3481. Metin
ولما كان مقصودها الاجتماع على ما دعت إليه السورتان قبلها
Bu surenin maksadı, kendisinden önceki iki surenin davet ettiği husus üzerinde birleşmek olunca,
3482. Metin
من التوحيد، وكان السبب الأعظم في الاجتماع والتواصل عادةً الأرحام العاطفة التي مدارها النساء سميت «النساء» لذلك، ولأن بالاتقاء فيهم تتحقق العفة والعدل الذي لبابه التوحيد {بسم الله} الجامع لشتات الأمور بإحسان التزاوج في لطائف المقدور {الرحمن} الذي جعل الأرحام رحمة عامة {الرحيم *} الذي خص من أراد بالتواصل على ما دعا إليه دينه الذي جعله نعمة تامة.
yani tevhid üzerinde [birleşmek olunca] ve adeten birleşmenin ve irtibat kurmanın en büyük sebebi de merkezinde kadınların bulunduğu şefkat dolu akrabalık bağları (sıla-i rahim) olduğundan, sure bu sebeple "en-Nisâ" (Kadınlar) olarak isimlendirilmiştir. Ayrıca kadınlar konusunda takva sahibi olmakla, özü tevhid olan iffet ve adalet gerçekleştiği için de bu ismi almıştır. {بسم الله} “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla”; takdir edilenlerin inceliklerindeki eşleşme güzelliğiyle dağınık işleri bir araya toplayan [Allah'ın adıyla], {الرحمن} “O Rahmân ki” akrabalık bağlarını genel bir rahmet kılmıştır, {الرحيم *} “O Rahîm ki” dilediği kimseleri, eksiksiz bir nimet kıldığı dininin davet ettiği husus üzere irtibat kurmaya muvaffak kılmıştır.
3483. Metin
لما تقرر أمر الكتاب الجامع الذي هو الطريق، وثبت الأساس الحامل الذي هو التوحيد احتيج إلى الاجتماع على ذلك، فجاءت هذه السورة داعية إلى الاجتماع والتواصل والتعاطف والتراحيم فابتدأت بالنداء العام لكل الناس، وذلك أنه لما كانت أمهات الفضائل - كما تبين في علم الأخلاق - أربعاً: العلم والشجاعة والعدل والعفة، كما يأتي شرح ذلك في سورة لقمان ﵇، وكانت آل عمران داعية مع ما ذكر من مقاصدها إلى اثنين منها، وهما العلم والشجاعة - كما أشير إلى ذلك في غير آية {نزل عليك الكتاب بالحق} [آل عمران: ٣] ، {وما يعلم تأويله إلا الله والراسخون في العلم} [آل عمران: ٧] ، {شهد الله أنه لا إله إلا هو والملائكة وأولو العلم} [آل عمران: ١٨] {ولا تهنوا ولا تحزنوا وأنتم الأعلون إن كنتم مؤمنين} [آل عمران: ١٣٩] {فما وهنوا لما أصابهم في سبيل الله} [آل عمران: ١٤٦] {فإذا عزمت فتوكل على الله} [
Yol olan toplayıcı Kitab'ın hükmü yerleşip, taşıyıcı temel olan tevhid sabit olunca, bunun üzerinde birleşmeye ihtiyaç duyuldu. Böylece bu sure; birleşmeye, irtibat kurmaya, karşılıklı şefkate ve merhamete davet edici olarak geldi ve bütün insanlara yönelik genel bir nida ile başladı. Şöyle ki; ahlak ilminde açıklandığı üzere -Lokmân aleyhisselâm suresinde açıklaması geleceği gibi- temel erdemler (faziletlerin anaları) dört tanedir: İlim, şecaat (cesaret), adalet ve iffet. Âl-i İmrân suresi, zikredilen maksatlarıyla birlikte bunlardan ikisine, yani ilim ve şecaate davet etmekteydi; nitekim birçok ayette buna işaret edilmiştir: {نزل عليك الكتاب بالحق} [Âl-i İmrân: 3] “Sana Kitab’ı hak ile indirdi”, {وما يعلم تأويله إلا الله والراسخون في العلم} [Âl-i İmrân: 7] “Onun tevilini ancak Allah ve ilimde derinleşenler bilir”, {شهد الله أنه لا إله إلا هو والملائكة وأولو العلم} [Âl-i İmrân: 18] “Allah, melekler ve ilim sahipleri, O’ndan başka hiçbir ilah olmadığına şahitlik etmiştir”, {ولا تهنوا ولا تحزنوا وأنتم الأعلون إن كنتم مؤمنين} [Âl-i İmrân: 139] “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız üstün olan sizlersiniz”, {فما وهنوا لما أصابهم في سبيل الله} [Âl-i İmrân: 146] “Allah yolunda başlarına gelenlerden dolayı gevşemediler”, {فإذا عزمت فتوكل على الله} [
3484. Metin
آل عمران: ١٥٩] {ولا تحسبن الذين قتلوا في سبيل الله أمواتاً} [آل عمران: ١٦٩] ، {الذين استجابوا لله والرسول من بعد ما أصابهم القرح} [آل عمران: ١٧٢] ، {يا أيها الذين آمنوا اصبروا وصابروا} [آل عمران: ٢٠٠] ، وكانت قصة أحد قد أسفرت عن أيتام استشهد مورثوهم في حب الله، وكان من أمرهم في الجاهلية منع أمثالهم من الإرث جوراً عن سواء السبيل وضلالاً عن أقوم الدليل؛ جاءت هذه السورة داعية إلى الفضيلتين الباقيتين، وهما العفة والعدل مع تأكيد الخصلتين الأخريين حسبما تدعو إليه المناسبة، وذلك مثمر للتواصل بالإحسان والتعاطف بإصلاح الشأن للاجتماع على طاعة الديان، فمقصودها الأعظم الاجتماع على الدين بالاقتداء بالكتاب المبين، وما أحسن ابتداءها بعموم: {يا أيها الناس} بعد اختتام تلك بخصوص «يا أيها الذين آمنوا اصبروا وصابروا» الآية.
Âl-i İmrân: 159] “Karar verdiğin zaman da artık Allah’a tevekkül et”, {ولا تحسبن الذين قتلوا في سبيل الله أمواتاً} [Âl-i İmrân: 169] “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma”, {الذين استجابوا لله والرسول من بعد ما أصابهم القرح} [Âl-i İmrân: 172] “Onlar ki kendilerine yara dokunduktan sonra da Allah’a ve Resûl’e icabet ettiler”, {يا أيها الذين آمنوا اصبروا وصابروا} [Âl-i İmrân: 200] “Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında üstün gelin”. Uhud kıssası da geride, miras bırakanları Allah sevgisi yolunda şehit düşmüş yetimler bırakmıştı; Câhiliye dönemindeki adetleri ise, dosdoğru yoldan saparak ve en sağlam delilden uzaklaşarak böylesi kimseleri mirastan mahrum bırakmaktı. İşte bu sure, makamın gerektirdiği ölçüde diğer iki hasleti de pekiştirmekle beraber, geriye kalan iki fazilete, yani iffet ve adalete davet edici olarak geldi. Bu da Deyyân olan Allah’a itaat üzere toplanmak için iyilikle kaynaşmayı ve durumları düzelterek karşılıklı şefkat göstermeyi netice verir. Dolayısıyla surenin en büyük maksadı, apaçık Kitab'a uymak suretiyle din üzerinde birleşmektir. Önceki surenin "Ey iman edenler! Sabredin, sabır yarışında üstün gelin..." ayetindeki hususi hitapla bitirilmesinden sonra bu surenin {يا أيها الناس} “Ey insanlar!” genel hitabıyla başlaması ne kadar da güzeldir!
3485. Metin
ولما اشتملت هذه السورة على أنواع كثيرة من التكاليف، منها التعطف على الضعاف بأمور كانوا قد مرنوا على خلافها، فكانت في غاية المشقة على النفوس، وأذن بشدة الاهتمام بها بافتتاح السورة واختتامها بالحث عليها قال: {اتقوا ربكم} أي سيدكم ومولاكم المحسن إليكم بالتربية بعد الإيجاد، بأن تجعلوا بينكم وبين سخطه وقاية، لئلا يعاقبكم بترك إحسانه إليكم فينزل بكم كل بؤس. ابتدأ هذه ببيان
Bu sure, birçoğu zayıflara şefkat göstermek gibi insanların daha önce aksine alıştıkları ve bu yüzden nefislere son derece ağır gelen pek çok mükellefiyet türünü kapsayınca ve surenin açılışında ve kapanışında bunlara teşvik edilerek konunun son derece önemli olduğuna dikkat çekilince şöyle buyurdu: {اتقوا ربكم} “Rabbinizden sakının”; yani yoktan var ettikten sonra terbiye ederek size ihsanda bulunan Efendinizden ve Mevlânızdan [sakının]; O’nun gazabı ile kendi aranıza bir koruyucu koyarak, size olan ihsanını kesip sizi cezalandırmasından ve böylece başınıza her türlü sıkıntının gelmesinden çekinin. [Cenâb-ı Hak] bu sureye,
3486. Metin
كيفية ابتداء الخلق حثاً على أساس التقوى من العفة والعدل فقال: {الذي} جعل بينكم غاية الوصلة لتراعوها ولا تضيعوها، وذلك أنه {خلقكم من نفس واحدة} هي أبوكم آدم ﵊ مذكراً بعظيم قدرته ترهيباً للعاصي وترغيباَ للطائع توطئة للأمر بالإرث، وقد جعل سبحانه الأمر بالتقوى مطلعاً لسورتين: هذه وهي رابعة النصف الأول، والحج وهي رابعة النصف الثاني، وعلل الأمر بالتقوى في هذه بما دل على كمال قدرته وشمول علمه وتمام حكمته من أمر المبدإ، وعلل ذلك في الحج بما صور المعاد تصويراً لا مزيد عليه، فدل فيها على المبدإ والمعاد تنبيهاً على أنه محط الحكمة، ما خلق الوجود إلا لأجله، لتظهر الأسماء الحسنى والصفات العلى أتم ظهور يمكن البشر الاطلاع عليه، وربت ذلك على الترتيب الأحكم، فقدم سورة المبدإ على سورة المعاد لتكون الآيات المتلوة طبق الآيات المرئية، وأبدع من ذلك كله وأدق أنه لما كان أعظم مقاصد السورة الماضية المجادلة في أمر عيسى، وأن مثله كمثل آدم عليهما الصلاة والسلام، وكانت حقيقة حاله أنه ذكرٌ يولّد من أنثى فقط بلا واسطة ذكر؛
takvanın temeli olan iffet ve adalete teşvik etmek maksadıyla yaratılışın nasıl başladığını açıklayarak başladı ve şöyle buyurdu: {الذي} “O [Rabbiniz] ki” aranızda son derece kuvvetli bir bağ kıldı ki onu gözetesiniz ve zayi etmeyesiniz. Şöyle ki; miras emrine bir zemin hazırlamak, asiye korku, itaatkâra ise rağbet vermek üzere yüce kudretini hatırlatarak {خلقكم من نفس واحدة} “sizi tek bir nefisten yarattı”; o da babanız Âdem aleyhisselâm'dır. Allah Teâlâ takva emrini iki surenin başlangıcı kılmıştır: Biri ilk yarının dördüncüsü olan bu sure, diğeri ise ikinci yarının dördüncüsü olan Hac suresidir. Bu surede takva emrini, yaratılışın başlangıcına (mebde) dair O’nun kemal derecesindeki kudretine, ilminin kuşatıcılığına ve hikmetinin tamlığına delalet eden hususlarla gerekçelendirdi; Hac suresinde ise bunu, yeniden dirilişi (mead) daha ötesi olmayacak bir şekilde tasvir ederek gerekçelendirdi. Böylece hikmetin odağı olduğuna, varlığın ancak bunun için yaratıldığına, en güzel isimlerin (Esmâ-i Hüsnâ) ve en yüce sıfatların beşerin muttali olabileceği en mükemmel şekilde açığa çıkması gayesine dikkat çekmek üzere mebde ve meada delalet etti. Bunu da en hikmetli tertip üzere dizdi; okunan ayetlerin görünen ayetlerle tam bir uyum içinde olması için mebde suresini mead suresinden öne aldı. Bütün bunlardan daha bediî ve daha ince olanı şudur: Geçen surenin en büyük maksadı Îsâ aleyhisselâm meselesindeki tartışma ve onun durumunun Âdem aleyhisselâm'ın durumu gibi olduğuydu; onun hakiki durumu ise bir erkek vasıtası olmaksızın yalnızca bir dişiden doğan bir erkek olmasıydı;
3487. Metin
بين في هذه السورة بقوله - عطفاً على ما تقديره جواباً لمن كأنه قال: كيف كان ذلك؟ - إنشاء تلك النفس، أو تكون الجملة حالية - {وخلق منها زوجها} أي مثله في ذلك أيضاً كمثل حواء: أمه فإنها أنثى تولدت من ذكر بلا واسطة أنثى فصار مثله كمثل كل من أبيه وأمه: آدم وحواء معاً عليهما الصلاة والسلام، وصار الإعلام بخلق آدم وزوجه وعيسى عليهم الصلاة والسلام - المندرج تحت آية بعضكم من بعض مع آية البث التي بعد هذه - حاصراً للقسمة الرباعية العقلية التي لا مزيد عليها، وهي بشر لا من ذكر ولا أنثى، بشر منهما، بشر من ذكر فقط، بشر من أنثى فقط؛ ولذلك عبر في هذه السورة بالخلق، وعبر عن غيرها بالجعل، لخلو السياق عن هذا الغرض، ويؤيد هذا أنه قال تعالى في أمر يحيى ﵊
bu surede -sanki 'Bu nasıl oldu?' diyen birine cevap olarak takdir edilen söze atıfla veya cümlenin hal cümlesi olmasıyla- o nefsin yaratılışını açıklayarak şöyle buyurdu: {وخلق منها زوجها} “ve ondan da eşini yarattı”; yani bu hususta onun durumu da annesi Havvâ gibidir; zira Havvâ da bir dişi vasıtası olmaksızın bir erkekten yaratılmış bir dişidir. Böylece onun durumu hem babası hem annesi olan Âdem ve Havvâ'nın -aleyhimesselâm- her ikisinin durumu gibi oldu. Âdem, eşi ve Îsâ'nın -aleyhimesselâm- yaratılışının bildirilmesi -ki bu, bundan sonraki yayma ayeti ile 'birbirinizdensiniz' ayetinin kapsamına girer- aklın alabileceği ve fazlası olmayan dörtlü taksimi kuşatıcı oldu: Ne erkekten ne dişiden yaratılan insan, hem erkekten hem dişiden yaratılan insan, yalnızca erkekten yaratılan insan ve yalnızca dişiden yaratılan insan. İşte bu sebeple bu surede yaratma (halk) lafzı kullanılmış, başka yerlerde ise kılma (ce'l) lafzı kullanılmıştır; çünkü diğer yerlerin siyakı bu maksattan uzaktır. Bunu, Allah Teâlâ'nın Yahyâ aleyhisselâm hakkında,
3488. Metin
{كذلك الله يفعل ما يشاء} [آل عمران: ٤٠] وفي أمر عيسى ﵊ {يخلق ما يشاء} [آل عمران: ٤٧] ، وأيضاً فالسياق هنا للترهيب الموجب للتقوى، فكان بالخلق الذي هو أعظم في إظهار الاقتداء - لأنه اختراع الأسباب وترتيب المسببات عليها - أحق من الجعل الذي هو ترتيب المسببات على أسبابها وإن لم يكن اختراع - فسبحان العزيز العليم العظيم الحكيم! .
{كذلك الله يفعل ما يشاء} [Âl-i İmrân: 40] “Allah dilediğini işte böyle yapar” buyururken, Îsâ aleyhisselâm hakkında {يخلق ما يشاء} [Âl-i İmrân: 47] “Allah dilediğini yaratır” buyurması da desteklemektedir. Ayrıca buradaki siyak, takvayı gerektiren bir korkutma (terhib) siyakıdır; dolayısıyla örneksiz yaratmayı göstermede daha büyük olan halk (yaratma) lafzı -çünkü bu, sebepleri icat etmek ve müsebbepleri onlara bağlamaktır- icat olmasa bile müsebbepleri sebeplerine bağlamak demek olan ce'l (kılma) lafzından daha uygundur. Azîz, Alîm, Azîm ve Hakîm olan Allah her türlü noksanlıktan münezzehtir!
3489. Metin
ولما ذكر تعالى الإنشاء عبر بلفظ الرب الذي هو من التربية، ولما
Allah Teâlâ yoktan var etmeyi zikredince, terbiye kökünden gelen 'Rab' lafzını kullandı. Ve
3490. Metin
كان الكل - المشار إليه بقوله تعالى عطفاً على ما تقديره: وبث لكم منه إليها: {وبث منهما} أي فرق ونشر من التوالد، ولما كان المبثوث قبل ذلك عدماً وهو الذي أوجده من العدم نكر لإفهام ذلك قوله: {رجالاً كثيراً ونساءً} من نفس واحدة؛ كان إحسان كل من الناس إلى كل منهم من صلة الرحم، ووصف الرجال دونهن مع أنهن أكثر منهم إشارة إلى أن لهم عليهن درجة، فهم أقوى وأظهر وأطيب وأظهر في رأي العين لما لهم من الانتشار وللنساء من الاختفاء والاستتار.
Cenâb-ı Hakk'ın 'ondan ona sizin için türetti' takdirindeki söze atıfla buyurduğu: {وبث منهما} “ve o ikisinden türetti”, yani üreme yoluyla dağıtıp yaydı ifadesiyle işaret edilen bütün insanlık -ve yayılanlar daha önce yok iken onları yoktan var eden O olduğu için bunu anlatmak üzere {رجالاً كثيراً ونساءً} “birçok erkek ve kadın” ifadesini tek bir nefisten nekre (belirsiz) olarak zikretti- olunca; insanlardan her birinin diğerine iyilik yapması sıla-i rahimden sayıldı. Kadınlar erkeklerden daha çok olduğu halde sadece erkeklerin 'çok' olarak nitelenmesi, onların kadınlar üzerinde bir dereceye sahip olduklarına, yayılmalarından ötürü daha güçlü, daha görünür, daha seçkin ve göz önünde daha belirgin olduklarına, kadınların ise gizlenme ve örtünme durumunda bulunduklarına bir işarettir.
3491. Metin
ولما كان قد أمر ﷾ أول الآية بتقواه مشيراً إلى أنه جدير بذلك منهم لكونه ربهم، عطف على ذلك الأمر أمراً آخر مشيراً إلى أنه يستحق ذلك لذاته لكونه الحاوي لجميع الكمال المنزه عن كل شائبة نقص فقال: {واتقوا الله} أي عموماً لما له من إحاطة الأوصاف كما اتقيتموه خصوصاً لما له إليكم من الإحسان والتربية، واحذروه وراقبوه في أن تقطعوا أرحامكم التي جعلها سبباً لتربيتكم.
Allah Teâlâ ayetin başında, kendilerinin Rabbi olması hasebiyle buna layık olduğuna işaret ederek O'ndan sakınmayı emrettiğinde, bu emre başka bir emri atfetti ve bütün kemalatı kendinde toplayan ve her türlü noksanlıktan münezzeh olan Zât'ı gereğince buna hak kazandığına işaret ederek şöyle buyurdu: {واتقوا الله} “Allah'tan sakının”; yani O'nun size olan ihsanı ve terbiyesi sebebiyle O'ndan hususi olarak sakındığınız gibi, vasıflarının kuşatıcılığı sebebiyle de genel olarak O'ndan sakının; terbiyenize vesile kıldığı akrabalık bağlarınızı koparma konusunda O'ndan çekinin ve O'nun murakabesi altında olduğunuzu bilin.
3492. Metin
ولما كان المقصود من هذه السورة المواصلة وصف نفسه المقدسة بما يشير إلى ذلك فقال: {الذين تساءلون} أي يسأل بعضكم بعضاً {به} فإنه لا يسأل باسمه الشريف المقدس إلا الرحمة والبر والعطف،
Bu surenin maksadı irtibatı sağlamak (sıla) olunca, mukaddes Zâtını buna işaret eden bir vasıfla niteleyerek şöyle buyurdu: {الذين تساءلون} “birbirinizden dilekte bulunduğunuz”, yani birbirinizden kendisi hürmetine istediğiniz {به} “O [Allah'tan]”; çünkü O'nun şerefli ve mukaddes ismiyle ancak merhamet, iyilik ve şefkat dilenir.
3493. Metin
ثم زاد المقصود إيضاحاً فقال: {والأرحام} أي واتقوا قطيعة الأرحام التي تساءلون بها، فإنكم تقولون: ناشدتك بالله والرحم! وعلل هذا الأمر بتخويفهم عواقب بطشه، لأنه مطلع على سرهم وعلنهم مع ما له من القدرة الشاملة. فقال مؤكداً لأن أفعال الناس في ترك التقوى وقطيعة الأرحام أفعال من يشك في أنه بعين الله سبحانه: {إن الله} أي المحيط علماً وقدرة {كان عليكم} وفي أداة الاستعلاء ضرب من التهديد {رقيباً *} وخفض حمزة «الأرحام» المقسم بها تعظيماً لها وتأكيداً للتنبيه على أنهم قد نسوا الله في الوفاء بحقوقها - كما أقسم بالنجم والتين وغيرهما، والقراءاتان مؤذنتان بأن صلة الأرحام من الله بمكان عظيم، حيث قرنها باسمه سواء كان عطفاً كما شرحته آية {وقضى ربك أن لا تعبدوا إلا إياه} [الإسراء: ٢٣] ، وغيرها - أو كان قسماً، واتفق المسلمون على أن صلى الرحم واجبة، وأحقهم بالصلة الولد، وأول صلته أن يختار له الموضع الحلال.
