marifetlerin kendilerinden perdelenmesiyle birlikte umduklarının çoğunu kaçırmak suretiyle bir azap vardır; ahirette ise şeytanın kendilerini arkadaş olmaya çağırdığı çılgın alevli Cehennem ile [bir azap vardır].
14655. Metin
ولما ذكر جزاء حزبه، اتبعه حزب الله الذين عادوا عدوهم فقال: {والذين آمنوا وعملوا} أي تصديقاً لإيمانهم {الصالحات} ولما كان من أعظم مصايد الشيطان ما يعرض للإنسان خطأ وجهلاً من العصيان، لما له من النقصان ليجره بذلك إلى العمد والعدوان، قال تعالى داعياً له إلى طاعته وإزالة لخجلته: {لهم مغفرة} أي ستر لذنوبهم بحيث لا عقاب ولا عتاب، وذلك معجل في هذه الدار، ولولا ذلك لافتضحوا وغداً، ولولا ذلك لهلكوا. ولما محاها عيناً وأثراً، أثبت الإنعام فقال: {وأجر كبير *} أي يجل عن الوصف بغير هذا الإجمال، فمنه عاجل بسهولة العبادة ودوام المعرفة وما يرونه في القلوب من وراء اليقين، وآجل بتحقيق المسؤول من عظيم المنة، ونيل ما فوق المأمول في الجنة.
Onun taraftarlarının cezasını zikrettikten sonra, düşmanlarına düşmanlık eden Allah'ın taraftarlarını zikrederek şöyle buyurdu: {وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا} “İman edip işleyenler ise” yani imanlarını tasdik sadedinde, {الصَّالِحَاتِ} “salih ameller.” İnsanın noksanlığı sebebiyle hataen ve cehaletle maruz kaldığı isyanlar, insanı kasten ve haddi aşarak günaha sürüklemesi için şeytanın en büyük tuzaklarından olduğundan, Allah Teâlâ kulunu Kendisine itaate çağırmak ve utancını gidermek üzere şöyle buyurdu: {لَهُمْ مَغْفِرَةٌ} “Onlar için bir bağışlanma” yani ne bir ceza ne de bir kınama kalmayacak şekilde günahlarının örtülmesi vardır. Bu bağışlanma bu dünyada peşindir; eğer böyle olmasaydı yarın rüsva olurlardı ve böyle olmasaydı helak olurlardı. Günahları hem zatı hem de eseri bakımından silince, lütfunu sabit kılarak şöyle buyurdu: {وَأَجْرٌ كَبِيرٌ} “ve büyük bir mükâfat vardır.” Yani bu icmâlî ifadenin dışında vasfedilemeyecek kadar büyüktür. Bunun bir kısmı ibadetin kolaylaşması, marifetin devamı ve yakin ötesinde kalplerde müşahede ettikleri tecellilerle dünyada peşindir; bir kısmı da Cennet’te büyük lütuftan istenenin gerçekleşmesi ve umulanın fevkine ulaşılmasıyla ahirette tehir edilmiştir.
14656. Metin
ولما أبان هذا الكلام تفاوت الحزبين في المآل بالهلاك والفوز، وكان لا يقدم على الهلاك أحد في حس، وكان الكفار يدعون أنهم الفائزون قناعة بالنظر إلى ما هم فيه، ويدعون أنهم أبصر الناس وأحسنهم أعمالاً وكذا كل عاص ومبتدع، كان ذلك سبباً في إنكار تساويهما، فأنكره مبيناً السبب في ضلالهم بما فيه تسلية للمحسنين وندب إلى الشكر وحث على ملازمة الافتقار والذل وسؤال العافية من الزلل والزيغ فقال: {أفمن} ولما كان الضار هو التزيين من غير نظر إلى فاعل معين بني للمفعول قوله: {زين له سوء عمله} أي قبحه الذي من شأنه أن يسوء صاحبه حالاً أو مآلاً بجمع مال ذاهب أو مذهوب عنه من غير خلة وبيع راحة الجنة المؤبدة بمتابعة شهوة منقية وإيثار مخلوق فإن على ربه الغني الباقي؛ ثم سبب عنه ما أنهى إليه من الغاية فقال: {فرآه} أي السيىء بسبب التزيين، {حسناً} أي فركبه، بما أشار إليه إضافة العمل إليه، وطوى المشبه به وهو كمن أبصر الأمور على حقائقها فاتبع الحسن واجتنب السيىء، لأن المقام يهدي إليه، وتعجيلاً بكشف ما أشكل على السامع من السبب الحامل على رؤية القبيح، مُليحاً بقوله مؤكداً رداً على من ينسب إلى غير الله فعلاً من خير أو شر:
Bu kelam iki fırkanın akıbet bakımından helak ve kurtuluşla birbirinden ayrıldığını açıklayınca; duyguları yerinde olan hiç kimse bilerek helake atılmayacağı ve kâfirler de içinde bulundukları duruma bakarak kanaat edip kurtuluşa erenlerin kendileri olduğunu iddia ettikleri, insanların en basiretlisi ve ameli en güzeli olduklarını ileri sürdükleri -ki her asi ve bidatçi de böyledir- için, bu durum iki grubun eşitliğinin reddedilmesine sebep oldu. Böylece Allah Teâlâ, iyilik edenler için bir teselli, şükre bir teşvik, zillet ve muhtaçlığa sarılmaya ve kayıp ile sapmaktan afiyet dilemeye bir teşvik olmak üzere sapmalarının sebebini açıklayarak bu eşitliği nefyetti ve şöyle buyurdu: {أَفَمَنْ} “Öyleyse [şu kimse] mi?” Zarar veren şey, muayyen bir fâile bakılmaksızın süslü gösterme eylemi olduğu için meçhul kalıpta getirilerek: {زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ} “kötü ameli kendisine süslü gösterilip de” yani geçici veya kendisinden çekilip alınacak bir malı meşru olmayan yoldan toplayarak, ebedî cennet rahatını geçici bir şehvete uyarak satıp fâni bir mahluku zengin ve bâkî olan Rabbine tercih ederek hâlihazırda veya gelecekte sahibini üzecek nitelikteki çirkinliği süslenen [kimse mi?]; sonra bundan doğan nihai neticeyi sebep kılarak şöyle buyurdu: {فَرَآهُ} “ve onu gören” yani süslenmesi sebebiyle o kötüyü, {حَسَنًا} “güzel [gören kimse mi?]” Yani amelin kendisine izafe edilmesinin işaret ettiği üzere onu irtikâp eden kimse mi? İşleri hakikati üzere görüp güzele tabi olan ve kötüden kaçınan kimse gibi midir? şeklindeki müşebbehün bih (kendisine benzetilen) hazfedilmiştir; çünkü makam buna delalet etmektedir. Ayrıca çirkini görmeye sevk eden sebep hakkında dinleyicinin zihninde müphem kalan hususu hemen açıklamak üzere, hayır veya şerden herhangi bir fiili Allah'tan başkasına nispet edenlere bir reddiye olarak tekitli bir üslupla şöyle buyurdu:
14657. Metin
{فإن} أي السبب في رؤية الأشياء على غير ما هي عليه إن {الله} أي الذي له الأمر كله {يضل من يشاء} فلا يرى شيئاً على ما هو به، فيقدم على الهلاك البين وهو يراه عين النجاة {ويهدي من يشاء} فلا يشكل عليه أمر ولا يفعل إلإ حسناً.
{فَإِنَّ} “Şüphesiz” yani eşyayı hakikatinin dışında görmenin sebebi şudur ki, {اللَّهَ} “Allah” yani bütün işlerin sahibi olan Allah, {يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ} “dilediğini saptırır” böylece o kimse hiçbir şeyi olduğu gibi göremez ve apaçık helaki kurtuluşun ta kendisi görerek ona atılır; {وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ} “dilediğini de doğru yola iletir.” Artık ona hiçbir iş kapalı kalmaz ve o ancak güzel olanı yapar.
14658. Metin
ولما كان المحب من يرضى بفعل حبيبه، سبب عن ذلك النهي لأكمل خلقه عن الغم بسبب ضلالهم في قوله: {فلا} والأحسن أن يقدر المشبه به هنا فيكون المعنى: أفمن غير فعل القبيح فاعتقده حسناً لأن الله أضله بسبب أن الله هو المتصرف في القلوب كمن بصره الله بالحقائق؟
Seven kimse sevdiğinin fiiline razı olan kişi olduğundan, bunun bir neticesi olarak mahlukatın en mükemmeli olan Peygamber’e onların sapıklığı sebebiyle üzülmeyi yasaklayarak: {فَلَا} “Artık...” buyurdu. Burada müşebbehün bih’in takdir edilmesi daha uygundur; bu durumda mana şöyle olur: 'Kalplerde tasarruf eden Allah olduğu için, Allah’ın kendisini saptırması sebebiyle çirkin fiili değiştirip onu güzel zanneden kimse, Allah’ın hakikatleri kendisine gösterdiği kimse gibi midir?'
14659. Metin
ولما كان الجواب: لا، ليس هما سواء سبب عنه قولاً: فلا {تذهب} أي بالموت أو ما يقرب منه {نفسك عليهم} أي بسبب ما هو فيه من العمى عن الجليات {حسرات} أي لأجل حسراتك المترادفة لأجل إعراضهم، جمع حسرة وهي شدة الحزن على ما فات من الأمر.
Cevap 'Hayır, ikisi bir değildir' olunca, bunun neticesi olarak şöyle buyurdu: Artık {تَذْهَبْ} “gitmesin” yani ölümle veya ona yakın bir hâlle, {نَفْسُكَ عَلَيْهِمْ} “onlar için canın” yani apaçık gerçeklere karşı içinde bulundukları körlük sebebiyle, {حَسَرَاتٍ} “hasretlerle.” Yani onların yüz çevirmelerinden ötürü peş peşe gelen hasretlerin yüzünden [canın heba olmasın]. Hasret; elden kaçan bir şeye duyulan şiddetli kederdir.
14660. Metin
ولما كان كأنه قيل: إنهم يؤذون أولياءك فيشتد أذاهم، وكان علم الولي القادر بما يعمل عدوه كافياً في النصرة، قال: {إن الله} أي المحيط بجميع أوصاف الكمال {عليم} أي بالغ العلم، وأكده تنبيهاً على أن المقام صعب، ومن لم يثبت نفسه بغاية جهده زل لطول إملائه تعالى لهم وحلمه عنهم {بما يصنعون *} أي مما مرنوا عليه وانطبعوا فيه من ذلك حتى صار لهم خلقاً يبعد كل البعد انفكاكهم عنه.
Sanki şöyle denilmişti: 'Onlar senin dostlarına eziyet ediyorlar ve eziyetleri şiddetleniyor.' Kadir olan dostun, düşmanının yaptıklarını bilmesi yardım için yeterli olduğundan şöyle buyurdu: {إِنَّ اللَّهَ} “Şüphesiz Allah” yani bütün kemal sıfatlarını kuşatan Allah, {عَلِيمٌ} “hakkıyla bilendir” yani ilmi pek geniştir. Makamın çetin olduğuna, Allah Teâlâ’nın onlara mühlet vermesi ve hilmi karşısında var gücüyle nefsini sebat ettirmeyen kimsenin ayağının kayabileceğine dikkat çekmek için bunu pekiştirdi: {بِمَا يَصْنَعُونَ} “onların yaptıklarını.” Yani kendilerinden ayrılması son derece uzak bir huy hâline gelecek derecede alıştıkları ve tabiatlarına işleyen o şeyleri [hakkıyla bilendir].
14661. Metin
ولما أخبر تعالى أنه لا بد من إيجاد ما وعد به من البعث وغيره، وحذر كل التحذير من التهاون بأمره، وأنكر التسوية بين المصدق به والمكذب، وكان السبب في الضلال المميت للقلوب الهوى الذي يغشى سماء العقل ويعلوه بسحابه المظلم فيحول بينه وبين النفوذ، وكان السبب في السحاب المغطي لسماء الأرض المحيي لميت الحبوب الهوى، وكان الإتيان به في وقت دون آخر دالاً على القدرة بالاختيار، قال عاطفاً على جملة {إن وعد الله حق} المبني على النظر، وهو الإخراج من العدم مبيناً لقدرته على ما وعد به: {والله} أي الذي له صفات الكمال لا شيء غيره من طبيعة ولا غيرها {الذي} ولما كان المراد الإيجاد من العدم، عبر بالماضي مسنداً إليه لأنه الفاعل الحقيقي فقال: {أرسل الرياح} أي أوجدها من العدم مضطربة فيها، أهلية الاضطراب والسير ليصرفها كيف شاء لا ثابتة كالأرض، وأسكنها ما بين الخافقين لصلاح مكان الأرض.
Allah Teâlâ ba‘s ve diğer konularda vaat ettiği şeyleri mutlaka var edeceğini bildirip, O'nun emrini hafife almaktan son derece sakındırınca ve tasdik edenle yalanlayanın bir tutulmasını reddedince; kalpleri öldüren sapıklığın sebebi de aklın semasını kaplayıp karanlık bulutlarıyla onun üzerine çöken ve hakikate nüfuz etmesini engelleyen heva olunca; yeryüzünün semasını kaplayıp ölü tohumları dirilten bulutların sebebi de rüzgâr olup, onun bir vakitte getirilip başka bir vakitte getirilmemesi iradeye dayalı kudrete delalet edince; tefekküre dayalı olan ve yoktan var etmeyi ifade eden {إِنَّ وَعْدَ اللَّهِ حَقٌّ} cümlesine matuf olarak, vaat ettiği şeye olan kudretini açıklamak üzere şöyle buyurdu: {وَاللَّهُ} “Ve Allah” yani tabiat veya başka bir şey değil, bütün kemal sıfatlarına sahip olan Allah, {الَّذِي} “O'dur ki” Yoktan var etme kastedildiği için gerçek fail Kendisi olduğundan geçmiş zaman kipiyle O'na isnat ederek şöyle buyurdu: {أَرْسَلَ الرِّيَاحَ} “rüzgârları göndermiştir” yani dilediği gibi sevk etmek üzere onları yer gibi sabit değil, hareket etme ve esme kabiliyetiyle yoktan var etmiş ve yeryüzünün menfaati için doğu ile batı arasına yerleştirmiştir.
