18048. Metin
مقصودها إنذار الكافرين بالدلالة على صدق الوعد في قيام الساعة اللازم للعزة والحكمة الكاشف لهما أتم كشف بما وقع الصدق في الوعد به من إهلاك المكذبين بما يضاد حال بلادهم وأنه لا يمنع من شيء من ذلك مانع لأن فعل ذلك لا شريك له فهو المستحق للإفراد بالعبادة، وعلى ذلك دلت تسميتها بالأحقاف الدالة على هدوء الريح وسكون الجو بما دلت عليه قصة قوم هود ﵊ من التوحيد وإنذارهم بالعذاب دنيا وأخرى ومن إهلاكهم وعدم إغناء ما عبدوه عنهم ولا يصح تسميتها بهود ولا تسمية هود بالأحقاف لما ذكر من المقصود بكل منهما) بسم الله (الذي لا يذل من والى ولا يعز من عادى) الرحمن (الذي سبقت رحمته غضبه بزواجر الإنذار) الرحيم (الذي يخص حزبه بعمل الأبرار للفوز في دار القرار بدخول الجنة والنجاة من النار.
Surenin maksadı; izzet ve hikmetin gereği olan, memleketlerinin durumuna zıt bir şekilde yalanlayanların helak edilmesiyle vadin doğruluğu gerçekleştiğinde bu iki sıfatı en mükemmel şekilde açığa çıkaran kıyametin kopacağına dair vadin doğruluğuna delil getirerek kâfirleri uyarmaktır. Ayrıca böyle bir fiili gerçekleştirenin hiçbir ortağı bulunmadığından dolayı buna hiçbir şeyin engel olamayacağını ve bu sebeple yalnızca O'nun ibadete layık olduğunu bildirmektir. Rüzgârın dinmesine ve havanın sakinleşmesine delalet eden 'el-Ahkâf' olarak isimlendirilmesi de buna delalet etmiştir; zira Hûd aleyhisselam'ın kavminin kıssası tevhidi, onların dünyada ve ahirette azapla uyarılmalarını, helak edilişlerini ve taptıkları şeylerin kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını göstermektedir. Her ikisinin de zikredilen gayelerinden ötürü bu surenin Hûd olarak, Hûd suresinin de el-Ahkâf olarak isimlendirilmesi uygun düşmez. Dost edindiğini zelil kılmayan, düşmanlık edeni de aziz etmeyen Allah'ın adıyla. Uyarıcı ikazlarıyla rahmeti gazabını geçmiş olan Rahmân. Cennete girmek ve cehennemden kurtulmak suretiyle karar yurdunda [ebedî] kurtuluşa ermeleri için kendi taraftarlarına iyilerin amelini nasip eden Rahîm.
18049. Metin
{حم *} حكمة محمد ﷺ التي هي النهاية في الصواب والسداد أحكمها الذي أحاطت قدرته فهو لا يخلف الميعاد.
{حم *} “Hâ-Mîm.” Doğruluk ve isabette son nokta olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in hikmetini; kudreti her şeyi kuşatmış olan ve asla vadinden dönmeyen [Allah] muhkem kılmıştır.
18050. Metin
ولما بنيت الجاثية على النظر في آيات الخافقين خطاباً لأهل الإيمان
Câsiye suresi, iman ehline bir hitap olarak doğu ile batı arasındaki ayetleri tefekkür etme esası üzerine kurulunca,
18051. Metin
استدلالاً على يوم الفصل المدلول عليه في الدخان بآية {وما خلقنا السماوات والأرض وما بينهما لاعبين} [الأنبياء: ١٦] والتي بعدها، فأنتجت العلم بأن الكبرياء لخالقهما بما يشاهد من قهره للملوك فمن سواهم بالموت وما دونه من غير مبالاة بأحد وبينت - بما أفهمه الملك والكبرياء والحكمة لأن عادة من كان بهذا الوصف ألا يكون كلامه إلا بحسب الحاجة - أن الكتاب منزل نجوماً لبيان ما يحاولون به مدحض لحجتهم هادم لعزتهم بحكمته وعزته، فثبت الحشر وحق النشر، وختم بصفتي العزة والحكمة، ذكر بما ثبت من ذلك كله تأكيداً لأمر البعث وتحقيقاً لليوم الآخر على وجه مبين أن الخلق كله آيات وحكم واعتبارات لأنه أثبت أنه كله حق، ونفى عنه كل باطل، فقال خطاباً لأهل الأوثان من سائر الأديان الصابية والمجوس وغيرهم الذين افتتحت السورة بهم وختمت بالفسق الجامع لهم الموجب لكفرهم: {تنزيل الكتاب} أي الجامع لجميع الخيرات بالتدريج على حسب المصالح {من الله}
Duhân suresindeki {وما خلقنا السماوات والأرض وما بينهما لاعبين} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık” ve ondan sonraki ayetle işaret edilen hüküm gününe delil getirilerek, kralları ve diğer insanları hiç kimseye aldırmaksızın ölümle ve ölümden ötesiyle boyun eğdirdiği müşahede edilen bu iki âlemin yaratıcısına ait büyüklük (kibriyâ) bilgisi hasıl olmuştur. Hükümranlığın, büyüklüğün ve hikmetin gerektirdiği üzere —çünkü bu vasfa sahip olanın âdeti, sözünün ancak ihtiyaca göre olmasıdır— Kitab'ın, onların başvurduğu şeyleri açıklamak, hüccetlerini çürütmek, hikmeti ve izzetiyle onların sahte üstünlüklerini yıkmak için parça parça indirildiğini beyan etmiştir. Böylece haşir sabit olmuş, neşir (yeniden diriliş) haklaşmış ve sure izzet ile hikmet sıfatlarıyla son bulmuştur. Bütün bunlardan sabit olan hususlar, yeniden dirilme emrini teyit etmek ve ahiret gününü apaçık bir şekilde gerçekleştirmek üzere hatırlatılmıştır; nitekim bütün yaratılış ayetler, hikmetler ve ibretlerdir; çünkü O, her şeyin hak olduğunu ispatlamış ve ondan her türlü batılı nefyetmiştir. Sâbiîler, Mecûsîler ve diğer dinlerden olup surenin kendileriyle başlayıp küfürlerini gerektiren ortak vasıfları olan fasıklıkla bittiği putperestlere hitaben şöyle buyurdu: {تنزيل الكتاب} “Bu Kitab'ın [bütün hayırları toplayan kitabın maslahatlara göre peyderpey] indirilişi” {من الله} “Allah katındandır;”
18052. Metin
أي الجبار المتكبر المختص بصفات الكمال الذي هو الحمد بما دلت عليه ربوبيته، وختم بقوله: {العزيز الحكيم *} تقريراً لأنه لم يضع شيئاً إلا في أوفق محاله، وأنه الخالق للشر كما أنه الخالق للخير ولجميع الأفعال وأنه يعز أولياءه ويذل أعداءه ويحكم أمر دينه فيظهره على الدين كله من غير أن يقدر أحد على معارضته في شيء منه فصارت آية الجاثية مقدمة لهذه وهذه نتيجة.
Yani rubûbiyetinin delalet ettiği üzere mutlak övgüye layık kemal sıfatlarına mahsus, mutlak kudret ve büyüklük sahibi [Allah'tandır]. Ve [sure] şöyle hitama erdirilmiştir: {العزيز الحكيم *} “[O,] mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” Bu da O'nun hiçbir şeyi en uygun yerinden başka bir yere koymadığını; hayrın ve bütün fiillerin yaratıcısı olduğu gibi şerrin de yaratıcısı olduğunu; dostlarını aziz kılıp düşmanlarını zelil ettiğini ve dininin işini muhkem kılıp, hiç kimse ona hiçbir hususta karşı koyamayacak şekilde onu bütün dinlere üstün kılacağını pekiştirmektedir. Böylece Câsiye'deki ayet bu sureye bir mukaddime, bu da onun bir neticesi olmuştur.
18053. Metin
ولما ثبت في الجاثية مضمون قوله تعالى في الدخان {وما خلقنا السماوات والأرض وما بينهما لاعبين} بما ذكر فيهما من الآيات والمنافع والحكم، أثبت هنا مضمون ما بعد ذلك بزيادة الأجل فقال دالاً على عزته وحكمته: {ما خلقنا} أي على ما لنا من العظمة الموجبة للتفرد بالكبرياء {السماوات والأرض} على ما فيهما من الآيات التي فصل بعضها في الجاثية. ولما كان من المقاصد هنا الرد على المجوس وغيرهم ممن ثبت خلقاً لغير الله قال: {وما بينهما} أي من الهواء المشحون بالمنافع وكل خير وكل شر من أفعال العباد وغيرهم، وقال ابن برجان في تفسيره: جميع الوجود أوله وآخره نسخة
Duhân suresinde geçen Allah Teâlâ'nın {وما خلقنا السماوات والأرض وما بينهما لاعبين} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık” buyruğunun muhtevası, her iki surede zikredilen ayetler, faydalar ve hikmetlerle Câsiye suresinde sabit olunca; burada da ecelin ziyadesiyle bundan sonrasının muhtevası ispat edildi ve O'nun izzet ve hikmetine delalet ederek şöyle buyurdu: {ما خلقنا} “Biz yaratmadık” yani kibriyâ ile tek kalmayı gerektiren azametimizle, {السماوات والأرض} “gökleri ve yeri” içlerindeki birtakım kısımları Câsiye'de ayrıntılı olarak açıklanan ayetlerle birlikte [yaratmadık]. Buradaki maksatlardan biri de Mecûsîlere ve Allah'tan başkasına yaratma nispet eden diğerlerine reddiye olduğu için şöyle buyurdu: {وما بينهما} “ve ikisi arasındakileri [de]” yani faydalarla dolu havayı, kulların ve başkalarının fiillerinden olan her türlü hayrı ve şerri [yaratmadık]. İbn Berrecân tefsirinde şöyle demiştir: Bütün varlık, evveli ve ahiriyle Ümmü'l-Kitâb'ın (ana kitabın) bir nüshasıdır;
18054. Metin
لأم الكتاب والسماوات والأرض إشارة إلى بعض الوجود، وبعضه يعطي من الدلالة على المطلوب ما يعطيه الكل بوجه ما، غير أن علا أصح دلالة وأقرب شهادة وأبين إشارة، وما صغر من الموجودات دلالته مجملة يحتاج المستعرض فيه إلى التثبت وتدقيق النظر والبحث - انتهى. {إلا بالحق} أي الأمر الثابت من القدرة التامة والتصرف المطلق، فخلق الباطل بالحق لأنه تصرف في ملكه الذي لا شائبة لغيره فيه للابتلاء والاختبار للمجازاة بالعدل والمن بالفضل إلى غير ذلك من الحكم التي لا يعلمها سواه، وفي خلق ذلك على هذا الوجه أعظم دلالة على وجود الحق سبحانه، وأنه واحد لا شريك له، ودل على قهره بقوله: {وأجل مسمى} أي لبعث الناس إلى دار القرار لفصل أهل الجنة من أهل النار، وفناء الخافقين وما نشأ عنهما من الليل والنهار.
Gökler ve yer ise varlığın bir kısmına işarettir. Varlığın bir kısmı da bir yönüyle bütünün aranan şeye verdiği delaleti verir; şu kadar var ki yukarıdakilerin delaleti daha sahih, şahitliği daha yakın ve işareti daha açıktır. Küçük olan varlıkların delaleti ise mücmeldir (özettir); onu inceleyen kişinin sebat etmeye, derin düşünmeye ve araştırmaya ihtiyacı vardır -iktibas bitti-. {إلا بالحق} “ancak hak ile” yani tam kudret ve mutlak tasarruftan ibaret olan sabit bir emirle [yarattık]. Batılı yaratması da hak iledir; zira bu, adaletle cezalandırmak, lütufla bağışlamak ve O'ndan başkasının bilemeyeceği diğer hikmetler için, başkasının hiçbir payı olmayan mülkünde bir imtihan ve deneme tasarrufudur. Bunun bu şekilde yaratılmasında Hakk Teâlâ'nın varlığına ve O'nun bir olup hiçbir ortağı bulunmadığına en büyük delil vardır. O'nun mutlak galebesine ise şu buyruğu ile delalet etmiştir: {وأجل مسمى} “ve belirlenmiş bir süre için [yarattık].” Yani cennet ehlini cehennem ehlinden ayırmak, doğu ile batıyı ve onlardan meydana gelen gece ile gündüzü yok etmek üzere insanları karar yurduna diriltmek için [belirlenmiş bir ecel ile yarattık].
18055. Metin
ولما كان التقدير: وأمرنا الناس بالعمل في ذلك الأجل بطاعتنا ووعدناهم عليها جنان النعيم، فالذين آمنوا على ما أنذروا مقبلون، ومن غوائله مشفقون، فهم بطاعتنا عاملون، عطف عليه من السياق له من قوله: {والذين كفروا} أي ستروا من أعلام الدلائل ما لو خلوا أنفسهم وما فطرناها عليه لعلموه فهم لذلك {عما أنذروا}
Takdirî anlam şöyle olunca: 'Biz o ecel içinde insanlara bize itaat ile amel etmelerini emrettik ve buna karşılık onlara Naîm cennetlerini vadettik; iman edenler uyarıldıkları şeye yönelirler, onun tehlikelerinden korkarlar ve bizim itaatimizle amel ederler'; bu ifadenin akışına uygun olarak şu buyruk atfedildi: {والذين كفروا} “İnkâr edenler ise” yani kendilerini ve onları üzerinde yarattığımız fıtratı baş başa bıraksalardı kesinlikle bilecekleri apaçık delilleri örtenler; işte onlar bundan dolayı {عما أنذروا} “uyarıldıkları şeyden”
18056. Metin
ممن هم عارفون بأن إنذاره لا يتخلف {معرضون *} ومن غوائله آمنون، فهم بما يغضبنا فاعلون، شهدت عندهم شواهد الوجود فما سمعوا لها ولا أصغوا إليها وأنذرتهم الرسل والكتب من عند الله فأعرضوا عنها واشمأزوا منها.
Uyarısının asla şaşmayacağını çok iyi bildikleri kimseden {معرضون *} “yüz çevirmektedirler.” Ve onun tehlikelerinden emin olup bizi gazaplandıran şeyleri yaparlar. Varlığın şahitleri onların gözü önünde şahitlik etti de onlar bunu dinlemediler ve ona kulak asmadılar; Allah katından peygamberler ve kitaplar kendilerini uyardı da onlardan yüz çevirdiler ve onlardan tiksindiler.
18057. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير رحمه الله تعالى: لما قدم ذكر الكتاب وعظيم الرحمة به وجليل بيانه، وأردف ذلك بما تضمنته سورة الشريعة من توبيخ من كذب به وقطع تعلقهم وأنه سبحانه قد نصب من دلائل السماوات والأرض إلى ما ذكر في صدر السورة ما كل قسم منها كاف في الدلالة وقائم بالحجة، ومع ذلك فلم يجر عليهم التمادي على ضلالهم والانهماك في سوء حالهم وسيىء محالهم، أردفت بسورة الأحقاف تسجيلاً بسوء مرتكبهم وإعلاماً باليم منقلبهم فقال تعالى {ما خلقنا السماوات والأرض وما بينهما إلا بالحق وأجل مسمى} ولو اعتبروا بعظيم ارتباط ذلك الحق وإحكامه وإتقانه لعلموا أنه لم يوجد عبثاً، ولكنهم عموا عن الآيات وتنكبوا عن انتهاج الدلالات {والذين كفروا عما أنذروا معرضون} ثم أخذ
İmam Ebû Ca‘fer b. ez-Zübeyr —Allah Teâlâ ona rahmet etsin— şöyle demiştir: Kitab'ın zikri, onunla gelen büyük rahmet ve onun yüce beyanı öne alınıp; ardından Şeriat (Câsiye) suresinin ihtiva ettiği, onu yalanlayanların azarlanması, onların [asılsız] bağlılıklarının kesilmesi ve Allah Teâlâ'nın göklerin ve yerin delillerinden surenin başında zikredilenlere kadar her bir kısmı delalet açısından yeterli ve hücceti ikame edici nice deliller koyduğu hususları peş peşe getirilmesine rağmen; yine de onların sapıklıklarında ısrar etmeleri, kötü hallerine ve çirkin tutumlarına dalıp gitmeleri kendilerine fayda vermeyince; Ahkâf suresi onların kötü fiillerini tescil etmek ve acıklı akıbetlerini bildirmek üzere peşi sıra getirildi. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {ما خلقنا السماوات والأرض وما بينهما إلا بالحق وأجل مسمى} “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile ve belirlenmiş bir süre için yarattık.” Şayet onlar bu hakkın muazzam irtibatından, sağlamlığından ve kusursuzluğundan ibret alsalardı, onun boş yere var edilmediğini anlarlardı. Fakat onlar ayetlere karşı körleştiler ve delillerin yolunu izlemekten saptılar: {والذين كفروا عما أنذروا معرضون} “İnkâr edenler ise uyarıldıkları şeyden yüz çevirmektedirler.” Sonra
18058. Metin
سبحانه وتعالى في تعنيفهم وتقريعهم في عبادة ما لا يضر ولا ينفع فقال {أفرأيتم ما تدعون من دون الله} - إلى قوله: {وكانوا بعبادتهم كافرين} ثم ذكر عنادهم عن سماع الآيات فقال: {وإذا تتلى عليهم آياتنا بينات} الآيات، ثم التحم الكلام وتناسج إلى آخر السورة - انتهى.
Allah Teâlâ, hiçbir zarar ve fayda vermeyen şeylere tapmaları hususunda onları azarlamaya ve kınamaya başlayarak şöyle buyurdu: {أفرأيتم ما تدعون من دون الله} “De ki: Gördünüz mü Allah'tan başka taptıklarınızı?” —şu buyruğuna kadar—: {وكانوا بعبادتهم كافرين} “...ve onların kendilerine ibadet etmelerini inkâr ederler.” Sonra ayetleri dinlemekteki inatlarını zikrederek şöyle buyurdu: {وإذا تتلى عليهم آياتنا بينات} “Ayetlerimiz kendilerine apaçık olarak okunduğu zaman...” ayetleri geldi; ardından söz surenin sonuna kadar birbirine kenetlenip örüldü -iktibas bitti-.
18059. Metin
ولما قرر سبحانه الأصل الدال على التوحيد وإثبات العدل والحرمة بالبعث للفصل، وكانوا يقولون: إنهم أعقل الناس، وكان العاقل لا يأمن غوائل الإنذار إلا أن أعد لها ما يتحقق دفعه لها وكان لا يقدر على دفع المتوعد إلا من يساويه أو يزيد عليه بشركة أو غيرها، وكانوا يدعون في أصنامهم أنها شركاء، بنى على ذلك الأصل تفاريعه، وبدأ بإبطال متمسكهم فقال ﷾ آمراً له ﷺ بأن ينبههم على سفههم بأنهم أعرضوا عما قد يضرهم من غير احتراز منه دالاً على عدم إلهية ما دعوه آلهة بعدم الدليل على إلهيتها من عقل أو نقل، لأن منصب الإلهية لا يمكن أن يثبت وله من الشرف ما هو معلوم
Allah Teâlâ tevhidi, adaletin ispatını ve hüküm vermek üzere diriltilmenin hürmetini gösteren bu aslı perçinleyince; müşrikler de insanların en akıllısı olduklarını iddia ettiklerinden, akıllı bir kimsenin de uyarının tehlikelerinden ancak onu bertaraf edeceği kesin olan bir şeyi hazırlamakla emin olabileceği ve tehdit edeni bertaraf etmeye ancak ortaklık veya başka bir yolla ona denk olan ya da ondan üstün olanın güç yetirebileceği ve onlar da putlarının ortaklar olduğunu iddia ettikleri için, bu asıl üzerine teferruatını bina etti. Onların tutundukları şeyleri iptal etmekle başlayarak, şanı yüce olan [Allah], peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e kendilerini sakınmaksızın zarara uğratacak şeyden yüz çevirdikleri için onların akılsızlıklarına dikkat çekmesini emretti. Akli veya nakli bir delil bulunmaması sebebiyle ilah diye adlandırdıkları şeylerin ilah olmadığını gösterdi; çünkü bilinen şerefine rağmen ilahlık makamının
18060. Metin
بغير دليل قاطع: {قل} أي لهؤلاء المعرضين أنفسهم لغاية الخطر منكراً عليهم تبكيتاً وتوبيخاً: {أرءيتم} أي أخبروني بعد تأمل ورؤية باطنة {ما تدعون} أي دعاء عبادة، ونبه على سفولهم بقوله تعالى: {من دون الله} أي الملك الأعظم الذي كل شيء دونه، فلا كفوء له.
