Duhân

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

17792. Metin

مقصودها الإنذار من الهلكة لمن لم يقبل ما في الذكر الكريم الحكيم من الخير والبركة رحمة جعلها بين عامة مشتركة، وعلى ذلك دل اسمها الدخان إذا تؤملت آياته وإفصاح ما فيها وإشاراته) بسم الله (الملك الجبار الواحد القهار) الرحمن (الذي عم بنعمة النذارة) الرحيم (الذي خص أهل وداده برحمة البشارة.

[Bu surenin] maksadı, şanı yüce ve hikmet dolu Zikir'de bulunan hayır ve bereketi kabul etmeyen kimseleri helak ile uyarmaktır; [o Zikir ki Allah onu] bütün insanlar arasında ortak bir rahmet kılmıştır. Âyetleri, içindeki açık beyanlar ve işaretler düşünüldüğünde surenin Duhan (Duman) ismi de buna delalet eder. Bismillah: [O, mülkün tek sahibi, mutlak güç sahibi, tek ve] Kahhâr [olan Allah'ın adıyla], Rahmân: [uyarı nimetiyle herkesi kuşatan], Rahîm: [sevgi ehlini müjde rahmetiyle seçkin kılan].

17793. Metin

تقدمت الإشارة إلى شيء من أسرار أخواتها.

[Hâ-mîm ile başlayan] benzerlerinin bazı sırlarına daha önce işaret edilmişti.

17794. Metin

ولما ختمت الزخرف ببشارة باطنة ونذارة ظاهرة، وكان ما بشر به سبحانه من علم العرب وسلامتهم من غوائل ما كانوافيه مستبعداً، افتتح هذا بمثل ذلك مقسماً عليه.

Zuhruf Suresi bâtınî bir müjde ve zahirî bir uyarı ile sona erdiğinde ve Allah Teâlâ'nın Arapların ilmine ve içinde bulundukları tehlikelerden kurtuluşlarına dair verdiği müjde [onlarca] uzak bir ihtimal görüldüğünde, bu sureye de üzerine yemin ederek benzer bir şekilde başladı.

17795. Metin

فقال: {والكتاب} أي الجامع

Şöyle buyurdu: {والكتاب} yani bütün hayırları toplayan,

17796. Metin

لكل خير {المبين *} أي البين في نفسه، الموضح لما تقدم من دقيق البشارة لأهل الصفاء والبصارة، واضح النذارة بصريح العبارة، وغير ذلك من كل ما يراد منه، ولأجل ما ذكر من الاستبعاد أكد جواب القسم وأتى به في مظهر العظمة فقال: {إنا} أي بما لنا من العظمة {أنزلناه} أي الكتاب إما جميعاً إلى بيت العزة في سماء الدنيا أو ابتدأنا إنزاله إلى الأرض {في ليلة مباركة} أي ليلة القدر - قاله ابن عباس ﵄ أو النصف من شعبان، فلذلك يتأثر عنه من التأثيرات ما لم تحط به الأفهام في الدين والدنيا، قال الأستاذ أبو القاسم القشيري: ينزل إلى سماء الدنيا كل سنة بمقدار ما كان جبريل ﵇ ينزله على الرسول ﷺ في تلك السنة وسماها {مباركة} لأنها ليلة افتتاح الوصلة وأشد الليالي بركة يكون العبد فيها حاضراً بقلبه مشاهداً لربه، يتنعم فيها بأنوار الوصلة ويجد فيها نسيم القربة، وقال الرازي في اللوامع: وأعظم الليالي بركة ما كوشف فيها بحقائق الأشياء.

{المبين *} “apaçık Kitab'a [andolsun ki],” yani bizzat kendisi açık olan, arı duru kalp ve basiret ehline daha önce geçen o ince müjdeyi açıklayan, uyarısı açık ifadelerle besbelli olan ve kendisinden murat edilen diğer her şeyi beyan eden [Kitab'a]. Söz konusu uzak görme sebebiyle yeminin cevabını pekiştirdi ve azamet makamında getirerek şöyle buyurdu: {إنا} yani azametimizle Biz, {أنزلناه} yani bu Kitab'ı, ya topluca dünya semasındaki Beytü'l-İzze'ye indirdik ya da yeryüzüne indirilmesini başlattık {في ليلة مباركة} “Biz onu mübarek bir gecede indirdik.” Yani İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'nın belirttiğine göre Kadir Gecesi'nde veya Şaban ayının ortasında [Berat Gecesi'nde]. Bu sebeple dinde ve dünyada akılların kavrayamayacağı etkiler ondan neşet eder. Üstat Ebu'l-Kâsım el-Kuşeyrî şöyle demiştir: Cibrîl aleyhisselâm'ın o sene içinde Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e indireceği miktar kadar her sene dünya semasına indirilir. Onu {مباركة} “mübarek” olarak isimlendirmiştir; çünkü o vuslatın açılış gecesidir ve kulun kalbiyle hazır bulunup Rabbini müşahede ettiği, vuslat nurlarıyla nimetlendiği ve yakınlık esintisini bulduğu en bereketli gecedir. Râzî el-Levâmi'de şöyle demiştir: Gecelerin en bereketlisi, eşyanın hakikatlerinin keşfolunduğu gecedir.

17797. Metin

ولما كان هذا موضحاً لما لوح به آخر تلك من البشارة في ظاهر النذارة، علل الإنزال أو استأنف ما فيه من واضح النذارة الموصل إلى المعاني المقتضية للبشارة، فقال مؤكداً لأجل تكذيبهم: {إنا} أي على ما نحن عليه من الجلال {كنا} بما لنا من العظمة دائماً لعبادنا {منذرين *} لا نؤاخذهم من غير إنذار، فلأجل رحمتنا لهؤلاء القوم وهم أرق الناس طبعاً وأصفاهم قلوباً وأوعاهم سمعاً نوصلهم بما هيأناهم به من ذلك إلى ما لم يصل غيرهم إليه ولم يقاربه من المعالي في الأخلاق والشمائل والاكتساب لجميع الفضائل.

Bu husus, önceki surenin sonunda zahirdeki uyarının içinde çıtlatılan müjdeyi açıklayıcı olunca, indirilişin gerekçesini belirtti veya müjdeyi gerektiren manalara ulaştıran açık uyarıyı yeniden ifade ederek onların yalanlamaları sebebiyle pekiştirip şöyle buyurdu: {إنا} yani haiz olduğumuz celal ile Biz, {كنا} azametimizle kullarımız için daima {منذرين *} “Doğrusu Biz uyarıcılarız.” [Yani] onları uyarmadan sorumlu tutmayız. Fıtratça insanların en ince ruhlusu, kalpleri en saf olanı ve kulakları en iyi işiteni olan bu topluluğa olan rahmetimiz sebebiyle, kendilerini donattığımız bu kabiliyetlerle, ahlakta, seciyede ve tüm faziletleri kazanmada başkalarının ulaşamadığı ve yaklaşamadığı yüceliklere onları ulaştırırız.

17798. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما تضمنت سورة حم السجدة وسورة الشورى من ذكر الكتاب العزيز ما قد أشير إليه مما لم تنطو سورة غافر على شيء منه، وحصل من مجموع ذلك الإعلام بتنزيله من عند الله وتفصيله وكونه قرآناً عربياً إلى ما ذكر تعالى من خصائصه إلى قوله {وإنه لذكر لك ولقومك وسوف تسئلون} [الزخرف: ٤٤] وتعلق الكلام بعد هذا بعضه ببعض إلى آخر السورة، افتتح تعالى سورة الدخان بما يكمل ذلك الغرض، وهو التعريف بوقت إنزاله إلى سماء الدنيا فقال تعالى: {إنا أنزلناه في ليلة مباركة} ثم ذكر من فضلها فقال {فيها يفرق كل أمر حكيم} فحصل وصف الكتاب بخصائصه والتعريف بوقت إنزاله إلى

İmam Ebu Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Hâ-Mîm es-Secde ve Şûrâ sureleri, Gâfir suresinde hiç yer almayan yüce Kitap zikrini içerip, bunların toplamından onun Allah katından indirildiği, ayrıntılı kılındığı, Arapça bir Kur'an olduğu bilgisi ve Teâlâ'nın {وإنه لذكر لك ولقومك وسوف تسئلون} “Şüphesiz o, senin ve kavmin için bir zikirdir ve yakında hesaba çekileceksiniz” [Zuhruf: 44] buyruğuna kadar zikrettiği özellikleri hasıl olunca ve bundan sonraki sözler surenin sonuna kadar birbirine bağlanınca, Allah Teâlâ Duhan Suresi'ne bu maksadı tamamlayan bir hususla, yani onun dünya semasına indiriliş vaktini tanıtarak başladı ve {إنا أنزلناه في ليلة مباركة} “Biz onu mübarek bir gecede indirdik” buyurdu. Sonra onun faziletinden bahsederek {فيها يفرق كل أمر حكيم} “Onda her hikmetli iş ayırt edilir” buyurdu. Böylece Kitab'ın nitelikleriyle vasfedilmesi ve dünya semasına indiriliş vaktinin bildirilmesi gerçekleşmiş oldu;

17799. Metin

سماء الدنيا وتقدم الأهم من ذلك في السورتين قبل، وتأخر التعريف بوقت إنزاله إلى السماء الدنيا إذ ليس في التأكيد كالمتقدم، ثم وقع إثر هذا تفصيل وعيد قد أجمل في قوله تعالى {فاصفح عنهم وقل سلام فسوف يعلمون} وما تقدمه من قوله {أم أبرموا أمراً فإنا مبرمون} وقوله سبحانه {أم يحسبون أنا نسمع سرهم ونجواهم} وتنزيهه ﷾ نفسه عن عظيم افترائهم في جعلهم الشريك والولد - إلى آخر السورة، ففصل بعض ما أجملته هذه الآي في قوله تعالى في صدر سورة الدخان {فارتقب يوم تأتي السماء بدخان مبين} وقوله تعالى {يوم نبطش البطشة الكبرى} ، والإشارة إلى يوم بدر، ثم ذكر شأن غيرهم في هذا وهلاكهم بسوء ما ارتكبوا ليشعروا أن لا فارق إن هم عقلوا واعتبروا، ثم عرض بقرنهم في مقالته ما بين لابتيها أعز مني ولا أكرم، ثم ذكر تعالى:

bunun daha önemli olan kısmı önceki iki surede öne alınmış, dünya semasına indiriliş vaktinin bildirilmesi ise tekit bakımından önceki kadar olmadığı için sonraya bırakılmıştır. Ardından Allah Teâlâ'nın {فاصفح عنهم وقل سلام فسوف يعلمون} “Şimdilik sen onlardan yüz çevir ve 'Selam' de! Yakında bilecekler” buyruğunda, ondan önceki {أم أبرموا أمراً فإنا مبرمون} “Yoksa onlar bir işi sağlam mı tuttular? Şüphesiz Biz de sağlam tutmaktayız” buyruğunda, Sübhânehu'nun {أم يحسبون أنا نسمع سرهم ونجواهم} “Yoksa Bizim, onların sırlarını ve gizli fısıltılarını işitmediğimizi mi sanıyorlar?” buyruğunda ve kendilerine ortak ve çocuk isnat etmelerindeki büyük iftiralarından Zâtını tenzih etmesinde -surenin sonuna kadar- mücmel bırakılan tehdidin ayrıntısı geldi. Bu ayetlerin mücmel bıraktığı hususların bir kısmını Duhan Suresi'nin başında {فارتقب يوم تأتي السماء بدخان مبين} “Göğün apaçık bir duman getireceği günü gözetle” ve {يوم نبطش البطشة الكبرى} “O büyük yakalayışla yakalayacağımız gün” buyruklarıyla Bedir gününe işaret ederek detaylandırdı. Sonra akıllarını başlarına alıp ibret alırlarsa aralarında bir fark olmadığını hissetsinler diye bu hususta başkalarının durumunu ve işledikleri kötülükler sebebiyle helak oluşlarını zikretti. Sonra aralarından 'İki dağ arası bana benden daha aziz ve daha kerim değildir' diyen akranlarına değindi. Ardından Teâlâ şöyle zikretti:

17800. Metin

{شجرة الزقوم} إلى قوله: {ذق إنك أنت العزيز الكريم} والتحم هذا كله التحاماً يبهر العقول، ثم اتبع بذكر حال المتقين جرياً على المطرد من شفع الترغيب والترهيب ليبين حال الفريقين وينتج علم الواضح من الطريقين، ثم قال لنبيه ﷺ {فإنما يسرناه بلسانك لعلهم يتذكرون} وقد أخبره مع بيان الأمر ووضوحه أنه {إنما يتذكر من يخشى} ثم قال {فارتقب} وعدك ووعيدهم {إنهم مرتقبون} .

{شجرة الزقوم} “Zakkum ağacı...”ndan başlayıp {ذق إنك أنت العزيز الكريم} “Tat bakalım! Hani sen pek güçlü, pek şerefliydin!” buyruğuna kadar devam etti. Bütün bunlar akılları hayrete düşürecek şekilde birbirine kenetlendi. Ardından iki grubun durumunu açıklamak ve iki yoldan açık olanın bilgisini ortaya koymak amacıyla, rağbet ettirme ve korkutmayı birlikte yürütme usulü gereğince takva sahiplerinin durumunu zikretmeyi buna ekledi. Sonra Peygamberine sallallâhu aleyhi ve sellem: {فإنما يسرناه بلسانك لعلهم يتذكرون} “Biz onu, düşünüp öğüt alsınlar diye senin dilinle kolaylaştırdık” buyurdu. Meselenin açık ve net olmasıyla birlikte ona {إنما يتذكر من يخشى} “Ancak korkan kimse öğüt alır” gerçeğini bildirmişti. Sonra sana olan vaadi ve onlara olan tehdidi {فارتقب} “O halde gözetle”, {إنهم مرتقبون} “şüphesiz onlar da gözetlemektedirler” buyurdu.

17801. Metin

ولما وصف ليلة إنزال هذا القرآن بالبركة، وأعلم أن من أعظم بركتها النذارة، وكانت النذارة مع أنها فرقت من البشارة أمراً عظيماً موجباً لفرقان ما بين المحاسن والمساوىء من الأعمال قائدة إلى كل خير بدليل أن أتباع ذوي البركة من العلماء، وإذا تعارض عندهم أمر العالم والظالم، قدموا أمر الظالم لما يخافون من نذارته، وأهملوا أمر العالم وإن عظم الرجاء لبشارته، قال معللاً لبركتها بعد تعليل الإنزال فيها، ومعمماً لها يحصل فيها من بركات التفضيل: {فيها} أي الليلة المباركة سواء قلنا: إنها ليلة القدر أو ليلة النصف أصالة أو مآلاً {يفرق} أي ينشر ويبين ويفصل ويوضح مرة بعد مرة {كل أمر حكيم *} أي محكم الأمر لا يستطاع أن يطعن فيه بوجه من جميع ما يوحى به من الكتب وغيرها والأرزاق والآجال والنصر والهزيمة والخصب

Bu Kur'an'ın indirildiği geceyi bereketle vasfedip en büyük bereketinin de uyarı olduğunu bildirince ve uyarı -her ne kadar müjdeden ayrılsa da- amellerin güzelleri ile çirkinleri arasını ayıran, her hayra ileten büyük bir iş olunca; -nitekim bereket sahibi âlimlerin takipçileri, âlimin emri ile zâlimin emri çeliştiğinde uyarısından korktukları için zâlimin emrini öne alırlar, müjdesine dair büyük ümit besleseler de âlimin emrini ihmal ederler- Kur'an'ın o gecede indirilişini gerekçelendirdikten sonra o gecenin bereketini gerekçelendirerek ve onda hasıl olan tafsilat bereketlerini genelleştirerek şöyle buyurdu: {فيها} yani ister Kadir Gecesi isterse aslen veya netice itibarıyla Şaban'ın yarısı gecesi olduğunu söyleyelim, o mübarek gecede {يفرق} yani tekrar tekrar yayılır, beyan edilir, fasledilir ve açıklanır {كل أمر حكيم *} “her hikmetli iş.” Yani vahyolunan kitaplar ve diğerleri, rızıklar, eceller, zafer, hezimet, bolluk,

17802. Metin

والقحط وغيرها من جميع أقسام الحوادث وجزئياً في أوقاتها وأماكنها، ويبين ذلك للملائكة من تلك الليلة إلى مثلها من العام المقبل فيجدونه سواء فيزدادون بذلك إيماناً، قال البغوي ﵀: قال ابن عباس ﵄: يكتب من أم الكتاب في ليلة القدر ما هو كائن في السنة من الخير والشر، والأرزاق والآجال، قال: وروى أبو الضحى عنه أن الله تعالى يقضي الأقضية في ليلة النصف من شعبان فيسلمها إلى أربابها في ليلة القدر. وقال الكرماني: فيسلمها إلى إلى أربابها وعملها من الملائكة ليلة السابع والعشرين من شهر رمضان.

kıtlık ve diğer bütün hadiselerin kısımları ile bunların vakit ve mekânlarındaki cüzlerinden hiçbir şekilde itiraz edilemeyecek muhkem kılınmış her iş [ayırt edilir]. Bu, o geceden gelecek yılın aynı gecesine kadar meleklere beyan edilir ve onlar bunu tastamam aynı bulur, böylece imanları artar. Begavî rahimehullâh şöyle dedi: İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle buyurdu: O sene içinde olacak hayır, şer, rızıklar ve eceller Kadir Gecesi'nde Ümmü'l-Kitâb'dan yazılır. Dedi ki: Ebü'd-Duhâ ondan şunu rivayet etti: Allah Teâlâ hükümleri Şaban'ın yarı gecesinde takdir eder, Kadir Gecesi'nde ise onları sahiplerine teslim eder. Kirmânî ise şöyle demiştir: Ramazan ayının yirmi yedinci gecesinde onları sahiplerine ve meleklerden görevlilerine teslim eder.