14662. Metin
ولما كانت إثارتها تتجدد كلما أراد أن يسقي أرضاً، قال مسنداً إلى الرياح لأنها السبب، معبراً بالمضارع حكاية للحال لتستحضر تلك الصورة البديعة الدالة على تمام القدرة، وهكذا تفعل العرب فيما فيه
Bir yeri sulamak istediğinde rüzgârların bulutları harekete geçirmesi yenilendiğinden, tam kudrete delalet eden o eşsiz manzarayı zihinde canlandırmak için hal hikâyesi sadedinde muzari kipiyle rüzgârlara isnat ederek söyledi. Nitekim Araplar
14663. Metin
غرابة تنبيهاً للسامع على ذلك وحثّاً له على تدبره وتصوره: {فتثير} أي بتحريكه لها إذا أراد {سحاباً} أي أنه أجرى سبحانه سنته أن تظهر حكمته بالتدريج.
dinleyicinin dikkatini çekmek, onu tefekküre ve tasavvura teşvik etmek için harikulade durumlarda böyle yaparlar: {فَتُثِيرُ} “böylece [rüzgârlar] harekete geçirir” yani O dilediğinde onları hareket ettirmesiyle, {سَحَابًا} “bir bulutu.” Yani Allah Teâlâ hikmetinin tedricen tecelli etmesini sünneti kılmıştır.
14664. Metin
ولما كان المراد الاستدلال على القدرة على البعث، وكان التعبير بالمضارع يرد التعنت، عبر بالمضارع. ولما كان سوق السحاب إلى بلد دون آخر وسقيه لمكان دون مكان من العظمة بمكان، التفت على الغيبة وجعله في مظهر العظمة فقال: {فسقناه} أي السحاب معبراً بالماضي تنبيهاً على أن كل سوق كان بعد إثارتها في الماضي والمستقبل منه وحده أو بواسطة من أقامة لذلك من جنده من الملائكة أو غيرهم، لا من غيره، ودل على أنه فرق بين البعد والقرب بحرف الغاية فقال: {إلى بلد ميت} .
Burada maksat ba‘s kudretine delil getirmek olduğu ve muzari kipi de inatlaşmayı bertaraf ettiği için muzari kullanıldı. Bulutun başka bir beldeye değil de muayyen bir beldeye sevk edilmesi ve bir yerin değil de başka bir yerin sulanması büyük bir azamet eseri olduğundan, gâib zamirinden azamet makamına iltifat ederek şöyle buyurdu: {فَسُقْنَاهُ} “Derken onu sevk etmişizdir” yani bulutu. Geçmiş zaman kipiyle ifade edilmesi; geçmişte ve gelecekte rüzgârların harekete geçmesinden sonraki her sevkin başkasından değil, sadece O'ndan yahut O'nun meleklerden ve diğerlerinden bu işe tayin ettiği orduları vasıtasıyla olduğuna dikkat çekmek içindir. Uzaklık ile yakınlık arasını gaye harfiyle ayırdığına delalet ederek şöyle buyurdu: {إِلَى بَلَدٍ مَيِّتٍ} “ölü bir beldeye.”
14665. Metin
ولما كان السبب في الحياة هو السحاب بما ينشأ عنه من الماء قال: {فأحيينا به الأرض} ولما كان المراد إرشادهم إلى القدرة على البعث الذي هم به مكذبون، قال رافعاً للمجاز بكل تقدير وموضحاً كل الإيضاح للتصوير: {بعد موتها} ولما أوصل الأمر إلى غايته، زاد في التنبيه على نعمة الإيجاد الثاني بقوله: {كذلك} أي مثل الإحياء لميت النبات {النشور *} حسّاً للأموات، ومعنى للقلوب والنبات، قال القشيري:
Hayatın sebebi, buluttan meydana gelen su ile bulut olduğundan şöyle buyurdu: {فَأَحْيَيْنَا بِهِ الْأَرْضَ} “Böylece onunla yeryüzünü dirilttik” Maksat, yalanlamakta oldukları ba‘s kudretine onları irşad etmek olduğundan, her türlü mecaz ihtimalini ortadan kaldırarak ve tasviri en açık şekilde ortaya koyarak şöyle buyurdu: {بَعْدَ مَوْتِهَا} “ölümünden sonra.” İşi nihai gayesine ulaştırınca, ikinci yaratılış nimetine dikkat çekmeyi artırarak şöyle buyurdu: {كَذَلِكَ} “İşte böyledir” yani ölü bitkilerin diriltilmesi gibi, {النُّشُورُ} “yeniden diriliş de.” Ölüler için maddeten, kalpler ve bitkiler için mânen [diriliş böyledir]. el-Kuşeyrî şöyle demiştir:
14666. Metin
إذا أراد إحياء قلب يرسل أولاً رياح الرجاء، ويزعج بها كوامن الإرادة، ثم ينشىء فيه سحاب الاهتياج، ولوعة الانزعاج، ثم يأتي مطر الحق فينبت في القلب أزهار البسط وأنوار الروح، ويطيب لصاحبه العيش إلى أن تتم لطائف الإنس.
'Allah bir kalbi diriltmek istediğinde önce ümit rüzgârlarını gönderir ve onunla gizli iradeleri harekete geçirir. Sonra o kalpte heyecan ve sarsıntı hüznünün bulutunu var eder. Ardından hakikat yağmuru gelir; böylece kalpte inşirah çiçekleri ve ruh nurları biter, ünsiyet letafetleri tamamlanıncaya kadar kulun hayatı güzelleşir.'
14667. Metin
ولما قرر بهذا كله ما أثبته سابقاً من عزته وحكمته وثبت أنه قادر على النشور فثبت أن له العزة في الآخرة كما شوهد ذلك في الدنيا، وكانت منافسه الناس لا سيما الكفرة في العزة فوق منافستهم في الحكمة، ومن نافس في الحكمة فإنما ينافس فيها لاكتساب العزة، وكان الكفرة إنما عبدوا الأوثان ليعتزوا بها كما قال: {واتخذوا من دون الله آلهة ليكونوا لهم عزّاً} [مريم: ٨١] قال مستنتجاً من ذلك: {من كان} أي في وقت من الأوقات {يريد العزة} أي أن يكون محتاجاً إليه غيره وهو غني عن غيره غالباً غير مغلوب {فلله} أي وحده {العزة جميعاً} أي فليطلبها منه ولا يطلبها من غيره، فإنه لا شيء لغيره فيها ومن طلب الشيء من غير صاحب خاب؛ قال ابن الجوزي: وقد روي عن أنس ﵁ عن النبي ﷺ أنه قال: «إن ربكم يقول كل يوم: أنا العزيز فمن أرادة عزة الدارين فليطع العزيز» .
Bütün bunlarla daha önce sabit kıldığı izzet ve hikmetini pekiştirip, O'nun diriltmeye kadir olduğu ve dünyada müşahede edildiği gibi ahirette de izzetin O'na ait olduğu sabit olunca; insanların -özellikle kâfirlerin- izzetteki yarışları hikmetteki yarışlarından daha üstün olduğu ve hikmette yarışan kimse de ancak izzet kazanmak için yarıştığı; kâfirler de putlara ancak onlarla izzet bulmak için ibadet ettikleri için -nitekim Allah Teâlâ: {وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ آلِهَةً لِيَكُونُوا لَهُمْ عِزًّا} “Kendilerine bir izzet [ve güç vesilesi] olsunlar diye Allah'tan başka ilahlar edindiler” [Meryem: 81] buyurmuştur- bundan bir netice çıkararak şöyle buyurdu: {مَنْ كَانَ} “Her kim” yani herhangi bir vakitte, {يُرِيدُ الْعِزَّةَ} “izzet istiyorsa” yani başkalarının kendisine muhtaç olup kendisinin başkasına muhtaç olmamasını, mağlup olmayıp galip gelmeyi [istiyorsa], {فَلِلَّهِ} “bilsin ki Allah'a aittir” yani yalnızca O'na aittir, {الْعِزَّةُ جَمِيعًا} “bütün izzet.” Yani onu O'ndan istesin, başkasından istemesin; zira O'ndan başkasının izzette hiçbir payı yoktur ve bir şeyi sahibinden başkasından isteyen hüsrana uğrar. İbnü’l-Cevzî şöyle demiştir: Enes’ten (radıyallâhu anh), Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Rabbiniz her gün şöyle buyurur: 'Azîz olan Benim; iki cihan izzetini isteyen Azîz olana itaat etsin.'»
14668. Metin
ولما رغب في اقتناص العزة بعد أن أخبر أنه لا شيء فيها لغيره، دل على اختصاصه بها بشمول علمه وقدرته، وبين أنها إنما تنال بالحكمة فقال: {إليه} أي لا إلى غيره {يصعد الكلم الطيب} أي الجاري على قوانين الشرع عن نية حسنة وعقيدة صحيحة سواء كان سراً علناً لأنه عين الحكمة، فيعز صاحبه ويثيبه.
O'ndan başkasının izzette hiçbir payı olmadığını bildirdikten sonra izzeti kazanmaya teşvik edince, ilim ve kudretinin kuşatıcılığıyla izzetin Kendisine has olduğuna delil getirdi ve izzetin ancak hikmetle elde edileceğini açıklayarak şöyle buyurdu: {إِلَيْهِ} “Yalnızca O'na” yani başkasına değil, {يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ} “güzel kelimeler yükselir.” Yani ister gizli ister açık olsun, hikmetin ta kendisi olduğu için güzel bir niyet ve sahih bir akideden doğan, şeriat kurallarına uygun kelimeler yükselir; böylece Allah onun sahibini aziz kılar ve mükâfatlandırır.
14669. Metin
ولما أعلى رتبة القول الحكيم، بين أن الفعل أعلى منه لأنه المقصود بالذات، والقول وسيلة إليه، فقال دالاًّ على علوه بتغيير السياق: {والعمل الصالح يرفعه} هو سبحانه يتولى رفعه ولصاحبه عنده عز منيع ونعيم مقيم، وعمله يفوز، قال الرازي في اللوامع: العلم إنما يتم العمل كما قيل: العلم يهتف بالعمل، فإن أجاب وإلا ارتحل - انتهى، وقد قيل:
Hikmetli sözün mertebesini yüceltince, amelin ondan daha üstün olduğunu açıkladı; çünkü asıl kastedilen ameldir, söz ise ona bir vasıtadır. Söz dizimini değiştirerek onun yüceliğine delalet sadedinde şöyle buyurdu: {وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ} “Salih ameli de O yükseltir.” Onu yükseltmeyi Allah Teâlâ bizzat üstlenir; sahibinin O'nun katında sarsılmaz bir izzeti ve dâimî bir nimeti olur, ameli de zafere ulaşır. er-Râzî el-Levâmi‘de şöyle demiştir: 'İlim ancak amelle kemale erer; nitekim şöyle denilmiştir: İlim ameli çağırır; eğer icabet ederse kalır, etmezse çeker gider.' -Alıntı bitti-. Şöyle de denilmiştir:
14670. Metin
لا ترض من رجل حلاوة قوله ... حتى يصدق ما يقول فعال
Bir adamın sözünün tatlılığına aldanıp razı olma, ... Ta ki söylediklerini fiilleri doğrulayana kadar.
14671. Metin
فإذا وزنت مقاله بفعاله ... فتوازنا فإخاء ذاك جمال
Sözünü fiilleriyle tarttığında, ... Eğer denk gelirlerse işte o kardeşlik bir güzelliktir.
14672. Metin
ولما بين ما يحصل العزة من الحكمة، بين ما يكسب الذلة ويوجب النقمة من رديء الهمة فقال: {والذين يمكرون} أي يعملون على وجه
Hikmetten doğan ve izzet kazandıran hususları açıklayınca, aşağılık himmetten kaynaklanan, zillet getiren ve cezayı gerektiren hususları açıklayarak şöyle buyurdu: {وَالَّذِينَ يَمْكُرُونَ} “Tuzak kuranlar” yani gizlilik yoluyla hileler yapanlar,
14673. Metin
الستر المكرات {السيئات} أي يسترون قصودهم بها ليوقعوها بغتة {لهم عذاب شديد} كما أرادوا بغيرهم ذلك، ولا يصعد مكرهم إليه بنفسه ولا يرفعه هو، لأنه ليس فيه أهلية ذلك لمنافاته الحكمة. ولما كان ما ذكر من مكرهم موجباً لتعرف حاله هل أفادهم شيئاً؟ أخبر أنه أهلكه بعزته ودمره بحكمته فقال: {ومكر أولئك} أي البعداء من الفلاح {هو} أي وحده دون مكر من يريد بمكره الخير فإن الله ينفذه ويعلي أمره ويجعل له العاقبة تحقيقاً لقوله تعالى: {ويمكرون ويمكر الله والله خير الماكرين} [الأنفال: ٣٠] كما أخرجكم أيها الأولياء من بيوتكم لأجل العير فأخرج الأعداد من بيوتهم فوضعهم في قليب بدر {يبور *} أي يكسد ويفسد ويهلك، فدل ذلك على شمول علمه للخير والشر من القول والفعل الخفي والجلي وتمام قدرته، وذلك معنى العزة، والآية من الاحتباك: حذف ما لصاحب العمل الصالح ودل عليه بذكر ما لعامل السيىء وحذف وضعه المكر السيىء ودل عليه برفعه للعمل الصالح.
