15046. Metin
مقصودها الاستدلال على آخر يس من التنزه عن النقائص اللازم منه رد العباد للفصل بينهم بالعدل اللازم منه الوحدانية، وذلك هو المعنى ذلك أشار إليه وسمها بالصافات) وإنا لنحن الصافون وإنا لنحن المسبحون () بسم الله) أي الذي له الكمال المطلق فلا يدنو من جنابه نقص) الرحمن (الذي منٍّ برحمة العدل في الدارين) الرحيم (الذي يمنّ على من يريد بالطاعة بالثواب والمتاب لإسقاط العقاب.
Bu surenin maksadı, Yâsîn suresinin sonundaki, Allah'ın noksanlıklardan münezzeh olduğu hususuna delil getirmektir. Bu tenzih, kulların aralarında adaletle hükmolunması için [huzura] döndürülmelerini; bu da vahdaniyeti (Allah'ın birliğini) gerektirir. İşte bu mana, surenin es-Sâffât olarak isimlendirilmesiyle ima edilen şeydir. (Ve biz şüphesiz saf saf dizilmişleriz, ve biz şüphesiz tesbih edenleriz.) {بسم الله} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla”; yani mutlak kemale sahip olan ve zâtına hiçbir noksanlığın yaklaşamayacağı Allah'ın adıyla. {الرحمن} Her iki yurtta da adalet rahmetiyle lütufta bulunan. {الرحيم} Dilediği kimseye itaati [nasip edip] cezayı düşürmek için sevap ve tevbeleri kabul etmek suretiyle ihsanda bulunan.
15047. Metin
لما كان الإنفراد بالملكوت لا يكون إلا مع الوحدانية بالذات، وفي ذلك استحقاق الاختصاص بالإلهية، وكان ذلك - مع أنه بحيث لا يخفى على ذي لب - عندهم في غاية البعد، ولذلك لا يسلمون ما يتعلق بالملكوت وينكرونه غاية الإنكار، ناسب أن يقسم عليه.
Mülk ve melekût üzerinde tek başına tasarruf sahibi olmak ancak zâtında bir olmakla mümkün olacağından ve bunda ilahlık vasfına müstahak oluş bulunup; bu hakikat -akıl sahiplerine gizli kalmayacak derecede açık olmasına rağmen- onların nazarında son derece uzak görüldüğünden ve bu sebeple melekûta dair hususları kabul etmeyip son derece inkâr ettiklerinden, bunun üzerine yemin edilmesi uygun düşmüştür.
15048. Metin
ولما كان من البلاغة أن يناسب بين القسم والمقسم عليه، وكان الاصطفاف دالاً على اتحاد القصد كما في صفوف القتال والصلاة، وكان الملائكة لا قصد لهم إلا الله من غير عائق عن ذلك فكانوا أحق الخلق بالاصطفاف، تارة للصلاة، وتارة للتسبيح والتقديس، وتارة
Belagatin bir gereği olarak yemin ile üzerine yemin edilen şey arasında bir uyum bulunması gerektiğinden ve saf tutmak da savaş ve namaz saflarında olduğu gibi gaye birliğine delalet ettiğinden; melekler ise kendilerini bundan alıkoyacak hiçbir engel olmaksızın sadece Allah'ı kastettiklerinden, saf tutmaya en layık varlıklardır. Kâh namaz için, kâh tesbih ve takdis için, kâh
15049. Metin
لتدبير الأرزاق، وتارة لتعذيب أهل الشقاق - إلى غير ذلك من الأمور التي لا تسعها الصدور، وكانوا بعد زجرة الإحياء المصرح بهما في السورة الماضية ثم زجرتي الصعق والإفاقة الآتيتين في الزمر حين تشقق السماء بالغمام وتكون وردة كالدهان، وتنفطر بسطوة المليك الديان، ويتكرر ما فيها من أجرام ومعان، تنزل ملائكة كل سماء فتصير صفاً مستديراً، ملائكة الأولى حول أهل الأرض، وملائكة الثانية حول ملائكة الأولى وهكذا، ثم يصيرون إذا قيل)) يا معشر الجن والإنس إناستطعتم أن تنفذوا من أقطار السموات والأرض فانفذوا} [الرحمن: ٣٣] فماج العباد بعضهم في بعض من شدة الزحام، وطول القيام، كلما مالوا على جهة من جهاتهم زجروهم زجراً ردوهم به عن النفوذ، مع أن انتظام المدبرات الناشئ عن اصطفافهم في التدبير في طاعة الملك القدير دال على الوحدانية،
rızıkları sevk ve idare etmek için, kâh hakka karşı gelen azgınları cezalandırmak için -ve daha gönüllerin alamayacağı nice işler için- saf tutarlar. Geçen surede açıkça zikredilen diriliş sayhasından, ardından Zümer suresinde gelecek olan çarpılma ve bayılma ile ayılma sayhalarından sonra, gökyüzü bulutlarla yarılıp erimiş yağ gibi kıpkırmızı bir gül haline geldiğinde, her şeyin mutlak hâkimi ve karşılığını verici olan Melik ve Deyyân'ın kahredici gücüyle parçalandığında, içindeki cisimler ve manalar tekrarlandığında, her göğün melekleri iner ve dairesel bir saf oluştururlar. Birinci göğün melekleri yeryüzü ehlinin etrafında, ikinci göğün melekleri birinci göğün meleklerinin etrafında yer alır ve bu böyle devam eder. Sonra {يا معشر الجن والإنس إن استطعتم أن تنفذوا من أقطار السموات والأرض فانفذوا} [Rahmân: 33] buyrulduğunda ve izdihamın şiddetinden, kıyamın uzunluğundan kullar birbirine girip dalgalandığında, hangi tarafa yönelseler melekler onları bir zecr (şiddetli bir men ediş) ile engelleyip geçişlerini önlerler. Bununla birlikte, mutlak kudret sahibi Melik'e itaat hususunda tedbir işlerini yürütenlerin (müdebbirât) saf bağlamasından doğan intizam da vahdaniyete delalet etmektedir.
15050. Metin
قال تعالى: {والصافات} أي الجماعات من الملائكة والمصلين والمجاهدين المكملين أنفسهم بالاصطفاف في الطاعة، فهو صفة لموصوف محذوف مؤنث اللفظ، وعدل عن أن يقول: «الصافين» القاصر على الذكور العقلاء ليشمل
Yüce Allah şöyle buyurdu: {والصافات} “Andolsun o saf saf dizilenlere”; yani itaatte saf bağlayarak kendilerini kemale erdiren melekler, namaz kılanlar ve mücahitler topluluğuna. Bu kelime, lafzı müennes olan hazfedilmiş bir mevsubun sıfatıdır. Sadece akıl sahibi erkeklere has olan "es-Sâffîn" lafzından dönülmüştür ki;
15051. Metin
الجماعات من الملائكة والجن والإنس والطير والوحش وغيرها، إشارة إلى أنه لا يؤلف بين شيء منها ليتحد قصده إلا واحد قهار، وأنه ما اتحد قصد شيء منها إلا استوى صفة، ولا اعتدل صفة إلا اتحد زجره وهو صياحه، ولا اتحد زجره إلا اتحد ما يذكره بصوته، ولا اتحد منه ذلك إلا نجح قصده واتضح رشده بدليل المشاهدة، وأدلها أن الصحابة ﵃ لما اتحد قصدهم في إعلاء الدين وهم أضعف الأمم وأقلها عدداً لم يقم لهم جمع من الناس الذين لا نسبة لهم إليهم في قوة ولا كثرة، ولم ينقص صفهم، وجرح القلوب وأبارها زجرهم، وشرح الصدور وأنارها ذكرهم، كما أشار إليه تعالى آخر هذه السورة بقوله {وإن جندنا لهم الغالبون} وكذا غير الآدميين من الحيوانات كما يرى من الفار والجراد إذا أراد الله تعالى اتحاد
melekler, cinler, insanlar, kuşlar, vahşi hayvanlar ve diğerlerinden oluşan toplulukları kapsasın. Bu da, ancak mutlak kahredici tek bir İlah'ın bunlar arasında ülfet sağlayıp gayelerini birleştirebileceğine; bunların gayesi birleşmedikçe saflarının düzelmeyeceğine, safları düzelmedikçe haykırış ve zecrlerinin bir olmayacağına, zecrleri bir olmadıkça sesleriyle zikrettikleri şeyin birleşmeyeceğine ve bu da birleşmedikçe maksatlarının hasıl olmayıp doğru yollarının apaçık ortaya çıkmayacağına müşahade deliliyle bir işarettir. Bunun en açık delili şudur: Sahabe (radıyallâhu anhüm) en zayıf ve sayıca en az ümmet oldukları halde dinlerini yüceltme gayesinde birleştiklerinde, kuvvet ve çokluk bakımından kendileriyle kıyaslanamayacak hiçbir insan topluluğu karşılarında duramamış, safları bozulmamış; onların zecri ve haykırışı [düşmanların] kalplerini parçalayıp helak etmiş, zikirleri ise sineleri açıp aydınlatmıştır. Nitekim Yüce Allah bu surenin sonunda {وإن جندنا لهم الغالبون} “Şüphesiz ordumuz, galip gelecek olanların ta kendileridir” buyurarak buna işaret etmiştir. İnsan dışındaki hayvanlar da böyledir; nitekim Allah Teâlâ fare veya çekirgenin bir şeydeki gayesini birleştirmeyi dilediğinde, kendisine galebe çalmak isteyeni yendiği, ona karşı güç ve kuvvet göstereni kahrettiği görülmektedir. Böylece, yemin ile kastedilenin bütünüyle hayır olduğu, üzerine yemin edilen şey ile son derece bütünleştiği, ona tam anlamıyla kenetlendiği ve her ikisinin manasının mükemmel bir uyum içinde olduğu açığa çıkmıştır.
15052. Metin
قصده في شيء فإنه يغلب فيه من يغالبه، ويقهر من يقاويه أو يقالبه، فبان أن الخير كله ما أريد بالقسم، واتحد جداً بالمقسم عليه والتأم والتحم به أيّ التحام، وانتظم معناهما كل الانتظام.
Böylece, yemin ile kastedilenin bütünüyle hayır olduğu, üzerine yemin edilen şeyle fevkalade birleştiği, ona sımsıkı kenetlendiği ve her ikisinin manasının tastamam bir nizam oluşturduğu açıkça ortaya çıkmıştır.
15053. Metin
ولما كان التأكيد بالمصدر أدل على الوحدة المرادة قال: {صفاً *} وهو ترتيب الجمع على خط. ولما كان توحد القصد موجباً للقوة المهيئة للزجر، وكان تكميل الغير مسبباً عن تكميل النفس، ومرتباً عليه، وأشرف منه لو تجرد عن التكميل، وكان التكميل إنما يتم أمره ويعظم أثره مع الهيبة «فأخذني فغطني حتى بلغ مني الجهد» قال عاطفاً بالفاء: {فالزاجرات} أي المنتهرات عقب الصف كل من خرج عن أمر الله {زجراً} أي انتهاراً بالمواعظ وغيرها تكميلاً لغيرهم.
Mastar ile pekiştirme, kastedilen birliğe daha kuvvetli delalet ettiği için {صفاً *} “Saf bağlayarak” buyurmuştur; bu da bir topluluğun bir hat üzerinde sıraya dizilmesidir. Gaye birliği zecr (engelleme ve yönlendirme) için gerekli olan gücü doğurduğundan, başkasını kemale erdirmek kişinin kendi nefsini kemale erdirmesinden neşet ettiğinden, buna dayandığından ve başkasını kemale erdirmeksizin tek başına kalmaktan daha şerefli olduğundan; kemale erdirme işi de ancak bir heybet ile tamamlanıp tesiri büyüdüğünden -«Beni tutup takatim kesilinceye kadar sıktı» hadisinde olduğu gibi- 'fa' harfiyle atfederek şöyle buyurdu: {فالزاجرات} “O sürüp sevk edenlere”; yani saf bağlamanın hemen ardından Allah'ın emrinden sapan herkesi azarlayıp men edenlere, {زجراً} “Şiddetli bir sevk ile”; yani başkalarını kemale erdirmek maksadıyla öğüt ve benzeri şeylerle onları şiddetle men edip yönlendirerek.
15054. Metin
ولما كانت الإفاضة مسببة عن حسن التلقي المسبب عن تفريغ البال المسبب عن هيبة المفيد، وكان فيض التلاوة أعظم الفيض قال: {فالتاليات} أي التابعات استدلالاً على قولهم وفعلهم وتمهيداً لعذرهم
Feyiz ve ilham akıtmak, feyiz verenin heybetinden kaynaklanan zihin dinginliğinin doğurduğu güzelce telakki etme haline dayandığından ve tilavet feyzi de feyizlerin en büyüğü olduğundan şöyle buyurdu: {فالتاليات} “Ve o okuyanlara”; yani söz ve fiillerine delil getirmek, mazeretlerine zemin hazırlamak,
15055. Metin
وتشريفاً لقدرهم، وتكميلاً لغيرهم: {ذكراً} أي موعظة وتشريفاً وتذكيراً من ذكر ربهم إفاضة على غيرهم من روح العلم وإدغام التاء في الصاد والزاي والذال إشارة إلى أن ذلك مع هوله وعظمه قد يخفى عن غير من يريد الله إطلاعه عليه، فقد قطعت الصيحة قلوب الكفرة من ثمود وغيرهم، ولم تؤثر فيمن آمن منهم، وقد كان جبريل ﵇ ينزل على النبي ﷺ ما يأتي به من القرآن والصحابة ﵃ حوله لا يستمعون شيئاً منه - والله الموفق {إن إلهكم} أي الذي اتخذتم من دونه آلهة {لواحد *} أي فإن التفرق لا يأتي بخير، لما يصحبه من العجز البعيد جداً عن الكمال الذي لا تكون الإلهية أصلاً إلا معه، فإليه لا إلى غيره ترجعون ليفصل بينكم فيما كنتم فيه تختلفون، وهو الذي أنزل هذا الكتاب بعزته ورحمته وحرسه من اللبس وغيره بما سيذكر من كبريائه وعظمته ولو لم يكن واحداً لاختل أمر هذا الاصطفاف والزجر والتلاوة، وما يترتب عليها، فاختل نظام هذا الوجود الذي نشاهده كما نشاهد في أحوال الممالك
kadirlerini yüceltmek ve başkalarını kemale erdirmek için tâbi olanlara; {ذكراً} “Bir zikir”; yani ilim ruhundan başkalarına feyiz akıtmak suretiyle Rablerinin zikrinden bir öğüt, bir şeref ve bir hatırlatma [okuyanlara]. Tâ harfinin Sâd, Zây ve Zâl harflerine idğam edilmesi; bu durumun, dehşeti ve büyüklüğü ile birlikte, Allah'ın muttali kılmak istedikleri dışındakilere gizli kalabileceğine bir işarettir. Nitekim o müthiş çığlık Semûd ve diğer kâfirlerin kalplerini parçalamış, fakat onlardan iman edenlere hiçbir zarar vermemiştir. Cebrail (aleyhisselâm) Kur'an'dan getirdiği vahiyleri Peygamber'e (sallallâhu aleyhi ve sellem) indirirken, etrafındaki ashabı (radıyallâhu anhüm) ondan hiçbir şey işitmezlerdi -başarı Allah'tandır-. {إن إلهكم} “Şüphesiz sizin ilahınız”; yani O'ndan başka ilahlar edindiğiniz Rabbiniz, {لواحد *} “Tektir”. Zira ayrılık hiçbir hayır getirmez; çünkü beraberinde getirdiği acziyet, kendisi olmaksızın ilahlığın asla düşünülemeyeceği kemal sıfatından son derece uzaktır. O halde aranızda ihtilaf ettiğiniz hususlarda hüküm vermesi için başkasına değil, yalnızca O'na döndürüleceksiniz. İzzeti ve rahmetiyle bu Kitab'ı indiren ve birazdan zikredilecek olan kibriyâ ve azametiyle onu şüphe ve karışıklıktan koruyan O'dur. Eğer O tek olmasaydı, bu saf tutma, zecr ve tilavet nizamı ve bunlara bağlı olan şeyler bozulur; böylece kralların ihtilafı esnasında
15056. Metin
عند اختلاف الملوك في تغيير العوائد ونسخ الشرائع التي كان من قبلها أطدها وجميع ما له من الآثار والخصائص، ونحن نشاهد هذا الوجود على ما أحكمه ﷾ لا يتغير شيء منه عن حاله الذي حده له، فعلمنا أنه واحد لا محالة متفرد بالعظمة، لا كفوء له من غير شك.
adetlerin değişmesi, kendisinden öncekilerin sağlamlaştırdığı kanunların ve ona ait bütün eser ve hususiyetlerin yürürlükten kaldırılması durumunda müşahede ettiğimiz gibi, şu müşahede ettiğimiz varlık nizamı da bozulurdu. Bizler ise bu varlık alemini, Yüce Allah'ın (celle celâluhû) muhkem kıldığı nizam üzere görmekteyiz; O'nun tayin ettiği sınırdan hiçbir şey değişmemektedir. Buradan anladık ki O, şüphesiz tektir, azametiyle benzersizdir ve kesinlikle hiçbir dengi yoktur.
15057. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما تضمنت سورة يس من جليل التنبيه وعظيم الإرشاد وما يهتدي الموفق باعتبار بعضه، ويشتغل المعتبر به في تحصيل مطلوبه وفرضه، ويشهد بأن الملك بجملته لواحد، وإن رغم أنف المعاند والجاحد، أتبعها تعالى بالقسم علة وحدانيته فقال تعالى {والصافات} - الآية إلى قوله تعالى {إن إلهكم لواحد} إلى قوله {ورب المشارق} ثم عاد الكلام إلى التنبيه لعجيب مصنوعاته فقال تعالى {إنا رأينا السماء الدنيا بزينة الكواكب} إلى قوله {شهاب ثاقب} ثم أتبع بذكر عناد من جحد مع بيان الأمر ووضوحه وضعف ما خلقوا منه {إنا خلقناهم من طين لازب} ثم ذكر استبعادهم العودة الأخروية وعظيم حيرتهم وندمهم إذا شاهدوا ما به كذبوا،
İmam Ebû Ca'fer bin ez-Zübeyr şöyle demiştir: Yâsîn suresi, muvaffak kılınmış kimsenin bir kısmını tefekkür etmekle hidayet bulacağı, ibret alanın matlubunu ve farzını elde etmekle meşgul olacağı yüce uyarıları ve büyük irşadları kapsayıp mülkün tamamının inatçı ve inkârcının burnu yere sürtülse de tek bir Zât'a ait olduğuna şahitlik edince; Yüce Allah bunun ardından vahdaniyetine yemin ederek {والصافات} ayetinden {إن إلهكم لواحد} ve {ورب المشارق} ayetine kadar buyurdu. Sonra söz, yarattığı harika sanatlara dikkat çekmeye dönerek {إنا زينا السماء الدنيا بزينة الكواكب} ayetinden {شهاب ثاقب} ayetine kadar buyurdu. Ardından meselenin açık ve seçik olmasına ve kendilerinin yaratıldıkları maddenin zayıflığına rağmen inkâr edenlerin inadını zikrederek {إنا خلقناهم من طين لازب} buyurdu. Sonra da ahiretteki dirilişi uzak görmelerini, yalanladıkları şeyi bizzat gördüklerinde içine düşecekleri büyük şaşkınlık ve pişmanlığı zikretti.
15058. Metin
والتحمت الآي إلى ذكر الرسل مع أممهم وجريهم في العناد والتوقف والتكذيب على سنن متقارب، وأخذ كل بذنبه، وتخليص رسل الله وحزبه، وإبقاء جميل ذكرهم باصطفائهم وقربه، ثم عاد الكلام إلى تعنيف المشركين وبيان إفك المعتدين إلى ختم السورة - انتهى.