Sonra maksadı daha da açıklığa kavuşturarak şöyle buyurdu: {والأرحام} “ve akrabalık bağlarını koparmaktan [sakının]”; yani adına birbirinizden talepte bulunduğunuz akrabalık bağlarını kesmekten sakının; zira sizler 'Allah ve akrabalık adına senden istiyorum!' dersiniz. Bu emri, kuşatıcı kudretiyle birlikte onların gizlisini de açığını da bildiği için, azabının akıbetinden onları korkutarak gerekçelendirdi. İnsanların takvayı terk etme ve akrabalık bağlarını koparma konusundaki fiilleri, sanki Allah Teâlâ'nın gözetimi altında olduklarından şüphe eden kimselerin fiilleri gibi olduğundan, tekit ederek şöyle buyurdu: {إن الله} “Şüphesiz Allah”, yani ilmi ve kudreti her şeyi kuşatan Allah, {كان عليكم} “sizin üzerinizde” -ki istilâ (üzerinde olma) edatında bir tür tehdit vardır- {رقيباً *} “tam bir gözetleyicidir”. Hamza kıraatinde "el-Erhâm" (الْأَرْحَامِ) kelimesi, -tıpkı yıldıza, incire ve diğerlerine yemin ettiği gibi- onu yüceltmek ve haklarını yerine getirme konusunda Allah'ı unuttuklarına dikkat çekmeyi tekit etmek üzere kasem (yemin) olarak mecrur okunmuştur. Her iki kıraat de, ister {وقضى ربك أن لا تعبدوا إلا إياه} [el-İsrâ: 23] “Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi kesin bir şekilde emretti” ayetinde ve başka yerlerde açıklandığı gibi atıf yoluyla olsun, ister yemin yoluyla olsun, sıla-i rahmin kendi ismiyle yan yana zikredilmesinden ötürü Allah katında çok büyük bir mevkide olduğunu bildirir. Müslümanlar sıla-i rahmin farz olduğunda ittifak etmişlerdir. Sıla-i rahme en layık olanı evlattır ve ona yapılacak ilk iyilik, onun için helal bir nesep yeri seçmektir.
3494. Metin
ولما بان من هذا تعظيمه لصلة الرحم بجعلها في سياق ذكره ﷾ المعبر عنه باسمه الأعظم - كما فعل نحو ذلك في غير آية، وكان
Bundan, birçok ayette yaptığı gibi O'nun en yüce ismiyle ifade edilen zikrinin siyakına yerleştirilmek suretiyle sıla-i rahmin ne kadar yüceltildiği ortaya çıkınca ve
3495. Metin
قد تقدم في السورة الماضية ذكر قصة أحد التي انكشفت عن أيتام، ثم ذكر في قوله تعالى: {كل نفس ذائقة الموت} [آل عمران: ١٨٥] ، أن الموت مشرع لا بد لكل نفس من وروده؛ علم أنه له بد من وجود الأيتام في كل وقت، فدعا إلى العفة والعدل فيهم لأنهم بعد الأرحام أولى من يتقى الله فيه ويخشى مراقبته بسببه فقال: {وآتوا اليتامى} أي الضعفاء الذين انفردوا عن آبائهم، وأصل اليتيم الانفراد {أموالهم} أي هيئوها بحسن التصرف فيها لأن تؤتوهم إياها بعد البلوغ - كما يأتي، أو يكون الإيتاء حقيقة واليتم باعتبار ما كان.
geçen surede arkasında yetimler bırakan Uhud kıssasının zikri geçmiş, ardından da {كل نفس ذائقة الموت} [Âl-i İmrân: 185] “Her can ölümü tadacaktır” ayetinde ölümün her nefsin mutlaka uğrayacağı bir uğrak yeri olduğu zikredilmiş olunca; her devirde yetimlerin bulunmasının kaçınılmaz olduğu anlaşıldı. Bu sebeple, akrabalardan sonra uğrunda Allah'tan en çok sakınılacak ve gözetiminden çekinilecek kimseler oldukları için onlar hakkında iffet ve adalete davet ederek şöyle buyurdu: {وآتوا اليتامى} “Yetimlere verin”; yani babalarından ayrı kalmış olan o zayıflara [verin] -ki yetimin asıl anlamı tek ve yalnız kalmaktır- {أموالهم} “mallarını”; yani ileride geleceği üzere, bülûğ çağından sonra kendilerine vermek üzere onların mallarını güzel tasarrufla hazırlayın; yahut verme işi hakiki olup yetimlik geçmişteki duruma göredir,
3496. Metin
أو باعتبار الاسم اللغوي وهو مطلق الانفراد، وما أبدع إيلاءها للآية الآمرة بعد عموم تقوى الله بخصوصها في صلة الرحم المختتمة بصفة الرقيب! لما لا يخفى من أنه لا حامل على العدل في الأيتام إلا المراقبة، لأنه لا ناصر لهم، وقد يكونون ذوي رحم.
ya da lügat anlamı olan mutlak yalnızlık itibarıyladır. Allah'tan sakınmayı genel olarak emrettikten sonra, Rakîb (gözetleyici) sıfatıyla biten sıla-i rahim konusundaki özel takva ayetinin hemen peşinden bu ayetin getirilmesi ne kadar bediîdir! Zira yetimler konusunda adalete sevk eden şeyin ancak murakabe (Allah'ın gözetiminde olduğu bilinci) olduğu açıktır; çünkü onların hiçbir yardımcısı yoktur ve kimi zaman da akraba olabilirler.
3497. Metin
ولما أمر بالعفة في أموالهم أتبعه تقبيح الشره الحامل للغافل على لزوم المأمور به فقال: {ولا تتبدلوا} أي تكلفوا أنفسكم أن تأخذوا على وجه البدلية {الخبيث} أي من الخباثة التي لا أخبث منها،
Yetimlerin malları hususunda iffetli olmayı emredince, emredilen şeye sarılmasını sağlamak üzere gafili buna sürükleyen açgözlülüğü çirkin göstererek şöyle buyurdu: {ولا تتبدلوا} “Değişmeyin”; yani kendinizi bedel olarak almaya zorlamayın, {الخبيث} “kötü olanı”; yani daha kötüsü olmayan bir fenalığı,
3498. Metin
لأنها تذهب بالمقصود من الإنسان، فتهدم - جميع أمره {بالطيب} أي الذي هو كل أمر يحمل على معالي الأخلاق الصائنة للعرض، المعلية لقدر الإنسان؛ ثم بعد هذا النهي العام نوّه بالنهي عن نوع منه خاص، فقال معبراً بالأكل الذي كانت العرب تذم بالإكثار منه ولو أنه حلال طيب، فكيف إذا كان حراماً ومن مال ضعيف مع الغنى عنه: {ولا تأكلوا أموالهم} أي تنتفعوا بها أيّ انتفاع كان، مجموعة {إلى أموالكم} شرهاً وحرصاً وحباً في الزيادة من الدنيا التي علمتم شؤمها وما أثرت من الخذلان في آل عمران، وعبر بإلى إشارة إلى تضمين الأكل معنى الضم تنبيهاً على أنها متى ضمت إلى مال الولي أكل منها فوقع في النهي، فحض بذلك على تركها محفوظة على حيالها؛ ثم علل ذلك بقوله: {إنه} أي الأول {كان حوباً} أي إثماً وهلاكاً {كبيراً *} .
çünkü o, insandan beklenen gayeyi yok eder ve bütün işini yerle bir eder; {بالطيب} “temiz ve iyi olanla”; yani iffeti koruyan ve insanın değerini yükselten yüce ahlaka sevk eden her şeyle [değişmeyin]. Bu genel yasaktan sonra, bunun özel bir türünü yasaklayarak dikkat çekti ve Arapların helal ve temiz olsa bile çokluğundan ötürü kınadıkları, hele hele haram olduğunda ve zengin olunduğu halde zayıfın malından olduğunda nasıl olacağı aşikâr olan 'yeme' ifadesini kullanarak şöyle buyurdu: {ولا تأكلوا أموالهم} “Onların mallarını yemeyin”; yani hırs, açgözlülük ve Âl-i İmrân suresinde uğursuzluğunu ve yol açtığı hezimeti öğrendiğiniz dünyalıktan artırma sevgisiyle {إلى أموالكم} “kendi mallarınıza [katarak]” onlardan hiçbir şekilde faydalanmayın. 'İlâ' (إلى) edatıyla ifade edilmesi, vasinin malına katıldığında ondan yiyip yasağa düşeceği uyarısında bulunmak üzere yeme fiiline 'katma/ekleme' manasının dahil edildiğine işaret eder; böylece yetim malını kendi halinde ayrı tutmaya teşvik etmiştir. Sonra bunu şu sözüyle gerekçelendirdi: {إنه} “Şüphesiz bu”, yani ilk yapılan iş, {كان حوباً} “bir günahtır”, yani bir vebal ve helaktir, {كبيراً *} “büyük bir [günahtır]”.
3499. Metin
ولما كان تعالى قد أجرى سنة الإلهية في أنه لا بد في التناسل من توسط النكاح إلا ما كان من آدم وحواء وعيسى عليهم الصلاة والسلام، وكانوا قد أمروا بالعدل في أموال اليتامى، وكانوا يلون أمور يتاماهم، وكانوا ربما نكحوا من في حجورهم منهن، فكان ربما أوقفهم هذا التحذير من أموالهم عن النكاح خوفاً من التقصير في
Allah Teâlâ, Âdem, Havvâ ve Îsâ -aleyhimesselâm- müstesna olmak üzere, neslin devamı için nikâhın aracılık etmesini ilahî bir kanun kıldığından; yetimlerin malları konusunda adaletli davranmaları emredildiğinden, yetimlerinin işlerini bizzat üstlendiklerinden ve kimi zaman kendi himayelerindeki o yetim kızlarla evlendiklerinden; bu mallardan sakındırma uyarısı, onların
3500. Metin
حق من حقوقهن أتبعه تعالى عطفاً على ما تقديره: فإن وثقتم من أنفسكم بالعدل فخالطوهم بالنكاح وغيره: {وإن خفتم} فعبر بأداة الشك حثاً على الورع {ألا تقسطوا} أي تعدلوا {في اليتامى} ووثقتم من أنفسكم بالعدل في غيرهن {فانكحوا} .
haklarından herhangi birinde kusur etme korkusuyla nikâhtan geri durmalarına sebep olabilirdi. Cenâb-ı Hak, 'Şayet kendinizden adalet konusunda eminseniz onlarla nikâh ve diğer yollarla kaynaşın' takdirindeki söze atıfla şöyle buyurdu: {وإن خفتم} “Ve eğer korkarsanız” -ki takvaya teşvik etmek için şüphe edatıyla ifade etmiştir- {ألا تقسطوا} “adalet gösterememekten”, yani hakkaniyetle davranamamaktan {في اليتامى} “yetimler hakkında” ve onların dışındakiler hakkında kendinizden adalet konusunda eminseniz, {فانكحوا} “o takdirde nikâhlayın”.
3501. Metin
ولما كانت النساء ناقصات عقلاً وديناً، عبر عنهن بأداة ما لا يعقل إشارة إلى الرفق بهن والتجاوز عنهن فقال: {ما} ولما أفاد أنكحوا الإذن المتضمن للحل، حمل الطيب على اللذيذ المنفك عن النهي السابق ليكون الكلام عاماً مخصوصاً بما يأتي من آية المحرمات من النساء - ولا يحمل الطيب على الحل لئلا يؤدي - مع كونه تكراراً - إلى أن يكون الكلام مجملاً - لأن الحل لم يتقدم علمه، والحمل على العام المخصوص أولى، لأنه حجة في غير محل التخصيص، والمجمل ليس بحجة أصلاً - أفاده الإمام الرازي؛ فقال تعالى: {طاب} أي زال عنه حرج النهي السابق ولذّ، وأتبعه قيداً لا بد منه بقوله: {لكم} وصرح بما علم التزاماً فقال: {من النساء} أي من غيرهن {مثنى وثلاث ورباع} أي حال كون هذا المأذون في نكاحه موزَّعاً هكذا: ثنتين ثنتين وثلاثاً ثلاثاً وأربعاً أربعاً لكل واحد، وهذا الحكم عرف من العطف بالواو، ولو كان بأو لما أفاد التزوج إلا على أحد هذه الوجوه الثلاثة،
Kadınlar akıl ve din bakımından eksik olduklarından, onlara yumuşak davranılması ve kusurlarının görmezden gelinmesi gerektiğine işaretle gayriakil (akılsız varlıklar) için kullanılan edatla ifade ederek şöyle buyurdu: {ما} “[olanları]”. "Nikâhlayın" emri helallik içeren bir izin bildirdiğinde; sözün genel olup ileride gelecek haram kılınan kadınlar ayetiyle tahsis edilmesi için 'tayyib' (helal/hoş) kelimesi, önceki yasaktan beri olan lezzetli/hoş şeye hamledilir. 'Tayyib' kelimesi helale hamledilmez; zira bu -bir tekrar olmakla birlikte- sözün mücmel olmasına yol açar, çünkü helallik daha önce bilinmemektedir. Tahsis edilmiş genele (âmm-ı mahsûs) hamletmek ise daha evladır; çünkü o, tahsis mahalli dışındaki yerlerde hüccettir, mücmel ise asla hüccet değildir -bunu İmam Râzî ifade etmiştir-. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: {طاب} “hoşunuza giden”; yani önceki yasağın sıkıntısı üzerinden kalkmış ve lezzetli/hoş gelmiş olan, ve ardından vazgeçilmez bir kayıt getirerek şöyle buyurdu: {لكم} “size”. Lazımî olarak bilineni de açıkça ifade ederek buyurdu ki: {من النساء} “kadınlardan”; yani onların dışındakilerden, {مثنى وثلاث ورباع} “ikişer, üçer ve dörder”; yani bu nikâhlanmasına izin verilen kadınlar her bir kimse için ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder paylaştırılmış olarak. Bu hüküm 'vav' (ve) ile yapılan atıftan anlaşılmıştır; şayet 'ev' (veya) ile olsaydı, bu üç şekilden yalnızca birisi üzere evlenmeyi ifade ederdi,
3502. Metin
ولم يفد التخيير المفيد للجمع بينها على سبيل التوزيع، وهذا دليل واضح على أن النساء أضعاف الرجال، وروى البخاري في التفسير «عن عروة ابن الزبير أنه سأل عائشة ﵂ عن قوله تعالى: {وإن خفتم ألا تقسطوا في اليتامى} [النساء: ٣] ، فقالت: يا ابن أختي! هذه اليتيمة تكون في حجر وليها، تشركه في ماله، ويعجبه مالها وجمالها، فيريد وليها أن يتزوجها بغير أن يقسط في صداقها فيعطيها مثل ما يعطيها غيره، فنهوا عن ذلك أن ينكحوهن إلا أن يقسطوا لهن ويبلغوا لهن أعلى سنتهن في الصداق، فأمروا أن ينكحوا ما طاب لهم من النساء سواهن قال عروة: قالت عائشة: وإن الناس استفتوا رسول الله ﷺ بعد هذه الآية، فأنزل الله ﷿ {ويستفتونك في النساء} [النساء: ١٢٧] قالت عائشة: وقول الله ﷿ في آية أخرى {وترغبون أن تنكحوهن} [النساء: ١٢٧] رغبة أحدكم عن يتيمته حين تكون قليلة المال والجمال، قالت: فنهوا أن ينكحوا من رغبوا في ماله وجماله في يتامى النساء إلا بالقسط، من أجل رغبتهم عنهم إذا كن قليلات المال والجمال» وفي رواية «
paylaştırma yoluyla bunları bir arada toplamayı sağlayan muhayyerliği ifade etmezdi. Bu da kadınların sayısının erkeklerin kat kat fazlası olduğuna apaçık bir delildir. Buhârî, Tefsîr bölümünde şöyle rivayet etmiştir: Urve b. ez-Zübeyr'den rivayet edildiğine göre o, Âişe'ye -radıyallahu anhâ- Allah Teâlâ'nın {وإن خفتم ألا تقسطوا في اليتامى} [en-Nisâ: 3] “Eğer yetimler hakkında adaleti sağlayamamaktan korkarsanız” ayetini sordu. Âişe şöyle dedi: 'Ey kız kardeşimin oğlu! Bu, velisinin himayesinde bulunan, malına ortak olan, malı ve güzelliği velisinin hoşuna giden yetim kızdır. Velisi, başkasının ona vereceği mehir gibi adaletli bir mehir vermeksizin onunla evlenmek ister. İşte mehirlerinde adaletli davranmadıkça ve mehirlerinde onlara emsallerinin en yüksek miktarını vermedikçe bu yetim kızlarla evlenmeleri yasaklandı ve onların dışındaki hoşlarına giden kadınlarla evlenmeleri emredildi.' Urve dedi ki: Âişe şöyle devam etti: 'İnsanlar bu ayetten sonra Resûlullah'a sallallahu aleyhi ve sellem fetva sordular, bunun üzerine Allah Azze ve Celle {ويستفتونك في النساء} [en-Nisâ: 127] “Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar” ayetini indirdi.' Âişe dedi ki: 'Allah Azze ve Celle'nin diğer ayetteki {وترغبون أن تنكحوهن} [en-Nisâ: 127] “onları nikâhlamayı arzuluyorsunuz” sözü, malı ve güzelliği az olduğunda sizden birinizin kendi yetim kızından yüz çevirmesidir.' Âişe dedi ki: 'Malı ve güzelliği az olduğunda onlardan yüz çevirdikleri için, yetim kadınlardan malına ve güzelliğine rağbet ettikleri kimselerle ancak adaletle evlenmeleri emredildi ve bunun dışındakiler yasaklandı.' Bir rivayette ise,
3503. Metin
في النكاح» ، فكما يتركونها حين يرغبون عنها فليس لهم أن ينكحوها إذا رغبوا فيها إلا أن يقسطوا لها ويعطوها حقها الأوفى في الصداق؛ وهذا الخطاب للأحرار دون العبيد، لأن العبد لا يستقل بنكاح ما طاب له، بل لا بد من إذن السيد.
«nikâhta» denilmiştir. Dolayısıyla, kendisinden yüz çevirdiklerinde onu bıraktıkları gibi, ona rağbet ettiklerinde de mehirde adaletli davranıp hakkını tam olarak vermedikçe onunla evlenemezler. Bu hitap kölelere değil, hürleredir; çünkü köle kendi hoşuna gidenle evlenme konusunda müstakil değildir, bilakis efendisinin izni şarttır.
