Muhammed

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

18220. Metin

مقصودها التقدم إلى المؤمنين في حفظ حظيرة الدين بإدامة الجهادة للكفار، حتى يلزموهم الصغار، أو يبطلوا ضلالهم كما أصل الله أعمالهم، لا سيما أهل الردة الذين فسقوا عن محيط الدين إلى أودية الضلال المبين، والتزام هذا الخلق الشريف إلى أن تضع الحرب أوزارها بإسلام أهل الأرض كلهم بنزول عيسى ﵊، وعلى ذلك دل اسمها) الذين كفروا (لأن من المعلوم أن من صدك عن سبيلك قاتلته وأنك إن لم تقاتله كن مثله، واسمعها محمد واضح في ذلك لأن الجهاد كان خلقه عليه أفضل الصلاة والسلام إلى أن توفاه الله تعالى وهو نبي الرحمة بالملحمة لأنه لا يكون حمد وثم نوع ذم كما تقدم تحقيقه في سورة فاطر وفي سبإ وفي الفاتحة، ومتى كان كف عن أعداء الله كان الذم، وأوضح أسمائها في

Bu surenin maksadı, kâfirlere karşı cihadı sürekli kılarak dinin himaye alanını koruma hususunda müminleri öne geçirmek; ta ki kâfirleri boyun eğmeye mecbur bıraksınlar veya Allah'ın onların amellerini boşa çıkardığı gibi onların sapıklıklarını da ortadan kaldırsınlar. Özellikle dinin kuşatıcı alanından apaçık sapıklık vadilerine çıkarak dinden dönen irtidat ehline karşı [bu yapılmalıdır]. İsa aleyhisselâm'ın inişiyle yeryüzü halkının tamamının Müslüman olmasıyla savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar bu şerefli ahlakı benimsemektir. Sureye verilen {الذين كفروا} "İnkâr edenler" adı da buna delalet etmektedir; çünkü bilinen bir gerçektir ki, seni yolundan alıkoyan kimseyle savaşırsın ve eğer onunla savaşmazsan onun gibi olursun. Surenin diğer adı olan Muhammed ismi de bu hususta açıktır; zira Allah Teâlâ onun canını alıncaya kadar cihad onun ahlakı idi. O, çetin savaş ile [gelen] rahmet peygamberidir; çünkü Fâtır, Sebe' ve Fâtiha surelerinde geçtiği üzere övgü varken herhangi bir kınama türü bulunamaz. Ne zaman ki Allah'ın düşmanlarından el çekilirse kınama o zaman vaki olur. Bu maksadı ifade eden isimlerinin en açığı ise

18221. Metin

هذا المقصد القتال، فإن من المعلوم أنه لأهل الضلال) بسم الله (الملك الأعظم الذي أقام جنده للذب عن حماه) الرحمن (الذي عمت رحمته تارة بالبيان وأخرى بالسيف والسنان) الرحيم (الذي خص حزبه بالحفظ في طريق الجنان.

el-Kıtâl (Savaş) ismidir; çünkü bilinmektedir ki o, sapıklık ehline karşıdır. Harem bölgesini savunmak için ordusunu sevk eden en büyük Hükümran olan {بسم الله} "Allah'ın adıyla", rahmeti kimi zaman beyanla, kimi zaman da kılıç ve mızrakla kuşatıcı olan {الرحمن} "Rahmân olan", cennet yolunda kendi taraftarlarını korumaya tahsis eden {الرحيم} "Rahîm olan".

18222. Metin

لما أقام سبحانه الأدلة في الحواميم حتى صارت كالشمس، لا يزيغ عنها إلا هالك، وختم بأنه يهلك بعد هذه الأدلة القوم الفاسقون، افتتح هذه بالتعريف بهم

Allah Teâlâ, Hâ-Mîm ile başlayan surelerde delilleri güneş gibi apaçık kılıp onlardan ancak helâk olan kimselerin sapacağını gösterdikten ve bu delillerden sonra fâsıklar topluluğunun helâk olacağını belirterek [önceki sureyi] bitirdikten sonra, bu sureye onları tanıtarak başlamış

18223. Metin

فقال ﷾: {الذين كفروا} أي ستروا أنوار الأدلة فضلوا على علم {وصدوا} أي امتنعوا بأنفسهم ومنعوا غيرهم لعراقتهم في الكفر {عن سبيل الله} أي الطريق الرحب المستقيم الذي شرعه الملك الأعظم {أضل} أي أبطل إبطَّالاً عظيماً يزيل العين والأثر {أعمالهم *} التي هي أرواحهم المعنوية وهي كل شيء يقصدون به نفع أنفسهم من جلب نفع أو دفع ضر بعد أن وفر سيئاتهم وأفسد بالهم، ومن جملة أعمالهم ما يكيدونكم به لأنها إذا ضلت عما قصدوا بها بجعله سبحانه لها ضالة ضائعة هلكت من جهة أنها ذهبت في المهالك ومن جهة أنها ذهبت في غير الجهة التي قصدت لها فبطلت منفعتها المقصودة منها فصارت هي باطلة فأذهبوا أنتم أرواحهم الحسية بأن تبطلوا صورهم وأشباحهم بأن تقطعوا أوصالهم

ve azze ve celle şöyle buyurmuştur: {الذين كفروا} “İnkâr edenler”, yani delillerin nurlarını örterek bilerek sapanlar, {وصدوا} “ve alıkoyanlar”, yani inkârda kökleşmiş olmaları sebebiyle bizzat kendileri kaçınan ve başkalarını da engelleyenler, {عن سبيل الله} “Allah'ın yolundan”, yani en büyük Hükümran'ın meşru kıldığı dosdoğru ve geniş yoldan [alıkoyanların]; {أضل} “boşa çıkarmıştır”, yani varlığını ve eserini bütünüyle yok eden büyük bir iptalle boşa çıkarmıştır, {أعمالهم *} “onların amellerini.” Ki bu ameller, onların manevi ruhları mesabesindedir; günahlarını artırıp durumlarını bozduktan sonra, bir menfaat elde etmek veya bir zararı defetmek suretiyle kendilerine yarar sağlamayı amaçladıkları her şeydir. Size karşı kurdukları tuzaklar da onların amelleri cümlesindendir. Zira Allah Teâlâ bu amelleri hedefsiz ve zayi kılarak amaçladıkları şeyden saptırınca, hem helâk yollarına gitmesi hem de amaçlanan istikametten başka yöne yönelmesi bakımından yok olup gitmiş, böylece kendilerinden beklenen fayda batıl olmuş ve bizzat kendileri de batıla dönüşmüştür. O halde siz de onların uzuvlarını kesip bedenlerini ve şahıslarını ortadan kaldırarak onların hissi canlarını yok edin.

18224. Metin

وأنتم في غاية الاجتراء عليهم، فإن ربهم الذي أوجدهم قد أبطلهم وأذن لكم في إبطالهم، فإنه قد علم أن لا صلاح لهم والمؤذي طبعاً يقتل شرعاً، فمن قدرتم على قتله فهو محكوم بكفره، محتوم بخيبته وخسره.

Siz onlara karşı son derece cüretkâr davranın; çünkü onları var eden Rableri onları geçersiz kılmış ve sizin de onları ortadan kaldırmanıza izin vermiştir. Zira O, onlarda hiçbir ıslah imkânı olmadığını bilmiştir. Yaratılıştan zararlı olan varlık, şer'an öldürülür. Dolayısıyla öldürmeye güç yetirdiğiniz kimsenin küfrü kesinleşmiş, hüsranı ve hayal kırıklığı hükme bağlanmıştır.

18225. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما انبنت سورة الأحقاف على ما ذكر من مآل من كذب وافترى وكفر وفجر، وافتتحت السورة بإعراضهم، ختمت بما قد تكرر من تقريعهم وتوبيخهم، فقال تعالى: {ألم يروا أن الله الذي خلق السماوات والأرض ولم يعي بخلقهن بقادر على أن يحيي الموتى} أي لو اعتبروا بالبداءة لتيسر عليهم أمر العودة، ثم ذكر عرضهم على النار إلى قوله {فهل يهلك إلا القوم الفاسقون} فلما ختم بذكر هلاكهم، افتتح السورة الأخرى بعاجل ذلك اللاحق لهم في دنياهم فقال تعالى: {فإذا لقيتم الذين كفروا فضرب الرقاب حتى إذا أثخنتموهم فشدوا الوثاق فإما منّاً بعد وإما فداء حتى تضع الحرب أوزارها} الآية بعد ابتداء السورة بقوله {الذين كفروا وصدوا عن سبيل الله أضل أعمالهم} فنبه على أن أصل محنتهم إنما هو

İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Ahkâf suresi; yalanlayan, iftira atan, inkâr eden ve günaha dalan kimselerin akıbeti üzerine bina edilip onların yüz çevirmeleriyle başladıktan sonra, onlara yönelik kınama ve azarlamaların tekrarıyla son bulmuştur. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {ألم يروا أن الله الذي خلق السماوات والأرض ولم يعي بخلقهن بقادر على أن يحيي الموتى} “Görmediler mi ki, gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah, ölüleri diriltmeye de kadirdir?” Yani ilk yaratılıştan ibret alsalardı, yeniden dirilme işi onlara kolay gelirdi. Ardından onların ateşe sunulmalarını zikredip {فهل يهلك إلا القوم الفاسقون} “Fâsıklar topluluğundan başkası helâk edilir mi hiç?” buyruğuna kadar devam etmiştir. Sure onların helâkini zikrederek sona erince, diğer sureye dünyada onların peşini bırakmayacak olan şu acil akıbet ile başlamış ve şöyle buyurmuştur: {فإذا لقيتم الذين كفروا فضرب الرقاب حتى إذا أثخنتموهم فشدوا الوثاق فإما منّاً بعد وإما فداء حتى تضع الحرب أوزarها} “İnkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Sonunda onlara üstün geldiğinizde bağı sıkı bağlayın. Artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye alırsınız; ta ki harp ağırlıklarını bırakıncaya kadar.” ayeti, surenin başındaki {الذين كفروا وصدوا عن سبيل الله أضل أعمالهم} “İnkâr edenlerin ve Allah'ın yolundan alıkoyanların amellerini Allah boşa çıkarmıştır.” buyruğundan sonra gelmiştir. Böylece onların asıl sıkıntısının,

18226. Metin

بما أراده تعالى بهم في سابق علمه ليعلم المؤمنون أن الهدى والضلال بيده، فنبه على الطريقين بقوله {أضل أعمالهم} وقوله في الآخر {كفر عنهم سيئاتهم وأصلح بالهم} ثم بين أنه تعالى لو شاء لانتصر منهم ولكن أمر المؤمنين بقتالهم ابتلاء واختباراً، ثم حض المؤمنين على ما أمرهم به من ذلك فقال: {إن تنصروا الله ينصركم} ثم التحمت الآي - انتهى.

müminlerin hidayet ve sapıklığın O'nun elinde olduğunu bilmeleri için, ezeli ilminde Allah Teâlâ'nın haklarında dilediği şeyden kaynaklandığına dikkat çekmiştir. Nitekim bir yola {أضل أعمالهم} “Onların amellerini boşa çıkarmıştır” buyruğuyla, diğer yola ise {كفر عنهم سيئاتهم وأصلح بالهم} “Onların kötülüklerini örtmüş ve durumlarını düzeltmiştir” buyruğuyla işaret etmiştir. Ardından Allah Teâlâ'nın dileseydi onlardan bizzat intikam alabileceğini, fakat bir deneme ve imtihan olarak müminlere onlarla savaşmayı emrettiğini açıklamış; sonra da müminleri emrettiği bu hususa teşvik ederek şöyle buyurmuştur: {إن تنصروا الله ينصركم} “Eğer siz Allah'a yardım ederseniz, O da size yardım eder.” Sonra ayetler birbirine bağlanarak devam etmiştir -iktibas sonu-.

18227. Metin

ولما ذكر أهل الكفر معبراً عنهم بأدنى طبقاتهم ليشمل من فوقهم، ذكر أضدادهم كذلك ليعم من كان منهم من جميع الفرق فقال تعالى: {والذين آمنوا} أي أقروا بالإيمان باللسان {وعملوا} تصديقاً لدعواهم ذلك {الصالحات} أي الأعمال الكاملة في الصلاة بتأسيسها على الإيمان. ولما كان هذا الوصف لا يخص أتباع محمد ﷺ، خصهم بقوله تعالى: {وآمنوا} أي مع ذلك.

Kâfirleri en alt tabakalarıyla anıp üstlerindekileri de kapsayacak şekilde zikredince, aynı şekilde bütün fırkalardan olanları içine alsın diye onların zıtlarını da zikrederek şöyle buyurdu: {والذين آمنوا} “İman edip”, yani dilleriyle imanı ikrar edenler, {وعملوا} “ve işleyenlerin”, bu iddialarını doğrulamak üzere, {الصالحات} “salih ameller”, yani imana dayandırılarak tamamlanmış kusursuz amelleri [işleyenlerin]. Bu vasıf sadece Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in ümmetine has olmadığından, Allah Teâlâ şu buyruğuyla onları ayrıca tahsis etti: {وآمنوا} “ve iman edenlerin”, yani bununla beraber,

18228. Metin

ولما كان بعضهم كحيي بن أخطب ومن نحا نحوه قد طعن في القرآن بنزوله منجماً مع أن التوراة ما نزلت إلا كذلك، وليس أحد منهم يقدر أن ينكره قال: {بما نزل} أي ممن لا منزل إلا هو منجماً مفرقاً ليجددوا بعد

Huyey b. Ahtab ve onun yolundan giden bazı kimseler, Tevrat da peyderpey indiği ve bunu inkâr etmeye hiçbirinin gücü yetmediği halde, Kur'an'ın parça parça indirilmesini dillerine dolayarak ayıpladıklarından dolayı [Allah Teâlâ] şöyle buyurdu: {بما نزل} “indirilen şey”, yani O'ndan başka indirici bulunmayan Zât tarafından, toptan imanın ardından her parçasının indirilmesiyle imanlarını tazelesinler diye peyderpey indirilen,

18229. Metin

الإيمان به إجمالاً الإيمان بكل نجم منه {على محمد} النبي الأمي العربي القرشي المكي ثم المدني الذي يجدونه مكتوباً عندهم في التوراة والإنجيل ﷺ، ولما كان هذا معلماً بأن كل إيمان لم يقترن بالإيمان به ﷺ لم يعتد به، اعترض بين المبتدأ وجوابه بما يفهم علته حثاً عليه وتأكيداً له فقال تعالى: {وهو} أي هذا الذي نزل عليه ﷺ مختص بأنه {الحق} أي الكامل في الحقية لأن ينسخ ولا ينسخ كائناً {من ربهم} المحسن إليهم بإرساله، أما إحسانه إلى أمته فواضح، وأما سائر الأمم فبكونه هو الشافع فيهم الشفاعة العظمى يوم القيامة، وأمته هي الشاهدة لهم.

{على محمد} “Muhammed'e”, Tevrat ve İncil'de yanlarında yazılı buldukları o ümmi, Arap, Kureyşli, Mekkeli ve sonra Medineli Peygamber'e -sallallâhu aleyhi ve sellem- [indirilen şeye]. Bu ifade, Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem iman ile birleşmeyen hiçbir imanın muteber sayılmayacağını bildirdiğinden, buna teşvik etmek ve pekiştirmek amacıyla mübteda ile haberi arasına illetini bildiren şu cümle itiraz (ara cümle) olarak girdi: {وهو} “ki o”, yani Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem indirilen bu kitap, {الحق} “haktır” vasfıyla seçkindir, yani başka hükümleri yürürlükten kaldıran ve kendisi yürürlükten kaldırılmayan tam bir hakikat olup, {من ربهم} “Rablerinden [gelen]”, onu göndermekle kendilerine ihsanda bulunan Rablerinden gelmiştir. O'nun kendi ümmetine olan ihsanı açıktır; diğer ümmetlere olan ihsanı ise, kıyamet gününde onlar hakkında en büyük şefaati yapacak olması ve ümmetinin de onlar aleyhine şahitlik edecek olması iledir.

18230. Metin

ولما ثبت بهذا أنهم أحق الناس بالحق، بين ما أثمر لهم ذلك دالاً على أنه لا يقدر أحد أن يقدر الله حق قدره، فلا يسع الخلق إلا العفو لأنهم وإن اجتهدوا في الإصلاح بدا لهم لنقصانهم من سيئات أو هفوات فقال تعالى: {كفر} أي غطى تغطية عظيمة {عنهم} في الدارين بتوبتهم وإيمانهم لأن التوبة تجب ما كان قبلها كالإيمان {سيئاتهم} أي الأعمال السيئة التي لحقتهم قبل ذلك بما يظهر لهم من

Bununla onların hakka en layık insanlar olduğu sabit olunca, hiç kimsenin Allah'ı hakkıyla takdir edemeyeceğini göstererek bunun onlara sağladığı neticeyi açıkladı. Zira yaratılmışlar için af dilemekten başka çare yoktur; çünkü onlar ıslah için ne kadar çabalasalar da eksiklikleri sebebiyle günah veya kusurlar ortaya çıkar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {كفر} “örtmüştür”, yani büyük bir örtüşle örtmüştür, {عنهم} “onlardan”, tövbeleri ve imanları sebebiyle her iki dünyada; zira tövbe, tıpkı iman gibi kendisinden öncekileri silip süpürür, {سيئاتهم} “kötülüklerini”, yani bundan önce kendilerinde görülen güzellikler ve amellerinin hidayeti sayesinde onlara ilişmiş olan kötü amelleri.

18231. Metin

المحاسن وهدى أعمالهم. ولما كان من يعمل سوءاً يخاف عاقبته فيتفرق فكره، إذ لا عشية لخائف قال تعالى: {وأصلح بالهم *} أي موضع سرهم وفكرهم بالأمن والتوفيق والسداد وقوة الفهم والرشاد لما يوفقهم له من محاسن الأعمال ويطيب به اسمهم في الدارين، قال ابن برجان: وإذا أصلح ذلك من العبد صلح ما يدخل إليه وما يخرج عنه وما يثبت فيه، وإذا فسد فبالضد من ذلك. ولذلك إذا اشتغل البال لم ينتفع من صفات الباطن بشيء، وقد علم أن الآية من الاحتباك: ذكر ضلال الكفار أولاً دليلاً على إرادة الهدى للمؤمنين ثانياً، وإصلاح البال ثانياً دليلاً على حذف إفساده أولاً.

Kötülük işleyen kimse onun akıbetinden korkup zihni darmadağın olduğundan -çünkü korkan kimsenin gecesi rahat geçmez- Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {وأصلح بالهم *} “ve durumlarını düzeltmiştir.” Yani onları muvaffak kıldığı güzel ameller ve iki cihanda adlarını güzelleştiren şeyler sayesinde; emniyet, tevfik, doğruluk, güçlü kavrayış ve rüşd ile onların kalplerini ve zihinlerini ıslah etmiştir. İbn Berrecân şöyle demiştir: Kulun bu yönü ıslah edildiğinde, ona giren, ondan çıkan ve onda sabit kalan her şey düzelir; bozulduğunda ise bunun tersi olur. Bu yüzden zihin meşgul ve dağınık olduğunda, bâtınî vasıfların hiçbirinden yararlanılamaz. Bilinmektedir ki bu ayette ihtibâk sanatı vardır: Önce kâfirlerin sapıklığının zikredilmesi, ikinci olarak müminler için hidayetin murat edildiğine delildir; ikinci olarak durumun ıslahının zikredilmesi ise, birinci kısımdaki durumun bozulmasının hazfedildiğine delildir.

