Yâsîn

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

14820. Metin

(سورة يس)

(Yâsîn Suresi)

14821. Metin

وتسمى القلب والدافعة والقاضية والمعمة. مقصودها إثبات الرسالة التي هي روح الوجود وقلب جميع الحقائق وبها قوامه وصلاحها للملارسل بها الذي هو خالصة المرسلين الذين هم قلب الموجودات كلها ذوات ومعاني إلى أهل مكة أم القرى وقلب الأرض وهم قريش قلب العرب الذين هم فلب الناس، بصلاحهم صلاحهم كلهم وبفسادهم فسادهم، فلذلك كان من حولهم جميع أهل الأرض، وجل فائدة الرسالة إثبات اللوحدانية التي هي قلب الإعتقاد وخالصه وعموده للعزيز الرحيم ذي الجلال والإكرام، وإنذار يوم الحجمع الذي به - مع ستره عن العيان الذي هو من خواص القلب - صلاح الخلق، فهو قلب الأكوان، وبه الصلاح أو الفساد للإنسان، وعلى ذلك تنطبق معاني أسمائها: يس والقلب والدافعة والقاضية

Bu sure; el-Kalb (Kalp), ed-Dâfia (Uzaklaştıran/Defeden), el-Kâdıye (Hükmeden/İhtiyaçları gideren) ve el-Muamme (Kuşatan/Bolluk getiren) olarak da adlandırılır. Surenin asıl gayesi; varlığın ruhu, bütün hakikatlerin kalbi, nizam ve salahının kendisiyle kaim olduğu peygamberliği (risaleti) ispat etmektir. Bu risalet, varlıkların zat ve mana bakımından tamamının kalbi olan peygamberlerin özü ve seçkini vasıtasıyla, şehirlerin anası (Ümmü'l-Kurâ) ve yeryüzünün kalbi olan Mekke halkına, yani insanların kalbi olan Arapların kalbi durumundaki Kureyş'e gönderilmiştir. Zira onların salahı ile hepsinin salahı, onların fesadı ile de hepsinin fesadı gerçekleşir; bu sebepledir ki onların etrafında bütün yeryüzü ahalisi yer almaktadır. Risaletin en büyük faydası ise inancın kalbi, özü ve direği olan tevhidi; Celal ve İkram sahibi olan Azîz ve Rahîm [Allah] için ispat etmek ve kalbin özelliklerinden olan gözden gizli oluşuyla birlikte yaratılmışların salahının kendisine bağlı bulunduğu toplanma gününü (kıyameti) haber verip uyarmaktır. Zira o [kıyamet], varlıkların kalbidir; insan için salah veya fesat onunla gerçekleşir. Surenin Yâsîn, el-Kalb, ed-Dâfia, el-Kâdıye

14822. Metin

والمعمة، وأما يس فسيأتي بيانه من جهة إشارته إلى سر كونها قلبا المشير إلى البعث الذي هو من أجل مقاصدها الذي به يكون صلاح القلب الذي به يكون قبول ما ذكر، وأما الباقي فإن من اعتقد الرسالة كفته ودفعت عنه جميع مهمه، وقضت له بكل خير، وأعطته كل مراد، وكل منها له أتم نظر إلى القلب كما لا يخفى، والمعمة: الشاملة بالخير والبركة، قال في القاموس: يقال: عمهم بالعطية وهو معم خير من خيره، فقد لاج أن هذه السورة الشريعة لما كانت قلبا كان كل شيء فيها له نظر عميق إلى القلبية) بسم الله (الذي جل ملكه عن أن يحاط بمقداره) الرحمن (الذي جعل الإنذار بيوم الجمع رحمة عامة) الرحيم (الذي أنار قلوب أوليائه بالاجتهاد ليوم لقائه.

ve el-Muamme şeklindeki isimlerinin manaları da buna tam olarak uygundur. Yâsîn ismine gelince, onun bu surenin bir kalp oluşundaki sırra işaret etmesi bakımından açıklaması gelecektir; zira o, surenin en yüce gayelerinden olan ve zikredilen hususların kabulünü sağlayan kalbin salahının gerçekleştiği dirilişe (ba's) işaret etmektedir. Diğer isimlere gelince; kim peygamberliğe inanırsa, bu inanç ona yeter, bütün sıkıntılarını ondan defeder (Dâfia), onun lehine her türlü hayra hükmeder (Kâdıye) ve ona her dilediğini verir; gizli olmadığı üzere bunların her birinin kalbe tam bir taalluku vardır. el-Muamme ise hayır ve bereketiyle her şeyi kuşatan demektir. el-Kāmûs'ta şöyle denilmiştir: "Onları bağışıyla kuşattı (ammehum bi'l-atiyye)" denir, o hayrından dolayı "mu'ammu hayr" (hayır saçan)dır. Şu halde aşikâr oldu ki, bu şerefli sure bir kalp mesabesinde olunca, onda bulunan her şeyin kalbiyetle derin bir alakası vardır. (Bismillâh) O Allah ki mülkünün mertebesinin kuşatılmasından pek yücedir; (er-Rahmân) toplanma günü ile uyarmayı umumi bir rahmet kılmıştır; (er-Rahîm) dostlarının kalplerini O'na kavuşma günü için gayret göstermekle nurlandırmıştır.

14823. Metin

لما كان قلب كل شيء أبطن ما فيه وأنفس، وكان قلب الإنسان غائبا عن الإحساس، وكان مودعا من المعاني الجليلة والإدراكات الحفية والجلية ما يكون للبدن سببا في إصلاحه أو إفساده من إشقائه أن إبقائه، وكان الساعة من عالم الغيب، وفيها

Her şeyin kalbi onun en bâtını (içte olanı) ve en kıymetlisi olduğu, insanın kalbi de duyulardan gizli bulunduğu ve bedenin salahına yahut fesadına, bedbahtlığına yahut ebedi kalışına sebep olacak yüce manalar ile gizli ve açık idrakler onda emanet bırakıldığı; kıyamet vakti de gayb âleminden olup onda

14824. Metin

يكون انكشاف الأمور، والوقوف على حقائق المقدور، وبملاحقتها

işlerin açığa çıkması ve takdir edilen şeylerin hakikatlerine vakıf olunması gerçekleşeceği ve onun [kıyametin] sebeplerini ıslah etmeye yönelmekle

14825. Metin

في إصلاح أسبابها تكون السعادة الأبدية، وبالإعراض عنها وإفساد أسبابها تكون الشقاوة السرمدية، وكانت قد بينت في هذه السورة بيانا لم يكن في غيرها بما وقع من التصريح في قلبها الذي هزو وسطها بنفختها المميتة لكل من على الأرض) فلا يستطيعون توصية ولا إلى أهلهم يرجعون (الباعثة) فإذا هـ من الأجداث إلى ربهم ينسلون (والتصريح بالمعاد الجسماني والاستدلال عليه بالدليل الذي نقل أبا نصر الفارابي - الذي وسم بأنه المعلم الثاني - كان يقول: وددت أن هذا العالم الرباني - يشير إلأى المعلم الأول أرسطو وقف على هذا القياس أن يقال: الله أنشأ العظام وأحياها أول مرة، وكل من أنشأ أو لمرة، وكل من أنشأ شيئا وأحياه أول مرة فهو قادلا على إنشائه وإحيائه ثاني مرة، ينتج أن الله قادر عل إنشاء العظام وإحيائها بعد فنائها، فاختصت بذلكط عن باقي القرآن كانت قلبا له، كما قالا النبي ﷺ فيما رواه الترمذي عن أنس ﵁: " لكل شيء قلب وقلب القرآن يس " ورواه أبو يعلى الموصلي - وهذا لفظه والإمام أحمدفي مسنديهما عن معقل بن يسار ﵁ أن رسول الله ﷺ قال " يس قلب القرآن لا يقرأها رجل يريد الله والدار الآخرة إلا غفر له، اقرؤوها على موتاكم " قال شيخنا الحافظ شهاب الدين البوصيري: وله شاهد من حديث أبي هريرة ﵁ رواه البزار في مسنده - هذا ما هداني الله إليه، وله الحمد من بيان السر في كونها قلبا، ثم رأيت البرهان النسفي قال في تفسيره الذي هو مختصر التفسير الكبير للإمام الرازي في آخر السورة بعد أن ذكر الحديث: قال العزالي فيه: إن ذلك - أي كونها قلبا - لأن الإيمان صحته بالاعتراف بالحشر، والحشر مقرر في هذه السورة بأبلغ وجه، فجعلت قلب القرآن لذلك، واستسحنه الإمام المدقق المحقق فخر الدين الرازي، ويمكن أن يقال: إن هذه السورة ليس فيها إلا تقرير الأصول الثلاثة: الوحدانية والرسالة والحشر، بأقوى البراهين فابتدأها ببيان الرسالة بقوله) إنك لمن المرسلين (ودليله ما قدمه عليها بقوله) والقرآن الحكيم (وما أخبره عنها بقوله) لتنذر قوما (وأنهاها ببيان الوحدانية والحشر بقوله) فسبحان الذي بيده ملكوت كل شيء (إشارة إلى التوحيد، وقوله) وإليه ترجعون (إشارة إلى الحشر،

ebedi saadete ulaşılacağı, ondan yüz çevirip sebeplerini ifsat etmekle de sonsuz şekavet vuku bulacağı için; bu surede, başka surelerde bulunmayan bir açıklıkla durum beyan edilmiştir. Zira surenin kalbinde, yani tam ortasında, yeryüzündeki herkesi öldüren sûrun üflenmesi açıkça zikredilmiştir: {فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَا إِلَى أَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ} “Artık ne bir vasiyette bulunabilirler ne de ailelerine dönebilirler.” Ardından dirilten üfleme gelir: {فَإِذَا هُم مِّنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنسِلُونَ} “Bir de bakarsın ki onlar kabirlerinden Rablerine doğru akın etmektedirler.” Ayrıca cismani diriliş açıkça zikredilmiş ve buna öyle bir delil getirilmiştir ki, el-Muallimü's-Sânî (İkinci Öğretmen) olarak nitelendirilen Ebû Nasr el-Fârâbî'den nakledildiğine göre o şöyle derdi: "Çok isterdim ki şu rabbânî âlim -el-Muallimü'l-Evvel (Birinci Öğretmen) Aristoteles'i kastediyor- şu kıyasa vâkıf olsaydı: 'Allah kemikleri ilk defa yaratmış ve onlara hayat vermiştir. Bir şeyi ilk defa yaratan ve ona ilk defa hayat veren her varlık, onu ikinci defa yaratmaya ve diriltmeye de kadirdir. Bundan şu sonuç çıkar: Allah, kemikleri yok olduktan sonra tekrar yaratmaya ve diriltmeye kadirdir.'" İşte bu sure, bu özelliğiyle Kur'an'ın geri kalanından ayrılarak onun kalbi olmuştur; nitekim Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem, Tirmizî'nin Enes radıyallâhu anh'den rivayet ettiği hadiste şöyle buyurmuştur: "Her şeyin bir kalbi vardır, Kur'an'ın kalbi de Yâsîn'dir." Bunu Ebû Ya'lâ el-Mevsılî de -bu onun lafzıdır- ve İmam Ahmed kendi Müsned'lerinde Ma'kıl b. Yesâr radıyallâhu anh'den rivayet etmişlerdir ki Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Yâsîn Kur'an'ın kalbidir. Bir kimse onu Allah'ı ve ahiret yurdunu dileyerek okursa muhakkak bağışlanır. Onu ölülerinizin üzerine okuyunuz." Şeyhimiz Hâfız Şihâbüddin el-Bûsîrî şöyle demiştir: Bunun Ebû Hureyre radıyallâhu anh hadisinden bir şahidi vardır, onu Bezzâr Müsned'inde rivayet etmiştir. Surenin kalp olmasındaki sırrın beyanına dair Allah'ın bana hidayet ettiği husus budur, hamd O'na mahsustur. Sonra gördüm ki el-Burhân en-Nesefî, İmam Râzî'nin et-Tefsîrü'l-Kebîr'inin muhtasarı olan tefsirinde, surenin sonunda bu hadisi zikrettikten sonra şöyle demiştir: Gazzâlî bu hususta demiştir ki: "Bu durum -yani onun kalp oluşu- şundandır: Çünkü imanın sıhhati haşri (yeniden dirilişi) itiraf iledir. Haşir ise bu surede en beliğ vecahetle takrir edilmiştir; bu sebeple o Kur'an'ın kalbi kılınmıştır." İncelemeci ve muhakkik İmam Fahreddin er-Râzî de bunu güzel bulmuştur. Şöyle de denilebilir: Bu surede tevhid, risalet ve haşir olmak üzere üç temel esas en kuvvetli delillerle ortaya konulmuştur. Sureye, {إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ} “Şüphesiz sen peygamberlerdensin” buyruğuyla risaletin beyanı ile başlanmış ve bunun delili olarak öncesindeki {وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ} “Hikmet dolu Kur'an'a andolsun” buyruğu ile onun hakkında haber verdiği {لِتُنذِرَ قَوْمًا} “Bir kavmi uyarman için” buyruğu öne sürülmüştür. Sure, {فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ} “Her şeyin mülk ve hâkimiyeti elinde olan Allah yücedir” buyruğuyla -ki tevhide işarettir- ve {وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “Ve O'na döndürüleceksiniz” buyruğuyla -ki haşre işarettir- tevhid ve haşrin beyanı ile sona erdirilmiştir.

14826. Metin

وليس في هذه السورة إلا هذه الأصول الثلاثة ودلائلها، ومن حصل من القرآن أن هذا القدرلا فقد حصل نصيب فلبه، وهو التصديق الذي بالجنان، وأما الذي باللسان والذي بالأركان ففي غير هذه السورة، فلما كان فيها أعمال القلب لاغير سماها قلبا ولهذا ورد عنه ﷺ قراءتها عند رأس من دنا منه الموت، لأن في ذلك الوقت يكون اللسان ضعيف القوة والأعضاء الظاهرة ساقطة المنة، لكن القلب يكون قد أقبل على الله، ورجع عن كل ما سواه، فيقرأ عند رأسه ما يزداد به قوة في قلبه ويشتد تصديقه بالأصول الثلاثة - انتهى. وفيه بعض تصرف، وقوله " إن وظيفة اللسان والأركان ليس في هذه السورة منها شيء " ربما بعكر عليه قوله تعالى) وما لي لا أعبد الذي فطرني () وإذا قيل لهم أنفقوا مما رزقكم الله () وأن اعبدوني هذا صراط مستقيم (والحديث الذي ذكره رواه أحمد وأبو داود والنسائي وابن ماجه وابن حبان والحاكم عن معقل بن يسار ﵁ رفعه " اقرؤوا يس على موتاكم " وأ " له ابن القطان وضعفه الدارقطني، وأسند صاحب الفردوس عن أبي الدرداء وأبي ذر وحده ﵁،

Bu surede sadece bu üç asıl ve onların delilleri yer almaktadır. Kur'an'dan bu kadarına nail olan kimse, kalbinin nasibine ermiş demektir ki o da kalple yapılan tasdiktir. Dil ile ve azalarla yapılan [amel ve ikrara] gelince, o bu surenin dışındaki yerlerdedir. Onda sadece kalbin amelleri bulunduğu için [Resûlullah] onu kalp olarak isimlendirmiştir. Bu sebepledir ki ondan sallallâhu aleyhi ve sellem, ölümü yaklaşan kimsenin başucunda bu surenin okunması rivayet edilmiştir. Çünkü o vakitte dilin kuvveti zayıflamış, zahiri organların takati düşmüştür; fakat kalp Allah'a yönelmiş, O'ndan gayrı her şeyden yüz çevirmiştir. Böylece başucunda, kalbindeki kuvveti artıracak ve bu üç aslı tasdikini pekiştirecek şeyler okunur -[Nesefî'nin sözü] bitti. Bunda bir miktar tasarruf vardır. Onun "dilin ve azaların vazifesine dair bu surede hiçbir şey yoktur" sözünü, Allah Teâlâ'nın: {وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي} “Beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim?”, {وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ أَنفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ} “Onlara 'Allah'ın size rızık olarak verdiklerinden infak edin' denildiği zaman” ve {وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُّسْتَقِيمٌ} “Ve Bana kulluk edin, dosdoğru yol budur” buyrukları belki zedeleyebilir. Zikrettiği hadisi ise Ahmed, Ebû Dâvûd, Nesâî, İbn Mâce, İbn Hibbân ve Hâkim, Ma'kıl b. Yesâr radıyallâhu anh'den merfû olarak: "Ölülerinizin üzerine Yâsîn'i okuyun" lafzıyla rivayet etmişlerdir. İbnü'l-Kattân onu illetli saymış, Dârekutnî de zayıf görmüştür. Firdevs müellifi ise bunu Ebû'd-Derdâ ve tek başına Ebû Zerr radıyallâhu anhümâ'dan isnad etmiştir.

14827. Metin

والإمام أحمد في مسنده عن صفوان بن عمرو قال: كانت المشيخة يقولون: إذا قرئت يس عند الميت خفف عنه بها. قال ابن حبان: المراد المحتضر. واستمد من هذا التصريح بالحشر كل ما انبث في القرآن من ذكر الآخرة الذي بمراعاته وإتقانه يكون صلاح جميع الأحوال في الدارين، وبإهماله ونسيانه يكون فسادها فيهما - هذا مع ما شاركت به غيرها مما جمعتهمن جميع معانيه المجموعة يفي الفاتحة من الأسماء الحسنى: الله والرب والرحمن والرحيم وملك يوم الدين الذي بيده ملكوت كل شيء وإليه ترجعون، والأمر بالعبادة بسلوك الصراط المستقيم، وتفضيل أهل النعيم وأهل الجحيم، وإثبات الأصول الثلاثة التي يصير بها المكلف مؤمنا: الوحدانية والحشر والرسالة التي هي قلب الوجود، وبها صلاحه، وهي ممدة لكل روح

İmam Ahmed de Müsned'inde Safvân b. Amr'dan şöyle rivayet etmiştir: "Büyüklerimiz şöyle derdi: Ölünün yanında Yâsîn okunduğu zaman, onun vesilesiyle kendisinden [ölüm acısı] hafifletilir." İbn Hibbân: "Kastedilen, can çekişmekte olan kimsedir" demiştir. Haşrin bu şekilde açıkça ifade edilmesinden, Kur'an'da yer alan ve gözetilip hakkı verilmesiyle her iki yurttaki bütün hallerin salah bulduğu, ihmal edilip unutulmasıyla da her iki yurtta onların ifsat olduğu ahiret zikrinin tamamı beslenir. Bununla birlikte sure; Fâtiha'da toplanmış olan Allah, Rab, Rahmân, Rahîm ve her şeyin mülkiyeti elinde olan ve O'na döndürüleceğiniz din gününün maliki gibi esmâ-i hüsnâdan, dosdoğru yolda yürümek suretiyle ibadet emrinden, nimet ehli ile cehennem ehlinin ayırt edilmesinden ve mükellefin kendisiyle mümin olduğu üç aslın -yani tevhid, haşir ve varlığın kalbi olup salahının kendisiyle kaim bulunduğu ve her ruha feyiz veren risaletin- ispatından diğer surelerle müşterektir;

14828. Metin

يكون به جياة هنيئة، وهي مبدأ الصلاح كما أ، البعث غايته، وأن الخاتم لها إنسان عين الموجودات وقلبها، فأثبت له ذلك على أصرح وجه وآكده،

öyle bir risalet ki onunla huzurlu bir hayat hasıl olur; o salahın başlangıcıdır, nitekim ba's (diriliş) da onun gayesidir. Onun sonuncusu (hâtemi) ise varlıkların gözbebeği ve kalbidir. Böylece bu husus onun [Peygamber] için en sarih ve en tekitli bir şekilde ispat edilmiştir.

14829. Metin

ومع جمع ما افتتحت به السورة من الحروف المقطعة المنثورة أول السورة عمادا للقرآن وسحذا للأذهان لصنفي المنقوطة والعاطلة ووصفي المجهورة والمهموسة.

Ayrıca surenin başında, Kur'an'ın direği ve zihinleri bileyici olarak yer alan, noktalı ve noktasız türleri ile cehirli ve hemsli vasıfları bir araya getiren mukattaa harfleri yer almaktadır.

