Şûrâ

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

17222. Metin

مقصودها الاجتماع على الدين الذي أساسه الإيمان، وأم دعائمه الصلاة، وورح أمره الألفة بالمشاورة المقتضية لكل أهل الدين كلهم في سواء كما أنهم في العبودية لشارعه سواء، وأعظم نافع في ذلك الإنفاق والمؤاساة فيما في اليد، والعفو والصفح عن المسيء، والإذعان للحق وإن صعب وشق، وذلك كله الداعي إليه هذا الكتاب الذي هو روح جسد هذا الدين المعبر عما دعا إليه من محاسن الأعمال، وشرائف الخلال بالصراط المستقيم، وإلى ذلك لوح آخر آخر السورة الماضية) حتى يتبين لهم أنه الحق () ألا إنه بكل شيء محيط (وصرح ما في هذه من قوله: (أقيموا الدين ولا تتفرقوا فيه إلا المودة في القربى () استجيبوا لربكم () نهدي به من نشاء من عبادنا () وإنك لتهدي إلى صراط مستقيم () ألا إلى الله تصير الأمور (وتسميتها بالشورى واضح المطابقة لذلك لما في الانتهاء وكذلك بالأحرف المتقطعة فإنها جامعة للمخارج الثلاثة: الحلق والشفة واللسان، وكذا

Bu [surenin] maksadı; temeli iman, en mühim rüknü namaz olan dinde birleşmektir. Dinin can damarı ise, onun kanun koyucusuna kullukta eşit oldukları gibi, bütün din mensuplarının eşitliğini gerektiren istişare yoluyla sağlanan kaynaşmadır. Bu hususta en büyük fayda sağlayan şey; infak etmek, eldekini paylaşarak teselli olmak, kötülük edeni affedip hoş görmek ve zor ve meşakkatli de olsa hakka boyun eğmektir. Bütün bunlara çağıran ise, bu dinin bedeninin ruhu hükmünde olan ve çağırdığı güzel amelleri ve şerefli hasletleri dosdoğru yol (sırat-ı müstakim) ile ifade eden bu Kitap'tır. Önceki surenin sonu da buna işaret etmektedir: (Tâ ki onun hak olduğu kendilerine besbelli olsun) (Bilesiniz ki O, her şeyi kuşatmıştır). Bu surede geçen şu ifadeler de bunu açıkça ortaya koymaktadır: (Dini ikame edin ve onda ayrılığa düşmeyin, akrabalık sevgisi müstesna) (Rabbinizin davetine icabet edin) (Kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola iletiriz) (Şüphesiz sen dosdoğru bir yola iletmektesin) (Bilesiniz ki bütün işler Allah'a döner). Surenin Şûrâ olarak adlandırılması, sonundaki hususlar sebebiyle bu [maksada] açıkça mutabıktır. Aynı şekilde hurûf-ı mukattaa da boğaz, dudak ve dil olmak üzere üç mahreci kendisinde topladığı için böyledir.

17223. Metin

جمعها لصنفي المنقطوطة والعاطلة، ووصفي المجهورة والمهموسة، وهي واسطة جامعة بين حروف أم الكتاب الذكر الأول، وحروف الرقآن العظيم، وهذا المقصود هو غاية المقصود من أختها سورة مريم الموافقة لها في الابتداء بالتساوي في عدد الحروف المقطعة، وفي الانتهاء من حيث أن من اختص بمصير الأمور، كان المختص بالقدرة على إهلاك القرون، وذلك لأن مقصودها اتصافه تعالى بشمول الرحمة بإفاضة جميع النعم على جميع خلقه، وغايةهذا الاجتماع على الدين، ولما توافقتا في المقصود في الابتداء والانتهاء، واختصت الشورى بأن حروفها اثنان، دل سبحانه بذلك أرباب البصائر على أنه إشارة إلى أن الدين قسمان: أصول وفروع، دلت مريم على الأصول

Ayrıca noktalı ve noktasız, cehrî (açık/kuvvetli) ve hemsî (fısıltılı/zayıf) harf türlerini kendisinde toplamıştır. O, Kitap'ın anası olan ilk zikrin (Fatiha) harfleri ile Yüce Kur'an'ın harfleri arasında toplayıcı bir vasıtadır. Bu maksat, hurûf-ı mukattaanın sayısındaki eşitlik bakımından başlangıçta ve işlerin merciinin yalnızca Kendisi olan Zatın aynı zamanda devirleri helak etmeye de kadir olan yegane Zat olması bakımından sonda kendisine muvafık olan kardeşi Meryem Suresi'nin nihai maksadıdır. Zira Meryem Suresi'nin maksadı; Yüce Allah'ın bütün nimetlerini bütün yaratılmışlarına bolca ihsan etmesiyle rahmetinin kuşatıcılığı sıfatına sahip olduğunu bildirmektir. Bunun nihai gayesi ise dinde birleşmektir. Başlangıçta ve sonda maksat bakımından birbirine muvafık olduklarında ve Şûrâ Suresi harflerinin iki [grup] olmasıyla ayrıştığında; Yüce Allah bununla basiret sahiplerine, dinin usûl (esaslar) ve fürû (ayrıntılar) olmak üzere iki kısım olduğuna işaret ettiğini göstermiştir. Meryem Suresi usûle delalet etmiştir:

17224. Metin

{ذلك عيسى ابن مريم قول الحق الذي فيه تمترون} [مريم: ٣٤] ، وإن الله ربي وربكم فاعبدوه هذا صراط مستقيم،

{ذلك عيسى ابن مريم قول الحق الذي فيه تمترون} “İşte hakkında şüpheye düştükleri Meryem oğlu İsa, hak söz olarak budur.” [Meryem: 34], "Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; O'na kulluk edin, işte dosdoğru yol budur."

17225. Metin

{هل تعلم له سميا} [مريم: ٦٥] والشورى على مجموع الدين أصولاً وفروعاً) شرع لكم من الدين ما وصى به نوحاً والذي أوحينا إليك (الآية، هذا موافقة البداية، وأما موافقة النهاية فهو أنهما ختمتا بكلمتين: أول كل منهما آخر الأخرى وآخر كل أول الأخرى وإيذاناً بأن السورتين دائرة واحدة محيطة بالدين متصلة لا انفصام لها، وذلك أن آخر مريم أول الشورى وآخر الشورى أو مريم) فإنما يسرناه بلسانك (، الآية) هو كذلك يوحى إليك وإلى الذين من قبلك الله العزيز الحكيم () وكذلك أوحينا إليك روحاً من أمرنا () ما كنت تدري ما الكتاب

{هل تعلم له سميا} “Hiç O'nun bir adaşı olduğunu biliyor musun?” [Meryem: 65]. Şûrâ Suresi ise usûl ve fürûuyla dinin bütününe delalet etmiştir: (O, Nuh'a emrettiği ve sana vahyettiğimiz şeyi dinden sizin için şeriat kıldı...) ayeti. Bu, başlangıçların uyumudur. Sonların uyumuna gelince; her iki sure de ikişer kelimeyle nihayete ermiştir: Her birinin ilki diğerinin sonu, her birinin sonu da diğerinin ilki gibidir. Bu da iki surenin, dini kuşatan, birbiriyle irtibatlı ve kopmaz tek bir daire olduğuna dikkat çekmektedir. Zira Meryem Suresi'nin sonu, Şûrâ Suresi'nin başıdır; Şûrâ Suresi'nin sonu da Meryem Suresi'nin başıdır: (Biz onu senin dilinle kolaylaştırdık...) ayeti; (Azîz ve Hakîm olan Allah, sana ve senden öncekilere işte böyle vahyeder) (İşte böylece sana da emrimizden bir ruh vahyettik) (Sen kitap nedir bilmezdin...

17226. Metin

ولا الإيمان (إلى آخرها هو) ذكر رحمة ربك عبده زكريا (- إلى آخر القصة في الدعاء بارث الحكمة والنبوة الذي روحه الوحي والله الهادي، وكذا تسميتها ببعضها بدلالة الجزء على الكل) بسم الله (الذي أحاط بضفات الكمال، فنفذ أمره، فاستجاب له كل شيء طوعاً أو كرهاً) الرحمن (الذي عمت رحمته فهيأت عباده لقبول أمره) الرحيم (الذي خص اولياءه بما ترتضيه الإلهية من رحمته، فجمع كلمتهم على دينه عقداً وفعلاً ومآلاً)

...iman nedir bilmezdin) [ayetinin] sonuna kadar olan kısım, (Rabbinin, kulu Zekeriyya'ya olan rahmetini anışıdır) -ruhu vahiy olan hikmet ve peygamberlik mirası için yapılan duadaki kıssanın sonuna kadar- ayetidir. Hidayet eden Allah'tır. Aynı şekilde parçanın bütüne delalet etmesi kabilinden bazısıyla isimlendirilmesi de böyledir. (Bismillâh) Kemâl sıfatlarını kuşatan, böylece emri yürürlükte olan ve her şeyin ister istemez boyun eğdiği [Allah'ın adıyla]. (er-Rahmân) Rahmeti her şeyi kuşatan ve böylece kullarını emrini kabule hazırlayan. (er-Rahîm) Rahmetinden ilahlığın razı olduğu şeylerle dostlarını hususi kılan, böylece inanç, amel ve akıbet bakımından onların sözünü dini üzerinde birleştiren.

17227. Metin

{حم عسق*} هذه الحروف يجوز أن تكون إشارة إلى كلمات منتظمة من كلام عظيم يشير إلى أن معنى هذا الجمع يجوز أن يقال: حكمة محمد علت وعمت فعفت سقام القلوب، وقسمت حروفها قسمين موافقة لبقية أخواتها وبعدها آيتين، ولم تقسم {كهيعص} لأنها آية واحدة ولا أخت لها ولم تقسم {المص} مثلاً وإن كان لها أخوات لأنها آية واحدة، ولم يعد في شيء من القرآن حرف واحد آية، ويجوز أن يعتبر مفردة فتكون إشارة إلى أسرار تملأ الأقطار، وتشرح الصدور والأفكار، فإن نظرت إلى مخارجها وجدتها قد حصل الابتداء فيها بأدنى وسط

{حم عسق*} “Hâ-Mîm. Ayn-Sîn-Kâf.” Bu harflerin, yüce bir kelamdan tertip edilmiş kelimelere işaret olması caizdir. Bu birleşimin manasına işaretle şöyle denmesi mümkündür: "Muhammed'in hikmeti yüceldi, genelleşti ve kalplerin hastalıklarını silip süpürdü." Bu harfler, benzeri diğer surelere uygun olarak iki kısma ayrılmış ve iki ayet sayılmıştır. {كهيعص} “Kâf-Hâ-Yâ-Ayn-Sâd” ise bölünmemiştir; çünkü tek bir ayettir ve benzeri yoktur. Benzerleri bulunmasına rağmen mesela {المص} “Elif-Lâm-Mîm-Sâd” da bölünmemiştir; çünkü tek bir ayettir. Kur'an'ın hiçbir yerinde tek bir harf ayet sayılmamıştır. Bu harflerin tek tek ele alınması da caizdir; o takdirde ufukları dolduran, göğüsleri ve fikirleri ferahlatan sırlara işaret olur. Şayet onların mahreçlerine bakarsan, başlangıcın boğazın ortasının en aşağısından...

17228. Metin

الحلق إلى اللسان باسم الحاء وثنى بأوسط حروف الشفة وهي الميم وحصل الرجوع إلى وسط الحلق بأقصاه من اللسان في اسم العين، وهو جامع للحلق واللسان، وقصد رابعاً إلى اللسان بالسين التي هي من أدناه إلى الشفتين وهو رأسه ولها التصاق بالشفتين واتصال بأعلى الفم ففيها بهذا الاعتبار جمع ثم جعل بعد هذا الظهور بطوناً إلى أصل اللسان، وهو أقصاه من الشفة بالقاف، ولاسم هذا الحرف جمع بالابتداء بأصل اللسان مع سقف الحلق والاختتام بالشفة العليا والثنيتين السفليين، ففي هذه الحروف ثلاثة وهي أكثرها لها نظر بما فيها من الجمع إلى مقصود السورة، وقد اتسق الابتداء فيها فيما كان من حرفين جمعهما مخرج بالأعلى ثم بالأدنى إشارة إلى أنه يكون لأهل هذا الدين بعد الظهور بطون كما كان في أول الإسلام حيث حصر النبي ﷺ وأقاربه في الشعب، وذلك أيضاً إشارة إلى أنه من تحلية الظاهر ينتقل إلى تصفية الباطن من زين ظاهره بجمع الأعمال الصالحة صحح الله باطنه بالمراقبة الخالصة الناصحة على أن في هذا التدلي بشرى بأن الحال الثاني يكون أعلى من الأول، كما كان عند الظهور من الشعب بما حصل من نقض الصحيفة الظالمة الذي كان الضيق سبباً له، لأن الثاني من مراتب هذه الحروف أقوى صفة مما هو أعلى منه مخرجاً، فإن الحاء لها من الصفات الهمس والرخاوة والاستفال

...dile doğru "hâ" harfiyle gerçekleştiğini görürsün. İkinci olarak dudak harflerinin ortası olan "mîm" gelmiş; sonra "ayn" harfinde dilin boğaza en uzak noktasından boğazın ortasına dönüş gerçekleşmiştir ki bu harf boğaz ve dili bir araya getirir. Dördüncü olarak, dudağa en yakın yer olan dilin ucuyla "sîn" harfine yönelinmiştir; onun dudaklarla teması ve ağzın üst kısmıyla irtibatı vardır, bu açıdan onda bir toplanma mevcuttur. Sonra bu açıklıktan (zuhurdan) sonra dilin köküne doğru bir gizlilik (butun) yapılmıştır ki bu da dudağa en uzak yer olan "kâf" harfidir. Bu harfin isminde, dil kökünün damakla temasından başlayıp üst dudak ve iki alt ön dişle sona ermesi hasebiyle bir toplanma vardır. Dolayısıyla bu harflerin üçünde -ki çoğunluğudur- barındırdıkları toplanma vasıtasıyla surenin maksadına bir bakış vardır. Mahreci yukarıda ve aşağıda olan ikişer harfin bir araya gelmesiyle başlangıç nizam bulmuştur. Bu da tıpkı İslam'ın başlangıcında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve akrabalarının Şi'b'de kuşatıldığı gibi, bu dinin mensupları için zuhurdan sonra bir gizlenme (butun) olacağına işarettir. Bu aynı zamanda zahirin süslenmesinden batının tasfiyesine geçileceğine işarettir; kim zahirini salih amelleri toplayarak süslerse, Allah onun batınını ihlaslı ve samimi bir murakabe ile ıslah eder. Kaldı ki bu inişte, ikinci halin birinciden daha yüce olacağına dair bir müjde vardır; nitekim Şi'b'den çıkışta, çekilen sıkıntının sebep olduğu o zalim sahifenin yırtılmasıyla elde edilen neticede olduğu gibi. Zira bu harflerin mertebelerinden ikincisi, mahreç bakımından kendisinden daha yukarıda olandan sıfatça daha güçlüdür. Nitekim "hâ" harfi hems (fısıltı), rihvet (gevşeklik), istifale (incelik)...

17229. Metin

والانفتاح والميم له من الصفات الجهر والانفتاح والاستفال وبين الشدة والرخاوة، والعين لها من الصفات ما للميم سواء، والسين لها من الصفات ما للحاء، وتزيد بالصفير، والقاف له من الصفات الجهر والشدة والانفتاح والاستعلاء والقلقلة فالحرف الأول أكثر صفاته الضعف، ويزيد بالإمالة التي قرأ بها كثير من القراء، والثاني والثالث على السواء، وهما إلى القوة أرجح قليلاً، وذلك كما تقدم من وسط الحال عند الخروح من الشعب، والرابع فيه قوة وضعف وضعفه أكثر، فإن فيه للضعف ثلاث صفات وللقوة صفتين، وذلك كما كان حال النبي ﷺ عند آخر أمره بمكة المشرفة حين مات الوزيران خديجة ﵂ وأبو طالب لكن ربما كانت الصفتان القويتان عاليتين على الصفات الضعيفة بما فيهما بالانتشار بالصفير والجمع الذي مضت الإشارة إليه من الإشارة إلى ضخامة تكون باجتماع أنصار كما وقع من بيعة الأنصار، والخامس وهو الأخير كله قوة كما وقع بعد الهجرة عند اجتماع الكلمة وظهور العظمة، كما قال ﷺ:

...ve infitah (açıklık) sıfatlarına sahiptir. "Mîm" harfi ise cehr (açıklık), infitah, istifale ve şiddet ile rihvet arası sıfatlara sahiptir. "Ayn" harfi de tıpkı "mîm" ile aynı sıfatlara sahiptir. "Sîn" harfi "hâ" harfinin sıfatlarına sahip olup fazladan safîr (ıslık) sıfatı taşır. "Kâf" harfi ise cehr, şiddet, infitah, isti'la (kalınlık) ve kalkale sıfatlarına sahiptir. Dolayısıyla ilk harfin sıfatlarının çoğu zayıftır; üstelik birçok kurrânın okuduğu imale ile bu durum artar. İkinci ve üçüncü harfler eşittir ve kuvvete biraz daha yakındır; bu da daha önce geçtiği üzere Şi'b'den çıkış anındaki orta hale benzer. Dördüncü harfte kuvvet ve zayıflık vardır; zayıflığı daha fazladır; zira onda zayıflığa dair üç sıfat, kuvvete dair iki sıfat vardır. Bu da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Mekke-i Mükerreme'deki işinin sonlarında iki veziri olan Hatice radıyallâhu anhâ ile Ebû Tâlib vefat ettiği zamanki haline benzer. Ne var ki, safîr ile yayılma ve daha önce Ensar'ın biatinde gerçekleştiği gibi yardımcıların toplanmasıyla meydana gelecek azamete dair işaret edilen toplanma sebebiyle o iki kuvvetli sıfat bazen zayıf sıfatlara üstün gelirdi. Beşinci ve sonuncu harf ise, hicretten sonra birliğin sağlanması ve azametin ortaya çıkışında olduğu gibi bütünüyle kuvvettir. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

17230. Metin

«فلما هاجرنا انتصفنا من القوم وكانت سجال الحرب بيننا وبينهم» ثم تكاملت القوة عند تكامل الاجتماع بعد قتال أهل الردة

«Hicret ettiğimizde kavimle denk hale geldik ve savaş aramızda nöbetleşe sürdü.» Sonra onun sallallâhu aleyhi ve sellem vefatından sonra irtidad edenlerle savaşıldıktan sonra birlik kemale erdiğinde kuvvet de kemale erdi.