Ayetler, peygamberlerin kavimleriyle olan kıssalarını; kavimlerinin inat, çekimserlik ve yalanlama hususunda birbirine yakın yollar izlemelerini, her birinin günahı sebebiyle cezalandırılmasını, Allah'ın elçilerinin ve O'nun tarafında olanların kurtarılmasını, seçilmeleri ve O'na yakınlıkları sebebiyle geride güzel hatıralarının bırakılmasını birbirine bağlayarak zikretti. Sonra söz, müşrikleri azarlamaya ve haddi aşanların iftiralarını açıklamaya dönerek surenin sonuna kadar devam etti -nakil bitti-.
15059. Metin
ولما ثبت أنه واحد، أنتج وصفه بقوله: {رب} أي موجد ومالك وملك ومدبر {السماوات} أي الأجرام العالية {والأرض} أي الأجرام السافلة {وما بينهما} أي من الفضاء المشحون من المرافق والمعاون بما تعجز عن عدة القوى، وهذا - مع كونه نتيجة ما مضى - يصلح أن يكون دليلاً عليه لما أشار إليه من انتظام التدبير الذي لا يتهيأ مع التعدد كما أن المقسم به هنا إشارة إلى دليل الوحدانية أيضاً بكونه على نظام واحد دائماً في الطاعة التي أشير إليها بالصف والزجر والتلاوة، فسبحان من جعل هذا القرآن معجز النظام، بديع الشأن بعيد المرام.
O'nun tek olduğu sabit olunca, bu durum şu vasfı netice verdi: {رب} “Rabbidir”; yani var eden, malik olan, mutlak hâkimi ve yöneticisi olan, {السماوات} “Göklerin”; yani yüce cisimlerin, {والأرض} “Ve yerin”; yani aşağıdaki cisimlerin, {وما بينهما} “Ve ikisi arasındakilerin”; yani güçlerin saymaktan aciz kaldığı menfaat ve faydalarla dopdolu olan fezânın. Bu husus, geçmiş olanın bir neticesi olmakla birlikte, çokluk halinde mümkün olamayacak olan tedbir nizamına işaret ettiği için bizzat vahdaniyetin bir delili olmaya da elverişlidir. Nitekim burada kendisiyle yemin edilen husus da saf tutma, zecr ve tilavet ile işaret edilen itaatte daima tek bir nizam üzere bulunması hasebiyle yine vahdaniyet deliline bir işarettir. Bu Kur'an'ı nizamı mucize, şânı eşsiz, ulaşılması imkânsız kılan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir.
15060. Metin
ولما كان السياق للإفاضة بالتلاوة وغيرها، وكانت جهة الشروق جهة الإفاضة بالتجلي الموجد للخفايا الموجب للتنزه عن النقائص،
Sözün akışı tilavet ve benzeri yollarla feyiz vermeye dair olunca ve doğu ciheti de gizli şeyleri ortaya çıkaran ve noksanlıklardan tenzihi gerektiren tecelli ile feyiz verme ciheti olduğundan;
15061. Metin
وكان الجميع أليق بالاصطاف الناظر إلى القهر بالأئتلاف قال: {ورب المشارق *} أي الثلاثمائة والستين التي تجلى عليكم كل يوم فيها الشمس والقمر وسائر الكواكب السيارة على كر الدهور والأعوام، والشهور والأيام، على نظام لا ينحل، ومسير لا يتغير ولا يختل، وذكرها يدل قطعاً على المغارب لأنها تختلف بها، وأعاد الصفة معها تنبيهاً على وضوح دلاتها بما فيها مما السياق من الاصطفاف الدال على حسن الائتلاف، وللدلالة على البعث بالآيات بعد الغياب.
bütün bunlar da ülfet ve kaynaşma yoluyla hâkimiyeti gözeten saf bağlamaya daha uygun düştüğünden şöyle buyurdu: {ورب المشارق *} “Ve doğuların da Rabbidir”; yani çağlar, yıllar, aylar ve günler boyunca bozulmayan bir nizam, değişmeyen ve aksamayan bir seyirle her gün üzerinize güneşin, ayın ve diğer gezegenlerin doğduğu üç yüz altmış doğu noktasının [Rabbidir]. Doğuların zikredilmesi, batı noktalarına da kesin bir şekilde delalet eder; zira onlar da bunlara göre farklılaşır. Siyakın gereği olan ve güzel kaynaşmaya delalet eden saf bağlama hususunu ihtiva etmesi hasebiyle delaletinin açıklığına dikkat çekmek ve kaybolduktan sonra ayetlerle [yeniden] dirilişe işaret etmek için 'Rab' sıfatını bunlarla birlikte tekrar zikretti.
15062. Metin
ولما كانت المشارق تقتضي الفيض والإظهار، أتبع ذلك نتيجته بما من شأنه الشروق والغروب ولو بمجرد الخفاء والظهور، فقال مؤكداً مع لفت الكلام إلى التكلم في مظهر العظمة تنبيهاً على أن فعلهم فعل من ينكر ما للنجوم من الزينة وما تدل عليه من عظمته ﷾، وفخم التعبير عن الزينة بتضعيف الفعل لمثل ذلك: {إنا زينا} أي بعظمتنا التي لا تدانى {السماء} ولما كانوا لا يرون إلا ما يليهم من السماوات، وكانت زينة النجوم ظاهرة فيها قال: {الدنيا} أي التي هي أدنى السماوات إليكم.
Doğu noktaları feyzi ve açığa çıkarmayı gerektirdiğinden, bunun hemen ardından, sırf gizlenme ve görünme suretiyle de olsa doğma ve batma özelliğine sahip şeylerin getirdiği neticeyi zikretti. Onların bu tavrının, yıldızlardaki ziyneti ve Yüce Allah'ın (celle celâluhû) azametine olan delaletini inkâr eden kimsenin tavrı olduğuna dikkat çekmek için azamet makamında mütekellim (birinci şahıs) kipine dönerek ve pekiştirerek buyurdu. Bu sebeple fiili şeddeli kullanarak ziynet ifadesini tazim etti: {إنا زينا} “Biz süsledik”; yani asla erişilemeyecek azametimizle, {السماء} “Göğü”; onlar göklerden sadece kendilerine yakın olanı görebildikleri ve yıldızların ziyneti de onda zahir olduğu için, {الدنيا} “Dünya [göğünü]”; yani size en yakın olan göğü.
15063. Metin
ولما أشير إلى أن الصف زينة في الباطن باتحاد القصد كما أنه زينة في الظاهر بحسن الشكل وبديع الرصف، زيد في التنبيه على ذلك بإعادة ما فهم من «زينا» في قوله: {بزينة الكواكب *} أي بالزينة التي للنجوم النيرة البراقة المتوقدة الثابتة في محالها - قارة أو مارة - المرصعة في السماء ترصيع المسامير الزاهرة كزهر النور المبثوث في خضرة الرياض الناضرة، فهي مع عدم التنوين والخفض إضافة بيانية كثوب خز، ومن نوّن الزينة فإن خفض الكواكب فعلى البدل، أي بالكواكب التي هي زينة، وإن نصب فعلى المدح بتقدير أعني، أو على أنه بدل اشتمال من السماء، أي كواكبها، إما بكونها فيما دونها من الجو فبظن أنها فيها، أو يكونها فيها من جانبها الذي يلينا، أو بكونها تشف عنها وإن كان بعضها فيما هو أعلى منها، وزينتها انتظامها وارتسامها على هذا النظم البديع في أشكال متنوعة وصور مستبدعة ما بين صغار وكبار، منها ثوابت ومنا سيارة وشوارق
Saf tutmanın, şeklin güzelliği ve dizilişin harikalığı ile zahirde bir ziynet olduğu gibi gaye birliği ile de batında bir ziynet olduğuna işaret edilince; {بزينة الكواكب *} “Yıldızlar gibi bir ziynetle” kavlindeki "ziynet verdik" manasını pekiştirmek suretiyle buna dikkat daha da artırıldı. Yani parlak, ışıl ışıl, alevli, yerlerinde sabit -duran yahut hareket eden-, yemyeşil ve taze bahçelere serpiştirilmiş çiçeklerin aydınlığı gibi, göğe parlak çiviler misali nakşedilmiş yıldızların süsüyle. Bu terkip tenvinsiz ve meksûr (esreli) okunduğunda 'hazz kumaşından elbise' gibi beyâniye izafetidir. 'Ziynet' kelimesini tenvinli okuyanlara göre ise 'el-Kevâkib' kelimesi meksûr okunursa bedel olur, yani 'ziynet olan yıldızlarla'; mansub (üstünlü) okunursa 'yani' takdiriyle medih üzere mansub veya semadan bedel-i iştimal olur, yani 'onun yıldızlarını'. Bu da ya havada göğün altında bulunup onda zannedilmesiyle, ya da bize bakan tarafında yer almasıyla yahut bir kısmı daha yukarıda olsa bile göğün onu şeffaf göstermesiyle böyledir. Onların ziyneti ise; küçük ve büyükleri, sabit olanları, hareket edenleri, doğanları
15064. Metin
وغوارب - إلى غير ذلك من الهيئات التي لا تحصى، ولا حد لها عند العباد العجزة فيستقصى.
ve batanlarıyla bu harikulade nizam üzere çeşitli şekillerde ve benzersiz suretlerde düzenlenip resmedilmesidir. Bunlar, sayılamayacak ve aciz kulların tam olarak kuşatamayacağı kadar çok olan durumlardır.
15065. Metin
ولما كان كون الشيء الواحد لأشياء متعددة أدل على القدرة وأظهر في العظمة، قال دالاً بالعطف على غير معطوف عليه ظاهر على مقدر يدل على أن الزينة بالنجوم أمر مقصود لا اتفاقي: {وحفظاً} أي زيناها بها للزينة وللحفظ {من كل شيطان} أي بعيد عن الخير محترق. ولما كان القصد التعميم في الحفظ من كل عاتٍ سواءٍ كان بالغاً في العتو أو لا قال: {مارد *} أي مجرد عن الخير عاتٍ في كل شر سواء كان بالغاً في ذلك أقصى الغايات أو كان في أدنى الدرجات كضارب وضراب.
Bir tek şeyin birden çok gayeye hizmet etmesi kudrete daha çok delalet ettiğinden ve azamette daha zahir olduğundan; yıldızlarla süslemenin tesadüfi değil maksatlı bir iş olduğunu gösteren takdiri bir manaya, açıkça zikredilmeyen bir matufa atıfta bulunarak şöyle buyurdu: {وحفظاً} “Ve koruduk”; yani orayı hem süs olsun diye hem de korumak için yıldızlarla bezedik, {من كل شيطان} “Her şeytandan”; yani hayırdan uzak ve yanıp kavrulmuş [her varlıktan]. Azgınlıkta haddi aşmış olsun veya olmasın her türlü zorbaya karşı genel bir koruma kastedildiği için şöyle buyurdu: {مارد *} “İnatçı ve asi”; yani hayırdan soyutlanmış, her türlü şerde haddi aşmış, ister bunda en uç noktaya varmış olsun, ister 'vuran' ve 'çok vuran' lafızlarında olduğu gibi en alt derecede bulunsun.
15066. Metin
ولما كان المراد في سورتي النساء والحج ذم الكفرة بفعل ما ليس في كونه شراً لبس، وبوضع النفس باتباع ما لا شك في دناءته ببعده عن الخير بعد الإخفاء به، عبر بالمريد للمبالغة، وكما أنه حرس السماء المحسوسة بما ذكره ﷾ فكذلك زين ﷿ قلوب الأولياء التي هي كالسماء لأراضي أجسامهم بنجوم المعارف، فإذا مسهم طيف
Nisâ ve Hac surelerinde kastedilen, kötülük olduğunda şüphe bulunmayan bir fiili işlemekle ve hayırdan uzaklığı sebebiyle aşağılığı kesin olan şeye uymak suretiyle nefsi alçaltan kâfirleri yermek olduğundan, mübalağa ifade eden 'marîd' lafzıyla ifade edilmiştir. Yüce Allah (celle celâluhû) hissedilen semayı zikrettiği şeylerle koruduğu gibi; evliyasının, bedenlerinin arzına nispetle sema mesabesinde olan kalplerini de marifet yıldızlarıyla süslemiştir. Nitekim onlara vesvese veren bir taife
15067. Metin
من الشيطان تذكروا فرشقته شهب أحوالهم ومعارفهم وأقوالهم. ولما تشوف السامع إلى معرفة هذا الحفظ وثمرته وبيان كيفيته، استأنف قولاً: {لا يسمعون} أي الشياطين المفهومون من كل شيطان، لا يتجدد لهم سمع أصلاً، قال ابن الجوزي: قال الفراء: {لا} هنا كقوله «كذلك سلكناه في قلوب المجرمين لا يؤمنون به» ويصلح في {لا} على هذا المعنى الجزم، والعرب تقول: ربطت في شيء لا ينفلت - انتهى. ويؤخذ من التسوير بكل ثم الجمع نظراً إلى المعنى، والإفراد لضمير الخاطف وللخطفة أنهم معزولون عن السمع جمعهم ومفردهم من الجمع، وأن الخطف يكون - إن اتفق - في الواحد لا الجمع ومن الواحد لا الجمع، وللكلمة وما حكمها لا أكثر، وإليه يشير حديث الصحيح «تلك الكلمة من الحق يخطفها الجني» وأكد بعدهم بإثبات حرف الغاية، فقال مضمناً {سمع} بعد قصره معنى «انتهى» أو «أصغى» ليكون المعنى: لا ينتهي سمعهم أو تسمعهم أو إصغاؤهم {إلى الملإ} أي الجمع العظيم الشريف، وأوضحت هذا المعنى قراءة
şeytandan dokunduğu zaman hemen Allah'ı hatırlarlar; böylece hallerinin, marifetlerinin ve sözlerinin alevli okları o şeytanı taşa tutar. Dinleyen kimse bu korumanın mahiyetini, semeresini ve keyfiyetini öğrenmeye can atınca, yeni bir söze başlayarak şöyle buyurdu: {لا يسمعون} “Kulak verip dinleyemezler”; yani her şeytan ifadesinden anlaşılan o şeytanlar, kendileri için asla yeni bir işitme hasıl olmaz. İbnü'l-Cevzî der ki: Ferrâ şöyle dedi: Buradaki {لا} “...mezler”, «Biz onu suçluların kalbine böyle soktuk; ona inanmazlar» ayetindeki gibidir. Bu manaya göre {لا} edatının cezmetmesi de caizdir. Araplar: 'Kaçmasın diye bir şeye bağladım' derler -nakil bitti-. 'Küll' (her) kelimesiyle sınırlandırmadan sonra manaya bakılarak cemi (çoğul) getirilmesi, kapıp kaçan için ise zamirin ve kapma fiilinin tekil getirilmesi; onların gerek topluca gerek tek başlarına işitmekten tamamen men edildiklerini, kapıp kaçmanın ise -vaki olursa- topluca değil ancak tek bir fert tarafından, topluluktan değil tek bir kimseden ve birden fazla olmayıp tek bir kelime ve benzeri hususta olabileceğini gösterir. Sahih hadisteki şu ifade de buna işaret eder: «O kelime haktandır; onu cin kapar.» Gayeyi bildiren harf-i cerrin ispatıyla onların [o alemden] uzaklığını pekiştirdi ve {سمع} fiiline 'ulaşma' veya 'kulak verme' manasını dahil ederek şöyle buyurdu. Böylece mana: 'Onların işitmesi veya dinlemesi veya kulak vermesi ulaşmaz' şeklinde olur: {إلى الملإ} “Topluluğa”; yani pek yüce ve şerefli olan topluluğa. Bu manayı,
15068. Metin
من شدد السين والميم بمعنى يتسمعون، أي بنوع حيلة، تسمعاً منتهياً إلى ذلك، وهو يفهم أنهم يتسمعون، ولكن لا ينتهي تسمعهم إلى ما ذكر، بما أشار إليه الإدغام، ويشير أيضاً إلى أنهم يجتهدون في إخفاء أمرهم، وأفرد الوصف دلالة أيضاً على أن العطف يكون من واحد لا من جمع فقال: {الأعلى} أي مكاناً ومكانة بحيث يلمؤون العيون بهجة والصدور هيبة.
Sin ve Mim harflerini şeddeli okuyanların kıraati daha da açığa kavuşturmuştur; bu da 'kulak kabartırlar' yani bir hileyle, oraya ulaşacak şekilde dinlemeye çalışırlar demektir. Bu kıraat, onların dinlemeye çalıştıklarını fakat idğamın da işaret ettiği üzere dinlemelerinin zikredilen yere ulaşmadığını anlatır. Ayrıca işlerini gizlemeye gayret ettiklerine de işaret eder. Yönelmenin bir topluluktan değil tek bir fertten olacağına delalet etmek üzere sıfatı tekil getirerek şöyle buyurdu: {الأعلى} “En yüce”; yani mekân ve makam bakımından öyle yüce ki, gözleri neşeyle, gönülleri ise heybetle doldururlar.
15069. Metin
ولما كان التقدير: لأنهم يطردون طرداً قوياً، دل عليه بالعاطف في قوله: {ويقذفون} أي الشياطين يرمون رمياً وحياً شديداً يطردون به، وبني للمفعول لأن النافع قذفهم لا تعيين قاذفهم، مع أنه أدل على القدرة الإلهية عزت وجلت {من كل جانب *} أي من جوانب السماوات بالشهب إذا قصدوا السماع بالاستراق {دحوراً} أي قذفاً يردهم مطرودين صاغرين مبعدين، فهو تأكيد للقذف بالمعنى أو مفعول له أو حال.
Takdirî mana: 'Çünkü onlar şiddetli bir şekilde kovulurlar' şeklinde olduğundan, {ويقذفون} “Ve atılırlar” kavlindeki atıf harfiyle buna delalet etti. Yani o şeytanlar, kendisiyle kovuldukları şiddetli ve seri bir atışla taşlanırlar. Atanların tayin edilmeyip fiilin meçhul (edilgen) getirilmesi, asıl faydalı olanın onların taşlanması olmasındandır; bununla birlikte bu durum, Yüce ve Azîz olan İlahî kudrete daha çok delalet eder. {من كل جانب *} “Her taraftan”; yani kulak hırsızlığı yoluyla dinlemeye yeltendiklerinde göklerin her tarafından alevli yıldızlarla [taşlanırlar], {دحوراً} “Kovulup uzaklaştırılmak için”; yani onları kovulmuş, zelil kılınmış ve uzaklaştırılmış olarak geri püskürten bir atışla. Bu kelime ya mana yönünden 'kazf' (atış) fiilinin tekididir ya da onun mef'ûlü veya hâlidir.
15070. Metin
ولما كان هذا ربما سبباً لأن يظن ظان أنهم غير مقدور
Bu durum, bir kimsenin bu halin dışındaki durumlarda başka bir yolla onların güç yetirilemez
15071. Metin
عليهم في غير هذه الحالة بغير هذا النوع أخبر أنهم في قبضته، وإنما جعل حالهم هذا فتنة لمن أراد من عباده، فقال معبراً باللام التي يعبر بها غالباً عن النافع تهكماً بهم: {ولهم عذاب} أي في الدنيا بهذا وبغيره، وفي الآخرة يوم الجمع الأكبر {واصب *} أي دائم ممرض موجع كثير الإيجاع مواظب على ذلك ثابت عليه وإن افترق الدوامان في الاتصال والعظم والشدة والألم.
olduklarını zannetmesine yol açabileceğinden; onların [tamamen] Kendi kabzasında olduğunu, durumlarının bu şekilde kılınmasının ise kullarından dilediği kimseler için bir imtihan vesilesi yapıldığını haber verdi. Onlarla alay etmek maksadıyla, çoğunlukla faydalı şeyler için kullanılan 'lâm' harfini kullanarak şöyle buyurdu: {ولهم عذاب} “Ve onlar için bir azap vardır”; yani dünyada bununla ve başka şeylerle, ahirette ise en büyük toplanma gününde, {واصب *} “Sürekli”; yani devamlı, inleten, acı veren, çok elem verici, aralıksız ve sabit olan bir azap. Her ne kadar iki devamlılık süreklilik, büyüklük, şiddet ve elem bakımından birbirinden farklı olsa da.