14830. Metin

ولما كان القلب من الإنسان المقصود بالذات من الأكوان في نحو ثلث بدنه من جهة رأسه، وكانت الياء في نحو ذلك من حروف «أبجد» فإنها العاشرة منها والسين بذلك المحل من حروف أب ت ث فإنها الثانية عشرة منها، وعلا هذان الحرفان - بما فيهما من الجهر - عن غاية الضعف ونزلا بما لهما من الهمس عن نهاية الشدة، إشارة إلى أن القلب الصحيح هو الزجاجي الشفاف الجامع بين الصلابة والرقة الذي علا بصلابته عن رقة الماء الذي لا يثبت فيه صورة، ونزل بلطافته عن قساوة الحجر الذي لا يكاد ينطبع فيه شيء إلا بغاية الجهد، فكان جامعاً بين الصلابة والرقة متهيئاً لأن تنطبع فيه الصور وتثبت ليكون قابلاً مفيداً، فيكون متخلفاً من صفات موجدة بالقدرة والاختيار اللذين دلت عليهما سورة الملائكة، وبمعرفة الخير فيجتلبه والشر فيجتنبه فيكون فيه شاهد من نفسه على الاعتقاد الحق في صانعه، وكانت المجهورة

Varlıklar arasında bizzat kastedilen insanın kalbi, bedeninin baş tarafına doğru yaklaşık üçte birlik kısmında bulunduğu; Ebced harfleri arasında onuncu harf olan Yâ harfi de yaklaşık bu mevkide yer aldığı ve Sin harfi de 'elif-bâ-tâ-sâ' harfleri içinde on ikinci sırada olup aynı mevkide bulunduğu; bu iki harf sahip oldukları cehir (açıklık/kuvvet) sıfatıyla nihai zayıflığın üstüne çıkıp, hems (fısıltı/yumuşaklık) sıfatıyla da nihai sertliğin altına indiği için bu durum; sahih kalbin, içinde hiçbir suretin sabit kalmadığı suyun zayıflığından sertliğiyle yükselen, ancak büyük bir çaba sarf edilmedikçe içine hiçbir şeyin nakşolunamadığı taşın katılığından da letafetiyle aşağı inen; böylece hem sertliği hem inceliği kendinde toplayan, suretlerin kendisine nakşolunup sabit kalmasına hazır olan, hem kabul edici hem fayda verici saydam bir cam gibi olduğuna bir işarettir. Böylece o kalp; Melâike (Fâtır) suresinin delalet ettiği kudret ve ihtiyar vasıtasıyla kendisini var edenin sıfatlarından pay alan, hayrı bilip celbeden, şerri bilip ondan sakınan ve kendi içinde Sanatkârı hakkındaki hak inanca bir şahit barındıran bir hal alır. Cehirli olan harf

14831. Metin

أقوى فقدمت الياء لجهرها، وكانتا - بعد اختلاف بالجهر والهمس - قد اتفقتا في الانفتاح والرخاوة والاستفال إشارة إلى أن القلب لا يصلح - كما تقدم - مع الصلابة التي هي في معنى الجهر إلا بالإخبات الذي هو في معنى الهمس، وبالنزول عن غاية الصلابة إلى حد الرخاوة لئلا يكون حجرياً قاسياً بأن يكون فيه انفتاح ليكون مفيداً وقابلاً ويكون مستفلاً ليكون إلى ربه بتواضعه واصلاً وزادت السين بالصفير الذي فيه شدة وانتشار وقوة لضعفها عن الياء بالهمس فتعادلتا، ودل صفيرها على النفخ في الصور الذي صرحت به هذه السورة ودل جهر الياء على قوته ودل كونها من حروف النداء على خروجه عن الحد في الشده حتى تبدو عنه تلك الآثار المخلية للديار، المنفية للصغار والكبار، ثم الباغتة لهم من جميع الأقطار، امتثالاً لأمر الواحد القهار، وكان مخرجهما من اللسان الذي هو قلب المخارج الثلاثة لتوسطه وكثرة منافعه في ذلك، وكانت الياء من وسطه والسين من طرفه، وكان هذان المخرجان، مع كونهما وسطاً، مداراً لأكثر الحروف، هذا مع ما لهما من الأسرار التي تدق عن تصور الأفكار، قال تعالى: {يس *} وإن كان المعنى: يا إنسان، فهو قلب الموجودات المخلوقات كلها

daha kuvvetli olduğu için Yâ harfi cehir özelliğinden dolayı öne geçirilmiştir. Bu iki harf, cehir ve hems bakımından farklı olmakla birlikte infitâh (açıklık), rihvet (yumuşaklık) ve istifâle (aşağıda oluş) sıfatlarında ittifak etmişlerdir. Bu da şuna işarettir: Kalp -daha önce geçtiği üzere- cehir manasındaki sertlikle birlikte, ancak hems manasındaki ihbat (boyun eğme/tevazu) ile ve taş gibi katı olmaması için nihai sertlikten rihvet (yumuşaklık) sınırına inmekle salah bulur; böylece hem fayda veren hem kabul eden olması için onda bir açıklık (infitâh) bulunur ve tevazusuyla Rabbine ulaşması için alçakgönüllü (müstefil) olur. Sin harfi, hems sebebiyle Yâ harfine göre zayıf kaldığından, kendisinde sertlik, yayılma ve kuvvet bulunan safîr (ıslık) sesiyle fazlalık kazanmış ve böylece denk hale gelmişlerdir. Sin'in safîr sesi bu surede açıkça bildirilen sûra üflenmeye, Yâ'nın cehri bunun kuvvetine, onun nida harflerinden oluşu ise Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ın emrine boyun eğerek diyarları boşaltan, küçükleri ve büyükleri yok eden, sonra da bütün yönlerden onları ansızın yakalayan o dehşetli izlerin ortaya çıkması derecesinde şiddet sınırını aşmasına delalet etmiştir. Bu iki harfin mahreci, ortada bulunması ve bu konudaki faydalarının çokluğu sebebiyle üç mahrecin kalbi mesabesinde olan dildendir; Yâ dilin ortasından, Sîn ise ucundandır. Bu iki mahreç, ortada olmakla birlikte harflerin çoğunun mihveridir. Bütün bunlarla beraber, bu iki harfin zihinlerin tasavvur edemeyeceği incelikte sırları vardır. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {يس} “Yâsîn.” Eğer mana 'Ey insan!' demek ise o, bütün yaratılmış varlıkların kalbi,

14832. Metin

وخالصها وسرها ولبابها، وإن أريد: يا سيد، فهو خلاصة من سادهم، وإن أريد: يا رجل، فهو خلاصة البشر، وإن أريد: يا محمد، فهو خالصة الرجال الذين هم لباب البشر الذين هم سر الأحياء الذين هم عين الموجودات فهو خلاصة الخلاصة وخيار وعين القلب، وكأن من قال معناه محمد نظر إلى الإتحاد في عدد اسمه ﷺ بالجمل بالنظر إلى اليمين في المشددة وعدد {قلب} وعدد اسمي الحرفين، ولا يخفى أن الهمزة في اسم الياء ألف ثانية، فمبلغ عدده اثنا عشر.

özü, sırrı ve hülasasıdır. Eğer 'Ey efendi (seyyid)!' manası kastedilmişse o, efendilik edenlerin seçkinidir. Eğer 'Ey adam!' manası kastedilmişse o, beşerin seçkinidir. Eğer 'Ey Muhammed!' manası kastedilmişse o; varlıkların bizzat özü olan dirilerin sırrı, dirilerin sırrı olan beşerin hülasası durumundaki adamların en seçkinidir; dolayısıyla o, hülasanın hülasası, kalbin en hayırlısı ve bizzat kendisidir. Sanki manasının 'Muhammed' olduğunu söyleyen kimse, onun sallallâhu aleyhi ve sellem isminin ebced hesabındaki harf sayısı ile -şeddeli harfteki iki 'mim'e bakılarak- {قلب} kelimesinin harf sayısı ve bu iki harfin isimlerinin harf sayısı arasındaki uyuma dikkat etmiştir. Gizli değildir ki 'Yâ' ismindeki hemze ikinci bir elif mesabesindedir, dolayısıyla harf sayısı toplamı on iki olur.

14833. Metin

ولما تقدم في الملائكة إثبات رسالة النبي ﷺ وتهديد قومه على النفرة عنه، وأن مرسله تعالى بصير بعباده، عالم بما يصلحهم ومن يصلح منهم للرسالة وغيرها، وكان مدار مادة «قرأ» - كما مضى في سورة الحجر - الجمع مع الفرق، وكان ذلك أعلى مقامات السائرين إلى الله وهو وظيفة القلب، عبر في القسم بقوله: {والقرآن} ووصفه بصفة القلب العازف فقال: {الحكيم *} أي الجامع من الدلالة على العلم المزين بالعمل والإرشاد إلى العمل المحكم بالعلم.

Melâike (Fâtır) suresinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'in risaletinin ispatı, kavminin ondan kaçması sebebiyle tehdit edilmesi, onu gönderen Allah Teâlâ'nın kullarını hakkıyla gördüğü, onları neyin ıslah edeceğini ve içlerinden kimin peygamberliğe ve diğer vazifelere layık olduğunu bildiği geçmişti; ve 'karae' (قَرَأَ) kökünün asıl manası -Hicr suresinde geçtiği üzere- ayrıştırma ile birlikte bir araya getirmek olup bu da Allah'a yönelenlerin en yüce makamı ve kalbin vazifesi olduğundan; yemin ifadesinde {وَالْقُرْآنِ} “Kur'an'a andolsun” buyurmuş ve onu [dünyadan] yüz çeviren kalbin sıfatıyla niteleyerek şöyle buyurmuştur: {الْحَكِيمِ} “Hikmet dolu;” yani amelle süslenmiş ilme delalet etmeyi ve ilimle muhkem kılınmış amele yol göstermeyi kendinde toplayan.

14834. Metin

ولما كان قد ثبت في سورة الملائكة أنه سبحانه الملك الأعلى، لما ثبت له من تمام القدرة وشمول العلم، وكان من أجلّ ثمرات

Melâike (Fâtır) suresinde O Subhânehû'nun mutlak kudreti ve ilminin kuşatıcılığı sebebiyle en yüce Hükümdar olduğu sabit olunca, ve hükümdarlığın en yüce semerelerinden biri de

14835. Metin

الملك إرسال الرسل إلى الرعايا بأوامر الملك وردهم عما هم عليه مما دعتهم إليه النفوس، وقادتهم إليه الشهوات والحظوظ، إلى ما يفتحه لهم من الكرم، ويبصرهم به من الحكم، وكانت الرسالة أحد الأصول الثلاثة التي تنقل الإنسان من الكفر إلى الإيمان، وكانت هي المنظور إليها أولاً لأنها السبب في الأصلين الآخرين، وكانوا قد ردوا رسالته نفوراً واستكباراً، قال مقدماً لها تقديم السببعلى مسببه على وجه التأكيد البليغ مع ضمير الخطاب الذي لا يحتمل لبساً: {إنك لمن المرسلين *} أي الذين حكمت عقولهم على دواعي نفوسهم، فصاروا - بما وهبهم الله القوة النورانية - كالملائكة الذين قدم في السورة الماضية أنهم رسله وفي عدادهم بما تخلقوا به من أوامره ونواهيه وجميع ما يرتضيه.

tebaaya hükümdarın emirleriyle elçiler göndermek, nefislerinin çağırdığı, şehvet ve heveslerinin sürüklediği şeylerden onları çevirip kendilerine açtığı cömertliğe ve idrak ettirdiği hikmetlere yöneltmek olunca; risalet de insanı küfürden imana nakleden üç asıldan biri ve diğer iki asla sebep teşkil etmesi hasebiyle ilk bakılan husus olduğundan; onlar da nefret ve kibirle O'nun risaletini reddettiklerinden; sebebin müsebbebe (sonuca) takdimi kabilinden, hiçbir kapalılığa yer bırakmayan hitap zamiriyle ve son derece beliğ bir tekit ile onu öne alarak şöyle buyurmuştur: {إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ} “Şüphesiz sen peygamberlerdensin.” Yani akılları nefislerinin arzularına galip gelen, Allah'ın kendilerine bahşettiği nurani kuvvet sebebiyle -geçen surede O'nun elçileri oldukları bildirilen- melekler gibi olan ve O'nun emirleri, yasakları ve razı olduğu bütün şeylerle ahlaklanmaları hasebiyle onların safında yer alan elçilerdensin.

14836. Metin

ولما كان الأنبياء ﵈ من نوره ﷺ، لأنه أولهم خلقاً وآخرهم بعثاً، فكانوا في الحقيقة إنما هم ممهدون لشرعه، وكان سبحانه إنما أرسله ليتمم مكارم الأخلاق، وكان قد جعل سبحانه من المكارم أن لا يكلم الناس إلا بما تسع عقولهم، وكانت عدة المرسلين كما في حديث أبي أمامة الباهلي عن أبي ذر ﵄ عند أحمد في المسند ثلاثمائة وخمسة عشر، وفيه أن الأنبياء مائة ألف وأربعة وعشرون ألفاً، وهو في الطبراني الكبير عن أبي أمامة رضي الله عنه

Peygamberler aleyhimüsselâm O'nun sallallâhu aleyhi ve sellem nurundan oldukları için -zira O, yaratılışça onların ilki, peygamber olarak gönderilişçe sonuncusudur; dolayısıyla onlar hakikatte O'nun şeriatının hazırlayıcıları idiler- ve Allah Teâlâ O'nu ancak güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderdiğinden ve insanlara ancak akıllarının alacağı şekilde hitap etmeyi de güzel ahlaktan kıldığından; Ebû Ümâme el-Bâhilî'nin Ebû Zerr radıyallâhu anh'den rivayetle Ahmed'in Müsned'inde yer alan hadisinde mürsellerin (resullerin) sayısı üç yüz on beş olup aynı hadiste nebilerin yüz yirmi dört bin olduğu zikredildiğinden; et-Taberânî'nin el-Mu'cemü'l-Kebîr'inde Ebû Ümâme radıyallâhu anh'den gelen rivayette ise

14837. Metin

أن رجلاً سأل النبي ﷺ فذكر عدد الرسل فقط، وكانت عقول العرب لا تسع بوجه قبل الإيمان أنهم منه، أقسم سبحانه ظاهراً أنه منهم ورمزاً للأصفياء باطناً إلى أنهم منه، بجعلهم عدد أسماء حروف اسمه محمد ﷺ الذي رمز إليه بالحرفين أول السورة، فكأنه قال: إنك يا ياسين الذي تأويله محمد الذي عدد أسماء حروفه بعددهم لأصلهم، فصار رمزاً في رمز، وكنزاً نفيساً داخل كنز، وسراً من سر، وبراً إلى بر، وهو أحلى في منادمة الأحباب من صريح الخطاب، ثم علق باسم المفعول قوله: {على صراط} أي طريق واسع واضح {مستقيم *} أي أنت من هؤلاء الذين قد ثبت لهم أنهم عليه، وهو الصراط المستقيم الأكمل المتقدم في الفاتحة لأنه لخواص المنعم عليهم ولقوله تعالى في حق موسى وهارون ﵇ {وهديناهما الصراط المستقيم} فيكون تنوينه - بما أرشد إليه القسم والتأكيد - للتعظيم، والمعنى أنهم قد ثبت لهم هذا الوصف العظيم وأنت منهم بما شاركتهم فيه من الأدلة، فليس لأحد أن يخصك من بينهم بالتكذيب.

bir adamın Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'e sorması üzerine sadece resullerin sayısını zikrettiği bildirilmiş olup; Arapların akılları imandan önce peygamberlerin O'nun nurundan olduğunu hiçbir şekilde kavrayamayacağı için; Allah Teâlâ zahiren O'nun o peygamberlerden olduğuna, bâtınen ise seçkin kullara bir remiz olarak peygamberlerin O'ndan olduğuna yemin etmiştir. Bunu da surenin başındaki iki harfle remzedilen Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem isminin harflerinin sayısını onların sayısınca kılarak yapmıştır. Sanki şöyle buyurmuştur: 'Ey tevili Muhammed olan ve harflerinin sayısı onların sayısınca olan Yâsîn! Şüphesiz sen onların aslısın.' Böylece remiz içinde remiz, hazine içinde kıymetli bir hazine, sır içinde sır ve iyilik üstüne iyilik olmuştur; bu ise dostların muhabbet meclisinde açık hitaptan daha tatlıdır. Sonra mef'ul ismine bağlayarak şöyle buyurmuştur: {عَلَى صِرَاطٍ} “Bir yol üzerindesin;” yani geniş ve apaçık bir yol {مُّسْتَقِيمٍ} “dosdoğru.” Yani sen, bu yol üzere oldukları sabit olan kimselerdensin. Bu yol; Fâtiha'da geçen en kâmil dosdoğru yoldur; zira o, kendilerine lütufta bulunulan has kullara aittir ve Allah Teâlâ'nın Mûsâ ve Hârûn aleyhimesselâm hakkındaki: {وَهَدَيْنَاهُمَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ} “Ve ikisini dosdoğru yola ilettik” buyruğunda da yer almaktadır. Yeminin ve tekidin işaret ettiği üzere buradaki tenvin tazim (yüceltme) içindir. Mana şudur: Bu yüce vasıf onlar için sabit olmuştur ve sen de delillerdeki ortaklığın sebebiyle onlardansın; binaenaleyh hiç kimsenin seni onların arasından ayırıp tekzip etmeye hakkı yoktur.

14838. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما أوضحت سورة سبأ وسورة

İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Sebe' ve

14839. Metin

فاطر من عظيم ملكه تعالى وتوحده بذلك وانفراده بذلك بالملك والخلق والاختراع ما تنقطع العقول دون تصور أدناه، ولا تحيط من ذلك إلا بما شاء، وأشارت من البراهين والآيات إلى ما يرفع الشكوك ويوضح السلوك مما كانت الأفكار قد خمدت عن إدركها، واستولت عليها الغفلة فكانت قد جمدت عن معهود حراكها، ذكر سبحانه بنعمة التحريك إلى اعتبارها بثنائه على من اختاره لبيان تلك الآيات، واصطفاه لإيضاح تلك البينات، فقال تعالى {يس والقرآن الحكيم إنك لمن المرسلين على صراط مستقيم} ثم قال {لتنذر قوماً ما أنذر آباؤهم فهو غافلون} فأشار سبحانه إلى ما تثمر نعمة الإنذار، ويبعثه التيقظ بالتذكار؛ ثم ذكر علة من عمي بعد تحريكه وإن كان مسبباً عن الطبع وشر السابقة {لقد حق القول على أكثرهم} الآيات؛ ثم أشار بعد إلى بعض من عمي عن عظيم تلك البراهين لأول وهلة قد يهتز عند تحريكه لسابق سعادته فقال تعالى:

Fâtır sureleri; Allah Teâlâ'nın mülkünün yüceliğini, bunda tek ve eşsiz oluşunu, mülk, yaratma ve icat etmede benzersizliğini -ki akıllar bunun en alt mertebesini bile tasavvur etmekten aciz kalır ve O'nun dilediğinden başkasını kuşatamaz- açıkladığında; şüpheleri gideren ve gidilecek yolu aydınlatan öyle delil ve ayetlere işaret ettiğinde ki fikirler bunları idrak etmekten sönük kalmış ve üzerlerini gaflet bürüyerek alışılagelmiş hareketlerinden donup kalmıştı; Allah Subhânehû o ayetleri beyan etmek için seçtiği ve o apaçık delilleri açıklamak için süzüp çıkardığı zatı överek insanları ibret almaya sevk etme nimetini hatırlatmış ve şöyle buyurmuştur: {يس * وَالْقُرْآنِ الْحَكِيمِ * إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ * عَلَى صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ} “Yâsîn. Hikmet dolu Kur'an'a andolsun ki sen şüphesiz dosdoğru bir yol üzere gönderilmiş peygamberlerdensin.” Sonra: {لِتُنذِرَ قَوْمًا مَّا أُنذِرَ آبَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ} “Babaları uyarılmamış, bu yüzden kendileri de gaflet içinde kalmış bir kavmi uyarasın diye” buyurarak uyarılma nimetinin vereceği meyveye ve hatırlatma ile uyanmanın doğuracağı neticeye işaret etmiştir. Ardından, mühürlenme ve ezeli bedbahtlıktan kaynaklansa bile, uyarıldıktan sonra körleşen kimsenin illetini zikrederek: {لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ} “Andolsun ki onların çoğuna o söz hak olmuştur...” ayetlerini buyurmuştur. Sonra, ezeldeki saadeti sebebiyle uyarıldığında harekete geçebilecek olan, bu yüce delillere ilk bakışta kör kalmış bazı kimselere işaret ederek şöyle buyurmuştur:

14840. Metin

{إنا نحن نحيي الموتى} فكذلك نفعل بهؤلاء إذا شئنا هدايتهم {أو من كان ميتاً فأحييناه} ثم ذكر دأب المعاندين وسبيل المكذبين مع بيان الأمر فقال {واضرب لهم مثلاً أصحاب القرية} - الآيات، واتبع ذلك سبحانه بما أودع في الوجود من الدلائل الواضحة والبراهين فقال {ألم يروا كم أهلكنا قبلهم من القرون} الآية، ثم قال {وآية لهم الأرض الميتة أحييناها} إلى قوله: {أفلا تشكرون} ثم قال {وآية لهم الّيل نسلخ منه النهار} {وكل في فلك يسبحون} ثم قال {وآية لهم أنا حملنا ذريتهم} إلى قوله: {إلى حين} ثم ذكر إعراضهم مع عظيم هذه البراهين وتكذيبهم وسوء حالهم عند بعثتهم وندمهم وتوبيخهم وشهادة اعضائهم بأعمالهم، ثم تناسجت الآية جارية على ما يلائم ما تقدم إلى آخر السورة - انتهى.

{إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى} “Şüphesiz ölüleri biz diriltiriz” yani hidayetlerini dilediğimiz takdirde bunlara da böyle yaparız; {أَوَمَن كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ} “Ölü iken dirilttiğimiz kimse gibi mi?” Sonra hakikati beyan etmekle birlikte inatçıların adetini ve yalanlayanların yolunu zikrederek şöyle buyurmuştur: {وَاضْرِبْ لَهُم مَّثَلًا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ} “Onlara o şehir halkını misal getir...” ayetleri. Allah Subhânehû bunun peşinden varlığa yerleştirdiği apaçık delilleri ve burhanları zikrederek şöyle buyurmuştur: {أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُم مِّنَ الْقُرُونِ} “Kendilerinden önce nice nesilleri helak ettiğimizi görmediler mi?” ayeti. Sonra: {وَآيَةٌ لَّهُمُ الْأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا} “Ölü toprak onlar için bir ayettir; onu dirilttik...” buyurarak {أَفَلَا يَشْكُرُونَ} “Hâlâ şükretmezler mi?” buyruğuna kadar devam etmiştir. Sonra: {وَآيَةٌ لَّهُمُ اللَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ} “Gece de onlar için bir ayettir; gündüzü ondan sıyırırız...” ve {وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ} “Herbiri bir yörüngede yüzmektedir” buyurmuştur. Sonra: {وَآيَةٌ لَّهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ} “Onların soylarını taşımamız da kendileri için bir ayettir...” buyurarak {إِلَى حِينٍ} “Bir süreye kadar...” buyruğuna kadar devam etmiştir. Sonra bu yüce delillere rağmen onların yüz çevirmelerini, yalanlamalarını, diriltildikleri andaki kötü hallerini, pişmanlıklarını, azarlanmalarını ve organlarının amellerine şahitlik etmesini zikretmiştir. Ardından ayetler, surenin sonuna kadar önceki kısımlara uygun bir şekilde birbiriyle örülerek devam etmiştir -[İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti.