17803. Metin

ولما كان هذا مفهماً لأمور لا حصر لها، بين أنه لا كلفة عليه سبحانه فيه، ولا تجدد عنده في وقت من الأوقات لشيء لم يكن قبل إلا تعليق القدرة على وفق الإرادة، فقال مؤكداً لفخامة ما تضمنه وصفه بأنه حكيم: {أمراً} أي حال كون هذا كله مع انتشاره وعدم انحصاره أمراً عظيماً جداً واحداً لا تعدد فيه دبرناه في الأزل وقررناه وأتقناه واخترناه ليوجد في أوقاته بتقدير، ويبرز على ما له من

Bu durum sayılamayacak kadar çok işi ifade edince, bunun Sübhânehu'ya hiçbir külfet getirmediğini ve O'nun katında, kudretin iradeye uygun olarak taalluk etmesi dışında, daha önce var olmayan bir şey için hiçbir vakitte yeni bir durumun meydana gelmediğini beyan etti. 'Hikmetli' vasfının içerdiği büyüklüğü pekiştirerek şöyle buyurdu: {أمراً} yani bütün bu hadiseler, yaygınlığına ve sınırsızlığına rağmen, ezellerde planladığımız, kararlaştırdığımız, sağlam kıldığımız ve bir takdirle vakitlerinde var olması,

17804. Metin

الإحكام في أحيانه في أقل من لمح البصر، ودل على أنه ليس مستغرقاً لما تحت قدرته سبحانه بإثبات الجار فقال: {من عندنا} أي من العاديات والخوارق وما وراءها.

vakitlerinde göz açıp kapamaktan daha kısa bir sürede sahip olduğu muhkemlikle ortaya çıkması için seçtiğimiz, içinde hiçbir çokluk bulunmayan tek ve pek büyük bir emir iken [ayırt edilir]. Car-mecruru (harf-i cer tamlamasını) zikrederek bunun Sübhânehu'nun kudreti altındaki şeyleri tamamen kuşatıcı olmadığını gösterdi ve şöyle buyurdu: {من عندنا} “Katımızdan bir emir olarak.” Yani adet olanlardan, harikulade olanlardan ve bunların ötesindekilerden.

17805. Metin

ولما بين حال الفرقان الذي من جملته الإنذار، علله بقوله مؤكداً لما لهم من الإنكار: {إنا} أي بما لنا من أوصاف الكمال وكمال العظمة {كنا} أي أزلاً وأبداً {مرسلين *} أي لنا صفة الإرسال بالقدرة عليها في كل حين والإرسال لمصالح العباد، لا بد فيه من الفرقان بالبشارة والنذارة وغيرهما حتى لا يكون لبس، فلا يكون لأحد على الله حجة بعد الرسل، وهذا الكلام المنتظم والقول الملتحم بعضه ببعض، المتراصف أجمل رصف في وصف ليلة الإنزال دال على أنه لم تنزل صحيفة ولا كتاب إلا في هذه الليلة، فيدل على أنها ليلة القدر للأحاديث الواردة في أن الكتب كلها نزلت فيها كما بينته في كتابي «مصاعد النظر للإشراف على مقاصد السور» وكذا قوله في سورة القدر {تنزل الملائكة والروح فيها بإذن ربهم من كل أمر} فإن الوحي الذي هو مجمع ذلك هو روح الأمور الحكيمة، وبين سبحانه حال الرسالات

Uyarıyı da içeren bu furkan halini beyan edince, inkarlarına karşı pekiştirerek bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إنا} yani kemal sıfatlarımız ve tam azametimizle Biz, {كنا} yani ezelde ve ebedde, {مرسلين *} “Şüphesiz Biz peygamberler gönderenleriz.” Yani her an buna kadir olmak suretiyle gönderme sıfatına sahibiz; kulların maslahatları için göndermede ise hiçbir kapalılık kalmasın diye müjde, uyarı ve benzeri şeylerle hakkı batıldan ayırmak şarttır; ta ki elçilerden sonra insanların Allah'a karşı bir hücceti kalmasın. İndiriliş gecesinin vasfında böylesine intizamlı, birbirine kenetlenmiş ve en güzel şekilde dizilmiş bu söz; hiçbir sahifenin ve kitabın ancak bu gecede indirildiğine delalet eder. Dolayısıyla bütün kitapların bu gecede indiğine dair gelen hadisler sebebiyle onun Kadir Gecesi olduğunu gösterir; nitekim bunu «Mesâıdü'n-Nazar li'l-İşrâf alâ Makâsıdi's-Suver» adlı kitabımda açıkladım. Aynı şekilde Kadir Suresi'ndeki {تنزل الملائكة والروح فيها بإذن ربهم من كل أمر} “Melekler ve Ruh, onda Rablerinin izniyle her bir iş için inerler” buyruğu da böyledir; zira bütün bunların kaynağı olan vahiy, hikmetli işlerin ruhudur. Sübhânehu risaletlerin durumunu

17806. Metin

بقوله: {رحمة} وعدل لأجل ما اقتضاه التعبير بالرحمة عما كان من أسلوب التكلم بالعظمة من قوله «منا» إلى قوله: {من ربك} أي المحسن إليك بإرسالك وإرسال كل نبي مضى من قبلك، فإن رسالاتهم كانت لبث الأنوار في العباد، وتمهيد الشرائع في العباد، حتى استنارت القلوب، واطمأنت النفوس، بما صارت تعهد من شرع الشرائع وتوطئة الأديان، فتسهلت طرق الرب لتعميم رسالتك حتى ملأت أنوارك الآفاق، فكنت نتيجة كل من تقدمك من الرفاق.

şu buyruğuyla beyan etti: {رحمة} “Bir rahmet olarak.” Rahmet ifadesinin gerektirdiği mana sebebiyle 'katımızdan' şeklindeki azametle konuşma üslubundan {من ربك} “Rabbinden” buyruğuna yöneldi; yani seni ve senden önce geçen her peygamberi göndermekle sana ihsanda bulunan [Rabbinden]. Zira onların risaletleri, kullara nurlar saçmak ve kullar arasında şeriatları tesis etmek içindi; nihayet kalpler aydınlandı, şeriatların konulması ve dinlerin hazırlanmasıyla alıştıkları şeyler sayesinde nefisler mutmain oldu. Böylece senin risaletinin genelleşmesi için Rabbin yolları kolaylaştı, öyle ki nurların ufukları doldurdu ve sen senden önceki bütün kervanın neticesi oldun.

17807. Metin

ولما كانت الرسالة لا بد فيها من السمع والعلم، قال: {إنه هو} أي وحده {السميع} أي فهو الحي المريد {العليم *} فهو القدير البصير المتكلم، يسمع ما يقوله رسله وما يقال لهم، وكل ما يمكن أن يسمع وإن كان بحيث لا يسمعه غيره من الكلام النفسي وغيره الذي هو بالنسبة إلى سمعنا كنسبة ما تسمعه من الكلام إلى سمع الأصم وسمعه ليس كأسماعنا، بل هو متعلق بالمسموعات على ما هي عليه قبل وجودها كما أن علمه متعلق بالمعلومات كما هي قبل كونها.

Risalette işitme ve bilme mutlaka gerekli olduğundan şöyle buyurdu: {إنه هو} yani yalnızca O'dur, {السميع} yani O Hayy ve Mürîd olandır, {العليم *} “Şüphesiz O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” O Kadîr, Basîr ve Mütekellim'dir; elçilerinin ne dediğini, onlara ne denildiğini ve işitilmesi mümkün olan her şeyi işitir; başkalarının işitemeyeceği nefsi kelam ve benzeri şeyler olsa bile -ki bu bizim işitmemize nispetle, işittiğin bir sözün sağırın işitmesine nispeti gibidir; O'nun işitmesi bizim işitmelerimiz gibi değildir, bilakis ilminin var olmadan önceki halleriyle malumata taalluk etmesi gibi, işitmesi de var olmadan önceki halleriyle işitilenlere taalluk eder-.

17808. Metin

ولما ذكر إنزال الكتاب على تلك الحال العظيمة البركة لأجل الإرسال، وبين أن معظم ثمرة الإرسال الإنذار لما للمرسل إليهم من أنفسهم

Kitabın, peygamber göndermek amacıyla böylesine büyük bir bereket hali üzere indirildiğini zikredip, risaletin en büyük semeresinin kendilerine elçi gönderilenlerin fıtratlarındaki durum sebebiyle uyarı olduğunu beyan edince,

17809. Metin

من التوراة، دل على ذلك من التدبير المحكم الذي اقتضته حكمة التربية فقال: {رب} أي مالك ومنشئ ومدبر {السماوات} أي جميع الأجرام العلوية {والأرض} وما فيها {وما بينهما} مما تشاهدون من هذا الفضاء، وما فيه من الهواء وغيره، مما تعلمون من اكتساب العباد، وغيرهما مما لا تعلمون، ومن المعلوم أنه ذو العرش والكرسي فعلم بهذا أنه مالك الملك كله.

terbiye hikmetinin gerektirdiği muhkem tedbirden buna delil getirerek şöyle buyurdu: {رب} yani mâliki, yaratıcısı ve müdebbiri olan, {السماوات} yani bütün yüce cisimlerin, {والأرض} ve yerin, içindekilerin {وما بينهما} “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir” yani bu boşlukta müşahede ettiğiniz şeylerin, oradaki havanın ve diğer unsurların, kulların kazançlarından bildiklerinizin ve bilmediğiniz diğer şeylerin [Rabbidir]. Bilinmektedir ki O, Arş'ın ve Kürsî'nin de sahibidir; böylece bütün mülkün mâliki olduğu bundan anlaşılmıştır.

17810. Metin

ولما كانوا مقرين بهذا الربوبية ويأنفون من وصفهم بأنهم غير محققين لشيء يعترفون به، أشار إلى ما يلزمهم بهذا الإقرار إن كانوا كما يزعمون من التحقيق فقال: {إن كنتم موقنين *} أي إن كان لكم إيقان بأنه الخالق لما ركز في غرائزكم وجبلاتكم رسوخ العلم الصافي السالم عن شوائب الأكدار من حظوظ النفوس وعوائق العلائق، فأنتم تعلمون أنه لا بد لهذه الأجرام الكثيفة جداً المتعالي بعضها عن بعض بلا ممسك تشاهدونه مع تغير كل منها بأنواع الغير من رب، وأنه لا يكون وهي على هذا النظام إلا وهو

Onlar bu rububiyeti ikrar ettikleri ve itiraf ettikleri bir şeyi tahkik etmeyenler olarak nitelenmekten ar duydukları için, iddia ettikleri gibi tahkik ehlinden iseler bu ikrarlarının kendilerine neyi zorunlu kıldığına işaret ederek şöyle buyurdu: {إن كنتم موقنين *} “eğer kesin olarak inanıyorsanız.” Yani nefislerin hazlarından ve bağların engellerinden kaynaklanan bulanıklıkların şaibelerinden arınmış saf bilginin fıtrat ve yaratılışınıza yerleşmiş olması sebebiyle O'nun yaratıcı olduğuna dair kesin bir inancınız varsa; siz bilirsiniz ki, birbirinin üstünde yükselen, müşahede ettiğiniz bir tutucu olmaksızın duran ve her biri türlü türlü değişimlerle başkalaşan bu son derece yoğun cisimlerin mutlaka bir Rabbi olmalıdır; ve bunlar bu intizam üzere iken O ancak

17811. Metin

كامل العلم شامل القدرة، مختار في تدبيره، حكيم في شأنه كله وجميع تقديره، وأنه لا يجوز في الحكمة أن يدع من فيها من العلماء العقلاء الذين هم خلاصة ما فيهما هملاً يبغي بعضهم على بعض من غير رسول معلم بأوامره، وأحكامه وزواجره، منبه لهم على أنه ما خلق هذا الخلق كله إلا لأجلهم، ليحذروا سطواته ويقيدوا بالشكر على ما حباهم به من أنواع هباته.

ilmi tam, kudreti kuşatıcı, tedbirinde muhtar, bütün işinde ve her takdirinde hikmet sahibi olan [bir Rab] olabilir. Yine [bilirsiniz ki] O'nun, emirlerini, hükümlerini ve yasaklarını bildiren, bütün bu mahlukatı ancak kendileri için yarattığını onlara hatırlatan, böylece O'nun azabından sakınmalarını ve kendilerine bahşettiği türlü türlü bağışlara şükürle bağlanmalarını sağlayan bir elçi olmaksızın, göklerde ve yerdekilerin özü olan akıl ve ilim sahiplerini birbirine haksızlık eder bir halde başıboş bırakması hikmete uygun düşmez.

17812. Metin

ولما ثبت بهذا النظر الصافي ربوبيته، وبعدم اختلال التدبير على طول الزمان وحدانيته، وبعدم الجري على نظام واحد من كل وجه فعله بالاختيار وقدرته، صرح بذلك منبهاً لهم على أن النظر الصحيح أنتج ذلك ولا بد فقال تعالى: {لا إله إلا هو} أي وإلا لنازعه في أمرهما أو بعضه منازع، أو أمكن أن ينازع فيكون محتاجاً لا محالة، وإلا لدفع عنه من يمكن نزعه له وخلافه إياه، فلا يكون صالحاً للتدبير والقهر لكل من يخالف رسله والإيحاء لكل من يوافقهم على مر الزمان وتطاول الدهر ومد الحدثان على نظام مستمر، وحال ثابت مستقر.

Bu duru bakışla O'nun rububiyeti, zamanın akışında tedbirin bozulmamasıyla vahdaniyeti ve her yönden tek bir düzen üzere akıp gitmemesiyle de fiilinin irade ve kudretle olduğu sabit olunca, doğru düşünmenin bunu zorunlu kıldığını kendilerine hatırlatarak açıkça şöyle buyurdu: {لا إله إلا هو} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur.” Yani aksi takdirde o ikisinin idaresinde veya bir kısmında O'nunla çekişen bir çekişici olurdu ya da çekişilmesi mümkün olurdu da O kesinlikle muhtaç duruma düşerdi; yahut O'ndan mülkünü çekip alabilecek ve O'na muhalefet edebilecek kimseyi defedemezdi; böylece elçilerine muhalefet eden herkesi kahretmeye ve tedbire, sürekli bir düzen ve sabit bir karar hali üzere zamanın akışı ve hadiselerin uzaması boyunca elçilerine uyan herkese vahyetmeye elverişli olamazdı.

17813. Metin

ولما ثبت أنه لا مدبر للوجود غيره، ثبت قوله تعالى: {يحيى ويميت} لأن ذلك من أجل ما فيهما من التدبير، وهو تنبيه على تمام دليل الوحدانية لأنه لا شيء ممن فيهما يبقى ليسند التدبير إليه، ويحال شيء من الأمور عليه، فهما جملتان: الأولى نافية لما أثبتوه من الشركة، والثانية مثبتة لما نفوه من البعث.

Varlıkta O'ndan başka müdebbir olmadığı sabit olunca, Allah Teâlâ'nın şu buyruğu sabit oldu: {يحيى ويميت} “O hem diriltir hem öldürür.” Çünkü bu, o ikisindeki en yüce tedbirdendir. Bu, tevhid delilinin tamlığına bir tenbihtir; zira o ikisinde bulunanlardan hiçbir şey, tedbirin kendisine isnat edileceği ve işlerin kendisine havale edileceği bir şekilde baki kalmaz. Bunlar iki cümledir: Birincisi onların iddia ettikleri ortaklığı nefyeder, ikincisi ise inkar ettikleri yeniden dirilişi ispat eder.

17814. Metin

ولما ثبت أنه المختص بالإفاضة والسلب، وكان السلب أدل على القهر، ذكرهم ما لهم من ذلك في أنفسهم فقال سبحانه: {ربكم} أي الذي أفاض عليكم ما تشاهدون من النعم في الأرواح وغيرها {ورب آبائكم} ولما كانوا يشاهدون من ربوبيته لأقرب آبائهم ما يشاهدون لأنفسهم، رقي نظرهم إلى النهاية فقال: {الأولين *} أي الذين أفاض عليهم ما أفاض عليكم ثم سلبهم ذلك كما تعلمون، فلم يقدر أحد منهم على ممانعة ولا طمع في منازعة بنوع مدافعة.

Verme ve çekip almanın O'na has olduğu sabit olunca ve çekip almak da kahretmeye daha açık delalet edince, kendilerinde bulunan bu durumu onlara hatırlatarak Sübhânehu şöyle buyurdu: {ربكم} yani ruhlarda ve diğer şeylerde müşahede ettiğiniz nimetleri size bahşeden, {ورب آبائكم} “Sizin de Rabbinizdir, babalarınızın da Rabbidir.” Kendilerine en yakın babaları üzerindeki rububiyetini kendi nefislerinde olduğu gibi müşahede ettiklerinden, onların bakışlarını en son noktaya yükselterek şöyle buyurdu: {الأولين *} “önceki [atalarınızın da Rabbidir].” Yani size verdiklerini kendilerine verip sonra bildiğiniz üzere bunu ellerinden çekip aldığı kimselerin [Rabbidir]; öyle ki onlardan hiçbiri buna engel olamamış, hiçbir savunma türüyle mücadele etmeye cüret edememiştir.