18232. Metin

ولما كان الجزاء من جنس العمل، علل ما تقدم من فعله بالفريقين بقوله: {ذلك} أي الأمر العظيم الذي ذكر هنا من جزاء الطائفتين {بأن} أي بسبب أن {الذين كفروا} أي ستروا مرائي عقولهم {اتبعوا} أي بغاية جهدهم ومعالجتهم لما قادتهم إليه فطرهم الأولى {الباطل} من العمل الذي لا حقيقة له في الخارج يطابقه، وذلك هو الابتداع والميل مع الهوى إيثاراً للحظوظ فضلوا {وأن الذين آمنوا} أي ولو كانوا في أقل درجات الإيمان {اتبعوا}

Ceza amelin cinsinden olduğu için, iki zümreye yapılan bu muameleyi şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {ذلك} “İşte bu”, yani iki fırkanın cezası olarak burada zikredilen bu büyük iş, {بأن} “şundan dolayıdır ki”, {الذين كفروا} “inkâr edenler”, yani akıl gözlerini örtenler, {اتبعوا} “uymuşlardır”, yani ilk fıtratlarının kendilerini sevk ettiği şeylere karşı var güçleriyle ve çabalarıyla, {الباطل} “bâtıla”, yani dış dünyada kendisine uygun düşen bir hakikati bulunmayan amele [uymuşlardır]. Bu da nefsani hazları tercih ederek bidatlere ve hevalara meyletmektir; böylece saptılar. {وأن الذين آمنوا} “ve iman edenlerin de”, yani imanın en alt mertebelerinde olsalar bile, {اتبعوا} “uymuş olmalarındandır”,

18233. Metin

أي بغاية جهدهم متابعين لما تدعو إليه الفطرة الأولى مخالفين لنوازع الشهوات ودواعي الحظوظ على كثرتها وقوتها {الحق} أي الذي له واقع يطابقه وذلك هو الحكمة وهي العمل بموافقة العلم وهو معرفة المعلوم على ما هو عليه {من ربهم} الذي أحسن إليهم بإيجادهم وما سببه من حسن اعتقادهم فاهتدوا.

yani bütün güçleriyle ilk fıtratın çağırdığı şeye tabi olarak, sayıca çok ve güçlü olmalarına rağmen şehvetlerin dürtülerine ve nefis paylarına muhalefet edip, {الحق} “hakka”, yani gerçeklikle uyuşan, hikmetten ibaret olan, ilme uygun amel etmeyi ve bilineni olduğu gibi tanımayı ifade eden hakka uymuş olmalarındandır; {من ربهم} “Rablerinden gelen”, onları yaratmakla ve güzel inançlarına vesile olmakla kendilerine ihsanda bulunan Rablerinden gelen [hakka uymuşlar] ve böylece doğru yolu bulmuşlardır.

18234. Metin

ولما علم من هذا أن باطن حال الذين كفروا الباطل، وباطن حال الذين آمنوا الحق، وتقدم في البقرة أن المثل هو ما يتحصل في باطن الإدراك من حقائق الأشياء المحسوسة، فيكون ألطف من الشيء المحسوس، وأن ذلك هو وجه الشبه، علم أن مثل كل من الفريقين ماعلم من باطن حاله فمثل الأول الباطل ومثل الثاني الحق، فلذلك قال سبحانه استئنافاً جواباً لمن كأن قال لما أدركه من دهش العقل لما راعه من علو هذا المقال: هل يضرب مثل مثل هذا: {كذلك} أي مثل هذا الضرب العظيم الشأن {يضرب الله} أي الذي له الإحاطة بجميع صفات الكمال {للناس} أي كل من فيه قوة الاضطراب والحركة {أمثالهم *} أي أمثال أنفسهم وأمثال

Buradan kâfirlerin iç halinin bâtıl, müminlerin iç halinin ise hak olduğu anlaşılınca; ve Bakara suresinde meselin, somut varlıkların hakikatlerinden zihinsel idrakte oluşan ve somut varlıktan daha latif olan şey olup benzerlik yönünün de bu olduğu önceden geçtiğine göre, iki fırkadan her birinin misalinin iç dünyasındaki durum olduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla birincinin misali bâtıl, ikincinin misali ise haktır. İşte bu sebeple Allah Teâlâ, bu sözün yüceliğinden dehşete düşüp aklı hayrette kalan kimsenin "Böylesi bir misal verilir mi?" demesine cevap kabilinden bir başlangıçla şöyle buyurdu: {كذلك} “İşte böylece”, yani böylesine azametli bir şekilde, {يضرب الله} “Allah açıklar”, yani bütün kemal sıfatlarını kuşatmış olan Allah, {للناس} “insanlara”, yani bünyesinde hareket ve kıpırdanış kabiliyeti bulunan herkese, {أمثالهم *} “kendi durumlarının misallerini.” Yani bizzat kendilerinin ve

18235. Metin

الفريقين المتقدمين أو أمثال جميع الأشياء التي يحتاجون إلى بيان أمثالها مبيناً لها مثل هذا البيان ليأخذ كل واحد من ذلك جزاء حاله، فقد علم من هذا المثل أن من اتبع الباطل أضل الله عمله ووفر سيئاته وأفسد باله، ومن اتبع الحق عمل به ضد ذلك كائناً من كان، وهو غاية الحث على طلب العلم في كتاب الله وسنة رسوله ﷺ والعمل بهما.

geçmişteki iki fırkanın misallerini ya da misallerinin açıklanmasına muhtaç oldukları bütün şeylerin misallerini bu şekilde apaçık beyan eder ki, herkes kendi halinin karşılığını alsın. Bu misalden anlaşılmıştır ki; kim bâtıla uyarsa, Allah onun amelini boşa çıkarır, günahlarını çoğaltır ve durumunu bozar. Kim de hakka uyarsa, kim olursa olsun bunun tam zıddı bir muameleye tabi tutulur. Bu da Allah'ın Kitabı'nda ve Resûlü'nün sallallâhu aleyhi ve sellem sünnetinde ilim talep etmeye ve bu ikisiyle amel etmeye yönelik en üst düzeyde bir teşviktir.

18236. Metin

ولما تحرر أن الكفار أحق الخلق بالعدم لأن الباطل مثلهم وحقيقة حالهم، سبب عنه قوله: {فإذا لقيتم} أي أيها المؤمنون {الذين كفروا} ولو بأدنى أنواع الكفر في أيّ مكان كان وأيّ زمان اتفق. ولما كان المراد القتل المجهر بغاية التحقق، عبر عنه مؤكداً له من الاختصار بذكر المصدر الدال على الفعل مصوراً له بأشنع صوره مع ما فيه من الغلظة على الكفار والاستهانة

Kâfirlerin yok olmaya en layık varlıklar olduğu açıklığa kavuşunca -çünkü bâtıl onların misali ve hakiki durumudur- buna binaen şöyle buyurdu: {فإذا لقيتم} “Karşılaştığınız zaman”, yani ey müminler! {الذين كفروا} “inkâr edenlerle”, küfrün en alt mertebesinde dahi olsa, nerede ve hangi zamanda karşılaşırsanız karşılaşın. Kastedilen, tam bir kesinlikle açıkça öldürmek olduğundan; bunu pekiştirmek ve özlü anlatmak adına fiile delalet eden masdarı zikrederek, kâfirlere karşı sertliği ve onları küçümsemeyi barındıran en dehşetli suretinde tasvir ederek

18237. Metin

بهم فقال تعالى: {فضرب الرقاب} أي عقبوا لقيكم لهم من غير مهلة بأن تضربوا رقابهم ضرباً بالصدق في الضرب بما يزهق أرواحهم، فإن ذلك انتهاز للفرصة وعمل بالأحوط، وكذلك النفس التي هي أعدى العدو إذا ظفرت بها وجب عليك أن لا تدع لها بقية، قال القشيري: فالحية إذا بقيت منها بقية فوضعت عليها إصبع ثبت فيها سمها.

şöyle buyurdu: {فضرب الرقاب} “boyunlarını vurun”, yani onlarla karşılaşmanızın hemen ardından hiç vakit kaybetmeksizin canlarını çıkaracak şekilde boyunlarını tam bir vuruşla vurun. Zira bu, fırsatı değerlendirmek ve ihtiyatla hareket etmektir. En amansız düşman olan nefis de böyledir; ona üstün geldiğin zaman ondan hiçbir bakiye bırakmaman gerekir. Kuşeyrî şöyle demiştir: Yılandan geriye bir canlılık kalırsa, parmağını üzerine koyduğunda zehri sana geçer.

18238. Metin

ولما كان التقدير: ولا يزال ذلك فعلكم، غياه بقوله: {حتى} وبشرهم بالتعبير بأداة التحقق فقال تعالى: {إذا أثخنتموهم} أي أغلظتم القتل فيهم وأكثرتموه بحيث صاروا لا حراك بهم كالذي ثخن فأفرط ثخنه؛ فجعل ذلك شرطاً للأسر كما قال تعالى {وما كان لنبي أن يكون له أسرى حتى يثخن في الأرض} [الأنفال: ٦٧] ثم قال تعالى مبيناً لما بعد الثخن: {فشدوا} أي لأنه لا مانع لكم الآن من الأسر {الوثاق} أي

Takdiri mana: "Bu, sizin sürekli ameliniz olsun" şeklinde olduğundan, bunu şu buyruğuyla bir gayeye bağladı: {حتى} “sonunda” ve tahakkuk edatıyla ifade ederek onlara müjde verip şöyle buyurdu: {إذا أثخنتموهم} “onlara üstün gelip sindirdiğinizde”, yani onlarda öldürmeyi alabildiğine çoğaltıp şiddetlendirerek, tıpkı ağırlaşan kimsenin hareket edememesi gibi takatsiz kaldıklarında. Nitekim Allah Teâlâ: {وما كان لنبي أن يكون له أسرى حتى يثخن في الأرض} “Yeryüzünde iyice sindirip hâkimiyet kuruncaya kadar hiçbir peygamber için esirler sahibi olmak uygun düşmez” [el-Enfâl: 67] buyurarak bunu esir almanın şartı kılmıştır. Sonra sindirip etkisiz hale getirdikten sonrasını açıklayarak şöyle buyurdu: {فشدوا} “bağlayın”, yani artık esir almanıza bir engel kalmadığı için, {الوثاق} “bağı”, yani

18239. Metin

الرباط الذي يستوثق به من الأسر بالربط على أيديهم مجموعة إلى أعناقهم - مجاز عن الأسر بغاية الاستيلاء والقهر.

ellerini boyunlarına toplayıp bağlayarak esareti sağlamlaştıran bağı -ki bu, tam bir hâkimiyet ve kahretme ile esir almaktan mecazdır-.

18240. Metin

ولما كان الإمام مخيراً في أسراهم بين أربعة أشياء: القتل والإطلاق مجاناً والإطلاق بالفدية وهي شيء يأخذه عوضاً عن رقابهم والاسترقاق، عبر عن ذلك بقوله مفصلاً: {فإما منّاً} أي أن ينعموا عليهم إنعاماً {بعد} أي في جميع أزمان ما بعد الأسر باستبقائهم ثم بعد الإنعام باستبقائهم إما أن يكون ذلك مع الاسترقاق أو مع الإطلاق ثم الإطلاق إما مجاناً {وإما فداء} بمال أو بأسرى من المسلمين ونحو ذلك، فأفهم التعبير بالمن الذي معناه الإنعام أن الإبقاء غير واجب بكل جائز، ودخل في الإبقاء ثلاث صور: الاسترقاق والإطلاق مجاناً وبالفداء فصرح ﷾ بالفداء الذي معناه الأخذ

Devlet başkanı esirler hakkında dört şey arasında muhayyer olduğundan -ki bunlar: öldürmek, karşılıksız salıvermek, canlarına bedel bir şey alarak fidyeyle salıvermek ve köleleştirmektir- bunu ayrıntılı olarak şöyle ifade etti: {فإما منّاً} “ya bir lütuf olarak karşılıksız salıverme”, yani onlara bir lütufta bulunursunuz, {بعد} “sonra”, yani esir aldıktan sonraki bütün zamanlarda onları hayatta bırakarak; sonra hayatta bırakma lütfundan sonra bu ya köleleştirmekle ya da serbest bırakmakla olur, serbest bırakmak da ya karşılıksız olur {وإما فداء} “ya da bir fidye”, mal karşılığı veya Müslüman esirlere karşılık ve benzeri şeylerle olur. İhsanda bulunmak anlamına gelen "menn" lafzının kullanılması, hayatta bırakmanın vacip olmadığını, bilakis caiz olduğunu anlatmıştır. Hayatta bırakmanın içine üç suret girer: köleleştirmek, karşılıksız salıvermek ve fidyeyle salıvermek. Azze ve celle, almak anlamına gelen fidyeyi açıkça zikredip

18241. Metin

على وجه أن قسيم للمن، فعلم أن المراد به الإبقاء مع عدم الأخذ فدخل فيه الإطلاق مجاناً وهو واضح والاسترقاق لأنه إنعام بالنسبة إلى القتل، وأفهم التعبير بالمن الذي معناه الإنعام من المنان الذي هو اسمه تعالى ومعناه المعطي ابتداء جواز القتل لأن الإنعام مخير فيه لا واجب لأنه لو كان واجباً كان حقاً لا نعمة، فقد دخلت السور الأربع في التعبير بهاتين الكلمتين - والله الهادي، وكل هذا على ما يراه الإمام أو نائبه مصلحة، قال القشيري: كذلك حال المجاهدة مع النفس إذا كان في إغفاء ساعة وإفطار يوم ترويح للنفس من الكد وقوة على الجهد فيما يستقبل من الأمر على ما يحصل به الاستصواب من شيخ المريد وفتوى لسان الوقت أو فراسة صاحب المجاهدة - انتهى.

onu lütfun karşıtı kıldı. Böylece lütuftan muradın bir şey almadan hayatta bırakmak olduğu anlaşıldı; dolayısıyla bunun içine karşılıksız salıvermek girdiği gibi -ki bu açıktır- öldürmeye nispetle bir lütuf olduğu için köleleştirmek de girmiştir. Allah Teâlâ'nın karşılıksız veren anlamına gelen 'el-Mennân' isminden türeyen ve ihsan anlamına gelen 'menn' lafzı, öldürmenin caiz olduğunu da hissettirmiştir; zira lütuf ve ihsanda bulunmak muhayyer bir tercihtir, vacip değildir; şayet vacip olsaydı bir lütuf değil, bir hak olurdu. Dolayısıyla bu iki kelimede dört suret de yer almıştır -hidayet veren Allah'tır-. Bütün bunlar devlet başkanının veya vekilinin maslahat gördüğü şekle göredir. Kuşeyrî şöyle demiştir: Nefisle mücahede hali de böyledir; şayet bir saat uyumak ve bir gün oruç tutmamak nefsi yorgunluktan dinlendirecek ve müridin şeyhinin uygun görmesiyle, vaktin dilinin fetvasıyla yahut mücahede sahibinin ferasetiyle gelecekteki amele güç kazandıracaksa durum aynıdır -iktibas sonu-.

18242. Metin

وقد أفهم هذا السياق أن هذا الحكم ثابت غير منسوخ والأمر بالقتل وحده في غيرها من الآيات عام غير مخصوص بما أفهمته الغاية من أن التقدير: والجهاد على هذه الصفة باق وماض مع كل أمير براً كان أو فاجراً، لا يزال طائفة من الأمة قائمين به ظاهرين على الحق لا يضرهم من خذلهم حتى يأتي أمر الله، وهو - والله أعلم - المراد بقوله تعالى: {حتى} أي افعلوا ما أمرتكم به على ما جددت لكم إلى أن {تضع الحرب أوزارها}

Bu bağlam, bu hükmün sabit olduğunu, neshedilmediğini ve diğer ayetlerdeki sırf öldürme emrinin hususi değil genel olduğunu göstermiştir. Zira gayenin hissettirdiği takdiri mana şudur: Bu vasıftaki cihad, iyi veya facir her idareciyle birlikte devam edip yürürlüktedir; ümmetten bir taife hakkı ayakta tutmaya devam edecek, Allah'ın emri gelinceye kadar onları terk edenler kendilerine zarar veremeyecektir. -Allah en doğrusunu bilir ya- Allah Teâlâ'nın şu buyruğundan murat da budur: {حتى} “ta ki”, yani size yenilediğim üzere emrettiğim şeyi yapın, ta ki {تضع الحرب أوزارها} “savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar”,

18243. Metin

وهي أثقالها أي الآلات التي تثقل القائمين بها من النفقات والسلاح والكراع ونحوه، وذلك لا يكون وفي الأرض كافر، وذلك على زمن عيسى ﵊ حين تخرج الأرض بركاتها، وتكون الملة واحدة وهي الإسلام لله رب العالمين، فيتخذ الناس حديد السلاح سككاً ومناجل وفؤوساً ينتفعون بها في معاشهم كما ورد في الحديث: «الجهاد ماض منذ بعثني الله إلى أن يقاتل آخر أمتي الدجال» - رواه في الفردوس عن أنس ﵁ «الجهاد واجب عليكم مع كل بر وفاجر» رواه أبو داود عن أبي هريرة ﵁.

yani ağırlıklarını, başka bir deyişle savaşı yürütenlere yük olan harcamaları, silahları, atları ve benzeri araçları [bırakıncaya kadar]. Bu ise yeryüzünde tek bir kâfir kalmadığında gerçekleşir. O da İsa aleyhisselâm zamanında, yerin bereketlerini çıkardığı ve dinin yalnızca Âlemlerin Rabbi olan Allah'a teslimiyet (İslam) olduğu vakittir. O zaman insanlar silahların demirini saban demiri, orak ve balta yaparak maişetlerinde kullanırlar; nitekim hadiste şöyle buyrulmuştur: «Allah beni gönderdiğinden beri, ümmetimin sonuncusu Deccal ile savaşıncaya kadar cihad devam edecektir.» -Firdevs'te Enes radıyallâhu anh'tan rivayet edilmiştir-. «Cihad, iyi olsun facir olsun her [emirin] maiyetinde size farzdır.» -Ebû Dâvûd, Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan rivayet etmiştir-.

18244. Metin

ولما كانت الحرب كريهة إلى النفوس شديدة المشقة، أكد أمرها بما معناه: إن هذا أمر قد فرغ منه، فقال تعالى: {ذلك} أي الأمر العظيم العالي الحسن النافع الموجب لكل خير. ولما كان هذا ربما أوهم أن التأكيد في هذا الأمر لكون الحال لا يمكن انتظامه إلا به، أتبعه ما يزيل هذا الإيهام فقال: {ولو} ولما كان لو عبر بالماضي أفاد أنه كان ولم يبق، عبر بالمضارع الدال على الحال وما بعده

Savaş nefislere hoş gelmeyen ve son derece meşakkatli bir iş olduğundan, bunun kesinleşmiş bir emir olduğu anlamına gelecek şekilde onu tekit ederek şöyle buyurdu: {ذلك} “İşte böyle”, yani her türlü hayrı gerektiren, pek yüce, güzel, faydalı ve büyük emir budur. Bu ifadenin, durumun ancak bununla düzelebileceği vehmini uyandırması ihtimaline binaen, bu vehmi giderecek ifadeyi getirerek şöyle buyurdu: {ولو} “ve eğer”. Geçmiş zaman fiiliyle ifade etseydi bu durumun geçmişte kaldığını ve artık bulunmadığını ifade ederdi; bu yüzden şimdiki zamana ve sonrasına delalet eden muzari fiille ifade ederek

18245. Metin

فقال: {يشاء الله} أي الملك الأعظم الذي له جميع صفات الكمال والقدرة على ما يمكن {لانتصر منهم} أي بنفسه من غير أحد انتصاراً عظيماً بأن لا يبقى منهم أحداً {ولكن} أوجب ذلك عليكم {ليبلوا} .