14841. Metin

ولما كان كأنه قيل: ما هذا الذي أرسل به؟ كان كأنه قيل جوباً لمن سأل: هو القرآن الذي وقع الإقسام به وهو {تنزيل} أو حاله كونه تنزيل {العزيز} أي المتصف بجميع صفات الكمال. ولما كانت هذه الصفة للقهر والغلبة، وكان ذلك لا يكون صفة كمال إلا بالرحمة قال: {الرحيم *} أي الحاوي لجميع صفات الإكرام الذي ينعم على من يشاء من عباده بعد الإنعام بإيجادهم بما يقيمهم على

Sanki 'Kendisiyle gönderilen bu şey nedir?' denilmiş gibi olunca, soran kimseye cevap sadedinde şöyle denilmiştir: O, üzerine yemin edilen Kur'an'dır ve o {تَنزِيلَ} “indirilmiştir” yahut indirilmiş olma halindedir; {الْعَزِيزِ} “Mutlak Galip olan;” yani bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf olan [Allah tarafından]. Bu sıfat kahır ve galebe için olduğundan ve bu da ancak merhametle birlikte kemal sıfatı olabileceğinden şöyle buyurmuştur: {الرَّحِيمِ} “Çok Merhametli;” yani bütün ikram sıfatlarını kendinde toplayan, kullarından dilediğine onları var etme nimetinden sonra kendilerini

14842. Metin

المنهاج الذي يرضاه لهم، فهو الواحد الذي لا مثل له أصلاً لما قهر به من عزته، وجبر به من رحمته.

onlar için razı olduğu dosdoğru yol üzere tutacak şeylerle de nimet veren [Allah tarafından indirilmiştir]. O, izzetiyle kahrettiği ve rahmetiyle sarıp düzelttiği şeyler sebebiyle asla benzeri olmayan Bir'dir.

14843. Metin

نزل إليك وهو في جلالة النظم وجزالة القول وحلاوة السبك وقوة التركيب ورصانة الوضع وحكيم المعاني وإحكام المباني في أعلى ذرى الإعجاز، وجعل إنزاله تدريجاً بحسب المصالح مطابقاً مطابقة أعجزت الخلائق عن أن يأتوا بمثلها، ثم نظمه على غير ترتيب النزول نظماً أعجز الخلق عن أن يدركوا جميع المراد من بحور معانيه وحكيم مبانيه، فكله إعجاز على ما له من إطناب وإيجاز.

[Kur'an] sana; nazmının celaleti, sözünün sağlamlığı, üslubunun tatlılığı, terkibinin kuvveti, dizilişinin metaneti, manalarının hikmeti ve lafız yapısının muhkemliği ile mucizeliğin en yüce zirvesinde olarak indirilmiştir. Maslahatlara göre peyderpey indirilmesi, yaratılmışların bir benzerini getirmekten aciz kaldığı tam bir uygunluk üzere kılınmıştır; sonra iniş sırasından farklı olarak öyle bir nazım ile tertip edilmiştir ki yaratılmışlar, onun mana denizlerinden ve hikmetli yapılarından kastedilenin tamamını idrak etmekten aciz kalmıştır. Dolayısıyla o, sahip olduğu uzunluk ve kısalıkla bütünüyle bir mucizedir.

14844. Metin

ولما ذكر المرسَل والمرسَل به والمرسِل؛ ذكر المرسَل له فقال: {لتنذر قوماً} أي ذوي بأس وقوة وذكاء وفطنة {ما أنذر} أي لم ينذر أصلاً {آباؤهم} أي الذين غيروا دين أعظم آبائهم إبراهيم ﵇ ومن أتى بعدهم عند فترة الرسل. ولما كان عدم الإنذار موجباً لاستيلاء الحظوظ والشهوات على العقل فيحصل عن ذلك الغفلة عن طريق النجاة قال: {فهم} أي بسبب زمان الفترة {غافلون *} أي المعنى على ان «ما» مفعول ثان لتنذر: أي لتنذرهم الذي أنذره آباؤهم الذين كانوا قبل التغيير، فإن هؤلاء غافلون عن ذلك لطول الزمان وحدوث النسيان.

Gönderileni (Resulü), kendisiyle gönderileni (Kitabı) ve Göndereni zikrettikten sonra, kendisine gönderilen muhatabı zikrederek şöyle buyurmuştur: {لِتُنذِرَ قَوْمًا} “Bir kavmi uyarman için;” yani güç, kuvvet, zekâ ve anlayış sahibi olanları; {مَّا أُنذِرَ} “uyarılmamış olan;” yani hiç uyarılmamış {آبَاؤُهُمْ} “babaları;” yani peygamberlerin kesintiye uğradığı fetret döneminde, en büyük ataları İbrahim aleyhisselâm'ın ve ondan sonra gelenlerin dinini değiştiren kimseler. Uyarının bulunmayışı, heves ve şehvetlerin akla galip gelmesini ve bundan dolayı kurtuluş yolundan gafil olunmasını gerektirdiğinden şöyle buyurmuştur: {فَهُمْ} “bu yüzden onlar;” yani fetret döneminin uzaması sebebiyle {غَافِلُونَ} “gaflet içindedirler.” 'Mâ' edatının 'tünzira' fiilinin ikinci mef'ulü olması manasına göre ise şöyledir: Yani dinin değiştirilmesinden önce yaşamış olan babalarının uyarıldığı şeyle onları uyarasın; zira bunlar zamanın uzaması ve unutmanın meydana gelmesi sebebiyle bundan gafildirler.

14845. Metin

ولما كان تطاول الإقامة على شيء موجباً للإلف له، والإلف قتال لما يوجب من الإصرار على المألوف لمحبته «وحبك للشيء يعمي ويصم» قال جواباً لمن يتوقع الجواب عما أثمرته حالهم: {لقد حق القول} أي الكامل في بابه وهو إيجاب العذاب بملازمة الغفلة {على أكثرهم فهم} أي بسبب ذلك {لا يؤمنون *} أي بما يلقى إليهم من الإنذار بل يزيدهم عمى استكباراً في الأرض ومكر السيىء.

Bir hal üzere uzun süre kalmak ona alışmayı netice verdiğinden ve alışkanlık da -sevilen şeye bağlılığı gerektirmesi sebebiyle- öldürücü olduğundan [nitekim 'Bir şeyi sevmen seni kör ve sağır eder' denilmiştir]; durumlarının doğurduğu neticeyi merak eden kimseye cevap olarak şöyle buyurmuştur: {لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ} “Andolsun ki o söz hak olmuştur;” yani gaflette devam etmeleri sebebiyle azabın vacip olması şeklindeki kendi türünde kâmil olan söz; {عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ} “onların çoğunun aleyhine, bu yüzden onlar” yani bundan dolayı {لَا يُؤْمِنُونَ} “iman etmezler;” yani kendilerine ulaştırılan uyarıya inanmazlar; bilakis yeryüzünde büyüklük taslayarak ve kötü tuzaklar kurarak körlüklerini artırırlar.

14846. Metin

ولما كان المعنى أنه لا يتجدد منهم إيمان بعد البيان الواضح والحكمة الباهرة، وكان ذلك أمراً عجباً، علله بما يوجبه من تمثيل حالهم تصويراً لعزته سبحانه وباهر عظمته الذي لفت الكلام إليه لإفهامه - وهذا الذي ذكر هو اليوم معنى ومثال وفي الآخرة ذات ظاهر - وأنه ما انفك عنهم أصلاً وما زال، فقال: {إنا جعلنا} أي بما لنا من العظمة، وأكده لما لهم من التكذيب {في أعناقهم أغلالاً} أي من ظلمات الضلالات كل عنق غل، وأشار بالظرف إلى أنها من ضيقها لزت اللحم حتى تثنى على الحديد فكاد يغطيه فصار - والعنق فيه - كأنه فيها وهي محيطة به.

Mana, apaçık beyan ve göz kamaştırıcı hikmetten sonra onlardan yeni bir imanın meydana gelmeyeceği şeklinde olunca -ki bu şaşılacak bir durumdur-, bunu gerektiren sebebi; O Subhânehû'nun izzetini ve sözün kendisini idrak ettirmek için yöneldiği büyüleyici azametini tasvir eden bir durum temsili ile gerekçelendirmiştir -bu zikredilen husus bugün bir mana ve misal, ahirette ise zahiri bir hakikattir- ve bu halin onlardan asla ayrılmadığını ve devam ettiğini belirterek şöyle buyurmuştur: {إِنَّا جَعَلْنَا} “Şüphesiz biz geçirdik;” yani sahip olduğumuz azametle, ve onların yalanlamaları sebebiyle bunu tekit etmiştir; {فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا} “boyunlarına laleler (halkalar);” yani sapıklık karanlıklarından oluşan, her boyuna bir kelepçe. Zarf edatıyla (fî) işaret etmiştir ki bu halkalar darlıklarından dolayı eti sıkıştırmış, öyle ki et demirin üzerine katlanıp neredeyse onu örtmüştür; böylece boyun onun içinde iken sanki et halkanın içindeymiş ve halka onu kuşatmış gibi olmuştur.

14847. Metin

ولما كان من المعلوم أن الحديد إذا وضع في العنق أنزله ثقله

Bilindiği üzere demir boyna konulduğunda ağırlığı onu omuza doğru indirir;

14848. Metin

إلى المنكب، لم يذكر جهة السفل وذكر جهة العلو فقال: {فهي} أي الأغلال بعرضها واصلة بسبب هذا الجعل {إلى الأذقان} جمع ذقن وهو مجتمع اللحيين، فهي لذلك مانعة من مطاطأة الرأس. ولما كان هذا من رفع الرأس فعل المتكبر، وكان تكبرهم في غير موضعه، بيّن تعالى أنهم ملجؤون إليه فهو ذل في الباطن وإن كان كبراً في الظاهر فقال: {فهم} أي بسبب هذا الوصول {مقمحون *} من أقمح الرجل - إذا أقمحه غيره أي جعله قامحاً أي رافعاً رأسه غاضاً بصره لا ينظر إلا ببعض بصره هيئة المتكبر، وأصله من قولهم: قمح البعير - إذا رفع رأسه عند الشرب ولم يشرب الماء، قال في الجمع بين العباب والمحكم: قال بشر بن أبي حازم يصف سفينة، قال أبو حيان: ميتة أحدهم ليدفنها:

bu yüzden alt tarafı zikretmeyip üst tarafı zikretmiş ve şöyle buyurmuştur: {فَهِيَ} “Artık onlar;” yani bu boyunduruklar enli oluşlarıyla bu yerleştirme sebebiyle dayanmıştır {إِلَى الْأَذْقَانِ} “çenelerine kadar.” 'Ezkân', çene kemiklerinin birleştiği yer olan 'zekan' kelimesinin çoğuludur; bu sebeple o halkalar başın öne eğilmesine engel olur. Başın yukarı kaldırılması kibirlenen kimsenin hareketi olduğundan ve onların kibri de yersiz bulunduğundan; Allah Teâlâ onların buna mecbur bırakıldıklarını, dolayısıyla zahiren bir kibir olsa da bâtında bir zillet olduğunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: {فَهُم} “bu yüzden onlar” yani bu dayanma sebebiyle {مُّقْمَحُونَ} “başları yukarı kalkık [ve gözleri süzüktür].” 'Akmaha'r-racülü', bir kimse başkası tarafından başı yukarı kaldırılıp gözü aşağı dikildiğinde söylenir; yani başını kaldıran, gözünü süzen ve kibirli kimsenin heyeti gibi ancak gözünün ucuyla bakan kimse demektir. Aslı ise şuradan gelir: Deve su içerken başını kaldırıp su içmediğinde 'kameha'l-baîru' denir. el-Cem' beyne'l-Ubâb ve'l-Muhkem'de şöyle denilmiştir: Bişr b. Ebî Hâzim bir gemiyi tavsif ederken demiştir ki -Ebû Hayyân: 'Onlardan birinin cenazesini defnetmek için [yola çıkışlarını tavsif ederken]' demiştir-:

14849. Metin

ونحن على جوانبها قعود ... نغض الطرف كالإبل القماح

Biz onun yan taraflarında oturmuşuz ... Su içmeyen develer gibi gözlerimizi süzmekteyiz.

14850. Metin

وقال الرازي في اللوامع: والمقمح: الذي يضرب رأسه إلى ظهره هيئة البعير، وقال القزاز: والمقمح: الشاخص بعيينه الرافع رأسه. أبو عمرو: والقامح من الإبل هو الذي لا يشرب وهو عطشان

er-Râzî el-Levâmi'de şöyle demiştir: 'el-Mukmah', deve heyetinde olduğu gibi başını sırtına doğru vuran kimsedir. el-Kazzâz ise: 'el-Mukmah', gözünü diken ve başını kaldıran kimsedir, demiştir. Ebû Amr şöyle der: Develerden 'el-kāmih', çok şiddetli

14851. Metin

عطشاً شديداً ولا تقبل نفسه الماء، والقمح مصدر قمحت الشيء والاقتماح: أخذك الشيء في راحتك ثم تقمحه في فيك أي تبتلعه، والاسم القمحة كاللقمة والأكلة - انتهى. وكأن المقمح من هذا لأن هيئته عند هذا الابتلاع رفع الرأس وغض الطرف أو شخوصه إذا عسر عليه الابتلاع - والله أعلم فهذا تمثيل لرفعهم رؤوسهم عن النظر إلى الداعي تكبراً وشماخة بحيث لو أمكنهم أن يسكنوا الجو لم يتأخروا صلافة وتيهاً، أو لأنهم يتركون هذا الأمر العظيم الحسن الجدير بأن يقبل عليه ويتروى منه وهم في غاية الحاجة إليه، فهم ذلك كالبعير القامح، إنما منعه من الماء مع شدة عطشه مانع عظيم أقمحه، ولكنه خفي أمره فلم يعلم ما هو، ولذلك بنى الاسم للمفعول إشارة إلى أنهم مقهورون على تفويت حظهم من هذا الأمر الجليل.

susamış olduğu halde su içmeyen ve nefsi suyu kabul etmeyen devedir. 'el-Kamh' (القمح), bir şeyi avucuna alıp ağzına atmanın (iktimah) masdarıdır; yani avucuna alıp ağzına götürerek yutmandır. İsim olarak 'el-kamha' (القمحة), lokma ve yemek parçası gibidir -[sözü] bitti. Sanki 'el-mukmah' buradan gelmektedir; çünkü bu yutma sırasındaki heyet, başı kaldırmak ve yutmak zor geldiğinde gözü yummak veya dikmektir -en doğrusunu Allah bilir-. Bu, onların büyüklük taslayarak ve kibirlenerek davetçiye bakmaktan başlarını kaldırmalarının bir temsilidir; öyle ki gökte ikamet etmeleri mümkün olsa böbürlenme ve gururlarından dolayı geri durmazlardı. Yahut yönelinmesi ve doyulması gereken, son derece muhtaç oldukları bu yüce ve güzel emri terk etmelerinin bir temsilidir; bu halleriyle onlar su içmeyen deveye benzerler; şiddetli susuzluğuna rağmen onu sudan meneden şey, onu bu hale getiren (ikmah eden) büyük bir engeldir, fakat durumu gizli kalmış ve ne olduğu bilinmemiştir. Bu sebeple kelime meçhul (mef'ul) kalıbında getirilmiştir; bu da onların bu yüce emirden nasiplerini kaçırmaya mahkûm edildiklerine bir işarettir.

14852. Metin

ولما كان الرافع رأسه غير ممنوع من النظر أمامه قال: {وجعلنا} أي بعظمتنا. ولما كان المقصود حجبهم عن خير مخصوص، وهو المؤدي إلى السعادة الكاملة لا عن كل ما ينفعهم، أدخل الجار فقال: {من بين أيديهم} أي الوجه الذي يمكنهم علمه {سداً} . ولما كان الإنسان إذا انسدت عليه جهة مال إلى أخرى قال: {ومن خلفهم}

Başını kaldıran kimsenin önüne bakması engellenmiş olmadığından şöyle buyurmuştur: {وَجَعَلْنَا} “Ve koyduk;” yani azametimizle. Maksat onları kendilerine fayda veren her şeyden değil, hususi bir hayırdan -yani tam saadete ulaştıran yoldan- engellemek olduğu için cer edatını (min) dahil ederek şöyle buyurmuştur: {مِن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ} “önlerinden;” yani bilebilecekleri cihetten {سَدًّا} “bir set.” İnsan bir tarafı kapandığında diğer tarafa meylettiği için şöyle buyurmuştur: {وَمِنْ خَلْفِهِمْ} “ve arkalarından da”

14853. Metin

أي الوجه الذي هو خفي عنهم، وأعاد السد تأكيداً لإنكارهم ذلك وتحقيقاً لجعله فقال: {سداً} أي فصارت كل جهة يلتفت إليها منسدة، فصاروا لذلك لا يمكنهم النظر إلى الحق ولا الخلوص إليه، فلذلك قال: {فأغشيناهم} أي جعلنا على أبصارهم بما لنا من العظمة غشاوة {فهم} أي بسبب ذلك {لا يبصرون *} أي لا يتجدد لهم هذا الوصف من إبصار الحق وما ينفعهم ببصر ظاهر وبصيرة باطنة أصلاً. ولما منعوا بذلك حس البصر، أخبر عن حس السمع فقال: {وسواء} أي مستو ومعتدل غاية الاعتدال من غير نوع فرق؛ وزاد في الدلالة على عدم عقولهم بالتعبير بأداة الاستعلاء إيذاناً بأنهم إذا امتنعوا مع المستعلي كانوا مع غيره أشد امتناعاً فقال: {عليهم ءأنذرتهم} أي ما أخبرناك به من الزواجر المانعة من الكفر {أم لم تنذرهم} ثم بيّن أن الذي استوى حالهم فيه بما سببه الإغشاء عدم الإيمان، فقال مستانفاً: {لا يؤمنون *} .

yani kendilerine gizli kalan cihetten; bunu inkar etmelerini reddetmek ve set koymayı pekiştirmek için seddi tekrarlayarak şöyle buyurmuştur: {سَدًّا} “bir set [koyduk];” böylece yöneldikleri her cihet kapanmış oldu ve bu yüzden hakka bakmaları ve ona ulaşmaları imkânsız hale geldi. Bundan dolayı şöyle buyurmuştur: {فَأَغْشَيْنَاهُمْ} “böylece onları bürüdük;” yani azametimizle gözlerinin üzerine bir perde çektik; {فَهُمْ} “bu yüzden onlar” yani bundan dolayı {لَا يُبْصِرُونَ} “görmezler;” yani zahiri bir gözle ve bâtıni bir basiretle hakkı ve kendilerine fayda veren şeyi görme vasfı onlarda asla yenilenmez. Bu suretle görme duyusundan menedildiklerini bildirince, işitme duyusundan haber vererek şöyle buyurmuştur: {وَسَوَاءٌ} “Birdir;” yani hiçbir fark olmaksızın son derece müsavi ve eşittir; akılsızlıklarına delaleti artırmak için üstünlük ifade eden harf-i ceri (alâ) kullanarak -böylece üstün olana karşı bile boyun eğmediklerinde başkalarına karşı çok daha fazla direneceklerini bildirmek üzere- şöyle buyurmuştur: {عَلَيْهِمْ أَأَنذَرْتَهُمْ} “onlar için, onları uyarsan da” yani seni kendisiyle haberdar ettiğimiz küfürden menedici uyarılarla; {أَمْ لَمْ تُنذِرْهُمْ} “yoksa uyarmasan da.” Sonra bu perdelenmenin sebep olduğu müsavi durumun imansızlık olduğunu beyan ederek yeni bir cümleyle şöyle buyurmuştur: {لَا يُؤْمِنُونَ} “iman etmezler.”