3504. Metin
ولما كان النساء كالتيامى في الضعف قال مسبباً عن الإذن في النكاح: {فإن خفتم ألا تعدلوا} أي في الجمع {فواحدة} أي فانكحوها، لأن الاقتصار عليها أقرب إلى العدل لأنه ليس معها من يقسم له فيجب العدل بينها وبينه ولما كان حسن العشرة المؤدي إلى العدل دائراً على اطراح النفس، وكان الإماء - لكسرهن بالغربة وعدم الأهل - أقرب إلى حسن العشرة سوّى بين العدد منهم إلى غير نهاية وبين الواحدة من الحرائر فقيل: {أو ما} أي انكحوا ما {ملكت أيمانكم} فإنه لا قسم بينهن، وذكر ملك اليمين يدل أيضاً على أن الخطاب من أوله خاص بالأحرار {ذلك} أي نكاح غير التيامى والتقلل من الحرائر والاقتصار على الإماء {أدنى} أي أقرب إلى {ألا تعولوا *} أي تميلوا بالجور عن منهاج القسط وهو الوزن المستقيم، أو تكثر عيالكم، أما عند الواحدة فواضح، وأما
Kadınlar da zayıflık bakımından yetimler gibi olunca, nikâh iznine bağlayarak şöyle buyurdu: {فإن خفتم ألا تعدلوا} “Eğer adalet gösterememekten korkarsanız”; yani birden fazlasını bir arada nikâhlamada [korkarsanız], {فواحدة} “o zaman bir tanesiyle [yetinin]”; yani tek bir kadın nikâhlayın. Çünkü bir kadınla yetinmek adalete daha yakındır; zira onunla birlikte pay ayrılacak ve aralarında adalet gözetilmesi gerekecek başka biri yoktur. Adalete götüren güzel geçim nefsin bencilliğini terk etmeye dayandığından ve cariyeler de gurbet ve sahipsizlik sebebiyle kalpleri kırık olduğundan güzel geçime daha yakın bulunduklarından, cariyelerden sınırsız sayıdaki ile hür kadınlardan bir tanesini denk tutarak şöyle buyuruldu: {أو ما} “yahut” yani nikâhlayın {ملكت أيمانكم} “sağ ellerinizin malik olduğu [cariyeleri]”; çünkü onların arasında kura ve nöbetleşe paylaştırma (kasm) mecburiyeti yoktur. Sağ elin mülkiyetinin zikredilmesi de hitabın başından itibaren hürlere mahsus olduğuna delalet eder. {ذلك} “Bu”; yani yetim olmayanlarla evlenmek, hür kadınların sayısını azaltmak ve cariyelerle yetinmek, {أدنى} “daha yakındır”, {ألا تعولوا *} “haksızlık etmemenize”; yani dosdoğru tartı olan adalet yolundan zulüm ile sapmamanıza veya bakmakla yükümlü olduğunuz nüfusun çoğalmamasına [daha yakındır]. Tek kadında bu durum açıktır; fakat
3505. Metin
عند الإماء فالبعزل، وعدم احتياج الرجل معهن لخادم له أو لهن، والبيع لمن أراد منهن، وأمرهن بالاكتساب، أو تحتاجوا فتظلموا بعض النساء، أو تأكلوا أموال التيامى؛ وكل معنى من هذه راجع إلى لازم لمعنى المادة الذي مدارها عليه، لأن مادة «علا» - واوية بجميع تقاليبها الست: علو، عول، لوع، لعو، وعل، ولع؛ ويائية بتركيبيها: ليع، عيل تدور على الارتفاع، ويلزمه الزيادة والميل، فمن الارتفاع: العلو والوعل والولع، ومن الميل والزيادة: العول، وبقية المادة يائيةً وواويةً إما للإزالة، وإما لأحد هذه المعاني - على ما يأتي بيانه؛ فعلا يعلو: ارتفع، والعالية: الفتاة القويمة - لأ، ها تكون أرفع مما ساواها وهو معوج، والعالية من محال الحجاز - لإشرافها على ما حولها، وكذا العوالي - لقرى بظاهر المدينة الشريفة - لأنها في المكان العالي الذي يجري ماؤه إلى غيره، والمعلاة: كسب الشرف، ومقبرة مكة بالحجون - لأنها في أعلى مكة وماؤها يصوب إلى ما دونه، وفلان من علية الناس، أي أشرافهم، والعلية بالتشديد: الغرفة، وعلى
cariyelerde ise azil yapmakla, erkeğin kendisi veya onlar için bir hizmetçiye ihtiyaç duymamasıyla, dilediği cariyeyi satabilmesiyle, onlara kazanç sağlamalarını emretmesiyle veya ihtiyaç içine düşüp bazı kadınlara zulmetmeniz yahut yetimlerin mallarını yemeniz [engellenmiş olur]. Bu manaların her biri, kelime kökünün etrafında döndüğü temel mananın lazımı olan bir manaya racidir. Çünkü 'a-l-v' (علا) kökü -altı türevi olan: ulüvv, avl, lev', la'v, va'l, vela' ile; ve iki türevi olan yâ'lı şekilleri: ley', ayl ile- yükseklik ekseninde döner; fazlalık ve eğrilik/sapma da bunun ayrılmaz lazımıdır. Yükseklikten olanlar: el-Ulüvv (العلو), el-va'l (الوعل) ve el-vele' (الولع)dir. Meyil (sapma) ve fazlalıktan olan ise: el-Avldir (العول). Kökün geri kalan yâ'lı ve vâv'lı şekilleri ise ya giderme (izâle) manasındadır yahut birazdan açıklanacağı üzere bu manalardan birindedir. Nitekim *alâ ya'lû* (علا يعلو), yükseldi demektir. *el-Âliye* (العالية), boylu poslu, düzgün endamlı genç kız demektir; çünkü o, eğri büğrü olan akranlarından daha yüksektir. Hicaz'ın yüksek yerlerine, etrafına hakim ve yüksek olduğu için *el-Âliye* denir; aynı şekilde Medîne-i Münevvere'nin dışındaki köylere de suyu başkalarına doğru aktığı yüksek bir yerde bulunduğu için *el-Avâlî* (العوالي) denir. *el-Me'lât* (المعلاة), şeref kazanmaktır; Hacûn'daki Mekke mezarlığına da Mekke'nin en yukarısında bulunduğu ve suyu aşağısına aktığı için bu isim verilir. 'Filan kimse insanların ulyesindendir' (علية الناس) denir, yani onların şereflilerindendir. Şeddeli olarak *el-Ulliyye* (العلية), üst oda (çardak) demektir. *Alâ* (على) ise
3506. Metin
حرف الاستعلاء، وتعلت المرأة من نفاسها، أي طهرت وشفيت - لأنها كانت في سفول من الحال، والعلاوة: رأس الجبل وعنقه، وما يحمل على البعير بين العدلين، ومن كل شيء: ما زاد عليه، والمعلى: القدح السابع من الميسر - لأنه الغاية في القداح الفائزة، لأن القداح عشرة: السبعة الأولى منها فائزة، والثلاثة الأخيرة مهملة لا أنصباء لها، وعلوان الكتاب: عنوانه وارتفاعه على بقية الكتاب واضح، والعليان: الطويل والضخم، والناقة المشرفة، ومن الأصوات: الجهيرة، والعلاة: السندان، والعلياء: رأس كل جبل مشرف، والسماء، والمكان العالي، وكل ما علا من شيء، وعليك زيداً: الزمه - لأنه يلزم من ملازمته له العلو على أمره، وعلا النهار: ارتفع وعلا الدابة: ركبها وأعلى عنها: نزل - كأنه من الإزالة وكذا علَّى المتاع عن الدابة تعلية: أنزله، وأعليت عن الوسادة وعاليت: ارتفعت وتنحيت، ورجل عالي الكعب: شريف، وعلَّى الكتاب تعلية: عنونه كعلونه، وعالوا نعيه: أظهروه، والعلي: الشديد القوي، وعليون في السماء
yükseklik/üstünlük (istilâ) harfidir. Kadın nifastan temizlenip iyileştiğinde *teallat el-mer'e* (تعلت المرأة) denir; zira daha önce düşkün bir haldeydi. *el-İlâve* (العلاوة), dağın zirvesi ve boynudur; ayrıca devenin iki dengi arasına yüklenen yüktür ve her şeyin üzerindeki fazlalıktır. *el-Muallâ* (المعلى), meysir (kumar) oklarının yedincisidir; çünkü kazanan okların en üstünüdür, zira oklar on tanedir: ilk yedisi kazanan oklar, son üçü ise payı olmayan boş oklardır. Kitabın *ulvânı* (علوان), onun başlığı ve kitabın geri kalanına göre üstünlüğü açıktır. *el-Ulyân* (العليان), uzun ve cüsseli olan, yüksek deve ve seslerden gür olanıdır. *el-Alât* (العلاة), örstür. *el-Ulyâ* (العلياء), her yüksek dağın başı, gökyüzü, yüksek yer ve her şeyin üst tarafıdır. *Aleyke Zeyden* (عليك زيداً), 'Zeyd'e sarıl' demektir; çünkü ona sarılmaktan işine hakim ve üstün olmak doğar. *Alen-nehâr* (علا النهار), gündüz yükseldi demektir; *alad-dâbbe* (علا الدابة), bineğe bindi; *a'lâ anhâ* (أعلى عنها), indi demektir -sanki giderme (izale) manasındadır-. Eşyayı hayvandan indirdiğinde *allâ el-metâ'a* (علَّى المتاع) denir. Yastıktan yükselip uzaklaştığımda *a'leytü anil-visâde ve âleytü* (أعليت عن الوسادة وعاليت) denir. *Racülün âlil-ka'b* (رجل عالي الكعب), şerefli adam demektir. *Allal-kitâbe ta'liyetin* (علَّى الكتاب تعلية), başlık koydu demektir. Ölüm haberini yaydıklarında *âlû na'yehû* (عالوا نعيه) denir. *el-Aliyy* (العلي), güçlü ve kuvvetlidir; *İlliyyûn* (عليون) ise yedinci semadadır.
3507. Metin
السابعة، وأخذه علواً: عنوة، والتعالي: الاتفاع، إذا أمرت منه قلت: تعال - بفتح اللام، ولها: تعالي - بفتح اللام، - ولو كنت في موضع أسفل من موضع المأمور، لأنه يحتاج إلى تطاول مهما كان بينك وبينه مسافة، ولأن الآمر أعلى من المأمور رتبة فموضعه كذلك، وتعلى: علا في مهلة، والمعتلي: الأسد؛ واللعو: السيء الخلق، والفسل، والشره الحريص، واللاعي: الذي يفزعه أدنى شيء، إما لأنه وصل إلى الغاية في السفول فتسنم أعلاها حتى رضي لنفسه هذه الأخلاق، وإما لأنه من باب الإزالة، أو التسمية بالضد، وذئبة لعوة وامرأة لعوة، أي حريصة، واللعوة: السواد بين حلمتي الثدي، إما لأن ذلك أعلاه، وإما لعلو لون السواد على لون الثدي، والألعاء: السلاميات، والسلامى عظم يكون في فرسن البعير،
Bir şeyi zorla aldığında *ehazehû ulüvven* (أخذه علواً) denir. *et-Teâlî* (التعالي), yükselmektir; bundan emir kipi yaptığında lâmın fethasıyla *teâle* (تعال), kadına ise lâmın fethasıyla *teâley* (تعالي) dersin; emredilen kimseden daha aşağı bir yerde olsan bile böyledir; zira aranızda ne kadar mesafe olursa olsun bir yükselme ve yönelme gerektirir ve emreden mertebece emredilenden üstün olduğu için onun makamı da böyledir. *Teallâ* (تعلى), mühlet içinde yükseldi demektir; *el-mu'telî* (المعتلي) ise aslandır. *el-La'v* (اللعو), kötü ahlaklı, alçak, açgözlü ve haristir. *el-Lâî* (اللاعي), en küçük şeyden dehşete düşendir; ya alçaklıkta son noktaya varıp onun en üstüne çıktığı ve bu ahlaka razı olduğu için, ya izale babından yahut zıt anlamlılıkla isimlendirmedendir. *Zi'betün la'vetün ve'mraetün la'veh* (ذئبة لعوة وامرأة لعوة), haris (açgözlü) dişi kurt ve haris kadın demektir. *el-La've* (اللعوة), iki meme ucu arasındaki siyahlıktır; ya orası en üst kısım olduğu için ya da siyah rengin meme rengine üstün gelmesindendir. *el-El'â'* (الألعاء), parmak kemikleridir (selâmiyât); selâmâ ise devenin ayağındaki kemik,
3508. Metin
وعظام الصغار في اليد والرجل، وذلك لأن العظام أعلى ما في الجسد في القوة والشدة والصلابة، وهي أعظم قوامه؛ واللاعية: شجيرة في سفح الجبل، لها نور أصفر، ولها لبن، وإذا ألقي منه شيء في غدير السمك أطفاها، أي جعلها طافية أي عالية على وجه الماء، سميت بذلك إما من باب الإزلاة نظراً إلى محل بيتها، وإما لأن ريحها يعلو كل ما خالطه ويكسبه طعمها وإما لفعلها هذا في السمك وتلعّى العسل: تعقّد وزناً ومعنى - إما من اللاعية لأنها كثيرة العقد، وإما من لازم العلو: القوة والشدة، ولعا لك - يقال عند العثرة، أي أنعشك الله؛ والعول: ارتفاع الحساب في الفرائض، والعول: الميل، وقدم تقدم أنه لازم للعلو، والعول: كل ما أمر غلبك، كأنه علا عنك فلم تقدر على نيله والمستعان به - لأنه لا يتوصل به إلى المقصود إلا وفيه علو، وقوت العيال - لأنه سبب علوهم، وعوّل عليه معولاً: اتكل
ayrıca el ve ayaktaki küçük kemiklerdir. Zira kemikler güç, kuvvet ve sertlik bakımından bedendeki en üstün şeylerdir ve onun en büyük direğidir. *el-Lâiye* (اللاعية), dağ eteğinde sarı çiçeği ve sütü olan küçük bir çalıdır; balık havuzuna ondan bir şey atıldığında balıkları yüzeye çıkarır (suyun üstüne çıkartır). Ya yetiştiği yere nispetle izale kabilinden, ya kokusu karıştığı her şeye üstün gelip ona kendi tadını verdiği için ya da balıklara bunu yaptığı için bu ismi almıştır. Bal koyulaşıp kıvam aldığında *tela'al-asel* (تلعّى العسل) denir -ya çok düğümlü olduğundan *el-lâiye*den alınmadır yahut yüksekliğin lazımı olan güç ve sertliktendir-. Sendeleyen kimseye *le'an lek* (لعا لك) denir, yani 'Allah seni doğrultup kaldırsın'. *el-Avl* (العول), feraiz ilminde hesabın yükselmesidir. *el-Avl*, meyil (sapma) demektir; nitekim bunun yüksekliğin lazımı olduğu geçmişti. *el-Avl*, sana galebe çalan her zorlu iştir; sanki seni aşıp geçmiş de ona güç yetirememişsin gibidir. Kendisinden yardım istenen kimsedir; zira hedefe ancak onda bir üstünlük bulunmasıyla ulaşılır; ayrıca ailenin nafakasıdır, çünkü onların ayakta kalma sebebidir. Bir şeye dayandığında *avvele aleyhi mu'velen* (عوّل عليه معولاً) denir,
3509. Metin
واعتمد، والاسم كعنب، وعيّل ككيس، وعال: جار والميزان: نقص أو زاد، فالزيادة من الارتفاع، والنقص من لازم الميل، وعالت الفريضة: ارتفعت أي زادت سهامها فدخل النقصان على أهل الفرائض، قال أبو عبيد: أظنه مأخوذاً من الميل، وعال أمرهم: اشتد وتفاقم، وعال فلان عولاً وعيالاً: كثر عياله، كأعول وأعيل، ورجل معيل ومعيّل ذو عيال، وأعال الرجل وأعول - إذا حرص، إما مما تقدم تخريجه، وإما لأنه لازم لذي العيال، وعال عليه: حمل، أي رفع عليه الحمول كعول، وفلان: حرص، والفرس، صوتت، وأعولت المرأة: رفعت صوتها بالبكاء، وعيل عوله: ثكلته أمه - لما يقع من صياحها، وعيل ما هو عائله: غلب ما هو غالبه، يضرب لمن يعجب من كلامه ونحوه لأنه لا يكون كذلك إلا وقد خرج عن أمثاله علواً، وقد يكون بسفول، فيكون من التسمية بالضد، والعالة: النعامة لأنها أطول الطير، وما له عال ولا مال: شيء ح لأن ذلك غاية في السفول إن كان عجزاً، وفي العلو إن كان زهداً، ويقال للعاثر: عالك عالياً.
güvendi demektir; ismi 'ineb' veznindedir, 'kayyim' gibi 'ayyel' şeklinde de gelir. *Âle* (عال), zulmetti/haksızlık etti demektir; terazi eksildiğinde veya arttığında da bu kullanılır; artış yükseklikten, eksilme ise sapmanın (meyil) lazımındandır. Miras hisseleri arttığında ve böylece hisse sahiplerine eksilme girdiğinde *âleti'l-ferîdah* (عالت الفريضة) denir; Ebû Ubeyd şöyle demiştir: 'Bunun meyil (sapma) manasından alındığını sanıyorum.' İşleri şiddetlenip sarpa sardığında *âle emruhum* (عال أمرهم) denir. Çoluk çocuğu çoğaldığında *âle fulânün avlen ve iyâlen* (عال فلان عولاً وعيالاً) denir; *a'vele* ve *a'yele* gibi. Bakmakla yükümlü olduğu ailesi olan adama *muîl* (معيل) ve *muayyil* (معيّل) denir. Adam hırs gösterdiğinde *e'âle* ve *a'vele* denir; ya daha önce geçen izahlardan ötürüdür ya da aile sahibi olmanın lazımı olduğu içindir. Birine yük vurduğunda *âle aleyhi* (عال عليه) denir, yani 'avvele' gibi yükleri onun üzerine kaldırdı demektir. Falan kimse hırslandı, kısrak ses çıkardı ve kadın feryatla sesini yükselterek ağladığında *a'veleti'l-mer'eh* (أعولت المرأة) denir. Feryadından ötürü 'anası onu kaybetsin/ağlasın' manasında *île avluhû* (عيل عوله) denir. Sözüne ve benzeri şeylerine hayret edilen kimse için 'Ona galip gelen şey mağlup oldu' anlamında *île mâ hüve âiluhû* (عيل ما هو عائله) darbımeseli söylenir; zira o, emsallerini üstünlükle aşmadıkça böyle olmaz; kimi zaman da bu alçaklıkla olur ve zıt anlamlılıkla isimlendirmeden sayılır. *el-Âle* (العالة), en uzun kuş olduğu için devekuşudur. Bir şeyi kalmadığında *mâ lehû âlün ve lâ mâl* (ما له عال ولا مال) denir; zira bu durum acizlikten ise alçaklıkta son noktadır, zühtten ise yükseklikte son noktadır. Sendeleyene *âleke âliyen* (عالك عالياً) denir,
3510. Metin
كقولهم: لعا لك، والمعول: حديدة تنفر بها الجبال - من القوة اللازمة للعلو، والعالة، شبه الظلة يستر بها
tıpkı *le'an lek* (لعا لك) dedikleri gibi. *el-Mı'vel* (المعول), yüksekliğin gerektirdiği güçten kinaye olarak dağları yarmaya yarayan kazmadır (demir alet). *el-Âle* (العالة), yağmurdan
3511. Metin
من المطر؛ واللوعة: حرقة توجد من الحزن أو الحب أو المرض أو الهم - لأنها تعلو الإنسان، ولاعه الحب: أمرضه، وأتان لاعة الفؤاد إلى جحشها - كأنها ولهى فزعاً، ولاع يلاع: جزع أو مرض ورجل هاع لاع: جبان جزوع، أو حريص، أو سيىء الخلق - لما علاه من هذه الأخلاق المنافية للعقل وغلبه منها، ولاعته الشمس: غيرت لونه واللاعة أيضاً: الحديدة الفؤاد الشهمة - لأنه يعلوا غيره، وامرأة لاعة: التي تغازلك ولا تمكنك - لما لها في ذلك من الغلبة والعلو على القلوب؛ والوعل: تيس الجبل، والشريف، والملجأ، والوعلة: الموضع المنيع من الجبل، أو صخرة مشرفة منه، وهم علينا وعل واحد: مجتمعون، وما لك عن ذلك وعل، أي بد - إنه لولا علوه عليك ما اضطررت إليه والوعل: اسم شوال - كأنه لما له من العلو بالعيد والحج، والوعل ككتف: اسم شعبان ح لما له من العلو بتوسطه بين رجب وشوال، والوعلة أيضاً: عروة القميص
korunmak için kullanılan gölgelik benzeri örtüdür. *el-Lev'a* (اللوعة), üzüntü, aşk, hastalık veya kederden hâsıl olan iç yanmasıdır; zira insanı kaplayıp üstüne çıkar. Aşk onu hasta ettiğinde *lâ'ahu'l-hubb* (لاعه الحب) denir; yavrusuna aşırı düşkün ve dehşet içinde kalan dişi eşek için *etânün lâatü'l-füâdi ilâ cahşihâ* (أتان لاعة الفؤاد إلى جحشها) denir. *Lâ'a yelâ'u* (لاع يلاع), sabırsızlandı veya hastalandı demektir. Akla zıt olan ve kişiyi esir alan bu huylar üzerine çöktüğü için korkak, sabırsız, haris veya kötü ahlaklı adama *racülün hâun lâun* (رجل هاع لاع) denir. Güneş rengini değiştirdiğinde *lâ'athu'ş-şems* (لاعته الشمس) denir. *el-Lâ'a* (اللاعة), başkasına üstün geldiği için aynı zamanda uyanık ve zeki kadındır; seninle cilveleşip teslim olmayan kadına da gönüllere galebe çalıp üstün geldiği için *imraetün lâ'ah* (امرأة لاعة) denir. *el-Va'l* (الوعل), dağ keçisi, şerefli kimse ve sığınılacak yerdir. *el-Va'le* (الوعلة), dağın sarp yeri veya yüksek kayasıdır. 'Bize karşı tek bir el oldular' manasında *hüm aleynâ va'lün vâhid* (هم علينا وعل واحد) denir. 'Bundan kaçışın yoktur' manasında *mâ leke an zâlike va'l* (ما لك عن ذلك وعل) denir; zira sana galip gelmeseydi ona mecbur kalmazdın. *el-Va'l*, bayram ve hac sebebiyle kazandığı yükseklikten ötürü Şevval ayının adıdır. 'Ketif' vezninde *el-Va'il* (الوعِل) ise Receb ile Şevval arasında bulunmasındaki üstünlükten ötürü Şaban ayının adıdır. *el-Va'le* aynı zamanda gömleğin yakası,