17231. Metin

بعد موته ﷺ لا جرم انتشر أهل هذا الدين في الأرض يميناً وشمالاً، فما قام لهم مخالف، ولا وافقتهم أمه من الأمم على ضعف حالهم وقلتهم وقوة غيرهم وكثرتهم إلا دمروا عليهم فجعلوهم كأمس الدار، وقد جمعت هذه الحروف كما مضى وصفي المجهورة والمهموسة كانت المجهورة أغلبها إشارة إلى ظهور هذا الدين على كل دين كما حققه شاهد الوجود، وصنفي المنقطوطة والعاطلة، وكانت كلها عاطلة إلا حرفاً واحداً، إشارة إلى أن أحسن أحوال المؤمن أن يكون أغلب أحواله محواً لا يرى له صفة من الصفات بل يعد في زمرة الأموات وإلى أن المتحلي بالأعمال الصالحة الخالصة من أهل القلوب من أرباب هذا الدين قليل جداً، وكان المنقوط آخرها إشارة إلى أن نهاية المراتب عند أهل الحق الجمع بعد المحو والفرق وكان حرف الشفة من بين حروفها الميم، وهي ذات الدائرة المستوية الاستدارة إشارة إلى أن لأهل هذا الدين من الاجتماع فيه والانطباق عليه والإطافة به والإسراع إليه ما ليس لغيرهم وإلى أن هم من القدم الراسخ في القول المقتطع من الفم المختتم بالشفتين ما لا يبلغه غيرهم بحيث أنه لا نهاية له

Şüphesiz bu dinin mensupları yeryüzünde sağa sola yayıldılar; onlara karşı hiçbir muhalif duramadı. Kendi zayıf hallerine ve azlıklarına, başkalarının ise gücüne ve çokluğuna rağmen hangi millet onlarla karşılaştıysa, [müminler] onları helak edip dünkü gibi yok ettiler. Bu harfler daha önce geçtiği gibi cehrî ve hemsî sıfatları toplamıştır; varlık şahidinin de doğruladığı üzere bu dinin her dine üstün geleceğine işaret etmek için cehrî harfler çoğunluktadır. Noktalı ve noktasız türleri de toplamıştır; müminin en güzel halinin, çoğunlukla benliğini yok edip (mahv hali) üzerinde hiçbir sıfat görülmeyerek ölüler zümresinden sayılması olduğuna ve bu din mensuplarından kalb ehli olup halis salih amellerle bezenenlerin pek az olduğuna işaret etmek üzere bir harf hariç hepsi noktasızdır. Noktalı harfin en sonda olması, hak ehli nezdinde mertebelerin sonunun mahv ve farktan sonra cem (birlik) olduğuna işarettir. Harfleri arasındaki dudak harfi ise düzgün bir daireye sahip olan "mîm"dir; bu da bu dinin mensuplarının onda toplanması, ona sımsıkı sarılması, etrafında kenetlenmesi ve ona koşmasının başkalarında bulunmadığına ve onların ağızdan çıkıp dudaklarla nihayete eren sözde, başkalarının asla ulaşamayacağı ve sonu gelmeyecek derecede sağlam bir temele sahip olduklarına işarettir;

17232. Metin

مع حسن استنارته بتناسب استدارته، ثم إنك إذا بلغت نهاية الجمع في هذه الأحرف بأن جمعت أعداد مسمياتها وهو مائتان وثمانية وسبعون وفي السنة الموافقة لهذا العدد كانت ولادتي، فكان الابتداء في هذا الكتاب الديني حينئذ بالقوة القريبة من الفعل وسنة ابتدائي فيه بالفعل وهي سنة إحدى وستين في شعبان كان سني إذا ذاك قد شارف أربعاً وخمسين سنة، وهو موافق لعدد حرفي {دن} أمراً من الدين الذي هو مقصود السورة، فكأنه أمر إذ ذاك بالشروع في الكتاب ليحصل مقصودها، وسنة وصولي إلى هذه السورة وهي سنة إحدى وسبعين في شعبان منها كان سني قد شارف أربعاً وستين سنة، وهو عدد موافق لعدد أحرف {دين} الذي هو مقصود السورة، فأنا أرجو بهذا الاتفاق الغريب أن يكون ذلك مشيراً إلى أن الله تعالى يجمع بكتابي هذا الذي خصني بإلهامه وادخر لي المنحة بحله وإبرامه، واعتناقه والتزامه، أهل هذا الدين القيم جمعاً عظيماً جليلاً جسيماً، يظهر له أثر بالغ في اجتماعهم وحسن تأسيهم برؤوس نقلته وأتباعه، ومن الآثار الجليلة في لحظها للجمع أنه لما كان مقصود سورة مريم عليها

üstelik dairevi yapısının tenasübüyle de güzel bir aydınlığa sahiptir. Sonra bu harflerin müsemmalarının ebced değerlerini topladığında nihai toplama ulaşırsın ki bu iki yüz yetmiş sekizdir. Bu sayıya denk gelen yılda benim doğumum vaki olmuştur. Dolayısıyla bu dini kitaba o vakitte fiile yakın bir kuvve ile başlanmış oldu. Fiilen başladığım yıl olan Şaban ayındaki altmış bir senesinde ise yaşım elli dörde yaklaşmıştı; bu da surenin maksadı olan "din" kelimesinden türeyen {دن} harflerinin ebced değerine uygundur. Sanki o vakit, surenin maksadının hasıl olması için kitaba başlanması emredilmişti. Bu sureye ulaştığım yıl olan Şaban ayındaki yetmiş bir senesinde ise yaşım altmış dörde yaklaşmıştı; bu da surenin maksadı olan {دين} harflerinin sayısına uygundur. Ben bu garip tevafuk ile Yüce Allah'ın, bana ilhamını nasip ettiği, çözülüp bağlanmasını, benimsenip sarılmasını bir lütuf olarak bana sakladığı bu kitabım vasıtasıyla bu dosdoğru dinin mensuplarını azametli, celil ve büyük bir topluluk olarak bir araya getirmesini ve bunun onların birliğinde ve dinin nakilcilerinin ve tabilerinin önderlerine güzelce uymalarında derin bir iz bırakmasını umuyorum. Surenin toplanmayı gözetmesindeki celil işaretlerden biri de şudur: Meryem aleyhe's-selâm Suresi'nin maksadı...

17233. Metin

السلام بيان اتصاف الرحمن، المنزل لهذا القرآن، بشمول الرحمة لجميع الأكوان، وكانت هذه السورة لرحمة خاصة من آثار تلك الرحمة العامة، وهي الاجتماع على هذا الدين المراد ظهوره وعلوه على كل دين وقهره لكل أمر، فكان لذلك محيطاً قاهراً لحظ كل قاهر وظالم، وكانت هذه الرحمة الخاصة - لنسبتها إلى الخلق - ثانية لتلك العامة ومنشعبة منها، كانت لكونها من أوصاف الخلق بمنزلة اليسار، وتلك لكونها من صفة الحق بمنزلة اليمين، لذلك - والله أعلم - قال الاستاذ أبو الحسن الحرالي في كتاب له في الحرف: ولما كان ذلك - أي هذه الاسم المجتمع من هذه الأحرف المقطعة - أول هذه السورة مما ينسب إلى أمر الشمال كان متى وضع على أصابع اليسار ثم وضعت على هانجة ظلم أو جور استولى عليه بحكم إحاطة حكمة الله، وكانت خمسها مضافة إلى خمس {كهيعص} المستولية على حكمة اليمين محيطاً ذلك بالعشر المحيط بكل الحكمة التي مسندها الياء الذي هو أول العشر ومحل الاستواء بما هو عائد وحدة الألف - انتهى.

...bu Kur'an'ı indiren Rahman'ın, bütün alemlere rahmetinin kuşatıcılığı sıfatına sahip olduğunu beyan etmektir. Bu sure ise, her dine galip gelip yücelmesi ve her işe galebe çalması murad edilen bu din üzere toplanmaktan ibaret olan o umumi rahmetin eserlerinden hususi bir rahmet içindir. Bu sebeple o, her zorba ve zalimin payını kuşatıp kahredicidir. Bu hususi rahmet -yaratılmışlara nispeti bakımından- o umumi rahmetin ikincisi ve ondan dallanmış olduğu için, yaratılmışların vasıflarından olması sebebiyle sol el mesabesindedir; diğeri ise Hakk'ın sıfatından olması sebebiyle sağ el mesabesindedir. Bu sebeple -Allah en doğrusunu bilir- Üstat Ebü'l-Hasan el-Harrâlî harf ilmine dair bir kitabında şöyle demiştir: Bu hurûf-ı mukattaadan müteşekkil isim, bu surenin başında solun işine nispet edilen şeylerden olunca; solun parmakları üzerine konulup sonra da bir zulüm veya haksızlık kaynağının üzerine konulduğunda, Allah'ın hikmetinin kuşatıcılığı hükmüyle ona galebe çalar. Bunun beşi, sağın hikmetine hakim olan {كهيعص} harflerinin beşine eklendiğinde; bu, on sayısının başı olan ve elifin birliğine dönen şeyle istiva mahalli bulunan "yâ" harfinin dayanağı olduğu bütün hikmeti kuşatan onluyu kuşatmış olur -ikayesi bitti-.

17234. Metin

ولما كانت هذه الحروف - والله أعلم - مشيرة إلى الاجتماع كما أشار إليه آخر السورة الماضية، قال الله ﷾: {كذلك} أي مثل هذا الإيحاء العظيم الشأن الذي أخبرك به ربك صريحاً أول «فصلت» من أن الإله إله واحد وآخرها من أنه ما يقال لك

Bu harfler -Allah en doğrusunu bilir- tıpkı önceki surenin sonunun işaret ettiği gibi birleşmeye işaret edince, Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu: {كذلك} “İşte böylece” yani Rabbinin sana Fussilet Suresi'nin başında ilahın tek bir ilah olduğunu ve sonunda da sana söylenmekte olan şeyin...

17235. Metin

إلا ما قد قيل للرسل من قبلك، ومن أنه يجمع أمتك على هذا الدين بما يتبين لهم أن هذا القرآن هو الحق بما يريهم من الآيات البينات والدلالات الواضحات في الآفاق وفي أنفسهم وبشهادته سبحانه باعجاز القرآن لجميع الإنس والجان ولا سيما إذا أقدم ضال على معارضته كمسيلمة فإنه يتبين لهم الأمر بذلك غاية البيان «وبضدها تتبين الأشياء» ورمز لك به سبحانه تلويحاً اول هذه السورة بهذه الأحرف المقطعة التي هي أعلى وأغلى من الجواهر المرصعة - إلى مثل ذلك، فهما نوعان من الوحي: صريح وعبارة، وتلويح وإشارة.

...ancak senden önceki peygamberlere de söylenmiş olduğunu açıkça bildirdiği, ufuklarda ve kendi nefislerinde onlara göstereceği apaçık ayetler ve delillerle bu Kur'an'ın hak olduğunun kendilerine besbelli olması ve Yüce Allah'ın bütün insan ve cinlere karşı Kur'an'ın mucizeliğine şahitlik etmesiyle ümmetini bu din üzerinde birleştireceğini haber verdiği gibi olan bu azametli vahiy gibi. Bilhassa Müseylime gibi bir sapık ona karşı durmaya yeltendiğinde, bu sayede mesele onlara son derece açık bir şekilde beyan olur; zira «Şeyler zıtlarıyla açığa çıkar». Yüce Allah, mücevherlerle süslenmiş taşlardan daha yüce ve daha kıymetli olan bu hurûf-ı mukattaa ile bu surenin başında sana üstü kapalı bir şekilde buna benzer bir şeye işaret etmiştir. Bunlar vahyin iki türüdür: Açık ve lafzi olanı ile üstü kapalı ve işaret yoluyla olanı.

17236. Metin

ولما كان المقصود الإفهام لأن الإيحاء منه سبحانه عادة مستمرة إلى جميع أنبيائه ورسله والبشارة له ﷺ بتجديده له، مدة حياته تثبيتاً لفؤاده، ودلالة على دوام وداده، عبر بالمضارع الدال على التجدد والاستمرار، وتقدم في أول البقرة نقلاً عن أبي حيان ومن قبله الزمخشري وغيره أنه قد لا يلاحظ منه زمن معين، بل يراد مطلق الوجود فقال: {يوحى إليك} أي سابقاً ولاحقاً ما دمت حياً لا يقطع ذلك عنك أصلاً توديعاً ولا قلى بما يريد من أمره مما يعلي لك مقدارك، وينشر أنوارك ويعلي منارك.

Maksat; O'ndan gelen vahyin bütün peygamberlerine ve elçilerine yönelik süregelen bir adet olduğunu anlatmak ve kalbini pekiştirmek, sevgisinin devamlılığını göstermek üzere hayatı boyunca vahyin kendisine yenileneceğini Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e müjdelemek olduğundan; yenilenme ve sürekliliğe delalet eden muzari (geniş/şimdiki zaman) fiille ifade edilmiştir. Bakara'nın başında Ebû Hayyân'dan, ondan önce de Zemahşerî ve diğerlerinden nakledildiği üzere, muzariden bazen belirli bir zaman kastedilmeyip varlığın mutlak oluşu murad edilir. Nitekim şöyle buyurmuştur: {يوحى إليك} “Sana vahyolunur” yani şanını yüceltecek, nurlarını yayacak ve sancağını yükseltecek şekilde dilediği emirleriyle hayatta olduğun müddetçe, ne veda etmek ne de darılmak suretiyle bu senden asla kesilmeksizin geçmişte ve gelecekte [vahyolunur].

17237. Metin

ولما كان الاهتمام بالوحي لمعرفة أنه حق - كما أشارت إليه قراءة ابن كثير بالبناء للمفعول - والموحي إليه لمعرفة أنه رسول حقاً وكان المراد بالمضارع مجرد إيقاع مدلوله لا يفيد الاستقبال صح أن يتعلق به قوله مقدماً على الفاعل: {وإلى الذين} والقائم مقام الفاعل في قراءة ابن كثير ضمير يعود على «كذلك» .

İbn Kesîr'in meçhul fiil (edilgen) kıraatinin işaret ettiği gibi vahyin hak olduğunu bilmek adına vahye ve onun hak bir elçi olduğunu bilmek adına kendisine vahiy indirilene önem verildiğinde ve muzari fiilden maksat geleceği ifade etmeksizin salt anlamının gerçekleşmesi olduğunda; failden önce getirilerek şu buyruğun ona bağlanması sahih olmuştur: {وإلى الذين} “ve o kimselere de”. İbn Kesîr'in kıraatinde naib-i fail (sözde özne), «كذلك» ifadesine dönen zamirdir.

17238. Metin

ولما كان الرسل بعض من تقدم في بعض أزمنة القبل، ادخل الجار فقال: {من قبلك} أي من الرسل الكرام والأنبياء الأعلام، بأن أمتك أكثر الأمم وأنك أشرف الأنبياء، وأخذ على كل منهم العهد باتباعك، وأن يكون من أنصارك وأشياعك. ولما قدم ما هو الأهم من الوحي والموحى إليه، أتى بفاعل {يوحي} في قراءة العامة فقال: {الله} أي الذي له الإحاطة بأوصاف الكمال. . وهو مرفوع عند ابن كثير بفعل مضمر تقديره الذي يوحيه. ولما كان نفوذ الأمر دائراً على العزة والحكمة قال: {العزيز} أي الذي يغلب كل شيء ولا يغلبه شيء {الحكيم *} الذي يضع ما يصنعه في أتقن محاله، فلأجل ذلك لا يقدر على نقض ما أبرمه، ولا نقص

Elçiler önceki zamanların bir kısmında yaşamış kimselerden ibaret olduğu için harf-i cer dahil edilerek şöyle buyruldu: {من قبلك} “senden öncekilere” yani senin ümmetinin ümmetlerin en çoğu ve senin peygamberlerin en şereflisi olduğunu bildirmek, her birinden sana uymaları, senin yardımcıların ve taraftarların olmaları konusunda söz almak suretiyle o şerefli elçilere ve meşhur peygamberlere [vahyolunur]. Daha mühim olan vahiy ve kendisine vahiy indirilen öne alınınca, genel kıraatte {يوحي} fiilinin faili getirilerek şöyle buyruldu: {الله} “Allah” yani kemâl sıfatlarını kuşatmış olan Zat. İbn Kesîr'e göre bu kelime, takdiri "onu vahyeden" olan gizli bir fiille merfudur. Emrin geçerliliği izzet ve hikmete dayandığı için şöyle buyurdu: {العزيز} “Azîz” yani her şeye galip gelen ve Kendisine hiçbir şeyin galip gelemediği Zat, {الحكيم *} “Hakîm'dir.” Yaptığı şeyi en muhkem yerine koyan Zat. İşte bu yüzden hiç kimse O'nun bağladığını çözmeye ve sağlamlaştırdığını...

17239. Metin

ما أحكمه.

...eksiltmeye muktedir olamaz.

17240. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما تضمنت سورة غافر ما تقدم من بيان حالي المعاندين والجاحدين، وأعقبت بسورة السجدة بياناً أن حال كفار العرب في ذلك كحال من تقدمه وإيضاحاً لأنه الكتاب العزيز وعظيم برهانه، ومع ذلك فلم يجد على من قضى عليه تعالى بالكفر، اتبعت السورتان بما اشتملت عليه سورة الشورى من أن ذلك كله إنما جرى على ما سبق في علمه تعالى بحكم الأزلية {فريق في الجنة وفريق في السعير} {وما أنت عليهم بوكيل} {ولو شاء الله لجعلهم أمة واحدة} {ولولا كلمة الفصل لقضى بينهم} {وهو على جمعهم إذا يشاء قدير} {وما أنتم بمعجزين في الأرض} {ومن يضلل الله فما له من سبيل} {إن عليك إلا البلاغ} {نهدي به من نشاء من عبادنا} فتأمل هذه وما التحم بها مما لم يجر في السورة المتقدمة منه إلا النادر، ومحكم ما استجره، وبناء هذه السورة

İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Gâfir Suresi inatçıların ve inkarcıların hallerinin beyanını içerip ardından gelen Secde (Fussilet) Suresi de Arap kafirlerinin bu konudaki halinin öncekilerin hali gibi olduğunu ve Kur'an'ın yüce bir Kitap olup delilinin büyüklüğünü açıklayınca -bununla birlikte Allah'ın küfrüne hükmettiği kimseye bir fayda vermemiştir-, bu iki sureyi Şûrâ Suresi'nin ihtiva ettiği şu hakikat takip etmiştir: Bütün bunlar ancak Yüce Allah'ın ezeli ilmindeki takdiri uyarınca gerçekleşmiştir: {فريق في الجنة وفريق في السعير} “Bir grup cennette, bir grup da çılgın alevli cehennemdedir”, {وما أنت عليهم بوكيل} “Sen onların üzerinde bir vekil değilsin”, {ولو شاء الله لجعلهم أمة واحدة} “Eğer Allah dileseydi, onları elbette tek bir ümmet yapardı”, {ولولا كلمة الفصل لقضى بينهم} “Eğer [hükmün ertelenmesine dair] ayırt edici o söz olmasaydı, aralarında mutlaka hüküm verilirdi”, {وهو على جمعهم إذا يشاء قدير} “O, dilediği zaman onları toplamaya da kadirdir”, {وما أنتم بمعجزين في الأرض} “Siz yeryüzünde [O'nu] aciz bırakacak değilsiniz”, {ومن يضلل الله فما له من سبيل} “Allah kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol yoktur”, {إن عليك إلا البلاغ} “Sana düşen ancak tebliğdir”, {نهدي به من نشاء من عبادنا} “Kullarımızdan dilediğimizi onunla doğru yola iletiriz”. Önceki surede pek az geçen ve bu surenin üzerine bina edildiği bu ayetleri, bunlarla kenetlenen hususları, onun sevk ettiği muhkem manaları...

17241. Metin

على ذلك ومدار آيها، يلح لك وجه اتصالها بما قبلها والتحامها بما جاورها.

...ve ayetlerinin eksenini düşünürsen; onun kendisinden öncekiyle irtibat ve bitişiğindekiyle kenetlenme yönü sana açıkça görünür.

17242. Metin

ولما ختمت سورة السجدة بقوله تعالى {إلا أنهم في مرية من لقاء ربهم} أعقبها سبحانه بتنزيهه وتعاليه عن ريبهم وشكهم، فقال تعالى {تكاد السماوات يتفطرن من فوقهن} كما أعقب بمثله في قوله تعالى {وقالوا اتخذ الرحمن ولداً لقد جئتم شيئاً إدا تكاد السماوات يتفطرن منه ولما تكرر في سورة حم السجدة ذكر تكبر المشركين وبعد انقيادهم في قوله تعالى {فأعرض أكثرهم وقالوا قلوبنا في أكنة} إلى ما ذكر تعالى من حالهم المنبئة عن بعد استجابتهم فقال تعالى في سورة الشورى {كبر على المشركين ما تدعوهم إليه} - انتهى.

Secde [Fussilet] Suresi, Yüce Allah'ın {إلا أنهم في مرية من لقاء ربهم} “Dikkat edin; gerçekten onlar, Rablerine kavuşma konusunda bir şüphe içindedirler” buyruğuyla sona erince, Yüce Allah bunun peşinden onların zan ve şüphelerinden Kendisini tenzih edip yücelterek şöyle buyurdu: {تكاد السماوات يتفطرن من فوقهن} “Neredeyse gökler üstlerinden çatlayıp yarılacaklar.” Nitekim Yüce Allah'ın {وقالوا اتخذ الرحمن ولداً لقد جئتم شيئاً إدا تكاد السماوات يتفطرن منه buyruğunda da benzer bir şekilde peşinden getirmiştir. Hâ-Mîm es-Secde [Fussilet] Suresi'nde müşriklerin kibri ve boyun eğmekten uzak durmaları, Yüce Allah'ın {فأعرض أكثرهم وقالوا قلوبنا في أكنة} “Fakat onların çoğu yüz çevirdi ve 'Kalplerimiz örtüler içindedir' dediler” buyruğundan itibaren onların icabetten uzak olduklarını bildiren hallerine dair zikrettiği hususlarda tekrar edilince, Yüce Allah Şûrâ Suresi'nde {كبر على المشركين ما تدعوهم إليه} “Müşriklere, kendilerini çağırdığın şey ağır geldi” buyurdu. -[Alıntı] bitti.-

17243. Metin

ولما أخبر سبحانه أنه صاحب الوحي بالشرائع دائماً قديماً وحديثاً، علل ذلك بأنه صاحب الملك العام فقال: {له ما في السماوات} أي من الذوات والمعاني {وما في الأرض} كذلك. ولما كان العلو مستلزماً للقدرة قال: {وهو العلي} أي على العرش الذي السماوات فيه علو رتبة وعظمة ومكانة لا مكان وملابسة، فاستلزم ذلك أن تكون له السماوات كلها والأراضي كلها مع ما فيها {العظيم *} أي فلا يتصور شيء في وهم ولا يتخيل في عقل إلا وهو أعظم منه بالقهر والملك، فلذلك يوحي إلى من يشاء بما يشاء من إقرار وتبديل، لا اعتراض لأحد عليه.

Yüce Allah, şeriatları vahyedenin geçmişte ve günümüzde daima Kendisi olduğunu haber verince, bunu mutlak mülkün sahibi olmasıyla gerekçelendirip şöyle buyurdu: {له ما في السماوات} “Göklerde ne varsa O'nundur” yani varlıklar ve manalardan ne varsa, {وما في الأرض} “ve yerde ne varsa [hepsi O'nundur].” Aynı şekilde. Yücelik kudreti gerektirdiği için şöyle buyurdu: {وهو العلي} “O, çok yücedir” yani bir mekana yerleşmek ve temas etmek suretiyle değil, mertebe, azamet ve makam yüceliğiyle göklerin içinde bulunduğu Arş'ın üzerinde yücedir. Bu da bütün göklerin, bütün yerlerin ve içindekilerin O'na ait olmasını iktiza etmiştir. {العظيم *} “çok büyüktür.” Yani vehimde tasavvur edilen veya akılda hayal edilen hiçbir şey yoktur ki, kahır ve mülk bakımından O ondan daha büyük olmasın. Bu sebeple O, dilediği kimseye hükmü sabitleme veya değiştirme hususunda dilediği şeyi vahyeder; hiç kimsenin O'na itiraz hakkı yoktur.