14854. Metin

ولما بيّن ما كان السبب المانع لهم من الإبصار، علم أن السبب المانع من السمع مثله، لأن المخبر عزيز، فهو إذا فعل شيئاً كان على وجه لا يمكن فيه حيلة. ولما أخبر أن الأكثر بهذه الصفة، استشرف

Görmelerine engel olan sebebi açıklayınca, işitmelerine engel olan sebebin de bunun gibi olduğu anlaşıldı; çünkü haber veren Azîz'dir, O bir şey yaptığı zaman onda hiçbir çare bulunamayacak bir şekilde yapar. Çoğunluğun bu vasıfta olduğunu haber verince, dinleyen kimse

14855. Metin

السامع إلى أمارة يعرف بها الأقل الناجي لأنه المقصود بالذات فقال جواباً له: {إنما تنذر} أي إنذاراً ينتفع به المنذر فيتأثر عنه النجاة، فالمعنى: إنما يؤمن بإنذارك {من اتبع الذكر} أي أجهد نفسه في اتباع كل ما يذكر بالله من القرآن وغيره ويذكر به صاحبه ويشرف {وخشي الرحمن} أي خاف العام الرحمة خوفاً عظيماً، ودل لفت الكلام عن مظهر العظمة إلى الوصف بالرحمانية على أن أهل الخشية يكفيهم في الاتعاظ التذكير بالإحسان {بالغيب} أي بسبب ما يخبر به من مقدوراته الغائبة لا سيما البعث الذي كان اختصاصها بغاية بيانه بسبب كونها قلباً من غير طلب آية كاشفة للحجاب بحيث يصير الأمر عن شهادة لا غيب فيه، بل تجويزاً لما يجوز من انتقامه ولو بقطع إحسانه، لما ثبت له في سورة فاطر من القدرة والاختيار، ويخشاه أيضاً خشية خالصة في حال غيبته عمن يرائيه من الناس، فهؤلاء هم الذين ينفعهم الإنذار، وهو المتقون الذين ثبت في البقرة أن الكتاب هدى لهم، وغيرهم لا سبيل إلى استقامته، فلا تذهب نفسك عليهم حسرات، فإنه

bizzat hedeflenen azınlıktaki kurtulmuşları tanıyacağı bir alameti öğrenmeye can attı; O da buna cevap olarak şöyle buyurdu: {إِنَّمَا تُنذِرُ} “Sen ancak uyarabilirsin;” yani uyarılanın faydalanacağı ve neticesinde kurtuluşun hasıl olacağı bir uyarı ile; mana şudur: Senin uyarınla ancak iman eder {مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ} “zikre uyan kimse;” yani Kur'an ve benzeri Allah'ı hatırlatan ve sahibini şerefli kılan her şeye uymak için nefsini zorlayan {وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ} “ve Rahmân'dan korkan;” yani rahmeti umumi olandan büyük bir korkuyla korkan kimse. Azamet makamından Rahmâniyet vasfına iltifat edilmesi, haşyet ehli için ibret almada ihsanı hatırlatmanın kâfi geldiğine delalet etmiştir; {بِالْغَيْبِ} “görmediği halde;” yani O'nun gayb olan kudret tecellilerinden, bilhassa bu surenin kalbiyet özelliği sebebiyle nihai derecede açıklandığı dirilişten haber verilenler sebebiyle; perdeyi kaldıran ve işi gayb olmaktan çıkarıp müşahede haline getiren bir mucize talep etmeksizin, bilakis Fâtır suresinde O'nun için sabit olan kudret ve ihtiyar gereğince -ihsanını kesmek suretiyle de olsa- intikam almasının caiz olduğuna inanarak ve insanlardan gösteriş yapacağı kimselerden uzakta bulunduğu hallerde de O'ndan ihlasla korkarak. İşte uyarının fayda vereceği kimseler bunlardır; bunlar, Bakara suresinde Kitab'ın kendileri için hidayet olduğu sabit olan takva sahipleridir. Bunların dışındakilerin ise istikamete ermesine yol yoktur; öyleyse onlardan ötürü kendini helak edercesine üzülme, çünkü

14856. Metin

ليس عليك إلا الإنذار، إن الله عليم بما يصنعون، فمن علم منه هذه الخشية أقبل به، ومن علم منه القساوة رده على عقبه بما حال دونه من الغشاوة - والله الموفق.

sana düşen sadece uyarmaktır; şüphesiz Allah onların yaptıklarını hakkıyla bilendir. Kendisinde bu haşyetin bulunduğu bilinen kimseye O yönelir; kendisinde katılık bilinen kimseyi ise önündeki perde sebebiyle topukları üzere geri çevirir. Muvaffak kılan Allah'tır.

14857. Metin

ولما دل السياق على أن هذا نفع نفسه، تشوف السامع إلى معرفة جزائه، فقال مفرداً الضمير على النسق الماضي في مراعاة لفظ «من» دلالة على قلة هذا الصنف من الناس بأجمعهم في هذه السورة الجامعة بكونها قلباً لما تفرق في غيرها: {فبشره} أي بسبب خشيته بالغيب {بمغفرة} أي لذنوبه وإن عظمت وإن تكررت مواقعته لها وتوبته منها، فإن ذلك لا يمنع الاتصاف بالخشية. ولما حصل العلم بمحو الذنوب عينها وأثرها قال: {وأجر كريم *} أي دارّ عظيم هنيء لذيذ متواصل، لا كدر فيه بوجه.

Sözün akışı bu kimsenin kendi nefsine fayda sağladığına delalet edince, dinleyen onun mükâfatını öğrenmeyi arzuladı; bunun üzerine diğer surelerde dağınık olan hususları kalbiyet özelliğiyle kendinde toplayan bu surede, insanların tamamı içinde bu zümrenin azlığına delalet etmek üzere 'men' (مَنْ) lafzına riayetle zamiri tekil getirerek geçmiş üslup üzere şöyle buyurdu: {فَبَشِّرْهُ} “İşte onu müjdele;” yani görmediği halde duyduğu bu haşyet sebebiyle {بِمَغْفِرَةٍ} “bir mağfiretle;” yani günahları ne kadar büyük olursa olsun, onları işlemesi ve onlardan tevbe etmesi ne kadar tekrarlanırsa tekrarlansın günahlarının bağışlanmasıyla; zira bu durum haşyet ile nitelenmeye engel değildir. Günahların bizzat kendilerinin ve izlerinin silindiği bilinince şöyle buyurdu: {وَأَجْرٍ كَرِيمٍ} “ve pek şerefli bir mükâfatla;” yani bol, yüce, afiyetli, lezzetli, kesintisiz ve içinde hiçbir şekilde keder bulunmayan bir mükâfatla.

14858. Metin

ولما بين الأصل الثاني هو الرسالة وأتبعها ثمرتها المختومة بالبشارة، وكان الأصل الثالث في الإيمان - وهو البعث - سبباً عظيماً في الترقية إلى اعتقاد الوحدانية التي هي الأصل الأول، وكان أكثر الخائفين منه سبحانه مقتراً عليهم في دنياهم منغضة عليهم حياتهم، علل

İkinci asıl olan risaleti beyan edip peşinden müjde ile mühürlenen semeresini zikredince; imanın üçüncü aslı olan ba's (yeniden diriliş) da birinci asıl olan tevhid inancına yükselmede büyük bir sebep teşkil ettiğinden ve O Subhânehû'dan korkanların çoğunun dünyalıkları daraltılmış, hayatları sıkıntıya sokulmuş olduğundan;

14859. Metin

هذه البشارة إعلاماً بأن هذا الأجر في هذه الدار بالملابس الباطنة الفاخرة من المعارف والسكينة والبركات والطمأنينة، وبعد البعث بالملابس الطاهرة الزاهرة المسببة عن الملابس الدنيوية الباطنة الخفية من غير أهلها، بشارة لهم ونذارة للقسم الذي قبلهم بقوله، مقدماً للبعث لما ذكر من فائدته، لافتاً القول إلى مظهر العظمة إيذاناً بعظمة هذه المقاصد وبأنه لا يحمي لهؤلاء الخلص مع قلتهم ومباينتهم للأولين مع كثرتهم إلا من له العظمة الباهرة: {إنا نحن} أي بما لنا من العظمة التي لا تضاهى {نحيي} أي بحسب التدريج الآن وجملة في الساعة {الموتى} أي كلهم حساً بالبعث ومعنى بالإنقاذ إذا أردنا من ظلم الجهل {ونكتب} أي من صالح وغيره شيئاً فشيئاً بعده فلا يتعدى التفصيل شيئاً في ذلك الإجمال {ما قدموا} من جميع أفعالهم وأحوالهم وأقوالهم جملة عند نفخ الروح {وآثارهم} أي سننهم التي تبقى من بعدهم صالحة كانت أو غير صالحة، ونجازي كلاً بما يستحق في الدار الآخرة التي الجزاء فيها لا ينقطع، فلا أكرم منه إذا كان كريماً.

bu mükâfatın bu dünyada marifetler, sekînet, bereketler ve huzurdan oluşan bâtıni ve pek değerli elbiselerle; dirilişten sonra ise ehli olmayanlardan gizlenen dünyevi bâtıni elbiselerin semeresi olan tertemiz ve parlak elbiselerle verileceğini bildirmek üzere bu müjdeyi gerekçelendirmiştir. Bu, kendileri için bir müjde, zikredilen faydası sebebiyle ba'sı öne alarak ve bu yüce gayelerin büyüklüğünü ve sayıca azlıklarına, öncekilerin de çokluğuna rağmen bu ihlaslı kulları ancak göz kamaştırıcı azamet sahibinin koruyabileceğini bildirmek için sözü azamet makamına çevirerek onlardan önceki zümre için bir uyarıdır: {إِنَّا نَحْنُ} “Şüphesiz biz;” yani benzeri olmayan azametimizle; {نُحْيِي} “diriltiriz;” yani şimdi peyderpey, kıyamet vaktinde ise topluca {الْمَوْتَى} “ölüleri;” yani dilediğimiz zaman diriltme ile hissen, cehalet karanlığından kurtarma ile de manen hepsini; {وَنَكْتُبُ} “ve yazarız;” yani salih olanı ve olmayanı ondan sonra peyderpey, öyle ki o icmaldeki tafsilat hiçbir şeyi aşmaz; {مَا قَدَّمُوا} “önden gönderdiklerini;” ruhun üflenmesi anında bütün fiillerinden, hallerinden ve sözlerinden ibaret olan her şeyi toptan; {وَآثَارَهُمْ} “ve geride bıraktıkları eserlerini;” yani arkalarından kalan, salih olsun veya olmasın sünnetlerini (çığırlarını); ve mükâfatın kesintisiz olduğu ahiret yurdunda herkesi hak ettiğiyle cezalandırırız; O kerîm olunca O'ndan daha cömerdi yoktur.

14860. Metin

ولما كان ذلك ربما أوهم الاقتصار على كتابة ما ذكر من أحوال الآدميين أو الحاجة إلى الكتابة، دل على قدرته على ما لا تمكن القدرة عليه لأحد غيره في أقل قليل مما ذكر، فكيف بما فوقه، فقال ناصباً عطفاً لفعليه وهي «تكتب» : {وكل شيء} أي من أمر الأحياء وغيرهم {أحصيناه} أي قبل إيجاده بعلمنا القديم إحصاء وكتبناه {في إمام} أي كتاب هو أهل لأن يقصد {مبين *} أي لا يخفى فيه شيء من جميع الأحوال على أحد أراد علمه منه، فلله هذه القدرة الباهرة والعظمة الظاهرة والعزة القاهرة، فالآية من الاحتباك: دل فعل الإحصاء على مصدره وذكر الإمام على فعل الكتابة.

Bu durum, insanların zikredilen hallerini yazmakla yetinildiği veya yazmaya muhtaç olunduğu vehmini verebileceğinden; zikredilenlerin en azında bile O'ndan başkası için mümkün olmayan bir şeye kadir olduğunu, dolayısıyla bunun üstündekilere nasıl kadir olacağını göstermiş ve 'nektübü' (yazarız) fiiline atıfla mensup kılarak şöyle buyurmuştur: {وَكُلَّ شَيْءٍ} “Ve her şeyi;” yani dirilerin ve diğerlerinin her türlü halini; {أَحْصَيْنَاهُ} “sayıp zaptettik;” yani var edilmesinden önce ezeli ilmimizle saydık ve yazdık {فِي إِمَامٍ} “bir kütükte (ana kitapta);” yani başvurulmaya layık bir kitapta {مُّبِينٍ} “apaçık;” yani onu öğrenmek isteyen hiç kimseye bütün hallerden hiçbir şeyin gizli kalmadığı bir kitapta. Bu göz kamaştırıcı kudret, aşikâr azamet ve kahredici izzet Allah'a mahsustur. Ayette ihtibâk sanatı vardır: Sayma fiili (ahsaynâ) kendi masdarına delalet etmiş, 'imam' kelimesinin zikri de yazma fiiline delalet etmiştir.

14861. Metin

ولما انتهى الكلام إلى هنا، وكان مقصود السورة كما سلف إثبات الرسالة لإنذار يوم الجمع، وكان الإنذار غاية، وكانت الغايات هي المقاصد بالذات، وكانت غاية الإنذار اتباع الذكر، فكان ذلك غاية الغاية، كان الكلام على المتبعين أولى بالتقديم على أنه يلزم من الكلام فيهم الكلام في أضدادهم وهم المعرضون الذين حق عليهم القول والكلام على اليوم المنذر به، فلذلك ضرب المثل الجامع لذلك كله، ومر إلى

Söz buraya ulaştığında; surenin gayesi daha önce geçtiği üzere toplanma gününü (kıyameti) haber verip uyarmak için risaleti ispat etmek olduğundan, uyarmak da bir gaye teşkil ettiğinden, gayeler de bizzat hedeflenen hususlar olduğundan ve uyarmanın nihai gayesi de zikre tabi olmak olup bu da gayelerin gayesi kılındığından; tabi olanlardan bahsetmek önceliğe daha layık idi; bununla birlikte onlardan bahsetmek, zıtları olan ve haklarında azap sözü hak olmuş yüz çevirenlerden ve kendisiyle uyarılan günden bahsetmeyi de gerektiriyordu. Bu sebeple bütün bunları toplayan bir misal getirdi ve

14862. Metin

أن صور البعث تصويراً لم يتقدم مثله، ثم عطف بآية الطمس وما بعدها على القسم المعرض، ثم رجع إلى الكلام على الرسول والكتاب.

dirilişi daha önce benzeri geçmemiş bir şekilde tasvir etmeye geçti; sonra şekillerin silinmesi (tams) ayeti ve sonrasını yüz çeviren zümreye atfetti; ardından tekrar Resul ve Kitap hakkındaki kelama döndü.

14863. Metin

ولما دل سبحانه على ما له من القدرة الكاملة بالأفعال الهائلة من كل من الإماتة والإحياء الحسيين والمعنويين إبداء وإعادة، وكان ضرب الأمثال بالمشاهدات ألصق شيء بالبال، وأقطع للمراء والجدال، وأكتشف لما يراد من الأحوال، قال عاطفاً على {فبشره} مبيناً للأصل الثالث الذي هو الأول بالأصالة المقصود بالذات، وهو التوحيد، ضامّاً إليه الأصلين الاخرين، ليكون المثل جامعاً، والبرهان به واضحاً ساطعاً: {واضرب لهم} أي لأجلهم بشارة بما يرجى لهم عند إقبالهم، ونذارة لما يخشى عليهم عند إعراضهم وإدبارهم {مثلاً} أي مشاهداً في إصرارهم على مخالفة الرسول وصبره عليهم ولطفه بهم، لأنا ختمنا على قلوبهم على الكفران مع قربهم منك في النسب والدار، وفوز غيرهم لأنا نورنا قلوبهم مع البعد في النسب والدار بالإيمان وثمراته الحسان، لأنهم يخشون الرحمن بالغيب، ولا يثبتون على الغباوة والريب.

Allah Subhânehû gerek hissi gerek manevi olarak ilk yaratılış ve yeniden diriltme kabilinden öldürme ve diriltme şeklindeki heybetli fiilleriyle tam kudretine delalet edince; gözle görülen hadiselerle misal getirmek zihne en yatkın, çekişme ve münakaşayı en çok kesen ve arzu edilen halleri en iyi açığa çıkaran şey olduğundan; {فَبَشِّرْهُ} buyruğuna atıfla; bizzat kastedilen ve aslen birinci olan üçüncü aslı -yani tevhidi- diğer iki asılla birleştirerek, böylece misal toplayıcı ve burhan da apaçık ve parlak olsun diye beyan ederek şöyle buyurdu: {وَاضْرِبْ لَهُم} “Onlara misal getir;” yani onlar için; yöneldikleri takdirde kendileri için umulan şeyleri müjdelemek, yüz çevirip arkalarını döndüklerinde ise kendileri için korkulan şeyleri haber verip uyarmak üzere; {مَّثَلًا} “bir misal;” yani Resul'e muhalefette ısrarları, Resul'ün onlara sabrı ve lütfu hususunda gözle görülen bir misal; zira onlar nesep ve yurt bakımından sana yakın olmalarına rağmen inkâr üzere kalpleri mühürlenmiştir; başkaları ise nesep ve yurt bakımından uzak olmalarına rağmen, gaybda Rahmân'dan korktukları, ahmaklık ve şüphe üzere ısrar etmedikleri için kalplerini iman ve onun güzel semereleriyle nurlandırdığımızdan dolayı kurtuluşa ermişlerdir.

14864. Metin

ولما ذكر المثل، أبدل منه قوله: {أصحاب القرية} التي هي محل الحكمة واجتماع الكلمة وانتشار العلم ومعدن الرحمة. ولما كان الممثل به في الحقيقة إنما هو إخبارها بأحوال أهلها لأنها وجه

Misali zikredince, ondan bedel olarak şöyle buyurdu: {أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ} “O şehir halkını;” öyle bir şehir ki hikmetin mahalli, söz birliğinin, ilmin yayılışının ve rahmetin kaynağıdır. Aslında misal verilen şey, teşbihin vechi olduğu için o şehir halkının hallerinin haber verilmesi olduğundan

14865. Metin

الشبه، وكانت أخبارها كثيرة في أزمنة مديدة، وعين المراد بقوله: {إذ} وهي بدل اشتمال من القرية مسلوخة من الظرفية. ولما كان الآتي ناحية من بلد وإن عظم يعد في العرف آتياً لذلك البلد، أعاد الضمير على موضع الرسالة تحقيقاً له وإبلاغاً في التعريف بمقدار بعد الأقصى فقال: {جاءها} أي القرية لإنذار أهلها {المرسلون *} أي عن الله لكونهم عن رسوله عيسى ﵇ أرسلهم بأمره لإثبات ما يرضيه سبحانه ونفي ما يكرهه الذين هم من جملة من قيل في فاطر إنهم جاؤوا بالبينات وبالزبر، والتعريف إما لكونهم يعرفون القرية ويعرفون أمرها، وإما لأنه شهير جداً فهم بحيث لو سألوا أحداً من أهل الكتاب الذين يعتنون بها أخبرهم به، لأنه قد عهد منهم الرجوع إليهم بالسؤال ليبينوا لهم - كما زعموا - مواضع الإشكال.

ve uzun zamanlar boyunca onun haberleri çokça bulunduğundan, kastedilen hususu şu buyruğuyla tayin etti: {إِذْ} “Hani o vakit;” bu, zarfiyetten soyutlanmış olarak 'el-karye' kelimesinden bedel-i iştimaldir. Bir beldenin bir tarafına gelen kimse -o belde ne kadar büyük olursa olsun- örfte o beldeye gelmiş sayıldığından, risaletin mahalline zamiri döndürerek bunu pekiştirdi ve en uzak mesafenin miktarını bildirmede mübalağa yaparak şöyle buyurdu: {جَاءَهَا} “oraya gelmişti;” yani halkını uyarmak üzere o şehre; {الْمُرْسَلُونَ} “o elçiler;” yani Allah tarafından gönderilenler; çünkü onlar O'nun elçisi İsa aleyhisselâm tarafından, Allah'ın razı olduğu şeyleri ispat ve hoşlanmadığı şeyleri nefyetmek üzere O'nun emriyle gönderilmiş kimselerdir. Onlar Fâtır suresinde 'apaçık delillerle ve sahifelerle geldikleri' bildirilen kimselerdendir. Belirli (marife) olarak getirilmeleri; ya onların o şehri ve durumunu bilmelerinden yahut bu kıssanın pek meşhur olmasındandır; öyle ki bu işle ilgilenen Ehl-i Kitap'tan birine sorsalar, o bunu kendilerine haber verirdi; çünkü iddia ettikleri üzere müşkül noktaları açıklasınlar diye onlara soru sormak için müracaat etmeleri adet haline gelmişti.

14866. Metin

ولما كان أعظم مقاصد السياق تسلية النبي ﷺ في توقفهم عن المبادرة إلى الإيمان به مع دعائه بالكتاب الحكيم إلى صراط المستقيم، وكان في المشاركة في المصائب أعظم تسلية، أبدل من قوله {إذ جاءها} تفصيلاً لذلك المجيء قوله، مسنداً إلى نفسه

Sözün akışının en büyük gayesi; hikmet dolu Kitap ile dosdoğru yola davet etmesine rağmen ona hemen iman etmekten geri durmaları hususunda Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'i teselli etmek olduğundan; ve musibetlere ortak bulunmasında en büyük teselli yer aldığından; o gelişin tafsilatı olarak {إِذْ جَاءَهَا} buyruğundan bedel yaparak, tesellide daha tesirli olması için kendi

14867. Metin

المقدس لكونه أعظم في التسلية: {إذ أرسلنا} أي على ما لنا من العظمة. ولما كان المقصود بالرسالة أصحابها قال: {إليهم اثنين} أي ليعضد أحدهما الآخر فيكون أشد لأمرهما فأخبراهم بإرسالهما إليهم كأن قالا: نحن رسولان إليكم لتؤمنوا بالله {فكذبوهما} أي مع ما لهما من الآيات، لأنه من المعلوم أنا ما أرسلنا رسولاً إلا كان معه من الآيات ما مثله آمن عليه البشر، سواء كان عنا من غير واسطة أو كان بواسطة رسولنا، كما كان للطفيل بن عمرو الدوسي ذي النور لما ذهب إلى قومه وسأل النبي ﷺ أن تكون آية فكانت نوراً في جبهته، ثم سأل أن تكون في غير وجهه فكانت في سوطه.

mukaddes Zatına isnatla şöyle buyurdu: {إِذْ أَرْسَلْنَا} “Hani biz göndermiştik;” yani sahip olduğumuz azametle. Risaletin asıl muhatapları o şehrin halkı olduğu için şöyle buyurdu: {إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ} “onlara iki kişi;” yani biri diğerine arka çıksın ve işleri daha kuvvetli olsun diye; onlar da o halka kendilerinin elçi olarak gönderildiğini haber verdiler, sanki şöyle dediler: 'Biz Allah'a iman edesiniz diye size gönderilmiş iki elçiyiz.' {فَكَذَّبُوهُمَا} “Fakat onları yalanladılar;” yani sahip oldukları mucizelere rağmen; zira bilinmektedir ki biz hiçbir elçi göndermedik ki beraberinde insanların benzerine iman edeceği mucizeler bulunmasın; ister vasıtasız bizden olsun, isterse elçimiz vasıtasıyla olsun. Nitekim Tufeyl b. Amr ed-Devsî 'Zü'n-Nûr' kavmine gittiğinde Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem'den bir mucize istemiş, alnında bir nur hasıl olmuş, sonra bunun yüzünden başka bir yerde olmasını isteyince kamçısında parlamıştı.