Kesin bir delil olmaksızın sabit olması mümkün değildir: {قل} “De ki:” yani kendilerini tehlikenin son noktasına atan bu kimselere, onları susturmak ve azarlamak maksadıyla inkâr ederek: {أرءيتم} “Bana haber verin” yani iyice düşünüp basiretle baktıktan sonra bana bildirin, {ما تدعون} “taptıklarınızı” yani ibadet amacıyla dua ettiklerinizi; ve Allah Teâlâ şu buyruğuyla onların aşağılığına dikkat çekti: {من دون الله} “Allah'tan başka;” yani her şeyin kendisinden aşağıda olduğu, hiçbir dengi bulunmayan en büyük Hükümdar'ı bırakıp [taptıklarınızı].
18061. Metin
ولما كان من المعلوم أن الاستفهام عن رؤية ما مشاهدتهم له معلومة لا يصح إلى بتأويل أنه عن بعض الأحوال، وكان التقدير: أهم شركاء في الأرض، استأنف قوله: {أروني ما} وأكد الكلام بقوله ﷾: {ماذا خلقوا} أي اخترعوه {من الأرض} ليصح ادعاء أنهم شركاء فيها باختراع ذلك الجزء. ولما كان معنى الكلام وترجمته: أروني أهم شركاء في الأرض؟ عادله بقوله: {أم لهم} أي الذين تدعونهم {شرك في السماوات} أي نوع من أنواع الشركة: تدبير - كما يقول أهل الطبائع، أو خلق أو غيره، أروني ذلك الذي خلقوه منها ليصح ادعاؤكم فيهم واعتمادكم عليهم بسببه.
Gözle gördükleri bilinen bir şeyin görülüp görülmediğini sormanın ancak bazı durumlarla ilgili olduğu teviliyle sahih olacağı ve takdirî anlamın 'Onlar yeryüzünde ortak mıdırlar?' şeklinde olduğu bilindiğinden, şu sözüyle yeniden başladı: {أروني ما} “Bana gösterin” ve şanı yüce olanın şu buyruğuyla sözü pekiştirdi: {ماذا خلقوا} “neyi yaratmışlar” yani neyi icat etmişler {من الأرض} “yerden;” ta ki o parçayı icat etmeleri sebebiyle yeryüzünde ortak oldukları iddiası sahih olabilsin. Sözün manası ve meali: 'Bana gösterin, onlar yeryüzünde ortak mıdırlar?' şeklinde olunca, buna denk olarak şöyle buyurdu: {أم لهم} “Yoksa onların [var mıdır]” yani taptığınız o şeylerin {شرك في السماوات} “göklerde bir ortaklığı?” Yani tabiatçıların dediği gibi idare etme, yaratma veya başka bir ortaklık türü... Onların göklerden yarattığı o şeyi bana gösterin ki onlar hakkındaki iddianız ve onlara dayanmanız sahih olsun.
18062. Metin
فالآية من الاحتباك: ذكر الخلق أولاً دليلاً على حذفه ثانياً، والشركة ثانيةً دليلاً على حذفها أولاً.
Ayet ihtibâk (karşılıklı hazif) sanatındandır: Birincide yaratmanın zikredilmesi ikincideki hazfe delildir; ikincide ortaklığın zikredilmesi ise birincideki hazfe delildir.
18063. Metin
ولما كان الدليل أحد شيئين: سمع وعقل، قال تعالى: {ائتوني} أي حجة على دعواكم في هذه الأصنام أنها خلقت شيئاً، أو أنها تستحق أن تعبد {بكتاب} أي واحد يصح التمسك به، لا أكلفكم إلى الإتيان بأكثر من كتاب واحد. ولما كانت الكتب متعددة ولم يكن كتاب قبل القرآن عاماً لجميع ما سلف من الزمان، أدخل الجار فقال تعالى: {من قبل هذا} أي الذي نزل عليّ كالتوراة والإنجيل والزبور، وهذا من أعلام النبوة فإنها كلها شاهدة بالوحدانية، لو أتى بها آت لشهدت عليه.
Delil iki şeyden biri (nakil ve akıl) olduğundan Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {ائتوني} “Bana getirin” yani bu putların bir şey yarattığı veya ibadet edilmeye layık oldukları yönündeki iddianıza bir hüccet olarak, {بكتاب} “bir kitap [getirin]” yani kendisine tutunulması sahih olan tek bir kitap; sizi birden fazla kitap getirmekle yükümlü tutmuyorum. Kitaplar birden fazla olduğu ve Kur'an'dan önceki hiçbir kitap geçmiş zamanların tamamını kapsamadığı için harf-i cerri dahil ederek Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {من قبل هذا} “bundan önce [gelmiş]” yani Tevrat, İncil ve Zebur gibi bana indirilen bu Kitap'tan önce [gelmiş bir kitap getirin]. Bu da peygamberliğin alametlerindendir; zira o kitapların hepsi tevhide şahittir, şayet birisi o kitapları getirseydi kitaplar onun aleyhine şahitlik ederdi.
18064. Metin
ولما ذكر الأعلى الذي لا يجب التكليف إلا به، وهو النقل القاطع، سهل عليهم فنزل إلى ما دونه الذي منه العقل، وأقنع منه ببقية واحدة ولو كانت أثراً لا عيناً فقال: {أو أثارة} أي بقية رسم صالح للاحتجاج، قال ابن برجان: وهي البقية من أثر كل شيء يرى بعد ذهابه وحال رؤيته بأثرها خلف عن سلف يتحدثون بها في آثارهم، قال البغوي: وأصل الكلمة من الأثر وهو الرواية. {من علم}
Mükellefiyetin ancak kendisiyle vacip olduğu en üst mertebeyi, yani kesin nakli zikredince, işi onlara kolaylaştırıp aklın da dahil olduğu daha alt bir dereceye indi ve somut bir delil olmasa bile bir iz kabilinden tek bir kalıntıya dahi ikna olarak şöyle buyurdu: {أو أثارة} “yahut bir kalıntı” yani delil getirilmeye elverişli bir eser kalıntısı. İbn Berrecân şöyle demiştir: O, yok olduktan sonra geriye kalan ve görüldüğü haliyle geçmişten geleceğe nakledilip rivayetlerinde kendisinden bahsedilen her şeyin izinden kalan bakiyedir. Begavî ise şöyle demiştir: Kelimenin aslı rivayet manasındaki 'eser'den gelmektedir. {من علم} “bilgiden [bir kalıntı getirin]”
18065. Metin
أي قطعي بضرورة أو تجربة أو مشاهدة أو غيره ولو ظناً يدل على ما ادعيتم فيهم من الشركة. ولما كان لهم من النفرة من الكذب واستشناعه واستبشاعه واستفظاظه ما ليس لأمة من الأمم، أشار إلى تقريعهم بالكذب إن لم يقيموا دليلاً على دعواهم بقوله تعالى: {إن كنتم} أي بما هو لكم كالجبلة {صادقين *} أي عريقين في الصدق على ما تدعون لأنفسكم.
Yani zorunlu bilgiyle, tecrübeyle, müşahedeyle veya başka bir yolla kesinleşen, hatta onlarda bulunduğunu iddia ettiğiniz ortaklığa delalet eden bir zannî bilgi dahi olsa [bir bilgi kırıntısı getirin]. Onlarda yalandan nefret etme, onu çirkin, fena ve kabul edilemez görme duygusu hiçbir millette olmadığı kadar mevcut bulunduğundan, iddialarına bir delil getirmedikleri takdirde onları yalancılıkla azarlamaya işaret ederek Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {إن كنتم} “eğer siz” yani fıtratınız gereği, {صادقين *} “doğru söyleyenler iseniz!” Yani kendiniz için iddia ettiğiniz üzere doğrulukta köklü iseniz.
18066. Metin
ولما أبطل ﷾ قولهم في الأصنام بعدم قدرتها على إتيان شيء من ذلك لأنها من جملة مخلوقات في الأصل، أتبعه إبطاله بعدم علمها ليعلم قطعاً أنهم أضل الناس حيث ارتبطوا في أجل الأشياء - وهو أصول الدين - بما لا دليل عليه أصلاً، فقال تعالى منكراً أن يكون أحد أضل منهم، عاطفاً على ما هدى السياق حتماً إلى تقديره وهو: فمن أضل ممن يدعي شيئاً من الأشياء وإن قل بلا دليل: {ومن أضل ممن} يدعي أعظم الأشياء بغير دليل ما عقلي ولا نقلي، فهو {يدعوا} ما لا قدرة له ولا علم، وما انتفت قدرته وعلمه لم تصح عبادته ببديهة العقل، وأرشد إلى سفولها بقوله تعالى: {من دون الله} أي من أدنى
Şanı yüce olan [Allah], putların aslen yaratılmış varlıklar olmaları sebebiyle bunlardan hiçbirini getirmeye güçlerinin yetmediğini belirterek onların putlar hakkındaki sözlerini iptal edince; en yüce meselede —ki o dinin asıllarıdır— hiçbir delili olmayan bir şeye bağlandıkları için onların insanların en sapığı olduğunun kesinlikle bilinmesi maksadıyla bunu putların bilgisizliği ile geçersiz kıldı. Allah Teâlâ onlardan daha sapık kimsenin bulunamayacağını inkâr ederek ve sözün akışının zorunlu olarak takdir ettiği 'Delilsiz olarak az da olsa bir şey iddia edenden daha sapık kim vardır?' manasına atıfla şöyle buyurdu: {ومن أضل ممن} “Kim daha sapıktır o kimseden ki” hiçbir akli ve nakli delil olmaksızın en büyük şeyleri iddia eder ve böylece {يدعوا} “tapar/dua eder” ne gücü ne de ilmi olan varlıklara; zira gücü ve ilmi olmayana ibadet etmenin geçersizliği aklın apaçık bir gereğidir. Allah Teâlâ şu buyruğuyla onların aşağılığına dikkat çekmiştir: {من دون الله} “Allah'tan başka;” yani en aşağısına
18067. Metin
رتبة من رتب الذي له جميع صفات الجلال والجمال والكمال، فهو سبحانه يعلم كل شيء ويقدر على كل شيء بحيث يجيب الدعاء ويكشف البلاء ويحقق الرجاء إذا شاء، ويدبر عبده لما يعلم من سره وعلنه بما لا يقدر هو على تدبير نفسه به، ويريد العبد في كثير من الأشياء ما لو وكل العبد فيه إلى نفسه وأجيب إلى طلبته كان فيه حتفه، فيدبره سبحانه بما تشتد كراهيته له فيكشف الحال عن أنه لم يكن له فرج إلا فيه {من لا يستجيب له} أي لا يوجد الإجابة ولا يطلب إيجادها من الأصنام وغيرها لأنه لا أهلية له لذلك.
Bütün celal, cemal ve kemal sıfatlarına sahip olan [Allah'ın] mertebelerinden [aşağı bir mertebeye tapan kimseden daha sapık kimdir?]. Oysa şanı yüce olan [Allah] her şeyi bilir ve her şeye güç yetirir; öyle ki dilediğinde duaya icabet eder, belayı defeder ve umutları gerçekleştirir. Kulun kendisini sevk ve idare edemeyeceği şekilde, onun gizlisini ve açığını bildiği için kulunu idare eder. Kul çoğu zaman öyle şeyler ister ki şayet kendi haline bırakılsa ve istediği verilse bu onun helaki olurdu; Allah Teâlâ ise kulun son derece hoşlanmadığı şeylerle onu sevk ve idare eder de durum açığa çıktığında onun için kurtuluşun ancak onda olduğu anlaşılır. {من لا يستجيب له} “kendisine cevap veremeyecek kimselere [tapan kimseden];” yani putlar ve benzerlerinden ne bir icabet meydana gelir ne de onlar buna ehil olmadıkları için icabet etmeyi talep edebilirler.
18068. Metin
ولما كان أقل الاستجابة مطلق الكلام، وكانوا في الآخرة يكلمونهم في الجملة وإن كان بما يضرهم، غيى هذا النفي بوقت لا ينفع فيه استجابة أصلاً ولا يغني أحد عن أحد أبداً فقال تعالى: {إلى يوم القيامة} أي الذي صرفنا لهم من أدلته ما هو أوضح من الشمس ولا يزيدهم لك إلا إنكاراً وركوناً إلى ما لا دليل عليه أصلاً وهم يدعون الهداية ويعيبون أشد عيب الغواية. ولما كان من لا يستجيب قد يكون له علم بطاعة الإنسان له ترجى معه إجابته يوماً ما، نفى
İcabetin en azı mutlak konuşma olduğundan ve ahirette de —kendilerinin aleyhine de olsa— netice itibarıyla onlarla konuşacaklarından, bu olumsuzluğu icabetin hiçbir fayda vermeyeceği ve hiç kimsenin bir başkasına asla fayda sağlayamayacağı bir vakitle sınırlandırarak Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {إلى يوم القيامة} “kıyamet gününe kadar;” yani delillerini güneşten daha açık bir şekilde kendilerine sergilediğimiz, ancak bu durumun onların inkârını ve hiçbir delili olmayan şeye meyletmelerini artırmaktan başka bir işe yaramadığı o güne kadar. Oysa onlar doğru yolda olduklarını iddia eder ve sapıklığı son derece kınarlar. Kendisine cevap veremeyen birinin, bir gün icabet etmesi umulacak şekilde insanın kendisine olan itaatini bilmesi ihtimal dahilinde olduğundan, Allah Teâlâ
18069. Metin
ذلك بقوله زيادة في عيبهم في دعاء ما لا رجاء في نفعه: {وهم عن دعائهم} أي دعاء المشركين إياهم {غافلون *} أي لهم هذا الوصف ثابت لا ينفكون عنه، لا يعلمون من يدعوهم ولا من لا يدعوهم، وعبر بالغفلة التي هي من أوصاف العقلاء للجماد تغليباً إن كان المراد أعم من الأصنام وغيرها ممن عبدوه من عقلاء الإنس والجن وغيرهم واتصافاً إن كان المراد الأصنام خاصة، أو تهكماً كأنه قيل: هم علماء فإنكم أجل مقاماً من أن تعبدوا ما لا يعقل، وإنما عدم استجابتهم لكم دائماً غفلة دائمة كما تقول لمن كتب كتاباً كله فاسد: أنت عالم لكنك كنت ناعساً - ونحو هذا.
Faydası umulmayan şeye dua etmelerindeki kusurlarını artırmak üzere bunu şu buyruğuyla nefyetti: {وهم عن دعائهم} “ve onlar, kendilerine edilen dualardan” yani müşriklerin kendilerine dua etmelerinden {غافلون *} “habersizdirler.” Yani onlar bu vasıf üzere sabittirler, ondan ayrılamazlar; kendilerine dua edeni de etmeyeni de bilmezler. Akıllılara ait bir vasıf olan gaflet kelimesi cansız varlıklar için; şayet kastedilen putlardan ve tapınılan insan, cin gibi diğer akıllılardan daha genel ise tağlîb (çoğunluğa/üstüne göre adlandırma) yoluyla; şayet kastedilen sadece putlar ise bir vasıflandırma olarak; yahut istihza (alay) yollu kullanılmıştır. Sanki şöyle denmiştir: 'Onlar âlimdirler; zira sizler akletmeyen bir varlığa tapmaktan çok daha yüce bir makamdasınız! Onların size sürekli cevap vermemesi, tıpkı baştan sona bozuk bir kitap yazan kimseye: «Sen âlimsin ama herhalde uykuluydun» demen gibi, ancak sürekli bir gaflettir.'
18070. Metin
ولما غيى سبحانه بيوم القيامة فأفهم أنهم يستجيبون لهم فيه، بين ما يحاورونهم به إذ ذاك فقال: {وإذا حشر} أي جمع بكره على أيسر وجه وأسهل أمر {الناس} أي كل من يصح منه الّنوس - أي التحرك - يوم القيامة {كانوا} أي المدعوون {لهم} أي للداعين {أعداء} ويعطيهم الله قوة الكلام فيخاطبونهم بكل ما يخاطب به العدو عدوه {وكانوا} أي المعبودون {بعبادتهم} أي الداعين، وهم المشركون - إياهم {كافرين *} لأنهم كانوا عنها غافلين كما قال ﷾ في سورة يونس عليه الصلاة والسلام
Allah Teâlâ süreyi kıyamet günüyle sınırlandırıp o günde kendilerine cevap vereceklerini hissettirince, o vakit aralarında geçecek konuşmayı açıklayarak şöyle buyurdu: {وإذا حشر} “Toplandığı zaman” yani en kolay ve zahmetsiz şekilde zorla bir araya getirildiği zaman, {الناس} “insanlar;” yani kıyamet gününde hareket etmesi mümkün olan herkes, {كانوا} “olurlar” yani tapılanlar, {لهم} “onlara” yani tapanlara {أعداء} “düşman;” Allah onlara konuşma kudreti verir de bir düşmanın düşmanına söyleyeceği her şeyi onlara söylerler. {وكانوا} “Ve [tapılanlar] olurlar” {بعبادتهم} “onların [yani müşriklerin] kendilerine ibadet etmelerini” {كافرين *} “inkâr edenler!” Çünkü onlar bundan habersizdiler; nitekim şanı yüce olan [Allah] Yûnus aleyhisselam suresinde şöyle buyurmuştur:
18071. Metin
{وقال شركاؤهم ما كنتم إيانا تعبدون} [يونس: ٢٨] .
{وقال شركاؤهم ما كنتم إيانا تعبدون} [Yûnus: 28] “Ortak koştukları derler ki: 'Siz bize ibadet etmiyordunuz.'”