{السَّيِّئَاتِ} “kötülüklerle.” Yani maksatlarını aniden gerçekleştirmek için bu hilelerle gizleyenler var ya; {لَهُمْ عَذَابٌ شَدِيدٌ} “onlar için çetin bir azap vardır.” Tıpkı başkaları için bunu istedikleri gibi [onlar için azap vardır]. Onların tuzakları ne bizzat O'na yükselir ne de O bunu yükseltir; çünkü hikmete zıt olduğu için onda bu kabiliyet yoktur. Onların bu tuzaklarının zikredilmesi 'acaba onlara bir fayda sağladı mı?' diye durumlarını öğrenmeyi gerektirince, Allah'ın izzetiyle o tuzağı helak ettiğini ve hikmetiyle yerle bir ettiğini haber vererek şöyle buyurdu: {وَمَكْرُ أُولَئِكَ} “İşte onların tuzağı” yani kurtuluştan uzak olanların [tuzağı], {هُوَ} “o” yani tuzağıyla hayrı murat eden kimsenin tuzağının aksine yalnızca onların tuzağı -zira Allah hayır murat edenin tuzağını icra eder, işini yüceltir ve akıbeti onun kılar; nitekim Allah Teâlâ: {وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللَّهُ وَاللَّهُ خَيْرُ الْمَاكِرِينَ} “Onlar tuzak kurarlar, Allah da tuzak kurar; Allah tuzak kuranların en hayırlısıdır” [el-Enfâl: 30] buyurmuştur. Tıpkı ey müminler, sizleri kervan için evlerinizden çıkardığı ve düşmanları da evlerinden çıkarıp Bedir kuyusuna attığı gibi-, {يَبُورُ} “mahvolur gider.” Yani kesada uğrar, bozulur ve helak olur. Bu da O'nun ilminin gizli ve açık söz ve fiillerden hayrı ve şerri kuşattığına ve kudretinin tamlığına delalet eder ki izzetin manası da budur. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: Salih amel sahibine verilecek mükâfat hazfedilip kötü amel işleyene verilecek cezanın zikriyle buna işaret edilmiş; kötü tuzağın alçaltılması hazfedilip salih ameli yükseltmesiyle buna işaret edilmiştir.
14674. Metin
ولما ذكر سبحانه ما صيرهم إليه من المفاوتة في الأخلاق، أتبعه
Allah Teâlâ onları ahlaki yönden ulaştırdığı farklılıkları zikredince, hemen ardından
14675. Metin
ما كانوا عليه من الوحدة في جنس الأصل، وأصله التراب المسلول منه الماء بعد تخميره فيه وإن اختلفت أصنافه فقال مبيناً لبعض آيات الأنفس عاطفاً على ما عطف عليه {والله الذي أرسل الرياح} الذي هو من آيات الآفاق، منبهاً على أنه قادر على التمييز بعد شديد المزج وأنه قدر كل شيء من الأرزاق والآجال والمصائب والأفراح، فلا ثمرة للمكر إلا ما يلحق الماكر من الحرج والعقوبة من الله والضرر: {والله} أي الذي له جميع صفات الكمال؛ ولما لم يدع حاجة إلى الحصر قال: {خلقكم من تراب} أي مثلي وإن اختلفت أصنافه بتكوين أبيكم منه فمزجه مزجاً لا يمكن لغيره تمييزه، ثم أحاله عن ذلك الجوهر أصلاً ورأساً، وإليه الإشارة بقوله: {ثم} أي بعد ذلك من الزمان والرتبة خلقكم {من نطفة} أي جعلها أصلاً ثانياً مثلياً من ذلك الأصل الترابي أشد امتزاجاً منه ثم بعد إنهاء التدبير زماناً ورتبة إلى النطفة التي لا مناسبة بينها وبين التراب دلالة على كمال القدرة والفعل بالاختيار {ثم جعلكم أزواجاً} بين ذكور وإناث، دلالة هي أظهر مما قبلها على الاختيار وكذب أهل
asıl cinsinde üzerinde bulundukları birliği zikretti. Bu aslın temeli ise, çeşitleri farklı olsa da içinde mayalandıktan sonra su süzülüp çıkarılan topraktır. Âfâkî ayetlerden olan {وَاللَّهُ الَّذِي أَرْسَلَ الرِّيَاحَ} ayetine atfedilen yere matuf olarak nefislerdeki bazı ayetleri açıklayarak şöyle buyurdu; böylece şiddetli bir karışımın ardından O'nun ayırt etmeye kadir olduğuna ve rızıkları, ecelleri, musibetleri ve sevinçleri her şeyiyle takdir ettiğine dikkat çekti. Dolayısıyla hile yapanın eline, ancak Allah katından gelecek sıkıntı, ceza ve zarardan başka bir semere geçmez: {وَاللَّهُ} “Ve Allah” yani bütün kemal sıfatlarına sahip olan Allah; hasra ihtiyaç bırakmadığı için şöyle buyurdu: {خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ} “sizi bir topraktan yarattı.” Yani babanızı ondan var ederek, çeşitleri farklı da olsa benzer bir topraktan yarattı ve onu Kendisinden başkasının ayırt edemeyeceği bir şekilde karıştırdı. Sonra onu o cevherden kökten ve tamamen dönüştürdü; nitekim şu buyruğunda buna işaret edilmektedir: {ثُمَّ} “Sonra” yani o zamandan ve mertebeden sonra sizi yarattı, {مِنْ نُطْفَةٍ} “bir nutfeden.” Yani o topraktan olan asıldan, ondan daha şiddetli bir karışımla ikinci benzer bir asıl kıldı. Zaman ve mertebe bakımından tedbiri, aralarında hiçbir benzerlik bulunmayan topraktan nutfeye ulaştırdıktan sonra -ki bu, kemal kudretine ve iradeli fiile delildir- {ثُمَّ جَعَلَكُمْ أَزْوَاجًا} “sonra sizi çiftler kıldı.” Erkekler ve dişiler olarak [çiftler kıldı]. Bu, tercihe ve
14676. Metin
الطبائع، وعلى البعث بتمييز ما يصلح من التراب للذكورة والأنوثة.
tabiatçıların yalanına ve toprağın erkekliğe ve dişiliğe elverişli olanını ayırt etmek suretiyle ba‘se, öncekinden daha açık bir delildir.
14677. Metin
ولما كان الحمل أيضاً مكذباً لأهل الطبائع بأنه لا يكون من كل جماع، أشار إليه بقوله مؤكداً رداً عليهم إعلاماً بأن ذلك إنما هو بقدرته: {وما تحمل} أي في البطن بالحبل {من أنثى} دالاً بالجار على كمال الاستغراق. ولما كان الوضع أيضاً كذلك بأنه لا يتم كلما حمل به قال: {ولا تضع} أي حملاً {إلا} مصحوباً {بعلمه} في وقته ونوعه وشكله وغير ذلك من شأنه مختصاً بذلك كله حتى عن أمه التي هي أقرب إليه، فلا يكون إلا بقدرته، فما شاء أتمه، وما شاء أخرجه.
Hamilelik de her birleşmeden meydana gelmediği için tabiatçıları yalanlayan bir husus olduğundan, bunun ancak O'nun kudretiyle olduğunu bildirmek üzere onlara bir reddiye olarak tekitli bir üslupla şöyle işaret etti: {وَمَا تَحْمِلُ} “Ne gebe kalır” yani karında hamilelikle, {مِنْ أُنْثَى} “hiçbir dişi” Harf-i cer ile tam bir istiğraka (kapsayıcılığa) delalet ederek [hiçbir dişi]. Doğum da aynı şekilde her hamile kalındığında tamamlanmadığı için şöyle buyurdu: {وَلَا تَضَعُ} “ne de doğurur” yani bir yükü, {إِلَّا بِعِلْمِهِ} “ancak O'nun ilmi iledir.” Vaktinde, türünde, şeklinde ve diğer bütün durumlarında O'nun ilmiyle birliktedir; kendisine en yakın olan annesinden bile gizli olarak bütün bunlara münhasıran O vakıftır. Dolayısıyla bu ancak O'nun kudretiyle olur; dilediğini tamamlar, dilediğini düşürür.
14678. Metin
ولما كان ما بعد الولادة أيضاً دالاً على الاختيار لتفاضلهم في الأعمار مع تماثلهم في الحقيقة، دل عليه بقوله دالاً بالبناء للمفعول على سهولة الأمر عليه سبحانه، وأن التعمير والنقص هو المقصود بالإسناد: {وما يعمر من معمر} أي يزاد في عمر من طال عمره أي صار إلى طول العمر بالفعل حساً، قال قتادة: ستين، أو معنى بزيادة الفاعل المختار زيادة لولاها لكان عمره أقصر مما وصل إليه {ولا بنقص من عمره} أي المعمر بالقوة وهو الذي كان قابلاً في العادة لطول العمر فلم يعمر بنقص الفاعل المختار نقصاً لولاه لطال عمره، فالمعمر المذكور المراد به الفعل،
Doğumdan sonrası da hakikatte birbirlerine denk oldukları hâlde ömürlerindeki farklılık sebebiyle tercihe (ihtiyara) delalet ettiğinden, işin Allah Teâlâ’ya kolay olduğunu ve isnatta asıl kastedilenin ömür verme ve eksiltme olduğunu meçhul kalıpla ifade ederek şöyle delil getirdi: {وَمَا يُعَمَّرُ مِنْ مُعَمَّرٍ} “Ömrü uzatılan bir kimsenin ömrü uzatılmaz” yani ömrü uzun olan, fiilen ve hissen uzun bir ömre ulaşan kimsenin ömrü artırılmaz -Katâde 'altmış yıl' demiştir- yahut fâil-i muhtârın (dilediğini seçen Allah'ın) bir artırması olmasaydı ulaştığından daha kısa olacak bir artışla mânen [ömrü uzatılmaz], {وَلَا يُنْقَصُ مِنْ عُمُرِهِ} “onun ömründen eksiltilmez de” yani kuvve hâlinde ömrü uzatılabilecek olan, âdete göre uzun bir ömre elverişli olup da dilediğini seçen fâilin eksiltmesi sebebiyle -ki bu eksiltme olmasaydı ömrü uzayacaktı- ömrü uzatılmayan kimsenin [ömrü eksiltilmez]; burada zikredilen 'muammer' (ömrü uzatılan) ile fiil kastedilmiştir,
14679. Metin
والذي عاد إليه الضمير المعمر بالقوة فهو من بديع الاستخدام، ولو كان التعبير بأحد لما صح هذا المعنى، وقراءة يعقوب بخلاف عن رويس بفتح الياء وضم القاف بالبناء للفاعل تشير إلى أن قصر العمر أكثر.
Zamir kendisine dönen ise kuvve halindeki 'muammer'dir (ömrü uzatılabilecek olan). Dolayısıyla bu, istihdam sanatının güzel bir örneğidir. Eğer ifade 'ehad' (biri) şeklinde olsaydı bu anlam doğru olmazdı. Ya'kūb'un Rüveys'ten bir rivayetine göre meçhul değil de yâ'nın fethası ve kāf'ın zammesi ile mâlûm sigasıyla (ve lâ yenkusu) okunuşu, ömrün kısa olmasının daha çok olduğuna işaret eder.
14680. Metin
ولما كان في سياق العلم وكان أضبطه في مجاري عاداتنا ما كتب قال: {إلا في كتاب} مكتوب فيه «عمر فلان كذا وعمر فلان كذا وكذا، عمر فلان كذا إن عمل كذا وعمره كذا أزيد أو أنقص إن لم يعمله» .
İlim bağlamında olduğundan ve bizim âdetlerimize göre en sağlam olanı yazılan şey olduğundan şöyle buyurdu: {إِلَّا فِي كِتَابٍ} “ancak bir kitaptadır.” Onda «Filancanın ömrü şu kadar, filancanın ömrü şu ve şu kadardır; filanca şunu yaparsa ömrü şu kadar, onu yapmazsa ömrü daha fazla veya daha eksik olarak şu kadardır» diye yazılmıştır.
14681. Metin
ولما كان ذلك أمراً لا يحيط به العد، ولا يحصره الحد، فكان في عداد ما ينكره الجهلة، قال مؤكداً لسهولته: {إن ذلك} أي الأمر العظيم من كتب الآجال كلها وتقديرها والإحاطة بها على التفصيل {على الله} أي الذي له جميع العزة فهو يغلب كل ما يريده، خاصة {يسير *}
Bu durum sayının kuşatamayacağı ve sınırın hapsedemeyeceği bir iş olup cahillerin inkâr ettiği şeyler arasında yer aldığından, O'na kolaylığını tekit ederek şöyle buyurdu: {إِنَّ ذَلِكَ} “Şüphesiz bu” yani bütün ecellerin yazılması, takdir edilmesi ve ayrıntılı olarak kuşatılması gibi bu büyük iş, {عَلَى اللَّهِ} “Allah’a” yani bütün izzet O'na ait olan ve dilediği her şeye galip gelen zata mahsus olarak, {يَسِيرٌ} “pek kolaydır.”
14682. Metin
ولما ذكر سبحانه أحد أصليهم: التراب المختلف الأصناف، ذكر الأصل الآخر: الماء الذي هو أشد امتزاجاً من التراب، ذاكراً اختلاف صنفية اللذين يتفرعان إلى أصناف كثيرة، منبهاً على فعله بالاختيار ومنكراً على من سوى بينه سبحانه وبين شيء حتى أشركه به مع المباعدة التي
Allah Teâlâ onların iki aslından birini, yani farklı türleri olan toprağı zikredince, diğer aslı zikretti: Topraktan daha şiddetli bir karışıma sahip olan suyu. Pek çok türe ayrılan iki çeşidinin farklılığını zikrederek, iradeli fiiline dikkat çekti ve aralarındaki aşırı uzaklığa rağmen
14683. Metin
لا شيء بعدها والحال أنه يفرق بين هذه الأشياء المحسوسة لمباعدة ما فقال: {وما يستوي البحران} ولما كانت الألف واللام للعهد، بيّنه بقوله مشيراً إلى الحلو: {هذا عذب} أي طيب حلو لذيذ ملائم للطبع {فرات} أي بالغ العذوبة {سائغ شرابه} أي هنيء مريء بحيث إذا شرب جاز في الحلق ولم يتوقف بل يسهل إدخاله فيه وابتلاعه لما له من اللذة والملاءمة للطبع {وهذا ملح أجاج} أي جمع إلى الملوحة المرارة، فلا يسوغ شرابه، بل لو شرب لآلم الحلق وأجج في البطن ما هو كالنار، والمراد أمه ميزهما سبحانه بعد جمعهما في ظاهر الأرض وباطنها، ولم يدع أحدهما يبغي على الآخر، بل إذا حفر عل جانب البحر الملح ظهر الماء عذباً فراتاً على مقدار صلاح الأرض وفسادها.