15072. Metin
ولما ثبت بهذا حراسة القرآن بقدرة الملك الديان عن لبس الجان، وكان بعضهم مع هذا يسمع في بعض الأحايين ما أراد الله أن يسمعه ليجعله فتنة لمن أراد من عباده مع تميز القرآن بالإعجاز، استثنى من فاعل {يسمعون} قوله: {إلا من خطف} ودل على قلة ذلك بعد إفراد الضمير بقوله: {الخطفة} أي اختلس الكلمة أو أكثر، مرة من المرات منهم، ودل على قوة انقضاض الكواكب في أثره بالهمزة في قوله: {فأتبعه} مع تعديه بدونها، أي تبعه بغاية ما يكون من السرعة حتى كأنه يسوق نفسه ويتبعها له كأن الله سبحانه وعز شأنه هيأها لئلا تنقض إلا في أثر من سمع منهم حين سماعه سواء لا يتخلف {شهاب} أي شعلة النار من الكوكب أو غيره {ثاقب *}
Böylece Kur'an'ın, Melik ve Deyyân olan Allah'ın kudretiyle cinlerin karıştırmasından korunduğu sabit olunca; içlerinden bazılarının, Kur'an mucizeliğiyle ayrışmışken, Allah'ın kullarından dilediğine bir fitne kılmak istediği şeyleri zaman zaman işitmesi sebebiyle, {يسمعون} fiilinin failinden şu ifadeyi istisna etti: {إلا من خطف} “Ancak kapıp kaçan müstesna”. Zamirin tekil getirilmesinden sonra bunun azlığını şu kavliyle gösterdi: {الخطفة} “Bir kapışla”; yani onlardan bir kerede bir kelimeyi veya daha fazlasını hırsızlama alan kimse. Yıldızların onun peşinden şiddetle akıp inmesini, {فأتبعه} kavlindeki hemze ile gösterdi; oysa bu fiil hemzesiz de geçişli olur. Yani o yıldız, sanki kendisini sevk edip onun ardına takarcasına son derece büyük bir süratle onu takip etti. Sanki Yüce Allah, o alevi, cinlerden işiten kimsenin tam işittiği anda derhal arkasından inip hiç geri kalmayacak şekilde hazırlamıştır. {شهاب} “Bir alev [takip eder]”; yani yıldızdan veya başka bir şeyden çıkan bir ateş alevi, {ثاقب *} “Delip geçen”;
15073. Metin
أي يثقب ما صادفه من جني وغيره وإن كان الجني من نار فإنه ليس ناراً خالصة، وعلى التنزل فربما كان الشيء الواحد أنواعاً بعضها أقوى من بعض، فيؤثر أقواه في أضعفه كالحديد، وتارة يخطئ الجني وتارة يصيبه، وإذا أصابه فتارة يحرقه فيتلفه وتارة يضعفه.
yani rastladığı cini ve başkasını delip geçer. Cin ateşten yaratılmış olsa bile saf ateş değildir. Bir an için öyle kabul edilse dahi, aynı türden bir şeyin bazı kısımları diğerlerinden daha güçlü olabilir ve demirde olduğu gibi en güçlüsü en zayıfına tesir edebilir. Kâh cini ıskalar, kâh ona isabet eder; isabet ettiğinde ise kâh onu yakıp helak eder, kâh zayıf düşürür.
15074. Metin
ولما كان المقصود من هذا الكتاب الأعظم بيان الأصول الأربعة: التوحيد والنبوة والمعاد وإثبات القضاء والقدر، ودل سبحانه بهذه المذكورات على وجوده وكمال علمه وتمام قدرته على الأفعال الهائلة وبديع حكمته اللازم منه إثبات وحدانيته تفصيلاً لبعض إجمال {أو ليس الذي خلق السماوات والأرض} فكان ما دونها من الأفعال أولى، سبب عن ذلك لإثبات الحشر الذي أخبر به هذا القرآن الذي حرسه عن تلبيس الجان بزينة الكواكب التي أنشأ منها الشهب الثواقب قوله تهكماً بهم: {فاستفتهم} أي سلهم أن يتفتوا بأن يبينوا لك ما تسألهم عنه من إنكارهم البعث، وأصله من الفتوة وهي الكرم: {أهم أشد} أي أقوى وأشق وأصعب {خلقاً} أي من جهة إحكام الصنعة وقوتها وعظمها {أم من} ولما كان المراد الإعلام بأنه لا شيء من الموجودات إلا وهو خلقه سبحانه، عبر بما يدل على ذلك دون ذكرنا، وليكون أعم، وحذف المفعول لأنه مفهوم، ولئلا يلبس إذا ذكر ضمير المستفتين،
Bu yüce Kitab'ın maksadı dört aslı (tevhid, nübüvvet, ahiret ve kaza-kadere iman) açıklamak olduğundan; Yüce Allah zikredilen bu hususlarla varlığına, ilminin kemaline, dehşet verici fiiller üzerindeki tam kudretine ve eşsiz hikmetine delil getirip bunun zorunlu bir neticesi olarak vahdaniyetini ispat edince -bu da {أو ليس الذي خلق السماوات والأرض} ayetindeki mücmel ifadenin bir kısmının tafsilatıdır-; göklerden daha aşağı olan fiiller [yaratılmaya] öncelikle layık oldu. Delip geçen alevleri kendisinden var ettiği yıldızların ziynetiyle cinlerin karıştırmasından koruduğu bu Kur'an'ın haber verdiği haşrin ispatı sadedinde, onlarla alay etmek maksadıyla şu buyruğu buna bağladı: {فاستفتهم} “Şimdi onlara sor”; yani yeniden dirilmeyi inkâr etmelerine dair kendilerine soracağın şeyi sana açıklayarak bir fetva ve cevap vermelerini iste. Bu kelimenin aslı 'cömertlik' manasındaki fütüvvetten gelir: {أهم أشد} “Onlar mı daha zorlu”; yani daha güçlü, daha çetin ve daha meşakkatli, {خلقاً} “Yaratılışça”; yani sanatın muhkemliği, kuvveti ve büyüklüğü bakımından, {أم من} “Yoksa kimseler mi?” Mevcudattan hiçbir şeyin O'nun yaratığı olmaktan hariç olmadığını bildirmek kastedildiğinden, 'yarattıklarımız' demeksizin ve daha kapsamlı olsun diye bu şekilde ifade buyurdu. Mef'ûl (nesne) ise anlaşıldığı için ve kendilerine soru sorulanların zamiri zikredildiğinde bir karışıklık olmasın diye hazfedilmiştir.
15075. Metin
فقال: {خلقنا} أي من هذه الأشياء التي عددناها من الحي وغيره من الجن الذين أعطيناهم قدرة التوصل إلى الفلك وغيرهم، وعبر ب «من» تغليباً للعاقل من الملائكة وغيرهم مما بين السماوات والأرض.
Böylece şöyle buyurdu: {خلقنا} “Yarattıklarımız mı?”; yani göklere ulaşma kudreti verdiğimiz cinler ve diğerleri gibi canlı ve cansız saydığımız bu varlıklardan [yarattıklarımız mı?]. Gökler ve yer arasındakilerden melekler ve diğer akıl sahiplerini tağlib yoluyla (çoğunluğa nispetle) 'men' lafzıyla ifade buyurdu.
15076. Metin
ولما كان الجواب قطعاً أن هذه المخلوقات أشد خلقاً منهم وأنهم هم من أضعف الخلائق خلقاً، قال دالاً على إرادة التهكم بهم في السؤال، مؤكداً إشارة إلى أن إنكارهم البعث لاستبعادهم تمييز التراب من التراب يلزم منه إنكار ابتداء الخلق على هذا الوجه: {إنا خلقناهم} أي على عظمتنا {من طين} أي تراب رخو مهين {لازب *} أي شديد اختلاط بعضه ببعض فالتصق وضمر وتضايق وتلازم بعضه لبعض، وقل واشتد ودخل بعض التراب المنتثر من بعض، قال ابن الجوزي: قال ابن عباس ﵄: هو الطين الحر الجيد اللزق.
Cevap kesinlikle bu mahlûkatın yaratılışça onlardan daha çetin olduğu ve kendilerinin yaratılış bakımından mahlûkatın en zayıflarından olduğu şeklinde olacağından; soruda onlarla alay edilmek istendiğini göstererek ve toprağı topraktan ayırt etmeyi uzak gördükleri için dirilişi inkâr etmelerinin, yaratılışın bu şekilde başlamasını da inkâr etmeyi gerektirdiğine işaretle pekiştirerek şöyle buyurdu: {إنا خلقناهم} “Şüphesiz biz onları yarattık”; yani azametimizle, {من طين} “Bir balçıktan”; yani gevşek ve hakir bir topraktan, {لازب *} “Yapışkan”; yani parçaları birbirine iyice karışmış, bu yüzden yapışmış, incelmiş, sıkışmış, birbirine tutunmuş, azalıp sertleşmiş ve dağılan toprağın bir kısmı diğerinin içine girmiş bir balçıktan. İbnü'l-Cevzî der ki: İbn Abbas (radıyallâhu anhümâ) şöyle demiştir: 'O, yapışkan ve kaliteli saf balçıktır.'
15077. Metin
وإنما كانوا من طين لأن أباهم آدم كان منه من غير أب ولا أم، فصاروا بهذا التقدير بعض الطين الذي هو بعض خلقه الذي عدده قبل ذلك سبحانه الذاتية التي لا يمتنع عليها مقدور، ولا يعجزها مأمور، فدل ابتداء خلقهم وخلق ما هو أشد منهم وأعظم
Onların balçıktan olmaları, babaları Âdem'in anne ve baba olmaksızın balçıktan yaratılmış olmasındandır. Böylece onlar bu takdirle, Yüce Allah'ın zâtî kudretiyle bundan önce saydığı ve Kendisine hiçbir takdir olunanın zor gelmediği, hiçbir emrolunanın aciz bırakamadığı yaratıklarının bir parçası olan balçığın bir parçası olmuşlardır. Dolayısıyla onların ilk yaratılışı ve onlardan daha çetin ve büyük olanların yaratılması;
15078. Metin
على القدرة على إعادتهم قطعاً بل بطريق الأولى من غير وجه، وحسن هذا الاستقتاء كل الحسن ختم الكلام قبله بمن بلغوا السماء تكبراً وعلواً، وهموا بما لم ينالوا تجبراً وعلواً، وسلط عليهم ما يردهم مقهورين مبعدين مدحورين، واستثنى منهم من {خطف} ليعلم أنه غير محال ما تعلقت به منهم الآمال، هذا مع ذكره في خلقهم من الطين اللازب الذي من شأنه الرسوب لثقله والسفول كما أن من شأن من ختم بهم ما قبله العلو لخفتهم والصعود.
onların yeniden diriltilmesine kesinlikle, hatta birçok yönden evleviyetle güç yetirilebileceğine delalet etmiştir. Bu sorma ve fetva isteme üslubunun güzelliği, bundan önceki sözün kibir ve gururla semaya ulaşan, zorbalık ve azgınlıkla güç yetiremeyecekleri şeye yeltenen kimselerle bitirilmesi; üzerlerine kendilerini kahredilmiş, uzaklaştırılmış ve kovulmuş olarak geri püskürten şeylerin musallat kılınması ve içlerinden {خطف} “Kapıp kaçan” kimselerin istisna edilmesiyle tamamlanmıştır ki, onlardan emellerin bağlandığı şeylerin imkânsız olmadığı bilinsin. Bununla birlikte, yaratılışlarında ağırlığı sebebiyle batmak ve aşağı çökmek tabiatında olan cıvık balçığın zikredilmesi, tıpkı kendileriyle önceki kısmın mühürlendiği kimselerin hafiflikleri sebebiyle yukarı çıkmak ve yükselmek vasfında olmaları gibidir.
15079. Metin
ولما كان من المعلوم قطعاً أن المراد بهذا الأمر بالاستفتاء إنما هو التبكيت لأن من المعلوم قطعاً أن الجواب: ليسوا أشد خلقاً من ذلك، فليس بعثهم ممتنعاً، وليست غلبتهم لرسول الواحد القهار - الذي حكمه في هذا الوحي بإظهاره على الدين كله - بجائزة أصلاً، نقلاً ولا عقلاً، بوجه من الوجوه، فلا شبهة لهم في إنكاره ولا في ظنهم أنهم يغلبون رسولنا، بل هم في محل عجب شديد في إنكاره وظنهم أنهم غالبون في الدنيا، عبر عن ذلك بقوله، مسنداً العجب إلى
Fetva isteme emrinden maksadın susturma ve mahcup etme olduğu kesin olarak bilindiğinden -zira cevabın 'onlar bundan daha çetin yaratılışta değildir' şeklinde olacağı, dolayısıyla yeniden diriltilmelerinin imkânsız olmadığı ve bu vahiyle dini bütün dinlere üstün kılacağını hükme bağlayan tek ve kahredici olan Allah'ın elçisine galebe çalmalarının naklen ve aklen hiçbir şekilde asla caiz olmadığı katidir; dolayısıyla ne dirilişi inkâr etmelerinde ne de elçimize galip geleceklerini zannetmelerinde hiçbir şüpheleri yoktur, bilakis dirilişi inkâr etmeleri ve dünyada galip geleceklerini sanmaları son derece şaşılacak bir durumdur- hayreti şuna isnat ederek bunu şu kavliyle ifade etti:
15080. Metin
أجلّ الموجودات أو أجلّ المخلوقات تعظيماً لم بمعنى أنه قول يستحق أن يقال فيه: أنه لا يدري ما الذي أوقع فيه وكان سبباً لارتكابه، فقال: {بل عجبت} بضم التاء على قراءة حمزة والكسائي لفتاً للقول من مظهر العظمة للتصريح بإسناد التعجب إليه سبحانه إشارة إلى تناهي هذا العجب إلى حد لا يوصف لإسناده إلى من هو منزه عنه، وبفتحها عند الباقين أي من جرأتهم في إنكارهم البعث ولا سيما وقد دل عليه القرآن في هذه الأساليب الغريبة والوجوه البديعة العجيبة التي لا يشك فيها من له أدنى تصور، وقد كان النبي ﷺ ظن كما هو اللائق أنه لا يسمع القرآن أحد إلا آمن به، قال القشيري: وحقيقة التعجب تغير النفس بما خفي فيه السبب مما لم تجر العادة بحدوث مثله، ومثل هذا حديث الصحيحين عن أبي هريرة ﵁ أنه ﷺ قال لأم سليم وأبي طلحة ﵄:
Varlıkların en yücesine veya mahlûkatın en şereflisine hayreti isnat ederek, bu durumun içine neyin düşürdüğü ve işlenmesine neyin sebep olduğunun bilinemeyeceği söylenmeyi hak eden bir söz olduğunu tazim maksadıyla şöyle buyurdu: {بل عجبت} “Hayır, sen şaştın / Ben şaştım”; Hamza ve Kisâî'nin kıraatinde tâ harfinin zammesiyle (acibtü) okunmuştur. Bu, taaccüp (şaşma) fiilini açıkça Yüce Allah'a isnat etmek için azamet makamından söze dönüştür; bundan münezzeh olan Zât'a isnat edilmesi sebebiyle bu şaşkınlığın tarif edilemez bir dereceye ulaştığına işarettir. Diğer kıraat imamlarına göre ise fetha ile (acibte) okunmuştur; yani onların dirilişi inkâr etmedeki cüretlerine, özellikle de Kur'an'ın en ufak bir tasavvura sahip kimsenin bile şüphe etmeyeceği bu eşsiz üsluplar ve harikulade vecihlerle buna delalet etmesine rağmen şaşıp kaldın. Oysa Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) -layık olduğu üzere- Kur'an'ı işiten herkesin iman edeceğini zannetmişti. Kuşeyrî der ki: 'Şaşmanın hakikati, benzerinin meydana gelmesi adet olmayan ve sebebi gizli kalan bir şey sebebiyle nefsin değişmesidir.' Sahihayn'da Ebû Hüreyre'den (radıyallâhu anh) rivayet edilen şu hadis de böyledir; Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Ümmü Süleym ile Ebû Talha'ya (radıyallâhu anhümâ) şöyle buyurmuştur:
15081. Metin
«ضحك - وفي رواية: عجب - الله من فعالكما الليلة» ، وحديث البخاري رحمه الله
«Bu gece ikinizin yaptığından Allah güldü -bir rivayette: şaştı-» ve İmam Buhârî'nin (Allah ona rahmet etsin)
15082. Metin
عن أبي هريرة ﵁ أيضاً: «عجب ربنا من أقوام يقادون إلى الجنة في السلاسل» ومثله كثير، والمعنى في الكل التنبيه على عظم الفعل وأنه خارق للعادة، ويجوز أن يكون المعنى أنهم لم ينكروه لقلة الدلائل عليه، بل قد أتى من دلائله ما يعجب إعجاباً عظيماً من كثرته وطول الأناة في مواترته {ويسخرون *} أي حصل لك العجب والحال أنهم يجددون السخرية كلما جئتهم بحجة {وإذا ذكروا} أي وعظوا من أيّ واعظ كان بشيء هم به عارفون جداً يدلهم على البعث مثل ما يذكرون به من القدرة، مع أنه لا يجوز في عقل عاقل منهم أن أحداً يدع مَن تحت يده بلا محاسبة {لا يذكرون *} أي لا يعملون بموجب التذكير.
yine Ebû Hüreyre'den (radıyallâhu anh) rivayet ettiği: «Rabbimiz, zincirlerle cennete sürülen topluluklara şaştı» hadisi ve benzerleri pek çoktur. Bunların hepsinde mana, fiilin büyüklüğüne ve adeti aşan bir durum olduğuna dikkat çekmektir. Mananın şu olması da caizdir: Onlar delillerin azlığından dolayı dirilişi inkâr etmediler; aksine delillerinin çokluğundan ve peş peşe gelmesindeki geniş mühletten dolayı son derece hayret edilecek derecede delil gelmiştir. {ويسخرون *} “Ve onlar alay ediyorlar”; yani sen hayret içindesin, onlar ise kendilerine her delil getirdiğinde alaylarını yenilemektedirler. {وإذا ذكروا} “Kendilerine hatırlatıldığı zaman”; yani herhangi bir öğüt verici tarafından, bizzat çok iyi bildikleri ve kudret hatırlatmalarında olduğu gibi dirilişe delalet eden bir şeyle öğüt verildiklerinde -oysa onlardan aklı başında hiçbir kimsenin aklı, bir kimsenin emri altındakileri hesapsız bırakmasını caiz görmez- {لا يذكرون *} “Düşünüp öğüt almazlar”; yani hatırlatmanın gereğiyle amel etmezler.
15083. Metin
ولما ذكر إعراضهم عن المسموع، أتبعه إعراضهم عن المرئي فقال: {وإذا رأوا آية} أي علامة على صدق الرسول ﷺ وغيره {يستسخرون *} أي يطلبون السخرية بها بأن يدعو بعضهم بعضاً لذلك من شدة استهزائهم.
İşitilen şeyden yüz çevirdiklerini zikredince, hemen ardından görülen şeyden yüz çevirdiklerini zikrederek şöyle buyurdu: {وإذا رأوا آية} “Bir mucize gördükleri zaman”; yani Peygamber'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) doğruluğuna ve diğer hususlara dair bir alamet gördüklerinde, {يستسخرون *} “Alaya alırlar”; yani şiddetli istihzalarından ötürü birbirlerini alaya çağırmak suretiyle onunla eğlenmek isterler.
