Hucurât

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

18561. Metin

سورة الحجرات

Hucurât Suresi

18562. Metin

مقصودها الإرشاد إلى مكارم الأخلاق بتوقير النبي ﷺ بالأدب معه في نفسه وفي أمته، وحفظ ذلك من إجلاله بالظاهر ليكون دليلا على الباطن فيسمى إيمانا، كما أن الإيمان بالله يشترط فيه فعل الأعمال الظاهرة والإذعان لفعلها بشرائطها وأركانها وحدودها لتكون بينة على الباطن وحجة شاهدة له) الم أحسب الناس أن يتركوا أن يقولوا آمنا وهم لا يفتنون) [العنكبوت: ٢] فحاصل مقصودها مراقبة النبي ﷺ في الأدب مغعه لأتها أول المفصل الذي هو ملخص

Bu surenin gayesi; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şahsına ve ümmetine karşı takınılacak edeple ona saygı gösterilerek üstün ahlaka rehberlik etmek, zahirdeki bu hürmeti koruyarak bunun batına delil olmasını ve böylece iman diye isimlendirilmesini sağlamaktır. Nitekim Allah'a imanda da batına delil ve ona şahitlik eden bir hüccet olsun diye zahiri amellerin işlenmesi, bunların şartları, rükünleri ve sınırlarıyla yerine getirilmesine boyun eğilmesi şart koşulmuştur: (Elif. Lâm. Mîm. İnsanlar, «İnandık» demekle imtihan edilmeden bırakılacaklarını mı sandılar?) [Ankebut: 2]. Hasılı bu surenin gayesi, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile olan edepte murakabe bilincinde olmaktır; çünkü bu sure, Kur'an'ın bir özeti mahiyetinde olan mufassal surelerin ilkidir.

18563. Metin

القرآن كما كان مقصود الفاتحة التي هي أول القرآن مراقبة الله، وابتدئ ثاني المفصل بحرف منن الحروف المقطعة كما ابتدئئ ثاني ما عداه بالحروف المقطعة، واسمها الحجرات واضح الدلالة على ذلك بما دلت عليه آيته) بسم الله (الملك الجبار المتكبر الذي من أخل بتعظيم رسوله ﷺ لم يرض عنه عملا) الرحمن (الذي من عموم رحمته إقامة الآداب للتوصل إلى حسن المآب) الرحيم (الذي خص أولي الألباب الإقبال على ما يوجب لهم جميل الثواب.

Nitekim Kur'an'ın başı olan Fatiha'nın gayesi de Allah'ı murakabe etmekti. Mufassalın ikincisi [Kâf suresi], diğer kısımların ikincisinin mukattaa harfleriyle başlaması gibi mukattaa harflerinden bir harfle başlamıştır. Surenin adı olan «el-Hucurât», ayetinin delalet ettiği üzere bu manaya açıkça işaret etmektedir. (Bismillah) [Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla], O; El-Melik, El-Cebbâr ve El-Mütekebbir'dir ki, Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e tazimde kusur edenin hiçbir amelinden hoşnut olmaz. (Er-Rahmân), O ki umumî rahmetinin bir tecellisi olarak güzel bir akıbete ulaşmak için edepleri ikame etmiştir. (Er-Rahîm), O ki akıl sahiplerine, kendilerine güzel mükâfatlar kazandıracak şeylere yönelmeyi nasip etmiştir.

18564. Metin

ولما نوه سبحانه في القتال بذكر النبي ﷺ في ابتدائها باسمه الشريق وسمى السورة به، وملأ سورة محمد بتعظيمه، وختمها باسمه، ومدح أتباعه لأجله، افتتح هذه باشتراط الأدب معه في القول والفعل للعد من حزبه والفوز بقربه، ومدار ذلك معالي الأخلاق، وهي إما مع الله ﷾ أو مع رسوله ﷺ أو مع غيرهما وإن كان كل قسم لا يخلو عن لحظة الآخر، وغيرهما إما أن يكون داخلاً مع المؤمنين في رتبة الطاعة أو خارجاً عنها، وهو الفاسق، والداخل في طاعة المؤمنين السالك لطريقتهم إما أن يكون حاضراً عندهم أو غائباً عنهم، فهذه خمسة أقسام، فصل النداء بسببها خمس مرات، كل مرة لقسم منها، وافتتح بالله لأن الأدب معه هو

Allah Sübhânehu ve Teâlâ Kıtâl [Muhammed] suresinin başında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i şerefli ismiyle anıp sureye onun adını verince, Muhammed suresini ona tazimle doldurup sonunu onun ismiyle bitirince ve ona olan bağlılıkları sebebiyle tâbilerini övünce; bu sureyi de onun fırkasından sayılmak ve yakınlığına nail olmak için sözde ve fiilde onunla beraber edep şartını koyarak açtı. Bunun mihveri ise üstün ahlaktır. Bu da ya Allah azze ve celle ile, ya Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem ile, ya da bu ikisinin dışındakilerledir; gerçi her kısım diğerinin gözetilmesinden hali değildir. Bu ikisinin dışındakiler ise ya müminlerle birlikte itaat mertebesine dâhil olanlar ya da bu mertebenin dışında kalanlardır ki o da fasıktır. Müminlerin itaati dairesine girip onların yolunu tutan kimse de ya onların yanında hazır bulunan ya da onlardan uzakta (gâib) olandır. İşte bunlar beş kısımdır; bu sebeple nida beş defa ayrı ayrı zikredilmiş, her defasında bunlardan bir kısma hitap edilmiştir. [Hitap] Allah ile başlamıştır; zira O'nunla olan edep...