ötesi olmayan bu mesafede O'nu bir şeyle bir tutup O'na ortak koşan kimseyi kınadı; halbuki o kimse bir uzaklıktan ötürü bu hissedilir şeyler arasında ayrım yapmaktadır. Şöyle buyurdu: {وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِ} “İki deniz bir olmaz.” Elif ve lâm ahid için olduğundan tatlı suya işaret ederek bunu şöyle açıkladı: {هَذَا عَذْبٌ} “Şu tatlıdır” yani hoş, lezzetli ve tabiata uygundur, {فُرَاتٌ} “susuzluğu giderir” yani tatlılığı son derece yüksektir, {سَائِغٌ شَرَابُهُ} “içimi kolaydır” yani boğazdan rahat ve afiyetle geçer; içildiğinde boğazda takılmaz, lezzeti ve tabiata uygunluğu sebebiyle yutulması ve içilmesi kolaydır; {وَهَذَا مِلْحٌ أُجَاجٌ} “şu ise tuzlu ve acıdır.” Yani tuzluluğun yanında acılığı da birleştirmiştir, dolayısıyla içimi kolay değildir; aksine içilse boğazı yakar ve karında ateş gibi olan şeyi tutuşturur. Kastedilen, Allah Teâlâ'nın onları yerin üstünde ve altında bir araya getirdikten sonra birbirlerinden ayırt etmesi ve birinin diğerine tecavüz etmesine izin vermemesidir; bilakis tuzlu denizin kenarı kazıldığında, toprağın uygunluğu veya bozukluğu nispetinde tatlı ve lezzetli su ortaya çıkar.
14684. Metin
ولما كان الملح متعذراً على الآدمي شربه، ذكر أنه خلق فيه ما حياته به مساوياً في ذلك للعذب فقال: {ومن كل} أي من الملح والعذب {تأكلون} من السمك المنوع إلى أنواع تفوت الحصر وغير السمك {لحماً طرياً} أي شهي المطعم، ولم يضر ما بالملح ما تعرفون من أصله ولا زلد في لذة ما بالحلو ملاءمته لكم. ولما ذكر
İnsanın tuzlu suyu içmesi güç olduğundan, bu hususta onu tatlı suyla eşit kılarak insanın hayatını devam ettireceği şeyleri onda yarattığını zikretti ve şöyle buyurdu: {وَمِنْ كُلٍّ} “Her birinden” yani tuzlu ve tatlı sudan, {تَأْكُلُونَ} “yersiniz” sayılamayacak kadar çok çeşitleri olan balıklardan ve balık dışındaki deniz canlılarından, {لَحْمًا طَرِيًّا} “taze bir et” yani yemesi lezzetli [bir et]. Aslını bildiğiniz şey tuzlu sudakine zarar vermediği gibi tatlı sudakinin size uygun oluşu da lezzetini artırmamıştır. [Allah Teâlâ]
14685. Metin
من متاعه ما هو غاية في اللين، أتبعه من ذلك ما هو غاية في الصلابة فقال: {وتستخرجون} أي تطلبون أن تخرجوا من الملح دون العذب وتوجدون ذلك للإخراج، قال البغوي: وقيل: نسب اللؤلؤ إليهما لأنه قد يكون في البحر الملح عيون عذبة تمتزج به فيكون اللؤلؤ من ذلك.
onun nimetlerinden son derece yumuşak olanını zikredince, bunun peşinden son derece sert olanını getirip şöyle buyurdu: {وَتَسْتَخْرِجُونَ} “ve çıkarırsınız” yani tatlıdan değil de tuzlu denizden çıkarmak istersiniz ve çıkarmak için onu bulursunuz. Begavî şöyle demiştir: 'İncinin her ikisine de nispet edilmesinin sebebinin, tuzlu denizde ona karışan tatlı su pınarlarının bulunabilmesi ve incinin bundan meydana gelmesi olduğu söylenmiştir.'
14686. Metin
{حلية تلبسونها} أي نساؤكم من الجواهر: الدر والمرجان وغيرهما، فما قضى برخاوة ذلك وصلابة هذا مع تولدهما منه إلا الفاعل المختار.
{حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا} “takındığınız bir süs [çıkarırsınız].” Yani inci, mercan ve diğer cevherlerden kadınlarınızın takındığı [süs eşyaları]. İkisi de ondan türediği halde birinin yumuşaklığına, diğerinin sertliğine ancak dilediğini seçen Fâil (Allah) hükmetmiştir.
14687. Metin
ولما كان الأكل والاستخراج من المنافع العامة عم بالخطاب، ولما كان استقرار شيء في البحر دون غرق أمراً غريباً، لكنه صار لشدة إلفه لا يقوم بإدراك أنه من أكبر الايات دلالة على القادر المختار إلا أهل البصائر، خص بالخطاب فقال: {وترى الفلك} أي السفن تسمى فلكاً لدورانه وسفينة لقشره الماء، وقدم الظرف لأنه أشد دلالة على ذلك فقال: {فيه} أي كل منهما غاطسة إلا قليلاً منها.
Yemek ve çıkarmak umumi faydalardan olduğu için hitabı genel kıldı. Bir şeyin denizde batmadan durması şaşılacak bir durum olmakla birlikte, çok alışılagelmiş olmasından ötürü bunun Kādir ve Muhtâr olan Allah'a delalet eden en büyük ayetlerden biri olduğunu basiret sahiplerinden başkası kavrayamadığı için hitabı [onlara] has kılarak şöyle buyurdu: {وَتَرَى الْفُلْكَ} “Gemilerin... görürsün.” Gemilere dönmesinden dolayı 'fülk', suyu yarmasından dolayı 'sefîne' denir. Duruma daha güçlü delalet ettiği için zarfı öne alarak şöyle buyurdu: {فِيهِ} “onda” yani çok azı hariç batmış olarak her birinde,
14688. Metin
ولما تم الكلام، ذكر حالها المعلل بالابتغاء فقال: {مواخر}
Söz tamamlanınca, arama gerekçesiyle illetlendirilen durumlarını zikrederek şöyle buyurdu: {مَوَاخِرَ} “yarıp gittiğini”
14689. Metin
أي جواري مستدبرة الريح شاقة للماء خارقة للهواء بصدرها هذه مقبلة وهذه مدبرة وجهها إلى ظهر هذه بريح واحدة؛ قال البخاري في باب التجارة في البحر: وقال مجاهد: تمخر السفن الريح، ولا تمخر الريح من السفن إلا الفلك العظام؛ وقال صاحب القاموس: مخرت السفينة كمنع مخراً ومخوراً: جرت أو استقبلت الريح في جريتها، والفلك المواخر التي يسمع صوت جريها أو تشق الماء بجآجئها أو المقبلة والمدبرة بريح واحدة، وفي الحديث: إذ أراد أحدكم البول فليتمخر الريح، وفي لفظ: استمخروا الريح، أي اجعلو ظهوركم إلى الريح فإنه إذا ولاها شقها بظهره فأخذت عن يمينه ويساره، وقد يكون استقبالها تمخراً غير أنه في الحديث استدبار - انتهى كلام القاموس. ثم علق بالمخر معللاً قوله: {لتبتغوا} أي تطلبوا طلباً شديداً. ولما تقدم الاسم الأعظم في الآية قبلها، أعاد الضمير عليه ليعلم شدة ارتباط هذه الآية بالتي قبلها فقال: {من فضله} أي الله بالتوصل بذلك إلى البلاد الشاسعة للمتاجر وغيرها ولو جعلها ساكنة لم يترتب عليها ذلك، وفي سورة الجاثية ما ينفع هنا {ولعلكم تشكرون *} أي ولتكون حالكم بهذه
yani rüzgârı arkasına alıp göğsüyle suyu yaran ve havayı delen; biri gelirken diğeri giden, tek bir rüzgârla yüzü diğerinin arkasına dönük olarak akıp giden [gemilerdir]. Buhârî, denizde ticaret babında şöyle demiştir: Mücâhid dedi ki: 'Gemiler rüzgârı yarar; gemilerden büyük olanları müstesna, rüzgârı gemilerden başkası yaramaz.' Kāmûs sahibi ise şöyle demiştir: 'Gemi meharat (مخرت) denir, mena‘a (منع) veznindedir; mehran (مخراً) ve muhûran (مخوراً) masdarlarıyla: Aktı veya akışında rüzgâra karşı koydu demektir. El-fülkü'l-mevâhir (الفلك المواخر) ise akışının sesi işitilen yahut göğsüyle suyu yaran ya da aynı rüzgârla hem gelen hem giden gemilerdir.' Hadiste şöyle geçer: 'Biriniz idrar yapmak istediğinde rüzgârı arkasına alsın (felyetemahhari'r-rîh).' Bir lafızda ise: 'Rüzgârı arkasınıza alın (istemhirû'r-rîh)' buyrulmuştur; yani sırtınızı rüzgâra verin, zira sırtını rüzgâra dönerse sırtıyla onu yarar ve rüzgâr sağına ve soluna dağılır. Bazen rüzgâra karşı durmak da temahhur sayılır, ancak hadisteki sırtı dönmektir -Kāmûs'un sözü burada bitti-. Sonra yarma fiiline bağlayıp gerekçesini açıklayarak: {لِتَبْتَغُوا} “talep edesiniz diye” yani kuvvetle arayasınız diye buyurdu. Bir önceki ayette İsm-i A'zam geçtiği için, bu ayetin önceki ayetle olan güçlü irtibatı bilinsin diye zamiri O'na döndürerek şöyle buyurdu: {مِنْ فَضْلِهِ} “O'nun lütfundan” yani ticaret ve başka maksatlarla uzak beldelere bu vesileyle ulaşmak suretiyle Allah'ın [lütfundan]. Eğer [denizleri] durgun kılsaydı bu durum gerçekleşmezdi; Câsiye Sûresi'nde burada faydalı olacak açıklamalar vardır. {وَلَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “ve umulur ki şükredersiniz.” Yani Allah'ın yüce kudretine ve lütfuna delalet eden bu
14690. Metin
النعم الدالة على عظيم قدرة الله ولطفه حال من يرجى شكره.
nimetler sebebiyle durumunuz, şükrü umulan kimsenin durumu gibi olsun.
14691. Metin
ولما ذكر سبحانه اختلاف الذوات الدال على بديع صنعه، أتبعه تغييره المعاني آية على بليغ قدرته، فقال في موضع الحال من فاعل «خلقكم» إشارة إلى أن الله تعالى صور آدم حين خلق الأرض قبل أن يكون ليل أو نهار ثم نفخ فيه الروح آخر يوم الجمعة بعد أن خلق النور يوم الأربعاء، فلم يأت على الإنسان حين من الدهر وهو مقدار حركة الفلك إلا وهو شيء مذكور: {يولج} أي يدخل على سبيل الجولان {الّيل في النهار} فيصير الظلام ضياء.
Allah Teâlâ O'nun eşsiz sanatına delalet eden zatların farklılığını zikredince, bunun peşinden üstün kudretinin bir delili olarak manaları değiştirmesini getirdi. Gece veya gündüz olmadan önce yeri yarattığında Allah Teâlâ'nın Âdem'i şekillendirdiğine, sonra çarşamba günü nuru yarattıktan sonra cuma gününün sonunda ona ruh üflediğine, dolayısıyla insan üzerinden feleğin hareketi miktarında da olsa anılmaya değer bir şey olmadığı hiçbir zamanın geçmediğine işaret etmek üzere 'halakaküm' (sizi yarattı) fiilinin fâilinden hâl konumunda şöyle buyurdu: {يُولِجُ} “Katar” yani birbiri ardınca dolaştırarak sokar, {اللَّيْلَ فِي النَّهَارِ} “geceyi gündüze” böylece karanlık aydınlık olur.
14692. Metin
ولما كان هذا الفعل في غاية الإعجاب، وكان لكثرة تكراره قد صار مألوفاً فغفل عما فيه من الدلالة على تمام القدرة: نبه عليه بإعادة الفعل فقال: {ويولج النهار في الّيل} فيصير ما كان ضياء ظلاماً، وتارة يكون التوالج بقصر هذا وطول هذا، فدل كل ذلك على أنه تعالى فاعل بالاختيار.
Bu fiil son derece hayranlık verici olduğu ve çokça tekrarlandığı için alışılagelmiş hale gelip tam kudrete delaletinden gaflet edildiğinden, fiili tekrar ederek buna dikkat çekti ve şöyle buyurdu: {وَيُولِجُ النَّهَارَ فِي اللَّيْلِ} “gündüzü de geceye katar.” Böylece aydınlık olan şey karanlık olur. Bazen bu iç içe geçiş birinin kısalması ve diğerinin uzamasıyla gerçekleşir. Bütün bunlar, Allah Teâlâ'nın dilediğini seçen bir fâil olduğuna delalet etmiştir.
14693. Metin
ولما ذكر الملوين ذكر ما ينشأ عنهما فقال: {وسخر الشمس والقمر} ثم استأنف قوله: {كل} أي منهم {يجري} ولما كان مقصود السورة تمام القدرة، والسياق هنا لقسر المتنافرات على ما يزيد،
Gece ve gündüzü zikredince, onlardan doğan şeyleri zikredip şöyle buyurdu: {وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ} “Güneşi ve ayı da boyun eğdirmiştir.” Sonra sözü müstakil olarak başlatıp şöyle buyurdu: {كُلٌّ} “Her biri” yani onlardan her biri, {يَجْرِي} “akıp gitmektedir.” Sûrenin asıl maksadı kudretin kemali olduğundan ve buradaki bağlam da birbirine zıt olan şeylerin dilediği gibi zorla yönlendirilmesi hakkında olup,
14694. Metin
ولذلك ختم الآية بالملك الناظر إلى القسر والقهر لم يصلح لهذا الموضع حرف الغاية فقال: {لأجل} أي لأجل أجل {مسمى} مضروب له لا يقدر أن يتعداه، فإذا جاء ذلك الأجل غرب، هكذا كل يوم إلى أن يأتي الأجل الأعظم، فيختل جميع هذا النظام بأمر الملك العلام، ويقيم الناس ليوم الزحام، وتكون الأمور العظام.
bu sebeple ayet zorlama ve kahretmeye bakan 'mülk' ile sonlandırıldığından, bu makam için gaye (sona erme) harfi uygun düşmedi; bu yüzden şöyle buyurdu: {لِأَجَلٍ} “bir süre için” yani bir ecel sebebiyle, {مُسَمًّى} “belirlenmiş” kendisi için tayin edilmiş olup aşmaya güç yetiremeyeceği [bir süreye kadar]. O ecel geldiğinde batar; her gün bu şekilde devam eder, tâ ki en büyük ecel gelinceye kadar. O zaman her şeyi hakkıyla bilen Hükümdar'ın (el-Melikü'l-Allâm) emriyle bu nizamın tamamı bozulur, insanları izdiham günü için kaldırır ve büyük hadiseler vuku bulur.