15084. Metin
ولما كان إنكارهم للبعث ولو صدر مرة واحدة في الشناعة والعظم والقباحة مثل تجديدهم للسخرية كلما سمعوا آية والمبالغة فيها
Onların dirilişi inkâr etmeleri bir kere bile vaki olsa çirkinlik, büyüklük ve kötülük bakımından her ayet işittiklerinde alaylarını yenilemeleri ve bunda aşırı gitmeleri gibi olduğundan;
15085. Metin
لأن دلائله من الظهور والوضوح بمكان هو في غاية البعد عن الشكوك، دل على ذلك بالتعبير بالماضي فقال: {وقالوا} أي ما هو غاية في العجب: {إن} أي ما {هذا} أي الذي أتانا به من أمر البعث وغيره مما شاهدناه أو أخبرنا به {إلا سحر} أي خيال وأمور مموهة لا حقائق لها {مبين *} أي ظاهر في نفسه ومظهر لسخريته ثم خصوا البعث بالإنكار: {أإذ متنا} وعطفوا عليه ما هو موجب عندهم لشدة الإنكار فقالوا: {وكنا} أي كوناً هو في غاية التمكن {تراباً} قدموه لأنه أدل على مرادهم لأنه أبعد عن الحياة {وعظاماً} كأنهم جعلوا كل واحد من الموت والكون إلى الترابية المحضة والعظامية المحضة أو المختلطة منهما مانعاً من البعث، وهذا بعد اعترافهم أن ابتداء خلقهم كان من التراب مع أن هذا ظاهر جداً «ولكن عقول ضلها باريها» ثم كرروا الاستفهام الإنكاري على قراءة من قرأ به زيادة في الإنكار فقالوا: {أإنا لمبعوثون *} .
çünkü dirilişin delilleri şüphelerden son derece uzak bir açıklık ve berraklıktadır; bunu geçmiş zaman kipiyle ifade ederek şöyle buyurdu: {وقالوا} “Ve dediler ki”; yani son derece şaşılacak şu sözü söylediler: {إن} “Değildir”; yani {هذا} “Bu”; yani bizzat gördüğümüz yahut bize haber verdiği diriliş ve diğer meselelere dair getirdiği bu şeyler, {إلا سحر} “Ancak bir sihirdir”; yani bir hayal ve hakikati olmayan yaldızlı sözlerdir, {مبين *} “Apaçık”; yani bizzat kendisi açık olan ve alayını ortaya koyan bir sihirdir. Sonra inkârı dirilişe hasrederek: {أإذ متنا} “Öldüğümüz zaman mı?” dediler ve kendi zanlarınca şiddetli inkârı gerektiren şu hali ona atfederek şöyle söylediler: {وكنا} “Ve olduğumuz zaman mı?”; yani son derece yerleşmiş bir oluşla, {تراباً} “Toprak”; maksatlarına daha çok delalet ettiği ve hayattan daha uzak olduğu için bunu öne aldılar, {وعظاماً} “Ve kemik”; sanki ölümün her birini, sırf toprak veya sırf kemik yahut ikisinin karışımı haline gelmeyi dirilişe bir engel saydılar. Bu ise ilk yaratılışlarının topraktan olduğunu itiraf etmelerinden sonradır; oysa bu pek aşikârdır «fakat Yaratıcısının saptırdığı akıllar vardır». Sonra bu kıraatle okuyanların kıraatinde inkârı daha da artırmak için inkârî istifhamı tekrarlayarak: {أإنا لمبعوثون *} “Biz gerçekten diriltilecek miyiz?” dediler.
15086. Metin
ولما كان المعنى: أيثبت بعثنا، عطفوا عليه قولهم مكررين للاستفهام
Mana 'Bizim diriltilmemiz sabit mi olacak?' demek olunca, istifhamı tekrarlayarak şu sözlerini ona atfettiler;
15087. Metin
الإنكاري تأكيداً لزيادة استبعادهم حتى أنهم قاطعون بأنه محال فقالوا قولاً واهياً: {أو آباؤنا} أي يثبت بعثنا وكذا آباؤنا وزادوا في الاستبعاد بقولهم: {الأولون *} اي الذين طال مكثهم في الأرض تحت أطباق الثرى وانمحقت أجزاؤهم بحيث لم يبق لهم أثر ما، ومرت الدهور ولم يبعث أحد منهم يوماً من الأيام، يدلنا بعثه على ما يدعي من ذلك.
bunu imkânsız gördüklerine kesinlikle kani olduklarını pekiştirmek için inkârî istifhamı tekrarlayarak şu çürük sözü söylediler: {أو آباؤنا} “Yoksa babalarımız da mı?”; yani bizim ve babalarımızın diriltilmesi sabit mi olacak? Şu sözleriyle bunu daha da uzak gördüklerini belirttiler: {الأولون *} “Önceki [babalarımız da mı?]”; yani toprağın katmanları altında yeryüzünde kalışları uzayan, kendilerinden hiçbir iz kalmayacak şekilde parçaları yok olup giden, üzerinden çağlar geçtiği halde günün birinde içlerinden hiçbiri diriltilmeyen ve diriltilişiyle iddia edilen bu şeye delil olmayan önceki babalarımız da mı?
15088. Metin
ولما بالغوا هذه المبالغات في إنكاره بعد قيام البراهين في هذه السورة وغيرها على جوازه بل وجوبه عادة، أمره بأن يجيبهم بما يقابل ذلك فقال تعالى: {قل نعم} أي تبعثون على كل تقدير قدرتموه، وذكر حالهم بقوله: {وأنتم داخرون *} أي مكرهون عليه صاغرون ذليلون حقيرون. ثم سبب عن الوعد بتحتم كونه ما يدل على أنه غاية في الهوان فقال: {فإنما} أي يكون ذلك بسبب أنكم تزجرون فتقومون، والزجرة التي يقومون بها إنما {هي زجرة} أي صيحة، وأكد ما يفهمه من الوحدة لأجل إنكارهم تصريحاً بذلك وتحقيراً لأمر البعث في جنب قدرته ﷾ فقال: {واحدة} وهي الثانية التي كانت الإماتة لجميع الأحياء في
Bu surede ve diğerlerinde bunun caiz olduğuna, hatta adeten vacip olduğuna dair deliller ikame edildikten sonra inkârda bu denli aşırı gidince; buna mukabil cevap vermesini ona emrederek Yüce Allah şöyle buyurdu: {قل نعم} “De ki: Evet”; yani varsaydığınız her ihtimalde mutlaka diriltileceksiniz. Hallerini de şu kavliyle zikretti: {وأنتم داخرون *} “Ve siz boyun eğmiş kimseler olarak”; yani buna zorlanmış, küçülmüş, zelil ve hakir düşmüş olarak. Sonra bu vuku bulmanın kesinliğini vaat etmeye bağlayarak bunun son derece kolay olduğunu gösteren şu ifadeyi buyurdu: {فإنما} “O ancak...”; yani bu durum ancak sizin bir zecr ile yönlendirilip kalkmanızla olur; kalkacakları o zecr ise ancak {هي زجرة} “Bir tek haykırıştır”; yani müthiş bir çığlıktır. İnkârları sebebiyle tekliği ifade eden manayı pekiştirmek, bunu açıkça belirtmek ve Yüce Allah'ın (celle celâluhû) kudreti karşısında diriliş işinin ne kadar basit olduğunu göstermek için şöyle buyurdu: {واحدة} “Tek bir [haykırış]”; bu da bütün canlıların aynı anda ölümünün
15089. Metin
آن واحد بمثلها، وأصل الزجر الانتهار ويكون لحث أو منع، وإنما يكون ذلك للمقدور عليه فعل ما يغضب الزاجر، فلذلك سمى الصيحة زجرة.
benzeriyle gerçekleştiği ikinci üflemedir. Zecr kelimesinin aslı azarlayıp men etmektir; bu da bir şeye teşvik etmek veya bir şeyden menetmek için olur. Bu durum ancak men edeni öfkelendiren fiili işlemeye muktedir olan kimseye yapılır; bu sebeple o sayhaya 'zecre' (şiddetli haykırış) adı verilmiştir.
15090. Metin
ولما كان هذا الكلام مؤذناً بالغضب، حققه بصرف الكلام عن خطابهم جعلاً لهم بمحل البعد وتعميماً لغيرهم، فقال معبراً بالفاء المسببة المعقبة وأداة المفأجأة: {فإذا هم} أي جميع الأموات بضمائرهم وظواهرهم القديم منهم والحديث أحياء {ينظرون *} أي في الحال من غير مهلة أصلاً، ولا فرق بين من صار كله تراباً ومن لم يتغير أصلاً، ومن هو بين ذلك، ولعله خص النظر بالذكر لأنه لا يكون إلا مع كمال الحياة، ولذلك قال ﷺ: «إذا قبض الروح تبعه البصر» وأما السمع فقد يكون لغير الحي لأنه ﷺ قال في الكفار من قتلى بدر: «ما أنتم بأسمع لما أقول منهم» وشاهدت أنا في بلاد العرقوب المجاروة لبانياس من بلاد الشام شجرة شوك يقال لها الغبيراء متى قيل عندها «هات لي المنجل لأقطع هذه الشجرة» أخذ ورقها في الحال في الذبول - فالله أعلم ما سبب ذلك.
Bu söz bir gazap hissettirdiğinden, onları uzaklık makamında tutmak ve başkalarını da kapsamak amacıyla sözü onlara hitap etmekten çevirerek bunu teyit etti ve sebep bildiren, gecikmesiz takip ifade eden 'fâ' harfi ve sürpriz edatıyla şöyle buyurdu: {فإذا هم} “Bir de bakarsın ki onlar”; yani gerek gizli gerek aşikâr halleriyle bütün ölüler, eskisi ve yenisi hepsi diri olarak, {ينظرون *} “Bakıp duruyorlar”; yani hiçbir mühlet ve gecikme olmaksızın derhal [bakmaktadırlar]. Tamamı toprak olan ile hiç değişmeyen ve bu ikisi arasında bulunan kimse arasında hiçbir fark yoktur. Görmenin özellikle zikredilmesi, görmenin ancak tam bir hayat ile mümkün olmasından ileri gelebilir. Nitekim Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem): «Ruh kabzedildiği zaman göz onu takip eder» buyurmuştur. İşitmeye gelince; bu diri olmayan için de vaki olabilir; nitekim Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem) Bedir maktullerinden olan kâfirler hakkında: «Benim söylediklerimi siz onlardan daha iyi işitir değilsiniz» buyurmuştur. Ben de Şam beldelerinden Bâniyâs'a komşu olan Urkûb bölgesinde 'gubeyrâ' denilen dikenli bir ağaç gördüm; yanında «Bana orak getirin de şu ağacı keseyim» dendiğinde derhal yaprakları solmaya başlardı -bunun sebebini Allah daha iyi bilir-.
15091. Metin
ولما حصل الغرض من تصوير حالهم بهذا الفعل المضارع، عطف
Bu muzari (geniş/şimdiki zaman) fiille onların halini tasvir etme gayesi hasıl olunca;
15092. Metin
عليه بصيغة المضي التي معناها الاستقبال إعلاماً بتحقق الأمر تحقق ما مضى وكان، وتحققه مع القيام سواء من غير تخلف ولا تخلل زمان أصلاً فقال: {وقالوا} أي كل من جمعه البعث من الكفرة معلمين بما انكشف لهم من أنه لا ملازم لهم غير الويل: {يا ويلنا} اي يا من ليس لنا نديم غيره {هذا يوم الدين *} أي الجزاء لكل عامل.
işin geçmiş ve olmuş bitmiş şeyler gibi kesinliğini ve hiçbir gecikme ve zaman aralığı olmaksızın kalkışla birlikte tastamam tahakkuk edeceğini bildirmek için manası istikbal (gelecek) olan mazi kipiyle atfederek şöyle buyurdu: {وقالوا} “Ve dediler ki”; yani dirilişin topladığı kâfirlerin her biri, kendilerinden helak ve vebalden başka hiçbir yoldaşın kalmadığını görerek şöyle dediler: {يا ويلنا} “Yazıklar olsun bize!”; yani ey kendisinden başka arkadaşımız kalmayan helak! {هذا يوم الدين *} “Bu, ceza günüdür”; yani her amel edene karşılığının verileceği gündür.
15093. Metin
ولما كان قولهم هذا إنما هو للتحسر على ما فاتهم من التصديق النافع به، زادوا في ذلك بقولهم يخاطب بعضهم بعضاً بدلاً أو وصفاً بعد وصف دالين بإعادة اسم الإشارة على ما داخلهم من الهول: {هذا يوم الفصل} أي الذي يفصل فيه بين الخصوم، ثو زادوا تأسفاً وتغمماً وتلهفاً بقولهم، لافتين القول عن التكلم إلى الخطاب لأنه أدل على ذم بعضهم لبعض وأبعد عن الإنصاف بالاعتراف: {الذي كنتم} أي يا دعاة الويل جبلة وطبعاً {به تكذبون *} وقدموا الجار إشارة إلى عظيم تكذيبهم به، فبينما هم في هذا التأسف إذ برز النداء بما يهدىء قواهم، ويقر قلوبهم وكلاهم، لمن لا يعصون الله ما أمرهم ويفعلون ما يؤمرون من الملائكة الشداد الغلاظ بإذلالهم وإصغارهم، ولبيان السرعة لذلك من غير تنفيس أسقط ما يدل على النداء من نحو قوله:
Onların bu sözü kendilerine fayda verecek tasdiki kaçırmış olmanın hasretiyle söylendiğinden; işaret ismini tekrarlayarak içlerini kaplayan dehşeti gösterip birbirlerine hitap ederek bedel veya sıfat üstüne sıfat yoluyla şunu ilave ettiler: {هذا يوم الفصل} “Bu, hüküm günüdür”; yani hasımların arasının ayrılacağı gündür. Sonra birbirlerini kınamaya daha çok delalet ettiği ve itirafla insafa gelmekten en uzak olduğu için sözü mütekellimden muhatap kipine çevirerek esef, keder ve hasretlerini artırıp şöyle dediler: {الذي كنتم} “Hani siz”; yani ey yaratılış ve fıtrat icabı helake çağıranlar! {به تكذبون *} “Yalanlayıp duruyordunuz”. Yalanlamalarının büyüklüğüne işaret etmek için car-mecrûru (ona ifadesini) öne aldılar. Onlar bu esef içindeyken, güçlerini kıran, kalplerini ve ciğerlerini ürperten nida; Allah'ın kendilerine emrettiğine isyan etmeyen ve emrolundukları şeyi yapan o çetin ve şiddetli meleklere, onları zelil ve hakir kılmaları için zahir oldu. Hiçbir nefes aldırmaksızın bu işin süratini belirtmek için şu ifadelere benzer nida delaletini düşürdü:
15094. Metin
فقيل الملائكة، أو فقلنا، أو فبرز النداء من جانب سلطاننا - ونحو هذا: {احشروا} أي اجمعوا بكره وصغار وذل أيها الموكلون بالعباد من الأجناد، وأظهر تعريفاً بوصفهم الموجب لحتفهم فقال: {الذين ظلموا} أي بما كانوا فيه في الدنيا بوضع الأشياء في غير محالها من الخبط الذي لا يفعله إلا من هو في أشد الظلام {وأزواجهم} أي أتباعهم الذين استنوا بهم في ذلك الضرب من الظلم وأشباههم فيه من الجن وغيرهم ومن أعانهم ولو بشطر كلمة أو رضى فعلهم لتصير كل طائفة على حدة فيصير بعضهم يبكت بعضاً وبعضهم يشتم بعضاً {وما كانوا} أي بما دعتهم إليه طباعاتهم المعوجة {يعبدون *} أي مواظبين على عبادته رجاء منفعته تحقيقاً لخسارتهم بتحقق اعتمادهم على غير معتمد، وهو يعم المعبود حقيقة أو مجازاً بالتزيين «ومن سبقت له الحسنى» مستثنى بآية الأنبياء، وأشار إلى سفول رتبة معبوداتهم وتسفيه آرائهم بانتحال الأذى بقوله صارفاً الأسلوب من المتكلم ولو بمظهر العظمة إلى أعظم منه: {من دون الله} أي الذي تفرد بنعوت العظمة وصفات الكمال، والمراد الذين رضوا بعبادتهم لهم ولم ينكروا عليهم ذلك ويأمروهم بتوحيد الله.
'Meleklere denildi ki', veya 'Biz dedik ki', veya 'Hükümranlığımız tarafından nida sadır oldu ki' ve benzeri ifadeleri hazfederek şöyle buyurdu: {احشروا} “Toplayın”; yani ey kullara vekil kılınan ordular, onları zorla, zillet ve hakaret içinde bir araya getirin. Helaklerini gerektiren vasıflarını bildirerek şöyle buyurdu: {الذين ظلموا} “O zulmedenleri”; yani ancak en koyu karanlıkta olan kimsenin yapacağı bir savrulmayla dünyada iken şeyleri yerli yerine koymamak suretiyle zulmedenleri, {وأزواجهم} “Ve onların eşlerini/yandaşlarını”; yani bu zulüm çeşidinde onlara uyanları, cinlerden ve diğerlerinden onların benzerlerini ve yarım kelimeyle de olsa onlara yardım eden veya yaptıklarına razı olanları; ta ki her fırka ayrı bir yerde olsun da bir kısmı diğerini azarlasın, bir kısmı diğerine sövsün. {وما كانوا} “Ve bulundukları şeyleri”; yani eğri tabiatlarının kendilerini sevk ettiği şeyleri, {يعبدون *} “Taptıkları”; yani yardımını umarak ibadetine devam ettikleri şeyleri; güvenilmeyecek bir şeye güvenmiş olmalarının tahakkukuyla hüsranları perçinlensin diye. Bu ifade, hakiki mabudu da tezyin yoluyla mecazi olanı da kapsar; «Kendisinden tarafımızdan güzellik geçmiş olanlar» ise Enbiya suresindeki ayetle istisna edilmiştir. Azamet makamında da olsa mütekellim üslubunu bundan daha yüce bir makama çevirerek, taptıkları şeylerin rütbesinin düşüklüğüne ve eziyet kaynağını benimsemekle akıllarının kıtlığına şu kavliyle işaret buyurdu: {من دون الله} “Allah'tan başka”; yani azamet ve kemal sıfatlarında tek olan Allah'tan başka. Kastedilenler ise kendilerine tapılmasına razı olup bunu inkâr etmeyen ve Allah'ı birlemeyi onlara emretmeyen kimselerdir.
15095. Metin
ولما كانوا قد سلكوا في الدنيا طريق الشقاء المعنوية استحقوا أن يلزموا في القيامة سلوك طريقه الحسية، فلذلك سبب عن الأمر بحشرهم قوله تهكماً بهم وتحسيراً لهم: {فاهدوهم} أي دلوهم دلالة لا يرتابون معها ليعرفوا - مع ما هم فيه من الإكراه على سلوكها - مآلهم، فيكون ذلك أعظم في نكدهم؛ قال الرازي: وأصل الهداية التقدم، والعرب تسمي السابق هادياً، يقال: أقبلت هوادي الخيل أي أعناقها، والهادية: العصى - لأنها تتقدم ممسكها، ونظر فلان هدى أمره أي جهته.
Onlar dünyada manevi bedbahtlık yolunu tuttuklarından, kıyamette de onun hissi olan yolunu tutmaya müstahak oldular. Bu sebeple onların toplanması emrine bağlı olarak, onlarla alay etmek ve hasretlerini artırmak maksadıyla şöyle buyurdu: {فاهدوهم} “Onları sevk edin”; yani içine girdikleri zorlamayla birlikte akıbetlerini de bilsinler diye kendisinde asla şüpheye düşmeyecekleri apaçık bir yolla onları sevk edip gösterin ki kederleri daha da büyüsün. Râzî der ki: 'Hidayetin aslı öne geçmektir. Araplar önde gidene hâdî derler; nitekim «atın hevâdîsi geldi» yani boyunları öne geçti denir. Bastona da tutanın önünde gittiği için hâdiye denir. «Falan kişi işinin hüdâsına baktı» denir ki bu da onun yönü ve önü demektir.'
