Gâfir

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

15908. Metin

مقصودها الاستدلال على آخر التي قبلها من تصنيف الناس في الآخرة إلى صنفين، وتوفية كل ما يستحقه على سبيل العدل، بأن الفاعل ذلك له العزة الكاملة والعلم الشامل، وقد بين ما يغضبه وما يرضيه غاية البيان على وجه الحكمة، فمن لم يسلم أمره كله إليه وجادل في آياته الدالة على القيامة أو غيرها بقوله أو فعله فإنه يخزيه فيعذبه ويرديه، وعلى ذلك دلت تسميتها بغافر، فإنه لا يقدر على غفران ما يشاء لمن يشاء إلا كامل العزة، ولا يعلم جميع الذنوب ليسمى غافراً لها إلا بالغ العلم،

Bu surenin maksadı; bir önceki surenin sonunda yer alan, insanların ahirette iki sınıfa ayrılması ve adalet gereğince herkese hak ettiğinin tastamam verilmesi hususuna delil getirmektir. Zira bunu yapan zat, mutlak bir izzete ve her şeyi kuşatan bir ilme sahiptir; neyin Kendisini öfkelendireceğini ve neyin Kendisini razı edeceğini hikmet çerçevesinde en açık şekilde beyan etmiştir. Dolayısıyla kim bütün işini O'na teslim etmeyip kıyamete veya diğer hususlara delalet eden ayetleri hakkında sözüyle yahut fiiliyle mücadeleye kalkışırsa, O da onu rezil eder, azaba uğratır ve helak eder. Surenin 'Ğâfir' olarak isimlendirilmesi de buna delalet etmektedir; zira dilediği kimseden dilediği günahı bağışlamaya ancak izzeti tam olan kadirdir. Keza günahları bağışlayan olarak anılabilmesi için de bütün günahları ancak ilmi nihayete ermiş olan bilebilir.

15909. Metin

وكذا في جميع الأوصاف التي في الآية من المثاب والعقاب، وكذا الطول فإنه لا يقدر على التطول المطلق إلا من كان كذلك، فإن من كان ناقص العزة فهو قابل لأنه يمنعه من بعض التطولات مانع، ولن يكون ذلك إلا بنقصان العلم، وكذا الدلالة بتسميتها بالمؤمن فإن قصته تدل على هذا المقصد ولا سيما أمر القيامة الذي هو جل المقصود والمدار الأعظم لمعرفة المعبود) بسم الله (الملك الأعظم الذي يعطي كلاً من عباده ما يستحقه، فلا يقدر أحد أن يناقض في شيء من ذلك لا يعارض) الرحمن (الذي عمهم برحمته في الدنيا بالخلق والرزق والبيان لا خفاء معه) الرحيم (الذي يخص برحمته من يشاء من عباده فيجعله حكيماً، وفي تلك الأرض وملكوت السماء عظيماً)

Aynı şekilde ayette geçen sevap ve ceza ile ilgili bütün sıfatlarda da durum böyledir. 'Tavl' (lütuf ve ihsan) sıfatı da böyledir; çünkü mutlak anlamda lütufta bulunmaya ancak böyle bir zat kadirdir. Zira izzeti noksan olan kimse, kendisini birtakım lütuflardan alıkoyan bir engelleyiciyle karşılaşabilir ki bu da ancak ilmin noksanlığı sebebiyle olur. Sureye 'Mü'min' adının verilmesinin delaleti de böyledir; zira onun kıssası bu maksada, özellikle de asıl gaye ve Mabud'u tanımanın en büyük mihveri olan kıyamet konusuna delalet etmektedir. (Rahman) kullarından her birine hak ettiğini veren, bu sebeple hiç kimsenin bunlardan hiçbir şeye itiraz edip karşı çıkamayacağı en yüce Hükümran olan Allah'ın adıyla; (Rahîm) yaratma, rızık verme ve hiçbir kapalılık bırakmayan apaçık beyan ile dünyada rahmeti hepsini kuşatan; (Rahîm) kullarından dilediğini rahmetine özel kılarak hikmet sahibi yapan, hem bu yeryüzünde hem de göklerin melekûtunda yücelten Allah'ın adıyla.

15910. Metin

{حم*} أي هذه حكمة محمد ﷺ التي خصه بها الرحمن الرحيم الحميد المجيد مما له من صفة الكمال.

{حم*} “Hâ, Mîm.” Yani bu, Rahmân, Rahîm, Hamîd ve Mecîd olan Allah'ın, Kendi kemal sıfatlarından Hz. Muhammed'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] bahşettiği hikmetidir.

15911. Metin

لما كان ختام التي قبلها إثبات الكمال لله بصدقه في وعده ووعيده بإنزال كل فريق في داره التي أعدها له، ثبت أن الكتاب الذي فيه ذلك منه، وأنه تام العزة كامل العلم جامع لجميع صفات الكمال فقال: {تنزيل الكتاب} أي الجامع من الحدود والأحكام والمعارف والاكرام لكل ما يحتاج إليه بإنزاله بالتدريج على حسب المصالح والتقريب للأفهام الجامدة القاصرة، والتدريب للألباب السائرة

Bir önceki surenin sonu, her iki fırkayı da kendileri için hazırlanan yurtlarına yerleştirmek suretiyle vaadinde ve tehdidinde sadık kalmasıyla Allah Teâlâ'nın kemalini ispatlayınca, bu hususları içeren Kitab'ın da O'nun katından olduğu, O'nun izzetinin tam, ilminin mükemmel ve bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplamış bulunduğu sabit oldu ve şöyle buyurdu: {تنزيل الكتاب} “Bu Kitabın indirilişi...” Yani donuk ve dar anlayışlara yaklaştırmak, manalar semasında seyrüferayan eden ve uçan akılları eğitmek amacıyla,

15912. Metin

في جو المعاني والطائرة {من الله} أي الجامع لجميع صفات الكمال. ولما كان النظر هنا من بين جميع الصفات إلى العزة والعلم أكثر، لأجل أن المقام لإثبات الصدق وعداً ووعيداً قال: {العزيز العليم *} .

maslahatlara uygun olarak peyderpey indirilmesi suretiyle ihtiyaç duyulan her türlü sınırları, hükümleri, marifetleri ve ikramları kendisinde toplayan Kitab'ın indirilişi, {من الله} “Allah tarafındandır.” Yani bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplayan Allah'tandır. Makam, vaat ve tehditteki doğruluğu ispat makamı olduğundan, burada bütün sıfatlar arasından izzet ve ilim sıfatlarına daha fazla dikkat çekilerek şöyle buyuruldu: {العزيز العليم *} “[O,] Azîz [ve] Alîm'dir.”

15913. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما افتتح سبحانه سورة الزمر بالإخلاص وذكر سببه والحامل بإذن الله عليه وهو الكتاب، وأعقب ذلك بالتعويض بذكر من بنيت على وصفهم سورة ص وتتابعت الآي في ذلك الغرض إلى توبيخهم بما ضربه سبحانه من المثل الموضح في قوله {ضرب الله مثلاً رجلاً فيه شركاء متشاكسون ورجلاً سلماً لرجل} ووصف الشركاء بالمشاكسة إذ بذلك الغرض يتضح عدم استمرار مراد لأحدهم، وذكر قبح اعتذار لهم بقولهم {ما نعبدهم إلا ليقربونا إلى الله زلفى} [الزمر: ٣] ثم أعقب تعالى بالإعلام بقهره وعزته حتى لا يتخبل مخذول شذوذ أمر عن يده وقهره، فقال الله تعالى {أليس الله بكاف عبده} - إلى قوله: {أليس الله بعزيز ذي انتقام} [الزمر: ٣٧] ثم أتبع ذلك بحال أندادهم من أنها لا تضر ولا تنفع فقال {قل أفرءيتم ما تدعون من دون الله أن أرادني الله بضر هل هن كاشفات ضره أو أرادني برحمة هل هن ممسكات رحمته} [الزمر: ٣٨] ثم أتبع هذا بما يناسبه من شواهد عزته فقال {قل لله الشفاعة جميعاً} [الزمر: ٤٤] {قل اللهم فاطر السموات والأرض عالم الغيب والشهادة} {أو لم يعلموا أن الله يبسط الرزق لما يشاء ويقدر} {الله خالق كل شيء} {له مقاليد السماوات والأرض} ثم عنفهم وقرَّعهم بجهلهم فقال تعالى {أفغير الله تأمروني أعبد أيها الجاهلون} ثم قال تعالى {وما قدروا الله حق قدره والأرض جميعاً قبضته يوم القيامة والسماوات مطويات بيمينه} ثم اتبع تعالى - ذلك بذكر آثار العزة والقهر فذكر النفخ في الصور للصعق ثم نفخة القيام والجزاء ومصير الفريقين، فتبارك المتفرد بالعزة والقهر، فلما انطوت هذه الآي من آثار عزته وقهره على ما أشير إلى بعضه، أعقب ذلك بقوله ﷾: {حمتنزيل الكتاب من الله العزيز العليم} فذكر من أسمائه سبحانه هذين الاسمين العظيمين تنبيهاً على انفراده بموجبهما وأنه العزيز الحق القاهر للخلق لعلمه تعالى بأوجه الحكمة التي خفيت عن الخلق ما أخر الجزاء الحتم للدار الآخرة، وجعل الدنيا دار ابتلاء واختبار، مع قهره للكل في الدارين معاً، وكونهم غير خارجين عن ملكه وقهره، ثم قال تعالى {غافر الذنب وقابل التوب} تأنيساً لمن استجاب بحمده، وأناب بلطفه، وجرياً على حكم الرحمة وتغليبها، ثم قال {شديد العقاب ذي الطول} ليأخذ المؤمن بلازم عبوديته من الخوف والرجاء، واكتنف قوله {شديد العقاب} بقوله {غافر الذنب وقابل التوب} وقوله {ذي الطول} وأشار سبحانه بقوله - {فلا يغررك تقلبهم في البلاد} - إلى قوله قبل {وأورثنا الأرض} وكأنه في تقدير: إذا

İmam Ebu Cafer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: [Yüce Allah] Zümer suresine ihlas ile ve Allah'ın izniyle buna sevk eden sebebi, yani Kitab'ı zikrederek başlayıp, ardından Sâd suresinin nitelemesi üzerine kurulduğu kimseleri anarak bir bedel getirdiğinde; ayetler bu gaye doğrultusunda, { ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا رَّجُلًا فِيهِ شُرَكَاءُ مُتَشَاكِسُونَ وَرَجُلًا سَلَمًا لِّرَجُلٍ } “Allah, birbiriyle geçimsiz birtakım ortakların sahip olduğu bir adam ile yalnız bir kişiye bağlı olan bir adamı misal verdi” buyruğunda açıkladığı misalle onları azarlamaya kadar peş peşe geldi. Ortakları geçimsizlikle niteledi; çünkü bu maksatla hiçbirinin iradesinin süreklilik kazanamayacağı açıklığa kavuşmaktadır. { مَا نَعْبُدُهُمْ إِلَّا لِيُقَرِّبُونَا إِلَى اللَّهِ زُلْفَى } “Biz onlara sadece bizi Allah'a daha çok yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz” [Zümer: 3] sözleriyle mazeretlerinin çirkinliğini zikretti. Sonra Yüce [Allah], yardımdan mahrum kalmış hiçbir kimse herhangi bir işin O'nun kudretinden ve kahrından dışarı çıktığını vehmetmesin diye kahrını ve izzetini bildirmeyi ekleyip, { أَلَيْسَ اللَّهُ بِكَافٍ عَبْدَهُ } “Allah kuluna kâfi değil midir?” buyruğundan { أَلَيْسَ اللَّهُ بِعَزِيزٍ ذِي انْتِقَامٍ } “Allah mutlak güç sahibi ve intikam alıcı değil midir?” [Zümer: 37] buyruğuna kadar zikretti. Ardından bunu, ne zarar ne de fayda veremeyecek olmaları bakımından putlarının durumu ile takip ettirip şöyle buyurdu: { قُلْ أَفَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ } “De ki: Gördünüz ya, Allah bana bir zarar vermek istese, Allah'ı bırakıp da taptıklarınız O'nun vereceği zararı giderebilir mi? Yahut bana bir rahmet dilese, onlar O'nun rahmetini tutabilir mi?” [Zümer: 38]. Sonra bunu izzetinin delillerinden münasip olanlarla takip ettirip şöyle buyurdu: { قُل لِّلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا } “De ki: Bütün şefaat Allah'a aittir” [Zümer: 44], { قُلِ اللَّهُمَّ فَاطِرَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ عَالِمَ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِ } “De ki: Ey gökleri ve yeri yaratan, gaybı ve görünen âlemi bilen Allahım!”, { أَوَلَمْ يَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَن يَشَاءُ وَيَقْدِرُ } “Bilmediler mi ki Allah rızkı dilediğine bol bol verir ve daraltır?”, { اللَّهُ خَالِقُ كُلِّ شَيْءٍ } “Allah her şeyin yaratıcısıdır”, { لَّهُ مَقَالِيدُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ } “Göklerin ve yerin anahtarları O'nundur”. Sonra onları cehaletleri sebebiyle paylayıp azarlayarak şöyle buyurdu: { أَفَغَيْرَ اللَّهِ تَأْمُرُونِّي أَعْبُدُ أَيُّهَا الْجَاهِلُونَ } “De ki: Ey cahiller! Bana Allah'tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?”. Sonra da Yüce [Allah] şöyle buyurdu: { وَمَا قَدَرُوا اللَّهَ حَقَّ قَدْرِهِ وَالْأَرْضُ جَمِيعًا قَبْضَتُهُ يَوْمَ الْقِيَامَةِ وَالسَّمَاوَاتُ مَطْوِيَّاتٌ بِيَمِينِهِ } “Allah'ı hakkıyla takdir edemediler. Halbuki kıyamet günü yeryüzü bütünüyle O'nun kabzasındadır; gökler de O'nun sağ eliyle dürülmüştür”. Ardından Yüce [Allah] bunu, izzet ve kahrının eserlerini anarak takip ettirdi; böylece bayılma/ölüm için Sûr'a üflenmesini, ardından diriliş ve ceza üflemesini ve iki fırkanın varacağı yeri zikretti. İzzet ve kahırda tek olan [Allah] ne yücedir! Bu ayetler, bir kısmına işaret edilen izzet ve kahrının eserlerini ihtiva edince, Yüce [Allah] bunun hemen peşinden şöyle buyurdu: { حم ۝ تَنزِيلُ الْكِتَابِ مِنَ اللَّهِ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ } “Hâ-Mîm. Bu Kitab'ın indirilişi, mutlak güç sahibi ve hakkıyla bilen Allah tarafındandır”. Yüce [Allah], isimlerinden bu iki yüce ismi zikrederek, bunların gerektirdiği sıfatlarda tek olduğuna; kullardan gizli kalan hikmet cihetlerini bildiği için kesin olan cezayı ahiret yurduna erteleyen, her iki yurtta da hepsini kahretmesi ve onların O'nun mülkünden ve kahrından çıkamamalarıyla birlikte dünyayı bir imtihan ve sınama yurdu kılan hakiki Aziz ve yaratılmışları kahredici olduğuna dikkat çekti. Sonra Yüce [Allah], hamdiyle icabet eden ve lütfuyla O'na yönelen kimseye bir ünsiyet vermek üzere ve rahmetin hükmünü işletip onu galip kılarak { غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ } “Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden” buyurdu. Sonra da müminin korku ve ümitten ibaret kulluğunun gereğini kuşanması için { شَدِيدِ الْعِقَابِ ذِي الطَّوْلِ } “Cezası şiddetli ve lütfu bol olan” buyurdu. { شَدِيدِ الْعِقَابِ } “Cezası şiddetli” ifadesini, { غَافِرِ الذَّنبِ وَقَابِلِ التَّوْبِ } “Günahı bağışlayan, tövbeyi kabul eden” ve { ذِي الطَّوْلِ } “Lütfu bol olan” buyruklarıyla kuşattı. Yüce [Allah], { فَلَا يَغْرُرْكَ تَقَلُّبُهُمْ فِي الْبِلَادِ } “Onların şehirlerde gezip dolaşması seni aldatmasın” buyruğuyla daha önceki { وَأَوْرَثْنَا الْأَرْضَ } “Bizi bu yere mirasçı kıldı” sözüne işaret etmiştir; sanki takdiri şöyledir: Eğer...

15915. Metin

كانت العاقبة لك ولأتباعك فلا عليك من تقلبهم في البلاد، ثم بين تعالى أن حالهم في هذا كحال الأمم قبلهم، وجدالهم في الآيات كجدالهم، وأن ذلك لما حق عليهم من كلمة العذاب، وسبق لهم في أم الكتاب - انتهى.

akıbet senin ve sana tabi olanlarındır, o halde onların memleketlerde gezip dolaşmasına aldırma. Sonra Yüce Allah onların bu durumunun kendilerinden önceki ümmetlerin durumu gibi, ayetler hakkındaki mücadelelerinin de onların mücadelesi gibi olduğunu ve bunun aleyhlerine azap sözünün hak olmasından ve Ümmü'l-Kitap'ta haklarında geçmiş bulunmasından kaynaklandığını beyan etti -nakil bitti-.

15916. Metin

ولما تقدم آخر تلك أن كلمة العذاب حقت على الكافرين، فكان ذلك ربما أيأس من تلبس بكفر من الفلاح، وأوهمه أن انسلاخه من الكفر غير ممكن، وكان الغفران - وهو محو الذنب عيناً وأثراً - مترتباً على العلم به، والتمكن من الغفران وما رتب عليه من الأوصاف نتيجة العزة، دل عليهما مستعطفاً لكل عاص ومقصر بقوله: {غافر الذنب} أي بتوبة وغير توبة إن شاء، وهذا الوصف له دائماً فهو معرفة. قال السمين: نص سيبويه على أن كل ما إضافته غير محضة جاز أن تجعل محضة وتوصف بها المعارف إلا الصفة المشبهة، ولم يستثن الكوفيون شيئاً.

Bir önceki surenin sonunda kâfirler aleyhine azap sözünün hak olduğu geçince, bu durum küfre bulaşmış kimseyi kurtuluştan ümitsizliğe sevk edebilir ve küfürden sıyrılmasının imkânsız olduğu vehmini verebilirdi; günahı hem zatı hem de eseri bakımından silmek demek olan mağfiret de o günahı bilmeye bağlı olduğundan, bağışlamaya güç yetirmek ve buna bağlanan sıfatlar da izzetin bir neticesi olduğundan, her asi ve kusurlu kimseyi merhamete davet ederek şu kavliyle her ikisine delalet etti: {غافر الذنب} “Günahı bağışlayan...” Yani dilerse tövbe ile veya tövbesiz olarak bağışlayandır. Bu sıfat O'nun için süreklidir, dolayısıyla marifedir. Semîn şöyle demiştir: Sibeveyh, gayri mahz izafetlerin tamamının mahz kılınabileceğini ve sıfat-ı müşebbehe hariç marifelerin bunlarla nitelenebileceğini açıkça belirtmiştir; Kûfeliler ise hiçbir şeyi istisna etmemiştir.

15917. Metin

ولما أفهم تقديمه على التوبة أنه غير متوقف عليها فيما عدا الشرك، وكان المشركون يقولون: قد أشركنا وقتلنا وبالغنا في المعاصي فلا يقبل رجوعنا فلا فائدة لنا في إسلامنا، رغبهم في التوبة بذكرها وبالعطف

Bunun tövbeden önce zikredilmesi, şirk dışındaki günahlarda mağfiretin tövbeye bağlı olmadığını hissettirince ve müşrikler de: 'Biz şirk koştuk, adam öldürdük ve günahlarda aşırıya gittik, artık dönüşümüz kabul edilmez, dolayısıyla İslam'a girmemizin bize bir faydası yoktur' dediklerinden, tövbeyi zikretmek ve onu 'vav' ile atfetmek suretiyle

15918. Metin

بالواو الدالة على تمكن الوصف إعلاماً بأنه سبحانه لا يتعاظمه ذنب فقال: {وقابل التوب} وجرد المصدر ليفهم أن أدنى ما يطلق عليه الاسم كاف وجعله اسم جنس كأخواته أنسب من جعله بينها جمعاً كتمر وتمرة. ولما كان الاقتصار على الترغيب بما أطمع عذر المتمادي من سطوته، فقال معرياً عن الواو لئلا يؤنس ما يشعر به كل من العطف والصفة المشبهة من التمكن، وذلك إعلاماً بخفي لطفه في أن رحمته سبقت غضبه، وأنه لو أبدى كل ما عنده من العزة لأهلك كل من عليها كما أشير إليه بالمفاعلة في {ولو يؤاخذ الله الناس بظلمهم} [النحل: ٦١] فإن الفعل إذا كان بين اثنين كان أبلغ: {شديد العقاب *} على أن تنكيره وإبهامه - كما قال الزمخشري - للدلالة على فرط الشدة وعلى ما لا شيء أدهى منه وأمر، لزيادة الإنذار وهي أخفى من دلالة الواو لو أوتي بها.

bu sıfatın yerleşik olduğunu bildirip hiçbir günahın Yüce Allah'a büyük gelmeyeceğini ilan ederek onları tövbeye teşvik etti ve şöyle buyurdu: {وقابل التوب} “...ve tövbeyi kabul eden...” İsmin en azına delalet eden miktarının yeterli olduğunu hissettirmek için mastarı yalın getirdi; onu benzerleri gibi cins ismi kılmak, aralarında 'temr' ve 'temre' gibi cem kılmaktan daha uygundur. Sadece ümit verici şeylerle yetinmek, haddi aşan kimsenin O'nun azabından emin olma mazeretine kapılmasına yol açabileceğinden, hem atfın hem de sıfat-ı müşebbehenin hissettirdiği yerleşikliği unutturmamak, rahmetinin gazabına galebe çaldığına dair gizli lütfunu bildirmek ve şayet izzetinin tamamını izhar etseydi yeryüzündeki herkesi helak edeceğini -ki {ولو يؤاخذ الله الناس بظلمهم} “Eğer Allah insanları zulümleri yüzünden sorguya çekecek olsaydı...” [en-Nahl: 61] ayetindeki işteşlik kipiyle buna işaret edilmiştir; zira fiil iki taraf arasında olduğunda daha beliğdir- bildirmek için 'vav'sız olarak şöyle buyurdu: {شديد العقاب *} “...cezası şiddetli olandır.” Zemahşerî'nin belirttiği gibi, bunun nekire ve müphem getirilmesi; uyarının dozunu artırmak adına şiddetin son raddesine ve kendisinden daha dehşetli ve acı hiçbir şeyin bulunmadığına delalet etmek içindir ki bu mana, şayet 'vav' getirilseydi onun delaletinden daha kapalı kalırdı.