17244. Metin

ولما كان السياق مفهماً عظيم ملكه سبحانه وقدرته بكثرة ما في الأكوان من الأجسام والمعاني التي هي لفظاعتها لا تحتمل، قال مبيناً لذلك: {تكاد السماوات} أي على عظم خلقهن ووثاقة إبداعهن، وفلقهن بما أعلم به الواقع، ونبه عليه بتذكير {تكاد} في قراءة نافع والكسائي {يتفطرن} أي يتشققن ويتفرط أجزاؤهن مطلق انفطار في قراءة من قرأ بالنون وخفف وهم هنا أبو عمرو ويعقوب وشعبة عن عاصم، وتفطراً شديداً في قراءة الباقين بالتاء المثناة من فوق مفتوحة وتشديد الطاء، مبتدئاً ذلك {من فوقهن} الذي جرت العادة أن يكون أصلب مما تحته، فانفطار غيره من باب الأولى، وابتداء الانفطار من ثم لأن جهة الفوق أجدر بتجلي ما يشق حمله من عظيم العظمة والجلال والكبرياء والعزة التي منها ما يحمل من الملائكة الذين لا تسع عقولهم وصفهم على ما عليه من كل واحد منهم من عظم الخلق في الهيئة والطول والمتانة والكبر إلى غير ذلك مما لا يحيط به علماً إلا الذي يراهم بحيث إنّ أحدهم إذا أشير له إلى الأرض حملها كما قال ﷺ «أطت السماء وحق لها أن تئط ما فيها موضع قدم

Sözün gelişi, alemlerde bulunan ve dehşetinden ötürü tahammül edilemeyen cisim ve manaların çokluğu ile O'nun mülkünün ve kudretinin azametini hissettirince, bunu açıklamak üzere şöyle buyurdu: {تكاد السماوات} “Gökler neredeyse” yani yaratılışlarının büyüklüğüne, yapılışlarının sağlamlığına ve haber verdiği vakıaya göre yarılmalarına rağmen -Nâfi' ve Kisâî'nin kıraatinde müzekker kalıbıyla dikkat çekilmiştir- {يتفطرن} “çatlayıp yarılacak” yani Ebû Amr, Ya'kûb ve Âsım'dan rivayetle Şu'be'nin nûn ile şeddesiz okuduğu kıraate göre mutlak bir yarılmayla parçaları dağılacak; diğer kurrânın fethalı üstten iki noktalı tâ ve şeddeli tı ile okuduğu kıraate göre ise şiddetli bir şekilde yarılacaktır. Bu yarılma {من فوقهن} “üstlerinden” başlayacaktır ki adet olduğu üzere üst taraf altındakinden daha sağlamdır; dolayısıyla başkasının yarılması evleviyetle gerçekleşir. Yarılmanın oradan başlamasının sebebi; üst cihetin, her birinin cüsse, boy, sağlamlık ve büyüklük bakımından azametini -onları gören Zat hariç- kimsenin ilminin kuşatamayacağı, içlerinden birine yeryüzü işaret edilse onu kaldırıp taşıyacak olan meleklerin bile taşımakta zorlandığı o yüce azamet, celal, kibriya ve izzetin tecellisine daha layık olmasıdır. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Gök gıcırdadı ve gıcırdamak da onun hakkıdır; zira onda bir ayak basacak yer yoktur ki...

17245. Metin

إلا فيه ملك قائم يصلي» ومن غير ذلك من العظمة والكبرياء والجبروت والعلاء، أو يكون انفطارهن من عظيم شناعة الكفر بالذي خلق الأرض في يومين وجعلهم له أنداداً كما قال في السورة المناظرة لهذه سورة مريم {تكاد السماوات يتفطرن منه وتنشق الأرض وتخر الجبال هداً أن دعوا للرحمن ولدا} [آية: ٩٠-٩١] ونقص ما في هذه عن تلك لأنه لم يذكر هنا للولد، وهذا كناية عن التخويف بالعذاب لأن من المعلوم أن العالي إذا انفطر تهيأ للسقوط، فإذا سقط أهلك من تحته فكيف إذا كان من العلو والعظم وثقل الجسم على صفة لا يحيط بها إلا بارئها، فذكر الفوق تصوير لما يترتب على هذا الانفطار من البلايا الكبار، وعلى هذا يحسن أني يعود الضمير على الأراضي التي كفروا بفاطرها.

...orada kıyamda durup namaz kılan bir melek bulunmasın.» Bundan başka azamet, kibriya, ceberut ve yücelik tecellileri de vardır. Yahut göklerin yarılması, yeryüzünü iki günde yaratan ve kendisine ortaklar koştukları Zat'a karşı yapılan küfrün büyük çirkinliğindendir; nitekim bu surenin dengi olan Meryem Suresi'nde şöyle buyrulmuştur: {تكاد السماوات يتفطرن منه وتنشق الأرض وتخر الجبال هداً أن دعوا للرحمن ولدا} “Rahmân'a çocuk isnat etmelerinden ötürü neredeyse gökler çatlayacak, yer yarılacak ve dağlar yıkılıp çökecektir” [Meryem: 90-91]. Bu suredeki ifade, çocuk isnadından burada bahsedilmediği için ondan daha kısadır. Bu, azapla korkutmaktan kinayedir; zira bilinmektedir ki yüksekte olan bir şey yarıldığında düşmeye hazır hale gelir; düştüğünde ise altındakileri helak eder. Kaldı ki bu şey, yaratıcısından başkasının kuşatamayacağı bir yücelik, azamet ve cüsse ağırlığında olursa nasıl olur! Üst tarafın zikredilmesi, bu yarılmanın ardından gelecek büyük belaları tasvir etmektedir. Buna göre zamirin, yaratıcısını inkar ettikleri yer tabakalarına dönmesi uygun olur.

17246. Metin

ولما بين أن سبب كيدودة انفطارهن حلالة العظمة التي منها كثرة الملائكة وشناعة الكفر، بين لها سبباً آخر وهو عظيم قولهم، فقال: {والملائكة} أي والحال أنهم، وعدل عن التأنيث مراعاة للفظ إلى التذكير وضمير الجمع، إشارة إلى قوة التسبيح وكثرة المسبحين فقال: {يسبحون} أي يوقعون التنزيه والتقديس لله سبحانه

Göklerin neredeyse yarılmasının sebebinin, meleklerin çokluğu ve küfrün çirkinliğini de içeren azametin celali olduğunu açıklayınca, bunun için başka bir sebebi, yani onların sözünün büyüklüğünü beyan ederek şöyle buyurdu: {والملائكة} “Melekler ise” yani onlar şu halde iken -tesbihin kuvvetine ve tesbih edenlerin çokluğuna işaret etmek üzere lafza riayetle müenneslikten müzekkerliğe ve cemi zamirine dönerek buyurdu ki:- {يسبحون} “tesbih ederler” yani Yüce Allah'ı noksanlıklardan tenzih ve takdis ederler,

17247. Metin

وتعالى ملتبسين {بحمد ربهم} أي بإثبات الكمال للمحسن إليهم تسبيحاً يليق بما لهم - بما أشارت إليه الإضافة دائماً لا يفترون، فلهم بذلك زجل وأصوات لا تحملها العقول، ولا تثبت لها الجبال، فلا تستبعدن ذلك، فكم من صاعقة سمعتها من السحاب فرجت لها الأرض فتصدعت لها الأبنية المتينة والجبال الصلاب، ولفت القول إلى صفة الإحسان لمدح الملائكة بالإشارة إلى أنهم عرفوا إحسان المحسن وعملوا في الشكر بما اقتضاه إحسانه فصار تعريضاً بذم الكفرة بما غطوا من إحسانه، وتذرعوا من كفرانه.

şuna bürünmüş olarak: {بحمد ربهم} “Rablerini hamd ile” yani kendilerine ihsanda bulunan Zat'ın kemalini tasdik ederek, izafetin daima işaret ettiği üzere kendilerine layık bir tesbihle hiç ara vermeksizin tesbih ederler. Bu sebeple onların akılların alamayacağı ve dağların dayanamayacağı bir uğultuları ve sesleri vardır. Bunu sakın uzak görme; zira buluttan işittiğin nice yıldırım vardır ki onunla yer sarsılır, sağlam binalar ve sert dağlar paramparça olur. Sözün ihsan sıfatına çevrilmesi; meleklerin ihsan edenin ihsanını bildiklerine ve O'nun ihsanının gerektirdiği şekilde şükrettiklerine işaretle onları övmek içindir. Böylece bu, ihsanını örten ve nankörlüğüne sığınan kafirleri kınamaya bir tariz olmuştur.

17248. Metin

ولما كانوا لما عندهم من العلم بجلال الله سبحانه يستحيون منه سبحانه كما يفعل أهل الأرض ويقولون ما لا يليق بحضرته الشماء وجنابه الأسمى، وكانوا يعلمون مما جادلهم سبحانه عنهم أن له بهم عناية، فكانوا يرون أن الأقرب إلى رضاه الاستغفار لهم، فلذلك عبر عنهم سبحانه بقوله حاذقاً ما أوجبه السياق في {غافر} من ذكر الإيمان، إشارة إلى أن أقرب الخلق من العرش كأبعد الناس في الإيمان

Onlar Yüce Allah'ın celaline dair ilimleri sebebiyle, yeryüzü ehlinin O'nun yüce huzuruna ve en ali katına yakışmayacak şeyler yapıp söylemelerinden ötürü Yüce Allah'tan haya ettiklerinde ve Yüce Allah'ın onları savunmasından kendilerine bir inayeti olduğunu bildiklerinde; O'nun rızasına en yakın yolun onlar için bağışlanma dilemek olduğunu görüyorlardı. Bu sebeple Yüce Allah, tenzihte mübalağa olsun diye -çünkü burada buna gerek yoktur- Arş'a en yakın yaratılmışların gayba şart koşulan imanda insanların en uzağı gibi olduğuna işaret ederek, Gâfir Suresi'ndeki bağlamın gerektirdiği imanı zikretmeksizin onlar hakkında şöyle buyurdu:

17249. Metin

المشروط بالغيب إبلاغاً في التنزيه لأنه لا مقتضى له هنا: {ويستغفرون} أي وهم مع التسبيح يطلبون الغفران {لمن في الأرض} لما يرون من شدة تقصيرهم في الوفاء بحق تلك العظمة، التي لا تضاهى، أما للمؤمن فمطلقاً، وأما للكافر فبتأخير المعالجة، وكذا لبقية الحيوانات، وذلك لما يهولهم مما يشاهدونه من عظمة ذي الكبرياء وجلالة ذي الجبروت. قال ابن برجان: لم يشأ الله جل ذكره كون شيء إلا قيض ملائكة من عباده يشفعون في كونه، وكذلك في إبقاء ما شاء إبقاءه وإعدام ما شاء إعدامه، وهذه أصول الشفاعة فلا تكن من الممترين، وألطف من ذلك أن تكون كيدودة انفطارهن في حال تسبيح الملائكة واستغفارهم لما يرين من فوقهن من العظمة، ومن تحتهن من ذنوب الثقلين، فلولا ذكرهم لتفطرن وحضر العذاب، فعوجل الخلق بالهلاك، وقامت القيامة، وقضي الأمر، وإذا كانت كيدودة الانفطار مع هذا التنزيه والاستغفار، فما ظنك بما يكون لو عرى الأمر عنه وخلا منه، ولذلك ذكر العموم هنا ولم يخص المؤمنين بالاستغفار كما في {غافر} لما اقتضاه السياق هنا من العموم، ولأن مقصود غافر

{ويستغفرون} “ve mağfiret dilerler” yani tesbihle birlikte bağışlanma isterler {لمن في الأرض} “yeryüzündekiler için.” Zira o dengi olmayan azametin hakkını yerine getirmede onların ne derece kusurlu olduklarını görürler. Bu, mümin için mutlak olarak; kafir için cezanın ertelenmesi suretiyle, diğer canlılar için de böyledir. Zira Kibriyâ ve Ceberût sahibinin müşahede ettikleri azametinden dehşete düşerler. İbn Berrecân şöyle demiştir: Yüce Allah bir şeyin var olmasını dilediğinde, mutlaka kullarından onun varlığı için şefaat edecek melekler tayin eder. Aynı şekilde kalmasını dilediğinin kalması ve yok olmasını dilediğinin yok olması için de böyledir; şefaatin asılları bunlardır, sakın şüphe edenlerden olma. Bundan daha latif olanı ise; göklerin neredeyse yarılacak olmasının, meleklerin tesbih ve istiğfarı esnasında üstlerindeki azameti ve altlarındaki insanların ve cinlerin günahlarını görmelerinden kaynaklanmasıdır. Şayet onların zikri olmasaydı gökler yarılır, azap hazır bulunur, mahlukat helak ile aceleye uğrar, kıyamet kopar ve iş bitirilirdi. Bu tenzih ve istiğfar ile birlikte bile neredeyse yarılacak olursa, iş bundan büsbütün mahrum ve uzak kalsaydı halin ne olacağını sen düşün! Bu sebeple burada bağlamın gerektirdiği üzere umum zikredilmiş, Gâfir Suresi'nde olduğu gibi istiğfar sadece müminlere has kılınmamıştır. Zira Gâfir Suresi'nin maksadı...

17250. Metin

تصنيف الناس في الآخرة صنفين وتوفية كل ما يستحقه فناسب ذلك إفراد الذين تلبسوا بالإيمان ومقصود هذه الجمع على الدين في الدنيا فناسب الدعاء للكل ليجازى كل بما يستحقه من إطلاق المغفرة في الدارين للمؤمن وتقييدها بالتأخير في الدنيا للكافر.

...insanları ahirette iki sınıfa ayırmak ve her birine hak ettiğini tastamam vermektir; bu sebeple imana bürünenlerin müstakil olarak zikredilmesi uygun düşmüştür. Bu surenin maksadı ise dünyada din üzerinde birleşmektir; dolayısıyla mümin için iki yurtta mutlak mağfiret, kafir için ise dünyada cezanın ertelenmesiyle kayıtlı mağfiret olmak üzere herkesin hak ettiğiyle cezalandırılması için hepsine dua edilmesi uygun düşmüştür.

17251. Metin

ولما كانت أفعال أهل الأرض وأقوالهم عظيمة المخالفة لما يرضيه سبحانه فهم يستحقون المعاجلة بسببها، أجاب من كأنه قال: هذا يستجاب لهم في المؤمنين، فكيف يستجاب لهم في الكافرين ليجمع الكلام التهييب والتهويل في أوله والبشارة واللطف والتيسير في آخره، فقال لافتاً القول عن صفة الإحسان إلى الاسم الأعظم تعريفاً بعظيم الأمر حملاً على لزوم الحمد وإدامة الشكر: {ألا إن الله} أي الذي له الإحاطة بصفات الكمال، فله جميع العظمة، وأكد لأن ذلك لعظمه لا يكاد يصدق {هو} أي وحده، ورتب وصفيه سبحانه على أعلى وجوه البلاغة فبدأ بما أفهم إجابة الملائكة وأتبعه الإعلام بمزيد الإكرام فقال: {الغفور الرحيم *} أي العام الستر والإكرام على الوجه الأبلغ أما لأهل الإيمان فواضح دنيا وآخرة، وأما لأهل الكفران ففي الدنيا فهو يرزقهم ويعافيهم ويملي لهم {ولو يؤاخذ الله الناس بما كسبوا ما ترك على ظهرها من دابة} [فاطر: ٤٥] وأما غير الله فلا يغفر

Yeryüzü ehlinin fiil ve sözleri O'nun rızasına son derece muhalif olup bu yüzden cezalandırılmayı hak ettiklerinde, sanki biri "Bu müminler hakkında icabet edilir, peki kafirler hakkında nasıl icabet edilir?" demiş gibi cevap verdi; ta ki söz başında korkutma ve dehşeti, sonunda ise müjde, lütuf ve kolaylığı toplasın. Bu sebeple meselenin büyüklüğünü bildirmek, hamde sarılmaya ve şükrü devam ettirmeye sevk etmek üzere sözü ihsan sıfatından İsm-i A'zam'a çevirerek şöyle buyurdu: {ألا إن الله} “Bilesiniz ki Allah” yani kemâl sıfatlarını kuşatmış ve bütün azamete sahip olan Zat. Büyüklüğünden ötürü neredeyse inanılmayacak gibi olduğu için tekit etti: {هو} “işte O'dur” yani yalnızca O'dur. Yüce Zatının iki sıfatını belagatin en üst derecesiyle tertip etti; meleklerin icabet edildiğini hissettiren vasıfla başladı ve ardından ikramın fazlalığını bildirmeyi ekleyerek şöyle buyurdu: {الغفور الرحيم *} “Gafûr'dur, Rahîm'dir.” Yani en beliğ vecihle örtmesi ve ikramı umumi olandır. İman ehli için bu durum dünyada da ahirette de açıktır. Küfür ehline gelince; dünyada onları rızıklandırır, afiyet verir ve mühlet tanır: {ولو يؤاخذ الله الناس بما كسبوا ما ترك على ظهرها من دابة} “Eğer Allah insanları kazandıkları yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde hiçbir canlı bırakmazdı” [Fâtır: 45]. Allah'tan başkası ise...

17252. Metin

لأهل معصيته، ولو أراد ذلك ما تمكن.

...kendisine isyan edenleri bağışlayamaz; bunu istese bile buna güç yetiremez.

17253. Metin

ولما كان التقدير: فالذين تولوه وماتوا في ولايته فهو يغفر ذنوبهم بمعنى أنه يزيلها عيناً وأثراً، عطف عليه قوله: {والذين اتخذوا} أي عالجوا فطرهم الأولى وعقولهم حتى أخذوا {من دونه} أي من أدنى رتبة من رتبته {أولياء} يعبدونهم كالأصنام وكل من اتبع هواه في شيء من الأشياء، فقد اتخذ الشيطان الآمر له بذلك ولياً من دون الله بمخالفة أمره.

Takdiri mana: "O'nu dost edinen ve O'nun dostluğu üzere ölenlerin günahlarını, bizzat kendilerini ve izlerini tamamen yok etmek suretiyle bağışlar" şeklinde olunca, şu buyruk buna atfedildi: {والذين اتخذوا} “Edinenler ise” yani ilk yaratılışlarındaki fıtratlarını ve akıllarını zorlayıp tuttular, {من دونه} “O'ndan başka” yani O'nun mertebesinden daha aşağı bir mertebeden {أولياء} “dostlar” putlar gibi kendilerine ibadet ettikleri dostlar edindiler. Herhangi bir hususta hevasına uyan herkes, Allah'ın emrine muhalefet etmekle bunu kendisine emreden şeytanı Allah'tan başka dost edinmiş olur.

17254. Metin

ولما كان ما فعلوه عظيم البشاعة، اشتد التشوف إلى جزائهم عليه فأخبر عنه سبحانه بقوله معبراً بالاسم الأعظم إشارة إلى وضوح ضلالهم وعظم تهديدهم معرياً له عن الفاء لئلا يتوهم أن الحفظ مسبب عن الاتخاذ المذكور عادلاً إلى التعبير بالجلالة تعظيماً لما في الشرك من الظلم وتغليظاً لما يستحق فاعله من الزجر: {الله} أي المحيط بصفات الكمال {حفيظ عليهم} أي رقيب وراع وشهيد على اعمالهم، لا يغيب عنه شيء من أحوالهم، فهو إن شاء أبقاهم على كفرهم وجازاهم عليه بما أعده للكافرين، وإن شاء تاب عليهم ومحا ذلك عيناً وأثراً، فلم يعاقبهم ولم يعاتبهم، وإن شاء محاه عيناً وأبقى الأثر حتى يعاتبهم {وما أنت عليهم بوكيل *} أي حتى

Yaptıkları şey son derece çirkin olunca, buna karşılık görecekleri cezaya yönelik merak şiddetlendi. Yüce Allah, sapıklıklarının açıklığına ve tehdidin büyüklüğüne işaret etmek üzere İsm-i A'zam ile haber verdi; korumanın (hıfzın) söz konusu dost edinmeden kaynaklandığı vehmedilmesin diye "fâ" harfinden arındırdı ve şirkteki zulmün büyüklüğünü ve bunu yapanın hak ettiği azarlamanın şiddetini belirtmek üzere lafza-i celâle dönerek şöyle buyurdu: {الله} “Allah” yani kemâl sıfatlarını kuşatan Zat, {حفيظ عليهم} “onların üzerinde hakkıyla gözetleyicidir” yani amellerine bir bekçi, gözetici ve şahittir; onların hiçbir hali O'na gizli kalmaz. O dilerse onları küfürleri üzere bırakır ve kafirler için hazırladığı şeyle cezalandırır; dilerse tevbelerini kabul eder, bunu bizzat ve iz olarak siler, onları ne cezalandırır ne de azarlar; dilerse bizzat siler ve azarlamak için izini bırakır. {وما أنت عليهم بوكيل *} “Sen onların üzerinde bir vekil değilsin.” Yani...

17255. Metin

يلزمك أن تراعي جميع أحوالهم من أقوالهم وأفعالهم، فتحفظها وتقسرهم على تركها ونحو ذلك مما يتولاه الوكيل مما يقوم فيه مقام الموكل سواء قالوا {لا تسمعوا لهذا القرآن} أو قالوا {قلوبنا في أكنة} أو غير ذلك.

...onların söz ve fiillerinden bütün hallerini gözetmen, onları kaydetmen ve onları bu halleri terk etmeye zorlaman gerekmez; vekilin müvekkilinin yerine geçtiği hususlarda üstlendiği benzeri şeylerle mükellef değilsin. İster {لا تسمعوا لهذا القرآن} “Bu Kur'an'ı dinlemeyin” desinler, ister {قلوبنا في أكنة} “Kalplerimiz örtüler içindedir” desinler veya başka bir şey söylesinler.