15096. Metin
ثم أشار إلى طول وقوفهم وسوء مقامهم بقوله بأداة الانتهاء: {إلى صراط الجحيم *} أي طريق النار الشديدة التوقد الواضح الذي لا لبس عندهم بأنه يشترطهم فيؤديهم إليها، وخص هذا الاسم إعلاماً بشديد توقدها وعظيم تأججها، وبعد قعرها وضخامة غمرتها، بتراكم بعضها فوق بعض وقوة اضطرامها، وعلو شأنها واصطلاحها، وصلابة اضطرابها وتحرقها واشتمالها على داخليها وتضايقها، وفيه تهكم بهم في كونهم على غير ما كانوا عليه في الدنيا من التناصر والتعاضد.
Sonra onların [orada] uzun süre bekletileceklerine ve kötü durumlarına gaye edatıyla işaret ederek şöyle buyurdu: {إلى صراط الجحيم *} “Çılgınca yanan cehennemin yoluna!”; yani alev alev yanan, kendilerini kuşatıp oraya götüreceğinde şüphe bulunmayan apaçık ateşin yoluna. Bu ismin özellikle seçilmesi; ateşin şiddetli alevlenişini, muazzam tutuşmasını, dibinin derinliğini, birbiri üstüne yığılan katmanlarının büyüklüğünü, alevinin gücünü, şanının ve tutuşunun dehşetini, çalkantısının ve yakıcılığının şiddetini, içine girenleri bütünüyle kuşatıp onları sıktığını bildirmek içindir. Bunda, dünyada birbirlerine yardım edip arka çıkarkenki durumlarının tamamen aksine düştüklerini belirten bir istihza vardır.
15097. Metin
ولما كان المقصود من تعريفهم طريق النار أولاً ازدياد الحسرة، صرح بما أفهمه حرف الغاية من طول الحبس فقال: {وقفوهم} أي احبسوهم واقفين بعد ترويعهم بتلك الهداية التي سببها الضلال، فكانت
Onlara ilk olarak cehennem yolunun gösterilmesinden maksat hasretlerinin artması olunca, gaye harfinin ifade ettiği uzun süreli tutulmayı açıkça belirterek şöyle buyurdu: {وقفوهم} “Ve durdurun onları”; yani sebebi sapıklık olan bu sevk edilişle dehşete düşürüldükten sonra onları durdurup hapsedin ki,
15098. Metin
ثمرتها الشقاوة، وإيقافهم يكون عند الصراط - نقله البغوي عن المفسرين، قال: لأن السؤال عند الصراط. ثم علل ذلك بقوله: {إنهم مسؤولون *} وجمع عليهم الهموم بهذه الكلمة لتذهب أوهامهم كل مذهب، فلا تبقى حسرة إلا حضرتهم، ولا مصيبة إلا علت قلوبهم فقهرتهم، فإن المكلف كله ضعف وعورة، فموقف السؤال عليه أعظم حسرة.
meyvesi bedbahtlık olsun. Begavî'nin müfessirlerden naklettiğine göre onların durdurulması sıratın yanında olacaktır. Begavî, 'Çünkü sorgu sıratın yanındadır' demiştir. Sonra bunun gerekçesini şu buyruğu ile açıkladı: {إنهم مسؤولون *} “Çünkü onlar sorguya çekileceklerdir”. Zihinleri her türlü ihtimale gidip de karşılaşmadıkları hiçbir hasret, kalplerini bürüyüp onları kahretmeyen hiçbir musibet kalmasın diye bu tek cümleyle bütün kederleri üzerlerine topladı. Zira mükellef olan kimse bütünüyle zayıflık ve kusurdan ibarettir; sorgu meydanı ise onun için en büyük hasrettir.
15099. Metin
ولما أوقفوا هذا الموقف الذليل، قد شغلهم ما دهمهم من الأسف عن القال والقيل، نودوا من مقام السطوة، وحجاب الجبروت والعزة، زيادة في تأسيفهم وتوبيخهم وتعنيفهم لفتاً عن سياق الغيبة إلى الخطاب دلالة على أعظم خيبة: {ما لكم} أي أيّ شيء حصل لكم فشغلكم وألهاكم حال كونكم {لا تناصرون *} أي ينصر بعضكم بعضاً، ويتسابقون في ذلك تسابق المتناظرين فيه أولي الجد والشكيمة والنخوة والحمية ولو بأدنى التناصر - بما يفهمه إسقاط التاء، أو بعد تمكث وإعمال حيلة - بما أشارت إليه قراءة البزي عن ابن كثير بالمد والإدغام: أين قولكم في بدر {نحن جميع منتصر} معبرين بما دل على ثبات المناصرة.
Onlar bu zelil makamda durdurulup başlarına gelen keder onları dedikodudan alıkoyduğunda, kederlerini, kınanmalarını ve azarlanmalarını artırmak için, en büyük hüsrana delalet etmek üzere gaib siyakından hitap siyakına geçilerek kahır makamından, ceberut ve izzet perdesinden kendilerine şöyle seslenildi: {ما لكم} “Neniz var ki”; yani size ne oldu ki meşgul olup oyalandınız da, {لا تناصرون *} “Birbirinize yardım etmiyorsunuz?”; yani birbirinize destek olmuyorsunuz ve bunda azim, irade, onur ve hamiyet sahibi yarışmacıların yarıştığı gibi yarışmıyorsunuz? Tâ harfinin hazfedilmesinin ifade ettiği üzere en küçük bir yardımlaşma dahi göstermiyorsunuz veya İbn Kesîr'den rivayetle el-Bezzî'nin med ve idgam ile okuduğu kıraatin işaret ettiği üzere bir duraklayıp hileye başvurarak da olsa yardımlaşmıyorsunuz? Bedir'de yardımlaşmanın sürekliliğini ifade eden sözlerle söylediğiniz 'Biz üstün gelen bir topluluğuz' {نحن جميع منتصر} sözünüz nerede kaldı?
15100. Metin
ولما كان قد دهمهم من الأمر ما أوجب إبلاسهم، وأحدّ
Onların başlarına, ümitsizliğe düşmelerini gerektiren ve idrakleri ile
15101. Metin
إدراكهم وإحساسهم، أشار إلى ذلك بإحلالهم في محل الغيبة المؤذنة بالإبعاد بأن قال مضرباً عما تقديره: إنهم لا يتناصرون: {بل هم} وزاد في تعظيم ذلك الوقت والتذكير به فقال: {اليوم مستسلمون *} أي ثابت لهم استسلامهم ثباتاً لا زوال له، قد خذل بعضهم بعضاً موجدين الإسلام أي الانقياد إيجاد من كأنه يطلبه ويعظم فيه رغبته رجاء أن يخفف ذلك عنهم.
duyularını keskinleştiren bir felaket çökünce; 'onlar birbirine yardım edemezler' takdirindeki ifadeden vazgeçerek (idrâb yoluyla), rahmetten uzaklaştırıldıklarını bildiren gaib makamına onları koyup şöyle işaret etti: {بل هم} “Hayır, onlar”; o vaktin dehşetini artırıp onu hatırlatarak şöyle buyurdu: {اليوم مستسلمون *} “Bugün boyun eğmişlerdir”; yani teslimiyetleri zeval bulmayacak şekilde kesinleşmiştir, birbirlerini yüzüstü bırakmışlardır; azabın kendilerinden hafifletilmesi ümidiyle, teslimiyeti adeta onu talep eden ve ona son derece rağbet gösteren bir kimsenin edasıyla yerine getirmektedirler.
15102. Metin
ولما أخبر بأنهم سئلوا فلم يجيبوا، كان ربما ظن أنهم أخرسوا فنبه على أنهم يتكلمون بما يزيد نكدهم، فقال عاطفاً على قوله {وقالوا يا ويلنا هذا يوم الدين} إشارة إلى إقبالهم على الخصام، حين تمام القيام، والأخذ في تحريك الأقدام، بالسير على هيئة الاجتماع والازدحام، إلى مواطن النكد والاغتمام، ولم يعطفه بالفاء لأنه ليس مسبباً عن القيام، ولا عن الإيقاف للسؤال، بخلاف ما يأتي عن أهل الجنة: {وأقبل بعضهم} أي الذين ظلموا {على بعض} أي بعد إيقافهم وتوبيخهم، وعبر عن خصامهم تهكماً بهم بقوله: {يتساءلون *} أي سؤال خصومة.
Onların sorgulandıkları fakat cevap veremedikleri haber verilince, dilsiz kaldıkları zannedilebilirdi. Bu yüzden kederlerini artıracak şekilde konuştuklarına dikkat çekip, {وقالوا يا ويلنا هذا يوم الدين} “Ve derler ki: Eyvahlar olsun bize! İşte bu hesap günüdür” kavline atıfla şöyle buyurdu. Bu, [kabirlerden] tam kalkış vaktinde, ayakları hareket ettirip topluca ve izdiham halinde sıkıntı ve keder mahallerine doğru yürüyüşe geçtikleri andaki çekişmelerine işarettir. Cennet ehli hakkında gelecek olanın aksine, kalkıştan veya sorgu için durdurulmaktan doğrudan kaynaklanan bir netice olmadığı için fâ harfiyle atfetmeyip [şöyle buyurdu]: {وأقبل بعضهم} “Birbirlerine döndüler”; yani o zulmedenler, {على بعض} “Birbirlerine”; yani durdurulup azarlanmalarının ardından. Onlarla alay etmek maksadıyla aralarındaki çekişmeyi şöyle ifade etti: {يتساءلون *} “Birbirlerini sorgulayarak”; yani husumet ve çekişme sorusuyla.
15103. Metin
ولما كان كأنه قيل: عما ذا؟ أجيب بقوله: {قالوا} أي الأتباع لرؤسائهم مشيرين بأداة الكون إلى المداومة على إضلالهم مؤكدين لأجل تكذيب الرؤساء لهم: {إنكم كنتم} ولما كانوا يستغوونهم ويغرونهم
Sanki 'Ne hakkında [sorguluyorlar]?' denilmiş gibi, buna cevaben şöyle buyruldu: {قالوا} “Dediler ki”; yani tâbiler, liderlerinin kendilerini saptırmadaki sürekliliğine kevn edatıyla işaret ederek ve liderlerinin kendilerini yalanlaması ihtimaline binaen tekit ederek şöyle dediler: {إنكم كنتم} “Doğrusu siz”; ve onlar, kendilerini saptırıp ayarttıklarında,
15104. Metin
بما تقبله عقولهم على ما جرت به عوائدهم بحيث يقطعون بذلك قطع من كان يريد الذهاب إلى أمر فتطير بالسانح والبارح، فرأى ما يحب فأقدم عليه وهو قاطع بحصوله، أشاروا إلى ذلك بقوله: {تأتوننا} مجاوزين لنا {عن اليمين *} أي عن القوة والقهر والغلبة والسلطان في حملكم لنا على الضلال، ففعلنا في طاعتكم فعل من خرج لحاجة، فرأى ما أوجب إقدامه عليها، فهذا كان سبب كفرنا، وكان هذا التفاؤل مما نسيت العرب كيفيته لما نسخه الشرع كما وقع في الميسر فاضطرب كلام أهل اللغة في تفسيره، قال صاحب القاموس: البارح من الصيد ما مر من ميامنك إلى مياسرك، وسنح الظبي سنوحاً ضد برح. وقال ابن القطاع في كتاب الأفعال: وسنح الشيء سنوحاً: تيسر، والطائر والظبي: جرى عن يمينك إلى يسارك وهو يتيمن به، وقال في مادة «برح» : وبرح الطائر والظبي وغيرهما ضد سنح، وهو ما أراك ميامنه، وأهل الحجاز يتشاءمون به، وغيرهم يتيمنون به ويتشاءمون بالسانح، وقال ابن مكتوم في الجمع بين العباب والمحكم في مادة «برح» : والبارح خلاف السانح، وقد برح الظبي - إذا والاك مياسره يمر من ميامنك إلى مياسرك، والعرب يتطير بالبارح وفي
âdetlerine uygun olarak akıllarının kabul ettiği şeylerle onları kandırıyorlardı; öyle ki bir işe gitmek isteyip de sağdan ve soldan gelen kuşlarla/avlarla uğursuzluk sayıp (fal bakıp), hoşuna gideni görünce onun gerçekleşeceğine kesin kanaat getirerek o işe atılan kimsenin kesinliği gibi bir kanaate varıyorlardı. İşte buna işaretle şöyle dediler: {تأتوننا} “Bize gelirdiniz”; bizi aşarak, {عن اليمين *} “Sağdan”; yani bizi sapıklığa sevk etmek için güç, kahır, galibiyet ve otorite cihetinden gelirdiniz; biz de size itaat hususunda, bir hacet için çıkıp da üzerine atılmasını gerektiren bir işaret gören kimsenin yaptığı gibi yaptık. İşte küfrümüzün sebebi buydu. Şeriat neshettiğinde Arapların keyfiyetini unuttuğu bu tefeül (uğur/uğursuzluk çıkarma) türü, tıpkı kumarda (meysir) olduğu gibi gerçekleşmiş, bu yüzden dil âlimlerinin bunu tefsirindeki sözleri ihtilaflı olmuştur. Kāmûs müellifi der ki: 'el-Bârih (البارح), av hayvanlarından sağından soluna doğru geçendir. Ceylan senahe (سنح) etti denir ki bu berehe (برح) fiilinin zıddıdır.' İbnü'l-Kattâ' Kitâbü'l-Ef‘âl'de der ki: 'Bir şey senahe (سنح) etti, kolaylaştı demektir. Kuş ve ceylan için ise: Senin sağından soluna doğru aktı geçti demektir ve bununla uğur sayılırdı.' Berehe (برح) maddesinde ise şöyle der: 'Kuşun, ceylanın ve diğerlerinin berehe (برح) etmesi, seneha (سنح) fiilinin zıddıdır; bu da sana sağ taraflarını göstermesidir. Hicaz halkı bunu uğursuzluk sayar, diğerleri ise bununla uğur bulur, sânihi uğursuz sayarlar.' İbn Mektûm el-Cem‘ beyne'l-‘Ubâb ve'l-Muhkem'de berehe (برح) maddesinde der ki: 'el-Bârih, sânihe zıttır. Ceylan beraha (برح) etti denir; sol taraflarını sana çevirerek sağından soluna doğru geçtiğinde. Araplar bârih ile uğursuzluk sayarlar.'