17815. Metin

ولما كان أكثرهم منكراً لما لزمه القطع به بهذا البرهان الزاهر والسلطان الظاهر القاهر عناداً ولدداً وإن كان باطنه على غير ذلك،

Çoğu, bu parlak burhan ve açık, kahredici delil karşısında kesin olarak kabul etmesi gereken şeyi inat ve düşmanlık yüzünden inkar edince -her ne kadar iç dünyaları bunun aksine olsa da-,

17816. Metin

فكان فعله فعل الشاك اللاعب، كان التقدير لأجل ما يظهر من حالهم: لكنكم غير موقنين بعلم من العلوم، بنى عليه قوله مع الصرف إلى الغيبة إعراضاً عنهم أيذاناً بالغضب، وأنهم أهل للمعاجلة بالعطب: {بل هم} أي بضمائرهم {في شك} لأنهم لا يجردون أنفسهم من شوائب المكدرات لصفاء العلم، ثم أعلم نبيه ﷺ أن الشاغل لهم عن هذا المهم حال الصبيان مع ادعائهم الكمال بأخلاق الأجلاء من الرجال فقال: {يلعبون *} أي يفعلون دائماً فعل التارك لما هو فيه من أجد الجد الذي لا مرية فيه اللعب الذي لا فائدة فيه ولا ثمرة له بوجه بعد فعل الشاك بالإعراض وعدم الإسراع إلى التصديق والإيقاض.

yaptıkları iş şüphecinin ve oyun oynayanın işi gibi oldu. Durumlarının görünüşü sebebiyle takdir şöyle idi: 'Fakat siz hiçbir ilimle kesin bilgiye sahip değilsiniz.' Bir gazap işareti olarak ve hemen helak edilmeye müstahak olduklarını bildirmek için onlardan yüz çevirip gaip zamirine dönerek şu buyruğunu buna bina etti: {بل هم} yani iç dünyaları itibarıyla onlar, {في شك} “Hayır, onlar bir şüphe içindedirler” çünkü nefislerini ilmin berraklığı için bulandırıcı şaibelerden arındırmazlar. Sonra olgun adamların ahlakıyla kemal iddia etmelerine rağmen onları bu mühim meseleden alıkoyan şeyin çocukların hali olduğunu Peygamberine sallallâhu aleyhi ve sellem bildirerek şöyle buyurdu: {يلعبون *} “oynayıp duruyorlar.” Yani yüz çevirme ve tasdike koşmama suretiyle şüphecinin tavrını sergiledikten sonra, içinde hiçbir şüphe bulunmayan ciddiyetin zirvesini terk edip hiçbir faydası ve hiçbir neticesi olmayan bir oyunu sürdüren kimsenin işini daima yapmaktadırlar.

17817. Metin

ولما كان هذا موضع أن يقول الرسول ﷺ المفهوم من السياق: فماذا صنع فيهم بعد هذا البيان، الذي لم يدع لبساً لإنسان؟ سبب عن ذلك قوله تسلية له وتهديداً لهم: {فارتقب} أي انتظر بكل جهد عالياً عليم ناظراً لأحوالهم نظر من هو حارس

Bu makam, Resul sallallâhu aleyhi ve sellem'in bağlamdan anlaşılan şu soruyu sormasının yeri olunca: 'Hiçbir kimseye şüphe bırakmayan bu açıklamadan sonra onlara ne yapılacak?' Ona teselli, onlara da tehdit olarak şu buyruğu buna bağladı: {فارتقب} yani son derece dikkatle, durumlarını gözetleyen bir bekçi gibi yüksek bir himmetle bakarak bekle;

17818. Metin

لها، متحفظاً من مثلها بهمة كهمة الأسد الأرقب، والفعل متعد ولكنه قصر تهويلاً لذهاب الوهم في مفعوله كل مذهب، ولعل المراد في الأصل ما يحصل من أسباب نصرك وموجبات خذلانهم {يوم تأتي السماء} أي فيما يخيل للعين لما يغشي البصر من شدة الجهد بالجوع إن كان المراد ما حصل لهم من المجاعة الناشئة عن القحط الذي سببه قوله ﷺ «اللهم أعني عليهم بسبع كسبع يوسف» وروي في الصحيح أن الرجل منهم كان يرى ما بين السماء والأرض كهيئة الدخان، وفي الواقع أن المراد عند قرب الساعة وعقب قيامها، فإنه ورد أنه يأتي إذ ذاك فيغشي الناس ويحصل للمؤمن منه كهيئة الزكام، ويجوز أن يكون المراد أعم من ذلك كله وأوله وقت القحط وكان آية على ما بعده، أو منه ما يأتي عند خروج الدخان من القحط الذي يحصل قبله أو غيره كما قال رسول الله ﷺ: «إني قد خبأت لك خبأ فما هو؟» قال: الدخ، ففسر بالدخان، فلذلك قال تعالى: {بدخان مبين} أي واضح لا لبس فيه عند رائية ومبين لما سواه من الآيات للفطن

tetikte bekleyen bir aslanın azmi gibi bir azimle benzerlerinden sakınarak [bekle]. Fiil geçişlidir (müteaddîdir) ancak vehimlerin mef'ul hususunda her yöne gidebilmesi ve korkunun büyüklüğünü anlatmak için nesnesi hazfedilmiştir. Asıl murat edilen, muhtemelen sana gelecek zafer sebepleri ve onları yüzüstü bırakacak hususlardır: {يوم تأتي السماء} “Göğün getireceği günü [gözetle]” yani eğer murat edilen, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in «Allah'ım, Yusuf'un yedi [kıtlık yılı] gibi yedi yılla onlara karşı bana yardım et!» duasının sebep olduğu kıtlıktan kaynaklanan açlık ise, açlığın şiddetinden gözün kararması sebebiyle göze öyle görünmesi kastedilmiştir. Sahih'te rivayet edildiğine göre onlardan bir adam yerle gök arasını duman gibi bir surette görürdü. Vakıa şudur ki, murat edilen kıyametin yaklaşması ve kopmasının hemen akabidir; nitekim o vakit gelip insanları bürüyeceği ve mümine nezle gibi bir tesir yapacağı rivayet edilmiştir. Murat edilenin bütün bunların hepsinden daha genel olması da caizdir; ilki kıtlık vaktidir ve sonrakine bir delildir; ya da öncesinde veya başka bir zamanda hasıl olan kıtlıktan dumanın çıkması vaktinde gelen şeydir; nitekim Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem: «Senin için bir şey sakladım, o nedir?» buyurmuş, o da 'Duh' demiş, bu da duman olarak tefsir edilmiştir. İşte bu sebeple Teâlâ şöyle buyurmuştur: {بدخان مبين} “apaçık bir duman” yani onu gören için hiçbir kapalılığı olmayan ve basiret sahibi için diğer ayetleri açıklayan [bir duman ile],

17819. Metin

{يغشى الناس} أي المهددين بهذا، وهم الذين رضوا بحضيض النوس والاضطراب عن أوج الثبات في رتبة الصواب، روى مسلم في صحيحه عن أبي هريرة ﵁ أن النبي ﷺ قال: «بادروا بالأعمال ستاً: الدجال والدخان ودابة الأرض وطلوع الشمس من مغربها وأمر العامة وخويصة أحدكم» .

{يغشى الناس} “İnsanları bürüyecek [bir duman].” Yani bununla tehdit edilenleri; onlar da hak ve isabet rütbesindeki sebatın zirvesinden sallanıp çalkalanmanın çukuruna razı olan kimselerdir. Müslim Sahih'inde Ebu Hureyre radıyallâhu anh'tan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Altı şeyden önce amellere koşun: Deccal, duman, Dâbbetü'l-arz, Güneş'in batıdan doğması, herkesi ilgilendirecek genel hadise ve her birinizin özel ölümü.»

17820. Metin

ولما كان من المعلوم أنهم يقولون عند إتيانه جرياً على عادة جهلهم: ما هذا؟ أجيبوا بقوله تعالى حكاية عن لسان الحال، أو قول بعضهم أو بعض أولياء الله: {هذا عذاب أليم *} يخلص وجعه إلى القلب فيبلغ في ألمه بما كنتم تؤلمون دعاتكم إلى الله برد مقولهم والاستخفاف باغتراركم بكثرة العدد والقوة والمدد.

O geldiğinde cehaletlerinin adetine uyarak 'Bu nedir?' diyecekleri malum olduğundan, hal dilinden bir nakil veya bazılarının yahut Allah'ın veli kullarından birinin sözü olarak Teâlâ'nın şu buyruğuyla cevap verildi: {هذا عذاب أليم *} “Bu, elem verici bir azaptır.” Acısı kalbe işleyen bir azaptır; Allah'a çağıranların sözlerini reddederek ve sayı çokluğuna, kuvvete ve imkanlara aldanıp hafife alarak onlara acı çektirdiğiniz gibi acısı zirveye ulaşır.

17821. Metin

ولما كان كأنه قيل: فما قالوا حين تحققوا ذلك؟ قيل: قالوا وقد انحلت عرى تلك العزائم، ووهت تلك القوى من كل عازم، وسفلت بعد العو تلك الشوامخ من الهمم مدعين أنهم لغاية الإذعان من أهل القرب والرضوان: {ربنا} أي أيها المبدع لنا والمحسن

Sanki 'Bunu kesin olarak anladıklarında ne dediler?' denilmiş gibi şöyle buyuruldu: O azimlerin bağları çözülmüş, her kararlının o güçleri zayıflamış ve o yüce himmetler yücelikten sonra alçalmış bir halde, son derece boyun eğdikleri için yakınlık ve rıza ehlinden olduklarını iddia ederek şöyle dediler: {ربنا} “Rabbimiz!” Yani ey bizi yoktan var eden ve bize iyilikte

17822. Metin

إلينا {اكشف عنا العذاب} ثم عللوا ذلك بما علموا أنه الموجب كشفه، فقالوا مؤكدين لما لحالهم من المنافاة لخبرهم: {إنا مؤمنون *} أي عريقون في وصف الإيمان واصلون إلى رتبة الإيقان، وهذا يصح أن يراد به بعد طلوع الشمس من مغربها، روى الشيخان عن أبي هريرة ﵁ أن النبي ﷺ قال: «لا تقوم الساعة حتى تطلع الشمس من مغربها، فإذا طلعت ورآها الناس آمنوا أجمعون، وذلك حين لا ينفع نفساً إيمانها» ثم قرأ الآية، وإن كان المراد بالعذاب ما حصل من القحط كان هذا الإيمان على سبيل الوعد.

bulunan [Rabbimiz]! {اكشف عنا العذاب} “Bizden bu azabı kaldır,” sonra bunun kaldırılmasını gerektirdiğini bildikleri gerekçeyi belirttiler ve durumlarının sözleriyle olan çelişkisini tekit ederek şöyle dediler: {إنا مؤمنون *} “doğrusu biz artık inanıyoruz.” Yani iman vasfında kökleştik ve kesin bilgi mertebesine ulaştık. Bunun Güneş'in batıdan doğmasından sonra kastedilmiş olması sahihtir; Şeyhayn (Buhârî ve Müslim) Ebu Hureyre radıyallâhu anh'tan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Güneş batıdan doğmadıkça kıyamet kopmaz. Doğup da insanlar onu gördüğünde hepsi birden iman eder; işte bu, daha önce inanmamış kimseye imanının fayda vermeyeceği andır.» Sonra bu ayeti okudu. Eğer azaptan murat kıtlık hadisesi ise, bu iman bir vaat kabilindendir.

17823. Metin

ولما كان كشف الآيات وإظهار العذاب لا يفيد في الدلالة على الحق أكثر مما أفاده الرسول ﷺ بما أقامه من المعجزات بل إفادة الرسول أعظم، أجيب من كأنه سأل عن حالهم عند ذلك بقوله معرضاً عن خطابهم، إيذاناً بدوام مصابهم، لئلا يظن أنه ما كشف عنهم العذاب إلا لظن أنهم صادقون: {أنى} أي كيف ومن أين {لهم الذكرى} أي هذا التذكر العظيم الذي وصفوا به أنفسهم {وقد} أي والحال أنه قد {جاءهم} ما هو أعظم من ذلك بما

Ayetlerin açılması ve azabın ortaya konması, Resul sallallâhu aleyhi ve sellem'in ortaya koyduğu mucizelerle hakka delalet etmesinden daha fazla bir fayda sağlamadığından -bilakis Resul'ün anlatımı daha büyüktür-, azabın onlardan ancak doğru söyledikleri zannıyla kaldırıldığı sanılmasın diye, onların belalarının devamlı olduğunu bildirmek üzere onlara hitap etmekten yüz çevrilerek o andaki durumlarını soran kimseye şöyle cevap verildi: {أنى} yani nasıl ve nereden {لهم الذكرى} “Nerede onlarda öğüt almak?” Yani kendilerini vasfettikleri bu büyük düşünme ve ders alma nerede? {وقد} hal şu ki, {جاءهم} onlara bundan kıyaslanamayacak derecede

17824. Metin

لا يقايس {رسول مبين *} أي ظاهر غاية الظهور أنه رسولنا، وموضح غاية الإيضاح لما جاء به عنا بما أظهر من الآيات، وغير ذلك من الدلالات.

daha büyük olan {رسول مبين *} “apaçık bir peygamber gelmişti.” Yani bizim elçimiz olduğu son derece açık olan ve ortaya koyduğu mucizeler ve diğer delillerle katımızdan getirdiği şeyleri son derece açıklayan [bir elçi gelmişti].

17825. Metin

ولما كان الإعراض عنه مع ماله من العظمة بالبيان استخفافاً به وبمن جاء من بعده، أشار إلى ذلك بأداة التراخي فقال: {ثم} أي بعد ما له من عليّ الرتبة في نفسه وبالإضافة إلى من أرسله. ولما كانت الفطر الأولى داعية إلى الإقبال على الحق، نازعة إلى الانقطاع إلى الله والعكوف ببابه، واللجاء إلى جنابه، إلا بجهد من النفس في النفور وعلاج دواعي الثبور، أشار إلى ذلك بالتعبير بصيغة التفعل فقال: {تولوا عنه} أي أطاعوا ما دعاهم إلى الإدبار عنه من دواعي الهوى ونوازع الشهوات والحظوظ {وقالوا} أي زيادة على إساءتهم بالتولي: {معلم} أي علمه غيره من البشر {مجنون *} فلم يبالوا بالتناقض البين الأمر، وهذا يدل على أن من لا يبالي بعرضه ولا حياء له لا طيب لدائه لأنه لا وجود لدوائه، وأنه إذا مس بما يلينه ويرده ويهينه لا يؤمن من رجوعه إلى الحال السيىء عند كشف ذلك

Açıklamayla sahip olduğu o yüceliğe rağmen ondan yüz çevirmek, hem onu hem de onu göndereni hafife almak anlamına geldiğinden, تراخي (gecikme/sonralık) edatıyla buna işaret ederek şöyle buyurdu: {ثم} “Sonra” yani bizzat kendisinde ve kendisini gönderene nispetle sahip olduğu o yüce mertebeden sonra. İlk fıtratlar nefsin haktan kaçma gayreti ve helak edici dürtüleri tedavi etmesi dışında hakka yönelmeye, Allah'a bağlanmaya, O'nun kapısına kapanmaya ve O'nun dergahına sığınmaya meyilli olduğundan, tefe''ul kalıbıyla ifade ederek buna işaret etti ve şöyle buyurdu: {تولوا عنه} “ondan yüz çevirdiler” yani heva ve arzuların, şehvet ve hazların dürtülerinden kaynaklanan arkalarını dönme çağrısına uydular {وقالوا} yani yüz çevirmek suretiyle yaptıkları kötülüğe ek olarak şöyle dediler: {معلم} “[Bu,] öğretilmiş” yani bunu ona insanlardan başkası öğretti, {مجنون *} “bir delidir dediler.” Böylece apaçık çelişkiyi umursamadılar. Bu da gösterir ki, haysiyetini umursamayan ve hayası olmayan kimsenin derdine deva bulunmaz, çünkü onun ilacı yoktur; ve kendisini yumuşatacak, yola getirecek ve zelil kılacak bir musibete maruz kaldığında, o zarar kendisinden kaldırıldığında

17826. Metin

الضر عنه.

kötü haline dönmeyeceğinden emin olunamaz.

17827. Metin

ولما لفت سبحانه الخطاب عنهم إهانة لهم، بين أن سببه أن داءهم عضال، فليس له أبداً زوال، فقال مؤكداً لاستبعادهم زوال ما هم فيه: {إنا} أي على ما لنا من العظمة بالعلم المحيط وغيره {كاشفوا العذاب} أي عنكم بدعاء رسولكم صل الله عليه وسلم في القول بأن الدخان ما كانوا يرونه بسبب الجوع من القحط {قليلاً} إقامة للحجة عليكم لا لخفاء ما في ضمائركم علينا. ولما كانوا قد أكدوا الإخبار بإيمانهم، وهو باطل، أكد سبحانه الإخبار بكذبهم، ومن أصدق منه سبحانه قيلاً، فقال تحقيقاً لقوله تعالى {ولو ردوا لعادوا لما نهوا عنه} [الأنعام: ٢٨] {وإنهم لكاذبون} [الأنعام: ٢٨] : {إنكم عائدون *} أي ثابت عودكم بعد كشفنا عنكم في ذلك الزمن القصير إلى الكفران وإن أكدتم حصول الإيمان بأكيد الإيمان لما في جبلاتكم من العوج ولطباعكم من المبادرة إلى الزلل، فإيمانكم هذا الذي أخبرتم برسوخه عرض زائل وخيال باطل، وإن كان هذا في آخر الزمان فلا يدع أن يكون الخطاب لهم على حقيقته بملك أو غيره ممن يرده الله تعالى لأن ذلك زمان خرق العادات ونقض المطردات إقامة للحجة عليهم وله الحجة البالغة، وتأديباً

Sübhânehu onları aşağılamak için hitabı onlardan çevirince, bunun sebebinin dertlerinin devasız olması ve asla zeval bulmaması olduğunu beyan ederek içinde bulundukları durumun kalkmasını uzak görmeleri sebebiyle pekiştirip şöyle buyurdu: {إنا} yani kuşatıcı ilim ve diğer hususlardaki azametimizle Biz, {كاشفوا العذاب} “Biz azabı kaldıracağız” yani dumanın kıtlıktan dolayı açlık sebebiyle gördükleri şey olduğu görüşüne göre Peygamberiniz sallallâhu aleyhi ve sellem'in duasıyla sizden azabı kaldıracağız {قليلاً} “birazcık” [kaldıracağız], bu da iç dünyanızın bize gizli kalmasından değil, aleyhinize hüccet ikame etmek içindir. Onlar batıl olduğu halde iman ettiklerini pekiştirerek haber verince, sözü Sübhânehu'dan daha doğru olan kim olabilir, Allah Teâlâ onların yalancılığını tekit etti ve Teâlâ'nın {ولو ردوا لعادوا لما نهوا عنه} “Eğer geri döndürülselerdi, menedildikleri şeye mutlaka yine dönerlerdi” [En'âm: 28] ve {وإنهم لكاذبون} “ve şüphesiz onlar yalancıdırlar” [En'âm: 28] buyruğunu gerçekleştirmek üzere şöyle buyurdu: {إنكم عائدون *} “Şüphesiz siz yine döneceksiniz.” Yani o kısa zamanda azabı sizden kaldırdıktan sonra fıtratınızdaki eğrilik ve tabiatınızın sürçmeye yatkınlığı sebebiyle kesin yeminlerle imanın varlığını tekit etseniz bile küfre döneceğiniz kesindir; zira kökleştiğini haber verdiğiniz bu imanınız geçici bir araz ve batıl bir hayalden ibarettir. Eğer bu ahir zamanda olacaksa, aleyhlerine hüccet ikame etmek -ki en üstün hüccet O'nundur- ve bize bir edep ve öğretim olmak üzere, o zaman adetlerin çiğnendiği ve alışılagelmiş durumların yıkıldığı bir zaman olduğundan, Allah Teâlâ'nın geri döndüreceği bir melek veya başkası vasıtasıyla hitabın hakikati üzere onlara olması engellenemez.

