15590. Metin
سورة الزمر
Zümer Suresi
15591. Metin
مقصودها الدلالة على أنه ﷾ صادق الوعد،، أنه غالب لكل شيء، فلا يعجل لأنه لا يفوته شيء، ويضع الأشياء في أوفق محالها يعرف ذلك أولو الألباب المميزون بين القشر واللباب، وعلى ذلك دلت تسميتها الزمر لأنها إشارة إلى أنه أنزل كلا من المحشورين داره المعدة له بعد الإعذار في الإنذار، والحكم بينهم بما استحقته أعمالهم، عدلا منه سبحانه في أهل النار، وفضلا على المتقين الأبرار، وكذا تسميتها) تنزيل (لمن تأمل آيتها، وحقق عبارتها وإشارتها، وكذا) الغرف (، لأنها إشارة إلى حكمه سبحانه في الفريقين أهل الظلل النارية والغرف النورية، تسمية للشيء بأشرف جزئيه، فالقول فيها كالقول في الزمر سواء، ويزيد أهل الغرف ختام آيتهم) وعد الله لا يخاف الله الميعاد () بسم الله (الذي تمت كلمته فع أمره) الرحمن (الذي وضع، رحمته العامة أحكم وضع فدق لذي الأفهام سره) الرحيم (الذي خص أولياءه بالتوفيق لطاعته فعمهم بره.
Surenin gayesi; Allah Celle Celâluhû'nun vaadinde sadık olduğuna, her şeye mutlak galip geldiğine, dolayısıyla hiçbir şeyi kaçırmayacağı için acele etmediğine ve eşyayı en uygun yerlerine koyduğuna delalet etmektir. Kabuk ile özü birbirinden ayıran akıl sahipleri bunu bilir. Nitekim sureye ez-Zümer (fırkalar/zümreler) adının verilmesi de buna delalet etmektedir; çünkü bu isim, uyarıda mazeret bırakılmayacak şekilde açıklandıktan ve amellerinin hak ettiği üzere aralarında hüküm verildikten sonra -cehennemlikler hakkında Cenâb-ı Hakk'ın adaleti, takva sahibi iyi kullar hakkında ise bir lütuf olarak- haşredilen her iki zümrenin kendileri için hazırlanmış olan yurtlarına yerleştirildiğine bir işarettir. Aynı şekilde bu surenin ayetlerini tefekkür eden, ifadelerini ve işaretlerini tahkik eden kimse için 'Tenzîl' diye adlandırılması da böyledir; keza 'el-Guref' (yüksek köşkler) olarak adlandırılması da böyledir. Zira bu, Cenâb-ı Hakk'ın iki fırka -ateşten gölgeliklerin ehli ile nurani köşklerin ehli- hakkındaki hükmüne bir işarettir; bu da bir şeyi en şerefli cüzüyle isimlendirmektir. Dolayısıyla bu konudaki söz, Zümer suresi hakkındaki sözle tamamen aynıdır. Köşkler ehli için ayetlerinin sonuna 'Allah'ın vaadi; Allah vaadinden caymaz' ifadesi ziyade kılınmıştır. Bismillah; kelimesi tamam olup emri yüce olan Allah'ın adıyla. Rahmân; genel rahmetini en sağlam bir nizamla koyup sırrı idrak sahiplerine pek ince olan O zat. Rahîm; itaatine muvaffak kılmak suretiyle dostlarını özel kılan ve iyiliği onları kuşatan O zat.
15592. Metin
لما تبين من التهديد في ص أنه سبحانه قادر على ما يريد، ثم ختمها بأن القرآن ذكر للعالمين، وأن كل ما فيه لا بد أن يرى لأنه واقع لا محالة لكن من غير عجلة، فكانوا ربما قال متعنتهم: ما له إذا كان قادراً لا يعجل ما يريده بعد حين، علل ذلك بأنه {تنزيل} أي بحسب التدريج لموافقة المصالح في أوقاتها وتقريبه للأفهام على ما له من العلو حتى صار ذكراً للعالمين، ووضع موضع الضمير قوله: {الكتاب} للدلالة على جمعه لكل صلاح، أي لا بد أن يرى جميع ما فيه لأن الشأن العظيم إنزاله على سبيل التنجيم للتقريب في فهمه وإيقاع كل شيء منه في أحسن أوقاته من غير عجلة ولا توان، ثم أخبر عن هذا التنزيل بقوله: {من الله} أي المتصف بجميع صفات الكمال {العزيز} فلا يغلبه شيء وهو يغلب كل شيء {الحكيم *} الذي يضع الأشياء في محالها التي هي أوفق لها، فلكونه منه لا من غيره كان ذكراً للعالمين، صادقاً في كل ما يخبر به، حكيماً في جميع أموره.
Sâd suresindeki tehditten, Cenâb-ı Hakk'ın dilediği şeye kadir olduğu açıkça ortaya konup ardından o sure Kur'an'ın bütün âlemler için bir öğüt olduğu ve içindeki her şeyin mutlaka gerçekleşeceği için -fakat acele edilmeksizin- kaçınılmaz olarak görüleceği beyanıyla sona erdirilince, inatçı müşriklerin: «Madem kadirdir, neden dilediği şeyi bir müddet sonra gerçekleştirmekte acele etmiyor?» demeleri ihtimaline binaen, bunun sebebini şöyle açıkladı: {تنزيل} “[Bu kitabın parça parça] indirilmesi” yani maslahatlara vakitlerinde uygun düşmesi ve yüksek derecesine rağmen zihinlere yaklaştırılması için aşama aşama indirilmesidir; ta ki bütün âlemler için bir öğüt olsun. Zamir yerine: {الكتاب} “Kitabın” ifadesini koydu ki her türlü salahı kendisinde topladığına delalet etsin. Yani içindeki her şeyin mutlaka görülmesi gerekir; zira asıl büyük iş, anlaşılmasını kolaylaştırmak ve her bir hükmünü acele etmeksizin ve gevşeklik göstermeksizin en güzel vakitlerinde hayata geçirmek üzere onun kısım kısım indirilmesidir. Ardından bu indirilişi şu buyruğuyla haber verdi: {من الله} “Allah tarafındandır” yani bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf olan; {العزيز} “Mutlak güç sahibidir” hiçbir şey O'na galip gelemez, O ise her şeye galip gelir; {الحكيم *} “Hüküm ve hikmet sahibidir” eşyayı kendileri için en uygun olan yerlerine koyandır. İşte bu indiriliş başkasından değil de O'ndan olduğu içindir ki bütün âlemler için bir zikir olmuş, haber verdiği her şeyde sadık ve bütün işlerinde hikmet sahibi kılınmıştır.
15593. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما بنيت سورة ص على ذكر المشركين وعنادهم وسوء ارتكابهم واتخاذهم الأنداد والشركاء، ناسب ذلك ما افتتحت به سورة الزمر من الأمر بالإخلاص الذي هو نقيض
İmam Ebû Cafer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Sâd suresi müşriklerin, onların inatlarının, kötü fiillerinin, putları ve ortakları ilah edinmelerinin zikri üzerine bina edilince, Zümer suresinin bunun tam zıddı olan ihlas emriyle başlaması münasip düşmüştür;
15594. Metin
حال من تقدم، وذكر ما عنه يكون وهو الكتاب، فقال تعالى {تنزيل الكتاب من الله العزيز الحكيم} {إنا أنزلنا إليك الكتاب بالحق فاعبد الله مخلصاً له الدين} {ألا لله الدين الخالص} وجاء قوله تعالى {والذين اتخذوا من دونه أولياء} - الآية في معرض أن لو قيل: عليك بالإخلاص ودع من أشرك ولم يخلص، فسترى حاله، وهل ينفعهم اعتذارهم بقولهم {ما نعبدهم إلا ليقربونا إلى الله زلفى} وهؤلاء هم الذين بنيت سورة ص على ذكرهم، ثم وبخهم الله تعالى وقرعهم فقال {لو أراد الله أن يتخذ ولداً لاصطفى} - الآية، فنزه نفسه عن عظيم مرتكبهم بقوله سبحانه {هو الله الواحد القهار} ثم ذكر بما فيه أعظم شاهد من خلق السماوات والأرض وتكوير الليل على النهار وتكوير النهار على الليل وذكر آيتي النهار والليل ثم خلق الكل من البشر من نفس واحدة، وهي نفس آدم ﵇، ولما حرك تعالى إلى الاعتبار بعظيم هذه الآيات وكانت أوضح شيء وأدل شاهد، عقب ذلك بما يشير إلى معنى التعجب من توقفهم بعد وضوح الدلائل، ثم بين تعالى أنه غني من الكل بقوله {إن تكفروا فإن الله غني عنكم} ثم قال
önce geçenlerin durumunun zıddı olan ihlas ve bunun kendisinden kaynaklandığı şey olan Kitap zikredilerek şöyle buyrulmuştur: {تنزيل الكتاب من الله العزيز الحكيم} “Bu Kitabın indirilmesi, Azîz ve Hakîm olan Allah tarafındandır.” {إنا أنزلنا إليك الكتاب بالحق فاعبد الله مخلصاً له الدين} “Şüphesiz Kitabı sana hak ile indirdik; öyleyse dini yalnız O’na has kılarak Allah’a kulluk et!” {ألا لله الدين الخالص} “Dikkat edin, halis din yalnız Allah’ındır!” Allah Teâlâ'nın: {والذين اتخذوا من دونه أولياء} “O’ndan başka dostlar edinenler...” ayeti ise sanki şöyle denilmiş gibi bir bağlamda gelmiştir: «Sana düşen ihlastır; şirk koşan ve ihlaslı davranmayan kimseyi kendi haline bırak, onun durumunu göreceksin. Acaba onların: {ما نعبدهم إلا ليقربونا إلى الله زلفى} “Biz onlara sadece bizi Allah’a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” şeklindeki mazeretleri kendilerine bir fayda verecek mi?» İşte bunlar, Sâd suresinin zikirleri üzerine bina edildiği kimselerdir. Ardından Allah Teâlâ onları azarlayıp kınayarak: {لو أراد الله أن يتخذ ولداً لاصطفى} “Eğer Allah bir çocuk edinmek isteseydi... elbette seçerdi” buyurmuş ve: {هو الله الواحد القهار} “O, tek ve her şeye boyun eğdiren Allah'tır” buyruğuyla Kendisini onların işlediği o büyük cürümden tenzih etmiştir. Sonra göklerin ve yerin yaratılması, gecenin gündüzün üzerine sarılıp örtülmesi, gündüzün de gecenin üzerine sarılıp örtülmesi, gece ve gündüz ayetlerinin zikredilmesi ve ardından bütün insanların tek bir nefisten, yani Âdem aleyhisselâm'ın nefsinden yaratılması gibi en büyük şahitleri zikretmiştir. Allah Teâlâ bu büyük ayetlerden ibret almaya teşvik edip bunlar da en açık delil ve en kuvvetli şahit olunca, bunun peşinden, delillerin açıklığından sonra onların duraklayıp tereddüt etmelerine karşı hayret anlamını ifade eden beyanlar getirmiştir. Ardından Allah Teâlâ: {إن تكفروا فإن الله غني عنكم} “Eğer inkâr ederseniz, şüphesiz Allah size muhtaç değildir” buyurarak her şeyden müstağni olduğunu açıklamış ve şöyle buyurmuştur:
15595. Metin
{ولا يرضة لعباده الكفر} فبين أن من اصطفاه وقربه واجتباه من العباد لا يرضى له بالكفر، وحصل من ذلك مفهوم الكلام أن الواقع من الكفر إنما وقع بإرادته ورضاه لمن ابتلاه به ثم أنس من آمن ولم يتبع سبيل الشيطان وقبيلته من المشار إليهم في السورة قبل فقال تعالى {ولا تزر وازرة وزر أخرى}
{ولا يرضة لعباده الكفر} “Ve O, kulları için küfre razı olmaz.” Böylece kullar arasından seçtiği, Kendisine yaklaştırdığı ve süzüp çıkardığı kimseler için küfre razı olmayacağını beyan etmiştir. Bundan da sözün mefhumu olarak şu netice çıkmaktadır: Vaki olan küfür, ancak O'nun iradesiyle ve kendisini bununla imtihan ettiği kimse için [imtihan gereği] takdiriyle meydana gelmiştir. Sonra iman edip şeytanın ve önceki surede işaret edilen fırkasının yoluna uymayan kimselere bir teselli vererek şöyle buyurmuştur: {ولا تزر وازرة وزر أخرى} “Hiçbir günahkâr bir başkasının günahını yüklenmez.”
15596. Metin
{إن أحسنتم أحسنتم لأنفسكم} [الأسراء: ٧] {ولا تكسب كل نفس إلا عليها} ثم تناسجت الآي والتحمت الجمل إلى خاتمة السورة - انتهى.
{إن أحسنتم أحسنتم لأنفسكم} “Eğer iyilik ederseniz, kendinize iyilik etmiş olursunuz.” [el-İsrâ: 7], {ولا تكسب كل نفس إلا عليها} “Herkesin kazandığı yalnız kendi aleyhinedir.” Sonra ayetler birbirine bağlanmış ve cümleler surenin sonuna kadar kenetlenmiştir – İbnü'z-Zübeyr'in sözü bitti.
15597. Metin
ولما أخبر أنه من عنده، علل ذلك بما ثبت به جميع ما مضى من الخير، فقال صارفاً القول عن الغيبة منبهاً على زيادة عظمته بذكر إنزاله ثانياً، مبرزاً له في أسلوب العظمة مختبراً أنه خص به أعظم خلقه، معبراً بالإنزال الظاهر في الكل تجوزاً عن الحكم الجازم الذي لا مرد له: {إنا} أي على ما لنا من العظمة {أنزلنا} أي بما لنا من العظمة، وقرن هذه العظمة بحرف الغاية المقتضي للواسطة إشارة إلى أن هذا كان في البداية بدلالة اتباعه بالأمر بالعبادة، بخلاف ما يأتي في هذه السورة فإنه للنهاية بصيرورته خلقاً له ﷺ، فكان بحرف الاستعلاء أنسب دلالة على أن ثقله الموجب لتفطر القدم وسبب اللمم خاص به ﷺ، ومن قرب منه
[Kitabın] Kendi katından olduğunu haber verince, bunu geçmişteki bütün hayırların kendisiyle sabit olduğu hakikatle gerekçelendirdi; gayb sığasından dönerek azametinin büyüklüğüne dikkat çekmek için indirmeyi ikinci defa zikretti, bunu azamet üslubu içinde sergileyip onu yaratılmışların en yücesine tahsis ettiğini bildirdi ve geri çevrilmesi mümkün olmayan kesin hükümden mecaz yoluyla bütününde açık olan indirme lafzını kullanarak şöyle buyurdu: {إنا} “Şüphesiz Biz” yani sahip olduğumuz azametle; {أنزلنا} “indirdik” yani azametimizle indirdik. Bu azameti vasıtayı gerektiren gaye harfiyle (ilâ/sana) birleştirdi ki bunun başlangıçta olduğuna işaret etsin; nitekim bunun ardından ibadet emrinin gelmesi de buna delalet eder. Bu surede daha sonra gelecek olanın aksine; zira o, sallallâhu aleyhi ve sellem için ahlak haline gelmesi hasebiyle nihayet içindir. Bu yüzden, ayakların çatlamasını gerektiren ağırlığının ve meşakkatinin sadece sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve ona yakın olanlara ait olduğuna delalet etmesi bakımından istilâ harfiyle gelmesi daha uygun düşmüştür
15598. Metin
ويسره وسهولته لأمته فقال: {إليك} أي خاصة بواسطة الملك، لا يقدر أحد من الخلق أن يدعي مشاركتك في شيء من ذلك، فتكون دعواه موجبة لنوع من اللبس، وأظهر موضع الإضمار تفخيماً بالتنبيه على ما فيه من جمع الأصول والفروع واللطائف والمعارف {الكتاب} أي الجامع لكل خير مع البيان القاطع والحكم الجازم بالماضي والآتي، والكائن، متلبساً {بالحق} وهو مطابقة الواقع لجميع أخباره، فالواقع تابع لأخباره، لا يرى له خبر إلا طابقه مطابقة لاخفاء بشيء منها، لا حلية له ولا لباس إلا الحق، فلا دليل على كونه من عنده من ذلك، فليتبعوا خبره، ولينظروا عينه وأثره.
ve ümmeti için ise kolaylık ve suhulet kılmıştır. Şöyle buyurdu: {إليك} “sana” yani melek vasıtasıyla bizzat sana indirdik; yaratılmışlardan hiç kimse bundan bir şeyde seninle ortaklık iddia edemez ki böyle bir iddia bir tür karışıklığa yol açsın. Usulü, füruu, incelikleri ve marifetleri kendisinde topladığına dikkat çekerek tazim amacıyla zamir makamında açık ismi zahir kıldı: {الكتاب} “Kitabı” yani geçmişe, geleceğe ve şimdiki duruma dair kesin beyan ve bağlayıcı hükümle birlikte her hayrı toplayan Kitabı; {بالحق} “hak ile” bürünmüş olarak indirdik ki hak, bütün haberlerinin vakıaya mutabık olmasıdır. Zira vakıa O'nun haberlerine tabidir; O'nun hiçbir haberi görülmez ki hiçbir kapalılık kalmayacak şekilde vakıaya tastamam uygun düşmesin. O'nun haktan başka hiçbir süsü ve elbisesi yoktur. Dolayısıyla Kitabın O'nun katından olduğuna bundan daha açık bir delil olamaz; öyleyse O'nun haberine uysunlar, bizzat kendisine ve eserine baksınlar!
15599. Metin
ولما ثبت بهذا أنه خصه سبحانه بشيء عجز عنه كل أحد، ثبت أنه سبحانه الإله وحده، فتسبب عن ذلك قوله لفتاً للقول عن مظهر العظمة إلى أعظم منه بلحظ جميع صفات الكمال لأجل العبادة تعظيماً لقدرها لأنها المقصود بالذات: {فاعبد الله} أي الحائز لجميع صفات الكمال حال كونك {مخلصاً} والإخلاص هو القصد إلى الله بالنية بلا علة {له} أي وحده {الدين *} بمعانقة الأمر على غاية الخضوع لأنه خصك بهذا الأمر العظيم فهو أهل منك لذلك وخسأ عنك الأعداء، فلا أحد منهم يقدر على الوصول إليك بما يوهن شيئاً من أمرك فأخلص لتكون رأس المخلصين الذين تقدم آخر سورة ص أنه لا سبيل للشيطان
Bununla Cenâb-ı Hakk'ın O'nu herkesin aciz kaldığı bir şeyle mümtaz kıldığı sabit olunca, O'nun tek ilah olduğu da sabit oldu. Bundan dolayı bizzat maksut olan ibadetin kadrini yüceltmek için azamet makamından, bütün kemal sıfatlarını gözeterek ondan daha yüce bir makama hitabı yönelterek şöyle buyurdu: {فاعبد الله} “Öyleyse Allah'a kulluk et!” yani bütün kemal sıfatlarına sahip olan Allah'a; {مخلصاً} “ihlasla tahsis ederek” kulluk et. İhlas, hiçbir illet ve menfaat gözetmeksizin niyetle sadece Allah'a yönelmektir; {له} “yalnız O'na”; {الدين *} “dini” son derece boyun eğerek emre sarılmak suretiyle [has kıl]. Zira O seni bu yüce işle seçkin kılmıştır, dolayısıyla O senden buna layıktır ve düşmanları senden defetmiştir; artık onlardan hiçbiri senin işinden bir şeyi zaafa uğratacak bir yolla sana ulaşamaz. Öyleyse ihlaslı ol ki Sâd suresinin sonunda şeytanın kendilerine hiçbir yol bulamayacağı geçen ve önde gelenleri daha önce zikredilen muhlislerin başı olasın;
15600. Metin
عليهم وتقدم ذكر كثير من رؤوسهم، ووقع الحث على الاقتداء بهم بما ذكر من أمداحهم لأجل صبرهم في إخلاصهم، قال الرازي: قال الجنيد: الإخلاص أصل كل عمل وهو مربوط بأول الأعمال، وهو تصفية النية ومنوط بأواخر الأعمال بأن لا يلتفت إليها ولا يتحدث بها ويضمر في جميع الأحوال، وهو إفراد الله بالعمل، وفي الخبر «أنا أغنى الشركاء عن الشرك» .
ihlaslarındaki sabırları sebebiyle zikredilen övgüleriyle onlara uyulması teşvik edilmiştir. Râzî şöyle demiştir: Cüneyd demiştir ki: «İhlas her amelin esasıdır ve amellerin başlangıcına bağlıdır ki o da niyetin arındırılmasıdır; amellerin sonuna da bağlıdır ki o da amellere [gururla] bakmamak, onlardan [övünerek] bahsetmemek ve her durumda bunu gizli tutmaktır. İhlas, amelde Allah'ı birlemektir.» Bir hadis-i şerifte de şöyle buyrulmuştur: «Ben ortakların şirkten en müstağni olanıyım.»