15919. Metin

ولما أتم الترغيب بالعفو والترهيب من الأخذ، أتبعه التشويق إلى الفضل، فقال معرياً عن الواو لأن التمام لا يقتضي المبالغة، والحذف غير مخل بالغرض فإن دليل العقل قائم على كمال صفاته سبحانه: {ذي الطول} أي سعة الفضل والإنعام والقدرة والغنى والسعة والمنة، لا يماثله في شيء من ذلك أحد ولا يدانيه، ثم علل تمكنه في كل شيء من ذلك بوحدانيته فقال: {لا إله إلا هو} ولما أنتج

Affetmekle teşvik etmeyi ve cezalandırmakla korkutmayı tamamlayınca, bunun ardından lütuf ve ihsana şevklendirmeyi getirdi. Kemâl ziyadeleştirmeyi gerektirmediğinden ve hazif de maksadı bozmadığından -zira Yüce Allah'ın sıfatlarının kemaline aklî delil mevcuttur- 'vav'sız olarak şöyle buyurdu: {ذي الطول} “...lütuf ve ihsan sahibi...” Yani lütfu, nimeti, kudreti, zenginliği, genişliği ve ihsanı bol olandır; hiçbir konuda hiç kimse O'na benzeyemez ve O'na yaklaşamaz. Sonra bütün bunlardaki yetkinliğini tevhidiyle gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {لا إله إلا هو} “O'ndan başka ilah yoktur.” Bütün bunlar

15920. Metin

هذا كله تفرده، أنتج قطعاً قوله: {إليه} أي وحده {المصير *} أي في المعنى في الدنيا، وفي الحس والمعنى في الآخرة، ليظهر كل من هذه الصفات ظهوراً تاماً، بحيث لا يبقى في شيء من ذلك لبس، فإنه لا يصح في الحكمة أن يبغي أحد على العباد ثم يموت في عزة من غير نقمة فيضيع ذلك المبغي عليه، لأن هذا أمر لا يرضى أقل الناس أن يكون بين عبيده.

O'nun tekliğini netice verince, kesin olarak şu buyruğunu netice verdi: {إليه} “Yalnız O'nadır...” Yani sadece O'nadır {المصير *} “...dönüş.” Yani dünyada mana bakımından, ahirette ise hem his hem mana bakımından dönüş O'nadır; ta ki bu sıfatların her biri tam bir açıklıkla ortaya çıksın ve bu konuda hiçbir şüphe kalmasın. Zira bir kimsenin kullara zulmetmesi, sonra da hiçbir intikama uğramadan izzet içinde ölmesi ve o zulme uğrayanın hakkının zayi olması hikmete uygun düşmez; çünkü insanların en basiti bile kendi köleleri arasında böyle bir şeyin olmasına razı olmaz.

15921. Metin

ولما تبين ما للقرآن من البيان الجامع بحسب نزوله جواباً لما يعرض لهم من الشبه، فدل بإزاحته كل علة عى ما وصف سبحانه به نفسه المقدس من العزة والعلم بياناً لا خفاء في شيء منه، أنتج قول ذماً لمن يريد إبطاله وإخفاءه: {ما يجادل} أي يخاصم ويماري ويريد أن يفتل الأمور إلى مراده {في آيات} وأظهر موضع الإضمار تعظيماً للآيات فقال: {الله} أي في إبطال أنوار الملك الأعظم المحيط بصفات الكمال الدالة كالشمس على أنه إليه المصير، بأن يغش نفسه بالشك في ذلك لشبه يميل معها، أو غيره بالتشكيك له، أو في شيء غير ذلك مما أخبر به تعالى {إلا الذين كفروا} أي غطوا مرائي عقولهم وأنوار بصائرهم لبساً على أنفسهم وتلبيساً على غيرهم.

Kur'an'ın, onların karşılaştığı şüphelere cevap olarak inişine göre nasıl kuşatıcı bir beyana sahip olduğu açıklığa kavuşup her türlü illeti bertaraf etmesiyle Yüce Allah'ın Kendi mukaddes zatını nitelediği izzet ve ilme hiçbir kapalılık bırakmayacak şekilde delalet edince; onu iptal etmek ve gizlemek isteyeni yermek üzere şu buyruk neticelendi: {ما يجادل} “Tartışmaz...” Yani çekişip münakaşa etmez ve işleri kendi arzusuna göre eğip bükmek istemez {في آيات} “...ayetleri hakkında...” Ayetleri tazim etmek için zamir makamında açık isim zikredilerek şöyle buyuruldu: {الله} “...Allah'ın...” Yani kemal sıfatlarını kuşatan, dönüşün ancak O'na olduğunu güneş gibi gösteren en yüce Hükümran'ın nurlarını iptal etme hususunda; ya meylettiği bir şüpheden dolayı bu konuda şüpheye düşerek kendi nefsini aldatmakla, ya başkasına şüphe vererek onu yanıltmakla ya da Allah Teâlâ'nın haber verdiği başka bir hususta mücadele etmez, {إلا الذين كفروا} “...inkâr edenlerden başkası.” Yani hem kendi nefislerini yanıltmak hem de başkalarını aldatmak için akıllarının aynalarını ve basiretlerinin nurlarını örtenlerden başkası.

15922. Metin

ولما ثبت أن الحشر لا بد منه، وأن الله تعالى قادر كل قدرة

Haşrin mutlaka gerçekleşeceği, Yüce Allah'ın hiçbir ortağı bulunmadığı ve bütün kemal vasıflarını kuşattığı için her şeye hakkıyla kadir olduğu sabit olunca,

15923. Metin

لأنه لا شريك له وهو محيط بجميع أوصاف الكمال، تسبب عن ذلك قوله: {فلا يغررك تقلبهم} أي تنقلهم بالتجارات والفوائد والجيوش والعساكر وإقبال الدنيا عليهم {في البلاد *} فإنه لا يكون التفعل بالقلب إلا عن قهر وغلبة، فتظن لإمهالنا إياهم أنهم على حق، أو أن أحداً يحميهم علينا، فلا بد من صيرورتهم عن قريب إلينا صاغرين داخرين، وتأخيرهم إنما هو ليبلغ الكتاب أجله.

bundan şu buyruk hasıl oldu: {فلا يغررك تقلبهم} “Onların dolaşması seni aldatmasın...” Yani ticaretlerle, kazançlarla, ordularla, askerlerle ve dünyanın kendilerine yönelmesiyle dönüp dolaşmaları {في البلاد *} “...memleketlerde.” Zira kalbin/durumun başkalaşması ancak bir kahır ve galebe neticesinde olur; dolayısıyla onlara mühlet vermemiz sebebiyle onların hak üzere olduğunu yahut birinin onları Bize karşı koruyacağını zannetme. Çok yakında zelil ve hakir olarak Bize dönecekleri kesindir; onların ertelenmesi ise ancak takdir edilen ecelin vaktine erişmesi içindir.

15924. Metin

ولما نهى عن الاغترار بما لا قوة لاحد على صرفه من نفسه إلا بتأييد من الله، علله بما يحقق معنى النهي من أن التقلب وما يثمره لا يصح أن يكون معتمداً ليزهد فيه كل من سمع هاتين الآيتين، فقال مشيراً بتأنيث الفعل إلى ضعفهم عن المقاومة، وتلاشيهم عند المصادمة، وإن كانوا في غاية القوة بالنسبة إلى أبناء جنسهم: {كذبت} ولما كان تكذيبهم عظيماً وكان زمانه قديماً وما قبله من الزمان قليلاً بالنسبة إلى ما بعده وطال البلاء بهم، جعل مستغرقاً بجميع الزمان، فقال من غير خافض: {قبلهم} ولما كان الناس على زمن نوح ﵇ حزباً واحداً مجتمعين على أمر واحد ولسان جامع، وحدهم فقال: {قوم نوح} أي وقد كانوا في غاية القوة والقدرة على القيام

Allah'ın yardımı olmaksızın hiç kimsenin kendi nefsinden savmaya gücünün yetmeyeceği şeylerle aldanmayı nehyedince, bu iki ayeti işiten herkesin dünyadan yüz çevirmesi için nehyin manasını pekiştirecek şekilde bunu gerekçelendirdi; zira gezip dolaşmak ve onun getirdiği şeyler bel bağlanmaya layık değildir. Fiilin müennes kılınmasıyla, kendi cinslerine nispetle son derece güçlü olsalar bile karşı koymaktan aciz olduklarına ve tosladıklarında yok olup gideceklerine işaret ederek şöyle buyurdu: {كذبت} “Yalanladı...” Onların yalanlaması çok büyük, zamanı çok eski, ondan önceki zaman ise sonrasına göre az olduğundan ve başlarına gelen bela uzadığından, cer harfi olmaksızın bütün zamanı kuşatacak şekilde şöyle buyurdu: {قبلهم} “...onlardan önce...” Nûh [aleyhisselâm] zamanında insanlar tek bir fırka olup tek bir iş ve ortak bir dil üzere toplandıklarından onları tek olarak zikretti ve: {قوم نوح} “...Nûh kavmi...” buyurdu. Yani onlar kalkışmaya güç yetirme ve yapmaya çalıştıkları şeyi yerine getirme hususunda

15925. Metin

بما يحاولونه وكانوا حزباً واحداً لم يفرقهم شيء. ولما كان الناس من بعدهم قد كثروا وفرقهم اختلاف الألسنة والأديان، وكان للاجمال من الروع في بعض المواطن ما ليس للتفصيل قال: {والأحزاب} أي الأمم المتفرقة الذين لا يحصون عدداً، ودل على قرب زمان الكفر من الإنجاء من الغرق بقوله: {من بعدهم} .

son derece kuvvetliydiler ve kendilerini hiçbir şeyin ayıramadığı tek bir fırka idiler. Onlardan sonra gelen insanlar ise çoğalıp dillerin ve dinlerin farklılaşmasıyla fırkalara ayrıldıklarından ve bazı makamlarda mücmel ifadenin tafsili ifadede bulunmayan bir dehşeti bulunduğundan şöyle buyurdu: {والأحزاب} “...ve fırkalar...” Yani sayıları sayılamayacak kadar çok olan, birbirinden ayrılmış ümmetler. Küfür zamanının boğulmaktan kurtulma zamanına yakınlığına da şu buyruğuyla delalet etti: {من بعدهم} “...onlardan sonraki.”

15926. Metin

ولما كان التذكيب وحده كافياً في الأذى، دل على أنهم زادوا عليه بالمبالغة في المناصبة بالمعاندة، وقدم قصد الإهلاك لأنه أول ما يريده العدو فإن عجز عنه نزل إلى ما دونه فقال: {وهمَّت كل أمة} أي من الأحزاب المذكورين {برسولهم} أي الذي أرسلناه إليهم. ولما كان الأخذ يعبر عنه عن الغلبة والقهر والاستصغار مع الغضب قال: {ليأخذوه} ولما كان سوق الكلام هكذا دالاً على أنهم عجزوا عن الأخذ، ذكر أنهم بذلوا جهدهم في المغالبة بغيره، فقال حاذفاً للمفعول تعميماً: {وجادلوا بالباطل} أي الأمر الذي لا حقيقة له، وليس له من ذاته إلا الزوال، كما تفعل قريش ومن انضوى إليهم من العرب، ثم بين علة مجادلتهم فقال: {ليدحضوا} أي ليزلقوا فيزيلوا {به الحق} أي الثابت ثباتاً لا حيلة في إزالته.

Yalnızca yalanlama bile eziyet olarak kâfi iken, inatla düşmanlık yapmada aşırıya kaçarak buna ilavede bulunduklarını gösterdi. Helak etme kastını öne aldı; çünkü düşmanın ilk istediği şey budur, bundan aciz kalınca daha aşağısına iner. Şöyle buyurdu: {وهمَّت كل أمة} “Her ümmet yeltendi...” Yani zikredilen fırkalardan her biri {برسولهم} “...kendi elçisine...” Yani kendilerine gönderdiğimiz peygambere. Yakalamak (ahz) kelimesi öfkeyle birlikte galebe çalmak, kahretmek ve küçük düşürmekten kinaye olduğundan şöyle buyurdu: {ليأخذوه} “...onu yakalayıp cezalandırmak için.” Sözün bu şekilde sevkedilmesi onların yakalamaktan aciz kaldıklarına delalet edince, başka yollarla üstün gelmek için olanca çabalarını harcadıklarını zikretti ve umum ifade etmesi için mefulü hazfederek şöyle buyurdu: {وجادلوا بالباطل} “Ve bâtıl ile mücadele ettiler...” Yani Kureyş'in ve onlara katılan diğer Arapların yaptığı gibi, hiçbir hakikati olmayan ve zatı gereği yok olmaktan başka bir vasfı bulunmayan şeyle. Sonra mücadelelerinin illetini beyan ederek şöyle buyurdu: {ليدحضوا} “...kaydırıp yok etmek için...” Yani kaydırıp ortadan kaldırmak için {به الحق} “...onunla hakkı.” Yani ortadan kaldırılmasına hiçbir çare bulunmayan, sapa sağlam sabit olan hakkı.

15927. Metin

ولما كان من المعلوم لكل ذي لب أن فاعل ذلك مغلوب، وأن

Bunu yapan kimsenin mağlup olacağı ve

15928. Metin

فعله مسبب لغضب المرسل عليه، قال صارفاً القول إلى المتكلم دفعاً للالباس، وإشارة إلى شدة الغضب وجرده عن مظهر العظمة استصغاراً لهم: {فأخذتهم} أي أهلكتهم وهم صاغرون غضباً عليهم وإهانة لهم. ولما كان أخذه عظيماً، دل على عظمته بأنه أهل لأن يسأل عن حاله لزيادة عظمتها في قوة بطشها وسرعة إهلاكها وخرقها للعوائد فقال: {فكيف كان عقاب *} ومن نظر ديارهم وتقرى آثارهم وقف على بعض ما أشرنا إليه ونبهنا عليه، وحذف ياء المتكلم إشارة إلى أن أدنى من عذابه بأدنى نسبة كاف في المراد وإن كان المعذب جميع العباد.

yaptığı fiilin, peygamberi gönderenin gazabına sebep olacağı her akıl sahibi tarafından bilindiğinden; kapalılığı gidermek ve öfkenin şiddetine işaret etmek üzere sözü mütekellime çevirdi ve onları küçümsemek için azamet zamirinden tecrit ederek şöyle buyurdu: {فأخذتهم} “Bunun üzerine onları yakalayıverdim.” Yani kendilerine duyulan öfke ve onları zelil kılmak amacıyla, onlar alçalmış bir vaziyetteyken onları helak ettim. O'nun yakalaması çok büyük olduğundan; yakalayışının şiddeti, helak edişinin sürati ve adetleri parçalaması bakımından büyüklüğünün fazlalığından ötürü durumunun sorulmaya layık olduğunu göstererek şöyle buyurdu: {فكيف كان عقاب *} “Nasılmış Benim cezalandırmam?” Onların diyarlarına bakan ve geride bıraktıkları izleri araştıran kimse, işaret edip dikkat çektiğimiz hususların bir kısmına vakıf olur. Mütekellim yâ'sının hazfedilmesi; cezalandırılan bütün kullar olsa bile, azabının en küçük bir nispetinin dahi murat edilen şey için kâfi geldiğine işaret etmek içindir.

15929. Metin

ولما كان التقدير: فحقت عليهم كلمة الله لأخذهم على هذا الجدال إنهم أصحاب النار التي جادلوا فيها، عطف عليه قوله: {وكذلك} أي ومثل ما حقت عليهم كلمتنا بالأخذ، فلم يقدروا على التفصي من حقوقها {حقت} بالأخذ والنكال {كلمت} وصرف الكلام إلى صفة الإحسان تلطفاً به ﷺ وبشارة له بالرفق بقومه فقال: {ربك} أي المحسن إليك بجميع أنواع الإحسان فهو لا يدع أعداءك.

Kelamın takdiri: 'Bu mücadelelerinden ötürü onları yakalamak suretiyle, hakkında tartıştıkları ateşin ehli olduklarına dair Allah'ın sözü aleyhlerine hak oldu' şeklinde olunca, şu kavlini buna atfetti: {وكذلك} “İşte böylece...” Yani bizim yakalama sözümüz onların aleyhine nasıl hak olduysa ve onlar bu hükmün gereğinden kurtulmaya güç yetiremedilerse, {حقت} “...hak oldu...” yakalamak ve cezalandırmak suretiyle {كلمت} “...sözü...” Hz. Peygamber'e [sallallâhu aleyhi ve sellem] lütufta bulunmak ve kavmine yumuşak davranılacağına dair ona bir müjde olmak üzere sözü ihsan sıfatına çevirerek şöyle buyurdu: {ربك} “...Rabbinin...” Yani sana her türlü ihsanda bulunan [Rabbinin]; dolayısıyla O senin düşmanlarını kendi haline bırakmaz.

15930. Metin

ولما كان السياق للمجادلة بالباطل وهي فتل الخصم من اعتقاده الحق،

Siyak; bâtıl ile mücadele etmek, yani hasmı hak inancından döndürmekle ilgili olunca

15931. Metin

وذلك تغطية للدليل الحق وتلبيس، كان الحال أحق بالتعبير بالكفر الذي معناه التغطية فلذا قال تعالى: {على الذين كفروا} أي أوقعوا الكفر وقتاً ما كلهم سواء هؤلاء العرب وغيرهم، لأن علة الإهلاك واحدة، وهي التكذيب الدال على أن من تلبس به مخلوق للنار، ثم أبدل من «الكلمة» فقال: {أنهم أصحاب النار *} أي من كفر في حين من الأحيان فهو مستحق للنار في الأخرى كما أنه مستحق للأخذ في الدنيا لا يبالي الله به بالة، فمن تداركته الرحمة بالتوبة، ومن أوبقته اللعنة بالإصرار هلك.

ve bu da hak delili örtmek ve gerçeği tahrif etmek anlamına geldiğinden, durum örtmek manasına gelen küfür lafzıyla ifade edilmeye daha layık idi. Bu sebeple Yüce Allah şöyle buyurdu: {على الذين كفروا} “...inkâr edenlerin aleyhine:” Yani ister bu Araplar olsun ister başkaları olsun hepsi birden herhangi bir vakitte küfrü irtikâp edenlerin [aleyhine]. Çünkü helak etme illeti birdir; o da bu duruma bulaşan kimsenin cehennem için yaratıldığına delalet eden yalanlamadır. Sonra 'kelime'den bedel olarak şöyle buyurdu: {أنهم أصحاب النار *} “Onlar cehennemliktirler!” Yani herhangi bir zamanda inkâr eden kimse, dünyada yakalanıp cezalandırılmayı hak ettiği gibi ahirette de ateşi hak etmiştir; Allah ona hiç aldırmaz. Artık kime tövbe ile rahmet yetişirse kurtulur, kimi de ısrar yüzünden lanet helak ederse yok olup gider.

15932. Metin

ولما بين عداوة الكفار للأنبياء عليهم الصلاة والسلام وأتباعهم ﵃ بقوله: {وما يجادل في آيات الله} ما بعده، وكان ذلك أمراً غائظاً محزناً موجعاً، وختم ذلك ببيان حقوق كلمة العذاب عليهم تسلية لمن عادوهم فيه سبحانه، زاد في تسليتهم شرحاً لصدورهم وتثبيتاً لقلوبهم ببيان ولاية الملائكة المقربين لهم مع كونهم أخص الخلق بحضرته سبحانه وأقربهم من محل أنسه وموطن قدسه وبيان حقوق رحمته للذين آمنوا بدعاء أهل حضرته لهم فقال، أو يقال: إنه لما بين حقوق كلمة العذاب، كان كأنه قيل: فكيف النجاة؟ قيل: بايقاع الإيمان بالتوبة عن الكفران ليكون موقعه أهلاً للشفاعة فيه من أهل الحضرة العلية،

Kâfirlerin peygamberlere [aleyhimussalâtü vesselâm] ve onların takipçilerine [radıyallâhu anhüm] olan düşmanlığını {وما يجادل في آيات الله} kavli ve devamıyla beyan edince; bu durum öfkelendirici, hüzün verici ve elem dolu bir hal olduğundan ve O'nun uğrunda düşmanlığa uğrayanları teselli etmek üzere onlar aleyhine azap sözünün hak olduğunu açıklamakla bunu mühürleyince, göğüslerini ferahlatmak ve kalplerini sebat ettirmek suretiyle tesellilerini artırdı. Bunun için mukarreb meleklerin -ki onlar yaratılmışların Yüce Zatına en has olanları, O'nun ünsiyet makamına ve kudsiyet yurduna en yakın bulunanlarıdır- onlara olan dostluğunu ve O'nun yüce huzurundaki meleklerin iman edenlere dua etmesi sebebiyle rahmetinin onlar için hak olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu. Yahut şöyle denir: Azap sözünün hak olduğu beyan edilince, sanki 'Kurtuluş nasıl olur?' denilmiş, buna cevaben de: 'Huzur-ı âlî ehlinin kendisi hakkında şefaatte bulunmasına ehil olması için küfürden tövbe ederek imanı gerçekleştirmekle olur' denilmiştir;

15933. Metin

فيغفر له إن تاب ما قدم من الكفر، فقال مظهراً لشرف الإيمان وفضله: {الذين يحملون العرش} وهم المقربون وهم أربعة كما يذكر إن شاء الله تعالى في الحاقه، فإذا كانت القيامة كانوا ثمانية، وهل هم أشخاص أو صفوف فيه كلام يذكر إن شاء الله تعالى {ومن حوله} وهم جميع الملائكة وغيرهم ممن ربما أراد الله كونه محيطاً به كما تقدم في التي قبلها {وترى الملائكة حافين من حول العرش} أي طائفين به، فأفادت هذه العبارة النص على الجميع مع تصوير العظمة.

böylece tövbe ettiği takdirde geçmişteki küfrü bağışlanır. İmanın şerefini ve faziletini göstermek üzere şöyle buyurdu: {الذين يحملون العرش} “Arşı taşıyanlar...” Bunlar mukarreblerdir ve inşallah Teâlâ Hâkka suresinde zikredileceği üzere dört tanedir; kıyamet koptuğunda ise sekiz olurlar. Bunların şahıslar mı yoksa saflar mı olduğu konusunda inşallah Teâlâ zikredilecek açıklamalar vardır. {ومن حوله} “...ve onun çevresindekiler...” Bunlar bütün melekler ve bir önceki surede geçen {وترى الملائكة حافين من حول العرش} “Meleklerin arşın etrafını kuşatmış olduklarını görürsün” kavlinde olduğu gibi, Allah'ın arşı kuşatmasını dilediği diğer varlıklardır; yani onun etrafında tavaf edenlerdir. Dolayısıyla bu ifade, azameti tasvir etmekle birlikte hepsini açıkça bildirmektedir.