3512. Metin
والزير زره والقدح والإبريق الذي يعلق بها فيعلو، ووعال كغراب: حصن باليمن، والمستوعل - بفتح العين: حرز الوعل، ووعل كوعد: أشرف، وتوعلت الجبل: علوته؛ وأولع فلان بكذا، أو ولع بالكسر: استخف، أي صار عالياً عليه غالباً له إطاقته حمله، وولع بحقه: ذهب، وولع بالفتح - إذا كذب، إما للإزالة وإما لأنه استخفه الكذب فحمله، وولع والع - مبالغة، أي كذب عظيم والمولع: الذي فيه لمع من ألوان - كأنه علا على تلك الألوان، أو غلب تلك الألوان أصل لونه، وعبارة القاموس: والتوليع: استطالة البلق، يقال برذون وثور مولع - كمعظم، والوليع: الطلع ما دام في قيقائه، أي وعائه. وهو قشرة الطلع لعلوه، وما أدري ما ولعه - بالفتح أي حبسه، إما للإزالة، لإنه لما منعه كان كأنه أزال علوه، وإما لأنه علا عليه، وأولعه به، أي أغراه، أي حمله عليه؛ والعيلة: الحاجة، وعال يعيل - إذا افتقر، وذلك إما من الإزالة، أو لأن الحاجة علته، أو لأنها ميل، وعالني الشيء: أعجزني، وعيل صبري: قل وضعف أي علاه من الأمر ما أضعفه، وعلت الضالة: لم أدر أين أبغيها، والمعيل:
büyük küpün düğmesi ve asılıp yukarıda duran kadeh ile ibriktir. 'Gurâb' vezninde *Vu'âl* (وعال), Yemen'de bir kaledir. Ayn harfinin fethasıyla *el-müstev'al* (المستوعل), dağ keçisinin sığınağıdır. 'Va'ade' gibi *ve'ale* (وعل), yükseldi demektir; *teva'altü'l-cebele* (توعلت الجبل) ise 'dağa çıktım' demektir. Bir şeye düşkün olduğunda *ül'ıa fulânün bi-kezâ* (أولع فلان بكذا) veya kesre ile *veli'a* (ولع) denir; yani onu hafif buldu, taşımaya güç yetirerek ona üstün geldi ve galip oldu demektir. Hakkını alıp götürdüğünde *veli'a bi-hakkıhî* (ولع بحقه) denir. Fetha ile *vele'a* (ولع), yalan söyledi demektir; ya izale manasından yahut yalan onu hafif görüp taşıdığı içindir. Mübalağa olarak *vele'un vâli'un* (ولع والع) denir, yani büyük yalan. *el-Müvalla'* (المولع), alacalı renkleri olan şeydir; sanki o renklerin üstüne çıkmış veya o renkler asıl rengine galebe çalmıştır. el-Kâmûs'un ifadesi şöyledir: 'et-Tevlî' (التوليع), alacalığın uzayıp gitmesidir; 'muazzam' gibi *berzûnün ve sevrün müvalla'* (برذون وثور مولع) denir.' *el-Velî'* (الوليع), kılıfında kaldığı sürece hurma tomurcuğudur; kılıf da tomurcuğun kabuğudur ve yüksekte olduğu için bu ismi almıştır. Fetha ile 'Onu neyin alıkoyduğunu bilmiyorum' manasında *mâ edrî mâ vele'ah* (ما أدري ما ولعه) denir; yani hapsetti, engellediğinde sanki onun üstünlüğünü yok ettiği için ya izale manasındadır ya da onun üstüne çıktığı içindir. Birine bir şeyi teşvik ettiğinde *evle'ahû bihî* (أولعه به) denir, yani onu kışkırttı ve ona sevk etti. *el-Île* (العيلة), ihtiyaçtır; fakir düştüğünde *âle ye'îlü* (عال يعيل) denir; bu da ya izale manasından ya ihtiyacın onu kaplamasından yahut onun bir sapma (meyil) olmasındandır. Bir şey beni aciz bıraktığında *âlenî eş-şey'* (عالني الشيء) denir. Sabrım tükendiğinde ve zayıfladığında *île sabrî* (عيل صبري) denir; yani onu zayıflatan durum üstüne çöktü demektir. *Âleti'd-dâlleh* (علت الضالة), 'Yitiği nerede arayacağımı bilemedim' demektir. *el-Mu'îl* (المعيل);
3513. Metin
الأسد والنمر والذئب - لأنه يعيل صيداً أي يلتمس فهو يرجع إلى العلو والقدرة على الطلب، وعالني الشيء: أعوزني - إما أزال علوي، أو علا عني، وعال في مشيه: تمايل واختال وتبختر - لأنه لا يفعله إلا عال في نفسه مع أنه كله من الميل، وعال في الأرض: ذهب أي علا عليها مشياً، والذكر من الضباع عيلان، والعيل محركة: عرضك حديثك وكلامك على من لا يريده وليس من شأنه - كأنه لم يهتد لمن يريده فعرضه على من لا يريده، فهو يرجع إلى الحاجة المزيلة للعلو؛ وليعة الجوع - بالفتح: حرقته - كما تقدم في اللوعة، ولعت - بالكسر: ضجرت، كأنه من الإزالة، أو أن العلو للأمر المتضجر منه، والملياع - علاها، والملياع: التي تقدم الإبل سابقة ثم ترجع إليها، وريح لياع - بالكسر: شديدة، وقد وضح بذلك صحة ما فسر به إمامنا الشافعي صريحاً ومطابقة - كما تقدم، وشهد له العول في الحساب والسهام، وهو كثرتها، وظهر تحامل من
aslan, pars ve kurttur; çünkü av arar (ye'îlü sayden), bu da arama gücüne ve yüksekliğe racidir. Bir şey bana muhtaç kıldığında *âlenî eş-şey'* (عالني الشيء) denir; ya üstünlüğümü yok etti ya da bana üstün geldi demektir. Yürüyüşünde sallanıp çalım sattığında ve böbürlendiğinde *âle fî meşyihî* (عال في مشيه) denir; zira bunu ancak kendini üstün gören kimse yapar, bununla birlikte hepsi meyil (sapma) manasındandır. Yeryüzünde yürüyüp gittiğinde *âle fi'l-ard* (عال في الأرض) denir, yani yürüyerek onun üzerine çıktı demektir. Sırtlanın erkeğine *aylân* (عيلان) denir. Harekeli olarak *el-Ayel* (العيل), sözünü ve konuşmanı onu istemeyen ve onunla ilgilenmeyen kimseye sunmandır; sanki onu isteyeni bulamamış da istemeyene arz etmiştir, bu da üstünlüğü yok eden ihtiyaca racidir. Fetha ile *ley'atü'l-cû'* (ليعة الجوع), lev'ada geçtiği gibi açlığın iç yakmasıdır. Kesre ile *li'tü* (لعت), sıkıldım/bunalttım demektir; sanki izale babındandır veya yükseklik kendisinden sıkıntı duyulan şeydedir. *el-Milyâ'* (الملياع), öne geçip sonra develere geri dönen öncü devedir. Kesre ile *rîhun liyâ'* (ريح لياع), şiddetli rüzgardır. Böylece İmamımız Şâfiî'nin -daha önce geçtiği üzere- açıkça ve tam bir mutabakatla tefsir ettiği mananın doğruluğu ortaya çıkmış ve hesap ile hisselerdeki fazlalık demek olan 'avl' de buna şahitlik etmiştir. Buna
3514. Metin
رد ذلك وقال: إنه لا يقال في كثرة العيال إلا: عال يعيل، وكم من عائب قولا صحيحاً! وكيف لا وهو من الأئمة المحتج بأقوالهم في اللغة، وقد وافقه غيره وشهد لقوله الحديث الصحيح؛ قال الإمام يحيى بن أبي الخير العمراني الشافعي في كتابه البيان: {ألا تعولوا} قال الشافعي: معناه أن لا تكثر عيالكم ومن تمونونه، وقيل: إن أكثر السلف قالوا: المعنى أن لا تجوروا، يقال: عال يعول - إذا جار وأعال يعيل - إذا كثر عياله؛ إلا زيد بن أسلم فإنه قال: معناه أن لا تكثر عيالكم، وقول النبي ﷺ يشهد لذلك، قال:
karşı çıkıp da çoluk çocuğun çokluğu için yalnızca *âle ye'îlü* (عال يعيل) denileceğini söyleyen kimsenin peşin hükümlülüğü ortaya çıkmıştır. Doğru bir sözü ayıplayan nice kimseler vardır! Oysa o (Şâfiî), lügatte sözleri hüccet kabul edilen imamlardandır; başkaları da ona katılmış ve sahih hadis de onun sözüne şahitlik etmiştir. İmam Yahyâ b. Ebi'l-Hayr el-Ümrânî eş-Şâfiî, *el-Beyân* adlı kitabında şöyle demiştir: '{ألا تعولوا} ayeti hakkında Şâfiî şöyle demiştir: Bunun manası, çoluk çocuğunuzun ve nafakasını sağladığınız kimselerin çoğalmamasıdır. Selefin çoğunun ise: 'Bunun manası zulmetmemenizdir; zira haksızlık ettiğinde *âle ye'ûlü* (عال يعول), çoluk çocuğu çoğaldığında ise *e'âle ye'îlü* (أعال يعيل) denir' dediği nakledilmiştir. Ancak Zeyd b. Eslem müstesnadır; zira o: 'Bunun manası çoluk çocuğunuzun çoğalmamasıdır' demiştir. Peygamber'in sallallahu aleyhi ve sellem şu sözü de buna şahitlik etmektedir:
3515. Metin
«ابدأ بنفسك ثم بمن تعول» انتهى.
«Önce kendinden başla, sonra da geçimini üstlendiklerinden (ta'ûlü) başla» demiştir. [İktibas] sona erdi.
3516. Metin
وهذا الحديث أخرجه الشيخان وغيرهما عن حكيم بن حزام عن أبي هريرة ﵄ بلفظ «أفضل الصدقة ما كان عن ظهر غنى، واليد العليا خير من اليد السفلى، وابدأ بمن تعول» وفي الباب أيضاً عن عمران بن حصين وأبي رمثة البلوي وأبي أمامة ﵃، وأثر زيد بن أسلم رواه الدارقطني والبيهقي من طريق سعيد بن أبي هلال عنه، قال: «ذلك أدنى أن لا يكثر من يعولونه» أفاده شيخنا ابن حجر
Bu hadisi Şeyhayn (Buhârî ve Müslim) ve diğerleri, Hakîm b. Hizâm'dan, o da Ebû Hüreyre'den radıyallahu anhümâ şu lafızla rivayet etmişlerdir: «En hayırlı sadaka, zenginlikten sonra verilendir. Üstteki el alttaki elden hayırlıdır. Sen bakmakla yükümlü olduklarından (te'ûlü) başla.» Bu konuda İmrân b. Husayn, Ebû Rimse el-Belevî ve Ebû Ümâme'den de radıyallahu anhüm rivayet vardır. Zeyd b. Eslem'in rivayetini ise Dârekutnî ve Beyhakî, Saîd b. Ebî Hilâl yoluyla ondan rivayet etmişlerdir; o şöyle demiştir: «Bu, geçimini üstlendikleri kimselerin çoğalmamasına daha yakındır.» Bunu şeyhimiz İbn Hacer,
3517. Metin
في تخريج أحاديث الرافعي وقال الإمام: إن تفسير الشافعي هو تفسير الجماعة، عبر عنه بالكناية وهي ذكر الكثرة، وأراد الميل لكون الكثرة، لا تنفك عنه، وقال ابن الزبير: لما تضمنت سورة البقرة ابتداء الخلق وإيجاد آدم ﵊ من غير أب ولا أم، وأعقبت بسورة آل عمران لتضمنها - مع ذكر في صدرها - أمر عيسى ﵊، وأنه كمثل آدم ﵊ في عدم الافتقار إلى أب، وعلم الموقنون من ذلك أنه تعالى لو شاء لكانت سنة فيمن بعد آدم ﵊، فكأن سائر الحيوان لا يتوقف إلا على أم فقط؛ أعلم سبحانه أن من عدا المذكورين عليهما الصلاة والسلام من ذرية آدم سبيلهم سبيل الأبوين فقال تعالى: {يا أيها الناس اتقوا ربكم} إلى قوله: {وبث منهما رجالاً كثيراً ونساء} ثم أعلم تعالى كيفية النكاح المجعول سبباً في التناسل وما يتعلق به، وبين حكام الأرحام والمواريث فتضمنت السورة ابتداء الأمر وانتهاءه، فأعلمنا بكيفية التناكح وصورة الاعتصام واحترام بعضنا لبعض وكيفية تناول الإصلاح فيما بين الزوجين عند التشاجر والشقاق، وبين لنا ما ينكح
Râfiî'nin hadislerinin tahrîcinde belirtmiştir. İmam şöyle demiştir: 'Şâfiî'nin tefsiri cemaatin tefsiridir; bunu çokluğu zikretmek suretiyle kinaye yoluyla ifade etmiştir; çokluk da meyil ve sapmadan ayrılmayacağı için meyli kastetmiştir.' İbnü'z-Zübeyr şöyle demiştir: Bakara suresi yaratılışın başlangıcını ve Âdem aleyhisselâm'ın ana ve baba olmaksızın yaratılışını ihtiva edip, ardından gelen Âl-i İmrân suresi de -baş tarafındaki zikirle birlikte- Îsâ aleyhisselâm'ın durumunu ve bir babaya ihtiyaç duymama hususunda Âdem aleyhisselâm gibi olduğunu kapsayınca; yakîn sahipleri Allah Teâlâ dileseydi bunun Âdem aleyhisselâm'dan sonrakilerde de bir kanun olacağını, sanki diğer canlıların da yalnızca bir anneye bağlı kalacağını anladılar. Bunun üzerine Allah Teâlâ, adı geçen iki peygamber -aleyhimesselâm- dışındaki Âdem neslinin durumunun ana-baba yoluyla olduğunu bildirerek şöyle buyurdu: {يا أيها الناس اتقوا ربكم} “Ey insanlar! Rabbinizden sakının...” ayetinden {وبث منهما رجالاً كثيراً ونساء} “...ve o ikisinden birçok erkek ve kadın türetti” ayetine kadar. Sonra Allah Teâlâ üremeye sebep kılınan nikâhın keyfiyetini ve buna bağlı hususları bildirdi; akrabaların ve mirasların hükümlerini açıkladı. Böylece sure işin başını ve sonunu kapsadı. Bize evlenmenin keyfiyetini, [Allah'ın ipine] sarılmanın şeklini, birbirimize saygı duymayı, çekişme ve anlaşmazlık anında karı koca arasını düzeltmenin yolunu öğretti ve bize nikâhlanabilecek olanları,
3518. Metin
وما أبيح من العدد وحكم من لم يجد الطول وما يتعلق بهذا إلى المواريث، فصل ذلك كله إلا الطلاق.
müsaade edilen evlilik sayısını, evlenme gücü bulamayanın hükmünü ve buna bağlı olarak miraslara kadar olan meseleleri bildirdi; talak (boşanma) müstesna bunların hepsini ayrıntılarıyla açıkladı.
3519. Metin
لأن أحكامه تقدمت، ولأن بناء هذه السورة على التواصل والائتلاف ورعي حقوق ذوي الأرحام وحفظ ذلك كله إلى حالة الموت المكتوب علينا، وناسب هذا المقصود من التواصل والألفة ما افتتحت به السورة من قوله تعالى: {الذي خلقكم من نفس واحدة} [النساء: ١] ، فافتتحها بالالتئام والوصلة ولهذا خصت من حكم تشاجر الزوجين بالإعلام بصورة الإصلاح والمعدلة إبقاء لذلك التواصل فلم يكن الطلاق ليناسب هذا، فلم يقع له هنا ذكر إلا إيماء {وإن يتفرقا يغن الله كلا من سعته} [النساء: ١٣] ولكثرة ما يعرض من رعي حظوظ النفوس عند الزوجية ومع القرابة - ويدق ذلك ويغمض - تكرر كثيراً في هذه السورة الأمر بالاتقاء، وبه افتتحت {اتقوا ربكم} [النساء: ١] ، {واتقوا الله الذي تسآءلون به والأرحام} [النساء: ١] ، {ولقد وصينا الذين أوتوا الكتاب من قبلكم وإياكم أن اتقوا الله} [النساء: ١٣١] ، ثم حذروا من حال من صمم على الكفر وحال اليهود والنصارى والمنافقين وذوي التقلب في الأديان بعد أذن اليقين، وكل ذلك تأكيد لما أمروا به من الاتقاء، والتحمت الآيات إلى الختم
Çünkü onun hükümleri daha önce geçmişti ve bu surenin esası irtibat, kaynaşma, akrabalık haklarını gözetme ve bütün bunları üzerimize yazılmış olan ölüm anına kadar koruma üzerine kuruludur. Bu irtibat ve kaynaşma maksadına, surenin başında yer alan {الذي خلقكم من نفس واحدة} [en-Nisâ: 1] “Sizi tek bir nefisten yaratan...” ayeti tam olarak uymuştur; zira sureye birleşme ve kaynaşma ile başlanmıştır. Bu sebeple karı koca arasındaki çekişme hükmünden, o irtibatı devam ettirmek maksadıyla sadece ıslah ve adalet şeklinin bildirilmesi tahsis edilmiş, bu yüzden talak bu maksada uygun düşmemiştir. Dolayısıyla talak burada {وإن يتفرقا يغن الله كلا من سعته} [en-Nisâ: 130] “Eğer ayrılırlarsa Allah her birini geniş lütfundan muhtaç olmaktan kurtarır” şeklinde sadece bir ima olarak yer almıştır. Evlilikte ve akrabalıkta nefislerin paylarını gözetme durumu çokça ortaya çıktığı -ve bu da son derece ince ve gizli olduğu- için, bu surede sakınma (takva) emri çokça tekrarlanmıştır ve sure bununla açılmıştır: {اتقوا ربكم} [en-Nisâ: 1] “Rabbinizden sakının”, {واتقوا الله الذي تسآءلون به والأرحام} [en-Nisâ: 1] “Adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan ve akrabalık bağlarını koparmaktan sakının”, {ولقد وصينا الذين أوتوا الكتاب من قبلكم وإياكم أن اتقوا الله} [en-Nisâ: 131] “Sizden önce kendilerine kitap verilenlere de size de Allah'tan sakınmanızı tavsiye ettik”. Sonra küfürde ısrar edenlerin durumundan, Yahudilerin, Hristiyanların, münafıkların ve yakîn hasıl olduktan sonra dinler arasında bocalayanların durumundan sakındırdı. Bütün bunlar, emrolundukları takvayı pekiştirmek içindir ve ayetler sonuna kadar birbirine kenetlenmiştir;
3520. Metin
بالكلالة من المواريث المتقدمة - انتهى.
daha önce geçen miras hükümlerinden kelâle meselesiyle son bulmuştur. [İktibas] sona erdi.
3521. Metin
ولما حذروا من القول الذي من مدلوله المحاجة عن كثرة النساء؛ كان ربما تعلق به من يبخل عن بعض الحقوق، لا سيما ما يستكثره من الصداق، فأتبعه ما ينفي ذلك، فقال - مخاطباً للأزواج، لأن السياق لهم، معبراً بما يصلح للدفع والالتزام المهيىء له: {وآتوا النساء} أي عامة من اليتامى وغيرهن {صدقاتهن} ، وقوله مؤكداً للإيتاء بمصدر من معناه: {نحلة} مؤيد لذلك، لأن معناها: عطية عن طيب نفس؛ قال الإمام أبو عبد الله القزاز في ديوانه: وأصله - أي النحل: إعطاء الشيء لا يراد به عوض وكذا إن قلنا: معنى النحلة الديانة والملة والشرعة والمذهب، أي آتوهن ذلك ديانة.
Kadınların çokluğuna dair delil getirmeyi içeren sözden sakındırılınca; bazı haklar konusunda, bilhassa çok bulduğu mehir konusunda cimrilik eden kimsenin buna sarılması muhtemeldi. Bunun üzerine bunu ortadan kaldıran hükmü getirerek -siyak kendilerine yönelik olduğu için kocalara hitap ederek, ödemeye ve buna zemin hazırlayan taahhüde uygun bir ifadeyle- şöyle buyurdu: {وآتوا النساء} “Kadınlara verin”; yani gerek yetim gerek diğer kadınların tamamına [verin], {صدقاتهن} “mehirlerini”. Vermeyi (îtâ), onun manasını taşıyan bir masdarla tekit eden {نحلة} “gönül hoşluğuyla bir bağış olarak” sözü de bunu desteklemektedir; zira bunun manası: Gönül hoşluğuyla verilen bağış demektir. İmam Ebû Abdillâh el-Kazzâz dîvânında şöyle demiştir: 'Nihl'in aslı, karşılık beklenmeksizin bir şeyin verilmesidir.' Aynı şekilde eğer 'nihle'nin manası diyanet, din, şeriat ve mezheptir dersek; yani onlara bunu bir dini vecibe olarak verin demektir.