17256. Metin

ولما كان الإيحاء السابق أول السورة للبشرى لأنها المقصود بالذات وكانت البشرى مقتضية تلويحاً ورمزاً بالأحرف المقطعة لاجتماع أهل الدين وغلبتهم على سائر الأديان وأن دينهم يعم سائر الأمم ويحيط بجميع الخلق، ولا يريد أحد بأهله سوءاً إلا كان له فيه رفعة كما مضى بيانه، وكانت رمزاً لأن المقام للانذار بما تشهد به السورة الماضية، وكان المراد بها التكرار حتى لا تزال لذاذتها في أذن المبشر وحلاوتها في قلبه، ذكرها بلفظ المضارع الدال على التجدد والتكرار والحدوث والاستمرار، وكان المتعنت ربما حمله له على الوعد بالإيحاء في المستقبل، وكان العاقل يكفيه في النذرى مرة واحدة فقال معبراً بالماضي الدال على الإمضاء والقطع والقضاء الحتم في كل من الإيحاء وفائدته التي هي الأنذار، عاطفاً على ما يتصل بالآية السالفة المختومة

Surenin başındaki ilk vahiy asıl maksat olan müjde için olduğunda; bu müjde, hurûf-ı mukattaa ile kapalı ve işaret yoluyla din ehlinin toplanmasını, diğer dinlere galebe çalmasını, dinlerinin diğer ümmetleri kuşatıp bütün yaratılmışları kapsayacağını ve daha önce açıklandığı üzere mensuplarına kötülük isteyen herkesin onların yücelmesine vesile olacağını gerektirdiğinde; önceki surenin şahitlik ettiği üzere makam uyarma makamı olduğu için bu işaret kabilinden olduğunda; müjdelenenin kulağında lezzeti ve kalbinde tatlılığı daima kalsın diye bununla tekrar murad edildiğinde; bunu yenilenme, tekrarlanma, oluşma ve sürekliliğe delalet eden muzari lafzıyla zikretti. İnatçı kimse bazen bunu gelecekte vahiy vaadi olarak anlayabilirdi; akıllı kimseye ise uyarıda bir defa yetiyordu. Bu sebeple hem vahiyde hem de onun semeresi olan uyarıda geçerlilik, kesinlik ve kesin hükme delalet eden mazi fiille ifade ederek, vekilliğin nefyedilmesiyle son bulan önceki ayetle irtibatlı olana atıfla şöyle buyurdu:

17257. Metin

بنفي الوكالة مما تقديره: إنما عليك البلاغ بالبشارة والنذارة، وقد أوحينا إليك البشارة رمزاً، كما جرت به عادة الأحباب في محاورات الخطاب، ولفت القول إلى مظهر العظمة لأن الإنذار من مجازه: {وكذلك} أي ومثل ذلك الإيحاء الذي قدمنا أنا حبوناك به من وحي الإشارة بالحروف المقطعة {أوحينا} بما لنا من العظمة مع الفرق بين كل ملبس {إليك قرآناً} جامعاً لكل حكمة {عربياً} فهو بين الخطاب واضح الصواب معجز الجناب {لتنذر} أي به {أم القرى} مكة التي هي أم الأرض وأصلها، منها دحيت ولشرفها أوقع الفعل عليها، عدا لها عداد العقلاء، ثم بين أن المراد أهلها بقوله: {ومن} أي وتنذر من {حولها} وهم سكان جميع الأرض التي هي امها، وبذلك فسره البغوي فقال: قرى الأرض كلها، وكذا القشيري وقال: العالم محدق بالكعبة ومكة لأنها سرة الأرض.

Takdiri mana şöyledir: Sana düşen ancak müjde ve uyarı ile tebliğdir. Nitekim sevgililerin hitap sohbetlerindeki adetleri üzere sana müjdeyi işaretle vahyetmiştik. Uyarı azamet makamına uygun olduğu için söz azamet zamirine çevrilerek şöyle buyruldu: {وكذلك} “İşte böylece” yani hurûf-ı mukattaa ile işaret vahyi olarak sana bahşettiğimizi daha önce sunduğumuz o vahiy gibi, {أوحينا} “vahyettik” her türlü şüpheyi ayırt eden azametimizle, {إليك قرآناً} “sana bir Kur'an” her türlü hikmeti toplayan, {عربياً} “Arapça olarak” hitabı açık, doğruluğu besbelli, makamı mucize olan [bir Kur'an], {لتنذر} “uyarasın diye” yani onunla [uyarasın], {أم القرى} “şehirlerin anasını” yeryüzünün anası ve aslı olan Mekke'yi; yeryüzü oradan yayılmıştır ve şerefinden ötürü fiil akıllılar zümresinden sayılarak ona isnat edilmiştir. Sonra bundan maksadın onun ahalisi olduğunu şu buyruğuyla beyan etti: {ومن} “ve kimseleri” yani uyarasın, {حولها} “çevresindekileri.” Onlar da onun anası olduğu bütün yeryüzünün sakinleridir. Begavî bunu böyle tefsir ederek: "Bütün yeryüzü şehirleridir" demiştir. Kuşeyrî de aynı şekilde şöyle demiştir: "Alem, Kâbe'yi ve Mekke'yi kuşatmıştır; çünkü o yeryüzünün merkezidir."

17258. Metin

ولما كان مفعول {تنذر} الثاني على ما هدى إليه السياق ما عذبت به الأمم السالفة والقرون الماضية حين تمادى بهم الكفر وغلب عليهم الظلم في اتخاذهم أولياء من دون الله، عطف عليه: {وتنذر} أي أم القرى ومن حولها مع عذاب الأمم في الدنيا {يوم الجمع} أي لجميع الخلائق ببعثهم من الموت، حذف المفعول الأول من الشق الثاني،

Bağlamın gösterdiğine göre {تنذر} fiilinin ikinci mefulü (nesnesi); Allah'tan başka dostlar edinmelerinde küfürde haddi aştıkları ve zulüm kendilerine galebe çaldığı zaman geçmiş ümmetlerin ve önceki devirlerin kendisiyle azap edildiği şeyler olunca, buna şu atfedildi: {وتنذر} “ve uyarasın diye” yani dünyada ümmetlerin azabıyla birlikte şehirlerin anasını ve çevresindekileri [uyarasın], {يوم الجمع} “toplanma günüyle” yani ölümden diriltilmeleri suretiyle bütün yaratılmışların toplanacağı [günle]. İkinci kısımdan birinci meful,

17259. Metin

والمفعول الثاني من الأول، فالآية من الاحتباك: ذكر المنذرين أولاً دلالة على إرادتها ثانياً، وذكر المنذر به وهو يوم الجمع ثانياً دلالة على المنذر به من عذاب الأمم أولاً، ليذهب به الوهم في المحذوف كل مذهب، فيكون أهول، وذكر هذا المذكور أفخم وأوجل.

birinci kısımdan ise ikinci meful hazfedilmiştir. Dolayısıyla ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincisinde uyarılanların zikredilmesi ikincisinde de onların murad edildiğine delalet eder; ikincisinde kendisiyle uyarılan şey olan toplanma gününün zikredilmesi ise birincisinde geçmiş ümmetlerin azabıyla uyarılmaya delalet eder. Ta ki zihin hazfedilen şeyde her türlü ihtimale gitsin de daha korkutucu olsun; bu zikredilen ise daha azametli ve daha celilldir.

17260. Metin

ولما كان الإنذار - وهو الإعلام بموضع المخافة - تارة يكون عما لا علم به، وهو الأغلب، وتارة عما وقع العمل به ثم خالف المنذر به علمه فعمل أعمال من لا علم له به، نبه على أنه هذا من القسم الثاني بقوله في جملة حالية: {لا ريب فيه} أي لأنه قد ركز في فطرة كل أحد أن الحاكم إذا استعمل عبيده في شيء ثم تظالموا فلا بد له بما تقتضيه السياسة من جمعهم لينصف بينهم وإلا عد سفيهاً، فما ظنك بأحكم الحاكمين.

Uyarı -ki korku yerini bildirmektir- bazen hakkında bilgi olmayan şeyden olur ki çoğunluğu böyledir; bazen de hakkında bilgi sahibi olunup da uyarılan kimsenin bilgisine aykırı davranarak bilgisiz kimsenin amellerini işlemesinden dolayı olur. Bunun ikinci kısımdan olduğuna bir hal cümlesiyle dikkat çekerek şöyle buyurdu: {لا ريب فيه} “ki onda hiçbir şüphe yoktur.” Zira her ferdin fıtratına şu yerleşmiştir: Bir hükümdar kölelerini bir işte görevlendirir de onlar birbirine zulmederse, siyasetin gereği olarak aralarında adaleti sağlamak için onları toplaması kaçınılmazdır; aksi takdirde akılsız sayılır. Hüküm verenlerin en üstünü olan Allah hakkında ne düşünürsün!

17261. Metin

ولما تشوف السامع إلى ما يفعل في جمعهم، وكان الثقلان لما طبعوا عليه من النقصان أهل فرقة وطغيان، ذكر نهايته معبراً بما هو من الفرقة بقوله مسوغاً الابتداء بالنكرة للتفصيل أو تقرير الوصف: {فريق} أي من المجموعين أهل فرقة تداركهم الله بأن جعلهم أهل

Dinleyen kimse onların toplanmasında ne yapılacağını merak ettiğinde ve insanlar ile cinler yaratılışlarındaki noksanlık sebebiyle ayrılık ve azgınlık ehli olduklarında; nekire ile başlamayı tafsilat veya vasfın teyidi için uygun kılarak ayrılık bildiren ifadeyle onların sonunu şöyle zikretti: {فريق} “Bir grup” yani toplananlardan ayrılık ehli olan bir grup vardır ki Allah onları cem ehli kılarak yetiştirmiştir,

17262. Metin

جمع {في الجنة} فصلاً منه وهم الذين قبلوا الإنذار وبالغوا في الحذار {وفريق} أي منهم خذلهم الله ووكلهم إلى أنفسهم فزادوا في الفرقة {في السعير *} عدلاً منه، قال القشيري: كما أنهم في الدنيا فريقان: فريق في درجات الطاعة وحلاوات العبادات، وفريق في ظلمات الشرك وعقوبات الجحد والشك، فلذلك غداهم فريقان: فريق هم أهل اللقاء، وفريق هم أهل البلاء والشقاء. روى الإمام أحمد عن عبد الله بن عمرو ﵄ قال: خرج علينا رسول الله ﷺ وفي يده كتابان فقال: «أتدرون ما هذان الكتابان؟ قال: قلنا لا، إلا أن تخبرنا يا رسول الله! قال للذي في يده اليمنى: هذا كتاب من رب العالمين بأسماء أهل الجنة وأسماء آبائهم وقبائلهم، ثم أجمل على آخرهم، ولا يزاد فيهم ولا ينقص منهم أبدا، ثم قال للذي في يساره: هذا كتاب أهل النار بأسمائهم وأسماء آبائهم وقبائلهم، ثم أجمل على آخرهم، لا يزاد فيهم ولا ينقص منهم أبداً، فقال أصحاب رسول الله ﷺ: فلأي شيء نعمل إن كان هذا أمراً قد فرغ منه، قال رسول الله ﷺ: سددوا وقاربوا فإن صاحب الجنة يختم له بعمل الجنة وإن عمل أي عمل وإن صاحب النار يختم له بعمل النار وإن عمل أي عمل، قال بيده

bir lütuf olarak: {في الجنة} “cennettedir.” Onlar uyarıyı kabul edip sakınmada titizlik gösterenlerdir. {وفريق} “ve bir grup da” yani onlardan Allah'ın yardımsız bıraktığı ve kendi nefislerine terk ettiği, böylece ayrılığı artıran kimseler de {في السعير *} “çılgın alevli cehennemdedir.” O'nun adaleti gereği. Kuşeyrî şöyle demiştir: Dünyada iki grup oldukları gibi -bir grup itaat derecelerinde ve ibadet tatlarındadır, bir grup ise şirkin karanlıklarında, inkar ve şüphenin cezalarındadır-, bu sebeple yarın da iki grup olurlar: Bir grup vuslat ehlidir, bir grup ise bela ve şekavet ehlidir. İmam Ahmed, Abdullah b. Amr radıyallâhu anhümâ'dan rivayet etti: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem elinde iki kitapla yanımıza çıktı ve: «Bu iki kitabın ne olduğunu biliyor musunuz?» buyurdu. Dedik ki: "Hayır, ancak bize bildirirsen biliriz ey Allah'ın Resûlü!" Sağ elindekine şöyle dedi: «Bu, Âlemlerin Rabbi'nden cennet ehlinin, babalarının ve kabilelerinin isimlerini içeren bir kitaptır; sonra sonuncusuna kadar toplanmıştır, bunlara asla ne bir ilave yapılır ne de eksiltilir.» Sonra solundakine şöyle dedi: «Bu, cehennem ehlinin, babalarının ve kabilelerinin isimlerini içeren bir kitaptır; sonra sonuncusuna kadar toplanmıştır, bunlara asla ne bir ilave yapılır ne de eksiltilir.» Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ashabı: "Madem bu iş bitirilmiş, o halde ne diye amel ediyoruz?" dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Doğru yolda olun ve itidali koruyun; zira cennet ehli olan kimsenin [ömrü], ne amel işlemiş olursa olsun cennet ehlinin ameliyle mühürlenir. Cehennem ehli olan kimsenin [ömrü] ise ne amel işlemiş olursa olsun cehennem ehlinin ameliyle mühürlenir.» Eliyle şöyle yaptı...

17263. Metin

فقبضها، ثم قال: فرغ ربكم ﷿ من العباد، ثم قال باليمنى فنبذ بها فقال: فريق في الجنة، ونبذ باليسرى فقال: فريق في السعير»

...ve elini sıktı, sonra buyurdu ki: «Rabbiniz Azze ve Celle kulların [işinden] fariğ olmuştur.» Sonra sağ eliyle işaret edip attı ve şöyle buyurdu: «Bir grup cennettedir.» Sol eliyle işaret edip attı ve şöyle buyurdu: «Bir grup da çılgın alevli cehennemdedir.»

17264. Metin

قال ابن كثير: وهكذا رواه النسائي والترمذي جميعاً، وقال الترمذي: حسن صحيح غريب.

İbn Kesîr şöyle demiştir: Bunu Nesâî ve Tirmizî de birlikte rivayet etmişlerdir. Tirmizî: "Hasen, sahih, garibdir" demiştir.

17265. Metin

ولما كان ملوك الدنيا غالباً لا يريدون أن يعصى أمرهم، فإذا حذروا من شيء أرادوا أن لا يقرب، فإن فعله أحد كان فعله له خارجاً عن مرادهم، فكانت عقوبتهم له لخروجه عن المراد شفاء لما حصل لهم من داء الغيظ، بين أنه سبحانه على غير ذلك، وأنه منزه عن خروج شيء عن مراده، وعن أن يلحقه نفع بطاعة أو ضر بمعصية، وإن عقوبته إنما هي على مخالفة أمره مع الدخول تحت مراده بإلجائه وقسره، وهذا في نفس الأمر، وأما في الظاهر فالأمر أن لا يظهر أنه لشيء منهما مانع إلا صرف الاختيار، فقال صارفاً القول عن مظهر العظمة استيفاء لإنذار ما هو حقيق به منها إلى الاسم الجامع صفات العظمة وغيرها لاقتضاء الحال له: {ولو شاء الله} أي المحيط بجميع صفات الكمال {لجعلهم} أي المجموعين {امة واحدة} للعذاب أو الثواب ولكنه لم يشأ ذلك بل شاء أن يكونوا فريقين: مقسطين وظالمين، ليظهر فضله وعدله وأنه إله جبار واحد قهار،

Dünya kralları çoğunlukla emirlerine isyan edilmesini istemezler; bir şeyden sakındırdıklarında ona yaklaşılmamasını murad ederler. Eğer biri onu yaparsa, onun bu fiili onların iradesinin dışına çıkmış olur; dolayısıyla ona verdikleri ceza iradelerinin dışına çıkıldığı için içlerinde hasıl olan öfke hastalığına bir şifa kabilindendir. Yüce Allah Kendisinin bundan münezzeh olduğunu, hiçbir şeyin iradesinin dışına çıkamayacağını, bir itaatten Kendisine fayda veya bir isyandan zarar erişmeyeceğini; cezasının ise sadece Kendisini mecbur bırakıp zorlayarak iradesi altına girmekle birlikte emrine muhalefet etmesinden kaynaklandığını beyan etti. Bu işin aslı böyledir. Zahirde ise her ikisine de sırf tercihten başka bir engel olmadığı görünür. Halin gereği olarak uyarının hakkını vermek üzere sözü azamet makamından azamet ve diğer sıfatları toplayan isme çevirerek şöyle buyurdu: {ولو شاء الله} “Eğer Allah dileseydi” yani bütün kemâl sıfatlarını kuşatan Zat, {لجعلهم} “onları elbette kılardı” yani o toplananları, {امة واحدة} “tek bir ümmet” azap veya sevap için kılardı; fakat bunu dilemedi, bilakis lütfunu ve adaletini, tek ve kahredici cebbar bir ilah olduğunu ortaya koymak için...

17266. Metin

لا يبالي بأحد وهو معنى قوله: {ولكن يدخل من يشاء} أي إدخاله {في رحمته} بخلق الهداية في قلبه فتكون أفعالهم في مواضعها وهم المقسطون، ويدخل من يشاء في نقمته بخلق الضلال في قلوبهم فيكونون ظالمين، فلا يكون لهم فعل في حاق موضعه، فالمقسطون ما لهم من عدو ولا نكير {والظالمون} أي العريقون في الظلم الذين شاء ظلمهم فيدخلهم في لعنته {ما لهم من ولي} يلي أمورهم فيجتهد في إصلاحها {ولا نصير *} ينصرهم من الهوان، فالآية من الاحتباك وهو ظاهر ذكر الرحمة أولاً دليلاً على اللعنة ثانياً والظلم وما معه ثانياً دليلاً على أضداده أولاً، وسره أنه ذكر السبب الحقيقي في أهل السعادة ليحملهم على مزيد الشكر، والسبب الظاهري في أهل الشقاوة لينهاهم عن الكفر.

...onların adaletli ve zalim olmak üzere iki grup olmasını diledi. O hiç kimseye aldırmaz; şu buyruğunun manası da budur: {ولكن يدخل من يشاء} “Fakat O, dilediğini girdirir” yani girdirmeyi dilediği kimseyi, {في رحمته} “kendi rahmetine” kalbinde hidayeti yaratmak suretiyle [girdirir]; böylece fiilleri yerli yerinde olur ki bunlar adalet ehlidir. Dilediğini de kalplerinde sapıklığı yaratmak suretiyle azabına girdirir, böylece zalim olurlar; fiilleri asla tam yerini bulmaz. Adalet ehlinin hiçbir düşmanı ve kınayıcısı yoktur. {والظالمون} “Zalimlere gelince” yani zulümde kökleşmiş ve Allah'ın zulümlerini dileyerek lanetine girdirdiği kimselerdir; {ما لهم من ولي} “onların hiçbir dostu yoktur” işlerini üstlenip düzeltmeye gayret edecek, {ولا نصير *} “ve hiçbir yardımcıları da yoktur.” Kendilerini aşağılanmaktan kurtaracak. Ayette açık bir ihtibâk sanatı vardır: Birincide rahmetin zikredilmesi ikincideki lanete delildir; ikincideki zulüm ve beraberindekiler ise birincideki zıtlarına delildir. Bunun sırrı şudur: Saadet ehlinde hakiki sebebi zikretmiştir ki onları daha çok şükretmeye sevk etsin; şekavet ehlinde ise zahiri sebebi zikretmiştir ki onları küfürden vazgeçirsin.

17267. Metin

ولما كان التقدير: هل قصر هؤلاء الذين تنذرهم هممهم وعزائمهم وأقوالهم وأفعالهم على الله تعالى اتعاظاً وانتذاراً بهذا الكلام المعجز، عادل به قوله: {أم اتخذوا} أي عالجوا فطرهم الشاهدة بذلك بشهادة أوقات الاضطرار حتى لفتوها عنه سبحانه فأخذوا {من دونه أولياء} هم عالمون بأنهم لا يغنون عنهم شيئاً ولهذا قال: {فالله} أي فتسبب عما أفهمته صيغة الافتعال من أنهم عالمون بأنه وحده الضار النافع علمُهم

Takdiri mana: "Kendilerini uyardığın bu kimseler, bu mucizevi kelamdan öğüt alıp sakınarak gayretlerini, azimlerini, sözlerini ve fiillerini sırf Yüce Allah'a mı has kıldılar?" şeklinde olunca, şu buyruğu buna denk getirdi: {أم اتخذوا} “Yoksa edindiler mi?” Yani darlık anlarının şahitliğiyle buna şahitlik eden fıtratlarını zorlayıp Yüce Allah'tan çevirdiler de edindiler mi, {من دونه أولياء} “O'ndan başka dostlar?” Oysa onlar bunların kendilerine hiçbir fayda vermeyeceğini bilmektedirler. Bu sebeple şöyle buyurdu: {فالله} “Oysa Allah” yani ifti'âl kalıbının hissettirdiği üzere sadece O'nun zarar ve fayda verdiğini bilmelerinden ötürü...

17268. Metin

بأنه {هو} وحده {الولي} لا غيره، ويجوز أن يكون مسبباً عن هذا الاستفهام الإنكاري التوبيخي كأنه قيل: هل قصروا هممهم عليه سبحانه، فسبب أنه وحمده المستحق لما يقصدونه من التولي {وهو} أيضاً وحده لا غيره {يحيي الموتى} أي يجدد إحيائهم في أي وقت يشاؤه {وهو} أي وحده {على كل شيء قدير *} أي بالغ القدرة لا يشاركه شيء في ذلك بشهادة كل عاقل، وأكده بالقصر لأن شركهم بالأولياء إنكار لاختصاصه بالولاية.