17828. Metin

لنا وتعليماً.

[ve bize bir edep ve] öğretim [olmak üzere].

17829. Metin

ولما كان اليوم قد يراد به المن المجتمع في حكم من الأحكام، وكان زمان الدخان إن كان المراد به القحط الذي كان قبل يوم بدر أو ما يقرب من الساعة يسمى يوماً واحداً لاتحاد ذلك الحكم، أبدل من {يوم الدخان} قوله تهديداً بشق الأكباد: {يوم نبطش} أي بما لنا من العظمة، والبطش: الأخذ بقوة {البطشة الكبرى} أي التي تنحل لها عراهم وتنخل بها عزائمهم وقواهم ولا يحتملها حقائقهم ولا مناهم، سواء كانت البطشة يوم بدر أو غيره فيخسر هنالك من كشف حال الابتلاء عن طغيانه، وتمرده على ربه وعصيانه، ويجوز أن يكون هذا ظرفاً لعائدون. ولما كان ما له سبحانه من الحلم وطول الإمهال موجباً لأهل البلادة والغلظة الشك في وعيده، قال مؤكداً {إنا منتقمون *} أي ذلك صفة ثابتة لم نزل نفعلها بأعدائنا لنسر أضدادهم في أوليائنا.

Hükümlerden bir hükümde toplanan zaman dilimi bazen 'gün' olarak adlandırılabildiğinden ve duman zamanı -ister Bedir gününden önceki kıtlık isterse kıyamete yakın olan kastedilsin- bu hükmün birliği sebebiyle tek bir gün olarak isimlendirildiğinden, {يوم الدخان} yerine ciğerleri parçalayıcı bir tehdit olarak şu buyruğunu bedel getirdi: {يوم نبطش} yani azametimizle yakalayacağımız, -ve batş: güçle yakalamaktır- {البطشة الكبرى} “O büyük yakalayışla yakalayacağımız gün” yani bağlarının çözüleceği, azimlerinin ve güçlerinin un ufak olacağı, hakikatlerinin ve güçlerinin dayanamayacağı [bir yakalayışla yakalayacağımız gün]; ister bu yakalayış Bedir günü olsun ister başka bir gün. İmtihan halinin taşkınlığını, Rabbine karşı serkeşliğini ve isyanını açığa çıkardığı kimse orada hüsrana uğrayacaktır. Bunun {عائدون} kelimesinin zarfı olması da caizdir. Sübhânehu'nun hilmi ve mühlet vermesinin uzunluğu anlayışsız ve kaba ehl-i küfür için O'nun tehdidinde şüpheye sebep olunca, tekit ederek şöyle buyurdu: {إنا منتقمون *} “şüphesiz Biz intikam alıcıyız.” Yani dostlarımız içinde onların zıtlarını sevindirmek için düşmanlarımıza yapageldiğimiz bu fiil, değişmez sabit bir sıfattır.

17830. Metin

ولما كان التقدير: لفقد فتناهم بإرسالك إليهم ليكشف ذلك لمن لا يعلم الشيء إلا بعد وقوعه عما نعلمه في الأزل، وفيما لا يزال ولم يزل،

Takdir şöyle olunca: Bir şeyi ancak vukuundan sonra bilen kimselere ezelde bildiğimiz, ebediyen bildiğimiz ve bilmeye devam ettiğimiz şeyleri,

17831. Metin

من بواطن أمورهم، فتقوم الحجة على من خالفنا على مقتضى عاداتكم، عطف عليه محذراً لقريش ومسلياً للنبي ﷺ قوله: {ولقد فتنا} أي فعلنا على ما لنا من العظمة فعل الفاتن وهو المختبر الذي يريد أن يعلم حقيقة الشيء بالإملاء والتمكين ثم الإرسال.

onların iç hallerinden açığa çıkarsın da adetlerinizin gereğine göre bize muhalefet edenlere karşı hüccet kaim olsun diye seni onlara göndermekle onları imtihan ettik. Kureyş'i sakındırmak ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i teselli etmek üzere şu buyruğu buna atfetti: {ولقد فتنا} “Andolsun Biz imtihan ettik” yani azametimizle imtihan edenin, yani mühlet verip imkân tanıyarak, ardından da elçi göndererek bir şeyin hakikatini bilmek isteyen sınayıcının fiilini yaptık.

17832. Metin

ولما كان من المعلوم أن قوم فرعون لم يستغرقوا الزمان ولا كانوا أقرب الناس زماناً إلى قريش، نزع الجار قبل الظرف لعدم الإلباس أو أنه عظم فتنتهم لما كان لهم من العظمة والمكمنة، فجعلها لذلك كأنها مستغرقة لجميع الزمان فقال: {قبلهم} أي قبل هؤلاء العرب ليكون ما مضى من خبرهم عبرة لهم وعظة.

Firavun kavminin bütün zamanı kuşatmadığı ve Kureyş'e zaman bakımından insanların en yakını olmadığı bilindiğinden, karışıklığı önlemek için zarftan önceki harf-i cer hazfedildi ya da sahip oldukları büyüklük ve imkan sebebiyle onların imtihanını büyütüp sanki bütün zamanı kuşatmış gibi kıldı ve şöyle buyurdu: {قبلهم} “onlardan önce” yani bu Araplardan önce [imtihan ettik], ta ki onların geçmiş haberi bunlara bir ibret ve öğüt olsun.

17833. Metin

ولما كان فرعون من أقوى من جاءه رسول قبلهم بما كان له من الجنود والأموال والمكنة، وكان الرسول الذي أتاه قد جمع له ﷺ الآيات التي اشتملت على التصرف في العناصر الأربعة. فكان فيها الماء والتراب والنار والهواء، وكانوا إذا أتتهم الآية قالوا: يا أيها الساحر! ادع لنا ربك بما عهد عندك إننا لمهتدون،

Firavun, sahip olduğu ordular, mallar ve imkanlar bakımından onlardan önce kendisine peygamber gelenlerin en güçlülerinden olduğu ve ona gelen elçi de aleyhisselâm dört unsurda tasarrufu içeren mucizeleri kendisinde topladığı için -ki bunlarda su, toprak, ateş ve hava vardı- kendilerine bir ayet (mucize) geldiğinde şöyle derlerdi: 'Ey büyücü! Bizim için Rabbine, sana verdiği ahit hürmetine dua et; muhakkak biz doğru yola geleceğiz.'

17834. Metin

فإذا كشف عنهم ذلك عادوا إلى ما كانوا عليه كما أخبر تعالى عن هؤلاء عند مجيء الدخان - إلى غير ذلك مما شابهوهم فيه من الأسرار التي كشفها هذا المضمار، وكان آخر ذلك أن أهلكهم أجمعين، فكانوا أجلى مثل لقوله تعالى في التي قبلها {فأهلكنا أشد منهم بطشاً} [الزخرف: ٨] خصهم بالذكر من بين المفتونين قبل فقال: {قوم فرعون} أي مع فرعون لأن ما كان فتنة لقومه كان فتنة له لأن الكبير أرسخ في الفتنة بما أحاط به من الدنيا، وسيأتي التصريح به في آخر القصة {وجاءهم} أي المضافين والمضاف إليه في زيادة فتنتهم {رسول كريم} أي يعلمون شرفه نسباً وأخلاقًا وأفعالاً، ثم زاد بيان كرمه بما ظهر لله به من العناية بما أيده به من المعجزات.

Bu azap kendilerinden kaldırıldığında, duman geldiğinde bunlar hakkında Teâlâ'nın haber verdiği gibi eski hallerine dönerlerdi -ve bu meydanın açığa çıkardığı sırlarla bunlara benzedikleri diğer hususlar da böyledir-. İşin sonu ise hepsinin helak edilmesi oldu; böylece bir önceki suredeki {فأهلكنا أشد منهم بطشاً} “Biz onlardan daha zorlu olanları helak ettik” [Zuhruf: 8] buyruğuna en açık misal oldular. Daha önce imtihan edilenler arasından onları özellikle anarak şöyle buyurdu: {قوم فرعون} “Firavun'un kavmini [de imtihan etmiştik].” Yani Firavun ile birlikte; çünkü kavmi için fitne olan şey onun için de fitne idi; nitekim büyük olan, dünyalıkla kuşatıldığı için fitnede daha kökleşmiştir; bu durum kıssanın sonunda açıkça gelecektir. {وجاءهم} yani fitnelerinin artması için o tamlayana ve tamlanana geldi {رسول كريم} “şerefli bir elçi.” Yani soy, ahlak ve fiiller bakımından şerefini bildikleri [bir elçi]; sonra onu desteklediği mucizelerle Allah'ın ona gösterdiği inayet sayesinde kereminin beyanını artırdı.

17835. Metin

ولما أخبر بمجيئه إليهم بالرسالة التي لا تكون إلا بالقول، فسر ما بلغهم منها بقوله: {أن أدوا} أي أوصلوا مع البشر وطيب النفس، وأبرز ذلك في صيغة الأمر الذي لا يسوغ مخالفته ولما كان بين موسى ﵊ وبين تصرفه في قومه حائل كثيف من

Ancak sözle olabilecek olan risaletle onlara geldiğini bildirince, onlara ulaştırdığı şeyleri şu buyruğuyla açıkladı: {أن أدوا} yani güler yüz ve gönül hoşluğuyla teslim edin; bunu muhalefet edilmesi caiz olmayan bir emir kalıbında ortaya koydu. Musa aleyhisselâm ile kavmi üzerinde tasarrufta bulunması arasında

17836. Metin

ظلم فرعون وقومه، أشار إليه بحرف الغاية فقال: {إليّ} ونبهه على أنه لا حكم له عليهم بقوله {عباد الله} أي بني إسرائيل الذين استعبدتموهم ظلماً وليست عليهم عبودية إلا للذي أظهر في أمورهم صفات جلاله وجماله بما صنع مع آبائهم إبراهيم ﵊ ومن بعده وما سيظهر مما ترونه وما يكون بعدكم.

Firavun ve kavminin zulmünden kalın bir engel bulunduğundan, gaye harfiyle buna işaret ederek şöyle buyurdu: {إليّ} “Bana [teslim edin]” ve şu buyruğuyla onlar üzerinde hiçbir hükmünün olmadığını hatırlattı: {عباد الله} “Allah'ın kullarını!” Yani zulümle köleleştirdiğiniz İsrailoğullarını; onların üzerindeki kulluk ancak ataları İbrahim aleyhisselâm ve sonrakilerle yaptığı muamelelerde ve sizin göreceğiniz ve sizden sonra olacak şeylerde celal ve cemal sıfatlarını onların işlerinde gösteren zata aittir.

17837. Metin

ولما كان لهم به من النفع إن تبعوا ما جاءهم به والضر إن ردوه ما ليس لغيرهم، وكان لا يقدر على تأدية بني إسرائيل إليه من أهل الأرض غيرهم لاحتوائهم عليهم كان تقديم الجار في أحكم مواضعه فلذلك قال مؤكداً فإنكارهم لرسالته ﵊: {إني لكم} أي خاصة بسبب ذلك {رسول} أي من عند من لا تكون الرسالة الكاملة إلا منه، ولما كان الإنسان لا يأتمن على السياسة إلا ثقة كافياً، قال واصفاً لنفسه بما يزيل عذرهم ويقيم الحجة عليهم: {أمين *} أي بالغ الأمانة لأن الملك الديان لا يرسل إلا من كان كذلك.

Getirdiği şeye tabi olurlarsa kendilerine olacak fayda ve onu reddederlerse uğrayacakları zarar başkalarında olmadığı için ve onları kuşattıklarından yeryüzü halkından başkası İsrailoğullarını ona teslim etmeye kadir olamayacağından, car-mecrurun öne alınması en muhkem yerinde olmuştur. Bu sebeple onun aleyhisselâm peygamberliğini inkar etmelerine karşı tekit ederek şöyle dedi: {إني لكم} “Şüphesiz ben sizin için” yani özellikle bu sebeple, {رسول} “bir elçiyim.” Yani tam bir risaletin ancak katından gelebileceği Zat'ın katından [bir elçiyim]. İnsan yönetime ancak güvenilir ve kifayetli birini emanet edeceğinden, onların mazeretlerini ortadan kaldıracak ve aleyhlerine hüccet ikame edecek şekilde kendini vasfederek şöyle dedi: {أمين *} “güvenilir [bir elçiyim].” Yani son derece güvenilir; çünkü her şeyin karşılığını veren Melik, ancak böyle olan kimseyi elçi gönderir.

17838. Metin

ولما كان استعباد عبد الغير بغير حق في صورة العلو على مالك العبد قال: {وأن لا تعلوا} أي تفعلوا باستعبادكم لبني إسرائيل نبي الله

Başkasının kulunu haksız yere köleleştirmek, o kulun sahibine karşı büyüklük taslamak suretinde olduğundan şöyle buyurdu: {وأن لا تعلوا} yani Allah'ın peygamberi olan Halilullah'ın oğlunun soyundan gelen İsrailoğullarını köleleştirmenizle büyüklük taslayan kimsenin fiilini işlemeyin,

17839. Metin

ابن خليل الله فعل العالي {على الله} الذي له مجامع العظمة ومعاقد العزة بنفوذ الكلمة وجميع أوصاف الكمال فإنكم إن فعلتم ذلك أخذكم بعزته ودمركم بعظمته.

{على الله} “Allah'a karşı [büyüklük taslamayın].” [O Allah ki] sözünün geçerliliği ve bütün kemal sıfatlarıyla azametin bütün unsurları ve izzetin düğüm noktaları O'na aittir; zira bunu yaparsanız sizi izzetiyle yakalar ve azametiyle helak eder.

17840. Metin

ولما كان علو من يتصرف في العبد على مالك العبد لا يثبت إلا بعد ثبوت أنه ملكه وأنه لا يحب التصرف فيه، علل ذلك بقوله مؤكداً لأجل أن ما أتى به بصدد أن ينكروه لأن النزوع عما استقر في النفس ومضى عليه الإلف بعيد: {إني آتيكم} وهو يصح أن يكون اسم فاعل وأن يكون فعلاً مضارعاً. ولما كان فعلهم فعل العالي على السلطان، قال: {بسلطان} أي أمر باهر قاهر من عند مالكهم، لا يسوغ لأحد الاستعلاء عليه فكيف بالاستعلاء على من هو بأمره {مبين *} أي واضح في نفسه سلطنته ومظهر لغيره ذلك.

Kul üzerinde tasarruf edenin o kulun sahibine karşı üstünlük taslaması, ancak onun mülkü olduğu ve onda tasarruf edilmesini istemediği sabit olduktan sonra gerçekleşeceğinden, getirdiği şeyin inkar edilme durumunda olması sebebiyle -çünkü nefse yerleşen ve alışılagelen şeyden vazgeçmek zordur- bunu tekit ederek şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إني آتيكم} “Şüphesiz ben size geliyorum / geldim” -ki bu hem ism-i fâil hem de muzari fiil olmaya elverişlidir-. Onların fiili sultana karşı üstünlük taslayan kimsenin fiili gibi olduğundan şöyle dedi: {بسلطان} “bir delil ile” yani onların mâlikinin katından gelen, kimsenin karşı koyamayacağı açık ve kahredici bir delil ile; nitekim O'na karşı üstünlük taslamak caiz değilken, O'nun emriyle gelen kimseye karşı nasıl üstünlük taslanabilir? {مبين *} “apaçık [bir delil ile].” Yani bizzat kendisinde hücceti açık olan ve bunu başkalarına da gösteren [bir delil ile].

17841. Metin

ولما كان من العجائب أن يقتل منهم نفساً ثم يخرج فاراً منهم ثم يأتي إليهم لا سيما إتياناً يقاهرهم فيه في أمر عظيم من غير أن يقع بينهم وبينه ما يمحو ما تقدم منه، نبههم على إتيانه هذا على هذا الحال آية أخرى دالة على السلطان، فقال مؤكداً تكذيباً لظنهم أنه في قبضتهم: {وإني عذت} أي اعتصمت وامتنعت {بربي} الذي

Onlardan bir canı öldürüp ardından onlardan kaçarak çıkması, sonra da aralarında daha önce geçen şeyi silecek bir durum meydana gelmeksizin özellikle büyük bir meselede onlara baskın çıkacak şekilde yanlarına gelmesi şaşılacak şeylerden olduğundan, onun bu hal üzere gelişinin de delile işaret eden başka bir mucize olduğuna dikkatlerini çekti. Kendi ellerinde olduğu zannını yalanlamak üzere tekit ederek şöyle dedi: {وإني عذت} yani sığındım ve korundum {بربي} [o Rabbime ki] O,

17842. Metin

رباني على ما اقتضاه لطفه بي وإحسانه إليّ {وربكم} الذي أعاذني من قتلكم لي بكم على ما دعت إليه حكمته من جبروتكم وتكبركم وقوة مكنتكم {أن ترجمون *} أي أن يتجدد في وقت من الأوقات قتل منكم لي، ما أتيتكم حتى توثقت من ربي في ذلك، فإني قلت {إني أخاف أن يقتلون} فقال {سنشد عضدك بأخيك ونجعل لكما سلطاناً فلا يصلون إليكما بآياتنا} [القصص: ٣٨] فهو من أعظم آياتي أن لا تصلوا على قوتكم وكثرتكم إلى قتلي منع أنه لا قوة لي بغير الله الذي أرسلني.