3522. Metin
ولما وقع الأمر بذلك كان ربما أبى المتخلق بالإسلام قبول ما تسمح به المرأة منه بإبراء أو رد على سبيل الهبة - لظنه أن ذلك لا يجوز أو غير ذلك فقال: {فإن طبن لكم} أي متجاوزات {عن شيء} ووحّد الضمير ليرجع إلى الصداق المفهوم من الصدقات، ولم يقل: منها، لئلا يظن أن الموهوب لا يجوز إلا إن كان صداقاً كاملاً فقال: {منه} أي الصداق {نفساً} أي عن شهوة صادقة من غير إكراه
Bununla emrolununca, İslam ahlakıyla ahlaklanan kimse -bunun caiz olmadığını zannederek veya başka bir sebeple- kadının ibra etmek veya hibe yoluyla geri vermek suretiyle gönüllü olarak bağışladığı şeyi kabul etmekten kaçınabilirdi. Bunun üzerine şöyle buyurdu: {فإن طبن لكم} “Eğer onlar size gönül rızasıyla bırakırlarsa”; yani vazgeçerek {عن شيء} “herhangi bir şeyi”. Hibe edilen şeyin ancak tam bir mehir olduğunda caiz olacağı zannedilmesin diye 'onlardan' (minhâ) demeyip, 'sadakât'tan anlaşılan tekil mehir kelimesine dönmesi için zamiri tekil getirerek şöyle buyurdu: {منه} “ondan”, yani mehirden, {نفساً} “gönül hoşluğuyla”; yani hiçbir zorlama
3523. Metin
ولا خديعة {فكلوه} أي تصرفوا فيه بكل تصرف يخصكم {هنيئاً} أي سائغاً صالحاً لذيذاً في عافية بلا مشقة ولا مضرة {مريئاً *} أي جيد المغبة بهجا ساراً، لا تنغيص فيه، وربما كان التبعيض ندباً إلى التعفف عن قبول الكل، لأنه في الغالب لا يكون إلا عن خداع أو ضجر فربما أعقب الندم، وهذا الكلام يدل أيضاً على تخصيص الأحرار دون العبيد، لأنهم لا يملكون ماجعلته النساء لهم ليأكلوه هنيئاً. قال الأصبهاني: فإن وهبت له ثم طلبت منه بعد الهبة علم أنها لم تطب نفسها، وعن الشعبي ان رجلاً أتى مع امرأته شريحاً في عطية أعطتها إياه وهي تطلب أن ترجع، فقال شريح: رد عليها، فقال الرجل: أليس قد قال الله تعالى: {فإن طبن لكم} [النساء: ٤] قال: لو طابت نفسها لما رجعت فيه؛ وعنه قال: أقيلها فيما وهبت ولا أقيله، لأنهن يخدعن.
ve aldatma olmaksızın samimi bir istekle [bırakırlarsa], {فكلوه} “artık onu yiyin”; yani size ait olan her türlü tasarrufla onda tasarrufta bulunun, {هنيئاً} “afiyetle”; yani hiçbir meşakkat ve zarar olmaksızın afiyet içinde, boğazdan kolayca geçen, helal ve lezzetli olarak, {مريئاً *} “ve içinize sinerek”; yani sonu güzel, neşe ve sevinç verici, hiçbir kederi olmayan bir şekilde [yiyin]. Bir kısmının zikredilmesi (teb'îz), tamamını kabul etmekten sakınmaya (iffete) bir teşvik olabilir; çünkü bu durum çoğunlukla aldatma veya bıkkınlık sonucu olur ve ardından pişmanlık getirebilir. Bu ifade de kölelerin değil, hürlerin kastedildiğine delalet eder; çünkü köleler, kadınların kendilerine afiyetle yemeleri için verdikleri şeylere malik olamazlar. el-İsbahânî şöyle demiştir: 'Kadın mehri ona bağışlar da bağıştan sonra geri isterse, gönül hoşluğuyla vermediği anlaşılır.' Şa'bî'den rivayet edildiğine göre bir adam, karısının kendisine yaptığı bir bağıştan dönmek istemesi üzerine karısıyla birlikte Şurayh'a geldi. Şurayh: 'Ona geri ver' dedi. Adam: 'Allah Teâlâ {فإن طبن لكم} [en-Nisâ: 4] “Eğer gönül hoşluğuyla verirlerse...” buyurmadı mı?' deyince, Şurayh: 'Gönlü razı olsaydı ondan dönmezdi' dedi. Yine ondan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: 'Kadının bağışladığı şeyde dönme talebini kabul ederim ama erkeğinkini etmem; çünkü kadınlar aldatılır.'
3524. Metin
ولما أمر بدفع أموال اليتامى والنساء إليهم، ونهى عن أكل شيء منها تزهيداً في المال واستهانة به، وكان في النساء والمحاجير من الأيتام وغيرهم سفهاء، وأمر بالاقتصاد في المعيشة حذراً من الظلم والحاجة نهى عن التبذير، وقد حث سبحانه على حسن رعاية المال في غير آية من كتابه لأنه «نعم المال الصالح للرجل الصالح» رواه أحمد وابن منيع عن عمرو بن العاص رفعه؛ لأن الإنسان ما لم يكن فارغ البال لا يمكنه القيام بتحصيل ما يهمه من الدنيا، وما لم يتمكن من تحصيل ما يهمه من الدنيا لا يمكنه أمر الآخرة، ولا يكون فارغ البال إلا بواسطة ما يكفيه من المال - لأنه لا يتمكن في هذه الدار التي مبناها على الأسباب من جلب المنافع ودفع المضار إلا به، فمن أراده لهذا الغرض كان من أعظم الأسباب المعينة له على اكتساب سعادة الآخرين، ومن أراد لنفسه كان من أعظم المعوقات عن سعادة الآخرة فقال تعالى: {ولا تؤتوا} أيها الأزواج والأولياء {السفهاء} أي من محاجيركم ونسائكم وغيرهم {أموالكم} أي الأموال التي خلقها الله لعباده سواء كانت مختصة بكم أو بهم، ولكم بها علقة بولاية أو غيرها، فإنه يجب عليكم حفظها {التي جعل الله} أي الذي له
Yetimlerin ve kadınların mallarının kendilerine verilmesini emredip, mala karşı zahitlik aşılamak ve onu basite almak maksadıyla ondan bir şey yemeyi yasaklayınca; kadınlar ile yetimler ve diğer vesayet altındakiler arasında aklı ermez (sefih) kimseler bulunduğundan ve zulümden ve muhtaçlıktan sakınmak için geçimde iktisatlı olmak emredildiğinden, saçıp savurmayı yasakladı. Allah Teâlâ, Kitabı'nın birçok ayetinde malın güzelce korunmasını teşvik etmiştir; zira «Salih kişi için salih mal ne güzeldir!» -bunu Ahmed ve İbn Menî', Amr b. el-Âs'tan merfû olarak rivayet etmiştir-. Çünkü insan zihnen rahat olmadıkça dünyadan kendisini ilgilendiren şeyleri elde etmeye güç yetiremez; dünyadan kendisini ilgilendiren şeyleri elde edemedikçe de ahiret işini yerine getiremez. Zihnen rahat olmak da ancak kendisine yetecek miktardaki mal vasıtasıyla olur; zira sebeplere dayalı olan bu dünyada faydaları celbetmek ve zararları defetmek ancak mal ile mümkündür. Kim malı bu maksatla isterse, bu durum onun ahiret saadetini kazanmasına yardım eden en büyük sebeplerden biri olur; kim de onu nefsi için isterse, ahiret saadetinden alıkoyan en büyük engellerden biri olur. Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: {ولا تؤتوا} “Ve vermeyin”; ey kocalar ve veliler! {السفهاء} “aklı ermezlere”; yani vesayetiniz altındaki kimselerden, kadınlarınızdan ve diğerlerinden olan sefihlere [vermeyin], {أموالكم} “mallarınızı”; yani ister size ister onlara ait olsun, velayet veya başka bir sebeple alakanız bulunan ve Allah'ın kulları için yarattığı malları [vermeyin]; zira onları korumanız üzerinize vaciptir. {التي جعل الله} “O mallar ki Allah kılmıştır”; yani
3525. Metin
الإحاطة بالعلم الشامل والقدرة التامة {لكم قياما} أي ملاكاً وعماداً تقوم بها أحوالكم، فيكون ذلك سبباً لضياعها، فضياعها سبب لضياعكم، فهو من تسمية السبب باسم المسبب للمبالغة، في سببيته {وارزقوهم} متجرين {فيها} وعبر بالظرف إشارة إلى الاقتصاد واستثمار الأموال حتى لا تزال موضعاً للفضل، حتى تكون النفقة والكسوة من الربح لا من رأس المال {واكسوهم} أي فإن ذلك ليس من المنهيّ عنه، بل هو من معالي الأخلاق ومحاسن الأعمال {وقولوا لهم} أي مع ذلك {قولاً معروفاً *} أي في الشرع والعقل كالعدة الحسنة ونحوها، وكل ما سكنت إليه النفس وأحبته من قول أو عمل وليس مخالفاً للشرع فهو معروف، فإن ذلك ربما كان أنفع في كثير من الإعطاء وأقطع للشر؛ والحجر على السفيه مندرج في هذه الآية، لأن ترك الحجر عليه من الإيتاء المنهي عنه.
kuşatıcı ilme ve tam kudrete sahip olan Allah, {لكم قياما} “sizin için bir geçim kaynağı [kılmıştır]”; yani durumlarınızın kendisiyle ayakta durduğu bir dayanak ve direk kılmıştır. Onların eline verilmesi helakine sebep olur, onların helaki de sizin helak olma sebebinizdir. Bu, sebeplilikteki mübalağadan ötürü sebebin müsebbebin adıyla isimlendirilmesidir. {وارزقوهم} “Onları rızıklandırın”; ticaret yaparak {فيها} “onun içinde”. Harf-i cer olarak zarfiyet ('fî') edatının kullanılması, malın fazilet vesilesi olmaya devam etmesi için iktisada ve malları nemalandırmaya işarettir; ta ki nafaka ve giyim ana paradan değil, kârdan karşılansın. {واكسوهم} “ve onları giydirin”; yani bu, yasaklanan şeylerden değildir, bilakis yüce ahlaktan ve güzel amellerdendir. {وقولوا لهم} “ve onlara söyleyin”; yani bununla birlikte, {قولاً معروفاً *} “güzel bir söz”; yani güzel bir vaat ve benzeri gibi şeriatta ve akılda meşru/güzel olan bir söz [söyleyin]. Nefsin yatıştığı ve sevdiği, şeriata aykırı olmayan her söz veya amel maruftur; zira bu kimi zaman vermekten daha faydalı olur ve kötülüğü daha çok keser. Sefihin hacr altına alınması (kısıtlanması) da bu ayetin kapsamına girer; çünkü onu kısıtlamayı terk etmek, yasaklanan verme eylemindendir.
3526. Metin
ولما نهى عن ذلك البذل للسفهاء أيتاماً كانا أو غيرهم، بين أنه ليس دائماً بل ما دام السفه قائماً، فمست الحاجة إلى التعريف بمن يعطي ومن يمنع وكيف عند الدفع، ولما كان السفه أمراً
İster yetim olsun ister başkası, sefihlere o şekilde mal vermeyi yasaklayınca; bunun sürekli olmadığını, bilakis sefehlik hali devam ettiği sürece geçerli olduğunu açıkladı. Böylece kime verileceğini, kimden engelleneceğini ve verme anında bunun nasıl yapılacağını tanıtmaya ihtiyaç duyuldu. Sefehlik ise
3527. Metin
باطناً لا يعرف إلا بالتصرف ولا سيما في المال؛ بدأ سبحانه بتعليم ما يتوصلون به إلى معرفته فقال مصرحاً بالأيتام اهتماماً بأمرهم: {وابتلوا اليتامى} أي اختبروهم في أمر الرشد في الدين والمال في مدة مراهقتهم واجعلوا ذلك دأبكم {حتى إذا بلغوا النكاح} أي وقت الحاجة إليه بالاحتلام أو السن {فإن آنستم} أي علمتم علماً أنتم في عظيم تيقنه كأنكم تبصرونه على وجه تحبونه وتطيب أنفسكم به {منهم} أي عند بلوغه {رشداً} أي بذلك التصرف، ونكره لأن وجود كمال الرشد في أحد يعز وقوعه {فادفعوا إليهم أموالهم} أي لزوال الحاجة إلى الحجر بخوف التبذير، وأضافها إليهم بعد إضافتها أولاً إلى المعطين إشارة إلى أنه لا يستحقها إلا من يحسن التصرف فيها.
özellikle mal hususundaki tasarruflar haricinde bilinemeyen batınî bir durum olunca; Allah Teâlâ onların bunu bilmelerine vesile olacak yolu öğretmeye başladı ve durumlarına verilen öneme binaen yetimleri açıkça zikrederek şöyle buyurdu: {وابتلوا اليتامى} “Ve yetimleri sınayın”; yani ergenlik dönemlerinde onları din ve mal konusundaki rüşd (olgunluk) bakımından imtihan edin ve bunu adet haline getirin, {حتى إذا بلغوا النكاح} “nihayet evlenme çağına geldiklerinde”; yani ihtilam veya yaş sebebiyle evliliğe ihtiyaç duydukları vakte ulaştıklarında, {فإن آنستم} “eğer görürseniz”; yani kesinliğinin büyüklüğü sebebiyle sanki sevdiğiniz ve gönlünüzün hoşnut olduğu bir şekilde gözünüzle görüyormuşçasına kesin bir bilgiyle bilirseniz, {منهم} “onlarda”; yani bülûğa erdiklerinde, {رشداً} “bir olgunluk [görürseniz]”; yani bu tasarruf vasıtasıyla [rüşd görürseniz mallarını verin]. Kelimeyi nekre (belirsiz) getirdi, çünkü bir kimsede tam anlamıyla rüşdün bulunması nadir gerçekleşir. {فادفعوا إليهم أموالهم} “artık mallarını kendilerine teslim edin”; yani saçıp savurma korkusuyla konulan hacr (kısıtlama) ihtiyacı ortadan kalktığı için [teslim edin]. Malları başlangıçta velilere izafe ettikten sonra burada yetimlere izafe etmesi, malı ancak onda güzel tasarruf edenin hak edeceğine bir işarettir.
3528. Metin
ولما كان الإنسان مجبولاً على نقائص منها الطمع وعدم الشبع لا سيما إذا خالط، لا سيما إن حصل له إذن ما؛ أدبه سبحانه بقوله: {ولا تأكلوها} أي بعلة استحقاقكم لذلك بالعمل فيها {إسرافاً} أي مسرفين بالخروج عن القصد في التصرف ووضع الشيء في غير موضعه وإغفال العدل والشفقة {وبداراً} أي مبادرين {أن يكبروا} أي فيأخذوها منكم عند كبرهم فيفوتكم الانتفاع بها، وكأنه عطف
İnsan, bilhassa başkasıyla karıştığında ve hele hele kendisine bir tür izin verildiğinde tamahkarlık ve doyumsuzluk gibi noksanlıklara meyilli olarak yaratıldığından; Allah Teâlâ şu sözüyle onu terbiye etti: {ولا تأكلوها} “Onları yemeyin”; yani o mallarda çalışmanız sebebiyle buna hak kazandığınız gerekçesiyle [onları yemeyin], {إسرافاً} “israf ederek”; yani tasarrufta ölçüyü aşarak, şeyi yerli yerine koymayarak, adalet ve şefkati ihmal ederek haddi aşan kimseler olarak, {وبداراً} “ve acele ederek [yemeyin]”; yani çabucak davranarak, {أن يكبروا} “büyüyecekler diye”; yani büyüdüklerinde o malları sizden alacaklar da onlardan faydalanmayı kaçıracaksınız [diye yemeyin]. Sanki
3529. Metin
بالواو الدالة على تمكن الوصف وتمامه إشارة إلى عدم المؤاخذة بما يعجز عنه الإنسان المجبول على النقصان مما يجري في الأفعال مجرى الوسوسة في الأقوال
vasfın yerleştiğine ve tamlığına delalet eden 'vav' ile atfetmesi; sözlerdeki vesvese mesabesinde olan ve fiillerde meydana gelen, fıtratında noksanlık bulunan insanın güç yetiremeyeceği şeylerden ötürü hesaba çekilmeyeceğine bir işarettir.
3530. Metin
«ولن يشاد الدين أحد إلا غلبه» .
«Bu dini kim zorlaştırırsa din ona mutlaka galip gelir.»
3531. Metin
ولما أشعر النهي عن أكل الكل بأن لهم في الأكل في الجملة علة مقبولة، أفصح به في قوله: {ومن كان} أي منكم أيها الأولياء {غنياً فليستعفف} أي يطلب العفة ويوجدها ويظهرها عن الأكل منها جملة، فيعف عنه بما بسط الله له من رزقه {ومن كان فقيراً} وهو يتعهد مال اليتيم لإصلاحه، ولما كان يخشى من امتناعه من الأكل منه التفريط فيه بالاشتغال بما يهمه في نفسه، أخرج الكلام في صيغة الأمر فقال معبراً بالأكل لأنه معظم المقصود: {فليأكل بالمعروف} أي بقدر أجرة سعيه.
Bütün [malın] yenilmesinin yasaklanması, genel olarak yemede kabul edilebilir bir gerekçelerinin bulunduğunu hissettirince, şu buyruğuyla bunu açıkça ifade etti: {ومن كان} “Kim de”; yani ey veliler, sizden kim, {غنياً فليستعفف} “zengin ise, iffetli davransın (uzak dursun)”; yani o mallardan yemeyi bütünüyle terk etmeyi istesin, bunu gerçekleştirsin ve ortaya koysun; Allah'ın kendisine bolca ihsan ettiği rızıkla yetinip iffet göstersin. {ومن كان فقيراً} “Kim de fakir ise”; ve yetimin malını ıslah etmek için onun bakımını üstleniyorsa, onun bu malı yemekten kaçınmasının bizzat kendisini ilgilendiren işlerle meşgul olarak yetim malında kusur ve ihmale yol açmasından korkulduğu için sözü emir kipiyle sevk etti ve asıl maksat olduğu için yemeyi zikrederek şöyle buyurdu: {فليأكل بالمعروف} “o takdirde meşru bir şekilde (örfe uygun olarak) yesin”; yani emeğinin karşılığı olan ücret miktarınca [yesin].
3532. Metin
ولما كان ذلك ربما أفهم الأمان إلى الرشد بكل اعتبار، أمر بالحزم - كما في الطبراني الأوسط عن أنس «احترسوا من الناس بسوء الظن» - فقال: {فإذا دفعتم إليهم} أي اليتامى {أموالهم} أي التي كانت تحت أيديكم لعجزهم عن حفظها {فأشهدوا عليهم}
Bu durum, her bakımdan rüşde (olgunluğa) karşı tam bir güven algısı doğurabileceğinden, -et-Taberânî'nin el-Mu'cemü'l-Evsat'ında Enes'ten nakledilen: «İnsanlardan suizan ile korununuz» hadisinde olduğu gibi- tedbirli ve ihtiyatlı davranmayı emrederek şöyle buyurdu: {فإذا دفعتم إليهم} “Onlara teslim ettiğinizde”; yani yetimlere, {أموالهم} “mallarını”; yani onları korumaktan aciz oldukları için eliniz altında bulunan malları [teslim ettiğinizde], {فأشهدوا عليهم} “onlara karşı şahit tutun”;
3533. Metin
أي احتياطاً لأن الأحوال تتبدل، والرشد يتفاوت، فالإشهاد أقطع للشر، وأنفع في كل أمر، والأمر بالإشهاد أزجر للولي عن الخيانة، لأن من عرف أنه لا يقبل عند الخصام إلا ببينة عف غاية العفة، واحترز غاية الاحتراز.
yani ihtiyat gereği [şahit tutun]; zira durumlar değişir ve rüşd farklılık gösterir. Dolayısıyla şahit tutmak şerri kökünden keser ve her işte en faydalı olandır. Şahit tutma emri, veliyi hıyanetten daha çok meneder; çünkü bir anlaşmazlık anında delilsiz hiçbir şeyin kabul edilmeyeceğini bilen kimse son derece iffetli davranır ve olanca dikkatiyle sakınır.
3534. Metin
ولما كانت الأموال مظنة لميل النفوس، وكان الحب للشيء يعمي ويصم؛ ختم الآية بقوله: {وكفى بالله} أي الذي له الحكمة البالغة والقدرة الباهرة والعظمة التي لا مثل لها، والباء في مثل هذا تأكيد لأن ما قرنت به هو الفاعل حقيقة لا مجازاً - كما إذا أمرنا بالفعل مثلاً {حسيباً *} أي محاسباً بليغاً في الحساب، فهو أبلغ تحذيراً لهم وللأيتام من الخيانة والتعدي ومدّ العين إلى حق الغير.
Mallar nefislerin meylettiği bir alan olduğundan ve bir şeye duyulan sevgi insanı kör ve sağır ettiğinden; ayeti şu buyruğuyla tamamladı: {وكفى بالله} “Allah yeter”; yani sonsuz hikmet, göz kamaştırıcı kudret ve eşsiz azamet sahibi olan Allah [yeter]. Bu gibi yerlerdeki 'bâ' harfi tekit içindir; çünkü kendisine bitiştirildiği şey mecazen değil hakikaten faildir; tıpkı bir fiille emrolunduğumuzdaki gibi. {حسيباً *} “hesap görücü olarak”; yani hesabı eksiksiz ve yetkin şekilde gören [bir hesap sorucu olarak Allah kafidir]. Dolayısıyla bu, hıyanetten, haddi aşmaktan ve başkasının hakkına göz dikmekten hem onlara hem de yetimlere yönelik en beliğ uyarıdır.
3535. Metin
ولما ذكر أموال اليتامى على حسب ما دعت إليه الحاجة واقتضاه التناسب إلى أن ختم بهذه الآية، كان كأن سائلاً سأل: من أين تكون أموالهم؛ فبين ذلك بطريق الإجمال بقوله تعالى: {للرجال} أي الذكور من أولاد الميت وأقربائه، ولعله عبر بذلك دون الذكور لأنهم كانوا لا يورثون الصغار، ويخصون الإرث بما عمر الديار، فنبه
İhtiyacın gerektirdiği ve aralarındaki tenasübün (uyumun) iktiza ettiği ölçüde yetim mallarını zikredip nihayet bu ayetle hitama erdirince, sanki birisi: «Onların malları nereden meydana gelir?» diye sormuş gibi oldu. Allah Teâlâ bunu icmâlî (özet) bir yolla şu buyruğuyla açıkladı: {للرجال} “Erkekler için”; yani ölenin erkek çocukları ve yakın akrabaları için. Zükûr (ذُكُور) kelimesi yerine 'ricâl' (رِجَال) lafzıyla ifade etmesi; onların küçük yaştakilere miras vermeyip mirası sadece yurdu mamur eden yetişkinlere tahsis etmelerinden ötürü olabilir. Böylece Allah Teâlâ,
3536. Metin
سبحانه على أن العلة النطفة {نصيب} أي منهم معلوم {مما ترك الوالدان والأقربون} .
miras illetinin [sadece] döl (nesep bağı) olduğuna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {نصيب} “bir pay vardır”; yani onlardan belirli bir pay, {مما ترك الوالدان والأقربون} “ana babanın ve yakın akrabanın bıraktığından”.