şöyle buyurdu: {يشاء الله} “Allah dileseydi”, yani bütün kemal sıfatlarına ve mümkün olan her şeye gücü yeten en büyük Hükümran dileseydi, {لانتصر منهم} “elbette onlardan intikam alırdı”, yani hiçbir kimseye ihtiyaç duymadan bizzat kendisi onlardan öyle büyük bir intikam alırdı ki içlerinden tek bir kimse dahi bırakmazdı. {ولكن} “fakat”, bunu size farz kıldı ki {ليبلوا} “sınamak için”.

18246. Metin

ولما كان الابتلاء ليس خاصاً بفريق منهم بل عاماً للفريقين لأنه يكشف عن أهل المحاسن وأهل المساوئ من كل منهم، قال تعالى: {بعضكم} من الفرقة المؤمنين بالإنكار عليهم من الفرقة الطاغين حتى يكون لهم بذلك اليد البيضاء {ببعض} أي يفعل في ذلك فعل المختبر ليترتب عليه الجواء على حسب ما تألفونه من العوائد.

Bu imtihan sadece bir gruba has olmayıp her iki grubu da kapsamaktadır; zira her iki gruptan da iyilik ve kötülük sahiplerini açığa çıkarmaktadır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {بعضكم} “bir kısmınızı”, yani müminler zümresini, azgınlar zümresine karşı çıkmakla [sınar] ki böylece onlar üstün bir konuma gelsinler; {ببعض} “diğer bir kısmınızla”, yani alışageldikleriniz doğrultusunda bir ceza ve mükâfat tertip edilsin diye bunu bir imtihan edicinin fiili gibi yapar.

18247. Metin

ولما أفهم هذا أن الابتلاء بين فريقين بالجهاد، قال عاطفاً على ما تقديره: فالذين قاتلوا أو قتلوا في سبيل الشيطان أضل أعمالهم: {والذين قتلوا} وفي قراءة البصريين وحفص {قتلوا} وهي أكثر ترغيباً والأولى أعظم ترجية {في سبيل الله} أي لأجل تسهيل

Bunun iki fırka arasındaki cihadla bir imtihan olduğunu bildirmesi üzerine, takdiri "Şeytan yolunda savaşan veya öldürülenlerin amellerini boşa çıkarmıştır" cümlesine atıfla şöyle buyurdu: {والذين قتلوا} “Öldürülenlere gelince” -Basralıların ve Hafs'ın kıraatinde ise {قتلوا} “Savaşanlara gelince” şeklindedir; bu okuyuş daha teşvik edicidir, birincisi ise daha büyük bir ümit vericidir- {في سبيل الله} “Allah yolunda”, yani

18248. Metin

طريق الملك الأعظم المتصف بجميع صفات الكمال.

bütün kemal sıfatlarıyla muttasıf en büyük Hükümran'ın yolunu kolaylaştırmak uğruna [savaşan veya öldürülenlerin].

18249. Metin

ولما كان في سياق الترغيب، قرن الخبر بالفاء إعلاماً بأن أعمالهم سببه فقال تعالى: {فلن يضل} أي يضيع ويبطل {أعمالهم *} لكونها غير تابعة لدليل بل يبصرهكم بالأدلة ويوفقهم لاتباعها، وهو معنى قوله تعالى تعليلاً: {سيهديهم} أي في الدارين بوعد لا خلف فيه بعد المجاهدة إلى كل ما ينفعهم مجدداً ذلك على سبيل الاستمرار {ويصلح بالهم} أي موضع فكرهم فيجعله مهيأ لكل خير بعيداً عن كل شر آمناً من المخاوف مطمئناً بالإيمان بما فيه من السكينة، فإذا قتل أحد في سبيله تولى ﷾ ورثته بأحسن من تولي المقتول لو كان حياً.

Ayet teşvik bağlamında olduğundan, amellerinin bu neticeye sebep olduğunu bildirmek üzere haberi 'fa' harfiyle getirerek şöyle buyurdu: {فلن يضل} “asla boşa çıkarmayacaktır”, yani zayi edip hükümsüz kılmayacaktır, {أعمالهم *} “onların amellerini.” Çünkü bu ameller delilsiz bir şeye tabi olmayıp, bilakis Allah onlara delilleri göstermiş ve bunlara uymayı nasip etmiştir. Bir gerekçe olarak gelen şu buyruğun anlamı da budur: {سيهديهم} “Onları doğru yola iletecek”, yani mücahededen sonra hiçbir cayma olmaksızın her iki dünyada kendilerine fayda verecek her şeye sürekli bir şekilde onları ulaştıracaktır, {ويصلح بالهم} “ve durumlarını düzeltecektir.” Yani kalplerini ve zihinlerini ıslah edip her türlü hayra hazır, her türlü şerden uzak, korkulardan emin ve içinde barındırdığı sekinet vesilesiyle iman ile huzur bulmuş kılacaktır. Bir kimse O'nun yolunda öldürüldüğünde, o kişi hayatta olsaydı mirasçılarına bakabileceğinden çok daha güzel bir şekilde azze ve celle onun geride bıraktıklarını sahiplenir.

18250. Metin

ولما كان هذا ثواباً عظيماً ونوالاً جسيماً، أتبعه ثواباً أعظم منه فقال تعالى: {ويدخلهم الجنة} أي دار القرار الكاملة في النعيم، وأجاب من كأنه يسأل عن كيفية إدخالهم إياها وكيفيتها عند ذلك بقوله تعالى: {عرفها لهم *} أي بتعريف الأعمال الموصلة

Bu pek büyük bir mükâfat ve muazzam bir bağış olduğundan, bunun ardından bundan daha da büyük bir mükâfatı zikrederek şöyle buyurdu: {ويدخلهم الجنة} “Ve onları cennete koyacaktır”, yani nimetleri eksiksiz olan ebedi karar yurduna. Onların oraya nasıl girdirileceğini ve o esnadaki durumunu soran kimseye cevap kabilinden şöyle buyurdu: {عرفها لهم *} “kendilerine tanıttığı [cennete].” Yani oraya ulaştıran amelleri bildirerek

18251. Metin

إليها والتوفيق لهم إليها في الدنيا وأيضاً بالتبصير بالمنازل في الآخرة حتى أن أحدهم يصير أعرف بمنزله فيها منه بمنزله في الدنيا، وطيب رائحتها وجعل موضعها عالياً وجدرانها عالية وهي ذات أغراف وشرف، وفي هذه الآية بشرى عظيمة لمن جاهد ساعة ما بأن الله يميته على الإسلام المستلزم لئلا يضيع له عمل، ويؤيده ما رواه الطبراني في الكبير عن فضالة بن عبيد الأنصاري ﵁ قال: سمعت رسول الله ﷺ يقول: «للإسلام ثلاث أبيات: سفلى وعليا وغرفة، فأما السفلى فالإسلام دخل فيه عامة المسلمين فلا تسأل أحداً منهم إلا قال: أنا مسلم، وأما العليا فتفاضل أعمالهم بعض المسلمين أفضل من بعض، وأما الغرفة العليا فالجهاد في سبيل الله لا ينالها إلا أفضلهم» .

ve dünyada onları buna muvaffak kılarak; ayrıca ahiretteki köşklerini ve menzillerini onlara göstererek; öyle ki onlardan biri, dünyadaki evinden daha iyi oradaki menzilini tanır. Kokusu mis gibi kılınmış, konumu yüceltilmiş, duvarları yükseltilmiş olup yüksek köşk ve odalara sahiptir. Bu ayette, az bir süre de olsa cihad eden kimse için Allah'ın onu İslam üzere vefat ettireceğine ve hiçbir amelini zayi etmeyeceğine dair büyük bir müjde vardır. Taberânî'nin el-Mu'cemü'l-Kebîr'de Fedâle b. Ubeyd el-Ensârî'den radıyallâhu anh rivayet ettiği şu hadis de bunu desteklemektedir: Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyururken işittim: «İslam'ın üç derecesi vardır: Alt derece, üst derece ve yüksek köşk. Alt dereceye gelince, o Müslümanların genelinin girdiği İslam'dır; onlardan kime sorsan 'Ben Müslümanım' der. Üst dereceye gelince, o amellerin faziletidir; Müslümanların bir kısmı diğerlerinden daha üstündür. Yüksek köşke gelince, o Allah yolunda cihaddır; ona ancak onların en üstünleri nail olur.»

18252. Metin

ولما ذكر القتال، تشوف السامع إلى حال المقاتل من النصر والخذلان فأجاب بما يعرف بشرط النصر فقال: {يا أيها الذين آمنوا} أي أقروا بذلك وإن كان في أدنى الدرجات بما أشعرت به أداة البعد

Savaştan bahsedilince, dinleyen kimse savaşanın zafer veya hezimet halini merak etti; bunun üzerine zaferin şartını bildiren şu buyrukla cevap verildi: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!” Yani uzaklık edatının ve mazi sılasının hissettirdiği üzere, en alt mertebede bile olsa bunu ikrar edenler,

18253. Metin

والصلة بالماضي {إن تنصروا الله} أي يتجدد لكم نية مستمرة وفعل دائم على نصرة دين الملك الأعظم بإيضاح أدلته وتبيينها وتوهية شبه أهل الباطل وقتالهم، ويكون ذلك خالصاً له لا لغيره من النيات الفاسدة المعلولة بطلب الدنيا أو الشهرة بالشجاعة والعلم وطيب الذكر الغضب للأهل وغير ذلك {ينصركم} فإنه الناصر لا غيره من عدد أو عدد فيقمع أعداء الدين بأيديكم.

{إن تنصروا الله} “Eğer siz Allah'a yardım ederseniz”, yani en büyük Hükümran'ın dinine; delillerini açıklayıp ortaya koyarak, bâtıl ehlinin şüphelerini çürütüp onlarla savaşarak sürekli bir niyet ve devamlı bir eylem yenilerseniz ve bu da dünya talebi, cesaret ve ilimle şöhret bulma, güzel anılma arzusu veya aşiret taassubu gibi sakat ve bozuk niyetlerden arınmış olarak sırf O'nun için olursa; {ينصركم} “O da size yardım eder”; çünkü sayı veya teçhizat değil, yegâne yardımcı O'dur ve din düşmanlarını sizin ellerinizle kahreder.

18254. Metin

ولما كان النصر قد يكون مع العجز والكسل والجبن والفشل بين أنه يحميهم من ذلك فقال: {ويثبت أقدامكم *} أي تثبيتاً عظيماً بأن يملأ قلوبكم سكينة واطمئناناً وأبدانكم قوة وشجاعة في حال القتل ووقت البحث والجدال، وعند مباشر جميع الأعمال، فتكونوا عالين قاهرين في غاية ما يكون من طيب النفوس وانشراح الصدور ثقة بالله واعتزازاً به وإن تملأ عليكم أهل الأرض.

Zafer bazen acziyet, tembellik, korkaklık ve yılgınlıkla beraber olabileceğinden, onları bundan koruyacağını beyan ederek şöyle buyurdu: {ويثبت أقدامكم *} “ve ayaklarınızı sabit kılar.” Yani savaş esnasında, tartışma ve delil getirme vaktinde ve bütün işleri icra ederken kalplerinizi sekinet ve huzurla, bedenlerinizi de güç ve cesaretle doldurarak büyük bir sebat verir. Böylece yeryüzü halkı size karşı birleşse bile, Allah'a güvenip O'nunla izzet bularak en üst düzeyde bir gönül rahatlığı ve göğüs genişliği içinde üstün ve galip gelirsiniz.

18255. Metin

ولما ذكر أهل الإيمان، بين ما لأهل الكفران، فقال سبحانه: {والذين كفروا} أي ستروا ما دل عليه العقل وقادت إليه الفطر الأولى، وبين أن سوء أعمالهم أسباب وبالهم بالفاء. فقال مؤكداً بجعل الخبر مفعولاً مطلقاً لأجل استبعادهم بما لهم من القوة بكثرة العدد

İman ehlini zikrettikten sonra küfür ehlinin durumunu açıklayarak şöyle buyurdu: {والذين كفروا} “İnkâr edenlere gelince”, yani aklın gösterdiği ve ilk fıtratların sevk ettiği şeyleri örtenler [var ya], kötü amellerinin felaketlerinin sebebi olduğunu 'fa' harfi ile açıkladı. Sayı çokluğundan gelen güçleri

18256. Metin

والملاءة بالعدد: {فتعساً} أي فقد عثروا فيقال لهم ما يقال للعاثر الذي يراد أنه لا يقوم: تعساً لا قيام معه، كما يقال لمن عثر وأريد قيامه: تعساً لك، والمراد بالتعس الانحطاط والسفول والهوان والقلق.

ve teçhizat zenginlikleri sebebiyle [helâklerini] uzak görmelerine binaen, haberi mef'ûl-i mutlak kılarak tekitli bir şekilde şöyle buyurdu: {فتعساً} “yıkım olsun”, yani tökezleyip düştüler; nitekim bir daha ayağa kalkması istenmeyen tökezlemiş kimseye: "Bir daha kalkamayasın, yıkılasın" denildiği gibi, kalkması istenen kimseye de "Geçmiş olsun, toparlanasın" denir. Buradaki 'ta's' (tökezleme/yıkım) kelimesinden maksat alçalma, aşağılanma, zillet ve ıstıraptır.

18257. Metin

ولما كان كأنه قيل: لمن هذا؟ قيل: {لهم} فلا يكادون يثبتون في قتال لمن صلحت من الأعمال.

"Bu kime aittir?" denilmiş gibi {لهم} “onlara” buyuruldu. Dolayısıyla amelleri salih olan kimselere karşı savaşta neredeyse hiç tutunamazlar.

18258. Metin

ولما كان الإنسان قد يعثر ويقع ويقال له: تعساً، ويقوم بعد ذلك، ولا يبطل عمله، بين أن قوله ليس كذلك، بل مهما قاله كان لا يتخلف أصلاً، فقال معبراً بالماضي إشارة إلى التحتم فيه، وأما الاستقبال فربما تاب على بعضهم فيه عاطفاً على ما تقديره فقال تعالى لهم ذلك: {وأضل أعمالهم *} وإن كانت ظاهرة الإيقان لأجل تضييع الأساس بالإيمان.

İnsan bazen tökezleyip düşer, kendisine "yıkılasın" denir, fakat bundan sonra ayağa kalkar ve ameli de boşa gitmez. Allah Teâlâ, Kendi buyruğunun böyle olmadığını, bilakis O ne zaman buyurursa bunun asla şaşmayacağını bildirdi. Hükmün kesinleştiğine işaret etmek üzere mazi fiil kalıbıyla ifade etti -gelecek zaman için ise belki bazılarının tövbesini kabul eder- ve takdiri "Allah Teâlâ onlara şöyle buyurdu" cümlesine atıfla şöyle dedi: {وأضل أعمالهم *} “ve amellerini boşa çıkarmıştır.” İman temeli zayi edildiğinden dolayı, amelleri dışarıdan bakıldığında kesin bir inançla yapılmış gibi görünse bile boşa gitmiştir.

18259. Metin

ولما بين ما صنع بهم ليجترئ به حزبه عليهم، بين سببه ليجتنب فقال: {ذلك} الأمر البعيد من الخير {بأنهم} أي بسب بأنهم {كرهوا} بغضوا وخالفوا وأنكروا {ما أنزل الله} أي الملك

Kendi taraftarlarının onlara karşı cesaret bulması için onlara ne yaptığını açıkladıktan sonra, kaçınılsın diye bunun sebebini de bildirerek şöyle buyurdu: {ذلك} “Bu”, hayırdan uzak olan durum, {بأنهم} “şundandır ki onlar”, {كرهوا} “hoşlanmadılar”, yani buğzettiler, muhalefet ettiler ve inkâr ettiler, {ما أنزل الله} “Allah'ın indirdiğinden”, yani

18260. Metin

الأعظم الذي لا نعمة إلا منه، والذي أنزله من القرآن والسنة هو روح الوجود الذي لا يعاندونه، فلما كرهوا الروح الأعظم بطلت أرواحهم فتبتها أشباحهم، وهو معنى قوله مسبباً بياناً لمعنى إضلال أعمالهم: {فأحبط} أي أبطل إبطالاً لا صلاح معه {أعمالهم *} بسبب أنهم أفسدوها بنياتهم فصارت وإن كانت صورها صالحة ليس لها أرواح، لكونها واقعة على غير ما أمر به الله الذي لا أمر إلا له يقبل من العمل إلا ما حده ورسمه، وهذا وعيد للأمة بأنها إن تخلت عن نصر الله والجهاد في سبيله والأمر بالمعروف والنهي عن المنكر وكلها سبحانه إلى نفسها وتخلى عن نصرها وسلط عليها عدوها، ولقد وجد بعض ذلك من تسلط الفسقة لما وجد التهاون في بعض ذلك والتواكل فيه.

Kendisinden başka nimet verici bulunmayan en büyük Hükümran'dan. O'nun Kur'an ve sünnetten indirdiği şey, varlığın ruhudur ve ona karşı direnilemez. Onlar bu en büyük Ruh'tan hoşlanmayınca kendi canları batıl oldu ve bedenleri de onlara uydu. Amellerinin boşa çıkarılmasının anlamını beyan eden netice kabilinden şu buyruğun anlamı da budur: {فأحبط} “O da boşa çıkardı”, yani hiçbir ıslah imkânı kalmayacak şekilde bütünüyle iptal etti, {أعمالهم *} “onların amellerini.” Zira onlar niyetleriyle amellerini ifsat ettiler; dolayısıyla şekilleri salih olsa bile, emretme yetkisi yalnız Kendisine ait olan ve ancak Kendi belirleyip çizdiği çerçevedeki ameli kabul eden Allah'ın emrettiğinden başka şekilde gerçekleştiği için bu amellerin ruhu kalmadı. Bu, ümmete yönelik bir tehdittir: Şayet ümmet Allah'a yardım etmekten, O'nun yolunda cihaddan, emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münkerden vazgeçerse, Allah Teâlâ onları kendi hallerine bırakır, yardımını keser ve düşmanlarını başlarına musallat eder. Nitekim bu görevlerin bazılarında gevşeklik ve ihmalkârlık baş gösterince, fâsıkların musallat olması şeklinde bunun bir kısmı gerçekleşmiştir.