Bana olan lütfunun ve ihsanının gerektirdiği şekilde beni terbiye eden [Rabbime] {وربكم} “ve sizin de Rabbinize” -ki O, zorbalığınız, kibriniz ve gücünüzün kudretinin gerektirdiği hikmeti uyarınca sizin beni öldürmenizden beni korumuştur- {أن ترجمون *} “beni taşlayarak öldürmenizden [sığındım].” Yani herhangi bir vakitte benden yana sizin tarafınızdan bir öldürme fiilinin yenilenmesinden [O'na sığındım]. Bu konuda Rabbimden kesin bir teminat almadıkça size gelmedim; nitekim ben {إني أخاف أن يقتلون} “Beni öldürmelerinden korkuyorum” demiştim, O da {سنشد عضدك بأخيك ونجعل لكما سلطاناً فلا يصلون إليكما بآياتنا} [Kasas: 35] “Pazını kardeşinle güçlendireceğiz ve ikinize öyle bir güç vereceğiz ki ayetlerimiz sayesinde size erişemeyecekler” buyurdu. Dolayısıyla, sizin kuvvetinize ve çokluğunuza rağmen, beni gönderen Allah'tan başka hiçbir gücüm olmamasına karşın beni öldürmeye güç yetirememeniz, en büyük mucizelerimdendir.

17843. Metin

ولما كان التقدير: فإن آمنتم بذلك وسلمتم لي أفلحتم، عطف عليه قوله: {وإن لم تؤمنوا لي} أي تصدقوا لأجلي ما أخبرتكم به {فاعتزلون *} أي وإن لم تعتزلوني هلكتم، ولا تقدرون على قتلي بوجه وأنا واحد ممن تسومونهم سوء العذاب، وما قتلتم أبناءهم إلا من أجلي، فرباني على كف من ضاقت عليه الأرض بسببي وسفك الدماء في شأني، ومنعه الله من أن يصل إليّ منه سوء قبل أن

Takdir: “Eğer buna iman eder ve bana teslim olursanız kurtuluşa erersiniz” şeklinde olunca, şu sözünü ona atfetti: {وإن لم تؤمنوا لي} “Eğer bana inanmıyorsanız” yani size haber verdiğim şeyleri benim hatırıma tasdik etmiyorsanız {فاعتزلون *} “benden uzak durun.” Yani benden uzak durmazsanız helak olursunuz; hiçbir şekilde beni öldürmeye güç yetiremezsiniz; oysa ben kendilerine en kötü azabı reva gördüğünüz kimselerden biriyim. Siz onların oğullarını ancak benim yüzümden öldürdünüz; böylece [Rabbim], benim yüzümden yeryüzü kendisine dar gelen ve benim hakkımda kanlar döken kimsenin elinden beni terbiye edip yetiştirdi ve ben O'na

17844. Metin

أعوذ به، فكيف به بعد أن أرسلني وعذت به فأعاذني، واستجرت به فأجارني.

sığınmadan önce bile Allah beni ondan gelecek bir kötülüğün bana erişmesinden korudu. O halde O beni elçi gönderdikten, ben O'na sığınıp O da beni koruduktan, O'ndan eman dileyip O da bana eman verdikten sonra [durum] nasıl olur?

17845. Metin

ولما كان التقدير: لم يؤمنوا به ولا لأجله ولم يعتزلوه، بل بغوا له الغوائل وراموا أن يواقعوا به الدواهي والقواصم، فلم يقدروا على ذلك وآذوا قومه وطال البلاء، سبب عنه قوله: {فدعا ربه} الذي أحسن إليه وضمن له سياسته وسياسة قومه، ثم فسر ما دعا به بقوله: {أن هؤلاء} أي الحقيرون الأراذل الذليلون {قوم} أي لهم قوة على القيام بما يحاولونه {مجرمون *} أي عريقون في قطع ما أمرت به أن يوصل، وذلك متضمن وصل ما أمرت به أن يقطع، فكان المعنى: فدعا بهذا المعنى، ولذلك أتى «بأن» الدالة على المصدرية.

Takdir: “Ona ne inandılar ne de onun hatırına teslim oldular; aksine ona tuzaklar kurdular, başına felaketler ve belalar getirmeyi arzuladılar; fakat buna güç yetiremeyip kavmine eziyet ettiler ve bela uzadı” şeklinde olunca, bundan şu buyruğu müsebbeb kıldı: {فدعا ربه} “Bunun üzerine Rabbine dua etti” -ki O, kendisine ihsanda bulunmuş, onun ve kavminin idaresini üstlenmeyi garanti etmiştir-. Sonra ne diye dua ettiğini şu sözüyle açıkladı: {أن هؤلاء} “Şunlar” yani şu değersiz, rezil ve zelil kimseler {قوم} “bir kavimdir” yani yeltendikleri şeyi yapmaya güçleri olan bir topluluktur, {مجرمون *} “günahkâr [bir kavimdir].” Yani birleştirilmesini emrettiğim şeyleri kesip koparmakta pek kökleşmişlerdir; bu da kesilmesini emrettiğim şeyleri birleştirmeyi içerir. Anlam şöyle idi: İşte bu anlamda dua etti; bu yüzden mastarlık bildiren “en (أن)” ile geldi.

17846. Metin

ولما كان ممن يستجيب دعاءه ويكرم نداءه، سبب عن ذلك قوله: {فأسر} أي فقلنا له: سر عامة الليل - هذا على قراءة المدنيين وابن كثير بوصل الهمزة وعلى قراءة غيرهم بالقطع المعنى: أوقع السرى وهو السير عامة الليل {بعبادي} الذين هم أهل لإضافتهم إلى جنابي، قومك الذين أرسلناك لإسعادهم باستنقاذهم ممن يظلمهم وتفريغهم لعبادتي

O, duasını kabul buyurduğu ve nidasına icabet edip ikram ettiği kimselerden olunca, bundan şu buyruğunu müsebbeb kıldı: {فأسر} “[Geceleyin] yürüt” yani ona dedik ki: Gecenin çoğunda yürü -bu, Medineliler ile İbn Kesîr'in vasıl hemzesiyle olan kıraatine göredir; diğerlerinin katı' [hemzesi] ile olan kıraatine göre ise anlam şudur: İsra yaptır, yani gecenin çoğunda yürüt- {بعبادي} “kullarımı” yani Zâtıma nispet edilmeye layık olanları, kendilerine zulmedenlerden kurtararak ve onları başkasına değil

17847. Metin

لا لعبادة غيري.

yalnızca bana ibadet etmeye sevk ederek mutlu kılman için kendilerine seni gönderdiğimiz kavmini [yürüt].

17848. Metin

ولما كان سبحانه قد تقدم إلى بني إسرائيل في أن يكونوا متهيئين في الليلة التي أمر بالسرى فيها بحيث لا يكون لأحد منهم عاقة أصلاً كما تقدم بيانه في الأعراف عن التوراة، بين تأكيده لذلك بقوله: {ليلاً} فصار تأكيداً بغير اللفظ، وإنما أمره بالسير في الليل لأنه أوقع بالقبط موت الأبكار ليلاً، فأمر فرعون موسى ﵊ أن يخرج بقومه في ذلك خوفاً من أن يموت القبط.

Allâh Teâlâ, A'râf suresinde Tevrat'tan naklen açıklandığı üzere, İsrailoğullarına gece yürüyüşünün emredildiği gecede hiçbirine asla bir engel kalmayacak şekilde hazır olmalarını önceden bildirmiş olduğundan, bunu şu buyruğuyla tekit ettiğini açıkladı: {ليلاً} “geceleyin.” Böylece lafız dışı bir tekit oldu. Onlara geceleyin yürümesini emretti; çünkü Kıptîlerin ilk doğan çocuklarının ölümünü geceleyin vuku buldurmuştu. Bunun üzerine Firavun, Kıptîlerin ölmesinden korkarak Mûsâ aleyhisselâm'a kavmiyle birlikte o vakitte çıkmasını emretti.

17849. Metin

ولما علم الله تعالى أنهم إن تأخروا إلى أن يطلع الفجر ويرتفع عنهم الموت، منعوهم الخروج، وإن تأخروا إلى آخر الليل أدركوهم قبل الوصول إلى البحر فيقتلوهم، علل هذا الأمر بقوله مؤكداً له لأن حال القبط عندما أمروهم بالخروج كان حال من لا يصدق له ترجع في قوله: {إنكم متبعون *} أي مطلوبون بغاية الشهوة والجهد من عدوكم، فلا يغرنكم ما هم فيه عند أمركم بالخروج من الجزع من إقامتكم بين أظهرهم وسؤالهم لكم في الخروج عنهم بسب وقوع الموت الفاشي فيهم، فإن القلوب بيد الله، فهو يقسي قلب فرعون

Allâh Teâlâ bildi ki eğer fecir doğana ve ölüm üzerlerinden kalkana kadar gecikirlerse onların çıkmasına engel olurlar; şayet gecenin sonuna kadar gecikirlerse denize ulaşmadan önce onlara yetişir ve onları öldürürler. Bu sebeple bu emri tekit ederek gerekçelendirdi; zira Kıptîlerin onlara çıkmayı emrettikleri andaki durumları, şu sözündeki geri dönüşüne inanılmayacak bir kimsenin durumu gibiydi: {إنكم متبعون *} “Şüphesiz siz takip edileceksiniz.” Yani düşmanınız tarafından büyük bir arzu ve gayretle aranacaksınız; sakın ola ki çıkmanızı emrettikleri sırada aralarında ikamet etmenizden duydukları telaş ve aralarında yayılan ölümün vuku bulması sebebiyle aralarından çıkmanız yönündeki talepleri sizi aldatmasın; zira kalpler Allah'ın elindedir. O, Firavun'un kalbini katılaştıracaktır,

17850. Metin

بعد رؤية هذه الآيات حين يرتفع عنهم الموت ويفرغون من دفن موتاهم فيطلبكم لما دبرته في القدم من سياستكم بإغراقهم أجمعين ليظهر مجدي بذلك وأدفع عنكم روع مدافعتهم فإني أعلم أنه لا قوة لكم ولا طاقة بهم، فلم أكلفكم لمباشرة شيء من أمرهم.

bu ayetleri gördükten sonra, ölüm üzerlerinden kalkıp ölülerini defnetmeyi bitirdiklerinde, ezelde onların hepsini suda boğarak sizi yönetme konusunda takdir ettiğim şey sebebiyle sizi arayacaktır; ta ki bununla şanım yücelsin ve onların saldırı korkusunu sizden savayım. Zira Ben sizin onlara karşı bir gücünüzün ve takatinizin olmadığını biliyorum; bu yüzden sizi onların işinden herhangi bir şeye doğrudan girişmekle yükümlü kılmadım.

17851. Metin

ولما أمره بالإسراء وعلله، أمره بما يفعل فيه وعلله فقال: {واترك البحر} أي إذا أسريت بهم وتبعك العدو ووصلت إليه وأمرناك بضربه لينفتح لتدخلوا فيه فدخلتم ونجوتم {رهواً} بعد خروجكم منه بأجمعكم أي منفرجاً واسعاً ساكناً بحيث يكون المرتفع من مائه مرتفعاً والمنخفض منخفضاً كالجدار، وطريقه الذي سرتم به يابساً ذا سير سهل على الحالة التي دخلتم فيها ليدخل فيه عدوكم فنمجد بإغراقهم كما وعدناكم، وقال البغوي: راهياً أي ذا رهو فسمي بالمصدر - وعزاه إلى مقاتل - انتهى. ولما كانت هذه أسباباً لدخول آل فرعون فيه، علل بما يكون عنها تسكيناً لقلوبهم في ترك البحر طريقاً مفتوحاً يدخله العدو، فقال مؤكداً لأجل استبعاد بني إسرائيل مضمون الخبر لأنه من خوارق العادات مع ما لفرعون وآله في قلوبهم من

Onlara gece yürüyüşü yapmasını emredip bunu gerekçelendirince, bu yürüyüş esnasında ne yapacağını emretti ve gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {واترك البحر} “Denizi bırak” yani onları gece yürüttüğünde, düşman seni takip edip denize ulaştığında ve açılması için ona vurmanı emredip siz de içine girip kurtulduğunuzda; {رهواً} “olduğu gibi açık [bırak].” Hepiniz oradan çıktıktan sonra, yani suyunun yüksek kısmı yüksek, alçak kısmı duvar gibi alçak olacak şekilde açık, geniş ve sakin bırak; yürüdüğünüz yolu da vadettiğimiz gibi onları boğarak şanımızı yüceltelim diye düşmanınızın içine girmesi için sizin girdiğiniz hal üzere kuru ve kolay yürünür bırak. Begavî dedi ki: Rahiyen (راهياً) yani durulmuş ve yarılmış demektir, mastarla isimlendirilmiştir -ve bunu Mukâtil'e nispet etti- [alıntı sonu]. Bunlar Firavun ailesinin oraya girmesinin sebepleri olunca, denizi düşmanın gireceği açık bir yol olarak bırakma hususunda kalplerini teskin etmek amacıyla bundan doğacak neticeyle gerekçelendirip şöyle buyurdu; İsrailoğullarının haberin içeriğini uzak görmeleri sebebiyle -çünkü Firavun ve adamlarının onların kalplerindeki

17852. Metin

الهيبة الموجبة لأن يستبعدوا معها عمومهم بالإهلاك {إنهم جند مغرقون *} أي متمكنون في هذا الوصف وإن كان لهم وصف القوة والتجمع الذي محطه النجدة الموجبة للعلو في الأمور.

heybetiyle birlikte bu, harikulade hallerdendi ve bu heybet onların toptan helak edilmesini uzak görmelerini gerektiriyordu- tekit ederek şöyle dedi: {إنهم جند مغرقون *} “Şüphesiz onlar boğulacak bir ordudur.” Yani her ne kadar işlerde üstün gelmeyi gerektiren yiğitliğin dayanağı olan güç ve toplanma vasfına sahip olsalar da, bu boğulma vasfı kendilerinde kesinleşmiş bir ordudur.

17853. Metin

ولما أرشد السياق ولا بد إلى تقدير: فأسرى موسى بعباد الله كما أمره الله فتعبهم آل فرعون كما أخبر سبحانه، ففتح الله البحر بباهر قدرته وأمسك ماءه كالجدران بقاهر عظمته وتركه بعد طلوعهم منه على حالته فتبعهم عباد الشيطان بما فاض عليهم من شقاوته فأغرقهم الله بعزته لم يفلت منهم أحد، عبر سبحانه عن هذا كله بقوله على طريق الاستئناف: {كم تركوا} أي الذي سبق الحكم بإغراقهم فغرقوا {من جنات} أي بساتين هي في غاية ما يكون من طيب الأرض وكثرة الأشجار وزكاء الثمار والنبات وحسنها الذي يسر المهموم ويستر الهموم، ودل على كرم الأرض بقوله: {وعيون وزروع} أي مما هو دون الأشجار. ولما كان ذلك لا يكمل إلا بمنازل ومناظر في الجنان وغيرها فقال: {ومقام كريم *} أي مجلس شريف هو أهل لأن يقيم الإنسان فيه، لأن النهاية فيما يرضيه.

Sözün akışı kaçınılmaz olarak şu takdiri gösterdiğinde: “Mûsâ, Allah'ın kendisine emrettiği gibi Allah'ın kullarını geceleyin yürüttü; Firavun ailesi de Allah'ın haber verdiği gibi onları takip etti; Allah göz kamaştırıcı kudretiyle denizi yardı ve kahredici azametiyle suyunu duvarlar gibi tuttu; onlar denizden çıktıktan sonra denizi o hali üzere bıraktı; şeytanın kulları da üzerlerine taşan bedbahtlıkları sebebiyle onları takip ettiler; Allah da izzetiyle onları boğdu, onlardan hiçbiri kurtulamadı.” Allâh Teâlâ bütün bunları istinaf yoluyla şu buyruğuyla ifade etti: {كم تركوا} “Geride neler bıraktılar!” Yani boğulmalarına hüküm verilip de boğulan o kimseler geride ne kadar çok şey bıraktılar! {من جنات} “Bahçelerden” yani toprağın güzelliği, ağaçların çokluğu, meyvelerin ve bitkilerin bereketi ve kederliyi sevindirip dertleri örten güzelliği bakımından son derece mükemmel olan bostanlardan [bıraktılar]. Yerin cömertliğini ise şu buyruğuyla gösterdi: {وعيون وزروع} “ve pınarlardan ve ekinlerden” yani ağaçtan daha aşağı derecede olan bitkilerden. Bu durum ancak bahçelerdeki ve diğer yerlerdeki konaklar ve manzaralarla tamamlanacağından şöyle buyurdu: {ومقام كريم *} “ve güzel makamlardan.” Yani insanın içinde ikamet etmesine layık, şerefli ve hoşnut ediciliğin zirvesinde olan bir meclisten.

17854. Metin

ولما كان ذلك قد يكون بتعب صاحبة فيه، دل على أنه كان بكد غيرهم وهم في غاية الترف، وهذا هو الذي حملهم على اتباع من كان يكفيهم ذلك حتى أداهم إلى الغرق قال: {ونعمة} هي بفتح النون اسم للتنعم بمعنى الترفه والعيش اللين الرغد، وأما التي بالكسر فهي الإنعام {كانوا فيها} أي دائماً {فاكهين *} أي فعلهم في عيشهم فعل المترفه لا فعل من يضطر إلى إقامة نفسه.