15601. Metin
ولما أمره سبحانه بهذا الأمر، نادى باستحقاقه لذلك وأنه لم يطلب غير حقه، وأن ذلك لا يتصور أن يكون لغيره، فقال في جواب من كأنه قال: لم منعه من الالتفات إلى غيره؟ منادياً إشارة إلى أنه لا مكافئ له فلا يسع أحداً يبلغه هذا النداء إلا الخضوع طائعاً أو كارهاً: {ألا لله} أي الملك الأعلى وحده {الدين الخالص} لأنه له الأمر والخلق لا يشركه فيه أحد، فكما تفرد بأن خلقك وخلق كل ما لك من شيء فكذلك ينبغي أن تفرده بالطاعة، ولأنه إذا عبده أحد مخلصاً كفاه كل شيء، وأما غيره فلو أخلص له أحد لم يمكن أن يكفيه شيئاً من الأشياء فضلاً عن كل شيء والدين الذي هو أهل للإخلاص هو الإسلام الذي كان في كل ملة المنبني على القواعد
Cenâb-ı Hak O'na bu emri verince, Kendisinin buna layık olduğunu, hakkından başkasını istemediğini ve bunun başkasına ait olmasının asla düşünülemeyeceğini ilan etti. Sanki: «Başkasına yönelmekten niçin menetti?» diyen bir kimseye cevap sadedinde, Kendisine denk hiçbir varlık bulunmadığına, dolayısıyla bu nidayı duyan herkesin ister istemez boyun eğmekten başka çaresi olmadığına işaret eden bir seslenişle şöyle buyurdu: {ألا لله} “Dikkat edin, yalnız Allah'ındır” yani yegâne yüce Hükümranındır; {الدين الخالص} “halis din”. Çünkü emir de yaratma da O'nundur, bu hususta hiç kimse O'na ortak olamaz. Seni yaratmada ve sahip olduğun her şeyi var etmede nasıl tek ise, aynı şekilde itaatte de O'nu birlemen gerekir. Hem bir kimse ihlasla O'na kulluk ettiğinde O her şeye kâfi gelir; başkasına gelince, bir kimse ona ihlas gösterse bile hiçbir şeye kâfi gelemez, nerede kaldı ki her şeye yetsin! İhlasa layık olan din ise, her millette mevcut olan ve beş esas üzerine bina edilen İslam'dır;
15602. Metin
الخمس المثبتة بالإخلاص المحض الناشئ من المراقبة في الأوامر والنواهي وجميع ما يرضي الشارع للدين أو يسخطه، فتكون جملته لله من غير شهوة ظاهرة أو باطنة في شهرة ولا غيرها، وإنما استحقه سبحانه دون غيره لأنه هو الذي شرعه ولا أمر لأحد معه فكيف يشركه من لا أمر له بوجه من الوجوه، وأما ما كان فيه أدنى شرك فهو رد على عامله والله غني حميد، وهذه كما ترى مناداة لعمري تخضع لها الأعناق فتنكس الرؤوس ولا يوجد لها جواب إلا بنعم وعزته وأي وكبريائه وعظمته، قال القشيري: وما للعبد فيه نصيب فهو عن الإخلاص بعيد اللهم إلا أن يكون بأمره فإنه إذا أمر العبد أن يحتسب الأجر على طاعته فأطاعه لا يخرج عن الاحتساب باحتسابه أمره فيه، ولولا هذا لما صح أن يكون في العالم مخلص، قال ابن برجان: وذلك - أي ترك الإخلاص - كله مولد عن حب البقاء في الدنيا ونسيان لقاء الله تعالى، ثم قال ما معناه: إن ذلك من الشرك، وهو ثلاثة أنواع: شرك في الإلهية وهو أن يرى مع الله إلهاً آخر، وهو شرك المجوس والمجسمة: والوثنية، ويضاهيه غلط القدرية، الثاني شرك في العبادة بالرياء وإضافة العمل إلى النفس، والثالث الشرك الخفي وهو الشهوة الخفية، وهو أن يخفي العمل ويخاف من إظهار ويحب لو اطلع عليه ومدح بأسراره، ومن أحسن العون على الإخلاص الحياء من الله
o beş esas ki, emirlerde, yasaklarda ve dini koyanın razı olduğu yahut gazaplandığı her hususta murakabeden doğan katıksız ihlasla perçinlenmiştir. Böylece dinin tamamı, şöhret veya başka bir şeyde açık ya da gizli hiçbir arzu karışmaksızın Allah için olur. Başkası değil de sadece Cenâb-ı Hak buna layıktır; çünkü dini teşri kılan O'dur ve O'nunla birlikte hiç kimsenin bir emir yetkisi yoktur. Hiçbir yönden emir yetkisi olmayan kimse O'na nasıl ortak olabilir? İçinde en ufak bir şirk bulunan amel ise sahibine geri çevrilir; Allah Ganî'dir, Hamîd'dir. Gördüğün gibi bu nida, ömrüme yemin olsun ki, boyunların önünde eğildiği, başların öne düştüğü ve cevabının ancak: «Evet, izzetine, kibriyasına ve azametine andolsun!» demekten ibaret olduğu bir çağrıdır. Kuşeyrî şöyle demiştir: «Kulun kendisi için pay çıkardığı her şey ihlastan uzaktır; meğerki bu O'nun emriyle olsun. Zira kul, itaatine karşılık ecir umması emredildiğinde ve buna itaat ettiğinde, O'nun emrini gözeterek ecir beklemesi sebebiyle ihlastan çıkmış olmaz. Şayet böyle olmasaydı, âlemde tek bir ihlaslı kimsenin bulunması sahih olmazdı.» İbn Berrecân şöyle demiştir: «İhlası terk etmenin tamamı, dünyada ebedi kalma sevgisinden ve Allah Teâlâ'ya kavuşmayı unutmaktan doğar.» Ardından mealen şöyle demiştir: «Bu, şirkten kaynaklanır ve şirk üç kısımdır: Birincisi uluhiyette şirk olup Allah ile beraber başka bir ilah görmektir; bu Mecusilerin, Mücessime'nin ve putperestlerin şirkidir, Kaderiyye'nin hatası da buna benzer. İkincisi ibadette riya yapmak ve ameli nefse nispet etmekle olan şirktir. Üçüncüsü gizli şirk olup gizli arzudur; o da ameli gizleyip açığa çıkmasından korktuğu halde, başkalarının buna muttali olmasını ve gizli halleriyle övülmeyi arzu etmesidir. İhlasa en güzel yardımcı, Allah'tan hayâ etmektir;
15603. Metin
أن تتزين لغيره بعمل ألهمك إياه وقواك عليه وخلت فيه وزعمت تطلب التقرب إليه فأتاك عدوه إبليس الذي عاداه فيك فتطيعه فيما يضرك ولا ينفعك، فاستعن على عبادتك بالستر فاستر حسناتك كما تستر سيئاتك، فإن عمل السر يزيد على عمل العلانية سبعين ضعفاً، وذلك كالشجرة إذا ظهرت عروقها ضعف شربها، وأضر بها حرارة الهواء وبرده، وتعرضت للآفات من قطع ويبس وغير ذلك ولم تحسن فروعها وخف ورقها فقل نفعها، وإذا غاصت عروقها غابت عن الآفات وأمنت القطع من أيدي الناس، فكثر شربها فجرى ماؤها فيها، فتزايدت لذلك فروعها واخضر ورقها وكثر خيرها وطاب ثمرها لجانيها، فكذلك العمل إذا كانت له أصول في القلب مستورة زكا في نفسه وطهر من الأدناس وكثر خيره وطاب ثوابه لعامله، وإذا بدا لم يؤمن عليه من أبصار الناظرين، وإذا خفي لم يبق ما يخاف منه إلا العجب ومحبة أن يطلع عليه، وهي الشهوة الخفية، ومن قولهم «من عرف الله بعد الضلالة وعرف الإخلاص بعد الرياء وأنزل الموت حق منزلته لم يغفل عن الموت والاستعداد له بما أمكنه» انتهى.
sana ilham ettiği, seni üzerine muktedir kıldığı, senin ise içinde bulunduğun ve O'na yakınlaşmayı talep ettiğini sandığın bir amelle O'ndan başkasına süslenmenden [hayâ etmendir]. O esnada senin yüzünden O'na düşman olan düşmanı İblis sana gelir ve sen de sana zarar verip fayda sağlamayan hususlarda ona itaat edersin. Öyleyse ibadetinde gizlilikten yardım al; kötülüklerini örttüğün gibi iyiliklerini de gizle! Zira gizli amel, açık amele yetmiş kat üstün gelir. Bu durum kökleri dışarıda kalan ağaç gibidir: Suyu emişi zayıflar, havanın sıcağı ve soğuğu ona zarar verir, kesilme, kuruma ve benzeri afetlere maruz kalır; dalları güzelleşmez, yaprakları seyrekleşir ve faydası azalır. Kökleri derine indiğinde ise afetlerden uzak kalır, insanların elleriyle kesilmesinden emin olur; suyu çok çeker ve özsuyu içinde akar, böylece dalları çoğalır, yaprakları yeşerir, hayrı artar ve meyvesi toplayana tatlı gelir. İşte amel de böyledir; kalpte gizli kökleri olursa kendi içinde gelişir, kirlerden arınır, hayrı çoğalır ve sevabı amel edene tatlı gelir. Açığa çıktığında ise bakanların gözlerinden emin olunamaz; gizli kaldığında ise geriye sadece ucub (kendini beğenme) ve amele muttali olunması sevgisinden başka korkulacak bir şey kalmaz ki bu da gizli şehvettir/arzudur. Nitekim şöyle denilmiştir: 'Sapıklıktan sonra Allah'ı tanıyan, riyadan sonra ihlası bilen ve ölümü hak ettiği mertebeye koyan kimse, ölümden ve gücü yettiğince ona hazırlanmaktan gafil olmaz.'» – Sözün sonu.
15604. Metin
ولما أخبر سبحانه عما له وحده، وكان محط أمر الإنسان بل جميع الحيوان على الهداية إلى مصالحه ليفعلها ومفاسدة ليتركها، وأرشد
Cenâb-ı Hak yalnız Kendisine ait olanı haber verince ve insanın, hatta bütün canlıların işinin odak noktası yapması gereken maslahatlara ve terk etmesi gereken mefsedetlere hidayet olunmak olunca,
15605. Metin
السياق إلى أن التقدير: فمن أخلص له الدين هداه في جميع أموره، وإن اشتد الإشكال، وتراكمت وجوه الضلال، عطف عليه الإخبار عمن لزم الضلال، والغي والمحال، فقال محذراً من مثل حاله، بما حكم عليه في مآله: {والذين} ولما كان الإنسان مفطوراً على الخضوع للملك الديان، ولا يلتفت إلى غيره إلا بمعالجة النفس بما لها من الهوى والطغيان، عبر بصيغة الافتعال فقال: {اتخذوا} أي عالجوا عقولهم حتى صرفوها عن الله فأخذوا، ونبههم على خطئهم في رضاهم بالأدنى على الأعلى بقوله: {من دونه} ومعلوم أن كل شيء دونه {أولياء} أي يكلون إليهم أمورهم، ويدخل فيهم الذين اتخذوا أحبارهم ورهبانهم أرباباً من دون الله مع اعترافهم بأن الله تفرد بخلقهم ورزقهم.
sözün akışı takdirin şu olduğuna işaret etti: «Kim dini yalnız O'na has kılarsa, meseleler ne kadar çetrefilli ve sapıklık yolları ne kadar üst üste yığılmış olsa da Allah onu bütün işlerinde doğru yola iletir.» Bunun üzerine sapıklıkta, azgınlıkta ve batılda ısrar eden kimsenin haberini atfederek, akıbeti hakkında verilen hükümle benzer bir duruma düşmekten sakındırmak üzere şöyle buyurdu: {والذين} “O kimseler ki” –İnsan Melik ve Deyyân olan Allah'a boyun eğme fıtratı üzere yaratıldığından ve nefsin heva ve taşkınlığıyla uğraşmadıkça başkasına yönelmeyeceğinden, iftiâl babıyla ifade ederek şöyle buyurdu:– {اتخذوا} “edindiler” yani akıllarını zorlayıp Allah'tan çevirerek tuttular. Yüce olanı bırakıp en aşağı olana razı olmalarındaki hatalarına dikkat çekerek şöyle buyurdu: {من دونه} “O'ndan başka” –ki O'ndan başka her şeyin O'ndan aşağı olduğu malumdur– {أولياء} “dostlar” yani işlerini kendilerine havale ettikleri dostlar edindiler. Allah'ın kendilerini yaratmada ve rızıklandırmada tek olduğunu itiraf ettikleri halde hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan başka rabler edinenler de buna dahildir.
15606. Metin
ولما كان من العجب العجيب فعلهم، هذا بين ما وجهوا به فعلهم ليكون آية بينة في أنه لا هدى لهم فقال: {ما} أي قائلين لمن أخلصوا له الدين إذا أنكروا عليهم أن يتخذوا من دونه ولياً: ما {نعبدهم} لشيء من الأشياء {إلا ليقربونا} ونبه سبحانه على بعدهم عن الصواب بالتعبير بالاسم الأعظم مع حرف الغاية فقال: {إلى الله} الذي له معاقد العز ومجامع العظمة، تقريباً عظيماً على وجه التدريج ويزلفونا إليه {زلفى} أي تقريباً حسناً سهلاً بهجاً زائداً نامياً متعالياً، قال القشيري: ولم يقولوا هذا من قبل الله ولا بإذنه، وإنما حكموا بذلك من ذات أنفسهم، فرد الله عليهم، وفي هذا إشارة إلى ما يفعله العبد
Onların bu fiili hayret verici bir şey olunca, doğru yolda olmadıklarına dair apaçık bir delil olsun diye fiillerini nasıl gerekçelendirdiklerini beyan ederek şöyle buyurdu: {ما} “[Biz] değiliz” yani dini yalnız O'na has kılan müminler, O'ndan başka dost edinmelerini kınadıklarında onlara şöyle derler: Biz {نعبدهم} “onlara kulluk ediyor” değiliz hiçbir şey için; {إلا ليقربونا} “sırf bizi yaklaştırsınlar diye”. Cenâb-ı Hak, ism-i a'zamı gaye harfiyle birlikte zikrederek onların doğrudan ne kadar uzak olduklarına dikkat çekti ve şöyle buyurdu: {إلى الله} “Allah'a” –ki izzetin düğüm noktaları ve azametin cem olduğu makam O'nundur– aşama aşama büyük bir yakınlaştırmayla yaklaştırsınlar ve bizi O'na yaklaştırdıkça {زلفى} “yakın bir dereceyle” yaklaştırsınlar; yani güzel, kolay, sevinç verici, ziyadeleşen, gelişen ve yücelten bir yakınlıkla. Kuşeyrî şöyle demiştir: «Onlar bunu Allah tarafından bir emirle veya O'nun izniyle söylemediler; sadece kendi nefislerinden böyle bir hüküm verdiler, Allah da onların bu sözünü reddetti. Bunda, kulun
15607. Metin
من القرب بنشاط نفسه من غير أن يقتضيه حكم الوقت، فكل ذلك اتباع هوى - انتهى - والآية من الاحتباك: ذكر فعل التقريب أولاً دليلاً على فعل الزلف ثانياً، واسم الزلف ثانياً دليلاً على الاسم من التقريب أولاً، وسره أنهم أرادوا بهذا الاعتذار المسكت عن قبيح صنيعهم، فأتى سبحانه في حكايته عنهم بالتأكيد على أبلغ وجه لأن الدلالة على المعنى بلفظين أجدر في ثباته وتكثيره من لفظ واحد وبدأ بأرشق الفعلين وأشهرهما وأخفهما وأوضحهما، وقد خسر لعمري غاية الخسارة قوم تمذهبوا بأقبح المذاهب وجعلوا عذرهم هذه الآية التي ذم الله المعتذر بها، وعلى ذلك فقد راج اعتذارهم بها على كثير من العقول، وهم أهل الاتحاد الذين لا أسخف من عقولهم ولا أجمد من أذهانهم.
vaktin hükmü gerektirmeksizin sırf kendi nefsinin arzusuyla yaptığı yakınlaşma çabalarına bir işaret vardır; bunların hepsi heva ve hevese uymaktır.» – Sözün sonu. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincide takrib (yakınlaştırma) fiilinin zikredilmesi, ikincide zülfâ fiiline delildir; ikincide zülfâ isminin zikredilmesi de birincide takribten türeyen isme delildir. Bunun sırrı şudur: Onlar bu mazeretle çirkin fiillerine karşı karşıdakini susturmak istediler. Cenâb-ı Hak da onların bu sözünü hikâye ederken en beliğ şekilde pekiştirme getirdi; zira mananın iki lafızla ifade edilmesi, onun sebat bulması ve kuvvetlenmesi bakımından tek lafızdan daha tesirlidir. İki fiilden en zarif, en meşhur, en hafif ve en açık olanıyla başladı. Ömrüme yemin olsun ki, en çirkin mezhepleri benimseyip Allah'ın, ileri sürenleri yerdiği bu ayeti kendilerine mazeret kılan bir topluluk en büyük hüsrana uğramıştır. Buna rağmen onların bu ayeti mazeret göstermeleri pek çok akıl üzerinde revaç bulmuştur; bunlar, akıllarından daha saçması ve zihinlerinden daha donuğu bulunmayan İttihad ehlidir.
15608. Metin
ولما كان إنما محط دينهم الهوى، وكان كل من تبع الهوى لا ينفك عن الاضطراب في نفسه، فكيف إذا كان معه غيره فكيف إذا كانوا كثيراً فيكثر الخلاف والنزاع وإن لم يحصل ذلك بالفعل كان بالقوة، ولذلك كلن لكل قبيلة ممن يعبد الأصنام صنم غير صنم الأخرى وكان بعض القبائل يعبد الشعرى، وبعضهم يعبد الملائكة وبعضهم غير ذلك
Onların dinlerinin odak noktası heva olunca ve hevaya uyan herkes kendi içinde çelişki ve ızdıraptan kurtulamayınca -kaldı ki yanında başkası olursa veya çok sayıda olurlarsa ihtilaf ve çekişme nasıl çoğalmasın; bu fiilen gerçekleşmese bile potansiyel olarak mevcuttur. Bu yüzdendir ki putlara tapan her kabilenin diğer kabileninkinden farklı bir putu vardı; kabilelerden bazısı Şi'râ yıldızına, bazısı meleklere tapıyor, bazısı da bunlardan başkasına ibadet ediyordu-
15609. Metin
{إن الذين فرقوا دينهم وكانوا شيعاً لست منهم في شيء فتقطعوا أمرهم بينهم زبراً كل حزب بما لديهم فرحون} [المؤمنون: ٥٣] نبه على ذلك مهدداً لهم بقوله مخبراً مؤكداًَ لأجل إنكارهم: {إن الله} أي الذي له جميع صفات الكمال. ولما لم يقيد الحكم بالقيامة وكانوا معترفين بأن المصائب في الدنيا منه قال: {يحكم بينهم} من غير تأكيد آخر أي بين جميع المخالفين في الأديان وغيرها من المتخذين للأولياء من دونه ومن المخلصين وغيرهم فلا بد أن ينصر أهل الحق على جميع أهل الباطل.
{إن الذين فرقوا دينهم وكانوا شيعاً لست منهم في شيء فتقطعوا أمرهم بينهم زبراً كل حزب بما لديهم فرحون} “Dinlerini parça parça edip fırkalara ayrılanlarla senin hiçbir ilişiğin yoktur. [Fakat onlar] işlerini aralarında parça parça böldüler; her fırka kendi yanındakiyle sevinip övünmektedir.” [el-Mü'minûn: 53]. Onların inkârları sebebiyle pekiştirilmiş bir haber olarak onları tehdit sadedinde buna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani bütün kemal sıfatlarına sahip olan Allah. Hükmü kıyametle kayıtlamayıp dünyadaki musibetlerin de O'ndan olduğunu itiraf ettikleri için başka bir tekit getirmeksizin şöyle buyurdu: {يحكم بينهم} “aralarında hükmedecektir” yani dinlerde ve diğer hususlarda ihtilaf edenlerin, O'ndan başka dostlar edinenlerin, ihlaslı olanların ve diğerlerinin tamamı arasında hüküm verecektir; dolayısıyla hak ehlini bütün batıl ehline karşı mutlaka muzaffer kılacaktır.