18261. Metin

ولما كان لا يستهين بهذه القضايا ويجترئ مثل هذه البلايا إلا من أمن العقوبة، ولا يأمن العقوبة إلا من أعرض عن الله ﷾، وكان يكفي في الصد عن الأمرين وقائعه تعالى بالأمم الخالية لأجل تكذيب رسله ومناصبة أوليائه والاعتداء على حدوده، قال منكراً عليهم وموبخاً لهم تقدماً إليهم بالتحذير من بطشه وسطوته وشديد أخذه وعقوبته، مسبباً عن كراهيتهم المذكورة وما تأثر عنها

Bu hükümleri ancak cezadan emin olanlar hafife alır ve böylesi belalara cüret eder; cezadan da ancak Allah'tan azze ve celle yüz çevirenler emin olur. Peygamberlerini yalanlamaları, dostlarına düşmanlık etmeleri ve sınırlarını aşmaları sebebiyle geçmiş ümmetlerin başına getirdiği felaketler ise bu iki husustan alıkoymak için yeterliydi. Allah Teâlâ, azabından, kahrından, şiddetli yakalayış ve cezasından onları sakındırmak üzere, zikredilen hoşnutsuzlukları ve bundan kaynaklanan

18262. Metin

من العداوة لأهل الله: {أفلم يسيروا} أي بسبب تصحيح أعمالهم وبنائها على أساس {في الأرض} أي التي فيها آثار الوقائع فإنها هي الأرض في الحقيقة لما لها من زيادة التعريف بالله {فينظروا} عقب سيرهم وبسبه. ولما كانت وقائعه خلعة للقلوب بما فيها من الأمور الباهرة الناطقة بها ألسنة الأحوال بعد التنبيه بالمقال، ساق ذلك بسوقه في أسلوب الاستفهام مساقاً منبهاً على أنه من العظمة بحيث يفرغ الزمان للعناية بالسؤال عنه فقال: {كيف كان عاقبة} أي آخر أمر {الذين} ولما كان يمكنهم معرفة ذلك من جميع المهلكين، نبه بإثبات الجار على أنهم بعضهم بل بعض المكذبين للرسل، وهم الذين سمعوا أخبارهم ورأوا ديارهم بعاد وثمود ومدين وسا وقوم لوط فقال تعالى: {من قبلهم} ولما كان كأنه قيل: ما لهم؟ قال: {دمر الله} أي أوقع الملك الأعظم الهلاك العظيم الداخل بغير إذن، الهاجم بغتة {عليهم} بما علم أهاليهم وأحوالهم وكل من رضي فعالهم أو مقالهم، وعدل عن أن يقول: «ولهؤلاء» إلى قوله: {وللكافرين} تعميماً وتعليقاً للحكم بالوصف وهو العراقة في الكفر، فكان فيه بشارة بأن بعضهم سينجيه الله تعالى من أسباب الهلاك لكونه

Allah dostlarına yönelik düşmanlıkları sebebiyle onları inkâr ve tevbih ederek şöyle buyurdu: {أفلم يسيروا} “Gezip dolaşmadılar mı?”, yani amellerini düzeltip sağlam bir temele oturtmak maksadıyla, {في الأرض} “yeryüzünde”, yani geçmiş felaketlerin izlerini taşıyan topraklarda; zira Allah'ı ziyadesiyle tanıtması bakımından hakiki anlamda yeryüzü orasıdır, {فينظروا} “de baksınlar”, dolaşmalarının hemen ardından ve bu vesileyle. Allah'ın cezaları, sözle uyarılmanın ardından hal dillerinin haykırdığı dehşet verici hadiselerle kalpleri yerinden oynattığı için, zamanın sadece bunu sormakla meşgul olmasını gerektirecek derecede azametli olduğuna dikkat çeken bir istifham üslubuyla şöyle buyurdu: {كيف كان عاقبة} “sonu nasıl oldu”, yani nihai akıbeti, {الذين} “o kimselerin”. Helâk edilenlerin tamamından bunu öğrenmeleri mümkün olduğu halde, cer harfinin varlığıyla onların sadece bir kısmı, bilakis peygamberleri yalanlayanların bir kısmı olduklarına dikkat çekmiştir; onlar da Âd, Semûd, Medyen, Eyke ve Lût kavmi gibi haberlerini işittikleri ve yurtlarını gördükleri kimselerdir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {من قبلهم} “kendilerinden öncekilerin”. "Onlara ne oldu?" denilmiş gibi: {دمر الله} “Allah yerle bir etti”, yani en büyük Hükümran, ansızın baskın yapan ve izin almaksızın giren o muazzam helâki indirdi, {عليهم} “onları”; ailelerini, durumlarını ve onların fiil veya sözlerine rıza gösteren herkesi yok etti. "Bunlar için de böyledir" demek yerine {وللكافرين} “ve kâfirler için de vardır” buyurarak hükmü genele yaydı ve onu küfürde kökleşmiş olma vasfına bağladı. Bunda, bazılarının küfürde kökleşmemiş olması sebebiyle

18263. Metin

ليس عريقاً في الكفر، لأنه لم يطبع عليه {أمثالها *} أي أمثال هذه العاقبة.

ve kalpleri mühürlenmediği için Allah Teâlâ'nın onları helâk sebeplerinden kurtaracağına dair bir müjde vardır: {أمثالها *} “onun benzerleri.” Yani bu akıbetin benzerleri.

18264. Metin

ولما بين أن يعلي أولياءه ويذل أعداءه، بين علته فقال: {ذلك} أي الأمر العظيم الذي فعله بالفريقين {بأن الله} أي بسبب أن الملك الأعظم المحيط بصفات الكمال {مولى الذين آمنوا} أي القريب من المصدقين به المرضين له، فهو يفعل معهم بما له من الجلال والجمال ما يفعل القريب بقريبه الحبيب له، قال القشيري: ويصح أن يقال: أرجى آية في كتاب الله هذه الآية لأنه لم يقل: الزهاد والعباد وأصحاب الأوراد والاجتهاد. يعني بل ذكر أدنى أسنان أهل الإيمان. {وأن الكافرين} أي العريقين في هذا الوصف {لا مولى لهم *} بهذا المعنى، لأنهم بعيدون من الله الذي لا يعبد على الحقيقة إلا هو، فلا ينفعهم قرب قريب أصلاً وإن كان الله مولاهم بغير هذا المعنى بل بمعنى أنه سيدهم ومالكهم، وفيه إيماء إلى أنه ﷾ ولي من لم يكن عريقاً في الكفر فيخرجه من الظلمات إلى النور.

Dostlarını yücelteceğini ve düşmanlarını zelil edeceğini beyan ettikten sonra bunun gerekçesini açıklayarak şöyle buyurdu: {ذلك} “Bu”, yani iki fırkaya uyguladığı bu azametli muamele, {بأن الله} “şüphesiz Allah'ın”, yani bütün kemal sıfatlarını kuşatan en büyük Hükümran'ın, {مولى الذين آمنوا} “iman edenlerin mevlası (koruyucusu ve yardımcısı) olmasındandır”, yani Kendisini tasdik eden ve rızasını kazananlara yakın olması sebebiyledir. O, celal ve cemaliyle, bir yakının çok sevdiği yakınına yaptığı gibi onlara muamele eder. Kuşeyrî şöyle demiştir: 'Allah'ın Kitabı'nda en çok ümit veren ayet bu ayettir' denilse yeridir; zira 'zahitlerin, âbidlerin, vird ve gayret sahiplerinin' dememiş, bilakis iman ehlinin en alt derecesindekileri zikretmiştir. {وأن الكافرين} “kâfirlerin ise”, yani bu vasıfta kökleşmiş olanların ise, {لا مولى لهم *} “hiçbir mevlası olmamasındandır.” Bu anlamda hiçbir koruyucuları yoktur; çünkü onlar, Kendisinden başka hakiki ibadete layık mabut bulunmayan Allah'tan uzaktırlar. Dolayısıyla hiçbir yakının yakınlığı onlara asla fayda vermez. Her ne kadar Allah onların efendisi ve mâliki olması anlamında mevlası olsa da, bu dostluk anlamında değildir. Bunda, küfürde kökleşmemiş kimselerin azze ve celle velisi olup onları karanlıklardan aydınlığa çıkaracağına da bir işaret vardır.

18265. Metin

ولما تشوف السامع إلى تعرف تمام آثار الولاية، قال شافياً

Dinleyici, velayetin (dostluğun) bütün eserlerini tam olarak öğrenmeyi arzulayınca, Allah Teâlâ

18266. Metin

لعيّ سؤالهم مؤكداً لأجل كثرة المكذبين: {إن الله} أي الذي له جميع الكمال {يدخل الذين آمنوا} أي أوقعوا التصديق {وعملوا} تصديقاً لما ادعوا أنهم أوقعوه {الصالحات} فتمتعوا بما رزقهم الله من الملاذ لا على وجه أنها ملاذ بل على وجه أنها مأذون فيها، وهي بلاغ إلى الآخرة وأكلوا لا للترفه بل لتقوية البدن على ما أمروا به تقوتاً لا تمتعاً {جنات} أي بساتين عظيمة الشأن موصوفة بأنها {تجري} وبين قرب الماء من وجهها بقوله: {من تحتها الأنهار} أي فهي دائمة النمو والبهجة والنضارة والثمرة لأن أصول أشجارها ربى وهي بحيث متى أثرت بقعة مناه أدنى إثارة جرى منها نهر، فأنساهم دخولهم غصص ما كانوا فيه في الدنيا من نكد العيش ومعاناة الشدائد، وضموا نعيمها إلى ما كانوا فيه في الدنيا من نعيم الوصلة بالله ثم لا يحصل لهم كدر ما أصلاً، وهي مأواهم لا يبغون عنها حولاً، وهذا في نظير ما زوي عنهم من الدنيا وضيق فيها عيشهم نفاسة منهم عنها حتى فرغهم لخدمته وألزمهم حضرته حباً لهم وتشريفاً لمقاديرهم {والذين كفروا} أي غطوا ما دل عليه العقل فعملوا لأجل كفرهم الأعمال الفاسدة المبعدة عن جناب الله {يتمتعون} أي في الدنيا بالملاذ

yalanlayanların çokluğu sebebiyle tekitli bir şekilde onların meraklarını gidererek şöyle buyurdu: {إن الله} “Şüphesiz Allah”, yani her türlü kemale sahip olan Allah, {يدخل الذين آمنوا} “iman edenleri koyacaktır”, yani tasdiki gerçekleştirenleri, {وعملوا} “ve işleyenleri”, gerçekleştirdiklerini iddia ettikleri şeyi doğrulamak üzere, {الصالحات} “salih ameller” [işleyenleri cennetlere koyacaktır]. Onlar Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği lezzetlerden, sırf lezzet olsun diye değil, izin verilmiş ve ahirete bir azık kabilinden istifade ettiler; lüks için değil, emrolundukları şeyleri yerine getirmek için bedene güç kazandırmak maksadıyla, zevklenme gayesiyle değil sadece gıdalanmak için yediler. {جنات} “cennetlere”, yani şu vasfa sahip olan azametli bahçelere: {تجري} “akan”, ve suyun yeryüzüne yakınlığını şu buyruğuyla açıkladı: {من تحتها الأنهار} “altından ırmaklar”. Dolayısıyla bu bahçeler sürekli bir büyüme, neşe, tazelik ve meyveye sahiptir; zira ağaçlarının kökleri sulaktır ve oradan azıcık bir yer açılsa hemen bir nehir fışkırır. Cennete girişleri, dünyada çektikleri geçim sıkıntısını ve katlandıkları zorlukların acılarını onlara unutturur; dünyadayken Allah ile beraber olma nimetine cennetin nimetlerini de katarlar ve artık kendilerine hiçbir keder ilişmez. Orası onların ebedi barınağıdır, oradan başka bir yere ayrılmak istemezler. Bu da dünyada kendilerine layık görülmediği için daraltılan geçimlerinin bir karşılığıdır; ta ki Allah onlara olan sevgisinden ve değerlerini yüceltmek için onları Kendi hizmetine tahsis edip huzurundan ayırmamış olsun. {والذين كفروا} “İnkâr edenler ise”, yani aklın gösterdiğini örterek küfürleri sebebiyle Allah'ın yüce katından uzaklaştırıcı bozuk ameller işleyenler [var ya], {يتمتعون} “zevklenirler”, yani dünyada lezzetlerden faydalanırlar,

18267. Metin

لكونها ملاذ كما تتمتع الأنعام، ناسين ما أمر الله معرضين عن لقائه بل عن الموت أصلاً بل يكون ذكر الموت حاثاً لهم على الانهماك في اللذات مسابقة له جهلاً منهم بالله {ويأكلون} على سبيل الاستمرار {كما تأكل الأنعام} أكل التذاذ ومرح من أيّ موضع كان وكيف كان الأكل في سبعة أمعاء، أي في جميع بطونهم من غير تمييز للحرام من غيره لأن الله تعالى أعطاهم الدنيا ووسع عليهم فيها وفرغهم لها حتى شغلهم عنه هواناً بهم وبغضاً لهم لأنه علم حالهم قبل أن يوجدهم فيدخلهم ناراً وقودها الناس والحجارة {والنار} أي والحال أن ذات الحرارة العظمى والإحراق الخارج عن الحد {مثوى} أي منزل ومقام {لهم *} تنسيهم أول انغماسهم فيها كل نعيم كانوا فيه ثم لا يصير لهم نعيم ما أصلاً، بل لا ينفك عنهم العذاب وقتاً ما، فالآية من الاحتباك، ذكر الأعمال الصالحة ودخول الجنات أولاً دليلاً على حذف الفاسدة ودخول النار ثانياً، والتمتع والمثوى ثانياً دليلاً على حذف التعلل والمأوى أولاً، فهو احتباك في احتباك

tıpkı hayvanların zevklendiği gibi sırf lezzet olduğu için faydalanırlar; Allah'ın emrettiklerini unutarak, O'na kavuşmaktan ve hatta ölümden tamamen yüz çevirerek yaşarlar. Hatta Allah'ı tanımadıklarından dolayı ölümü hatırlamak onları ölümden önce davranma arzusuyla lezzetlere daha da dalmaya sevk eder. {ويأكلون} “ve yerler”, sürekli bir surette, {كما تأكل الأنعام} “hayvanların yediği gibi”, haramı helalden ayırt etmeksizin nereden ve nasıl olursa olsun, yedi bağırsakla yani bütün karınlarını doyururcasına sırf lezzet ve taşkınlık içinde yerler. Çünkü Allah Teâlâ onları aşağılamak ve onlara buğzetmek için dünyayı vermiş, orada rızıklarını genişletmiş ve onları dünya ile meşgul edip Kendisinden alıkoymuştur; zira O, henüz onları yaratmadan önceki hallerini bilmiştir. Sonunda onları yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşe sokacaktır. {والنار} “ve ateş”, yani dehşetli hararete ve haddi aşan bir yakıcılığa sahip olan o ateş, {مثوى} “bir barınaktır”, yani bir konak ve ebedi ikametgâhtır, {لهم *} “onlar için.” Ateşe ilk dalışları onlara daha önce içinde bulundukları bütün nimetleri unutturur; sonra da kendilerine hiçbir nimet nasip olmaz, bilakis azap hiçbir an onlardan ayrılmaz. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: Birinci kısımda salih amellerin ve cennete girişin zikredilmesi, ikinci kısımda bozuk amellerin ve ateşe girişin hazfedildiğine delildir; ikinci kısımda zevklenme ve barınmanın zikredilmesi ise, birinci kısımda zaruri ihtiyaçla yetinmenin ve hakiki sığınağın hazfedildiğine delildir. Dolayısıyla bu, iç içe geçmiş bir ihtibâk

18268. Metin

واشتباك مقارن لاشتباك.

ve birbirine kenetlenmiş bir uyumdur.

18269. Metin

ولما وعد سبحانه أنه ينصر من ينصره لأنه مولاه ويدخله دار نعمته، ويخذل من يعانده لأنه عاداه إلى أن يدخله دار شقوته، كان التقدير دليلاً على ذلك: فكأين من قوم هم أضعف من الذين اتبعوك نصرناهم على من كذبهم، فلا خاذل لهم، فعطف عليه قوله: {وكأين} ولما كانت قوة قريش في الحقيقة ببلدهم، وكان الإسناد إليها أدل على تمالؤ أهلها وشدة اتفاقهم حتى كأنهم كالشيء الواحد قال: {من قرية} أي كذبت رسولها {هي أشد قوة} وأكثر عدة {من قريتك} ولما كان إنزال هذه بعد الهجرة، عين فقال: {التي أخرجتك} أي أخرجك أهلها متفقين في أسباب الإخراج من أنواع الأذى على كلمة واحدة حتى كأن قلوبهم قلب واحد فكأنها هي المخرجة - وهي مكة - كذبوك وآذوك حتى أخرجناك من عندهم لننصرك عليهم بمن أيدناك بهم من قريتك هذه التي آوتك من الأنصار نصراً جارياً على ما تألفونه وتعتادونه {أهلكناهم} بعذاب الاستئصال كما اقتضت عظمتنا، وحكى حالهم الماضية بقوله: {فلا ناصر لهم *} .

Allah Teâlâ, Kendisine yardım edene -onun velisi olduğu için- yardım edeceğini ve onu nimet yurduna koyacağını; Kendisine direneni de -ona düşman olduğu için- bedbahtlık yurduna sokuncaya kadar yardımsız bırakacağını vaat edince, buna delil teşkil eden takdiri mana şöyle oldu: Sana tabi olanlardan daha zayıf nice kavimler vardı ki, kendilerini yalanlayanlara karşı onlara yardım ettik ve onları yardımsız bırakan olmadı. Buna atıfla şöyle buyurdu: {وكأين} “Nice”, Kureyş'in gücü aslında şehirlerinden kaynaklandığı için ve isnadın şehre yapılması oradaki halkın birleşmesine ve sanki tek bir varlık gibi sımsıkı kenetlenmesine daha çok delalet ettiğinden dolayı şöyle buyurdu: {من قرية} “şehir vardır ki”, yani peygamberini yalanlayan [nice şehir], {هي أشد قوة} “daha güçlüydü”, ve hazırlıkça daha fazlaydı, {من قريتك} “senin şehrinden”. Bu ayet hicretten sonra indirildiği için şehri belirterek şöyle buyurdu: {التي أخرجتك} “seni çıkaran”, yani halkı türlü eziyetlerle seni çıkarma sebeplerinde tek bir söz üzere ittifak etmiş, adeta kalpleri tek bir kalp olmuş ve sanki bizzat şehrin kendisi seni çıkarmış gibi olan -ki o Mekke'dir-. Onlar seni yalanladılar ve eziyet ettiler; sonunda sana kucak açan bu şehrindeki Ensar'dan sana destek kıldığımız kimselerle, alışık ve aşina olduğunuz tarzda bir zaferle sana onlara karşı yardım edelim diye seni onların arasından çıkardık. {أهلكناهم} “onları helâk ettik”, azametimizin gerektirdiği şekilde köklerini kazıyan bir azapla [helâk ettik]; ve geçmiş hallerini şu buyruğuyla anlattı: {فلا ناصر لهم *} “ve onlara bir yardım eden de olmadı.”

18270. Metin

ولما كان هذا دليلاً شهودياً بعد الأدلة العقلية على ما تقدم الوعد

Bu durum, daha önce geçen vaade dair aklî delillerden sonra müşahedeye dayalı bir delil olunca, bundan hareketle onları kınayarak şöyle buyurdu:

18271. Metin

به، سبب عنه الإنكار عليهم فقال: {أفمن كان} أي في جميع أحواله {على بينة} أي حالة ظاهرة البيان في أنها حق {من ربه} المربي المدبر له المحسن إليه بما يقيم من الأدلة التي تعجز الخلائق أجمع عن أن يأتوا بواحد منها فبصر سوء عمله وأريه على حقيقته فرآه سيئاً فاجتنبه مخالفاً لهواه، قال القشيري: العلماء في ضياء برهانهم والعارفون في ضياء بيانهم. {كمن زين له} بتزيين الشيطان بتسليطنا له عليه وخلقنا للآثار بأيسر أمر {سوء عمله} من شرك أو معصية دونه.

{أفمن كان} “Hiç kimse gibi olur mu;”, yani bütün hallerinde {على بينة} “açık bir delil üzerinde olan”, yani hak olduğu apaçık ortada bulunan bir hal üzere olan, {من ربه} “Rabbinden”, kendisini terbiye eden, idare eden ve mahlukatın tamamının bir benzerini getirmekten aciz kalacağı deliller ortaya koyarak kendisine ihsanda bulunan [Rabbinden bir delil üzerinde olup da], böylece amelinin kötülüğünü görüp hakikati kendisine gösterilen, onu kötü görüp hevasına muhalefet ederek ondan kaçınan kimse; Kuşeyrî şöyle demiştir: Âlimler bürhanlarının aydınlığında, ârifler ise beyanlarının aydınlığındadırlar. {كمن زين له} “kendisine süslü gösterilen kimse gibi [olur mu]?”, şeytanın süslemesiyle, bizim onu o kimsenin üzerine musallat kılmamızla ve eserleri en kolay şekilde yaratmamızla [süslenen kimse gibi], {سوء عمله} “kötü ameli”, şirkten yahut onun altındaki bir günahtan ibaret olan [kötü ameli].