3537. Metin
ولما كانوا لا يورثون النساء قال: {وللنساء نصيب} ولقصد التصريح للتأكيد قال موضع «مما تركوا» : {مما ترك الوالدان والأقربون} مشيراً إلى أنه لا فرق بينهن وبين الرجال في القرب الذي هو سبب الإرث، ثم زاد الأمر تأكيداً وتصريحاً بقوله إبدالاً مما قبله بتكرير العامل: {مما قل منه أو كثر} ثم عرف بأن ذلك على وجه الحتم الذي لا بد منه، فقال مبيناً للاعتناء به بقطعه عن الأول بالنصب على الاختصاص بتقدير أعني: {نصيباً مفروضاً *} أي مقدراً واجباً مبيناً، وهذه الآية مجملة بينتها آية المواريث، وبالآية علم أنها خاصة بالعصبات من التعبير بالفرض لأن الإجماع - كما نقله الأصبهاني عن الرازي - على أنه ليس لذوي الأرحام نصيب مقدر.
Onlar kadınlara miras vermedikleri için Allah Teâlâ: {ولللنساء نصيب} “kadınlar için de bir pay vardır” buyurdu. Tekit amacıyla açıkça belirtmek kastıyla «onların bıraktıklarından» demek yerine: {مما ترك الوالدان والأقربون} “ana babanın ve yakın akrabanın bıraktığından” buyurarak miras sebebi olan yakınlık hususunda kadınlar ile erkekler arasında hiçbir fark olmadığına işaret etti. Sonra amilin tekrar edilmesi suretiyle önceki ifadeden bedel olarak: {مما قل منه أو كثر} “ondan az olsun çok olsun” buyruğuyla meseleyi daha da tekit edip açıkladı. Ardından bunun kaçınılmaz, kesin bir hüküm olduğunu bildirdi; ona verilen önemi açıklamak üzere mahzuf bir «a'nî» (yani kastediyorum) takdiriyle 'ihtisas' üzere nasb ederek önceki cümleden ayırıp şöyle buyurdu: {نصيباً مفروضاً *} “farz kılınmış bir pay olarak”; yani takdir edilmiş, vacip ve apaçık bir pay olarak. Bu ayet mücmel olup miras ayeti onu açıklamıştır. Bu ayetle birlikte, 'farz' ifadesinin kullanılmasından dolayı hükmün asabelere mahsus olduğu anlaşılmıştır; zira el-İsfahânî'nin er-Râzî'den naklettiğine göre, zevi'l-erhâm için takdir edilmiş belirli bir pay bulunmadığı konusunda icma vardır.
3538. Metin
ولما بين المفروض أتبعه المندوب فقال تعالى: {وإذا حضر القسمة أولوا القربى} أي ممن لا يرث صغاراً أو كباراً {واليتامى والمساكين} أي قرباء أو غرباء {فارزقوهم منه} أي المتروك،
Farz olanı açıklayınca ardından mendup olanı getirdi ve Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وإذا حضر القسمة أولوا القربى} “Paylaşma sırasında akrabalar hazır bulunursa”; yani küçük olsun büyük olsun mirasçı olmayan akrabalar, {واليتامى والمساكين} “yetimler ve yoksullar da”; yani akraba veya yabancı olanlar [hazır bulunursa], {فارزقوهم منه} “onları ondan rızıklandırın”; yani geriye bırakılan o mirastan [onlara verin],
3539. Metin
وهو أمر ندب لتطييب قلوبهم، وقرينة صرفه عن الوجوب ترك التحديد {وقولوا لهم} أي مع الإعطاء {قولاً معروفاً *} أي حسناً سائغاً في الشرع مقبولاً تطيب به نفوسهم.
bu, gönüllerini hoş etmek için verilmiş mendup bir emirdir. Bu emri vücûbiyetten (farz olmaktan) çıkaran karine ise miktarın sınırlandırılmamış olmasıdır. {وقولوا لهم} “ve onlara söyleyin”; yani malı vermekle birlikte [söyleyin], {قولاً معروفاً *} “güzel bir söz”; yani şeriata uygun, makbul ve gönüllerini hoş edecek güzel bir söz [söyleyin].
3540. Metin
ولما أعاد الوصية باليتامى مرة بعد أخرى، وختم بالأمر بالإنة القول، وكان للتصوير في التأثير في النفس ما ليس لغيره؛ أعاد الوصية بهم لضعفهم مصوراً لحالهم مبيناً أن القول المعروف هو الصواب الذي لا خلل فيه فقال: {وليخش} أي يوقع الخشية على ذرية غيرهم {الذين} وذكر لهم حالاً هو جدير بإيقاع الخشية في قلوبهم فقال: {لو تركوا} أي شارفوا الترك بموت أو هرم، وصوّر حالهم وحققه بقوله: {من خلفهم} أي بعد موتهم أو عجزهم العجز الذي هو كموتهم {ذرية} أي أولاداً من ذكور أو إناث {ضعافاً} أي لصغر أو غيره {خافوا عليهم} أي جور الجائرين.
Yetimler hakkındaki tavsiyeyi defalarca tekrarlayıp sözü yumuşak söyleme emriyle bitirince ve tasvirin insan nefsindeki etkisi başka hiçbir şeyde olmadığı için; zayıflıkları sebebiyle onların durumunu zihinlerde canlandırarak ve 'kavl-i ma'ruf'un (güzel sözün) içinde hiçbir kusur bulunmayan doğru söz olduğunu açıklayarak onlar hakkındaki tavsiyesini yineledi ve şöyle buyurdu: {وليخش} “Korkup titresinler”; yani başkalarının nesli için içlerinde korku duysunlar, {الذين} “o kimseler ki”; ve onların kalplerine korku salmaya layık olan bir hali zikrederek şöyle buyurdu: {لو تركوا} “bırakacak olsalardı”; yani ölüm veya yaşlılıkla geride bırakma durumuna yaklaşsalardı, onların bu halini şu buyruğuyla tasvir edip perçinledi: {من خلفهم} “arkalarında”; yani ölümlerinden veya ölümleri mesabesindeki acziyetlerinden sonra, {ذرية} “bir zürriyet”; yani erkek veya kız evlatlar, {ضعافاً} “zayıf [bırakacak olsalardı]”; yani küçük yaşta olmaları veya başka sebeplerle zayıf [bırakacak olsalardı], {خافوا عليهم} “onlar için korkarlardı”; yani zalimlerin haksızlığından [korkarlardı].
3541. Metin
ولما تسبب عن ذلك التصور في أنفسهم خوفهم على ذرية غيرهم كما يخافون على ذريتهم سواء كانوا أوصياء أو أولياء أو أجانب، وكان هذا الخوف ربما أداهم في قصد نفعهم إلى جور على غيرهم؛ أمر بما
Nefislerindeki bu tasavvur, -ister vasi, ister veli, isterse yabancı olsunlar- kendi zürriyetleri için korktukları gibi başkalarının zürriyeti için de korkmalarına sebep olunca ve bu korku onları yetimlere fayda sağlama kastıyla başkalarına haksızlık etmeye sevk edebileceğinden; Allah Teâlâ
3542. Metin
يحفظهم على الصراط السوي بقوله: {فليتقوا} وعبر بالاسم الأعظم إرشاداً إلى استحضار جميع عظمته فقال: {الله} أي فليعدلوا في أمرهم ليقيِّض الله لهم من يعدل في ذريتهم، وإلا أوشك أن يسلط على ذريتهم من يجور عليهم {وليقولوا} أي في ذلك وغيره {قولاً سديداً *} أي عدلاً قاصداً صواباً، ليدل هذا الظاهر على صلاح ما أتمره من الباطن.
onları dosdoğru yol üzere tutacak şeyi emrederek: {فليتقوا} “artık sakınsınlar” buyurdu. Bütün azametini hatırda tutmayı telkin etmek için İsm-i A'zam'ı kullanarak: {الله} “Allah'tan [sakınsınlar]” buyurdu; yani onların işlerinde adil davransınlar ki Allah da kendi zürriyetlerine adaletle davranacak kimseler nasip etsin. Aksi takdirde, kendi zürriyetlerine haksızlık edecek kimseleri musallat etmesi yakındır. {وليقولوا} “ve söylesinler”; yani bu meselede ve diğer hususlarda [söylesinler], {قولاً سديداً *} “doğru ve dürüst söz”; yani adil, ölçülü ve dosdoğru bir söz [söylesinler] ki, bu zahirî tutum bâtındaki dürüstlüğün meyvesine delalet etsin.
3543. Metin
ولما طال التحذير والزجر والتهويل في شأن اليتامى، وكان ذلك ربما أوجب النفرة من مخالطتهم رأساً فتضيع مصالحهم؛ وصل بذلك ما بين أن ذلك خاص بالظالم في سياق موجب لزيادة التحذير فقال مؤكداً لما كان قد رسخ في نفوسهم من الاستهانة بأموالهم: {إن الذين} ولما كان الأكل أعظم مقاصد الإنسان عبر به عن جميع الأغراض فقال: {يأكلون أموال اليتامى ظلماَ} أي أكلاً هو في غير موضعه بغير دليل يدل عليه، فهو كفعل من يمشي في الظلام، ثم أتبعه ما زاده تأكيداً بالتحذير في سياق الحصر فقال: {إنما يأكلون} أي في الحال وصور الأكل وحققه بقوله: {في بطونهم ناراً} أي
Yetimler konusunda uyarı, sakındırma ve korkutma uzayıp bu durum onlarla bir arada yaşamaktan tamamen kaçınmaya ve dolayısıyla maslahatlarının zayi olmasına yol açabileceğinden; bu sakındırmanın yalnızca zalimlere mahsus olduğunu açıklayan ifadeleri, uyarıyı daha da artırıcı bir bağlamda buna ekledi. Yetimlerin mallarını hafife almanın nefislerinde kökleşmiş olmasına binaen tekit ederek şöyle buyurdu: {إن الذين} “Şüphesiz o kimseler ki”; ve yemek insanın en büyük gayesi olduğu için bütün maksatları temsilen yemeyi zikrederek şöyle buyurdu: {يأكلون أموال اليتامى ظلماَ} “yetimlerin mallarını haksız yere yerler”; yani hiçbir meşru delile dayanmaksızın yerli yersiz yerler; bu kimseler karanlıkta yürüyen birinin yaptığı gibi davranırlar. Ardından bunu hasr (sınırlandırma) bağlamında bir uyarıyla tekit ederek şöyle buyurdu: {إنما يأكلون} “onlar ancak yerler”; yani halihazırda [yerler]. Yeme eylemini şu sözüyle tasvir ve tahkik etti: {في بطونهم ناراً} “karınlarına bir ateş [yerler]”; yani
3544. Metin
تحرق المعاني الباطنية التي تكون بها قوام الإنسانية وبين أنها على حقيقتها في الدنيا ولكنا لا نحسها الآن لأنها غير النار المعهودة في الظاهر بقوله - مكرراً التحذير مبيناً بقراءة الجماعة بالبناء للفاعل أنهم يلجؤون إليها إلجاء يصيّرهم كأنهم يدخلونها بأنفسهم: {وسيصلون} أي في الآخرة - بوعيد حتم لا خلف فيه {سعيراً *} أي عظيماً هو نهاية في العظمة، وذلك هو معنى ابن عامر وعاصم بالبناء للمجهول، أي يلجئهم إلى صليها ملجىء قاهر لا يقدرون على نوع دفاع له.
insanlığın kendisiyle ayakta durduğu bâtınî manaları yakıp kül eden [bir ateş yerler]. Bunun dünyada da hakikati üzere olduğunu, ancak zahirde bilinen ateşten farklı olması sebebiyle şu an onu hissetmediğimizi açıkladı. Cumhurun malum (etken) kıraatinde, onların bizzat kendileri giriyormuşçasına oraya sürükleneceklerini bildirerek uyarıyı tekrarlayıp şöyle buyurdu: {وسيصلون} “ve onlar gireceklerdir”; yani ahirette, asla hilafı olmayan kesin bir vaîd ile, {سعيراً *} “çılgın bir ateşe”; yani azameti son noktada olan büyük bir ateşe [gireceklerdir]. İbn Âmir ve Âsım'ın meçhul (edilgen) kıraatinin manası da budur; yani hiçbir şekilde geri püskürtemeyecekleri kahredici bir güç onları bu ateşe girmeye mecbur bırakacaktır.
3545. Metin
ولما تم ذلك تشوفت النفوس إلى بيان مقادير الاستحقاق بالإرث لكل واحد، وكان قد تقدم ذكر استحقاق الرجال والنساء من غير تقييد يتيم، فاقتضت البلاغة بيان أصول جميع المواريث، وشفاء العليل بإيضاح أمرها، فقال - مستأنفاً في جواب من كأنه سأل عن ذلك مؤكداً لما أمر به منها غاية التأكيد مشيراً إلى عظمة هذا العلم بالتقدم في الإيصاء في أول آياته، والتحذير من الضلال في آخرها، ورغب فيه النبي ﷺ بأنه نصف العلم، وحذر من إضاعته بأنه أول علم ينزع من الأمة: {يوصيكم الله} أي بما له من
Bu hükümler tamamlanınca, nefisler her bir hak sahibinin mirastaki payının miktarını öğrenmeye iştiyak duydu. Daha önce erkeklerin ve kadınların miras hakları yetim kaydı olmaksızın zikredilmişti; bu sebeple fesahat ve belagat, bütün mirasların esaslarının açıklanmasını ve meselenin vuzuha kavuşturularak gönüllere şifa verilmesini iktiza etti. Böylece -bunu sormuş gibi olan bir kimseye cevap sadedinde yeni bir cümleye başlayarak, emrettiği hükümleri son derece tekit edip ilk ayetlerinde vasiyetle başlamak ve son ayetlerinde sapıklıktan sakındırmak suretiyle bu ilmin büyüklüğüne işaret ederek- şöyle buyurdu; nitekim Nebî ﷺ de ferâiz ilmini ilmin yarısı olarak niteleyip teşvik etmiş ve ümmetten ilk kaldırılacak ilim olduğunu belirterek onu zayi etmekten sakındırmıştır: {يوصيكم الله} “Allah size tavsiye eder”; yani Kendisine ait olan
3546. Metin
العظمة الكاملة والحكمة البالغة، وبدأ بالأولاد لأن تعلق الإنسان بهم أشد فقال: {في أولادكم} أي إذا مات مورثهم.
tam azamet ve üstün hikmetle [tavsiye eder]. İnsanın onlara olan bağı daha kuvvetli olduğu için önce çocuklarla başlayarak şöyle buyurdu: {في أولادكم} “çocuklarınız hakkında”; yani miras bırakanları öldüğü zaman.
3547. Metin
ولما كان هذا مجملاً كان بحيث يطلب تفسيره، فقال جواباً لذلك بادئاً بالأشرف بياناً لفضله بالتقديم وجعله أصلاً والتفضيل: {للذكر} أي منهم إذا كان معه شيء من الإناث، ولم يمنعه مانع من قتل ولا مخالفة دين ونحوه {مثل حظ الأنثيين} أي نصيب من شأنه أن يغني ويسعد، وهو الثلثان، إذا انفردتا فللواحدة معه الثلث، فأثبت سبحانه للإناث حظاً تغليظاَ لهم من منعهن مطلقاً، ونقصهن عن نصيب الرجال تعريضاً بأنهم أصابوا في نفس الحكم بانزالهن عن درجة الرجال.
Bu ifade mücmel (özet) olduğundan açıklanmayı gerektiriyordu. Buna cevap olarak, öne almak, asıl kılmak ve üstün tutmak suretiyle faziletini açıklamak üzere en şerefli olanla başlayıp şöyle buyurdu: {للذكر} “Erkeğe”; yani katil olma, din farklılığı ve benzeri hiçbir engeli bulunmadığı ve yanında kızlar da olduğu takdirde onlardan erkeğe, {مثل حظ الأنثيين} “iki dişinin payı kadar [vardır]”; yani zengin kılıp mesut edecek bir pay ki o da üçte ikidir; kızlar tek başlarına olduklarında iki kıza üçte iki düşer, erkekle beraber olduklarında ise bir kıza üçte bir düşer. Allah Teâlâ, kadınları mirastan tamamen mahrum bırakanlara bir ceza ve sert bir uyarı olmak üzere kadınlara bir pay takdir etmiş; erkeklerin derecesinden aşağı indirmekle de aslında onların hükmün özünde isabet ettiklerine tarizde bulunarak paylarını erkeklerinkinden eksiltmiştir.
3548. Metin
ولما بان سهم الذكر مع الأنثى بعبارة النص، واشعر ذلك بأن لهن إرثاً في الجملة وعند الاجتماع مع الذكر، وفُهم بحسب إشارة النص وهي ما ثبت بنظمه، لكنه غير مقصود، ولا سبق له النص - حكم الأنثيين إذا لم يكن معهن ذكر، وهو أن لهما الثلثين، وكان ذلك أيضاً مفهماً لأن الواحدة غذا كان لها مع الأخ الثلث كان لها ذلك مع الأخت إذا لم يكن ثمَّ ذكر من باب الأولى،
Nasın ibaresiyle erkeğin dişiyle beraberken alacağı hisse açıklığa kavuşup genel olarak ve erkekle bir araya geldiklerinde kadınların da mirası bulunduğu anlaşılınca; ayrıca nasın işaretiyle -ki bu, sözün dizilişinden anlaşılan ancak bizzat kastedilmeyen ve lafzın kendisi için sevk edilmediği manadır- yanlarında erkek bulunmadığı takdirde iki kadının hükmünün üçte iki olduğu kavranınca; ve bir kıza erkek kardeşle beraberken üçte bir hisse düştüğüne göre, erkek bulunmadığında kız kardeşle beraberken evleviyetle üçte bir hisse düşeceği anlaşıldığından,
3549. Metin
فاقتضى ذلك أنهن إذا كن ثلاثاً أو أكثر ليس معهم ذكر استغرقن التركة، وإن كانت واحدة ليس معها ذكر لم تزد على الثلث؛ بين أن الأمر ليس كذلك - كما تقدم - بقوله مبيناً إرثهن حال الانفراد: {فإن كن} أي الوارثات {نساء} أي إناثاً.
bu durum, yanlarında erkek olmayan üç veya daha fazla kadın olduklarında terekemin tamamını almalarını, erkek olmaksızın tek bir kadın olduklarında ise üçte birden fazlasını alamamasını gerektirirdi. Allah Teâlâ tek başlarına oldukları durumdaki miraslarını açıklayarak meselenin -daha önce geçtiği gibi- böyle olmadığını beyan etti ve şöyle buyurdu: {فإن كن} “Şayet onlar iseler”; yani mirasçılar, {نساء} “kadınlar [iseler]”; yani dişi iseler,
3550. Metin
ولما كان ذلك قد يحمل على أقل الجمع، وهو اثنتان حقيقة أو مجازاً حقق ونفى هذا الاحتمال بقوله: {فوق اثنتين} أي لا ذكر معهن {فلهن ثلثا ما ترك} أي الميت، لا أزيد من الثلثين {وإن كانت} أي الوارثة {واحدة} أي منفردة، ليس معها غيرها {فلها النصف} أي فقط.
bu ifade, çoğulun en azı olan ikiye hakikaten veya mecazen hamledilebileceğinden, bu ihtimali giderip tahkik ederek şöyle buyurdu: {فوق اثنتين} “ikiden fazla”; yani yanlarında erkek bulunmaksızın, {فلهن ثلثا ما ترك} “bıraktığının üçte ikisi onlarındır”; yani ölenin bıraktığının; üçte ikiden fazlası değildir. {وإن كانت} “Eğer [mirasçı] ise”; {واحدة} “tek bir kadın”; yani yanında başkası bulunmaksızın tek ise, {فلها النصف} “yarısı onundur”; yani sadece yarısı [onundur].
3551. Metin
ولما قدم الإيصاء بالأولاد لضعفهم إذا كانوا صغاراً، وكان الوالد أقرب الناس إلى الولد وأحقهم بصلته وأشدهم اتصالاً به أتبعه حكمه فقال: {ولأبويه} أي الميت، ثم فصل بعد أن أجمل ليكون الكلام آكد، ويكون سامعه إليه أشوق بقوله مبدلاً بتكرير العامل: {لكل واحد منهما} أي أبيه وأمه اللذين ثنيا بأبوين
Küçük olduklarında zayıf düşecekleri için evlatlara yapılan vasiyeti öne geçirince; anne-baba da insana en yakın kimseler, onun iyiliğine en layık olanlar ve onunla irtibatı en kuvvetli bulunanlar olduğu için onların hükmünü peşinden getirdi ve şöyle buyurdu: {ولأبويه} “Ve onun ana-babası için”; yani ölenin. Sonra sözün daha pekiştirici olması ve dinleyicinin onu daha büyük bir iştiyakla dinlemesi için, amilin tekrarı yoluyla bedel yaparak mücmel bıraktıktan sonra tafsilata girdi ve tesniye (ikil) olarak ebeveyn diye anılan anne ve babanın her birine işaretle şöyle buyurdu: {لكل واحد منهما} “onlardan her birine”;
3552. Metin
{السدس مما ترك} ثم بين شرط ذلك فقال: {إن كان له} أي الميت {ولد} أي ذكر، فإن كانت أنثى أخذ الأب السدس فرضاً، والباقي بعد الفروض حق عصوبة.