18072. Metin
ولما بين أنهم في غاية السفه في عبادة ما لا دليل بوجه على عبادته، أتبعه بيان أنهم في غاية الغباوة بإنكار ما لا شيء أبين منه، فقال عاطفاً على {والذين كفروا عما أنذروا معرضون} : {وإذا تتلى} أي تقرأ من أي قارئ كان على وجه المتابعة {عليهم آياتنا} أي التي لا أعظم منها في أنفسها وبإضافتها إلينا {بينات} لا شيء أبين منها قالوا - هكذا كان الأصل ولكنه بين الوصف الحامل لهم على القول فقال: {قال الذين كفروا} أي ستروا تلك الأنوار التي أبرزتها تلك التلاوة لها - هكذا كان الأصل ولكنه قال: {للحق} أي لأجله {لما} أي حين {جاءهم} بيانها لأنها مع بيانها لا شيء أثبت منها وأنهم بادروا أول سماعهم لها إلى إنكارها دون تفكر: {هذا} أي الذي تلي {سحر} أي خيال لا حقيقة له {مبين *} أي ظاهر في أنه خيال، فدل قولهم هذا - بمبادرتهم إليه من غير تأمل أصلاً، وبكونه أبعد الأشياء عن حقيقة ما قيل فيه - على أنهم أكثر الناس عناداً وأجرؤهم على الكذب وهم يدعون أنهم أعرق الناس في الإنصاف
İbadet edilmesine hiçbir şekilde delil bulunmayan şeylere tapmakla onların son derece akılsız olduklarını beyan edince, bunun ardından kendisinden daha açık hiçbir şey bulunmayan gerçeği inkâr etmekle de son derece ahmak olduklarını açıklayarak {والذين كفروا عما أنذروا معرضون} “İnkâr edenler ise uyarıldıkları şeyden yüz çevirmektedirler” ayetine atfen şöyle buyurdu: {وإذا تتلى} “Okunduğu zaman” yani peş peşe herhangi bir okuyucu tarafından okunduğunda, {عليهم آياتنا} “onlara ayetlerimiz” yani bizzat kendileri itibarıyla ve bize nispet edilmeleri bakımından kendilerinden daha büyüğü olmayan ayetlerimiz, {بينات} “apaçık olarak;” kendisinden daha açık bir şey bulunmaksızın okunduğunda dediler ki —asıl ibare böyleydi, fakat onları bu sözü söylemeye sevk eden vasfı beyan ederek şöyle buyurdu—: {قال الذين كفروا} “o inkâr edenler dediler ki” yani o tilavetin ortaya çıkardığı nurları örtenler dediler ki —asıl ibare böyleydi, fakat şöyle buyurdu—: {للحق} “hak için” yani hak sebebiyle, {لما} “zaman” {جاءهم} “onlara geldiği [zaman];” zira onun beyanıyla birlikte ondan daha sabit hiçbir şey yoktur ve onlar düşünmeksizin ilk işittikleri anda onu inkâra yeltendiler: {هذا} “Bu” yani okunan şey, {سحر} “bir büyüdür” yani aslı olmayan bir hayaldir, {مبين *} “apaçık!” Yani hayal olduğu besbelli bir şeydir. Onların hiçbir tefekkür olmaksızın derhal buna kalkışmaları ve söylenen şeyin hakikatinden en uzak niteleme olması, onların insanların en inatçısı ve yalana en cüretkâr olanları olduğunu göstermiştir; oysa onlar insafta insanların en köklüsü,
18073. Metin
وألزمهم للصدق.
Ve doğruluğa en bağlı olanları olduklarını iddia ederler.
18074. Metin
ولما دلت هذه الآيات بعظيم حججها وزخار ما أغرق من لججها، على أن ما يدينون به أوهى من الخيال، وأن هذا الكتاب في صدقه وكل شيء من أمره أثبت من الجبال، فكانوا أجدر الخلق بأن يقولوا: رجعنا عما كنا فيه وآمنا، كان موضع أن يقال: هل أقروا بأنك صادق في نسبة هذا الكتاب إلى الله، فعادله بقوله دليلاً عليه: {أم يقولون} مجددين لذلك متابعين له {افتراه} أي تعمد كذبه، فيكون ذلك من قولهم عجباً لأنه قول مقرون بما يكذبه ويبطله كما يأتي في تقريره.
Bu ayetler, muazzam hüccetleri ve [şüpheleri] boğan coşkun delilleriyle, onların benimsediği dinin hayalden bile daha çürük olduğunu ve bu Kitab'ın doğruluğu ve her bir meselesiyle dağlardan daha sabit olduğunu gösterince; onların: 'İçinde bulunduğumuz durumdan döndük ve iman ettik' demeye en layık varlıklar olmaları hasebiyle, 'Senin bu Kitab'ı Allah'a nispet etmekte doğru söylediğini ikrar ettiler mi?' denilecek bir makam oldu. Buna delil olmak üzere denk getirerek şöyle buyurdu: {أم يقولون} “Yoksa [sürekli tekrar edip sürdürerek] diyorlar mı:” {افتراه} “«Onu [kasten yalan yere] uydurdu!»” Onların bu sözü şaşılacak bir durumdur; zira birazdan açıklanacağı üzere kendisini yalanlayan ve boşa çıkaran bir şeyle birlikte söylenmiş bir sözdür.
18075. Metin
ولما كان كأنه قيل: إنهم ليقولون ذلك، وقد قرحوا القلوب به فماذا يردهم عنه؟ قيل: {قل} ما هو أشد عليهم من وقع النبل، وهو ما يرد ما رموك به عليهم بحجة هي أجلى من الشمس في الظهيرة صحواً ليس دونها سحاب. ولما كان من عادة الملوك أنه متى كذب عليهم أحد عاجلوه بالعقوبة قال: {إن افتريته} أي تعمدت
Sanki şöyle denilmişti: 'Onlar bunu kesinlikle söylüyorlar ve bununla kalpleri yaraladılar; peki onları bundan ne vazgeçirecektir?' Şöyle buyruldu: {قل} “De ki:” onlara okların isabetinden daha ağır gelecek olanı, yani sana attıkları iftirayı, önünde hiçbir bulut bulunmayan açık gündüzün öğle güneşinden daha parlak bir delille yüzlerine vuracak olanı söyle. Hükümdarların âdeti, kendilerine yalan isnat eden kimseyi derhal cezalandırmak olduğundan şöyle buyurdu: {إن افتريته} “Eğer ben onu uydurmuşsam” yani kasten
18076. Metin
كذبه على زعمكم وأنا إنما أريد به نصيحتكم، فالذي أفتريه عليه وأنسبه إليه يعاقبني على ذلك ولا يتركني أصلاً، وذلك هو معنى قوله: {فلا تملكون} أي أيها المنصوحون في وقت من الأوقات بوجه من الوجوه {لي من الله} أي الملك الأعظم العزيز المتكبر الحكيم {شيئاً} مما يرد عني انتقامه مني لأن الملك لا يترك من كذب عليه مطلق كذب، فكيف بمن يتعمد الكذب عليه في الرسالة بأمور عظيمة ويلازمه مساء وصباحاً غدواً ورواحاً، فأي حامل لي حينئذ على افترائه، والمقصود به لا ينفعني، والمكذوب عليه لا يتركني؛ ثم علل ما أفاده الكلام من وجوب الانتقام بقوله: {هو أعلم} أي منكم ومن كل أحد {بما تفيضون فيه} من نسبتي إلى الكذب، فلو أنه كما تقولون ما ناظرني فضلاً عن أنه يؤيدني وينصرني، وفيه على ذلك تهديد لهم وتسلية له وتفريج عنه.
Sizin zannınıza göre yalanını uydurmuşsam —ki ben bununla ancak sizin iyiliğinizi istiyorum— kendisine iftira ettiğim ve söz nispet ettiğim [Allah] beni bundan ötürü cezalandırır ve beni asla bırakmaz. İşte bu, O'nun şu buyruğunun manasıdır: {فلا تملكون} “siz sahip olamazsınız” yani ey kendilerine nasihat edilenler, hiçbir vakitte ve hiçbir şekilde, {لي من الله} “benim adıma Allah'tan” yani o pek ulu, mutlak izzet ve hikmet sahibi Hükümdar'dan {شيئاً} “hiçbir şeye;” O'nun benden alacağı intikamı savuşturacak hiçbir şeye [sahip olamazsınız]. Zira hükümdar, kendisine karşı söylenen mutlak bir yalanı bile cezasız bırakmaz; nitekim peygamberlik gibi büyük meselelerde sabah akşam, gece gündüz sürekli olarak kendisine kasten yalan isnat eden kimseyi nasıl bıraksın? Bu durumda onu uydurmam için beni sevk eden sebep ne olabilir ki? Zira bu amaç bana fayda vermez, kendisine yalan isnat edilen de beni cezasız bırakmaz. Sonra sözün ifade ettiği intikamın gerekliliğini şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {هو أعلم} “O daha iyi bilir” yani sizden de herkesten de daha iyi bilir, {بما تفيضون فيه} “hakkında taşkınlık yaptığınız şeyleri;” yani beni yalancılıkla itham etmenizi. Şayet durum sizin dediğiniz gibi olsaydı, beni destekleyip zafere ulaştırması bir yana, bana mühlet dahi vermezdi. Bu ifadede onlar için bir tehdit, Peygamber için ise bir teselli ve gönül ferahlığı vardır.
18077. Metin
ولما كان الإملاء وحده ليس قاطعاً في ذلك وإن كان ظاهراً فيه، فكان لا بد في دعوى الصدق من دليل قاطع وبرهان ساطع، وكانت شهادة الملك الذي الكلام فيه أعظم الأدلة لأنه الأعلم، ومدار الشهادة العلم، فأنتج الكلام قطعاً قوله: {كفى} وأكد الكلام بما قرن بالفاعل من حرف الجر تحقيقاً للفعل ونفياً للمجاز فقال: {به شهيداً}
Mühlet vermek açık bir karine olsa da tek başına bu hususta kesin bir delil teşkil etmediğinden; doğruluk iddiasında kesin bir delil ve parlak bir bürhan şart idi. Hakkında konuşulan o Hükümdar'ın şahitliği de en büyük delil idi; çünkü O her şeyi en iyi bilendir ve şahitliğin esası da ilimdir. Böylece söz kesin bir netice olarak şu buyruğu verdi: {كفى} “Kâfidir” ve fiili tahkik etmek ve mecazı nefyetmek üzere faile bitişen cer harfiyle sözü pekiştirerek şöyle buyurdu: {به شهيداً} “O şahit olarak;”
18078. Metin
أي شاهداً بليغ الشهادة لأنه الأعلم بجميع أحوالنا {بيني وبينكم} يشهد بنفسه الأقدس للصادق منا وعلى الكاذب، وقد شهد بصدقي بعجزكم عن معارضة شيء من هذا الكتاب الذي أتيت به فثبت بذلك أنه كلامه لأني لا أقدر وحدي على ما لا تقدرون عليه فرادى ولا مجتمعين وأنتم عرب مثلي، بل وأنا أمي وفيكم أنتم الكتبة والذين خالطوا العلماء وسمعوا أحاديث الأمم وضربوا - بعد بلاد العجم - في بلاد العرب، فظهر بذلك ظهور الشمس أنكم كاذبون {وهو الغفور} الذي من شأنه أن يمحو الذنوب كلها أعيانها وآثارها فلا يعاقب عليها ولا يعاتب {الرحيم *} الذي يكرم بعد المغفرة ويفضل بالتوفيق لما يرضيه، ففي هذا الختام ترغيب للنبي ﷺ في الصفح عنهم فيما نسبوه إليه في افتتاحها من الافتراء، وندب إلى الإحسان إليهم، وترغيب لهم في التوبة، ومنع من أن يقولوا: فلم لا يعاجلنا بالعقوبة على نسبتنا لك إلى الكذب إن كنت صادقاً بأنه يجوز أن يمهل الكاذب، وأما أنه يؤيده بما يشد به كذبه اللازم منه أنه يزيد فيه فلا يجوز، لأن ذلك قادح في الحكمة وفي الكبرياء وفي الملك.
Yani tam ve yetkin bir şahittir; çünkü O bütün hallerimizi en iyi bilendir, {بيني وبينكم} “benimle sizin aranızda;” en mukaddes zatıyla bizden doğru söyleyenin lehine, yalancının ise aleyhine şahitlik eder. Nitekim getirdiğim bu Kitab'ın herhangi bir kısmına benzer getirmekten sizleri aciz bırakmak suretiyle benim doğruluğuma şahitlik etmiştir. Böylece bunun O'nun kelamı olduğu sabit olmuştur; zira sizler de benim gibi Arap olduğunuz halde tek başınıza da topluca da güç yetiremediğiniz bir şeye ben tek başıma güç yetiremem. Üstelik ben ümmî biriyim; aranızda ise kâtipler, âlimlerle düşüp kalkmış, milletlerin haberlerini dinlemiş ve Acem diyarından sonra Arap diyarlarını dolaşmış kimseler vardır. Böylece sizin yalancı olduğunuz güneş gibi aşikâr olmuştur. {وهو الغفور} “Ve O, çok bağışlayandır;” günahların hem kendilerini hem de izlerini silip yok etmek O'nun şanındandır, bu yüzden ne cezalandırır ne de kınar; {الرحيم *} “çok merhamet edendir;” bağışladıktan sonra ikramda bulunur ve razı olduğu şeylere muvaffak kılmakla lütufta bulunur. Bu sonda, surenin başında O'na isnat ettikleri iftira hususunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in onları affetmesine bir teşvik, onlara iyilik yapmaya bir davet, onların tövbe etmelerine bir rağbet ve: 'Eğer doğru sözlü isen, sana yalan isnat ettiğimiz için bizi neden derhal cezalandırmıyor?' demelerine bir engel vardır. Zira yalancıya mühlet verilmesi caizdir; ancak yalanını pekiştirecek ve dolayısıyla yalanını artıracak şekilde onu desteklemesi caiz değildir; çünkü bu durum hikmete, kibriyâya ve hükümdarlığa halel getirir.
18079. Metin
ولما كان من أعظم الضلال أن ينسب الإنسان إلى الكذب من غير دليل في شيء لم يبتدعه، بل تقدمه بمثله ناس قد ثبت صدقهم في مثل ذلك ومضت عليه الأزمان وتقرر غاية التقرر في القلوب والأذهان، قال تعالى: {قل} أي لهؤلاء الذين نسبوك إلى الافتراء: {ما كنت} أي كوناً ما {بدعاً} أي منشئاً مبتدعاً محدثاً مخترعاً بحيث أكون أجنبياً منقطعاً {من الرسل} لم يتقدم لي منهم مثال في أصل ما جئت به، وهو الحرف الذي طال النزاع بيني وبينكم فيه وعظم الخطب وهو التوحيد ومحاسن الأخلاق بل قد تقدمني رسل كثيرون أتوا بمثل ما أتيت به ودعوا إليه كما دعوت وصدقهم الله بمثل ما صدقني به، فثبتت بذلك رسالاتهم وسعد بهم من صدقهم من قومهم، وشقي بهم من كذبهم، فانظروا إلى آثارهم، واسألوا عن سيرهم من أتباعهم وأنصارهم وأشياعهم، قال الإمام أبو عبد الله القزاز في ديوانه: والبدعة الاسم لما ابتدع وضد البدعة السنة، لأن السنة ما تقدم له إمام، والبدعة ما اخترع على غير مثال، وفي الحديث
İnsanın kendisinin başlatmadığı, aksine benzer konularda doğrulukları sabit olmuş kimselerin daha önce emsalini ortaya koyduğu, üzerinden çağlar geçmiş, kalplerde ve zihinlerde son derece yerleşmiş bir meselede hiçbir delil olmaksızın yalancılıkla itham edilmesi en büyük sapıklıklardan olunca, Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {قل} “De ki:” yani seni iftirayla itham eden bu kimselere: {ما كنت} “Ben değildim” yani hiçbir şekilde [olmadım], {بدعاً} “türedi/ilk ortaya çıkan” yani emsalsiz bir şey icat eden, sonradan ortaya çıkaran, uyduran ve böylece [diğerlerinden] kopuk ve yabancı kalan biri [değildim], {من الرسل} “peygamberlerden;” getirdiğim şeyin aslında benden önce onların hiçbir örneği geçmemiş değildir. Aramızdaki ihtilafın uzadığı ve meselenin büyüdüğü o asıl da tevhid ve güzel ahlaktır. Bilakis benden önce benim getirdiğimin benzerini getiren, benim davet ettiğim gibi davet eden ve beni doğruladığı gibi Allah'ın kendilerini doğruladığı nice peygamberler gelip geçmiştir. Böylece onların peygamberlikleri sabit olmuş, kavimlerinden onları tasdik edenler saadete ermiş, yalanlayanlar ise helak olmuştur. Onların bıraktığı eserlere bakın; onların hayatlarını tabilerinden, yardımcılarından ve taraftarlarından sorun. İmam Ebû Abdillâh el-Kazzâz dîvânında şöyle demiştir: 'Bidat, sonradan icat edilen şeyin adıdır; bidatin zıddı ise sünnettir. Çünkü sünnet, öncesinde bir örneği olandır; bidat ise bir örneği olmaksızın uydurulandır.' Hadiste şöyle buyrulmuştur:
18080. Metin
«كل بدعة ضلالة وكل ضلالة في النار» معناه - والله أعلم - أن يبتدع ما يخالف السنة إذ كانت البدعة ضد السنة، فإذا أحدث ما يخالفها
«Her bidat sapıklıktır ve her sapıklık ateştedir.» Bunun manası —en doğrusunu Allah bilir— bidat sünnetin zıddı olduğu için sünnete aykırı bir şey ihdas etmektir. Sünnete aykırı bir şey ortaya koyduğunda,
18081. Metin
كان بإحداثه لها ضالاً مشركاً، وكان من أحدث في النار، ولم يدخل تحت هذا ما يخترع الإنسان من أفعال البر يسمى بدعة لعدم فعله قبل ذلك فيخرج عما ذكرنا إن كان له نظير في الأصول، وهو الحض على كل أفعال البر ما علم منها وما لم يعلم، فإن أحدث محدث من ذلك شيئاً فكأنه زيادة فيما تقدم من البر وليس بضد لما تقدمه من السنة، بل هو باب من أبوابها، ويقولون: ما فلان ببدع في هذا الأمر أي ليس هو بأول من أصابه ذلك ولكن سبقه غيره أيضاً، قال الشاعر:
Onu ihdas etmesi sebebiyle sapık bir müşrik olur ve bu ihdası yapan ateşte bulunur. İnsanın daha önce yapılmadığı için bidat olarak adlandırılan iyi ameller ihdas etmesi bu kapsama girmez; zira bunun asıllarda bir benzeri varsa zikrettiğimiz şeyin dışına çıkar. O asıl da bilinen ve bilinmeyen bütün iyilik fiillerine teşviktir. Bir kimse bunlardan bir şey ihdas ederse, bu sanki geçmiş iyiliklere bir ziyadedir ve kendisinden önceki sünnete zıt değildir; bilakis onun kapılarından bir kapıdır. Araplar şöyle derler: 'Mâ fülânün bi-bida‘in fî hâze'l-emr' (Filanca bu işte ilk/türedi değildir), yani buna uğrayan ilk kişi o değildir, ondan önce başkaları da buna uğramıştır. Şair şöyle demiştir:
18082. Metin
ولست ببدع من النائبات ... ونقض الخطوب وإمرارها
Ve ben felaketler, işlerin bozulması ve acılaşması hususunda bir ilk (türedi) değilim...