14695. Metin
ولما دل سبحانه على أنه الفاعل المختار القادر على كل ما يريد بما يشاهده كل أحد في نفسه وفي غيره، وختم بما تتكرر مشاهدته في كل يوم مرتين، أنتج ذلك قطعاً قوله معظماً بأداة البعد وميم الجمع: {ذلكم} أي العالي المقدار الذي فعل هذه الأفعال كلها {الله} أي الذي له صفة كمال؛ ثم نبههم على أنه لا مدبر لهو سواه بخبر آخر بقوله: {ربكم} أي الموجد لكم من العدم المربي بجميع النعم لا رب لكم سواه؛ ثم استأنف قوله: {له} أي وحده {الملك} أي كله وهو مالك كل شيء {والذين تدعون} أي دعاء عبادة، ثم بيّن منزلتهم بقوله: {من دونه} أي من الأصنام وغيرها وكل شيء فهو دونه سبحانه {ما يملكون} أي في هذا الحال الذي تدعونهم فيه وكل حال يصح أن يقال فيه لكم هذا الكلام؛ وأغرق في النفي فقال: {من قطمير *} وهو كما روي عن ابن عباس ﵄:
Allah Teâlâ, herkesin kendisinde ve başkalarında müşahede ettiği şeylerle dilediğini seçen ve her dilediğine kādir olan fâil olduğunu gösterip her gün iki defa tekrar müşahede edilen şeyle sözü tamamlayınca, bu durum uzaklık edatı ve cemi mim'i ile tazim ederek kesin olarak şu sözünü netice verdi: {ذَلِكُمُ} “İşte bu” yani bütün bu fiilleri yapan kadr-i yüce olan, {اللَّهُ} “Allah’tır” yani bütün kemal sıfatlarına sahip olan; sonra O'ndan başka hiçbir yöneticinin olmadığını diğer bir haberle onlara bildirerek şöyle buyurdu: {رَبُّكُمْ} “sizin Rabbinizdir” yani sizi yoktan var eden, bütün nimetlerle terbiye eden; O'ndan başka rabbiniz yoktur; sonra sözü müstakil olarak başlatıp şöyle buyurdu: {لَهُ} “Yalnız O'nundur” {الْمُلْكُ} “mülk” yani tamamı, O her şeyin malikidir; {وَالَّذِينَ تَدْعُونَ} “O'ndan başka yalvardıklarınız ise” yani ibadet duasıyla yalvardıklarınız; sonra onların derecesini şu sözüyle beyan etti: {مِنْ دُونِهِ} “O'ndan başka” yani putlar ve diğer şeyler; O'nun dışındaki her şey O'ndan aşağıdadır; {مَا يَمْلِكُونَ} “sahip değillerdir” yani kendilerine yalvardığınız bu durumda ve bu sözün size söylenmesinin sahih olduğu her durumda; nefiyde (olumsuzlukta) mübalağa ederek şöyle buyurdu: {مِنْ قِطْمِيرٍ} “bir çekirdek zarına bile.” İbn Abbâs'tan (radıyallâhu anhümâ) rivayet edildiği üzere bu,
14696. Metin
لفافة النواة، وهي القشرة الرقيقة الملتفة عليها، كناية عن أدنى الأشياء، فكيف بما فوقه وليس لهم شيء من الملك، فالآية من الاحتباك: ذكر الملك أولاً دليلاً على حذفه ثانياً، والملك ثانياً دليلاً على حذفه أولاً؛ ثم بين ذلك بقوله: {إن تدعوهم} أي المعبودات من دونه دعاء عبادة او استغاثة {لا يسمعوا} أي بحس السمع في وقت من الأوقات {دعاءكم} لأنهم جماد {ولو سمعوا} في المستقبل {ما استجابوا لكم} لأنهم إذ ذاك يعلمون أن إجابتكم لا ترضي الله، وهم مما أبى أن يحمل الأمانة ويخون فيها بالعمل بغير ما يرضي الله سبحانه، أو يكون المعنى: ولو فرض أنه يوجد لهم سمع، أو ولو كانوا سامعين - ليدخل فيه من عبد من الأحياء - ما لزم من السماع إجابة، لأنه لا ملازمة بين السمع والنطق، ولا بين السمع والنطق مع القدرة على ما يراد من السامع، فإن البهائم تسمع وتجيب، والمجيبون غيره يجيبون ولا قدرة لهم على أكثر ما يطلب منهم.
çekirdeğin kılıfıdır; o da çekirdeğin üzerini saran ince zardır. En değersiz şeylerden kinayedir; artık ondan üstünü nasıl olsun ki, zira onların mülkten hiçbir payı yoktur. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincide mülkün zikredilmesi ikincide hazfedildiğine delildir; ikincide [kıtmirin] zikredilmesi de birincide hazfedildiğine delildir. Sonra bunu şu sözüyle açıkladı: {إِنْ تَدْعُوهُمْ} “Onlara yalvarsanız” yani O'ndan başka tapılanlara ibadet veya imdat isteme duasıyla yalvarsanız, {لَا يَسْمَعُوا} “işitmezler” yani hiçbir vakitte işitme duyusuyla [işitmezler], {دُعَاءَكُمْ} “duanızı” çünkü onlar cansız varlıklardır; {وَلَوْ سَمِعُوا} “işitseler bile” gelecekte [işitseler bile], {مَا اسْتَجَابُوا لَكُمْ} “size cevap veremezler.” Çünkü o zaman sizin duanıza icabet etmenin Allah'ı razı etmeyeceğini bilirler; onlar emaneti yüklenmekten ve Allah'ın rızasına uymayan ameller işleyerek ona hıyanet etmekten kaçınan varlıklardandır. Yahut mana şöyledir: Onlar için bir işitme olduğu farz edilse yahut işitir olsalar bile -kendisine ibadet edilen diriler de buna dahil olsun diye- işitmekten icabet etmek gerekmez; çünkü işitmek ile konuşmak arasında ve işitip konuşmak ile dinleyenden istenen şeye güç yetirmek arasında bir zorunluluk (mülazemet) yoktur. Zira hayvanlar işitir ve ses çıkarır; O'ndan başka icabet edenler ise cevap verirler ama kendilerinden istenen şeylerin çoğuna güçleri yetmez.
14697. Metin
ولما ذكر ما هو على سبيل الفرض، ذكر ما يصير إليه بينهم وبينهم الأمر فقال: {ويوم القيامة} أي حين ينطقهم الله
Faraziye kabilinden olanı zikredince, onlarla bunlar arasındaki işin varacağı son noktayı zikredip şöyle buyurdu: {وَيَوْمَ الْقِيَامَةِ} “Kıyamet günü ise” yani Allah onları konuşturduğu zaman,
14698. Metin
{يكفرون بشرككم} أي ينكرونه ويتبرؤون منه. ولما كان التقدير: قد أنبأكم بذلك الخبير، وكانوا لا يقرون بذلك ولا يفهمونه حق فهمه ولا يعملون به، صرف الخطاب عنهم إلى من له الفهم التام والطاعة الكاملة، فقال عاطفاً على هذا الذي هدى إلى تقديره السياق: {ولا ينبئك} أي إنباء بليغاً عظيماً على هذا الوجه بشيء من الأشياء، {مثل خبير *} أي بالغ الخبر، فلا يمكن الطعن في شيء مما أخبر به، وأما غيره فلا يخبر خبراً إلا يوجه إليه نقص.
{يَكْفُرُونَ بِشِرْكِكُمْ} “onları ortak koşmanızı inkâr ederler.” Yani bunu reddeder ve sizden teberri ederler (uzaklaşırlar). Takdir: 'Bunu size Habîr (her şeyden haberdar olan) haber vermiştir' şeklinde olduğundan ve onlar bunu ikrar etmeyip hakkıyla anlamadıkları ve bununla amel etmedikleri için, hitap onlardan tam anlayışa ve kâmil itaate sahip olan kimseye çevrildi ve bağlamın takdirine yol gösterdiği bu manaya atıfla şöyle buyurdu: {وَلَا يُنَبِّئُكَ} “Sana haber veremez” yani hiçbir şey hakkında bu şekilde beliğ ve azametli bir haberi [veremez], {مِثْلُ خَبِيرٍ} “her şeyden haberdar olan gibi.” Yani haberi kemale ermiş olan zat gibi. Dolayısıyla O'nun haber verdiği hiçbir şeyde kusur bulmak mümkün değildir; O'ndan başkası ise bir haber verirse mutlaka ona bir noksanlık yöneltilir.
14699. Metin
ولما اختص سبحانه بالملك ونفى عن شركائهم النفع، أنتج ذلك قوله: {يا أيها الناس} أي كافة {أنتم} أي خاصة {الفقراء} أي لأنكم لاتساع معارفكم وسريان أفكاركم وانتشار عقولكم تكثر نوازغكم وتتفرق دواعيكم فيعظم احتياجكم لشدة ضعفكم وعجزكم عظماً يعد معه احتياج غيركم عدماً، ولو نكر الخبر لم يفد هذا المعنى {إلى الله} أي الذي له جميع الملك؛ قال القشيري: والفقر على ضربين: فقر خلقة، وفقر صفة، فالأول عام فكل حادث مفتقر إلى خالقه في أول حال وجوده ليبديه وينشيه، وفي ثانية ليديمه ويبقيه، وأما فقر الصفة فهو التجرد، ففقر العوام التجرد من المال، وفقر الخواص التجرد من
Allah Teâlâ mülkü kendisine tahsis edip ortaklarından faydayı nefyedince, bu durum şu sözünü netice verdi: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ} “Ey insanlar!” yani hepiniz, {أَنْتُمُ} “sizler” yani özellikle sizler, {الْفُقَرَاءُ} “muhtaçlarsınız” çünkü sizler marifetlerinizin genişliği, fikirlerinizin akışı ve akıllarınızın yaygınlığı sebebiyle vesveseleriniz çok olur ve arzularınız dağılır; şiddetli zayıflığınız ve acziyetiniz sebebiyle ihtiyacınız öyle büyür ki başkalarının ihtiyacı bunun yanında yok sayılır. Eğer haber nekire olsaydı bu manayı vermezdi. {إِلَى اللَّهِ} “Allah’a” yani bütün mülk kendisine ait olan zata [muhtaçsınız]. Kuşeyrî şöyle demiştir: 'Fakirlik iki kısımdır: Yaratılış fakirliği ve sıfat fakirliği. Birincisi geneldir; zira her sonradan olan varlık (hâdis), varlığının ilk anında kendisini başlatıp var etmesi için, ikinci anında ise devam ettirip bekasını sağlaması için Yaratıcısına muhtaçtır. Sıfat fakirliğine gelince, o tecerrüddür (arınmadır); avamın fakirliği maldan tecerrüd, havassın fakirliği ise
14700. Metin
الإعلال، فحقيقة الفقر المحمود تجرد السر عن المعلولات.
illetlerden tecerrüddür. Övülen fakirliğin hakikati, sırrın muallel şeylerden (sebeplerden) tecerrüd etmesidir.'
14701. Metin
ولما ذكر العبد بوصفه الحقيقي، أتبعه ذكر الخالق باسمه الأعظم على قرب العهد بذكر الإشارة إلى الجهة التي بها وصف بما يذكر، وهي الإحاطة بأوصاف الكمال فقال: {والله هو} أي وحده {الغني} أي الذي لا يتصور أن يحتاج لا إليكم ولا إلى عبادتكم ولا إلى شيء أصلاً. ولما كان الغنى من الخلق لا يسع غناه من يقصده، وإن وسعهم لم يسعهم عطاؤه لخوف الفقر أو لغير ذلك من العوارض، ولا يمكنه عموم النعمة في شيء من الأشياء فلا ينفعك من نوع ذم، وكان الحمد كما قال الحرالي في شرح الأسماء: حسن الكلية بانتهاء كل أمر وجزء، وبعض منها إلى غاية تمامه، فمتى نقص جزء من كل عن غاية تمامه لم يكن ذلك الكل محموداً، ولم يكن قائمه حميداً، وكان الله قد خلق كل شيء كما ينبغي، لم يعجل شيئاً عن إناه وقدره، وكان الذم استنقاضاً يلحق بعض الأجزاء عند من لم يرها في كلها ولا رأى كلها، فكان الذم لذلك لا يقع إلا متقيداً متى أخذ مقتطعاً من كل، والحمد لا يقع إلا في كل لم يخرج عنه شيء فلا حمد في بعض ولا ذم في كل ولا حمد إلا في كل، ولذلك قال الغزالي: الحميد من العباد من حمدت عوائده وأخلاقه وأعماله كلها من غير مثنوية.