Bütün bunlar bazen sahibinin yorulmasıyla elde edilebildiğinden, bunların başkalarının emeğiyle olduğunu ve kendilerinin ise son derece refah içinde bulunduklarını gösterdi; nitekim bu durum onları o işleri kendileri için gören kimselerin peşine düşmeye sevk etmiş ve nihayetinde boğulmalarına yol açmıştır. Şöyle buyurdu: {ونعمة} Nûn harfinin fethasıyla Na'me (نَعْمَة), refah ve yumuşak, bol geçim anlamında nimet içinde yaşamanın adıdır; kesreli olan Ni'met (نِعْمَة) ise ihsanda bulunmaktır; {كانوا فيها} “içinde [bulundukları]” yani sürekli olarak [bulundukları], {فاكهين *} “zevk sürdükleri [nimetleri geride bıraktılar].” Yani onların yaşantılarındaki fiilleri, hayatını idame ettirmek için zorlanan kimsenin fiili değil, refah içinde zevk süren kimsenin fiiliydi.

17855. Metin

ولما كان هذا أمراً عظيماً لا يكاد يصدق أن يكون لأحد، دل على عظمه وحصوله لهم بقوله: {كذلك} أي الأمر كما أخبرنا به من تنعيمهم وإخراجهم وإغراقهم وأنهم تركوا جميع ما كانوا فيه لم يغن عنهم شيء منه، فلا يغترن أحد بما ابتليناه به من النعم لئلا يصنع به من الإهلاك ما صنعنا بهم. ولما أفهم سوق الكلام هكذا إغراقهم كلهم، زاده إيضاحاً بالتعبير بالإرث الذي حقيقته الأخذ عن الميت أخذاً لا منازع فيه فقال عاطفاً على ما تقدم تقديره بعد اسم الإشارة: {وأورثناها} أي تلك الأمور العظيمة {قوماً} أي ناساً

Bu durum, bir kimsenin sahip olabileceğine neredeyse inanılmayacak kadar büyük bir mesele olduğundan, onun büyüklüğüne ve kendilerine nasip olduğuna şu buyruğuyla işaret etti: {كذلك} “İşte böyle.” Yani iş; onları nimetlendirmemiz, oradan çıkarmamız, boğmamız ve içinde bulundukları hiçbir şeyin kendilerine fayda vermeyip hepsini geride bırakmış olmaları hususunda haber verdiğimiz gibidir. O halde hiç kimse kendisini sınadığımız nimetlerle aldanmasın; ta ki onlara uyguladığımız helak edici muamelenin benzeri kendisine de uygulanmasın. Sözün bu şekildeki gelişi onların tamamının boğulduğunu anlatınca, hakikati ölüden çekişmesiz bir şekilde almak olan miras lafzıyla ifade ederek bunu daha da açıkladı ve işaret isminden sonra geçen takdire atfederek şöyle buyurdu: {وأورثناها} “Ve onları miras bıraktık” yani o büyük şeyleri, {قوماً} “bir kavme” yani insanlara,

17856. Metin

ذوي قوة في في القيام على ما يحاولونه، وحقق أنهم غيرهم تحقيقاً لإغراقه بقوله: {آخرين *} قال ابن برجان، وقال في سورة الظلمة: «وعيون وكنوز» مكان «وزروع» لما كان المعهود من الزرع الحصد في أقرب المدة أورث زروعها وجناتها وما فيها من مقام كريم قوماً بآل فرعون فإنهم أهلكوا ولا بني إسرائيل فإنهم قد عبروا البحر، ولما توطد ملكهم في الأرض المقدسة اتصل بمصر، فورثوا الأرض بكنوزها وأموالها ونعمتها ومقامها الكريم - انتهى.

yeltendikleri şeyi yapmada güç sahibi kimselere [miras bıraktık]. Onların boğulmasını pekiştirmek üzere bunların başkaları olduğunu şu buyruğuyla kesinleştirdi: {آخرين *} “başka [bir kavme].” İbn Berrecân dedi ki: “Zulmet (Şuarâ) suresinde ‘ekinler’ yerine ‘pınarlar ve hazineler’ demiştir. Ekinde alışılagelen şey en kısa sürede hasat edilmesi olduğu için, Firavun ailesi helak edildiğinden ve İsrailoğulları da denizi geçtiğinden dolayı onun ekinlerini, bahçelerini ve içindeki güzel makamı başka bir kavme miras bıraktı. Mukaddes Topraklardaki mülkleri sağlamlaşınca Mısır'a bağlandı; böylece oraya hazineleriyle, mallarıyla, nimetiyle ve şerefli makamıyla vâris oldular” -[alıntı] bitti-.

17857. Metin

ولما كان الإهلاك يوجب أسفاً على المهلكين ولو من بعض الناس ولا سيما إذا كانوا جمعاً فكيف إذا كانوا أهل مملكة ولا سيما إذا كانوا في نهاية الرئاسة، أخبر بأنهم كانوا لهوانهم عنده ﷾ على خلاف ذلك، فسبب عما مضى قوله: {فما بكت عليهم} استعارة لعدم الاكتراث لهم لهوانهم {السماء والأرض} وإذا لم يبك السكن فما ظنك بالساكن الذي هو بعضه، روى أبو يعلى في مسنده والترمذي في جامعه - وقال: غريب والربذي والرقاشي يضعفان

Helak edilmek, helak edilenler için bazı insanlar katında bile olsa bir üzüntüyü gerektirdiğinden -özellikle de bir topluluk iseler; hele bir de bir krallık halkı iseler ve hele hele riyasetin zirvesinde bulunuyorlarsa-, Allâh celle celâlühû katındaki değersizliklerinden ötürü durumlarının bunun tam tersi olduğunu haber verdi ve geçmiş ifadelerden şu buyruğunu müsebbeb kıldı: {فما بكت عليهم} “Ağlamadı onların ardından” -bu, değersizliklerinden ötürü kendilerine aldırış edilmemesinden istiaredir- {السماء والأرض} “gök ve yer.” Mekân ağlamayınca, onun bir parçası olan mekân sakinini var sen düşün! Ebû Ya'lâ Müsned'inde ve Tirmizî Câmi'inde rivayet etti -ve [Tirmizî]: “Garibtir; er-Rebezî ve er-Rakkâşî

17858. Metin

في الحديث - عن أنس ﵁ عن رسول الله ﷺ قال:

hadiste zayıf sayılırlar” dedi-: Enes radıyallâhu anh'tan, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:

17859. Metin

«ما من مسلم إلا وله في السماء بابان، باب يصعد منه عمله وباب ينزل منه رزقه فإذا مات بكيا عليه» وتلا هذه الآية، وقال علي ﵁: إن المؤمن إذا مات بكى مصلاه من الأرض ومصعد عمله من السماء.

“Hiçbir Müslüman yoktur ki gökte onun için iki kapı bulunmasın: Bir kapıdan ameli yükselir, diğer kapıdan ise rızkı iner. Vefat ettiğinde bu ikisi onun ardından ağlar.” Sonra bu ayeti okudu. Ali radıyallâhu anh da şöyle demiştir: “Mümin öldüğü zaman, yeryüzündeki namaz kıldığı yer ve gökteki amelinin yükseldiği yer onun için ağlar.”

17860. Metin

ولما جرت العادة بأن العدو قد يستمهله عدوه في بعض الأوقات لمثل وصية وقضاء حاجة فيمهله، أخبر تتميماً لعدم الاكتراث بهم أنهم كانوا دون ذلك فقال: {وما كانوا} ولما كان هذا لكونه خيراً عنهم بعد مضيهم المقصود منه تحذير من بعدهم فقط، لم يذكر التقييد بذلك الوقت بإذن ونحوها دلالة على أن ما كانوا فيه من طويل الإمهال كان كأنه لم يكن لعظم هذا الأخذ بخلاف ما مر في في الحجر من التخويف من إنزال الملائكة عليهم، فإن تقييد عدم الإنظار بذلك الوقت لرد السامعين عن طلب إنزالهم فقال تعالى: {منظرين *} أي ممهلين عما أنزلنا بهم من المصيبة من ممهل ما لحظه فما

Âdet gereği düşman, bazen vasiyet veya bir ihtiyacın giderilmesi gibi şeyler için düşmanından mühlet isteyebildiğinden ve o da mühlet verdiğinden; onlara aldırış edilmeyişini tamamlamak üzere onların bundan bile mahrum kaldıklarını haber vererek şöyle buyurdu: {وما كانوا} “Ve onlar olmadılar”. Bu durum, onların geçip gitmelerinden sonra kendileri hakkında verilen bir haber olup bundan maksat yalnızca sonrakileri sakındırmak olduğundan; uğradıkları bu yakalayışın büyüklüğünden dolayı içinde bulundukları uzun mühlet sanki hiç yokmuş gibi sayılsın diye o vakitle kayıtlamayı izin ve benzeri ifadelerle zikretmedi. Hicr suresinde meleklerin üzerlerine indirilmesiyle korkutma bahsinde geçen durumun aksine; zira oradaki mühlet verilmemesinin o vakitle kayıtlanması, dinleyenleri meleklerin indirilmesini talep etmekten vazgeçirmek içindir. Yüce Allah şöyle buyurdu: {منظرين *} “kendilerine mühlet verilenler.” Yani başlarına indirdiğimiz musibetten ötürü, bir an veya daha fazla

17861. Metin

فوقها ليتداركوا بعض ما فرطوا فيه وينظروا في شيء مما يهمهم بل كان أخذهم لسهولته علينا في أسرع من اللمح، لم يقدروا على دفاع، فنالهم عذاب الدنيا وصاروا إلى عذاب الآخرة فخسروا الدارين وما ضروا غير أنفسهم.

ihmal ettikleri şeylerin bir kısmını telafi etsinler ve kendilerini ilgilendiren bir meseleye baksınlar diye mühlet verilenlerden olmadılar. Aksine Bize olan kolaylığından dolayı onların yakalanması göz açıp kapamaktan daha hızlı oldu; hiçbir savunmaya güç yetiremediler. Böylece dünya azabına uğradılar ve ahiret azabına sürüklendiler; her iki dünyayı da kaybettiler ve kendilerinden başkasına zarar veremediler.

17862. Metin

ولما كان إنقاذ بني إسرائيل من القبط أمراً باهراً لا يكاد يصدق فضلاً عن أن يكون بإهلاك أعدائهم، أكد سبحانه الإخبار بذلك إشارة إلى ما يحق له من العظمة تنبيهاً على أنه قادر أن يفعل بهذا النبي ﷺ وأتباعه كذلك وإن كانت قريش يرون ذلك محالاً وأنهم في قبضتهم فقال: {ولقد نجينا} أي بما لنا من العظمة «تنجية عظيمة» مع كونها بسبب الآيات المتفرقات كانت على التدريج {بني إسرائيل} عبدنا المخلص لنا {من العذاب المهين *} بسبب أنهم كانوا عندهم في عداد العبيد يتسخدمون الرجال والنساء بل أذل للزيادة على التصرف العبيد بالتذبيح للأبناء.

İsrailoğullarının Kıptîlerden kurtarılması, düşmanlarının helak edilmesi bir yana, neredeyse inanılmayacak kadar göz kamaştırıcı bir iş olduğundan, Kureyş bunu imkânsız görüp onların kendi ellerinde olduğunu zannetse de, Yüce Allah bu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve ona tabi olanlara da aynısını yapmaya kadir olduğuna dikkat çekmek ve Zâtına yaraşan azamete işaret etmek üzere bunu haber vermeyi tekit etti ve şöyle buyurdu: {ولقد نجينا} “Andolsun ki biz kurtardık” yani azametimizle büyük bir kurtarışla kurtardık -ki bu, ayrı ayrı ayetler sebebiyle aşamalı olarak gerçekleşmişti-; {بني إسرائيل} “İsrailoğullarını” yani Bize ihlasla bağlanan kulumuzu, {من العذاب المهين *} “o alçaltıcı azaptan.” Çünkü onlar Kıptîlerin yanında köleler mesabesinde idiler; erkekleri ve kadınları hizmette kullanıyorlardı, hatta oğullarını boğazlamak suretiyle kölelere yapılan muamelenin de ötesine geçerek daha da aşağılanıyorlardı.

17863. Metin

ولما تشوف السامع إلى صاحب ذلك العذاب قال مبدلاً مما قبله إفهاماً لأن فرعون نفسه كان عذاباً لإفراطه في أذاهم: {من فرعون} ثم علل ذلك بما يعرف منه صحة الوصف للعذاب فقال مؤكداً لأن حال قريش في استذلال المؤمنين حل من يكذب بأن الله أنجى بني إسرائيل على ضعفهم فهو ينجي غيرهم من الضعفاء أو يكذب أن فرعون كان قوياً {إنه كان عالياً} في جبلته العراقة في العلو {من المسرفين *} أي العريقين في مجاوزة الحدود.

Dinleyici o azabın sahibini merak edince, Firavun'un kendisinin onlara verdiği aşırı eziyet sebebiyle bizzat bir azap olduğunu anlatmak üzere öncekinden bedel olarak şöyle dedi: {من فرعون} “Firavun'dan.” Sonra azap vasfının doğruluğunun kendisinden anlaşılacağı şeyle bunu gerekçelendirdi; Kureyş'in müminleri hor görme hususundaki hali, Allah'ın İsrailoğullarını zayıflıklarına rağmen kurtardığını -dolayısıyla diğer zayıfları da kurtaracağını- yalanlayan veya Firavun'un güçlü olduğunu yalanlayan kimsenin hali gibi olduğundan tekit ederek şöyle buyurdu: {إنه كان عالياً} “Şüphesiz o, bir zorba idi” fıtratında büyüklük taslamak pek kökleşmişti, {من المسرفين *} “haddi aşanlardandı.” Yani sınırları aşmakta kökleşmiş kimselerdendi.

17864. Metin

ولما كانت قريش تفتخر بظواهر الأمور من الزينة والغرور ويعدونه تعظيماً من الله ويعدون ضعف الحال في الدنيا شقاء وبعداً من الله، رد عليهم قولهم بما أتى بني إسرائيل على ما كانوا فيه من الضعف وسوء الحال بعد إهلاك آل فرعون بعذاب الاستئصال، فقال مؤكداً لاستبعاد قريش أن يختار من قل حظه من الدنيا: {ولقد} اخترناهم} أي فعلنا بما لنا من العظمة في جعلنا لهم خياراً فعل من اجتهد في ذلك، وعظم أمرهم بقوله بانياً على ما تقديره: اختياراً

Kureyş, süs ve aldatıcı dünya halleri gibi zahirî şeylerle övünür, bunu Allah'tan bir yüceltme sayar ve dünyadaki zayıf durumu ise bir bedbahtlık ve Allah'tan uzaklık kabul ederdi. Allah, köklerini kazıyan bir azapla Firavun ailesini helak ettikten sonra, İsrailoğullarının içinde bulundukları zayıflığa ve kötü hale rağmen kendilerine verdikleriyle onların bu sözlerini reddetti. Kureyş'in dünyadan nasibi az olan kimsenin seçilmesini uzak görmeleri sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {ولقد اخترناهم} “Andolsun ki biz onları seçtik” yani azametimizle onları hayırlı kılma hususunda, bu uğurda son derece titiz davranan kimsenin fiili gibi yaptık. Takdiri: “üstün bir seçişle seçtik” şeklinde olan ifadeye bina ederek onların durumunu şu buyruğuyla yüceltti:

17865. Metin

مستعلياً {على علم} أي منا بما يكون منهم من خير وشر، وقد ظهر من آثاره أنكم صرتم تسألونهم وأنتم صريح ولد إسماعيل ﵊ عما ينوبكم وتجعلونهم قدوتكم فيما يصيبكم وتضربون إليه أكباد الإبل، وهكذا يصير عن قليل كل من اتبع رسولكم ﷺ منكم ومن غيركم. ولما بين المفضل، بين المفضل عليه فقال: {على العالمين *} أي الموجودين في زمانهم بما أنزلنا عليهم من الكتاب وأرسلنا إليهم من الرسل.

{على علم} “bir bilgiye göre” yani onlardan sadır olacak hayır ve şerri tarafımızdan bilerek [seçtik]. Bunun izleri ortaya çıkmıştır ki siz İsmâil aleyhisselâm'ın öz evlatları olduğunuz halde başınıza gelen meseleleri onlara sorar hale geldiniz, başınıza gelenlerde onları kendinize rehber edindiniz ve onlara ulaşmak için develeri hızlıca sürdünüz. Çok geçmeden, sizden ve sizden başkalarından Peygamberiniz sallallâhu aleyhi ve sellem'e uyan herkes de bu şekilde olacaktır. Üstün kılınanı beyan edince, kime üstün kılındığını da beyan edip şöyle buyurdu: {على العالمين *} “âlemlere [üstün kıldık].” Yani kendilerine indirdiğimiz Kitap ve onlara gönderdiğimiz peygamberler sebebiyle kendi zamanlarındaki insanlara.