18565. Metin

الأصل الجامع للكل والأس الذي لا يبنى إلا عليه، فقال منادياً للمتسمين بأول أسنان القلوب تنبيهاً على أن سبب نزولها من أفعالهم لا من أفعال أهل الكمال، فهو هفوة تقال، وما كان ينبغي أن يقال، وليشمل الخطاب المعهود للأدنى - ولو مع النفاق - من فوقه من باب الأولى: {يا أيها الذين آمنوا} أي أقروا بالإيمان {لا تقدموا} وحذف المفعول ليعم كل ما يصح تقديمه فيذهب الوهم كل مذهب، ويجوز أن يكون حذفه من قصد إليه أصلاً، بل يكون النهي موجهاً إلى نفس التقدمة أي لا تتلبسوا بهذا الفعل، ويجوز أن يكون من قدم - بالتشديد بمعنى أقدم وتقدم أي شجع نفسه على التقدم، ومنه مقدمة الجيش، وهم متقدموه، وأشار إلى تهجين ما نهوا عنه وتصوير شناعته، وإلى أنهم في القبضة ترهيباً لهم فقال: {بين يدي الله} أي الملك الذي لا يطاق انتقامه.

...her şeyi kuşatan asıl ve ancak üzerine bina edilen temeldir. Nitekim iniş sebebinin kemal ehlinin değil, kalplerin ilk basamaklarıyla vasıflananların fiillerinden kaynaklandığına dikkat çekmek -ki bu bağışlanması gereken bir sürçmedir ve söylenmemesi gerekirdi- ve en alt derecedekilere -nifakla beraber olsa dahi- yapılan mutat hitabın evleviyetle üstündekileri de kapsaması için onlara şöyle nida etti: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!” yani imanı ikrar edenler, {لا تقدموا} “Öne geçmeyin!” Öne geçirilmesi sahih olan her şeyi kapsasın ve zihin her ihtimale yönelebilsin diye mef'ul (nesne) hazfedilmiştir. Mef'ulün hazfedilmesinin, aslen belirli bir şeye yönelmemiş olmasından kaynaklanması da caizdir; bilakis nehiy bizzat öne geçme fiiline yöneliktir, yani bu fiile bulaşmayın demektir. Ayrıca şeddeli olarak kaddeme (قَدَّمَ) fiilinden gelip öne atıldı ve ilerledi, yani öne geçmek için nefsini cesaretlendirdi manasında olması da caizdir. Ordunun öncü birliği olan ve önde gidenleri ifade eden mukaddimetu'l-ceyş (مُقَدِّمَةُ الْجَيْشِ) lafzı da buradan gelir. Yasaklandıkları şeyin çirkinliğini ve fenalığını tasvir etmeye ve korkutmak maksadıyla onların [ilahi] kudretin kabzasında olduklarına işaret ederek şöyle buyurdu: {بين يدي الله} “Allah'ın huzurunda” yani intikamına güç yetirilemeyen Melik'in huzurunda.

18566. Metin

ولما كان السياق للنهي عن التقديم والتقدم، وكان مقتضى الرسالة إنفاذ الأوامر والنواهي عن الملك من غير أن يكون من المرسل

Söz akışı, öne geçmekten ve öne sürmekten men etme makamında olup risaletin gereği de gönderilenler tarafından hiçbir itiraz olmaksızın Melik'in emir ve yasaklarını tebliğ etmek olduğundan...

18567. Metin

إليهم اعتراض أصلاً، وبذلك استحق أن لا يتكلم بحضرته في مهم ولا يفعل مهم إلا بإذنه، لأن العبيد لما لهم من النقص لا استقلال لهم بشيء أصلاً، عبر بالرسول دون النبي بعد أن ذكر اسمه تعالى الأعظم زيادة في تصوير التعظيم فقال: {ورسوله} أي الذي عظمته ظاهرة جداً، ولذلك قرن اسمه باسمه وذكره بذكره، فهو تمهيد لما يأتي من تعظيمه، فالتعبير بذلك إشارة إلى أن النفس إذا خليت وفطرتها الأولى، امتلأت بمجرد رؤيته هيبة منه، وإجلالاً له، فلا يفعل أحد غير ذلك إلا بتشجيع منه لنفسه وتكليفها ضد ما تدعو إليه الفطرة الأولى القويمة، فالمعنى: لا تكونوا متقدمين في شيء من الأشياء والله يقول الحق ويهدي السبيل، ورسول الله ﷺ يبلغ عنه لا ينطق عن الهوى، فعلى الغير الاقتداء والاتباع، لا الابتداء والابتداع، سواء كان النبي ﷺ غائباً أو حاضراً بموت أو غيره.

...bununla onun huzurunda mühim bir meselede konuşulmaması ve onun izni olmadan mühim bir iş yapılmaması hakkı doğmuştur; zira kullar eksikliklerinden ötürü hiçbir şeyde müstakil hareket edemezler. Yüce Allah'ın en yüce ismini zikrettikten sonra, tazimi daha da pekiştirmek için «Nebî» yerine «Resul» lafzını kullanarak şöyle buyurdu: {ورسوله} “ve Resulünün [huzurunda].” Yani azameti gayet açık olan Resulünün. Bu sebeple O'nun ismini Kendi ismiyle, zikrini Kendi zikriyle bir arada anmıştır. Bu, onun gelecekteki tazimine bir hazırlıktır. Bu ifadeyle anlatılmak istenen, nefis ilk fıtratı üzere baş başa bırakıldığında sadece onu görmekle bile ona duyulan heybet ve hürmetle dolacağıdır. Hiç kimse kendi nefsini cesaretlendirip dosdoğru ilk fıtratın çağırdığı şeyin aksine onu zorlamadıkça bunun dışına çıkmaz. Mana şudur: Hiçbir meselede öne geçmeyin; zira Allah hakkı söyler ve doğru yola iletir, Allah'ın Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem de O'ndan tebliğ eder ve hevasından konuşmaz. Başkasına düşen ise uymak ve tâbi olmaktır; vefatıyla veya başka bir sebeple Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ister gâib ister hazır olsun, kendi başına hareket edip bidat uydurmak değildir.