15610. Metin
ولما كانوا أوزاعاً أكثر قبائلهم على خلاف ما يعتقده غيرها، قال: {في ما} أي في الدين الذي والأمر الذي. ولما كان تحكيمهم للهوى موفراً لدواعيهم على الاختلاف، وكان الاتخاذ الذي يبنى الكلام عليه له نظر عظيم إلى علاج الباطن بخلاف سورة يونس اثبت الضمير هنا فقال: {هم} أي بضمائرهم {فيه يختلفون *} أي ليس لهم أصل يضبطهم، فهو لا يرجعون إلا إلى الخلف كيف ما تقلبوا لأنهم مظروفون لذلك العمل الذي مبناه الهوى هو منشأ الاختلاف، فكيف إذا انضم إلى ذلك خلاف المخلصين وإنكارهم عليهم الذي أرشد إليه اعتذارهم، فظهر من هذا أن اختلاف الأئمة في فهم كتاب الله وسنة رسوله ﷺ لقواعد استنبطوها من ذلك لا يخرجون
Kabilelerinin çoğu diğerlerinin inandığının aksine inanan fırkalar halinde oldukları için şöyle buyurdu: {في ما} “o şey hakkında” yani din ve mesele hakkında. Hevayı hakem kılmaları ihtilaf sebeplerini artırdığından ve sözün üzerine bina edildiği 'edinme' (ittihaz) fiili Yûnus suresinin aksine kalbin derinlikleriyle yakından ilgili olduğundan, burada zamiri açıkça getirerek şöyle buyurdu: {هم} “kendilerinin” yani iç dünyalarıyla; {فيه يختلفون *} “içinde ihtilaf edip durdukları”. Yani onları zapturapt altına alacak bir esasları yoktur; nasıl dönerlerse dönsünler ancak ihtilafa dönerler. Çünkü onlar, temeli heva olan ve bizzat ihtilafın kaynağını teşkil eden o amelin içine hapsolmuşlardır. Kaldı ki buna ihlas ehlinin muhalefeti ve onların mazeretlerinin de işaret ettiği üzere onları kınamaları da eklenince durum nasıl olur! Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, imamların Allah'ın Kitabını ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in sünnetini anlamada, dışına çıkmadıkları kurallar çerçevesindeki ihtilafları
15611. Metin
عنها ليس خلافاً بل وفاق لوحدة ما يرجعون إليه من الأصل الصحيح الثابت عن الله، ومن هذا إنكار النبي ﷺ على عمر وأبي وغيرهما ﵃ لما أنكر كل منهم على من خالفه في القراءة وقال: «إن هذا القرآن أنزل على سبعة أحرف فلا تختلفوا» ، فلا فرق بين أن يستند كل من الأمرين إلى النبي ﷺ نقلاً أو اجتهاداً لأنه في قوة الاتفاق لوحدة مرجعه - والله الموفق، ويجوز أن يكون الضمير في «بينهم» لهم ولمعبوداتهم فإنهم ليس منهم معبود صامت ولا ناطق إلا وهو صارخ بلسان حاله إن لم ينطق لسان قاله بأنه مقهور مربوب عابد لا معبود، فهم مع من يعبدهم في غاية الخلاف.
aslında bir ihtilaf değil, Allah'tan sabit olan sahih asıl birliğine dayandığı için tam bir ittifaktır. Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in, kıraatte kendisine muhalefet eden kimseyi ayıplayan Ömer ve Übeyy ile diğerlerine radıyallâhu anhüm: «Şüphesiz bu Kur'an yedi harf üzere indirilmiştir, ihtilaf etmeyiniz» buyurarak karşı çıkması da bu kabildendir. Dolayısıyla her iki hususun Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e nakil veya içtihat yoluyla dayanması arasında fark yoktur; zira dayandığı mercinin birliği sebebiyle ittifak hükmündedir –muvaffak kılan Allah'tır. «Aralarında» ifadesindeki zamirin hem kendilerine hem de taptıkları varlıklara ait olması da caizdir; zira sessiz veya konuşan taptıkları hiçbir şey yoktur ki, diliyle söylemese bile hal diliyle boyun eğdirilmiş, yaratılmış ve mabut değil bir kul olduğunu haykırmasın. Dolayısıyla onlar, kendilerine taptıkları varlıklarla bile tam bir ihtilaf içindedirler.
15612. Metin
ولما كان من الأمر الواضح أن الدين لا يكون صالحاً إلا أن انتظم بنظام غير مختل، وكان الدين إذا كان معوجاً داعياً إلى التفرق منادياً على نفسه بالانخلاع عنه والبعد منه فكان الحال مقتضياً للتعجب ممن تدين به، فضلاً عمن يدوم عليه، فضلاً عمن لا ينتبه عند التنبيه، فضلاً عمن يقاتل دون ذلك، أجاب من كأنه قال: سبب عكوفهم على هذا الضلال الذي أوجب لهم قطعاً الاختلاف بالفعل أو بالقوة، فقال مؤكداً تكذيباً لمن ينكر ما تضمنه هذا الإخبار وإن
Bozuk olmayan bir nizamla intizam bulmadıkça dinin sahih olamayacağı, din eğri büğrü olduğunda ise ayrılığa çağırıp kendisinden soyutlanmayı ve uzaklaşmayı adeta haykıracağı apaçık bir hakikat olunca, mevcut durum böyle bir dine girene, hele hele onda devam edene, hele hele uyarıldığında uyanmayana, hele hele bunun uğrunda savaşana hayret etmeyi gerektiriyordu. Sanki: «Fiilen veya potansiyel olarak kendilerine kesinlikle ihtilafı gerektiren bu sapıklığa sarılıp kalmalarının sebebi nedir?» diyen bir kimseye cevap sadedinde, her ne kadar
15613. Metin
ظهر لبعض العمى غير ذلك مما يبدو من الكذبة والكفرة من أعمال مزينة وأفكار دقيقة فتظن هدى وإنما هي استدراج. ولما أرشد السياق إلى أن المعنى: لأنهم غير مهتدين لأن الله لم يخلق الهداية في قلوبهم، نسق به قوله: {إن الله} أي الملك القادر القاهر الحكيم. ولما كان الأصل: لا يهديهم وأراد سبحانه التعميم وتعليق الحكم بالوصف تنفيراً عنه قال: {لا يهدي} أي لا يخلق الهداية في قلب {من هو} أي لضميره {كاذب} أي مرتكب الكذب عريق فيه حتى أداه كذبه إلى أن يقول على ملك الملوك أن شيئاً يقرب إليه بغير إذنه، ويخضع بالعبادة التي هي نهاية التعظيم، فهي لا تليق بغير من ينعم غاية الإنعام لمن لا يملك ضراً ولا نفعاً، ولم يعبر في الكذب بصيغة مبالغة لأن الذين السياق لهم لم يقع منهم كذب إلا في ادعائهم أنهم يقربونهم.
bazı basiretsiz kimselere yalancı ve kâfirlerden sâdır olan süslü ameller ve ince fikirler hidayet gibi görünüp de aslında birer istidraçtan ibaret olsa bile bu haberin içerdiği hakikati inkâr edenleri yalanlamak üzere pekiştirerek buyurdu. Sözün akışı şu manaya işaret edince: «Çünkü onlar hidayete ermiş değillerdir; zira Allah onların kalplerinde hidayeti yaratmamıştır», bu manaya uygun olarak buyurdu ki: {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani mutlak Hükümran, Kâdir, Kahhâr ve Hakîm olan Allah. Asıl ifade «onları hidayete erdirmez» şeklinde iken, Cenâb-ı Hak bundan sakındırmak için hükmü vasfa bağlayarak genelleştirmek istedi ve şöyle buyurdu: {لا يهدي} “hidayete erdirmez” yani kalbinde hidayeti yaratmaz; {من هو} “o kimseyi ki” yani iç dünyasında; {كاذب} “yalancıdır” yani yalanı alışkanlık haline getirmiş, onda kökleşmiştir; öyle ki yalanı onu mülkün yegâne Malikine karşı O'nun izni olmaksızın bir şeyin Kendisine yaklaştıracağını söylemeye ve ancak en büyük nimetleri verene layık olan, tazimin zirvesi ibadetle ne bir zarara ne de bir faydaya malik olmayan varlıklara boyun eğmeye kadar götürmüştür. Yalan konusunda mübalağa kipi kullanılmadı; çünkü sözün muhatabı olan kimselerden, o putların kendilerini Allah'a yaklaştıracağı iddiasından başka bir yalan sadır olmamıştı.
15614. Metin
ولما كان من كفر في حين من الدهر قد ضاعف كفره لكثرة ما على الوحدانية من الدلائل وما لله عليه من الإحسان، وكان هؤلاء الذين لهم السياق قد كفروا بتأهيلهم لشركائهم للعبادة ولعبادتهم بالفعل ولادعائهم فيهم التقريب قال {كفار} بصيغة المبالغة، والأحسن أن يقال: إن المبالغة لإفهام أن الذي لا يهديه إنما هو من ختم عليه سبحانه الموت على ذلك، قال القشيري: والإشارة إلى تهديد من يتعرض لغير مقامه ويدعي شيئاً ليس بصادق فيه فالله لا يهديه قط إلى ما فيه سداده ورشده، وعقوبته أن يحرمه ذلك الشيء الذي تصدى له بدعواه قبل تحققه بوجوده وذوقه.
Zamanın bir anında inkâr eden kimse, vahdaniyetin delillerinin çokluğu ve Allah'ın üzerindeki ihsanları sebebiyle küfrünü katmerleştirmiş olduğundan ve bu sözün muhatapları da ortak koştukları varlıkları ibadete ehil görmekle, fiilen onlara tapmakla ve onların kendilerini yaklaştıracağını iddia etmekle küfre battıklarından, mübalağa sığasıyla: {كفار} “nankör/kâfirdir” buyurdu. Daha güzeli şöyle denilmesidir: Mübalağa kipi, Allah'ın hidayet etmeyeceği kimsenin ancak Cenâb-ı Hakk'ın bu hal üzere ölmesini mühürlediği kimse olduğunu anlatmak içindir. Kuşeyrî şöyle demiştir: «Burada, kendi makamı olmayan bir şeye yeltenen ve doğru olmadığı bir şeyi iddia eden kimseye bir tehdit işareti vardır; Allah onu asla doğruluğuna ve rüşdüne iletmez. Onun cezası, varlığını bizzat tahkik etmeden ve zevkine varmadan önce kuru bir iddia ile talip olduğu o şeyden mahrum bırakılmasıdır.»
15615. Metin
ولما أخبر سبحانه بالحكم بينهم، فكان ذلك مع تضمنه التهديد وافياً بنفي الشريك، كافياً في ذلك لأن المحكوم فيه لا يجوز أن يكون قسيماً للحاكم، فلم يبق في شيء من ذلك شبهة إلا عند ادعاء الولدية، قال نافياً لها على سبيل الاستئناف جواباً لمن يقول: فما حال من يتولى الولد؟ - قال القشيري: والمحال يذكر على جهة الإبعاد أن لو كان كيف حكمه -: {لو أراد الله} أي الذي له الإحاطة بصفات الكمال {أن يتخذ} أي يتكلف كما هو دأبكم، ولا يسوغ في عقل أن الإله يكون متكلفاً {ولداً} أي كما زعم من زعم ذلك، ولما كان الولد لا يراد إلا أن يكون خياراً، وكان الله قادراً على كل شيء، عدل عن أن يقول {لاتخذ} إلى قوله: {لاصطفى} أي اختار على سبيل التبني {مما يخلق} أي يبدعه في أسرع من الطرف، وعبر بالأداة التي أكثر استعمالها فيما لا يعقل إشارة إلى أنه قادر على جعل أقل الأشياء
Cenâb-ı Hak aralarında hükmedeceğini haber verince, bu beyan tehdit içermekle birlikte şirki nefyetmede tam ve kâfi geldi; çünkü hakkında hüküm verilenin hüküm verene denk ve ortak olması caiz değildir. Dolayısıyla çocuk iddiası dışında bu hususlardan hiçbirinde bir şüphe kalmadı. Çocuk edindiğini iddia eden kimsenin durumunu sorana bir cevap olarak yeni bir cümleyle bunu nefyederek şöyle buyurdu -Kuşeyrî demiştir ki: «İmkânsız olan şey, 'şayet olsaydı hükmü nasıl olurdu' kabilinden imkânsızlığını vurgulamak üzere zikredilir»-: {لو أراد الله} “Eğer Allah isteseydi” yani bütün kemal sıfatlarını kuşatan Allah; {أن يتخذ} “edinmeyi” yani sizin adetiniz olduğu üzere külfete girmeyi -ki ilahın külfete girmesi aklen caiz değildir-; {ولداً} “bir çocuk” yani öyle iddia edenlerin zannettiği gibi. Çocuk ancak seçkin olanlardan istendiği ve Allah da her şeye kadir olduğu için «edinirdi» demekten vazgeçip şöyle buyurdu: {لاصطفى} “elbette seçerdi” yani evlat edinme yoluyla seçerdi; {مما يخلق} “yarattıklarından” yani göz açıp kapamaktan daha hızlı bir sürede var ettiklerinden. Çoğunlukla akılsızlar için kullanılan edatla ifade etti ki en değersiz şeyleri bile
15616. Metin
أجلّها على سبيل التكرار والاستمرار - كما أشار إليه التعبير بالمضارع فقال: {ما يشاء} أي مما يقوم مقام الولد فإنه لا يحتاج إلى التطوير في إتيان الولد إلا من لا يقدر على الإبداع بغير ذلك.
tekrar ve devamlılık suretiyle en yüce kılmaya kadir olduğuna işaret etsin; nitekim muzari fiil ile ifade ederek şöyle buyurdu: {ما يشاء} “dilediğini” yani çocuk yerine geçecek olanlardan dilediğini seçerdi. Zira çocuk edinmede aşamalara muhtaç olan ancak bundan başka bir yolla yaratmaya gücü yetmeyendir.
15617. Metin
ولما كان لا يرضى إلا بأكمل الأولاد وهم الأبناء، لكنه لم يرد ذلك فلم يكن، فهذا أقصى ما يمكن أن يجوز خلقاً شريفاً ويسميه ولداً إشارة إلى شدة إكرامه له وتشريفه إياه، أو يقربه غاية التقريب كما فعل بالملائكة وعيسى ﵈، فكان ذلك سبباً لغلطكم فيهم حتى دعيتم أنهم أولاد ثم زعمتم أنهم بنات، فكنتم كاذبين من جهتين، هذا غاية الإمكان، وأما أنه يجوز عليه التوليد فلا، بل هو مما يحيله العقل، لأن ذلك لا يكون إلا لمحتاج، والإله لا يتصور في عقل أن يكون محتاجاً أصلاً، قال ابن برجان ما معناه: كان معهود الولادة على وجهين، فولد منسوب إلى والده بنوة وولادة ورحماً، فهذا ليس له في الوجود العلي وجود، ولا في الإمكان تمكن، ولا في الفعل مساغ بوجه من الوجوه، وولد بمعنى التبني والاتخاذ، وقد كانت العرب وغيرها من الأمم يفعلونه حتى نسخة القرآن، فلا يبعد أن تكون هذه العبارة كانت جائزة في الكتب قبلنا، فلما أعضل
Cenâb-ı Hak ancak çocukların en kâmili olan erkek çocuklara razı olacağına, fakat bunu da irade etmediğine göre böyle bir şey vâki olmamıştır. Şu halde mümkün olanın en son noktası; şerefli bir varlık yaratıp ona olan ikram ve teşrifinin büyüklüğüne işaret etmek üzere onu çocuk diye isimlendirmesi yahut meleklere ve İsa aleyhisselâm'a yaptığı gibi onu son derece Kendisine yaklaştırmasıdır. İşte bu durum, onlar hakkında yanılmanıza sebep oldu da onların çocuk olduğunu, sonra da kız çocukları olduğunu iddia ettiniz; böylece iki yönden yalancı oldunuz. İmkânın nihayeti budur; Allah hakkında doğurma ve doğmanın caiz olmasına gelince, hayır, bilakis bu aklın imkânsız gördüğü şeylerdendir. Zira bu ancak muhtaç olan için söz konusudur; ilahın ise hiçbir şekilde muhtaç olması aklen tasavvur edilemez. İbn Berrecân mealen şöyle demiştir: «Bilinen doğurma/çocuk iki türlüdür: Biri evlatlık, doğum ve rahim bağıyla babasına nispet edilen çocuktur ki bunun Yüce Varlık hakkında ne bir mevcudiyeti, ne imkân dahilinde bir yeri, ne de fiil olarak hiçbir surette bir cevazı vardır. Diğeri ise evlat edinme ve sahiplenme anlamındaki çocuktur; nitekim Kur'an bunu neshedinceye kadar Araplar ve diğer milletler bunu yapmaktaydı. Dolayısıyla bu ifadenin bizden önceki kitaplarda caiz olması uzak bir ihtimal değildir. Fakat bu dert
15618. Metin
بهم الداء وألحدوا في ذلك عن سواء القصد الذي هو الاصطفاء إلى بنوة الولادة أضلهم الله وأعمى أبصارهم وسد السبيل عن العبادة عن ذلك، وكشف معنى الاصطفاء، وأظهر معنى الولاية، ونسخ ذلك بهذا، لأن هذا لا يداخله لبس، وذلك كله لبيان كمال هذه الأمة وعلوها في كل أمر.
onlar için içinden çıkılmaz bir hal alıp da bu hususta doğru hedef olan 'seçme'den (ıstıfâ) saparak 'doğurma yoluyla evlat edinme'ye meyledince, Allah onları saptırdı, gözlerini kör etti ve bu konuda kulluk yolunu tıkadı; ıstıfâ manasını açığa çıkarıp velâyet manasını ortaya koydu ve bunu bununla neshetti. Çünkü bu sonuncusuna hiçbir şüphe ve karışıklık giremez. Bütün bunlar ise bu ümmetin kemalini ve her husustaki yüceliğini beyan etmek içindir.»
15619. Metin
ولما كانت نسبة الولد إليه كنسبة الشريك أو أشنع، وانتفى الأمران بما تقدم من الدليل بالحكم باعترافهم بأن حكمه سبحانه نافذ في كل شيء لشهادة الوجود، ولقيام الأدلة على عدم الحاجة إلى شيء أصلاً فضلاً عن الولد، نزه نفسه بما يليق بجلاله من التنزيه في هذا المقام، فقال: {سبحانه} أي له التنزيه التام عن كل نقيصة، ثم أقام الدليل على هذا التنزيه المقتضي لتفرده فقال: {هو} أي الفاعل لهذا الفعال، والقائل لهذه الأقوال، ظاهراً وباطناً {الله} أي الجامع لجميع صفات الكمال، ثم ذكر من الأوصاف ما هو كالعلة لذلك فقال: {الواحد} أي الذي لا ينقسم أصلاً، ولا يكون له مثل فلا يكون له صاحبة ولا ولد، لأنه لو كان شيء من ذلك لما كان لا مجانساً ولا جنس له ولا شبه بوجه من الوجوه {القهار *} أي الذي له هذه الصفة، فكل شيء تحت قهره آلهتهم وغيرها على سبيل التكرار والاستمرار،
O'na çocuk nispet etmek, ortak nispet etmek gibi veya ondan daha çirkin olunca ve her iki husus da varlığın şahitliğiyle Cenâb-ı Hakk'ın hükmünün her şeyde geçerli olduğunu itiraf etmeleriyle geçen delille ve çocuk şöyle dursun hiçbir şeye asla ihtiyacı bulunmadığına dair delillerin ikamesiyle bertaraf edilince, bu makamda celaline layık bir tenzih ile Kendisini tenzih ederek şöyle buyurdu: {سبحانه} “O, bundan münezzehtir!” yani her türlü noksanlıktan tam bir tenzih ile münezzehtir. Ardından O'nun tekliğini gerektiren bu tenzihe delil getirerek buyurdu: {هو} “O” yani zahiren ve baten bu fiilleri işleyen ve bu sözleri söyleyen; {الله} “Allah'tır” yani bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplayandır. Sonra bunun gerekçesi mesabesinde olan sıfatları zikrederek şöyle buyurdu: {الواحد} “Tek olandır” yani asla bölünmeyen, benzeri bulunmayan, dolayısıyla eşi ve çocuğu da olmayandır. Zira böyle bir şey olsaydı ne cinsi ne benzeri olmayan bir varlık olmazdı; {القهار *} “Kahhâr olandır” yani bu sıfata sahip olandır; taptıkları putlar ve diğer her şey, sürekli ve kesintisiz bir biçimde O'nun kahrı ve kudreti altındadır;
15620. Metin
فصح من غير شك أنه لا يحتاج إلى شيء أصلاً، وجُعل ما لا حاجة إليه ولا داعي يبعث عليه عبث ينزه عنه العاقل فكيف من له الكمال كله.
böylece hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde hiçbir şeye asla muhtaç olmadığı sabit oldu. Kendisine ihtiyaç duyulmayan ve sevk edici bir sebebi bulunmayan şey ise abes kılınmıştır ki akıl sahibi bile bundan münezzehtir; nerede kaldı ki mutlak kemale sahip olan Allah münezzeh olmasın!
15621. Metin
ولما أثبت هذه الصفات التي نفت أن يكون له شريك أو ولد، وأثبتت له الكمال المطلق، دل عليها بقوله: {خلق السماوات والأرض} أي أبدعهما من العدم {بالحق} أي خلقاً متلبساً بالأمر الثابت الذي ليس بخيال ولا سحر، على وجه لا نقص فيه بوجه، ولا تفاوت ولا خلل يقول أحد فيه أنه مناف للحكمة ولما كان من أدل الأشياء على صفتي الوحدانية والقهر، وتمام القدرة وكمال الأمر، بعد إيجاد الخافقين اختلاف الملوين، وكان التكوير - وهو إدارة الشيء على الشيء بسرعة وإحاطته به بحيث يعلو عليه ويغلبه ويغطيه - أدل على صفة القهر من الإيلاج، قال مبيناً لوقت إيجاد الملوين: {يكور} أي خلقهما أي صورهما في حال كونه يلف ويلوي ويدير فيغطي مع السرعة والعلو والغلة تكويراً كثيراً متجدداً مستمراً إلى أجله {الّيل على النهار} بأن يستره به فلا يدع له أثراً، ولعظمة هذا الصنع أعاد العامل فقال: {ويكور النهار} عالياً تكويره وتغطيته {على الّيل} فيذهبه كذلك
Cenâb-ı Hak O'nun ortağı veya çocuğu olmasını nefyeden ve O'na mutlak kemali ispat eden bu sıfatları ortaya koyunca, şu buyruğuyla bunlara delil getirdi: {خلق السماوات والأرض} “Gökleri ve yeri yarattı” yani onları yoktan var etti; {بالحق} “hak ile” yani hayal veya sihir olmayan, içinde hiçbir noksanlık, tezat ve hikmete aykırı olduğu söylenebilecek hiçbir kusur bulunmayan sabit bir nizam üzere yarattı. Doğu ve batının yaratılmasından sonra birlik ve kahir sıfatlarına, tam kudret ve kemal mertebesindeki emre en çok delalet eden şey gece ile gündüzün birbiri ardınca değişmesi olunca -tekvîr (sarıp örtmek) ise bir şeyi diğerinin üzerine hızla döndürmek ve onu üstten kuşatıp galebe çalacak ve örtecek şekilde sarmak demek olup kahir sıfatına 'ilâc'dan (iç içe sokmaktan) daha çok delalet eder- gece ile gündüzün var ediliş vaktini beyan ederek şöyle buyurdu: {يكور} “sarıp örtüyor” yani o ikisini, süratle, üstünlükle ve galebeyle tekrar tekrar, yenilenerek ve belirlenmiş vaktine kadar sürekli sarıp dürüp örter vaziyette yarattı, şekillendirdi; {الّيل على النهار} “geceyi gündüzün üzerine” onu onunla örterek onda hiçbir iz bırakmayacak şekilde sarar. Bu sanatın büyüklüğünden ötürü amili tekrar ederek şöyle buyurdu: {ويكور النهار} “gündüzü de sarıp örtüyor” sarması ve örtmesi üstün gelecek şekilde; {على الّيل} “gecenin üzerine” onu da aynı şekilde giderir;
15622. Metin
ويدخل في هذا الزيادة في كل منهما بما ينقص من الآخر لأنه إذا ذهب أحدهما وأتى الآخر مكانه، فكأن الآتي لف على الذاهب وألبسه كما يلف اللباس على اللابس، أو أنه شبه الذاهب في خفائه بالآتي بشيء ظاهر لف عليه ما غيبه عن مطامع الأبصار، أو أن كلاًّ منهما لما كان يكر على الآخر كروراً متتابعاً شبه ذلك بتتابع أكوار بعضها على بعض، فتغيب ما تحتها.
birinin diğerinden eksilttiği miktarca ötekine eklenmesi de buna dahildir. Çünkü biri gidip diğeri onun yerine geldiğinde, sanki gelen gidenin üzerine sarılmış ve giyenin üzerine sarılan elbise gibi onu bürümüştür. Yahut gidenin gelenle gizlenmesi, gözlerin görmesinden saklayan bir örtünün üzerine sarıldığı açık bir nesneye benzetilmiştir. Ya da her biri diğerinin üzerine peş peşe geldiği için bu durum, altındakini örten sarık dolaklarının birbiri üzerine ardı ardına sarılmasına benzetilmiştir.