18272. Metin

ولما كان التقدير: فرآه حسناً فعمله ملازماً له، فكان على عمى وضلال، وكان قد أفرد الضمير لقبول «من» له من جهة لفظها، جمع رداً على معناها بتعميم القبح مثنى وفرادى، وإشارة إلى أن القبيح يكون أولاً قليلاً جداً، فمتى غفل عنه فلم تحسم مادته دب وانتشر فقال عاطفاً على ما قدرته: {واتبعوا أهواءهم *} فلا شبهة لهم في شيء من أعمالهم السيئة فضلاً عن دليل، والآية من الاحتباك

Takdiri mana: “Onu güzel görüp ona sımsıkı sarılarak işledi; böylece bir körlük ve sapıklık içinde oldu” şeklinde olunca ve «men» (مَن) lafzı lafız cihetiyle kabul ettiği için zamiri önce tekil getirmişken, çirkinliği ikişer ve birer birer genelleştirmek için anlamına binaen çoğula döndürmüş; ayrıca çirkinliğin başlangıçta pek az olduğuna, bu yüzden ondan gaflet edilip kökü kurutulmadığında sinsi sinsi ilerleyip yayıldığına işaret ederek takdir ettiğim manaya atıfla şöyle buyurmuştur: {واتبعوا أهواءهم *} “ve heveslerine uyanlar?” Artık onlar için kötü amellerinden hiçbir şeyde bir delil şöyle dursun, en ufak bir şüphe [bile] yoktur. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır:

18273. Metin

ذكر البينة أولاً دليلاً على ضدها ثانياً، والتزيين واتباع الهوى ثانياً دليلاً على ضدهما أولاً، وسره أنه ذكر الأصل الجامع للخير ترغيباً والأصل الجامع للشر ترهيباً.

Birinci kısımda apaçık delilin (beyyine) zikredilmesi, ikinci kısımda zıddının hazfedildiğine delildir; ikinci kısımda süslü gösterilmenin ve hevaya uymanın zikredilmesi ise, birinci kısımda bunların zıtlarının hazfedildiğine delildir. Bunun sırrı şudur: Teşvik etmek amacıyla hayrı toplayan aslı, sakındırmak amacıyla da şerri toplayan aslı zikretmiştir.

18274. Metin

ولما تكرر ذكر الجنة والنار في هذه السورة إلى أن ختم بهذه الآية التي قسم الناس فيها إلى أولياء مهتدين وأعداء ضالين معتدين، فهدى سياقها إلى أن التقدير: أفمن كان على بينة من ربه أحياه الحياة الطيبة في الدارين، ومن تبع هواه أراده فيها، أتبعه وصف الجنة التي هي دار أوليائه قادهم إليها الهدى، والنار التي هي دار أعدائه ساقهم إليها الضلال المحتم للردى، فقال: {مثل الجنة} أي البساتين العظيمة التي تستر داخلها من كثرة أشجارها.

Bu surede cennet ve cehennemin zikri, insanların doğru yola ermiş dostlar ve haddi aşmış sapık düşmanlar olarak taksim edildiği bu ayetle mühürleninceye kadar tekrarlanıp durunca ve ayetin akışı takdiri mananın: “Rabbinden apaçık bir delil üzere olan kimseyi [Allah] iki yurtta da güzel bir hayatla yaşatır; hevasına uyan kimseyi ise orada helak eder” şeklinde olduğuna delalet edince, bunun peşinden hidayetin kendilerini oraya sevk ettiği dostlarının yurdu olan cennetin ve helaki kaçınılmaz kılan sapıklığın kendilerini oraya sürüklediği düşmanlarının yurdu olan cehennemin vasfını getirerek şöyle buyurdu: {مثل الجنة} “Cennetin misali”, yani ağaçlarının çokluğundan dolayı içindekileri örten ulu bahçelerin [misali].

18275. Metin

ولما تكرر وعده سبحانه للذين آمنوا بالجنة بالاسم الأعظم الجامع وبعضها بالضمير العائد إليه، صار الوعد بها في غاية التحقق فعبر عنه هنا بالماضي المبني للمفعول إشارة إلى أنه أمر قد تحقق بأسهل أمر، وفرغ منه إلى أن صار حاضراً لا مانع منه إلا الوصف الذي علق به الوعد ووصفها بصفات تفيد القطع بأنه لا يقدر عليها إلا الله فصار مجرد

Allah Teâlâ'nın iman edenlere cenneti vaadi bazen toplayıcı İsm-i Âzam ile, bazen de O'na dönen zamirle tekrarlandığından, onunla vazedilen şey son derece kesin hale gelmiş oldu. Bu sebeple burada, bu işin en kolay bir buyrukla gerçekleştiğine ve bitip tamamlanarak, vaadin bağlandığı nitelik dışında hiçbir engeli kalmaksızın hazır hale geldiğine işaret etmek üzere edilgen geçmiş zaman kipiyle ifade buyuruldu. Ayrıca cenneti, ona Allah'tan başkasının güç yetiremeyeceğine kesinlik ifade eden vasıflarla niteledi; öyle ki sadece

18276. Metin

ذكرها والإخبار به عنها بصيغة المجهول أعلى لأمره فقال: {التي وعد المتقون} أي الذي حملتهم تقواهم بعد الوقوف عن كل فعل لم يدل عليه دليل على أن استمعوا منك فانتفعوا بما دللتهم عليه من أمور الدين حتى انقسم الناس إلى ثلاثة أقسام: مقبل عليه بكليته فهو متبع، ومعرض عنه جملة، ومستمع غير منتفع.

onun zikredilmesi ve meçhul sıygasıyla ondan haber verilmesi O'nun şanını daha da yüceltti ve şöyle buyurdu: {التي وعد المتقون} “o takva sahiplerine vaad edilen [cennetin misali]”, yani üzerine hiçbir delil bulunmayan her türlü fiilden uzak durduktan sonra takvalarının kendilerini seni dinlemeye sevk ettiği ve senin din hususunda kendilerine gösterdiğin şeylerden istifade eden kimseler. Öyle ki insanlar üç kısma ayrılmıştır: Ona bütünüyle yönelen -ki o tâbidir-, ondan bütünüyle yüz çeviren ve dinleyip de istifade etmeyen.

18277. Metin

ولما كان التقدير: مثل بستان عظيم لا يسقط ورقه ولا ينقطع ثمره ولا يتفطن نعيمه لما فيه من الأنهار المتنوعة، وكان ما هو بهذه الصفة إنما هو موهوم لنا لا معلوم، طواه وذكره ما دل عليه من صفة الجنة الموعودة المعلومة بوعد الصادق الذي ثبت صدقه بالمعجزات فقال استئنافاً: {فيها} أي الجنة الموعودة. ولما كان ما يعهدونه من الجنان لا يحتمل أكثر من ثلاثة أنهار، عبر بالجمع الذي يستعار للكثرة إذا دلت قرينة، وهي هنا المدح والامتنان، فقال: {أنهار من ماء} ولما كان ماء الدنيا مختلف الطعوم على ثلاثة: حلو وعذب وملح، مع اتحاد الأرض ببساطتها وشدة اتصالها للدلالة على أن فاعل ذلك قادر مختار، وقد يكون آسناً أي متغيراً عن الماء الذي يشرب بريح منتنة من أصل خلقه أو من عارض عرض له من منبعه أو مجراه قال: {غير آسن} أي ثابت له في وقت ما شيء من الطعم أو الريح

Takdiri mana: “İçindeki çeşitli nehirler sebebiyle yaprağı dökülmeyen, meyvesi kesilmeyen ve nimeti tükenmeyen ulu bir bahçenin misali” şeklinde olunca ve bu vasıfta olan bir şey bizim için malum değil ancak hayal edilebilir olduğundan, onu veciz geçip mucizelerle doğruluğu sabit olan Sadık'ın vaadiyle bilinen vaat edilmiş cennetin vasfından delalet ettiği şeyi zikretti ve yeni bir söze başlayarak şöyle buyurdu: {فيها} “Orada vardır”, yani vaat edilen cennette. Onların bildikleri bahçeler üçten fazla nehri barındıramayacağından, bir karine bulunduğunda çokluk için istiare yoluyla kullanılan çoğul lafızla ifade etti; buradaki karine ise övgü ve minnettir. Şöyle buyurdu: {أنهار من ماء} “sudan ırmaklar”. Yeryüzü düzlüğü ve bitişikliğiyle bir olduğu halde, bunu yapanın mutlak güç ve ihtiyar sahibi olduğuna delalet etsin diye dünya suyunun tatları tatlı, lezzetli ve tuzlu olmak üzere üçe ayrıldığından ve bazen de kokuşmuş yani yaratılışının aslından veya kaynağından yahut aktığı yataktan arız olan bir pis koku sebebiyle içilen sudan farklılaşmış olabileceğinden şöyle buyurdu: {غير آسن} “bozulmayan”, yani hiçbir zaman tadında, kokusunda

18278. Metin

أو اللون بوجه من الوجوه وإن طالت إقامته وإن أضيف إليه غيره فإنه لا يقبل التغير بوجه.

veya renginde hiçbir şekilde bir değişiklik bulunmayan; ne kadar uzun süre kalırsa kalsın ve içine başka bir şey katılırsa katılsın hiçbir surette değişmeyi kabul etmeyen [su].

18279. Metin

ولما كان أكثر شرابهم بعد الماء اللبن، ثنى به فقال سبحانه: {وأنهار من لبن} ولما كان التغير غير محمود، وكانوا يعهدون في الدنيا أن اللبن كله على جميع أنواعه طيب حال نزوله من الضرع مع اختلاف ذوات الدر في الأشكال والأنواع والمقادير والأمزجة، ومع انفصال كل واحدة منها من الأخرى، وأنه إنما يتغير بعد حلبه، عبر بما ينفي التغير في الماضي فقال: {لم يتغير طعمه} أي بنفسه عن أصل خلقته وإن أقام مدى الدهر، وهذا يفهم أنهم لو أرادوا تغييره لشهوة اشتهوها تغير، وأنه مع طيبه على أنواع كثيرة كما كان في الدنيا متنوعاً.

Sudan sonra içeceklerinin çoğu süt olduğu için ikinci olarak onu zikredip şöyle buyurdu: {وأنهار من لبن} “ve sütten ırmaklar”. Değişme övülen bir şey olmadığından ve dünyada süt veren hayvanların şekilleri, türleri, miktarları ve mizaçları farklı olduğu, üstelik her biri diğerinden ayrı bulunduğu halde sütün bütün türleriyle memeden indiği anda tertemiz olduğunu, ancak sağıldıktan sonra değiştiğini bildiklerinden; geçmişte değişmeyi nefyeden bir ifade kullanarak şöyle buyurdu: {لم يتغير طعمه} “tadı bozulmamış”, yani ebediyen kalsa bile yaratılışının aslından kendiliğinden değişmeyen. Bundan anlaşılır ki, eğer canlarının çektiği bir arzu sebebiyle onun değişmesini isteselerdi değişirdi; ve o, güzelliğiyle birlikte dünyada çeşitli olduğu gibi pek çok türdedir.

18280. Metin

ولما كان أكثر ما بعد اللبن الخمر قال: {وأنهار من خمر} ولما كانت الخمر يكثر طعمها، وإنما يشربها شاربوها لأثرها، وأنه متى تغير طعمها زال اسمها، عرف أن كل ما في خمر الجنة في غاية الحسن غير متعرض لطعم فقال: {لذة} أي ثابتة لها اللذة ودائمة حال شربها وعبده {للشاربين *} في طيب الطعم وحسن العاقبة.

Sütten sonra en çok [arzu edilen] şey şarap olduğu için şöyle buyurdu: {وأنهار من خمر} “ve şaraptan ırmaklar”. Şarabın tadı çok çeşitli olduğundan ve içenler onu sadece tesiri için içtiklerinden, tadı değiştiğinde ise artık şarap ismi kalmayacağından, cennet şarabındaki her şeyin son derece güzel olduğu ve bozuk bir tada maruz kalmadığı bilinsin diye şöyle buyurdu: {لذة} “leziz”, yani içildiği anda ve sonrasında lezzeti sabit ve devamlı olan, {للشاربين *} “içenlere.” Tadın güzelliğinde ve akıbetin hoşluğunda [içenlere lezzet verir].

18281. Metin

ولما كان العسل أعزها وأقلها، أخره وإن كان أجلها فقال: {وأنهار من عسل} ولما كان عسل الدنيا لا يوجد إلا مخلوطاً بالشمع وغيره من القذى قال: {مصفى} أي هو صاف صفاء ما اجتهد في تصفيته من ذلك، وهذا الوصف ثابت له دائماً لا انفكاك له عنه في وقت ما، فقد حصل بهذا غاية التشويق إلى الجنة بالتمثيل بما يستلذ به من أشربة الدنيا لأنه غاية ما نعلم من ذلك مجرداً عما ينقصه أو ينغصه مع الوصف بالغزارة والاستمرار قال البغوي: قال كعب الأحبار: نهر دجلة نهر ماء أهل الجنة، ونهر الفرات نهر لبنهم، ونهر مصر نهر خمرهم، ونهر سبحان نهر عسلهم. وهذه الأنهار الأربعة تخرج من نهر الكوثر. وقال ابن عبد لحكم في فتوح مصر: حدثنا عثمان بن صالح ثنا ابن لهيعة عن يزيد بن أبي حبيب أن معاوية بن أبي سفيان ﵄ سأل كعب الأحبار ﵁: هل تجد لهذا النيل في كتاب الله تعالى خبراً؟ قال: أي والذي فلق البحر لموسى، إني لأجده في يكتاب الله أن الله ﷿ يوحي إليه في كل عام مرتين، يوحي إليه عن جريه أن الله يأمرك أن تجري، فيجري ما كتب الله له ثم يوحي إليه بعد ذلك: يا نيل غر حميداً. حدثنا عبد الله بن صالح حدثنا الليث عن يزيد بن أبي حبيب عن أبي الخير

Bal bunların en kıymetlisi ve en az bulunanı olduğu için, en şereflisi olmasına rağmen onu sona bırakarak şöyle buyurdu: {وأنهار من عسل} “ve süzme baldan ırmaklar”. Dünya balı ancak balmumu ve diğer yabancı maddelerle karışık olarak bulunduğundan şöyle buyurdu: {مصفى} “süzülmüş”, yani bunlardan arındırılmak için ne kadar çaba sarf edilmişse o derece saf ve durudur; bu nitelik onun için daimidir, hiçbir zaman ondan ayrılmaz. Böylece, dünya içeceklerinden lezzet alınan şeylerle misal getirilerek cennete karşı son derece büyük bir şevk hasıl olmuştur; zira bu, o içeceklerin eksilten veya keyif kaçıran unsurlardan arındırılmış ve bolluk ve süreklilikle nitelenmiş olarak bildiğimiz en son noktasıdır. Begavî der ki: Kâ‘b el-Ahbâr şöyle demiştir: Dicle nehri cennet ehlinin su nehridir, Fırat nehri süt nehirleridir, Mısır nehri (Nil) şarap nehirleridir ve Seyhan nehri de bal nehirleridir. Bu dört nehir Kevser nehrinden çıkar. İbn Abdilhakem *Fütûhu Mısr* adlı eserinde şöyle demiştir: Bize Osman b. Sâlih anlattı, bize İbn Lehîa, Yezîd b. Ebî Habîb'den anlattı ki Muâviye b. Ebî Süfyân radıyallâhu anhümâ, Kâ‘b el-Ahbâr'a radıyallâhu anh: "Bu Nil hakkında Allah Teâlâ'nın kitabında bir haber buluyor musun?" diye sordu. O da: "Evet, denizi Mûsâ için yaran [Allah]'a yemin olsun ki, ben Allah'ın kitabında şöyle buluyorum: Allah azze ve celle ona her yıl iki defa vahyeder; akışı hakkında 'Allah sana akmanı emrediyor' diye vahyeder, o da Allah'ın kendisi için takdir ettiği kadar akar. Sonra bundan sonra ona: 'Ey Nil, övülmüş olarak çekil' diye vahyeder" dedi. Bize Abdullah b. Sâlih anlattı, bize Leys, Yezîd b. Ebî Habîb'den, o Ebü'l-Hayr'dan,

18282. Metin

عن كعب الأحبار أنه كان يقول: أربعة أنها من الجنة وضعها الله ﷿ في الدنيا. فالنيل نهر العسل في الجنة، والفرات نهر الخمر في الجنة. وسيحان نهر الماء في الجنة. وجيحان نهر اللبن في الجنة. حدثنا سعيد بن أبي مريم حدثنا الليث بن سعد وعبد الله بن لهيعة قالا حدثنا يزيد بن أبي حبيب عن أبي الخير عن أبي جنادة الكناني أنه سمع كعباً يقول: النيل في الآخرة عسلاً أغزر ما يكون من الأنهار التي سمى الله ﷿، ودجلة في الآخرة لبناً أغزر ما يكون من الأنهار التي سمى الله ﷿، والفرات خمراً أغزر ما يكون من الأنهار التي سمى الله ﷿، وجيحان ماء أغزر ما يكون من الأنهار التي سمى الله وأصل هذا كله ما في الصحيح في صفة الجنة عن أبي هريرة ﵁ أن النبي ﷺ:

o da Kâ‘b el-Ahbâr'dan anlattı ki o şöyle derdi: Cennetten dört nehir vardır ki Allah azze ve celle onları dünyaya koymuştur: Nil, cennetteki bal nehridir; Fırat, cennetteki şarap nehridir; Seyhan, cennetteki su nehridir; Ceyhan ise cennetteki süt nehridir. Bize Saîd b. Ebî Meryem anlattı, bize Leys b. Sa‘d ve Abdullah b. Lehîa anlattılar, dediler ki: Bize Yezîd b. Ebî Habîb, Ebü'l-Hayr'dan, o da Ebû Cünâde el-Kinânî'den anlattı; o Kâ‘b'ı şöyle derken işitmiştir: Âhirette Nil, Allah azze ve celle'nin isimlendirdiği nehirlerin en gür bal nehridir; Dicle âhirette Allah azze ve celle'nin isimlendirdiği nehirlerin en gür süt nehridir; Fırat âhirette Allah azze ve celle'nin isimlendirdiği nehirlerin en gür şarap nehridir; Ceyhan ise âhirette Allah'ın isimlendirdiği nehirlerin en gür su nehridir. Bütün bunların aslı, Sahih'te cennetin vasfı hakkında Ebû Hüreyre'den radıyallâhu anh rivayet edilen şu hadistir; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:

18283. Metin

«سيحان وجيحان والنيل والفرات من أنهار الجنة» وقال أبو حيان في حكمة ترتيبها غير ما تقدم: إنه بدئ بالماء الذي لا يستغنى عنه في المشروبات، ثم باللبن إذ كان يجري مجرى المطعومات في كثير من أقوات العرب وغيرهم، ثم بالخمر لأنه إذا حصل الري والمطعوم تشوفت النفس إلى ما يتلذذ به، ثم بالعسل لأن فيه الشفاء في الدنيا مما يعرض من المطعوم والمشروب - انتهى. وأحسن منه أنه لما كان السياق للتعجب في ضرب المثل لأنه قول

«Seyhan, Ceyhan, Fırat ve Nil cennet nehirlerindendir.» Ebû Hayyân bu nehirlerin sıralanış hikmeti hakkında daha önce geçenden farklı olarak şöyle demiştir: İçeceklerde kendisinden müstağni olunamayan su ile başlanmış, sonra Arapların ve başkalarının pek çok gıdasında yiyecek yerine geçen süt zikredilmiş, sonra suya ve gıdaya doyulunca nefsin lezzet alacağı şeye yönelmesi sebebiyle şarap zikredilmiş, sonra da dünyada yiyecek ve içecekten arız olan şeylere şifa olması hasebiyle bal zikredilmiştir -ikfâ-. Bundan daha güzeli şudur: Sözün akışı misal getirmedeki hayret makamında olduğu için, çünkü bu