18568. Metin

فإن آثاره كعينه، فمن بذل الجهد فيها هدي للأصلح، {والذين جاهدوا فينا لنهدينهم سبلنا} [العنكبوت: ٦٩] .

Zira onun sünneti bizzat kendisi gibidir; ona sarılmak için gayret gösteren kimse en doğru yola iletilir: {والذين جاهدوا فينا لنهدينهم سبلنا} “Bizim uğrumuzda cihat edenleri elbette yollarımıza iletiriz” [Ankebut: 69].

18569. Metin

ولما استعار للدلالة على القدرة التعبير باليدين وصور البينة ترهيباً من انتقام القادر إذا خولف، صرح بذلك بقوله تعالى: {واتقوا الله} أي اجعلوا بينكم وبين غضب الملك الأعظم وقاية، فإن التقوى

Kudrete delalet etmek üzere iki el ifadesini istiare yoluyla kullanıp karşı gelindiğinde Kâdir olanın intikamından korkutmak amacıyla durumu tasvir edince, Yüce Allah bunu açıkça şu sözüyle ifade buyurdu: {واتقوا الله} “Allah'tan korkup sakının!” Yani en yüce Melik'in gazabı ile aranıza bir kalkan koyun. Şüphesiz takva...

18570. Metin

مانعة من أن تضعيوا حقه وتخالفوا أمره وتقدموا على شيء لم تعلموا رضاه فيه.

...O'nun hakkını zayi etmenize, emrine muhalefet etmenize ve rızasının olup olmadığını bilmediğiniz bir işe kalkışmanıza engeldir.

18571. Metin

ولما كان سبحانه مع كل بعلمه، وأقرب إليه من نفسه، فكان مع ذلك غيباً محضاً لكونه محتجباً برداء الكبر وإزار العظمة والقهر، وكان الإنسان لما غاب عنه نساء، ذكره مرهباً بقوله مستأنفاً أو معللاً مؤكداً تنبيهاً على ما في ذلك من الغرابة والعظمة التي يحق للإنسان مجاهدة نفسه لأجلها في الإيمان به والمواظبة على الاستمرار على استحضاره، لأن أفعال العاصي أفعال من ينكره: {إن الله} أي الذي له الإحاطة بصفات الكمال. ولما كان ما يتقدم فيه إما قولاً أو فعلاً قال: {سميع} أي لأقوالكم أن تقولوها {عليم *} أي بأعمالكم قبل أن تعملوها.

Yüce Allah ilmiyle herkesin yanında ve kişiye kendi nefsinden daha yakın olduğu halde, aynı zamanda kibriya örtüsü, azamet ve kahır izârı ile perdelenmiş sırf bir gayb olduğundan ve insan da gözünden kaybolunca unutan bir varlık olduğundan; insanın O'na iman etme ve O'nu hatırda tutmaya devam etme hususunda nefsine karşı cihat etmesini gerektiren fevkaladeliğe ve azamete dikkat çekerek korkutmak üzere yeni bir başlangıç veya tekitli bir gerekçelendirme ile şöyle hatırlattı -çünkü isyankârın fiilleri, O'nu inkâr edenin fiilleridir-: {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani bütün kemal sıfatlarını kuşatmış olan, -öne geçilen şey de ya söz ya da fiil olacağından şöyle buyurdu:- {سميع} “hakkıyla işitendir” yani siz onları söylemeden önce sözlerinizi, {عليم *} “hakkıyla bilendir.” yani siz onları yapmadan önce amellerinizi.

18572. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما وصف سبحانه عباده المصطفين صحابه نبيه والمخصوصين بفضيلة مشاهدته وكريم عشرته فقال {محمد رسول الله والذين معه أشداء على الكفار رحماء بينهم} [الفتح: ٢٩] «إلى آخره» ، فأثنى سبحانه عليهم وذكر وصفه تعالى بذلك في التوراة والإنجيل، وهذه

İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Yüce Allah; Peygamberinin ashabı olan, onu görme ve onunla güzelce bir arada bulunma faziletine tahsis edilen seçkin kullarını nitelendirip {محمد رسول الله والذين معه أشداء على الكفار رحماء بينهم} “Muhammed Allah'ın Resulüdür. Onunla beraber olanlar da kâfirlere karşı çetin, kendi aralarında merhametlidirler...” [Fetih: 29] buyurarak onları övünce ve kendilerini Tevrat ile İncil'de bu şekilde nitelediğini zikredince...