15934. Metin

ولما كان ربما وقع في وهم أنه سبحانه محتاج إلى حملهم لعرشه أو إلى عرشه أو إلى شيء، نبه بالتسبيح على أنه غنيّ عن كل شيء وأن المراد بالعرش والحملة ونحو ذلك إظهار عظته لنا في مثل محسوسة لطفاً منه بنا تنزلاً إلى ما تسعه عقولنا وتحمله أفهامنا، فقال مخبراً عن المبتدأ وما عطف عليه: {يسبحون} أي ينزهون أي يوقعون تنزيهه سبحانه عن كل شائبة نقص ملتبسين {بحمد} وصرف القول إلى ضميرهم إعلاماً بأن الكل عبيده من العلويين والسفليين القريب والبعيد، وكائنون تحت تصرفه وقهره، وإحسانه وجبره، فقال: {ربهم} أي باحاطة المحسن إليهم بأوصاف الكمال.

Yüce Allah'ın arşını taşımalarına, arşına yahut herhangi bir şeye muhtaç olduğu vehmi akla gelebileceğinden; tesbih ile O'nun her şeyden müstağni olduğuna, arş ve taşıyıcılarından maksadın ise aklımızın alabileceği ve idrakimizin taşıyabileceği seviyeye tenezzül ederek bize olan lütfu sebebiyle somut bir misal ile O'nun azametini bize göstermek olduğuna dikkat çekti. Mübteda ve ona matuf olanı haber vererek şöyle buyurdu: {يسبحون} “Tesbih ederler...” Yani tenzih ederler; Yüce Allah'ı her türlü noksanlık şaibesinden tenzih etmeyi gerçekleştirirler {بحمد} “...hamd ile...” Yukarıdakilerin de aşağıdakilerin de, yakındakilerin de uzaktakilerin de hepsinin O'nun kulları olduğunu, O'nun tasarrufu, kahrı, ihsanı ve kudreti altında bulunduklarını bildirmek için sözü onların zamirine çevirerek şöyle buyurdu: {ربهم} “...Rablerini.” Yani kendilerine ihsanda bulunan Rablerinin kemal sıfatlarını kuşatması sebebiyle.

15935. Metin

ولما كان تعالى باطناً لا يحيط أحد به علماً، أشار إلى أنهم مع أنهم أهل الحضرة هم من وراء حجاب الكبر وأردية العظمة، لا فرق بينهم

Yüce Allah batın olup hiç kimse O'nu ilimle kuşatamayacağından, huzur ehli olmalarına rağmen onların kibriya perdelerinin ve azamet bürdelerinin arkasında olduklarına, bu hususta onlar ile

15936. Metin

في ذلك وبين ما هو في الأرض السفلى بقوله: {ويؤمنون به} لأن الإيمان إنما يكون بالغيب. ولما كانوا لقربهم أشد الخلق خوفاً لأنه على قدر القرب من تلك الحضرات يكون الخوف، فهم أشد خوفاً من أهل السماء السابعة، وأهل السماء السابعة أشد خوفاً من أهل السماء السادسة وهكذا، وكانوا قد علموا من تعظيم الله تعالى للنوع الإنساني ما لم يعلمه غيرهم لأمره سبحانه لهم بتعظيمه بما اختص به سبحانه من السجود، وكان من أقرب ما يقترب به إلى الملك التقرب إلى أهل وده، نبه سبحانه على ذلك كله بقوله: {ويستغفرون} أي يطلبون محو الذنوب أعياناً وآثاراً.

en aşağıdaki yeryüzünde bulunanlar arasında hiçbir fark olmadığına şu kavliyle işaret etti: {ويؤمنون به} “...ve O'na inanırlar...” Çünkü iman ancak gayba olur. Yakınlıkları sebebiyle yaratılmışların en çok korkanları olduklarından -zira o yüce makamlara yakınlık ölçüsünde korku da artar; nitekim onlar yedinci sema ehlinden daha çok korkarlar, yedinci sema ehli altıncı sema ehlinden daha çok korkar ve bu böyle sürer gider- ve Yüce Allah'ın sadece Kendisine has olan secdeyi emretmek suretiyle insanoğluna verdiği değeri başkalarının bilmediği şekilde bildiklerinden, Hükümran'a yaklaşmanın en yakın yollarından biri de O'nun sevdiklerine yakınlaşmak olduğundan, Yüce Allah bütün bunlara şu kavliyle dikkat çekti: {ويستغفرون} “...ve bağışlanma dilerler...” Yani günahların hem zatlarının hem de eserlerinin silinmesini isterler.

15937. Metin

ولما كان الاشتراك في الإيمان أشد من الاتحاد في النسب، قال دالاً على أن الاتصاف بذلك يجب أن يكون أدعى شيء إلى النصيحة وأبعثه على إمحاض الشفقة: {للذين آمنوا} أي أوقعوا هذه الحقيقة لما بينهم من أخوة الإيمان ومجانسته وإن اختلف جنسهم في حقيقة التركيب وإن وقع منهم بعد ذلك خلل يحق عليهم الكلمة لولا العفو {وما قدروا الله حق قدره} {ويعفو عن كثير} «لن يدخل أحد الجنة بعمله» . ولما ذكر استغفارهم بين عبارتهم عنه بقوله: {ربنا} أي أيها المحسن إلينا بالإيمان وغيره. ولما كان المراد بيان اتساع رحمته

İmandaki ortaklık nesepten daha güçlü olduğundan, bu sıfatla nitelenmenin nasihati en çok gerektiren ve halis şefkati en çok celbeden şey olması gerektiğine delalet ederek şöyle buyurdu: {للذين آمنوا} “...iman edenler için:” Yani aralarındaki iman kardeşliği ve türdeşliği sebebiyle bu hakikati gerçekleştiren kimseler için; yaratılış yapıları farklı olsa da ve affı olmasaydı aleyhlerine sözün hak olacağı kusurlar kendilerinden sadır olsa bile [bağışlanma dilerler]. {وما قدروا الله حق قدره} “Allah'ı hakkıyla takdir edemediler”, {ويعفو عن كثير} “Ve birçoğunu da affeder”, 'Hiç kimse ameliyle cennete giremez'. Onların istiğfarını zikredince, bunu ifade ediş cümlelerini şu buyruğuyla beyan etti: {ربنا} “'Ey Rabbimiz!...” Yani ey iman ve diğer nimetlerle bize ihsanda bulunan! Yüce Allah'ın rahmetinin

15938. Metin

سبحانه وعلمه، وكان ذلك أمراً لا يحتمله العقول، عدل إلى أسلوب التمييز تنبيهاً على ذلك مع ما فيه من هز السامع وتشويقه بالإبهام إلى الإعلام فقال: {وسعت كل شيء} ثم بين جهة التوسع بقوله تميزاً محولاً عن الفاعل: {رحمة} أي رحمتك أي بإيجاده من العدم فما فوق ذلك {وعلماً} أي وأحاط بهم علمك، فمن أكرمته فعن علم بما جلبته عليه مما يقتضي إهانة أو إكراماً.

ve ilminin genişliğini beyan etmek murat edildiğinde ve bu da akılların kavrayamayacağı bir husus olduğunda; dinleyeni sarsmak ve müphem bırakıp ardından bildirerek şevklendirmekle birlikte buna dikkat çekmek üzere temyiz üslubuna yönelerek şöyle buyurdu: {وسعت كل شيء} “...Her şeyi kuşattın...” Sonra failden dönüştürülmüş bir temyiz olarak genişliğin cihetini şu sözüyle beyan etti: {رحمة} “...rahmet...” Yani rahmetinle [kuşattın]; onu yokluktan varlığa çıkarmak ve onun üzerindeki nimetlerle {وعلماً} “...ve ilim bakımından.” Yani ilmin de onları kuşattı; kime ikram ettiysen, onu zelil kılmayı veya ikram etmeyi gerektiren şeyleri bildiğin için ikram etmişsindir.

15939. Metin

ولما كان له سبحانه أن يفعل ما يشاء من تعذيب الطائع وتنعيم العاصي وغير ذلك، قالوا منبهين على ذلك: {فاغفر للذين تابوا} أي رجعوا إليك عن ذنوبهم برحمتك لهم بأن تمحوا أعيانها وآثارها، فلا عقاب ولا عتاب ولا ذكر لها {واتبعوا} أي كلفوا أنفسهم على ما لها من العوج أن لزموا {سبيلك} المستقيم الذي لا لبس فيه. ولما كان الغفران قد يكون لبعض الذنوب، وكان سبحانه له أن يعذب من لا ذنب له، وأن يعذب من غفر ذنبه قالوا: {وقهم عذاب الجحيم *} أي اجعل بينهم وبينه وقاية بأن تلزمهم الاستقامة وتتم نعمتك عليهم، فإنك وعدت من كان كذلك بذلك، ولا يبدل القول لديك، وإن كان يجوز أن تفعل ما تشاء.

İtaat edene azap etmek, asi olana nimet vermek ve benzeri dilediği her şeyi yapmak Yüce Allah'ın hakkı olduğundan, buna dikkat çekerek şöyle dediler: {فاغفر للذين تابوا} “Artık tövbe edenleri bağışla...” Yani onlara olan rahmetin sebebiyle günahlarından Sana dönenlerin günahlarının zatlarını ve izlerini silerek onları bağışla ki artık ceza, kınama ve anılma olmasın, {واتبعوا} “...ve uyanları...” yani nefislerindeki eğriliğe rağmen kendilerini zorlayarak sımsıkı sarılanları {سبيلك} “...Senin yoluna...” içinde hiçbir şüphe bulunmayan dosdoğru yoluna [uyanları bağışla]. Mağfiret bazen bazı günahlar için olabileceğinden ve Yüce Allah'ın günahı olmayana da azap etme, günahı bağışlanana da azap etme hakkı bulunduğundan şöyle dediler: {وقهم عذاب الجحيم *} “...ve onları cehennem azabından koru!'” Yani istikamete sarılmalarını sağlayıp üzerlerindeki nimetini tamamlayarak onlarla azap arasına bir kalkan koy; zira Sen böyle olan kimseye bunu vaat ettin ve dilediğini yapman caiz olsa bile Senin katında söz değiştirilmez.

15940. Metin

ولما كانت النجاة من العذاب لا تستلزم الثواب، قالوا مكررين صفة

Azaptan kurtulmak sevabı zorunlu kılmadığından, ihsan sıfatını tekrarlayarak

15941. Metin

الإحسان زيادة في الرقة في طلب الامتنان: {ربنا} أي أيها المحسن إلينا بتوفيق أحبابنا الذين لذذونا بالمشاركة في عبادك بالجنان واللسان والأركان {وأدخلهم جنات عدن} أي إقامة لا عناد فيها. ولما كانوا عالمين بأن سبحانه لا يجب عليه لأحد شيء ولا يقبح منه شيء، نبهوا على ذلك بقولهم: {التي وعدتهم} مع الزيادة في التملق واللطافة في الحث وإدخالهم لأجل استعمالك إياهم الصالحات.

lütuf talebinde inceliği artırarak şöyle dediler: {ربنا} “'Rabbimiz!...” Yani ey kalp, dil ve azalarla Sana kullukta bizimle ortak olarak bize sevinç veren dostlarımızı muvaffak kılmakla bize ihsanda bulunan! {وأدخلهم جنات عدن} “...ve onları Adn cennetlerine koy...” Yani içinde hiçbir çekişmenin olmadığı bir ikamet yurduna [koy]. Yüce Allah'a hiç kimse için hiçbir şeyin vacip olmadığını ve O'ndan hiçbir şeyin çirkin sadır olmayacağını bildiklerinden, şu sözleriyle buna dikkat çektiler: {التي وعدتهم} “...onlara vaadettiğin...” Bununla birlikte yalvarıp yakarmayı artırarak, onları salih amellerde istihdam ettiğin için cennete sokma teşvikinde incelik gösterdiler.

15942. Metin

ولما كان الإنسان لا يطيب له نعيم دون أن يشاركه فيه أحبابه الذين كانوا يشاركونه في العبادة قالوا مقدمين أحق الناس بالإجلال: {ومن صلح من آبائهم} ثم أتبعوهم ألصقهم بالبال فقالوا: {وأزواجهم وذرياتهم} . ولما كان فاعل هذا منا ربما نسب إلى ذل أو سفه، وربما عجز عن الغفران لشخص لكثرة المعارضين، عللوا بقولهم مؤكدين لأجل نسبة الكفار العز إلى غيره، ومن ذلك تسميتهم العزى: {إنك أنت} أي وحدك {العزيز} فأنت تغفر لمن شئت غير منسوب إلى وهن {الحكيم *} فكل فعل لك في أتم مواضعه فلذلك لا يتهيأ لأحد نقضه ولا نقصه.

İbadette kendisiyle ortak olan sevdikleri o nimete ortak olmadıkça insanın nimeti tam olarak tatlanmayacağından, hürmete en layık olanları öne alarak şöyle dediler: {ومن صلح من آبائهم} “...babalarından salih olanları...” Sonra zihne en bitişik olanları onlara ekleyerek şöyle dediler: {وأزواجهم وذرياتهم} “...eşlerini ve zürriyetlerini de.” Bizden bunu yapan kimse bazen zillete veya akılsızlığa nispet edilebileceğinden ve muhaliflerin çokluğu sebebiyle bir şahsı bağışlamaktan aciz kalabileceğinden; kâfirlerin izzeti O'ndan başkasına nispet etmeleri ve bu sebeple 'Uzzâ' ismini vermeleri sebebiyle tekit ederek şöyle gerekçelendirdiler: {إنك أنت} “Şüphesiz Sen, yalnız Sen...” Yani sadece Sen {العزيز} “...Azîz'sin...” dolayısıyla dilediğini bir zayıflığa nispet edilmeksizin bağışlarsın, {الحكيم *} “...Hakîm'sin.'” zira Senin her fiilin en mükemmel yerindedir; bu yüzden hiç kimsenin onu bozması veya eksiltmesi mümkün değildir.

15943. Metin

ولما كان الإنسان قد يغفر له ويكرم، وفيه من الأخلاق ما ربما

İnsan bazen bağışlanıp ikram görebilir fakat kendisinde onu birtakım noksan fiillere sevk edebilecek

15944. Metin

حمله على بعض الأفعال الناقصة دعوا لهم بالكمال فقالوا: {وقهم السيئات} أي بأن تجعل بينهم وبينها وقاية بأن تطهرهم من الأخلاق الحاملة عليها بتطهير القلوب بنزع كل ما يكره منها أو بأن يغفرها لهم ولا يجازيهم عليها، وعظموا هذه الطهارة ترغيباً في حمل النفس في هذه الدار على لزومها بقمع النفوس وإماتة الحظوظ بقولهم: {ومن تق السيئات} أي جزاءها كلها {يومئذ} أي يوم إذ تدخل فريقاً الجنة وفريقاً النار المسببة عن السيئات أو إذ تزلف الجنة للمتقين وتبرز الجحيم للغاوين: {فقد رحمته} أي الرحمة الكاملة التي لا يستحق غيرها أن يسمى معها رحمة، فإن تمام النعيم لا يكون إلا بها لزوال التحاسد والتباغض والنجاة من النار باجتناب السيئات ولذلك قالوا: {وذلك} أي الأمر العظيم جداً {هو} أي وحده {الفوز العظيم *} فالآية من الاحتباك: ذكر إدخال الجنات أولاً دليلاً على حذف النجاة من النار ثانياً، ووقاية السيئات ثانياً دليلاً على التوفيق للصالحات أولاً، وسر ذلك التشويق إلى المحبوب - وهو الجنان - بعمل المحبوب - وهو الصالح - والتنفير من النيران باجتناب الممقوت من الأعمال، وهو السيء فذكر المسبب أولاً وحذف السبب لأنه لا سبب في الحقيقة إلا الرحمة، وذكر السبب ثانياً

ahlaklar bulunabileceğinden, onların kemali için dua ederek şöyle dediler: {وقهم السيئات} “'Onları kötülüklerden koru...” Yani kalpleri hoşlanılmayan her şeyden arındırmak suretiyle kötülüklere sevk eden ahlaklardan temizleyerek yahut onları bağışlayıp onlardan dolayı hesaba çekmeyerek onlarla kötülükler arasına bir kalkan koy. Nefisleri ezmek ve hazları öldürmek suretiyle bu dünyada nefsi bu temizliğe sarılmaya teşvik etmek için bu arınmayı yücelterek şöyle dediler: {ومن تق السيئات} “Kimi kötülüklerden korursan...” yani onların hepsinin cezasından [korursan] {يومئذ} “...o gün...” yani bir fırkayı cennete, bir fırkayı da kötülüklerin sebep olduğu ateşe soktuğun gün yahut cennetin takva sahiplerine yaklaştırıldığı ve cehennemin azgınlara sergilendiği gün; {فقد رحمته} “...ona merhamet etmişsindir.” Yani yanında başka hiçbir şeyin rahmet olarak anılmaya hak kazanamayacağı tam bir rahmetle merhamet etmişsindir. Zira nimetin tamamı ancak haset ve kinin yok olmasıyla ve kötülüklerden sakınarak ateşten kurtulmakla gerçekleşir. Bundan dolayı şöyle dediler: {وذلك} “İşte bu...” yani bu pek büyük iş {هو} “...yalnızca o...” {الفوز العظيم *} “...büyük kurtuluştur.'” Bu ayette 'ihtibâk' sanatı vardır: Birincide cennetlere girdirilmenin zikredilmesi, ikincide ateşten kurtuluşun hazfedildiğine delildir; ikincide kötülüklerden korunmanın zikredilmesi, birincide salih amellere muvaffak kılınışın hazfedildiğine delildir. Bunun sırrı ise; sevileni -ki cennettir- sevilen ameli -ki salihtir- işlemek suretiyle arzulatmak ve nefret edilen amellerden -ki kötülüktür- kaçınmak suretiyle cehennemden sakındırmaktır. Böylece birincide müsebbebi zikredip sebebi hazfetti; zira gerçekte rahmetten başka bir sebep yoktur. İkincide ise ateşe girdirme hususunda sebebi zikredip

15945. Metin

في إدخال النار وحذف المسبب.

müsebbebi hazfetti.