15105. Metin
مادة «سنح» : والسانح ما أتاك عن يمينك من ظبي أو طائر أو غير ذلك والبارح: ما أتاك من ذلك عن يسارك وقيل: السانح ما والاك ميامنه والبارح ما والاك مياسره وقيل السانح ما يجيء عن يمينك فتلي مياسره مياسرك والعرب تختلف في عيافة ذلك، فمنهم من يتيمن بالسانح ويتشاءم بالبارح، وعلى هذا المثل: من لي بالسانح بعد البارح، قال في القاموس: أي بالمبارك بعد المشؤوم، ومنهم من يتشاءم بالسانح، وقال الإمام أبو عبد الله القزاز في مادة «سنح» : والسانح من الطير والظباء وغيرهما هو الذي يأتيك عن يمينك أخذاً على يسارك فيوليك مياسره فيمكنك رميه وأكثر العرب يتيمن به وقال في مادة «برح» : والبارح من الطير والظبي هو خلاف السانح وهو الذي يلقاك وشمائله عن شمائلك، وهو مما يتيمن به أهل العالية، ويتشاءمون بالسانح، والسانح هو الذي يلقاك وميامنه عن ميامنك، وهو مما يتيمن به أهل نجد ويتشاءمون بالبارح، والبارح أبين في التشاؤم من السانح، لأن البارح هو الذي يأخذ عن يسارك إلى يمينك فلا يمكنك طعنه، فيتشاءم به لتعذره على الطاعن أو الرامي، ولذلك قال أبو داود: قلت: لما برز أمن فيه كذب العير وإن كان برح، يقول: كذب إذ طمع أن ينجو، وإن كان قد برح وصعب
Seneha (سنح) maddesinde ise şöyle der: 'es-Sânih (السانح), ceylan, kuş veya başka bir şeyden sana sağından gelendir; el-bârih ise bunlardan sana solundan gelendir. Bir rivayette: Sânih sana sağ taraflarını gösteren, bârih ise sana sol taraflarını gösterendir denmiştir. Yine denilmiştir ki: Sânih sağından gelen ve sol tarafları senin sol taraflarına denk gelendir. Araplar bu kuş falında (ıyâfe) ihtilaf etmişlerdir; onlardan kimi sânih ile uğur bulur ve bârihi uğursuz sayar. 'Bârihten sonra sânihi bana kim getirecek?' meseli buna göredir. Kāmûs'ta der ki: Yani uğursuzdan sonra uğurluyu. Onlardan kimi de sânihi uğursuz sayar.' İmam Ebû Abdillâh el-Kazzâz seneha (سنح) maddesinde şöyle der: 'Kuş, ceylan ve diğerlerinden sânih olan, sağından gelip soluna doğru giden ve sol taraflarını sana dönendir; böylece onu vurman mümkün olur. Arapların çoğu bununla uğur bulur.' Berehe (برح) maddesinde ise der ki: 'Kuş ve ceylandan bârih olan ise sânihin zıddıdır; o seninle karşılaşıp sol tarafları senin sol taraflarına denk gelendir. Bu, Âliye ehlinin uğur saydığı, sânîhi ise uğursuz saydığı şeylerdendir. Sânih ise seninle karşılaşıp sağ tarafları senin sağ taraflarına denk gelendir; bu da Necid ehlinin uğur sayıp bârihi uğursuz saydığı şeylerdendir. Bârih, uğursuzluk bakımından sânihten daha açıktır; çünkü bârih solundan sağına doğru giden şeydir ve onu mızraklaman mümkün olmaz; bu sebeple mızrak atana veya ok atana zor geldiği için uğursuz sayılır. Nitekim Ebû Dâvûd şöyle demiştir: 'Dedim ki: Ortaya çıktığında onda emniyet vardır; bârih geçse bile yaban eşeği yalan söylemiştir.' Şunu demek ister: Kurtulmayı umduğunda yalan söylemiştir, her ne kadar bârih geçmiş ve
15106. Metin
على إمكان طعنه، وتطير ومن تيمن به بسلامته وخلاصة من الطاعن، وتطير من تيمن بالسانح بأنه يأتي من ميامنك إلى مياسرك، فيمكنك من طعنه، ومن تشاءم به تطير بقلة سلامته ووقوعه فيما يكره، ومن الطير الجابه وهو الذي يلقاك مواجهة، ومنه الناطح أيضاً ومنه القعيد، وهو الذي يأتيك من خلفك - انتهى ما وقفت عليه من كلام أهل اللغة في ذلك فافهم، والظاهر كما تفهمه الآية أن العرب مطبقة على أن ما أتى عن اليمين كان مباركاً سواء كان أتى من قدام مواجهاً لك ومر إلى جهة الخلف فوليتك ميامته، أو أتى من الجانب الأيمن سواء كان ابتداء إتيانه من خلف أو لا فمر من قدامك عرضاً إلى جهة اليسار، فوليتك في الحالتين مياسره، وما أتى من جهة اليسار على ضد ذلك كان مشؤوماً، وكأنهم اختلفوا في التسيمة فأكثرهم سمى الأول سانحاً من السنح بالضم وهو اليمن والبركة، وهو من قولهم: سنح لي رأي: تيسر - لشهرة معنى اليمن عندهم في ذلك، والثاني بارحاً من البرح، وهو الشدة والشر لشهرة هذا المعنى عندهم في مادة برح، وبعهضم عكس فسمى الأول بارحاً من البرحة، وهي الناقة تكون من خيار الإبل لشهرة ذلك عندهم، وسمى الثاني سانحاً من قولهم: سنحه عما أراد: صرفه، وسنح بالرجل وعليه: أخرجه
onu mızraklama imkânı zorlaşmış olsa da.' Onunla uğur bulan kimse, avın mızraklayandan selamet bulup kurtulmasıyla uğur bulur; sânihi uğur sayan kimse ise, onun sağından soluna gelmesiyle onu mızraklamanın mümkün olmasıyla uğur bulur; onu uğursuz sayan kimse ise onun selametinin azlığı ve hoşlanmadığı şeye düşmesi sebebiyle uğursuzluk sayar. Kuşlardan biri de el-Câbih'tir (الجابه), o seninle yüz yüze karşılaşandır; en-Nâtıh (الناطح) da bundandır. Biri de el-Ka‘îd'dir (القعيد), o da senin arkandan gelendir - Dil âlimlerinin bu konudaki sözlerinden muttali olduğum kısım burada bitti, iyi anla. Ayetin de ifade ettiği üzere zahir olan şudur ki, Araplar sağdan gelen şeyin mübarek olduğu hususunda müttefiktirler; ister önden yüz yüze gelip arkaya doğru geçsin ve sana sağ taraflarını göstersin, ister sağ taraftan gelsin -ister gelişi arkadan başlasın ister başlamasın- ve senin önünden enlemesine sol tarafa doğru geçsin; her iki durumda da sol taraflarını sana göstermiş olur. Sol taraftan bunun zıddı şekilde gelen ise uğursuzdu. Sanki isimlendirmede ihtilaf etmişlerdir; zira çoğunluğu birincisine sünuh (senh) kökünden sânih demişlerdir ki bu uğur ve bereket demektir; nitekim 'Bana bir fikir sânih oldu' yani kolaylaştı denir, çünkü onlarda uğur manası meşhurdur. İkincisine ise berah kökünden bârih demişlerdir ki bu da şiddet ve şer demektir; çünkü onlarda berah maddesinde bu mana meşhurdur. Bazıları ise tam tersini yapıp birincisine berehadan mülhem bârih demişlerdir ki bu onlarda meşhur olan seçkin develerdendir; ikincisine ise 'Onu istediğinden sânih etti' yani çevirdi, vazgeçirdi ve 'adama sânih oldu' yani onu çıkardı
15107. Metin
أو أصابه بشر، فمن الاختلاف في التسمية أتى الخلاف، ولذلك عبر ﷾ بالمعنى دون الاسم، لأن كلامه سبحانه لا يخص قوماً دون غيرهم، وأما التعليل بإمكان الطعن والرمي فلا معنى له لأن الإنسان ينفتل عن هيئة وقوفه بأدنى حركة فينعكس بالنسبة إليه أمر المياسر والميامن، ويتغير حال الطعن والرمي، هذا إذا سلم أن الطعن والرمي يعسر من جهة المياسر على أنه غير مسلم، ولو كان المعنى دائراً عليه لما اختلف فيه إلا بالنسبة إلى الأعسر وغيره، لا بالنسبة إلى أهل العالية وغيرهم، وأما البيت الذي استدل به فيمكن حمله على أن قائله كان في حاجة له لا بد له منها، فرأى البارح فلم يتطير منه ولج في أمره ذلك تكذيباً له فيما دل عليه عند العرب، وأما الجابه وغيره فأسماء أخر لبعض أنواع كل من السانح والبارح - والله أعلم، وقال أبو حاتم أحمد بن حمدان الرازي في كتابه الزينة: العيافة والقيافة والزجر نوع من الكهانة إلا أنه أخف في الكراهة وذلك أن الكاهن كان بمنزلة الحاكم وكان من الكهان من يعبد كما يعبد الصنم، وكانوا سدنة الأصنام، قلت: والكاهن في اللغة من يقضي بالغيب وذلك هو غاية العلم، فهو وصف يدل على التوغل في العلم - انتهى، قال أبو حاتم: وسمعت بعض أهل الأدب قال: الكاهن بالعبرانية العالم، وكانوا يسمون هارون ﵇ كهناً رباً، معناه عالم الرب، ثم قال:
veya ona bir kötülük isabet etti sözlerinden mülhem sânih demişlerdir. Dolayısıyla ihtilaf isimlendirmedeki farklılıktan ileri gelmiştir. Bu sebeple Azîz ve Celîl olan [Allah], isimle değil mana ile ifade buyurmuştur; zira O'nun -sübhânehu- kelâmı bir kavme has olmayıp geneldir. Mızraklama ve ok atma imkânı ile gerekçelendirmeye gelince, bunun hiçbir anlamı yoktur; çünkü insan en küçük bir hareketle duruş biçimini değiştirir ve ona göre sağ ve sol durumları tersine döner, mızraklama ve ok atma durumu da değişir. Bu da sol taraftan mızrak ve ok atmanın zor olduğu kabul edilirse geçerlidir ki bu zaten kabul edilmiş değildir. Eğer mana bunun etrafında dönseydi, bu ancak solak olanla olmayan açısından farklılık gösterirdi; Âliye ehli ile diğerleri açısından değil. Delil getirilen beyte gelince; bunu söyleyen kimsenin mutlaka yapması gereken bir işi olduğu, bu yüzden bârihi gördüğü halde onu uğursuz saymayıp Arapların nezdindeki delaletini yalanlayarak o işine azimle devam ettiği şeklinde yorumlanabilir. Câbih ve diğerlerine gelince; bunlar sânih ve bârihin her birinin bazı türlerinin diğer isimleridir - En doğrusunu Allah bilir. Ebû Hâtim Ahmed b. Hamdân er-Râzî Kitâbü'z-Zîne'de der ki: 'Iyâfe (kuş falı), kıyâfe (iz sürme) ve zecr (kuş ürkütme) kâhinliğin bir türüdür, ancak mekruhluğu daha hafiftir. Çünkü kâhin bir hâkim konumundaydı; kâhinlerden put gibi tapılanlar vardı ve onlar putların bakıcıları (sedene) idiler.' Ben derim ki: Dilde kâhin gayb ile hüküm veren kimsedir ki bu da ilmin zirvesidir; dolayısıyla bu, ilimde derinleşmeye delalet eden bir vasıftır - Bitti. Ebû Hâtim dedi ki: Bazı edebiyat ehlinden işittim, şöyle dedi: 'Kâhin İbranicede âlim demektir. Hârûn aleyhisselâm'a «Kâhen Rab» derlerdi ki manası «Rabb'in âlimi» demektir.' Sonra şöyle dedi:
15108. Metin
إن الكهانة والسحر كان عند المتقدمين نوعاً من العلم، فكان الساحر والكاهن اسمين محمودين، فلما جاء الله بالإسلام صار هذان الاسمان مذمومين عند المسلمين لما كشف لهم ما في ذلك من الشر، ثم قال: فأما العائف والقائف والزاجر فلم يكن سبيلهم كذلك - يعني كالكاهن في أنه ربما عبد، قال: وإنما كره لأنه كان يخبر بشيء غائب فكره كما كره أمر النجوم توقياً أن يكون مثل الدعوى في علم الغيب، والعائف هو الذي يعيف الطير ويزجرها ويعتبر بأسمائها وأصواتها ومساقطها ومجاريها، فإذا سمع صوت طائر أو جرى من يمينه إلى شماله أو من شماله إلى يمينه قضى في ذلك بخير أو بشر في الأمر الذي يريد أن يفعله، فإذا قضى فيه بشر تجنب ذلك الأمر، يقال: عاف يعيف - إذا فعل ذلك، ومعنى عاف أي امتنع وتجنب، يقال: عافت الإبل الماء - إذا لم تشرب، وكذلك يقال في غير الإبل الزاجر أيضاً: هو مثل العائف، يقال: يزجر أيضاً زجراً، وذلك أنه ينظر إلى الطير فيقضي فيها مثل العائف، فإذا رأى شيئاً كرهه رجع عن أمر يريد أن يشرع فيه أو حاجة يريد قضاءها، والزاجر معناه الناهي، فكأن الطير قد زجره عن ذلك الفعل، أو أن من عاف له زجره عن ذلك، ويكون المعنى الزجر أيضاً أنه إذا رأى منها شيئاً
'Kâhinlik ve sihir öncekilerin nezdinde bir ilim türüydü; bu yüzden büyücü ve kâhin övülen iki isimdi. Allah İslâm'ı getirince, içindeki şerri onlara açıkladığı için bu iki isim Müslümanlar nezdinde yerilen isimler haline geldi.' Sonra dedi ki: 'Âif (kuş falına bakan), kâif (iz süren) ve zâcir (kuş ürküten) kimselerin durumu ise böyle değildi -yani kâhin gibi tapılma ihtimali yoktu-.' Dedi ki: 'Bunun mekruh sayılması, gayb olan bir şeyi haber vermesinden ötürüdür; gayb ilmini iddia etmeye benzemesinden sakınmak için yıldızlar ilmi nasıl mekruh görüldüyse bu da öyle mekruh görüldü. Âif; kuşun hareketlerine bakan, onu ürküten, isimlerine, seslerine, kondukları ve uçtukları yerlere itibar eden kimsedir. Bir kuş sesi duyduğunda veya kuş sağından soluna yahut solundan sağına uçtuğunda, yapmak istediği iş hakkında hayır veya şerle hüküm verirdi. Şerle hükmettiğinde o işten kaçınırdı. Bu yapıldığında «Âfe ye‘îfü» (عاف يعيف) denir. Âfe'nin manası çekindi ve kaçındı demektir; nitekim develer su içmediğinde «‘Âfeti'l-ibilü'l-mâe» (عافت الإبل الماء) denir. Develer dışındakiler için de böyle söylenir. Zâcir de âif gibidir; «Yezcuru zecran» da denir; bu da kuşa bakıp âif gibi hüküm vermesidir. Hoşlanmadığı bir şey görünce başlamak istediği bir işten veya görmek istediği bir hacetten vazgeçer. Zâcir nehyeden, meneden demektir; sanki kuş onu o fiilden menetmiş veya onun için fala bakan kimse onu bundan menetmiş gibidir. Zecr kelimesinin manası şu da olabilir: Kuştan bir şey gördüğünde
15109. Metin
صاح بها وطردها، فكان طرده إياها زجراً لها، ومنه قوله ﷺ:
ona bağırır ve onu kovardı; işte onu kovması onun için bir zecr (azarlama/ürkütme) olurdu. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğu da bundandır:
15110. Metin
«أقروا الطير على مكناتها» ، قلت: إنهم كانوا إذا لم يروا سانحاً ولا بارحاً نفروا الطير لينظروا إلى أيّ جهة تطير - والله أعلم، وقال أبو حاتم: والأصل في هذا انهم كانوا يزجرون الطير ثم كانوا يزجرون الظبي والثعلب، وبصوت الإنسان يستدلون بلفظه وبغير ذلك، ثم نسبت كلها إلى الطير فقيل: يتطير، أي يستدل بالطير، وروي عن الأصعمي قال: سألت ابن عون: ما الفال؟ فقال: هو أن تكون مريضاً فتسمع: يا سالم، وتكون باغياً فتسمع يا واجد، قال: وكان ابن سيرين يكره الطيرة ويحب الفال، وفي الحديث:
«Kuşları yuvalarında rahat bırakınız». Ben derim ki: Onlar ne bir sânih ne de bir bârih göremediklerinde, hangi tarafa uçacağını görmek için kuşları ürkütüp uçururlardı - En doğrusunu Allah bilir. Ebû Hâtim dedi ki: 'Bunun aslı şudur: Onlar önce kuşları ürkütürlerdi, sonra ceylanı ve tilkiyi ürkütmeye başladılar; insanın sesinden, lafzından ve başka şeylerden delil çıkarırlardı. Sonra bunların tamamı kuşa nispet edilerek «Tetayyara» yani kuşla delil çıkardı denildi.' Asmaî'den şöyle rivayet edildi: İbn Avn'a 'Fal nedir?' diye sordum. Şöyle dedi: 'Hasta iken «Ey Sâlim (sağlıklı)!», bir şey ararken «Ey Vâcid (bulan)!» sesini işitmendir.' Dedi ki: İbn Sîrîn uğursuzluk çıkarmayı (tiyere) mekruh görür, fali ise severdi. Hadiste şöyle buyrulmuştur:
15111. Metin
«أصدق الطير الفال» والفال مأخوذ من الفيال، وهي لعبة يتقامرون بها، كانوا يأخذون الدراهم فيخلطونها بالتراب ثم يجمعونه طويلاً ثم يقسمونه بنصفين ويتقارعون عليه، فمن أصابه القرعة اختار من القسمين واحداً، فلما كان المفايل يختار منهما ما أحب سمي الفال، لأنه يتفاءل بما يحبه، وكان هذا في العرب كثيراً، وأكثره في بني أسد، قال الأصمعي:
«Kuş falının en doğrusu faldır». Fal kelimesi fiyâlden (الفيال) alınmadır; o da onların oynadığı bir kumar oyunudur. Dirhemleri alıp toprağa karıştırır, sonra onu uzunlamasına toplar, ikiye böler ve üzerine kura çekerlerdi. Kura kime çıkarsa iki kısımdan birini seçerdi. Fal çeken (müfâyil) bunlardan dilediğini seçtiği için buna fal denildi; çünkü insan sevdiği şeyle tefeül eder. Bu Araplarda pek çok vardı, en çok da Benî Esed kabilesinde bulunurdu. Asmaî dedi ki:
15112. Metin
أخبرني سعد بن نصر أن نفراً من الجن تذاكروا عيافة بني أسد فأتوهم فقالوا: ضلت لنا ناقة، فلو أرسلتم معنا من يعيف، فقالوا لغليم لهم: انطلق معهم، فاستردفه أحدهم، ثم ساروا فلقيتهم عقاب كاسرة إحدى جناحيها، فاقشعر الغليم فبكى فقالوا له: ما لك؟ فقال: كسرت جناحاً، ورفعت جناحاً، وحلفت بالله صراحاً، ما أنت بإنسي ولا تبغي لقاحاً. وكانوا يسمون الذي يجيء عن يمينك فيأخذ إلى شمالك سانحاً، والذي يجيء عن يسارك فيأخذ غلى يمينك بارحاً، والذي يستقبلك ناطحاً وكافحاً، والذي يجيء من خلفك قعيداً، والذي يعرض في كل وجه متيحاً، فمنهم من كان يتشاءم بالبارح ويتيمن بالسانح، ومنهم من كان يتيمن بالبارح ويتشاءم بالسانح، قال زهير:
Bana Sa‘d b. Nasr haber verdi ki: Cinlerden bir topluluk Benî Esed'in kuş falına bakışını konuştular, sonra onlara gelip: 'Devemiz kayboldu, bizimle kuş falına bakacak birini gönderseniz' dediler. Onlar da küçük bir kölelerine: 'Bunlarla git' dediler. Onlardan biri çocuğu arkasına bindirdi. Giderlerken kanatlarından birini kırmış bir kartal ile karşılaştılar. Çocuk ürperip ağladı. Ona: 'Nen var?' dediler. Çocuk dedi ki: 'Bir kanadı kırdı, bir kanadı kaldırdı; Allah'a açıkça yemin etti ki sen bir insan değilsin ve gebe deve de aramıyorsun!' Onlar sağından gelip soluna giden kuşa sânih, solundan gelip sağına giden kuşa bârih, karşına çıkana nâtıh ve kâfih, arkandan gelene ka‘îd, her yönden karşına çıkana ise mütîh derlerdi. Onlardan kimi bârih ile uğursuzluk çıkarıp sânih ile uğur sayar, kimi de bârih ile uğur sayıp sânih ile uğursuzluk çıkarırdı. Züheyr şöyle demiştir:
15113. Metin
جرت سنحاً فقلت لها أجيزي ... نوى مشمولة فمتى اللقاء
Uğurla geçti gitti de ona dedim ki: 'Geçip git! ... Kuzeyden esen rüzgârın sürüklediği bir ayrılık bu, kavuşma ne zaman?'
15114. Metin
وقال الكميت:
Kümeyt de şöyle demiştir:
15115. Metin
ولا السانحات البارحات عشية ... أمر سليم القرن أم مر أعضب
Ne akşam vakti sağdan sola, soldan sağa geçenler ... Boynuzu sağlam olan mı geçti yoksa kırık boynuzlu olan mı?
15116. Metin
وكانوا يزجرون بعضب القرن وصحته، والأعضب الذي له قرن واحد، وأما القائف فهو الذي يتبع الآثار ويعرفها ويعرف شبه الرجل في
Onlar boynuzun kırıklığı ve sağlamlığıyla da uğursuzluk veya uğur çıkarırlardı; a‘dab (الأعضب) tek boynuzu olandır. Kâife (iz sürücüye) gelince; o, izleri takip eden, onları tanıyan ve adamın
15117. Metin
ولده، ويروى عن عوسجة ابن معقب القائف: قال: كنا تسرق نخلنا فنعرف آثارهم، فركبوا الحمر فعرفنا بمس أيديهم والعذوق، فكان القائف سمي قائفاً لأنه يقفو الأثر، يقال: قفا الأثر وقاف الأثر أي تبعه، قال الأصمعي عن أبي طرفة الهذلي قال: رأى قائفان أثر بعير وهما منصرفان من عرفة بعد الناس بيوم أو يومين فقال أحدهما: ناقة، وقال الآخر: جمل، فاتبعاه فإذا هما به، فاطافا به فإذا هو خنثى، ويقال للرجل إذا كان فطناً عارفاً بالأمور: هو عائف وقائف، وكان قوم من العرب لا يتطيرون ولا يتهيبون الطيرة ويفتخرون بتركه ويعدون تركه شجاعة وإقداماً، قال بعض شعرائهم:
çocuğundaki benzerliğini bilen kimsedir. Kâif Avsece b. Mu‘akkıb'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: 'Hurmalarımız çalınırdı, biz de onların izlerini tanırdık. Eşeklere bindiler, bu defa ellerinin dokunuşundan ve hurma salkımlarından tanıdık.' Kâife, izi takip ettiği için bu isim verilmiştir; 'İzi takip etti' anlamında «Kafâ el-esera» ve «Kāfe el-esera» denir. Asmaî, Ebû Tarfe el-Hüzelî'den rivayetle dedi ki: 'İki kâif, Arafat'tan insanların dönüşünden bir veya iki gün sonra dönerlerken bir devenin izini gördüler. Biri: «Dişi deve» dedi, diğeri: «Erkek deve» dedi. İzi takip ettiler ve deveye ulaştılar; etrafında dolandılar, meğer deve hünsâ (çift cinsiyetli) imiş.' Bir adam anlayışlı ve işleri iyi bilen biri olduğunda: 'O hem âif hem kâiftir' denir. Araplardan bir topluluk ise uğursuzluk çıkarmaz, uğursuzluktan çekinmez, bunu terk etmekle övünür ve bunu terk etmeyi cesaret ve atılganlık sayarlardı. Şairlerinden biri şöyle demiştir:
15118. Metin
ولقد غدوت وكنت لا ... أغدو على واق وحاتم
Sabah erkenden yola çıktım, oysa ben ... Vâkı‘ ve Hâtim (uğursuz kuşlar) üzerine sabahlamazdım.
15119. Metin
فإذا الأشائم كالأيا ... من والأيامن كالأشائم
Bir baktım ki uğursuz sayılanlar uğurlular gibi ... Uğurlu sayılanlar da uğursuzlar gibi.
15120. Metin
وقال آخر:
Bir başkası da şöyle demiştir:
15121. Metin
ولست بهياب إذا اشتد رحله ... يقول عداني اليوم واق وحاتم
Binek hayvanının semeri bağlandığında korkup da ... 'Bugün beni Vâkı‘ ve Hâtim engelledi' diyenlerden değilim.
15122. Metin
ولكنه يمضي على ذاك مقدماً ... إذا صد عن تلك الهناة الخثارم
Aksine o, buna rağmen atılarak yoluna devam eder ... Kuş falına bakan (hısârim) o küçük engellerden ötürü vazgeçtiğinde.