18083. Metin
ويقال: أبدع بالرجل - إذا كلت راحلته، وأبدعت الركاب إذا كلت وعطبت، وقيل: كل من عطبت ركابه فانقطع به فقد أبدع به، وقال في القاموس: والبدعة الحدث في الدين بعد الإكمال أو ما استحدث بعده ﷺ من الأهواء والأعمال، وأبدع بالرجل: عطبت ركابه، وبقي منقطعاً به، وأبدع فلان بفلان: قطع به وخذله،
Şöyle de denir: Bineği yorulduğunda 'ebdea bi'r-racul' (adam yolda kaldı), binekler yorulup telef olduğunda 'ebdeati'r-rikâb' denir. Denildi ki: Bineği telef olup yolda kalan herkese 'ebdea bihî' denir. el-Kâmûs'ta şöyle denilmiştir: 'Bidat, dinde tamamlanmasından sonra ortaya çıkan şeydir veya Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'den sonra heva ve heveslerden ve amellerden sonradan ihdas edilen şeylerdir. 'Ebdea bi'r-racul': Bineği telef oldu ve yolda kaldı demektir. 'Ebdea fülânün bi-fülânin': Onu yarı yolda bıraktı, terk etti,
18084. Metin
ولم يقم بحاجته، وحجته بطلت، وقال الصغاني في مجمع البحرين: وشيء بدع - بالكسر أي مبتدع، وفلان بدع في هذا الأمر أي بديع، وقوم أبداع، عن الأخفش: والبديع المبتدع والبديع المبتدع أيضاً، وأبدعت حجة فلان - إذا بطلت وأبدعت: أبطلت - يتعدى ولا يتعدى.
Ve ihtiyacını gidermedi, hücceti ise boşa çıktı. es-Sağânî Mecma‘u'l-Bahreyn'de şöyle demiştir: 'Şey'ün bida'un' (kesre ile): sonradan ihdas edilmiş şey demektir. 'Fülânün bida'un fî hâze'l-emr': yani bu işte ilktir. 'Kavmün ebdâ'': Ahfeş'ten nakledildiğine göre; el-bedî' hem sonradan icat eden hem de sonradan icat edilen manasına gelir. 'Ebde'at hüccetü fülânin': hücceti boşa çıktığında denir, 'ebde'tühâ' ise: onu iptal ettim manasındadır; hem geçişli hem geçişsiz kullanılır.
18085. Metin
ولما أثبت بموافقته ﷺ للرسل أصل الكلام وبقي أن يقال: إن التكذيب في أن الله أرسله به، قام الدليل على صدقه في دعواه، وذلك بأنه مماثل لهم في أصل الخلقة ليس له من ذاته من العلم إلا ما لهم، وليس منهم أحد يصح له حكم على المغيبات، فلولا أن الله أرسله لما صح كل شيء حكم به على المستقبلات ولم يتخلف من ذلك شيء فقال: {وما أدري} أي في هذا الحال بنوع حيلة وعمل واجتهاد {ما} أي الذي {يفعل} أي من أيّ فاعل كان سواء كان هو الله تعالى بلا واسطة أو بواسطة غيره {بي} وأكد النفي ليكون ظاهراً في الاجتماع وكذلك في الانفراد أيضاً فقال: {ولا} أي ولا أدري الذي يفعل {بكم} هذا في أصل الخلقة وأنتم ترونني أحكم على نفسي بأشياء لا يختل شيء منها مثل أن أقول: إني آتيكم من القرآن
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberlerle olan uyumu sözün aslını ispat edip geriye: 'Yalanlama, Allah'ın onu bu mesajla göndermesi hususundadır' denilmesi kalınca; yaratılışın aslında onlarla aynı olduğu, kendi zatından onların sahip olduğundan başka bir ilme sahip bulunmadığı ve onlardan hiçbirinin gayb hakkında hüküm vermesinin sahih olmadığı gerçeğiyle onun bu iddiasındaki doğruluğuna delil ikame edildi. Şayet Allah onu göndermiş olmasaydı, geleceğe dair hüküm verdiği hiçbir şey doğru çıkmaz ve bunlardan hiçbir şey şaşmazlık göstermezdi. Bu sebeple şöyle buyurdu: {وما أدري} “Ve bilmem” yani bu hal üzere hiçbir hile, çaba ve ictihad ile bilmem, {ما} “ne” {يفعل} “yapılacağını” yani fail kim olursa olsun, ister vasıtasız olarak Allah Teâlâ olsun ister başkası vasıtasıyla olsun, {بي} “bana”; ve toptan olumsuzluğu hem toplu halde hem de tek tek açık kılmak üzere olumsuzluğu pekiştirerek şöyle buyurdu: {ولا} “ne de [bilirim]” yani ne yapılacağını bilmem {بكم} “size!” Bu, yaratılışın aslındadır; oysa sizler benim, hiçbirinde yanılma olmayan şeyler hakkında kendi aleyhime hüküm verdiğimi görüyorsunuz; tıpkı: 'Ben size Kur'an'dan
18086. Metin
بما يعجزكم، فلا تقدرون كلكم على معارضة شيء منه فيضح ذلك على سبيل التكرار لا يتخلف أصلاً، فلولا أن الله أرسلني به لم أقدر وحدي على ما لا تقدرون عليه كلكم، وإن قدرت على شيء كنتم أنتم أقدر مني عليه، وفي الآية بعمومها دليل على أن لله أن يفعل ما يشاء، فله أن يعذب الطائع وينعم العاصي، ولو فعل ذلك لكان عدلاً وحقاً وإن كنا نعتقد أنه لا يفعله.
Sizi aciz bırakacak şeyler getiriyorum' demem gibi. Siz hepiniz onun bir parçasına dahi karşı koyamazsınız ve bu durum hiçbir şekilde şaşmaksızın tekerrür ederek doğrulanır. Şayet Allah beni onunla göndermiş olmasaydı, hepinizin güç yetiremediği bir şeye ben tek başıma güç yetiremezdim; şayet bir şeye güç yetirseydim siz ona benden daha çok güç yetirirdiniz. Ayetteki umumilikte, Allah'ın dilediğini yapabileceğine delil vardır; O'nun itaat edene azap etme, isyan edene de nimet verme hakkı vardır; şayet bunu yapsaydı —her ne kadar böyle yapmayacağına inansak da— bu tam bir adalet ve hak olurdu.
18087. Metin
ولما سوى نفسه الشريفة بهم في أصل الخلقة، وكان قد ميزه الله عنهم بما خصه من النبوة والرسالة، أبرز له ذلك ﷾ على وجه النتيجة فقال: {إن} أي ما {أتبع} أي - بغاية جهدي وجدي {إلا ما} أي الذي {يوحى} أي يجدد إلقاؤه ممن لا يوحي بحق إلا هو {إليّ} على سبيل التدريج سراً، لا يطلع عليه حق اطلاعه غيري، ومنه ما أخبر فيه عن المغيبات فيكون كما قلت، فلا يرتاب في أني لا أقدر على ذلك بنفسي فعلم أنه من الله.
Kendi şerefli nefsini yaratılışın aslında onlarla bir tutunca ve Allah da onu nübüvvet ve risaletle özelleştirerek onlardan üstün kılmış olduğundan, şanı yüce olan [Allah] bunu bir netice olarak ortaya koyarak şöyle buyurdu: {إن} “[Ben] sadece...” yani başka değil, {أتبع} “uyarım” yani bütün gayretim ve ciddiyetimle, {إلا ما} “ancak... olana” {يوحى} “vahyedilmekte” yani hak ile vahyetmek ancak kendisine mahsus olan [Allah] tarafından peyderpey bırakılan vahye, {إليّ} “bana;” gizlice ve kademeli olarak, benden başkasının hakkıyla muttali olamayacağı şekilde... Gayba dair haber verdiği hususlar da bundandır ki tam dediğim gibi çıkar; böylece buna kendi kendime güç yetiremeyeceğim hususunda hiçbir şüphe kalmaz ve bunun Allah'tan olduğu anlaşılır.
18088. Metin
ولما نسبوه إلى الافتراء تارة والجنون أخرى، وكان السبب الأعظم في نسبتهم له إلى ذلك صدعهم بما يسوءهم على غير عادته السالفة وعادة أمثاله، قال على سبيل القصر القلبي: {وما أنا} أي
Onlar kendisini bazen iftirayla, bazen de delilikle itham edince ve onu böyle nitelemelerinin en büyük sebebi de geçmişteki kendi âdetine ve benzerlerinin âdetine aykırı olarak onların hoşuna gitmeyen şeyleri açıkça yüzlerine vurması olunca, kasr-ı kalbî (muhatabın zannını tersine çevirme) yoluyla şöyle buyurdu: {وما أنا} “Ve ben [değilim]” yani
18089. Metin
بإخباري لكم عما يوحى إليّ {إلا نذير} أي لكم ولكل من بلغه القرآن {مبين *} أي ظاهر أني كذلك في نفسه مظهر له - أي كوني نذيراً - ولجميع الجزئيات التي أنذر منها بالأدلة القطعية.
Bana vahyolunanı size bildirmemle {إلا نذير} “ancak bir uyarıcıyım” yani sizin için ve Kur'an'ın ulaştığı herkes için, {مبين *} “apaçık!” Yani bizzat kendisinde böyle olduğu aşikâr olan, uyarıcı oluşunu ve kendisinden sakındırdığı bütün ayrıntıları kesin delillerle ortaya koyan biriyim.
18090. Metin
ولما أثبت أنه من عند الله بشهادة الله نفسه بعجزهم عن المعارضة، قبح عليهم إصرارهم على التكذيب على تقدير شهادة أحد ممن يثقون بهم يسألونهم عنه من أهل الكتاب فقال تعالى: {قل أرءيتم} أي أخبروني وبينوا لي وأقيموا ولو ببعض حجة أو برهان {إن كان} أي هذا الذي يوحى إليّ وآتيكم به وأنذركم وأعلمكم أنه من الله فإنه {من عند الله} أي الملك الأعظم.
Onların benzerini getirmekten aciz kalmalarıyla bizzat Allah'ın şahitliğiyle bunun Allah katından olduğunu ispat edince, Ehl-i Kitap'tan güvendikleri ve bu meseleyi kendilerine sordukları bir kimsenin şahitlik etmesi varsayımıyla onların yalanlamadaki ısrarlarının çirkinliğini ortaya koyarak Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {قل أرءيتم} “De ki: Bana haber verin” yani bana açıklayın, beyan edin ve kısmi bir delil veya bürhan dahi olsa ortaya koyun; {إن كان} “eğer [bu Kur'an] ise” yani bana vahyolunan, size getirdiğim, kendisiyle uyardığım ve Allah'tan olduğunu bildirdiğim bu Kitap şayet {من عند الله} “Allah katından ise;” yani o en yüce Hükümdar'ın katından ise.
18091. Metin
ولما كان مقصود السورة إنذار الكافرين الذين لا ينظرون في علم، بل شأنهم تغطية المعارف والعلوم، عطف بالواو الدالة على مطلق الجمع الشامل لمقارنة الأمرين المجموعين من غير مهلة فيدل على الإسراع في الكفر من غير تأمل قال: {وكفرتم به} أي على هذا التقدير {وشهد شاهد} أي واحد وأكثر {من بني إسرائيل} الذين جرت عادتكم أن تستفتوهم وتثقوا بهم {على مثله} أي مثل ما في القرآن
Surenin maksadı ilme bakmayan, bilakis marifet ve ilimlerin üzerini örtmek olan kâfirleri uyarmak olunca; hiçbir mühlet olmaksızın bir araya gelen iki işin beraberliğini kapsayan mutlak cem (birliktelik) bildiren 'vâv' harfi ile atfetti ki bu da düşünmeksizin küfre koşmayı gösterir; şöyle buyurdu: {وكفرتم به} “ve siz de onu inkâr etmişseniz” yani bu takdirde, {وشهد شاهد} “ve bir [veya birden fazla] şahit şahitlik etmişse” {من بني إسرائيل} “İsrailoğullarından” yani kendilerine danışmayı ve güvenmeyi âdet edindiğiniz kimselerden, {على مثله} “onun bir benzerine;” yani Kur'an'da bulunan,
18092. Metin
من أن من وحد فقد آمن، ومن أشرك فقد كفر، وأن الله أنزل ذلك في التوراة والإنجيل وجميع أسفارهم، فطابقت عليه كتبهم، وتظافرت به رسلهم، وتواترت على الدعاء إليه والأمر به أنبياؤهم عليهم الصلاة والسلام، ثم سبب عن شهادته وعقب وفصل فقال: {فآمن} أي هذا الذي شهد هذه الشهادة بهذا القرآن عندما رآه مصدقاً لما ذكر وعلم أنه الكتاب الذي بشرت به كتبهم، فاهتدى إلى وضع الشيء في محله فوضعه ولم يستكبر.
Tevhid edenin iman etmiş, şirk koşanın ise kâfir olmuş olacağına ve Allah'ın bunu Tevrat'ta, İncil'de ve bütün sahifelerinde indirdiğine dair hükümlerin benzerine [şahitlik etmişse]... Nitekim onların kitapları buna mutabık kalmış, peygamberleri bunu desteklemiş ve nebileri —aleyhimüssalâtü vesselâm— buna davet etmek ve bunu emretmek üzere mütevatir olarak gelmiştir. Sonra onun şahitliğini bir sebebe bağlayıp peşinden getirerek ve ayrıntılandırarak şöyle buyurdu: {فآمن} “ve o da iman etmişse;” yani bu şahitliği yapan kimse, bu Kur'an'ın zikredilenleri doğruladığını gördüğünde ve kitaplarının müjdelediği Kitap olduğunu anladığında bu Kur'an'a iman etmiş, böylece her şeyi yerine koyma hidayetine erip onu yerine koymuş ve büyüklük taslamamışsa.
18093. Metin
ولما كان الحامل لهم بعد هذه الأدلة على التمادي على الكفر إنما هو الشماخة والأنفة قال: {واستكبرتم} أي أوجدتم الكبر بالإعراض عنه طالبين بذلك الرئاسة والفخر والنفاسة، فكنتم بعد شهادة هذا الشاهد معاندين من غير شبهة أصلاً فضللتم فكفرتم فوضعتم الشيء في غير موضعه فانسد عليكم باب الهداية.
Bu delillerden sonra onları küfürde diretmeye sevk eden şeyin sadece kibir ve gurur olduğunu belirterek şöyle buyurdu: {واستكبرتم} “ve siz de büyüklük taslamışsanız;” yani riyaset, övünme ve üstünlük peşinde koşarak ondan yüz çevirip kibri ortaya koymuşsanız... Böylece sizler bu şahidin şahitliğinden sonra hiçbir şüphe olmaksızın inatlaştınız, saptınız, inkâr ettiniz ve bir şeyi layık olmadığı yere koydunuz; bunun neticesinde hidayet kapısı üzerinize kapandı.
18094. Metin
ولما كانوا يدعون أنهم أهدى الناس وأعدلهم، وكان من رد شهادة الخالق والخلق ظالماً شديد الظلم، فكان ضالاً على علم، قال الله تعالى مستأنفاً دالاً على أن تقدير الجواب: أفلم تكونوا بتخلفكم عن الإيمان بعد العلم قد ظلمتم ظلماً عظيماً بوضع الكفران موضع الإيمان، فتكونوا ضالين تاركين للطريق الموصل على عمد {إن الله} أي الملك
Onlar insanların en doğru yolda olanı ve en adili olduklarını iddia ettiklerinden ve Yaratıcı'nın ve yaratılmışların şahitliğini reddeden kimse de son derece zalim olup bilerek sapan biri olduğundan; cevabın takdirinin: 'İlimden sonra imandan geri kalmanızla, imanın yerine küfrü koyarak büyük bir zulüm işlemiş, böylece sapan ve ulaştırıcı yolu kasten terk eden kimseler olmuş olmadınız mı?' şeklinde olduğuna delalet eden yeni bir cümleyle Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani o pek ulu,
18095. Metin
الأعظم ذا العزة والحكمة {لا يهدي القوم} أي الذين لهم قدرة على القيام بما يريدون محاولته {الظالمين *} أي الذين من شأنهم وضع الأمور غير مواضعها، فلأجل ذلك لا يهديكم لأنه لا أحد أرسخ منكم في الظلم الذي تسبب عنه ضلالكم، أما من كان منكم عالماً فالأمر فيه واضح، وأما من كان منكم جاهلاً فهو كالعالم لعدم تدبره مثل هذه الأدلة التي ما بين العالم بلسان العرب وبين انكشافها له إلا تدبها مع ترك الهوى، وقال الحسن - كما نقله البغوي - الجواب: فمن أضل منكم كما قال في «فصلت»
İzzet ve hikmet sahibi Hükümdar, {لا يهدي القوم} “o topluluğu hidayete erdirmez” yani girişmek istedikleri şeyleri yapmaya güçleri yeten topluluğu, {الظالمين *} “zalimler!” Yani işleri yerli yerine koymamayı adet edinenleri... İşte bu sebeple sizi hidayete erdirmez; zira sapıklığınıza sebep olan zulümde sizden daha köklü hiç kimse yoktur. Aranızdan bilen kimsenin durumu açıktır; bilmeyen ise hevasını terk ederek düşünmesi halinde Arap lisanını bilen biri için apaçık ortaya çıkacak bu delilleri tefekkür etmemesi sebebiyle bilen kimse gibidir. Hasan —Begavî'nin naklettiğine göre— cevabın takdirinin, Fussilet suresinde olduğu gibi: 'Sizden daha sapık kim vardır?' şeklinde olduğunu söylemiştir:
18096. Metin
{قل أرأيتم إن كان من عند الله ثم كفرتم به من أضل ممن هو في شقاق بعيد} [فصلت: ٥٢] فالآية من الاحتباك: ذكر الإيمان أولاً دليلاً على ضده ثانياً، والاستكبار والظلم وعدم الهداية ثانياً دليلاً على أضدادها أولاً، وسره أنه شكر سببي السعادة ترغيباً وترهيباً.
{قل أرأيتم إن كان من عند الله ثم كفرتم به من أضل ممن هو في شقاق بعيد} [Fussilet: 52] “De ki: Gördünüz mü, eğer o (Kur'an) Allah katından olup da siz onu inkâr etmişseniz, (haktan) uzak bir ayrılık içinde olandan daha sapık kim vardır?” Ayet ihtibâk (karşılıklı hazif) sanatındandır: Birincide imanın zikredilmesi ikincideki zıddına delildir; ikincideki istikbar, zulüm ve hidayete ermemenin zikredilmesi ise birincideki zıtlarına delildir. Bunun sırrı da rağbet ettirme ve korkutma amacıyla saadetin iki sebebine teşekkür etmektir.
18097. Metin
ولما دل على أن تركهم للإيمان إنما هو تعمد للظلم استكباراً، عطف على قولهم {إنه سحر} ما دل على الاستكبار فقال تعالى: {وقال الذين كفروا} أي تعمدوا تغطية الحق {للذين} أي لأجل إيمان الذين {آمنوا} إذ سبقوهم إلى الإيمان: {لو كان} إيمانهم
Onların imanı terk etmelerinin kibre dayalı kasti bir zulüm olduğuna delalet edince, {إنه سحر} “O bir büyüdür” sözlerine kibre delalet eden şu hususu atfederek Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وقال الذين كفروا} “İnkâr edenler dediler ki” yani hakkı kasten örtenler, {للذين} “için” yani iman edenlerin imanı sebebiyle, {آمنوا} “iman edenler [hakkında];” zira onlar kendilerinden önce imana koşmuşlardı: {لو كان} “Eğer [onların imanı] olsaydı”
18098. Metin
بالقرآن وبهذا الرسول {خيراً} أي من جملة الخيور {ما سبقونا إليه} ونحن أشرف منهم وأكثر أموالاً وأولاداً وأعلم بتحصيل العز والسؤدد الذي هو مناط الخير فكأن لم يسبقونا إلى شيء من هذه الخيرات التي نحن فائزون بها وهم صفر منها، لكنه ليس بخير، فلذلك سبقوا إليه فكان حالهم فيه حالهم فيما هو محسوس من أمورهم في المال والجاه.