15946. Metin

ولما أتم الذين آمنوا، فتشوفت النفس إلى معرفة ما لأضدادهم، قال مستأنفاً مؤكداً لإنكارهم هذه المناداة بانكار يومها: {إن الذين كفروا} أي أوقعوا الكفر ولو لحظة {ينادون} أي يوم القيامة بنداء يناديهم به من أراد الله من جنوده أو في الدار أرفع نعماً - أنهم آثر عند الله من فقراء المؤمنين، أكد قوله: {لمقت الله} أي الملك الأعظم إياكم بخذلانكم {أكبر من مقتكم} وقوله: {أنفسكم} مثل قوله تعالى: {انظر كيف كذبوا على أنفسهم} جاز على سبيل الإشارة إلى تنزه الحضرة المقدسة عما لزم فعلهم من المقت، فإن من دعا إلى أحد فأعرض عنه إلى غيره كان إعراضه مقتاً للمعرض عنه، وهذا المقت منهم الموجب لمقت الله لهم موصل لهم إلى عذاب يمقتون به أنفسهم، والمقت أشد البغض؛ ثم ذكر ظرف مقتهم العائد وباله عليهم بقوله: {إذا} أي حين، وأشار إلى أن الإيمان لظهور دلائله ينبغي أن يقبل من أي داع كان، فبنى الفعل لما لم يسم فاعله فقال: {تُدعون إلى الإيمان} أي بالله وما جاء من عنده {فتكفرون *} أي فتوقعون الكفر الذي هو تغطية الآيات موضع إظهارها والإذعان بها،

İman edenlerin durumunu tamamlayınca nefis onların zıtlarının ne durumda olduğunu bilmeye iştiyak duydu; bunun üzerine kıyamet gününü inkâr etmek suretiyle bu nidayı da inkâr etmelerini tekit ederek yeni bir söze başlayıp şöyle buyurdu: {إن الذين كفروا} “Şüphesiz inkâr edenlere...” Yani bir an bile olsa küfrü irtikâp edenlere {ينادون} “...seslenilir:” Yani kıyamet günü, Allah'ın ordularından dilediği kimsenin onlara seslenişiyle veya dünyada daha yüksek nimetler içinde iken fakir müminlerden daha üstün oldukları zannıyla yaptıkları çağrıyla seslenilir; buyruğunu tekit ederek: {لمقت الله} “'Elbette Allah'ın gazabı...” Yani en yüce Hükümran'ın sizi yardımsız bırakarak duyduğu gazap {أكبر من مقتكم} “...sizin gazabınızdan daha büyüktür...” buyurdu. {أنفسكم} “...kendi nefislerinize...” kavli ise, Allah Teâlâ'nın: {انظر كيف كذبوا على أنفسهم} “Bak kendi aleyhlerine nasıl yalan söylediler!” kavli gibidir; bu, Yüce Zatın onların fiilinin gerektirdiği gazaptan münezzeh olduğuna işaret kabilinden caiz olmuştur. Zira kim birisine çağrıldığı halde ondan yüz çevirip başkasına yönelirse, onun yüz çevirmesi kendisinden yüz çevrilene karşı bir öfke/gazaptır. Onların bu gazabı ise Allah'ın onlara gazap etmesini gerektirmiş ve onları kendi nefislerine gazap edecekleri bir azaba ulaştırmıştır. Makt (مقت), buğzun en şiddetlisidir. Sonra vebali kendilerine dönen bu gazaplarının vaktini şu kavliyle zikretti: {إذا} “...o vakit ki...” Delillerinin açıklığından ötürü imanın kimden gelirse gelsin kabul edilmesi gerektiğine işaret etmek üzere fiili meçhul sığada getirerek şöyle buyurdu: {تُدعون إلى الإيمان} “...siz imana çağrılıyordunuz...” Yani Allah'a ve O'nun katından gelenlere inanmaya [çağrılıyordunuz], {فتكفرون *} “...ama siz inkâr ediyordunuz.'” Yani ayetleri izhar etmek ve boyun eğmek gereken yerde onları örtmek demek olan küfrü irtikâp ediyordunuz.

15947. Metin

وهذا أعظم العقاب عند أولي الألباب، لأن من علم أن مولاه عليه غضبان علم أنه لا ينفعه بكاء ولا يغني عنه شفاعة ولا حيلة في خلاصه بوجه.

Bu ise akıl sahipleri katında en büyük cezadır; zira Mevlâsının kendisine gazap ettiğini bilen kimse, ağlamanın kendisine fayda vermeyeceğini, şefaatin kendisini kurtarmayacağını ve hiçbir şekilde kurtuluş çaresi bulunmadığını anlar.

15948. Metin

ولما كان من أعظم ذنوبهم إنكار البعث، وكانوا قد استقروا العوائد، وسبروا ما جرت به الأقدار في الدهور والمدائد، من أن كل ثان لا بد له من ثالث، وكان الإحياء لا يطلق عرفاً إلا من كان عن موت، حكى سبحانه جوابهم بقوله الذي محطه الإقرار بالبعث والترفق بالاعتراف بالذنب حيث لا ينفع لفوات شرطه وهو الغيب: {قالوا ربنا} أي أيها المحسن إلينا بما تقدم في دار الدنيا {أمتَّنا اثنتين} قيل: واحدة عند انقضاء الآجال في الحياة الدنيا وأخرى بالصعق بعد البعث أو الإرقاد بعد سؤال القبر، والصحيح أن تفسيرها آية البقرة {كيف تكفرون بالله وكنتم أمواتاً فأحياكم ثم يميتكم ثم يحييكم} [آية: ٢٨] وأما الصعق فليس بموت، وما في القبر فليس بحياة حتى يكون عنه موت، وإنما هو إقدار على الكلام كما أقدر سبحانه الحصى على التسبيح والحجر على التسليم، والضب على الشهادتين، والفرس حين قال لها

Onların en büyük günahlarından biri dirilişi inkâr etmek olduğundan; onlar adetleri araştırıp asırlar ve çağlar boyunca kaderlerin cereyan ettiği şeyleri inceleyerek her ikincinin mutlaka bir üçüncüsü olması gerektiğini bildiklerinden ve örfen diriltme ancak ölümden sonra olana dendiğinden; Yüce Allah, dirilişi ikrar etmeyi ve şartı olan gayb elden çıktığı için fayda vermeyen bir yerde günahı itiraf ederek lütuf dilemeyi hedefleyen cevaplarını naklederek şöyle buyurdu: {قالوا ربنا} “Dediler ki: 'Rabbimiz!...” Yani ey dünya yurdunda geçmişteki şeylerle bize ihsanda bulunan! {أمتَّنا اثنتين} “...bizi iki defa öldürdün...” Denildi ki: Biri dünya hayatında ecellerin bitiminde, diğeri ise dirilişten sonra bayılma ile yahut kabirdeki sorgudan sonra uyutulma iledir. Doğru olan ise bunun tefsirinin Bakara suresindeki şu ayet olduğudur: {كيف تكفرون بالله وكنتم أمواتاً فأحياكم ثم يميتكم ثم يحييكم} “Siz ölü iken sizi dirilten, sonra öldürecek, sonra tekrar diriltecek olan Allah'ı nasıl inkâr edersiniz?” [el-Bakara: 28]. Bayılmaya gelince o ölüm değildir; kabirdeki durum da ölümden kaynaklanan bir hayat değildir, o sadece Yüce Allah'ın çakıl taşlarını tesbihe, taşı selama, kertenkeleyi kelime-i şehadete ve binicisi kendisine: 'Sıçra İtlâl!' dediğinde kısrağı

15949. Metin

فارسها ثبي إطلال على قولها وثباً وسورة البقرة {وأحييتنا اثنين} واحدة في البطن، وأخرى بالبعث بعد الموت، أو واحدة بالبعث وأخرى بالإقامة من الصعق، أو الإقامة في القبر، فشاهدنا قدرتك على البعث {فاعترفنا} أي فتسبب عن ذلك أنّا اعترفنا بعد تكرر الإحياء {بذنوبنا} الحاصلة بسبب إنكار البعث لأن من لم يخش العاقبة بالغ في متابعة الهوى، فذلك توبة لنا {فهل إلى خروج} أي من النار ولو على أدنى أنواع الخروج بالرجوع إلى الدنيا فنعمل صالحاً {من سبيل} فنسلكه فنخرج ثم تكون لنا موتة ثالثة وإحياءة ثالثة إلى الجنة التي جعلتها جزاء من أقر بالبعث.

onun sözü üzerine sıçramaya kadir kıldığı gibi konuşmaya kadir kılmasıdır. Bakara suresindeki ayetin devamı şöyledir: {وأحييتنا اثنين} “...ve iki defa dirilttin...” Biri anne karnında, diğeri ölümden sonraki dirilişle; yahut biri dirilişle, diğeri bayılmadan veya kabirden kalkışladır; böylece diriltmeye olan kudretini müşahede ettik. {فاعترفنا} “...artık itiraf ettik...” Yani diriltmenin tekrarlanmasından sonra itiraf ettik {بذنوبنا} “...günahlarımızı...” dirilişi inkâr sebebiyle hâsıl olan günahlarımızı; zira akıbetten korkmayan kimse hevasına uymakta aşırıya gider; bu ise bizim için bir tövbedir. {فهل إلى خروج} “Acaba bir çıkışa...” yani dünyaya dönüp salih amel işlemek üzere en basit bir çıkış türüyle de olsa ateşten çıkmaya {من سبيل} “...bir yol var mı?'” Biz de o yola girip çıksak, sonra dirilişi ikrar eden kimseye mükâfat olarak kıldığın cennete doğru bizim için üçüncü bir ölüm ve üçüncü bir diriliş olsa.

15950. Metin

ولما كان الجواب قطعاً: لا سبيل إلى ذلك، علله بقوله: {ذلكم} أي القضاء النافذ العظيم العالي بتخليدكم في النار مقتاً منه لكم {بأنه} أي كان بسبب أنه {إذا دُعي الله} أي وجدت ولو مرة واحدة دعوة الملك الأعظم من أي داع كان {وحده} أي محكوماً له بالوحدة أو منفرداً من غير شريك {كفرتم} أي هذا طبعكم دائماً رجعتم إلى الدنيا أولاً {وإن يشرَك به} أي يوقع الإشراك به ويجدد ولو بعدد الأنفاس من أي مشرك كان {تؤمنوا} أي بالشركاء وتجددوا ذلك غير متحاشين ومن تجديد الكفر وهذا مفهم لأن

Cevap kesin olarak 'Buna hiçbir yol yoktur' şeklinde olunca, bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {ذلكم} “Bu...” Yani size olan gazabından ötürü cehennemde ebedi kalmanıza dair o نافذ (geçerli), yüce ve yüksek hüküm {بأنه} “...şundandır ki...” yani şu sebeptendir ki: {إذا دُعي الله} “Allah anıldığı zaman...” yani hangi davetçiden olursa olsun en yüce Hükümran'ın daveti bir kez bile vaki olsa {وحده} “...bir ve tek olarak...” yani birliğine hükmedilerek veya hiçbir ortağı bulunmaksızın tek başına [anıldığı zaman] {كفرتم} “...inkâr ederdiniz...” Yani dünyaya dönseniz de dönmeseniz de sizin tabiatınız daima budur. {وإن يشرَك به} “...fakat O'na ortak koşulunca...” yani hangi müşrik tarafından olursa olsun nefesler adedince de olsa O'na ortak koşulup bu yenilense {تؤمنوا} “...inanırdınız.” Yani ortaklara inanır ve küfrü yenilemekten hiç çekinmeksizin bunu tazelersiniz. Bu durum şunu hissettirir:

15951. Metin

حب الله للإنسان أكبر من حبه له الدال عليه توفيقه له في أنه إذا ذكر الله وحده آمن، وإن ذكر معه غيره على طريقة تؤل إلى الشركة كفر بذلك الغير وجعل الأمر لله وحده {فالحكم} أي فتسبب عن القطع بأن لا رجعة، وأن الكفار ما ضروا إلا أنفسهم مع ادعائهم العقول الراجحة ونفوذ ذلك أن كل حكم {لله} أي المحيط بصفات الكمال خاص به لا دخل للعوائد في أحكامه بل مهما شاء فعل إجراء على العوائد او خرقاً لها {العلي} أي وحده عن أن يكون له شريك، فكذب قول أبي سفيان يوم أحد «اعل هبل» وقول ابن عربي أحد أتباع فرعون أكذب وأقبح وأبطل حيث قال: العلي علا عن من وما ثم إلا هو، فعليه الخزي واللعنة وعلى من قال بقوله وعلى من توقف في لعنه.

Allah'ın insana olan sevgisi, insanın O'na olan sevgisinden daha büyüktür; bunun delili de Allah yalnız anıldığında iman etmesi, O'nunla birlikte şirk koşmaya varacak şekilde başkası anıldığında ise o başkasını inkâr edip işi sadece Allah'a bırakması hususunda kişiyi muvaffak kılmasıdır. {فالحكم} “Artık hüküm...” Yani geri dönüşün kesinlikle bulunmayışından, kâfirlerin üstün akıl iddialarına rağmen sadece kendilerine zarar vermiş olmalarından ve bunun kesinleşmesinden dolayı bütün hüküm {لله} “...Allah'ındır...” Yani kemal sıfatlarını kuşatan zata mahsustur; hükümlerinde adetlerin hiçbir tesiri yoktur, bilakis dilediği şeyi adetlere uygun olarak veya adetleri yırtarak yapar. {العلي} “...O Aliyy...” Yani bir ortağı bulunmaktan yalnızca Kendisi yüce olandır. Dolayısıyla Ebu Süfyan'ın Uhud günü söylediği 'Yücel ey Hübel!' sözü yalanlanmıştır; Firavun'un takipçilerinden olan İbn Arabî'nin: 'el-Aliyy, kimden yüce oldu ki? Zaten O'ndan başkası yoktur' şeklindeki sözü ise çok daha yalancı, çok daha çirkin ve çok daha bâtıldır. Rezillik ve lanet onun, onun dediğini diyenin ve ona lanet etmekte tereddüt edenin üzerine olsun!

15952. Metin

ولما كانت النفوس لا تنقاد غاية الانقياد للحاكم إلا مع العظمة الزائدة والقدم في المجد، قال معبراً بما يجمع العظمة والقدم: {الكبير *} الذي لا يليق الكبر إلا له، وكبر كل متكبر وكبر كل كبير متضائل تحت دائرة كبره وكبره، وعذابه مناسب لكبريائه فما أسفه من شقي بالكبراء فإنهم يلجئون أنفسهم إلى أن يقولوا ما لا يجديهم {ربنا إنا أطعنا سادتنا وكبراءنا} : ولما قصر الحكم عليه دل على ذلك

Nefisler bir hâkime ancak aşırı bir azamet ve şerefte kadimlik bulunmasıyla tam anlamıyla boyun eğeceğinden, azameti ve kıdemi bir arada toplayan ifadeyle şöyle buyurdu: {الكبير *} “...Kebîr'dir.” Büyüklük ancak Kendisine layık olan; her kibirlenenin kibri ve her büyüğün büyüklüğü O'nun kibriyası ve büyüklüğü dairesi altında küçülüp kalan zat. O'nun azabı da kibriyasına uygundur; büyüklük taslayanlar yüzünden bedbaht olan kimse ne kadar da ahmaktır! Zira onlar kendilerini hiçbir fayda vermeyecek şu sözü söylemek zorunda bırakırlar: {ربنا إنا أطعنا سادتنا وكبراءنا} “Rabbimiz! Biz efendilerimize ve büyüklerimize itaat ettik...” Hükmü yalnızca Kendisine has kılınca,

15953. Metin

بقوله ذاكراً من آيات الآفاق العلوية ما يرد الموفق عن غيه: {هو} أي وحده {الذي يريكم} أي بالبصر والبصيرة {آياته} أي علاماته الدالة على تفرده بصفات الكمال تكميلاً لنفوسكم، فينزل من السماء ماء فيحيي به الأرض بإعادة ما تحطم فيها من الحبوب فتفتتت بعد موتها بصيرورة ذلك الحب تراباً لا تميز له عن ترابها فيتذكر به البعث لمن انمحق فصار تراباً وضل في تراب الأرض حتى لا تميز له عنه من طبعه الإنابة، وهو الرجوع عما هو عليه من الجهل إلى الدليل بما ركز في فطرته من العلم، وذلك هو معنى قوله: {وينزل لكم} أي خاصاً بنفعكم أو ضركم {من السماء} أي جهة العلو الدالة على قهر ما نزل منها بإمساكه إلى حين الحكم بنزوله {رزقاً} لإقامة أبدانكم من الثمار والأقوات بانزال الماء فهو سبحانه يدلكم عليه ويتحبب إليكم لتنفعوا أنفسكم وأنتم تتبغضون إليه وتتعامون عنه لتضروها {وما يتذكر} ذلك تذكراً تاماً - بما أشار إليه الإظهار - فيقيس عليه بعث من أكلته الهوام، وانمحق باقيه في الأرض {إلا من ينيب *} أي له أهلية التجديد في كل وقت للرجوع إلى

hidayete erdirilen kimseyi sapkınlığından döndürecek ulvi âfâk ayetlerini zikrederek buna delalet etti: {هو} “O...” Yani sadece O'dur {الذي يريكم} “...size gösterendir...” Yani gözünüzle ve basiretinizle {آياته} “...ayetlerini...” nefislerinizi kemale erdirmek üzere kemal sıfatlarında tek olduğuna delalet eden alametlerini [gösterendir]. Böylece gökten su indirir de onunla yerdeki tohumların parçalanıp un ufak olduktan sonra, o tohumun yerin toprağından ayırt edilemeyecek şekilde toprak haline gelmesinin ardından yeniden meydana getirilmesiyle yeri diriltir; böylece yaratılışında hakka yönelme (inâbe) bulunan -ki bu, fıtratına yerleştirilen ilim sebebiyle içinde bulunduğu cehaletten delile dönmektir- kimse, un ufak olup toprağa karışan ve yerin toprağında ayırt edilemeyecek şekilde kaybolan kimsenin dirilişini hatırlar. Şu buyruğunun manası da işte budur: {وينزل لكم} “...ve sizin için indirir...” Yani faydanıza veya zararınıza has olarak {من السماء} “...gökten...” yani inişine hükmedilinceye kadar onu tutmak suretiyle oradan inen şey üzerindeki kahrına delalet eden yücelik cihetinden {رزقاً} “...bir rızık.” Yağmur indirmek suretiyle bedenlerinizin ayakta durması için meyvelerden ve azıklardan [indirir]. O Yüce Zat Kendisini size delaletlerle tanıtmakta ve kendinize fayda sağlamanız için size Kendisini sevdirmektedir; siz ise kendinize zarar vermek için O'na buğzetmekte ve O'nu görmezden gelmektesiniz. {وما يتذكر} “Fakat ibret alıp düşünmez...” Açık isim getirilmesinin işaret ettiği üzere, haşerelerin yediği ve kalanı toprakta yok olup gitmiş kimsenin dirilişini buna kıyas ederek tam bir tezekkürle düşünmez {إلا من ينيب *} “...yönelip dönenden başkası.” Yani delile dönmek için her vakit yenilenme kabiliyetine sahip olan;

15954. Metin

الدليل بأن يكون حنيفاً ميالاً للطافته مع الدليل حيثما مال. ما هو بحلف جامد ما الفه، ولا يحول عنه أصلاً، لا يصغي إلي قال ولا قيل، ولو قام على خطابه كل دليل.

delil nereye meylederse inceliğiyle delil ile birlikte oraya meyleden bir hanif olmak suretiyle [düşünenden başkası]. O, alıştığı şeye körü körüne sarılıp kalan, ondan asla dönmeyen, sözlerine karşı her türlü delil dikilse bile dedikodulara kulak asmayan bağnaz kimse gibi değildir.

15955. Metin

ولما كان كل من الناس يدعي أنه لا يعدل عن الدليل، وكان كل أحد مأموراً بالنظر في الدليل مأموراً بالإنابة لما دل عليه من التوجه إلى الله وحده، كان ذلك سبباً في معرفة الكل التوحيد الموجب لاعتقاده القدرة التامة الموجب لاعتقاد البعث، فكان سبباً لإخلاصهم، فقال تعالى مسبباً عنه: {فادعوا} وصرح بالاسم الأعظم تدريباً للمخلصين على كيفية الإخلاص فقال: {الله} أي المتوحد بصفات الكمال دعاء خضوع وتعبد بعد الإنابة بعد النظر في الدليل {مخلصين له الدين} أي الأفعال التي يقع الجزاء عليها، فمن كان يصدق بالجزاء وبأن ربه غني لا يقبل إلا خالصاً اجتهد في تصفية أعماله، فيأتي بها في غاية الخلوص عن كل ما يمكن أن يكدر من غير شائبة شرك جلي أو خفي كما أن معبوده واحد من غير شائبة نقص.

İnsanlardan her biri delilden sapmadığını iddia ettiğinden ve herkes delile bakmakla, delilin gösterdiği şekilde yalnızca Allah'a yönelmekle emrolunduğundan; bu durum, dirilişe inanmayı gerektiren tam kudrete inanmayı gerektiren tevhidi herkesin bilmesine sebep oldu ve böylece onların ihlasına vesile kılındı. Bu sebeple Yüce Allah bunu neticelendirerek şöyle buyurdu: {فادعوا} “O halde dua edin...” İhlas sahiplerini ihlasın keyfiyetine alıştırmak için İsm-i Âzam'ı açıkça zikrederek şöyle buyurdu: {الله} “...Allah'a...” Yani delile baktıktan sonra O'na yönelerek kemal sıfatlarıyla tek olan Allah'a boyun eğme ve kulluk duasıyla dua edin, {مخلصين له الدين} “...dini yalnız O'na has kılarak...” yani karşılığında ceza/mükâfat verilecek amelleri [has kılarak]. Zira karşılığa ve Rabbinin ancak halis olanı kabul eden bir Ganî olduğuna inanan kimse, amellerini arındırmaya gayret eder; Mabudu her türlü noksanlık şaibesinden uzak bir tek olduğu gibi, o da amellerini açık veya gizli hiçbir şirk şaibesi olmaksızın bulandırabilecek her şeyden son derece arınmış olarak getirir.

15956. Metin

ولما كانت مخالفة الجنس شديدة لما تدعو إليه من المخاصمة الموجبة للمشاققة الموجبة لاستطابة الموت قال تعالى: {ولو كره} أي الدعاء منكم {الكافرون *} أي الساترون لأنوار عقولهم، والإخلاص أن

Hemcinsine muhalefet etmek; ölümü göze almayı gerektiren ayrılığa yol açan çekişmeye sevk ettiğinden dolayı çok çetin olduğundan, Yüce Allah şöyle buyurdu: {ولو كره} “...istemese de...” yani sizden gelen bu duayı/ibadeti [istemese de] {الكافرون *} “...kâfirler.” Yani akıllarının nurlarını örtenler. İhlas;

15957. Metin

يفعل العباد لربهم مثل ما فعل لهم فلا يفعلوا فعلاً من أمر أو نهي إلا لوجهه خاصة من غير غرض لأنفسهم بجلب شيء من نفع أو ضر، وذلك لأنه سبحانه فعل لهم كل إحسان من الخلق والرزق ولأنفسهم خاصة لا لغرض يعود عليه - سبحانه وما أعز شأنه - بنفع ولا ضر، فلا يكون شكرهم له إلا بما تقدم، لكنه لما علم سبحانه بأن أباح لهم العمل لأجل الرجاء في ثوابه والخوف من عقابه، ولم يجعل ذلك قادحاً في الإخلاص، قال الاستاذ أبو القاسم القشيري: ولولا إذنه في ذلك لما كان في العالم مخلص.

kulların, Rablerinin kendilerine yaptığı gibi O'na davranmalarıdır; dolayısıyla herhangi bir fayda elde etmek veya bir zararı defetmek suretiyle nefisleri için hiçbir gaye gütmeksizin, emredilen veya yasaklanan hiçbir fiili sadece O'nun rızası dışında bir amaçla yapmamalarıdır. Zira Yüce Allah yaratma ve rızık verme gibi her türlü ihsanı -şanı ne yücedir- Kendisine dönecek bir fayda veya zarar gayesiyle değil, sırf kulların kendi nefisleri için yapmıştır; dolayısıyla O'na şükürleri de ancak yukarıda geçtiği gibi olur. Ne var ki Yüce Allah kulların O'nun sevabını umarak ve azabından korkarak amel etmelerine izin vermiş ve bunu ihlasa halel getirici kılmamıştır. Üstat Ebu'l-Kâsım el-Kuşeyrî şöyle demiştir: 'Şayet O'nun bu husustaki izni olmasaydı, âlemde tek bir muhlis dahi bulunmazdı.'