14868. Metin

ولما كان التضافر على الشيء أقوى لشأنه، وأعون على ما يراد منه، سبب عن ذلك قوله حاذفاً المفعول لفهمه من السياق، ولأن المقصود إظهار الاقتدار على إيقاع الفعل وتصريفه في كل ما أريد له: {فعززنا} أي فأوقعنا العزة، وهي القوة والشدة والغلبة، لأمرنا أو لرسولنا بسبب ما وقع لهما من الوهن بالتكذيب فحصل ما أردنا من العزة - بما أشارت إليه قراءة أبي بكر عن عاصم بالتخفيف {بثالث}

Bir meselede yardımlaşmak o işi daha kuvvetli kıldığı ve hedeflenen şeye daha çok yardım ettiği için; mef'ulü -sözün gelişinden anlaşıldığı ve maksat da fiili meydana getirmedeki ve onu dilediği her şeye yöneltmedeki iktidarı göstermek olduğu için- hazfederek bunun sonucunu bildirip şöyle buyurdu: {فَعَزَّزْنَا} “Bunun üzerine güçlendirdik;” yani emrimiz yahut elçimiz için -yalanlama ile kendilerine gelen zaaf sebebiyle- izzet, yani kuvvet, şiddet ve galebe hasıl ettik; böylece dilediğimiz izzet meydana geldi -nitekim Ebû Bekr'in Âsım'dan rivayet ettiği şeddesiz (tahfif) kıraati de buna işaret eder-; {بِثَالِثٍ} “üçüncü bir kişi ile;”

14869. Metin

أرسلناه بما أرسلناهما به {فقالوا} أي الثلاثة بعد أن أتوهم وظهر لهم إصرارهم على التكذيب، مؤكدين بحسب ما رأوا من تكذيبهم: {إنا إليكم} أي لا إلى غيركم {مرسلون * قالوا} أي أهل القرية: {ما أنتم} أي وإن زاد عددكم {إلا} ولما نقض الاستثناء النفي زال شبهة ما تلبس فزال عملها فارتفع قوله: {بشر مثلنا} أي فما وجه الخصوصية لكم في كونكم رسلاً دوننا، ولما كان التقدير: فما أرسلتم إلينا بشيء، عطفوا عليه قوله: {وما أنزل الرحمن} أي العام الرحمة، فعموم رحمته مع استوائنا في عبوديته تقتضي أن يسوي بيننا في الرحمة فلا يخصكم بشيء دوننا، وأعرقوا في النفي بقولهم: {من شيء} .

o ikisini gönderdiğimiz şeyle onu da gönderdik; {فَقَالُوا} “bunun üzerine dediler ki;” yani o üç elçi, onların yanına varıp da yalanlamadaki ısrarlarını gördükten sonra, gördükleri bu yalanlama derecesine göre tekit ederek: {إِنَّا إِلَيْكُم} “Şüphesiz biz size” yani başkasına değil; {مُّرْسَلُونَ} “gönderilmiş elçileriz.” {قَالُوا} “Dediler ki;” yani şehir halkı: {مَا أَنتُمْ} “Siz değilsiniz,” yani sayınız artsa bile; {إِلَّا} “başka bir şey;” istisna nefyı geçersiz kılınca onun meşgul ettiği şüphe zail oldu, böylece onun ameli ortadan kalktı ve ref ile geldi: {بَشَرٌ مِّثْلُنَا} “bizim gibi birer insandan [başka];” yani bizim değil de sizin elçi olmanızda sizin için ne gibi bir ayrıcalık vardır? Takdiri 'Bize hiçbir şey ile gönderilmediniz' şeklinde olunca buna atfederek şöyle dediler: {وَمَا أَنزَلَ الرَّحْمَنُ} “ve Rahmân da indirmemiştir;” yani rahmeti umumi olan; zira O'nun kulluğunda eşit oluşumuzla birlikte rahmetinin umumiliği, aramızda rahmette eşit davranmasını ve bizi bırakıp sizi bir şeyle mümtaz kılmamasını gerektirir; ve nefyı daha da kökleştirerek şöyle dediler: {مِن شَيْءٍ} “hiçbir şey.”

14870. Metin

ولما كان الإتيان على ما ذكر محتملاً للغلط ونحوه، قالوا دافعين لذلك: {إن} أي ما {أنتم إلا تكذبون *} أي حالاً ومآلاً {قالوا} أي الرسل: {ربنا} أي الذي لو لم يكن لنا وازع عن الكذب عليه إلا إحسانه إلينا لكان كافياً {يعلم} أي ولذلك يظهر على أيدينا الآيات، ويحمينا ممن يكيدنا، وهذه العبارة تجري مجرى القسم، وكذا نحو {شهد الله} . ولما واجهوهم بهذا التكذيب المبالغ في تأكيده زادوا في تأكيد جوابه فقالوا: {إنا إليكم} أي خاصة {لمرسلون *} ما أتيناكم غلطاً ولا كذباً، فالأول ابتداء أخبار، وهذان جوابا إنكار، فأعطى كلاًّ ما يستحق.

Zikredilen şekilde gelmeleri bir yanılma ve benzeri ihtimalleri barındırdığı için, bunu savuşturmak amacıyla şöyle dediler: {إِنْ} yani [siz]; {أَنتُمْ إِلَّا تَكْذِبُونَ} “yalnızca yalan söylüyorsunuz!” yani hem şu anda hem de netice itibariyle. {قَالُوا} “Dediler ki;” yani elçiler: {رَبُّنَا} “Rabbimiz” yani O'na karşı yalan söylemekten bizi alıkoyan tek şey bize olan ihsanı olsaydı bile bu yeterli olurdu; {يَعْلَمُ} “bilir;” yani bundan dolayı mucizeleri ellerimizde açığa çıkarmakta ve bize tuzak kuranlardan bizi korumaktadır; bu ifade yemin makamındadır, {شَهِدَ اللَّهُ} ifadesi de böyledir. Onları tekit yönü son derece kuvvetli olan bu yalanlama ile karşıladıklarında, elçiler de verdikleri cevabın tekitini artırarak şöyle dediler: {إِنَّا إِلَيْكُمْ} “şüphesiz biz size” yani özellikle size; {لَمُرْسَلُونَ} “kesinlikle gönderilmiş elçileriz.” Size ne bir yanılgıyla ne de yalanla geldik; nitekim birincisi haber verme başlangıcıdır, bu ikisi ise inkâra verilen cevaptır; böylece her birine hak ettiğini vermiştir.

14871. Metin

ولما قرروا ذلك عندهم، اتبعوه بدليله وبالإعلام بأن وبال التكذيب لا يلحقهم منه ضرر، إشارة لهم إلى الإنذار من عذاب الملك الجبار فقالوا: {وما علينا} أي وجوباً من قبل من أرسلنا، وهو الله تعالى الذي له الأمر كله {إلا البلاغ المبين *} أي المؤيد بالأدلة القطعية من الحجج القولية والفعلية بالمعجزات وغيرها، فلولا أنه يعلم لما أمكننا شيء من ذلك كما أن آلهتكم لما لم يكن لها علم لم يقدروا على بيان في أمرها بشيء، وإذ قد ثبت علم مرسلنا برسالتنا فهو الشاهد لنا بما يظهر على أيدينا وكفى به شهيداً.

Bunu onların yanında kesin bir şekilde ortaya koyduklarında, Cebbar olan Hükümran'ın azabından sakındırmaya bir işaret olmak üzere, bunun ardından delilini ve yalanlamanın vebalinden kendilerine hiçbir zararın dokunmayacağını bildirerek şöyle dediler: {وَمَا عَلَيْنَا} “Bizim üzerimize düşen” yani bizi gönderen -ki bütün emir ve yetki elinde olan Yüce Allah'tır- katından bir yükümlülük olarak; {إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ} “apaçık bir tebliğden başkası değildir.” Yani sözlü ve fiili delillerden mucizeler ve diğer kesin kanıtlarla desteklenmiş tebliğdir. Şayet O bilmeseydi, bunların hiçbirine muktedir olamazdık; nitekim ilahlarınızın hiçbir ilmi olmadığı için onların durumu hakkında hiçbir şeyi açıklamaya güç yetiremediler. Bizi gönderenin elçiliğimizi bildiği sabit olunca, ellerimizde açığa çıkardığı şeylerle bizim için şahit O'dur ve şahit olarak O yeter.

14872. Metin

ولما كان حلول الصالحين بين الناس يكون تارة نعمة وأخرى نقمة باعتبار التصديق والتكذيب والإساءة والإحسان، فكان قد حصل لهؤلاء الذين كذبوا هؤلاء الرسل بلاء لتكذيبهم لهم من جدب الأرض وصعوبة الزمان، ونحو ذلك من الامتحان، ذكر ما أثره ذلك عند أهل القرية فقال: {قالوا} ولما كانوا لما يرون عليهم من الآيات وظاهر الكرامات مما يشهد ببركتهم ويمن نقيبتهم بحيث إذا ذموهم توقعوا تكذيب الناس لهم، أكدوا قولهم: {إنا تطيرنا} أي حملنا أنفسنا على الطيرة والتشاوم تطيراً ظاهراً - بما أشار إليه الإظهار

Salih kimselerin insanlar arasında bulunması; tasdik ve tekzibe, iyilik ve kötülüğe göre bazen bir nimet, bazen de bir azap vesilesi olduğu için; bu elçileri yalanlayan kimselere, onları yalanlamaları sebebiyle toprağın kuraklaşması, zamanın zorlaşması ve benzeri imtihan kabilinden bir bela isabet etmişti. Bunun şehir halkı üzerindeki etkisini zikrederek şöyle buyurdu: {قَالُوا} “Dediler ki;” onların üzerinde gördükleri mucizeler ve bereketlerine, uğurlu karakterlerine şahitlik eden açık kerametler sebebiyle onları yerip kınadıklarında insanların kendilerini yalanlayacağını bekledikleri için sözlerini tekit ederek şöyle dediler: {إِنَّا تَطَيَّرْنَا} “Doğrusu biz uğursuzluğa kapıldık;” yani açık bir şekilde kendimizi uğursuzluk ve karamsarlığa sevk ettik -nitekim açık ifade (ızhar) buna işaret etmektedir-;

14873. Metin

بخلاف ما في النمل والأعراف {بكم} بنسبة ما حل بنا من البلاء إلى شومكم، لأن عادة الجهال التيمن بما مالوا إليه ويسندون ما حل بهم من نعمة إلى يمنة والتشاوم بما كرهوه، ويسندون ما أصابهم من نقمة إلى شومه؛ ثم إنهم استأنفوا استئناف النتائج قولهم على سبيل التأكيد إعلاماً بأن ما أخبروا به لا فترة لهم عنه وإن كان مثلهم مستبعداً عند العقلاء: {لئن لم تنتهوا} أي عن دعائكم هذا {لنرجمنكم} أي لنشتمنكم أو لنرمينكم بالحجارة حتى تنتهوا أو لنقتلنكم شر قتلة. ولما كان الإنسان قد يفعل ما لا يؤخذ أثره فقالوا معبرين بالمس دون الإمساس: {وليمسنكم منا} أي عاجلاً لا من غيرنا كما تقولون أنتم في تهديدكم إيانا بما يحل بنا ممن أرسلكم {عذاب أليم *} حتى تنتهوا عنا لنكف عن إيلامكم {قالوا} أي الرسل: {طائركم} أي شومكم الذي أحل بكم البلاء {معكم} وهو أعمالكم القبيحة التي منها تكذيبكم.

Neml ve A'râf surelerindekinin aksine; {بِكُم} “sizin yüzünüzden;” başımıza gelen belayı sizin uğursuzluğunuza nispet ederek; zira cahillerin âdeti, meylettikleri şeyleri uğurlu sayıp başlarına gelen nimeti onun uğuruna bağlamak, hoşlanmadıkları şeyleri ise uğursuz sayıp kendilerine isabet eden musibeti onun uğursuzluğuna nispet etmektir. Sonra, akıl sahipleri nezdinde böylesi uzak bir ihtimal görülse bile, haber verdikleri şeyden geri durmayacaklarını bildirmek üzere tekit yoluyla netice kabilinden yeni bir söze başlayarak şöyle dediler: {لَّئِن لَّمْ تَنتَهُوا} “Eğer vazgeçmezseniz,” yani bu davetinizden; {لَنَرْجُمَنَّكُمْ} “sizi mutlaka taşlarız;” yani vazgeçinceye kadar size hakaret eder yahut sizi taşa tutarız veya sizi en kötü şekilde öldürürüz. İnsan bazen tesiri hissedilmeyen şeyler yapabildiği için *imsâs* (dokundurmak) yerine *mes* (dokunmak) lafzını kullanarak şöyle dediler: {وَلَيَمَسَّنَّكُم مِّنَّا} “ve bizden size mutlaka dokunacaktır;” yani başkalarından değil, sizin bizi gönderen zatın başımıza getireceği şeylerle tehdit ettiğiniz gibi değil, bizzat bizden ve hemen; {عَذَابٌ أَلِيمٌ} “can yakıcı bir azap!” Bizden vazgeçinceye kadar; ki böylece size acı vermekten vazgeçelim. {قَالُوا} “Dediler ki;” yani elçiler: {طَائِرُكُم} “Uğursuzluğunuz” yani başınıza belayı getiren uğursuzluğunuz; {مَّعَكُمْ} “kendi yanınızdadır;” o da yalanlamanızın da dâhil olduğu çirkin amellerinizdir.

14874. Metin

ولما كان لم يبد منهم غير ما يقتضي عند النظر الصحيح التيمن والبركة، وهو التذكير بالله الذي بيده الخير كله، أنكروا عليهم تطيرهم منهم على وجه مبين أنه لا سبب لذلك غيره فقالوا: {أئن ذكرتم}

Kendilerinden, doğru bir bakışla hayır ve bereketi gerektiren şeyden -ki o da bütün hayır elinde olan Allah'ı hatırlatmaktan- başka bir şey ortaya çıkmadığı için, bundan başka bir sebep olmadığını açıklayan bir üslupla onların uğursuzluk isnat etmelerini inkâr ederek şöyle dediler: {أَئِن ذُكِّرْتُم}

14875. Metin

أي الأجل إن حصل لكم تذكير بالله تطيرتم بنا؟ ولما كان ذلك لا يصح أن يكون سبباً للتطير بوجه، أضربوا عنه منبهين لهم على أن موضع الشوم إسرافهم لا غير فقالوا: {بل} أي ليس الأمر كما زعمتم في أن التذكير سبب للتطير بل {أنتم قوم} أي غركم ما آتاكم الله من القوة على القيام فيما تريدون {مسرفون *} أي عادتكم الخروج عن الحدود والطغيان فعوقبتم لذلك.

Yani sırf size Allah hatırlatıldı diye mi bizimle uğursuzluğa kapıldınız? “Size öğüt verildi diye mi?” Bu durum hiçbir veçhile uğursuzluk sebebi olmaya elverişli olmadığından, uğursuzluğun yegâne kaynağının onların taşkınlığı olduğuna dikkat çekerek bundan vazgeçip (idrâb) şöyle dediler: {بَلْ} “Bilakis” yani durum iddia ettiğiniz gibi hatırlatmanın uğursuzluk sebebi olması şeklinde değildir; bilakis; {أَنتُمْ قَوْمٌ} “siz bir topluluksunuz;” yani Allah'ın dilediğiniz şeyleri yapabilmeniz için size verdiği güç sizi aldattı; {مُّسْرِفُونَ} “haddi aşan!” Yani âdetiniz sınırları aşmak ve taşkınlık yapmaktır; işte bu yüzden cezalandırıldınız.

14876. Metin

ولما كان السياق لأن الأمر بيد الله، فلا هادي لمن أضل ولا مضل لمن هدى، فهو يهدي البعيد في البقعة والنسب إذا أراد، ويضل القريب فيهما إن شاء، وكان بعد الدار ملزوماً في الغالب لبعد النسب، قدم مكان المجيء على فاعله بياناً لأن الدعاء نفع الأقصى ولم ينفع الأدنى فقال: {وجاء من أقصا} أي أبعد - بخلاف ما مر في سورة القصص؛ ولأجل هذا الغرض عدل عن التعبير بالقرية كما تقدم وقال: {المدينة} لأنها أدل على الكبر المستلزم لبعد الأطراف وجمع الأخلاط. ولما بين الفاعل بقوله: {رجل} بين اهتمامه بالنهي عن المنكر ومسابقته إلى إزالته كما هو الواجب بقوله: {يسعى} أي يسرع في مشيه فوق المشي ودون العدو حرصاً على نصيحة قومه.

Sözün gelişi, işin Allah'ın elinde olduğuna, O'nun saptırdığını kimsenin doğru yola iletemeyeceğine ve O'nun doğru yola ilettiğini de kimsenin saptıramayacağına yönelik olduğu için; O dilediğinde mekân ve nesep bakımından uzakta olanı doğru yola iletir, dilediğinde ise mekân ve nesepten yakın olanı saptırır; yurdun uzaklığı da çoğunlukla nesep uzaklığını beraberinde getirdiği için, davetin yakındakine değil uzaktakine fayda verdiğini açıklamak üzere gelme mekânını failin önüne geçirerek şöyle buyurdu: {وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى} “Ve en uzak yerinden geldi;” -Kasas suresinde geçenin aksine-; bu maksattan ötürü daha önce geçtiği gibi karye (şehir/köy) tabirinden vazgeçip şöyle dedi: {الْمَدِينَةِ} “şehrin;” zira bu kelime, uç noktaların uzaklığını ve farklı kesimlerin toplanmasını gerektiren büyüklüğe daha çok delalet eder. Faili, {رَجُلٌ} “bir adam” buyurarak açıkladıktan sonra, onun münkerden nehyetmeye verdiği ehemmiyeti ve gerektiği üzere onu ortadan kaldırmak için yarışmasını şu sözüyle beyan etti: {يَسْعَى} “koşarak;” yani kavmine nasihat etme hırsıyla yürümenin üstünde, koşmanın altında bir süratle yürüyerek.

14877. Metin

ولما تشوفت النفس إلى الداعي إلى إتيانه، بينه قوله: {قال}

Nefis, onun gelmesine sevk eden sebebi öğrenmeye iştiyak duyunca, şu buyruk bunu açıkladı: {قَالَ} “Dedi ki:”

14878. Metin

واستعطفهم بقوله: {يا قوم} وأمرهم بمجاهدة النفوس بقوله: {اتبعوا المرسلين *} أي في عبادة الله وحده وكل ما يأمرونكم به؛ ثم نبههم على الداعي إلى اتباعهم والمانع من الإعراض عنهم بقوله، معداً الفعل دلالة على شدة اهتمامه به: {اتبعوا} أي بغاية جهدكم {من لا يسئلكم} أي في حال من الأحوال {أجراً} ولما كان أفرد الضمير نظراً إلى لفظ «من» دلالة على وجوب الاتباع لمن اتصف بهذا الأمر الدال على الرسالة وإن كان واحداً، جمع بياناً للأولوية بالتظافر والتعاضد والاتفاق في الصيانة والبعد عن الدنس، الدال على اتحاد القصد الدال على تحتم الصدق فقال: {وهم مهتدون *} أي ثابت لهم الاهتداء لا يزايلهم، ما قصدوا شيئاً إلا أصابوا وجه صوابه، فتفوزوا بالدين الموجب للفوز بالآخرة، ولا يفوتكم شيء من الدنيا، فأتى بمجامع الترغيب في هذا الكلام الوجيز.

{يَا قَوْمِ} “Ey kavmim!” diyerek onlara şefkatle yaklaştı ve nefisleriyle mücadele etmelerini emrederek şöyle dedi: {اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ} “Uyun o elçilere!” Yani yalnızca Allah'a ibadet hususunda ve size emrettikleri her şeyde. Sonra ona verdiği büyük ehemmiyeti göstermek üzere fiili tekrarlayarak, onlara uymayı gerektiren ve yüz çevirmeyi engelleyen sebebi şu sözüyle hatırlattı: {اتَّبِعُوا} “Uyun,” yani bütün gücünüzle; {مَن لَّا يَسْأَلُكُمْ} “sizden istemeyen kimselere;” yani hiçbir durumda; {أَجْرًا} “bir ücret” “Men” lafzına bakarak zamiri tekil getirmesi, -tek bir kişi bile olsa- elçiliğe delalet eden bu vasfa sahip kimseye uymanın vacip olduğuna delalet etmesi içindi; ardından sıyanette, kirden uzak kalmada yardımlaşma, dayanışma ve ittifakın sağladığı evleviyeti ve bunun da niyet birliğine, niyet birliğinin de kesin doğruluğa delalet ettiğini açıklamak için çoğul kullanarak şöyle dedi: {وَهُم مُّهْتَدُونَ} “ve kendileri doğru yolda olan!” Yani doğru yolda olma hali onlar için sabittir ve onlardan asla ayrılmaz; onlar neyi kastetseler onun dosdoğru yönünü bulurlar; böylece siz de ahiret kurtuluşunu gerektiren din ile kurtuluşa erersiniz ve dünyadan da hiçbir şey kaybetmezsiniz. Böylece bu veciz sözde bütün teşvik unsurlarını bir araya getirdi.

14879. Metin

ولما أفهم السياق أنه قال: فإني اتبعتهم في عبادة الله، بنى عليه قوله جواباً لمن يلومه على ذلك وترغيباً فيما اختاره لنفسه وتوبيخاً لمن يأباه:

Sözün gelişi onun “Ben Allah'a ibadet hususunda onlara uydum” dediğini hissettirince, bundan dolayı kendisini kınayan kimseye bir cevap, kendisi için seçtiği şeye bir teşvik ve bundan yüz çevirene bir azarlama olmak üzere sözünü bunun üzerine bina etti:

14880. Metin

{وما} أي وأيّ شيء {لي} في أني {لا أعبد الذي فطرني} أي وإليه أرجع، فله مبدئي ومعادي، وما لكم لا تعبدون الذي فطركم {وإليه} أي لا إلى غيره {ترجعون *} كذلك فهو يستحق العبادة شكراً لما أنعم به في الابتداء وخوفاً من عاقبته في الانتهاء فالآية من الاحتباك: حذف «وإليه أرجع» أولاً لما دل عليه ثانياً، وإنكاره عليهم ثانياً بما دل عليه أولاً من إنكاره على نفسه استجلاباً لهم بإظهار الإنصاف، والبعد عن التصريح بالخلاف، وفيه تنبيه لهم على موجب الشكر، وتهديد على ارتكاب الكفر.