15623. Metin
ولما كانت الظلمة سابقة على الضياء، وكان الليل إنما هو ظلمة يسبقها ضياء بطلوع الشمس، رتب سبحانه هذا الترتيب على حسب الإيجاد، ولذلك قدم آية النهار فقال معبراً بالماضي بخلقه الآيتين مسخرتين على منهاج معلوم لكل منها لا يتعداه، وحد محدود لا يتخطاه {وسخر} أي ذلل وأكره وقهر وكلف لما يريد من غير نفع للمسخر {الشمس} أي التي محت ما كان من الظلام فأوجبت اسم النهار {والقمر} أي آية الليل.
Karanlık aydınlıktan önce olduğu ve gece de güneşin doğmasıyla aydınlığın önünü kestiği bir karanlıktan ibaret bulunduğu için Cenâb-ı Hak bu sıralamayı yaratılış sırasına göre düzenledi. Bu sebeple gündüz ayetini öne alarak, iki ayeti her biri için belirlenmiş ve dışına çıkamayacağı bir yol ve aşamayacağı sınırlı bir sınır üzere boyun eğdirilmiş olarak yarattığını geçmiş zaman kipiyle ifade edip şöyle buyurdu: {وسخر} “boyun eğdirdi” yani boyun eğdirilene bir menfaat olmaksızın dilediği şey için zelil kıldı, mecbur etti, kahretti ve vazifelendirdi; {الشمس} “güneşi” yani var olan karanlığı silip gündüz adını zorunlu kılan güneşi; {والقمر} “ve ayı” yani gece ayetini.
15624. Metin
ولما أخبر بقهرهما، بين ما صرفهما فيه، فقال بياناً لهذا
Her ikisine boyun eğdirdiğini haber verince, onları neye yönelttiğini beyan etmek üzere bu teshiri açıklayarak şöyle buyurdu:
15625. Metin
التسخير: {كل} أي منهما {يجري} أي بقضائنا الذي لا مرد له، وهذا آية لاختلاف أحوال العبد لأن خلقه جامع، فيختلف في القبض والبسط والجمع والفرق والأخذ والرد والصحو والسكر، وفي نجوم العقل، وأقمار العلم، وشموس المعرفة، ونهار التوحيد، وليل الشك والجحد، ونهار الوصل وليالي الهجر والفراق، وكيفية اختلافها وزيادتها ونقصانها - قاله القشيري.
{كل} “Her biri” {يجري} “akıp gitmektedir” yani geri çevrilmesi mümkün olmayan takdirimizle akmaktadır. Bu durum, kulun hallerinin çeşitliliğine bir ayettir; zira onun yaratılışı pek çok hali cem etmiştir: Kabz (daralma), bast (ferahlama), cem (toplanma), fark (ayrılma), ahz (tutma), redd (bırakma), sahv (uyanıklık), sekr (kendinden geçme) hallerinde; aklın yıldızlarında, ilmin aylarında, marifetin güneşlerinde, tevhidin gündüzünde, şüphe ve inkârın gecesinde, vuslatın gündüzünde, hicran ve ayrılığın gecelerinde ve bunların farklılık, artış ve eksiliş keyfiyetlerinde değişiklik gösterir –bunu Kuşeyrî söylemiştir.
15626. Metin
ولما كان مقصود السورة العزة التي محطها الغلبة، وكان السياق للقهر، وكان القضاء لعلة لا يتخلف عنها المعلول أدل على القهر من ذكر الغاية مجردة عن العلة قال: {لأجل مسمى} أي لمنتهى الدور ومنقطع الحركة. ولما ثبت بهذا قهره، قال منادياً رشقاً في قلوب المنكرين: {ألا هو} أي وحده {العزيز} ولما كان ربما قال متعنت: فما له لا يأخذ من يخالفه؟ وكانت صفة القهر والعزة ربما أقنطت العصاة فأخرتهم عن الإقبال، قال مبيناً لسبب التأخير ومستعطفاً: {الغفار *} أي الذي له صفة الستر على الذنوب متكررة فيمحو ذنوب من يشاء عيناً، وأثراً بمغفرته ويأخذ من يشاء بعزته.
Surenin maksadı temeli galebe olan izzet olunca, sözün akışı kahrı ifade edince ve bir sebebe bağlı takdirin illetten bağımsız gayeyi zikretmekten daha çok kahra delalet etmesi sebebiyle şöyle buyurdu: {لأجل مسمى} “belirlenmiş bir süreye kadar” yani devranın sonuna ve hareketin duracağı vakte kadar. Bununla O'nun kahir sıfatı sabit olunca, inkârcıların kalplerine bir ok gibi saplanan şu nidayı getirdi: {ألا هو} “İyi bilin ki yalnız O”; {العزيز} “Azîz'dir”. İnatçı bir kimsenin: «Öyleyse Kendisine karşı geleni neden hemen yakalamıyor?» demesi ihtimaline binaen ve kahir ile izzet sıfatının günahkârları ümitsizliğe sevk edip yönelmekten alıkoyabileceği endişesiyle, tehirin sebebini açıklamak ve şefkat göstermek üzere şöyle buyurdu: {الغفar *} “Gaffâr'dır” yani günahları tekrar tekrar örtme sıfatına sahip olandır; böylece dilediğinin günahlarını bağışlamasıyla bizzat ve iz bırakmayacak şekilde siler, dilediğini de izzetiyle cezalandırır.
15627. Metin
ولما كان خلق الحيوان أدل على الوحدانية والقهر بما خالف به الجمادات من الحياة التي لا يقدر على الانفكاك عنها قبل أجله،
Canlıların yaratılması, eceli gelmeden önce kendisinden ayrılmaya güç yetiremeyeceği hayat özelliğiyle cansız varlıklardan farklı olması sebebiyle vahdaniyete ve kahre daha açık delalet edince,
15628. Metin
وبما له من أمور اضطرارية لا محيص له عنها، وأمور اختيارية موكولة في الظاهر إلى مشيئته، وكان أعجبه خلقاً الإنسان بما له من قوة النطق، قال دالاً على ما دل عليه بخلق الخافقين لافتاً القول إلى خطاب النوع كله إيذاناً بتأهلهم للخطاب، وترقيهم في عُلا الأسباب، من غير عطف إيذاناً بأن كلاًّ من خلقهم وخلق ما قبلهم مستقل بالدلالة على ما سيق له: {خلقكم} أي أيها الناس المدعون لإلهية غيره {من نفس واحدة} هي آدم ﵇.
kurtuluşu olmayan zaruri halleri ve zahirde kendi iradesine bırakılmış ihtiyari işleri bulunması bakımından ve yaratılışı en hayret verici olanı da konuşma gücü sebebiyle insan olunca; doğu ve batının yaratılmasıyla delil getirdiği hakikate işaret etmek üzere, hitaba ehil olduklarını ve yüksek sebeplere terfi ettiklerini bildirmek için sözü bütün insan türüne yönelterek ve hem kendi yaratılışlarının hem de öncekilerin yaratılışının sevk edildiği gayeye müstakil olarak delalet ettiğini göstermek için atıfsız bir şekilde şöyle buyurdu: {خلقكم} “Sizi yarattı” yani ey O'ndan başkasının ilahlığını iddia eden insanlar!; {من نفس واحدة} “tek bir nefisten” ki o Âdem aleyhisselâm'dır.
15629. Metin
ولما كان إيجادنا منها بعد شق الأنثى منها، قال عاطفاً على ما تقديره: أوجدها من تراب، مبيناً بلفظ الجعل أن الذكر هو سببها ومادتها منبهاً بأداة التراخي على القهر الذي السياق له بالتراخي في الزمان بتأخير المسبب عن سببه المقتضي له إلى حين مشيئته لأن إيجادها منه كان بعد مدة من إيجاده، والأصل في الأسباب ترتب المسببات عليها من غير مهلة وعلى التراخي في الرتبة أيضاً بأن ذلك - لكونه شديد المباينة لأصله - من أعجب العجب: {ثم} أي بعد حين، وعبر بالجعل لأنه كافٍ في نفي الشركة التي هذا أسلوبها وليبين أنه ما خلق آدم ﵇ إلا ليكون سبباً لما يحدث عنه من الذرية ليترتب على ذلك إظهار ما له
Bizim o nefisten var edilmemiz, dişinin ondan ayrılmasından sonra gerçekleştiği için: «Onu topraktan yarattı» takdirindeki söze atfederek, 'ce'ale' (kıldı/yarattı) lafzıyla erkeğin kadının sebebi ve maddesi olduğunu açıkladı; terâhi (aralık) edatıyla (sümme/sonra) sözün akışının gerektirdiği kahr sıfatına dikkat çekti; zira kadının erkekten var edilmesi onun yaratılmasından bir müddet sonra gerçekleşmişti. Halbuki sebeplerde asıl olan, müsebbeblerin gecikmeksizin peşinden gelmesidir. Aynı şekilde mertebe bakımından da bir terâhi vardır; zira bu durum -aslından son derece farklı olması sebebiyle- hayret verici şeylerin en büyüğüdür: {ثم} “Sonra” yani bir müddet sonra; 'ce'ale' ile ifade etti çünkü bu üslup şirki nefyetmede kâfidir ve Âdem aleyhisselâm'ı ancak kendisinden türeyecek zürriyet için bir sebep kılmak üzere yarattığını, böylece bunun üzerine Cenâb-ı Hakk'ın kemal sıfatlarının tezahürünün terettüp edeceğini beyan etmek için şöyle buyurdu:
15630. Metin
سبحانه من صفات الكمال فقال: {جعل منها} أي تلك النفس {زوجها} أي ونقلكم بعد خلقكم منه إليها ثم أبرزكم إلى الوجود الخارجي منها، ويجوز - وهو أحسن - أن يكون المعنى لأن السياق لإحاطة العلم المدلول عليه بإنزال الكتاب وما تبعه: قدر خلقكم على ما أنتم عليه من العدد والألوان وجميع الهيئات حين خلق آدم بأن هيأه لأن تفيضوا منه، فلا تزيدون على ما قدره شيئاً ولا تنقصون وأن تفيض منه زوجه، وذلك قبل خلق حواء منه، ثم أوجدها فكان الفيض منها فيضاً منه فالكل منه، ولهذا ورد الحديث في مسند أحمد بن منيع عن أبي الدرداء ﵁ عن النبي ﷺ قال:
{جعل منها} “Ondan var etti” yani o nefisten; {زوجها} “eşini” yani sizi ondan yarattıktan sonra ona aktardı, ardından sizi onun vasıtasıyla dış âlemdeki varlığa çıkardı. Sözün akışı Kitabın indirilmesi ve sonrasının delalet ettiği ilmin kuşatıcılığına dair olduğu için şu mananın verilmesi de caizdir -ki daha güzeldir-: Âdem'i yarattığı sırada, sizin ondan fışkırıp çıkmanızı sağlayacak şekilde onu hazırlayarak sayınız, renkleriniz ve bütün heyetlerinizle yaratılışınızı takdir etti; öyle ki O'nun takdir ettiğinden ne bir şey artırabilir ne de eksiltebilirsiniz; aynı şekilde eşinin de ondan çıkmasını takdir etti, bu da Havva henüz ondan yaratılmadan önceydi. Sonra Havva'yı var etti; böylece ondan türeyenler de bizzat Âdem'den türemiş oldu ve hepsi O'ndan kaynaklandı. Nitekim Ahmed b. Menî'in Müsned'inde Ebü'd-Derdâ radıyallâhu anh'tan rivayet edilen bir hadiste Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
15631. Metin
«خلق الله آدم يوم خلقه وضرب على كتفه اليمنى فأخرج ذرية بيضاء كأنهم الذر، وضرب كتفه اليسرى فأخرج ذرية سوداء كأنهم الحمم، فقال للذي في يمينه: إلى الجنة ولا أبالي، وقال للذي في يساره: إلى النار ولا أبالي» .
«Allah Âdem'i yarattığı gün yarattı ve sağ omzuna vurdu, karınca gibi bembeyaz bir zürriyet çıkardı; sol omzuna vurdu, kor gibi simsiyah bir zürriyet çıkardı. Sağındakilere: 'Cennete, aldırmam!' dedi; solundakilere de: 'Cehenneme, aldırmam!' dedi.»
15632. Metin
ولما كان تنويع الحيوان إلى أنواع متباينة أدل على القدرة التي هي منشأ القهر، وكان سبحانه موصوفاً بالعلو، وكان أكثر الأنعام أشد من الإنسان، فكان تسخيره له وتذليله إنزالاً عن قوته
Hayvanların birbirinden farklı türlere ayrılması, kahrın kaynağı olan kudrete daha açık delalet edince ve Cenâb-ı Hak da yücelikle vasıflanıp davarların çoğu insandan daha güçlü olduğu halde onların insana boyun eğdirilip zelil kılınması onların kuvvetinden indirilmesi
15633. Metin
وإيهاناً لشدته، قال دالاً على ذلك الإنشاء والجعل بلفظ الإنزال: {وأنزل لكم} أي خاصة {من الأنعام} أي الإبل بنوعيها، والبقر كذلك، والضأن والمعز. ولما لم يكن عند العرب البخاتي والجواميس لم يذكرها سبحانه، واقتصر على ما عندهم، وقال: {ثمانية أزواج} أي من كل نوع زوجين ذكراً وأنثى، والزوج اسم لواحد معه آخر لا يكمل نفعه إلا به، وإذا نظرت هذه العبارة مع العبارة عن خلق الإنسان فهمت أن الأنعام خلق كل ذكرها وأنثاها على انفراده، لا أن أحداً منها من صاحبه، وذلك أدل على إطلاق التصرف وتنويعه مما لو جعل خلقها مثل خلق الآدمي.
ve şiddetlerinin zayıflatılması anlamına geldiğinden, bu var etme ve kılmayı indirme lafzıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {وأنزل لكم} “Ve sizin için indirdi” yani bizzat size tahsis ederek; {من الأنعام} “koyun, keçi, sığır ve deveden” yani iki türüyle deve, aynı şekilde sığır, koyun ve keçi. Arapların yanında çift hörgüçlü develer ve mandalar bulunmadığı için Cenâb-ı Hak onları zikretmedi, onların bildikleriyle yetindi ve şöyle buyurdu: {ثمانية أزواج} “sekiz çift” yani her türden erkek ve dişi olmak üzere ikişer eş. Zevc (çift), faydası ancak kendisiyle tamamlanan yanında bir başkası bulunan tek varlığın adıdır. Bu ifadeye insanın yaratılışı hakkındaki ifadeyle birlikte baktığında anlarsın ki en'âmın (davarların) erkeği ve dişisi birbirinden bağımsız olarak tek tek yaratılmıştır; hiçbiri diğerinden yaratılmış değildir. Bu ise tasarrufun mutlaklığına ve çeşitliliğine, onların yaratılışının insanın yaratılışı gibi kılınmasından daha çok delalet eder.
15634. Metin
ولما كان تكوينهم في تطويرهم عجباً قال مستأنفاً بياناً لما أجمل قبل: {يخلقكم} أي يقدر إيجادكم أنتم والأنعام على ما أنتم عليه من أخلاط العناصر {في بطون أمهاتكم} ولما كان تطوير الخلق داخل البطن حيث لا تصل إليه يد مخلوق ولا بصره، قال دالاً على عظمته ودلالته على تمام القدرة والقهر: {خلقاً} ودل على تكوينه شيئاً بعد شيء بإثبات الحرف فقال: {من بعد خلق} أي في تنقلات الأطوار وتقلبات الأدوار. ولما كان الحيوان لا يعرف ما هو إلا
Onların aşamalar halindeki oluşumu hayret verici olunca, daha önce mücmel bırakılan hususu açıklamak üzere yeni bir cümleyle şöyle buyurdu: {يخلقكم} “Sizi yaratıyor” yani sizi ve davarları unsurların karışımlarından oluşan mevcut haliniz üzere var etmeyi takdir ediyor; {في بطون أمهاتكم} “annelerinizin karınlarında”. Karnın içinde, hiçbir mahlukun elinin ve gözünün ulaşamayacağı bir yerde yaratılışın aşamadan aşamaya geçirilmesi söz konusu olunca, bunun büyüklüğünü, tam kudrete ve kahre delaletini göstermek üzere: {خلقاً} “bir yaratılışla” buyurdu; harfi (min/den) getirerek birbiri ardınca oluşumuna delalet etmek üzere şöyle buyurdu: {من بعد خلق} “yaratılıştan yaratılışa [geçirerek]” yani tavırdan tavıra, devirden devire geçişlerle. Canlı ancak
15635. Metin
في التطوير الرابع، وكان الجهل ظلمة قال: {في ظلمات ثلاث} ظلمة النطفة ثم العلقة ثم المضغة، فإذا صار عظاماً مكسوة لحماً عرف هل هو ذكر أو أنثى فزالت عنه ظلمات الجهل، وصار خلقاً آخر، وقيل؛ ظلمة البطن والرحم والمشيمة - نقل عن ابن عباس ﵄ وعزاه ابن أبي الدنيا في كتاب القناعة إلى عيسى ابن مريم ﵇.
dördüncü aşamada ne olduğu anlaşılır hale geldiğinden ve cehalet de bir karanlık olduğundan şöyle buyurdu: {في ظلمات ثلاث} “üç karanlık içinde”; nutfe karanlığı, sonra alaka, sonra mudga karanlığı. Kemik olup etle giydirildiğinde erkek mi dişi mi olduğu bilinir, böylece cehalet karanlıkları üzerinden kalkar ve bambaşka bir yaratılış haline gelir. Bir görüşe göre de: Karın, rahim ve meşime (döl yatağı/son) karanlığıdır –bu İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan nakledilmiş ve İbn Ebi'd-Dünyâ Kitâbü'l-Kanâ'a'da bunu İsa b. Meryem aleyhisselâm'a isnat etmiştir.
15636. Metin
ولما ثبت له سبحانه كمال العظمة والقهر، قال مستأنفاً ما أنتجه الكلام السابق معظماً باداة البعد رميم الجمع: {ذلكم} أي العالي المراتب شهادتكم أيها الخلق كلكم، بعضكم بلسان قاله، وبعضكم بناطق حاله، الذي جميع ما ذكر من أول السورة إلى هنا أفعاله، ولما أشار إلى عظمته بأداة البعد، أخبر عن اسم الإشارة فقال: {الله} أي الجامع لجميع صفات الكمال، ونبه على جهلهم مما يعلمون من ربوبيته لعملهم بالشرك عمل جاهل بذلك فقال واصفاً: {ربكم} أي المالك والمربي لكم بالخلق والرزق. ولما كان المربي قد لا يكون ملكاً قال نتيجة لما سبق: {له} أي وحده {الملك} ولما كان المختص بالملك قد لا يكون إلهاً، قال مثبتاً له الإلهية على ما يقتضيه من الوحدانية وهو
Cenâb-ı Hakk'a kemal mertebesindeki azamet ve kahr sabit olunca, önceki kelamın neticesini yeni bir cümle olarak ve uzaklık edatıyla cemaatin tamamını tazim ederek şöyle buyurdu: {ذلكم} “İşte bu” yani mertebeleri yüce olan, ey bütün yaratılmışlar, kiminiz diliyle kiminiz hal diliyle şahidisiniz ki surenin başından buraya kadar zikredilenlerin tamamı O'nun fiilleridir; uzaklık edatıyla O'nun azametine işaret edince, işaret isminin haberini vererek şöyle buyurdu: {الله} “Allah'tır” yani bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplayandır. Şirk koşmak suretiyle cahil bir kimsenin ameli gibi amel etmelerinden ötürü bildikleri rablik sıfatı hususundaki cehaletlerine dikkat çekerek vasıflandırdı ve şöyle buyurdu: {ربكم} “sizin Rabbinizdir” yani yaratmak ve rızıklandırmak suretiyle sizin sahibiniz ve terbiyecinizdir. Terbiye eden bazen mülk sahibi olmayabileceği için öncekilerin bir neticesi olarak şöyle buyurdu: {له} “yalnız O'nundur”; {الملك} “mülk”. Mülke sahip olan bazen ilah olmayabileceği için tevhidin gerektirdiği üzere O'na uluhiyeti ispat ederek buyurdu ki –bu da neticenin neticesi mesabesindedir–:
15637. Metin
بمنزلة نتيجة النتيجة: {لا إله إلا هو} .