18284. Metin

لا ينفك عن غرابة بدأ بأنهار الماء لغرابتها في بلادهم وشدة حاجتهم إليها، ولما كان خلوها عن تغير أغرب نفاه، ولما كان اللبن أقل فكان جريه أنهاراً أغرب، ثنى به، ولما كان الخمر أعز ثلث به، ولما كان العسل أشرفها وأقلها ختم به، ونبه - مع هذا التذكير بقدرته تعالى - على ما يريد بسبب وبغير سبب فإن هذه المشروبات الثلاثة التي وبعضها متمحض للشرابية كالخمر وبعضها في غذائية وهي فيه أغلب، وهو العسل، وبعضها ينزع إلى كل منهما وهو اللبن كلها من الماء مع تمايزها مذاقاً وأثراً في الغذاء والدواء وغير ذلك، فإن الماء أصل النبات، ومن النبات يكون اللبن والخمر والعسل بما لا يخفى من الأسباب، وأما الآخرة فغنية عن الأسباب لظهور اسمه الظاهر سبحانه هناك لأنه لا ابتلاء فيها، وبهذا فهم للترتيب سر آخر وهو أنه تعالى قدم الماء لأنه الأصل لها، وتلاه بأقرب الأشياء إليه في الشرابية والطبع: اللبن، ثم بما هو أقرب إلى اللبن من جهة أنه شراب فقط، ثم بالعسل لأنه أبعدها منه.

olağanüstülükten hali olmayan bir sözdür; memleketlerinde az bulunması ve ona olan şiddetli ihtiyaçları sebebiyle su ırmaklarıyla başlamış; onun bozulmaktan uzak oluşu daha da şaşırtıcı olduğundan [bozulmayı] nefyetmiş; süt daha az bulunup ırmaklar halinde akması daha hayret verici olduğundan onu ikinci olarak zikretmiş; şarap daha kıymetli olduğundan onu üçüncü yapmış; bal bunların en şereflisi ve en az bulunanı olduğundan onunla nihayete erdirmiştir. Allah Teâlâ'nın kudretini bu şekilde hatırlatmakla birlikte, bir sebeple veya sebepsiz dilediği şeye de dikkat çekmiştir; nitekim bu üç içecek -ki bazısı şarap gibi sırf içecektir, bazısında gıdalık vasfı vardır ve onda baskındır ki o baldır, bazısı da her ikisine meyillidir ki o süttür- tatları, gıdadaki, ilaçtaki ve diğer hususlardaki tesirleri farklı olmasına rağmen hepsi sudandır. Zira su bitkinin aslıdır; bitkiden de gizli olmayan sebeplerle süt, şarap ve bal meydana gelir. Âhiret ise sebeplerden müstağnidir; zira O'nun Zâhir ismi orada apaçık tecelli edecektir, çünkü orada imtihan yoktur. Buradan sıralamanın bir diğer sırrı da anlaşılmış olur: Allah Teâlâ su onların aslı olduğu için onu öne almış, ardından içeceklik ve tabiat bakımından ona en yakın olan sütü getirmiş, sonra sadece içecek olması yönüyle süte daha yakın olanı [şarabı] getirmiş, sonra da sudan en uzak olan balı zikretmiştir.

18285. Metin

ولما كانت الثمار ألذ مستطاب بعد سائغ الشراب قال تعالى:

Boğazdan kolayca kayıp geçen içecekten sonra meyveler en lezzetli ve hoş nimetler olduğu için Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

18286. Metin

{ولهم فيها} ولما كان أهلها متفاوين في الدرجات فلا تجمع جنان أغلبهم جميع ما في الجنة من الثمار بعض فقال: {من كل الثمرات} أي جميع أصنافها على وجه لا حاجة معه من قلة ولا انقطاع.

{ولهم فيها} “Onlar için orada vardır”, cennet ehli dereceler bakımından farklı olduğu ve çoğunun bahçeleri cennetteki bütün meyveleri bir arada toplamayacağı için şöyle buyurdu: {من كل الثمرات} “her türlü meyveden”, yani azlık ve kesilme gibi bir ihtiyacın bulunmayacağı şekilde bütün çeşitlerinden.

18287. Metin

ولما كان العيش لا يطيب مع الإنصاف بما يوجب العتب، قال مشيراً إلى أنه لا يقدر أحد أن يقدر الله حق قدره، لأن الرتب متضائلة عن رتبته سبحانه: {ومغفرة من ربهم} أي المحسن إليهم بمحو ذنوبهم السالفة أعيانها وأثارها بحيث لا يخشون لها عاقبة بعقاب. لا عتاب وعدم بلوغهم إلى ما يحق له من الشكر سبحانه.

Kınamayı gerektiren durumların hakkaniyetle yüzleştirilmesiyle hayat tat vermeyeceğinden, dereceler O'nun yüce mertebesi karşısında pek küçük kaldığı için hiç kimsenin Allah'ı hakkıyla takdir edemeyeceğine işaret ederek şöyle buyurdu: {ومغفرة من ربهم} “ve Rablerinden bir bağışlanma.” Yani geçmiş günahlarının bizzat kendilerini ve izlerini silerek kendilerine ihsanda bulunan [Rablerinden bir mağfiret vardır]; öyle ki ne bir cezayla ne bir azarlamayla ne de O'na layık olan şükre ulaşamamaları sebebiyle kötü bir akıbetten korkmazlar.

18288. Metin

ولما أرشد هذا السياق إلى أن التقدير: أفمن هو في هذا النعيم الأكبر المقيم، بنى عليه قوله: {كمن هو خالد} أي مقيم إقامة لا انقطاع معها، ووحده لأن الخلود يعم من فيها على حد سواء {في النار} أي التي لا يطفأ لهيبها، لا يفك أسيرها ولا يؤنس عريبها. ولما كان كل واحد من داخليها له سقي يخصه على حسب عمله ولا يظلم ربك أحداً. كان المؤثر لضرهم السقي على الكيفية التي تذكر لا كونه من ساق معين، بني للمجهول قوله مسنداً إلى ضمير الجمع قوله تعالى:

Bu bağlam, takdiri mananın: “Bu ebedi ve en büyük nimet içinde olan kimse hiç şu kimse gibi olur mu?” şeklinde olduğuna delalet edince, bunun üzerine şu buyruğunu bina etti: {كمن هو خالد} “o kimse gibi midir ki o ebedî kalıcıdır”, yani kesintisi olmayan bir kalışla kalıcıdır; ebedilik orada bulunan herkesi eşit şekilde kapsadığı için tekil getirdi, {في النار} “ateşte”, alevi sönmeyen, esiri kurtulamayan ve gariplerine can yoldaşı bulunmayan [ateşte]. Cehenneme girenlerin her birinin ameline göre özel bir içeceği olacağı ve Rabbin hiç kimseye zulmetmeyeceği için; onların zararını asıl meydana getirecek olan şeyin belirli bir sakinin varlığı değil, zikredilecek nitelikteki içirme hadisesi olması sebebiyle çoğul zamirine isnat ederek meçhul sıygasıyla şöyle buyurdu:

18289. Metin

{وسقوا} أي عوض ما ذكر من شراب أهل الجنة {ماء حميماً} أي في غاية الحرارة {فقطع أمعاءهم *} ويمكن أن تكون الآية من الاحتباك، وذلك أنه تعالى لما قدم أن المؤمنين في جنات تجري من تحتها الأنهار، وأن الكافرين مأواهم النار، وكان التقدير إنكاره على من لم يرتدع للزواجر تنبيهاً على أن عمله عمل من يسوي بين الجنة والنار لأن كون النار جزاء لمثله والجنة جزاء المؤمن صار في حد لا يسوغ إنكاره: أمثل الجنة الموصوفة كمثل النار، ومن هو خالد في الجنة كمن هو خالد في النار - والله الموفق للصواب.

{وسقوا} “ve içirilirler”, yani cennet ehlinin zikredilen içeceklerine bedel olarak [onlara içirilir], {ماء حميماً} “kaynar bir su”, yani son derece sıcak [bir su], {فقطع أمعاءهم *} “böylece bağırsaklarını parça parça eder.” Ayette ihtibâk sanatı olması da mümkündür; şöyle ki: Allah Teâlâ müminlerin altından ırmaklar akan cennetlerde olduğunu ve kâfirlerin barınağının ateş olduğunu daha önce zikredince, takdiri mana caydırıcı uyarılardan ders almayan kimseyi kınamak oldu; ta ki onun amelinin, cennet ile cehennemi bir tutan kimsenin ameli olduğuna dikkat çekilsin. Çünkü ateşin onun gibilere ceza, cennetin ise mümine mükâfat olması inkâr edilemeyecek bir sınıra ulaşmıştır: Sıfatları anlatılan cennetin misali hiç ateşin misali gibi olur mu; cennette ebedi kalan kimse ateşte ebedi kalan kimse gibi olur mu? Doğruya muvaffak kılan Allah'tır.

18290. Metin

ولما كان التقدير بعد هذا التمثيل والوصف والتشويق الذي يبهر العقول: فمن الناس من يسمع منك بغاية المحبة والإنصاف فيعليه الله بفهم ما يتلوه واعتقاده والعمل به واعتماده وهم المتقون الذين وعدوا الجنة، عطف عليه قوله تعالى: {ومنهم من يستمع} أي بغاية جهده لعله يجد في المتلو مطعناً يشك به على الضعفاء، وبين تعالى بعدهم بقوله: {إليك} ولما أفرد المستمع نظراً إلى لفظ «من» إشارة إلى قلة المستمع جمع نظراً إلى معناه إشارة إلى كثرة المعرضين الجامدين المستهزئين من المستمعين منهم والسامعين فقال تعالى: {حتى} أي واستمر

Akılları hayrete düşüren bu misal, vasıf ve şevklendirmeden sonraki takdiri mana: “İnsanlardan kimi vardır ki seni son derece sevgi ve insafla dinler; Allah da okunanı anlamak, ona inanmak, onunla amel etmek ve ona dayanmakla onu yüceltir ki onlar cennet vaat edilen takva sahipleridir” şeklinde olunca, Allah Teâlâ buna atıfla şöyle buyurdu: {ومنهم من يستمع} “Onlardan kimi de vardır ki dinler”, yani zayıf kimseleri şüpheye düşürecek bir tenkit noktası bulurum ümidiyle bütün gücüyle dinler. Allah Teâlâ onların [haktan] uzaklıklarını şu buyruğuyla açıkladı: {إليك} “seni”. Dinleyenlerin azlığına işaret etmek üzere «men» (مَن) lafzına bakarak dinleyiciyi tekil getirmişken, gerek dinleyenlerden gerekse işitenlerden yüz çeviren, donuklaşmış ve alay eden kimselerin çokluğuna işaret etmek için lafzın anlamına bakarak çoğul getirdi ve şöyle buyurdu: {حتى} “Nihayet”, yani can kulağıyla dinleyerek kendilerini zorlamaları devam eder;

18291. Metin

إجهادهم لأنفسهم بالإصغاء حتى {إذا خرجوا} أي المستمعون والسامعون جميعاً {من عندك قالوا} أي الفريقان عمى وتعاميا واستهزاء. ولما كان مجرد حصول العلم النافع مسعداً، أشار إلى تعظيمه ببنائه لما لم يسم فاعله فقال تعالى: {للذين أوتوا العلم} أي بسبب تهيئة الله لهم بما آتاهم من صفاء الأفهام لتجردهم عن النفوس والحظوظ وانقيادهم لما تدعوا إليه الفطرة الأولى: {ماذا قال} أي النبي ﷺ {آنفاً} أي قبل افتراقنا وخروجنا عنه من ساعة - أي أول وقت - تقرب منه، من أنفة الصلاة - بالتحريك، وهو ابتداؤها وأولها، قال أبو حيان: حال، أي مبتدئاً، أي ما القول الذي ائتنفه الآن قبل انفصالنا عنه. ورد كونه ظرفاً بأنه تفسير معنى، وأنه لا يعلم أحداً من النحاة عده في الظروف. وقال البغوي: ائتنفت الأمر: ابتدأته، وأنف الشيء أوله، قال مقاتل: وذلك أن النبي ﷺ كان يخطب ويعيب المنافقين، فإذا خرجوا من المسجد سألوا عبد الله بن مسعود ﵁ استهزاء: ماذا قال محمد ﷺ؟ قال ابن عباس ﵁: وقد سئلت فيمن سئل.

öyle ki {إذا خرجوا} “çıktıkları zaman”, yani dinleyenler ve işitenler hep birlikte [çıktıklarında], {من عندك قالوا} “senin yanından, derler”, yani her iki fırka da körlük, kör taklidi yapma ve alay yollu şöyle derler. Faydalı ilmin sırf elde edilişi bile insanı mesut kıldığından, onu yüceltmek için faili zikredilmeyen (meçhul) yapıda getirerek Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {للذين أوتوا العلم} “kendilerine ilim verilmiş olanlara”, yani nefislerinden ve şahsi çıkarlarından arınmaları ve ilk fıtratın çağırdığı şeye boyun eğmeleri sebebiyle Allah'ın onlara bahşettiği berrak anlayış sayesinde [buna muvaffak kılınanlara şöyle derler]: {ماذا قال} “Ne dedi”, yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, {آنفاً} “az önce?” Yani ayrılmamızdan ve yanından çıkmamızdan hemen önceki bir saatte -yani yakın olan ilk vakitte- ne söyledi? Bu kelime, namazın ilk vakti ve başlangıcı anlamına gelen "enefetü's-salât" (أنفة الصلاة) kökünden gelir. Ebû Hayyân der ki: Haldir, yani "başlayarak; bizden ayrılmadan önce az önce başladığı söz nedir?" demektir. Zarf oluşunu ise, bunun bir mana tefsiri olduğu ve nahivcilerden hiçbirinin onu zarflardan saydığını bilmediği gerekçesiyle reddetmiştir. Begavî der ki: Bir işe başladığımda "i'teneftü'l-emr" (ائتنفت الأمر) denir, bir şeyin enf'i (أنف) ise onun ilkidir. Mukâtil şöyle demiştir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hutbe okur ve münafıkları ayıplardı. Onlar da mescitten çıktıklarında alay ederek Abdullah b. Mes‘ûd'a radıyallâhu anh: "Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem az önce ne söyledi?" diye sorarlardı. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ da: "Kendisine sorulanlar arasında bana da sorulmuştu" demiştir.

18292. Metin

ولما دل هذا من المصغي ومن المعرض على غاية الجمود الدال

Gerek dinleyenin gerekse yüz çevirenin bu tavrı, son derece donukluğa ve anlayışsızlığa delalet edip bu da

18293. Metin

على غاية الشقاء، أنتج قوله: {أولئك} أي خاصة هؤلاء البعداء من الفهم ومن كل خير {الذين طبع الله} أي الملك الأعظم الذي لا تناهي لعظمه جل وعلا {على قلوبهم} أي فلم يؤمنوا ولم يفهموا فهم الانتفاع لأن مثل هذا الجمود لا يكون إلا بذلك. ولما كان التقدير: إنهم ضلوا حتى صاروا كالبهائم، عطف عليه ما هو من أفعال البهائم فقال: {واتبعوا} أي بغاية جهدهم {أهواءهم *} أي مجانبين لوازع العقل وناهي المروءة، فلذلك هم يتهاونون بأعظم الكلام ويقبلون على جمع الحطام، فهم أهل النار المشار إليهم قبل آية «مثل الجنة» بأنهم زين لهم سوء أعمالهم.

son derece bedbahtlığı netice verince şu buyruğu getirdi: {أولئك} “İşte onlar”, yani özellikle anlayıştan ve her türlü hayırdan uzak olan bu kimseler, {الذين طبع الله} “Allah'ın mühürlediği kimselerdir”, azametine sınır olmayan en yüce Melik'in [mühürlediği kimselerdir], {على قلوبهم} “kalplerini”, böylece iman etmemiş ve istifade edecek şekilde anlamamışlardır; zira böylesi bir donukluk ancak bununla mümkündür. Takdiri mana: “Onlar saptılar, hatta hayvanlar gibi oldular” şeklinde olunca, hayvanların fiillerinden olan şeyi buna atfederek şöyle buyurdu: {واتبعوا} “ve uymuşlardır”, yani bütün güçleriyle [uymuşlardır], {أهواءهم *} “kendi heveslerine.” Aklın engelleyicilerini ve mürüvvetin yasaklayıcılarını bir kenara bırakarak [uymuşlardır]; bu sebeple onlar en yüce sözü hafife almakta ve dünya süprüntüsünü toplamaya yönelmektedirler. Onlar, "cennetin misali" ayetinden önce kötü amelleri kendilerine süslü gösterilen kimseler olarak işaret edilen ateş ehlidir.

18294. Metin

ولما ذكر ما هم عليه وشنع عليهم أقبح الذكر، ذكر الذين آتاهم العلم فقال: {والذين اهتدوا} أي اجتهدوا باستماعهم منك في مطاوعة داعي الفطرة الأولى إلى الوقوع على الهدى بالصدق في الإيمان والتسليم والإذعان بأنواع المجاهدات {زادهم} أي الله الذي طبع على قلوب الجهلة {هدى} بأن شرح صدورهم ونورها بأنوار المشاهدات فصارت أوعية للحكمة «إن الذين آمنوا وعملوا الصالحات يهديهم ربهم بإيمانهم» {وآتاهم تقواهم *} أي بين لهم ما هو أهل لأن يحذر ووفقهم لاجتنابه

Onların içinde bulunduğu hali zikredip onları en çirkin şekilde yerince, kendilerine ilim verilenleri zikrederek şöyle buyurdu: {والذين اهتدوا} “Doğru yolu bulanlara gelince”, yani seni dinlemek suretiyle ilk fıtratın davetine uyarak, çeşitli mücahedelerle imanda, teslimiyette ve boyun eğmede sadakat gösterip hidayete ulaşmaya çalışanlara gelince; {زادهم} “onların artırmıştır”, cahillerin kalplerini mühürleyen Allah [artırmıştır], {هدى} “hidayetlerini”, göğüslerini genişletip müşahedelerin nurlarıyla aydınlatarak [artırmıştır]; öyle ki göğüsleri hikmet kapları haline gelmiştir: «Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenlere gelince, Rableri onları imanları sebebiyle doğru yola eriştirir». {وآتاهم تقواهم *} “ve onlara takvalarını vermiştir.” Yani sakınılmaya layık olan şeyi onlara açıklamış ve hevalarına muhalefet ederek

18295. Metin

مخالفة للهوى، فهم القسم الأول من آية توطئة المثل {الذين هم على بينة من ربهم} ومعنى الإضافة أنه آتى كلاًّ منهم منها بحسب ما يقتضيه حاله، قال ابن برجان: التقوى عمل الإيمان كما أن أعمال الجوارح عمل الإسلام - انتهى.

ondan kaçınmaya onları muvaffak kılmıştır. Onlar, meselin mukaddimesi olan ayette geçen {الذين هم على بينة من ربهم} “Rablerinden apaçık bir delil üzere olan” birinci kısımdır. İzafenin anlamı şudur: Onların her birine kendi durumunun gerektirdiği ölçüde takva vermiştir. İbn Berracân şöyle demiştir: Azaların amelleri İslam'ın ameli olduğu gibi, takva da imanın amelidir -ikfâ-.