...{هو} “işte O” yalnızca O'dur {الولي} “yegane dost;” başkası değildir. Yahut bu kınayıcı ve azarlayıcı istifhamın (sorunun) neticesi olması caizdir; sanki şöyle denilmiştir: Gayretlerini sırf O'na mı has kıldılar? Bu sebeple dost edinmek istedikleri şeye layık olan yalnızca O'dur. {وهو} “Ve O” yine yalnızca O'dur, başkası değil, {يحيي الموتى} “ölüleri diriltir” yani dilediği her vakitte onların diriltilmesini yeniler. {وهو} “Ve O” yani yalnız O, {على كل شيء قدير *} “her şeye hakkıyla kadirdir.” Yani her akıl sahibinin şahitliğiyle hiçbir şeyin Kendisine ortak olamayacağı mutlak bir kudrete sahiptir. Dost edinmedeki şirkleri O'nun dostluğa has oluşunu inkar anlamına geldiği için bunu hasr (yalnızlık) ile tekit etti.

17269. Metin

ولما كانوا جميعاً يقرون بجميع ما وصف به نفسه المقدسة في هذه الآية عند الشدائد، بعضه تصريحاً من الوحدانية في الولاية والإحياء في هذه الدار والقدرة على كل شيء، وبعضه لزوماً وهو الإحياء بالبعث، تسبب عن ذلك قطعاً أن يقال مع صرف القول إلى الخطاب إشارة إلى أنه تعالى قرب إليهم كل خير وقرب إليهم فهم الوحدانية لعقولهم بعد أن فطرهم على لزومها عند الاضطرار، فما اتفقتم فيه من أمره سبحانه فهو الحق، وذلك هو أصل الدين الذي أطبق عليه الخلائق في وقت الاضطرار، لم يتلعثم فيه منهم ضعيف، ولا جبار منيف، عطف عليه قوله:

Onların hepsi sıkıntı anlarında bu ayette O'nun mukaddes Zatını vasfettiği her şeyi -bir kısmını dostlukta teklik, bu yurtta diriltme ve her şeye güç yetirme şeklinde açıkça; bir kısmını da öldükten sonra diriltme gereği olarak- ikrar ettiklerinde; darlık anında O'na bağlanmaya fıtratlarını ayarladıktan sonra Yüce Allah'ın kendilerine her hayrı ve tevhidi anlamayı akıllarına yaklaştırdığına işaret etmek üzere sözü hitaba çevirerek kesin bir şekilde şöyle denmesi gerekti: O'nun emrinden üzerinde ittifak ettiğiniz şey haktır; bu da mahlukatın darlık anında üzerinde birleştiği, içlerinden zayıfın da ulu bir zorbanın da tereddüt etmediği dinin aslıdır. Şu buyruğu buna atfetti:

17270. Metin

{وما اختلفتم} أي أيها الخلق {فيه من شيء} وذلك هو الفروع مطلقاً والأصول في حال الرفاهية {فحكمه إلى الله} أي الذي هو الولي لا غيره وهو القدير لا غيره، فلا يخرج شيء عن أمره، فحصوا عنه تجدوه في كتابه لأن فيه تبيان كل شيء، فإن قصرت أفهامكم عن إخراجه منه فاطلبوه في سنة نبيه ﷺ، فإن عز عليكم ففي إجماع أهل دينه، فإن أعوزكم ذلك ففي القياس على شيء من ذلك. قال القشيري: هذه الأشياء هي قانون الشريعة، وجملتها من كتاب الله، فإن الكتاب هو الذي يدل على صحة هذه الجملة - انتهى. وما اجتهدتم فيه على ما شرع لكم وفصلتموه بما ظهر لكم على حكم بذل الجهد مضى، وما لا فصله بينكم سبحانه في هذا اليوم أن أراد بنصر المحق وخذلان الظالم، وإن أراد أخره إلى يوم الدين، فإن شاء عفا وإن شاء عاقب عليه، فلا حكم لغيره لا في الدنيا ولا في الآخرة.

{وما اختلفتم} “Ayrılığa düştüğünüz şeylerin” yani ey yaratılmışlar, {فيه من شيء} “herhangi birinde” ki bu mutlak olarak fürûattır ve refah anındaki usûldür, {فحكمه إلى الله} “hükmü Allah'a aittir.” Yani başkası değil yegane dost ve başkası değil yegane kadir olan Zat'a aittir. Hiçbir şey O'nun emrinin dışına çıkamaz. Onu araştırın, Kitabı'nda bulursunuz; zira onda her şeyin açıklaması vardır. Eğer anlayışlarınız onu oradan çıkarmaya yetmezse, Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'in sünnetinde arayın. Eğer bu size güç gelirse, din ehlinin icmaında arayın. Şayet bunu da bulamazsanız, bunlardan birine kıyas etmekte arayın. Kuşeyrî şöyle demiştir: "Bu hususlar şeriatın kanunudur; bütünü ise Allah'ın Kitabı'ndandır; zira bu bütünün sıhhatine delalet eden Kitap'tır" -ikayesi bitti-. Sizin için teşri kılınan şey üzerinde ictihad ettiğiniz ve çaba sarf etme hükmü gereğince size zahir olanla hükme bağladığınız şey geçerlidir. Hükme bağlanmayan şeyi ise haklıya yardım edip zalimi yardımsız bırakarak dilerse bu dünyada aranızda Yüce Allah hükme bağlar; dilerse din gününe erteler. Dilerse affeder, dilerse cezalandırır. Ne dünyada ne de ahirette O'ndan başkasına ait hiçbir hüküm yoktur.

17271. Metin

ولما أنتج هذا أنه لا عظيم غيره، ولا إله إلا هو، ترجم ذلك بقوله مخاطباً للكل: {ذلكم} أي العظيم الرتبة جداً {الله} المحيط بجميع أوصاف الكمال، فلا شريك له في شيء منه بوجه {ربي} الذي لا مربي له غيره في ماضٍ ولا حال ولا استقبال. ولما كان ذلك، أنتج ولا بد قوله: {عليه} أي وحده {توكلت} أي أسلمت

Bu durum O'ndan başka hiçbir büyüğün ve O'ndan başka hiçbir ilahın olmadığını netice verince, herkese hitap ederek bunu şu buyruğuyla tercüme etti: {ذلكم} “İşte bu” yani mertebesi pek yüce olan, {الله} “Allah'tır” bütün kemâl sıfatlarını kuşatan, dolayısıyla hiçbir şekilde hiçbir şeyde ortağı bulunmayan Zat, {ربي} “benim Rabbimdir.” Geçmişte, şu anda ve gelecekte O'ndan başka hiçbir terbiyecisi olmayandır. Bu böyle olunca, kaçınılmaz olarak şu buyruğu netice verdi: {عليه} “Yalnız O'na” yani sadece O'na, {توكلت} “tevekkül ettim” yani teslim oldum...

17272. Metin

جميع أمري {وإليه} أي لا إلى غيره {أنيب *} أي أرجع بالتوبة إذا قصرت في شيء من فروع شرعه وأرجع إلى كتابه إذا نابني أمر من الأمور، فأعرف منه حكمه فافعلوا أنتم كذلك، اجعلوه الحكم تفلحوا، ولا تعدلوا عنه في شيء من الأشياء تهلكوا.

bütün işimi [O'na teslim ettim]. {وإليه} “Ve yalnız O'na” yani başkasına değil, {أنيب} “yönelirim.” Yani şeriatının fürûatından bir şeyde kusur ettiğimde tevbe ile O'na dönerim; başıma bir iş geldiğinde O'nun Kitabı'na dönerim ve hükmünü ondan öğrenirim. Siz de böyle yapın! Kurtuluşa ermek için O'nu hakem kılın ve helak olmamak için hiçbir şeyde O'ndan başkasına yönelmeyin.

17273. Metin

ولما تقرر بهذا الكلام أنه قد ركز في الفطر أنه لا إله غيره لأنه خالق سواه كما يهدي إليه الاضطرار وإن أغفل عنه البطر، وصفه بالدليل على ذلك الذي جبل عليه جميع الفطر: {فاطر السماوات والأرض} أي مبتدئهما بالخلق والإخراج من العدم، وكل ما اتخذتموه ولياً من دونه فهو منهما، فهو مما فطره كما يعلم كل أحد منكم ذلك لا يتمارى فيه، فهذا هو السبب في العلم المركوز في الفطر من أنه الواحد الذي لا إله معه كما كان في الأزل ولا شيء معه.

Bu sözle, fıtratlara O'ndan başka hiçbir ilahın olmadığı -çünkü O'nun dışındakilerin yaratıcısı olduğu- yerleştirildiği, şımarıklık bunu unuttursa da darlık anının buna ilettiği sabit olunca, O'nu bütün fıtratların üzerine yaratıldığı şu delille niteledi: {فاطر السماوات والأرض} “Gökleri ve yeri yaratandır.” Yani onları yokluktan var ederek ve ilk defa yaratarak var edendir. O'ndan başka edindiğiniz her dost bu ikisindendir; dolayısıyla her birinizin hiç şüphe etmeksizin bildiği gibi O'nun yarattıklarındandır. İşte ezelde hiçbir şey O'nunla birlikte olmadığı gibi, O'nunla birlikte hiçbir ilahın bulunmadığı Tek olduğuna dair fıtratlara yerleştirilmiş olan bilginin sebebi budur.

17274. Metin

ولما ذكر سبحانه ما شق العدم بإيجاده من غير سبب أصلاً، أتبعه ما سببه عن ذلك فأنشأه من العناصر التي أبدعتها يد القدرة في الخافقين، فقال معبراً بالفعلية تذكيراً بما يوجب لهم الاعتراف بما اعترف به نبيه ﷺ من أنه وحده ربه لا شريك له في ذلك، فيوجب التوكل عليه وحده: {جعل لكم} أي بعد

Yüce Allah hiçbir sebep olmaksızın yokluğu var ederek yardığı şeyi zikredince, kudret elinin doğuda ve batıda var ettiği unsurlardan meydana getirerek buna sebep kıldığı şeyi peşinden getirdi ve Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'in ikrar ettiği gibi O'nun tek Rabbi olduğunu ve bunda hiçbir ortağının bulunmadığını ikrar etmelerini ve böylece yalnızca O'na tevekkül etmelerini gerektiren şeyi hatırlatmak üzere fiil sigasıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {جعل لكم} “Sizin için var etti” yani...

17275. Metin

أن خلقكم من الأرض {من أنفسكم أزواجاً} يكون بالسكون إليها بقاء نوعكم، ولما كانت الأنعام ومنافعها لأجلنا قال: {ومن} أي وجعل لكم من {الأنعام} الي هي أموالكم وجمالكم وبها أعظم قوامكم {أزواجاً} أي من أنفسها، يكون بها أيضاً بقاء نوعها، وكذا جميع الحيوانات، ومعنى قوله مغلباً العقلاء: {يذرؤكم} أي يخلقكم ويكثركم ولما كان الأزواج في غاية المحبة للزواج بحيث إنه مستول على القلوب، كان كأنه محيط بهم فقال: {فيه} أي في ذلك التزاوج بحيث يجعلكم مولعين به، من قوله ذراه: خلقه وكثره وأولعه بالشيء، فيكون لكم في الأزواج من البشر نطفاً وجمالاً وولادة، وفي الأنعام غذاء وشراباً واكلاً، وغير ذلك مما لكم فيه من المنافع، ولا تزالون في هذا الوجه من الخلق والتزاوج نسلاً بعد نسل وجيلاً بعد جيل.

sizi topraktan yarattıktan sonra {من أنفسكم أزواجاً} “kendi nefislerinizden eşler” ki onlarla huzur bulmanızla türünüz devam eder. Davarlar ve onların menfaatleri bizim için olduğundan şöyle buyurdu: {ومن} “Ve...den de” yani sizin için kıldı, {الأنعام} “davarlardan” ki onlar mallarınız, güzelliğiniz ve en büyük geçim kaynağınızdır, {أزواجاً} “çiftler” yani kendi türlerinden eşler kıldı ki onların türü de devam etsin; bütün hayvanlar da böyledir. Akıl sahiplerini tağlib ederek buyurduğu şu ifadenin anlamı: {يذرؤكم} “Sizi orada yaratıp çoğaltıyor” yani sizi yaratıyor ve çoğaltıyor. Eşler evliliği son derece sevdiğinden ve bu sevgi kalpleri bütünüyle kuşattığından, sanki onları çepeçevre sarmış gibi buyurdu: {فيه} “Orada” yani o eşleşme içinde, sizi ona düşkün kılacak şekilde çoğaltır. Bu, "Onu yarattı, çoğalttı ve ona düşkün kıldı" ifadesindendir. Böylece insan eşlerinde sizin için nutfeler, güzellik ve doğum; davarlarda ise besin, içecek, yiyecek ve sizin için bulunan diğer faydalar meydana gelir. Bu yaratılış ve eşleşme biçiminde nesilden nesile, çağdan çağa devam edip durursunuz.

17276. Metin

ولما تقرر في الأوهام وثبت في كثير من الأذهان أنه لا يكون شيء إلا بسبب التزواج، كان ربما سرى شيء من هذا الوهم في حق الخالق سبحانه فنفاه على أبلغ وجه بقوله: استئنافاً في جواب من يسأل عنه: {ليس} وقدم الخبر لأن المراد نفيه فأولاه النافي دلالة على شدة العناية بنفسه فقال: {كمثله} أي مثل

Her şeyin ancak çiftleşme / eşleşme sebebiyle var olabileceği vehimlerde yer edip birçok zihinde sabit olunca, bu vehimden bir şeyin Yüce Yaratıcı hakkında da sirayet etmesi ihtimaline binaen, O'nu soran kimseye cevap olarak istînâf yoluyla en beliğ şekilde bunu nefyederek şöyle buyurdu: {ليس} “Değildir” ve nefyi kastedildiği için haberi öne aldı; bizzat kendisini nefyetmeye gösterilen büyük itinaya delalet etsin diye olumsuzluk edatının hemen ardından getirerek şöyle buyurdu: {كمثله} “O'nun benzeri gibi...” Yani...

17277. Metin

نفسه في ذاته ولا في شيء من صفاته: {شيء} يزاوجه أو يناسبه، وكل ما اتخذتموه ولياً من دونه، فله ما يزاوجه ويماثله، فالمراد بالمثل هنا النفس وهو أصله وحقيقته في اللغة من قولهم: مثل الرجل يمثل - إذا قام وانتصب، قال الإمام عبد الحق الإشبيلي في كتابه الواعي: والمثل يكون هو الحديث نفسه {مثل الجنة التي وعد المتقون} [الرعد: ٣٥] فمثلها هو الخبر عنها، وقيل: المثل ههنا الصفة {ولما يأتكم مثل الذين خلوا من قبلكم} [البقرة: ٢١٤] أي صفتهم، نقل ذلك الهروي ونقل عن أبي عبد الله القزاز قوله: {ضرب مثل فاستمعوا له} [الحج: ٧٣] كذلك، لأنه قال: {إن الذين تدعون} الآية فصار الخبر عن ذلك هو المثل، قال: وهو على أصل ما ذكرنا أن مثل الشيء صفته وصورته، وروي عن علي بن أبي طالب ﵁ أنه قرأ {مثال} وقرأ {أمثال الجنة التي وعد المتقون} ثم قال: وهذا كله يدل على أن معنى {مثل} صفة صورة، قال أبو عبد الله: مثلت له الشيء تمثيلاً: صورته له حتى كأنه ينظر إليه، وفي الحديث:

zatında ve sıfatlarından hiçbirinde bizzat Kendisine [benzer] {شيء} “hiçbir şey [yoktur].” O'nunla eşleşecek veya O'na denk olacak hiçbir şey yoktur. O'ndan başka edindiğiniz her dostun ise kendisiyle eşleşen ve benzeri olan bir varlığı vardır. Burada "misl"den murat zatın kendisidir; nitekim lügatteki aslı ve hakikati de adam dikilip ayakta durduğunda söylenen Mesele'r-raculü yemsülü (مَثَلَ الرَّجُلُ يَمْثُلُ) ifadesindendir. İmam Abdülhak el-İşbîlî el-Vâ'î adlı kitabında şöyle demiştir: Misl, bizzat sözün kendisi de olur: {مثل الجنة التي وعد المتقون} “Müttakilere vaad olunan cennetin misali...” [Ra'd: 35], buradaki misal cennet hakkındaki haberdir. Burada mislin sıfat olduğu da söylenmiştir: {ولما يأتكم مثل الذين خلوا من قبلكم} “Sizden önce gelip geçenlerin misali (hali) size gelmeden...” [Bakara: 214] yani onların sıfatı. Bunu Herevî nakletmiş ve Ebû Abdullah el-Kazzâz'dan da {ضرب مثل فاستمعوا له} “Bir misal verildi, şimdi onu dinleyin” [Hac: 73] ayetinin de böyle olduğunu nakletmiştir; zira {إن الذين تدعون} “Sizin yalvardıklarınız...” ayetini buyurmuştur ve bundan verilen haber "misal" olmuştur. Şöyle demiştir: Bu, zikrettiğimiz üzere bir şeyin mislinin onun sıfatı ve sûreti olduğu aslına dayanır. Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh'den onun {مثال} ve {أمثال الجنة التي وعد المتقون} şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. Sonra şöyle demiştir: Bütün bunlar, {مثل} kelimesinin anlamının sıfat ve sûret olduğuna delalet eder. Ebû Abdullah şöyle demiştir: "Şeyi ona temsil ettim" (meseltü lehü'ş-şey'e temsîlen), yani adeta ona bakıyormuş gibi onu ona tasvir ettim demektir. Hadiste de şöyle buyrulmuştur:

17278. Metin

«مثلت لي الجنة والنار» انتهى. في القاموس: المثل - بالكسر والتحريك وكأمر: المشبه، والمثل محركة: الحجة

«Cennet ve cehennem bana temsil edildi (tasvir edilip gösterildi)» -nakil bitti-. Kāmûs'ta şöyle denir: Misl (المِثْل) -kesre ile, fetha ile (mesel) ve emir vezninde (misil)-: Benzer demektir. Harekeli olan mesel (المَثَل): Hüccet,

17279. Metin

والحديث والصفة، والمثيل: المقدار والقصاص وصفة الشيء والفراش، جمعه أمثلة ومثل، والتمثال - بالكسر: الصورة ومثل قائماً: قام منتصباً كمثل بلاضم مثولاً - انتهى. وفي شمس العلوم: والعرب تقيم المثل مقام النفس فتقول: مثلي لا يقول هذا أي أنا انتهى. فقد بان أن المثل بالإسكان والتحريك واحد، وأنه في الأصل عبارة عن نفس الشيء وصورته، ثم شاع فيما يشابهه، فمعنى مثل أي انتصب تشكل وتصور فكانت له صورة وشكل لأن بالانتصاب تتحقق صورته وتظهر، وكذا مثل بمعنى لصق الأرض وإن كان ظهوره بالقيام أوضح، وكذا مثل إذا زال عن مكانه لأنه حصل الانتصاب أو اللصوق، وزاد الانتقال، ويوضح ذلك قولهم: مثله له - إذا صوره حتى كأنه ينظر إليه، فعلم قطعاً أن معنى الآية ما قلته، وأنه لو قيل {ليس كمثله شيء} ، من غير كاف، لربما قال بعض أهل التعنت: هذا معناه أنه ليس شيئاً، لأنا قد علمنا أن المثل هو الشيء، وقد كانوا يتعنتون بدون هذا، فأتى بالكاف إزالةً لهذا التعنت مع العلم القطعي بأن ظاهر ما نفهمه غير مراد لأنه يؤدي إلى محالين هما في غاية الضمور يحاشى عن أحدهما فكيف إذا اجتمعا من له أدنى حكمة فكيف بأحكم الحكماء، أحدهما أن له مثلاً، والثاني أن مثله لا مثل له مع الحكم بأنه مثله، وذلك تناقض

söz ve sıfattır. Mesîl (المَثِيل): Miktar, kısas, şeyin sıfatı ve döşektir; çoğulu emsile (أَمْثِلَة) ve mütül (مُثُل) gelir. Timtâl (التِّمْثَال) -kesre ile-: Sûrettir. "Mesele kâimen": Dammessiz "meselü müsûlen" gibi dikilip ayakta durdu demektir -nakil bitti-. Şemsü'l-Ulûm'da şöyle denir: Araplar "misl" kelimesini "nefis" (zat) yerine koyarlar ve: "Benim mislim bunu söylemez" derler, yani "ben [söylemem]" demektir -nakil bitti-. Böylece mislin sükûnla (misl) ve harekeyle (mesel) bir olduğu, aslında şeyin bizzat kendisinden ve sûretinden ibaret bulunduğu, daha sonra ona benzeyen şeyler hakkında yaygınlaştığı ortaya çıkmış oldu. Dolayısıyla "mesele" yani dikildi demek; şekil aldı ve tasvir edildi, bir sûreti ve şekli oldu demektir; çünkü dikilmekle sûreti gerçekleşir ve ortaya çıkar. Aynı şekilde yere yapıştı anlamındaki "mesele" de böyledir, gerçi ayakta durmakla belirmesi daha açıktır. Yerinden ayrıldı anlamındaki "mesele" de böyledir, çünkü dikilme veya yapışma meydana gelmiş, üstüne intikal eklenmiştir. Bunu, adeta ona bakıyormuş gibi tasvir ettiğinde söyledikleri "messelehu lehû" sözü açıklar. Böylece ayetin anlamının dediğim gibi olduğu kesinlikle anlaşıldı. Şayet kâf harfi olmaksızın {ليس كمثله شيء} [yani leyse mislehû şey'ün] denilseydi, inatçılardan bazıları muhtemelen şöyle derdi: "Bunun anlamı O'nun bir şey olmadığıdır; zira mislin şeyin kendisi olduğunu biliyoruz." Nitekim bundan daha azında bile inatçılık ediyorlardı. İşte bu inatçılığı ortadan kaldırmak için, anladığımız zahirin kastedilmediği kesin bilgisiyle birlikte kâf getirildi; çünkü bu durum son derece zayıf olan iki imkânsıza götürür ki en küçük bir hikmet sahibi bile bunların birinden tenzih edilir, nerede kaldı ki Hâkimler Hâkimi tenzih edilmesin! Bunlardan biri O'nun bir benzerinin bulunması, ikincisi ise benzeri olduğuna hükmetmekle birlikte benzerinin hiçbir benzerinin bulunmamasıdır. Bu ise çelişkidir...