{لا إله إلا هو} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur.”
15638. Metin
ولما تكفل هذا السياق بوجوب الإخلاص في الإقبال عليه والإعراض عما سواه، لأن الكل تحت قهره، وشمول نهيه وأمره، سبب عنه قوله: {فأنى} أي فكيف ومن أي وجه {تصرفون *} أي قهراً عن الإخلاص له إلى الإشراك به بصارف ما وإن كان عظيماً، ونبه بالبناء للمفعول مع هذا على أنهم مقهورون في فعل ما هم عليه لأنهم تابعون للهلاك المحض، تاركون للأدلة التي لا خفاء في شيء منها، ومعلوم أنه لا يترك أحد الدليل في الفيافي العطشة الذي إن تركه هلك إلا قهراً؛ وأن الناس هيئوا لطريق الهدى بما خلقوا عليه من أحسن تقويم بسلامة الفطر واستقامة العقول، وأشار إلى هذا لأنهم يأنفون من النسبة إلى القهر وأن يفعلوا شيئاً بغير اختيار لما عندهم من الأنفة وعلو الهمم والعظمة.
Bu bağlam, O'na yönelmede ihlasın vacip olduğunu ve O'ndan başkasından yüz çevrilmesi gerektiğini -zira her şey O'nun kahrı altındadır ve O'nun emri ile yasağı her şeyi kuşatmıştır- garanti altına alınca, bundan neşet eden şu buyruğu getirdi: {فأنى} “O halde nasıl” yani nasıl ve hangi yönden; {تصرفون *} “[haktan] döndürülüyorsunuz?” yani ne kadar büyük olursa olsun herhangi bir saptırıcı sebebiyle O'na ihlas göstermekten O'na şirk koşmaya zorla nasıl çevriliyorsunuz? Meçhul sığa ile ifade etmekle birlikte onların bulundukları fiilde mağlup ve mahkûm olduklarına dikkat çekti; çünkü onlar apaçık bir helake tabi olmakta, hiçbir kapalılığı bulunmayan delilleri terk etmektedirler. Malumdur ki susuz çöllerde delili terk eden kimse -ki terk ederse helak olur- ancak zorla ve baskıyla terk eder; zira insanlar fıtratlarının selameti ve akıllarının istikametiyle en güzel kıvamda yaratılmak suretiyle hidayet yoluna hazırlanmışlardır. Buna işaret etti çünkü onlar gururları, yüksek himmetleri ve azamet duyguları sebebiyle bir baskıya nispet edilmekten ve iradesizce bir iş yapmaktan şiddetle kaçınırlar.
15639. Metin
ولما ظهرت الأدلة وبهرت الحجج، بين ما على من غطاها بالإصرار، وما لمن تاب ورجع التذكار، فقال مستأنفاً لما هو نتيجة ما مضى، معرفاً لهم نعمته عليهم بأنه ما تعبد لشيء يخصه من نفع أو ضر، وإنما هو لمصالحهم خاصة بادئاً بما هو من درء المفاسد: {إن تكفروا}
Deliller açıkça ortaya çıkıp hüccetler galip gelince, onları ısrarla örtenlerin neye uğrayacağını, tevbe edip öğüt alanlara da ne verileceğini beyan ederek geçenlerin bir neticesi olarak yeni bir cümleyle başladı; Kendisine fayda veya zarar getirecek bir şey için ibadet kılmadığını, bunun sadece onların kendi maslahatları için olduğunu bildirerek onlara olan nimetini tanıttı ve mefsedetleri defetme kabilinden olanla başlayarak şöyle buyurdu: {إن تكفروا} “Eğer inkâr ederseniz”
15640. Metin
أي تستروا الأدلة فتصروا على الانصراف عنه بالإشراك {فإن الله} لأنه جامع لصفات الكمال {غني عنكم} أي فلا يضره كفركم ولا تنفعه طاعتكم، وأما أنتم فلا غنى لكم عنه بوجه، ولا بد أن يحكم بينكم فلم تضروا إلا أنفسكم {ولا يرضى} لكم - هكذا كان الأصل بدليل ما سبقه ولحقه، وإنما أظهر ليعم وليذكرهم بما يجدونه في أنفسهم من أن أحداً منهم لا يرضى لعبده أن يؤدي خرجه إلى غيره بغير إذنه فقال: {لعباده} أي الذين تفرد بإيجادهم وتربيتهم {الكفر} بالإقبال على سواه وأنتم لا ترضون ذلك لعبيدكم مع أن ملككم لهم في غاية الضعف، ومعنى عدم الرضى أنه لا يفعل فعل الراضي بأن يأذن فيه ويقر عليه أو يثيب فاعله ويمدحه، بل يفعل فعل الساخط بأن ينهى عنه ويذم عليه ويعاقب مرتكبه {وإن تشكروا} أي بالعبادة والإخلاص فيها {يرضه} أي الشكر الدال عليه فعله {لكم} أي الرضى اللائق بجنابه سبحانه بأن يقركم عليه أو يأمركم به ويثيبكم على فعله، والقسمان بإرادته، واختلاف القراء في هائه دال على مراتب الشكر - والله أعلم، فالوصل للواصلين إلى النهاية على اختلاف مراتبهم في
Yani delilleri örter de şirk koşarak O'ndan yüz çevirmekte ısrar ederseniz, {فإن الله} “şüphesiz ki Allah” –çünkü O bütün kemal sıfatlarını kendinde toplayandır– {غني عنكم} “size muhtaç değildir”; yani ne sizin inkârınız O'na zarar verir ne de itaatiniz O'na fayda sağlar. Size gelince, sizin hiçbir şekilde O'ndan müstağni kalmanız mümkün değildir; O mutlaka aranızda hüküm verecektir, dolayısıyla siz ancak kendinize zarar vermiş olursunuz. {ولا يرضى} “Ve razı olmaz” [sizin için] –öncesi ve sonrasının delaletiyle asıl olan buydu; ancak genele teşmil etmek ve kendi nefislerinde buldukları şu gerçeği, yani hiçbirinin kölesinin kendi izni olmaksızın kazancını başkasına vermesine razı olmayacağını onlara hatırlatmak için açık isim getirerek şöyle buyurdu:– {لعباده} “kulları için” yani var etmeyi ve terbiye etmeyi sadece Kendisinin üstlendiği kulları için; {الكفر} “inkâra” yani O'ndan başkasına yönelmeye [razı olmaz]. Sizler, onlar üzerindeki mülkiyetiniz son derece zayıf olduğu halde kendi köleleriniz için buna razı olmuyorsunuz. Razı olmamanın anlamı şudur: O, razı olanın fiilini işlemez; yani ona izin verip onaylamaz yahut failine sevap verip onu övmez; bilakis gazap edenin fiilini işler; yani onu yasaklar, kınar ve işleyeni cezalandırır. {وإن تشكروا} “Ve eğer şükrederseniz” yani ibadetle ve onda ihlaslı olmakla [şükrederseniz]; {يرضه} “ondan razı olur” yani fiilinin delalet ettiği şükürden; {لكم} “sizin için” yani zat-ı sübhanisine layık bir rıza ile razı olur; şöyle ki sizi onun üzerinde sabit kılar veya size onu emreder ve bu fiilinizden dolayı sizi mükâfatlandırır. Her iki kısım da O'nun iradesiyledir. Kıraat âlimlerinin buradaki "he" (zamir) harfindeki ihtilafı şükrün mertebelerine delalet etmektedir –Allah en iyisini bilir–; nitekim vasl (uzatma), mertebeleri farklı olsa da hedefe ulaşanlar içindir;
15641. Metin
الوصول والاختلاس للمتوسطين والإسكان لمن في الدرجة الأولى منه.
vasl ve ihtilas (kısaltma) orta derecedekiler için, iskan (harekesiz okuma) ise onun ilk derecesinde bulunanlar içindir.
15642. Metin
ولما كان في سياق الحكم والقهر، وكانت عادة القهارين أن يكلفوا بعض الناس ببعض ويأخذوهم بجوائرهم لينتظم لهم العلو على الكل لعدم إحاطة علمهم بكل مخالف لأمرهم، بين أنه سبحانه على غير ذلك فقال: {ولا تزر وازرة} أي وازرة كانت {وزر أخرى} بل وزر كل نفس عليها لا يتعداها يحفظ عليها مدة كونها في دار العمل، والإثم الذي يكتب على الإنسان بترك الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر ليس وزر غيره، وإنما هو وزر نفسه، فوزر الفاعل على الفعل، ووزر الساكت على الترك لما لزمه من الأمر والنهي {ثم إلى ربكم} أي وحده لا إلى أحد ممن أشركتموه به {مرجعكم} أي بالبعث بعد الموت إلى دار الجزاء. ولما كان الجزاء تابعاً للعلم، قال معبراً عنه به: {فينبئكم} أي فيتسبب عن البعث أنه يخبركم إخباراً عظيماً {بما كنتم تعملون} أي بما كان في طبعكم العمل به سواء عملتموه بالفعل أم لا ثم يجازيكم عليه إن شاء.
[Ayetler] hüküm ve kahır bağlamında olunca ve zorba yöneticilerin âdeti, emirlerine muhalefet eden herkesi ilimleriyle kuşatamadıkları için herkes üzerindeki üstünlüklerini tesis etmek maksadıyla insanlardan bir kısmını diğerleriyle sorumlu tutmak ve onları başkalarının suçları sebebiyle cezalandırmak olduğundan, Kendisinin bundan münezzeh olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu: {ولا تزر وازرة} “Hiçbir günahkâr yüklenmez” yani günahkâr kim olursa olsun; {وزر أخرى} “bir başkasının günahını”. Bilakis her nefsin günah yükü kendisinedir, başkasına geçmez; amel yurdunda bulunduğu müddetçe aleyhine muhafaza edilir. İyiliği emredip kötülükten sakındırmayı terk ettiği için insana yazılan günah başkasının günahı değil, bizzat kendi günahıdır. Zira işleyenin günahı fiilinden, susanın günahı ise üzerine vacip olan emri ve nehyi terk etmesindendir. {ثم إلى ربكم} “Sonra Rabbinizedir” yani O'na ortak koştuklarınızdan hiçbirine değil, yalnızca O'nadır; {مرجعكم} “dönüşünüz” yani ölümden sonra ceza yurduna diriltilmek suretiyle. Ceza ilme tabi olduğu için, bunu ilimle ifade ederek şöyle buyurdu: {فينبئكم} “O size haber verecektir” yani diriltilmenin bir neticesi olarak size büyük bir haberle bildirecektir; {بما كنتم تعملون} “yapmış olduklarınızı” yani fiilen yapmış olun veya olmayın, fıtratınızda yapma eğilimi bulunan şeyleri [bildirecek], sonra dilerse sizi bunlarla cezalandıracaktır.
15643. Metin
ولما كان المراد - كما أشار إليه بكان - الإخبار بجميع الأعمال الكائنة بالفعل أو القوة، حسن التعليل بقوله: {إنه عليم} أي بالغ العلم {بذات الصدور *} أي بصاحبتها من الخواطر والعزوم، وذلك بما دلت عليه الصحبة - كل ما لم يبرز إلى الخارج، فهو بما برز أعلم.
Murad edilen –«kâne» lafzı ile işaret edildiği üzere– bilfiil veya bilkuvve var olan bütün amellerin haber verilmesi olunca, şu buyrukla gerekçelendirilmesi pek güzel düşmüştür: {إنه عليم} “Şüphesiz O çok iyi bilendir” yani ilmi pek geniştir; {بذات الصدور *} “göğüslerin özünü” yani göğüslerin sahip olduğu hatıraları ve azimleri [bilir]. Bu da sahiplik ifadesinin delaletiyle açığa çıkmamış olan her şeydir; dolayısıyla açığa çıkanı O çok daha iyi bilir.
15644. Metin
ولما ذكر سبحانه أنه المختص بالملك وحده، وأتبعه بما يرضيه وما يسخطه، أقام الدليل على ذلك الاختصاص مع أنه أوضح من الشمس بدليل وجداني لكل أحد على وجه ذمهم فيه بالتناقض الذي هم أعظم البأس ذماً له ونفرة منه وذماً به فقال: {وإذا} وهي - والله أعلم - حالية من واو {تصرفون} وكان الأصل: مسكم، ولكنه عمم ودل بلفت القول عن الخطاب على الوصف الموجب للنسيان فقال: {مس الإنسان} أي هذا النوع الآنس بنفسه مؤمنه وكافره {ضر} أي ضر كان من جهة يتوقعها - بما أشار إليه الظرف بمطابقة المقصود السورة مع تهديد آخر التي قبلها {دعا ربه} أي الحسن إليه الذي تقدم تنبيهكم من غفلتكم عليه بقوله «ذلكم الله ربكم» ذاكراً صفة إحسانه {منيباً} أي راجعاً رجوعاً عظيماً {إليه} بباطنه مخلصاً في ذلك عالماً أنه لا يكفيه أمره غيره ضرورة يجدها في نفسه لأن الضر أزال عنه الأموية والحظوظ، معرضاً عما كان يزعم من الشركاء معرفاً لسان حاله أنه لا شريك له سبحانه كما هو الحق فتطابق في حال الضراء الحق والاعتقاد.
Allah Teâlâ mülkün yalnızca Kendisine ait olduğunu zikredip ardından Kendisini neyin razı edeceğini ve neyin gazaplandıracağını bildirince, güneşten daha açık olmasına rağmen bu tahsise herkes için vicdani bir delil ikame etti; bunu da onların en çok kınadıkları, nefret ettikleri ve ayıplandıkları çelişki ile onları kınayacak bir tarzda yaparak şöyle buyurdu: {وإذا} “Ve ne zaman” –bu [edat], Allah en iyisini bilir ya, {تصرفون} ifadesindeki "vav" zamirinden haldir. Asıl olan «مسكم» (size dokunduğunda) şeklinde olmasıydı; fakat genele teşmil etti ve hitaptan dönerek unutmayı gerektiren vasfa delalet edip şöyle buyurdu:– {مس الإنسان} “insana dokunsa” yani müminiyle kâfiriyle kendi nefsiyle ünsiyet eden bu türe; {ضر} “bir darlık (zarar)” yani beklediği bir cihetten gelen herhangi bir darlık dokunsa –suredeki maksadın bir önceki surenin sonundaki tehditle mutabakatı sebebiyle zarfın işaret ettiği üzere–; {دعا ربه} “Rabbine dua eder” yani «ذلكم الله ربكم» buyruğuyla daha önce gafletinizden uyarılmış olduğunuz, kendisine ihsanda bulunan [Rabbine], O'nun ihsan sıfatını anarak [dua eder]; {منيباً} “yönelerek” yani büyük bir dönüşle dönerek; {إليه} “O'na” [yönelir], iç dünyasıyla bunda ihlaslı davranır ve nefsinin zorunlu olarak idrak ettiği üzere kendi işine O'ndan başkasının yetmeyeceğini bilir; çünkü zarar ondan benliği ve bencil arzuları söküp atmıştır; böylece iddia ettiği ortaklardan yüz çevirir ve hal diliyle hakkın gereği olarak O'nun hiçbir ortağının olmadığını ikrar eder, neticede darlık anında hak ile inanç birbiriyle uyuşur.
15645. Metin
ولما كان الإنسان لما جبل عليه من الجزع واليأس إذا كان في
İnsan fıtratındaki sabırsızlık ve ümitsizlik sebebiyle bir
15646. Metin
ضر استبعد كل البعد أن يكشف عنه، لتقيده بالجزئيات وقصوره على التعلق بالأسباب، أشار إلى ذلك مع الإشارة إلى الوعد بتحقيق الفرج فقال: {ثم} أي بعد استبعاده جداً. ولما كان الرخاء محققاً، وهو أكثر من الشدة، عبر بأداة التحقق، فقال منبهاً بالتعبير ب «خول» على أن غطاءه ابتداء فضل منه لا يستحق أحد عليه شيئاً لأن التخويل لا يكون جزاء بل ابتداء: {إذا خوله} أي أعطاه عطاء متمكناً ابتداء، وجعله حسن القيام عليه قادراً على إجادة تعهده {نعمة منه} ومكنه فيها {نسي} أي مع دعائه أن يشكر على الإحسان، فكانت مدة تخويله ظرف نسيانه، فعلم أن صلاحه بالضراء {ما} أي الأمر الذي {كان يدعوا} ربه على وجه الإخلاص {إليه} إلى كشفه من ذلك الضر الذي كان، وأعلم بتقارب وقتي النسيان والإنابة بإثبات الجار فقال: {من قبل} أي قبل حال التخويل {وجعل} زيادة على الكفران بنسيان الإحسان {لله} أي الذي لا مكافئ له بشهادة الفطرة والعقل والسمع {أنداداً} أي لكونه يتأهلهم، فينزلهم بذلك منزلة من يكون قادراً على المعارضة والمعاندة، فقد علم من التعبير بالنسيان أنه عالم بربه، ولذلك دعاه في كشف ضره وأنه جعل علمه عند الإحسان إليه جهلاً، فكان كمن لا يعلم من سائر الحيوانات العجم.
zarara uğradığında cüzi şeylere takılıp kalması ve sebeplere bağlanmaktaki yetersizliği yüzünden onun kendisinden giderilmesini son derece uzak gördüğünden, ferahlığın gerçekleşeceği vaadine de işaret ederek şöyle buyurdu: {ثم} “Sonra” yani onu pek uzak gördükten sonra. Bolluk ve ferahlık muhakkak olduğu ve zorluktan daha fazla bulunduğu için tahakkuk edatı ile ifade etti ve «havvele» (bahşetti) tabiriyle, O'nun vermesinin karşılıksız bir lütuf olduğuna, hiç kimsenin O'ndan bir hak talep edemeyeceğine dikkat çekerek –çünkü lütufta bulunmak (tahvîl) bir karşılık değil, karşılıksız bir başlangıçtır– şöyle buyurdu: {إذا خوله} “ona bahşettiği zaman” yani karşılıksız olarak sağlam bir bağışta bulunup onu iyi yönetebilir ve güzelce gözetebilir kıldığı zaman; {نعمة منه} “Kendisinden bir nimet” [verip] onu o nimette muktedir kıldığı vakit; {نسي} “unutur” yani duasıyla birlikte ihsana şükretmeyi unutur; böylece nimetin bahşedildiği süre onun unutma zamanı olur. Buradan anlaşılır ki onun ıslahı darlıktadır; {ما} “o şeyi” yani; {كان يدعوا} “dua etmekte olduğu” [şeyi], Rabbine ihlasla dua ettiği; {إليه} “O'na” yani o mevcut zararın giderilmesi için [dua ettiği şeyi unutur]. Harf-i cerri sabit kılarak unutma ile yönelme vakitlerinin birbirine yakınlığını bildirip şöyle buyurdu: {من قبل} “daha önce” yani nimete kavuşma halinden önce; {وجعل} “ve koşar” ihsanı unutarak nankörlük etmesine ilaveten; {لله} “Allah'a” yani fıtrat, akıl ve naklin şahitliğiyle dengi bulunmayan Allah'a; {أنداداً} “ortaklar” yani onlara ehliyet atfederek onları karşı koymaya ve inatlaşmaya gücü yeten kimse konumuna indirger. Nitekim "unutma" tabirinden onun Rabbini bildiği, bu yüzden zararının giderilmesi için O'na dua ettiği, ancak kendisine ihsan edildiğinde ilmini cehalete dönüştürdüğü, dolayısıyla diğer dilsiz hayvanlar gibi bilmeyen kimse durumuna düştüğü anlaşılmıştır.
15647. Metin
ولما كان ذلك في غاية الضلال، لكونه - مع أنه خطأ - موجباً لقطع الإحسان وعدم الإجابة في كشف الضر مرة أخرى وكانوا يدعون أنهم أعقل الناس، وكان هذا الضلال في غاية الظهور، وكان العاقل لا يفعل شيئاً إلا لعلة، عظمهم تهكماً بهم عن أن يكونوا ضلوا هذا الضلال الظاهر من غير قصد إليه، فقال مشيراً إلى ذلك كله: {ليضل} أي بنفسه عند فتح الياء، ويضل غيره عند من ضمها {عن سبليه} أي الطريق الموصل إلى رضوانه، الموجب للفوز بإحسانه.
Bu durum son derece sapkınlık olunca –çünkü hata olmasının yanı sıra ihsanın kesilmesini ve bir daha zararın giderilmesinde duaya icabet edilmemesini gerektirir– ve onlar insanların en akıllısı olduklarını iddia ettikleri, bu sapkınlık da son derece aşikâr olduğu ve akıllı kimse bir illete dayanmaksızın bir şey yapmayacağı için, onlarla alay ederek kasıtsız bir şekilde bu apaçık sapkınlığa düşmüş olamayacaklarını ima edip bütün bunlara işaretle şöyle buyurdu: {ليضل} “saptırmak için” yani yâ harfinin fethasıyla okunduğunda bizzat kendisi sapmak için, dammesiyle okuyanlara göre ise başkasını saptırmak için; {عن سبيله} “O'nun yolundan” yani O'nun rızasına ulaştıran ve ihsanına kavuşmayı sağlayan yoldan.