18573. Metin

خصيصة انفردوا بمزية تكريمها وجرت على واضح قوله تعالى {كنتم خير أمة أخرجت للناس تأمرون بالمعروف} [آل عمران: ١١٠] إلى آخره، وشهدت لهم بعظيم المنزلة لديه، ناسب هذا طلبهم بتوفية العشب الإيمانية قولاً وعملاً ظاهراً وباطناً على أوضح عمل وأخلص نية، وتنزيههم عما وقع من قبلهم في مخاطبات أنبيائهم كقول بني إسرائيل {يا موسى ادع لنا ربك} [الأعراف: ١٣٤] إلى ما شهد من هذا الضرب بسوء حالهم فقال تعالى: {يا أيها الذين آمنوا لا تقدموا بين يدي الله ورسوله} الآية و {يا أيها الذين آمنوا لا ترفعوا أصواتكم فوق صوت النبي ولا تجهروا له بالقول} - إلى قوله - {والله غفور رحيم} فطلبوا بآداب تناسب عليّ إيمانهم وإن اغتفر بعضه لغيرهم من ليس في درجتهم وقد قيل حسنات الأبرار سيئات المقربين فكأن قد قيل لهم: لا تغفلوا ما منح لكم في التوراة والإنجيل، فإنها درجة لم ينلها غيركم من الأمم فقابلوها بتنزيه أعمالكم عن أن يتوهم في ظواهرها أنها صدرت عن عدم اكتراث في الخطاب، أو سوء قصد في الجواب، وطابقوا بين ظواهركم وبواطنكم

...-ki bu, ikram edilme ayrıcalığıyla sadece onlara mahsus kılınan ve Yüce Allah'ın {كنتم خير أمة أخرجت للناس تأمرون بالمعروف} “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder...” [Âl-i İmrân: 110] ayetinin açık beyanına uygun düşen ve O'nun katındaki yüce makamlarına şahitlik eden bir hususiyettir- onların söz ve fiil, zahir ve batın olarak iman şubelerini en açık amel ve en ihlaslı niyetle yerine getirmelerini istemek; İsrailoğullarının {يا موسى ادع لنا ربك} “Ey Musa! Rabbine bizim için dua et” [A'râf: 134] demeleri gibi peygamberlerine hitap ederken önceki ümmetlerden sadır olan ve durumlarının kötülüğüne şahitlik eden bu tür şeylerden onları tenzih etmek uygun düşmüştür. Bu sebeple Yüce Allah: {يا أيها الذين آمنوا لا تقدموا بين يدي الله ورسوله} “Ey iman edenler! Allah'ın ve Resulünün huzurunda öne geçmeyin...” ayetini ve {يا أيها الذين آمنوا لا ترفعوا أصواتكم فوق صوت النبي ولا تجهروا له بالقول} “Ey iman edenler! Seslerinizi Peygamber'in sesinin üstüne yükseltmeyin ve ona sözle bağırıp çağırmayın...” ayetinden {والله غفور رحيم} “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” ayetine kadar olan kısmı indirmiştir. Onların derecesinde olmayan başkaları için bir kısmı hoş görülse bile, kendi yüce imanlarına yakışan edepler onlardan talep edilmiştir; nitekim «Ebrârın iyilikleri, mukarreblerin kötülükleridir» denilmiştir. Sanki onlara şöyle denilmiştir: Tevrat ve İncil'de size lütfedilenleri unutmayın; zira bu, diğer ümmetlerin erişemediği bir derecedir. Buna karşılık amellerinizin zahirinde hitapta lakaytlıktan veya cevapta kötü niyetten kaynaklandığı vehmedilebilecek her türlü kusurdan amellerinizi tenzih edin; zahirinizle batınınızı birbirine uygun kılın...

18574. Metin

وليكن علنكم منبئاً بسليم سرائركم {إن الذين يغضون أصواتهم عند رسول الله أولئك الذين امتحن الله قلوبهم للتقوى} ثم عرفوا بسوء حال من عدل به عن هذه الصفة فقال تعالى {إن الذين ينادونك من وراء الحجرات أكثرهم لا يعقلون} ثم أمروا بالتثبت عند نزغة الشيطان، أو تقول ذي بهتان {يا أيها الذين آمنوا إن جاءكم فاسق بنبأ} الآية، ثم أمرهم بصلاح ذات بينهم والتعاون في ذلك بقتال الباغين العتاة وتحسين العشرة والتزام ما يثمر الحب والتودد الإيماني والتواضع، وأن الخير كله في التقوى {إن أكرمكم عند الله أتقاكم} وكل ذلك محذر لعلي صفاتهم التي وصفوا بها في خاتمة سورة محمد.

...ve aşikâr haliniz temiz gizli hallerinizi haber versin: {إن الذين يغضون أصواتهم عند رسول الله أولئك الذين امتحن الله قلوبهم للتقوى} “Seslerini Allah'ın Resulünün yanında kısanlar var ya, işte onlar Allah'ın kalplerini takva için imtihan ettiği kimselerdir.” Sonra bu vasfın dışına çıkan kimsenin kötü durumu bildirilerek Yüce Allah şöyle buyurdu: {إن الذين ينادونك من وراء الحجرات أكثرهم لا يعقلون} “Sana odaların arkasından seslenenlerin çoğu akletmezler.” Ardından şeytanın kışkırtması veya iftiracının uydurması karşısında iyice araştırmaları emredildi: {يا أيها الذين آمنوا إن جاءكم فاسق بنبأ} “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse...” ayeti. Daha sonra aralarını düzeltmeleri ve azgın asilerle savaşarak bu hususta yardımlaşmaları, muaşereti güzelleştirmeleri, imânî sevgiyi, kaynaşmayı ve tevazuyu doğuracak şeylere sarılmaları ve bütün hayrın takvada olduğu emredildi: {إن أكرمكم عند الله أتقاكم} “Şüphesiz Allah katında en üstün olanınız, O'ndan en çok korkup sakınanınızdır.” Bütün bunlar, Muhammed suresinin sonunda vasfedildikleri yüce niteliklerine yönelik bir uyarıdır.