Kulu hakiki vasfıyla zikredince, zikredilen şeyle vasıflanma cihetine işaret etmek üzere yakın bir zikrin ardından Yaratıcıyı İsm-i A'zamı ile zikretti; o da kemal sıfatlarını kuşatmış olmasıdır; şöyle buyurdu: {وَاللَّهُ هُوَ} “Allah ise O” yani yalnız O, {الْغَنِيُّ} “hiçbir şeye muhtaç olmayandır” yani ne size, ne ibadetinize, ne de asla hiçbir şeye muhtaç olduğu tasavvur edilemeyen zattır. Yaratılmışların zenginliği kendisini kasteden kimseyi kuşatamaz; onları kuşatsa bile fakirlik korkusundan veya başka arızalardan ötürü ihsanı onları kuşatamaz; hiçbir şeyde nimeti umumileştirmeye gücü yetmez, dolayısıyla seni bir tür kınamadan kurtaramaz. Hamd ise el-Harrâlî'nin Esmâ şerhinde dediği gibi: 'Her işin, cüzün ve parçanın kemalinin son noktasına ulaşmasıyla ortaya çıkan külli güzelliktir. Bir bütünden bir cüz kemal zirvesinden noksan olduğunda, o bütün övülmüş (mahmûd) olamaz ve onu var eden de hamîd (övülmeye lâyık) olamaz. Allah ise her şeyi gerektiği gibi yaratmış, hiçbir şeyi vaktinden ve takdirinden önce aceleye getirmemiştir. Zem (kınama) ise parçaları bütünü içinde görmeyen ve bütününü idrak edemeyen kimsenin nezdinde bazı parçalara iliştirilen bir noksan bulmadır. Bu yüzden zem, ancak bütünden koparılıp alındığında kayıtlı olarak vuku bulur; hamd ise ancak kendisinden hiçbir şeyin hariç kalmadığı bütünde vuku bulur; dolayısıyla parçada hamd, bütünde zem olamaz; hamd ancak bütündedir.' Bu yüzden Gazzâlî şöyle demiştir: 'Kullardan Hamîd olan, hiçbir ikilik olmaksızın bütün âdetleri, ahlakı ve amelleri övülen kimsedir.'
14702. Metin
وكان سبحانه
Allah Teâlâ
14703. Metin
قد أفاض نعمه على خلقه، وأسبغها ظاهرة وباطنة، وجعل لهم قدرة على تناولها. لا يعوق عنه إلا قدرته {وما كان عطاء ربك محظوراً} وكان لا ينقص ما عنده، كان إعطاؤه حمداً ومنعه حمداً، لأنه لا يكون مانعاً لغرض بل لحكمة تدق عن الأفكار فقال: {الحميد *} أي كل شيء بنعمته عنده والمستحق للحمد بذاته، فأنتج ذلك قطعاً تهديداً لمن عصاه وتحذيراً شديداً: {إن يشأ يذهبكم} أي جميعاً {ويأت بخلق جديد *} أي غيركم لأنه على كل شيء قدير {وما ذلك} أي الأمر العظيم من الإذهاب والإتيان {على الله} المحيط بجميع صفات الكمال خاصة {بعزيز *} أي بممتنع ولا شاق، وهو محمود عند الإعدام كما هو محمود عند الإيجاد.
nimetlerini yaratıklarına bolca akıtmış, zahir ve batın olarak onları tamamlamış ve onları elde etmeleri için kendilerine güç vermiştir. O'nun kudretinden başka hiçbir şey buna engel olamaz; 'Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir.' Katındaki şeyler de eksilmez; O'nun vermesi de hamddir, men etmesi de hamddir; çünkü O bir gaye için değil, akılların inceliğini kavrayamadığı bir hikmet için men eder. Şöyle buyurdu: {الْحَمِيدُ} “bütün övgülere lâyık olandır.” Yani katında her şey O'nun nimetiyle var olan ve zatıyla hamde lâyık olandır. Bu durum, O'na isyan eden kimse için kesin olarak bir tehdit ve şiddetli bir uyarı neticesini verdi: {إِنْ يَشَأْ يُذْهِبْكُمْ} “Dilerse sizi yok eder” yani hepinizi, {وَيَأْتِ بِخَلْقٍ جَدِيدٍ} “ve yepyeni bir yaratılmış topluluk getirir.” Yani sizden başkasını [getirir]; çünkü O her şeye kādirdir. {وَمَا ذَلِكَ} “Bu ise” yani yok etme ve getirme şeklindeki bu büyük iş, {عَلَى اللَّهِ} “Allah’a” bütün kemal sıfatlarını kuşatmış olan zata mahsus olarak, {بِعَزِيزٍ} “güç değildir.” Yani imkânsız veya zor değildir; O, var ettiği zaman övüldüğü gibi yok ettiği zaman da övülendir.
14704. Metin
ولما أنهى سبحانه بيان الحق بالدلائل القاطعة والبراهين الساطعة بالتهديد بالأخذ، وكان الأخذ على وجه التهديد عقاباً، وكان العقاب لا يكون حكمه إلا عند الذنب، قال دالاً على أنه لا ينفك أحد عما يستحق به العقاب: {ولا} أي يذهبكم عقوبة لكم بأوزاركم وقدرة عليكم والحال أنه لا {تزر} أي تحمل يوم القيامة أو عند الإذهاب، ولما لم تكن نفس متأهلة للحمل تخلو من وزر تحمله، والمعصوم
Allah Teâlâ cezalandırma tehdidi ile kesin deliller ve parlak bürhanlarla hakkın beyanını tamamlayınca; cezalandırma tehdidi bir azap olduğundan ve azap hükmü de ancak bir günah sebebiyle gerçekleşeceğinden, hiç kimsenin cezayı hak edeceği durumdan uzak kalamayacağına delalet ederek şöyle buyurdu: {وَلَا} “Ve [yüklenmez]” yani günahlarınız sebebiyle size bir ceza ve üzerinizdeki kudretiyle sizi yok eder; şu halde {تَزِرُ} “yüklenmez” yani kıyamet günü veya yok edilme anında taşımaz; taşımaya elverişli hiçbir nefis taşıyacağı bir günahtan hâlî olamayacağı ve korunan da
14705. Metin
من عصم الله، قال: {وازرة} دون نفس، أي لا تحمل حاملة من جهة الإثم {وزر} أي حمل وثقل {أخرى} لتعذب به، بل كان واحد منكم له مما كسبت يداه ما ثقوم به عليه الحجة في الأخذ مباشرة وتسبباً مع تفاوتكم في الوزر، ولا يحمل أحد إلا ما اقترفه هو، لا تؤخذ نفس بذنب أخرى الذي يخصها كما تفعل جبابرة الدنيا.
ancak Allah'ın koruduğu kimse olduğu için 'nefis' demeyip: {وَازِرَةٌ} “hiçbir günahkâr” yani günah cihetinden yük taşıyan hiçbir yüklenici, {وِزْرَ} “yükünü” yani yükünü ve ağırlığını, {أُخْرَى} “bir başkasının” onunla azap edilmek üzere [taşımaz]. Aksine günahlarınızdaki farklılıkla birlikte her birinizin, bizzat ve sebep olmak suretiyle cezalandırılmasında aleyhine hüccetin ikame olunacağı kendi ellerinin kazandığı şeyler vardır. Hiç kimse kendi işlediğinden başkasını taşımaz; dünya zorbalarının yaptığı gibi bir nefis başkasına ait olan bir günahla cezalandırılmaz.
14706. Metin
ولما أثبت أنه لا يؤخذ أحد إلا بوزر، ونفى أن يحمل أحد وزر غيره، وكان ربما أوهم أن ذلك خاص ببعض الأحوال أو الأشخاص، وكان عظم الوزر يوجب عظم الأخذ، نفى ذلك الإيهام ودل القدرة على المفاوتة بينهم في الأجر وإن كان أخذهم في آن واحد بقوله: {وإن تدع} أي نفس {مثقلة} أي بالذنوب سواء كانت كفراً أو غيره، أحداً {إلى حملها} أي الخاص بها من الذنوب التي ليست على غيرها بمباشرة ولا تسبب ليخفف عنها فيخفف العذاب بسبب خفته {لا يحمل} أي من حامل ما {منه شيء} أي لا طواعية ولا كرهاً. بل لكل امرئ شأن يغنيه أصلاً وتسبباً {ولو كان} ذلك الداعي أو المدعو للحمل {ذا قربى} لمن دعاه، وحاصل الأولى أنه لا يهلك أحد بذنب غيره بل بذنب نفسه، والثانية أنه لا يحط عن أحد ذنبه ليسلم.
Hiç kimsenin bir günah olmadan cezalandırılmayacağını ispat edip kimsenin başkasının günahını taşımayacağını nefyedince; bu durum bazen bunun bazı durumlara veya şahıslara mahsus olduğu vehmini uyandırabileceğinden ve günahın büyüklüğü cezanın da büyüklüğünü gerektirdiğinden, bu vehmi ortadan kaldırdı ve cezalandırılmaları aynı anda olsa bile aralarındaki karşılık farkına olan kudreti şu sözüyle gösterdi: {وَإِنْ تَدْعُ} “Eğer çağırsa” yani [herhangi bir] nefis, {مُثْقَلَةٌ} “yükü ağır olan” yani küfür veya başka şeylerle günah yükü ağırlaşmış olan kimse birini çağırsa, {إِلَى حِمْلِهَا} “kendi yükünü taşımaya” yani bizzat veya sebep olarak başkasına ait olmayan, kendisine mahsus günahları taşımaya, ta ki üzerinden hafifletilsin de hafifliği sebebiyle azap hafiflesin diye çağırsa, {لَا يُحْمَلْ} “taşınmaz” yani taşıyacak herhangi bir kimseden [taşınmaz], {مِنْهُ شَيْءٌ} “ondan hiçbir şey” yani ne isteyerek ne de zorla. Bilakis her kişinin gerek asıl gerek sebep olarak kendine yetecek bir meşgalesi vardır. {وَلَوْ كَانَ} “olsa bile” o çağıran veya taşımaya çağrılan kimse, {ذَا قُرْبَى} “bir yakını” kendisini çağıranın [bir yakını olsa bile]. Birincinin özeti şudur: Hiç kimse başkasının günahıyla helak olmaz, ancak kendi günahıyla helak olur; ikincinin özeti ise şudur: Hiç kimseden kurtulsun diye günahı eksiltilmez.
14707. Metin
ولما كان هذا أمراً - مع كونه جلياً - خالعاً للقلوب، فكان بحيث يشتد تعجب السامع ممن يسمعه ولا يخشى، فقال مزيلاً لهذا العجب على سبيل النتيجة: {إنما تنذر} أي إنذاراً يفيد الرجوع عن الغيّ، فلاختصاصهم بالنفع كانوا كأنهم مختصون بالإنذار، وهو كما قال القشيري: الإعلام بموضع المخافة. {الذين يخشون} أي يوقعون هذا الفعل في الحال ويواظبون عليه في الاستقبال. ولما كان أعقل الناس من خاف المحسن لان أقل عقابة قطع إحسانه قال: {ربهم} .
Bu husus, açık olmakla beraber kalpleri yerinden söken bir iş olduğundan, bunu işitip de korkmayan kimseye dinleyenin şaşkınlığı artacak derecede idi; dolayısıyla bu şaşkınlığı bir netice kabilinden gidererek şöyle buyurdu: {إِنَّمَا تُنْذِرُ} “Sen ancak uyarırsın” yani azgınlıktan dönmeyi sağlayan bir uyarıyla [uyarırsın]; faydalanmaya has oldukları için sanki sadece onlar uyarılmaya mahsusturlar; uyarı da Kuşeyrî'nin dediği gibi: 'Korku yerini bildirmektir.' {الَّذِينَ يَخْشَوْنَ} “korkanları” yani bu fiili şu anda işleyen ve gelecekte de buna devam edenleri. İnsanların en akıllısı, ihsan sahibinden korkan kimsedir; çünkü O'nun en küçük cezası ihsanını kesmesidir; bu sebeple şöyle buyurdu: {رَبَّهُمْ} “Rablerinden”
14708. Metin
ولما كان أوفى الناس عقلاً وأعلاهم همة وأكرمهم عنصراً من كانت غيبته مثل حضوره، وكان لا يحتاج - مع قول الداعي وما يظهر له من سمته وحسن قوله وفعله - إلى آية يظهرها ولا خارقة يبرزها، وإنما إيمانه تصديقاً للداعي في إخباره بالأمر المغيب من غير كشف غطاء قال: {بالغيب} أي حال كونهم غائبين عما دعوا إليه وخوفوا به، أو حال كونه غائباً عنهم أو غائبين عمن يمكن مراءاته، فهم مخلصون في خشيتهم سواء بحيث لا يطلع عليهم إلا الله، ولا نعلم أحداً وازى خديجة والصديق ﵄ في ذلك.
İnsanların aklı en tam, himmeti en yüce ve mayası en asil olanı, gıyabı huzuru gibi olan kimsedir; davetçinin sözü, onda görünen hali, güzel sözü ve fiili varken bir ayet göstermesine veya harika bir şey ortaya koymasına ihtiyaç duymaz; onun imanı, perde açılmaksızın gaybî bir meseleyi bildirmesinde davetçiyi tasdik etmekten ibarettir; bu sebeple şöyle buyurdu: {بِالْغَيْبِ} “görmedikleri halde” yani davet edildikleri ve kendisiyle korkutuldukları şeyden gıyapta oldukları halde yahut O kendilerinden gayb iken veya gösteriş yapılabilecek kimselerden uzakta oldukları halde; onlar korkularında öyle samimidirler ki onları Allah'tan başkası göremez. Bu hususta Hatice ile Sıddîk'a (radıyallâhu anhümâ) denk olan birini bilmiyoruz.
14709. Metin
ولما كانت
Çünkü
14710. Metin
الصلاة جامعة لخضوع الظاهر والباطن، فكانت أشرف العبادات، وكانت إقامتها بمعنى حفظ جميع حدودها في كل حال أدل الطاعات على الإخلاص، قال معبراً بالماضي لأن مواقيت الصلاة مضبوطة: {وأقاموا} أي دليلاً على خشيتهم {الصلاة} في أوقاتها الخمسة وما يتبع ذلك من السنن.
namaz, zahirin ve batının boyun eğişini kendisinde topladığından ibadetlerin en şereflisidir; onun ikamesi, yani her durumda bütün sınırlarının korunması manasında ihlasa en çok delalet eden taattir; namaz vakitleri belirli olduğu için mazi fiille ifade ederek şöyle buyurdu: {وَأَقَامُوا} “ve dosdoğru kılarlar” yani korkularının bir delili olarak, {الصَّلَاةَ} “namazı” beş vaktinde ve ona tabi olan sünnetleriyle birlikte.