15648. Metin
ولما كان من المعلوم المحقق المقطوع به المركوز في الفطر الأولى المستمر فيما بعدها أن الملك لا يدع من يعصيه بغير عقاب، وكان قد ثبت بقضية الإجماع وقت الاضطرار أنه لا يلتفت إلى أحد سوى الله وكان من التفت - بعد أن أنجاه الله من ضرره وأسبغ عليه من نعمه - كافراً من غير شك عند ذي عقل، وكان من كان بهذه المثابة في هذه الدار هم أهل النعم الكبار، والتمتع الصافي عن الأكدار، كان من المعلوم أنه لا بد من عقوبته في دار القرار، فقال تعالى مبيناً
Hükümdarın kendisine isyan edeni cezasız bırakmayacağı ilk fıtratlara yerleştirilmiş ve sonrasında da devam etmiş kesin ve muhakkak bir gerçek olduğundan; çaresizlik anında Allah'tan başkasına iltifat edilmeyeceği icma ile sabit olup Allah kendisini zarardan kurtardıktan ve üzerine nimetlerini yağdırdıktan sonra başkasına yönelen kimsenin akıl sahibi nezdinde şüphesiz kâfir olduğu ortaya çıktığından; ve bu dünyada bu durumda olan kimseler büyük nimetlere ve kederden uzak bir zevke sahip bulunduklarından, ebedi karargâh yurdunda onun mutlaka cezalandırılacağı bilinen bir husustur. Bunun üzerine Allah Teâlâ şunu beyan ederek buyurdu ki:
15649. Metin
لأن هذا التمتع إنما هو سبب هذا الكفران استدراجاً مع الإعراض المؤذن بالغضب {قل} أي يا أحب خلقنا إلينا المستحق للإقبال عليه بالخطاب، لهذا الذي قد حكم بكفره مهدداً له بما يقوته بلذيذ عيشه في الدنيا من الفيض من الجناب الأقدس ويؤول إليه أمره من العذاب الأكبر: {تمتع} أي في هذه الدنيا التي هي وكل ما فيها - مع كونه زائلاً - يفيض إلى الله، فهو من جملة المقت إلا لمن صرفه في طاعة الله.
Bu zevk ve sefanın, gazaba işaret eden bir yüz çevirmeyle birlikte derece derece helake yaklaştırma (istidraç) kabilinden bu nankörlüğün sebebi olduğunu beyan etmek üzere; {قل} “De ki:” yani ey hitaba muhatap olmaya layık, yaratılmışların bize en sevgilisi! Küfrüne hükmedilmiş olan bu kimseye, dünyadaki lezzetli yaşantısıyla en mukaddes makamdan gelen feyizden mahrum kalacağı ve akıbetinin en büyük azaba varacağı hususunda onu tehdit ederek şöyle de: {تمتع} “Yararlan!” yani zail olmakla birlikte kendisi ve içindeki her şey Allah'a dönen bu dünyada [yararlan]; nitekim onu Allah'a itaatte harcayan müstesna, dünya tamamen buğzedilen şeylerdendir.
15650. Metin
ولما ذكر تمتيعه بالخسيس، ذكر سببه الخسيس تعظيماً لأجور المؤمنين لانصرافهم عن الكفر مع علمهم بأنه من أسباب التمنيع وبياناً لذوي الهمم العوال من غيرهم فقال: {بكفرك} ثم أشار إلى قلة زمن الدنيا وما فيها في جنب الآخرة فقال: {قليلاً} ثم علل ذلك بما إذا غمس في عذابه أنعم أهل الدنيا غمسة واحدة قال: ما رأيت نعيماً قط، فقال مؤكداً لأجل تكذيبهم بالنار، ودفعاً لما استقر في نفوسهم أن تنعيمهم في الدنيا إنما هو لقربهم من الله ومحبته لهم، وأن ذلك يتصل بنعيم الآخرة على تقدير كونها: {إنك} وهذا الأمر هنا يراد به الزجر، تقديره: إن تمتعت هكذا كنت {من أصحاب النار *} أي الذين لم يخلفوا إلا لها {ولقد ذرأنا لجهنم كثيراً من الجن والإنس لهم قلوب لا يفقهون بها} [الأعراف: ١٧٩] .
[Allah], değersiz şeylerle faydalandırılmasını zikrettikten sonra; küfrün [dünyada] faydalanma sebeplerinden olduğunu bildikleri halde ondan yüz çevirmeleri sebebiyle müminlerin mükâfatlarını yüceltmek ve diğer yüksek himmet sahiplerine [durumu] açıklamak amacıyla, bunun değersiz sebebini zikrederek şöyle buyurdu: {بكفرك} “inkârınla”. Sonra ahiretin yanında dünya zamanının ve dünyadakilerin azlığına işaret ederek şöyle buyurdu: {قليلاً} “az bir süre”. Sonra dünya ehlinin en fazla nimete nail olanı onun azabına bir kez daldırıldığında: “Ben hiçbir zaman nimet görmedim” diyeceği [azabı] gerekçe gösterdi ve ateşi yalanlamaları sebebiyle tekit ederek; dünyadaki nimetlenmelerinin sadece Allah'a yakınlıklarından ve O'nun kendilerini sevmesinden kaynaklandığı ve vuku bulması takdirinde bunun ahiret nimetine de bağlanacağı yönünde nefislerine yerleşen [vehimleri] defetmek maksadıyla şöyle buyurdu: {إنك} “şüphesiz sen”. Buradaki emirle azarlama kastedilmektedir; takdiri şöyledir: Eğer böyle faydalanırsan sen, {من أصحاب النار *} “ateş ehlindensin”; yani sadece onun için yaratılmış olanlardansın: {ولقد ذرأنا لجهنم كثيراً من الجن والإنس لهم قلوب لا يفقهون بها} “Andolsun biz cinlerden ve insanlardan birçoğunu cehennem için yarattık; onların kalpleri vardır, fakat onlarla anlamazlar” [el-A'râf: 179].
15652. Metin
ولما أرشدت «أم» قطعاً في قراءة من شدد إدغاماً لإحدى الميمين في الأخرى أن التقدير شرحاً لأحوال المؤمنين بعد أحوال المشركين: أهذا - الذي يدعو الله مرة، وغيره ممن يجعله له نداً أخرى - أسد طريقة وأقوم قيلاً: {أمّن هو} والتقدير في قراءة نافع وابن كثير وحمزة بالتخفيف: أمن هو بهذه الصفة خير أم ذلك الكافر الناسي لمن أحسن إليه، ويرجح التقدير بالاستفهام دون النداء إنكار التسوية بين العالم الذي حداه علمه على القنوت والذي لا يعلم حقيقة أو مجازاً لعدم الانتفاع بعلمه {قانت} أي مخلص في عبادته الله تعالى دائماً {آناء الّيل} أي جميع ساعاته.
Mim harflerinden birinin diğerine idğamı ile şeddeli okuyanların kıraatinde «em» lafzı, müşriklerin hallerinden sonra müminlerin hallerini açıklamak üzere cümlenin takdirinin: «Bir defasında Allah'a, diğer defasında O'na denk tuttuğu başkasına dua eden şu kimse mi daha doğru yolda ve daha tutarlı sözlüdür, {أمّن هو} “yoksa o kimse mi...”» şeklinde olduğuna kesin olarak delalet edince; –Nâfi', İbn Kesîr ve Hamza'nın şeddesiz (tahfif ile) kıraatindeki takdir ise: «Bu sıfatta olan kimse mi daha hayırlıdır yoksa kendisine ihsanda bulunanı unutan o kâfir mi?» şeklindedir; nidasız olarak istifham takdirini tercih ettiren husus, ilmi kendisini itaate sevk eden âlim ile hakikatte veya ilminden faydalanmadığı için mecazen bilmeyen kimse arasındaki eşitliğin inkâr edilmesidir–; {قانت} “gece boyu ibadet eden” yani Yüce Allah'a ibadetinde daima ihlaslı olan; {آناء الّيل} “gece saatlerinde” yani gecenin bütün vakitlerinde.
15653. Metin
ولما كان المقام للإخلاص، وكان الإخلاص أقرب مقرب إلى الله لأنه التجرد عن جميع الأغيار، وكان السجود أليق الأشياء بهذا الحال، ولذلك كان أقرب مقرب للعبد من ربه، لأنه خاص بالله تعالى، قال: {ساجداً} أي وراكعاً ودل على تمكنه من الوصفين بالعطف فقال: {وقائماً} أي وقاعداً، وعبر بالاسم تنبيهاً على دوام إخلاصه في حال سجوده وقيامه، والآية من الاحتباك: ذكر السجود دليلاً على الركوع والقيام دليلاً على القعود، والسر في ذكر ما ذكر وترك ما ترك أن
Makam ihlas makamı olunca, ihlas da bütün masivadan soyutlanmak olduğu için Allah'a en çok yaklaştıran vesile bulunduğundan ve secde bu hale en layık şey olup bundan dolayı kulun Rabbine en yakın olduğu an secde kılındığından –zira o sırf Allah Teâlâ'ya hastır– şöyle buyurdu: {ساجداً} “secde ederek” yani ve rükû ederek. Atıf ile her iki vasıfta da yetkin olduğuna delalet edip buyurdu ki: {وقائماً} “ve kıyamda durarak” yani ve oturarak. Secde ve kıyam halindeyken ihlasının devamlılığına dikkat çekmek için isim kalıbıyla ifade etti. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: Rükûa delalet etmek üzere secde, oturmaya delalet etmek üzere de kıyam zikredilmiştir. Zikredilenlerin zikredilip bırakılanların bırakılmasındaki sır şudur:
15654. Metin
السجود يدل على العبادة، وقرن القيام به دال على أنه قيام منه فهو عبادة، وذلك مع الإيذان بأنهما أعظم الأركان، فهو ندب إلى تطويلهما على الركنين الآخرين لأن القعود إنما هو للرفق بالاستراحة والركوع إنما أريد به إخلاص الأركان للعبادة، لأنه لا يمكن عادة أن يكون لغيرها، وأما السجود فيطرقه احتمال السقوط والقيام والقعود مما جرت به العوائد، فلما ضم إليهما الركوع تمحضاً للخضوع بين يدي الملك العليم العزيز الرحيم.
Secde ibadete delalet eder; kıyamın ona bitiştirilmesi ise onun secdeye bağlı bir kıyam olduğuna, dolayısıyla ibadet teşkil ettiğine delalet eder. Bununla birlikte ikisinin en büyük rükünler olduğuna da dikkat çekilmiştir; bu sebeple diğer iki rükne kıyasla bu ikisinin uzatılması teşvik edilmiştir. Çünkü oturmak sırf dinlenme kolaylığı içindir; rükûdan maksat ise rükünleri ibadet için ihlaslı kılmaktır, zira âdete göre onun ibadetten başkası için yapılması mümkün değildir. Secdeye gelince, yere düşme ihtimali de söz konusu olabilir; kıyam ve kuûd (oturma) ise beşerî âdetlerden olan şeylerdir. Bu ikisine rükû da eklenince Alîm, Azîz ve Rahîm olan Hükümdar'ın huzurunda sırf boyun eğme tam manasıyla gerçekleşmiş olur.
15655. Metin
ولما كان الإنسان محل الفتور والغفلة والنسيان، وكان ذلك في محل الغفران، وكان لا يمكن صلاحه إلا بالخوف من الملك الديان، قال معللاً أو مستأنفاً جواباً لمن كأنه يقول: ما له يتعب نفسه هذا التعب ويكدها هذا الكد: {يحذر الآخرة} أي عذاب الله فيها، فهو دائم التجدد لذلك كلما غفل عنه. ولما ذكر الخوف، أتبعه قرينه الذي لا يصح بدونه فقال: {ويرجوا رحمة ربه} أي الذي لم يزل ينقلب في إنعامه.
İnsan gevşeklik, gaflet ve unutma mahalli olunca ve bunlar da bağışlanma mahallinde bulunup onun ıslahı ancak Deyyân olan Hükümdar'dan korkmakla mümkün olunca, «Neden kendini bu kadar yoruyor ve bu derece zahmete sokuyor?» diyen kimseye gerekçe bildirerek veya yeni bir cümleyle cevap sadedinde şöyle buyurdu: {يحذر الآخرة} “ahiretten sakınır” yani oradaki Allah'ın azabından [sakınır]; o, bundan her gaflete düştüğünde bu korku onda sürekli yenilenir. Korkuyu zikredince, kendisi olmadan geçerli olamayacak dengini ona ekleyip şöyle buyurdu: {ويرجوا رحمة ربه} “ve Rabbinin rahmetini umar” yani sürekli nimetleri içinde yüzüp durduğu [Rabbinin rahmetini umar].
15656. Metin
ولما كان الحامل على الخوف والرجاء والعمل إنما هو العلم النافع، وكان العلم الذي لا ينفع كالجهل أو الجهل خير، كان جواب ما تقدم من الاستفهام: لا يستويان، لأن المخلص عالم والمشرك جاهل. فأمره بالجواب بقوله: {قل} أي لا يستويان، لأن الحامل على الإخلاص العلم وعلى الإشراك الجهل وقلة العقل، ثم أنكر على من يشك في ذلك فقل
Korkuya, ümide ve amele sevk eden şey yalnızca faydalı ilim olunca, fayda vermeyen ilim de cehalet gibi veya cehalet ondan daha hayırlı sayılınca, geçen istifhamın cevabı: «Eşit olmazlar» şeklinde idi; çünkü ihlaslı kimse âlim, müşrik ise cahildir. Bunun üzerine O'na şu buyrukla cevap vermesini emretti: {قل} “De ki:” Yani eşit olmazlar; zira ihlasa sevk eden şey ilim, şirk koşmaya sevk eden ise cehalet ve akıl kıtlığıdır. Sonra bundan şüphe eden kimseyi kınayarak ona şöyle de:
15657. Metin
له: {هل يستوي} أي في الرتبة {الذين يعلمون} أي فيعملون على مقتضى العلم، فأداهم علمهم إلى التوحيد والإخلاص في الدين {والذين لا يعلمون} فليست أعمالهم على مقتضى العلم إما لجهل وإما لإعراض عن مقتضى العلم فصاروا لا علم لهم لأنه لا انتفاع لهم به لأنهم لو تأملوا أدنى تأمل مع تجريد الأنفس من الهوى لرجعوا إليه من أنه لا يرضى أحد أصلاً لعبده أن يخالف أمره، وإلى أنه لا يطلق العلم إلا على العامل أرشد قول ابن هشام في السيرة
{هل يستوي} “Hiç eşit olur mu” yani mertebe bakımından; {الذين يعلمون} “bilenler” yani ilmin gereğince amel eden ve ilimleri kendilerini tevhîde ve dinde ihlasa ulaştıranlar; {والذين لا يعلمون} “ile bilmeyenler?”. Zira onların amelleri ya cehaletlerinden ya da ilmin gereğinden yüz çevirmelerinden ötürü ilmin gereğine uygun değildir; neticede ondan faydalanmadıkları için ilimsiz kimseler haline gelmişlerdir. Çünkü nefislerini hevalardan arındırarak en küçük bir tefekkürde bulunsalardı, hiç kimsenin kendi kölesinin emrine muhalefet etmesine asla razı olmayacağı gerçeğine dönerlerdi. İlmin ancak amel eden kimseye ıtlak edileceğine İbn Hişâm'ın es-Sîre'deki şu sözü işaret etmektedir:
15658. Metin
{ويحبون أن يحمدوا بما لم يفعلوا} [آل عمران: ١٨٨] أن يقول الناس: علماء، وليسوا بأهل علم، لم يحملوهم على هدى ولا حق.
{ويحبون أن يحمدوا بما لم يفعلوا} “yapmadıkları şeylerle övülmekten hoşlanırlar” [Âl-i İmrân: 188] ayeti hakkında: İnsanların kendilerine «âlimler» demelerini isterler, oysa onlar ilim ehli değillerdir; onları ne bir hidayete ne de bir hakka sevk etmişlerdir.
15659. Metin
ولما كان مدار السداد التذكر. وكان مدار التذكر الذي به الصلاح والفساد هو القلب لأنه مركز العقل الذي هو آلة العلم، وكان القلب الذي لا يحمل على الصلاح عدماً، بل العدم خير منه، قال: {إنما يتذكر} أي تذكراً عظيماً بما أفهمه إظهار التاء فيعلم أن المحسن لا يرضى بالإحسان إلى من يأكل خيره ويعبد غيره {أولوا الألباب *} أي العقول الصافية والقلوب النيرة وهم الموصوفون آخر آل عمران بقوله تعالى: {الذين يذكرون الله قياماً وقعوداً وعلى جنوبهم} [آل عمران: ١٩١] إلى
Doğruluğun mihveri öğüt ve tezekkür olunca; ıslah ve fesadın kendisine bağlı olduğu tezekkürün merkezi de ilmin aleti olan aklın merkezi sıfatıyla kalp olunca; ve ıslaha sevk etmeyen kalp adeta yok hükmünde, hatta yokluk ondan daha hayırlı sayılınca şöyle buyurdu: {إنما يتذكر} “Ancak ibret alır” yani "tâ" harfinin açıkça söylenmesinin hissettirdiği üzere büyük bir tezekkürle ibret alır; böylece ihsanda bulunan Zat'ın, nimetini yiyip başkasına ibadet eden kimseye ihsan edilmesine razı olmayacağını bilir; {أولوا الألباب *} “akıl sahipleri.” Yani berrak akıllara ve nurlu kalplere sahip olanlar. Onlar, Âl-i İmrân'ın sonunda Yüce Allah'ın şu buyruğu ile vasfedilenlerdir: {الذين يذكرون الله قياماً وقعوداً وعلى جنوبهم} “Onlar ayaktayken, otururken ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar” [Âl-i İmrân: 191] ayetinden surenin
15660. Metin
آخرها، وما أحسن التعبير هنا باللب الذي هو خلاصة الشيء لأن السياق للإخلاص، قال الرازي في اللوامع: قال الإمام محمد بن علي الترمذي: خلق الله تعالى الأشياء مسخرة للآدمي، وخلق الآدمي للخدمة، ووضع فيه أنواره ليخرج الخدمة لله تعالى من باطنه بالحاجة، فالآدمي مندوب إلى العلم بالله تعالى وبأوامره حسب ما خلق له، والخدمة والقنوت بقلبك بين يديه ماثلاً منتصباً محقاً مبادراً مسارعاً سائقاً مركبك في جميع أمورك بالحب له، وعلم الخدمة علم البساطين: بساط القدرة وبساط العبودة فإذا طالعت بساط القدرة بعقل وافر وهو أن تعرف نفسك وتركيبك من روحاني وجسماني، وطالعت بساط العبودة بكياسة تامة أدركت تدبيره في العبودة وباطن أمره ونهيه وعلل التحريم والتحليل، وبسط الله بساط الربوبية من باب القدرة، وبسط بساط العبودة من باب العظمة، ثم كان آخر خلقه سبحانه هذا الإنسان الذي بسط له هذين البساطين، وجمع فيه العالمين، وزاد على ما فيهما من قبول الأمر اختياراً وطوعاً، وكل شيء أعطاك إنما أعطاك لتبرزه إلى جوارحك، وتستعمله فيما خلق له، فلو لم يعطك منك لم يطلب منك، فلا تطلب الزكاة ممن لا مال له، ولا الصلاة قياماً ممن لا رجل له.
sonuna kadar. Bağlam ihlas ile ilgili olduğu için, burada bir şeyin özü ve hülasası demek olan «lübb» tabirinin kullanılması ne kadar güzeldir! Râzî, Levâmi' adlı eserinde şöyle der: İmam Muhammed b. Ali et-Tirmizî demiştir ki: «Yüce Allah eşyayı insanoğlunun emrine amade olarak yaratmış, insanoğlunu ise kulluk (hizmet) için yaratmıştır; ihtiyaç hissiyle Yüce Allah'a kulluğu iç dünyasından açığa çıkarsın diye onun içine nurlarını koymuştur. Dolayısıyla insanoğlu, yaratılış gayesine uygun olarak Yüce Allah'ı ve O'nun emirlerini bilmeye teşvik edilmiştir. Hizmet ve kunût (kulluk); O'na olan sevgiyle bütün işlerinde bineğini sürerek, O'nun huzurunda hazır, dimdik, hak üzere, acele eden ve koşan bir halde kalbinle kulluk etmendir. Kulluk ilmi iki serginin (bisâtın) ilmidir: Kudret sergisi ve ubûdiyyet (kulluk) sergisi. Eğer kudret sergisini kâmil bir akılla mütalaa edersen –ki bu, kendini ve ruhani ile cismaniden meydana gelen yapını tanıman demektir– ve ubûdiyyet sergisini tam bir ferasetle mütalaa edersen, O'nun kulluktaki tedbirini, emir ve yasağının bâtınını, haram kılma ve helal kılma illetlerini kavrarsın. Allah, rubûbiyyet sergisini kudret kapısından, ubûdiyyet sergisini ise azamet kapısından sermiştir. Sonra Allah Teâlâ'nın son yarattığı, bu iki sergiyi önüne serdiği, iki âlemi kendisinde topladığı ve bunlarda bulunanların ötesinde emri ihtiyar ve gönüllülükle kabul etme kabiliyetini artırdığı şu insan olmuştur. Sana verdiği her şeyi ancak organlarına yansıtasın ve ne için yaratıldıysa onda kullanasın diye vermiştir. Eğer sana senden vermeseydi, senden talep de etmezdi; nitekim malı olmayandan zekât, ayağı olmayandan ise ayakta namaz kılmak istenmez.»