{وَمَا} “Ve ne var ki” yani neyim var ki; {لِيَ} “bana” benim hakkımda; {لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي} “kulluk etmeyeyim beni yaratana?” Yani ve O'na döndürüleceğim; başlangıcım da dönüşüm de O'nadır; peki size ne oluyor da sizi yaratana kulluk etmiyorsunuz; {وَإِلَيْهِ} “ve O'na” yani başkasına değil; {تُرْجَعُونَ} “döndürüleceksiniz.” Aynı şekilde O, başlangıçta lütfettiği nimetlere bir şükür ve sondaki akıbetinden duyulan bir korku sebebiyle ibadete layıktır. Ayet ihtibâk sanatındandır: İkinci cümlenin delalet etmesi sebebiyle birincide 've O'na döndürüleceğim' kısmı hazfedilmiş; insaf göstererek ve doğrudan muhalefeti açıkça dile getirmekten uzak durup onları kazanmak amacıyla da önce kendi nefsini kınamasının delaletiyle ikinci cümlede onları kınamıştır. Bunda, şükrü gerektiren sebebe bir dikkat çekme ve küfrü irtikâp etmeye karşı bir tehdit vardır.

14881. Metin

ولما أمر صريحاً ونهى تلويحاً، ورغب ورهب، ووبخ وقرع، وبين جلالة من آمن به ومن كانوا سبباً في ذلك، أنكر على من يفعل غيره بالإنكار على نفسه، محقراً لمن عبدوه من دون الله وهو غارقون في نعمه، فقال مشيراً بصيغة الافتعال إلى أن في ذلك مخالفة للفطرة الأولى: {ءأتخذ} وبين علو رتبته سبحانه بقوله: {من دونه} أي سواء مع دنو المنزلة؛ وبين عجز ما عبدوه بتعدده فقال: {آلهة} ثم حقق ذلك بقوله مبيناً بأداة الشك أن النفع أكثر من الضر ترغيباً فيه سبحانه: {إن يردن} إرادة خفيفة بما أشار إليه حذف الياء، أو شديدة بما أشار إليه إثباتها، ظاهرة بما دل عليه تحريكها، أو خفية بما نبه عليه إسكانها.

Açıkça emredip üstü kapalı olarak nehyettikten, teşvik edip sakındırdıktan, azarlayıp payladıktan ve iman ettiği Zât'ın yüceliğini ve buna vesile olanları beyan ettikten sonra; O'nun nimetlerine gark olmuşken Allah'tan başka ibadet ettikleri varlıkları hakir görerek, kendi nefsini kınamak suretiyle başkasının yaptığını inkâr etti ve *iftiâl* babı kalıbıyla bunda ilk fıtrata muhalefet olduğuna işaret ederek şöyle dedi: {أَأَتَّخِذُ} “Edinir miyim hiç,” Yüce Zât'ın mertebesinin yüceliğini şu sözüyle beyan etti: {مِن دُونِهِ} “O'ndan başka;” yani seviyenin düşüklüğüyle birlikte başka; taptıkları şeylerin acziyetini ise çokluklarıyla beyan ederek şöyle dedi: {آلِهَةً} “ilahlar?” Sonra Yüce Zât'a teşvik etmek amacıyla faydanın zarardan daha çok olduğunu şart edatıyla açıklayarak bunu pekiştirdi ve şöyle dedi: {إِن يُرِدْنِ} “eğer dilerse bana;” ya 'yâ' harfinin hazfedilmesinin işaret ettiği üzere hafif bir irade, yahut onun sabit kılınmasının işaret ettiği üzere şiddetli bir irade; ya harekelenmesinin delalet ettiği üzere açık, yahut sükûnlu kılınmasının dikkat çektiği üzere gizli bir irade.

14882. Metin

ولما ذكرهم بإبداعه سبحانه له إرشاداً إلى أنهم كذلك، صرح بما يعمهم فقال: {الرحمن} أي العام النعمة على كل مخلوق من العابد والمعبود، وحذرهم بقوله: {بضر} وأبطل أنهى ما يعتقدونه فيها بقوله: {لا تغن عني} أي وكل أحد مثلي في هذا {شفاعتهم} أي لو فرض أنهم شفعوا ولكن شفاعتهم لا توجد {شيئاً} من إغناء.

Kendilerini de O'nun yarattığına dikkat çekmek üzere Yüce Zât'ın kendisini yaratmasını onlara hatırlatınca, hepsini içine alan vasfı açıkça belirterek şöyle dedi: {الرَّحْمَنُ} “Rahmân” yani tapan ve tapılan her mahlûk üzerinde nimeti umumi olan [Zât]; {بِضُرٍّ} “bir zarar,” sözüyle onları uyardı ve haklarında inandıkları en ileri mertebeyi şu sözüyle iptal etti: {لَّا تُغْنِ عَنِّي} “bana fayda vermez” yani herkes bu hususta benim gibidir; {شَفَاعَتُهُمْ} “onların şefaati;” yani şefaat ettikleri farz edilse bile; kaldı ki şefaatleri hiçbir şekilde mevcut olmaz; {شَيْئًا} “hiçbir fayda.”

14883. Metin

ولما دل بإفراد الشفاعة على عدهم عدماً ولو اتحدت شفاعتهم وتعاونهم في آن واحد، دل بضمير الجمع على أنهم كذلك سواء كانوا مجتمعين أو متفرقين فقال: {ولا ينقذون *} أي من مصيبته إن دعا الأمر إلى المشاققة بما أراده فإنه بمجرد إرادته يكون مراده، إنفاذاً ضعيفاً - بما أشار إليه من حذف الياء، ولا شديداً - بما دل عليه من أثبتها ظاهراً خفياً، ثم استأنف ما يبين بعد ذلك عن فعل العقلاء الناصحين لأنفسهم بقوله مؤكداً له بأنواع التأكيد لأجل إنكارهم له بعدم رجوعهم عن معبوداتهم: {إني إذاً} أي إذا فعلت ذلك الاتخاذ {لفي ضلال} أي محيط بي لا أقدر معه على نوع اهتداء {مبين *} أي واضح في نفسه لمن لم يكن مظروفاً له، موضح لكل ناظر ما هو فيه من الظلام.

Şefaati tekil zikrederek, aynı anda şefaatleri birleşip yardımlaşsalar bile onları yok hükmünde saydığını gösterdiği gibi, çoğul zamiriyle de gerek toplu gerek ayrı olsunlar aynı şekilde olduklarına delalet ederek şöyle dedi: {وَلَا يُنقِذُونِ} “ve beni kurtaramazlar.” Yani dilediği şeyle ayrılık noktasına gelinirse O'nun musibetinden; zira O sadece dilediğinde muradı vuku bulur; ne 'yâ'nın hazfedilmesinin işaret ettiği üzere zayıf bir kurtarışla, ne de 'yâ'yı sabit kılanların açık yahut gizli olarak gösterdiği üzere şiddetli bir kurtarışla. Sonra, taptıkları şeylerden dönmeyerek bunu inkâr etmeleri sebebiyle çeşitli tekitlerle pekiştirip, nefislerine nasihat eden akıl sahiplerinin fiilinden ne kadar uzak olduğunu beyan eden şu yeni söze başladı: {إِنِّي إِذًا} “Şüphesiz ben o takdirde,” yani böyle bir edinme işini yaparsam; {لَّفِي ضَلَالٍ} “mutlaka bir sapıklık içinde [olurum];” yani beni kuşatan ve kendisiyle hiçbir hidayet türüne güç yetiremeyeceğim bir sapıklık; {مُّبِينٍ} “apaçık!” Yani onun içinde bulunmayan kimse için bizzat açık olan ve bakan herkese içinde bulunduğu karanlığı gösteren.

14884. Metin

ولما أقام الأدلة ولم يبق لأحد تخلف عنه علة، صرح بما لوح

Delilleri ikame edip de artık geride kalmak için hiç kimsenin bir mazereti kalmayınca, üstü kapalı işaret ettiği şeyi

14885. Metin

إليه من إيمانه، فقال مظهراً لسروره بالتأكيد وقاطعاً لما يظنونه من أنه لا يجترئ على مقاطعتهم كلهم بمخالفتهم في أصل الدين: {إني آمنت} أي أوقعت التصديق الذي لا تصديق في الحقيقة غيره بالرسل مؤمناً لهم من أن أدخل عليهم نوع تشويش من تكذيب أو غيره. ولما أرشدهم بعموم الرحمانية تلويحاً، صرح لهم بما يلزمهم شكره من خصوص الربوبية فقال: {بربكم} أي بسبب الذي لا إحسان عندكم إلا منه قد نسيتم ما له لديكم من الربوبية والرحمانية والإبداع، وزاد في مصارحتكم إظهاراً لعدم المبالاة بهم بقوله: {فاسمعون} أي سماعاً إن شئتم أشعتموه، وإن شئتم كتمتموه - بما دل عليه حذف الياء وإثباتها، فلا تقولوا بعد ذلك: ما سمعناه، ولو سمعناه لفعلنا به. فوثبوا إليه وثبة رجل واحد فقتلوه، وقد أخبر النبي ﷺ أن مثل صاحب يس هذا في هذه الأمة عروة بن مسعود الثقفي حيث بادى قومة الإسلام، ونادى على عليته بالأذان، فرموه بالسهام فقتلوه.

imanını açıkça ilan etti ve tekit ile sevincini göstererek, dinin aslında onlara muhalefet edip hepsini birden karşısına almaya cesaret edemeyeceği yönündeki zannlarını kesip atarak şöyle dedi: {إِنِّي آمَنتُ} “Şüphesiz ben iman ettim;” yani elçileri yalanlama veya başka bir kargaşa sokmaktan onları emin kılarak, hakikatte kendisinden başka tasdik olmayan gerçek tasdiki elçilere yönelttim. Rahmâniyetin umumiliği ile onlara üstü kapalı yol gösterince, rubûbiyetin hususiliğinden ötürü şükretmeleri gereken Zât'ı açıkça belirterek şöyle dedi: {بِرَبِّكُمْ} “sizin Rabbinize,” yani yanınızda O'ndan başka hiçbir ihsan sahibi bulunmayan ve sizin de O'nun rubûbiyet, rahmâniyet ve yaratıcılık hakkını unuttuğunuz Zât'a; onlara aldırmadığını göstermek için açıklığını daha da artırarak şöyle dedi: {فَاسْمَعُونِ} “öyleyse beni dinleyin!” Yani ister yayın ister gizleyin -nitekim 'yâ'nın hazfedilmesi ve sabit kılınması buna delalet eder- öyle bir dinleyişle dinleyin ki artık bundan sonra 'Biz onu işitmedik, işitseydik ona şöyle yapardık' demeyin. Bunun üzerine tek bir adam gibi üzerine atılıp onu öldürdüler. Nitekim Nebî sallallâhu aleyhi ve sellem bu Yâsîn sahibinin bu ümmetteki benzerinin Urve b. Mes'ûd es-Sekafî olduğunu haber vermiştir; zira o da kavmine İslâm'ı açıkça tebliğ etmiş, yüksek bir yerden ezan okumuş, onlar da ok atarak onu öldürmüşlerdi.

14886. Metin

ولما كان من المعلوم - بما دل عليه من صلابتهم في تكذيبهم الرسل وتهديدهم مع ما لهم من الآيات - أنهم لا يبقون هذا الذي هو من مدينتهم وقد صارحهم بما إن أغضوا عنه فيه انتقض عليهم أكثر أمرهم، لم يذكره تعالى عدّاً له عداد ما لا يحتاج إلى ذكره، وقال

Elçileri yalanlamadaki katılıkları ve sahip oldukları mucizelere rağmen onları tehdit etmelerinin gösterdiği üzere, kendi şehirlerinden olan ve göz yummaları halinde işlerinin çoğunu altüst edecek şeyleri kendilerine açıkça söyleyen bu adamı sağ bırakmayacakları malum olduğu için, Allah Teâlâ zikredilmeye ihtiyaç duyulmayan şeyler kabilinden sayarak bunu zikretmedi ve

14887. Metin

جواباً لمن تشوف إلى علم حاله بعد ذلك بقوله إيجازاً في البيان ترغيباً لأهل الإيمان: {قيل} أي له بعد قتلهم إياه، فبناه للمفعول وحذفه لأن المقصود القول لا قائله والمقول له معلوم: {ادخل الجنة} لأنه شهيد، والشهداء يسرحون في الجنة حيث شاؤوا من حين الموت.

bundan sonra onun halini öğrenmeye iştiyak duyan kimseye bir cevap olmak üzere, müminleri teşvik etmek için beyanda icaz yaparak şöyle buyurdu: {قِيلَ} “Denildi;” yani onlar kendisini öldürdükten sonra ona denildi; sözü söyleyen değil sözün kendisi kastedildiği ve muhatap da bilindiği için fiili meçhul bina edip faili hazfetti: {ادْخُلِ الْجَنَّةَ} “'Cennete gir!'” Çünkü o bir şehittir ve şehitler ölüm anından itibaren cennette diledikleri gibi gezip dolaşırlar.

14888. Metin

ولما كان الطبع البشري داعياً إلى محبة الانتقام ممن وقع منه الأذى بين سبحانه أن الأصفياء على غير ذلك الحال، فقال مستأنفاً: {قال يا ليت قومي} أي الذين فيهم قوة لما يراد منهم، فلو كانت قوتهم على الكفار لكانت حسنة {يعلمون *} ولما أريد التصريح بوقوع الإحسان إليه، حل المصدر إلى قوله: {بما غفر لي} أي أوقع الستر لما كنت مرتكباً له طول عمري من الكفر به بإيمان في مدة يسيرة {ربي} أي الذي أحسن إلي في الأخرى بعد إحسانه في الدنيا {وجعلني} ولما كان الأنس أعظم فوز، عدل عن أن يقول «مكرماً» إلى قوله: {من المكرمين *} أي الذين أعطاهم الدرجات العلى بقطعهم جميع أعمارهم في العبادة، فنصح لقومه حياً وميتاً يتمنى علمهم بإكرامه تعالى له ليعملوا مثل عمله فينالوا ما ناله، وفي قصته حث على المبادرة إلى مفارقة الأشرار واتباع الأخيار، والحلم عن أهل الحهل وكظم الغيظ والتلطف في خلاص الظالم من ظلمه وأنه لا يدخل

Beşerî tabiat kendisine eziyet edenden intikam alma sevgisine sevk ettiği halde, Yüce Allah seçkin kullarının bu durumdan uzak olduğunu beyan ederek yeni bir söze başlayıp şöyle buyurdu: {قَالَ يَا لَيْتَ قَوْمِي} “Dedi ki: 'Keşke kavmim” yani kendilerinden istenen şey için içlerinde bir güç bulunan kavmim; şayet bu güçleri kâfirlere karşı olsaydı ne güzel olurdu; {يَعْلَمُونَ} “bilselerdi;'” Kendisine ihsanın vuku bulduğunu açıkça belirtmek murat edildiğinde masdarı çözerek şu sözü söyledi: {بِمَا غَفَرَ لِي} “nasıl bağışladığını” yani kısa bir süredeki iman ile ömrüm boyunca irtikâp ettiğim küfrü örttüğünü; {رَبِّي} “Rabbimin” yani dünyadaki ihsanından sonra ahirette de bana ihsanda bulunan; {وَجَعَلَنِي} “ve beni kıldığını;” [böyle seçkinlerle] birlikte bulunmak en büyük kurtuluş olduğu için 'mükrem' (ikram edilen biri) demekten vazgeçip şöyle dedi: {مِنَ الْمُكْرَمِينَ} “ikrama mazhar olanlardan!” Yani bütün ömürlerini ibadetle geçirerek kendilerine yüce dereceler verdiği kimselerden. Böylece diriyken de ölüyken de kavmine nasihat etmiş, kendi amel ettiği gibi amel edip onun ulaştığına ulaşmaları için Allah Teâlâ'nın kendisine yaptığı ikramı bilmelerini temenni etmiştir. Onun kıssasında; şerlilerden ayrılmaya ve hayırlılara uymaya acele etmeye, cahillere karşı hilm göstermeye, öfkeyi yutmaya, zalimi zulmünden kurtarmak için nezaketle davranmaya ve hiç kimsenin

14889. Metin

أحد الجنة إلا برحمة الله وإن كان محسناً، وهذا كما وقع للأنصار ﵃ في المبادرة إلى الإيمان مع بعد الدار والنسب، وفي قول من استشهد منهم في بئر معونة - كما رواه البخاري في المغازي عن أنس ﵁: بلغوا قومنا أنا لقينا ربنا فرضي عنا وأرضانا، وفي غزوة أحد كما في السيرة وغيرها لما وجدوا طيب مأكلهم ومشربهم وحسن مقيلهم: يا ليت إخواننا يعلمون ما صنع الله بنا لئلا يزهدوا في الجهاد ولا ينكلوا عن الحرب، فقال ﵎: فأنا أبلغهم عنكم، فأنزل الله تعالى على رسوله ﷺ {ولا تحسبن الذين قتلوا في سبيل الله أمواتا} الآيات في سورة آل عمران، وفي التمثيل بهذه القصة إشارة إلى أن في قريش من ختم بموته على الكفر ولم ينقص ما ضرب له من الأجل فهو سبحانه يؤيد هذا الدين بغيرهم لتظهر قدرته وليستوفي الآجال أولئك، ثم يقبل بقلوب غيرهم، فتظهر مع ذلك حكمته - إلى غير ذلك من ينابيع المعاني، وثابت المباني.

muhsin bile olsa cennete ancak Allah'ın rahmetiyle girebileceğine dair bir teşvik vardır. Bu durum, mekân ve nesep uzaklığına rağmen imana koşmaları hususunda Ensâr radıyallâhu anhum için vaki olduğu gibidir; nitekim Bi'r-i Maûne'de onlardan şehit olanların -Buhârî'nin Meğâzî'de Enes radıyallâhu anh'tan rivayet ettiği üzere- 'Kavmimize ulaştırın ki biz Rabbimize kavuştuk, O bizden razı oldu ve bizi de hoşnut kıldı' demelerinde; ve Uhud Gazvesi'nde siyer ve diğer kaynaklarda geçtiği üzere yiyecek ve içeceklerinin güzelliğini ve istirahat yerlerinin hoşluğunu gördüklerinde 'Keşke kardeşlerimiz cihaddan yüz çevirmesinler ve savaştan geri durmasınlar diye Allah'ın bize ne yaptığını bilselerdi' dediklerinde Allah Teâlâ'nın 'Ben onlara sizden haber ulaştırırım' buyurması ve bunun üzerine Yüce Allah'ın Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem Âl-i İmrân suresindeki {وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتًا} “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma...” ayetlerini indirmesinde de böyledir. Bu kıssanın misal getirilmesinde; Kureyş içinde ölümü küfür üzere mühürlenmiş ve kendisi için takdir edilen ecelden hiçbir şey eksilmeyecek kimseler bulunduğuna, Yüce Allah'ın kudretini göstermek ve onların ecellerini tamamlaması için bu dini başkalarıyla destekleyeceğine, sonra başkalarının kalplerini yönelteceğine ve bununla birlikte hikmetini göstereceğine dair bir işaret vardır -daha nice mana pınarları ve sağlam temellere kadar-.