Kur'an'a ve bu Elçi'ye [iman etmek] {خيراً} “bir hayır olsaydı” yani hayırlar cümlesinden olsaydı, {ما سبقونا إليه} “ona ulaşmada bizi geçemezlerdi.” Oysa biz onlardan daha şerefli, mal ve evlatça daha çok, hayrın dayanağı olan izzet ve egemenliği elde etmeyi daha iyi bilen kimseleriz. Sanki onlar bizim nail olduğumuz, onların ise mahrum kaldığı bu hayırlardan hiçbirinde bizi geçememişlerdir; fakat o (din) bir hayır değildir, işte bu yüzden ona doğru [bizi] geçtiler. Böylece onların bundaki durumu, mal ve makam gibi somut işlerindeki durumları gibi oldu.
18099. Metin
ولما أخبر عما قالوا حين سبقهم غيرهم، أخبر عما يقولون عند تعمد الإعراض عنه فقال: {وإذ} أي وحين {لم يهتدوا به} يقولون عناداً وتكبراً وكفراً: لو كان هدى لأبصرناه ولم يعلموا أنها لا تعمي الأبصار ولكن تعمي القلوب التي في الصدور.
Başkaları kendilerini [imanda] geçtiğinde ne dediklerini haber verince, ondan kasten yüz çevirdiklerinde ne söylediklerini de haber verip şöyle buyurdu: {وإذ} “Ve hani” yani o vakit ki {لم يهتدوا به} “onunla doğru yolu bulamadıkları zaman” inat, kibir ve inkârla: 'Eğer bir hidayet olsaydı onu görürdük' derler. Bilmezler ki gözler kör olmaz, lakin göğüslerdeki kalpler kör olur.
18100. Metin
ولما كان التقدير: فإن قيل لهم: فما هو؟ أجابه بقوله مسبباً عن هذا المقدر علماً من أعلام النبوة: {فسيقولون} بوعد لا خلف فيه لأن الناس أعداء ما جهلوا ولأنهم لم يجدوا على ما يدعونه من أنه لو كان خيراً لسبقوا غيرهم إليه دليلاً: {هذا} أي الذي سبقتم إليه {إفك} أي شيء مصروف عن وجهه إلى قفاه {قديم *} أفكه غيره وعثر هو عليه فأتى به ونسبه إلى الله.
Takdirî anlam: 'Onlara: O halde o nedir? denilirse' şeklinde olunca, bu takdire dayalı olarak peygamberliğin alametlerinden biri kılınan şu sözüyle cevap verdi: {فسيقولون} “Diyeceklerdir ki” —asla hilafı olmayan bir vaatle; zira insanlar bilmediklerinin düşmanıdır ve 'Eğer bir hayır olsaydı ona başkalarından önce koşarlardı' iddialarına bir delil bulamadıkları için—: {هذا} “Bu” yani sizin kendisine [bizi] geçtiğiniz şey, {إفك} “bir yalandır/iftiradır” yani yüzünden arkasına çevrilmiş bir şeydir, {قديم *} “eski!” Başkası onu uydurmuş, o da buna rastlayıp getirmiş ve Allah'a nispet etmiştir.
18101. Metin
ولما كان هذا الكلام ساقطاً في نفسه لما قام من الأدلة الباهرة
Bu söz, Kur'an'ın doğruluğuna dair açık delillerin bulunması sebebiyle özü itibarıyla tutarsız olunca
18102. Metin
على صدق القرآن وكان الوقوف مع المحسوسات غالباً عليهم لعدم نفوذهم في المعقولات، دل على بطلانه لموافقة القرآن لأعظم الكتب القديمة التوراة التي اشتهر أنها من عند الله وأن الآتي بها كلم وقد صدقه الله في الإتيان بها بما لم يأت به قبله من المعجزات والآيات البينات وهم يستفتون أهلها، فقال على وجه التبكيت لهم والتوبيخ: {ومن} أي قالوا ذلك والحال أنه كان في بعض الزمن الذي من {قبله} أي القرآن العظيم الذي حرموا تدبر آياته وحل مشكلاته وأعجزهم فصاحته {كتاب موسى} كلم الله وصفوته ﵊ وهو التوراة التي كلمه الله بها تكليماً حال كون كتابه {إماماً} أي يستحق أن يؤمه كل من سمع به في أصول الدين مطلقاً وفي جميع ما فيه قبل تحريفه ونسخه وتبديله {ورحمة} لما فيه من نعمة الدلالة على الله والبيان الشافي فهبهم طعنوا في هذا القرآن وهم لا يقدرون على الطعن في كتاب موسى الذي قد سلموا لأهله أنهم أهل العلم وجعلوهم حكماء يرضون بقولهم في هذا النبي الكريم، وكتابهم مصادق لكتابهم
ve akli meselelerde derinleşemediklerinden dolayı duyularla algılanan şeylere takılıp kalmak onlara galip geldiğinden; Kur'an'ın, Allah katından olduğu meşhur olan, onu getirenin Kelîmullah olduğu, getirmesinde Allah'ın kendisinden önce görülmemiş mucizeler ve apaçık delillerle kendisini doğruladığı ve müşriklerin de ehline danıştıkları en büyük kadim kitap olan Tevrat'a uygunluğuyla bu sözün batıl olduğuna delalet etti. Onları susturmak ve azarlamak üzere şöyle buyurdu: {ومن} “Ve [vardı]” yani onlar bunu söylediler, oysa ki {قبله} “ondan önce” yani ayetlerini tefekkür etmekten ve inceliklerini çözmekten mahrum kaldıkları, fasahati kendilerini aciz bırakan o Yüce Kur'an'dan önceki bir zamanda, Allah'ın Kelîm'i ve seçkin kulu olan -ona selâm olsun- {كتاب موسى} “Musa'nın kitabı” vardı; o da Allah'ın kendisiyle bizzat konuştuğu Tevrat'tır; kitabı şu haldeyken: {إماماً} “bir önder” yani tahrifinden, neshinden ve değiştirilmesinden önce, dinin asıllarında mutlak olarak ve içindeki her şeyde onu işiten herkesin kendisine uymasını hak eden bir önder, {ورحمة} “ve bir rahmet olarak.” Çünkü onda Allah'a delalet etme ve şifa verici açıklama nimeti vardır. Farz edelim ki onlar bu Kur'an'a dil uzattılar; oysa onlar, ehlinin ilim ehli olduğunu kabul ettikleri ve bu Kerîm Peygamber hakkındaki sözlerine razı oldukları bilge kimseler saydıkları Musa'nın kitabına dil uzatamazlar. Üstelik onların kitabı bu kitabı doğrulamaktadır.
18103. Metin
فقد صاروا بذلك مصدقين بما كذبوا به، ولذلك قال الله تعالى: {وهذا} أي القرآن المبين المبيّن {كتاب} أي جامع لجميع الخيرات.
Böylece yalanladıkları şeyi [aslında] doğrulamış oldular. Bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وهذا} “Bu ise” yani apaçık ve açıklayıcı olan Kur'an, {كتاب} “bir kitaptır” yani bütün hayırları kendisinde toplayan bir kitaptır.
18104. Metin
ولما أريد تعميم التصديق بجميع الكتب الإلهية والحقوق الشرعية، حذف المتعلق فقال: {مصدق} أي لكتاب موسى ﵊ وغيره من الكتب التي تصح نسبتها إلى الله تعالى فإن جميع الكتب التي جاءت به الرسل ناطقة بتوحد الله وأن هذا الكتاب لم يخرج عن هذا فأنّى يصح فيما هذا شأنه أن يكون إفكاً، إنما الإفك ما كذب كتب الله التي أتت بها أنبياؤه وتوارثها أولياؤه.
Bütün ilahî kitapları ve şer'î hakları tasdik etmenin genelleştirilmesi kastedilince ilgili öge (müteallak) hazfedilerek şöyle buyuruldu: {مصدق} “doğrulayıcı [olan],” yani Musa'nın -ona selâm olsun- kitabını ve Allah Teâlâ'ya nispeti sahih olan diğer kitapları... Zira elçilerin getirdiği bütün kitaplar Allah'ın birliğini haykırmaktadır ve bu Kitap da bundan dışarı çıkmamıştır. Durumu böyle olan bir şeyin iftira olması nasıl doğru olabilir? Asıl iftira, Allah'ın peygamberlerinin getirdiği ve dostlarının miras aldığı kitapları yalanlayan şeydir.
18105. Metin
ولما كان الكتاب قد تقوم الأدلة على مصادقته لكتب الله ويكون بغير لسان المكذب به فيكون في التكذيب أقل ملامة، احترز عن ذلك بقوله: {لساناً} أي أشير إلى هذا المصدق القريب منكم زماناً ومكاناً وفهماً حال كونه {عربياً} في أعلى طبقات اللسان العربي مع كونه أسهل الكتب تناولاً وأبعدها عن التكليف، ليس هو بحيث يمنعه علوه بفخامة الألفاظ وجلالة المعاني وعلو النظم ورصافة السبك ووجازة
Kitabın Allah'ın kitaplarını doğruladığına dair deliller bulunsa da onu yalanlayanın dilinden farklı bir dilde olması halinde yalanlamada daha az kınama payı olabileceğinden, bundan sakındırarak şöyle buyurdu: {لساناً} “bir dil ile,” yani zaman, mekân ve anlama bakımından size yakın olan bu doğrulayıcı kitaba işaret edilmiştir; şu haldeyken: {عربياً} “Arapça;” Arap lisanının en yüksek tabakasında olup aynı zamanda kitapların kavranması en kolay ve külfetten en uzak olanıdır. Sözlerinin azameti, manalarının yüceliği, nazmının yüksekliği, üslubunun sağlamlığı ve ifadelerinin vecizliği ile olan yüceliği,
18106. Metin
العبارة، وظهور المهاني ودقة الإشارة مع سهولة الفهم وقرب المتناول بعد بعد المغزى.
manalarının açıklığı ve işaretlerinin inceliği, hedefin derinliğine rağmen kavranmasının kolaylığı ve ulaşılabilirliğinin yakınlığı onu [anlaşılmaktan] alıkoyacak nitelikte değildir.
18107. Metin
ولما دل على أن الكتاب حق، بين ثمرته فقال: {لينذر} أي أشير إلى الكتاب في هذا الحال لينذر الكتاب بحسن بيانه وعظيم شأنه {الذين ظلموا} سواء كانوا عريقين في الظلم أم لا، فأما العريقون فهو لهم نذري كاملة، فإنهم لا يهتدون كما تقدم، وأما غيرهم فيهتدي بنذارته ويسعد بعبارته وإشارته، وليبشر الذين أحسنوا في وقت ما {ما} هو {بشرى} كاملة {للمحسنين *} لا نذارة لهم لا في الدنيا ولا في الآخرة، فالآية من الاحتباك: أثبت أولاً {ينذر} و {الذين ظلموا} دلالة على حذف نحوه ثانياً، {وبشرى} و {للمحسنين} ثانياً دلالة على {نذري} {وللظالمين} أولاً.
Kitabın hak olduğuna delalet edince semeresini açıklayıp şöyle buyurdu: {لينذر} “uyarmak için” yani bu haldeki Kitap, güzel beyanı ve yüce şanıyla uyarsın diye işaret edildi: {الذين ظلموا} “zulmedenleri;” ister zulümde kökleşmiş olsunlar ister olmasınlar. Zulümde kökleşmiş olanlar için bu tam bir uyarıdır; zira daha önce geçtiği üzere onlar hidayete ermezler. Diğerleri ise onun uyarısıyla hidayet bulur, ifadesi ve işaretiyle mutlu olur. Bir vakitte iyilik yapanları müjdelemek için de {ما} bu, {بشرى} tam bir “müjdedir” {للمحسنين *} “iyilik yapanlara!” Onlar için ne dünyada ne de ahirette hiçbir korkutma yoktur. Ayet ihtibâk sanatındandır: Birincide {ينذر} ve {الذين ظلموا} zikredilerek ikincide benzerinin hazfedildiğine delalet edilmiş; ikincide {وبشرى} ve {للمحسنين} zikredilerek de birincide {نذري} ve {وللظالمين} ifadelerinin varlığına delalet edilmiştir.
18108. Metin
ولما بين حالة المحسنين شرح أمرهم فقال مستأنفاً في جواب من سأل عنهم وعن بشراهم: {إن الذين قالوا ربنا} أي خالقنا ومولانا والمحسن إلينا {الله} ﷾ لا غيره. ولما كانت الاستقامة - وهي الثبات على كل ما يرضي الله مع ترتبها على التوحيد - عزيزة المنال عليه الرتبة، وكانت في الغالب لا تنال إلا بعد منازلات طويلة ومجاهدات شديدة، أشار إلى كل من بعدها وعلو رتبتها بأداة التراخي فقال: {ثم} أي بعد قولهم ذلك الذي وحدوا به {استقاموا}
İyilik yapanların (muhsinlerin) durumunu beyan edince, onların halini ve müjdelerini soran kimseye cevap olarak yeni bir cümleyle durumlarını açıklayıp şöyle buyurdu: {إن الذين قالوا ربنا} “Şüphesiz 'Rabbimiz” yani Yaratıcımız, Mevlamız ve bize ihsanda bulunan {الله} “Allah'tır' diyenler” —başkası değil, aziz ve celil olan O'dur—. Tevhide dayanmakla birlikte Allah'ı razı eden her şeyde sebat etmek demek olan istikamet, elde edilmesi zor ve rütbesi yüce olduğundan ve çoğunlukla ancak uzun mücadeleler ve çetin mücahedelerden sonra elde edilebildiğinden; araya zaman girmesini bildiren (terahi) edatıyla hem onun uzaklığına hem de mertebesinin yüceliğine işaret ederek şöyle buyurdu: {ثم} “sonra da” yani tevhid ettikleri o sözlerinden sonra {استقاموا} “dosdoğru olanlar,”
18109. Metin
أي طلبوا القوم طلباً عظيماً وأوجدوه.
yani dosdoğru olmayı büyük bir istekle talep edip onu gerçekleştirenler.
18110. Metin
ولما كان الوصف لرؤوس المؤمنين، عد أعمالهم أسباباً فأخبر عنهم بقوله: {فلا خوف عليهم} أي يعلوهم بغلبة الضرر، ولعله يعبر في مثل هذا بالاسم إشارة إلى أن هيبته بالنظر إلى جلاله وقهره وجبروته وكبره وكماله لا تنتفي، ويحصل للأنسان باستحضارها إخبات وطمأنينة ووقار وسكينة يزيده في نفسه جلالاً ورفعة وكمالاً، فالمنفي خوف يقلق النفس {ولا هم} في ضمائرهم ولا في ظواهرهم {يحزنون *} أي يتجدد لهم شيء من حزن أصلاً.
Bu niteleme müminlerin önderleri için olunca amellerini sebepler saydı ve onlar hakkında şöyle haber verdi: {فلا خوف عليهم} “onlara hiçbir korku yoktur;” yani zararın baskın gelmesiyle üzerlerine çökecek bir korku yoktur. Belki de böylesi yerlerde isim cümlesiyle ifade edilmesi; O'nun celali, kahrı, ceberutu, büyüklüğü ve kemali nazara alındığında heybetinin yok olmayacağına ve insanın bunu hatırlamasıyla kalbine boyun eğiş, dinginlik, vakâr ve sekinet hâsıl olup kendi nefsinde ona celal, yücelik ve kemal katacağına işaret içindir. Dolayısıyla nefyedilen şey nefsi tedirgin eden korkudur. {ولا هم} “Onlar” ne iç dünyalarında ne de dışlarında {يحزنون *} “üzülecek de değillerdir!” Yani kendilerine asla yeni bir hüzün gelmeyecektir.
18111. Metin
ولما نفى عنهم المحذور، مدهم بإيثار السرور، فقال تعالى: {أولئك} أي العالو الدرجات {أصحاب الجنة} ولما دلت الصحبة على الملازمة، صرح بها بقوله تعالى: {خالدين فيها} خلوداً لا آخراً له، جوزوا بذلك {جزاء} ولما كانوا محسنين فكانت أعمالهم في غاية الخلوص جعلها تعالى أسباباً أولاً وثانياً، فقال مشيراً إلى دوامها لأنها في جبلاتهم {بما كانوا} أي طبعاً وخلقاً {يعملون *} على سبيل التجديد المستمر.
Onlardan sakınılan şeyi nefyedince sevinci tercih etme nimetini onlara bahşederek Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {أولئك} “İşte onlar” yani dereceleri yüce olanlar, {أصحاب الجنة} “cennet ehlidirler;” arkadaşlık (ashab) devamlılığa delalet edince, Allah Teâlâ bunu şu sözüyle açıkça belirtti: {خالدين فيها} “orada ebedî kalıcılar olarak.” Sonu olmayan bir ebedilikle... Bununla karşılık gördüler: {جزاء} “bir karşılık olarak.” Onlar ihsan ehli olup amelleri son derece ihlaslı olduğundan Allah Teâlâ onları birinci ve ikinci derecede sebep kıldı; yaratılışlarında yer aldığı için onların devamlılığına işaret ederek: {بما كانوا} “yapageldiklerine” yani tabiat ve ahlak olarak, {يعملون *} “yaptıklarına [karşılık]” sürekli yenilenme yoluyla...
18112. Metin
ولما تفضل ﷾ على الإنسان بعد الأعمال التي هيأه لها وأقدره عليها ووفقه لها أسباباً قرن بالوصية بطاعته - لكونه المبدع - الوصية بالوالدين لكونه تعالى جعله سبب الإيجاد، فقال في هذا السياق
Allah Teâlâ, insanı hazırladığı, güç yetirdiği ve muvaffak kıldığı amelleri sebep kıldıktan sonra ona lütufta bulununca; kendisi ilk yaratan (mübdi') olduğu için Kendi itaatini vasiyet etmenin yanına, varoluş sebebi kıldığı için anne babaya iyi davranma vasiyetini ekledi. Amellerin sayıldığı bu bağlamda şöyle buyurdu;
18113. Metin
الذي عد فيه الأعمال لكونه سياق الإحسان التي أفضلها الصلاة على ميقاتها، وثانيها في الرتبة بر الوالدين كما في الصحيح، وفي الترمذي: «رضى الله في رضى الوالدين وسخطه في سخطهما» وعلى هذا المنوال جرت عادة القرآن يوصي بطاعة الوالدين بعد الأمر بعبادته {وإذ أخذ الله ميثاق بني إسرائيل لا تعبدون إلا الله وبالوالدين إحساناً} [البقرة: ٨٣] {واعبدوا الله ولا تشركوا به شيئاً وبالوالدين إحساناً} [النساء: ٣٦] وكذا ما بعدهما عاطفاً على ما قدرته أو السورة من نحو أن يقال: وأمرنا الناس أجميعن أن يكونوا بطاعتنا في مهلة الأجل عاملين ولمعصيتنا مجتنبين: {ووصينا الإنسان} أي هذا النوع الذي أنس بنفسه {بوالديه} ولما استوفى {وصى} مفعوليه كان التقدير: ليأتي إليهما حسناً، وقرأ الكوفيون: {إحساناً} وهو أوفق للسياق.
zira bu bağlam ihsan bağlamıdır ki amellerin en faziletlisi vaktinde kılınan namaz, rütbece ikincisi ise Sahih'te geçtiği üzere anne babaya iyilik yapmaktır. Tirmizî'de de: “Allah'ın rızası anne babanın rızasında, O'nun gazabı da anne babanın gazabındadır” buyrulmuştur. Kur'an'ın âdeti, Kendi ibadetini emrettikten sonra anne babaya itaati vasiyet etmek şeklinde cereyan etmiştir: {وإذ أخذ الله ميثاق بني إسرائيل لا تعبدون إلا الله وبالوالدين إحساناً} [el-Bakara: 83] “Hani İsrailoğullarından: 'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin, anne babaya da iyilik yapın' diye kesin söz almıştık”, {واعبدوا الله ولا تشركوا به شيئاً وبالوالدين إحساناً} [en-Nisâ: 36] “Allah'a ibadet edin ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın; anne babaya da iyilik yapın” ve bunlardan sonraki ayetlerde olduğu gibi. Surenin başında takdir ettiğim: 'Bütün insanlara, ecel mühleti içinde itaatimizle amel etmelerini ve isyanımızdan kaçınmalarını emrettik' şeklindeki manaya atıfla: {ووصينا الإنسان} “Biz insana tavsiye ettik” yani hemcinsleriyle ünsiyet kuran bu türe, {بوالديه} “anne babasına [iyilik yapmasını].” {وصى} fiili iki mefulünü de tamamladığında takdir: 'Onlara güzellikle davransın diye' şeklindedir. Kûfeliler {إحساناً} “iyilik” şeklinde okumuşlardır ki bu, bağlama daha uygundur.