15661. Metin
ولما ثبت أن القانت خير، وكان المخالف له كثيراً، وكان أعظم
İbadete devam eden kimsenin daha hayırlı olduğu sabit olup ona muhalefet edenler çok bulunduğunda ve onu
15662. Metin
حامل له على القنوت التقوى، وكانت كثرة المخالف أعظم مزلزل، وكان الإنسان - لما له من النقصان - أحوج شيء إلى التثبيت، وكان التثبيت من المجانس، والتأنيس من المشاكل أسكن للقلب وأشرح للصدر، أمر أكمل الخلق وأحسنهم ملاطفة بتثبيتهم فقال: {قل} ولما كان الثبات لا يرسخ مع كثرة المخالف، وتوالي الزلزال والمتالف، إلا إذ كان عن الملك، جعل ذلك عنه سبحانه ليجتمع عليه الخالق والأقرب إليه من الخلائق، فقال: {يا عباد} دون أن يقول: يا عباد الله، مثلاً تذكيراً لهم تسكيناً لقلوبهم بما علم من أن التقدير. قال الله، وتشريفاً لهم بالإضافة إليه بالضمير الدال على اللطف وشدة الخصوصية، وإعلاماً لهم بأنه حاضر لا يغيب عنهم بوجه: {الذين آمنوا} أي أوجدوا هذه الحقيقة ولو على أدنى حالاتها.
kunûta (sürekli ibadete) sevk eden en büyük etken takva olduğunda; muhaliflerin çokluğu en büyük sarsıcı unsur teşkil edip insan da noksanlığı sebebiyle sebat verilmeye en muhtaç varlık olduğunda; ve kendi cinsinden birinin sebat vermesi ile kendi benzerinin ünsiyet sağlaması kalbi en çok teskin eden ve göğsü en çok ferahlatan vesile sayıldığında, yaratılmışların en kâmiline ve en lütufkârına onları sebatkâr kılmasını emrederek şöyle buyurdu: {قل} “De ki:”. Muhaliflerin çokluğu, sarsıntıların ve tehlikelerin ardı ardına gelmesi karşısında sebat ancak Hükümdar'dan geldiğinde kökleşeceği için, hem Yaratıcı hem de yaratılmışlar içinden O'na en yakın olan zat bunda birleşsin diye bunu zat-ı sübhanisine nispet ederek, mesela «Ey Allah'ın kulları!» demeksizin kalplerini teskin etmek maksadıyla –zira takdirin «Allah buyurdu ki» şeklinde olduğu bilinmektedir– ve lütfa ve ileri derecedeki yakınlığa delalet eden zamirle Kendisine izafe ederek onları şereflendirmek, ayrıca Kendisinin hazır olup hiçbir şekilde onlardan gaip olmadığını bildirmek üzere şöyle buyurdu: {يا عباد} “Ey kullarım,”; {الذين آمنوا} “iman eden [kullarım]!” yani en alt derecesinde bile olsa bu hakikati meydana getirenler!
15663. Metin
ولما كان الإحسان ربما جراً على المحسن، أشار سبحانه إلى سداد قول العارفين «اجلس على البساط وإياك والانبساط» ونبه بلفت القول عن مظهر التكلم إلى الوصف بما يدل على أن العاقل من
İhsan bazen ihsan edene karşı cüretkârlığa yol açabileceğinden, Yüce Allah ariflerin «Sergiye otur fakat haddini aşmaktan (laubalilikten) sakın» sözünün doğruluğuna işaret etti ve mütekellim sığasından vasıf sığasına dönerek akıllı kimsenin şu vasıfta olduğuna dikkat çekti:
15664. Metin
أوجب له الإحسان إجلالاً وإكباراً، وأثمر له العطف والتقريب ذلاًّ في نفسه وصغاراً، وخوفاً وانكساراً، مما أقله قطع الإحسان فقال: {اتقوا ربكم} أي اجعلوا بينكم وبين غضب المحسن إليكم وقاية بأن تترقوا في درجات طاعته مخلصين له كما خلقكم لكم لا لغرض له ليرسخ إيمانكم ويقوي إحسانكم، وهذا أدل دليل على أن الإيمان يكون مع عدم التقوى.
İhsanın kendisinde saygı ve yüceltme duygusu doğurduğu; şefkat ve yakınlığın da nefsi için bir zillet, küçüklük, korku ve kırıklık neticesi verdiği kimsedir ki bu korkuların en küçüğü ihsanın kesilmesidir. Şöyle buyurdu: {اتقوا ربكم} “Rabbinizden sakının!” Yani O'nun hiçbir menfaati olmaksızın sizi sadece sizin maslahatınız için yarattığı gibi, imanınız kökleşsin ve ihsanınız kuvvetlensin diye O'na ihlasla bağlanıp itaatinin derecelerinde yükselerek size ihsanda bulunan Zat'ın gazabı ile aranıza bir kalkan koyun. Bu da imanın takvasız da bulunabileceğine en açık delildir.
15665. Metin
ولما أرشدهم بالاسم الناظر إلى الإحسان إلى أن يقولوا: فما لنا إن فعلنا؟ قال مجيباً معللاً: {للذين أحسنوا} أي لكم، ولكنه أظهر الوصف الدال على سبب جزائهم تشويقاً إلى الازدياد منه، ولما كان العمل لا ينفع إلا في دار التكليف قال: {في هذه} باسم الإشارة زيادة في التعيين {الدنيا} أي الدنية الوضرة التي لا تطهر الحياة فيها إلا بالتقديس بعبادة الخالق والتخلق بأوصافه {حسنة} أي عظيمة في الدنيا بالنصر والمعونة مع كثرة المخالف وفي الآخرة بالثواب، ويجوز أن يكون معنى {أحسنوا} أوقعوا الإحسان، ومعلوم أنه في هذه الدنيا، فيكون ما بعده مبتدأ وخبراً، لكنه يصير خاصاً بثواب الدنيا، فالأول حسن.
İhsana bakan [Rab] ismiyle onları «Bunu yaparsak bize ne var?» demeye yöneltince, cevap verip gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {للذين أحسنوا} “İyilik edenler için” yani sizin için; fakat karşılıklarının sebebine delalet eden vasfı onu artırmaya teşvik etmek maksadıyla açıkça zikretti. Amel ancak mükellefiyet yurdunda fayda vereceği için belirginliği artırmak üzere işaret ismiyle şöyle buyurdu: {في هذه} “şu”; {الدنيا} “dünyada” yani içindeki hayat ancak Yaratıcı'ya ibadetle kutsanıp O'nun vasıflarıyla ahlaklanmakla temizlenen şu alçak ve kirli dünyada; {حسنة} “bir iyilik (güzellik) vardır” yani dünyada muhaliflerin çokluğuna rağmen yardım ve zaferle, ahirette ise sevapla tecelli eden büyük bir mükâfat vardır. {أحسنوا} ifadesinin manasının «ihsanda bulundular» olması da caizdir; bunun bu dünyada olduğu malumdur; bu takdirde sonrası mübteda ve haber olur, fakat bu durumda sadece dünya sevabına has kılınmış olur; dolayısıyla birinci mana daha güzeldir.
15666. Metin
ولما كان ربما عرض للإنسان في أرض من يمنعه الإحسان، ويحمله على العصيان، حث سبحانه على الهجرة إلى حيث يزول عنه
İnsanın karşısına bir beldede iyilik yapmasına engel olan ve onu isyana sürükleyen birileri çıkabileceği için, Yüce Allah kendisinden
15667. Metin
ذلك المانع، تنبيهاً على أن مثل هذا ليس عذراً في التقصير كما قيل:
bu engelin kalkacağı yere hicret etmeye teşvik etti; nitekim böyle bir durumun kusur işlemek için bir mazeret teşkil etmediğine dikkat çekilerek şöyle denilmiştir:
15668. Metin
وإذا نبا بك منزل فتحول ... فقال: {وأرض الله} أي الذي له الملك كله والعظمة الشاملة {واسعة} ووجوده بعلمه وقدرته في كل أرض على حد سواء، فالمتقيد بمكان منها ضعيف العزم واهن اليقين، فلا عذر للمفرط في الإحسان بعدم الهجرة.
«Bir konak yeri sana dar geldiğinde, oradan göç et...» Bunun üzerine şöyle buyurdu: {وأرض الله} “Ve Allah'ın arzı” yani bütün mülk ve kuşatıcı azamet Kendisine ait olan [Allah'ın arzı]; {واسعة} “geniştir”. O'nun ilmi ve kudretiyle mevcudiyeti her toprakta eşit derecededir; dolayısıyla onlardan belirli bir mekâna takılıp kalan kimsenin azmi zayıf, yakîni gevşektir. Şu halde hicret etmeyerek ihsanda kusur eden kimse için hiçbir mazeret yoktur.
15669. Metin
ولما كان الصبر على هجرة الوطن ولا سيما إن كان ثّم أهل وعشيرة شديداً جداً، ذكر ما للصابر على ذلك لمن تشوف إلى السؤال عنه فقال: {إنما يوفى} أي التوفية العظمية {الصابرون} أي على ما تكرهه النفوس في مخالفة الهوى واتباع أوامر الملك الأعلى من الهجرة وغيرها {أجرهم بغير حساب *} أي على وجه من الكثرة لا يمكن في العادة حسبانه، وذلك لأن الجزاء من جنس العمل، وكل عمل يمكن عده وحصره إلا الصبر فإنه دائم مع الأنفاس، وهو معنى من المعاني الباطنة لا يطلع خلق على مقداره في قوته وضعفه وشدته ولينه لأنه مع خفائه يتفاوت مقداره، وتتعاظم آثاره، بحسب الهمم في علوها وسفولها، وسموها ونزولها، ويجوز أن يكون المعنى أن من كمل صبره بما أشارت إليه لام الكمال - لم يكن عليه حساب، لما رواه البزار وابن حبان في صحيحه عن أبي هريرة ﵁ قال: جاءت امرأة
Vatanı terk etmeye sabretmek –hele hele orada aile ve aşiret varsa– pek güç olduğundan, bunu sormak isteyen kimseye sabredenin mükâfatını zikrederek şöyle buyurdu: {إنما يوفى} “Ancak eksiksiz verilir” yani en büyük tamamlama ile verilir; {الصابرون} “sabredenlere” yani nefislerin hoşlanmadığı heva ile mücadele ve hicret dahil en yüce Hükümdar'ın emirlerine uyma hususunda sabredenlere; {أجرهم بغير حساب *} “mükâfatları hesapsızca.” Yani âdete göre sayılamayacak derecedeki bir çoklukla verilir. Zira mükâfat amelin cinsindendir; sabır dışındaki her ameli saymak ve sınırlandırmak mümkündür, sabır ise nefeslerle birlikte süreklidir. O, kuvvetinde, zaafında, şiddetinde ve yumuşaklığında miktarını hiçbir yaratılmışın bilemeyeceği batıni manalardan bir manadır; çünkü gizliliğiyle beraber himmetlerin yüceliğine ve düşüklüğüne, yüksekliğine ve alçaklığına göre miktarı farklılaşır ve tesirleri büyür. Kemâl lâmının işaret ettiği üzere sabrı kemale eren kimseye hiçbir hesabın olmayacağı manası da caizdir; nitekim Bezzâr ve Sahîh'inde İbn Hibbân'ın Ebû Hureyre'den (radıyallâhu anh) rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Bir kadın geldi,
15670. Metin
بها لمم إلى رسول الله ﷺ فقالت: يا رسول الله، ادع الله لي، قال: «إن شئت دعوت الله فشفاك، وإن شئت صبرت ولا حساب عليك» ، قالت: بل أصبر ولا حساب علي.
cinnet/sara nöbeti geçiriyordu; Resûlullah'a (sallallâhu aleyhi ve sellem) gelip: «Ey Allah'ın Resulü, benim için Allah'a dua et» dedi. Resûlullah: «Dilersen Allah'a dua ederim, sana şifa verir; dilersen sabredersin ve sana hesap sorulmaz» buyurdu. Kadın: «Bilakis sabrederim ve bana hesap olmasın» dedi.
15671. Metin
ولما كانت الأعين ناظرة إلى الأمر هل يفعل ما يأمر به ومقيده بالرئيس لتأتسي به، وكان أعظم الصابرين من جاهد نفسه حتى خلص أعمالها من الشوائب وحماها من الحظوظ والعوائق، وصانها من الفتور والشواغل، أمره بما يرغبهم في المجاهدة، ويكشف لهم عن حلاوة الصبر، بقوله: {قل} ولما كان الرئيس لقربه من الملك بحيث يظن أنه يسامحه في كثير مما يكلف به غيره أكد قوله: {إني أمرت} وبني الفعل لما لم يسم فاعله تعظيماً للأمر بأنه قطع ومضى بحيث لم يبق فيه مشوبة، وأقام مقام الفاعل دليلاً على أنه العمدة للحث على لزومه قوله: {أن أعبد الله} أي الذي الخلق كلهم سواء بالنسبة إلى قبضته وعلوه وعظمته لأنه غني عن كل شيء {مخلصاً له الدين *} أي العبادة التي يرجى منه الجزاء عليها.
Gözler emredenin emrettiği şeyi bizzat yapıp yapmadığına baktığı ve ona uymak için lidere kilitlendiği; sabredenlerin en büyüğü de nefsini mücahedeye tabi tutup amellerini şaibelerden arındıran, nefsi hazlardan ve engellerden koruyan, onu gevşeklikten ve meşguliyetlerden muhafaza eden kimse olduğu için, onları mücahedeye teşvik edecek ve sabrın tatlılığını onlara açacak olanı şu buyruğuyla emretmesini bildirdi: {قل} “De ki:”. Lider, Hükümdar'a yakınlığı sebebiyle başkalarına yüklenen pek çok şeyde kendisine müsamaha gösterileceği zannedilebileceğinden, şu sözünü tekit etti: {إني أمرت} “Bana emrolundu”. Emrin kesinleştiğini, geçtiğini ve onda hiçbir şüphe kalmadığını yüceltmek için fiil meçhul sığada getirildi; ona sarılmaya teşvik etmek için asıl dayanak olduğuna delalet etmek üzere naib-i fail makamına şu sözü ikame etti: {أن أعبد الله} “Allah'a kulluk etmem” yani O'nun kudretine, yüceliğine ve azametine nispetle bütün yaratılmışların eşit olduğu Zat'a; zira O her şeyden müstağnidir; {مخلصاً له الدين *} “dini yalnız O'na halis kılarak.” Yani karşılığı yalnız O'ndan umulan ibadeti [halis kılarak].
15672. Metin
ولما كان الرئيس إذا سابق إلى شيء شوق النفوس إليه، وأوجب عليها العكوف عليه قال: {وأمرت} أي، وقع الأمر لي وانبرم بأوامر عظيمة وراء ما أمرتم به لا تطيقونها {لأن} أي لأجل
Önder bir şeye öncülük ettiğinde nefisleri ona şevklendirdiği ve ona sarılmalarını gerekli kıldığı için şöyle buyurdu: {وأمرت} “Ve bana emredildi” yani sizin güç yetiremeyeceğiniz, size emredilenlerin ötesinde büyük emirlerle kesinleşmiş emir bana yöneltildi; {لأن} “için” yani;
15673. Metin
أن {أكون} في وقتي وفي شرعي {أول} أي أعظم {المسلمين *} أي المنقادين في الرتبة الحائزين قصب السبق بكل اعتبار لأوامر الإله الذي لا فوز إلا بامتثال أوامره أو أسبق الكائنين منهم في زماني، فجهة هذا الفعل غير جهة الأول، فلذلك عطف عليه لأنه لإحراز قصب السبق، والأول لمطلق الإخلاص في العبادة.
{أكون} “olmam [için]” [kendi vaktimde ve şeriatımda]; {أول} “ilki” yani en büyüğü; {المسلمين *} “müslümanların.” Yani emirlerine uymaktan başka kurtuluş olmayan İlah'ın emirlerine her bakımdan öncülük kazanan, mertebece boyun eğmiş kimselerin [en büyüğü] yahut zamanımdaki teslim olanların en öncüsü [olmam için]. Bu fiilin yönü birincisinin yönünden farklıdır; bu sebeple ona atfedilmiştir, çünkü bu öncülük payesini elde etmek içindir, birincisi ise ibadette mutlak ihlas içindir.
15674. Metin
ولما كان ما أمر به مفهماً لأن يكون مع ترغيب ومع ترهيب، وكان ربما ظن أن الرئيس لا يرهب الملك لأمور ترجى منه أو تخشى، وكان تكرير الأمر بإبلاغ المأمورين أوقع في قلوبهم وأشد إقبالاً بنفوسهم قال تعالى: {قل} أي لأمتك، وأكد - لما في الأوهام أن الرئيس لا يخاف - قوله {إني أخاف} أي مع تأمينه لي بغفران ما تقدم وما تأخر إخلاصاً في إجلاله وإعظامه وفعلاً لما على العبد لمولاه الذي له جميع الكبرياء والعظمة، ولما كان وصف الإحسان ربما جراً على العصيان، يبن أنه لا يكون ذلك إلا لعدم العرفان فقال: {إن عصيت ربي} أي المحسن إليّ المربي لي بكل جميل فتركت الإخلاص له {عذاب يوم عظيم *} وإذا كان اليوم عظيماً، فكيف يكون عذابه.
Emredilen şey hem teşvik hem de sakındırma ile birlikte olmayı hissettirdiğinden ve önderin kendisinden umulan veya korkulan hususlardan dolayı Hükümdar'dan korkmayacağı vehmedilebileceğinden, ayrıca emredilenleri tebliğ etme emrinin tekrarlanması kalplerinde daha tesirli ve nefislerini daha çok yöneltici olduğundan Yüce Allah buyurdu ki: {قل} “De ki:” yani ümmetine [de ki]. Önderin korkmayacağı yönündeki vehimler sebebiyle şu sözünü tekit etti: {إني أخاف} “Şüphesiz ben korkarım” yani geçmiş ve gelecek günahlarımın bağışlanmasıyla bana güvence vermiş olmasına rağmen, O'nu yüceltme ve tâzimde ihlaslı davranarak ve bütün kibriya ve azamete sahip olan Mevlâ'sına karşı kulun üzerine düşeni yerine getirmek suretiyle [korkarım]. İhsan vasfı bazen isyana cüretkârlığa yol açabileceği için, bunun ancak marifet eksikliğinden kaynaklanacağını beyan ederek şöyle buyurdu: {إن عصيت ربي} “eğer Rabbime isyan edersem” yani bana ihsanda bulunan ve beni her türlü güzellikle terbiye eden [Rabbime isyan edip] O'na ihlası terk edersem; {عذاب يوم عظيم *} “büyük bir günün azabından.” Gün büyük olunca, onun azabı nasıl olur!
15675. Metin
ولما بين ما أمر به، وأعلم أنه يخاف من مخالفة الأمر له بذلك فأفهم أنه ممتثل لما أمر به، أمره سبحانه بأن يصرح بذلك لأن التصريح
Emrolunduğu şeyi beyan edip buna dair emre muhalefet etmekten korktuğunu bildirince, böylece emrolunduğu şeye itaat ettiğini hissettirdiğinden, Yüce Allah açıkça söylemenin
15676. Metin
من المزية ما لا يخفى فقال: {قل الله} أي المحيط بصفات الكمال وحده {أعبد} تخصيصاً له بذلك، لا أنحو أصلاً بالعبادة نحو غيره أبداً {مخلصاً له} وحده {ديني *} أي امتثالاً لما أمرت به فلا أشينه بشائبة أصلاً لا طلباً لجنّة ولا خوفاً من نار فإنه قد غفر لي ما تقدم وما تأخر، فصارت عبادتي لآجل وجهه وكونه مستحقاً للعبادة خاصة شوقاً إليه وحباً له وحياء منه وأما الرغبة فيما عنده سبحانه والخوف من سطواته التي جماعها قطع الإحسان الذي هو عند الأغبياء أدنى ما يخاف فإنما خوفي لأجل إعطاء المقام حقه من ذل العبودية وعز الربوبية.
gizlenemez bir üstünlüğü olması sebebiyle bunu açıkça ifade etmesini emredip şöyle buyurdu: {قل الله} “De ki: Allah'a” yani bütün kemal sıfatlarını Kendisinde toplayan tek Zat'a; {أعبد} “kulluk ederim” bunu O'na tahsis ederek, ibadetimle asla O'ndan başkasına yönelmeksizin; {مخلصاً له} “O'na halis kılarak” yalnızca O'na; {ديني *} “dinimi.” Yani emrolunduğum şeye boyun eğerek, ne cennet talebi ne de cehennem korkusuyla ona hiçbir şaibe karıştırmam; zira geçmiş ve gelecek günahlarım bağışlanmıştır. Dolayısıyla benim ibadetim sadece O'nun rızası için, sırf ibadete layık olduğu için, O'na duyulan şevk, sevgi ve hayâdandır. Yüce katındakilere rağbet ve gazabından korkmaya gelince –ki bunun özü, ahmaklar nezdinde korkulacak şeylerin en basiti sayılan ihsanın kesilmesidir– benim korkum sırf kulluk zilleti ile rablik izzetinin makamına hakkını vermek içindir.
15677. Metin
ولما علم من هذا غاية الامتثال بغاية الرغبة والرهبة وهم يعلمون أنه ﷺ أقواهم قلباً وأصفاهم لباً، وأجرأهم نفساً وأصدقهم وأشجعهم عشيرة وحزباً، كان خوف غيره من باب الأولى، فسبب عنهد تهديدهم أعظم تهديد بقوله: {فاعبدوا} أي أنتم أيها الداعون له في وقت الضراء المعرضون عنه في وقت الرخاء {ما شئتم} أي من جماد أو غيره. ونبّه على سفول رتبة كل شيء بالنسبة إليه سبحانه تسفيهاً لمن يلتفت إلى سواه بقوله: {من دونه} فإن عبادة ما دونه تؤدي إلى قطع إحسانه، ولا إحسان إلا إحسانه، فإذا انقطع حصل كل سوء، وفي ذلك جميع الخسارة.