18575. Metin

ولما ثبت إعظام الرسول ﷺ بأن لا يفتات عليه بأن يتأهب ما هو وظيفته من التقدم في الأمور وقطع المهمات، فلا يكلم إلا جواباً أو سؤالاً في أمر ضروري لا يمكن تأخيره، وكان من يكلمه لذلك ربما رفع صوته رفعاً الأولى به غيره مما هو دونه، وكان من جملة أحواله أن يوحى إليه بالأمور العظيمة، وكان رفع الصوت إذ ذاك من المشوشات في حسن التلقي للوحي مع ما فيه من قلة الاحترام والإخلاء بالإجلال والإعظام، قال ذاكراً لثاني الأقسام، وهو ما كان النظر فيه إلى مقامه ﷺ بالقصد الأول،

Resul sallallâhu aleyhi ve sellem'in hakkına tecavüz edilmemesi, onun vazifesi olan işlerde öne geçme ve mühim meseleleri karara bağlama salahiyetine kalkışılmaması, kendisine ancak cevap olarak ya da ertelenmesi mümkün olmayan zaruri bir meselede soru sormak amacıyla konuşulması suretiyle ona hürmet gösterilmesi sabit olunca; bunun için onunla konuşanın da bazen ondan daha aşağı mertebede olan başkasına karşı yapılması daha uygun düşecek şekilde sesini yükseltmesi muhtemel bulunduğundan ve onun hallerinden birinin de kendisine büyük meselelerin vahyedilmesi olup o esnada ses yükseltmenin saygı azlığı ile hürmet ve tazimde kusur içermesinin yanı sıra vahyi güzelce almaya engel teşkil eden karıştırıcı unsurlardan olması sebebiyle; doğrudan doğruya onun sallallâhu aleyhi ve sellem makamının gözetildiği ikinci kısmı zikrederek...

18576. Metin

مستنتجاً مما مضى من وصفه بالرسالة الدالة على النبوة، آمراً بحفظ حرمته ومراعاة الأدب في خدمته وصحبته بتبجيله وتفخيمه، وإعزازه وتعظيمه، مكرراً لندائهم بما ألزموا أنفسهم به من طاعته بتصديقه واستدعاء لتجديد الاستنصار وتطرية الندب إلى الإنصات وإشارة إلى أن المنادى له أمر يستحق أن يفرد بالنداء ويستقل بالتوصية: {يا أيها الذين آمنوا} مكرراً للتعبير بالأدنى من أسنان القلوب للتنبيه على أن فاعل مثل هذه المنهيات والمحتاج فيها إلى التنبيه بالنهي قد فعل من هذا حاله {لا ترفعوا أصواتكم} أي في شيء من الأشياء {فوق صوت النبي} أي الذي يتلقى عن الله، وتلقيه عنه متوقع في كل وقت، وهذا يدل على أن أذى العلماء الذين هيأهم الله لتلقي فهم دينه عند شديد جداً، فإن تكدير أوقاتهم يمنعهم عن كثير من ذلك.

...geçmişte geçen ve nübüvvete delalet eden risalet vasfından bunu istihraç ederek, hürmetini korumayı, hizmetinde ve arkadaşlığında ona hürmet, saygı, ikram ve tazim göstererek edebi gözetmeyi emredip, onu tasdik ederek kendilerine vacip kıldıkları itaati hatırlatmak, yardım talebini yenilemek, kulak vermeye teşviki tazelemek ve adına nida edilen meselenin müstakil bir nidayı ve ayrı bir tavsiyeyi hak eden bir iş olduğuna işaret etmek üzere nidayı tekrarlayarak şöyle buyurdu: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!” Bu tür yasakları işleyen ve nehiyle uyarılmaya muhtaç olan kimsenin halinin bu olduğuna dikkat çekmek için kalplerin en alt mertebesiyle ifadeyi tekrarlayarak; {لا ترفعوا أصواتكم} “Seslerinizi yükseltmeyin” yani hiçbir hususta, {فوق صوت النبي} “Peygamber'in sesinin üstüne” yani Allah'tan vahiy alan kimsenin; zira onun O'ndan vahiy alması her an beklenir. Bu da gösterir ki, Allah'ın dinini anlamayı telakki etmek için hazırladığı âlimlere eziyet vermek O'nun katında çok şiddetlidir; çünkü onların vakitlerini bulandırmak, onları bu anlayışın çoğundan alıkoyar.

18577. Metin

ولما بين ما في ذلك لأجل النبوة، بين ما ينبغي في نفسه من المزية فقال: {ولا تجهروا بالقول} أي إذا كلمتموه سواء كان ذلك بمثل صوته أو أخفض من صوته، فإن ذلك غير مناسب لما يهاب به العظماء، ويوقر

Nübüvvet sebebiyle onda bulunan [hakkı] açıklayınca, bizzat kendisinde bulunması gereken fazileti de açıklayarak şöyle buyurdu: {ولا تجهروا بالقول} “ve sözle bağırıp çağırmayın” yani onunla konuştuğunuzda; ister bu onun sesi kadar olsun ister sesinden daha alçak olsun. Çünkü bu durum, büyüklere heybet duyulmasına ve hürmet edilmesine uygun düşmez...

18578. Metin

الكبراء. ولما شمل هذا كل جهر مخصوص، وهو ما يكون مسقطاً للمزية، قال: {كجهر بعضكم لبعض} أي فإنكم إن لم تفعلوا ذلك لم يظهر فرق بين النبي ﷺ وبين غيره. ولما نهى عن ذلك، بين ضرره فقال مبيناً أن من الأعمال ما يحبط ولا يدرى أنه محبط، ليكون العامل كالماشي في طريق خطر لا يزال يتوقى خطره ويديم حذره: {أن} أي النهي لأجل خشية أن {تحبط} أي تفسد فتسقط {أعمالكم} أي التي هي الأعمال بالحقيقة وهي الحسنات كلها {وأنتم لا تشعرون} أي بأنها حبطت، فإن ذلك إذا اجترأ الإنسان عليه استخف به وإذا استخف به واظب عليه، وإذا واظب عليه أوشك أن يستخف بالمخاطب فيكفر وهو لا يشعر.