{السدس مما ترك} “bıraktığından altıda bir [vardır]”. Sonra bunun şartını açıklayarak şöyle buyurdu: {إن كان له} “şayet onun varsa”; yani ölenin, {ولد} “bir çocuğu”; yani erkek çocuğu varsa. Eğer kız çocuğu varsa, baba farz olarak altıda bir alır, farz sahiplerinden arta kalanı da asabe hakkı olarak alır.
3553. Metin
ولما بين حكمهما مع الأولاد تلاه بحالة فقدهم فقال: {فإن لم يكن له ولد} أي ذكر ولا أنثى {وورثه أبواه} أي فقط {فلأمه الثلث} أي وللأب الباقي لأن الفرض أنه لا وارث له غيرهما، ولما كان التقدير: هذا مع فقد الإخوة أيضاً، بني عليه قوله: {فإن كان له إخوة} أي اثنان فصاعدا ذكوراً أو لا، مع فقد الأولاد {فلأمه السدس} أي لأن الإخوة ينقصونها عن الثلث إليه، والباقي للأب، ولا شيء لهم، وأما الأخت الواحدة فإنها لا تنقصها إلى السدس سواء كانت وارثة أو لا، وكذا الأخ إذا كان واحداً، ثم بين أن هذا كله بعد إخراج الوصية والدين لأن ذلك سبق فيه حق الميت الذي جمع المال فقال: {من بعد وصية يوصي بها} أي كما مندوب لكل ميت، وقدمها في الوضع على ما هو مقدم عليها في الشرع بعثاً على أدائها، لأن أنفس الورثة تشح بها، لكونها مثل مشاركتهم في الإرث لأنها بلا عوض {أو دين} أي إن كان
Çocuklarla beraberken anne-babanın hükmünü açıklayınca, ardından çocukların bulunmaması halini getirerek şöyle buyurdu: {فإن لم يكن له ولد} “Eğer çocuğu yoksa”; yani erkek veya kız çocuğu bulunmuyorsa, {وورثه أبواه} “ve ona ana-babası mirasçı olmuşsa”; yani yalnızca onlar mirasçıysa, {فلأمه الثلث} “anasına üçte bir düşer”; yani geriye kalan da babanındır; zira varsayım gereği onlardan başka mirasçısı yoktur. Buradaki takdir: «Bu durum, kardeşlerin de bulunmaması halindedir» şeklinde olunca, bunun üzerine şu buyruğu bina edildi: {فإن كان له إخوة} “Eğer kardeşleri varsa”; yani çocukların yokluğu halinde erkek olsun olmasın iki veya daha fazla kardeşi varsa, {فلأمه السدس} “o takdirde anasına altıda bir düşer”; yani kardeşler anneyi üçte birden altıda bire düşürürler; geriye kalan babanındır, kardeşlere ise hiçbir şey düşmez. Tek bir kız kardeşe gelince; mirasçı olsun veya olmasın anneyi altıda bire düşürmez. Tek erkek kardeş de böyledir. Sonra bütün bunların, vasiyet ve borcun çıkarılmasından sonra olduğunu açıkladı; çünkü bu ikisinde malı toplayan ölüye ait hak önceliklidir. Böylece şöyle buyurdu: {من بعد وصية يوصي بها} “yaptığı vasiyetten sonra”; yani her ölüye mendup olduğu üzere yapılan vasiyetten sonra. Şeriatta vasiyet borçtan sonra geldiği halde, burada borçtan önce zikredilmesi onun yerine getirilmesine teşvik etmek içindir; çünkü varislerin nefsi ona karşı cimrilik gösterir, zira vasiyet karşılıksız olduğu için adeta onların mirasına ortak olmak gibidir. {أو دين} “yahut borçtan [sonra]”; yani üzerinde
3554. Metin
عليه دين.
borç varsa.
3555. Metin
ولما كان الإنسان قد يرى أن بعض أقربائه من أصوله أو فصوله أو غيرهم أنفع له، فأحب تفضيله فتعدى هذه الحدود لما رآه، وكان ما رآه خلاف الحق في الحال أو في المآل، وكان الله تعالى هو المستأثر بعلم ذلك، ولهذا قال ﷺ: «أحبب حبيبك هوناً ما عسى أن يكون بغيضك يوماً ما» الحديث لأن القلوب بين إصبعين من أصابع الرحمن، يقلبها كيف شاء؛ قال تعالى حاثاً على لزوم ما حده مؤكداً بالجملة الاعتراضية - كما هو الشأن في اعتراض - لأن هذه القسمة مخالفة لما كانت العرب تفعله، وهي على وجوه لا تدرك عللها: {أبآؤكم وأبنآؤكم} أي الذين فضلنا لكم إرثهم على ما ذكرنا {لا تدرون أيهم أقرب لكم نفعاً} أي من غيره، لأنه لا إحاطة لكم في علم ولا قدرة، فلو وكل الأمر في القسمة إليكم لما وضعتم الأمور في أحكم مواضعها.
İnsan, usulünden, füruundan veya başkalarından olan bazı akrabalarının kendisine daha faydalı olduğunu düşünebilir ve bu sebeple onu üstün tutmak isteyip kendi gördüğü maslahata binaen bu sınırları aşabilir; oysa onun faydalı gördüğü şey şu anda veya gelecekte hakkın zıddı olabilir. Bunu bilmek ise yalnızca Allah Teâlâ'ya mahsustur. Nitekim Hz. Peygamber ﷺ: «Dostunu ölçülü sev, zira günün birinde düşmanın olabilir» hadisini buyurmuştur; çünkü kalpler Rahmân'ın parmaklarından iki parmak arasındadır, onları dilediği gibi evirip çevirir. Bu sebeple Allah Teâlâ, belirlediği sınırlara bağlı kalmaya teşvik ederek -itiraz cümlesinin şanına uygun olarak- ara cümleyle tekit buyurdu; zira bu taksimat Arapların alışageldikleri uygulamalara aykırı olup illetleri akılla tam kavranamayacak hikmetler üzeredir: {أبآؤكم وأبنآؤكم} “Babalarınız ve oğullarınız”; yani miraslarını zikrettiğimiz şekilde sizin için takdir ettiğimiz kimseler, {لا تدرون أيهم أقرب لكم نفعاً} “hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz”; yani diğerinden daha faydalı olduğunu bilemezsiniz; çünkü sizin ilim ve kudrette kuşatıcılığınız yoktur. Şayet taksim işi size bırakılsaydı, işleri en muhkem yerlerine koyamazdınız.
3556. Metin
ولما بين أن الإرث على ما حده ﷾ مؤكداً له بلفظ الوصية، وزاده تأكيداً بما جعله اعتراضاً بين الإيصاء وبين (فريضة) بين أنه على سبيل الحتم الذي من تركه عصى، فقال ذاكراً مصدراً
Mirasın Azîz ve Celîl olan Allah'ın belirlediği şekilde olduğunu açıklayıp bunu vasiyet lafzıyla tekit edince ve 'tavsiye' ile 'fariza' arasına koyduğu ara cümle ile tekitini daha da artırınca; bunun, terk edenin günahkar olacağı kesin bir emir kabilinden olduğunu beyan etti ve kelamın manasından
3557. Metin
مأخوذاً من معنى الكلام: {فريضة من الله} أي الذي له الأمر كله، ثم زادهم حثاً على ذلك ورغبة فيه بقوله تعليلاً لفريضته عليهم مطلقاً وعلى هذا الوجه: {إن الله} أي المحيط علماً وقدرة {كان} ولم يزل ولا يزال لأن وجود لا يتفاوت في وقت من الأوقات، لأنه لا يجري عليه زمان، ولا يحويه مكان، لأنه خالقهما {عليماً} أي بالعواقب {حكيماً *} أي فوضع لكم هذه الأحكام على غاية الإحكام في جلب المنافع لكم ودفع الضر عنكم، ورتبها ﷾ أحسن ترتيب، فإن الوارث يتصل بالميت تارة بواسطة وهو الكلالة، وأخرى بلا واسطة، وهذا تارة يكون بنسب، وتارة بصهر ونسب، فقدم ما هو بلا واسطة لشدة قربه، وبدأ منه بالنسب لقوته، وبدأ منهم بالولد لمزيد الاعتناء به.
alınan bir mastarı zikrederek şöyle buyurdu: {فريضة من الله} “Allah'tan bir farz olarak”; yani bütün emirlerin sahibi olan Allah'tan [bir farz olarak]. Sonra genel olarak ve bu şekilde farz kılmasının gerekçesini açıklayarak onları buna uymaya daha da teşvik ve teşvik edip şöyle buyurdu: {إن الله} “Şüphesiz Allah”; yani ilmi ve kudreti her şeyi kuşatan Allah, {كان} “olagelmiştir”; ezelden ebede böyledir; zira O'nun varlığı hiçbir vakitte değişkenlik göstermez, çünkü O'na zaman işlemez ve O'nu mekan kuşatamaz, zira ikisinin de yaratıcısı O'dur. {عليماً} “hakkıyla bilendir”; yani akıbetleri bilendir, {حكيماً *} “hüküm ve hikmet sahibidir”; yani size fayda celbetmek ve sizden zararı defetmek hususunda son derece sağlam ve muhkem olarak bu hükümleri koymuştur. Azîz ve Celîl olan Allah bunları en güzel şekilde sıralamıştır; zira mirasçı ölen kimseye bazen kelâle gibi bir vasıta ile, bazen de vasıtasız ulaşır. Bu da bazen nesep yoluyla, bazen de sıhriyet (evlilik) ve nesep yoluyla olur. Yakınlığının şiddetinden ötürü vasıtasız olanı öne aldı; ondan da kuvvetinden dolayı nesep yoluyla olanı başa koydu; nesep sahiplerinden de daha fazla ihtimam göstermek maksadıyla çocukla başladı.
3558. Metin
ولما كان الإرث بالمصاهرة أضعف من الإرث بالقرابة ذكره بعده، وقدمه على الإرث بقرابة الأخوة تعريفاً بالاهتمام به ولأنه بلا واسطة، وقدم منه الرجل لأنه أفضل فقال: {ولكم نصف ما ترك أزواجكم} وبين شرط هذا بقوله: {إن لم يكن لهن ولد} أي منكم أو من غيركم، ثم بين الحكم على التقدير الآخر فقال: {فإن كان لهن ولد} أي وارث وإن سفل سواء كان ابناً أو بنتاً {فلكم الربع مما تركن} أي
Sıhriyet (evlilik) bağıyla mirasçılık, akrabalık bağıyla mirasçılıktan daha zayıf olduğu için onu akrabalıktan sonra zikretti; ona verilen önemi bildirmek ve vasıtasız olduğu için kardeşlik akrabalığından öne geçirdi ve daha faziletli olduğu için erkekle başlayarak şöyle buyurdu: {ولكم نصف ما ترك أزواجكم} “Eşlerinizin bıraktıklarının yarısı sizindir”. Bunun şartını da şu buyruğuyla açıkladı: {إن لم يكن لهن ولد} “eğer onların çocuğu yoksa”; yani sizden veya başkasından çocukları yoksa. Sonra diğer ihtimale göre hükmü beyan edip şöyle buyurdu: {فإن كان لهن ولد} “şayet onların çocuğu varsa”; yani erkek veya kız olsun alt soyundan gelen bir mirasçısı varsa, {فلكم الربع مما تركن} “bıraktıklarının dörtte biri sizindir”; yani
3559. Metin
تركت كل واحدة منهن، ويغسلها الزوج لأن الله أضافها إليه باسم الزوجية، والأصل الحقيقة، ولا يضر حرمة جماعها بعد الموت وحلُّ نكاح أختها وأربع سواها، لأن ذلك لفقد المقتضي أو المانع وهو الحياة، وذلك لا يمنع علقة النكاح المبيح للغسل - كما لم يمنعها لأجل العدة لو كان الفراق بالطلاق، ثم كرر حكم الوصية اهتماماً بشأنها فقال: {من بعد وصية يوصين بها} أي الأزواج أو بعضهن، ولعله جمع إشارة إلى أن الوصية أمر عظيم ينبغي أن يكون مستحضراً في الذهن غير مغفول عنه عند أحد من الناس {أو دين} .
onlardan her birinin bıraktığından [dörtte biri sizindir]. Koca eşini yıkayabilir; çünkü Allah kadını zevciyet (evlilik) ismiyle kocaya nispet etmiştir, asıl olan ise hakikattir. Ölümden sonra kadınla cinsi münasebette bulunmanın haram olması ve kız kardeşi ile başka dört kadınla evlenmenin helal hale gelmesi buna zarar vermez; çünkü bu durum şartın veya engelin yani hayatın yokluğundan kaynaklanır. Tıpkı boşanma sebebiyle ayrılık vuku bulduğunda iddet sebebiyle nikahtan doğan bağın yıkamaya engel olmaması gibi bu durum da yıkamayı mubah kılan nikah bağını ortadan kaldırmaz. Sonra konunun önemine binaen vasiyet hükmünü tekrarlayarak şöyle buyurdu: {من بعد وصية يوصين بها} “yapacakları vasiyetten sonra”; yani eşlerin veya bazılarının yapacağı vasiyetten sonra. Çoğul getirmesi, vasiyetin zihinde daima canlı tutulması ve hiçbir kimse tarafından ihmal edilmemesi gereken büyük bir mesele olduğuna işaret etmek için olabilir. {أو دين} “yahut borçtan [sonra]”.
3560. Metin
ولما بين إرث الرجل أتبعه إرثها فقال معلماً أنه على النصف مما للزوج - كما مضى في الأولاد -: {ولهن} أي عدداً كن أو لا {الربع مما تركتم} أي يشتركن فيه على السواء إن كن عدداً، وتنفرد به الواحدة إن لم يكن غيرها، ثم بين شرطه بقوله: {إن لم يكن لكم ولد} ثم بين حكم القسم الآخر بقوله: {فإن كان لكم ولد} أي
Erkeğin mirasını açıklayınca, -çocuklarda geçtiği gibi- kadının payının da kocanınkinin yarısı olduğunu bildirmek üzere kadının mirasını onun peşinden getirip şöyle buyurdu: {ولهن} “Onlar için vardır”; yani kadınlar birden fazla olsun veya olmasın, {الربع مما تركتم} “bıraktıklarınızın dörtte biri [onlarındır]”; yani birden fazla iseler onda eşit olarak ortak olurlar, tek bir kadınsa başka kimse olmadığından bu payı tek başına alır. Sonra bunun şartını şu buyruğuyla açıkladı: {إن لم يكن لكم ولد} “eğer çocuğunuz yoksa”. Ardından diğer kısmın hükmünü şu buyruğuyla açıkladı: {فإن كان لكم ولد} “şayet çocuğunuz varsa”; yani
3561. Metin
وارث {فلهن الثمن مما تركتم} كما تقدم في الربع، ثم كرر الخروج عن حق الموروث فقال: {من بعد وصية توصون بها أو دين} .
mirasçı [çocuğunuz varsa], {فلهن الثمن مما تركتم} “bıraktıklarınızın sekizde biri onlarındır”; tıpkı dörtte birde geçtiği gibi. Sonra miras bırakanın hakkının düşülmesini tekrar ederek şöyle buyurdu: {من بعد وصية توصون بها أو دين} “yapacağınız vasiyetten yahut borçtan sonra”.
3562. Metin
ولما فرغ من قسمي ما اتصل بالميت بلا واسطة أتبعه الثالث وهو ما اتصل بواسطة، ولما كان قسمين، لأنه تارة يتصل من جهة الأم فقط وهم الأخياف، أمهم واحدة وآباؤهم شتى، وتارة من جهة الأب فقط وهم العلات، أبوهم واحد وأمهاتهم شتى، وتارة من جهة الأبوين وهم الأعيان، وكانت قرابة الأخوة أضعف من قرابة البنوة؛ أكدها بما يقتضيه حالها، فجعلها في قصتين، ذكر إحداهما هنا إدخالاً لها في حكم الوصية المفروضة، وختم بالأخرى السورة لأن الختام من مظنات الاهتمام.
Ölene vasıtasız bağlanan iki kısmı bitirince, üçüncü kısım olarak vasıta ile bağlananları getirdi. Bu da iki kısımdır; zira bazen sadece anne cihetinden bağlanır ki bunlar ahyaf (ana bir) kardeşlerdir, anneleri bir babaları ayrıdır; bazen sadece baba cihetinden bağlanır ki bunlar allat (baba bir) kardeşlerdir, babaları bir anneleri ayrıdır; bazen de hem anne hem baba cihetinden bağlanır ki bunlar a'yan (öz) kardeşlerdir. Kardeşlik bağı evlatlık bağından daha zayıf olduğu için durumunun gerektirdiği şekilde onu tekit etti ve iki kıssada zikretti; bunlardan birini farz kılınan vasiyet hükmüne dahil etmek için burada zikretti, diğerini ise hatime önem verilen yerlerden olduğu için surenin sonunda zikretti.
3563. Metin
ولما كانت قرابة الأم أضعف من قرابة الأب قدمها هنا دلالة على الاهتمام بشأنها، وأن ما كانوا يفعلونه من حرمان الإناث خطأ وجور عن منهاج العدل، فقال تعالى: {وإن كان} أي وجد {رجل يورث} ي من ورث حال كونه {كلالة} أي ذا حالة لا ولد له فيها ولا والد، أو يكون يورث من: أورث - بمعنى أن إرث الوارث بواسطة من مات كذلك: لا هو ولد للميت ولا والد،
Anne cihetinden olan akrabalık baba cihetinden olan akrabalıktan daha zayıf olduğu için, onun durumuna verilen öneme ve kadınları mahrum bırakma şeklindeki cahiliye adetlerinin bir hata ve adalet yolundan sapma olduğuna delalet etmek üzere onu burada öne aldı ve Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وإن كان} “Eğer olursa”; yani bulunursa, {رجل يورث} “kendisine mirasçı olunan bir erkek”; yani kendisine mirasçı olunan kimse, {كلالة} “kelâle olarak”; yani geride ne çocuğu ne de babası bulunmayan bir halde [miras bırakırsa]; yahut 'yûresu' fiili 'evrese' kökünden olup mirasçının mirası bu şekilde ölen kimse vasıtasıyla alması anlamındadır: yani o kimse ölünün ne çocuğu ne de babasıdır,
3564. Metin
ووارثه أيضاً كلالة لأنه ليس بوالد ولا ولد، فالمورث كلالة وارثه، والوارث كلالة مورثة؛ قال الأصبهاني: رجل كلالة، وامرأة كلالة، وقوم كلالة، لا يثنى ولا يجمع، لأنه مصدر كالدلالة والوكالة، وهو بمعنى الكلال، وهو ذهاب القوة من الإعياء، وقد تطلق الكلالة على القرابة من غير جهة الولد والوالد، ومنه قولهم: ما ورث المجد عن كلالة {أو} وجدت {امرأة} أي تورث كذلك، ويجوز أن يكون (يورث) صفة، و (كلالة) خبر كان {وله} خبر كان {وله} أي للمذكور وهو الموروث على أي الحالتين كان.
onun mirasçısı da baba veya çocuk olmadığı için kelâledir. Dolayısıyla miras bırakan kendi mirasçısının kelâlesi, mirasçı da miras bırakanının kelâlesidir. El-İsfahânî şöyle demiştir: 'Racülün kelâle' (kelâle erkek), 'imraetün kelâle' (kelâle kadın) ve 'kavmün kelâle' (kelâle topluluk) denir; tesniye ve cemi yapılmaz, çünkü 'delâlet' ve 'vekâlet' gibi mastardır. Bu da yorgunluktan ötürü takatin gitmesi demek olan 'kelâl' manasındadır. Kelâle bazen çocuk ve baba dışındaki akrabalara da ıtlak olunur; nitekim «Şerefi kelâleden (uzak akrabadan) miras almadı» sözü bundandır. {أو} “Yahut”; bulunursa, {امرأة} “bir kadın”; yani aynı şekilde kendisine mirasçı olunan bir kadın bulunursa. (Yûresu) kelimesinin sıfat, (kelâleten) kelimesinin ise kâne'nin haberi olması da caizdir. {وله} “ve onun [varsa]”; kâne'nin haberidir. {وله} “ve onun [varsa]”; yani zikredilen ve her iki halden biri üzere bulunan miras bırakılanın,
3565. Metin
ولما كان الإدلاء بمحض الأنوثة يستوي بين الذكر والأنثى لضعفها قال {أخ أو أخت} أي من الأم - بإجماع المفسرين، وهي قراءة أبيّ وسعد بن مالك ﵄ {فلكل واحد منهما السدس} أي من تركته، من غير فضل للذكر على الأنثى.
Sırf dişilik yoluyla intisap etmek, zayıflığından ötürü erkek ile dişiyi eşit kıldığı için şöyle buyurdu: {أخ أو أخت} “bir erkek kardeşi veya bir kız kardeşi”; yani müfessirlerin icmasıyla anne bir [kardeşi]; bu aynı zamanda Übeyy ve Sa'd b. Mâlik'in radıyallâhu anhümâ kıraatidir. {فلكل واحد منهما السدس} “onlardan her birine altıda bir düşer”; yani erkeğin kadına bir üstünlüğü olmaksızın onun terekesinden [altıda bir düşer].