18296. Metin

ولما كان أشد ما يتقى القيامة التي هم بها مكذبون، سبب عن اتباعهم الهوى قوله تعالى: {فهل ينظرون} أي ينتظرون، ولكنه جرده إشارة إلى شدة قربها {إلا الساعة} ولما كان كأنه قيل: ما ينتظرون من أمرها؟ أبدل منها قوله: {أن تأتيهم} أي تقوم عليهم، وعبر بالإتيان زيادة في التخويف {بغتة} أي فجاءة من غير شعور بها ولا استعداد لها.

Korkulacak şeylerin en şiddetlisi onların yalanladıkları kıyamet olunca, hevalarına uymalarının bir neticesi olarak Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {فهل ينظرون} “Onlar bakıp bekliyorlar mı?”, yani intizar mı ediyorlar? Fakat son derece yakın olduğuna işaret etmek için yalın fiil kullandı, {إلا الساعة} “o saatten başkasını mı?” Sanki "Onun nesini bekliyorlar?" denilmiş gibi, ondan bedel olarak şöyle buyurdu: {أن تأتيهم} “kendilerine gelmesini”, yani başlarına kopmasını; korkutmayı artırmak için gelmek lafzıyla ifade etti, {بغتة} “ansızın”, yani hiç farkına varmadan ve ona hazırlık yapmadan aniden [gelmesini].

18297. Metin

ولما دل ذلك على مزيد القرب، وكان مجيء علامات الشيء أدل على قربه مع الدلالة على عظمته، قال معللاً للبغتة: {فقد} ودل على القوة بتذكير الفعل فقال: {جاء أشراطها} أي علاماتها المنذرات بها

Bu durum aşırı yakınlığa delalet edince ve bir şeyin alametlerinin gelmesi, onun büyüklüğüyle beraber yakınlığına en kuvvetli delil olunca, ansızın gelişin gerekçesini belirterek şöyle buyurdu: {فقد} “Gerçekten de”, ve fiili müzekker kılarak kuvvete delaletle şöyle buyurdu: {جاء أشراطها} “onun alametleri gelmiştir”, yani onu haber veren uyarıcı işaretleri gelmiştir;

18298. Metin

من مبعث النبي ﷺ «بعثت أنا والساعة كهاتين» انشقاق القمر المؤذن بآية الشمس في طلوعها من مغربها وغير ذلك، وما بعد مقدمات الشيء إلا حضوره.

Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem gönderilmesi («Benimle kıyamet şu ikisi gibi gönderildik»), Güneş'in batıdan doğuşuna alamet olan ayın yarılması ve diğer işaretler gibi. Bir şeyin öncüllerinden sonra geriye ancak onun bizzat hazır olması kalır.

18299. Metin

ولما كان المجيء من أهوالها تذكرها قبل حلولها للعمل بما يقتضيه التذكر، وكانت إذا جاءت شاغلة عن كل شيء، سبب عن مجيئها قوله تعالى: {فأنّى} أي فكيف ومن أين {لهم إذا جاءتهم} أي الساعة وأشراطها المعينة لها مثل طلوع الشمس من مغربها {ذكراهم *} لأنهم في أشغل الشغل ولو فرغوا لما تذكروا فعملوا ما أفاد لفوات وقت الأعمال وشرطها، وهو العمل على الإيمان بالغيب، وهكذا ساعة الإنسان التي

Korkunç hallerinden biri gelip çatmadan önce, hatırlamanın gerektirdiği şekilde amel etmek için onu hatırlamak gerekirken ve o geldiğinde her şeyden alıkoyacak bir meşguliyet oluşturacağından, onun gelişine bağlayarak Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {فأنّى} “artık nasıl ve nereden”, yani nasıl ve nereden mümkün olur, {لهم إذا جاءتهم} “onlara, o kendilerine geldiği zaman”, yani kıyamet ve güneşin batıdan doğması gibi onu belirleyen alametleri [geldiği zaman], {ذكراهم *} “öğüt alıp düşünmeleri?” Çünkü onlar en meşgul edici bir meşguliyet içinde olacaklardır; boş kalsalar bile gayba iman şartı olan amel vakti geçtiği için hatırlayıp faydalı bir amel işleyemezler. İşte insanın kendisine

18300. Metin

تخصه وهي موته وأشراطها الجاثة على الذكرى وهو المرض والشيب ونحو ذلك، ومن أشراطها المعينة لها التي لا ينفع معها العمل الوصول إلى حد الغرغرة.

has olan kıyameti yani ölümü de böyledir; onu hatırlatan alametleri ise hastalık, ihtiyarlık ve benzeri şeylerdir. Onunla birlikte amelin fayda vermeyeceği kesinleşmiş alametlerinden biri de canın boğaza (hırltı noktasına) dayanmasıdır.

18301. Metin

ولما علم بذلك أن الذكرى غير نافعة إذا انقضت هذه الدار التي جعلت للعمل أو جاءت الأشراط المحققة الكاشفة لها، سبب عنه أمر أعظم الخلق وأشرفهم وأرقاهم وأجملهم ﷺ تكويناً ليكون لغيره تكليفاً فقال تعالى: {فاعلم أنه} أي الشأن الأعظم الذي {لا إله إلا الله} أي انتفى انتفاء عظيماً أن يكون معبود بحق غير الملك الأعظم، فإن هذا العلم هو أعظم الذكرى المنجية من أهوال الساعة، وإنما تكون عالماً إذا كان نافعاً وإنما يكون نافعاً إذا كان مع الإذعان والعمل بما يقتضيه وإلا فهو جهل صرف، وهذا العلم يفيد أنه لا بد من قيام الساعة لأن الإله وعد بذلك وهو متصف

Amel için var edilen bu dünya yurdu sona erdiğinde yahut kıyameti kesinleştiren ve ortaya çıkaran alametler geldiğinde hatırlamanın fayda vermeyeceği bilinince, başkalarına mükellefiyet olsun diye mahlukatın yaratılışça en büyüğüne, en şereflisine, en yücesine ve en güzeline sallallâhu aleyhi ve sellem hitaben buyuruldu ki: {فاعلم أنه} “Bil ki şüphesiz”, yani şu en büyük hakikattir ki: {لا إله إلا الله} “Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur”, yani en yüce Melik'ten başka hak bir mabudun bulunması kesin olarak nefyedilmiştir. Zira bu ilim, kıyametin dehşetinden kurtaran en büyük hatırlatmadır. Sen ancak bu ilim fayda verdiğinde âlim olursun; o da ancak boyun eğmek ve gereğiyle amel etmekle faydalı olur, aksi takdirde katıksız bir cehalettir. Bu ilim kıyametin mutlaka kopacağını ifade eder; çünkü İlah bunu vaat etmiştir ve O,

18302. Metin

بالكمال ولا شريك له يمنعه من إنجاز وعده. قال القشيري: والعبد يعلم أولاً ربه بدليل وبحجة فعلمه بنفسه ضروري وهذا هو أصل الأصول، وعليه بني كل علم استدلالي، ثم تزداد قوة علمه بزيادة البيان وكثرة الحجج وتناقص علمه بنفسه بغلبات ذكره لله بقلبه، فإذا انتهى إلى حال المشاهدة واستيلاء سلطان الحقيقة عليه صار علمه في تلك الحالة ضرورياً ويقل إحساسه بنفسه حتى يصير علمه بنفسه كالاستدلال وكأنه غافل عن نفسه أو ناس لنفسه، ويقال: الذي رأى البحر غلب عليه ما يأخذه في الرؤية للبحر عن ذكر نفسه فإذا ركب البحر قوي هذا الحال، فإذا غرق في البحر فلا إحساس له بشيء سوى ما هو مستغرق فيه ومستهلك، ولهذه الكلمة من الأسرار ما يملأ الأقطار منها أنها بكلماتها الأربع مركبة من ثلاثة أحرف إشارة إلى الوتر الذي هو الله ﷾ والشفع الذي هو الخلق أنشأه تعالى أزواجاً، ومنها حرف لساني وحرفان حلقيان: الهاء والألف، غير أن الألف عبر عنها بمظهرها وهو الهمزة ظاهراً مرتين وخفياً في أداة التعريف في الابتداء مرة، وذكرت

kemal sıfatlarıyla muttasıftır, vaadini yerine getirmesine engel olacak hiçbir ortağı yoktur. Kuşeyrî şöyle demiştir: Kul önce Rabbini bir delil ve hüccetle bilir; nefsini bilmesi ise zaruridir ve bu, asılların aslıdır, her istidlâlî ilim bunun üzerine kurulmuştur. Sonra açıklamanın artması ve delillerin çoğalmasıyla ilminin kuvveti artar; kalbiyle Allah'ı zikrinin baskın gelmesiyle nefsine dair ilmi azalır. Müşahede haline ve hakikat sultanının kendisine galebe çalmasına ulaştığında, o andaki ilmi zaruri hale gelir ve nefsini hissetmesi azalır; öyle ki nefsine dair ilmi istidlâl gibi olur, sanki nefsinden gafil veya nefsini unutmuş gibi kalır. Denilir ki: Denizi gören kimseye, denizi görmenin kendisini alıp götürdüğü şey nefsini hatırlamaktan üstün gelir; denize bindiğinde bu hal kuvvetlenir; denizde boğulduğunda ise içine daldığı ve yok olduğu şeyden başka hiçbir şeyi hissetmez. Bu kelimenin ufukları dolduran öyle sırları vardır ki: Bunlardan biri, dört kelimesinin üç harften mürekkep olmasıdır; bu da tek (vitr) olan Allah azze ve celle'ye ve Allah Teâlâ'nın çiftler halinde yarattığı mahlukat olan çifte (şef') işarettir. Bunlardan biri dil harfi, ikisi boğaz harfidir: He (هـ) ve elif (ا). Ancak elif, zâhirî görünümü olan hemze ile açıkça iki defa, başta gelen tarif edatında gizlice bir defa ifade edilmiş,

18303. Metin

بلفظها أربع مرات، فتلك سبع هي أتم العدد لذلك وبني الخلق عليه، فالسماوات سبع والأراضي كذلك سبع إشارة إلى أن الإله الحق الذي هو غيب محض إنما علم بالتنزيل بأفعاله، فهي وصلة إلى معرفته وهي منقسمة إلى علوي وسفلي كما أن الألف التي هي كالغيب لأنها لا يمكن النطق بها ابتداء نزلت في مظهر الهمزة التي تكررت في هذه الكلمة مرتين في مقابلة الكونين العلوي والسفلي وبينهما ما لا نعلمه مما خفي عنا كما خفيت همزة الوصل.

lafzıyla da dört defa zikredilmiştir. İşte bunlar yedi eder ki bunun için en tam sayıdır ve yaratılış da bunun üzerine kurulmuştur. Gökler yedidir, yerler de aynı şekilde yedidir; bu da sırf gayb olan Hak İlah'ın ancak fiilleriyle indirilen vahiyle bilindiğine işarettir. Dolayısıyla bunlar O'nu tanımaya birer vasıtadır ve yüce ve alçak olmak üzere ikiye ayrılır; nitekim kendisiyle ilk başta konuşulması mümkün olmadığı için gayb gibi olan elif de, yüce ve alçak iki âleme karşılık bu kelimede iki defa tekrarlanan hemze suretinde inmiştir. Bu ikisi arasında ise vasıl hemzesinin gizlendiği gibi bizden gizlenen ve bilmediğimiz şeyler vardır.

18304. Metin

وعبر في الأمر بهذه الكلمة بالعلم إعلاماً بأن عمل القلب بها هو العمدة العظمى لكن لما كانت حروفها حلقياً ولسانياً كان في ذلك إشارة إلى أنه لا يكفي في أمرها إلا إذعان الباطن ومطابقة الظاهر الذي هو اللسان، فهو ترجمان القلب، ومتى لم يطابق اللسان القلب حيث لا مانع كان صاحبه من أهل آية الصافات وأحرفها اللفظية أربعة عشر حرفاً على عدد السماوات والأرض الدالة على الذات الأقدس الذي هو غيب محض والمقصود منها مسمى الجلالة الذي هو الإله الحق ﷾ والجلالة الدالة عليه خمسة أحرف على عدة دعائم الإسلام الخمس: ووتريته دلالة على التوحيد، ولم يجعل فيها شيئاً شفهياً لتمكن ملازمتها لكونها أعظم مقرب إلى الله وأقرب موصل

Bu kelimenin emredilmesinde ilim lafzı kullanılmıştır; bu da kalbin onunla amel etmesinin en büyük dayanak olduğunu bildirmek içindir. Fakat harfleri boğaz ve dil harflerinden ibaret olunca, bunda bu kelime hususunda bâtının boyun eğmesinin ve kalbin tercümanı olan zâhirin yani dilin ona mutabakatının şart olduğuna bir işaret vardı. Bir engel bulunmadığı halde dil kalbe uymadığında, onun sahibi Sâffât suresindeki ayetin ehlinden olur. Bu kelimenin lafızdaki harfleri, sırf gayb olan en mukaddes Zât'a delalet eden göklerin ve yerin sayısı kadar on dört harftir. Buradaki maksat ise Hak İlah azze ve celle olan celâlet isminin müsemmasıdır. O'na delalet eden Lafza-i Celâl ise İslam'ın beş rüknünün sayısı kadar beş harftir; onun tekil oluşu tevhîde delalet eder. İhlas ile birlikte Allah'a en çok yaklaştıran ve O'na en çabuk ulaştıran zikir olması hasebiyle ona devamlılığı sağlamak için içinde hiçbir dudak harfi kılınmamıştır. Zira onunla zikreden kimse buna devam etmeye güç yetirir ve yanında oturan kimse bunu kesinlikle bilmez;

18305. Metin

إليه مع الإخلاص، فإن الذاكر بها يقدر على المواظبة عليها ولا يعلم جليسه بذلك أصلاً، لأن غيرك لا يعلم ما في وراء شفتيك إلا بإعلامك، وكما دل الكلام على التوحيد بهذه الكلمة صريحاً دل على كلمة الرسالة التي لا ينفع التوحيد إلا بها تلويحاً بتسمية السورة «سورة محمد» ، فهي القتال لأنه أمر ﷺ أن يقاتل الناس حتى يصرحوا بما صرحت به السورة من كلمة التوحيد، وهي سورة محمد ﷺ لأن التوحيد لا ينفع بدون الشهادة له بالرسالة، وبين الكلمتين مزيد اتفاق يدل على تمام الاتحاد والاعتناق، وذلك أن أحرف كل منهما إن نظرنا إليها خطاً كانت اثني عشرة حرفاً على عدد أجزاء السنة يكفر كل حرف منها شهراً، وإن نظرنا إليها نطقاً كانت أربعة عشر حرفاً لملأ الخافقين نوراً وعظمة ومهابة وجلالة واحتشاماً، وإن نظرنا إليها بالنظرين معاً كانت خمسة عشر لا يوقفها عن ذي العرش خالق الكونين موقف، وهو سر غريب دال على الحكم الشرعي الذي هو عدم انفكاك إحداهما عن الأخرى، فمن لم يجمعهما اعتقاده لم يقبل

çünkü sen bildirmediğin sürece başkası iki dudağının gerisinde ne olduğunu bilemez. Kelam bu cümleyle tevhîde açıkça delalet ettiği gibi, surenin «Muhammed Suresi» olarak isimlendirilmesiyle de tevhîdin ancak kendisiyle fayda vereceği risalet kelimesine üstü kapalı bir şekilde delalet etmiştir. Bu sure Kıtâl suresidir; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, insanlar bu surenin açıkça ifade ettiği tevhîd kelimesini açıkça ikrar edinceye kadar onlarla savaşmakla emrolunmuştur. O aynı zamanda Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem suresidir; çünkü tevhîd, onun risaletine şahitlik etmeksizin fayda vermez. Bu iki kelime arasında tam bir birlikteliğe ve kenetlenmeye delalet eden pek çok uyum vardır: Şöyle ki, her ikisinin harflerine yazı bakımından bakarsak, her harfi bir ayı keffaretleyecek şekilde yılın kısımları sayısınca on ikişer harftir. Telaffuz bakımından bakarsak, doğuyu ve batıyı nur, azamet, heybet, celal ve vekar ile dolduracak şekilde on dörder harftir. Her iki açıdan birlikte bakarsak, iki âlemin yaratıcısı olan Arş Sahibinden onu hiçbir durağın durduramayacağı on beş harftir. Bu, birinin diğerinden ayrılmayacağı şeklindeki şer‘î hükme delalet eden acayip bir sırdır. Dolayısıyla inancı bu ikisini bir araya getirmeyen kimsenin

18306. Metin

إيمانه، وقدمت هذه السورة في هذا سابقة لأن لها السبق وذكرت الأخرى في الفتح تالية، وسميت سورة هذه بالقتال وسورة الكلمة المحمدية بالفتح إشارة إلى أنه ما قاتل أحد عليهما مع الإخلاص إلا فتح عليه ولا يقدر أحد على مخالفته مع مناصبته إلا نفاقاً على وجه الذل والاضطراب.

imanı kabul olunmaz. Bu sure önceliğe sahip olduğu için bu hususta öne alınmış, diğeri ise Fetih suresinde peşinden zikredilmiştir. Bu sureye Kıtâl suresi, Muhammedî kelimenin suresine de Fetih suresi denilmiştir; bu da ihlas ile bu ikisi uğrunda savaşan herkese mutlaka fetih nasip olacağına ve ona düşmanlıkla karşı çıkan hiç kimsenin zillet ve şaşkınlık içindeki nifaktan başka bir şeye güç yetiremeyeceğine işarettir.

18307. Metin

ولما كان حصول التوحيد الذي هو كمال النفس موجباً للإجابة كما في حديث أبي هريرة رضي الله تعالى عنه عند الترمذي وأبي يعلى «ما من مؤمن يدعو الله بدعوة إلا استجيب له ما لم يكن إثماً أو قطيعة رحم» الحديث، قال معلماً أنه يجب على الإنسان بعد تكميل نفسه السعي في تكميل غيره ليحصل التعاون على ما خلق العباد له، {واستغفر} أي اطلب الغفران من الله بعد العلم بأنه لا كفوء له بالدعاء له وبالاجتهاد في الأعمال الصالحة {لذنبك} ، وهو كل مقام عال ارتفعت عنه إلى أعلى منه، وأوجده أنت من نفسك من أساء إليك لتكثر أبتاعك، فإن الاستقامة مهيئة للإمامة.

Nefsin kemali olan tevhîdin elde edilmesi, Tirmizî ve Ebû Ya‘lâ'da geçen Ebû Hüreyre radıyallâhu anh hadisinde «Bir mümin günah veya sıla-i rahmi kesme olmadıkça Allah'a bir dua ile dua ederse mutlaka ona icabet olunur» buyurulduğu üzere icabeti gerektirince; insana nefsini kemale erdirdikten sonra, kulların kendisi için yaratıldığı gayede yardımlaşmayı sağlamak üzere başkalarını da kemale erdirmeye çalışması gerektiğini öğreterek şöyle buyurdu: {واستغفر} “ve bağışlanma dile”, yani O'nun hiçbir dengi olmadığını bildikten sonra, O'na dua ederek ve salih amellerde gayret göstererek Allah'tan mağfiret iste, {لذنبك} “günahın için”, ki o da bulunduğun her yüce makamdan daha yücesine yükseldiğin [durumdur]; sana kötülük eden kimseye karşı da kendi nefsinden lütufta bulun ki tâbilerin çoğalsın; zira istikamet önderliğe zemin hazırlar.