14711. Metin
ولما كان التقدير: فمن كان على غير ذلك تدسى، ومن كان على هذا فقد تزكى، ومن تدسى فإنما يتدسى على نفسه، عطف عليه قوله، مشيراً بأداة التفعل إلى أن النفس أميل شيء إلى الدنس، فلا تنقاد إلى أحسن تقويم إلا باجتهاد عظيم. {ومن تزكّى} أي تطهر وتكثر بهذه المحاسن. ولما كان الإنسان ليفيده بالأسباب القريبة قد يغفل عن أن هذا نفع له وخاص به أكده فقال: {فإنما يتزكّى لنفسه} فإنه لا يضر ولا ينفع في الحقيقة غيرها {وإلى الله} الذي يكشف عن جميع صفاته أتم كشف تحتمله العقول يوم البعث لا إلى غيره {المصير *} كما كان منه المبدأ فيجازي كلاًّ على فعله فينصف بينك وبين من خشي ربه بإنذارك ومن أعرض عن ذلك.
Takdir: 'Bunun dışında olan kimse kirlenmiş, bu hal üzere olan ise temizlenmiştir; kim kirlenirse ancak kendi aleyhine kirlenir' şeklinde olduğundan, nefsin kirlenmeye en meyilli varlık olduğuna, bu yüzden ancak büyük bir mücahede ile en güzel kıvama boyun eğeceğine tefe‘‘ül kalıbıyla işaret ederek sözünü buna atfetti: {وَمَنْ تَزَكَّى} “Kim arınırsa” yani temizlenir ve bu güzelliklerle artarsa. İnsan yakın sebeplere bağlılığı yüzünden bunun kendisine ait ve özel bir fayda olduğundan gafil olabileceği için tekit ederek şöyle buyurdu: {فَإِنَّمَا يَتَزَكَّى لِنَفْسِهِ} “ancak kendisi için arınmış olur.” Zira hakikatte kendisinden başkasına ne zarar verir ne de fayda sağlar. {وَإِلَى اللَّهِ} “Ve yalnız Allah’adır” kıyamet gününde akılların kaldırabileceği en mükemmel şekilde bütün sıfatlarını açığa çıkaran zata, başkasına değil, {الْمَصِيرُ} “dönüş.” Başlangıç O'ndan olduğu gibi [dönüş de O'nadır]; böylece herkese yaptığının karşılığını verir; seninle, uyarından ötürü Rabbinden korkan ve bundan yüz çeviren kimse arasında adaletle hükmeder.
14712. Metin
ولما كان التقدير: فما يستوي في الطبع والعقل المتدسي الذي هو أعمى بعصيانه في الظلمات ولا المتزكي الذي هو بطاعاته بصير في
Takdir: 'İnsanlıkta eşit olsalar bile, fıtratta ve akılda karanlıklar içinde isyanıyla kör olan kirlenmiş kimse ile taatleriyle
14713. Metin
النور وإن استويا في الإنسانية، عطف عليه ما يصلح أمثلة للمتدسي والمتزكي وما يكون به التدسية والتزكية، دلالة على تمام قدرته الذي السياق له من أول السورة، وتقريراً لأن الخشية والقسوة بيده إبطالاً لقول من يسند الأمور إلى الطبائع قوله: {وما يستوي} أي في حالة من الأحوال. ولما كان المقام لوعظ المشركين، وكان المتدسي قبل المتزكي على ما قرر قبله، ناسب أن ينظم على هذا الترتيب قوله مثالاً للكافر والمؤمن والجاهل والعالم، وقدم مثال الجاهل لأن الأصل عن الإرسال الجهل: {الأعمى والبصير *} أي لا الصنفان ولا أفرادهما ولا أفراد صنف منهما، وأغنى عن إعادة النافي ظهور المفاوتة بين أفراد كل صنف من الصنفين، فالمعنى أن الناس غير مستوين في العمى والبصر بل بعضهم أعمى وبعضهم بصير، لأن افتعل هنا لمعنى تفاعل، ولعله عبر به دلالة على النفي ولو وقع اجتهاد في أن لا يقع، أو دلالة على أن المنفي إنما هو التساوي من كل جهة، لا في أصل المعنى ولو كان ذلك مستنداً إلى الطبع لكانوا على منهاج واحد بل وأفراد كل متفاوتون فتجد بعض العمى يمشي بلا قائد في الأزقة المشكلة، وآخر لا يقدر على المشي في بيته إلا بقائد، وآخر يدرك من الكتاب إذا جسه كم مسطرته من سطر، وهل خطه حسن أو لا،
nur içinde gören temizlenmiş kimse bir olmaz' şeklinde olunca; sûrenin başından beri bağlamın konusu olan O'nun tam kudretine delalet etmek ve işleri tabiatlara bağlayanların sözünü iptal etmek üzere korku ve katılığın O'nun elinde olduğunu tekit etmek için, kirlenen ve temizlenen kimseye ve kirlenme ile temizlenmenin kendisiyle gerçekleştiği şeylere örnek olabilecek hususları buna atfederek şöyle buyurdu: {وَمَا يَسْتَوِي} “Bir olmaz” yani hiçbir durumda. Makam müşrikleri vaaz etme makamı olduğundan ve daha önce takrir edildiği üzere kirlenen kimse temizlenenden önce geldiğinden; kâfir ile mümin, cahil ile âlim için misal olarak bu tertip üzere dizilmesi uygun düştü; peygamberlerin gönderilmesinde asıl olan cehalet olduğu için cahilin misalini öne aldı: {الْأَعْمَى وَالْبَصِيرُ} “kör ile gören.” Yani ne bu iki sınıf, ne fertleri, ne de onlardan bir sınıfın fertleri [bir olur]. İki sınıftan her birinin fertleri arasındaki farklılığın açık olması, nefiy edatının tekrarlanmasına ihtiyaç bırakmamıştır. Mana şudur: İnsanlar körlük ve görmede eşit değillerdir; bilakis bazısı kör, bazısı görendir. Çünkü buradaki ifti‘âl bâbı tefâ‘ul manasındadır; belki de vuku bulmaması için gayret sarf edilse bile nefyin gerçekleştiğine yahut nefyedilen şeyin asıl manada değil her yönden eşitlik olduğuna delalet etmek için bu kalıpla ifade edilmiştir. Eğer bu durum tabiata dayalı olsaydı hepsi tek bir yol üzere olurdu; aksine her birinin fertleri de birbirinden farklıdır: Körlerden bazısının karmaşık sokaklarda bir kılavuz olmaksızın yürüdüğünü, bir başkasının ise evinde bile kılavuzsuz yürüyemediğini; bir diğerinin kitaba dokunduğunda cetvelinin kaç satır olduğunu ve yazısının güzel olup olmadığını anladığını görürsün;
14714. Metin
وآخر يدرك الدرهم الزيف من غيره، ويميز ضرب كل بلد من غيره، وربما نازعه أحد مغالطة فلا يقبل التشكيك، وآخر في غاية البعد عن ذلك، وأما البصراء فالأمر فيهم واضح في المفاوتة في أبصارهم وبصائرهم، وكل ذلك دليل واضح على أن الفاعل قادر مختار يزيد في الخلق ما يشاء، وإلا لتساوت الأفراد فكانوا على منهاج واحد.
bir başkası sahte dirhemi diğerinden ayırt eder ve her beldenin basımını diğerinden tanır; bazen biri onunla yanıltmaca yoluyla tartışsa bile şüpheyi kabul etmez; bir diğeri ise bundan son derece uzaktır. Görenlere gelince, onların gözlerinde ve basiretlerindeki farklılık açık bir husustur. Bütün bunlar, Fâil'in (Allah'ın) kādir, muhtâr olduğuna ve yaratılışta dilediğini artırdığına açık bir delildir; aksi takdirde fertler eşit olur ve tek bir yol üzere bulunurlardı.
14715. Metin
ولما كان هذا من أغرب الأمور وإن غفل عنه لكثرة إلفه، نبه على غرابته ومزيد ظهور القدرة فيه بتكرير النافي في أشباهه وعلى أن الصبر لا ينفذ إلا في الظلمة، تنبيهاً على أن المعاصي تظلم قلب المؤمن وإن كان بصيراً، وقدم الظلمة لأنها أشد إظهاراً لتفاوت البصر مع المناسبة للسياق على ما قرر، فقال في عطف الزوج على الزوج وعطف الفرد على الفرد جامعاً تنبيهاً على أن طرق الضلال يتعذر حصرها: {ولا الظلمات} التي هي مثال للأباطيل؛ وأكد بتكرير النافي كالذي قبله لأن المفاوتة بين أفراد الظلمة وأفراد النور خفية، فقال منبهاً على أن طريق الحق واحدة تكذيباً لمن قال من الزنادقة: الطرق إلى الله بعدد أنفاس الخلائق: {ولا النور *} الذي هو مثال للحق، فما أبدعهما على هذا التضاد إلا الله تعالى الفاعل المختار، وفاوت بين أفراد النور
Bu durum, çokça alışıldığı için gafil olunsa da en şaşırtıcı işlerden biri olduğundan, benzerlerinde nefiy edatını tekrarlayarak bunun garipliğine ve onda kudretin daha fazla zahir olduğuna dikkat çekti; ayrıca görmenin ancak karanlıkta işe yarayacağına dikkat çekerek günahların, basiret sahibi olsa bile müminin kalbini karartacağına işaret etti. Takrir edildiği üzere bağlama uygunluğuyla birlikte görmenin farklılığını daha güçlü ortaya koyduğu için karanlığı öne aldı. Çiftin çifte, tekilin tekile atfında, sapıklık yollarının sayılmasının imkânsız olduğuna dikkat çekmek üzere çoğul getirerek şöyle buyurdu: {وَلَا الظُّلُمَاتُ} “Karanlıklar da bir olmaz” ki bu bâtılların misalidir; karanlığın fertleri ile nurun fertleri arasındaki farklılık gizli olduğu için önceki gibi nefiy edatını tekrarlayarak tekit etti. 'Allah'a giden yollar yaratıkların nefesleri sayısıncadır' diyen zındıkları yalanlayarak hak yolunun bir olduğuna dikkat çekip şöyle buyurdu: {وَلَا النُّورُ} “ne de aydınlık.” Ki bu da hakkın misalidir. Bu zıtlık üzere onları ancak dilediğini seçen Fâil olan Allah Teâlâ yaratmıştır. Nurun fertleri
14716. Metin
وأفراد الظلمة، فما يشبه نور الشمس نور القمر ولا شيء منهما نور غيرهما من النجوم ولا شيء من ذلك نور السراج - إلى غير ذلك من الأنوار، وإذا اعتبرت أفراد الظلمات وجدتها كذلك، فإن الظلمات إنما هي ظلال، وبعض الظلال أكثف من بعض.
ile karanlığın fertleri arasında da fark koymuştur: Güneşin nuru ayın nuruna benzemez; ikisinden hiçbiri diğer yıldızların nuruna benzemez; bunlardan hiçbiri de kandilin nuruna benzemez -diğer nurlar da böyledir-. Karanlığın fertlerini düşündüğünde onları da böyle bulursun; çünkü karanlıklar ancak gölgelerdir ve bazı gölgeler diğerlerinden daha yoğundur.
14717. Metin
ولما كان الظلام ينشأ عن الظلال، وهو نسخ النور، قدمه فقال مقدماً مثال الخير لأن الرحمة سبقت الغضب: {ولا الظل} أي ببرده الذي هو مرجع المؤمن في الآخرة {ولا الحرور *} أي بوهجها، وهي مرجع الكافر، قال البغوي: قال ابن عباس ﵄: هي الريح الحارة بالليل، وكذا قال في القاموس وزاد: وقد يكون بالنهار وحر الشمس والحر الدائم والنار، فانتفى حكم الطبائع قطعاً.
Karanlık gölgelerden doğduğu ve o da nurun nesh edilmesi (giderilmesi) olduğu için onu öne aldı; rahmet gazabın önüne geçtiği için hayrın misalini öne geçirerek şöyle buyurdu: {وَلَا الظِّلُّ} “Ne gölge” yani ahirette müminin varacağı yer olan serinliğiyle, {وَلَا الْحَرُورُ} “ne de sıcak rüzgâr.” Yani kâfirin varacağı yer olan yakıcı sıcağıyla. Begavî şöyle demiştir: İbn Abbâs (radıyallâhu anhümâ) dedi ki: 'O, geceleyin esen sıcak rüzgârdır.' Kāmûs'ta da böyle denmiş ve şu eklenmiştir: 'Gündüzün ve güneşin sıcağı, sürekli sıcak ve ateş de olabilir.' Böylece tabiatların hükmü kesin olarak iptal edilmiştir.
14718. Metin
ولما كان المظهر لذلك كله الحياة، قدمها فقال مثالاً آخر للمؤمنين، ولذلك أعاد الفعل وهو فوق التمثيل بالأعمى والبصير، لأن الأعمى يشارك البصير في بعض الإدراكات، وصار للمؤمن والكافر مثالان ليفيد الأول نفي استواء الجنس بالجنس مع القبول للحكم على الأفراد، والثاني بالعكس وهو للنفي في الأفراد مع القبول للجنس: {وما يستوي الأحياء} أي لأنه منهم الناطق والأعجم، والذكي والغبي، والسهل والصعب،
Bütün bunları ortaya çıkaran hayat olduğu için onu öne alarak müminler için başka bir misal olarak zikretti; bu sebeple fiili tekrarladı ve bu, kör ile gören temsilinin üstündedir; çünkü kör, bazı idraklerde görene ortak olur. Mümin ve kâfir için ikişer misal oldu; ta ki birincisi fertler üzerindeki hükmü kabul etmekle birlikte cinsin cinse eşitliğini nefyetmeyi; ikincisi ise bunun aksine cins için kabul etmekle birlikte fertlerdeki nefyetmeyi ifade etsin: {وَمَا يَسْتَوِي الْأَحْيَاءُ} “Diriler de bir olmaz” çünkü onlardan konuşan ve dilsiz olan, zeki ve ahmak olan, uysal ve zor olan vardır;
14719. Metin
فلا يكاد يتساوى حيان في جميع الخلال {ولا الأموات} أي الذين هم مثال للكافرين في صعوبة الموت وسهولته والبلى وغيره مما يخفى ولا يقر به الكفار من الشقاوة والسعادة.
dolayısıyla iki diri bütün özelliklerde neredeyse hiç eşit olmaz. {وَلَا الْأَمْوَاتُ} “ölüler de.” Yani ölümün zorluğu ve kolaylığında, çürümede ve kâfirlerin ikrar etmediği şekavet ve saadet gibi gizli kalan diğer hususlarda kâfirlerin misali olan [ölüler de bir olmaz].