17280. Metin

ظاهر يتعالى الله عن إرادة مثله علواً كبيراً - والله الموفق.

açık bir [çelişkidir]. Allah Teâlâ böyle bir şeyi murat etmekten çok yücedir. Başarı Allah'tandır.

17281. Metin

ولما كان قد أبطن نفسه سبحانه بهذا التنزيه إبطاناً عظيماً، وكان هذا الإعراق في البطون لا تحتمله العقول، فلا يؤمن عليها النزوع إلى التعطيل، قربه بنوع ظهور بذكر ما نعقله من الأوصاف بعد الأمن من التشبيه لمن يأمل الكلام، وحكم العقل وطرد الوهم، فأتى بأوضح ما نحسه من أوصافنا. وأظهره مع استلزامه لبقية الصفات فقال: {وهو} أي والحال أنه لا غيره {السميع البصير *} أي الكامل في السمع والبصر والعلم من البصر والبصيرة، ومن المقطوع به أن ذلك لا يكون على وجه الخصوص إلا بالوحدانية والحياة والقدرة والإرادة والكلام، فاستوفت هذه الآية ما لوح إليه العاطف فيب قوله «وما اختلفتم» بعد ما صرح به، فالله هو الولي من أصول الدين بالصفات السبع على أتم وجه - والله الموفق، قال الحرالي: السمع إدراك ألطف المثلين وهو الاسم، والصر إدراك أظهر المثلين وهو الصورة، وبالحق سبحانه بدأ كل مثل لطيف فهو السميع بالحقيقة أن لا يسمع ما هو مبدىء ألطف مثيله، أو لا يبصر ما هو مبدىء أظهر مثيله، ولما كان ﷾ عليماً بأمثال البادئات قبل كونها كان سميعاً لها بصيراً لها قبل كونها، وإنما يستجد السمع والبصر من يتبع علمه إدراك

Yüce Allah bu tenzih ile Kendisini son derece gizli kıldığından ve gizlilikte bu derece derinleşmeyi akıllar kaldıramayıp ta'tîle (sıfatları inkâra) meyletmelerinden emin olunamayacağından; sözü düşünen, aklı hakem kılan ve vehmi kovan kimse için teşbih tehlikesinden emin olunduktan sonra kavrayabildiğimiz sıfatları zikrederek bir tür zuhur ile [Zatını akıllara] yaklaştırdı. Bizim sıfatlarımızdan en açık hissettiğimizi ve diğer sıfatları da gerektirmesiyle birlikte en belirgin olanını getirip şöyle buyurdu: {وهو} “Ve O” yani başkası değil O, {السميع البصير} “hakkıyla işiten, hakkıyla görendir.” Yani işitmede, görmede ve basar ile basîretten kaynaklanan ilimde kâmil olandır. Kesin olan şu ki bu durum özel anlamıyla ancak vahdaniyet, hayat, kudret, irade ve kelâm ile mümkündür. Böylece bu ayet, daha önce açıkça ifade ettikten sonra "Ayrılığa düştüğünüz..." sözündeki atfın işaret ettiği hususları eksiksizce içerdi. Allah dinin asıllarından olan yegâne dosttur ve yedi sıfata en mükemmel şekilde sahiptir -Başarı Allah'tandır-. Harrâlî şöyle demiştir: İşitme, iki benzerden daha latif olanını yani ismi idrak etmektir; görme ise iki benzerden daha zahir olanını yani sûreti idrak etmektir. Her latif misal Hak Sübhânehu ile başlamıştır; dolayısıyla O hakiki anlamda işitendir, zira en latif mislinin başlatıcısı olduğu şeyi işitmemesi veya en zahir mislinin başlatıcısı olduğu şeyi görmemesi düşünülemez. Yüce Allah varlığa çıkanların misallerini onlar var olmadan önce bildiği için, var olmadan önce de onları işiten ve onları görendir. İşitme ve görmesi sonradan yenilenen ise ancak ilmi duyularının idrakine tabi olan kimsedir;

17282. Metin

حسه، لا من هو دائماً سميع بصير بما هو دائماً عليم، فهو سبحانه يسمع الأشياء وإن لم تتسم، ويراها وإن لم تتصور، رؤيته لها وسمعه في خلقها وبريها وتصويرها رؤية دائمة وسمع دائم، والخلق لا يرون الشيء قبل تصوره ولا يسمعونه قبل تكلمه - انتهى.

yoksa daima bildiği şeyleri daima işiten ve gören Zat değildir. Yüce Allah şeyleri adlandırılmamış olsalar da işitir, şekillenmemiş olsalar da görür. Onları yaratmasında, var etmesinde ve şekillendirmesindeki görmesi ve işitmesi daimî bir görme ve daimî bir işitmedir. Yaratılmışlar ise bir şeyi sûret kazanmadan önce göremez, konuşulmadan önce de işitemezler -nakil bitti-.

17283. Metin

فقد صرحت الآية بتنزيهه عن مساوٍ في شيء ما، فمن ادعى لأحد مساواته في شيء من صفاته علم أو غيره فقد أشرك به في تلك الصفة وهو أشد ملامة من المشرك بالصنم ونحوه من المخلوقات لأن إشراك هذا ظاهر الوهي واضح الخلل بين السفسفة، وإشراك الأول خفي لا يقدر على حله إلا راسخ وإن كان كل منهما يصير إلى الركاكة والهذيان لأنه لا يسوغ في عقل أن يكون أحد شريكاً لأحد في شيء إلا وهو مساوٍ له في حقيقة الذات، وصالح في الجملة لأن يقوم مقامه في جميع الصفات، فإياك ثم إياك من مزلة ربما استغوى بها الشيطان بعض من يريد الترقي في درجات العرفان، ليخرجه من جميع الأديان.

Ayet, O'nun herhangi bir şeyde bir denge sahip olmaktan tenzih edildiğini açıkça ifade etmiştir. Kim bir kimsenin ilim veya başka bir sıfatta O'na denk olduğunu iddia ederse, o sıfatta O'na şirk koşmuş olur. Bu kimse puta ve benzeri yaratılmışlara şirk koşan kimseden kınanmaya daha çok müstahaktır; çünkü putperestin şirki zayıflığı zahir, kusuru açık, saçmalığı ortada bir şirktir. İlkinin şirki ise gizlidir, onu ancak ilimde derinleşen (râsih) kimse çözebilir; gerçi her ikisi de tutarsızlığa ve hezeyana varır. Zira bir kimsenin zatın hakikatinde diğerine denk olmaksızın ve toptan bütün sıfatlarda onun yerine geçmeye elverişli bulunmaksızın herhangi bir şeyde ona ortak olması aklen caiz değildir. Şeytanın, irfan derecelerinde yükselmek isteyen bazı kimseleri bütün dinlerden çıkarmak için ayağını kaydırdığı bu kaygan zeminden sakın, bir daha sakın!

17284. Metin

ولما قرر أمر الوحي بما ثبت به من الإعجاز، وأراهم الآيات في الآفاق، بأن له ما في الوجود، وأنه هو الذي فطره، وكان ربما كان للإنسان شيء ولم يكن كامل التصرف فيه بأن يكون مفاتيح خزائنه مع غيره من شريك أو غيره، وكان ربما اخترع الإنسان بناء وكان لغيره، أخبر إكمالاً لتنزيه الآية السالفة وشرحاً له أنه

Vahiy meselesini kendisiyle sabit olan mucizeyle perçinleyip onlara afaktaki ayetleri göstererek varlıktaki her şeyin O'na ait olduğunu ve onu bizzat O'nun yarattığını ortaya koyunca; bazen insanın bir şeye sahip olup da hazinelerinin anahtarlarının bir ortak veya başkasının elinde bulunması sebebiyle onda tam tasarruf sahibi olamaması ya da insanın bir bina inşa edip de onun başkasına ait olması gibi durumlar vaki olabildiğinden, geçen ayetteki tenzihi tamamlamak ve açıklamak üzere şöyle haber verdi:

17285. Metin

تعالى ليس كمثله شيء كغيره في هذا أيضاً بل كما كان أن له ما في الخافقين وهو مخترعهما فله مفاتيح خزائنهما، فقال: {له} أي وحده {مقاليد السماوات والأرض} أي خزائنهما ومفاتيح خزائنهما من الأمطار والأنبات وغيرهما وقد ثبت أنه ابتدعهما، وأن له جميع ما فيهما مما اتخذ من دونه ولياً وغيره، قال القشيري: والمفاتيح الخزائن وخزائنه مقدوراته - انتهى. ولما كان قد حصر الأمر فيه دل عليه بقوله: {يبسط الرزق} أي الذي فيهما ولا مانع منه إلا قدرته {لمن يشاء} أي أن يبسطه له {ويقدر} أي يضيق ويقبض على من يشاء كما وسع على فارس والروم وضيق على العرب وفاوت في الأفراد، بين أفراد من وسع عليهم ومن ضيق عليهم، فدل ذلك قطعاً على أنه لا شريك له وأنه هو المتصرف وحده فقطع بذلك أفكار الموفقين من عباده من غيره ليقبلوا عليه ويتفرغوا له، فإن عبادته هي المقاليد بالحقيقة {استغفروا ربكم إنه كان غفاراً يرسل السماء عليكم مدراراً ويمددكم بأموال}

Yüce Allah bunda da başkaları gibi olmayıp hiçbir şey O'nun benzeri değildir; bilakis doğuda ve batıda ne varsa O'na ait olduğu ve onları bizzat O var ettiği gibi, onların hazinelerinin anahtarları da O'na aittir. Şöyle buyurdu: {له} “Yalnız O'nundur” yani sadece O'na aittir, {مقاليد السماوات والأرض} “göklerin ve yerin kilitleri / anahtarları.” Yani yağmurlar, bitkiler ve diğerlerinden oluşan hazineleri ve bu hazinelerin anahtarları O'nundur. Onları ilk baştan O'nun yarattığı, O'ndan başka veli edinilenlerin ve diğerlerinin oluşturduğu içlerindeki her şeyin O'na ait olduğu sabit olmuştur. Kuşeyrî şöyle demiştir: "Mefâtîh, hazinelerdir; O'nun hazineleri ise kudret dahilindeki şeylerdir" -nakil bitti-. Hükmü Kendisinde hasredince buna şu buyruğuyla delalet etti: {يبسط الرزق} “Rızkı bollaştırır” yani o ikisinde bulunan rızkı, kudretinden başka hiçbir engel olmaksızın, {لمن يشاء} “dilediğine” yani rızkını bollaştırmayı dilediği kimseye, {ويقدر} “ve daraltır / kısar” yani dilediği kimseye daraltır ve kısar; nitekim Fars ve Rum'a genişletip Araplara daraltmış ve hem genişlettikleri hem de daralttıkları bireyler arasında farklılıklar kılmıştır. Bu durum kesin olarak O'nun hiçbir ortağı olmadığına ve yegâne tasarruf sahibinin O olduğuna delalet etti. Böylece muvaffak kılınmış kullarının zihinlerini başkasından koparıp O'na yönelsinler ve yalnız O'na vakit ayırsınlar diye bu hükmü koydu; zira gerçek anlamda anahtarlar O'na ibadet etmektir: {استغفروا ربكم إنه كان غفاراً يرسل السماء عليكم مدراراً ويمددكم بأموال} “Rabbinizden bağışlanma dileyin; çünkü O, çok bağışlayıcıdır. Üzerinize gökten bol yağmur yağdırsın ve size mallarla yardım etsin...”

17286. Metin

[الآية ١٢: نوح] {ومن يؤمن بالله ويعمل صالحاً يدخله جنات تجري من تحتها الأنهار} [

[Nûh: 12]. {ومن يؤمن بالله ويعمل صالحاً يدخله جنات تجري من تحتها الأنهار} “Kim Allah'a iman edip salih amel işlerse, Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere koyar...” [

17287. Metin

الطلاق: ١١] {ولو أن أهل القرى آمنوا واتقوا لفتحنا عليهم بركات من السماء والأرض} [الأعراف: ٩٦] {ولو أن أهل الكتاب آمنوا واتقوا لكفرنا عنهم سيئاتهم ولأدخلناهم جنات النعيم} {ولو أنهم أقاموا التوراة والإنجيل} [الآية ٦٦: المائدة] .

Talâk: 11]. {ولو أن أهل القرى آمنوا واتقوا لفتحنا عليهم بركات من السماء والأرض} “Eğer o ülkelerin halkı iman edip sakınsalardı, elbette üzerlerine gökten ve yerden bereketler açardık” [A'râf: 96]. {ولو أن أهل الكتاب آمنوا واتقوا لكفرنا عنهم سيئاتهم ولأدخلناهم جنات النعيم} “Eğer Kitap ehli iman edip sakınsalardı, elbette onların kötülüklerini örter ve onları Naîm cennetlerine koyardık”, {ولو أنهم أقاموا التوراة والإنجيل} “Eğer onlar Tevrat'ı ve İncil'i dosdoğru uygulasalardı...” [Mâide: 66].

17288. Metin

ولما كان كأنه قيل: لم فعل ذلك؟ علله بقوله مؤكداً لأن أعمال غالب الناس في المعاصي عمل من يظن أنه سبحانه يخفى عليه عمله: {إنه بكل شيء عليم *} فلا فعل له إلا وهو جار على أتقن ما يكون من قوانين الحكمة، فلو أنه وسع العرب وقواهم ثم أباحهم ملك أهل فارس والروم لقبل بقوتهم ومكنتهم، وله في كل شيء دق أو جل من الحكم ما يعجز عن إدراك لطائفة أفاضل الأمم.

Sanki "Bunu niçin yaptı?" denilmiş gibi, insanların çoğunun günahlardaki ameli yaptıklarının Yüce Allah'a gizli kalacağını sanan kimsenin ameli gibi olduğundan tekitle gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {إنه بكل شيء عليم} “Şüphesiz O, her şeyi hakkıyla bilendir.” O'nun hiçbir fiili yoktur ki hikmet kanunlarının en mükemmeli üzere cereyan etmiş olmasın. Eğer Araplara genişlik verip onları güçlendirseydi, sonra da Fars ve Rum halkının mülkünü onlara mubah kılsaydı, onların güç ve iktidarından ötürü kabul edilirdi. O'nun küçük veya büyük her şeyde, inceliklerini kavramaktan ümmetlerin en faziletlilerinin bile aciz kaldığı öyle hikmetleri vardır!

17289. Metin

ولما ثبت أن له كل شيء وأنه لا متصرف في الوجود سواه، أنتج ذلك أنه لا ناهج لطرق الأديان التي هي أعظم الرزق وأعظم قاسمة للرزق غيره، فأعلمهم أنه لم يشرع ديناً قديماً وحديثاً غير ما اتفقوا عليه وقت الشدائد. فقال دالاً على ما ختم به الآية التي قبلها من شمول علمه ومرغباً في لزوم ما هدى إليه ودل عليه: {شرع} أي طرق وسن طريقاً ظاهراً بيناً واضحاً {لكم} أيتها الأمة الخاتمة من الطرق

Her şeyin O'na ait olduğu ve varlıkta O'ndan başka hiçbir tasarruf sahibi bulunmadığı sabit olunca bu durum, en büyük rızık ve rızkın en büyük taksim edicisi olan dinlerin yollarını O'ndan başkasının belirleyemeyeceğini netice verdi. Böylece onlara, darlık zamanında üzerinde ittifak ettikleri şeyden başka ne geçmişte ne de günümüzde hiçbir din koymadığını bildirdi. Bir önceki ayetin sonunda yer alan ilminin kuşatıcılığına delalet ederek ve ilettiği ve gösterdiği şeye sarılmaya teşvik ederek şöyle buyurdu: {شرع} “Şeriat olarak koydu / belirledi” yani açık, beyan edilmiş ve apaçık bir yol belirleyip sünnet kıldı, {لكم} “sizin için” ey son ümmet, açık [yollardan]...

17290. Metin

الظاهرة المستقيمة {من الدين} وهو ما يعمل فيجازي عليه. ولما كان السياق للدين، وكانوا هم المقصودين في هذا السياق بالأمر به، لأن الشارع لهم قد أنتجه، وكانوا لتقليدهم الآباء يرون أن ما كان منه أقدم كان أعظم وأحكم، ذكر لهم أول الآباء المرسلين إلى المخالفين فقال: {ما} أي الذي {وصى به} توصية عظيمة بعد إعلامه بانه شرعه {نوحاً} في الزمان الأقدم كما ختم به على لسان الخاتم، وأرسل به من توسط بينهما من الأنبياء المشاهير لأنه لا يرضيه سواه، فإن كنتم إنما تأنفون من الدخول في هذا الدين لحدوثه فإنه أقدم الأديان وكل ما سواه حادث مع أنه ما بعث نبياً من أنبيائكم ولا من غيرهم إلا به ومع أنه توفرت على الشهادة به الفطر الأولى دائماً والفطر اللاحقة حتى من القلوب العاتية في أوقات الشدائد أبداً فأدخلوا فيه على بصيرة.

dosdoğru ve zahir yollardan, {من الدين} “dinden” ki o, amel edilip karşılığı verilen şeydir. Bağlam din hakkında olup şeriatı koyan Zat onlar için bunu ortaya koyduğu için bu bağlamda dinle emredilmek istenenler bizzat onlar olduğundan ve atalarını taklit ettiklerinden ötürü dinden daha eski olanın daha yüce ve daha muhkem olduğunu düşündüklerinden, muhaliflere gönderilen peygamber ataların ilkini onlara zikrederek şöyle buyurdu: {ما} “Şeyi” yani, {وصى به} “tavsiye ettiği” onu şeriat kıldığını bildirdikten sonra büyük bir tavsiyeyle emrettiği, {نوحاً} “Nûh'a” en eski zamanda tavsiye ettiği gibi, Son Peygamber'in diliyle de onunla sonlandırdı; aralarında bulunan meşhur peygamberleri de onunla gönderdi, çünkü O bundan başkasına razı olmaz. Eğer siz bu dine yeni ortaya çıkmış olmasından dolayı girmekten çekiniyorsanız, şüphesiz o dinlerin en eskisidir ve onun dışındaki her şey sonradan olmadır. Kaldı ki gerek sizin peygamberlerinizden gerekse başkalarından gönderdiği hiçbir peygamber yoktur ki onunla göndermiş olmasın; ayrıca ilk fıtratlar daima, sonraki fıtratlar da -hatta zorba kalpler bile darlık anlarında ebediyen- ona şahitlik etmekte ittifak etmiştir. O halde basiretle ona girin!

17291. Metin

ولما كان الإعجاز خاصاً بنا، أبرزه في مظهر العظمة معبراً بالوحي، وبالأصل في الموصلات، ودالاً على زيادة عظمته بتقديمه على من كانوا قبله مع ترتيبهم عند ذكرهم على ترتيبهم في الوجود فقال: {والذي أوحينا إليك} وأفرد الضمير زيادة في عظمته دلالة على

İ'câz (mucize) bize has olduğundan, vahiy ile ve sıla cümlelerinin aslı ile ifade ederek onu azamet makamında ortaya koydu ve varlıktaki sıralarına göre zikredilmeleriyle birlikte kendisinden öncekilerin önüne geçirerek azametinin büyüklüğüne delalet edip şöyle buyurdu: {والذي أوحينا إليك} “Ve sana vahyettiğimizi” ve azametini artırmak için zamiri tekil getirerek...

17292. Metin

أنه لا يفهمه حق فهمه غيره ﷺ، ودل على عظمه ما كان لإبراهيم وبنيه بما ظهر من آثاره بمظهر العظمة، وعلى نقصه عما إلى نبينا ﷺ بالتعبير بالوصية فقال: {وما وصينا} أي على ما لنا من العظمة الباهرة التي ظهرت بها تلك المعجزات {به إبراهيم} الذي نجيناه من كيد نمرود بالنار وغيرها ووهبنا له على الكبر إسماعيل وإسحاق، وهو أعظم آباء العرب وهم يدعون أكبر بالآباء فليكونوا على ما وصيناه به {وموسى} الذي أنزلنا عليه التوراة موعظة وتفصيلاً لكل شيء {وعيسى} الذي أنزلنا عليه الإنجيل فيه هدى ونور وموعظة، ودخرناه في سمائنا شريعة الخاتم الفاتح.