17866. Metin

ولما أعلم باختيارهم، بين آثار الاختيار فقال: {وآتيناهم} أي على ما لنا من العظمة {من الآيات} أي العلامات الدالة على عظمتنا واختيارنا لهم من حين أتى موسى عبدنا ﵊ فرعون إلى أن فارقهم بالوفاة وبعد وفاته على أيدي الأنبياء المقررين لشرعه عليهم الصلاة والسلام {ما فيه بلاؤا} أي اختبار مثله يميل من ينظره أو يسمعه أو يحيله إلى غير ما كان عليه، وذلك بفرق البحر وتظليل الغمام وإنزال المن والسلوى وغير ذلك مما رأوه من الآيات التسع، وفي هذا ما هو رادع للعرب عن بعض أقوالهم من خوف التخطف

Onları seçtiğini bildirince, seçimin eserlerini beyan ederek şöyle buyurdu: {وآتناهم} “Ve onlara verdik” yani azametimize yakışır şekilde verdik; {من الآيات} “ayetlerden” yani kulumuz Mûsâ aleyhisselâm'ın Firavun'a geldiği andan vefatıyla onlardan ayrıldığı ana kadar ve vefatından sonra da onun şeriatını pekiştiren peygamberlerin -aleyhimüssalâtü vesselâm- ellerinde azametimize ve onları seçtiğimize delalet eden alametlerden; {ما فيه بلاء} “içinde bir imtihan bulunan şeyleri” yani bakan veya işiten kimseyi meylettiren ya da onu bulunduğu halden başka bir hale çeviren benzeri bir sınavı [verdik]. Bu da denizin yarılması, bulutun gölgelik yapması, menn ve selvanın indirilmesi ve gördükleri dokuz ayet gibi diğer hususlarladır. Bunda, Arapların diğer Araplar tarafından kapılıp götürülme

17867. Metin

من العرب والفقر لقطع الجلب عنهم وغير ذلك {مبين *} أي بين لنفسه موضح لغيره، وما أنسب هذا الختم لقوله أول قصتهم «ولد فتنا قبلهم قوم فرعون» .

korkusu ve kendilerine gelen ticaret yollarının kesilmesi sebebiyle fakir düşme korkusu gibi bazı sözlerini caydırıcı deliller vardır; {مبين *} “apaçık [bir imtihan].” Yani bizzat kendisinde açık olan ve başkasına da açıklayan [bir imtihan]. Bu son kısmın, kıssalarının başındaki “Andolsun onlardan önce Firavun kavmini de imtihan ettik” sözüne ne kadar da uygundur!

17868. Metin

ولما ثبت بما مضى أنه سبحانه متصف بالإحياء والإماتة، وكان إنكار ذلك عناداً لا يستطيع أحد يثبت الإله أن ينكره، وكان الإقرار بذلك في بعض وإنكاره في بعض تحكماً ومخالفاً لحاكم العقل وصارم النقل، وكان من الآيات التي أوتوها إحياؤهم بعد إماتتهم حين طلبوا الرؤية فأخذتهم الصاعقة، وحين خرجوا من ديارهم وهم ألوف حذر الموت، وكان ذلك هو البعث بعينه، وكان العرب ينكرونه ويبالغون في إنكارهم له ولا يسألونهم عنه، قال موبخاً لهم مشيراً بالتأكيد إلى أنه لا يكاد يصدق أن أحداً ينكر ذلك لما له من الأدلة: {إن} وحقرهم بقوله: {هؤلاء} أي الأدنياء الأقلاء الأذلاء {ليقولون *} أي بعد قيام الحجة البالغة عليهم مبالغين في الإنكار في نظير تأكيد الإثبات: {إن} أي ما.

Geçen ifadelerle O'nun diriltme ve öldürme sıfatlarına sahip olduğu sabit olunca, bunu inkar etmek Allah'ı kabul eden hiç kimsenin inkar edemeyeceği bir inatçılık haline geldiğinden, bazısında kabul edip bazısında inkar etmek bir keyfilik olup aklın hâkimine ve naklin kesinliğine aykırı düştüğünden; kendilerine verilen ayetlerden biri de [Allah'ı] görmeyi talep ettiklerinde onları yıldırım çarpması ve ölüm korkusuyla binlerce kişi olarak yurtlarından çıktıklarında öldürülmelerinden sonra diriltilmeleri olduğundan -ki bu bizzat yeniden dirilmenin kendisi idi-; Araplar ise bunu inkar edip inkarı aşırıya vardırdıklarından ve onlara bunu sormadıklarından; onlara olan delillerin çokluğundan dolayı hiç kimsenin bunu inkar edeceğine neredeyse inanılmayacağına tekit ile işaret ederek onları kınamak üzere şöyle buyurdu: {إن} ve şu sözüyle onları aşağıladı: {هؤلاء} “Şüphesiz bunlar” yani şu aşağılık, az ve zelil kimseler, {ليقولون *} “kesinlikle derler ki:” Yani aleyhlerine kesin delil ortaya konduktan sonra, ispatın tekit edilmesine karşılık inkarda aşırıya kaçarak: {إن} “[yoktur]” yani değildir,

17869. Metin

ولما كان قد تقدم قوله تعالى {يحيي ويميت} وهم يعلمون أن المراد به أن يتكرر منه الإحياء للشخص الواحد،

Allâh Teâlâ'nın {يحيي ويميت} “O diriltir ve öldürür” buyruğu daha önce geçmiş olduğundan ve onlar da bundan kastın tek bir kişi için diriltmenin tekrarlanması olduğunu bildiklerinden,

17870. Metin

وكان تعالى قد قال ولا يخاطبهم إلا بما يعرفونه {وكنتم أمواتاً فأحياكم ثم يميتكم ثم يحييكم ثم إليه ترجعون} [البقرة: ٢٨] أي بالانتشار بعد الحياة وقال {أمتنا اثنتين وأحييتنا اثنتين} [غافر: ١١] قالوا: ما {هي إلا موتتنا} على حذف مضاف أي ما الحياة إلا حياة موتتنا {الأولى} أي التي كانت قبل نفخ الروح - كما سيأتي في الجاثية {إن هي إلا حياتنا الدنيا} وعبروا عنها بالموتة إشارة إلى أن الحياة في جنب الموت المؤبد على زعمهم أمر متلاش لا نسبة لها منه، وساق سبحانه كلامهم على هذا الوجه إشارة إلى أن الأمور إذا قيس غائبها على شاهدها، كان الإحياء بعد الموتة الثانية أولى لكونه بعد حياة من الإحياء بعد الموتة الأولى، فحط الأمر على أن الابتداء كان من موت لم يتقدمه حياة، والقرار يكون على حياة لا يعقبها موت.

Allâh Teâlâ onlara ancak bildikleri şeylerle hitap ederek {وكنتم أمواتاً فأحياكم ثم يميتكم ثم يحييكم ثم إليه ترجعون} [Bakara: 28] “Siz ölüler idiniz de sizi O diriltti; sonra sizi öldürecek, sonra tekrar diriltecektir, nihayet O'na döndürüleceksiniz” -yani hayattan sonra dağılıp yayılmakla- buyurmuş ve {أمتنا اثنتين وأحييتنا اثنتين} [Mü'min: 11] “Bizi iki defa öldürdün, iki defa dirilttin” demiş olduğundan, onlar şöyle dediler: {هي إلا موتتنا} “O, bizim [ölümümüzden] başkası değildir” -bir muzafın hazfiyle, yani hayat bizim ölümümüzün hayatından başkası değildir- {الأولى} “ilk [ölümümüzden].” Yani Câsiye suresinde {إن هي إلا حياتنا الدنيا} “O, bizim ancak dünya hayatımızdır” şeklinde geleceği üzere ruh üflenmeden önce olan ölüm. Kendi zanlarınca ebedî ölümün yanında hayatın hiçe sayılacak ve onunla kıyaslanamayacak bir şey olduğuna işaret etmek üzere bunu ölüm lafzıyla ifade ettiler. Allâh Teâlâ ise, gayb olan işler şahit olunanlara kıyaslandığında, ikinci ölümden sonraki diriltmenin -bir hayattan sonra olması sebebiyle- ilk ölümden sonraki diriltmeden daha evla olduğuna işaret etmek üzere onların sözlerini bu şekilde sevk etti; böylece iş, başlangıcın kendisinden önce hayat olmayan bir ölümden ibaret olduğu ve varış noktasının da ardından ölüm gelmeyen bir hayat olacağı esasına dayandı.

17871. Metin

ولما كان المعنى: وليس وراءها حياة، أكدوه بما يفهمه تصريحاً فقالوا برد ما أثبته الله على لسان رسوله ﷺ:

Anlam: “Onun ötesinde bir hayat yoktur” şeklinde olunca, bunu açıkça anlaşılan bir ifadeyle tekit ettiler ve Allah'ın, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'in diliyle bildirdiği şeyi reddederek şöyle dediler:

17872. Metin

{وما نحن} وأكدوا النفي فقالوا: {بمنشرين *} أي من منشر ما بالبعث بحيث نصير ذوي حركة اختيارية ننتشر بها بعد الموت، يقال: نشره وأنشره - إذا أحياه.

{وما نحن} nefyi tekit ederek şöyle dediler: {بمنشرين *} “ve biz diriltilecek de değiliz.” Yani ölümden sonra kendisiyle dağılıp yayılacağımız iradî bir hareket sahibi olacak şekilde yeniden diriltilecek değiliz. Dirilttiği zaman ‘neşerehü ve enşerehü’ (نشره وأنشره) denir.

17873. Metin

ولما كانوا يزعموه أن دعوى الإحياء لا يصح إلا إذا شاهدوا أحداً من الأموات الذين يعرفونه حياً بعد أن تمزق جلده وعظامه، سببوا عن إنكارهم مخاطبين للنبي ﷺ ومن تبعه: {فأتوا} أي أيها الزاعمون أنا نبعث بعد الموت إيذاناً بأنهم لا يصدقون بذلك وإن كثر معتقدوه من جنس بشرهم وتبعهم {بآبائنا} أي لكوننا نعرفهم ونعرف وفور عقولهم فلا نشك في أن ذلك إحياء لمن مات ليكون ذلك آية لنا على البعث، وأكدوا تكذيبهم بقوله: {إن كنتم صادقين *} أي ثابتاً صدقكم.

Diriltme iddiasının ancak tanıdıkları ölülerden birini derisi ve kemikleri parçalandıktan sonra canlı olarak gördükleri takdirde doğru olacağını zannettiklerinden, inkarlarından şunu müsebbeb kılarak Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve ona tabi olanlara hitaben şöyle dediler: {فأتوا} “O halde getirin” yani ey ölümden sonra diriltileceğimizi iddia edenler! -kendi türlerinden olan insanlardan ve onların ardınca gidenlerden buna inananlar ne kadar çok olursa olsun buna inanmayacaklarını bildirerek-; {بآبائنا} “babalarımızı” yani onları tanıdığımız ve akıllarının kemalini bildiğimiz için bunun ölen kimsenin diriltilmesi olduğunda şüphe etmeyelim de bu bizim için yeniden dirilmeye bir delil olsun diye; {إن كنتم صادقين *} “eğer doğru söyleyenler iseniz.” Yani doğruluğunuz sabit ise diyerek yalanlamalarını tekit ettiler.

17874. Metin

ولما أخبروا على هذه العظمة تنطعاً لأنها لو وقعت لم يكن بأدل على ثبوت النبوة المستلزمة لتصديق كل ما يقول لهم الرسول ﷺ وما يأتيهم به من الآيات، غير خائفين من الله وهم يعلمون قدرته وإهلاكه للماضين لأجل تكذيب الرسل عليهم الصلاة والسلام، وكأنهم يدعون خصوصيته في مكنة من عين أو معنى

Kibir ve taşkınlık ederek bu büyük iddiayı haber verdiklerinde -çünkü bu gerçekleşse bile, Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendilerine söylediği ve getirdiği her ayeti tasdik etmeyi gerektiren peygamberliğin sübutuna daha açık bir delil olamazdı-, Allah'ın kudretini ve peygamberleri -aleyhimüssalâtü vesselâm- yalanlamaları sebebiyle geçmiş kavimleri helak ettiğini bildikleri halde Allah'tan korkmaksızın ve sanki kendilerinin zatî veya manevî bir güçte ayrıcalıkları olduğunu iddia edercesine,

17875. Metin

ينجون بها من مساواة من قبلهم في ذلك، فقال تعالى منكراً عليهم: {أهم خير} أي في الدين والدنيا {أم قوم تبع} أي الذين ملك بهم تبع الأرض بطولها والعرض وحيرة الحيرة وبنى قصر سمرقند وكان مؤمناً، وقومه حمير ومن تبعهم أقرب المهلكين إلى قريش زماناً ومكاناً. وكان له بمكة المشرفة ما ليس لغيره من الآثار، وقال الرازي في اللوامع: هو أول من كسا البيت ونحر بالشعب ستة آلاف بدنة وأقام به ستة أيام وطاف به وحلق.

bununla kendilerinden öncekilerle aynı akıbete uğramaktan kurtulacaklarmış gibi davrandıklarında, Allâh Teâlâ onları kınayarak şöyle buyurdu: {أهم خير} “Onlar mı daha hayırlı” yani din ve dünya bakımından, {أم قوم تبع} “yoksa Tübba' kavmi mi?” Yani Tübba'ın kendileriyle yeryüzünün enine boyuna, Hîre bölgesine hâkim olduğu ve Semerkand sarayını inşa ettiği kimseler mi? O bir mümin idi; kavmi olan Himyer ve ona tabi olanlar ise zaman ve mekân bakımından Kureyş'e en yakın helak edilmiş topluluktu. Onun Mekke-i Mükerreme'de başkasına nasip olmayan izleri vardı; Râzî Levâmi' adlı eserinde şöyle demiştir: “Kâbe'ye örtü örten, Şi'b'de altı bin kurbanlık deve kesen, orada altı gün kalan, tavaf edip saçını tıraş eden ilk kişi odur.”

17876. Metin

وقال البغوي بعد أن ذكر قصته مع الأنصار لما قتل ابنه غيلة بالمدينة الشريفة وما وعظته به اليهود في الكف عن إخراب المدينة لأنها مهاجر نبي من قريش: فصدقهم وتبع دينهم، وذلك قبل نسخه، وقال عن الرقاشي: آمن تبع بالنبي ﷺ قبل أن يبعث بسبعمائة عام، وعن عائشة ﵂ أنها قالت: لا تسبوا تبعاً فإنه كان رجلاً صالحاً.

Begavî, Medîne-i Münevvere'de oğlu suikastla öldürüldüğünde ensarla olan kıssasını ve Medine'nin Kureyş'ten bir peygamberin hicret yurdu olması sebebiyle orayı harap etmekten vazgeçmesi hususunda Yahudilerin ona yaptığı nasihati zikrettikten sonra şöyle dedi: “Onları tasdik etti ve onların dinine tabi oldu; bu da o din neshedilmeden önceydi.” Er-Rakkâşî'den şöyle nakletti: “Tübba', Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e gönderilmesinden yedi yüz yıl önce iman etmiştir.” Âişe radıyallâhu anhâ'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Tübba'a sövmeyiniz, zira o salih bir adamdı.”

17877. Metin

ولما كان ذلك في سياق التهديد بالإهلاك لأجل مخالفتهم، وكان الإهلاك لذلك إنما كان لبعض من تقدم زمانهم لا لجميع الخلق، أدخل الجار فقال: {والذين من قبلهم} أي من مشاهير الأمر كمدين وأصحاب الأيكة والرس وثمود وعاد.

Bu husus, muhalefetleri sebebiyle helak ile tehdit bağlamında olduğundan ve helak edilme durumu bütün yaratılmışlara değil yalnızca zamanı geçmiş bazılara ait bulunduğundan, cer harfini dahil ederek şöyle buyurdu: {والذين من قبلهم} “ve onlardan öncekiler mi?” Yani Medyen, Eyke halkı, Ress, Semûd ve Âd gibi durumları meşhur olanlar.

17878. Metin

ولما كان كأنه قيل: ما لهؤلاء الأمم؟ قيل: {أهلكناهم} أي بعظمتنا وإن كانوا عظماء لا يشعرهم هؤلاء فيما لهم من المكنة لقطعهم من أمر الله به أو يوصل من الرسل وأتباعهم، وتكذيبهم بما أتوا به، ولذلك علل الإهلاك تحذيراً للعرب بقوله مؤكداً لظنهم أن هلاكهم إنما هو على عادة الدهر: {إنهم كانوا} أي جبلة وطبعاً {مجرمين *} أي عريقين في الإجرام، فليحذر هؤلاء إذا ارتكبوا مثل أفعالهم من مثل حالهم وأن يحل بهم ما حل بهم.

Sanki “Bu ümmetlere ne oldu?” denilmiş gibi şöyle buyuruldu: {أهلكناهم} “Biz onları helak ettik.” Yani azametimizle [helak ettik]; her ne kadar bunlar sahip oldukları imkânları fark edemeyecek derecede büyük olsalar da, Allah'ın ulaştırılmasını emrettiği peygamberleri ve onlara uyanları kesip kopardıkları ve getirdikleri şeyleri yalanladıkları için helak ettik. Bu sebeple, onların helakinin zamanın akışı gereği tabii bir durum olduğu yönündeki zannı sebebiyle Arapları sakındırmak için tekit ederek helaki şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إنهم كانوا} “Şüphesiz onlar” yani fıtrat ve tabiat olarak {مجرمين *} “günahkâr kimselerdi.” Yani günaha batmış kimselerdi. O halde bunlar da onların fiilleri gibi davranırlarsa, onların hali gibi olmaktan ve onların başına gelenin kendi başlarına da gelmesinden sakınsınlar!

17879. Metin

ولما كان التقدير للاستدلال على الجزاء الذي جامعه التكفل بجميع أنحائه يوم القيامة: فإنا ما خلقنا الناس عبثاً يبغي بعضهم على بعض ثم لا يؤاخذون، عطف عليه ما هو أكبر في الظاهر منه فقال: {وما خلقنا السماوات} أي على عظمها واتساع كل واحدة منها واحتوائها لما تحتها، وجمعها لأن العمل كلما زاد كان أبعد من العبث مع أن إدراك تعددها مما يقتضي المشاهدة بما فيها من الكواكب،

Kıyamet gününde her yönüyle üstlenilen ceza ve mükâfata delil getirmenin takdiri: “Biz insanları birbiri üzerine taşkınlık yapsınlar da sonra hesaba çekilmesinler diye boş yere yaratmadık” şeklinde olunca, zahirde ondan daha büyük olanı buna atfederek şöyle buyurdu: {وما خلقنا السماوات} “Biz gökleri yaratmadık” yani onların büyüklüğüne, her birinin genişliğine ve altındakileri kuşatmasına rağmen [boş yere yaratmadık]. Çoğul getirdi; çünkü fiil ne kadar artarsa boş yere olmaktan o kadar uzak olur; bununla birlikte onların çokluğunun idraki, içindeki yıldızlarla birlikte müşahedeyi gerektirir.