18308. Metin

ولما كان تكميل النفس مرقياً إلى تكميل الغير ليكون له مثل أجره، قال تعالى مبيناً لهذه النعمة العظيمة والمنة الجسيمة معيداً للجار معبراً بالإيمان والوصف إيذاناً بأن أعلى الأمة محتاج إلى ذلك، لأنه لا يقدر أحد أن يقدر الله حق قدره، وهذا مشرفاً لهذه الأمة حيث أمر الشفيع المجاب الدعوة بالاستغفار لهم وهو بالدعاء والحث على الاجتهاد في الأعمال الصالحة، حاذفاً المضاف إشارة إلى الاحتياج إلى المغفرة في كل حال لما للإنسان من النقصان بالخطأ والنسيان: {وللمؤمنين والمؤمنات} أي الراسخين في الإيمان لأنهم أحق الناس بذلك منك لأن ما عملوا من خير كان لك مثل أجره، ولا يخلو أحد منهم من تقصير في المعارف الإلهية والعمل بموجبها أو هفوة.

Nefsi kemale erdirmek, onun sevabı kadar ecir almak üzere başkasını da kemale erdirmeye bir basamak olunca; Allah Teâlâ bu büyük nimeti ve azametli lütfu beyan ederek, ümmetin en üstününün bile buna muhtaç olduğunu bildirmek üzere harf-i cerri tekrarlayıp iman ve sıfat lafzıyla ifade ederek şöyle buyurdu. Zira hiç kimse Allah'ı hakkıyla takdir etmeye güç yetiremez; duası makbul olan şefaatçiye onlar için istiğfar etmesini emretmekle bu ümmete şeref bahşetmiştir ki bu da dua etmek ve salih amellerde gayrete teşvik etmekle olur. İnsanın hata ve unutma sebebiyle eksikliği dolayısıyla her halükârda mağfirete muhtaç olduğuna işaret etmek üzere muzâfı hazfederek şöyle buyurdu: {وللمؤمنين والمؤمنات} “mümin erkekler ve mümin kadınlar için de [bağışlanma dile].” Yani imanda kökleşmiş olanlar için [bağışlanma dile]; zira onlar nezdinde buna senden en layık kimselerdir, çünkü onların işlediği her hayrın bir misli ecir olarak sana yazılır; ayrıca onlardan hiçbiri ilahi marifetlerde, gereğince amel etmede bir kusurdan yahut bir sürçmeden hali kalmaz.

18309. Metin

ولما كان معرفة من يذنب ومن لا يذنب متوقفة على إحاطة العلم، قال عاطفاً على ما تقديره: فالله يعلم حركاتكم وسكناتكم سراً وجهراً ويعلم أنكم لا بد أن تعملوا ما جبلكم عليه من ذنب وهو يغفر لمن أراد ممن يسعى في كمال نفسه وتكميل غيره بغسل الذنوب، بالرجوع إلى طاعة علام الغيوب {والله} المحيط بجميع صفات الكمال {يعلم متقلبكم} أي تقلبكم ومكانه وزمانه {ومثواكم *} أي موضع

Günah işleyen ile işlemeyenin bilinmesi ilmin kuşatıcılığına bağlı olduğundan, takdiri: “Allah sizin gizli ve açık bütün hareketlerinizi ve sükûnunuzu bilir; fıtratınıza koyduğu günahı mutlaka işleyeceğinizi bilir ve gaybları hakkıyla bilenin itaatine dönerek günahları yıkamak suretiyle kendi nefsini kemale erdirip başkasını da tekamül ettirmeye çalışanlardan dilediğini bağışlar” şeklinde olan söze atıfla şöyle buyurdu: {والله} “Ve Allah”, bütün kemal sıfatlarını kuşatan [Allah], {يعلم متقلبكم} “dönüp dolaştığınız yeri bilir”, yani hareketinizi, bunun mekânını ve zamanını bilir, {ومثواكم *} “ve duracağınız yeri de.” Yani

18310. Metin

سكونكم وقراره للراحة وكل ما يقع فيه من الثواء في وقته - في الدنيا والآخرة من حين كونكم نطفاً إلى ما لا آخر له.

huzur bulmak için sükûn bulduğunuz yeri, yerleştiğiniz mekânı ve vaktinde orada ikamet edilen her hali -nutfe olduğunuz andan sonsuza kadar dünyada ve âhirette- bilir.

18311. Metin

ولما كان دليل على إحاطة العلم، علم ما أبطنه الإنسان ولا سيما إن كان مخالفاً لما أظهره، قال دالاً على إحاطة علمه بإظهار أسرار المنافقين عاطفاً على {ومنهم من يستمع إليك} : {ويقول} على سبيل التجديد المستمر {الذين آمنوا} أي ادعوا ذلك بألسنتهم وفيهم الصادق والمنافق دالين على صدقهم في إيمانهم بالتحريض على طلب الخير بتجدد الوحي الذي هو الروح الحقيقي: {لولا نزلت} على سبيل التدريج، وبناه للمفعول دلالة على إظهار أنهم صاروا في صدقهم في الإيمان اعتقادهم أن التنزيل لا يكون إلا من الله بحيث لا يحتاجون إلى التصريح به {سورة} أي سورة كانت لنسر بسماعها ونتعبد بتلاوتها ونعمل بما فيها كائناً ما كان، ويستمر الوحي فينا متجدداً مع تجدد الزمان ليكون ذلك أنشط لنا وأدخل في تحريك عزائمنا {فإذا أنزلت سورة} أي قطعة من القرآن تكامل نزولها كلها تدريجاً أو جملة، وزادت على مطلوبهم بالحس بأنها {محكمة} أي

İlmin kuşatıcılığına delil olan husus insanın gizlediğini, bilhassa da açığa vurduğuna muhalif olduğunda bilmek olunca; münafıkların sırlarını açığa vurarak ilminin ihatasına delalet etmek üzere {ومنهم من يستمع إليك} ayetine atıfla şöyle buyurdu: {ويقول} “Ve derler”, sürekli yenilenme kabilinden [derler], {الذين آمنوا} “iman edenler”, yani dilleriyle bunu iddia edenler -ki içlerinde sadık olan da münafık olan da vardır-; hakiki ruh olan vahyin yenilenmesiyle hayrı talep etmeye teşvik ederek imanlarındaki sadakatlerine delil getirmek üzere şöyle derler: {لولا نزلت} “İndirilseydi ya”, peyderpey olarak; indirmenin ancak Allah'tan olacağına dair imanlarındaki sadakat ve inançlarını açıkça belirtmeye ihtiyaç duymayacak derecede olduklarını göstermek üzere fiili meçhul getirdi, {سورة} “bir sure?” Herhangi bir sure olsun ki onu işitmekle sevinelim, tilavetiyle ibadet edelim ve ne olursa olsun içindekilerle amel edelim; zamanın yenilenmesiyle vahiy aramızda sürekli tazelensin ki bu bizim için daha şevk verici olsun ve azimlerimizi harekete geçirmede daha etkili olsun. {فإذا أنزلت سورة} “Fakat bir sure indirildiği zaman”, yani peyderpey veya toptan inişi tamamlanan Kur'an'dan bir parça [indirildiği zaman] ki onların istediğinden daha üstün bir güzellikte olduğu halde: {محكمة} “hükmü açık”, yani

18312. Metin

مبينة لا يلبس شيء منها بنوع إجمال ولا ينسخ لكونه جامعاً للمحاسن في كل زمان ومكان {وذكر فيها القتال} بأيّ ذكر كان، والواقع أنه لا يكون إلا ذكراً مبيناً أنه لا يزداد إلا وجوباً وتأكداً حتى تضع الحرب أوزارها، قال البغوي: وكل سورة ذكر فيها الجهاد فهي محكمة وهي أشد القرآن على المنافقين. وهو مروي عن قتادة {رأيت} أي بالعين والقلب {الذين في قلوبهم مرض} أي ضعف في الدين أو نفاق من الذين أقروا بالإيمان وطلبوا تنزيل القرآن وكانوا قد أقسموا بالله جهد أيمانهم: لئن أمرتهم ليخرجن {ينظرون إليك} كراهة لما نزل عليك بعد أن حرضوا على طلبه {نظر المغشي عليه} ولما كان للغشي أسباب، بين أن هذا أشدها فقال تعالى: {من الموت} الذي هو نهاية الغشي فهو لا يطرف بعينه بل هو شاخص لا يطرف كراهة للقتال من الجبن والخور.

apaçık kılınmış, hiçbir kısmına kapalılık karışmayan ve her zaman ve mekânda güzellikleri toplayıcı olduğu için neshedilmeyen [bir sure indirildiği], {وذكر فيها القتال} “ve içinde savaştan bahsedildiği zaman”, her nasıl bahsedilirse edilsin; nitekim vakıa şudur ki savaş ağırlıklarını bırakıncaya kadar ancak onun farziyetinin ve kesinliğinin arttığını bildiren apaçık bir zikir olur. Begavî der ki: Cihadın zikredildiği her sure muhkemdir ve Kur'an'ın münafıklara en ağır gelen kısmıdır. Bu, Katâde'den rivayet edilmiştir. {رأيت} “görürsün”, yani gözle ve kalple görürsün, {الذين في قلوبهم مرض} “kalplerinde hastalık olanların”, yani dinde zaaf veya nifak bulunanların -ki onlar imanı ikrar edip Kur'an'ın indirilmesini isteyen ve kendilerine emredilirse mutlaka savaşa çıkacaklarına dair var güçleriyle Allah'a yemin etmiş olan kimselerdir-, {ينظرون إليك} “sana baktıklarını”, indirilmesini teşvik ettikten sonra sana indirileni kerih görerek, {نظر المغشي عليه} “üzerine baygınlık çökmüş kimsenin bakışı gibi”. Baygınlığın çeşitli sebepleri olunca, bunun en şiddetlisi olduğunu beyan ederek Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {من الموت} “ölümden dolayı”. Ölüm baygınlığın son noktasıdır; bu sebeple korkaklık ve acizlikten dolayı savaşı kerih görerek gözünü kırpamaz, bilakis gözü dikilmiş, kıpırdamadan bakar.

18313. Metin

ولما كان هذا أمراً منابذاً للإنسانية لأنه مباعد للدين والمروءة، سبب عنه أعلى التهديد فقال متوعداً لهم بصورة الدعاء بأن يليهم المكروه:

Bu durum dine ve mürüvvete aykırı olduğundan insanlıkla bağdaşmayan bir hal olunca, bundan hareketle en şiddetli tehdidi ortaya koyarak hoşlanmadıkları şeyin başlarına gelmesi için beddua suretinde onları tehdit edip şöyle buyurdu:

18314. Metin

{فأولى} أي أشد ميل وويل وانتكاس وعثار موضع لهم في الهلكة كائن {لهم *} أي خاص بهم، وفسرته بذلك لما تقدم في آخر الأنفال من أن مادة «ولى» تدور على الميل، فإذا كانت على صيغة أفعل التفضيل - وهو قول الأكثر - جاءت الشدة، قال الأصمعي: إنه فعل ماضٍ أي قاربهم ما يهلكهم وأولادهم الله الهلاك، وقال الرضي في باب المعرفة والنكرة: إنه علم للوعيد وفيه وزن الفعل فلذا منع من الصرف، وليس بأفعل تفضيل ولا أفعل فلاً ولا اسم فعل لأن أبا زيد حكى لحاق تاء التأنيث له فقالوا: أولاة الآن - كأرملة وهو من وله الشر أي قرنه حال، وقبوله للتاء لا يضر الوزن، لأن ذلك في علم آخر.

{فأولى} “Gerektir / lâyıktır”, yani helak içinde kendileri için takdir edilen en şiddetli meyil, veyl, altüst oluş ve tökezleme mevcuttur, {لهم *} “onlara!” Yani onlara mahsustur. Bunu böyle tefsir ettim; çünkü Enfâl'in sonunda geçtiği üzere «velâ» (ولى) kökü meyil etrafında döner; ekseriyetin görüşüne göre ism-i tafdîl kalıbında geldiğinde ise şiddet ifade eder. Asmaî şöyle demiştir: Bu bir mazi fiildir; yani "onları helak edecek şey onlara yaklaştı, Allah onları helake uğratsın" demektir. Radî, *Ma‘rife ve Nekire* bahsinde şöyle demiştir: O, tehdit için bir özel isimdir ve kendisinde fiil vezni bulunduğu için gayr-ı munsarıftır; ism-i tafdîl, af‘elü felâ (أفعل فلاً) veya fiil-isim değildir. Zira Ebû Zeyd kendisine müenneslik te'sinin bitiştiğini nakletmiş ve 'er-mele' (أرملة) gibi 'evlâtü'l-âne' (أولاة الآن) demişlerdir; bu da şerri ona bitiştirdi anlamındaki 'velehe'ş-şerr' (وله الشر) kökündendir. Te'yi kabul etmesi vezne zarar vermez; çünkü bu başka bir isimdedir.

18315. Metin

ولما علم بما ذكر من التسبب أن هذا الدعاء عليهم لما تقدم من سوء أدبهم في مقالهم، وقبح ما ظهر من فعالهم، حصل التشوف إلى ما ينبغي لهم، فقال تعالى على طريق النشر المشوش: {طاعة} أي

Zikredilen sebep-sonuç ilişkisinden, onlara yapılan bu bedduanın sözlerindeki edepsizlik ve amellerinde ortaya çıkan çirkinlik sebebiyle olduğu anlaşılınca, kendilerine yakışan şeyin ne olduğuna dair bir beklenti hasıl oldu. Bunun üzerine Allah Teâlâ gayr-ı müretteb leff ü neşir tarikiyle şöyle buyurdu: {طاعة} “Bir itaat”, yani

18316. Metin

منهم {وقول معروف} أي بالتسليم والإذعان وحسن الانقياد خير لهم مما أظهروا من المحبة في الطاعة وما كشف حالهم عنه من الكراهة، ونكر الاسمين ليكونا صالحين للتعظيم وما دونه، ثم سبب عنهما قوله مسنداً إلى الأمر ما هو لأهله تأكيداً لمضمون الكلام: {فإذا عزم الأمر} أي فإذا أمر بالقتال الذي ذكر في أول السورة وغيره من الأوامر أمراً مجزوماً به معزوماً عليه {فلو صدقوا الله} أي الملك الأعظم المحيط قدرة وعلماً في قولهم الذي قالوه في طلب التنزيل {لكان} صدقهم له {خيراً لهم *} أي من تعللهم وتسللهم عنه لواذاً على تقدير التنزيل في تسليم أن في جماحهم عن الأمر وتقاعدهم عنه نوع خير، ويجوز أن يكون «خير» اسماً لا للتفضيل ليفهم أن كذبهم شر لهم.

kendilerinden sadır olacak [bir itaat], {وقول معروف} “ve güzel bir söz”, yani teslimiyet, boyun eğme ve güzel bir itaate dayalı söz, itaate dair gösterdikleri sevgiden ve hallerinin açığa vurduğu hoşnutsuzluktan kendileri için daha hayırlıdır. Bu iki ismi tazim ve daha aşağısına elverişli olsunlar diye nekre kıldı; sonra sözün muhtevasını pekiştirmek üzere asıl ehline ait olan şeyi emre isnat ederek bu ikisinden hareketle şöyle buyurdu: {فإذا عزم الأمر} “İş ciddiye bindiği zaman”, yani surenin başında zikredilen savaş ve diğer emirler kesin ve azmedilmiş bir emir haline geldiğinde, {فلو صدقوا الله} “eğer Allah'a sadakat gösterselerdi”, yani vahiy talebinde söyledikleri sözde ilim ve kudreti her şeyi kuşatan en yüce Melik'e sadık kalsalardı, {لكان} sadakatleri olurdu, {خيراً لهم *} “kendileri için daha hayırlı.” Yani vahyin indirildiği varsayımında emirden kaçınmalarında ve geri durmalarında bir nebze hayır olduğu kabul edilse bile, mazeret uydurmalarından ve gizlice sıvışıp kaçmalarından kendileri için daha hayırlı olurdu. «Hayrun» (خير) kelimesinin tafdîl için değil de isim olması da caizdir; ta ki onların yalan söylemelerinin kendileri için bir şer olduğu anlaşılsın.

18317. Metin

ولما كان هذا تبكيتاً لهم من أجل فتورهم عن أمر الله، سبب عن ذلك الفتور بيان ما يحصل منه من عظيم الفساد ويتأثر به

Bu, Allah'ın emrinden gevşeklik göstermeleri sebebiyle onları susturucu bir azarlama olunca; bu gevşeklikten hareketle, bundan doğacak büyük fesadı ve bunun sonucunda meydana gelecek

18318. Metin

من خراب البلاد وشتات العباد في معرض سؤال في أسلوب الخطاب بعد التبكيت والتهديد في أسلوب الغيبة تنبيهاً على تناهي الغضب وبلوغه الغاية فقال تعالى: {فهل عسيتم} أي فتسبب عن تسرعكم إلى السؤال في أن يأمركم الملك بما يرضيه، فإذا أجابكم فرحمكم بما يعلم أنه أصلح الأشياء لكم وهو الجهاد كرهتموه ووجهتم منه وقعدتم عنه أن يقال لكم لما يرى منكم من المخايل الدالة على ضعف الإيمان: هل يمكن عندكم نوع إمكان وتتوقعون شيئاً من توقع أن يكون حالكم جديراً وخليقاً لتغطية علم العواقب عنكم فتخافون من أنفسكم.

ülkelerin harap olmasını ve kulların darmadağın oluşunu beyan etti. Bu beyan, öfkenin son noktaya ulaştığına ve zirveye vardığına dikkat çekmek üzere gaip üslubundaki susturma ve tehditten sonra hitap üslubunda bir soru suretinde getirilerek Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {فهل عسيتم} “Demek sizden beklenir mi?” Yani Melik'in sizden razı olacağı şeyi emretmesini talep etmede aceleci davranmanızın bir sonucu olarak; O da size icabet edip hakkınızda en faydalı şey olduğunu bildiği cihadı size emrederek merhamet ettiğinde, ondan hoşlanmayıp yüz çevirmeniz ve geri kalmanız sebebiyle, imanın zayıflığına delalet eden sizdeki bu alametler görüldüğünde size şöyle denilmesi beklenir: Akıbetlerin ilmi sizden örtüldüğü için kendi halinizin buna layık ve uygun olabileceğini hiç ihtimal dahilinde görüp bundan birazcık olsun endişe duymaz mısınız ki kendi nefislerinizden korkasınız?

18319. Metin

ولما كان المقام لذم الإعراض عن الأمر، فصل بين «عسى» وخبرها بشرطية معبر فيها بالتولي بصيغة التفعل إشارة مع نهاية الذم إلى أن المعرض عن أمر الله معرض عما تدعوه الفطرة الأولى القويمة والعقل السديد إلى حسنه، فهو لا يعرض عنه إلا بمجاهدة منه لنفسه فقال تعالى: {إن توليتم} أي بأنفسكم عن الجهاد الذي أمركم به ربكم الذي عرفكم من فوائده ما لا مزيد عليه مما لا يتركه معه عاقل ولا يتخيل تركه إلا على سبيل الفرض - بما أشارت إليه أداة الشرط - أو حصلت

Makam emirden yüz çevirmeyi yerme makamı olunca, son derece kınamakla birlikte Allah'ın emrinden yüz çevirenin dosdoğru ilk fıtratın ve sağlam aklın güzel gördüğü şeyden yüz çevirmiş olduğuna ve ancak nefsiyle mücadele ederek ondan yüz çevirebileceğine işaret etmek üzere tefe‘‘ul kalıbında yüz çevirme (tevellî) lafzıyla ifade edilen bir şart cümlesiyle «asâ» (عسى) ile haberi arasını ayırarak Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {إن توليتم} “Eğer [haktan] yüz çevirecek olursanız”, yani aklı başında hiçbir kimsenin bırakmayacağı ve ancak -şart edatının işaret ettiği üzere- bir faraziyye olarak terki düşünülebilecek derecede faydalarını size tanıtan Rabbinizin emrettiği cihaddan bizzat yüz çevirecek olursanız yahut

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.