15123. Metin
الخثارم: المطير، وقيل: العيافة والقيافة، الطرق والخط، وهو أيضاً نوع من الكهانة، وهو أن يخط في الأرض خططاً في الطول، ثم يخط عليها خططاً في العرض، ثم يطرق بالحصى او بالشعير أو بخشبات، ولا يزال يخط ويمحو ويعيد ثم يتكهن عليه، ومن هذا الباب أيضاً علم الكتف وهو أن ينظر في كتف شاة فيحدث بأشياء تكون في العالم مثل الحروب والأمطار والرياح والجدب والخصب وغير ذلك، وهذا يقال له: الكتاف، كأنه أشتق له اسم من الكتف مثل العراف لأن العراف من جنس العيافة، والعيافة والعرافة، سواء، فهذه الأشياء كلها من السحر والكهانة والقيافة والعيافة والخط والطرق والكتف وما أشبهها، قد جاءت فيها الأخبار والروايات، ويطول الخطب بها، وهي كلها مكروهة حرام، فمنها ما جاء فيها التشديد مثل السحر، والكهانة، ومنها ما جاء في القليل منها الرخص والتخفيف مثل القيافة والعيافة والكتف - انتهى.
el-Hısârim (الخثارم): Kuş falına bakan kimsedir. Denildi ki: Iyâfe ve kıyâfe; yola ve çizgiye bakmaktır (tark ve hatt). Bu da kâhinliğin bir türüdür; yere boyuna çizgiler çizer, sonra enine çizgiler çizer, sonra çakıl taşları, arpa veya tahta parçacıkları ile vurur; durmadan çizer, siler, tekrar eder ve sonra onun üzerinden kâhinlik yapar. Bu baptan olan bir diğeri de kürek kemiği ilmidir (ilmu'l-ketif); koyunun kürek kemiğine bakar da dünyada meydana gelecek savaşlar, yağmurlar, rüzgârlar, kıtlık, bolluk ve benzeri şeyleri haber verir. Buna «Kettâf» denir; sanki arrâf gibi ketiften türetilmiş bir isimdir; çünkü arrâf da ıyâfe türündendir; ıyâfe ile arrâflık birdir. Bütün bu şeyler; büyü, kâhinlik, kıyâfe, ıyâfe, çizgi (hatt), çakıl atma (tark), kürek kemiği ve benzerleri hakkında rivayetler ve haberler gelmiştir ve bunları anlatmak uzar. Bunların hepsi mekruhtur, haramdır. Kimi hakkında büyü ve kâhinlik gibi şiddetli tehdit gelmiştir; kimi hakkında ise kıyâfe, ıyâfe ve kürek kemiği gibi az bir kısmında ruhsat ve hafifletme gelmiştir - [Ebû Hâtim'in sözü] bitti.
15124. Metin
وهو مسلم له في القيافة، وأما غيرها فمنازع فيه، ثم قال: فأكثر هذه الأشياء أصولها من الأنبياء ﵈، فإذا استعملت بعد النسخ وبعد ما جاء فيها النهي عن النبي ﷺ كانت حراماً تدعو إلى الكفر والتعطيل وغير ذلك من أنواع الفساد، ثم قال: وما كان من أمر مشركي العرب فقد درس دروساً لا يعرف ولا يحتاج إلى ذكر كيفيته إذ كان متلاشياً لا أثر له،
Kıyâfe hususunda ona hak verilmiştir, ancak diğerleri tartışmalıdır. Sonra dedi ki: 'Bu şeylerin çoğunun aslı peygamberlerden aleyhimüsselâm gelmedir. Ancak neshedildikten ve haklarında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den yasak geldikten sonra kullanıldıklarında küfre, tatîle ve diğer fesat türlerine sevk eden haramlar haline gelmiştir.' Sonra dedi ki: 'Arap müşriklerinin yaptığı şeylere gelince; bunlar silinip gitmiştir, bilinmemektedir ve artık yok olup hiçbir izi kalmadığı için keyfiyetini zikretmeye de gerek yoktur;
15125. Metin
ولكن لا يستغني الفقهاء والعلماء عن معرفته إذ كان له في القرآن ذكر، وإذ كان واجباً على العلماء تعلم ما في القرآن على حسب طاقتهم، والجهل به نقص عليهم - والله أعلم بالصواب.
fakat Kur'an'da geçtiği ve âlimlerin güçleri nispetinde Kur'an'da olanı öğrenmeleri vacip olduğu için fakihler ve âlimler bunu bilmekten müstağni kalamazlar; bunu bilmemek onlar için bir noksanlıktır' - Doğruyu en iyi Allah bilir.
15126. Metin
ولما أشار سبحانه بتسمية كلامهم هذا سؤالاً إلى أن مرادهم: فهل أنتم مغنون عنا شيئاً أو حاملون عنا جزءاً من العذاب؟ وكان كأنه قيل: بم أجاب الرؤساء بعد هذا القول من الأتباع؟ قيل: {قالوا بل} أي لم يكن كفرهم سبباً بل: {لم تكونوا مؤمنين *} أي عريقين في هذا الوصف بجبلاتكم فلذلك تابعتمونا فيما أمرناكم به لأنه كان في طبعكم، وهذا دليل على أن من لم يكن راسخاً في الإيمان كان منهم، ثم أكدوا هذا المعنى بقوله نافين لما أشاروا باليمين إليه: {وما كان} أي كوناً ثابتاً {لنا عليكم} وأعرقوا في النفي بقولهم: {من سلطان} أي فأكرهنا بذلك السلطان، إنما تبعتمونا باختياركم وهو معنى {بل كنتم} أي جبلة وطبعاً {قوماً} أي ذوي قوة وكفاية لما تحاولونه من الأمور {طاغين *} أي مجاوزين لمقاديركم غالين في الكفر مسرفين في المعاصي والظلم، ولذلك أنكم خلق
Allah Teâlâ onların bu sözlerini bir soru olarak isimlendirmekle, maksatlarının 'Bizden azabı savuşturabilir misiniz veya azabın bir kısmını bizden kaldırabilir misiniz?' demek olduğuna işaret buyurunca; sanki 'Tâbilerin bu sözünden sonra liderler ne cevap verdi?' denilmiş gibi şöyle buyruldu: {قالوا بل} “Dediler ki: Hayır!”; yani bizim küfrümüz sizin küfrünüze sebep olmadı, aksine: {لم تكونوا مؤمنين *} “Siz zaten inanan kimseler değildiniz”; yani yaratılışınız gereği bu vasıfta kökleşmiş değildiniz, bu yüzden size emrettiğimiz şeyde bize uydunuz, çünkü bu sizin tabiatınızda vardı. Bu da imanda kökleşmemiş olan kimsenin onlardan sayılacağına delildir. Sonra onların 'sağdan' ifadesiyle işaret ettikleri şeyi nefyederek bu manayı şu sözleriyle pekiştirdiler: {وما كان} “Ve olmadı”; yani sabit bir varlığı olmadı, {لنا عليكم} “Bizim sizin üzerinizde”; nefyı tekit ederek şöyle dediler: {من سلطان} “Hiçbir hâkimiyetimiz”; yani o hâkimiyetle sizi zorlamış değiliz; siz ancak kendi ihtiyarınızla bize uydunuz. Bu da şu buyruğun manasıdır: {بل كنتم} “Aksine siz idiniz”; yani yaratılış ve fıtrat olarak, {قوماً} “Bir kavim”; yani kalkıştığınız işlere gücü ve yeteneği olan, {طاغين *} “Azgın!”; yani haddinizi aşan, küfürde ileri giden, günahlarda ve zulümde haddi aşan kimselerdiniz. İşte bu yüzden sizler öyle bir yaratılıştasınız ki
15127. Metin
لا تحتاجون فيه إلى كبير تحرك {فحق علينا} أي كلنا نحن وأنتم بسبب ذلك، وعبروا بما يدل على ندمهم فقالوا: {قول ربنا} أي الذي قابلنا إحسانه إلينا وتربيته لنا بالكفران، وقوله هو الحكم بالضلال لما في قلوبنا من القابلية له والإباء للإيمان، فالحكم بالعذاب.
onun içinde büyük bir harekete ihtiyaç duymazsınız. {فحق علينا} “Böylece üzerimize hak oldu”; yani bundan dolayı hepimizin, hem bizim hem sizin üzerimize hak oldu. Pişmanlıklarını ifade eden sözlerle şöyle dediler: {قول ربنا} “Rabbimizin sözü”; yani bize olan ihsanını ve terbiyesini nankörlükle karşıladığımız Rabbimizin sözü. O'nun sözü ise; kalplerimizde ona yatkınlık ve imana karşı diretme bulunduğu için sapıklık hükmü, ardından da azap hükmüdür.
15128. Metin
ولما تصوروا ما صاروا إليه من الخطأ الفاحش عن الطريق الواضح، وعلموا أن مثل ذلك لا يتركه أحد إلا بقهر قاهر فتصوروا أنه ما قسرهم عليه إلا حقوق الكلمة العليا علموا أنهم مثل ما صاروا إلى حكمها في الكفر يصيرون إلى حكمها في العذاب، فقالوا لما دهمهم من التحسر مريدين بالتأكيد قطع أطماع الأتباع عما أفهمه كلامهم من أن الرؤساء يغنون عنهم شيئاً: {إنا} أي جميعاً {لذائقون *} أي ما وقع لنا به الوعيد من سوء العذاب.
Onlar apaçık yoldan düşmüş oldukları vahim hatayı gözlerinin önüne getirip, böyle bir yolun ancak bir zorbanın kahrıyla terk edilebileceğini bildiklerinde ve kendilerini buna ancak o yüce Kelime'nin hak olmasının mecbur ettiğini kavradıklarında; küfürdeki hükmüne vardıkları gibi azaptaki hükmüne de varacaklarını anladılar. Başlarına çöken hasret sebebiyle, sözlerinin ifade ettiği 'liderlerin kendilerinden azabı savuşturacağı' şeklindeki tâbilerin umutlarını tekit ile kesmek isteyerek şöyle dediler: {إنا} “Şüphesiz biz”; yani hepimiz, {لذائقون *} “Elbette tadıcılarız”; yani o kötü azapla bize yapılan tehdidi kesinlikle tadacağız.
15129. Metin
ولما قضوا علالة التحسر والتأسف والتضجر، رجعوا إلى إتمام ذلك الكلام فقالوا: {فأغويناكم} أي أضللناهم وأوقعناكم في الغي بسبب حقوق ذلك القول علينا، ثم عللوا ذلك بقولهم مؤكدين أيضاً لرد ما ادعاه الأتباع من أنه ما كان سبب إغوائهم إلا الرؤساء: {إنا} أي جميعاً {كنا غاوين *} أي في طبعنا الغواية، وهي العدول عن الطريق المثلى إلى المهالك.
Hasret, teessüf ve bezginlik paylarını tamamlayınca, o sözü bitirmeye dönüp şöyle dediler: {فأغويناكم} “Böylece sizi azdırdık”; yani o sözün üzerimizdeki hak oluşu sebebiyle sizi saptırdık ve azgınlığa düşürdük. Sonra tâbilerin 'bizi saptıran ancak liderlerdir' iddiasını reddetmek için yine tekit ederek bunun sebebini şöyle açıkladılar: {إنا} “Çünkü biz”; yani hepimiz, {كنا غاوين *} “Zaten azgınlardandık”; yani tabiatımızda azgınlık vardı ki o da en ideal yoldan sapıp helak yollarına gitmektir.
15130. Metin
ولما قال لهم الرؤساء ما هو الحق من أمرهم مما أوجب الحكم باشتراكهم، سبب عنه قوله تعالى مؤكداً دفعاً لمن يتوهم اختصاص العذاب بالسبب: {فإنهم} أي الفريقين بسبب ما ذكروا عن أنفسهم {يومئذ} أي يوم إذ كان هذا التقاول بينهم {في العذاب} أي الأكبر {مشتركون *} أي في أصله، وهم مع ذلك متفاوتون في وصفه على مقادير كفرهم كما كانوا متشاركين في السبب متفاوتين في شدتهم فيه ولينهم - هذا وقد قال البخاري في صحيحه في تفسير حم السجدة: وقال المنهال عن سعيد: قال رجل لابن عباس ﵄: إني أجد في القرآن أشياء تختلف علي قال {فلا أنساب بينهم يومئذ ولا يتساءلون} {وأقبل بعضهم على بعض يتساءلون} {ولا يكتمون الله حديثاً} {والله ربنا ما كنا مشركين} فقد كتموا في هذه الآية، وقال: {السماء بناها} إلى قوله: {دحاها} فذكر خلق السماء قبل خلق الأرض، ثم قال {أئنكم لتكفرون بالذي خلق الأرض في يومين} إلى {طائعين} فذكر في هذه الآية خلق الأرض قبل السماء، وقال: {وكان الله غفوراً رحيماً} {عزيزاً حكيماً} {سميعاً بصيراً} فكأنه كان ثم مضى، فقال: {فلا أنساب بينهم} في النفخة الأولى ثم ينفخ في الصور
Liderler onlara durumlarının hakikatini söyleyip bu da azapta ortak olmaları hükmünü gerektirince, azabın sadece sebebe has kılınacağını zanneden kimsenin vehmini defetmek üzere tekit ederek Allah Teâlâ buna bağlı olarak şöyle buyurdu: {فإنهم} “Şüphesiz onlar”; yani her iki fırka, kendileri hakkında belirttikleri husus sebebiyle, {يومئذ} “O gün”; yani aralarında bu konuşmanın geçtiği gün, {في العذاب} “Azapta”; yani o en büyük azapta, {مشتركون *} “Ortaktırlar”; yani azabın aslında ortaktırlar. Bununla birlikte, sebebinde ortak olup şiddet ve hafifliğinde farklı oldukları gibi, küfürlerinin miktarına göre azabın niteliğinde de farklı derecelerdedirler - Nitekim Buhârî Sahîh'inde Hâ Mîm es-Secde tefsirinde şöyle demiştir: Minhal, Saîd'den rivayet etti: Bir adam İbn Abbâs'a radıyallâhu anhümâ şöyle dedi: 'Kur'an'da bana çelişkili gelen bazı şeyler buluyorum; buyuruyor ki: {فلا أنساب بينهم يومئذ ولا يتساءلون} “O gün aralarında ne soy sop bağı kalır ne de birbirlerine bir şey sorarlar”, diğer taraftan {وأقبل بعضهم على بعض يتساءلون} “Birbirlerine dönüp sorarlar” buyuruyor; {ولا يكتمون الله حديثاً} “Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler” buyuruyor, diğer taraftan {والله ربنا ما كنا مشركين} “Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik” buyuruyor; bu ayette gizlemişlerdir. Yine {السماء بناها} “Göğü O bina etti” kavlinden {دحاها} “Onu yayıp döşedi” kavline kadar göğün yaratılışını yerin yaratılışından önce zikretmiştir; sonra {أئنكم لتكفرون بالذي خلق الأرض في يومين} “Gerçekten siz yeri iki günde yaratanı mı inkâr ediyorsunuz?” kavlinden {طائعين} “İsteyerek geldik” kavline kadar bu ayette yerin yaratılışını gökten önce zikretmiştir. Yine {وكان الله غفوراً رحيماً} “Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir”, {عزيزاً حكيماً} “Mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir”, {سميعاً بصيراً} “Hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” buyuruyor, sanki öyle idi de geçmişte kaldı gibi.' Bunun üzerine İbn Abbâs dedi ki: '{فلا أنساب بينهم} “Aralarında soy sop bağı kalmaz” ifadesi birinci sûr üflemesindedir; sonra sûra üflenir de
15131. Metin
فصعق من في السماوات ومن في الأرض، إلا من شاء الله فلا أنساب عند ذلك ولا يتساءلون، ثم في النفخة الآخرة أقبل بعضهم على بعض يتساءلون، وأما قوله {ما كنا مشركين} {ولا يكتمون الله حديثاً} فإن الله يغفر لأهل الإخلاص ذنوبهم، وقال المشركون: تعالوا نقول: لم نكن مشركين، فنختم على أفواههم فتنطق أيديهم، فعند ذلك عرف أن الله لا يكتم حديثاً، وعنده يود الذين كفروا - الآية، وخلق الأرض في يومين ثم خلق السماء ثم استوى إلى السماء فسواهن في يومين آخرين ثم دحا الأرض، و {دحاها} أي أخرج منها الماء والمرعى، وخلق الجبال والآكام وما بينهما في يومين آخرين، فذلك قوله {دحاها} وقوله: خلق الأرض في يومين، فجعلت الأرض وما فيها من شيء في أربعة أيام وخلقت السماوات في يومين، وكان الله غفوراً رحيماً، سمى نفسه ذلك، وذلك قوله، أي لم يزل كذلك، فإن الله لم يرد شيئاً إلا أصاب به الذي أراد، فلا يختلف عليك القرآن فإن كلاًّ من عند الله.
Allah'ın diledikleri müstesna göklerde ve yerde kim varsa çarpılıp yıkılır; işte o anda ne soy sop kalır ne de birbirlerine bir şey sorabilirler. Sonra diğer üflemede birbirlerine dönüp sorarlar. {ما كنا مشركين} “Biz ortak koşanlar değildik” ve {ولا يكتمون الله حديثاً} “Allah'tan hiçbir söz gizleyemezler” kavline gelince; Allah ihlâs ehlinin günahlarını bağışlar; müşrikler de 'Gelin biz de ortak koşanlar değildik diyelim' derler. Bunun üzerine ağızları mühürlenir de elleri konuşur; işte o anda Allah'tan hiçbir sözün gizlenemeyeceği anlaşılır ve o anda inkâr edenler temenni ederler... -ayetin sonuna kadar-. Yeri iki günde yarattı, sonra göğü yarattı, sonra göğe yönelip onları diğer iki günde düzenledi, sonra yeri yayıp döşedi. {دحاها} “Onu yayıp döşedi” demek; ondan suyunu ve otlağını çıkardı, dağları, tepeleri ve ikisi arasındakileri diğer iki günde yarattı demektir. İşte {دحاها} buyruğu ile 'Yeri iki günde yarattı' buyruğu budur; böylece yer ve içindeki şeyler dört günde tamamlandı, gökler ise iki günde yaratıldı. 'Allah çok bağışlayıcı, çok merhametli idi' buyruğu ise Kendisini böyle isimlendirmiştir ve bu O'nun sözüdür; yani O ezelden beri hep böyledir. Çünkü Allah bir şey dilediğinde dilediği şeyi mutlaka tam olarak yerine getirir. Dolayısıyla Kur'an sana çelişkili gelmesin, zira hepsi Allah katındandır.'
15132. Metin
وقال في سورة المرسلات: وسئل ابن عباس ﵄ {هذا يوم لا ينطقون} {والله ربنا ما كنا مشركين} {اليوم نختم على أفواههم} فقال: إنه ذو ألوان، مرة ينطقون ومرة يختم عليهم.
Mürselât suresinde de şöyle dedi: İbn Abbâs'a radıyallâhu anhümâ {هذا يوم لا ينطقون} “Bu, konuşamayacakları bir gündür”, {والله ربنا ما كنا مشركين} “Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik” ve {اليوم نختم على أفواههم} “Bugün onların ağızlarını mühürleriz” ayetleri hakkında soruldu. O da şöyle dedi: 'O günün çeşitli durumları (safhaları) vardır; bir defasında konuşurlar, bir defasında ise ağızları mühürlenir.'