18114. Metin
ولما كان حق الأب ظاهراً لا له من الكسب والإنفاق والذب والتأديب لم يذكره، وذكر ما للأم لأن أمده يسير، فربما استهين به فقال مستأنفاً أو معللاً: {حملته أمه} أي بعد أن وضعه أبوه
Babanın hakkı; kazancı, harcaması, koruması ve terbiye etmesi sebebiyle açık olduğundan onu zikretmedi; annenin hakkını ise süresi sınırlı olup belki de hafife alınabileceği için zikrederek yeni bir cümleyle yahut gerekçe göstererek şöyle buyurdu: {حملته أمه} “Annesi onu taşımıştır;” yani babası onu bıraktıktan sonra,
18115. Metin
بمشاركتها في أحشائها، حملاً {كرهاً} بثقل الحبل وأمراضه وأوصابه وأعراضه {ووضعته} أي بعد تمام مدة حمله {كرهاً} فدل هذا - مع دلالته على وجوب حق الأم - على أن الأمر في تكوينه لله وحده، وذكر أوسط ما للأم من مدة التعب بذكر أقل مدة الحمل وأنهى مدة الرضاع لانضباطها فقال تعالى: {وحمله وفصاله} أي ومدة حمله وغاية فطامه من الرضاع، وعبر بالفصال لإرادة النهاية لأن الفطام قد يكون قبل النهاية لغرض ثم تظهر الحاجة فتعاد الرضاعة {ثلاثون شهراً} فانصرف الفصال إلى الكامل الذي تقدم في البقرة فعرف أن أقل مدة الحمل ستة أشهر، وبه قال الأطباء، وربما أشعر بأن أقل مدة الرضاع سنة وتسعة أشهر لأن أغلب الحمل تسعة أشهر.
kendi karnında ona ortak olarak... {كرهاً} “Zahmetle” yani hamileliğin ağırlığı, hastalıkları, ağrıları ve arazlarıyla bir taşıma olarak... {ووضعته} “ve onu doğurmuştur” yani hamilelik süresinin tamamlanmasının ardından, {كرهاً} “zahmetle!” Bu durum —annenin hakkının vacip olduğuna delalet etmesinin yanında— insanın yaratılışındaki hükmün yalnızca Allah'a ait olduğuna delalet etti. Düzenli ve belirli olmasından ötürü, hamileliğin en az süresi ile emzirmenin en son süresini zikrederek annenin zahmet süresinin ortalamasını belirtti ve Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وحمله وفصاله} “Onun taşınması ve sütten kesilmesi” yani hamilelik süresi ve emzirmeden kesilmesinin nihayeti —son nokta kastedildiği için sütten kesilme 'fisâl' kelimesiyle ifade edilmiştir; zira sütten kesme bazen bir amaçla sondan önce olabilir, sonra ihtiyaç doğar ve emzirmeye geri dönülür—: {ثلاثون شهراً} “otuz aydır.” Böylece sütten kesilme, Bakara suresinde geçen tam süreye hamledildi ve hamileliğin en az süresinin altı ay olduğu anlaşıldı; tabipler de bu görüştedir. Ayrıca hamileliğin çoğunlukla dokuz ay sürmesi sebebiyle, emzirmenin en az süresinin bir yıl dokuz ay olduğuna da işaret etmiş olabilir.
18116. Metin
ولما كان ما بعد ذلك تارة يشترك في مؤنته الأبوان وتارة ينفرد أحدهما، طوي ذكرهما، وذكر حرف الغاية مقسماً للموصي إلى قسمين: مطيع وعاصي، ذاكراً ما لكل من الجزاء بشارة ونذارة، إرشاداً إلى أن المعنى: واستمر كلاًّ على أبويه أو أحدهما {حتى إذا بلغ أشده} قال في القاموس: قوته، وهو ما بين ثماني
Bundan sonrasının nafakasında bazen her iki ebeveyn ortak olduğundan, bazen de biri tek başına yüklendiğinden ikisinin zikri dürülüp geçildi ve gaye bildiren edat ({حتى}), tavsiye edileni itaatkâr ve isyankâr olmak üzere iki kısma ayırarak, her birinin karşılığını müjde ve uyarı olarak zikretmek üzere getirildi; bu da mananın: 'Her ikisi veya birisi üzerine bir yük olarak devam etti...' şeklinde olduğuna işaret eder: {حتى إذا بلغ أشده} “Nihayet güçlü çağına erdiği” el-Kāmûs'ta şöyle demiştir: 'Gücü ve kuvvetidir; bu da on sekiz
18117. Metin
عشرة سنة إلى ثلاثين، واحد جاء على بناء الجمع كأنك ولا نظير لهما، أو جمع لا واحد له من لفظه، أو واحده شدة بالكسر مع أن فعلة لا تجمع على أفعل، أو شد ككلب وأكلب أو شد كذئب وأذؤب، وما هما بمسموعين بل قياس - انتهى، وقد مضى في سورة يوسف ما ينفع هنا جداً، وروى الطبراني في ترجمة ابن أحمد بن لبيد البيروتي عن ابن عباس ﵄ أنه قال: الأشد ثلاث وثلاثون سنة، وهو الذي رفع عليه عيسى ابن مريم - قال الهيثمي: وفيه صدقة بن يزيد وثقه أبو زرعة وأبو حاتم وضعفه أحمد وجماعة وبقية رجاله ثقات، قال الزمخشري: وهو أول الأشد وغايته الأربعون.
ile otuz yaş arasıdır. Çoğul kalıbında gelen bir tekildir, 'enük' kelimesi gibidir ve bu ikisinin benzeri yoktur; yahut kendi lafzından tekili olmayan bir çoğuldur; yahut tekili kesra ile 'şidde'dir, gerçi 'fi'le' vezni 'ef'ul' şeklinde çoğul yapılmaz; yahut 'kelb-eklüb' gibi 'şedd'dir ya da 'zi'b-ez'üb' gibi 'şıdd'dir, ancak bu ikisi Araplardan işitilmiş olmayıp kıyasîdir' —alıntı bitti—. Yusuf suresinde burada çok fayda sağlayacak açıklamalar geçmişti. Taberânî, İbn Ahmed b. Lebîd el-Beyrûtî'nin biyografisinde İbn Abbâs'tan (radıyallâhu anhümâ) şöyle dediğini rivayet etmiştir: 'Eşüdd otuz üç yaştır; Meryem oğlu İsa da bu yaşta göğe yükseltilmiştir.' Heysemî demiştir ki: 'Râvileri arasında Sadaka b. Yezîd vardır; Ebû Zür'a ve Ebû Hâtim onu güvenilir saymış, Ahmed ve bir topluluk ise zayıf görmüştür; diğer râvileri güvenilirdir.' Zemahşerî şöyle demiştir: 'Bu, eşüddün başlangıcıdır; nihayeti ise kırktır.'
18118. Metin
ولما كانت أيام الصبى والشباب وإن كانت صفوة عمر الإنسان وأوقات لذاذته ومجتمع شمله وراحاته فيها يظهِر له سر عمره في الغالب لغلبة الأنفس الخبيثة عليه البهيمية والسبعية لما يحملانه عليه من نتائج الشهوات ونوازع
Çocukluk ve gençlik günleri insanın ömrünün en seçkin dönemi, lezzetlerinin vakti, derlenip toparlanmasının ve rahatlıklarının zamanı olsa da, hayvani ve yırtıcı kötü nefislerin ona baskın gelmesi sebebiyle ömrünün sırrı çoğunlukla onda açığa çıkar; zira bu iki nefis onu şehvetlerin neticelerine ve
18119. Metin
الغضب والبطالات، عبر بما يدل على القحط والشؤم والضيق تنبيهاً على ذلك، فقال شارحاً للاستواء ومعبراً عنه: {وبلغ أربعين سنة} فاجتمع أشده وتم حزمه وجده، وزالت عنه شرة الشباب وطيش الصبا ورعونة الجهل، ولذلك كان هذا السن وقت بعثة الأنبياء، وهو يشعر بأن أوقات الصبى أخف في المؤاخذة مما بعدها وكذا ما بين أول الأشد والأربعين {قال} إن كان محسناً قابلاً لوصية ربه: {رب} أي أيها المحسن إليّ بالإيجاد وتيسير الأبوين وغيرهما وتسخيره {أوزعني} أي اجعلني أطيق {أن أشكر نعمتك} أي وازعاً للشكر أي كافاً مرتبطاً حتى لا يغلبني في وقت من الأوقات، وذلك الشكر بالتوحيد في العبادة كما أنه يوحد بنعمة الإيجاد والترزيق، ووحدها تعظيماً للأمر بالإشارة إلى أن النعمة الواحدة لا يبلغ شكرها إلا بمعونة الله مع أن ذكر الأبوين يعرف أن المراد بها الجنس.
öfke ve boş işlerin dürtülerine sürükler. Buna dikkat çekmek için kıtlık, uğursuzluk ve darlığa delalet eden bir lafızla ifade ederek kemale ermeyi açıklayıp şöyle buyurdu: {وبلغ أربعين سنة} “ve kırk yaşına ulaştığı zaman” gücü kemale ermiş, tedbiri ve ciddiyeti tamamlanmış, gençliğin taşkınlığı, çocukluğun havailiği ve cehaletin hafifliği ondan gitmiştir. İşte bundan ötürü bu yaş peygamberlerin gönderilme vakti olmuştur. Bu da çocukluk zamanlarının hesaba çekilmede sonrasına göre daha hafif olduğunu, aynı şekilde güçlü çağın başlangıcı ile kırk yaş arasının da böyle olduğunu hissettirir. Eğer ihsan sahibi olup Rabbinin tavsiyesini kabul eden biriyse şöyle {قال} “dedi:” {رب} “Rabbim!” Yani ey beni var ederek, anne babayı ve diğer şeyleri bana kolaylaştırıp hizmetime vererek bana ihsanda bulunan! {أوزعني} “Bana ilham et/güç ver” yani beni güç yetirebilir kıl, {أن أشكر نعمتك} “nimetine şükretmemi;” yani hiçbir vakitte beni mağlup etmeyecek şekilde şükre sevk edici ve tutucu kıl. Bu şükür, var etme ve rızıklandırma nimetinde O bir olduğu gibi ibadette de tevhidi sağlamakla olur. Tek bir nimete şükretmenin dahi ancak Allah'ın yardımıyla mümkün olabileceğine işaret ederek meseleyi yüceltmek için nimeti tekil getirmiştir; bununla birlikte anne babanın zikredilmesi, kastedilenin cins olduğunu bildirir.
18120. Metin
ولما كان ربما ظن ظان أن المراد بنعمته قدرته على الإنعام ليكون المعنى: أن أشكر لك لكونك قادراً على الإنعام، قال: {التي أنعمت عليّ}
Bir kimse O'nun nimetinden kastın nimet vermeye olan gücü olduğunu ve mananın da: 'Nimet vermeye güç yetirdiğin için Sana şükredeyim' anlamına geldiğini zannedebilir diye şöyle buyurdu: {التي أنعمت عليّ} “bana lütfettiğin”
18121. Metin
أي بالفعل لوجوب ذلك عليّ لخصوصه بي {وعلى والديّ} ولو بمطلق الإيجاد والعافية في البدن، لأن النعمة عليهما نعمة عليّ، وقد مضى في النمل ما يتعين استحضاره هنا.
yani fiilî olarak lütfettiğin; zira bu nimet bana özel olduğu için [şükrü] bana vaciptir; {وعلى والديّ} “ve anne babama [lütfettiğin];” velev ki mutlak var ediliş ve bedendeki afiyetle olsun; çünkü onlara verilen nimet bana da verilmiş bir nimettir. Neml suresinde burada mutlaka hatırlanması gereken açıklamalar geçmişti.
18122. Metin
ولما كان المقصود الأعظم من النعمة الماضية نعمة الإيجاد المراد من شكرها التوحيد، أتبعها تمام الشكر فقال: {وأن أعمل} أي أنا في خاصة نفسي {صالحاً} . ولما كان الصالح في نفسه قد يقع الموقع لعدم الإذن فيه قال: {ترضاه} والتنكير إشارة إلى العجز عن بلوغ الغاية فإنه لن يقّدر الله حق قدره أحد.
Geçen nimetten en büyük maksat var etme nimeti olup bunun şükründen kastedilen de tevhid olunca, bunun peşine şükrün tamamını ekleyerek şöyle buyurdu: {وأن أعمل} “ve yapmamı” yani bizzat kendi nefsimde, {صالحاً} “salih bir amel.” Kendi içinde salih olan bir amel izin verilmediği için bazen yerini bulmayabileceğinden dolayı: {ترضاه} “Senin razı olacağın...” buyurdu. [Sâlihan kelimesinin] belirsiz (nekre) gelişi, nihai dereceye ulaşmaktan aciz olunduğuna işarettir; zira hiç kimse Allah'ı hakkıyla takdir edemez.
18123. Metin
ولما دعا لنفسه بعد أن أوصى برعاية حق أبيه، لقنه سبحانه الدعاء لمن يتفرع منه، حثاً على رعاية حقوقهم لئلا يسلطهم على عقوقه فقال: {وأصلح} أي أوقع الإصلاح، وقال: {لي في ذريتي} لأن صلاحهم يلحقه نفعه، والمراد بقصر الفعل وجعلهم ظرفاً له أن يكون ثابتاً راسخاً سارياً فيهم وهم محيطون به فيكونوا صالحين.
Babasının hakkını gözetmeyi tavsiye ettikten sonra kendi nefsi için dua edince, onları kendisine isyana musallat kılmasın diye haklarını gözetmeye teşvik etmek üzere, Sübhânehu ve Teâlâ kendi soyundan gelenler için dua etmeyi ona telkin edip şöyle buyurdu: {وأصلح} “Ve ıslah eyle” yani ıslahı gerçekleştir, {لي في ذريتي} “benim için zürriyetimi;” çünkü onların salahının faydası kendisine de ulaşır. Fiilin [bana kaydıyla] sınırlandırılması ve zürriyetin fiile zarf kılınmasından maksat, ıslahın onların içinde sabit, köklü ve sirayet edici olması, onların da bunu kuşatması ve böylece salih kimseler olmalarıdır.
18124. Metin
ولما استحضر عند كمال العقل في الأربعين أن ما مضى من العمر كان أغلبه ضائعاً فدعا، وكان من شرط قبول الدعاء التوبة، علله بقوله: {إني تبت} أي رجعت {إليك} أي عن كل ما يقدح في الإقبال
Kırk yaşında aklın kemale ermesiyle ömrün geçen kısmının çoğunun zayi olduğunu hatırlayıp dua edince ve duanın kabulünün şartlarından biri de tövbe olunca, bunu şu sözüyle gerekçelendirdi: {إني تبت} “Muhakkak ki ben tövbe ettim” yani döndüm, {إليك} “Sana;” yani Sana yönelmeyi zedeleyen her şeyden...
18125. Metin
عليك، وأكده إعلاماً بأن حاله في الإقبال على الشهوات حال من يبعد منه الإقلاع فينكر إخباره به، وكذا قوله: {وإني من المسلمين *} أي الذين أسلموا ظواهرهم وبواطنهم لك فانقادوا أتم انقياد وأحسنه.
Şehvetlere yönelme konusundaki halinin vazgeçmesi uzak görünen ve bunu haber vermesi inkâr edilen birinin hali olduğunu bildirmek için bunu pekiştirdi. Şu sözü de böyledir: {وإني من المسلمين *} “Ve muhakkak ki ben teslim olanlardanım!” Yani zahirlerini ve batınlarını Sana teslim edip en tam ve en güzel şekilde boyun eğenlerdenim.
18126. Metin
ولما وصف هذا المؤمن بادئاً به لكونه في سياق الإحسان، وكان المراد بالإنسان الجنس، قال مادحاً له بصيغة الجمع منبهاً على أن قبول الطاعات مشروط ببر الوالدين لأن ما ظهر دليل ما بطن، ومن لا يشكر من كان من جنسه لا سيما وهو أقرب الناس إليه لا سيما وهو السبب في إيجاده لم يشكر الله كما في الحديث «لا يشكر الله من لا يشكر الناس» ومن صلح ما بينه وبين الله صلح ما بينه وبين الناس عامة لا سيما الأقارب نسباً أو مكاناً لا سيما الوالدين: {أولئك} أي العالو الرتبة {الذين نتقبل} بأسهل وجه {عنهم} وأشار سبحانه بصيغة التفعل إلى أنه عمل في قبوله عمل المعتني، وقرأ حمزة والكسائي وحفص بالنون فيه وفي الذي بعده، ويدل على ذلك قوله تعالى:
Bu mümini ihsan bağlamında olduğu için ilk sırada niteleyip insandan kastın da cins olduğunu belirtince; taatlerin kabulünün anne babaya iyilik yapma şartına bağlı olduğuna dikkat çekerek —zira zahir batının delilidir; kendi cinsinden olana, hele hele insanların kendisine en yakını ve varoluş sebebi olana şükretmeyen kimse, hadiste: “İnsanlara şükretmeyen Allah'a da şükretmez” buyrulduğu üzere Allah'a da şükretmiş olmaz; Allah ile arasını düzeltenin genel olarak insanlarla, bilhassa nesep veya mekân bakımından yakınlarıyla, en başta da anne babasıyla arası düzelir— onu çoğul sığasıyla överek şöyle buyurdu: {أولئك} “İşte onlar” yani rütbeleri yüce olanlar, {الذين نتقبل} “kabul edeceğimiz kimselerdir” en kolay şekilde {عنهم} “onlardan;” Sübhânehu ve Teâlâ tefa''ul sığasıyla kabulünde özen gösteren birinin amelini işlediğine işaret etmiştir. Hamza, Kisâî ve Hafs hem bunda hem de sonrakinde nun harfiyle [netekabbelü] okumuşlardır; buna Allah Teâlâ'nın şu buyruğu delalet eder:
18127. Metin
{أحسن} ويجوز أن يراد به مطلق الدعاء أو الطاعات ويكون ما دون الأحسن مقبولاً، قبولاً مطلقاً على مقدار النية فيه، وتكون التعدية بعن إشارة إلى أن جبلاتهم مبنية على الترقي في معارج الكمال في كل وقت إلى غير نهاية، فتكون هذه المحاسن ليست منهم بمعنى أنهم مجبولون على أعلى منها في نهاياتهم والعبرة بالنهايات ولذلك قال تعالى: {ما عملوا} ولم يقل: أعمالهم. ولما كان الإنسان محل النقصان وإن كان محسناً، نبه على ذلك وعلى أن شرط تكفير السيئات التوبة بقوله تعالى: {ونتجاوز} أي بوعد مقبول لا بد من كونه، وهو معنى قراءة حمزة والكسائي بالنون في الفعلين {عن سيئاتهم} أي فلا يعابهم عليها.