Bundan, son derece rağbet ve korkuyla tam bir itaatin bulunduğu anlaşılınca ve onlar da Resûlullah'ın (sallallâhu aleyhi ve sellem) kalben en güçlüleri, aklen en duruları, nefis bakımından en cesurları, aşiret ve fırka cihetiyle en doğruları ve en şecaatlileri olduğunu bildiklerine göre, başkasının korkması evleviyetle gerekli oldu. Bundan neşetle onları şu buyruğuyla en büyük tehditle tehdit etti: {فاعبدوا} “Kulluk edin!” yani ey darlık vaktinde O'na dua edip bolluk vaktinde O'ndan yüz çevirenler, siz kulluk edin; {ما شئتم} “dilediğinize” yani cansız varlıklardan veya başkalarından dilediğinize! O'ndan başkasına iltifat edeni akılsızlıkla niteleyerek, zat-ı sübhanisine nispetle her şeyin mertebece düşüklüğüne şu buyruğuyla dikkat çekti: {من دونه} “O'ndan başka”. Zira O'ndan başkasına ibadet etmek O'nun ihsanının kesilmesine yol açar; O'nun ihsanından başka da ihsan yoktur. O kesildiğinde her türlü kötülük hasıl olur ve bunda bütün bir hüsran vardır.
15678. Metin
ولما كانوا يدعون الذكاء، ويفعلون ما لا يفعله عاقل، أمره أن يقول لهم ما ينبههم على غباوتهم بما يصيرون إليه من شقاوتهم فقال:
Onlar zekâ iddia edip akıllı kimsenin yapmayacağı şeyleri yaptıkları için, varacakları bedbahtlıkla aptallıklarını kendilerine bildirecek şu sözü onlara söylemesini emredip buyurdu ki:
15679. Metin
{قل إن الخاسرين} أي الذين خسارتهم هي الخسارة لكونها النهاية في العطب {الذين خسروا أنفسهم} أي بدخولهم النار التي هي معدن الهلاك لعبادتهم غير الله من كل ما يوجب الطغيان. ولما كان أعز ما على الإنسان بعد نفسه أهله الذين عزه بهم قال: {وأهليهم} أي لأنهم إن كانوا مثلهم فحالهم في الخسارة كحالهم، ولا يمكن أحداً منهم أن يواسي صاحبه بوجه فإنه لكل منهم شأن يغنيه، وإن كانوا ناجين فلا اجتماع بينهم.
{قل إن الخاسرين} “De ki: Şüphesiz asıl hüsrana uğrayanlar” yani helakte son nokta olması hasebiyle kayıpları gerçek kayıp olanlar; {الذين خسروا أنفسهم} “kendilerini hüsrana uğratanlardır” yani azgınlığı gerektiren her şeyden Allah'tan başkasına ibadet etmeleri sebebiyle helak madeni olan cehenneme girmeleriyle [kendilerini hüsrana uğratanlardır]. İnsan için kendisinden sonra en aziz şey kendileriyle izzet bulduğu ailesi olduğu için şöyle buyurdu: {وأهليهم} “ve ailelerini”. Çünkü onlar da kendileri gibiyse, hüsrandaki durumları onların durumu gibidir; hiçbirinin diğerine hiçbir şekilde teselli vermesi mümkün değildir, zira her birinin kendine yetecek bir meşgalesi vardır; şayet kurtulanlardan iseler aralarında bir kavuşma söz konusu değildir.
15680. Metin
ولما كانت العاقبة هي المقصودة بالذات، قال: {يوم القيامة} لأن ذلك اليوم هو الفيصل لا يمكن لما فات فيه تدارك أصلاً ولما كان في ذلك غاية الهول. كرر التعريف بغباوتهم تنبيهاً على رسخوهم في ذلك الوصف على طريق النتيجة لما أفهمه ما قبله فقال منادياً لأنه أهول مبالغاً بالاستئناف وحرف التنبيه وضمير الفصل وتعريف الخبر ووصفه: {ألا ذلك} أي الأمر العظيم البعيد الرتبة في الخسارة جداً {هو} أي وحده {الخسران} أتى بصيغة الفعلان المفهم مطلقاً للمبالغة فكيف إذا بنيت على الضم الذي هو أثقل الحركات، وزاد في تقريعهم بالغباوة بقوله: {المبين *} .
Asıl kastedilen akıbet olduğu için: {يوم القيامة} “kıyamet gününde” buyurdu. Çünkü o gün kesin ayrım günüdür, orada elden kaçan şeyi telafi etmek asla mümkün değildir. Bunda son derece büyük bir dehşet bulunduğu için, öncesinin hissettirdiği netice kabilinden bu vasıfta kökleştiklerine dikkat çekmek üzere aptallıklarını tanıtmayı tekrarladı; daha dehşetli olduğu için nida ederek, yeni cümle, tenbih harfi, fasıl zamiri, haberin marife kılınması ve vasıflandırılması yoluyla mübalağa yaparak buyurdu ki: {ألا ذلك} “Haberiniz olsun ki işte bu” yani hüsranda derecesi pek uzak olan bu büyük iş; {هو} “işte o” yani yalnız o; {الخسران} “hüsrandır”. Mutlak olarak mübalağa hissettiren «fu'lân» vezninde getirdi, kaldı ki en ağır hareke olan damme üzere bina kılınmıştır. Şu buyruğuyla onları aptallıkla azarlamayı daha da artırdı: {المبين *} “apaçık [hüsrandır].”
15681. Metin
ولما علم بهذا أنه البين في نفسه المنادي بما فيه من القباحة بأنه لا خسران غيره، فصله بقوله على طريق التهكم بهم: {لهم} فإن عادة
Bununla, onun bizzat apaçık olduğu ve taşıdığı çirkinlikle kendisinden başka hüsran bulunmadığını haykırdığı anlaşılınca, onlarla alay yoluyla şu buyruğuyla onu tafsil etti: {لهم} “Onlar için vardır”. Zira
15682. Metin
اللام عند مصاحبة المجرور ولا سيما الضمير إفهام المحبوب للضمير لا سيما مع ذكر الظلل وأشار إلى قربها منهم بإثبات الجار فقال: {من فوقهم ظلل} ولما أوهمهم ذلك الراحة، أزال ذلك بقوله: {من النار} وذلك أنكأ مما لو أفهمهم الشر من أول الأمر. ولما كان في القرار - كائناً ما كان على أي حال كان نوع من الراحة بالسكون، بين أنهم معلقون في غمرات الاضطراب، يصعدهم اللهيب تارة، ويهبطهم انعكاسه عليهم برجوعه إليهم أخرى، فلا قرار لهم أصلاً كما يكون الحب في الماء على النار، يغلي به صاعداً وسافلاً، لا يقر في أسفل القدر أصلاً لقوله: {ومن تحتهم} .
lâm harfi mecruruyla, bilhassa zamirle beraber olduğunda ve hele gölgeliklerin zikredilmesiyle zamirin sahibine sevilen bir şeyi hissettirir. Harf-i cerri sabit kılarak gölgeliklerin onlara yakınlığına işaret edip şöyle buyurdu: {من فوقهم ظلل} “üstlerinden gölgelikler”. Bu ifade onlara bir rahatlık vehmi verince, şu buyruğuyla bunu giderdi: {من النار} “ateşten”. Bu durum, en baştan onlara şerri hissettirmekten çok daha yaralayıcıdır. Karar kılmada (durulan bir yer olmasında) –nasıl ve hangi halde olursa olsun– sakinleşmek suretiyle bir nevi rahatlık bulunduğu için, onların çalkantı girdapları içinde asılı kaldıklarını, alevin onları bazen yukarı fırlattığını, bazen de alevin geri dönüşüyle aşağı indirdiğini, dolayısıyla ateşteki suyun içindeki taneler gibi asla durup dinlenemediklerini, kaynayarak yukarı ve aşağı inip tencerenin dibinde hiç duramadıklarını şu buyruğuyla beyan etti: {ومن تحتهم} “ve altlarından da”.
15683. Metin
ولما كان كون الظلة المأخوذة من الظل من تحت في غاية الغرابة، أعادها ولم يكتف بالأولى، ولم يعد ذكر النار لفهمها في التحت من باب الأولى فقال: {ظلل} ومما يدل على ما فهمته من عدم القرار ما رواه البخاري في صحيحه عن سمرة بن جندب ﵁ قال: كان النبي ﷺ إذا صلى صلاة أقبل علينا بوجهه فقال: «من رأى منكم الليلة رؤيا، فسألنا يوماً قلنا: لا، قال: لكني رأيت
Gölgeden türetilen «zulle»nin (gölgeliğin) alttan olması son derece garip bir ifade olduğu için, birinciyle yetinmeyip onu tekrarladı; ateşin alt tarafta bulunduğu ise evleviyetle anlaşıldığı için ateşi tekrar zikretmeyip şöyle buyurdu: {ظلل} “gölgelikler [vardır].” Karar kılamama hususunda anladığım manaya delalet eden delillerden biri de Buhârî'nin Sahîh'inde Semure b. Cündeb'den (radıyallâhu anh) rivayet ettiği şu hadistir: Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir namaz kıldırdığında yüzünü bize döner ve: «Bu gece sizden rüya gören var mı?» diye sorardı. Bir gün bize sordu, «Hayır» dedik. Şöyle buyurdu: «Fakat ben
15684. Metin
رجلين أتياني فأخذا بيدي وأخرجاني إلى الأرض المقدسة» - فذكره بطوله حتى قال: «فانطلقنا إلى نقب مثل التنور أعلاه ضيق وأسفله واسع، توقد تحته نار، فإذا فيه رجال ونساء عراة فيأتيهم اللهيب من تحتهم فإذا اقترب ارتفعوا حتى كادوا يخرجون فإذا خمدت رجعوا» فذكره وهو طويل عظيم، ثم فسرهم بالزناة.
iki adam gördüm, bana gelip elimden tuttular ve beni mukaddes toprağa çıkardılar» –hadisi uzunca zikretti, nihayet şöyle buyurdu:– «Tandır gibi üstü dar, altı geniş bir oyuğa gittik, altında ateş tutuşturuluyordu. Bir de baktık ki içinde çıplak erkekler ve kadınlar var; alev onlara altlarından geliyor, alev yaklaştığında neredeyse çıkacak kadar yukarı yükseliyorlar, alev dindiğinde ise geri dönüyorlardı.» Hadisi uzun ve dehşet verici olarak zikretti, sonra onları zina edenler olarak tefsir etti.
15685. Metin
لما كان هذا أمراً مهولاً، وهو لا يرهبونه ولا يرجعون عن غيّهم به، ذكر فائدته مع الزيادة في تعظيمه فقال: {ذلك} أي الأمر العظيم الشأن {يخوف الله} أي الملك الأعظم الذي صفاته الجبروت والكبر {به عباده} أي الذين لهم أقلية الإقبال عليه ليزدادوا إيماناً مع إيمانهم فيعيذهم منه. ولما أهلهم للإضافة إليه وخوفهم سطواته، أقبل عليهم عند تهيئتهم للاستماع منبهاً على أنه تخويف استعطاف فقال: {يا عباد فاتقون *} أي سببوا عن ذلك أن تجعلوا بينكم وبين ما يسخطني وقاية مما يرضيني لأرضى عنكم.
Bu korkunç bir durum olduğu halde onlar bundan ürkmedikleri ve bu sebeple azgınlıklarından vazgeçmedikleri için, onu daha da yücelterek faydasını zikredip şöyle buyurdu: {ذلك} “İşte bununla” yani şanı yüce olan bu işle; {يخوف الله} “Allah korkutur” yani sıfatları ceberut ve kibriya olan en yüce Hükümdar; {به عباده} “kullarını” yani imanlarına iman katsınlar da kendilerini ondan korusun diye O'na az da olsa yönelişi bulunan [kullarını korkutur]. Onları Kendisine izafe edilmeye ehil kılıp gazabından korkutunca, dinlemeye hazır oldukları anda bunun bir şefkat ve merhamet korkutması olduğuna dikkat çekerek onlara yönelip şöyle buyurdu: {يا عباد فاتقون *} “Ey kullarım! Benden sakının!” Yani bundan neşetle, sizden razı olmam için beni gazaplandıran şeylerle aranıza beni razı eden şeylerden bir kalkan koyun.
15686. Metin
ولما ذكر ما لمن عبد الطاغوت، عطف عليه أضدادهم ليقترن الوعد بالوعيد، فيحصل كمال الترغيب والترهيب فقال: {والذين اجتنبوا} أي كلفوا أنفسهم ذلك لما لها في الانسياق إليه من الهوى مع تزيين الشيطان «حفت النار بالشهوات» ولما كان للإجمال ثم البيان موقع عظيم، قال: {الطاغوت} وهو كل ما عبد من دون الله، فلغوت من
Tağuta tapanların durumunu zikredince, vaat ile tehdit bir araya gelsin de tam bir rağbet ve korku hâsıl olsun diye onların zıtlarını buna atfedip şöyle buyurdu: {والذين اجتنبوا} “Ve kaçınanlar” yani «Cehennem şehvetlerle kuşatılmıştır» sırrınca şeytanın süslemesiyle birlikte nefsin ona sürüklenmedeki hevasına rağmen kendilerini bundan sakınmaya zorlayanlar; önce mücmel bırakıp sonra açıklamanın büyük bir tesiri olduğundan şöyle buyurdu: {الطاغوت} “tâğuttan”. Bu da Allah'tan başka tapılan her şeydir; nitekim lağvut kelimesi
15687. Metin
الطغيان وهو صيغة مبالغة، وفيه مبالغة أخرى بجعل الذات عين المعنى، ودل على عكس من تبعها بتعكيس حروفها، ولما ذكر اجتنابها مطلقاً ترغيباً فيه، بين خلاصة ما يجتنب لأجله مع التنفير منها بتأنيثها الذي أبصره المنيبون بتقوية الله لهم عليها حتى كانوا ذكراناً وهم إناثاً عكس ما تقدم للكفار في البقرة، فقال مبدلاً منها بدل اشتمال: {أن يعبدوها} .
tuğyandan (azgınlıktan) gelir ve bir mübalağa kalıbıdır. Onda zatın bizzat mananın kendisi kılınmasıyla ayrı bir mübalağa daha vardır; harflerinin ters çevrilmesiyle de ona uyan kimsenin tersine döndüğüne delalet edilmiştir. Ona rağbet ettirmek için tâğuttan mutlak olarak kaçınmayı zikredince, kaçınmanın asıl gayesini –Bakara suresinde kâfirler için geçen durumun aksine, Allah'ın onlara karşı kendilerini güçlendirmesiyle yönelenlerin gördüğü ve kendilerinin erkek, onların ise dişi kaldığı müennes zamiriyle tâğuttan nefret ettirerek– beyan edip bedel-i iştimal olarak şöyle buyurdu: {أن يعبدوها} “ona kulluk etmekten”.
15688. Metin
ولما ذكر اجتناب الشرك، أتبعه التزام التوحيد فقال: {وأنابوا} أي رجعوا رجوعاً عظيماً أزالوا فيه النوبة وجعلوها إقبالة واحدة لا صرف فيها {إلى الله} أي المحيط بصفات الكمال فلا معدل عنه {لهم البشرى} في الدنيا على ألسنة الرسل وعند الموت تتلقاهم الملائكة فقد ربحوا ربحاً لا خسارة معه لأنهم انتفعوا بكلام الله فأخلصوا دينهم له فبشرهم - هكذا كان الأصل، ولكنه أظهر تعميماً وتعليقاً بالوصف فقال مسبباً عن عملهم، صارفاً القول إلى التكلم بالإفراد تشريفاً للمبشرين الموصوفين: {فبشر عباد *} أي الذين أهلوا أنفسهم بقصر هممهم عليّ للإضافة إليّ {الذين يستمعون} أي بجميع قلوبهم {القول} أي هذا الجنس من كل قائل ليسوا جفاة عساة إذا أقبلوا على
Şirkten kaçınmayı zikredince, tevhide sarılmayı ona ekleyip şöyle buyurdu: {وأنابوا} “ve yönelenler” yani nöbetleşmeyi ortadan kaldırıp dönülmez tek bir yöneliş kıldıkları büyük bir dönüşle dönenler; {إلى الله} “Allah'a” yani bütün kemal sıfatlarını Kendisinde toplayan ve Kendisinden asla sapılamayacak olan [Allah'a]; {لهم البشرى} “onlar için müjde vardır” dünyada peygamberlerin dilleriyle, ölüm anında ise meleklerin karşılamasıyla [müjde vardır]. Nitekim onlar beraberinde hiçbir hüsran bulunmayan bir kazanç elde etmişlerdir; zira Allah'ın kelamından faydalanmış ve dinlerini yalnız O'na halis kılmışlardır. Dolayısıyla «onları müjdele» –asıl olan buydu; fakat genele teşmil etmek ve hükmü vasfa bağlamak için açık isim getirdi ve amellerinden neşetle, bu vasıftaki müjdelenenleri şereflendirmek üzere sözü tekil mütekellime çevirerek şöyle buyurdu:– {فبشر عباد *} “Müjdele kullarımı!” Yani himmetlerini bana has kılarak bana izafe edilmeye nefislerini ehil kılan [kullarımı]; {الذين يستمعون} “onlar ki dinlerler” yani bütün kalpleriyle [dinlerler]; {القول} “sözü” yani her söyleyenden gelen bu cinsi [dinlerler]; onlar kaba ve katı kimseler değillerdir ki bir şeye
15689. Metin
شيء أعرضوا عن غيره بغير دليل {فيتبعون} أي بكل عزائمهم بعد انتقاده: {أحسنه} بما دلتهم عليه عقولهم من غير عدول إلى أدنى هوى، ويدخل في هذه الآية دخولاً بيناً حث أهل الكتاب على اتباع هذا القرآن العظيم، فإن كتب الله كلها حسنة، وهذا القرآن أحسنها كلاماً، ومعاني ونظاماً، لا يشك في هذا أحد له أدنى ذوق.
yöneldiklerinde delilsiz olarak başkasından yüz çevirsinler; {فيتبعون} “ve uyarlar” yani onu ayırt edip süzdükten sonra bütün azimleriyle uyarlar; {أحسنه} “en güzeline” en küçük bir hezayana meyletmeksizin akıllarının kendilerine gösterdiği en güzeline [uyarlar]. Ehl-i kitabın bu yüce Kur'an'a uymaya teşvik edilmesi de bu ayetin kapsamına apaçık bir şekilde girmektedir; zira Allah'ın kitaplarının hepsi güzeldir, bu Kur'an ise söz, mana ve nazım bakımından onların en güzelidir; en ufak bir zevk-i selim sahibi olan hiç kimse bundan şüphe etmez.
15690. Metin
ولما بين عملهم، أنتج ذلك مدحهم فقال مظهراً زيادة المحبة لهم والاهتمام بشأنهم بالتأكيد: {أولئك} أي العالو الهمة والرتبة خاصة {الذين} ولما كان في هؤلاء المجتبين العالو الرتبة جداً وغيره، أبرز المفعول فقال محولاً الأسلوب إلى الاسم الأعظم إشارة إلى عظيم هدايتهم، {هداهم الله} بما له من صفات الكمال فبين سبحانه أن لا وصول إليه إلا به، وهذا بخلاف آية الأنعام حيث ذكر الأنبياء عليهم الصلاة والسلام فقال {أولئك الذين هدى الله} فحذف المفعول لتصير هدايتهم مكررة بوجوب تسليط العامل على الموصول الذي أعاد عليه الضمير في هذه الآية، وكرر الإشارة زيادة في تعظيمهم فقال: {وأولئك هم} أي خاصة {أولوا الألباب *} أي العقول الصافية عن شوب كدر.
Onların amelini beyan edince, bu durum onların övülmesini gerektirdi; böylece onlara olan sevgisinin fazlalığını ve tekit yoluyla durumlarına verilen ehemmiyeti izhar ederek şöyle buyurdu: {أولئك} “İşte onlar” yani özellikle himmeti ve mertebesi yüce olanlar; {الذين} “o kimselerdir ki”. Bu seçkin kullar arasında mertebesi çok yüce olanlar ve diğerleri bulunduğu için mefulü (nesneyi) açıkça zikretti ve hidayetlerinin büyüklüğüne işaret etmek üzere üslubu İsm-i A'zam'a çevirerek şöyle buyurdu: {هداهم الله} “Allah kendilerini hidayete erdirmiştir” [Allah,] Zâtına mahsus kemal sıfatlarıyla [onları hidayete erdirmiştir]. Nitekim Yüce Allah, Kendisine ancak Kendisi vasıtasıyla ulaşılabileceğini beyan buyurmuştur. Bu durum, peygamberlerin -aleyhimüssalâtü vesselâm- zikredildiği ve {أولئك الذين هدى الله} “İşte onlar Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir” buyrularak mefulün hazfedildiği En'âm ayetinden farklıdır; zira bu ayette kendisine zamir döndürülen ism-i mevsule amilin dahil edilmesinin vacip olmasıyla onların hidayetleri mükerrer kılınmıştır. Onları daha da yüceltmek için işaret ismini tekrarlayarak şöyle buyurdu: {وأولئك هم} “ve işte onlar” yani özellikle onlar; {أولوا الألباب *} “akıl sahiplerinin ta kendileridir.” Yani hiçbir bulanıklık şaibesi taşımayan saf akıl [sahipleridir].