...ululara yakışmaz. Bu yasak, fazileti düşürecek her türlü özel ses yükseltmeyi kapsadığından şöyle buyurdu: {كجهر بعضكم لبعض} “birbirinize bağırdığınız gibi.” Yani siz böyle yapmazsanız Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile başkası arasında bir fark ortaya çıkmaz. Bundan nehyedince, amel eden kimse tehlikeli bir yolda yürüyen, daima onun tehlikesinden sakınan ve ihtiyatını sürdüren biri gibi olsun diye, amellerden bazılarının boşa gideceğini ve boşa gittiğinin farkına varılamayacağını açıklayarak bunun zararını şöyle beyan etti: {أن} yani nehiy şu korkudan dolayıdır: {تحبط} “boşa gitmesi[nden]” yani fesada uğrayıp düşmesinden, {أعمالكم} “amellerinizin” yani gerçek manada amel olan bütün iyiliklerinizin, {وأنتم لا تشعرون} “farkında bile olmadan.” Yani onların boşa gittiğinin farkında olmaksızın. Zira insan buna cüret ederse onu hafife alır; hafife alırsa ona devam eder; ona devam ederse çok geçmeden muhatabını hafife alır ve farkında olmadan küfre düşer.

18579. Metin

ولما تقدم سبحانه في الإخلال بشيء من حرمته ﷺ ونهى عن رفع الصوت والجهر الموصوف، أنتج المخافة عنده على سبيل الإجلال، فبين ما لمن حافظ على ذلك الأدب العظيم، فقال مؤكداً لأن في المنافقين وغيرهم من يكذب بذلك، وتنبيهاً. على أنه لمحبة الله له ورضاه به أهل لأن يؤكد أمره ويواظب على فعله: {إن الذين يغضون} أي يخفضون ويلينون لما وقع عليهم من السكينة من هيبة حضرته، قال الطبري: وأصل الغض الكف في لين {أصواتهم} تخشعاً وتخضعاً

Yüce Allah, onun sallallâhu aleyhi ve sellem hürmetinde herhangi bir kusur işlenmesini önceden yasaklayıp ses yükseltmeyi ve nitelenen şekilde yüksek sesle konuşmayı nehyedince; bu durum onun huzurunda hürmet yoluyla bir çekinmeyi netice verdi. Böylece bu yüce edebi muhafaza eden kimseye ne olduğunu beyan etti ve münafıklar ile başkalarından bunu yalanlayanlar bulunduğu için tekit ederek ve Allah'ın onu sevmesi ve ondan razı olması sebebiyle onun emrinin tekit edilmeye ve fiiline devam edilmeye layık olduğuna dikkat çekerek şöyle buyurdu: {إن الذين يغضون} “Şüphesiz kısanlar” yani onun huzurunun heybetinden üzerlerine inen sekinet sebebiyle alçaltıp yumuşatanlar -Taberî der ki: Gazz (غَضّ) kelimesinin aslı yumuşaklıkla engellemektir- {أصواتهم} “seslerini” huşu ve tevazu ile...

18580. Metin

ورعاية للأدب وتوقيراً.

...edebe riayet ve saygı sebebiyle.

18581. Metin

ولما كان المبلغ ربما أنساه اللغط ورفع الأصوات ما كان يريد أن يبلغه «إنه بينت لي ليلة القدر فخرجت لأخبركم بها فتلاحى رجلان فأنسيتها وعسى أن يكون خيراً لكم» قال: {عند رسول الله} أي الذي من شأنه أن يعلو كلامه على كل كلام، لأنه مبلغ من الملك الأعظم وعبر بعند التي للظاهر إشارة إلى أن أهل حضرة الخصوصية لا يقع منهم إلا أكمل الأدب.

Tebliğ edene gürültü ve seslerin yükselmesi bazen tebliğ etmek istediği şeyi unutturabileceğinden -«Kadir gecesi bana bildirildi, size haber vermek için çıktım; iki adam kavgaya tutuştu da bana unutturuldu, belki de hakkınızda hayırlı olan budur»- şöyle buyurdu: {عند رسول الله} “Allah'ın Resulünün yanında” yani sözünün her söze üstün gelmesi şanından olan kimsenin yanında; zira o, en yüce Melik'ten tebliğ etmektedir. Zahiri ifade eden «İnde (عِنْدَ) / yanında» lafzını kullanması, hususi huzur ehlinin ancak en kâmil edebi sergileyeceğine işarettir.

18582. Metin

ولما ابتدأ ذكرهم مؤكداً تنبيهاً على عظيم ما ندبوا إليه، زاده إعظاماً بالإشارة إليهم بأداة البعد فقال: {أولئك} أي العالو الرتب لما لهم من علو الهمم بالخضوع لمن أرسله مولاهم الذي لا إحسان عندهم إلا منه {الذين امتحن الله} أي فعل المحيط بجميع صفات الكمال فعل المختبر بالمخالطة البليغة بالشدائد على وجه يؤدي إلى المنحة باللين والخلوص من كل درن، والانشراح والاتساع {قلوبهم} فأخلصها {للتقوى} أي الخوف المؤدي إلى استعداد صاحبه بإقامة ما يقيه من كل مكروه، والامتحان: اختبار بليغ يؤدي إلى خبر، فالمعنى أنه طهر قلوبهم ونقاها