{أحسن} “en güzelini” —bununla mutlak dua veya taatler kastedilmiş olup en güzelin altındakiler de niyete göre mutlak bir kabulle kabul edilmiş olabilir; geçişliliğin 'an' (عن) harf-i ceriyle sağlanması, onların yaratılışlarının her vakit nihayetsiz kemal derecelerine yükselmek üzere kurulduğuna, dolayısıyla bu güzelliklerin, onların son noktalarında daha yücesine yaratılmış olmaları manasında kendilerinden sayılmayacağına işaret olabilir; zira itibar sonlaradır, bu yüzden Allah Teâlâ: {ما عملوا} “yaptıklarının” buyurmuş, 'amellerinin' dememiştir—. İnsan, ihsan sahibi olsa dahi noksanlık mahalli olduğundan, buna ve kötülüklerin örtülmesinin şartının tövbe olduğuna Allah Teâlâ'nın şu buyruğuyla dikkat çekti: {ونتجاوز} “ve bağışlayacağımız [kimselerdir]” yani gerçekleşmesi kaçınılmaz, makbul bir vaatle —ki Hamza ve Kisâî'nin her iki fiili nun ile okumalarının manası budur— {عن سيئاتهم} “kötülüklerini;” yani onlardan dolayı kendilerini muaheze etmeyiz.
18128. Metin
ولما كان هذا مفهماً لأنهم من أهل الجنة، صرح به زيادة في مدحهم بقوله: {في أصحاب الجنة} أي أنه فعل بهم ذلك وهم في عدادهم لأنهم لم يزالوا فيه لأنهم ما برحوا بعين الرضا. ولما كان هذا وعداً، أكد مضمونه بقوله: {وعد الصدق} لكونه مطابقاً
Bu onların cennet ehlinden olduğunu hissettirince, onları daha çok övmek için açıkça belirterek şöyle buyurdu: {في أصحاب الجنة} “cennet ehli arasında;” yani rıza nazarında daim oldukları için hep onların arasında yer aldıklarından, onlara bu muameleyi onlar cennetliklerin sayısındayken yapmıştır. Bu bir vaat olunca, içeriğini pekiştirmek için şöyle buyurdu: {وعد الصدق} “Doğru bir vaat olarak” gerçeğe uygun olması hasebiyle,
18129. Metin
للواقع {الذي كانوا} بكون ثابت جداً {يوعدون *} أي يقطع لهم الوعد به في الدنيا ممن لا أصدق منهم، وهم الرسل عليهم الصلاة والسلام.
{الذي كانوا} “oldukları” gayet sabit bir oluşla, {يوعدون *} “kendilerine vadedilmekte!” Yani dünyada kendilerinden daha doğru sözlüsü bulunmayan kimseler —ki onlar aleyhissalâtü vesselâm elçilerdir— tarafından kendilerine kesin olarak vadedilen...
18130. Metin
ولما ذكر سبحانه هذا المحسن بادئاً به لكون المقام للإحسان، أتبعه المسيء المناسب لمقصود السورة المذكور صريحاً في مطلعها فقال تعالى: {والذي قال لوالديه} مع اجتماعهما كافراً لنعمهما نابذاً لوصيتنا بهما فكان كافراً بنعمة أعظم منعم محسوس بعد الكفر بنعم أعظم منعم مطلقاً، والتثنية مشيرة إلى أنه أغلظ الناس كبداً، لأن العادة جرت بقبول الإنسان كلام أصله ولو كان واحداً، وأن الاجتماع مطلقاً له تأثير فكيف إذا كان والداً: {أف} أي تضجر وتقذر واسترذال وتكره مني ولغاتها أربعون - حكاها في القاموس، المتواتر منها عن القراء ثلاث: الكسر بغير تنوين وهو قراءة الجمهور، والمراد به أن المعنى الذي قصده مقترن بسفول ثابت، ومع التنوين وهو قراءة
Sübhânehu ve Teâlâ makam ihsan makamı olduğu için ilk olarak bu muhsini zikredince, surenin başında açıkça zikredilen maksadına uygun olan kötülük edeni (müsi') onun peşine ekleyerek şöyle buyurdu: {والذي قال لوالديه} “O kimse ki anne babasına dedi:” her ikisi bir aradayken onların nimetini inkâr ederek ve onlara dair vasiyetimizi bir kenara atarak... Böylece mutlak anlamda en büyük Nimet Veren'in nimetlerini inkâr ettikten sonra, somut olarak en büyük nimet verenin nimetini de inkâr etmiş oldu. İkili (tesniye) kullanım, onun insanların en katı kalplisi olduğuna işaret etmektedir; zira âdet, insanın tek başına da olsa kökünün (anne babasının) sözünü kabul etmesi yönünde cereyan etmiştir; mutlak olarak bir araya gelişin bir etkisi varken, ya bir de anne baba olurlarsa! {أف} “Öf” yani benden bir bıkkınlık, iğrenme, aşağılama ve hoşnutsuzluk! Bunun kırk lügatı vardır —el-Kāmûs'ta zikredilmiştir—. Kıraat imamlarından mütevatir olanı üçtür: Tenvinsiz kesra ki cumhurun kıraatidir; bununla kastedilen, hedeflediği mananın sabit bir alçaklıkla beraber olmasıdır. Tenvinli olan ise
18131. Metin
المدنيين وحفص والمراد به أنه سفول عظيم سائر مع الدهر بالغلبة والقهر، والفتح من غير تنوين وهو قراءة ابن كثير وابن عامر ويعقوب، والمراد به اقتران المعنى المقصود بالاشتهار بالعلو والانتشار مع الدوام، وقد تقدم في الإسراء عن الحرالي - وهو الحق - أن التأفيف أنهى الأذى وأشده، فإن معناه أن المؤفف به لا خطر له ولا وزن أصلاً، ولا يصلح لشيء بل هو عدم بل العدم خير منه مع أنهى القذر.
Medineliler ve Hafs'ın kıraatidir; bununla kastedilen, galebe ve kahırla zaman boyunca sürüp giden büyük bir alçaklıktır. Tenvinsiz fetha ise İbn Kesîr, İbn Âmir ve Ya'kūb'un kıraatidir; bununla kastedilen, hedeflenen mananın devamlılıkla birlikte üstünlük ve yaygınlıkla şöhret bulmasıdır. İsrâ suresinde el-Harrâlî'den geçtiği üzere —ki hak olan da budur— 'öf' demek eziyetin en son ve en şiddetli noktasıdır; zira bunun anlamı, kendisine 'öf' denilen kimsenin hiçbir değer ve ağırlığının bulunmadığı, hiçbir şeye yaramadığı, bilakis yok hükmünde olduğu, hatta son derece iğrenç görülmekle birlikte yokluğun ondan daha hayırlı olduğudur.
18132. Metin
ولما كان كأنه قيل: لمن هذا التأفيف؟ قال: {لكما} ولما كانا كأنهما قالا له: لم هذا التقذير العظيم بعد الإحسان لا تقدر على جزائنا به، قال مبكتاً موبخاً منكراً على تقدير كونه وعداً: {أتعدانني} أي على سبيل الاستمرار بالتجديد في كل وقت {أن أخرج} أي من مخرج ما يخرجني من الأرض بعد أن غبت فيها وصرت تراباً أحيى كما كنت أول مرة {وقد} أي والحال أنه قد {خلت} أي تقدمت وسبقت ومضت على
Sanki: 'Bu öf kime?' denilmiş gibi: {لكما} “ikinize de!” dedi. Sanki onlar kendisine: 'Karşılığını ödemeye güç yetiremeyeceğin bunca ihsandan sonra bu büyük iğrenme niye?' demişler gibi, bir vaat sayılması takdirinde susturarak, azarlayarak ve inkâr ederek dedi ki: {أتعدانني} “Bana vadediyor musunuz” yani her vakit sürekli yenilenen bir şekilde, {أن أخرج} “çıkarılacağımı mı?” Yani içinde kaybolup toprak olduktan sonra ilk seferki gibi dirilerek beni yerden çıkaracak bir çıkışla çıkarılacağımı mı? {وقد} “Oysa” yani hal şu ki, {خلت} “gelip geçmiştir” yani öne geçmiş, geçip gitmiştir
18133. Metin
سنن الموت {القرون} أي الأجيال الكثيرة من صلابتهم، وأثبت الجار لأن القرن لا ينخرم إلا بعد مدة طويلة، فالانخرام في ذلك غير مستغرق للزمان فقال: {من قبلي} أي قرناً بعد قرن وأمة بعد أمة وتطاولت الأزمان وأغلبهم يكذب بهذا الحديث فأنا مع الأغلب، وتأيد ذلك بأنه لم يرجع أحد منهم {وهما} أي والحال أنهما كلما قال لهما ذلك {يستغيثان الله} أي يطلبان بدعائهما من له جميع الكمال أن يعينهما بإلهامة قبول كلامهما، قائلين لولدهما مجتهدين بالنصيحة له بعد الاجتهاد بالدعاء: {ويلك} كما يقول المشفق إذا زاد به الكرب وبلغ منه الغم، إشارة إلى أنه لم يبق له إن أعرض إلا الويل وهو الهلاك {آمن} أي أوقع الإيمان الذي لا إيمان غيره، وهو الذي ينقذ من كل هلكة، ويوجب كل فوز بالتصديق بالعبث وبكل ما جاء عن الله، ثم عللا أمرهما على هذا الوجه مؤكدين في مقابلة إنكاره فقالا: {إن وعد الله} أي الملك الأعظم المحيط بجميع صفات المهابة والكمال الموصوف بالعزة والحكمة {حق} أي ثابت أعظم ثبات لانه لو لم يكن حقاً لكان نقصاً من جهة الإخلاف الذي لا يرضاه لنفسه أقل العرب فكيف وهو يلزم منه منافاة الحكمة بكون
ölüm kanununa göre; {القرون} “nice nesiller;” yani sağlamlıklarına rağmen nice çağlar... Harf-i ceri ({من}) sabit kıldı; çünkü bir nesil ancak uzun bir süre sonra yok olur, dolayısıyla bundaki yok oluş bütün zamanı kapsamaz; şöyle dedi: {من قبلي} “benden önce!” Yani asır asır, ümmet ümmet geçmiş, zaman uzamış ve onların çoğu bu sözü yalanlamıştır; ben de çoğunlukla beraberim. Onlardan hiçbirinin geri dönmemiş olması da bunu desteklemektedir. {وهما} “Onlar ise” yani o kendilerine bunu her söylediğinde ikisi, {يستغيثان الله} “Allah'tan yardım dilerler;” yani dualarıyla bütün kemal sıfatlarının sahibinden, sözlerini kabul etmesini ona ilham ederek kendilerine yardım etmesini isterler; duadaki gayretlerinden sonra nasihatte de gayret göstererek evlatlarına şöyle derler: {ويلك} “Yazıklar olsun sana!” Şefkatli bir kimsenin sıkıntısı arttığında ve kederi son raddeye ulaştığında söylediği gibi; yüz çevirdiği takdirde helak demek olan 'veyl'den başka bir şeyin kalmadığına işaret ederek: {آمن} “İman et!” Yani başka hiçbir imanın geçerli olmadığı o imanı gerçekleştir; zira dirilişi ve Allah'tan gelen her şeyi tasdik etmekle her türlü helaktan kurtaran ve her türlü kurtuluşu kazandıran odur. Sonra onun inkârına karşılık pekiştirerek bu yöndeki emirlerini gerekçelendirip dediler ki: {إن وعد الله} “Şüphesiz Allah'ın vaadi” yani heybet ve kemal sıfatlarının tümünü kuşatan, izzet ve hikmet sahibi o en yüce Hükümdar'ın vaadi, {حق} “haktır!” Yani en sağlam şekilde sabittir; çünkü hak olmasaydı, Arapların en basidinin bile kendine yakıştırmadığı sözden cayma yönünden bir noksanlık olurdu. Kaldı ki bundan dolayı,
18134. Metin
الخلق حينئذ على وجه العبث لأنهم عباد ورعايا لا يعرضون على ملكهم الذي أبدعهم مع علمه بما هم عليه من ظلم بعضهم لبعض وبغي بعضهم على بعض {فيقول} مسبباً عن قولهما ومعقباً له: {ما هذا} أي الذي ذكرتماه لي من البعث {إلا أساطير الأولين *} أي خرافات كتبها على وجه الكذب الأولائل وتناقلها منهم الأعمار جيلاً بعد جيل فصارت بحيث يظن الضعفاء أنها صحيحة - هذا والعجب كل العجب أنه بتصديقه لا يلزمه فساد على تقدير من التقادير الممكنة، بل يحمله التصديق على محاسن الأعمال ومعالي الأخلاق التي هو مقر بأنها محاسن من لزوم طريق الخير وترك طريق الشر، وتكذيبه يجره إلى المرح والأشر، والطبر وأفعال الشر، ودنايا الأخلاق مع احتمال الهلاك الذي يخوفانه به وهو لا ينفي أنه محتمل وإن استبعده فما دعوه إليه كما ترى لا يأباه عاقل ولكنها عقول كادها باريها.
yaratılışın bir abes olmasıyla hikmete aykırılık da gerekirdi; çünkü onlar, birbirlerine zulmettiklerini ve haksızlık ettiklerini bildiği halde kendilerini yoktan var eden Hükümdarlarına arz olunmayacak kullar ve tebaadırlar. {فيقول} “O da der ki” onların sözüne binaen ve hemen ardından: {ما هذا} “Bu” yani bana bahsettiğiniz diriliş, {إلا أساطير الأولين *} “öncekilerin masallarından başka bir şey değildir!” Yani öncekilerin yalan üzere yazdığı, nesillerin çağlar boyu birbirinden aktardığı ve zayıf kimselerin doğru sandığı hurafelerdir. Şaşılacak şey şu ki; onun bunu doğrulaması halinde muhtemel hiçbir takdirde bir fesat doğmaz, bilakis tasdik onu iyi işlere ve hayır yolunu tutup şer yolunu terk etmek gibi bizzat kendisinin de güzel olduğunu kabul ettiği üstün ahlaka sevk eder. Yalanlaması ise onu şımarıklığa, azgınlığa, kibirlenmeye, şer fiillere ve alçak huylara sürükler; üstelik anne babasının kendisini korkuttuğu helak ihtimali de vardır ki uzak görse bile bunun muhtemel olduğunu inkâr edemez. Görüldüğü üzere onu davet ettikleri şeyi hiçbir akıl sahibi reddetmez; fakat bunlar, Yaratıcılarının aldattığı akıllardır.
18135. Metin
ولما كان هذا الكلام، ومع بلوغ النهاية في حسن الانتظام، وقد حصر الإنسان هذين القسمين مثلاً بليغاً لكفار العرب ومؤمنيهم، فالأول للمؤمنين التابعين لملة إبراهيم ﵊، الآتي بها أعظم أنبيائه الكرام محمد عليه أفضل الصلاة والسلام، والثاني للكفار المنابذين لأعظم آبائهم إبراهيم ﵊ الذي يعرفونه منه نقلاً يتوارثونه من آبائهم، وقرآناً معجزاً كأنهم سمعوه من خالقهم أنه موحد لله مقر بالبعث محذر من غوائله، وكان قد ابتدأ سبحانه الحديث عنهم بما ذكر مما كفروا فيه المنعمين واستحقوا كلتا السوءتين، خزي الدنيا وعذاب الآخرة، أخبر عنهم بما أنتجه تكذيبهم بموعود ربهم وعقوقهم لوالديهم حقيقة أو تعليماً بقوله: {أولئك} أي البعداء من العقل والمروءة وكل خير {الذين حق} أي ثبت ووجب. ولما كان هذا وعيداً، دل عليه بأداة الاستعلاء فقال: {عليهم القول} أي الكامل في بابه بأنهم أسفل السافلين، وهذا يكذب من قال: إنها نزلت في عبد الرحمن بن أبي بكر ﵄، فإنه أسلم وصار من أكابر الصحابة ﵃ أجمعين، فحقت له الجنة.
Bu söz, intizamın güzelliğinde son noktaya ulaşmakla birlikte, insanı Arap kâfirleri ve müminleri için beliğ bir misal kılan bu iki kısma ayırmıştır: Birincisi, İbrahim'in -ona selâm olsun- milletine tabi olan ve onu O'nun kerîm peygamberlerinin en yücesi Muhammed'in -en üstün salât ve selâm onun üzerine olsun- getirdiği müminler içindir; ikincisi ise atalarından miras aldıkları nakille ve sanki Yaratıcılarından işitmiş gibi oldukları mucize Kur'an'la, Allah'ı birleyen, dirilişi ikrar eden ve tehlikelerinden sakındıran biri olarak bildikleri en büyük ataları İbrahim'e -ona selâm olsun- cephe alan kâfirler içindir. Sübhânehu ve Teâlâ onlar hakkındaki söze, nimet verenleri inkâr ettikleri ve iki kötülüğü birden —dünya rüsvaylığı ve ahiret azabını— hak ettikleri belirtilen şeylerle başlamış olduğundan; Rablerinin vaadini yalanlamalarının ve anne babalarına hakikatte veya öğretim yoluyla isyan etmelerinin doğurduğu sonucu haber vererek şöyle buyurdu: {أولئك} “İşte onlar” yani akıldan, mürüvvetten ve her türlü hayırdan uzak olanlar, {الذين حق} “hak olmuş kimselerdir” yani sabit ve vacip olmuştur. Bu bir tehdit olunca üstünlük bildiren edatla ({عليهم}) buna delalet ederek şöyle buyurdu: {عليهم القول} “üzerlerine o söz;” yani kendi alanında tam olan, onların aşağıların aşağısı olduğuna dair söz... Bu da ayetin Abdurrahman b. Ebî Bekir (radıyallâhu anh) hakkında indiğini söyleyen kimseyi yalanlamaktadır; zira o Müslüman olmuş ve bütün sahabilerin (radıyallâhu anhüm) büyüklerinden biri haline gelmiştir; dolayısıyla cennet onun için hak olmuştur.
18136. Metin
ولما أثبت لهم هذه الشنيعة، عرف بكثرة من شاركهم فيها فقال: {في} أي كائنين في {أمم} أي خلائق كانوا بحيث يقصدهم الناس ويتبع بعضهم بعضاً {قد خلت} تلك الأمم. ولما كان المحكوم عليه بعض السالفين، أدخل الجار فقال: {من قبلهم} فكانوا قدوتهم {من الجن} بدأ بهم لأن العرب تستعظمهم وتستجير بهم، وذلك لأنهم يتظاهرون لهم يؤذونهم ولم يقطع أذاهم لهم وتسلطهم عليهم ظاهراً وباطناً إلا القرآن، فإنه أحرقهم بأنواره وجلاهم عن تلك البلاد بجلي آثاره {والإنس} وما نفعتهم كثرتهم ولا أغنت عنهم قوتهم، ثم علل حقوق الأمر عليهم أو استأنف بقوله مؤكداً تكذيباً لظن هذا القسم الذي الكلام فيه أن الصواب مع الأكثر: {إنهم} أي كلهم {كانوا} أي جبلة وطبعاً وخلقاً لا يقدرون على الانفكاك عنه {خاسرين *} أي عريقين في هذا الوصف.