15958. Metin

ولما كان الإخلاص لا يتأتى إلا ممن رفعه إشراق الروح عن كدورات الأجسام، وطارت به أنوارها عن حضيض ظلمات الجهل إلى عرش العرفان، فصار إذ كان الملك الديان سمعه الذي يسمع به، بمعنى أنه لا يفعل بشيء من هذه الجوارح إلا ما أمره به سبحانه يتصرف في الأكوان بإذن الفتاح العليم تكسب القلوب من ضياء أنواره ويحيى ميت الهمم بصافي أسراره، نبه سبحانه على ذلك حثاً عليه

İhlas ancak ruhun aydınlığı kendisini cisimlerin bulanıklıklarından yücelten, ruhunun nurları kendisini cehalet karanlıklarının çukurundan irfan arşına uçuran kimseden meydana gelebileceğinden; böylece o kimse, el-Melik ed-Deyyân işittiği kulağı olduğunda -yani bu uzuvların hiçbiriyle Yüce Allah'ın kendisine emrettiğinden başkasını yapmaz ve Fettâh el-Alîm olanın izniyle varlıklar âleminde tasarruf eder hale geldiğinde, kalpler onun nurlarının aydınlığından nasiplenir ve ölü himmetler onun arı duru sırlarıyla dirilir- Yüce Allah buna teşvik etmek,

15959. Metin

وتشويقاً إليه بقوله ممثلاً بما يفهمه العباد مخبراً عن مبتدأ محذوف تقديره: هو {رفيع الدرجات} أي فلا يصل إلى حضرته الشماء إلا من علا في معارج العبادات ومدارج الكمالات.

ve kulların anlayacağı şekilde misallendirerek buna özendirmek maksadıyla takdiri "O" olan mahzuf bir mübtedadan haber vererek şöyle buyurdu: {رفيع الدرجات} “Dereceleri yükseltendir...” Yani O'nun yüce huzuruna ancak ibadetlerin miraçlarında ve kemalatın basamaklarında yükselen kimse ulaşabilir.

15960. Metin

ولما كنا لا نعرف ملكاً إلا بغلبته على سرير الملك، وكانت درج كل ملك ما يتوصل بها إلى عرشه، أشار سبحانه بجميع القلة إلى السماوات التي هي دون عرشه سبحانه، ثم أشار إلى أن الدرج إليه لا تحصى بوجه، لأنا لو أنفقنا عمر الدنيا في اصطناع درج للتوصل إلى السماء الدنيا ما وصلنا، فكيف بما فوقها فكيف وعلوه سبحانه، ليس هو بمسافة بل علو عظمة ونفوذ كلمة تنقطع دونها الآمال وتفنى الأيام والليال، والكاشف لذلك أتم كشف تعبيره في {سأل} بصيغة منتهى الجموع {المعارج} - ثم قال ممثلاً لنا بما نعرف: {ذو العرش} أي الكامل الذي لا عرش في الحقيقة إلا هو، فهو محيط لجميع الأكوان ومادة لكل جماد وحيوان، وعال بجلاله وعظمه عن كل ما يخطر في الأذهان.

Biz bir hükümdarı ancak saltanat tahtına hâkimiyetiyle bildiğimiz ve her hükümdarın basamakları tahtına ulaşmayı sağlayan şeyler olduğu için; Yüce Allah, Kendi arşının altındaki semalara cemi kıllet (azlık çoğulu) ile işaret etti. Sonra O'na varan basamakların hiçbir şekilde sayılamayacağına işaret etti; zira dünya ömrünü dünya semasına ulaşmak için basamaklar yapmaya harcasak yine ulaşamazdık; nerede kaldı ki onun üzerindekilere [ulaşalım]! Nerede kaldı ki O'nun yüceliği bir mesafe değil, önünde emellerin tükendiği, günlerin ve gecelerin yok olduğu bir azamet ve sözünün geçerliliği yüceliğidir. Bunu tam olarak açıklayan şey, {سأل} [Mearic] suresinde müntehe'l-cümû' sığasıyla {المعارج} “Mearic (yükselme dereceleri)” şeklinde ifade edilmesidir. Sonra bize bildiğimiz şeyle misallendirerek şöyle buyurdu: {ذو العرش} “...Arş'ın sahibidir.” Yani hakikatte O'ndan başka arş bulunmayan kemal sahibi; O bütün âlemleri kuşatandır, her cansızın ve canlının maddesidir; zihinlere gelebilecek her şeyden celali ve azametiyle pek yücedir.

15961. Metin

ولما كان الملوك يلقون أوامرهم من مراتب عظمائهم إلى من أخلصوا في ودادهم قال: {يلقي الروح} أي الذي تحيى به الأرواح

Hükümdarlar emirlerini büyüklerinin mertebelerinden sevgilerinde samimi olan kimselere ulaştırdıkları gibi O da şöyle buyurdu: {يلقي الروح} “Ruhu ilka eder/indirir...” Yani ruhların kendisiyle dirildiği şeyi,

15962. Metin

حياة الأشباح بالأرواح {من أمره} أي من كلامه، ولا شك أن الذي يلقي ليس الكلام النفسي وإنما هو ما يدل عليه، وهو الذي يقبل النزول والتلاوة والكتابة ونحو ذلك. ولما كان أمره عالياً على كل أمر، أشار إلى ذلك بأداة الاستعلاء فقال: {على من يشاء} ولما كان ما رأوه من الملوك لا يتمكنون من رفع كل من أرادوا من رقيقهم، نبه على عظمته بقوله: {من عباده} وأشار بذلك مع الإشارة إلى أنه مطلق الأمر لا يسوغ لأحد الاعتراض عليه، ولو اعترض كان اعتراضه أقل من أن يلتفت إليه أو يعول بحال عليه إلى توهية قولهم {أو أنزل عليه الذكر من بيننا} [ص: ٨] بأنه ﵇ المخلص في عباده لم يمل إلى شيء من أوثانهم ساعة ما ولا صرف لحظة عن الإله الحق طرفة عين، فلذلك اختصه من بينهم بهذا الروح الذي لا روح في الوجود سواه، فمن أقبل عليه وأخلص في تلاوته والعمل بما يدعو إليه والبعد عما ينهى عنه صار ذا روح موات يحيي الأموات ويزري بالنيرات. قال الرازي: قال ابن عطاء: حياة القلب على حسب ما ألقي إليه من الروح، فمنهم من ألقي إليه روح الرسالة، ومنهم من ألقي إليه روح النبوة، ومنهم من ألقي إليه روح الصديقية والكشف والمشاهدة، ومنهم من ألقي إليه روح العلم والمعرفة، ومنهم من ألقي إليه روح العبادة

bedenlerin ruhlarla dirilmesi gibi, {من أمره} “...Kendi emrinden...” yani Kendi kelamından [indirir]. Şüphe yok ki ilka edilen şey nefsi kelam değil, ona delalet eden şeydir; o da inmeye, okunmaya ve yazılmaya vb. elverişli olandır. O'nun emri her emirden üstün olduğu için istila/yücelik edatıyla buna işaret ederek şöyle buyurdu: {على من يشاء} “...dilediği kimseye...” Hükümdarlardan gördükleri şey, kölelerinden her istediklerini yükseltmeye güç yetirememeleri olduğu için O'nun azametine şu buyruğuyla dikkat çekti: {من عباده} “...kullarından...” Bununla birlikte, O'nun mutlak emir sahibi olduğuna, hiç kimsenin O'na itiraz etmesinin caiz olmadığına, itiraz etse bile itirazının dönüp bakılmayacak veya hiçbir şekilde dayanılmayacak kadar değersiz olduğuna işaret ederek onların {أو أنزل عليه الذكر من بيننا} [Sâd: 8] “Zikir aramızdan ona mı indirildi?” sözlerini çürütmeye dikkat çekti. Çünkü o (aleyhisselâm) kulları arasında ihlaslı olandır; onların putlarından hiçbirine bir an bile meyletmemiş ve bir göz açıp kapayıncaya kadar bile hak İlah'tan yüz çevirmemiştir. Bu sebeple varlıkta benzeri olmayan bu ruh ile onları bırakıp onu seçkin kılmıştır. Kim ona yönelir, onun okunmasında, davet ettiği şeyle amel edilmesinde ve nehyettiği şeylerden uzak durulmasında ihlas gösterirse, ölüleri dirilten ve ışık saçan yıldızları gölgede bırakan güçlü bir ruh sahibi olur. Râzî şöyle demiştir: İbn Atâ dedi ki: Kalbin hayatı, kendisine ilka edilen ruh nispetindedir. Onlardan kimi vardır ki kendisine risalet ruhu ilka edilmiştir; kimi vardır ki nübüvvet ruhu ilka edilmiştir; kimi vardır ki sıddîkıyet, keşif ve müşahede ruhu ilka edilmiştir; kimi vardır ki ilim ve marifet ruhu ilka edilmiştir; kimi de vardır ki ibadet

15963. Metin

والخدمة، ومنهم من ألقي إليه روح الحياة فقط، ليس له علم بالله ولا مقام مع الله، فهو ميت في الباطن، وله الحياة البهيمية التي يهتدي بها إلى المعاش دون المعاد - انتهى. وبالجملة فكل من هذه الأرواح منطق لمن ألقي عليه مطلق للسانه ببديع بيانه وإن اختلف نطقهم في بيانهم، وتصرفهم في عظيم شأنهم.

ve hizmet ruhu ilka edilmiştir. Kimi de vardır ki kendisine sadece hayat ruhu ilka edilmiştir; onun ne Allah hakkında bir ilmi ne de Allah katında bir makamı vardır; o bâtında ölüdür ve onun için ahirete değil sadece geçime yol bulan hayvani bir hayat vardır -nakil bitti-. Hülasa, bu ruhların her biri kendisine ilka edilen kimseyi konuşturan, onun beyanının eşsizliğiyle dilini çözen bir ruhtur; beyanlarındaki konuşmaları ve şanlarının büyüklüğündeki tasarrufları farklı olsa bile.

15964. Metin

ولما بين سر اختصاصه بالإرسال لهذا النبي الكريم، أتبع ذلك بما يزيده بياناً من ثمرة الإرسال فقال: {لينذر} أي الذي اختصه سبحانه بروحه، وعبر بما يقتضيه تصنيف الناس الذي هو مقصود السورة من الاجتماع، وأزال وهم من قد يستحيل لقاء سبحانه لرفعه درجاته وسفول درجات غيره {يوم التلاق *} أي الذي لا يستحق أن يوصف بالتلاقي على الحقيقة غيره لكونه يلتقي فيه الأولون والآخرون وأهل السماوات والأرض ولا حيلة لأحد منهم في فراق غريمه بغير فصل على وجه العدل، وإلى هذا المعنى أشارت قراءة ابن كثير باثبات الياء في الحالين وهو واضح جداً في إفراد حزبي الأسعدين والأخسرين فإنه تلاق لا آخر له، وأشارت قراءة الجمهور بالحذف في الحالين إلى تلاقي هذين الجزئين: أحدهما بالآخر

Bu şerefli Peygamber'e elçilik verilmesinin hikmetini açıkladıktan sonra, peygamber göndermenin semeresini daha da beyan eden şu ifadeyi peşinden getirdi: {لينذر} “Uyarsın diye...” yani Yüce Allah'ın Kendi ruhuyla seçkin kıldığı kimse [uyarsın diye]. İnsanların sınıflandırılmasının gerektirdiği ve surenin maksadı olan toplanma manasını ifade eden bir lafız kullandı ve O'nun derecelerinin yüceliği ve başkalarının derecelerinin düşüklüğü sebebiyle Yüce Allah'a kavuşmanın imkânsız olduğunu vehmedebilecek kimsenin vehmini giderdi: {يوم التلاق *} “...kavuşma gününü.” Yani ilklerin ve sonların, gök ve yer ehlinin kendisinde bir araya gelmesi ve onlardan hiçbirinin adalet üzere hüküm verilmeden hasmından ayrılmaya bir çaresi olmaması sebebiyle hakikatte kendisinden başkasının kavuşma diye nitelendirilmeye layık olmadığı günü [uyarsın diye]. İbn Kesir'in her iki durumda da (vasıl ve vakıfta) "yâ" harfini sabit kılan kıraati bu manaya işaret etmiştir; bu da en bahtiyarlar ve en hüsrandakiler fırkalarının ayrılmasında gayet açıktır, zira bu sonu olmayan bir kavuşmadır. Cumhûrun her iki durumda da "yâ"yı hazfeden kıraati ise bu iki zümrenin birbiriyle karşılaşmasına işaret etmiştir.

15965. Metin

فإنه - والله أعلم - قل ما يكون حتى يفترقا بالأمر بكل إلى داره: الأسعدين بغير حساب، والأخسرين لا يقام لهم وزن، وأشار الإثبات في الموقف دون الوصل إلى الأمر الوسط وهي لمن بقي لقاءهم يمتد إلى حين القصاص لبعضهم من بعض.

Çünkü -Allah en iyisini bilir- her birinin kendi yurduna gönderilmesi emriyle ayrılmaları pek az vakit alır: En bahtiyarlar hesapsızca [cennete], en hüsrandakilerin ise tartıları dahi kurulmaz. Vakıf halinde harfin sabit bırakılıp vasıl halinde bırakılmaması ise orta hallilere işaret eder; bunlar da birbirlerinden kısas alınıncaya kadar karşılaşmaları devam eden kimselerdir.

15966. Metin

ولما أفهم ذلك عدم الحجاب من بيوت أو جبال، أو أشجار أو تلال، أو غير ذلك من سائر ذوات الظلال، نبه عليه في قوله معيداً ذكر اليوم لأنه أهول له: {يوم هم} أي بظواهرهم وبواطنهم {بارزون} أي برزوا لا ساتر فيه أصلاً.

Bu durum; evler, dağlar, ağaçlar, tepeler veya gölge veren diğer şeylerden hiçbir perdenin bulunmadığını hissettirince, o günün daha korkunç olduğunu belirtmek için o günü tekrar zikrederek şöyle uyardı: {يوم هم} “O gün onlar...” yani zahirleri ve batınlarıyla {بارزون} “...ortaya çıkarlar.” Yani hiçbir örtünün bulunmadığı şekilde meydana çıkmışlardır.

15967. Metin

ولما كان من المعلوم عندهم إنما لا ساتر له معلوم، أجرهم على ما يعهدون، وعبر بعبارة تعم ذلك فقال مستأنفاً في جواب من ظن أنه قد يخفي عليه شيء عن الساتر معظماً الأمر بإظهار الاسم الأعظم: {لا يخفى على الله} أي المحيط علماً وقدرة {منهم شيء} أي من ذواتهم ولا معانيهم سواء ظهروا أو استتروا في هذا اليوم وفي غيره.

Örtüsü olmayanın bilineceği onlarca malum olduğundan, onları bildikleri usul üzere sevk etti ve bunu kuşatan bir ifade kullanarak, örtü sebebiyle O'na bir şeyin gizli kalabileceğini sanan kimseye cevap sadedinde istînâf olarak İsm-i Âzam'ı zikredip meseleyi büyüterek şöyle buyurdu: {لا يخفى على الله} “Allah'a gizli kalmaz...” yani ilmi ve kudretiyle kuşatmış olan Allah'a {منهم شيء} “...onlardan hiçbir şey.” Yani ne zatlarından ne de manalarından [hiçbir şey gizli kalmaz]; ister bu günde ister başka bir günde açıkta olsunlar veya gizlensinler.

15968. Metin

ولما كان من العادة المستمرة أن الملك العظيم إذا أرسل جيشه إلى من طال تمردهم عليه وعنادهم له فظفروا بهم وأحضروهم إليه أن يناديهم مناديه وهم وقوف بين يديه قد أخرستهم هيبته وأذلتهم عظمته

Büyük bir hükümdarın, kendisine karşı isyanları ve inatları uzayıp giden kimselere ordusunu gönderip onları ele geçirdiğinde ve huzuruna getirdiğinde, heybetinin dilsiz bıraktığı ve azametinin zelil kıldığı bir halde onlar huzurunda dururken nâdisinin onlara seslenmesi süregelen bir adet olduğundan,

15969. Metin

بلسان قاله أو لسان حاله بما يبكهم به ويوبخهم ويؤسفهم على ما مضى من عصيانهم ويندمهم قال: {لمن الملك اليوم} أي يا من كانوا يعملون أعمال من يظن أنه لا يقدر عليه أحد، فيجيبون بلسان الحال أو المقال كما قال بعض من قال:

onları susturacak, kınayacak, geçmiş isyanlarına esef ettirecek ve pişman kılacak şekilde kâl (söz) diliyle yahut hâl diliyle şöyle buyurdu: {لمن الملك اليوم} “Bugün mülk kimindir?” Yani ey kendisine hiç kimsenin güç yetiremeyeceğini sananların işlerini yapanlar! Onlar da hâl diliyle yahut söz diliyle cevap verirler; nitekim söyleyenlerden birinin dediği gibi:

15970. Metin

سكت الدهر طويلاً عنهم ... قد أبكاهم دماً حين نطق

Zaman onlara karşı uzun süre sustu... Konuştuğu an ise onları kan ağlattı.

15971. Metin

{لله} أي الذي له جميع صفات الكمال، ثم دل على ذلك بقوله: {الواحد} أي الذي لا يمكن أن يكون له ثان بشركة ولا قسمة ولا غيرها {القهار *} أي الذي يقهر من يشاء متكرراً وصفه بذلك دائماً أبداً لما ثبت من غناه المطلق بوحدانيته الحقيقة.

{لله} “Allah'ındır...” yani bütün kemal sıfatlarına sahip olanındır. Sonra buna şu buyruğuyla delil getirdi: {الواحد} “...Tek olan...” yani ortaklık, bölünme veya başka bir yolla ikincisi olması imkânsız olan, {القهار *} “...Kahhâr olanındır.” Yani dilediğini kahreden ve hakiki vahdaniyetiyle mutlak ganiliği sabit olduğundan daima ve ebediyen bu sıfatla muttasıf olandır.

15972. Metin

ولما أخبر عن إذعان كل نفس بانقطاع الأسباب، أخبرهم بما يزيد رعبهم، ويبعث رغبهم ورهبهم، وهو نتيجة تفدره بالملك قال: {اليوم تجزى} أي تقضى وتكافأ، بناه للمفعول لأن المرغب المرهب نفس الجزاء ولبيان سهولته عليه سبحانه {كل نفس} لا تترك نفس واحدة لأن العلم قد شملهم والقدرة قد أحاطت بهم وعمتهم، والحكمة قد منعت من إهمال أحد منهم.

Sebeplerin kesilmesiyle her nefsin boyun eğdiğini haber verince, mülkte tek olmasının neticesi olan, korkularını artıracak, arzu ve dehşetlerini harekete geçirecek hususu onlara haber verip şöyle buyurdu: {اليوم تجزى} “Bugün cezalandırılır/karşılık verilir...” yani hükme bağlanır ve karşılığı ödenir; rağbet ettirilen ve korkutulan şey bizzat cezanın/karşılığın kendisi olduğu için ve Yüce Allah'a bunun kolaylığını beyan etmek üzere meçhul sığada getirdi: {كل نفس} “...her nefis.” Tek bir nefis bile bırakılmaz; zira ilim onları kuşatmış, kudret onları sarmış ve kaplamış, hikmet de onlardan birinin bile ihmal edilmesine mani olmuştur.

15973. Metin

ولما كان السياق للملك والقهر يقتضي الجزاء واعتماد الكسب الذي هو محط التكليف بالأمر والنهي ويقتضي النظر في الأسباب، لأن ذلك شأن الملك، قال معبراً بالباء والكسب: {بما} أي بسبب ما {كسبت} أي عملت، وهي تظن أنه يفيدها سواء بسواء بالكيل الذي كالت يكال لها.

Mülk ve kahır bağlamı, cezalandırmayı, emir ve nehiy ile mükellefiyetin dayanağı olan kesbi esas almayı ve sebeplere bakmayı gerektirdiğinden -çünkü hükümdarlık şanı böyledir- bâ harfi ve kesb (kazanma) lafzıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {بما} “...sebebiyle...” yani {كسبت} “...kazandığı şeyler...” yani işlediği ameller sebebiyle; oysa o, yaptığı amelin kendisine birebir fayda sağlayacağını sanıyordu; ölçtüğü ölçekle kendisine ölçülecektir.