15133. Metin
ولما أخبر سبحانه باشتراكهم، استأنف الإخبار بما يهول أمر عذابهم ويشير إلى عمومه في الدارين لكل من شاركهم في الإجرام، فقال مؤكداً دفعاً لظن من ينكر القيامة وظن من يرى الإملاء للمجرم في الدنيا نعمة وينفي كونه نقمة، أو يفعل في التمادي في الإجرام فعل المنكر؛ {إنا} أي بما لنا من العظمة التي لا يفوتها شيء {كذلك} أي مثل هذا الفعل العظيم الشأن {نفعل} بهم - هكذا كان الأصل، ولكنه علق بالوصف تعميماً وتعليلاً فقال: {بالمجرمين *} أي كل قاطع لما أمر الله به أن يوصل في الدنيا والآخرة، نمهل ثم نأخذ أخذاً عنيفاً يصير به المشتركون في الظلم أعداء يتخاصمون، ويحيل بعضهم على بعض ثم لا ينفعهم ذلك، بل نشارك بينهم في العقوبة، ثم علل تعذيبه لهم بقوله مؤكداً للتعجب منهم لأن فعلهم هذا أهل لأن ينكر لأن هذه الكلمة لا يصدق عاقل أن أحداً يستكبر عليها لأنه لا شيء أعدل منها: {إنهم كانوا} أي دائماً {إذ قيل لهم} أي من أيّ قائل كان: {لا إله} أي يمكن، وإذا نفي الممكن كان الموجود أولى فإنه لا يوجد إلا ما يمكن وجوده وإن كان واجباً {إلا الله} أي الملك الأعلى المباين لجميع الموجودات في ذاته وصفاته وافعاله كما
Allah Teâlâ onların [azapta] ortak olduklarını bildirince; kıyameti inkâr eden kimsenin zannını, dünyada suçluya mühlet verilmesini nimet görüp azap oluşunu nefyeden kimsenin zannını veya suç işlemeye devam etmekle inkârcı gibi davranan kimsenin vehmini bertaraf etmek üzere tekit ederek, azaplarının dehşetini bildiren ve her iki yurtta suç ortaklığı yapan herkesi kapsadığına işaret eden habere yeniden başlayıp şöyle buyurdu: {إنا} “Şüphesiz biz”; yani hiçbir şeyin elinden kurtulamayacağı azametimizle, {كذلك} “İşte böyle”; yani bu azametli fiil gibi, {نفعل} “Yaparız”; onlara yaparız - Asıl mana böyle idi, fakat genelleştirme ve gerekçelendirme amacıyla vasfa bağlayarak şöyle buyurdu: {بالمجرمين *} “Suçlulara”; yani dünyada ve ahirette Allah'ın bitiştirilmesini emrettiği şeyi kesip koparan herkese. Mühlet verir, sonra şiddetli bir yakalayışla yakalarız; öyle ki zulümde ortak olanlar birbirine düşman olup çekişirler, suçu birbirlerine atarlar da bu onlara fayda vermez, aksine aralarında cezayı ortak kılarız. Sonra onlara azap etmesinin gerekçesini, onlardan duyulan hayreti pekiştirerek açıkladı; çünkü onların bu fiili inkâr edilmeye layıktır, zira hiçbir akıl sahibi kimse, kendisinden daha âdil hiçbir şey bulunmayan bu kelimeye karşı bir kimsenin büyüklük taslayacağına inanmaz: {إنهم كانوا} “Çünkü onlar idiler”; yani her zaman, {إذ قيل لهم} “Kendilerine denildiği zaman”; yani söyleyen kim olursa olsun [denildiğinde]: {لا إله} “Hiçbir ilah yoktur”; yani mümkün olan hiçbir ilah yoktur; mümkün olan nefyedilince mevcut olan evleviyetle nefyedilmiş olur, zira vacip olsa bile ancak varlığı mümkün olan mevcuttur; {إلا الله} “Allah'tan başka”; yani hakkıyla olduğu üzere zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde bütün varlıklardan ayrı olan o en yüce Hükümran'dan başka; ta ki yaratıcılıkta tek olduğu gibi ilahlıkta da O'nu birlesinler; nitekim kemal sıfatlarına dair en ufak bir idraki olan kimseye bu gizli kalmaz. Nefiy öne alınmıştır, çünkü süslenme (tahliye) ancak temizlenmeden (tahliye) sonra olur; {يستكبرون *} “Büyüklük taslarlardı”; yani kendisinden daha âdili olmayan bu hakkı ikrar etmekten ve ona çağıran kimseye tabi olmaktan kibir üretirlerdi; içlerindeki köklü inat ve azgınlık sebebiyle hem kendisinden hem başkasından kibir talep eden kimsenin kibriyle böbürlenirlerdi. Bu sebeple onlar için cehennemin yedi kapısına karşı hiçbir engel kalmadı; oysa bu kelimenin her bir lafzı, peygamberin gönderilişine şahitlik eden dengiyle birlikte o kapılardan birine engel kılınmıştı; aksi takdirde günlerinin -ki harflerinin sayısı gibi yirmi dörttür- saatlerinin birinde kendilerini kötülüklerden kurtaracak bir hayır bulunurdu.
15134. Metin
هو الحق ليفردوه بالإلهية كما تفرد بالخالقية كما لا يخفى على من له أدنى مسكة بصفات الكمال، وقدم النفي لأن التحلية لا تكون إلا بعد التخلية {يستكبرون *} أي يوجدون الكبر عن الإقرار بهذا الحق الذي لا أعدل منه وعن متابعة الداعي إليه، استكبار من هو طالب للكبر من نفسه ومن غيره لما فيه من العراقة والعتو، فلم يكن لهم مانع من أبواب جهنم السبعة التي جعلت كل كلمة من هذه الكلمة مع قرينتها الشاهدة بإرساله مانعة من باب منها وإلا كان في شيء من ساعات أيامهم - التي هي بعدد حروفهما أربعة وعشرون - خير ينجيهم من المكارة.
Hakkıyla olduğu üzere ilahlıkta tek kılsınlar diye; zira yaratıcılıkta tek olduğu gibi kemal sıfatlarına dair en ufak bir idraki olan kimseye gizli değildir. Nefiy öne alınmıştır çünkü süslenme ancak temizlenmeden sonra olur; {يستكبرون *} “Büyüklük taslarlardı”; yani kendisinden daha âdili olmayan bu hakkı ikrar etmekten ve ona davet edene tabi olmaktan kibir sergilerlerdi; içlerindeki köklülük ve azgınlık sebebiyle hem kendisinden hem başkasından kibir talep eden kimsenin kibri gibi. Onlar için cehennemin yedi kapısından engelleyecek bir şey olmadı; oysa bu kelimenin her bir lafzı, O'nun gönderilişine şahitlik eden eşiyle birlikte o kapılardan birine engel kılınmıştı; aksi takdirde, günlerinin -ki harfleri sayısınca yirmi dörttür- saatlerinden birinde kendilerini bu felaketlerden kurtaracak bir hayır bulunurdu.
15135. Metin
ولما أخبر أنهم استكبروا على توحيد الإله، أتبعه الإخبار بأنهم تكلموا في رسوله ﷺ بما لا يرضاه: فقال: {ويقولون} أي كل حين ما دلوا به على بعدهم عن الإيمان كل البعد بسوقهم لقولهم ذلك في استفهام إنكاري مؤكداً: {إئنا لتاركوا آلهتنا} أي عبادتها، وكان تأكيد أصل الكلام للإشارة إلى أن تكذيبهم صادر منهم مع علمهم بأن كل عالم بحالهم يراهم جديرين بترك ما هم عليه لما جاء به ﷺ، ولذلك أعلم بأن ما هم عليه عناد بسوق تكذيبهم على وجه معلوم التناقض بالبديهة بقوله: {لشاعر مجنون *} فإن الجنون
Onların İlah'ın birliği konusunda kibirlendiklerini haber verince, ardından O'nun Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem hakkında razı olunmayacak sözler söylediklerini haber verip şöyle buyurdu: {ويقولون} “Ve derlerdi ki”; yani her vakit, bu sözlerini inkârî bir istifhamla ve tekit ederek sevk etmek suretiyle imandan ne kadar fersah fersah uzak olduklarını gösteren şu sözü söylerlerdi: {إئنا لتاركوا آلهتنا} “Biz ilahlarımızı bırakacak mıyız yani?”; yani onlara tapmayı. Asıl sözün tekit edilmesi, onların inkârlarının, hallerini bilen herkesin Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem getirdiği şey sebebiyle onların içinde bulundukları durumu bırakmaya layık olduklarını gördüğünü bildikleri halde kendilerinden sadır olduğuna işaret etmek içindir. İşte bu yüzden, aklen apaçık bir çelişki olduğu bilinen bir tarzda inkârlarını sevk ederek onların içinde bulundukları şeyin sırf bir inat olduğunu şu buyruğuyla bildirdi: {لشاعر مجنون *} “Deli bir şair için!”; çünkü delilikte
15136. Metin
لا نظام معه، والشعر يحتاج إلى عقل رصين وقصد قويم، وطبع في الوزن سليم، أو للإشارة إلى أن إنكار المؤكد إنكار لغيره بطريق الأولى.
düzen ve nizam olmaz; şiir ise sağlam bir akıl, düzgün bir niyet ve vezin hususunda selim bir tabiat gerektirir. Yahut bu, tekitli bir inkârın diğerini evleviyetle inkâr anlamına geldiğine işaret etmek içindir.
15137. Metin
ولما كان مرادهم بذلك أن كلامه باطل، فإن أكثر كلام الشاعر غلو وكذب وكلام المجنون تخليط، كان كأنه قال في جوابهم: إنه لم يجىء بشرع ولا بجنون: {بل جاء بالحق} أي الكامل في الحقية.
Onların bununla maksatları O'nun sözünün batıl olduğunu iddia etmek olunca -çünkü şairin sözünün çoğu mübalağa ve yalan, delinin sözü ise saçmalamaktır-, sanki onlara cevap olarak O'nun ne şiir ne de cinnet getirmediği ifade edilerek şöyle buyruldu: {بل جاء بالحق} “Hayır, o hakkı getirdi”; yani hak oluşu tastamam olanı.
15138. Metin
ولما كان ما جاء به أهلاً لكونه حقاً لأن يقبل وإن خالف جميع أهل الأرض، وكان موافقاً مع ذلك لمن تقرر صدقهم واشتهر اتباع الناس لهم، فكان أهلاً لأن يقبله هؤلاء الذين أنزلوا أنفسهم عن أوج معرفة الرجال بالحق إلى حضيض معرفة الحق على زعمهم بالرجال، فكان مآل أمرهم التقليد قال: {وصدق المرسلين *} أي الذين علم كل ذي لب أنهم أكمل بدور أضاء الله بهم الإكوان في كل أوان، وتقدم في آخر سورة فاطر أنهم عابوا من كذبهم {وأقسموا بالله جهد أيمانهم لئن جاءهم أحد منهم ليؤمنن به فكذبوا} بأن كذبوا سيدهم بهذا الكلام المتناقض.
O'nun getirdiği şey hak olması hasebiyle bütün yeryüzü halkı karşı çıksa bile kabul edilmeye layık olunca, üstelik doğruluğu sabit olmuş ve insanların kendilerine uymasıyla meşhur olmuş kimselere de muvafık bulununca; kendilerini hak ile insanları tanıma zirvesinden, kendi zanlarınca insanlarla hakkı tanıma çukuruna indiren ve işlerinin sonu taklit olan kimselerin de bunu kabul etmesi gerekirdi. Şöyle buyurdu: {وصدق المرسلين *} “Ve peygamberleri doğruladı”; yani her akıl sahibinin, Allah'ın her devirde âlemleri kendileriyle aydınlattığı en mükemmel dolunaylar olduğunu bildiği peygamberleri. Fâtır suresinin sonunda onların peygamberleri yalanlayanları ayıpladıkları geçmişti: {وأقسموا بالله جهد أيمانهم لئن جاءهم أحد منهم ليؤمنن به فكذبوا} “Kendilerine bir uyarıcı gelirse ona kesinlikle inanacaklarına var güçleriyle Allah'a yemin etmişlerdi; fakat yalanladılar”; zira bu çelişkili sözlerle peygamberlerin efendisini yalanladılar.
15139. Metin
ولما وصلوا إلى هذا الحد من الطغيان، والزور الظاهر والبهتان، تشوف السامع إلى جزائهم فاستأنف الإخبار بذلك مظهراً له في أسلوب الخطاب إيذاناً بتناهي الغضب، فقال في قالب التأكيد نفياً لما يترجمونه
Onlar bu derece azgınlığa, apaçık yalana ve iftiraya ulaşınca, dinleyen kimse onların cezasının ne olacağını merak etti. Bunun üzerine gazabın son noktada olduğunu bildirmek üzere hitap üslubuyla cezalarını haber vermeye başlayıp,
15140. Metin
من العفو بشفاعة من ادعوا أنهم يقربونهم زلفى، ووعظاً لهم ولأمثالهم في الدنيا فيما ينكرونه حقيقة أو مجازاً: {إنكم} أي أيها المخاطبون على وجه التحقير المجرمين {لذائقوا} أي بما كنتم تضيقون أولياء الله {العذاب الأليم *} .
kendilerini Allah'a yaklaştıracaklarını iddia ettikleri putların şefaatiyle affedilecekleri şeklindeki vehimlerini nefyetmek ve hakikaten yahut mecazen inkâr ettikleri şeyler hususunda kendilerine ve dünyadaki benzerlerine bir vaaz olmak üzere tekit kalıbında şöyle buyurdu: {إنكم} “Şüphesiz siz”; yani ey tahkir makamında hitap edilen suçlular, {لذائقو} “Elbette tadacaksınız”; yani Allah'ın dostlarına tattırmış olduğunuz sıkıntılar sebebiyle, {العذاب الأليم *} “O can yakıcı azabı”.
15141. Metin
ولما كان سبحانه الحكم العدل فلا يظلم أحداً مثقال ذرة فلا يزيد في جزائه شيئاً على ما يستحق مع أن له أن يفعل ما يشاء ولا يكون فعله - كيفما كان - إلا عدلاً قال: {وما} أي والحال أنكم ما {تجزون} أي جزءاً من الجزاء {إلا ما} أي مثل ما. ولما كانوا مطبوعين على تلك الخلال السيئة، بين أنها كانت خلقاً لهم لا يقدرون على الانفكاك عنها بالتعبير بأداة الكون فقال: {كنتم تعملون *} نفياً لوهم من قد يظن أنهم فعلوا شيئاً بغير تقديره سبحانه. ولما كان في المخاطبين بهذا من علم الله أنه سيؤمن، واستثنى من واو «ذائقوا» قوله مرغباً لهم في الإيمان مشيراً إلى أنهم لا يحملهم على الثبات على ما هم عليه من الضلال إلا غش الضمائر بالرياء وغيره، فهو استثناء متصل بهذا الاعتبار الدقيق: {إلا عباد الله} فرغبهم بوصف العبودية الذي لا أعز منه، وأضافهم زيادة في الاستعطاف إلى الاسم
Allah Teâlâ mutlak adalet sahibi Hâkim olduğu, hiç kimseye zerre ağırlığınca zulmetmediği, dilediğini yapma hakkına sahip olup yaptığı her fiil her ne olursa olsun adaletin ta kendisi olduğu halde cezalarında hak ettiklerinin üzerine hiçbir şey eklemediği için şöyle buyurdu: {وما} “Ve siz”; yani durum şu ki siz, {تجزون} “Cezalandırılmazsınız”; yani cezadan hiçbir pay almazsınız, {إلا ما} “Ancak şunun karşılığıyla”; yani tıpkı onun gibi. Onlar bu kötü huylar üzerine yaratılmış olduklarından, kevn edatıyla ifade ederek bunun kendilerinden ayrılması mümkün olmayan bir ahlak olduğunu beyan edip şöyle buyurdu: {كنتم تعملون *} “Yapmakta olduklarınızın!”; onların Allah'ın takdiri dışında bir şey yaptıklarını zannedebilecek kimsenin vehmini nefyetmek için. Bu hitaba muhatap olanlar arasında Allah'ın iman edeceğini bildiği kimseler de bulunduğundan, onları imana teşvik etmek ve içinde bulundukları sapıklıkta sebat etmelerine ancak riya ve benzeri şeylerle vicdanların bozulmasının sebep olduğuna işaret etmek üzere 'tadıcılarsınız' (ذائقو) kelimesindeki vav zamirinden istisna yaparak buyurdu ki -bu dakik mülahazaya göre bu muttasıl bir istisnadır-: {إلا عباد الله} “Allah'ın kulları müstesna”; ondan daha üstünü olmayan kulluk vasfıyla onları teşvik etti ve şefkat ve merhameti artırmak için onları
15142. Metin
الأعظم الدال على جميع صفات الكمال، وزاد رغباً بالوصف الذي لا وصف أجلّ منه فقال: {المخلصين *} .
bütün kemal sıfatlarına delalet eden İsm-i A‘zam'a izafe etti. Kendisinden daha yüce bir vasıf bulunmayan şu vasıfla rağbeti daha da artırarak şöyle buyurdu: {المخلصين *} “İhlâsa erdirilmiş olanlar”.
15143. Metin
ولما خلصهم منهم، ذكر ما لهم فقال معظماً لهم بأداة البعد: {أولئك} أي العالو القدر بما صفوا أنفسهم عن أكدار الأهوية {لهم رزق معلوم} أي يعلمون غائبه وكائنه وآتيه وطعمه ونفعه وقدره وغبّه وجميع ما يمكن علمه من أموره، وليسوا مثل ما هم عليه في هذه الدار من كدر الأخطار {لا تدري نفس ماذا تكسب غداً} لأن النفس إلى المعلوم أسكن، وبالأنس إليه أمكن.
Onları diğerlerinden ayırınca, uzaklık edatıyla şanlarını yücelterek onlar için ne olduğunu zikredip şöyle buyurdu: {أولئك} “İşte onlar”; yani nefislerini hevaların kederlerinden arındırmaları sebebiyle dereceleri yüce olanlar, {لهم رزق معلوم} “Onlar için belirlenmiş/bilinen bir rızık vardır”; yani onun gaybını, mevcudunu, geleceğini, tadını, faydasını, miktarını, zamanını ve onun durumlarından bilinmesi mümkün olan her şeyini bilirler. Onlar, {لا تدري نفس ماذا تكسب غداً} “Hiçbir kimse yarın ne kazanacağını bilmez” ayetinde geçtiği üzere bu dünyadaki tehlikelerin kederi içinde değillerdir; çünkü nefis bilinen şeyle daha çok huzur bulur ve ona alışması daha kolay olur.
15144. Metin
ولما كان أهل الجنة لا يأكلون تقوتأً واحتياجاً، بل تنعماً والتذاذاً وابتهاجاً، لأن أجسامهم محكمة مخلوقة للأبد، فهي غير محتاجة إلى حفظ الصحة قال: {فواكه} أي يتنعمون بها بما كدروا من عيشهم في الدنيا. ولما كان الذي هو نعيم الجسم لا يحمد غاية الحمد إلا مع العز الذي هو غذاء الروح قال: {وهم مكرمون *} بناه للمفعول إشارة إلى أن وجود إكرامهم من كل شيء أمر حتم لا يكون غيره أصلاً.
Cennet ehli gıdalanmak ve muhtaç oldukları için değil, sadece nimetlenmek, lezzet almak ve sevinmek için yerler; çünkü bedenleri ebediyet için yaratılmış muhkem bedenlerdir ve sıhhatin korunmasına ihtiyaçları yoktur; bu sebeple şöyle buyurdu: {فواكه} “Türlü meyveler”; yani dünyada çektikleri kederli hayata karşılık onlarla nimetlenirler. Bedenin nimeti olan şey, ancak ruhun gıdası olan izzetle birlikte tam anlamıyla övgüye layık olacağından şöyle buyurdu: {وهم مكرمون *} “Ve onlar ikram görenlerdir”; meçhul sîgada getirdi ki onların her şey tarafından ikram görmelerinin kesin bir hakikat olduğuna ve bunun aksinin asla düşünülemeyeceğine işaret etsin.
15145. Metin
ولما كان الإكرام لا يتم إلا مع طيب المقام قال: {في جنات النعيم *} أي التي لا يتصور فيها غيره.
İkram ancak makamın güzelliği ile tamamlanacağından şöyle buyurdu: {في جنات النعيم *} “Nimet cennetlerindedirler”; yani içinde nimetten başkası düşünülemeyen cennetlerde.