14890. Metin

ولما كان سبحانه قد جعل أكثر جند هذا النبي الكريم من الملائكة فأيده بهم في حالتي المسمالمة والمصادمة وحرسه ممن أراده في مكة المشرفة وبعدها بهم، ذكره ذلك بقوله عاطفاً على ما

Yüce Zât, bu kerim Nebî'nin ordusunun çoğunu meleklerden kıldığı, barış ve savaş hallerinin her ikisinde de onu meleklerle teyit ettiği, Mekke-i Mükerreme'de ve sonrasında ona kötülük yapmak isteyenlerden onu meleklerle koruduğu için, takdiri şöyle olan söze atfederek bunu ona hatırlattı:

14891. Metin

تقديره: وما أنزلنا على قومه قبل قتلهم له من جند من السماء يحول بينهم وبين ذلك كما فعلنا بك إذ أراد أبو جهل قتلك بالصخرة وأنت ساجد عند البيت وغيره بغير ذلك مما هو مفصل في السير، وأما بعد الهجرة ففي غزوة الأحزاب إذ أرسلنا عليهم ريحاً وجنوداً ردتهم خائبين، وفي غزوة أحد وبدر وحنين وغير ذلك: {وما أنزلنا} بما لنا من العظمة {على قومه} أي صاحب يس {من بعده} أي بعد قتله، وأعرق في النفي بقوله: {من جند} وحقق المراد بقوله: {من السماء} أي لإهلاكهم، وحقق أن إرسال الجنود السماوية أمر خص به ﷺ لأنه لحكم ترجع إلى النصرة بغير الاستئصال فإنهم يتبدون في صور الآدميين ويفعلون أفعالهم، وأما عذاب الاستئصال فإن السنة الإلهية جرت بأنه لا يكون بأكثر من واحد من الملائكة لأنه أدل على الاقتدار، فلذلك قال تعالى: {وما كنا منزلين *} أي ما كان ذلك من سنتنا، وما صح في حكمتنا أن يكون عذاب الاستئصال بجند كثير {إن} أي ما {كانت} أي الواقعة التي عذبوا بها {إلا صيحة} صاحها بهم جبريل ﵇ فماتوا عن آخرهم؟ وأكد أمرها وحقق وحدتها بقوله: {واحدة} أي لحقارة أمرهم عندنا، ثم زاد في تحقيرهم ببيان الإسراع في الإهلاك بقوله: {فإذا هم خامدون *} أي ثابت لهم الخمود ما كأنهم كانت لهم

'Ebû Cehil sen Beyt'in yanında secdedeyken seni bir kaya ile öldürmek istediğinde ve diğerlerinin siyer kitaplarında tafsilatıyla anlatılan benzer girişimlerinde senin için yaptığımız gibi, onlar onu öldürmeden önce onların önüne geçecek gökten bir ordu indirmedik; hicretten sonra ise Ahzâb Gazvesi'nde üzerlerine onları hüsrana uğratarak geri püskürten bir rüzgâr ve ordular gönderdiğimizde, Uhud, Bedir, Huneyn ve diğer gazvelerde yaptığımız gibi yaptık.' {وَمَا أَنزَلْنَا} “Ve biz indirmedik;” azametimizle; {عَلَى قَوْمِهِ} “onun kavminin üzerine;” yani Yâsîn sahibinin [kavminin]; {مِن بَعْدِهِ} “ondan sonra;” yani öldürülmesinden sonra; nefyı daha da kökleştirerek şöyle dedi: {مِن جُندٍ} “hiçbir ordu;” murat edileni şu sözüyle tahkik etti: {مِّنَ السَّمَاءِ} “gökten;” yani onları helak etmek için. Semavi orduların gönderilmesinin sallallâhu aleyhi ve sellem'e mahsus bir durum olduğunu tahkik etti; zira bu, kökten yok etme (istisâl) dışındaki yardıma taalluk eden hikmetler içindir; çünkü melekler insan suretinde belirir ve onların fiillerini yaparlar. Kökten yok etme azabına gelince; ilahi sünnet, kudrete daha çok delalet etmesi bakımından meleklerden bir tanesinden fazlasıyla olmaması şeklinde cereyan etmiştir. İşte bu sebeple Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وَمَا كُنَّا مُنزِلِينَ} “indirecek de değildik.” Yani bu bizim sünnetimizden değildi ve kökten yok etme azabının kalabalık bir orduyla olması hikmetimize uygun düşmezdi. {إِن} yani [başka bir şey]; {كَانَتْ} “O, değildi;” yani kendisiyle azap edildikleri vaka; {إِلَّا صَيْحَةً} “bir çığlıktan [başka];” Cebrail aleyhisselâm'ın onlara attığı bir çığlık ki hepsi son ferdine kadar öldüler; onun durumunu tekit edip tekliğini şu sözüyle tahkik etti: {وَاحِدَةً} “tek bir;” yani katımızda onların durumunun ehemmiyetsizliğinden ötürü; sonra helak etmedeki sürati beyan ederek onların ehemmiyetsizliğini daha da artırıp şöyle buyurdu: {فَإِذَا هُمْ خَامِدُونَ} “bir de bakarsın ki onlar sönüp gitmişlerdir!” Yani sanki hiçbir vakit kendilerine ait bir

14892. Metin

حركة يوماً من الدهر، ومن المستجاد في هذا قول أبي العلاء أحمد ابن سليمان المعري:

hareket olmamışçasına sönüp yok olmaları onlar için sabittir. Bu hususta Ebü'l-Alâ Ahmed b. Süleyman el-Maarrî'nin şu beyti pek güzeldir:

14893. Metin

وكالنار الحياة فمن رماد ... أواخرها وأولها دخان

“Ateş gibidir hayat; zira küldür / Sonları, başı ise bir duman.”

14894. Metin

ولما أخبر عنهم سبحانه بما هو الحق من أمرهم، ورغبهم بما ضرب لهم من المثل ورهبهم ولم ينفعهم ذلك، أنتج التأسيف عليهم وعلى الممثل بهم ومن شابههم فقال تعالى: {يا حسرة} أي هذا الحال مستحق لملازمة حسرة عظيمة {على العباد} فكأنه قيل لها: تعالى فهذا من أحوالك التي حقك أن تحضري فيها، فإن هؤلاء أحقاء بأن يتحسر عليهم، والحسرة: شدة الندم على ما فات، فأحرق فقده وأعيى أمره، فلا حيلة في رده، ويجوز أن يكون المعنى أن العباد - لكثرة ما يعكسون من أعمالهم - لا تفارقهم أسباب الحسرة ولا حاضر معهم غيرها، فلا نديم لهم إلا هي، ولا مستعلي عليهم وغالب لهم سواها.

Yüce Zât onların durumu hakkında hak olanı haber verip, kendilerine getirdiği misal ile onları teşvik edip sakındırdığı ve bu da onlara fayda vermediği için; onlara, kendilerine misal getirilenlere ve onlara benzeyenlere teessüf etmeyi netice vererek Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {يَا حَسْرَةً} “Yazıklar olsun;” yani bu hal büyük bir hasretin ayrılmamasına müstahaktır; {عَلَى الْعِبَادِ} “o kullara!” Sanki hasrete şöyle denilmiştir: 'Gel, zira bu senin hazır bulunman gereken hallerindendir; çünkü bunlar kendilerine hasret çekilmeye layıktırlar.' Hasret (*hasret*): Elden kaçana duyulan şiddetli pişmanlıktır ki onun yokluğu yakıp kavurmuş, işi çaresiz bırakmıştır ve onu geri döndürmenin hiçbir yolu yoktur. Mana şu da olabilir: Kullar -amellerini tersyüz etmelerinin çokluğu sebebiyle- hasret sebepleri kendilerinden ayrılmaz ve yanlarında ondan başkası hazır bulunmaz; dolayısıyla onların bundan başka arkadaşı, üzerlerine üstün gelen ve onlara galip olan bundan gayrı hiçbir şeyi yoktur.

14895. Metin

ولما كان كأنه قيل: أيّ حال؟ قال مبيناً له ومعللاً للتحسر بذكر سببه: {ما يأتيهم} وأعرق في النفي والتعميم بقوله: {من رسول} أي رسول كان في أيّ وقت كان {إلا كانوا به} أي بذلك الرسول {يستهزءون *} أي يوجدون الهزء، والرسل أبعد الخلق من الهزء حالاً ومقالاً وفعالاً، ومن الواضح أن المستهزئ بمن هذا حاله هالك

Sanki 'Hangi hal?' denilmiş gibi, bunu açıklamak ve sebebini zikrederek hasretin gerekçesini bildirmek üzere şöyle buyurdu: {مَا يَأْتِيهِم} “Onlara gelmez” nefyı ve genellemeyi daha da kökleştirerek şöyle dedi: {مِّن رَّسُولٍ} “hiçbir elçi;” her kim olursa olsun, hangi vakitte olursa olsun; {إِلَّا كَانُوا بِهِ} “olmasınlar onunla” yani o elçi ile; {يَسْتَهْزِئُونَ} “alay ediyor [olmasınlar].” Yani alay ederler; oysa elçiler hal, söz ve fiil bakımından alay edilmekten yaratılmışların en uzağıdır. Durumu böyle olan biriyle alay edenin helak olacağı ise açıktır;

14896. Metin

فهو جدير بملازمة الحسرة وأن يتحسر عليه.

dolayısıyla o, hasretin kendisinden ayrılmamasına ve kendisine hasret duyulmasına layıktır.

14897. Metin

ولما أتم سبحانه الخبر عن أول أمر الممثل بهم وأول أمر المؤمن بهم وآخره، وأذن هذا التحسر بأن هلاك المكذبين أمر لا بد منه، دل عليه معجباً عن عدم نظرهم لأنفسهم ومهدداً للسامعين منهم، ومحذراً من آخر أمر الممثل بهم على وجه اندرج فيه جميع الأمم الماضية والطوائف الخالية بقوله: {ألم يروا} أي يعلم هؤلاء الذين تدعوهم علماً هو كالرؤية بما صح عندهم من الأخبار وما شاهدوه من الآثار: {كم أهلكنا} على ما لنا من العظمة، ودل قوله: {قبلهم} - بكونه ظرفاً لم يذكر فيه الجار - على أن المراد جميع الزمان الذي تقدمهم من آدم إلى زمانهم، وإدخال الجار على المهلكين يدل على أن المراد بعضهم، فرجع حاصل ذلك إلى أن المراد: انظروا جميع ما مضى من الزمان هل عذب فيه قوم عذاب الاستئصال إلا بسبب عصيان الرسل فقال: {من القرون} أي الكثيرة الشديدة الضخمة، والقرن - قال البغوي: أهل كل عصر سموا بذلك لاقترانهم في الوجود {أنهم} أي لأن القرون.

Yüce Zât misal getirilenlerin durumunun başını ve onlara inanan zatın durumunun başını ve sonunu haber vermeyi tamamlayınca ve bu hasret yalanlayanların helak olmasının kaçınılmaz bir husus olduğunu bildirince; kendi nefislerine bakmamalarına hayret ederek, onlardan bunu işitenleri tehdit edip geçmiş bütün ümmetlerin ve gelip geçmiş toplulukların içine girdiği bir tarzda kendilerine misal getirilenlerin akıbetinden sakındırarak buna delalet edip şöyle buyurdu: {أَلَمْ يَرَوْا} “Görmediler mi;” yani davet ettiğin şu kimseler, kendilerine ulaşan sahih haberler ve müşahede ettikleri kalıntılarla görme gibi kesin bir ilimle bilmediler mi: {كَمْ أَهْلَكْنَا} “nice helak ettiğimizi;” azametimizle; harf-i cer zikredilmeksizin zarf oluşuyla {قَبْلَهُم} “kendilerinden önce;” sözü, Âdem'den kendi zamanlarına kadar kendilerinden önce geçen bütün zamanın kastedildiğine delalet eder; helak edilenlerin başına harf-i cer dâhil edilmesi ise bir kısmının kastedildiğine delalet eder; böylece bunun neticesi şu manaya gelir: Geçmiş zamanın tamamına bakın, elçilere isyan sebebi dışında herhangi bir kavim kökten yok etme azabıyla azap olunmuş mudur? Şöyle buyurdu: {مِّنَ الْقُرُونِ} “nesilleri!” Yani çok, güçlü ve büyük nesilleri. Karn (*karn*); Begavî şöyle demiştir: Varlıkta birbirlerine mukarin olmaları (aynı çağda birleşmeleri) sebebiyle her asrın ehline bu isim verilmiştir. {أَنَّهُمْ} “onların;” yani o nesillerin.

14898. Metin

ولما كان المراد من رسول ليس واحداً بعينه، وكانت صيغة

Resulden kastedilen belirli bir tek kişi olmadığı ve

14899. Metin

فعول كفعيل يستوي فيها المذكر والمؤنث والواحد والجمع، أعاد الضمير للجميع فقال: {إليهم} أي إلى الرسل خاصة من حيث كونهم رسلاً {لا يرجعون *} أي عن مذاهبهم الخبيثة، ويخصون الرسل بالاتباع فلا يتبعون غيرهم أصلاً في شيء من الأشياء الدينية او الدنيوية فاطردت سنتنا ولن تجد لسنتنا تبديلاً في أنه كلما كذب قوم رسولهم أهلكناهم ونجينا رسولهم ومن تبعه، أفلا يخاف هؤلاء أن نجريهم على تلك السنة القديمة القويمة ف «إن» تعليلية على إرادة حذف لام العلة كما هو معروف في غير موضع، وضمير {أنهم} للمرسل إليهم، وضمير {إليهم} للرسل، لا يشك في هذا من له ذوق سليم وطبع مستقيم، والتعبير بالمضارع للدلالة على إمهالهم والتأني بهم والحلم عنهم مع تماديهم في العناد بتجديد عدم الرجوع، و {يرجعون} هنا نحو قوله تعالى

*fe'ûl* kalıbı *fe'îl* kalıbı gibi müzekker, müennes, tekil ve çoğulda eşit olduğu için zamiri hepsine döndürerek şöyle buyurdu: {إِلَيْهِمْ} “onlara” yani elçi olmaları hasebiyle özellikle elçilere; {لَا يَرْجِعُونَ} “dönmediklerini?” Yani o kötü yollarından dönüp de sadece elçilere uymadıklarını, dinî ve dünyevî hiçbir meselede onların dışında hiç kimseye asla tabi olmadıklarını? Nitekim sünnetimiz şu şekilde cari olmuştur -ve sünnetimizde asla bir değişiklik bulamazsın-: Bir kavim elçisini her yalanladığında onları helak ettik, elçilerini ve ona tabi olanları ise kurtardık. Peki bunlar, kendilerini de o kadim ve dosdoğru sünnete tabi tutmamızdan korkmazlar mı? Buradaki “in/en” harfi, başka yerlerde de bilindiği üzere illet lâmının hazfi takdiriyle ta'lil (gerekçe) bildirir; {أَنَّهُمْ} lafzındaki zamir kendilerine elçi gönderilenlere, {إِلَيْهِمْ} lafzındaki zamir ise elçilere aittir; selim bir zevke ve müstakim bir tabiata sahip olan kimse bunda şüphe etmez. Muzari fiille ifade edilmesi; dönmemeyi yenileyerek inatlarında diretmelerine rağmen onlara mühlet verildiğine, acele edilmediğine ve onlara yumuşak davranıldığına delalet etmek içindir. Buradaki {يَرْجِعُونَ} ifadesi Allah Teâlâ'nın şu buyruğu gibidir:

14900. Metin

{ولنذيقنهم من العذاب الأدنى دون العذاب الأكبر لعلهم يرجعون} [السجدة: ٢١] أي عن طرقهم الفاسدة - وهذا معنى الآية بغير شك، وليس بشيء قول من قال: المعنى أن المهلكين لا يرجعون إلى الدنيا ليفيد الرد على من يقول بالرجعة لأن العرب ليست ممن يعتقد ذلك، ولو سلم لم يحسن، لأن السياق ليس له، لم يتقدم عنهم غير الاستهزاء، فأنكر عليهم استهزاءهم

{وَلَنُذِيقَنَّهُم مِّنَ الْعَذَابِ الْأَدْنَىٰ دُونَ الْعَذَابِ الْأَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ} “Belki dönerler diye onlara o en büyük azaptan önce mutlaka yakın azaptan tattıracağız.” [Secde: 21] Yani bozuk yollarından dönerler diye. Şüphesiz ayetin manası budur. 'Mananın, rec'at (dünyaya geri dönüş) fikrini savunanlara reddiye sağlaması için helak edilenlerin dünyaya dönmeyecekleri şeklinde olduğunu' söyleyen kimsenin sözü ise bir değer taşımaz; çünkü Araplar buna inanan kimselerden değildir. Kabul edilse bile güzel bir mana olmaz; zira sözün gelişi buna dair değildir; onlardan alay etmekten başka bir şey öne geçmemiştir; dolayısıyla onların alay etmelerini inkâr etmiştir;

14901. Metin

مع علمهم بأن الله تعالى أجرى سنته أن من استهزأ بالرسل وخالف قولهم فلم يرجع إليه أهلكه، أطرد ذلك من سنته ولم يتخلف في أمة من الأمم كما وقع لقوم نوح وهود ومن بعدهم، لم يتخلف في واحدة منهم، وكلهم تعرف العرب أخبارهم، وينظرون آثارهم، وكذا يعرفون قصة موسى ﵇ مع فرعون فالسياق للتهديد فصار المعنى: ألم ير هؤلاء كثرة من أهلكنا ممن قبلهم لمخالفتهم للرسل، أفلا يخشون مثل ذلك في مخالفتهم لرسولهم؟ وذلك موافق لقراءة الكسر التي نقلها البرهان السفاقسي عن ابن عباس ﵄ وغيره عن الحسن، وقالوا: إنها استئنافية، فهي على تقدير سؤال من كأنه قال: لم أهلكهم؟ وهذا كما إذا شاع أن الوادي الفلاني ما سلكه أحد إلا أصيب، يكون ذلك مانعاً عن سلوكه، وإن أراد ذلك أحد صح أن يقال له: ألم تر أنه ما سلكه أحد إلا هلك، فيكون ذلك زاجراً له ورادّاً عن التمادي فيه، لكون العلة في الهلاك سلوكه فقط، وذلك أكف له من أن يقال له: ألم تر أن الناس يموتون وكثرة من مات منهم ولم يرجع أحد منهم، غير معلل ذلك بشيء من سلوك الوادي ولا غيره، فإن هذا أمر معلوم له، غير مجدد فائدة، وزيادة عدم الرجوع إلى الدنيا لا دخل لها في العلية أيضاً لأن ذلك معلوم عند المخاطبين بل

Allah Teâlâ'nın sünnetini; elçilerle alay eden, onların sözlerine muhalefet edip onlara dönmeyen kimseyi helak etmek şeklinde cari kıldığını bilmeleriyle birlikte; bu durum O'nun sünnetinde kesintisiz devam etmiş, Nûh, Hûd ve onlardan sonrakilerin kavimlerinde vuku bulduğu gibi hiçbir ümmette aksamamış, onlardan hiçbirinde sekteye uğramamıştır. Araplar da onların hepsinin haberlerini bilmekte, kalıntılarını görmekte ve aynı şekilde Mûsâ aleyhisselâm'ın Firavun ile olan kıssasını da bilmektedirler. Dolayısıyla bağlam tehdit içindir; böylece mana şu şekildedir: Şunlar, elçilere muhalefetleri sebebiyle kendilerinden önce helak ettiğimiz kimselerin çokluğunu görmediler mi; peki kendi elçilerine muhalefet etmelerinde de benzer bir durumdan korkmuyorlar mı? Bu, Burhân es-Sefâkusî'nin İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan ve başkalarının da Hasan'dan naklettiği kesre (innehüm) kıraatine de uygundur; onlar bunun istînâfiye (başlangıç cümlesi) olduğunu ve sanki 'Onları niçin helak etti?' diyen birinin sorusunun takdirinde bulunduğunu söylemişlerdir. Bu durum, 'Filanca vadiye her kim girdiyse mutlaka bir felakete uğradı' sözünün yayılması ve bunun o vadiye girmeyi engellemesi gibidir; eğer biri oraya girmek isterse ona 'Görmedin mi, oraya kim girdiyse helak oldu' denmesi doğru olur; böylece helakın yegâne illetinin o yola girmek olması sebebiyle bu söz onun için caydırıcı ve o işte ileri gitmekten alıkoyucu olur. Bu, ona vadinin yoluna girmek yahut başka bir şeyle gerekçelendirilmeden 'İnsanların öldüğünü, ölenlerin çokluğunu ve hiçbirinin geri dönmediğini görmedin mi?' denilmesinden çok daha fazla onu alıkoyucudur; zira bu zaten onun bildiği bir durumdur ve yeni bir fayda sağlamaz. Dünyaya dönmeme fazlalığının da illetle bir ilgisi yoktur; çünkü bu durum muhataplarca zaten bilinmektedir; bilakis

14902. Metin

هم قائلون بأعظم منه من أنه لا حياة بعد الموت لا إلى الدنيا ولا إلى غيرها، وعلى تقدير التسليم فربما كان ذكر الرجوع للأموات أولى بأن يكون تهديداً، فإن كل إنسان منهم يرجع حينئذ إلى ما في يد غيره مما كان مات عليه ويصير المتبوع بذلك تابعاً أو يقع الحرب وتحصل الفتن، فأفاد ذلك أنه لا يصلح التهديد بعدم الرجوع - والله الموفق للصواب.

onlar ölümden sonra ne dünyaya ne de başka bir yere hiçbir hayat olmadığı şeklinde bundan daha büyüğünü söylemektedirler. Kabul edildiği farz edilse bile, belki de ölüler için dönüşün zikredilmesi tehdit olmaya daha uygun olurdu; zira o zaman her insan üzerinde öldüğü şeyden başkasının elinde olan şeye geri döner ve böylece tabi olunan kimse tabi olan haline gelir yahut savaş çıkar ve fitneler meydana gelir. Bütün bunlar, geri dönmeme ile tehdit etmenin uygun olmadığını gösterdi -başarıya ulaştıran doğruyu gösteren Allah'tır-.