Onlara bu çirkin durumu isnat edince, bu konuda onlara ortak olanların çokluğunu bildirerek şöyle buyurdu: {في} “içinde [bulunarak]” yani şu toplulukların içinde: {أمم} “topluluklar” yani insanların kendilerine yöneldiği ve birbirlerine tabi olduğu mahlukatlar; {قد خلت} “gelip geçmiş olan” o ümmetler... Hüküm verilenler geçmişlerin bir kısmı olunca harf-i ceri ({من}) dâhil ederek: {من قبلهم} “kendilerinden önce” buyurdu; böylece onlar kendilerinin önderleri oldular; {من الجن} “cinlerden” —cinlerle başladı, çünkü Araplar onları gözlerinde büyütür ve onlara sığınırlardı; zira cinler onlara görünür ve eziyet ederlerdi; onlara verdikleri eziyeti ve zahiren batınen üzerlerindeki hâkimiyetlerini ancak Kur'an kesti; nitekim Kur'an onları nurlarıyla yaktı ve apaçık eserleriyle o beldelerden sürüp çıkardı— {والإنس} “ve insanlardan...” Çoklukları onlara fayda vermedi, güçleri de onları kurtarmadı. Sonra hükmün üzerlerine hak olmasını gerekçelendirerek yahut hakkında konuşulan bu grubun 'doğru olan çoğunlukladır' zannını yalanlamak üzere pekiştirerek yeni bir cümleyle şöyle buyurdu: {إنهم} “Şüphesiz onlar” yani hepsi, {كانوا} “idiler” yani yaratılış, tabiat ve ahlak olarak kendisinden ayrılamayacakları bir şekilde, {خاسرين *} “hüsrana uğrayanlar!” Yani bu vasıfta kökleşmiş kimseler...
18137. Metin
ولما قسمهم في الأعمال، جمعهم في العدل والإفضال فقال: {ولكل} أي من فريقي السعداء والبعداء من القبيلتين: الجن
Ameller konusunda onları kısımlara ayırınca, adalet ve ihsanda onları bir araya getirerek şöyle buyurdu: {ولكل} “Her biri için” yani iki kabilenin (cin
18138. Metin
والإنس، في الدنيا والآخرة {درجات} أي دركات أي منازل ومراتب متفاضلين فيها {من} أجل {ما عملوا} أو من جوهره ونوعه من الأعمال الصالحة والطالحة. ولما كان التقدير: ليظهر ظهوراً بيناً أنه سبحانه فاعل بالاختيار بالمفاوته بين العقلاء ويظهر بيناً لا وقفة فيه أن الحقائق على غير ما كان يتراءى لهم في الدنيا، فإن حجب المكاره والشهوات كانت ترى الأمور على خلاف ما هي عليه، عطف عليه قوله في قراءة البصريين وعاصم وهشام عن ابن عامر بخلاف عنه: {وليوفيهم} أي ربهم الذي تقدم إقبال المحسن عليه ودعاؤه له، وقراءة الباقين بالنون أنسب لمطلع السورة ولما يشير إليه من كشف حجب الكبرياء في يوم الفصل.
ve insan) bahtiyarlar ve bedbahtlar fırkalarından her biri için, dünyada ve ahirette, {درجات} “dereceler vardır” yani birbirlerine üstünlük sağladıkları derekeler, konaklar ve mertebeler vardır; {من} ötürü: {ما عملوا} “yaptıklarından” yahut salih ve kötü amellerin özünden ve türünden ötürü... Takdirî anlam: 'Akıl sahipleri arasındaki farklılıkla Sübhânehu ve Teâlâ'nın iradesiyle dilediğini yapan fail olduğu apaçık ortaya çıksın ve hakikatlerin dünyada kendilerine göründüğü gibi olmadığı şüphesiz biçimde aşikâr olsun —çünkü zorluklar ve şehvetler perdeleri, işleri olduklarının aksine gösteriyordu—' şeklinde olunca; Basralıların, Âsım'ın ve İbn Âmir'den gelen farklı rivayetle Hişâm'ın kıraatinde yer alan şu sözü buna atfetti: {وليوفيهم} “ve onlara tam olarak ödesin diye” yani ihsan sahibinin kendisine yöneldiği ve dua ettiği Rableri... Diğerlerinin nun ile okuyuşu surenin başlangıcına ve hüküm gününde kibriya perdelerinin açılacağına dair işarete daha uygundur.
18139. Metin
ولما كان سبحانه يعلم مثاقيل الذر وما دونها وما فوقها ويجعل الجزاء على حسبها في المقدار والشبه والجنس والنوع والشخص حتى يكاد يظن العامل أن الجزاء هو العمل قال: {أعمالهم} أي جزاءها من خير وشر وجنة ونار - وهذا ظاهر، أو نص في أن الجن يثابون بالإحسان كما يعاقبون بالعصيان، وسورة الرحمن كلها خطاب للثقلين
Sübhânehu ve Teâlâ zerrelerin ağırlığını, bundan azını ve çoğunu bildiği ve karşılığı miktar, benzerlik, cins, tür ve şahıs bakımından amel edenin neredeyse karşılığın amelin kendisi olduğunu zannedeceği şekilde onun dengi kıldığı için: {أعمالهم} “amellerini[n karşılığını],” yani hayır, şer, cennet ve cehennem cinsinden karşılığını buyurdu. Bu durum açıktır; yahut cinlerin de tıpkı isyan sebebiyle cezalandırıldıkları gibi iyilik sebebiyle mükâfatlandırılacaklarına dair açık bir nastır. Rahmân suresinin tamamı her iki zümreye (insan ve cinne) bir hitaptır:
18140. Metin
بالثواب لأهل الطاعة، والعقاب لأهل المعصية من كل من القبيلتين؛ كما سيأتي إن شاء الله تعالى بيانه، ويجزى مطيعهم بالثواب كما يجازى عاصيهم بالعقاب - قاله مالك وابن أبي ليلى والضحاك وغيرهم كما نقله البغوي {وهم} أي والحال أنهم {لا يظلمون *} أي لا يتجدد لهم شىء من ظالم ما من ظلم في جزاء أعمالهم بزيادة في عقاب أو نقص من ثواب، بل الرحمانية كما كانت لهم في الدنيا فهي لهم في الآخرة فلا يظلم ربك أحداً بأن يعذبه فوق ما يستحقه من العقاب، أو ينقصه عما يستأهل من الثواب.
İki kabileden de itaat edenlere sevap, isyan edenlere ceza ile hitap eder; inşâallahu teâlâ açıklaması gelecektir. İtaatkâr olanlarına sevap verilir, tıpkı isyankâr olanlarının cezalandırıldığı gibi... Bunu Begavî'nin naklettiğine göre Mâlik, İbn Ebî Leylâ, Dahhâk ve başkaları söylemiştir. {وهم} “Ve onlara” yani hal şu ki onlara, {لا يظلمون *} “haksızlık edilmez!” Yani amellerinin karşılığında cezanın artırılması veya sevabın eksiltilmesi suretiyle zulümden hiçbir şey yapılmaz; bilakis Rahmâniyet dünyada onlar için olduğu gibi ahirette de onlar içindir. Rabbin hiç kimseye hak ettiğinden fazla azap ederek veya hak ettiği sevabı eksilterek zulmetmez.
18141. Metin
ولما كان الظاهر في هذه السورة الإنذار كما يشهد به مطلعها، قال ذاكراً بعض ما يبكت به المجرمون يوم البعث الذي كانوا به يكذبون ويكون فيه توفية جزاء الأعمال، عاطفاً على ما تقديره: اذكر لهم هذا لعلهم يأنفون أن يكونوا المسيئين فيكونوا من المحسنين: {ويوم} أي واذكر لهم يوم يعرضون - هكذا كان الأصل ولكنه أظهر الوصف الذي أوجب لهم الجزاء إشارة إلى أن الأمر كان ظاهراً لهم ولكنهم ستروا، أنوار عقولهم فقال: {يعرض الذين كفروا} أي من الفريقين المذكورين {على النار} أي يصلون لهبها ويقلبون فيها كما يعرض اللحم الذي يشوى، مقولاً لهم على سبيل التنديم والتقريع والتوبيخ والتشنيع
Bu surede zahir olanın, başlangıcının da şahitlik ettiği üzere uyarı (inzar) olması sebebiyle; takdiri: 'Kötülük edenlerden olmaktan kaçınıp iyilik edenlerden olsunlar diye bunu onlara hatırlat' şeklinde olan manaya atfederek, yalanlayageldikleri ve amellerin karşılığının tastamam verileceği diriliş gününde suçluların susturulacağı şeylerden bir kısmını zikredip şöyle buyurdu: {ويوم} “Ve o gün” yani onlara sunulacakları günü hatırlat —asıl olan böyleydi; fakat meselenin kendilerine açık olduğuna ancak akıllarının nurlarını örttüklerine işaret etmek üzere kendilerine bu cezayı gerektiren vasfı açıkça belirterek şöyle buyurdu—: {يعرض الذين كفروا} “inkâr edenler sunulur” yani zikredilen iki gruptan inkâr edenler, {على النار} “ateşe;” yani kızartılan etin ateşe sunulduğu gibi alevine maruz bırakılıp içinde evrilip çevrilirler; pişman ettirme, paylama, azarlama ve kınama kabilinden kendilerine şöyle denilir:
18142. Metin
لأنهم لم يذكروا الله حق ذكره عند شهواتهم بل نالوها مع مخالفة أمره سبحانه ونهيه: {أذهبتم} في قراءة نافع وأبي عمرو والكوفيين بالإخبار، وقراءة الباقين بالاستفهام لزيادة الإنكار والتوبيخ {طيباتكم} أي لذاتكم باتباعكم الشهوات {في حياتكم} ونفر منها بقوله تعالى: {الدنيا} أي القريبة الدنية المؤذن وصفها لمن يعقل بحياة أخرى بعدها، فكان سعيكم في حركاتكم وسكناتكم لأجلها حتى نلتموها {واستمتعتم} أي طلبتم وأوجدتم انتفاعكم {بها} وجعلتموها غاية حظكم في رفعتكم ونعمتكم.
Zira onlar şehvetleri anında Allah'ı hakkıyla anmadılar, bilakis O'nun emir ve yasağına aykırı olarak onlara ulaştılar: {أذهبتم} “Siz giderdiniz” —Nâfi', Ebû Amr ve Kûfelilerin kıraatinde haber kipindedir; diğerlerinin kıraatinde ise inkâr ve azarlamayı artırmak için istifham (soru) iledir— {طيباتكم} “güzel şeylerinizi” yani şehvetlere uyarak lezzetlerinizi, {في حياتكم} “hayatınızda;” Allah Teâlâ şu buyruğuyla ondan nefret ettirdi: {الدنيا} “dünya;” yani aklı olan kimse için nitelemesi kendisinden sonra başka bir hayatı haber veren o yakın ve alçak hayatta... Bütün hareket ve durgunluklarınızdaki çabanız onun içindi ve nihayet ona eriştiniz; {واستمتعتم} “ve yararlandınız” yani faydalanmayı talep edip gerçekleştirdiniz, {بها} “onunla;” yücelmeniz ve nimetinizdeki nasibinizin nihai gayesi kıldınız.
18143. Metin
ولما كان ذلك استهانة بالأوامر والنواهي للاستهانة بيوم الجزاء، سبب عنه قوله تعالى: {فاليوم تجزون} أي على إعراضكم عنا بجزاء من لا تقدرون التقصي من جزائه بأيسر أمر منه {عذاب الهون} أي الهوان العظيم المجتمع الشديد الذي فيه ذلك وخزي {بما كنتم} جبلة وطبعاً {تستكبرون} أي تطلبون الترفع وتوجدونه على الاستمرار {في الأرض} التي هي لكونها تراباً وموضوعة على الزوال والخراب،
Bu durum, ceza gününü hafife almaktan ötürü emir ve yasakları hafife almak olunca, buna dayalı olarak Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {فاليوم تجزون} “İşte bugün cezalandırılacaksınız” yani bizden yüz çevirmenize karşılık, en basit bir emrinden dahi kurtulmaya güç yetiremeyeceğiniz Zât'ın cezasıyla, {عذاب الهون} “alçaltıcı azapla;” yani içinde zillet ve rüsvaylık bulunan o büyük, katmerli ve şiddetli aşağılanmayla; {بما كنتم} “olduğunuz sebebiyle” yaratılış ve tabiat olarak, {تستكبرون} “büyüklük taslamakta” yani sürekli olarak böbürlenmeyi talep edip sergilemekte olduğunuz; {في الأرض} “yeryüzünde;” ki yeryüzü toprak olması, zevale ve harabeye mahkûm bulunması sebebiyle
18144. Metin
أحق شيء بالتواضع والذل والهوان. ولما كان الاستكبار يكون بالحق لكونه على الظالمين فيكون ممدوحاً، قيده بقوله: {بغير الحق} أي الأمر الذي يطابقه الواقع وهو أوامرنا ونواهينا، ودل بأداة الكمال على أنه لا يعاقب على الاستكبار مع الشبهة {وبما كنتم} على الاستمرار {تفسقون *} أي تجددون الخروج عن محيط الطاعة الذي تدعو إليه الفطرة الأولى العقل إلى نوازع المعاصي.
tevazu, boyun eğiş ve alçakgönüllülüğe en layık olan şeydir. Büyüklük taslamak, zalimlere karşı olması sebebiyle haklı olup övülebilir olduğundan, bunu şu sözüyle kayıtladı: {بغير الحق} “haksız yere;” yani gerçeğe uygun olan şeyin —ki o da emir ve yasaklarımızdır— hilafına... Kemâl edatıyla şüpheyle birlikte olan kibirlenmenin cezalandırılmayacağına delalet etti. {وبما كنتم} “ve olduğunuz sebebiyle” sürekli olarak, {تفسقون *} “yoldan çıkmakta!” Yani ilk fıtrat olan aklın davet ettiği itaat çemberinden günahların dürtülerine doğru sürekli çıkış sergilemekte...
18145. Metin
ولما هددهم سبحانه بالأمور الأخروية، وستر الأمر بالتذكير بها لكونها مستورة وهم بها يكذبون في قوله «ويوم» ، وختم بالعذاب على الاستكبار المذموم والفسق، عطف عليه تهديهم بالأمور المحسوسة لأنهم متقيدون بها مصرحاً بالأمر بالذكر فقال تعالى: {واذكر} أي لهؤلاء الذين لا يتعظون بمحط الحكمة الذي لا يخفى على ذي لب، وهو البعث. ولما كان أقعد ما يهددون به في هذه السورة وأنسبه لمقصودها عاد لكونهم أقوى الناس أبداناً وأعتاهم رقاباً وأشدهم قلوباً وأوسعهم ملكاً وأعظمهم استكباراً بحيث كانوا يقولون {من أشد منا قوة} وبنوا البنيان الذي يفني الدهر ولا يفنى، فلا يعمله إلا من نسي الموت أو رجا الخلود واصطنعوا جنة على وجه الأرض لأن ملكهم
Sübhânehu ve Teâlâ onları ahirete dair hususlarla tehdit edip “Ve o gün” ifadesinde bunların gaybî olması ve kendilerinin de bunu yalanlaması sebebiyle hatırlatma emrini gizli tuttuktan, ardından da yerilmiş kibir ve fasıklık üzerine azap ile son verdikten sonra; duyularla algılanan şeylere bağlı oldukları için hatırlama emrini açıkça belirterek onları somut hususlarla tehdit etmeyi buna atfetti ve Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {واذكر} “Ve hatırla/hatırlat” yani akıl sahibine gizli kalmayan hikmetin odak noktası olan dirilişle öğüt almayan şu kimselere... Bu surede kendilerinin tehdit edileceği en yerinde ve surenin maksadına en uygun olan kavim Âd kavmiydi; zira onlar beden bakımından insanların en güçlüsü, boyun eğmeme konusunda en serkeşi, kalpleri en katı olanı, mülkleri en geniş ve kibirleri en büyük olanı idiler; öyle ki: {من أشد منا قوة} “Bizden daha kuvvetli kim varmış?” diyorlardı. Zamanı tüketen ama kendisi tükenmeyen binalar inşa ettiler ki bunu ancak ölümü unutan veya ebediliği uman kimse yapar; yeryüzünde adeta cennet kurdular, çünkü hâkimiyetleri
18146. Metin
عمها كلها مع قرب بلادهم لكونها في بلاد العرب من قريش ومعرفتهم بأخبارهم ورؤيتهم لديارهم وكون عذابهم نشأ من بلدهم بدعاء من دعا منهم، ذكر أمرهم على وجه دل على مقصود السورة، وعبر بالأخوة تسلية لنبيه ﷺ لأن فظيعة القوم لمن هو منهم ويعلمون مناقبه ومفاخره أنكأ فقال: {أخا عاد} وهو أخو هود ﵊ الذي كان بين قوم لا يعشرهم قومك في قوة ولا مكنة، وصدعهم مع ذلك بمر الحق وبادأهم بأمر الله، لم يخف عاقبتهم ونجيته منهم، فهو لك قدوة وفيه أسوة، ولقومك في قصدهم إياك بالأذى من أمره موعظة.
her yeri kaplamıştı. Bununla birlikte beldelerinin Arap topraklarında bulunması hasebiyle Kureyş'e yakın olması, haberlerini bilmeleri, yurtlarını görmeleri ve azaplarının içlerinden dua edenin duasıyla kendi beldelerinden neşet etmiş olması sebebiyle; surenin maksadına delalet edecek şekilde onların durumunu zikretti. Peygamberini (sallallâhu aleyhi ve sellem) teselli etmek için 'kardeşlik' lafzıyla ifade etti; çünkü bir kavmin, içlerinden çıkan ve erdemleri ile övünçlerini bildikleri kimseye yaptığı kötülük daha yaralayıcıdır. Şöyle buyurdu: {أخا عاد} “Âd'ın kardeşini;” o da Hûd'dur -ona selâm olsun-. O, senin kavminin güç ve imkân bakımından onda birine bile ulaşamayacağı bir kavim arasındaydı; buna rağmen hakkın acı olanını yüzlerine haykırdı, Allah'ın emriyle onlara karşı durdu, onların akıbetinden korkmadı ve Ben de onu onlardan kurtardım. Dolayısıyla o senin için bir rehber ve onda güzel bir örnek vardır; senin kavmin için de sana eziyet etme niyetlerinde onun kıssasında bir ibret vardır.
18147. Metin
ولما ذكره ﵊ لمثل هذه المقاصد الجليلة، أبدل منه قصته زيادة في البيان، فقال مبيناً أن الإنذار هو المقصد الأعظم من الرسالة: {إذ} أي حين {أنذر قومه} أي الذين لهم قوة زائدة على القيام فيما يحاولونه {بالأحقاف} قال الأصبهاني: قال ابن عباس: واد بين عمان ومهرة، قال: وقال مقاتل: كانت منازل
Böylesine yüce maksatlarla onu -ona selâm olsun- zikredince, açıklamayı artırmak için kıssasını onun yerine bedel getirerek peygamberliğin en büyük gayesinin uyarı (inzar) olduğunu beyan edip şöyle buyurdu: {إذ} “Hani” yani o vakit ki {أنذر قومه} “kavmini uyarmıştı” yani giriştikleri işleri yapmaya fazlasıyla gücü yeten kimseleri, {بالأحقاف} “Ahkāf'ta!” el-İsbahânî şöyle demiştir: İbn Abbâs dedi ki: 'Umman ile Mehra arasında bir vadidir.' Dedi ki: Mukātil de şöyle demiştir: 'Onların yurtları...