17880. Metin

ووحد في سورة الأنبياء تخصيصاً بما يتحقق المكذبون بالبعث رؤيته لما ذكر هناك من اختصاص «لدن» بما بطن.

Enbiyâ suresinde ise, dirilmeyi yalanlayanların görmeyi gerçekleştirecekleri şeylere tahsis edilerek tekil olarak zikredilmiştir; çünkü orada ‘katımızdan (لدن)’ ifadesinin gizli olan şeylere tahsisi zikredilmiştir.

17881. Metin

ولما كان الدليل على تطابق الأرضي دقيقاً وحدها فقال: {والأرض} أي على ما فيها من المنافع {وما بينهما} أي النوعين وبين كل واحدة منها وما يليها {لاعبين *} أي على ما لنا من العظمة التي يدرك من له أدنى عقل تعاليها عن اللعب لأنه لا يفعله إلا ناقص، ولو تركنا الناس يبغي بعضهم على بعض كما تشاهدون ثم لا نأخذ لضعيفهم بحقه من قويهم لكان خلقنا لهم لعباً، بل اللعب أخف منه، ولم نكن على ذلك التقدير مستحقين لصفة القدوسية، فإنه «لا قدست أمة لا يؤخذ لضعيفها بالحق من قويها غير متعتع» - رواه ابن ماجة عن أبي سعيد وابن جميع في معجمه عن جابر، وصاحب الفردوس عن أبي موسى ﵃ رفعوه، وهو شيء لا يرضى به لنفسه أقل حكام الدنيا، فكان هذا برهاناً قاطعاً على صحة الحشر ليظهر هناك الفصل بالعدل والفضل.

Yerin katmanlarının birbirine uygunluğuna dair delil ince olduğundan onu tekil getirerek şöyle buyurdu: {والأرض} “ve yeri de” yani içindeki menfaatlerle birlikte; {وما بينهما} “ve ikisi arasındakileri de” yani bu iki türün arasındakileri ve her birinin ardındakileri; {لاعبين *} “oyun olsun diye [yaratmadık].” Yani en ufak bir akla sahip olan kimsenin oyundan yüce olduğunu idrak edeceği azametimize rağmen böyle yapmadık; çünkü oyunu ancak noksan olan yapar. Eğer insanları müşahede ettiğiniz gibi birbirlerine zulmeder halde bırakıp sonra zayıf olanın hakkını güçlü olandan almasaydık, onları yaratmamız bir oyun olurdu; hatta oyun bundan daha hafiftir ve o takdirde Biz Kuddûs sıfatına müstahak olmazdık. Nitekim “Zayıfın hakkı güçlüden çekinmeksizin alınmayan bir ümmet kutsanmaz (temize çıkarılmaz)” -bu hadisi İbn Mâce Ebû Saîd'den, İbn Cümey' Mu'cem'inde Câbir'den, el-Firdevs sahibi de Ebû Mûsâ radıyallâhu anhüm'den merfû olarak rivayet etmiştir-. Bu, dünya hâkimlerinin en basiti bile kendi nefsi için razı olmayacağı bir şeydir. Dolayısıyla bu, orada adalet ve lütufla hükmün tecelli etmesi için haşrin doğruluğuna kesin bir bürhandır.

17882. Metin

ولما نفى أن يكون خلق لك اللعب الذي هو باطل، أثبت ما خلقه له ولم يصرح بما في البين لأنه تابع، وقد نبه ما مضى،

Bâtıl olan oyun için yaratmayı nefyedince, onu ne için yarattığını ispat etti; aradakini ise tâbi olduğu için açıkça belirtmedi ve daha önce geçenler buna dikkat çekmişti.

17883. Metin

فقال مستأنفاً: {ما خلنقاهما} أي السماوات والأراضي مع ما بينهما {إلا بالحق} من الحكم بين من فيهما، فمن عمل الباطل عاقبناه ومن عمل الحق أثبناه، وبذلك يظهر غاية الظهور إحاطتنا بجميع أوصاف الكمال كما نبهنا عليه أهل الكمال في هذا الدار بخلقهما الذي واقعة بمطابق للحق، وهو ما لنا من تلك الصفات المقتضية للبعث لأحقاق الحق وإبطال الباطل بما لا خفاء فيه عند أحد.

İstinaf olarak şöyle buyurdu: {ما خلقناهما} “Biz o ikisini yaratmadık” yani gökleri, yerleri ve aralarındakileri; {إلا بالحق} “ancak hak ile [yarattık].” Yani içindekiler arasında hüküm vermek için yarattık; böylece batılı işleyeni cezalandırır, hakkı işleyeni ise mükâfatlandırırız. Bununla, bütün kemal sıfatlarını ihata ettiğimiz en açık şekilde ortaya çıkar; nitekim bu dünyada kemal ehline, o ikisinin yaratılışının hakka mutabık oluşuyla dikkat çekmiştik. Bu da, hiç kimse için gizli kalmayacak şekilde hakkı gerçekleştirmek ve batılı iptal etmek üzere yeniden diriltmeyi gerektiren o sıfatlarımızdır.

17884. Metin

ولما كان أكثر الخلق لا يعلم ذلك لعظمته عن النظر في دليله وإن كان قطعياً بديهيّاً. {ولكن أكثرهم} أي أكثر هؤلاء الذين أنت بين أظهرهم وهم يقولون: {إن هي إلا موتتنا الأولى} وكذا من نحا نحوهم {لا يعلمون *} أي أنا خلقنا الخلق بسبب إقامة الحق فهم لأجل ذلك يجترئون على المعاصي ويفسدون في الأرض لا يرجون ثواباً ولا يخافون عقاباً، ولو تذكروا ما ركزناه في جبلاتهم لعلموا علماً ظاهراً أنه الحق الذي لا معدل عنه كما يتولى حكامهم المناصب لأجل إظهار الحكم بين رعاياهم، ويشرطون الحكم بالحق، ويؤكدون على أنفسهم أنهم لا يتجاوزونه.

Yaratılanların çoğu, kesin ve apaçık olsa bile onun deliline bakmaktan aciz kaldığı için bunu bilmeyince: {ولكن أكثرهم} “Fakat onların çoğu” yani aralarında bulunduğun ve {إن هي إلا موتتنا الأولى} “Bu ancak bizim ilk ölümümüzdür” diyenlerin çoğu ile onların yolundan gidenler; {لا يعلمون *} “bilmezler.” Yani yaratılanları hakkı ikame etmek için yarattığımızı bilmezler; bu yüzden günahlara cüret ederler ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarırlar; ne bir sevap umarlar ne de bir cezadan korkarlar. Şayet fıtratlarına yerleştirdiğimiz şeyleri düşunselerdi, bunun kendisinden sapılamayacak bir hak olduğunu açıkça bilirlerdi; nitekim yöneticileri tebaaları arasında hükmü ortaya koymak için makamlara geçerler, hakla hükmetmeyi şart koşarlar ve onu aşmayacaklarını kendilerine tekit ederler.

17885. Metin

ولما كان كأنه قيل: إنا

Sanki şöyle denilmiş gibi oldu: Biz

17886. Metin

نرى أكثر المظلومين يموتون بمرير غصصهم مقهورين، وأكثر الظالمين يذهبون ظافرين بمطالبهم مسرورين، فمتى يكون هذا الحق؟ قال جواباً لذلك مؤكداً لأجل تكذبيهم: {إن يوم الفصل} عند جمع الأولين والآخرين من جميع المكلفين الذين ينتظره كل أحد للفرق بين كل ملبس، فلا يدع نوعاً منه حتى أنه يميز بين المكاره والمحاب ودار النعيم وغار الجحيم، وبين أهل كل منهما بتمييز المحق من المبطل بالثواب والعقاب وهو بعد البعث من الموت {ميقاتهم} أي وقت جمع الخلائق للحكم بينهم الذي ضرب لهم في الأزل وأنزلت به الكتب على ألسنة الرسل {أجمعين *} لا يتخلف عنه أحد ممن مات من الجن والإنس والملائكة وجميع الحيوانات.

mazlumların çoğunun acı kederler içinde ezilerek öldüğünü, zalimlerin çoğunun ise arzularına kavuşup sevinç içinde geçip gittiğini görüyoruz; peki bu hak ne zaman gerçekleşecektir? Buna cevap olarak ve onların yalanlamaları sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {إن يوم الفصل} “Şüphesiz hüküm günü” bütün mükelleflerden öncekilerin ve sonrakilerin toplandığı, her karmaşık şeyin arasını ayırmak için herkesin beklediği gündür; öyle ki hiçbir türü bırakmaz, hatta hoşa gitmeyenler ile sevilenlerin, nimet yurdu ile cehennem çukurunun ve mükâfat ile ceza yoluyla haklıyı haksızdan ayırarak her ikisinin ehlinin arasını ayırır; bu da ölümden sonra dirilmenin ardındandır; {ميقاتهم} “onların buluşma vaktidir” yani ezelde onlar için belirlenen ve peygamberlerin lisanıyla kitapların kendisiyle indirildiği, yaratılmışların aralarında hüküm verilmek üzere toplanma vaktidir; {أجمعين *} “hepsinin birden.” Cinlerden, insanlardan, meleklerden ve bütün hayvanlardan ölen hiç kimse ondan geri kalmaz.

17887. Metin

ولما ذكر هذا اليوم الذي دل على عظمته بهذه العبارة إفراداً وتركيباً، ذكر من وصفه ما يحمل على الخوف والرجاء، فقال مبدلاً منه: {يوم لا يغني} بوجه من الوجوه {مولى} بقرابة أو غيرها بحلف أو رق من أعلى أو أسفل {عن مولى} أريد أخذه بما وقع منه {شيئاً} من الإغناء. ولما كان الإغناء تارة يكون بالرفق وأخرى

Gerek tekil gerekse birleşik olarak bu ifadeyle büyüklüğüne işaret edilen bu günü zikredince, onun korku ve ümit aşılayan vasfını zikredip ondan bedel olarak şöyle buyurdu: {يوم لا يغني} “O gün fayda vermez” hiçbir şekilde fayda sağlamaz; {مولى} “dost” akrabalık veya başka bir sebeple, antlaşma ya da efendilik-kölelik bağıyla üstten veya alttan olan bir dost; {عن مولى} “bir dosta” işlediği şey sebebiyle yakalanmak istenen kimseye; {شيئاً} “hiçbir şey” fayda namına hiçbir şey sağlamaz. Fayda sağlamak bazen yumuşaklıkla bazen de

17888. Metin

بالعنف، صرح بالثاني لأنه أعظمها والسياق للإهلاك والقهر فقال: {ولا هم} أي القسمان {ينصرون *} أي من ناصر ما لو أراد بعضهم نصرة بعض، أو أراد غيرهم لو فرض أن ينصرهم، وعبر بالجمع الذي أفاده الإبهام للمولى ليتناول القليل والكثير منه لأن النفي عنه نفي عن الأفراد من باب الأولى.

zor kullanarak olduğundan; ikincisi en büyüğü olduğu ve bağlam da helak ve kahretme bağlamı olduğundan onu açıkça belirterek şöyle buyurdu: {ولا هم} “ve onlar” yani her iki kesim de; {ينصرون *} “yardım da görmezler.” Yani bazısı bazısına yardım etmek istese veya faraza başkaları onlara yardım etmek istese bile herhangi bir yardımcıdan yardım göremezler. 'Mevlâ' kelimesinin belirsizliğinin sağladığı çoğul ile ifade etti ki azı da çoğu da kapsasın; çünkü genelden nefiy, öncelikle fertlerden de nefiy demektir.

17889. Metin

ولما نفى الإغناء استثنى منه فقال: {إلا من رحم الله} أي أراد إكرامه الملك الأعظم وهم المؤمنون يشفع بعضهم لبعض بإذن الله في الشفاعة لأحدهم فيكرم الشافع فيه بقبول شفاعته ويكرمه بقبوله الشفاعة فيه. ولما كان ما تقدم دالاً على تمام القدرة في الإكرام والانتقام، وكان الإكرام قد يكون عن ضعف، قال نافياً لذلك ومقرراً لتمام القدرة اللازم منه الاختصاص بذلك مؤكداً له تنبيهاً على أنه ما ينبغي أن يجعل نصب العين وتعقد عليه الخناصر، ولأن إشراكهم وتكذيبهم بالبعث يتضمن التكذيب بذلك: {إنه هو} أي وحده {العزيز} أي المنيع الذي لا يقدح في عزته عفو ولا عقاب، بل ذلك دليل على عزته فإنه يفعل ما يشاء فيمن يشاء من غير مبالاة بأحد. ولما كان العزيز قد لا يرحم قال: {الرحيم *} أي الذي لا تمنع عزته أن يكرم

Fayda vermeyi nefyedince, ondan istisna yaparak şöyle buyurdu: {إلا من رحم الله} “Allah'ın merhamet ettiği kimseler müstesna.” Yani en büyük Melik'in kendilerine ikram etmek istediği kimseler ki onlar müminlerdir; Allah'ın izniyle birine şefaat etme hususunda birbirlerine şefaat ederler; böylece şefaati kabul edilerek şefaat edene ikram edilir ve şefaate nail kılınarak hakkında şefaat edilene de ikram edilir. Geçen hususlar ikram etme ve intikam alma konusundaki tam kudrete delalet ettiğinde ve ikram bazen acizlikten de kaynaklanabileceğinden; bunu nefyetmek ve Zâtına mahsus olmayı gerektiren tam kudreti pekiştirmek üzere, bunun göz önünde bulundurulması ve parmakla gösterilmesi gereken bir hakikat olduğuna dikkat çekerek tekit etti; zira onların şirk koşmaları ve dirilmeyi yalanlamaları bunu da yalanlamayı içermektedir: {إنه هو} “Şüphesiz O” yani yalnızca O; {العزيز} “Mutlak Güç Sahibidir” yani öyle güçlü ve mağlup edilmezdir ki ne bağışlama ne de cezalandırma O'nun izzetine bir halel getirir; bilakis bu O'nun izzetine delildir; çünkü O dilediğini dilediği kimsede hiçbir kimseye aldırış etmeksizin yapar. Aziz olan bazen merhamet etmeyebileceğinden şöyle buyurdu: {الرحيم *} “Çok Merhametlidir.” Yani izzeti dilediğine ikram etmesine mani olmayan [ve merhamet edendir].

17890. Metin

من يشاء.

Dilediğine [ikram etmesine mani olmayan merhamet sahibidir].

17891. Metin

ولما كان السياق للانتقام، أخبر عن حال الفجار على سبيل الاستئناف، فقال مؤكداً لما يكذبون به: {إن شجرة الزقوم *} التي تقدم من وصفها ما يقطع القلوب من أنها تخرج من أصل الجحيم، وأن طلعها كأنه رؤوس الشياطين، وغيره مما لا يعلمه حق علمه إلا الله تعالى والذي تعرفونه من ذلك في الدنيا أنها شجرة صغيرة الورق ذفرة أي شديد النتن - مرة، من الزقم، أي اللقم الشديد والشوب والمفرط، وقال عبد الحق في كتابه الواعي: الزقوم شجرة غبراء صغيرة الورق لا شوك لها ذفرة لها كعابر في سوقها أي عقد كالأنابيب ولها ورد تجرسه النحل، ورأس ورقها قبيح جداً، وهي مرعى، ومنابتها السهل، قال ابن برجان: وهي في النار في مقابلة شجرة طوبى في الجنة، يضطرون إلى أكلها وإلى شرب الغسلين كما يضطر أهل الدنيا لإدخال الطعام والشراب {طعام الأثيم *} أي المبالغ في اكتساب الآثام حتى مرن عليها فصارت به إلى الكفر {كالمهل} أي القطران الرقيق وما ذاب من صفر أو حديد أو دردية، روى أحمد والترمذي - وقال:

Bağlam intikam bağlamı olunca, fâcirlerin durumunu istinaf yoluyla haber verdi ve yalanladıkları şeyi tekit ederek şöyle buyurdu: {إن شجرة الزقوم *} “Şüphesiz zakkum ağacı” -ki daha önce onun cehennemin dibinden çıktığı, tomurcuklarının şeytanların başları gibi olduğu ve hakkıyla ancak Allâh Teâlâ'nın bildiği diğer özellikleri kalpleri parçalayacak şekilde geçmişti; dünyada onun hakkında bildiğiniz şey ise küçük yapraklı, zefereli yani son derece pis kokulu ve acı bir ağaç olduğudur. Bu kelime 'zekm'den gelir ki şiddetle yutmak ve aşırı karışım demektir. Abdülhak el-Vâ'î adlı kitabında şöyle demiştir: Zakkum; toz rengi, küçük yapraklı, dikensiz, pis kokulu, gövdesinde borular gibi boğumları olan, arıların konduğu çiçekleri bulunan, yaprak uçları son derece çirkin, otlak olan ve düzlüklerde yetişen bir ağaçtır. İbn Berrecân dedi ki: O ateşte, cennetteki Tûbâ ağacının karşılığıdır; dünya ehlinin yiyecek ve içeceği almaya mecbur kaldığı gibi onlar da onu yemeye ve ğıslîn içmeye mecbur kalırlar-; {طعام الأثيم *} “günahkârın yiyeceğidir.” Yani günah kazanmada aşırıya kaçan, hatta buna alışıp sonunda bu kendisini küfre götüren kimsenin [yiyeceğidir]. {كالمهل} “Erimiş maden gibidir” yani ince katran, erimiş bakır veya demir ya da zeytinyağı tortusu gibidir. Ahmed ve Tirmizî rivayet etti -ve [Tirmizî]:

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.