Teşvik edildikleri şeyin büyüklüğüne dikkat çekmek için onların zikrine tekit ile başlayınca, uzaklık edatıyla onlara işaret ederek tazimi daha da artırdı ve şöyle buyurdu: {أولئك} “İşte onlar” yani katlarındaki bütün ihsanların ancak kendisinden geldiği Mevlâlarının gönderdiği zata boyun eğmek suretiyle sahip oldukları yüce himmetlerden ötürü mertebeleri yüce olanlar, {الذين امتحن الله} “Allah'ın sınadığı kimselerdir” yani bütün kemal sıfatlarını kuşatan Allah, yumuşaklıkla lütfa, her türlü kirden arınmaya, inşirah ve genişliğe ulaştıracak şekilde zorluklarla çetin bir imtihana tabi tutan kimsenin fiilini yapmış, {قلوبهم} “kalplerini” arındırıp ihlaslı kılmıştır, {للتقوى} “takva için.” Yani sahibini her türlü kötülükten koruyacak şeyleri ikame etmek suretiyle hazırlıklı olmaya sevk eden korku için. İmtihan: Sonucu ortaya çıkaran derin bir sınamadır. Mana şudur: O, onların kalplerini temizlemiş ve arındırmıştır...

18583. Metin

كما يمتحن الصائغ الذهب والفضة بالإذابة للتنقية والتخليص من كل غش لأجل إظهار ما بطن فيها من التقوى ليصير معلوماً للخلق في عالم الشهادة كما كان معلوماً له سبحانه في عالم الغيب، وهو خروجهم عن العادات البشرية ومفارقتهم لما توجبه الطبيعة، وهو حقيقة التوحيد، فإن التقوى لا تظهر إلا عند المحن والشدائد بالتكليف وغيرها، ولا تثبت إلا بملازمة الطاعة في المنشط والمكره والخروج عن مثل ذلك.

...tıpkı kuyumcunun altını ve gümüşü her türlü hileden arındırıp saflaştırmak için eriterek imtihan etmesi gibi; kalplerinde gizli olan takvayı ortaya çıkarmak için [sınamıştır] ki, gayb âleminde Yüce Allah'a malum olduğu gibi şehadet âleminde de yaratılmışlarca bilinir olsun. Bu da onların beşerî alışkanlıklardan sıyrılmaları ve tabiatın gerektirdiği şeylerden ayrılmalarıdır ki tevhidin hakikati budur. Zira takva ancak mükellefiyet ve benzeri sıkıntılar ile zorluklar anında ortaya çıkar; neşeli ve kederli hallerde itaate devam etmekle ve bu gibi şeylerden sıyrılmakla sabit olur.

18584. Metin

ولما كان الإنسان وإن اجتهد في الإحسان محلاًّ للنقصان، استأنف الإخبار عن جزائهم بقوله: معرباً له من فاء السبب، إشارة إلى أن ذلك بمحض إحسانه: {لهم مغفرة} أي لهفواتهم وزلاتهم {وأجر عظيم *} أي جزاء لا يمكن وصفه على محاسن ما فعلوه.

İnsan, iyilik etmek için ne kadar çabalasa da noksanlığın mahalli olduğundan; bunun sırf O'nun lütfuyla olduğunu belirtmek üzere sebep bildiren «fâ» harfinden arındırarak onların mükâfatını yeni bir cümle ile şöyle haber verdi: {لهم مغفرة} “Onlar için bir bağışlanma” yani sürçmeleri ve hataları için, {وأجر عظيم *} “ve büyük bir mükâfat vardır.” yani yaptıkları güzel işlere karşılık nitelenmesi mümkün olmayan bir mükâfat.

18585. Metin

ولما نهى سبحانه عن الإخلال بالأدب، وأمر بالمحافظة على التعظيم، وذكر وصف المطيع، أتبع ذلك على سبيل النتيجة وصف من أخل به، فقال مؤكداً لأجل أن حالهم كان حال من يدع عقلاً تاماً: {إن الذين ينادونك} أي يجددون نداءك من غير توبة والحال أن نداءهم إياك كائن {من وراء} إثبات هذا الجار يدل على أنه ﷺ كان داخلها، ولو سقط لم يفد ذلك، بل كان

Yüce Allah edep noksanlığından men edip tazimi muhafaza etmeyi emredince ve itaat edenin vasfını zikredince; bir netice olarak buna kusur edenin vasfını ekledi ve onların durumu tam bir akla sahip olduğunu iddia eden kimsenin durumu olduğundan tekit ederek şöyle buyurdu: {إن الذين ينادونك} “Sana seslenenler var ya” yani tövbe etmeksizin sana nidayı yenileyip duranlar, şu halde ki sana seslenmeleri, {من وراء} “arkasından” gerçekleşmektedir. Bu harf-i cerin varlığı, onun sallallâhu aleyhi ve sellem odaların içinde olduğuna delalet eder; şayet düşseydi bu manayı vermezdi, bilakis...

18586. Metin

يفيد أن نسبة الأماكن التي وراءها الحجرات كلها بالنسبة إليه وإليهم على حد سواء، وذلك بأن يكون الكل خارجها، والوراء: الجهة التي تواريك وتواريها من خلف أو قدام.

...arkasında odalar bulunan bütün mekânların ona ve onlara nispetinin eşit olduğunu, yani hepsinin odaların dışında bulunduğunu ifade ederdi. Vera (وَرَاء) ise arkadan veya önden seni örten ve senin örttüğün yöndür.