14903. Metin

ولما كان كثير من أهل الجهل وذوي الحمية والأنفة لا يبالون بالهلاك في متابعة الهوى اعتماداً على أن موتة واحدة في لحظة يسيرة أهون من حمل النفس على ما لا تريد، فيكون لهم في كل حين موتات، أخبر تعالى أن الأمر غير منقض بالهلاك الدنيوي، بل هناك من الخزي والذل والهوان والعقوبة والإيلام ما لا ينقضي أبداً فقال: {وإن كل} أي وإنهم كلهم، لا يشذ منهم أحد، وزاد في التأكيد لمزيد تكذيبهم بقوله: {لما} ومن شدد {لما} فالمعنى عنده «وما كل منهم إلا» وأشار إلى أنهم يأتون صاغرين راغمين في حالة اجتماعهم كلهم في الموقف لا تناصر عندهم ولا تمانع وليس أحد منهم غائب بحال التخلف عن

Cahillerden, cahiliye asabiyetine ve gururuna sahip olanlardan pek çoğu, kısa bir andaki tek bir ölümün nefsi istemediği şeye zorlamaktan -ki bu durumda her an onlar için ölümler olurdu- daha hafif olduğuna güvenerek hevalarına uymak uğruna helak olmayı umursamadıkları için, Allah Teâlâ meselenin dünyevi helak ile son bulmadığını, bilakis orada asla bitmeyecek olan rüsvaylık, zillet, horluk, ceza ve acı bulunduğunu haber vererek şöyle buyurdu: {وَإِن كُلٌّ} “Ve onların hepsi;” yani hepsi, hiçbir ferdi dışarıda kalmaksızın; yalanlamalarının fazlalığından ötürü şu buyruğu ile tekiti daha da artırdı: {لَّمَّا} [şeddesiz okuyuşa göre pekiştirme edatıdır]; {لَّمَّا} kelimesini şeddeli okuyana göre ise anlam “onların her biri ancak...” şeklindedir; mahşer yerinde hepsi toplandıklarında aralarında hiçbir yardımlaşma ve korunma olmaksızın, hiçbiri de

14904. Metin

الانتصار عليه فقال: {جميع} وأشار إلى غرابة الهيئة التي يجتمعون عليها بقوله: {لدينا} وزاد في العظمة بإبرازه في مظهرها، وعبر باسم الفاعل المأخوذ من المبني للمفعول جامعاً نظراً إلى معنى {كل} لأنه أدل على الجمع في آن واحد وهو أدل على العظمة: {محضرون *} أي في يوم القيامة بعد بعثهم بأعيانهم كما كانوا في الدنيا سواء، إشارة إلى أن هذا الجمع على كراهة منهم وإلى أنه أمر ثابت لازم دائم، كأنه لعظيم ثباته لم يزل، وأنه لا بد منه، ولا حيلة في التفصي عنه، وأنه يسير لا توقف له غير الإذن، فإذا أذن فعله كل من يؤمر به من الجنود كائناً من كان، وما أحسن ما قال القائل:

ona karşı yardım etmekten geri kalıp kaybolmaksızın boyun eğmiş ve zelil bir şekilde geleceklerine işaret ederek şöyle buyurdu: {جَمِيعٌ} “hepsi toplanarak;” üzerinde toplanacakları durumun garipliğine şu sözüyle işaret etti: {لَّدَيْنَا} “huzurumuzda;” bunu azamet görünümünde ortaya koyarak büyüklüğü daha da artırdı; {كُلٌّ} kelimesinin anlamına bakarak aynı anda toplanmaya daha çok delalet ettiği ve bu da azameti daha çok gösterdiği için meçhul fiilden türetilmiş ismi faili çoğul kalıbında getirerek şöyle buyurdu: {مُحْضَرُونَ} “hazır bulundurulacaklardır!” Yani tıpkı dünyada oldukları gibi bizzat diriltilmelerinden sonra kıyamet gününde; bu durumun onların istememesine rağmen gerçekleşeceğine, sanki azametli sebatından ötürü ezelden beri var olan sabit, gerekli ve daimi bir iş olduğuna, kaçınılmazlığına, bundan kurtulmanın hiçbir çaresi olmadığına, izin verilmesi dışında hiçbir şeye bağlı olmayan pek kolay bir iş olduğuna, izin verildiğinde ise her kim olursa olsun emrolunan bütün orduların bunu derhal yapacağına bir işarettir. Şairin şu sözü ne kadar da güzeldir:

14905. Metin

ولو أنا متنا تركنا ... لكان الموت راحة كل حي

“Ölünce kendi halimize bırakılsaydık / Ölüm her canlının rahata ermesi olurdu.”

14906. Metin

ولكنا إذا متنا بعثنا ... ونسأل بعدها عن كل شي

“Fakat biz öldüğümüzde diriltiliriz / Ve ardından her şeyden hesaba çekiliriz.”

14907. Metin

ولما أتم ضرب المثل المفيد لتمام قدرته على الأفعال الهائلة ببشارة ونذارة حتى أن من طبع على قلبه فهو لا يؤمن وإن كان قريباً في النسب والدار، ومن أسكن قلبه الخشية يؤمن وإن شط به النسب والمزار، فتم التعريف بالقسم المقصود بالذات وهو من يتبع الذكر،

Müjde ve uyarıyla korkunç fiilleri işlemeye olan tam kudretini ifade eden misal getirmeyi tamamlayınca; öyle ki kalbi mühürlenen kimse nesep ve mekân bakımından yakın olsa bile iman etmez, kalbine haşyet yerleşen kimse ise nesep ve yurdu uzak olsa bile iman eder; böylece bizzat kastedilen kısım -ki o da Zikr'e tabi olandır- tamamıyla tanıtılmış oldu;

14908. Metin

وختم بالبعث وكانوا له منكرين، وكان قد جعله في صدر الكلام من تمام بشارة من اتبع الذكر، دل عليه بقوله مبتدئاً بنكرة تنويها دال على تعظيمها: {وآية} أي علامة عظيمة {لهم} على قدرتنا على البعث وإيجادنا له {الأرض} أي هذا الجنس الذي هم منه؛ ثم وصفها بما حقق وجه الشبه فقال: {الميتة} التي لا روح لها لأنه لا نبات بها أعم من أن يكون بها نبات وفني فتفتت وصار تراباً أو لم يكن بها شيء أصلاً. ثم استأنف بيان كونها آية بقوله: {أحييناها} أي باختراع النبات فيها أو بإعادته بسبب المطر كما كان بعد اضمحلاله.

ve inkâr etmekte oldukları diriliş ile son verdi; oysa Zikr'e tabi olan kimsenin tam müjdesi kabilinden bunu sözün başında zikretmişti. Büyüklüğüne delalet eden bir tenvin ile nekire olarak başlayıp şöyle buyurarak buna delalet etti: {وَآيَةٌ} “Bir delildir” yani büyük bir alamettir; {لَّهُمُ} “onlar için,” diriltmeye olan kudretimize ve onu meydana getirişimize; {الْأَرْضُ} “yeryüzü;” yani kendisinden oldukları bu cins; sonra benzerlik yönünü tahkik eden vasıfla onu niteleyip şöyle buyurdu: {الْمَيْتَةُ} “o ölü;” üzerinde bitki bulunmadığı için ruhu olmayan, ister üzerinde bitki olup yok olmuş, ufalanıp toprak haline gelmiş olsun, isterse aslen üzerinde hiçbir şey bulunmamış olsun genel bir ifadeyle. Sonra onun bir ayet/delil oluşunun beyanına yeni bir sözle başlayıp şöyle buyurdu: {أَحْيَيْنَاهَا} “ona hayat verdik;” yani onda bitkiyi ilk defa yaratarak yahut yok olduktan sonra yağmur sebebiyle daha önce olduğu gibi geri getirerek.

14909. Metin

ولما كان إخراج الأقوات نعمة أخرى قال: {وأخرجنا منها حباً} ونبه تعالى على عظيم القدرة فيها وعلى عموم نفعها بمظهر العظمة، وزاد في التنبيه بالتذكير بأن الحب معظم ما يقيم الحيوان فقال مقدماً للجار إشارة إلى عد غيره بالنسبة إليه عدماً لعظيم وقعه وعموم نفعه

Gıdaları çıkarmak ayrı bir nimet olduğu için şöyle buyurdu: {وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا} “ve ondan taneler çıkardık;” Yüce Allah azamet makamıyla ondaki büyük kudrete ve umumi faydasına dikkat çekti; danenin, canlının ayakta durmasını sağlayan şeylerin en büyüğü olduğunu hatırlatarak uyarısını artırdı ve etkisinin büyüklüğü ve faydasının umumiliği sebebiyle onun dışındakilerin buna nispetle yok hükmünde sayıldığına işaret etmek üzere harf-i cerli ifadeyi öne geçirerek şöyle buyurdu:

14910. Metin

بدليل أنه متى قل جاء القحط ووقع الضرر: {فمنه} أي بسبب هذا الإخراج {يأكلون *} أي فهو حب حقيقة يعلمون ذلك علم اليقين وعين اليقين وحق اليقين لا يقدرون على أن يدعوا أن ذلك خيال سحري بوجه، وفي هذه الأية وأمثالهم حث عظيم على تدبر القرآن واستخراج ما فيه من المعاني الدالة على جلال الله وكماله، وقد أنشد هنا الأستاذ أبو القاسم القشيري ﵀ في تفسيره في عيب من أهمل ذلك فقال:

Nitekim ne zaman azalsa kıtlık gelip zararın vuku bulması buna delildir: {فَمِنْهُ} “işte ondan” yani bu çıkarma sebebiyle; {يَأْكُلُونَ} “yerler.” Yani o hakiki bir tanedir; bunu ilme'l-yakîn, ayne'l-yakîn ve hakka'l-yakîn olarak bilirler; bunun hiçbir veçhile sihirli bir hayal olduğunu iddia etmeye güç yetiremezler. Bu ayette ve benzerlerinde, Kur'an'ı tedebbür etmeye ve onda Allah'ın celaline ve kemaline delalet eden manaları çıkarmaya büyük bir teşvik vardır. Üstat Ebü'l-Kāsım el-Kuşeyrî rahimehullâh tefsirinde bunu ihmal eden kimseyi yerme sadedinde burada şu beyitleri okumuştur:

14911. Metin

يا من تصدر في دست الإمامة في ... مسائل الفقه إملاء وتدريسا

“Ey fıkıh meselelerinde imlâ ve tedrisatla / İmamlık makamının başköşesine oturan kimse!”

14912. Metin

غفلت عن حجج التوحيد تحكمها ... شيدت فرعاً وما مهدت تأسيسا

“Tevhidin delillerini sağlamlaştırmaktan gafil kaldın; / Dalı-budağı yükselttin de temeli hazırlamadın!”

14913. Metin

ولما ذكر سبحانه ما في الزروع وما لا ساق له من النعمة والقدرة، ودل السياق فيه على الحصر، أتبعه ما بين المراد التعظيم لا الحصر الحقيقي بإظهار المنة في غيره من الأشجار الكبار والصغار ذات الأقوات والفواكه، فقال دالاً على عظمه بمظهر العظمة: {وجعلنا} أي بما لنا من العظمة {فيها} أي الأرض {جنات} أي بساتين تستر داخلها بما فيها من الأشجار الملتفة. ولما كان النخل - مع ما فيه من النفع - زينة دائماً بكونه لا يسقط ورقه، قدمه وسماه باسمه فقال:

Yüce Zât ekinlerde ve gövdesiz bitkilerde bulunan nimet ve kudreti zikredip, bağlam da onda hasr bildirdiğinde; gıda ve meyve veren büyük-küçük diğer ağaçlardaki minneti açığa vurarak muradın hakiki hasr değil tazim olduğunu beyan eden şu buyruğu bunun peşinden getirdi ve azamet makamıyla büyüklüğüne delalet ederek şöyle buyurdu: {وَجَعَلْنَا} “Ve var ettik;” azametimizle; {فِيهَا} “onda,” yani yeryüzünde; {جَنَّاتٍ} “bahçeler;” yani içindeki sarmaş dolaş ağaçlarla içerisini örten bahçeler. Hurma ağacı -barındırdığı faydanın yanı sıra- yapraklarını dökmemesi sebebiyle daimi bir zinet olduğu için, onu öne geçirdi ve kendi adıyla isimlendirerek şöyle buyurdu:

14914. Metin

{من نخيل} وفيه أيضاً إشارة إلى أنه نفع كله خشبه وليفه وشعبه وخوصه وعراجينه وثمره طلعاً وجماراً وبسراً ورطباً وتمراً، ولذلك - والله أعلم - أتى فيه بصيغة جمع الكثرة كالعيون، ولما كان الكرم لا تكون له زينة بأوراق تجن إلا ما كان العنب قائماً قال: {وأعناب} ودل بالجمع فيهما دون الحب على كثرة اختلاف الأصناف في النوع الواحد الموجب للتفاوت الظاهر في القدر والطعم وغير ذلك.

{مِّن نَّخِيلٍ} “hurmalıklardan” bunda aynı zamanda onun tamamıyla bir fayda olduğuna da işaret vardır: Odunu, lifi, dalları, yaprakları, salkım çöpleri; tomurcuk, hurma özü (cümâr), koruk, taze ve kuru hurma halindeki meyvesi; işte bundan dolayı -doğrusunu Allah bilir- pınarlarda olduğu gibi bunda da cem-i kesret (büyük çoğul) kalıbıyla getirdi. Üzüm asması ise ancak üzüm mevcut olduğu müddetçe örten yapraklarla bir zinet taşıdığından şöyle buyurdu: {وَأَعْنَابٍ} “ve üzüm bağlarından;” tanenin aksine bu ikisinde çoğul getirmesiyle, miktar, tat ve diğer hususlarda bariz farklılığı gerektiren tek bir tür içindeki çeşitlerin çokluğuna delalet etti.

14915. Metin

ولما كانت الجنات لا تصلح إلا بالماء، وكان من طبع الماء الغور في التراب والرسوب بشدة السريان إلى أسفل، فكان فورانه إلى جهة العلو أمراً باهراً للعقل لا يكون إلا بقسر قاسر حكيم قال: {وفجرنا} أي فتحنا تفتيحاً عظيماً {فيها} ودل على تناهي عظمته وتعاليها عن أن يحاط بشيء منها بالتبعيض بقوله: {من العيون *} والتعريف هنا يدل على أن الأرض مركبة على الماء، فكل موضع منها صالح لأن ينفجر منه الماء، ولكن الله يمنعه عن بعض المواضع بخلاف الأشجار ليس منها شيء غالباً على الأرض، ففي ذلك تذكير بالنعمة في حبس الماء عن بعض الأرض لتكون موضعاً للسكن، ولو شاء لفجر الأرض عيوناً كما فعل بقوم نوح ﵇ فأغرق الأرض كلها.

Bahçeler ancak su ile hayat bulduğu, suyun tabiatı ise toprağın derinliklerine çekilmek ve şiddetle aşağıya akarak çökmek olduğu için, onun yukarı doğru fışkırması aklı hayran bırakan ve ancak hikmet sahibi bir Kahhâr'ın zorlamasıyla olabilecek bir durum olduğundan şöyle buyurdu: {وَفَجَّرْنَا} “ve fışkırttık;” yani büyük bir açışla açtık; {فِيهَا} “onda;” teb'îd (kısmîlik) bildiren şu sözüyle O'nun azametinin son derece yüce olduğuna ve hiçbir şeyle kuşatılamayacağına delalet etti: {مِنَ الْعُيُونِ} “pınarlardan;” Buradaki marifelik (belirlilik), yeryüzünün su üzerine kurulmuş olduğuna delalet eder; zira her yeri kendisinden su fışkırmaya elverişlidir; fakat Allah ağaçların aksine bazı yerlerden suyu engeller ki ağaçlardan hiçbiri yeryüzüne hâkim değildir. Bunda, yeryüzünün bir kısmının yerleşim yeri olması için suyun tutulmasındaki nimeti hatırlatma vardır; şayet dileseydi Nûh aleyhisselâm'ın kavmine yaptığı gibi yeryüzünü pınarlar halinde fışkırtır ve bütün yeryüzünü boğardı.

14916. Metin

ولما كانت حياة كل شيء إنما هي بالماء، أشار إلى ذلك بقوله: {ليأكلوا من} وأشارت قراءة حمزة والكسائي بصيغة الجمع مع إفراد الضمير إلى أن الشجرة الواحدة تجمع بالتطعيم أصنافاً من الثمر {ثمره} أي من ثمر ما تقدم، ولولا الماء لما طلع، ولولا أنه بكثرة لما أثمر بعد الطلوع.

Her şeyin hayatı ancak su ile olduğundan, şu buyruğuyla buna işaret etti: {لِيَأْكُلُوا مِن} “Yesinler diye;” Hamza ve Kisâî'nin zamirin tekilliğiyle birlikte çoğul kalıbındaki kıraati, tek bir ağacın aşılama yoluyla çeşitli meyve türlerini kendisinde toplayabildiğine işaret etmiştir: {ثَمَرِهِ} “onun ürününden;” yani önceden zikredilenlerin ürününden; su olmasaydı bitmezdi ve eğer bolca olmasaydı bittikten sonra meyve vermezdi.

14917. Metin

ولما كان الإنسان قد يتسبب في تربية بعض الأشياء، أبطل سبحانه الأسباب فيما يمكن أن يدعو فيه تسبباً، ونبه على أن الكل بخلقه فقال: {وما عملته} أي ولم تعمل شيئاً من ذلك {أيديهم} أي عملاً ضعيفاً - بما أشار إليه تأنيث الفعل فكيف بما فوقه وإن تظافروا على ذلك بما أشار إليه جمع اليد. ولما كان السياق ظاهراً في هذا جاءت قراءة حمزة والكسائي وحفص عن عاصم بحذف الضمير غير منوي قصراً للفعل تعميماً للمفعول رداً لجميع الأمور إلى بارئها سواء كانت بسبب أو بغير سبب، أي ولم يكن لأيديهم عمل لشيء من الأشياء لا لهذا ولا لغيره مما له مدخل في عيشهم ومن غيره، ولذلك حسن كل الحسن إنكاره عليهم عدم الشكر بقوله: {أفلا يشكرون *} أي يدأبون دائماً في إيقاع الشكر والدوام على تجديده في كل حين بسبب هذه النعم الكبار.

İnsan bazen bazı şeylerin yetiştirilmesine sebep olabildiği için, Yüce Allah sebep kılındığı iddia edilebilecek hususlarda sebepleri iptal etti ve her şeyin O'nun yaratmasıyla olduğuna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {وَمَا عَمِلَتْهُ} “ve yapmadığı halde onu” yani bunlardan hiçbir şeyi yapmadıkları halde; {أَيْدِيهِمْ} “kendi ellerinin;” fiilin müennes getirilmesinin işaret ettiği üzere zayıf bir amel bile yapmamışken, nitekim 'el' kelimesinin çoğul getirilmesinin işaret ettiği gibi bu hususta yardımlaşsalar bile bunun üstündekini nasıl yapabilirler? Sözün gelişi bu hususta açık olduğu için, Hamza, Kisâî ve Âsım'dan Hafs kıraatinde zamir niyet edilmeksizin hazfedilerek, sebebi olsun veya olmasın bütün işleri Yaratıcısına döndürmek üzere mef'ulü genelleştirip fiili sınırlandırmak için gelmiştir; yani geçimlerinde ve diğer hususlarda medhali olan ne bu şeylere ne de başkasına onların ellerinin hiçbir ameli/etkisi olmamıştır. İşte bu sebeple şu buyruğuyla şükretmeyişlerini inkâr etmesi son derece güzel olmuştur: {أَفَلَا يَشْكُرُونَ} “Hâlâ şükretmezler mi?” Yani bu büyük nimetler sebebiyle daima şükretmeye ve her an onu yenilemeye devam etmezler mi?

14918. Metin

ولما كان السياق لإثبات الوحدانية والإعلام بأن ما عبد من دونه لا استحقاق له في ذلك بوجه، ولا نفع بيده ولا ضر، وأنتج هذا السياق بما دل عليه من تفرده بكل كمال وأنه لا أمر لأحد معه بوجه من الوجوه - تنزهه عما ادعوه من الشرك غاية التنزه، قال لافتاً للكلام عن مظهر العظمة لأن إثباتها بالرحمة الدال عليها أدخل في التعظيم: {سبحان الذي} ووصفه بما أكد ما مضى من إسناد الأمور كلها إليه ونفى كل شيء منها عمن سواه فقال: {خلق الأزواج} أي الأنواع المتشاكلة المتباينة في الأوصاف وفي الطعوم والأرابيح والأشكال والهيئات والطبائع وغير ذلك من أمور لا يحصيها إلا الله تدل أعظم دلالة على كمال القدرة وعظيم الحكمة والاختيار في الإرادة، وأكد بقوله: {كلها} لإفادة التعميم؛ ثم زاد الأمر تصريحاً بالبيان بقوله: {مما تنبت الأرض} فدخل فيه من كل نجم وشجر ومعدن وغيره من كل ما يتولد منها، وأشار - لكونه في سياق تكذيبهم - إلى تأديبهم بتحقيرهم بجمع القلة والتعبير بالنفس التي تطلق في الغالب على ما يذم به فقال: {ومن أنفسهم} وبين أن وراء ذلك أموراً لا يعلمها إلا هو سبحانه فقال: {ومما لا يعلمون *} أي ومما لا يحتاجون إليه

Sözün gelişi vahdâniyeti ispata ve O'ndan başka tapılan varlıkların hiçbir veçhile buna layık olmadığını, ne faydanın ne de zararın onların elinde bulunduğunu bildirmeye yönelik olduğu için ve bu bağlam da her türlü kemal ile tek oluşuna ve hiçbir surette O'nunla birlikte kimsenin bir tasarrufu bulunmadığına delalet etmesiyle O'nun iddia ettikleri şirkten son derece münezzeh olduğunu netice verdiğinde; rahmet ile ispatı tazime daha uygun olduğundan sözü azamet makamından çevirerek şöyle buyurdu: {سُبْحَانَ الَّذِي} “Münezzehtir O [Zât];” bütün işleri O'na isnat eden ve O'ndan başkasından bunların her birini nefyeden geçmiş sözleri tekit eden vasıfla O'nu niteleyip şöyle buyurdu: {خَلَقَ الْأَزْوَاجَ} “çiftleri yaratan;” yani niteliklerde, tatlarda, kokularda, şekillerde, suretlerde, tabiatlarda ve ancak Allah'ın sayabileceği, kemal-i kudrete, azamet-i hikmete ve iradedeki ihtiyara en büyük delaletle delalet eden benzer ve farklı türleri; genelleme bildirmek için şu sözüyle tekit etti: {كُلَّهَا} “bütün;” sonra şu sözüyle beyanı daha da açık hale getirdi: {مِمَّا تُنبِتُ الْأَرْضُ} “yerin bitirdiklerinden,” böylece gövdesiz ve gövdeli her türlü bitki, maden ve yerden meydana gelen her şey buna dâhil oldu; yalanlamaları bağlamında olması sebebiyle cem-i kıllet (azlık çoğulu) ve çoğunlukla yerilen şeyler için kullanılan 'nefis' lafzıyla ifade ederek onları hakir görüp te'dip etmeye işaretle şöyle dedi: {وَمِنْ أَنفُسِهِمْ} “ve kendilerinden” ve bunun ötesinde sadece Yüce Zât'ın bildiği şeylerin bulunduğunu beyan ederek şöyle buyurdu: {وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ} “ve bilmedikleri şeylerden!” Yani muhtaç olmadıkları şeylerden

14919. Metin

في دينهم ولا دنياهم، ولا توقف لشيء من إصلاح المعاش والمعاد عليه، ولو كان ذلك لأعلم به كما أعلم بأحوال الآخرة وغيرها مما لم نكن نعلمه.

ne dinlerinde ne dünyalarında ihtiyaç duydukları, ne de dünya ve ahiret düzeninin kendisine bağlı olmadığı şeylerden; şayet öyle olsaydı, bilmediğimiz ahiret hallerini ve diğer şeyleri bildirdiği gibi bunu da bildirirdi.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.