14720. Metin
ولما كان ما ذكر على هذا الوجه - من وضوح الدلالة على الفعل بالاختيار وعلى ضلال من أشرك به شيئاً لأنه لا يشابهه شيء - بمكان ليس معه خفاء، ومن الإحكام بحيث لا يدانيه كلام يعجب السامع ممن يأباه، فقال مزيلاً عجبه مقرراً أن الخشية والقسوة إنما هما بيده، وأن الإنذار إنما هو لمن قضى بانتفاعه، مسلياً لنبيه ﷺ، مؤكداً رداً على من يرى لغيره سبحانه فعلاً من خير أو شر: {إن الله} أي القادر على المفاوتة بين هذه الأشياء وعلى كل شيء بما له من الإحاطة بصفات الكمال، وعبر بالفعل إشارة إلى القدرة على ذلك في كل وقت أراده سبحانه فقال: {يسمع من يشاء} أي فيهديه ولو لم يكن له قابلية في العادة كالجمادات، ويصم ومن يشاء فيعميه وينكسه ويرديه من أحياء القلوب والأرواح، وأموات المعاني والأشباح، والمعنى أن إسماعهم لو كان مستنداً إلى الطبائع لاستووا إما بالإجابة
Bu şekilde zikredilen hususlar -iradeli fiile ve hiçbir şey O'na benzemediği için O'na bir şeyi ortak koşan kimsenin sapıklığına açıkça delalet etmesi bakımından- kendisinde hiçbir kapalılık bulunmayan bir mertebede ve hiçbir sözün dengi olamayacağı bir sağlamlıkta olunca, dinleyen kimse bundan kaçınan kişiye şaşırır. Bunun üzerine Allah Teâlâ onun şaşkınlığını gidererek, korku ve katılığın ancak kendi elinde olduğunu, uyarının ise ancak faydalanmasına hükmettiği kimseye yönelik olduğunu takrir edip Peygamberini ﷺ teselli ederek ve Allah'tan başkasında hayır veya şerden bir fiil gören kimseye reddiye olarak tekitli bir şekilde şöyle buyurdu: {إِنَّ اللَّهَ} “Şüphesiz Allah” yani kemal sıfatlarını kuşatmış olması sebebiyle bu şeyler arasında farklılık yaratmaya ve her şeye kādir olan [Allah], dilediği her vakitte buna kādir olduğuna işaret etmek üzere fiille ifade ederek şöyle buyurdu: {يُسْمِعُ مَنْ يَشَاءُ} “dilediğine işittirir” yani cansız varlıklar gibi âdette bir kabiliyeti olmasa bile onu hidayete erdirir; kalpleri ve ruhları diri olanlardan, manaları ve cesetleri ölü olanlardan dilediğini de sağır eder, böylece onu körleştirir, tepetaklak eder ve helake sürükler. Mana şudur: Eğer onların işitmeleri tabiatlara dayalı olsaydı, ya icabet hususunda
14721. Metin
أو الإعراض لأن نسبة الدعوة وإظهار المعجزة إليهم على حد سواء، فالآية تقرير آية {إنما تنذر الذين يخشون ربهم بالغيب} .
yahut yüz çevirme hususunda eşit olurlardı; çünkü davetin ve mucize göstermenin onlara nispeti eşit düzeydedir. Dolayısıyla bu ayet, {إِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ} “Sen ancak görmedikleri halde Rablerinden korkanları uyarırsın” ayetinin bir teyididir.
14722. Metin
ولما كان المعرض قد ساوى الميت في حاله التي هي عدم الانتفاع بما يرى ويسمع من الخوارق، فكان كأنه ميت، قال معبراً بالأسمية تنبيهاً على عدم إثبات ذلك له ﷺ: {وما أنت} أي بنفسك من غير إقدار الله لك، وأعرق في النفي فقال: {بمسمع} أي بوجه من الوجوه {من في القبور *} أي الحسية والمعنوية، إسماعاً ينفعهم بل الله يسمعهم إن شاء فلا تذهب نفسك عليهم حسرات، والآية دليل على البعث.
Yüz çeviren kimse, harika hallerden gördüğü ve işittiği şeylerden faydalanmama durumunda ölüye denk olup sanki bir ölü gibi olduğundan, bunun Peygamber'e ﷺ ait bir kudret olmadığını bildirmek üzere isim cümlesiyle ifade ederek şöyle buyurdu: {وَمَا أَنْتَ} “Sen değilsin” yani Allah sana güç vermedikçe bizzat kendin [değilsin]; nefiyde mübalağa ederek şöyle buyurdu: {بِمُسْمِعٍ} “işittirecek” yani hiçbir şekilde, {مَنْ فِي الْقُبُورِ} “kabirlerde bulunanlara.” Yani hissi ve manevi [kabirlerde olanlara], onlara fayda verecek bir işittirmeyle [işittiremezsin]; bilakis dilerse onlara Allah işittirir; bu yüzden onlar için canını sıkıp üzülme. Ayet, ba'se (yeniden dirilişe) delildir.
14723. Metin
ولما كان هذا خاصة الإله، أشار إلى نفيه عنه مقتصراً على وصف النذارة، إشارة إلى أن أغلب الخلق موتى القلوب، فقال مؤكداً للرد على من يظن أن النذير يقدر على هداية أو غيرها إلا بإقداره {إن} أي ما {أنت إلا نذير *} أي تنبه القلوب الميتة بقوارع الإنذار، ولست بوكيل يقهرهم على الإيمان.
Bu durum İlah'a mahsus bir husus olduğundan, yaratılmışların çoğunun kalplerinin ölü olduğuna işaret etmek üzere sadece uyarıcılık vasfıyla yetinerek bunun kendisinden nefyedildiğine işaret etti ve uyarıcının Allah'ın güç vermesi olmaksızın hidayete veya başka bir şeye kādir olduğunu zanneden kimseye reddiye olarak tekit ederek şöyle buyurdu: {إِنْ} “değilsin” yani [başka bir şey değilsin], {أَنْتَ إِلَّا نَذِيرٌ} “sen ancak bir uyarıcısın.” Yani uyarının sarsıcı darbeleriyle ölü kalpleri uyandırırsın; onları imana zorlayacak bir vekil değilsin.
14724. Metin
ولما كان ﷺ نبي الرحمة، وكان الاقتصار على هذا الوصف ربما أوهم غير ذلك، أتبعه قوله بياناً لعظمته صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
Peygamber ﷺ rahmet peygamberi olduğu ve sadece bu vasıfla yetinmek aksi bir vehim uyandırabileceği için, Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) azametini beyan etmek üzere
14725. Metin
بالالتفات إلى مظهر العظمة لأن عظمة الرسول من عظمة المرسل فنذارته رحمة: {إنا} أي بما لنا من العظمة {أرسلناك} أي إلى هذه الأمة إرسالاً مصحوباً {بالحق} أي الأمر الكامل في الثبات الذي يطابقه الواقع، فإن من نظر إلى كثرة ما أوتيته من الدلائل علم مطابقة الواقع لما تأمر به، والتقدير بالمصدر يفهم أن الرسالة حق، وكلاًّ من المرسل والرسول محق {بشيراً} أي لمن أطاع {ونذيراً} أي لمن عصى، والعطف بالواو للدلالة على العراقة في كل من الصفتين.
azamet makamına iltifat ederek O'nun sözünü getirdi; çünkü elçinin azameti gönderenin azametindendir, dolayısıyla onun uyarması bir rahmettir: {إِنَّا} “Şüphesiz biz” yani azametimizle biz, {أَرْسَلْنَاكَ} “seni gönderdik” yani bu ümmete beraberinde olan bir gönderişle, {بِالْحَقِّ} “hak ile” yani vakıaya uygun düşen, sebatı tam olan bir işle [gönderdik]; zira sana verilen delillerin çokluğuna bakan kimse, emrettiğin şeylerin vakıaya uygunluğunu anlar. Masdarla takdir edilmesi, risaletin hak olduğunu, gönderenin de elçinin de hak üzere olduğunu ifade eder; {بَشِيرًا} “bir müjdeci” yani itaat eden kimse için, {وَنَذِيرًا} “ve bir uyarıcı olarak.” Yani isyan eden kimse için. Vâv ile atfedilmesi her iki sıfatta da köklülüğe delalet eder.
14726. Metin
ولما كان مما يسهل القياد ويضعف الجماح التأسية، قال مؤكداً دفعاً لاستبعاد الإرسال إلى جميع الأمم: {وإن} أي والحال أنه ما {من أمة} من الأمم الماضية {إلا خلا فيها نذير *} أرسلناه إليهم بشيراً ونذيراً إما بنفسه وإما بما أبقى في أعقابهم من شرائعه من أقواله وأفعاله ورسومه مع ما لهم من العقول الشاهدة بذلك، والنذارة دالة على البشارة، واقتصر عليها لأنها هي التي تقع بها التسلية لما فيها من المشقة، ولأن من الأنبياء الماضين ﵈ من تمحضت دعوته للنذارة لأنه لم ينتفع أحد ببشارته لعدم اتباع أحد منهم له.
İtaati kolaylaştıran ve hırçınlığı kıran şeylerden biri örnek alıp teselli bulmak olduğundan, bütün ümmetlere peygamber gönderilmesini uzak görmeyi bertaraf etmek üzere tekit ederek şöyle buyurdu: {وَإِنْ} “Hiçbir... yoktur ki” yani şu halde yoktur ki, {مِنْ أُمَّةٍ} “ümmet” geçmiş ümmetlerden [hiçbiri], {إِلَّا خَلَا فِيهَا نَذِيرٌ} “mutlaka içinde bir uyarıcı geçmiş olmasın.” Onlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdiğimiz; ya bizzat kendisiyle yahut geride bıraktığı sözleri, fiilleri ve usulleri gibi şeriatlarıyla ve buna şahitlik eden akıllarıyla birlikte [bir uyarıcı geçmiş olmasın]. Uyarıcı olmak müjdeleyici olmaya da delalet eder; meşakkat içerdiği için teselli onunla gerçekleştiğinden ve geçmiş peygamberlerden (aleyhimüsselâm) bazılarının daveti, kimse kendilerine uymadığı için müjdesinden faydalanan olmayıp sırf uyarıdan ibaret kaldığından sadece bununla yetinilmiştir.
14727. Metin
ولما كان ﷺ شديد الأسف على إبائهم رحمة لهم وخوفاً من أن يكون ذلك لتقصير في حاله، وكان التقدير: فإن يصدقوك فهو حظهم في الدنيا والآخرة، عطف عليه تأسية له وتسلية قوله: {وإن يكذبوك فقد} أي فتسل لأنه قد {كذب الذين} ولما كان المكذبون بعض الناس، فلزم لذلك أن يكونوا في بعض الزمان، دل على ذلك بالجار فقال: {من قبلهم} أي ما أتتهم به رسلهم عن الله.
Peygamber ﷺ onlara duyduğu merhamet ve bu durumun kendi kusurundan kaynaklanabileceği korkusu sebebiyle onların kaçınmasına son derece üzüldüğünden; takdir de: 'Eğer seni tasdik ederlerse bu onların dünyada ve ahiretteki nasibidir' şeklinde olduğundan, onu teselli etmek ve rahatlatmak üzere sözünü buna atfetti: {وَإِنْ يُكَذِّبُوكَ فَقَدْ} “Eğer seni yalanlarlarsa bil ki” yani teselli bul, çünkü muhakkak, {كَذَّبَ الَّذِينَ} “yalanlamıştı o kimseler de” Yalanlayanlar insanların bir kısmı olduğundan ve bunun belirli bir zamanda olması gerektiğinden harf-i cer ile buna işaret ederek şöyle buyurdu: {مِنْ قَبْلِهِمْ} “onlardan öncekiler” yani elçilerinin Allah'tan kendilerine getirdiği şeyleri [yalanlamışlardı].
14728. Metin
ولما كان قبول الرسل لما جاءهم عن الله ونفى التقصير في الإبلاغ عنهم دالاً على علو شأنهم وسفول أمر المكذبين من الأمم، وكل ذلك دالاًّ على تمام قدرة الله تعالى في المفاوتة بين الخلق، قال دالاً على أمري العلو والسفول استئنافاً جواباً لمن كأنه قال: هل كان تكذيبهم عناداً او لنقص في البيان: {جاءتهم} أي الأمم الخالية {رسلهم بالبينات} أي الآيات الواضحات في الدلالة على صحة الرسالة. ولما كان التصديق بالكتاب لازماً لكل من بلغه أمره، وكانت نسبة التكذيب إلى جميع الأمم أمراً معجباً، كان الأمر حرياً بالتأكيد لئلا يظن أنهم ما كذبوا إلا لعدم الكتاب، فأكد بإعادة الجار
Elçilerin Allah'tan kendilerine geleni kabul etmeleri ve tebliğdeki kusurun onlardan nefyedilmesi onların şanının yüceliğine ve ümmetlerden yalanlayanların durumunun alçaklığına delalet ettiğinden -ve bütün bunlar yaratılmışlar arasındaki farklılıkta Allah Teâlâ'nın tam kudretine delalet ettiğinden- 'Onların yalanlaması inat yüzünden miydi yoksa beyandaki bir noksanlıktan mıydı?' diye soran kimseye bir cevap olmak üzere sözü istînâf ederek yücelik ve alçaklık hallerini bildirmek için şöyle buyurdu: {جَاءَتْهُمْ} “Onlara gelmişti” yani geçmiş ümmetlere, {رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “peygamberleri apaçık delillerle” yani peygamberliğin doğruluğuna delalet eden açık ayetlerle [gelmişti]. Kitabı tasdik etmek haberi kendisine ulaşan herkes için gerekli olduğundan ve yalanlamanın bütün ümmetlere nispet edilmesi şaşılacak bir durum teşkil ettiğinden, sırf kitabın yokluğu sebebiyle yalanladıkları zannedilmesin diye bu durumun tekit edilmesi gerekmişti; bu yüzden harf-i ceri tekrar ederek tekit etti