15974. Metin

ولما كانت السببية مفهمة للعدل، فإن الزيادة تكون بغير سبب، قال معللاً نافياً مثل ما كانوا يتعاطونه من ظلم بعضهم لبعض في الدنيا: {لا ظلم} أي بوجه من الوجوه {اليوم} ولما كان استيفاء الخلائق بالمجازاة أمراً لا يمكن في العادة ضبطه، ولا يتأنى حفظه وربطه، فكيف إذا قصدت المساواة في مثاقيل الدر فما دونها:

Sebep bildirme adaleti hissettirdiğinden -çünkü fazlalık sebepsiz olur- dünyada birbirlerine yaptıkları zulüm gibi şeyleri nefyederek ve gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {لا ظلم} “Zulüm yoktur...” yani hiçbir şekilde [zulüm yoktur] {اليوم} “...bugün.” Yaratılmışların tamamının karşılıklarının eksiksiz verilmesi âdeten zaptedilemeyecek, korunup bağlanması kolay olmayacak bir iş olduğuna göre, hele zerre ve daha aşağısı ağırlıklarda tam bir denklik hedeflendiğinde durum nasıl olur:

15975. Metin

بميزان قسط لا يخيس شعيرة ... له شاهد من نفسه غير عائل

Bir arpa tanesini bile eksiltmeyen adalet terazisiyle... Kendisinden bir şahidi vardır, asla haksızlık etmez.

15976. Metin

ضافت النفوس من خوف الطول، فخفف عنها بقوله معلماً أن أموره على غير ما يعهدونه، ولذلك أكد وعظم باظهار الاسم الأعظم: {إن الله} أي التام القدرة الشامل العلم {سريع الحساب *} أي بليغ السرعة فيه، لا يشغله حساب أحد عن حساب غيره في وقت حساب ذلك الغير، ولا يشغله شأن عن شأن لأنه لا يحتاج إلى تكلف عد، ولا يفتقر إلى مراجعة كتاب، ولا شيء، فكان في ذلك ترجية للفريقين

Nefisler sürenin uzaması korkusundan daraldı; O'nun işlerinin onların alıştığı gibi olmadığını bildirerek ve bu sebeple İsm-i Âzam'ı açıkça zikredip pekiştirerek ve tazim ederek içlerini ferahlattı: {إن الله} “Şüphesiz Allah...” yani tam kudret ve kuşatıcı ilim sahibi olan Allah {سريع الحساب *} “...hesabı pek çabuk görendir.” Yani hesap görmede son derece hızlıdır; bir başkasının hesabı görüldüğü esnada birinin hesabı O'nu diğerinin hesabından alıkoymaz, hiçbir iş O'nu başka bir işten meşgul etmez; çünkü O ne sayma külfetine ihtiyaç duyar ne de bir kitaba başvurmaya muhtaçtır, hiçbir şeye [ihtiyacı yoktur]. İşte bunda her iki grup için de bir ümit

15977. Metin

وتخويف، لأن الظالم يخشى إسراع الأخذ بالعذاب، والمؤمن يرجو إسراع البسط بالثواب.

ve korku vardır. Çünkü zalim azabın çabucak yakalamasından korkar, mümin ise mükâfatın çabucak ihsan edilmesini ümit eder.

15978. Metin

ولما تم هذا على هذا الوجه المهول، وكان يوم القيامة له أسماء تدل على أهواله باعتبار مواقفه وأحواله، منها يوم البعث وهو ظاهر، ومنها يوم التلاق لما تقدم، ومنها يوم التغابن لغبن أكثر من فيه خسارته، ومنها يوم الآزفة لقربه وسرعة أخذه، وكان كأنه قيل خطاباً للنبي ﷺ: وأمن ممن ألقينا هذا الروح الأعظم من أمرنا فأنذرهم ما مضى من يوم التلاقي وما عقبناه به، عطف عليه قوله زيادة في بيان هوله إعلاماً بأنه مع ثبوته وثبوت التلاقي فيه قريب تحذيراً من تزيين إبليس للشهوات وتقريره بالتسويف بالتوبة: {وأنذرهم} أي هؤلاء المعرضين إعراض من لا يجوز الممكن {يوم الآزفة} أي الحالة الدائبة العاجلة السريعة جداً مع الضيق في الوقت وسوء العيش لأكثر الناس، وهي القيامة، كرر ذكرها الإنذار منها تصريحاً وتلويحاً تهويلاً لها وتعظيماً لشأنها.

Bu husus bu korkunç vecih üzere tamamlandığında ve kıyamet gününün, durakları ve durumları itibarıyla korkularına delalet eden isimleri bulunduğundan -ki bunlardan biri apaçık olan Ba's (diriliş) günüdür; biri yukarıda geçen Telâk (kavuşma) günüdür; biri oradakilerin çoğunun aldanması ve hüsranı sebebiyle Teğâbün (aldanma) günüdür; biri de yakınlığı ve çabucak yakalaması sebebiyle Âzife (yaklaşan) günüdür- ve sanki Peygamber'e ﷺ: "Bizim emrimizden olan bu en büyük ruhu ilka ettiğimiz kimseden emin ol ve geçen kavuşma gününü ve ardından getirdiğimiz şeyleri onlara haber vererek uyar" denilmiş gibi olduğundan; korkunçluğunun beyanını artırmak, gerçekleşeceği ve kavuşmanın olacağı kesin olmakla birlikte yakın olduğunu bildirmek ve İblis'in şehvetleri süslemesine ve tevbeyi erteletme aldatmacasına karşı sakındırmak üzere şu buyruğunu ona atfetti: {وأنذرهم} “Onları uyar...” yani mümkün olanı caiz görmeyen kimsenin yüz çevirmesi gibi yüz çeviren bu kimseleri [uyar], {يوم الآزفة} “...yaklaşan gün ile.” Yani insanların çoğunun vaktin daralması ve geçimin kötülüğü ile birlikte sürekli, pek acele ve son derece hızlı olan o hali ile; o da kıyamettir. Onun dehşetini ve şanının büyüklüğünü göstermek için açıkça ve ima yoluyla onunla uyarılmasını tekrar tekrar zikretti.

15979. Metin

ولما ذكر اليوم، هول أمره بما يحصل فيه من المشاق فقال:

Günü zikredince, onda meydana gelecek meşakkatlerle onun durumunun dehşetini belirterek şöyle buyurdu:

15980. Metin

{إذ القلوب} أي من كل من حضره. ولما كان هذا الرعب على وجه غريب باطن، عبر ب «لدى» فقال: {لدى الحناجر} أي حناجر المجموعين فيه إلا من شاء الله، وهي جمع حنجور وهي الحلقوم وزناً ومعنى، يعني أنها زالت عن أمكانها صاعدة من كثرة الرعب حتى كادت تخرج وصارت مواضعها من الأفئدة هواء، وكانت الأفئدة معترضة كالشجا لا هي ترجع إلى مقارها فيستريحوا ولا تخرج فيموتوا.

{إذ القلوب} “Hani kalpler...” yani orada hazır bulunan herkesin kalpleri. Bu dehşet garip ve içten bir şekilde olduğu için "ledâ" edatıyla ifade edip şöyle buyurdu: {لدى الحناجر} “...gırtlaklara dayanmıştır...” Yani Allah'ın diledikleri müstesna, orada toplananların hançerelerine [dayanmıştır]; o da vezin ve mana bakımından 'hulkûm' (gırtlak) demek olan 'huncûr' kelimesinin çoğuludur. Yani kalpler aşırı dehşetten ötürü yerlerinden çıkıp yukarı doğru yükselmiş, neredeyse fırlayacak hale gelmiş, göğüslerdeki yerleri bomboş kalmış ve yürekler boğaza takılan kılçık gibi tıkanıp kalmıştır; ne yerine geri dönüp rahatlarlar ne de dışarı çıkıp ölürler.

15981. Metin

ولما كان الحديث - وإن كان في الظاهر عن القلوب - إنما هو عن أصحابها، جمع على طريقة جمع العقلاء، وزاده حسناً أن القلوب محل الكظم، وبها صلاح الجملة وفسادها، وقد أسند إليها ما يسند للعقلاء فقال: {كاظمين} أي ممتلئين خوفاً ورعباً وحزناً، ساكتين مكروبين، قد انسدت مجاري أنفاسهم وأخذ بجميع إحساسهم. ولما كان من المعلوم أن ذلك الكرب إنما هو للخوف من ديان ذلك اليوم، وكان من المعهود أن الصداقات تنفع في مثل ذلك اليوم والشفاعات، قال مستأنفاً: {ما للظالمين} أي العريقين في الظلم منهم {من حميم} أي قريب صادق في مودتهم مهتم بأمورهم

Söz her ne kadar zahiren kalpler hakkında ise de aslında sahipleri hakkında olduğundan, akıllılar çoğulu kalıbıyla çoğul yapıldı. Kalplerin öfkeyi yutma (kazm) mahalli olması, bedenin tamamının salah veya fesadının onunla olması ve akıllılara isnat edilen şeylerin ona isnat edilmesi bu ifadeyi daha da güzelleştirdi ve şöyle buyurdu: {كاظمين} “...yutkunarak/kederlerini içlerine atarak...” Yani korku, dehşet ve hüzünle dolmuş, suskun, kederli, nefes yolları tıkanmış ve bütün hisleri tutulmuş halde. Bu kederin o günün Deyyân'ından (hâkiminden) korkmaktan kaynaklandığı bilindiğinden ve o gün dostlukların ve şefaatlerin fayda vermesi âdetten beklendiğinden istînâf olarak şöyle buyurdu: {ما للظالمين} “Zalimler için yoktur...” yani onlardan zulümde kökleşmiş olanlar için yoktur, {من حميم} “...hiçbir candan dost...” yani sevgisinde samimi, onların işleriyle dertlenen,

15982. Metin

مزيل لكروبهم، قال ابن برجان: والحميم: الماء الحار الناهي في الحرارة، سمي القريب به لأنه يحمي لقريبه غضباً، والغضب حرارة تعرض في القلب تخرج إلى الوجه فيحمر وتنتفخ الأوداج فيستشيط غيظاً {ولا شفيع يطاع *} أي ليس لهم شفيع أصلاً لأن الشفيع يعلم أنه لو شفع ما أطيع فهو لا ينفع، وقد يشفع في بعضهم بعض المقربين لعلامة فيهم يحصل بها اشتباه يظن بهم أنهم ممن يستحق الشفاعة فينبه على أنهم ليسوا بذلك، فيبرأ منهم.

sıkıntılarını gideren bir yakın [yoktur]. İbn Berracân şöyle demiştir: Hamîm, sıcaklıkta son noktaya ulaşmış kaynar sudur; akrabaya bu ismin verilmesi, akrabası için öfkeyle kızışmasındandır. Öfke ise kalpte meydana gelen, yüze vurup kızartan, boyun damarlarını şişiren ve kişiyi hiddetten köpürten bir hararettir. {ولا شفيع يطاع *} “...ne de sözü dinlenen bir şefaatçi.” Yani onlar için hiçbir şefaatçi yoktur; çünkü şefaatçi bilir ki şefaat etse bile sözü dinlenmeyecektir, dolayısıyla fayda vermez. Bazen mukarreblerden (Allah'a yakın kılınanlardan) bazıları, şefaati hak edenlerden zannedilmelerine yol açan bir alamet sebebiyle onlardan bazılarına şefaat edebilirler; ancak onların öyle olmadığı kendilerine bildirilince onlardan uzaklaşırlar.

15983. Metin

ولما كانت الشفاعة إنما تقع وتنفع بشرط براءة المشفوع له من الذنب إما بالاعتراف بما نسب إليه والإقلاع عنه، وإما بالاعتذار عنه، وكان ذلك إنما يجري عند المخلوقين على الظاهر، ولذلك كانوا ربما وقع لهم الغلط فيمن لو علموا باطنه لما قبلوا الشفاعة فيه، علل تعالى ما تقدم بعلمه أن المشفوع له ليس بأهل لقبول الشفاعة فيه لإحاطة علمه فقال: {يعلم خائنة} ولما كان السياق هنا للابلاغ في أن علمه تعالى محيط بكل كلي وجزئي، فكان من المعلوم أن الحال يقتضي جمع الكثرة، وأنه ما عدل عنه إلى جمع القلة إلا للاشارة إلى أن علمه تعالى بالكثير كعلمه بالقليل الكل، عليه هين، فالكثير عنده في ذلك قليل فلذا قال: {الأعين} أي خيانتها التي هي أخفى ما يقع من أفعال الظاهر، جعل الخيانة مبالغة في الوصف وهي الإشارة بالعين،

Şefaat ancak şefaat edilenin günahtan berî olması şartıyla gerçekleşip fayda verdiğinden -bu da ya kendisine isnat edileni itiraf edip vazgeçmesiyle ya da onun için mazeret beyan etmesiyle olur- ve bu durum yaratılmışlar katında ancak zahire göre cereyan ettiğinden, bu yüzden de içini bilseler şefaatini kabul etmeyecekleri kimseler hakkında bazen yanılabildiklerinden; Yüce Allah ilminin kuşatıcılığı sebebiyle şefaat olunanın şefaatin kabulüne ehil olmadığını bilmesini gerekçe göstererek şöyle buyurdu: {يعلم خائنة} “Hainliğini bilir...” Buradaki bağlam, Yüce Allah'ın ilminin her tümel ve tikel şeyi kuşattığını bildirmeyi hedeflediğinden ve malum olduğu üzere durumun kesret (çokluk) çoğulunu gerektirdiği, buna rağmen kıllet (azlık) çoğuluna dönülmesinin ancak Yüce Allah'ın çok hakkındaki ilminin az hakkındaki ilmi gibi olduğuna, hepsinin O'na pek kolay olduğuna ve O'nun katında çoğun bu hususta az hükmünde bulunduğuna işaret etmek için olduğu bilindiğinden şöyle buyurdu: {الأعين} “...gözlerin.” Yani zahirî fiillerden meydana gelenlerin en gizlisi olan gözlerin hıyanetini [bilir]. Hıyaneti vasıfta mübalağa kılmıştır ki o da gözle işaret etmektir.

15984. Metin

قال أبو حيان: من كسر وغمز ونظر يفهم منه ما يراد - انتهى.

Ebû Hayyân şöyle demiştir: Göz kırpmak, kaş-göz işareti yapmak ve ne kastedildiğinin anlaşılacağı şekilde bakmak gibi -nakil bitti-.

15985. Metin

وذلك يفعل بفعل ما يخالف الظاهر، ولما ذكر أخفى أفعال الظاهر، أتبعه أخفى ما في الباطن فقال: {وما تخفي الصدور *} أي عن المشفوع عنده وغير ذلك.

Bu da zahire aykırı olan bir şey yapılarak yapılır. Zahirin en gizli fiillerini zikredince, hemen ardından bâtındaki en gizli şeyleri getirerek şöyle buyurdu: {وما تخفي الصدور *} “...ve göğüslerin gizlediği şeyleri.” Yani katında şefaat dilenen kimseden ve diğerlerinden [gizlediklerini].

15986. Metin

ولما كان العفو عن الظالم الذي لا يرجع عن ظلمه نقصاً، لكونه لا حكمة فيه، عبر بالاسم الأعظم في جملة حالية فقال: {والله} أي والحال أن المتصف بجميع صفات الكمال {يقضي بالحق} أي الثابت الذي لا يصح أصلاً نفيه، فلو قضى فيمن يعلم أنه ليس بأهل للشفاعة فيه بقبول الشفاعة لنفى الحق وأثبت الباطل فخالف ذلك الكمال {والذين يدعون} أي الظالمون - على قراءة الجماعة، وأيها الظالمون - على قراءة نافع وابن عامر بخلاف عن ابن ذكوان بالخطاب للمواجهة بالإزراء. ولما كانت المراتب دون عظمته سبحانه لا تنحصر ولا يحتوي عليها كلها شيء، أثبت الجار فقال: {من دونه} أي سواه، ومن المعلوم أنهم خلقه فهم دون رتبته لأنهم في قهره {لا يقضون بشيء} من الأشياء أصلاً، فضلاً عن أن يقضوا بما يعارض حكمه، فلا مانع له من القضاء بالحق، فلا مقتضى لقبول الشفاعة فيمن يعلم عراقته في

Zulmünden vazgeçmeyen zalimi affetmek, içinde bir hikmet bulunmadığı için bir noksanlık olacağından, hâl cümlesinde İsm-i Âzam ile ifade ederek şöyle buyurdu: {والله} “Allah ise...” Yani bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf olan durum şu ki; {يقضي بالحق} “...hak ile hükmeder.” Yani nefyedilmesi asla sahih olmayan sabit [hükümle hükmeder]. Eğer O, şefaate ehil olmadığını bildiği kimse hakkında şefaatin kabulüyle hükmetseydi, hakkı nefyedip batılı ispat etmiş olurdu ki bu da o kemale aykırı düşerdi. {والذين يدعون} “Onların yalvardıkları şeyler ise...” yani zalimler -cumhurun kıraatine göre; Nâfi ve İbn Âmir'in kıraatine göre ise İbn Zekvân'dan gelen farklı bir rivayetle doğrudan muhatap alıp kınamak üzere: "Ey zalimler, sizin yalvardıklarınız" demektir-. Yüce Allah'ın azametinin altındaki mertebeler sınırsız olduğu ve hiçbir şey onların hepsini kuşatamayacağı için harf-i cerri sabit kılıp şöyle buyurdu: {من دونه} “...O'ndan başka...” yani O'nun dışındakiler; malumdur ki onlar O'nun mahlukudur ve O'nun kahrı altında oldukları için O'nun mertebesinin altındadırlar, {لا يقضون بشيء} “...hiçbir şeye hükmedemezler.” Asla hiçbir şeye [hükmedemezler], nerede kaldı ki O'nun hükmüne zıt bir hüküm versinler! Dolayısıyla O'nun hak ile hükmetmesine hiçbir mani yoktur; şu halde zulümde kökleştiğini ve

15987. Metin

الظلم أنه لا ينفك عنه.

ondan asla ayrılmayacağını bildiği kimse hakkında şefaatin kabul edilmesini gerektirecek hiçbir sebep yoktur.

15988. Metin

ولما أخبر أنه لا فعل لشركائهم، وأن الأمر له وحده، علل ذلك بقوله مرهباً من الخيانة وغيرها من الشر، مرغباً في كل خير، مؤكداً لأجل أن أفعالهم تقتضي إنكاراً ذلك: {إن الله} عبر به لأن السياق لتحقير شركائهم وبيان أنها في غاية النقصان {هو} أي وحده. ولما ذكر ما هو غيب، وصفه بأظهر ظاهر فقال: {السميع} أي لكل ما يمكن أن يسمع {البصير *} أي بالبصر والعلم لكل ما يمكن أن يبصر ويعلم، فلا إدراك لشركائهم أصلاً ولا لشيء غيره بالحقيقة، ومن لا إدراك له ولا قضاء له، فثبت أن الأمر له وحده، فما تنفعهم شفاعة الشافعين ولا تقبل فيهم من أحد شفاعة بعد الشفاعة العامة التي هي خاصة بنبينا ﷺ، وهي المقام المحمود الذي يغبطه به الأولون والآخرون، فإن كل أحد يحجم عنها حتى يصل الأمر إليه ﷺ فيقول: أنا لها أنا لها، ثم يذهب إلى المكان الذي أذن له فيشفع، فيشفعه الله تعالى فيفصل سبحانه بين الخلائق ليذهب كل أحد إلى داره: جنته أو ناره، روى الشيخان: البخاري ومسلم عن أبي هريرة

Ortaklarının hiçbir fiilinin olmadığını ve emrin yalnızca Kendisine ait olduğunu haber verince, hıyanetten ve diğer kötülüklerden sakındırarak, her hayra teşvik ederek ve onların fiilleri bunu inkâr etmeyi gerektirdiği için tekit ederek bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إن الله} “Şüphesiz Allah...” Bununla ifade etti çünkü bağlam onların ortaklarını küçümsemek ve onların son derece noksan olduğunu beyan etmek içindir; {هو} “...bizzat O'dur...” yani yalnızca O'dur. Gayb olan şeyi zikredince, onu en açık olanla vasıflayarak şöyle buyurdu: {السميع} “...hakkıyla işitendir...” yani işitilmesi mümkün olan her şeyi [işitendir], {البصير *} “...hakkıyla görendir.” Yani görülmesi ve bilinmesi mümkün olan her şeyi görmesi ve ilmiyle [bilendir]. Dolayısıyla onların ortaklarının hiçbir idraki olmadığı gibi, hakikatte O'ndan başka hiçbir şeyin de idraki yoktur. İdraki ve hükmü olmayanın durumu böyle olunca, emrin yalnızca O'na ait olduğu sabit oldu; dolayısıyla şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez ve Peygamberimize ﷺ mahsus olan genel şefaatten sonra onlar hakkında kimseden şefaat kabul edilmez. Bu genel şefaat, ilklerin ve sonların kendisine gıpta edeceği Makâm-ı Mahmûd'dur. Çünkü iş Peygamber'e ﷺ ulaşıncaya kadar herkes şefaatten çekinir; o ﷺ: "Ona ben varım, ona ben varım" der, sonra kendisine izin verilen yere gider ve şefaat eder; Allah Teâlâ da onun şefaatini kabul buyurur ve herkesin kendi yurduna, yani cennetine veya cehennemine gitmesi için mahlukat arasında hükmü fasleder. Şeyhayn (Buhârî ve Müslim), Ebû Hüreyre'den

15989. Metin

رضي الله عنه قال: كنا مع رسول الله ﷺ في دعوة فرفع إليه الذراع، وكانت تعجبه، فنهش منها نهشة، فقال:

(radıyallâhu anh) şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah ﷺ ile birlikte bir davette idik. Kendisine kol eti ikram edildi; bu et hoşuna giderdi. Ondan bir lokma ısırıp şöyle buyurdu:

15990. Metin

«أنا سيد الناس يوم القيامة، هل تدرون مم ذاك، يجمع الله الأولين والآخرين في صعيد واحد فيبصرهم الناظر، ويسمعهم الداعي، وتدنو منهم الشمس، فيبلغ الناس من الغم والكرب ما لا يطيقون ولا يحملون، فيقول الناس: ألا ترون إلى ما أنتم فيه وإلى ما بلغكم؟ ألا تنظرون إلى من يشفع لكم إلى ربكم، فيقول بعض الناس لبعض: أبوكم آدم فذكر سؤالهم أكابر الأنبياء، وكل واحد منهم يحيل على الذي بعده إلى أن يقول عيسى ﵇: اذهبوا إلى محمد ﷺ، فيقول النبي ﷺ حين يأتونه: أنا لها، فينطلق فيسجد تحت العرش» - وهو مروي عن غير أبي هريرة عن أنس وغيره من الصحابة رضي الله تعالى عنهم، ولكن لم أر فيه التصريح بالشفاعة العامة بعد رفع رأسه ﷺ من السجود إلا فيما رواه البخاري في الزكاة من صحيحه في باب «من سأل الناس تكثراً» عن ابن عمر ﵄ أن النبي ﷺ قال: «إن الشمس تدنو يوم القيامة حتى يبلغ العرق نصف الأذن فبينما هم كذلك استغاثوا بآدم ثم بموسى ثم بمحمد فيشفع ليقضي

«Kıyamet gününde ben insanların efendisiyim. Bunun neden olduğunu bilir misiniz? Allah öncekileri ve sonrakileri tek bir düzlükte toplar; bakan onları görür, çağıran onlara sesini duyurur ve güneş onlara yaklaşır. İnsanlar dayanamayacakları ve taşıyamayacakları bir gam ve kedere ulaşırlar. İnsanlar şöyle der: 'İçinde bulunduğunuz hali ve başınıza geleni görmüyor musunuz? Rabbiniz katında size şefaat edecek birine bakmaz mısınız?' Bunun üzerine insanların bir kısmı diğerine: 'Babanız Âdem' der...» Hadiste büyük peygamberlere müracaatlarını zikretti; her biri kendisinden sonrakine havale eder, nihayet İsa (aleyhisselâm): 'Muhammed'e ﷺ gidin' der. Peygamber ﷺ kendisine geldiklerinde: 'Ona ben varım' der, gider ve Arş'ın altında secdeye kapanır... -Bu hadis Ebû Hüreyre'den başkası vasıtasıyla Enes ve diğer sahabelerden (radıyallâhu teâlâ anhüm) de rivayet edilmiştir; ancak secdeden başını kaldırdıktan sonra umumi şefaatin açıkça zikredildiğini yalnızca Buhârî'nin Sahîh'inin Zekât bölümünde "İnsanlardan malını çoğaltmak için isteyen kimse" babında İbn Ömer'den (radıyallâhu anhümâ) rivayet ettiği şu hadiste gördüm: Peygamber ﷺ şöyle buyurdu: «Kıyamet günü güneş o kadar yaklaşır ki ter kulak hizasının yarısına ulaşır. Onlar bu halde iken Âdem'den, sonra Mûsâ'dan, sonra Muhammed'den yardım dilerler; o da mahlukat arasında hüküm verilmesi için şefaat eder;

15991. Metin

بين الخلق فيمشي حتى يأخذ بحلقة الباب، فيومئذ يبعثه الله مقاماً محموداً يحمده أهل الجمع كلهم» ، وكذا فيما رواه أيو يعلى في مسنده فقال: حدثنا عمرو بن الضحاك بن مخلد ثنا أبو عاصم الضحاك بن مخلد ثنا أبو رافع إسماعيل بن رافع عن محمد بن زياد عن محمد بن كعب القرظي عن رجل من الأنصار عن أبي هريرة ﵁ قال: حدثنا رسول الله ﷺ وهو في طائفة من أصحابه فقال: «إن الله ﵎ لما فرغ من خلق السماوات والأرض خلق الصور فذكر النفخ فيه للموت ثم للبعث ثم ذكر الحشر» - وهو حديث طويل جداً إلى أن قال: «ثم يقفون موقفاً واحداً مقدار سبعين عاماً لا ينظر إليكم ولا يقضى بينكم، فتبكون حتى تنقطع الدموع، ثم تدمعون دماً وتعرقون إلى أن يبلغ ذلك منكم أن يلجمكم أو يبلغ الأذقان، فتضجون وتقولون: من يشفع لنا إلى ربنا يقضى بيننا، فتقولون: من أحق بذلك من أبيكم آدم، خلقه الله بيده، ونفخ فيه من روحه، وكلمه قبلاً، فتأتون آدم فتطلبون ذلك إليه فيأبى فيقول: ما أنا بصاحب ذلك، ثم يستقربون الأنبياء نبياً نبياً كلما جاؤوا نبياً أبى عليهم، قال رسول الله ﷺ: حتى تأتوني، فأنطلق حتى آتي الفحص فأخر ساجداً

yürür ve kapının halkasını tutar. İşte o gün Allah onu bütün mahşer ehlinin öveceği bir Makâm-ı Mahmûd'a eriştirir.» Aynı şekilde Ebû Ya'lâ'nın Müsned'inde rivayet ettiği şu hadiste de geçmektedir: Bize Amr b. ed-Dahhâk b. Mahled anlattı, bize Ebû Âsım ed-Dahhâk b. Mahled anlattı, bize Ebû Râfi' İsmâil b. Râfi', Muhammed b. Ziyâd'dan, o Muhammed b. Ka'b el-Kurazî'den, o Ensâr'dan bir adamdan, o da Ebû Hüreyre'den (radıyallâhu anh) şöyle anlattı: Resûlullah ﷺ sahabesinden bir topluluk içindeyken bize şöyle anlattı: «Allah (azze ve celle) gökleri ve yeri yaratmayı tamamlayınca Sûr'u yarattı...» Hadiste ölüm için, sonra diriliş için ona üflenmesini, sonra da haşri zikretti; ta ki şöyle buyuruncaya kadar devam eden çok uzun bir hadistir: «Sonra yetmiş yıl kadar tek bir durakta beklerler; size bakılmaz ve aranızda hüküm verilmez. Gözyaşları kuruyuncaya kadar ağlarsınız, sonra kan ağlarsınız ve sizden öyle ter akar ki ağzınıza gem vurur veya çenelere ulaşır. Feryat edip dersiniz ki: 'Rabbimiz katında bizim için aramızda hükmetmesi amacıyla kim şefaat eder?' Şöyle dersiniz: 'Buna babanız Âdem'den daha layık kim var? Allah onu Kendi eliyle yarattı, ona Kendi ruhundan üfledi ve onunla yüz yüze konuştu.' Âdem'e gelirsiniz ve bunu ondan talep edersiniz; o ise çekinir ve şöyle der: 'Ben bu işin ehli değilim.' Sonra peygamberleri tek tek ararlar; hangi peygambere gitseler onlardan çekinir. Resûlullah ﷺ buyurdu ki: Nihayet bana gelirsiniz. Ben giderim, nihayet el-Fahs'a gelirim ve secdeye kapanırım.»

15992. Metin

فقال أبو هريرة: يا رسول الله! ما الفحص؟ قال: قدام العرش - حتى يبعث الله إليّ ملكاً فيأخذ بعضدي فيرفعني فيقول لي: يا محمد! فأقول: نعم يا رب! فيقول: ما شأنك - وهو أعلم فأقول: يا رب وعدتني فشفعني في خلقك فاقض بينهم، قال: قد شفعتك أنا آتيكم فأقضي بينكم قال رسول الله ﷺ: فأرجع فأقف مع الناس فبينما نحن وقوف سمعنا حساً من السماء شديداً فنزل أهل السماء الدنيا مثل من في الأرض من الجن والإنس حتى إذا دنوا من الأرض أشرقت الأرض بنورهم، وأخذوا مصافهم وقلنا لهم: أفيكم ربنا؟ قالوا: لا، وهو آت ثم ينزل أهل السماء الثانية بمثل من نزل من الملائكة، ومثل الجن والإنس، حتى إذا دنوا من الأرض أشرقت الأرض بنورهم، وأخذوا مصافهم وقلنا لهم: أفيكم ربنا؟ قالوا: لا، وهو آت، ثم ينزلون على قدر ذلك من التضعيف حتى ينزل الجبار ﵎ في ظلل من الغمام، والملائكة تحمل عرشه يومئذ ثمانية، وهو اليوم على أربعة - إلى أن قال: فيضع الله كرسيه حيث شاء من أرضه، ثم يهتف بصوته فيقول: يا معشر الجن والإنس! إني قد أنصت لكم من يوم خلقتكم إلى يوم يومكم هذا أسمع قولكم، وأبصر أعمالكم، فانصتوا لي فإنما هي أعمالكم

Ebû Hüreyre dedi ki: "Ey Allah'ın Resûlü! el-Fahs nedir?" Şöyle buyurdu: «Arş'ın önüdür. Nihayet Allah bana bir melek gönderir, pazumdan tutar ve beni kaldırır, bana şöyle buyurur: 'Ey Muhammed!' Ben de: 'Buyur ya Rabbi!' derim. O -en iyi bildiği halde- 'Durumun nedir?' buyurur. Ben de: 'Ya Rabbi, bana söz vermiştin, mahlukatın hakkında bana şefaat hakkı ver de aralarında hükmet' derim. Buyurur ki: 'Sana şefaat hakkı verdim, Ben size gelip aranızda hükmedeceğim.' Resûlullah ﷺ buyurdu ki: Geri dönüp insanlarla birlikte dururum. Biz dururken gökten şiddetli bir ses işitiriz ve dünya semasının ehli, yerdeki cin ve insanların benzeri kadar [sayıda] iner. Yere yaklaştıklarında yer onların nuruyla aydınlanır, saflarını alırlar. Biz onlara: 'Rabbimiz aranızda mı?' deriz. Onlar: 'Hayır, O gelecektir' derler. Sonra ikinci semanın ehli, inen meleklerin benzeri ve cin ile insanların benzeri kadar [sayıda] iner. Yere yaklaştıklarında yer onların nuruyla aydınlanır, saflarını alırlar. Biz onlara: 'Rabbimiz aranızda mı?' deriz. Onlar: 'Hayır, O gelecektir' derler. Sonra bu katlanma nispetinde inerler; nihayet el-Cebbâr (azze ve celle) bulut gölgeleri içinde iner; melekler o gün O'nun Arş'ını sekiz [melek] olarak taşır, bugün ise dört [melek] üzerindedir...» -Ta ki şöyle buyuruncaya kadar: «Allah kürsîsini arzından dilediği yere koyar, sonra sesiyle seslenip şöyle buyurur: 'Ey cin ve insan topluluğu! Sizi yarattığım günden bugünkü gününüze kadar size sustum; sözünüzü işitiyor, amellerinizi görüyordum. Şimdi siz Bana kulak verin! Zira bunlar ancak sizin amellerinizdir

15993. Metin

وصحفكم تقرأ عليكم، فمن وجد خيراً فليحمد الله، ومن وجد غير ذلك فلا يلومن إلا نفسه، ثم يأمر الله جهنم فيخرج منها عنق ساطع مظلم، ثم يقول الله ﷿ {ألم أعهد إليكم يا بني آدم أن لا تعبدوا الشيطان إنه لكم عدو مبين وأن اعبدوني هذا صراط مستقيم ولقد أضل منكم جبلاً كثيراً أفلم تكونوا تعقلون هذه جهنم التي كنتم توعدون} [يس: ٦٠-٦٣]- أو بها تكذبون - شك أبو عاصم، {وامتازوا اليوم أيها المجرمون} [يس: ٥٩] فتسمى النار وتجثو الأمم وترى كل أمة جاثية كل أمة تدعى إلى كتابها فيقضي بين خلقه»

ve size okunacak olan sayfalarınızdır. Kim bir hayır bulursa Allah'a hamdetsin, kim de bundan başkasını bulursa ancak kendi nefsini kınasın.' Sonra Allah cehenneme emreder, oradan parlak ve karanlık bir boyun çıkar. Sonra Allah (azze ve celle) şöyle buyurur: {ألم أعهد إليكم يا بني آدم أن لا تعبدوا الشيطان إنه لكم عدو مبين وأن اعبدوني هذا صراط مستقيم ولقد أضل منكم جبلاً كثيراً أفلم تكونوا تعقلون هذه جهنم التي كنتم توعدون} [Yâsîn: 60-63] “Ey Âdemoğulları! Ben size 'Şeytana tapmayın, şüphesiz o sizin için apaçık bir düşmandır; Bana kulluk edin, dosdoğru yol budur' diye emretmedim mi? Andolsun ki o sizden nice nesilleri saptırdı. Hiç akıl erdirmiyor muydunuz? İşte bu, size vadedilen cehennemdir!” -yahut 'yalanlayıp durduğunuz cehennemdir' şeklinde Ebû Âsım şüphe etti- {وامتازوا اليوم أيها المجرمون} [Yâsîn: 59] “Ey günahkârlar! Bugün şöyle ayrılın!” Böylece ateş isimlendirilir, ümmetler diz çöker; her ümmeti diz çökmüş görürsün, her ümmet kendi kitabına çağrılır ve mahlukatı arasında hükmeder.»

15994. Metin

- فذكره وهو طويل جداً، ثم ذكر الصراط وبعض الشفاعات الخاصة في أهل الجنة، فذكر دخولهم الجنة ثم أنهم يشفعون في بعض أهل النار إلى أن قال: «ثم يأذن الله في الشفاعة، فلا يبقى نبي ولا شهيد إلا شفع»

-Hadisi zikretti ve bu çok uzun bir hadistir; sonra sıratı ve cennet ehli hakkındaki bazı özel şefaatleri zikretti; onların cennete girişlerini, sonra cehennem ehlinden bazıları hakkında şefaat edeceklerini zikretti; ta ki şöyle buyuruncaya kadar: «Sonra Allah şefaate izin verir; şefaat etmedik hiçbir peygamber ve hiçbir şehit kalmaz...»

15995. Metin

إلى أن قال: «ثم يقول الله ﷿: بقيت أنا وأنا أرحم الراحمين. فيدخل الله يده في جهنم فيخرج منها لا يحصيه غيره» وروى ابن حبان في صحيحه - قال المنذري: ولا أعلم في إسناده مطعناً - عن حذيفة ﵁ عن النبي ﷺ قال: «يقول إبراهيم ﵇ يوم القيامة. يا رباه، فيقول الرب جل وعلا: يا لبيكاه، فيقول إبراهيم: يا رب حرقت بني - فيقول الله: أخرجوا من النار من كان في قلبه ذرة أو شعيرة من الإيمان» وروى الحاكم وقال: صحيح على شرط مسلم وأحمد بن منيع: «يلقى رجل

Ta ki şöyle buyuruncaya kadar: «Sonra Allah (azze ve celle): 'Ben kaldım, Ben merhametlilerin en merhametlisiyim' buyurur. Allah elini cehenneme daldırır ve oradan Kendisinden başkasının sayamayacağı kadarını çıkarır.» İbn Hibbân Sahîh'inde -Münzirî dedi ki: İsnadında bir kusur bilmiyorum- Huzeyfe'den (radıyallâhu anh), Peygamber'in ﷺ şöyle buyurduğunu rivayet etti: «İbrahim (aleyhisselâm) kıyamet günü: 'Ya Rabbi!' der. Rab celle ve alâ: 'Lebbeyk!' buyurur. İbrahim: 'Ya Rabbi, evlatlarım yandı' der. Allah da: 'Kalbinde zerre yahut arpa tanesi kadar iman bulunan kimseyi ateşten çıkarın' buyurur.» Hâkim rivayet edip 'Müslim'in şartına göre sahihtir' dedi ve Ahmed b. Menî': «Kıyamet günü bir adam

15996. Metin

أباه يوم القيامة فيقول: يا أبة! أي ابن كنت لك؟ فيقول: خير ابن، فيقول: هل أنت مطيعي اليوم، فيقول: نعم، فيقول خذ بازرتي، فيأخذ بازرته، ثم ينطلق حتى يأتي الله وهو يعرض بعض الخلق، فيقول: يا عبدي! ادخل من أي أبواب الجنة شئت، فيقول: أي ربي، وأبي معي فإنك وعدتني أن لن تخزيني، فيعرض عنه ويقضي بين الخلق ويعرضهم ثم ينظر إليه فيقول: يا ابن آدم ادخل من أي أبواب الجنة شئت فيقول: أي ربي وأبي معي فإنك قد وعدتني أن لن تخزيني قال: فيمسخ الله أباه ضبعاً أمذر أو أمجر» - شك أبو جعفر أحد رواة ابن منيع - «فيأخذ بأنفه فيقول: أبوك هو، فيقول: ما هو بأبي، فيهوي في النار» وهو في البخاري في أحاديث الأنبياء وتفسير الشعراء بلفظ: «يلقى إبراهيم ﵇ أباه آزر يوم القيامة وعلى وجه آذر قترة وغبرة، فيقول له إبراهيم ﵇: ألم أقل لك: لا تعصني، فيقول له أبوه: فاليوم لا أعصيك، فيقول إبراهيم: يا رب إنك وعدتني أن لا تخزيني يوم يبعثون فأي خزي أخزى عن أبي الأبعد، فيقول الله تعالى:

babasıyla karşılaşır ve: 'Ey babacığım! Ben sana nasıl bir oğul idim?' der. Babası: 'Hayırlı bir oğuldun' der. O da: 'Bugün bana itaat eder misin?' der. Babası: 'Evet' der. 'O halde izârımı tut' der; babası onun izârını tutar. Sonra gidip mahlukatın bir kısmını hesaba çekerken Allah'ın huzuruna gelir. [Allah]: 'Ey kulum! Cennet kapılarından hangisinden dilersen gir' buyurur. Adam: 'Ey Rabbim! Babam da benimle olsun, zira Sen beni asla rezil etmeyeceğini vaat etmiştin' der. [Allah] ondan yüz çevirir, mahlukat arasında hükmeder ve onları hesaba çeker, sonra ona bakıp: 'Ey Âdemoğlu! Cennet kapılarından hangisinden dilersen gir' buyurur. O yine: 'Ey Rabbim! Babam da benimle olsun, zira Sen beni asla rezil etmeyeceğini vaat etmiştin' der. Buyurdu ki: Allah onun babasını pis/kokuşmuş bir sırtlana dönüştürür» -İbn Menî'in ravilerinden biri olan Ebû Ca'fer şüphe etti- «burnundan tutar ve: 'Baban bu mudur?' der; adam: 'O benim babam değildir' der ve o [sırtlan] ateşe atılır.» Bu rivayet Buhârî'de Enbiyâ hadislerinde ve Şuarâ tefsirinde şu lafızla yer alır: «İbrahim (aleyhisselâm) kıyamet günü babası Âzer ile karşılaşır; Âzer'in yüzünde karanlık ve toz toprak vardır. İbrahim (aleyhisselâm) ona: 'Sana bana isyan etme demedim mi?' der. Babası ona: 'Bugün sana isyan etmiyorum' der. İbrahim: 'Ya Rabbi! Diriltilecekleri gün beni rezil etmeyeceğini vaat etmiştin; [rahmetinden] uzaklaştırılmış babamdan daha büyük hangi rezillik vardır?' der. Yüce Allah şöyle buyurur:

15997. Metin

إني حرمت الجنة على الكافرين، ثم يقال لإبراهيم ﵇: انظر ما تحت رجلك فينظر فإذا هو بذيخ - وهو ذكر الضبعان - متلطخ فيؤخذ بقوامه فيلقى في النار» ، وروى أبو يعلى الموصلي والحاكم وقال: صحيح على شرط الشيخين عن أبي سعيد ﵁ أن رسول الله ﷺ قال: «ليأخذن رجل بيد أبيه يوم القيامة فتقطعه النار يريد أن يدخله الجنة، قال: فينادى أن الجنة لا يدخلها مشرك، ألا إن الله قد حرم الجنة على كل مشرك قال: فيقول: أي رب! أبي، فيحول في صورة قبيحة وريح منتنة فيتركه، فكان أصحاب رسول الله ﷺ يرون أنه إبراهيم ﵇» ، وروى الشيخان وغيرهما عن ابن عباس ﵄ قال: سمعت رسول الله ﷺ يخطب على المنبر يقول:

'Ben cenneti kâfirlere haram kıldım.' Sonra İbrahim'e (aleyhisselâm): 'Ayağının altına bak!' denilir; bakar ki pisliğe bulanmış bir sırtlan erkeği oradadır. Ayaklarından tutulur ve ateşe atılır.» Ebû Ya'lâ el-Mevsılî ve Hâkim -Şeyhayn'ın şartına göre sahih olduğunu söyleyerek- Ebû Saîd'den (radıyallâhu anh) Resûlullah'ın ﷺ şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Kıyamet günü bir adam babasının elinden tutar; onu cennete sokmak isterken ateş onu koparıp alır. Buyurdu ki: 'Cennete hiçbir müşrik giremez, bilesiniz ki Allah cenneti her müşrike haram kılmıştır' diye nida edilir. Buyurdu ki: O: 'Ey Rabbim! Babam!' der. Bunun üzerine babası çirkin bir surete ve pis bir kokuya dönüştürülür ve onu bırakır. Resûlullah'ın ﷺ ashabı bunun İbrahim (aleyhisselâm) olduğu görüşündeydiler.» Şeyhayn ve diğerleri İbn Abbâs'tan (radıyallâhu anhümâ) rivayet ettiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah'ı ﷺ minberde hutbe verirken şöyle derken işittim:

15998. Metin

«إنكم ملاقو الله حفاة عراة غرلاً كما بدأنا أول خلق نعيدة وعداً علينا إنا كنا فاعلين، ألا وإن أول الخلائق يكسى إبراهيم ﵇ ألا وإنه سيجاء برجال من أمتي فيؤخذ بهم ذات الشمال فأقول: يا رب! أصحابي، فيقول: إنك لا تدري ما أحدثوا بعدك، فأقول كما قال العبد الصالح {وكنت عليهم شهيداً ما دمت فيهم} - إلى قوله: {وإن تغفر لهم فإنك أنت العزيز الحكيم} [المائدة: ١١٨] » ورواه الترمذي والنسائي بنحوه، ومن نحو ما قال عيسى ﵇ قول إبراهيم عيله السلام كما حكاه الله عنه {فمن تبعني فانه مني ومن عصاني فإنك غفور رحيم} وروى مسلم في الإيمان من صحيحه والنسائي في التفسير عن عبد الله بن عمرو بن العاص ﵄ «أن النبي ﷺ تلا قول الله ﷿ في إبراهيم ﵇» {رب إنهن أضللن كثيراً من الناس فمن تبعني فأنه مني} الآية - وقال عيسى ﵇ {إن تعذبهم فإنهم عبادك وإن تغفر لهم فإنك أنت العزيز الحكيم} فرفع يديه وقال: اللهم أمتي اللهم أمتي اللهم أمتي - وبكى «، فقال الله ﷿: يا جبريل، اذهب إلى محمد - وربك أعلم - فاسأله ما يبكيك؟ فأتاه جبريل ﵇ فسأله: فأخبره رسول الله ﷺ بما قال وهو أعلم، فقال الله: يا جبريل اذهب إلى محمد فقل: إنا سنرضيك في أمتك ولا نسوءك» ، وللشيخين في الحوض والفتن ومسلم في فضل النبي ﷺ عن سهل بن سعد وأبي سعيد ﵄ أن النبي ﷺ قال: «أنا فرطكم على الحوض، من مر على شرب، ومن شرب لم يظمأ

«Şüphesiz sizler Allah'ın huzuruna yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak varacaksınız. İlk yaratılışı nasıl başlattıysak, üzerimize bir vaat olarak onu öylece iade edeceğiz; muhakkak ki biz bunu yapanlarız. Dikkat edin! Yaratılmışlar arasından ilk giydirilecek olan İbrâhim aleyhisselâm'dır. Dikkat edin! Ümmetimden birtakım adamlar getirilecek ve sol tarafa (cehenneme) götürülecekler. Bunun üzerine ben: 'Ey Rabbim! Ashabım!' diyeceğim. O da şöyle buyuracak: 'Şüphesiz sen, senden sonra onların neler ihdas ettiğini bilmezsin.' Ben de salih kulun (İsâ'nın) dediği gibi diyeceğim: { وكنت عليهم شهيداً ما دمت فيهم } “İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerinde şahit idim” - şu sözüne kadar: { وإن تغفر لهم فإنك أنت العزيز الحكيم } “Şayet onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, mutlak güç ve hikmet sahibisin” [Mâide: 118].» Bunu Tirmizî ve Nesâî de benzer şekilde rivayet etmiştir. İsâ aleyhisselâm'ın söylediğine benzer bir ifade de Allah'ın kendisinden naklettiği üzere İbrâhim aleyhisselâm'ın şu sözüdür: { فمن تبعني فانه مني ومن عصاني فإنك غفور رحيم } “Artık kim bana uyarsa, şüphesiz o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphesiz Sen çok bağışlayansın, çok merhamet edensin.” Müslim Sahih'inin İman bölümünde, Nesâî de Tefsir bölümünde Abdullah b. Amr b. el-Âs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet etmiştir: «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Azîz ve Celîl olan Allah'ın İbrâhim aleyhisselâm hakkındaki şu sözünü okudu: { رب إنهن أضللن كثيراً من الناس فمن تبعني فأنه مني } “Rabbim! Şüphesiz onlar (putlar) insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa şüphesiz o bendendir” ayetini - ve İsâ aleyhisselâm'ın: { إن تعذبهم فإنهم عبادك وإن تغفر لهم فإنك أنت العزيز الحكيم } “Eğer onlara azap edersen, şüphesiz onlar senin kullarındır; şayet onları bağışlarsan, şüphesiz Sen, mutlak güç ve hikmet sahibisin” sözünü okudu. Bunun üzerine ellerini kaldırıp: 'Allah'ım, ümmetim! Allah'ım, ümmetim! Allah'ım, ümmetim!' dedi ve ağladı. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah: 'Ey Cibrîl! Muhammed'e git -ki Rabbin en iyi bilendir- ve ona kendisini neyin ağlattığını sor' buyurdu. Cibrîl aleyhisselâm ona gelip sordu; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de -O en iyi bildiği halde- ne söylediğini ona bildirdi. Bunun üzerine Allah: 'Ey Cibrîl! Muhammed'e git ve de ki: Biz seni ümmetin hususunda razı edeceğiz ve seni üzmeyeceğiz' buyurdu.» Buhârî ve Müslim'in Havz ve Fiten bölümlerinde, Müslim'in de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in fazileti bölümünde Sehl b. Sa'd ve Ebû Saîd radıyallâhu anhümâ'dan rivayet ettiklerine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Ben havuzun başında sizin öncünüzüm. Kim bana uğrarsa içer, kim de içerse asla susamaz.

16000. Metin

أبداً، ليردن عليّ أقوام أعرفهم ويعرفوني، ثم يحال بيني وبينهم» - زاد أبو سعيد ﵁: فأقول: «إنهم مني - فيقال: إنك لا تدري ما أحدثوا بعدك، فأقول: سحقاً سحقاً لمن غير بعدي» ولمسلم وابن ماجه - وهذا لفظه - عن ابن مسعود ﵁ قال: قال رسول الله ﷺ فذكر خطبته في الحج ثم قال: «ألا وإني فرطكم على الحوض وأكاثر بكم الأمم، ولا تسودوا وجهي، ألا وإني مستنقذ أناساً ومستنقذ مني أناس فأقول: يا رب: أصحابي أصحابي، فيقول: إنك لا تدري ما أحدثوا بعدك» ولفظ مسلم: «أنا فرطكم على الحوض ولأنازعن أقواماً ثم لأغلبن عليهم فأقول: يا رب! أصحابي فيقال: إنك لا تدري ما أحدثوا بعدك» ولمسلم عن عائشة ﵄ قالت: سمعت رسول الله ﷺ يقول وهو بين ظهراني أصحابه:

susamaz. Yanıma tanıdığım ve beni tanıyan birtakım topluluklar gelecek, sonra benimle onların arasına engel konulacak.» -Ebû Saîd (radıyallâhu anh) şunu ekledi: Ben: «'Onlar bendendir' diyeceğim. Denilecek ki: 'Senden sonra onların neler ihdas ettiğini bilmezsin.' Bunun üzerine ben: 'Benden sonra değiştirenlere uzak olsun, uzak olsun!' diyeceğim.» Müslim ve İbn Mâce'de -bu lafız onun lafzıdır- İbn Mes'ûd'dan (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre: Resûlullah ﷺ buyurdu ki... -hacdaki hutbesini zikretti, sonra şöyle buyurdu-: «Haberiniz olsun, ben havzın başına sizden önce varacağım ve diğer ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla övüneceğim; yüzümü kara çıkarmayın! Haberiniz olsun, ben birtakım insanları kurtaracağım, birtakım insanlar da benden koparılıp alınacak; ben: 'Ya Rabbi, ashabım, ashabım!' diyeceğim. Buyuracak ki: 'Senden sonra onların neler ihdas ettiğini bilmezsin.'» Müslim'in lafzı şöyledir: «Ben havzın başına sizden önce varacağım; birtakım topluluklar için mücadele edeceğim, sonra bana galebe çalınacak; ben: 'Ya Rabbi, ashabım!' diyeceğim. Denilecek ki: 'Senden sonra onların neler ihdas ettiğini bilmezsin.'» Müslim'de Âişe'den (radıyallâhu anhâ) rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah'ı ﷺ ashabının arasında bulunurken şöyle derken işittim:

16001. Metin

«إني على الحوض أنظر من يرد عليّ منكم، فوالله ليقطعن دوني رجال فلأقولن: أي رب! مني ومن أمتي، فيقول: إنك لا تدري ما أحدثوا بعدك، ما زالوا

«Ben havzın başında sizden kimin yanıma geleceğine bakıyor olacağım. Allah'a yemin olsun ki birtakım adamlar benden geri çevrilip koparılacak; ben mutlaka: 'Ey Rabbim! Benden ve ümmetimdendirler' diyeceğim. Buyuracak ki: 'Senden sonra onların neler ihdas ettiğini bilmezsin; onlar sürekli

16002. Metin

يرجعون على أعقابهم» وللشيخين عن أبي هريرة ﵁ أن رسول الله ﷺ قال: «ترد عليّ أمتي الحوض وأنا أذود الناس عنه كما يذود الرجل إبل الرجل عن إبله، قالوا: يا نبي الله! تعرفنا؟ قال: نعم، لكم سيما ليست لغيركم تردون عليّ غرّاً محجلين من آثار الوضوء، ولتصدن عني طائفة منكم فلا يصلون، فأقول يا رب هؤلاء أصحابي، فيجيبني ملك فيقول: وهل تدري ما أحدثوا بعدك؟ وفي رواية: بينما أنا قائم على الحوض إذا زمرة حتى إذا عرفتهم خرج من بيني وبينهم رجل، فقال: هلم؛ فقلت: إلى أين؟ فقال: إلى النار والله، فقلت: ما شأنهم، فقال: إنهم ارتدوا على أدبارهم فلا أراه يخلص منهم إلا مثل همل النعم. أي ضوالها - أي الناجي قليل، وفي رواية لمسلم في الوضوء: ألا ليذادن رجال عن حوضي كما يذاد البعير الضال أناديهم ألا هلم، فيقال: إنهم قد بدلوا بعدك، فأقول: سحقاً سحقاً» قال المنذري:

ökçeleri üzere gerisin geri döndüler.'» Şeyhayn'da Ebû Hüreyre'den (radıyallâhu anh) rivayet edildiğine göre Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: «Ümmetim havza yanıma gelecek; kişinin başkasının devesini kendi develerinden kovduğu gibi ben de insanları oradan kovup uzaklaştıracağım. 'Ey Allah'ın Nebisi! Bizi tanır mısın?' dediler. 'Evet, sizin başkasında olmayan bir alametiniz vardır; abdest izlerinden ötürü yüzünüz ve ayaklarınız nur gibi parlayarak yanıma gelirsiniz. Sizden bir zümre benden engellenip uzaklaştırılacak ve ulaşamayacaklar; ben: Ey Rabbim, bunlar benim ashabımdır diyeceğim; bir melek bana cevap verip: Senden sonra onların neler ihdas ettiğini bilir misin? diyecektir' buyurdu. Bir rivayette ise: 'Ben havzın başında dururken birden bir zümre belirdi; nihayet onları tanıdığımda benimle onların arasından bir adam çıktı ve: Haydi gelin, dedi. Nereye? dedim. Vallahi ateşe, dedi. Onların durumu nedir? dedim. Onlar gerisin geri irtidat ettiler, dedi. Onlardan başıboş develer misali pek azı dışında kurtulan göremem' buyurdu. Yani kurtulan azdır. Müslim'in Abdest bahsindeki bir rivayetinde ise: 'Dikkat edin! Kaybolan devenin kovulduğu gibi birtakım adamlar havzımdan kovulacak; ben onlara: Haydi gelin! diye sesleneceğim. Bana: Onlar senden sonra [dini] değiştirdiler denilecek; ben de: Uzak olsunlar, uzak olsunlar! diyeceğim' buyurdu.» Münzirî şöyle dedi:

16003. Metin

والأحاديث في هذا المعنى كثيرة جداً.

Bu manadaki hadisler pek çoktur.

16004. Metin

ولما وعظهم سبحانه بصادق الأخبار عن قوم نوح ومن تبعهم من الكفار، وختمه بالإنذار بما يقع في دار القرار للظالمين الأشرار، أتبعه الوعظ والتخويف بالمشاهدة من تتبع الديار والاعتبار، بما كان لهم فيها من عجائب الآثار، من الحصون والقصور وسائر الأبنية الصغار والكبار، فقال موبخاً ومقرراً عاطفاً على ما تقديره ألم يتعظوا بما أخبرناهم به من الظالمين الأولين من تبعهم من الإهلاك في الدنيا المتصل بالشقاء في الأخرى: {أو لم يسيروا} ولما كان المتقدمون من الكثرة والشدة والمكنة بحيث لا يعلمه إلا الله ولا يقدر آدمي على الإحاطة بمساكنهم، نبه عليه بقوله: {في الأرض} أي أي أرض ساروا فيها وعظتهم بما حوت من الأعلام.

Yüce Allah Nûh kavminden ve onlara uyan kâfirlerden gelen doğru haberlerle onlara vaaz edip bunu zalim ve şerli kimseler için ebedî karar yurdunda meydana gelecek şeylerle uyararak noktalayınca; bunun peşinden yurtları gezip dolaşarak ve onlarda bulunan hisarlar, saraylar, irili ufaklı diğer yapılar gibi hayret verici kalıntılardan ibret alarak bizzat müşahede yoluyla vaaz ve korkutmayı getirdi. Takdiri 'Önceki zalimlerden ve onlara uyanlardan dünyadaki helakin ahiretteki bedbahtlıkla birleştiğine dair kendilerine haber verdiğimiz şeylerden ibret almadılar mı?' şeklinde olan bir ifadeye atıfla, kınayarak ve ikrar ettirerek şöyle buyurdu: {أو لم يسيروا} “Dolaşmadılar mı...” Öncekilerin sayıları, şiddetleri ve güçleri ancak Allah'ın bileceği ve hiçbir insanın onların meskenlerini kuşatamayacağı derecede çok olduğundan şu buyruğuyla buna dikkat çekti: {في الأرض} “...yeryüzünde?” Yani hangi toprakta dolaşırlarsa dolaşsınlar, barındırdığı işaretlerle onlara vaaz eder.

16005. Metin

ولما كان السير سبباً للنظر قال: {فينظروا} أي نظر اعتبار كما هو شأن أرباب البصائر الذين يزعمون أنهم أعلاهم. ولما كانت الأحوال المنظور فيها المعتبر بها شديدة الغرابة، نبه عليها بقوله: {كيف} أي أنها أهل لأن يسأل عنها، ونبه على أن التصاقها بهم في غاية العراقة بحيث لا انفكاك لها بقوله: {كان عاقبة} أي آخر

Gezip dolaşmak ibretle bakmaya sebep olduğundan şöyle buyurdu: {فينظروا} “Baksınlar da...” Yani kendilerinin en üstünleri olduğunu iddia eden basiret sahiplerinin şanı olduğu üzere ibret nazarıyla [baksınlar]. Kendisine bakılıp ibret alınacak durumlar son derece garip olduğundan şu buyruğuyla buna dikkat çekti: {كيف} “...nasıl...” Yani bu durumlar sorulmaya değer durumlardır. Bu durumların onlara son derece köklü bir şekilde yapıştığına ve onlardan ayrılmasının mümkün olmadığına ise şu buyruğuyla dikkat çekti: {كان عاقبة} “...akıbeti oldu...” Yani sonu,

16006. Metin

أمر {الذين كانوا} أي سكاناً للأرض عريقين في عمارتها. ولما كان المنتفع بالوعظ يكفيه أدنى شيء منه، نبه على ذلك بالجار فقال: {من قبلهم} أي قبل زمانهم {كانوا} ولما كان السياق لمجادلة قريش لإدحاض الحق مع سماعهم لأخبار الأولين، كانوا كأنهم ادعوا أنهم أشد الناس، فاقتضى الحال تأكيد الخبر بأن الأولين أشد منهم، فأكدر أمرهم فيما نسبه إليهم معبراً بضمير الفصل بقوله: {هم} أي المتقدمون، لما لهم من القوى الظاهرة والباطنة.

{الذين كانوا} “...kimselerin...” yani yeryüzünün sakinleri olup onu imar etmekte kökleşmiş olanların işlerinin [sonu]. Vaazdan istifade edene onun en azı bile yeteceğinden, harf-i cer ile buna dikkat çekip şöyle buyurdu: {من قبلهم} “...kendilerinden öncekilerin?” Yani kendi zamanlarından öncekilerin. {كانوا} “Onlar idiler...” Kureyş'in hakkı iptal etmek için mücadele etmesi bağlamında, öncekilerin haberlerini işittikleri halde sanki insanların en güçlüsü olduklarını iddia eder gibi davrandıklarından, halin gereği öncekilerin onlardan daha güçlü olduğu haberini pekiştirmeyi iktiza etti. Böylece fasıl zamiri kullanarak onlara nispet ettiği husustaki durumlarını şu buyruğuyla pekiştirdi: {هم} “...kendileri...” Yani önceki kimseler, sahip oldukları zahirî ve batınî güçler sebebiyle [daha üstündüler].

16007. Metin

ولما كان مرجع المجادلة القوة لا الكثرة، وقال استئنافاً في جواب من لعله يقول: ما كان أمرهم؟ : {أشد منهم} أي هؤلاء - قرأه ابن عامر {منكم} بالكاف كما هو في مصحف أهل الشام على الالتفات للتنصيص على المراد {قوة} أي ذواتاً ومعاني {و} أشد {آثاراً في الأرض} لأن آثارهم لم يندرس بعضها إلى هذا الزمان وقد مضى عليها ألوف من السنين، وأما المتأخرون فتنطمس آثارهم في أقل من قرن.

Mücadelenin dayanağı çokluk değil kuvvet olduğundan, 'Onların durumu ne idi?' diyebilecek bir kimseye cevap olarak istînâfen şöyle buyurdu: {أشد منهم} “...onlardan daha zorlu...” Yani bu kimselerden [daha zorlu idiler] -İbn Âmir, Şam ehlinin mushafında olduğu gibi kastedileni açıkça belirtmek üzere iltifat yoluyla muhatap kipiyle {منكم} “sizden” şeklinde okumuştur- {قوة} “...kuvvetçe...” yani zatları ve manaları bakımından, {و} “ve...” daha zorlu idiler {آثاراً في الأرض} “...yeryüzündeki eserler bakımından.” Çünkü üzerinden binlerce yıl geçmiş olmasına rağmen onların eserlerinin bir kısmı günümüze kadar silinmemiştir; sonrakilerin eserleri ise bir asırdan daha az bir zamanda silinip gitmektedir.

16008. Metin

ولما كانت قوتهم ومكنتهم سبباً لإعجابهم وتكبرهم على أمر ربهم ومخالفة رسله، فكان ذلك سبب هلاكهم قال: {فأخذهم الله} أي

Onların güç ve imkanları, böbürlenmelerine, Rablerinin emrine karşı kibirlenmelerine ve O'nun elçilerine muhalefet etmelerine sebep olunca ve bu da onların helak sebebi haline gelince şöyle buyurdu: {فأخذهم الله} “Bunun üzerine Allah onları yakalayıverdi.” Yani

16009. Metin

الذي له صفات الكمال أخذ غلبة وقهر وسطوة، ولما لم يتقدم شيء يسند إليه أخذهم، قال مبيناً ما أخذوا به: {بذنوبهم} أي التي سببت لهم الأخذ ولم يغن عنهم شيء من ذلك الذي أبطرهم حتى عتوا به على ربهم ولا شفع فيهم شافع {وما كان لهم} أي من شركائهم الذين ضلوا بهم كهؤلاء ومن غيرهم {من الله} أي عوض المتصف بجميع صفات الكمال، أو كوناً مبتدئاً من جهة عظمته وجلاله، وأكد النفي بزيادة الجار فقال: {من واق *} أي يقيهم مراده سبحانه فيهم، لا من شركائهم ولا من غيرهم، فعلم أن الذين من دونه لا يقضون بشيء، ويجوز أن تكون «من» الأولى ابتدائية على بابها تنبيهاً على أن الأخذ في غاية العنف لأنه إذا لم يبتدئ من جهته سبحانه لهم وقاية لم تكن لهم باقية بخلاف من عاقبه الله عقوبة تأديب، فإن عذابه يكون سبب بقائه لما يحصل له منه سبحانه من الوقاية.

tüm kemal sıfatlarına sahip olan [Allah], galebe, kahir ve ezici bir kudretle [onları] yakaladı. Daha önce onların yakalanmasının dayandırılacağı bir şey zikredilmediğinden, ne sebebiyle yakalandıklarını açıklayarak şöyle buyurdu: {بذنوبهم} “...günahları yüzünden.” Yani yakalanmalarına sebep olan [günahları yüzünden]. Kendilerini şımartan ve neticede Rablerine karşı azgınlaştıran şeylerin hiçbiri onlara fayda vermedi ve onlara hiçbir şefaatçi de şefaat etmedi. {وما كان لهم} “Onlar için olmadı...” Yani bunlar gibi kendileriyle saptıkları ortaklarından ve başkalarından, {من الله} “...Allah'a karşı...” yani bütün kemal sıfatlarıyla vasıflanmış olanın yerine [geçebilecek] veya O'nun azamet ve celali tarafından başlayıp var olacak, -nefyi pekiştirmek için harf-i cer ziyade ederek şöyle buyurdu:- {من واق *} “...bir koruyucu da.” Yani ne ortaklarından ne de başkalarından, O'nun sübhânehu kendileri hakkındaki iradesine karşı onları koruyacak [bir koruyucu olmadı]. Böylece O'ndan başka olanların hiçbir şeye hükmedemeyeceği anlaşılmış oldu. İlk «من» edatının, yakalayışın son derece şiddetli olduğuna dikkat çekmek üzere kendi asıl anlamında ibtidaiyye olması da caizdir. Zira eğer bizzat O'nun tarafından onlar için bir koruma başlamazsa, onlar için hiçbir beka kalmaz. Bu durum, Allah'ın terbiye kabilinden cezalandırdığı kimsenin aksinedir; zira onun azabı, sübhânehu O'ndan kendisine hasıl olan koruma sebebiyle onun bekasına vesile olur.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.