O'nu sallallâhu aleyhi ve sellem hakkıyla anlayabilecek başka kimsenin olmadığına delalet etti. İbrahim ve oğullarına verilen şeyin büyüklüğüne, eserlerinden zahir olan şeylerle azamet makamında; Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'e verilene nispetle eksikliğine ise vasiyet tabiriyle delalet ederek şöyle buyurdu: {وما وصينا} “Ve tavsiye ettiğimizi” yani o mucizelerin kendisiyle zahir olduğu apaçık azametimizle, {به إبراهيم} “İbrahim'e” Nemrud'un ateş ve benzeri tuzaklarından kurtardığımız, yaşlılığında kendisine İsmail ve İshak'ı lütfettiğimiz zata; o ki Arapların en büyük atasıdır ve onlar atalarıyla pek çok övünürler, öyleyse ona tavsiye ettiğimiz şey üzere olsunlar; {وموسى} “ve Mûsâ'ya” üzerine bir öğüt ve her şeyin açıklaması olarak Tevrat'ı indirdiğimiz zata; {وعيسى} “ve Îsâ'ya” içinde hidayet, nur ve öğüt bulunan İncil'i indirdiğimiz ve açan ve sonlandıran Peygamber'in şeriatı için göğümüzde sakladığımız zata.

17293. Metin

ولما اشتد تشوف السامع إلى الموحى الموصى به، أبرزه في أسلوب الأمر فقال مبدلاً من معمول «شرع» أو مستأنفاً: {أن أقيموا} أي أيها المشروع لهم من هذه الأمة الخاتمة ومن الأمم الماضية {الدين} أي الذي اتفق عليه الخلائق بالرجوع إلى ما فطروا عليه وقت الاضطرار وهو التوحيد والوصف بجميع صفات الكمال على الإطلاق وغير ذلك من كل ما أرسل به رسله هذا على تقدير أن تكون {أن} مصدرية، ويجوز أن تكون مفسرة لتقدم ما هو بمعنى القول.

Dinleyicinin vahyedilen ve tavsiye edilen şeye olan iştiyakı şiddetlenince, bunu emir üslubunda ortaya koyarak "şera'a" fiilinin mamulünden bedel veya müste'nefe olarak şöyle buyurdu: {أن أقيموا} “Dosdoğru tutun / ikame edin diye” yani ey bu son ümmetten ve geçmiş ümmetlerden kendilerine şeriat kılınanlar, {الدين} “dini” yani yaratılmışların darlık anında üzerine yaratıldıkları fıtrata dönerek üzerinde ittifak ettikleri şeyi; ki bu da tevhid, mutlak anlamda bütün kemâl sıfatlarıyla niteleme ve elçilerini gönderdiği diğer bütün hususlardır. Bu, {أن} harfinin masdariyye olması takdirindedir; kavil anlamı taşıyan ifadenin öne geçmesinden ötürü müfessire olması da caizdir.

17294. Metin

ولما عظمه الأمر بالاجتماع، أتبعه التعظيم بالنهي عن الافتراق فقال: {ولا تتفرقوا} أي تفرقاً عظيماً بما أشار إليه إثبات التاء، وكأن ذلك إشارة إلى التحذير من التفرق في الأصل وإذن في الاجتهاد على قدر القوة في الفرع {فيه} أي الدين في أوقات الرخاء عند التقلب في لذيذ ما أنعم به الشارع له الآمر به المرغب في اتباعه المرهب من اجتنابه، واجتمعوا على ما أرسله الذي أثبتم له جميع صفات الكمال عند الشدائد من غير خلاف أصلاً في شيء من الأشياء، فإن التفرق سبب الهلاك، والاجتماع سبب النجاة، فكونوا يداً واحدة يا أهل الكتاب قال تعالى {يا أهل الكتاب تعالوا إلى كلمة سواء بيننا وبينكم أن لا نعبد الله ولا نشرك به شيئاً ولا يتخذ بعضنا بعضاً أرباباً من دون الله} .

Birlik olma emrini yüceltince, arkasından ayrılıktan nehyederek yüceltmeyi sürdürdü ve şöyle buyurdu: {ولا تتفرقوا} “Ve ayrılığa düşmeyin” yani tâ harfinin sabit kalmasının işaret ettiği üzere büyük bir ayrılıkla; sanki bu, asılda ayrılığa düşmekten sakındırma ve güç nispetinde fürûatta ictihada izin verme işaretidir, {فيه} “onda” yani dinde; onu teşri kılan, emreden, tabi olunmasını teşvik eden ve kaçınılmasından sakındıran Zat'ın nimetlendirdiği lezzetli şeylerin içinde bulunurken rahatlık zamanlarında ayrılığa düşmeyin. Darlık anlarında hiçbir şeyde asla ihtilaf etmeksizin bütün kemâl sıfatlarını kendisine ispat ettiğiniz Zat'ın gönderdiği şey üzerinde birleşin; zira ayrılık helak sebebi, birlik ise kurtuluş sebebidir. Ey Kitap ehli, tek bir el olun! Nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {يا أهل الكتاب تعالوا إلى كلمة سواء بيننا وبينكم أن لا نعبد الله ولا نشرك به شيئاً ولا يتخذ بعضنا بعضاً أرباباً من دون الله} “De ki: Ey Kitap ehli! Bizimle sizin aranızda ortak bir söze gelin: Yalnızca Allah'a ibadet edelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim...”

17295. Metin

ولما نهى عن التفرق، حث على لزوم الاجتماع اللازم به بتعليل النهي بقوله: {كبُر على المشركين} أي جل وعظم وشق حتى ضاقت به صدورهم، وهو {ما تدعوهم إليه} أيها النبي الفاتح الخاتم من الاجتماع أبداً على ما اجتمعوا عليه وقت الاضطرار من وحدانية الواحد القهار، فلأجل كبره عليهم هم يسعون في تفرقكم عنه فإن تفرقتم عنه

Ayrılıktan nehyedince, nehyi gerekçelendirerek gerektirdiği birlik ve beraberliğe sarılmaya teşvik etti ve şöyle buyurdu: {كبُر على المشركين} “Müşriklere ağır geldi” yani pek büyük ve meşakkatli geldi, öyle ki göğüsleri daraldı; o da {ما تدعوهم إليه} “kendilerini çağırdığın şeydir” ey açan ve sonlandıran Peygamber, darlık anında Vâhid ve Kahhâr olan Allah'ın birliği hususunda üzerinde birleştikleri şey üzere daima birleşme çağrısıdır. Bu onlara ağır geldiği için sizin ondan ayrılmanız için çabalarlar; şayet siz ondan ayrılırsanız...

17296. Metin

كنتم قد تابعتم العدو الحسود وخالفتم الولي الودود. ولما كان الإخبار بكرّه عليهم ربنا أوهم اتباع أتباعهم له، أزال ذلك الوهم بقوله جواباً لمن كأنه قال: كيف السبيل مع ذلك إلى دخول أحد في هذا الدين، عادلاً عن مظهر العظمة إلى أعظم منه تعظيماً للقدرة على جميع القلوب: {الله} أي الذي له مجامع العظمة ونفوذ الأمر {يجتبي} أي يختار بغاية العناية ويصرف {إليه} أي إلى هذا الدين الذي تدعوهم إليه {من يشاء} اجتباءه.

kıskanç düşmana uymuş ve çok şefkatli yegâne dosta (el-Veliyyü'l-Vedûd) muhalefet etmiş olursunuz. Onlara ağır geldiğinin haber verilmesi, onların peşinden gidenlerin de buna tabi olacağı vehmini uyandırabileceğinden, sanki "Bununla birlikte bir kimsenin bu dine girmesinin yolu nedir?" diyen kimseye cevap olarak bütün kalplere olan kudreti tazim etmek üzere azamet makamından daha da yücesine geçerek bu vehmi şu buyruğuyla giderdi: {الله} “Allah” yani azametin bütününü ve emrin geçerliliğini elinde tutan Zat, {يجتبي} “seçer” yani son derece itina ile seçer ve sevk eder, {إليه} “kendisine / bu dine” yani onları çağırdığın bu dine, {من يشاء} “dilediğini” seçilmesini dilediği kimseyi.

17297. Metin

ولما ذكر سبحانه بهذا المراد بغير تكسب منه، أتبعه المزيد المعنى بالسلوك فقال: {ويهدي إليه} بالتوفيق للطاعة {من ينيب *} أي فيه أهلية لأن يجدد الرجوع إلى مراتب طاعاته كل حين بباطنه بعد الرجوع بظاهر إلى ما كتبه له من الدرجات كأنه كان الوصول إليها قد نزل عنها وهو بترقيه في المنازلات بأحوال الطاعات يرجع إليها.

Yüce Allah bununla kendi kesbi olmaksızın murat edilen kimseyi zikredince, peşinden sülûkla ilgilenen kimseyi getirerek şöyle buyurdu: {ويهدي إليه} “Ve O'na / bu dine iletir” itaate muvaffak kılarak, {من ينيب} “yönelen kimseyi.” Yani kendisi için takdir ettiği derecelere zahiriyle döndükten sonra bâtınıyla da her an itaat mertebelerine dönüşünü tazeleyecek ehliyete sahip olan kimseyi; sanki oraya ulaştıktan sonra oradan inmiş de itaat halleriyle makamlarda yükselerek tekrar oraya dönüyormuş gibi.

17298. Metin

ولما كان المراد بالمشركين مع عباد الأوثان أهل الكتاب الذين اتخذوا أحبارهم ورهبانهم أرباباً من دون الله لقبولهم منهم التحليل والتحريم،

Müşriklerden murat putperestlerle birlikte helal ve haram kılmalarını kabul etmek suretiyle hahamlarını ve rahiplerini Allah'tan başka rabler edinen Kitap ehli de olunca,

17299. Metin

وكان ذلك مفهماً لأنهم فارقوا أهل الطاعة، وكان ذلك موهماً لأنهم ما فارقوهم إلا عن جهل، قال عاطفاً على ما تقديره: فأتى الرسل إلى الناس فأقاموا لهم الدين وبينوا لهم غاية التبيين فاجتبى الله بعضهم وأضل بعضهم فافترقوا: {وما تفرقوا} أي المشركين من قبلكم من أهل الكتاب وغيرهم في أديانهم {إلا} وأدخل الجار لعدم استغراق الزمان فقال: {من بعد ما جاءهم} أي على ألسنة أنبيائهم الذين لم يدعوا لبساً {العلم} أي بما لا يسوغ معه التفرق ومنه أن الفرقة ضلالة، وأشار الجار أيضاً إلى أن التفرق كان مع العلم لم يكن طال الزمان فتطرق إلى علمهم نسيان كل ذلك بياناً لعظيم قدرة الله تعالى في تصرفه في القلوب، فإياكم أن يكون حالكم كحالهم فليشتد خوفكم لربكم ورجاءكم له.

bu durum onların itaat ehlinden ayrıldıklarını ifade edip sadece cehaletten ötürü ayrıldıkları vehmini doğurabileceğinden; "Peygamberler insanlara gelip onlar için dini ikame ettiler ve onlara en mükemmel şekilde açıkladılar, sonra Allah bazısını seçti bazısını saptırdı ve böylece ayrılığa düştüler" takdirindeki söze atıfla şöyle buyurdu: {وما تفرقوا} “Ayrılığa düşmediler” yani sizden önceki Kitap ehli ve diğer müşrikler dinlerinde ayrılmadılar, {إلا} “ancak...den sonra düştüler” zamanın tamamını kapsamadığını göstermek için cer edatını dahil ederek şöyle buyurdu: {من بعد ما جاءهم} “kendilerine geldikten sonra” yani hiçbir şüphe bırakmayan peygamberlerinin dilleriyle, {العلم} “ilim” yani kendisiyle birlikte ayrılığa düşmenin caiz olmadığı ve ayrılığın sapıklık olduğunu içeren ilim geldikten sonra. Cer edatı ayrıca bu ayrılığın ilimle birlikte olduğunu, aradan uzun zaman geçip de ilimlerine unutmanın arız olması sebebiyle olmadığını gösterir. Bütün bunlar Allah Teâlâ'nın kalplerdeki tasarrufunda yüce kudretini açıklamak içindir; sakın ha sizin durumunuz onların durumu gibi olmasın! Rabbinize olan korkunuz ve ümidiniz ziyadeleşsin!

17300. Metin

ولما كان ترك طريق العلم عجباً ومستبعداً، قال مبيناً أن الذي حملهم على ذلك حظوظ الأنفس التي لا نجاة منها إلا بعصمة الله تعالى: {بغياً} أي حال كون تفرقهم عداوة ولا شبهة فيها هي بينة الظلم لأجل حظوظ الأنفس واتباع الأهواء التي يجب على العبد البعد عنها بأن لا تكون له إرادة أصلاً بل تكون إرادته تابعة لأمر مولاه.

İlim yolunu terk etmek şaşılacak ve uzak görülecek bir şey olunca, onları buna sevk eden şeyin ancak Allah Teâlâ'nın korumasıyla kurtulunabilecek nefis payları olduğunu açıklayarak şöyle buyurdu: {بغياً} “Aralarındaki azgınlık / haset sebebiyle” yani ayrılıkları nefis payları ve hevalara tabi olma yüzünden içinde hiçbir şüphe bulunmayan açık bir zulüm olan düşmanlık halindeyken. Halbuki kulun hiç iradesi olmayıp bilakis iradesinin Mevlâ'sının emrine tabi olması suretiyle bundan uzak durması vaciptir.

17301. Metin

ولما كان مطلق البغي منافياً لمكارم الأخلاق، فكان ارتكابه عجباً، زاد في التعجب منه ببيان أن البغي لم يعد جماعتهم إلى غيرها، بل كان خاصاً بها، فقال: {بينهم} .

Mutlak azgınlık ve zulüm (bağy) güzel ahlaka aykırı olup onu işlemek hayret verici olduğundan, bu azgınlığın onların topluluğunu aşıp başkasına geçmediğini, bilakis kendilerine has olduğunu açıklayarak hayreti artırdı ve şöyle buyurdu: {بينهم} “aralarındaki.”

17302. Metin

ولما كان ذلك يقتضي المعالجة، قال عاطفاً على ما تقديره: فلولا قدرة الله ولطفه لما اجتمعوا بعد الفرقة أبداً: {ولولا كلمة} أي لا تبديل لها {سبقت} أي في الأزل بتأخيرهم إلى آجالهم. ولما كان إمهالهم والرفق بهم رحمة لهم، بين أن ذلك إنما هو لأجل خير الخلق ليكونوا أتباعاً له فيزدادوا لذلك شرفاً، وأفرده بالذكر تنبيهاً على ذلك فقال مؤنساً له ﷺ بلفت الكلام إلى صفة الإحسان إرضاء له بما يرجوه في امته، وزاد ذلك بالإضافة إلى ضميره فأفهم أن إحسانه إليهم إحسان يليق بمقامه، ويلتئم بمراده الشريف ومرامه: {من ربك} أي المحسن إليك بجعلك خير الخلائق وإمامهم، سبقت الكلمة بإمهالهم {إلى أجل مسمى} ضربه لآجالهم ثم لجمعهم في الآخرة {لقضي} على أيسر وجه وأسهله {بينهم} حين الافتراق بإهلاك الظالم وإنجاء المحق.

Bu durum acil cezayı gerektirdiğinden, "Şayet Allah'ın kudreti ve lütfu olmasaydı ayrılıktan sonra asla bir araya gelemezlerdi" takdirindeki söze atıfla şöyle buyurdu: {ولولا كلمة} “Eğer bir söz olmasaydı” yani değiştirilmesi mümkün olmayan bir söz, {سبقت} “geçmiş olan” yani ezelde ecellerine kadar ertelenmelerine dair. Onlara mühlet verilip yumuşak davranılması kendilerine bir rahmet olduğundan, bunun yaratılmışların en hayırlısı hatırına, ona tabi olsunlar da bu sayede şerefleri artsın diye olduğunu açıkladı ve buna dikkat çekmek üzere onu zikretmeyi tahsis ederek, ümmeti hakkında umduğu şeyle onu razı etmek için sözü ihsan sıfatına çevirip O'nu sallallâhu aleyhi ve sellem teselli ederek şöyle buyurdu; zamirine izafe ederek de onlara olan ihsanının onun makamına layık ve şerefli muradı ve gayesiyle uyumlu bir ihsan olduğunu hissettirdi: {من ربك} “Rabbinden” yani seni yaratılmışların en hayırlısı ve önderi kılmakla sana ihsanda bulunan Rabbinden; onlara mühlet verme sözü geçmiş olmasaydı {إلى أجل مسمى} “belirlenmiş bir süreye kadar” ecelleri ve ardından ahirette toplanmaları için tayin ettiği süreye kadar, {لقضي} “elbette hüküm verilirdi” en kolay ve en zahmetsiz şekilde, {بينهم} “aralarında” ayrılık anında zalimi helak edip haklıyı kurtarmak suretiyle.

17303. Metin

ولما أخبر عن حال المتقدمين، وكان من في زمانه ﷺ من أهل الكتاب يدعون غاية العلم بها والاجتماع عليها، وهي كلها داعية إلى المبادرة إلى إرث هذا الكتاب الخاتم الجامع،

Öncekilerin durumunu haber verince -ki onun sallallâhu aleyhi ve sellem zamanında bulunan Kitap ehli o kitapları en iyi bildiklerini ve üzerinde birleştiklerini iddia ediyorlardı; halbuki o kitapların tamamı bu toplayıcı son Kitab'a varis olmaya koşmayı emretmektedir-,

17304. Metin

وكان بعضهم يتلبس بالتنسك والإعراض عن الدنيا وغير ذلك مما يقتضي أنه على بصيرة من أمره، وإنكار أن يكون عنده نوع شك، قال على وجه يعم غيرهم، مؤكداً تنبيهاً على ذلك: {وإن الذين} ولما كان المراد الوصول إلى الكتاب من غير منازع، ولم تدع حاجة إلى العلم بالموصل، بني للمفعول قوله: {أورثوا الكتاب} أي الكامل الخاتم، وهم هذه الأمة بما نسخ كتابهم ما تقدمه كان غيرهم كأنه مات، فورثوا كما قال تعالى

ve onlardan bazısı ibadete düşkünlük, dünyadan yüz çevirme ve işinde basiret üzere olduğunu ve kendisinde hiçbir şüphe bulunmadığını iddia etmesini gerektiren diğer hallere büründüğünden, başkalarını da kapsayacak şekilde ve buna dikkat çekmek üzere tekit ederek şöyle buyurdu: {وإن الذين} “Şüphesiz o kimseler ki...” İtiraz eden olmaksızın Kitab'a ulaşmak kastedildiği ve ulaştıranı bilmeye ihtiyaç kalmadığı için meçhul sigayla şöyle buyurdu: {أورثوا الكتاب} “Kitab'a varis kılınanlar” yani kâmil ve son Kitab'a. Bunlar bu ümmettir; zira kitapları öncekileri neshettiği için başkaları sanki ölmüş gibi oldu da Yüce Allah'ın buyurduğu gibi varis oldular:

17305. Metin

{ثم أورثنا الكتاب الذين اصطفينا من عبادنا} [فاطر: ٣٢] فكان حالهم في تمكنهم من التصرف في الكتاب بالحفظ والفهم وعدم المنازع في ادعائه حال الوارث والموروث منه فقال: {من بعدهم} أي المتفرقين، وأثبت الجار لعدم استغراق الزمان {لفي شك منه} أي إيراث للكتاب المقتضي للاجتماع لا للتفرق لما فيه من الخير، وذلك لعملهم عمل الشاك فيقولون: إنه سحر وشعر وكهانة، ونحو ذلك، وأن الآتي به غير صادق بعد اطلاعهم على ما اتى به من المعجزات وبعد معرفتهم به، أما العرب ومن ساكنهم من أهل الكتاب فبإعجازه مع ما في أهل الكتاب من البشارة به،

{ثم أورثنا الكتاب الذين اصطفينا من عبادنا} “Sonra Kitab'ı kullarımızdan seçtiklerimize miras bıraktık” [Fâtır: 32]. Kitabı ezberleme, anlama ve iddia edilmesinde çekişen kimsenin bulunmayışıyla onda tasarruf edebilme hususundaki durumları mirasçı ile miras bırakanın durumu gibi oldu ve şöyle buyurdu: {من بعدهم} “onların ardından” yani ayrılığa düşenlerin ardından -zamanın tamamını kapsamadığını göstermek için cer edatını getirdi-, {لفي شك منه} “ondan derin bir şüphe içindedirler.” Yani içindeki hayırdan ötürü ayrılığa değil birliğe sevk eden Kitab'ın miras bırakılışından şüphe içindedirler. Bu da onların şüphe eden kimsenin davranışı gibi davranmalarından dolayıdır; nitekim onun getirdiği mucizelere vakıf olduktan ve onu tanıdıktan sonra: "O bir sihirdir, şiirdir, kâhinliktir" ve benzeri sözler söylerler ve onu getirenin doğru söylemediğini iddia ederler. Araplar ve onlarla birlikte yaşayan Kitap ehli açısından bu, Kitap ehlinin elindeki müjdelerle birlikte onun i'câzı sayesindedir;

17306. Metin

وأما غير من ساكنهم فبدعوة كتابهم {مريب *} أي موقع في التهمة الموقعة في الحاجة الموقعة في صروف الدهر وهي شدائده وآفاته ونوائبه هذا على أن المراد كتابنا، ويجوز أن يكون الضمير لأهل الكتاب خاصة والكتاب كتابهم، وشكهم فيه عملهم بغير ما دعاهم إليه من اتباع كتابنا باتباع نبينا ﷺ.

onlarla birlikte yaşamayanlar açısından ise kitaplarının daveti sayesindedir. {مريب} “[onları] kuşkuya düşüren.” Yani töhmete düşüren, töhmetin de ihtiyaca, ihtiyacın da zamanın felaketlerine, yani zorluklarına, afetlerine ve musibetlerine düşürdüğü bir şüphe. Bu, muradın bizim Kitabımız olması takdirindedir. Zamirin sadece Kitap ehline, Kitab'ın da onların kitabı olması; onların bundaki şüphelerinin ise kitaplarının kendilerini Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'e tabi olmak suretiyle bizim Kitabımıza tabi olmaya çağırdığı şeyin aksine amel etmeleri olması da caizdir.