3566. Metin
ولما أفهم ذلك - أي بتحويل العبارة المذكورة من أن يقال: فله السدس - أنهما إن كانا معاً كان لهما الثلث، وكان ذلك قد يفهم أنه
«Ona altıda bir vardır» denilmeyip ifadenin bu şekilde getirilmesi, ikisi birlikte olduklarında paylarının üçte bir olduğunu hissettirince; bu durum aynı zamanda
3567. Metin
إن زاد وارثه زاد الإرث عن الثلث نفاه بقوله: {فإن كانوا} أي ما أفهمه (أخ أو أخت) من الوراث منهم {أكثر من ذلك} أي واحد، كيف كانوا {فهم شركاء} أي بالسوية {في الثلث} أي المجتمع من السدسين اللذين تقدم أنهما بينهما، لا يزادون على ذلك شيئاً، ثم كرر الحث على مصلحة الميت بياناً للاهتمام بها فقال: {من بعد وصية يوصى بها أو دين} .
mirasçısı birden fazla olduğunda mirasın üçte birden fazla olacağı intibaını uyandırabileceğinden, bunu şu buyruğuyla nefyetti: {فإن كانوا} “Şayet onlar iseler”; yani (erkek kardeş veya kız kardeş) ifadesinden anlaşılan o mirasçılar, {أكثر من ذلك} “bundan daha çok”; yani nasıl olurlarsa olsunlar birden fazla iseler, {فهم شركاء} “onlar ortaktırlar”; yani eşit olarak [ortaktırlar], {في الثلث} “üçte birde”; yani aralarında paylaştırılacağı daha önce geçen iki altıda birin toplamında [ortaktırlar]; bundan fazla bir şey onlara verilmez. Sonra ölenin maslahatına riayet etmeye teşviki, ona verilen önemi açıklamak üzere tekrarlayarak şöyle buyurdu: {من بعد وصية يوصى بها أو دين} “yapılan vasiyet yahut borçtan sonra”.
3568. Metin
ولما كان الميت قد يضار ورثته، أو بعضهم بشيء يخرجه عنهم ظاهراً أو باطناً كأن يقر بماله لأجنبي، أو بدين لا حقيقة له، أو بدين كان له بأنه استوفاه؛ ختم الآية بالزجر عن ذلك بقوله: {غير مضار} مع ما تقدم من الإشارة إلى ذلك أول القصة بقوله {لا تدرون أيهم أقرب لكم نفعاً} [النساء: ١١] ؛ قال الأصبهاني: والإضرار في الوصية من الكبائر، ثم أكد ذلك بقوله مصدراً ليوصيكم: {وصية من الله} أي الذي له الأمر كله مع تأكيده بجميع ما في الآيات تعظيماً للأمر باكتناف الوصية بأولها وأخرها، وهو دون الفريضة في حق الأولاد، لأن حقهم آكد.
Ölen kimse yabancı birine malını ikrar etmek, aslı astarı olmayan bir borcu kabul etmek veya alacaklı olduğu borcu tahsil ettiğini ikrar etmek suretiyle zahiren veya bâtınen malı ellerinden çıkarıp varislerine veya bazısına zarar verebileceğinden; ayeti bundan sakındırarak şu buyruğuyla tamamladı: {غير مضار} “zarara uğratmaksızın”. Bu hususa kıssanın başında [Nisâ: 11]: {لا تدرون أيهم أقرب لكم نفعاً} “hangisinin size fayda bakımından daha yakın olduğunu siz bilemezsiniz” buyruğuyla işaret edilmişti. El-İsfahânî: «Vasiyette başkasına zarar vermek büyük günahlardandır» demiştir. Sonra 'yûsîkum' fiilinin mastarı olarak: {وصية من الله} “Allah'tan bir vasiyet olarak”; yani bütün emirlerin sahibi olan Allah'tan [bir tavsiye olarak] buyurarak bunu tekit etti; ayetin başını ve sonunu vasiyetle kuşatıp konuyu yüceltmek için ayetlerdeki tüm unsurlarla bunu pekiştirdi. Bu durum çocuklar hakkındaki 'fariza' derecesinden aşağıdadır; çünkü onların hakkı daha kuvvetlidir.
3569. Metin
ولما بين سبحانه الأصول وفصل النزاع، وكان ذلك خلاف مألوفهم
Allah Teâlâ esasları açıklayıp ihtilafları ortadan kaldırınca ve bu hükümler onların alışageldiklerine aykırı olunca,
3570. Metin
وكان الفطام عن المألوف في الذروة من المشقة؛ اقتضى الحال الوعظ بالترغيب والترهيب، فختم القصة بقوله: {والله} أي الجامع لصفات الكمال من الجلال والجمال، وللإشارة إلى عظيم الوصية كرر هذا الاسم الأعظم في جميع القصة، ثم قال: {عليم} أي فلا يخفى عليه أمر من خالف بقول أو فعل، نية أو غيرها {حليم *} فهو من شأنه أن لا يعاجل بالعقوبة فلا يغتر بإمهاله، فإنه إذا أخذ بعد طول الأناة لم يفلت فاحذروا غضب الحليم! وفي الوصفين مع التهديد استجلاب للتوبة.
alışılmış şeylerden vazgeçmek de meşakkatin zirvesinde bulunduğundan; durum, rağbet ettirme ve korkutma yoluyla öğüt vermeyi iktiza etti. Böylece kıssayı şu buyruğuyla tamamladı: {والله} “Ve Allah”; yani celal ve cemal kemal sıfatlarını Kendisinde toplayan Allah, -vasiyetin büyüklüğüne işaret etmek üzere bu İsm-i A'zam kıssanın tamamında tekrarlanmıştır- sonra şöyle buyurdu: {عليم} “hakkıyla bilendir”; yani sözle, fiille, niyetle veya başka bir yolla muhalefet edenin hiçbir hali O'na gizli kalmaz, {حليم *} “hilm sahibidir (cezayı erteleyendir)”; O'nun şanı cezalandırmada acele etmemektir, dolayısıyla O'nun mühlet vermesine aldanılmamalıdır; zira uzun bir mühletten sonra yakaladığında kimse O'ndan kurtulamaz. Hilm sahibinin gazabından sakınınız! Bu iki vasıfta, tehditle birlikte tövbeye yönlendirme de vardır.
3571. Metin
ولما كان فطم أنفسهم عن منع الأطفال والنساء شديداً عليهم لمرونهم عليه بمرور الدهور الطويلة على إطباقهم على فعله واستحسانهم له أتبعه سبحانه الترغيب والترهيب لئلا يغتر بوصف الحليم، فقال معظماً للأمر بأداة البعد ومشيراً إلى جميع ما تقدم من أمر المواريث والنساء واليتامى وغيره: {تلك} أي هذه الحدود الجليلة النفع العظيمة الجدوى المذكورة من أول هذه السورة، بل من أول القرآن {حدود الله} أي الملك الأعظم، فمن راعاها - ولو لم يقصد
Çocukları ve kadınları mirastan menetmeyi asırlar boyunca ittifakla uygulayıp güzel gördüklerinden ve buna alıştıklarından ötürü nefislerini bundan vazgeçirmek onlara ağır gelince; Allah Teâlâ 'Halîm' sıfatına aldanmasınlar diye bunun peşinden rağbet ve korkutmayı getirdi. Uzaklık edatıyla meseleyi yücelterek ve miras, kadınlar, yetimler ve diğer hususlara dair daha önce geçen bütün hükümlere işaret ederek şöyle buyurdu: {تلك} “İşte bunlar”; yani bu surenin başından, hatta Kur'an'ın başından beri zikredilen bu yüce faydalı ve büyük yararlı sınırlar, {حدود الله} “Allah'ın sınırlarıdır”; yani en yüce Hükümran'ın [sınırlarıdır]. Kim bunlara riayet ederse -O'na itaati kastetmese bile,
3572. Metin
طاعته، بل رفعاً لنفسه عن دناءة الإخلاد إلى الفاني ومعرة الاستئثار على الضعيف المنبىء عن البخل وسفول الهمة - نال خيراً كبيراً، فإنه يوشك أن يجره ذلك إلى أن يكون ممن يطيع الله {ومن يطع الله} الحائز لصفتي الجلال والإكرام {ورسوله} أي في جميع طاعاته هذه وغيرها، بالإقبال عليها وترك ما سواها لأجله سبحانه؛ قال الأصبهاني: «من» عام ووقوعه عقيب هذه التكاليف الخاصة لا يخصصه.
sırf nefsini fani olana meyletme alçaklığından ve cimrilik ile himmet düşüklüğünü gösteren zayıfı dışlama ayıbından korumak için yapsa dahi- büyük bir hayra nail olur; zira bu tutumun onu Allah'a itaat eden kimselerden olmaya sürüklemesi pek yakındır. {ومن يطع الله} “Kim Allah'a”; Celâl ve İkrâm sıfatlarına sahip olan Allah'a, {ورسوله} “ve Resûlüne itaat ederse”; yani bu ve diğer bütün itaatlerinde, sırf Allah rızası için onlara yönelip başkalarını terk ederek [itaat ederse büyük bir kurtuluşa erer]. El-İsfahânî: «'Kim' (مَنْ) şart lafzı umum ifade eder ve bu özel mükellefiyetlerin peşinden gelmesi onu tahsis etmez» demiştir.
3573. Metin
ولما تشوف السامع بكليته إلى الخبر التفت إليه تعظيماً للأمر - على قراءة نافع وابن عامر بالنون - فقال: {ندخله جنات} أي بساتين، وقراءة الجماعة بالياء عظيمة أيضاً لبنائها على الاسم الأعظم وإن كانت هذه أشد تنشيطاً بلذة الالتفات {تجري من تحتها الأنهار} أي لأن أرضها معدن المياه، ففي أي موضع أردت جرى نهر. فهي لا تزال يانعة غضة، وجمع الفائزين بدخول الجنة في قوله: {خالدين فيها} تبشيراً بكثرة الواقف عند هذه الحدود، ولأن منادمة الإخوان من أعلى نعيم الجنان.
Dinleyici bütün dikkatiyle habere yönelince, -Nâfi ve İbn Âmir'in nun ile (nüdhılhü) kıraatine göre- meseleyi yüceltmek için ona iltifat ederek şöyle buyurdu: {ندخله جنات} “Biz onu cennetlere sokarız”; yani bahçelere [sokarız]. Cumhurun yâ ile (yüdhılhü) kıraati de İsm-i A'zam üzerine bina edildiği için çok azametlidir; gerçi nunlu kıraat iltifat lezzetiyle şevki daha çok artırır. {تجري من تحتها الأنهار} “altından ırmaklar akan”; yani toprağı suların menbaı olduğu için dilediğin her yerde ırmak akar; dolayısıyla orası daima taze ve yemyeşildir. Cennete girerek kurtuluşa erenleri: {خالدين فيها} “içinde ebedi kalıcılar olarak” buyruğunda çoğul kipiyle zikretti; bu, söz konusu sınırlara riayet edenlerin çokluğunu müjdelemek içindir ve dostlarla sohbet cennet nimetlerinin en yücelerinden olduğu içindir.
3574. Metin
ولما كان اختصاصهم بالإرث عن النساء والأطفال من الفوز عندهم، بل لم يكن الفوز العظيم عندهم إلا الاحتواء على الأموال وبلوغ ما في البال منها من الآمال قال تعالى معظماً بأداة البعد: {وذلك} أي الأمر العالي المرتبة من الطاعة المندوب إليها {الفوز العظيم *} أي لا غيره من الاحتواء على ما لم يأذن به الله، وهذا أنسب شيء لتقديم الترغيب لتسمح نفوسهم بترك ما كانوا فيه مع ما فيه من التلطف بهذه الأمة والتبشير له ﷺ بأنها مطيعة راشدة.
Kadınları ve çocukları mirastan mahrum bırakıp mirasa tek başlarına konmak onlara göre bir kazanç, hatta büyük kurtuluş yalnızca malları ele geçirmek ve onlara dair gönüldeki emellere ulaşmak sayıldığından; Allah Teâlâ uzaklık edatıyla yücelterek şöyle buyurdu: {وذلك} “İşte bu”; yani teşvik edilen bu yüksek mertebeli itaat, {الفوز العظيم *} “büyük kurtuluştur”; Allah'ın izin vermediği şeyleri sahiplenmek değil, yalnızca budur. Bu durum, nefislerinin içinde bulundukları hali terk etmeye razı olması için rağbet ettirmenin öne alınmasına en uygun olanıdır; bununla birlikte bu ümmete karşı bir lütuf ve onun itaatkar ve doğru yolda olduğuna dair Hz. Peygamber'e ﷺ bir müjdedir.
3575. Metin
ولما أشربت القلوب الصافية ذوات الهمم العالية حب نيل هذا الفوز أتبعه الترهيب فطماً لها عن تلك الفوائد بالكلية فقال: {ومن يعص الله} أي الذي له العظمة كلها {ورسوله} أي في ذلك وغيره {ويتعد حدوده} أي التي حدها في هذه الأحكام وغيرها، وأفرد العاصي في النيران في قوله: {يدخله ناراً خالداً فيها} لأن الانفراد المقتضي للوحشة من العذاب والهوان، ولما كان منعهم للنساء والأطفال من الإرث استهانة بهم ختم الآية بقوله: {وله عذاب مهين *} .
Yüksek himmet sahibi arı duru kalpler bu kurtuluşu elde etme sevgisiyle dolunca, nefisleri o menfaatlerden bütünüyle kesip vazgeçirmek için ardından korkutmayı getirdi ve şöyle buyurdu: {ومن يعص الله} “Kim de Allah'a”; yani bütün azametin sahibi olan Allah'a, {ورسوله} “ve Resûlüne isyan eder”; yani bu ve diğer konularda [isyan eder], {ويتعد حدوده} “ve O'nun sınırlarını aşarsa”; yani bu hükümlerde ve diğerlerinde koyduğu sınırları [aşarsa], {يدخله ناراً خالداً فيها} “onu içinde ebedi kalacağı bir ateşe sokar”; buyruğunda ateşteki asiyi tekil olarak zikretti; çünkü yalnızlık ve terk edilmişlikten doğan ıssızlık azap ve zilletin bir parçasıdır. Kadınları ve çocukları mirastan menetmeleri onları hor ve hakir görmekten kaynaklandığı için ayeti şu buyruğuyla tamamladı: {وله عذاب مهين *} “ve onun için alçaltıcı bir azap vardır”.
3576. Metin
ولما تقدم سبحانه في الإيصاء بالنساء، وكان الإحسان في الدنيا تارة يكون بالثواب، وتارة يكون بالزجر والعتاب، لأن مدار الشرائع على العدل والإنصاف، والاحتراز في كل باب عن طرفي الإفراط
Allah Teâlâ daha önce kadınlar hakkında tavsiyelerde bulunmuştu; dünyadaki ihsan ise bazen mükafatla, bazen de menedip azarlamakla olur. Çünkü şeriatların esası adalet ve hakkaniyet üzerine kuruludur ve her hususta ifrat
3577. Metin
والتفريط، وختم سبحانه بإهانة العاصي إحساناً إليه بكفه عن الفساد، لئلا يلقيه ذلك إلى الهلاك أبد الآباد، وكان من أفحش العصيان الزنى، وكان الفساد في النساء أكثر، والفتنة بهن أكبر، والضرر منهن أخطر، وقد يدخلن على الرجال من يرث منهم من غير أولادهم؛ قدمهن فيه اهتماماً بزجرهن فقال: {واللاتي} وهو جمع «التي» ولعله عبر فيهن بالجمع إشارة إلى كثرتهن - كما أشار إلى ذلك
ve tefrit uçlarından sakınmaktır. Allah Teâlâ, ebediyen helake sürüklenmesin diye fesattan alıkoymak suretiyle asiye bir ihsan olmak üzere sözü onu alçaltmakla hitama erdirdi. İsyanın en çirkini zina olduğundan, kadınlardaki fesat daha çok, onlarla gelen fitne daha büyük, onlardan doğan zarar daha tehlikeli olduğu ve erkeklerin neslinden olmayan kimseleri mirasçı olarak onların hanesine sokabildikleri için; onları sakındırmaya verilen öneme binaen öne alarak şöyle buyurdu: {واللاتي} “O kadınlar ki”; bu kelime 'el-letî'nin çoğuludur. Kadınlar hakkında çoğul lafız kullanması,
3578. Metin
{مثنى وثلاث ورباع} [النساء: ٣] وإلى كثرة الفساد منهن {يأتين} أي يفعلن - من إطلاق السبب على المسبب، والتعبير به أبلغ {الفاحشة} أي الفعلة الشديدة الشناعة، وفي الآية - لأن من أعظم المرادات بنظمها عقب آيات الإرث وما تقدمها الاحتياط للنسب - إشارة بذكر عقوبة الزانية من غير تعرض لإرث الولد الآتي منها إلى أن الولد للفراش، وأنه لا ينفي بالمظنة، بل بعد التحقق على ما في سورة النور، لأنه لا يلزم من وجود الزنى نفيه، وكونه من الزنى، قال ابو حيان في النهر: والفاحشة هنا الزنى بإجماع المفسرين إلا ما ذهب إليه مجاهد وتبعه أبو مسلم الأصفهاني من أنها المساحقة، ومن الرجال اللواط، ثم بين الموصول بقوله:
[Nisâ: 3] ayetindeki: {مثنى وثلاث ورباع} “ikişer, üçer ve dörder” buyruğunda işaret edildiği gibi onların çokluğuna ve onlardan kaynaklanan fesadın çokluğuna işaret etmek için olabilir. {يأتين} “işlerler”; yani yaparlar; bu, sebebin müsebbebe ıtlak edilmesi kabilindendir ve böyle ifade edilmesi daha beliğdir. {الفاحشة} “çirkin hayasızlığı (zinayı)”; yani son derece çirkin olan fiili [işlerler]. Bu ayetin miras ayetlerinin ve öncesinin hemen ardından dizilmesindeki en büyük gayelerden biri nesebin korunması olduğu için; zani kadının cezasını zikrederken ondan doğacak çocuğun mirasına hiç değinilmemesinde, çocuğun nikah akdine (yatağa) ait olduğuna ve zanna dayanılarak nesebin nefyedilemeyeceğine, bilakis Nûr suresinde geçtiği üzere ancak tahkikten sonra nefyedilebileceğine bir işaret vardır; zira zinanın varlığından nesebin nefyedilmesi ve çocuğun zinadan olması gerekmez. Ebû Hayyân en-Nehr'de şöyle demiştir: «Mücâhid'in ve ona tabi olan Ebû Müslim el-İsfahânî'nin bunun kadınlar için sevicilik, erkekler için lutilik olduğu görüşü müstesna; buradaki fahişelik müfessirlerin icmasıyla zinadır». Sonra ismi mevsulü şu buyruğuyla açıkladı:
3579. Metin
{من نسائكم} أي الحرائر {فاستشهدوا} أي فاطلبوا أن تشهدوا {عليهن أربعة} من الرجال.
{من نسائكم} “kadınlarınızdan”; yani hür kadınlarınızdan, {فاستشهدوا} “şahitlik etmelerini isteyin”; yani şahit tutmayı talep edin, {عليهن أربعة} “onların aleyhine dört”; erkek [şahit isteyin].
3580. Metin
ولما كان تعالى قد جعل هذه الأمة وسطاً يقبلون على غيرهم ولا يقبل غيرهم عليهم قال: {منكم} أي من عدول المسلمين بأنهن فعلنها {فإن شهدوا} أي بذلك {فأمسكوهن} أي فاحبسوهن {في البيوت} أي وامنعوهن من الخروج، فإن ذلك أصون لهن، وليستمر هذا المنع {حتى يتوفاهن الموت} أي يأتيهن وهن وافيات الأعراض {أو يجعل الله} المحيط علمه وحكمته {لهن سبيلاً *} اي للخروج قبل الموت بتبين الحد أو بالنكاح، وإن لم يشهد الأربعة لم يفعل بهن ذلك وإن تحقق الفعل.
Allah Teâlâ bu ümmeti, başkaları aleyhine şahitlikleri kabul edilen, başkalarının şahitliği ise kendileri aleyhine kabul edilmeyen vasat (seçkin ve adil) bir ümmet kıldığı için: {منكم} “içinizden”; yani Müslümanların adil olanlarından onların bu fiili işlediklerine dair [şahit isteyin] buyurdu. {فإن شهدوا} “Eğer şahitlik ederlerse”; yani buna dair şahitlik yaparlarsa, {فأمسكوهن} “onları alıkoyun”; yani onları hapsedin, {في البيوت} “evlerde”; yani dışarı çıkmalarına engel olun; çünkü bu onlar için daha koruyucudur. Bu engelleme devam etsin: {حتى يتوفاهن الموت} “ölüm canlarını alıncaya”; yani iffet ve namusları korunmuş olarak ölüm kendilerine gelinceye, {أو يجعل الله} “yahut Allah kılıncaya kadar”; ilmi ve hikmeti her şeyi kuşatan Allah [kılıncaya kadar], {لهن سبيلاً *} “onlar için bir yol”; yani had cezasının açıklanması veya evlilik suretiyle ölümden önce dışarı çıkmaları için bir yol [kılıncaya kadar evlerde tutun]. Şayet dört şahit şahitlik etmezse, fiil kesinleşmiş olsa bile onlara böyle bir ceza uygulanmaz.