17307. Metin

ولما ثبت بهذا زيغهم عن أوامر الكتاب الآتي من الله، سبب عنه أمره ﷺ بإبلاغ الناس ما ينفعهم عن رسالة ربه الذي أنزل تلك الكتب في آية واحد مفصلة بعشر كلمات في كل كلمة منها حكم برأسه، قالوا: ولا نظير لها إلا آية الكرسي فإنها عشرة أصول كل أصل منها مستقل برأسه فقال مسبباً عن حالهم الاجتهاد في إزالتها والعمل بضدها: {فلذلك} أي لهذا الوحي العلي الرتبة الذي وصينا بمقاصده جميع الرسل أصحاب الشرائع الكبار من أولي العزم وغيرهم، أو لذلك التصرف المباعد

Bununla, Allah'tan gelen Kitab'ın emirlerinden saptıkları sabit olunca; o kitapları indiren Rabbinin risaletinden insanlara fayda verecek şeyleri tebliğ etmesini O'na sallallâhu aleyhi ve sellem, her bir kelimesinde müstakil bir hüküm bulunan on kelimeyle tafsil edilmiş tek bir ayette emretti. Şöyle demişlerdir: Âyetü'l-Kürsî dışında bunun bir benzeri yoktur; zira o da her biri müstakil on asıldan ibarettir. Onların bu halini ortadan kaldırmak için çaba sarf etmeyi ve bunun zıddıyla amel etmeyi gerekçe kılarak şöyle buyurdu: {فلذلك} “İşte bunun için” yani hedeflerini ülû'l-azm ve diğer büyük şeriat sahibi bütün peygamberlere tavsiye ettiğimiz bu pek yüce mertebeli vahiy için yahut doğru yoldan uzaklaştıran...

17308. Metin

للصواب والشك في أمر الكتاب.

ve Kitap konusunda şüpheye düşüren o davranış için [davet et].

17309. Metin

ولما كان سياق الدعوة للخلق إلى ما أوحى إليه فأنزل عليه، قدم قوله: {فادع} إلى من أرسلك الله به من الاتفاق على ما أمر به الإله من الاجتماع على الملة الحنيفية. ولما كان الداعي لغيره لا ينفع دعاءه لذلك الغير ما لم ينفع نفسه، قال: {واستقم} أي اطلب القوم من ربك على مشاق الدعوة ليعينك عليه وأوجده على ما يدعو إليه كتابه مما تدعو إليه ويجب عليه {كما أمرت} ممن لا أمر لغيره في تفاصيل الدعاء من اللين والغلظة والتوسط وغير ذلك من تحديث الناس بما تحتمل عقولهم وتربيتهم على حسب ما ينفعهم.

Bağlam, yaratılmışları kendisine vahyedilen ve indirilen şeye davet etme bağlamı olunca şu buyruğunu öne aldı: {فادع} “Sen davet et” İlah'ın emrettiği Hanîf milleti üzerinde birleşmekten ibaret olan, Allah'ın seninle gönderdiği şeye davet et. Başkasını davet eden kimsenin bu daveti kendi nefsine fayda vermedikçe o başkasına da fayda vermeyeceğinden şöyle buyurdu: {واستقم} “ve dosdoğru ol” yani davetin meşakkatlerine karşı sana yardım etmesi için Rabbinden istikamet iste ve davet ettiğin ve sana vacip olan hususlarda O'nun Kitabı'nın çağırdığı şey üzere bunu gerçekleştir, {كما أمرت} “emrolunduğun gibi” yumuşaklık, sertlik, orta yol ve insanlara akıllarının kaldıracağı şekilde konuşup onlara fayda verecek biçimde eğitmek gibi davetin detaylarında Kendisinden başkasına ait hiçbir emir bulunmayan Zat tarafından emrolunduğun gibi dosdoğru ol.

17310. Metin

ولما كان كل ما خالف كتابنا هوى، وكل ما خالف كتابنا فهو على مجرد الهوى، قال: {ولا تتبع} أي تعمداً {أهواءهم} في شيء ما، فإن الهوى لا يدعو إلى خير، والمقصود من كل أحد أن يفعل ما أمر به لأجل أنه أمر به لا لأجل أنه يهواه.

Kitabımıza muhalif olan her şey bir heva ve Kitabımıza muhalif olan her tutum sırf heva kaynaklı olduğundan şöyle buyurdu: {ولا تتبع} “Ve uyma” yani kasten uyma, {أهواءهم} “onların hevalarına / arzularına” hiçbir hususta uyma; zira heva hiçbir hayra çağırmaz ve herkesten istenen şey, emredileni sırf arzuladığı için değil sırf emredildiği için yapmasıdır.

17311. Metin

ولما كانوا قد تفرقوا في الكتاب وشكوا فآمنوا ببعض وكفروا ببعض، أمره بما يخالف حالهم فقال: {وقل} أي لجميع أهل الفرق، وكل من يمكن له القول فإنك أرسلت إلى جميع الخلق: {آمنت بما}

Onlar Kitap hususunda ayrılığa düşüp şüphe ettikleri, bazısına inanıp bazısını inkâr ettikleri için, onların haline muhalif olan şeyi yapmasını emrederek şöyle buyurdu: {وقل} “Ve de ki” yani fırkalara ayrılanların tamamına ve kendisine söz söylenmesi mümkün olan herkese de ki -çünkü sen bütün mahlukata gönderildin-: {آمنت بما} “Ben inandım...”

17312. Metin

أي بكل شيء. ولما كان أكمل الناس إيماناً أكثرهم استحضاراً لأوصاف الكمال من الجلال والجمال، صرف القول إلى الاسم الأعظم إشارة إلى سلوك أعلى المسالك في ذلك فقال: {أنزل الله} أي الذي له العظمة الكاملة {من كتاب} لا أفرق بين شيء من كتبه ولا أحد من رسله، بل كل كتاب ثبت أنه نزل على رسول ثبت رسالته بالمعجزة فأنا به مؤمن وإليه داعٍ كما اقتضاه كمال القوة النظرية، قال أبو علي القالي في ذيل الأمالي: حدثنا أبو بكر - هو ابن الأنباري - حدثنا أبو جعفر محمد بن عثمان حدثنا صحاب بن الحارث أنا بشر بن عمارة عن محمد بن سوقة قال: أتى علياً ﵁ رجل فقال: يا أمير المؤمنين ما الإيمان أو كيف الإيمان؟ قال: الإيمان على أربع دعائم: على الصبر واليقين والعدل والجهاد، والصبر على أربع شعب: على الشوق والشفق والزهادة والترقب، فمن اشتاق إلى الجنة سلى عن الشهوات، ومن أشفق من النار رجع عن الحرمات، ومن زهد في الدنيا تهاون بالمصيبات، ومن ارتقب الموت سارع إلى الخيرات، واليقين على أربع شعاب: تبصرة الفطنة وتاويل الحكمة وموعظة العبرة وسنة الأولين، فمن تبصر الفطنة تأول الحكمة، ومن تأول الحكمة عرف بالعبرة، ومن عرف العبرة عرف السنة، ومن عرف السنة فكأنما كان في الأولين،

yani her şeye. İman bakımından insanların en kâmili, celal ve cemalden oluşan kemâl sıfatlarını en çok hatırında tutan kimse olduğundan, bu konuda en yüce yollara sülûk etmeye işaret etmek üzere sözü İsm-i A'zam'a çevirerek şöyle buyurdu: {أنزل الله} “Allah'ın indirdiği...” yani tam azamet sahibi olan Zat'ın indirdiği, {من كتاب} “her kitaba.” O'nun kitaplarından hiçbirini ve elçilerinden hiçbirini birbirinden ayırt etmem; bilakis elçiliği mucizeyle sabit olmuş bir peygambere indirildiği sabit olan her kitaba iman ederim ve nazarî kuvvenin kemâlinin gerektirdiği gibi ona davet ederim. Ebû Ali el-Kālî Zeylü'l-Emâlî'de şöyle demiştir: Bize Ebû Bekir -yani İbnü'l-Enbârî- anlattı, bize Ebû Ca'fer Muhammed b. Osman anlattı, bize Sahâb b. el-Hâris anlattı, bize Bişr b. Umâre, Muhammed b. Sûka'dan haber verdi; o şöyle demiştir: Ali radıyallâhu anh'e bir adam gelip: "Ey Müminlerin Emîri! İman nedir veya iman nasıldır?" dedi. Şöyle buyurdu: "İman dört direk üzerindedir: Sabır, yakîn, adalet ve cihad. Sabır dört şubedir: Şevk (özlem), şefkat (korku), zühd ve murakabe (ölümü gözetleme). Kim cennete şevk duyarsa şehvetlerden vazgeçer; kim cehennemden korkarsa haramlardan döner; kim dünyada zâhid olursa musibetleri hafif görür; kim ölümü gözetlerse hayırlara koşar. Yakîn dört şubedir: Zekânın basireti, hikmetin tevili, ibretin öğüdü ve öncekilerin sünneti. Kim zekânın basiretine ererse hikmeti tevil eder; kim hikmeti tevil ederse ibretle bilir; kim ibreti bilirse sünneti bilir; kim sünneti bilirse sanki öncekilerin arasında yaşamış gibi olur.

17313. Metin

والعدل على أربع شعب: على غائص الفهم وزهرة الحلم وروضة العلم وشرائع الحكم، فمن فهم جمع العلم، ومن حلم لم يضل في الحكم، ومن علم عرف شرائع الحكم، ومن حلم لم يفرط أمره، وعاش في الناس. والجهاد على أربع شعب: على الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر والصدق في المواطن وشنآن الفاسقين، فمن أمر بالمعروف شد ظهر المؤمنين، ومن نهى عن المنكر أرغم آناف الفاسقين، ومن صدق في المواطن فقد قضى الذي عليه، ومن شنئ المنافقين غضب لله وغضب الله له فأزلفه وأعلى مقامه، قال: فقام الرجل فقبل رأسه.

Adalet dört şubedir: Derin kavrayış, hilmin güzelliği, ilmin bahçesi ve hikmetin/hükmün şeriatları. Kim kavrarsa ilmi toplar; kim hilm sahibi olursa hükümde sapmaz; kim bilirse hikmetin şeriatlarını tanır; kim hilm sahibi olursa işinde taşkınlık etmez ve insanlar arasında [huzurla] yaşar. Cihad dört şubedir: İyiliği emretmek, kötülükten nehyetmek, savaş meydanlarında sadakat ve fâsıklara buğzetmek. Kim iyiliği emrederse müminlerin arkasını güçlendirir; kim kötülükten nehyederse fâsıkların burnunu sürter; kim savaş meydanlarında sadakat gösterirse üzerine düşeni yerine getirmiş olur; kim münafıklara buğzederse Allah için öfkelenmiş olur, Allah da onun için öfkelenir, onu Kendisine yaklaştırır ve makamını yüceltir." [Ravi] dedi ki: Bunun üzerine adam ayağa kalkıp onun başını öptü.

17314. Metin

ولما أخبر بالعدل في القوة النظرية، أتبعه ذلك في القوة العملية فقال: {وأمرت} أي ممن له الأمر كله بما أمرني به مما أنزل عليّ {لأعدل} أي لأجل أن أعدل {بينكم} أيها المفرّقون في الأديان من العرب والعجم من الجن والإنس كما دعى إليه كمال القوة العملية، ثم علل ذلك بقوله: {الله} أي الذي له الملك كله

Nazarî kuvvede adaleti haber verince, amelî kuvvede de bunu peşinden getirerek şöyle buyurdu: {وأمرت} “Ve emrolundum” yani bütün emir yetkisine sahip olan Zat tarafından bana indirdiği şeyle emredildim, {لأعدل} “adaletle davranmakla / adalet yapmam için” yani adalet yapayım diye, {بينكم} “aranızda” ey dinlerde ayrılığa düşen Arap ve Acem, cin ve insan toplulukları; nitekim amelî kuvvenin kemâli bunu gerektirir. Sonra bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {الله} “Allah” yani bütün mülk Kendisine ait olan Zat...

17315. Metin

{ربنا وربكم} أي موجدنا ومتولي جميع أمورنا، فلهذا أمرنا بالعدل على سبيل العموم لأن الكل عباده.

{ربنا وربكم} “bizim de Rabbimiz, sizin de Rabbinizdir.” Yani bizi var eden ve bütün işlerimizi üstlenendir. Bu sebeple bize genel anlamda adaleti emretmiştir; çünkü herkes O'nun kuludur.

17316. Metin

ولما كان الرب واحداً، انتج عنه قوله: {لنا أعمالنا} خاصة بنا لا تعدونا إلى غيرنا {ولكم أعمالكم} خاصة بكم لا تعدوكم إلى غيركم، لأنه لا داعي لأن نأخذ عمل بعضنا فنعطيه لغيره، لأن ذلك لا يفعله إلا ذو غرض، وهو سبحانه محيط بصفات الكمال، فهو منزه عن الأغراض، ولما وصل بتمام هذه الجملة في إزالة الريب وإثبات الحق إلى ما هو كالشمس لثبوت الرسالة بالمعجزات وإعجاز هذا الكتاب وتصادقه مع ما عند أهل الكتاب، وبيان هاتين المقدمتين اللتين لا نزاع بين أحد من الخلق فيهما كانت نتيجة ذلك: {لا حجة} أي موجودة بمحاجة أحد منا لصاحبه {بيننا وبينكم} لأن الأمر وصل إلى الانكشاف التام فلا فائدة بعده للمحاجة فما بقي إلا المجادلة بالسيوف، وإدارة كؤوس الحتوف، لأنا نعلم بإعلام الله لنا في كتابه الذي دلنا إعجازه للخلائق على أنه كلامه،

Rab tek olunca bu durum şu buyruğunu netice verdi: {لنا أعمالنا} “Bizim amellerimiz bizedir” bize has olup bizi aşıp başkasına geçmez, {ولكم أعمالكم} “sizin amelleriniz de sizedir.” Size has olup sizi aşıp başkasına geçmez. Çünkü birimizin amelini alıp başkasına vermemiz için hiçbir sebep yoktur; zira bunu ancak bir maksat (garaz) güden kimse yapar. O Sübhânehu ise kemâl sıfatlarını kuşatmıştır ve maksatlardan münezzehtir. Şüpheyi giderme ve hakkı ispat etme hususunda bu cümlenin tamamlanmasıyla; peygamberliğin mucizelerle, bu Kitab'ın i'câzıyla ve Kitap ehlinin elindekilerle doğrulanmasıyla sabit olması ve yaratılmışlardan hiçbirinin hakkında ihtilaf etmediği bu iki mukaddimenin açıklanması sayesinde güneş gibi açık bir dereceye ulaşınca, bunun neticesi şu oldu: {لا حجة} “Hiçbir delil / tartışma yoktur” yani hiçbirimizin diğerine karşı tartışıp delil getirmesi mevcut değildir, {بيننا وبينكم} “bizimle sizin aranızda.” Çünkü mesele tam bir açıklığa kavuşmuştur ve bundan sonra tartışmanın hiçbir faydası yoktur; dolayısıyla geriye ancak kılıçlarla mücadele etmek ve ölüm kadehlerini dolaştırmak kalmıştır. Zira mahlukatı aciz bırakan i'câzının O'nun kelâmı olduğuna delalet ettiği Kitabı'nda Allah'ın bize bildirmesiyle biliyoruz ki,

17317. Metin

فنحن نسمعه لذلك منه أنا على محض الحق وأنكم على محض الباطل، وقد أعذرنا إليكم وأوصلنا ببراهينه إلى المشاهدة فلم يبق إلا السيف عملاً بفضيلة الشجاعة.

bu sebeple O'ndan işitiyoruz ki biz sırf hak üzereyiz, siz ise sırf batıl üzeresiniz. Size mazeret bırakmadık ve delilleriyle sizi müşahede derecesine ulaştırdık; artık cesaret faziletiyle amel ederek kılıçtan başka bir şey kalmamıştır.

17318. Metin

ولما كان هذا موضع أن يقال: أفما تخافون الله فيمن تقاتلونه وهو عباده، أجاب بقوله مظهراً غير مضمر تعظيماً للأمر: {الله} أي الذي هو أحكم الحاكمين {يجمع بيننا} أي نحن وأنتم على دين واحد أراد فلا يكون قتال، وفي الآخرة على كل حال {فهو يحكم بيننا} {وسيعلم الذين ظلموا أيّ منقلب ينقلبون} [الشعراء: ٢٢٧] فما أقدمنا على القتال إلا عن بصيرة.

Bu durum, "Kendileriyle savaştığınız kimseler hakkında Allah'tan korkmuyor musunuz, onlar da O'nun kullarıdır?" denilmeye elverişli bir makam olunca, işi tazim etmek üzere zamir yerine açık isim getirerek şöyle cevap verdi: {الله} “Allah” yani Hâkimler Hâkimi olan Zat, {يجمع بيننا} “hepimizi bir araya toplayacaktır” yani bizi ve sizi; dilerse tek bir din üzere toplar da savaş olmaz; ahirette ise her halükarda [toplar] {فهو يحكم بيننا} “ve aramızda O hükmedecektir.” {وسيعلم الذين ظلموا أيّ منقلب ينقلبون} “Zulmedenler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir” [Şuarâ: 227]. Biz savaşa ancak bir basiret üzere giriştik.

17319. Metin

ولما كان الجامع بين ناس قد يكون مآلهم إلى غيره، بين أن الأمر فيه على غير ذلك، فقال عاطفاً على ما تقديره: فمنه كان المبدأ: {وإليه} أي لا إلى غيره من حيث هذا الاسم الجامع لجميع الصفات {المصير *} حساً ومعنى لتمام عزته وشمول عظمته وكمال رحمته، وما كان فيما بين المبدأ والمعاد من الأمور التي كانت بحيث يظن أنها خارجة -

İnsanları bir araya toplayan kimsenin ardından onların akıbeti başkasına ait olabileceği için, bu meselede durumun böyle olmadığını beyan ederek "Başlangıç O'ndandı" takdirindeki söze atıfla şöyle buyurdu: {وإليه} “Ve yalnız O'nadır” yani bütün sıfatları toplayan bu isim bakımından başkasına değil yalnız O'nadır, {المصير} “dönüş.” İzzetinin tamlığı, azametinin kuşatıcılığı ve rahmetinin kemâli gereği hem maddeten hem mânen dönüş O'nadır. Başlangıç ile dönüş arasında vuku bulan ve sanki hariçteymiş gibi sanılan işler ise...

17320. Metin

لتصرف الغير فيها - إنما كانت ابتلاء منه يقيم بها الحجة على العباد على ما يتعارفونه بينهم، وما كان المتصرف فيها غيره فتصرفهم إنما كان أمراً طارئاً يصحح عليهم الحجة ويلزمهم الحجة.

-başkası bunlarda tasarruf ettiği için- ancak O'ndan bir imtihandır; bununla kulların kendi aralarında bildikleri şeyler üzerinden aleyhlerine hücceti ikame eder. Bunlarda tasarruf eden gerçekte O'ndan başkası değildir; onların tasarrufu ise ancak aleyhlerine hücceti doğrulayan ve hücceti onlara bağlayıcı kılan arızî bir durumdur.

17321. Metin

ولما كان التقدير: فالذين رجعوا إليه طوعاً في هذه الدار بعد هذا البيان والإظهار، وتركوا الجدال حجتهم ثابتة ولهم الرضا والنعيم المقيم، عطف عليه قوله مبتدئاً بالموصول ليصله بما يفهم التجدد والاستمرار: {والذين يحاجّون} أي يوردون تشكيكاً على دينه الحق من الشبه ما يسمونه حججاً، ولعل الإدغام يشير إلى أن أهل هذا الضرب منافقون يلقون شبههم في خفاء فتشربها قلوب أمثالهم فتصير أهوية فيضعف أمرها ويؤيده تقييد الدحوض بما عند الرب {في الله} أي في دين الملك الأعظم ليعيدوا الناس بعدما دخلوا في نور الهدى إلى ظلام الضلال.

Takdir: "Bu beyan ve izhardan sonra bu dünyada kendi istekleriyle O'na dönen ve cedelleşmeyi terk eden kimselerin hüccetleri sabittir, rıza ve kalıcı nimet onlaradır" şeklinde olunca; yenilenme ve süreklilik ifade eden fiille bağlamak üzere ism-i mevsûl ile başlayarak şu buyruğunu buna atfetti: {والذين يحاجّون} “Tartışıp mücadele edenler” yani delil adını verdikleri şüphelerle O'nun hak dini hakkında şüphe uyandıranlar; belki de idgâm, bu tür kimselerin şüphelerini gizlice atan münafıklar olduğuna, benzerlerinin kalplerinin de bunu içip hevalara dönüştüğüne ve böylece durumlarının zayıfladığına işaret etmektedir -ki hüccetlerinin boşa çıkışının Rab katında diye kayıtlanması da bunu destekler-, {في الله} “Allah hakkında” yani hidayet nuruna girdikten sonra insanları tekrar sapıklık karanlığına döndürmek için o En Büyük Hükümdar'ın dini hakkında [mücadele edenler].

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.