18587. Metin

ولما كان الرسول ﷺ من العظمة في نفسه وفي تبليغ رسالات الله في هيئتها بمكان من العظمة بحيث لا يخفى على أحد. فليس لأحد أن يفتات فيها عليه ولا أن يعجله عن شيء، وكان نداؤه لذلك من وراء حجرته واحدة كندائه من وراء كل حجرة جمع فقال: {الحجرات} ولم يضفها إليه إجلالاً له، وليشمل كوني في غيرها أيضاً، والمعنى: مبتدئين النداء من جهة تكون الحجرات فيها بينك وبينهم فتكون موازية لك منهم ولهم منك، وهي جمع حجرة، وهي ما حوط من قطع الأرض بحائط يمنع ممن يكون خارجه من أذى من يكون داخله بقول أو فعل، فإنه يكون فيما يختص به من الاجتماع بنسائه أو إصلاح شيء من حاله، لا يتهيأ له بحضور الناس فيما يتقاضاه المروءة، وأسند الفعل إلى الجمع وإن كان المنادي بعضهم للرضى به أو السكوت عن النهي.

Resul sallallâhu aleyhi ve sellem gerek bizzat şahsında gerekse Allah'ın risaletlerini tebliğindeki heybetinde hiç kimseye gizli kalmayacak derecede büyük bir makamda olduğundan; hiç kimsenin onun salahiyetine tecavüz etme ve onu bir şeyde aceleye getirme hakkı yoktur. Bu sebeple onun tek bir odasının arkasından çağrılması, bütün odaların arkasından çağrılması gibi olduğundan çoğul olarak şöyle buyurdu: {الحجرات} “odaların [arkasından].” Ona hürmeten ve başka bir odada bulunmasını da kapsaması için odayı ona izafe etmedi. Mana şudur: Odaların seninle onlar arasında bulunacağı, böylece odaların onlardan sana ve senden onlara perde olacağı bir taraftan nida etmeye başlayarak. Hucurât, hucre (حُجْرَة) kelimesinin çoğuludur; o da yeryüzü parçasından, dışarıdakinin içeridekine söz veya fiille eziyet etmesini engelleyecek bir duvarla çevrilen yerdir. Zira insan, hanımlarıyla bir araya gelmek veya durumunu düzeltmek gibi mürüvvetin gerektirdiği ve insanların huzurunda yapılması mümkün olmayan hususi işleriyle meşgul olur. Nida edenler onların bir kısmı olsa da buna razı oldukları veya yasaklamaktan geri durdukları için fiil çoğula isnat edilmiştir.

18588. Metin

ولما كان الساكت قد لا يكون راضياً قال: {أكثرهم} أي

Suskun kalan kimse her zaman razı olmayabileceğinden şöyle buyurdu: {أكثرهم} “onların çoğu” yani...

18589. Metin

المنادي والراضي دون الساكت لعذر {لا يعلقون *} لأنهم لم يصبروا، بل فعلوا معه ﷺ كما يفعل بعضهم مع من يماثله، والعقل يمنع من مثل ذلك لمن اتصف بالرئاسة فكيف إذا كانت رئاسة النبوة والرسالة عن الملك الجبار الواحد القهار.

...bir mazeretten ötürü susan hariç, nida eden ve razı olanlar, {لا يعلقون *} “akletmezler.” Çünkü sabretmediler; bilakis onunla sallallâhu aleyhi ve sellem, birbirleriyle veya emsalleriyle davrandıkları gibi davrandılar. Oysa akıl, reislik sıfatına sahip kimseye karşı böyle davranmayı men eder; nerede kaldı ki el-Melik, el-Cebbâr, el-Vâhid ve el-Kahhâr olan Allah'tan gelen nübüvvet ve risalet reisliği olsun!

18590. Metin

ولما ذمهم بسوء عملهم، أرشدهم إلى ما يمدحون به من حسنه فقال: {ولو أنهم} أي المنادي والراضي {صبروا} أي حبسوا أنفسهم ومنعوها عن مناداتهم، والصبر حبس النفس عن أن تنازع إلى هواها وهو حبس فيه شدة، وصبر عن كذا - محذوف الفعل لكثرة دوره، أي نفسه {حتى تخرج} من تلقاء نفسك عند فراغ ما أنت فيه مما يهمك من واردات الحق ومصالح الخلق. ولما كان الخروج قد يكون إلى غيرهم من المصالح، فلا يسوغ في الأدب أن يقطع ذاك عليه قال: {إليهم} أي ليس لهم أن يكلموك حتى تفرغ لهم فتقصدهم فإنك لا تفعل شيئاً في غير حينه بمقتضى أمر الرسالة {لكان} أي الصبر.

Onları kötü amelleri sebebiyle yerince, övülecekleri güzel davranışa onları irşad ederek şöyle buyurdu: {ولو أنهم} “Eğer onlar” yani nida eden ve razı olanlar, {صبروا} “sabretselerdi” yani nefislerini tutup onları çağırmaktan alıkoysalardı; sabır, nefsi hevasına meyletmekten alıkoymaktır ve bu zorlu bir tutmadır. Sabera an kezâ (صَبَرَ عَنْ كَذَا / şundan sabretti) ifadesinde fiil çok geçtiği için hazfedilmiştir, yani nefsini tutsaydı; {حتى تخرج} “sen çıkıncaya kadar” Hakk'ın varidatından ve halkın maslahatlarından seni meşgul eden işini bitirdiğinde kendiliğinden çıkıncaya kadar. Çıkış bazen diğer maslahatlar için olabileceğinden ve edep gereği bu işi onun aleyhine kesmek uygun düşmeyeceğinden şöyle buyurdu: {إليهم} “yanlarına [çıkıncaya kadar].” Yani sen onlar için vakit ayırıp bizzat kendilerine yönelinceye kadar seninle konuşma hakları yoktur; zira sen risalet emrinin gereği olarak hiçbir şeyi vaktinden başka bir zamanda yapmazsın. {لكان} “elbette olurdu” yani bu sabır...

18591. Metin

ولما كان العرب أهل معال فهم بحيث لا يرضون إلا الأحسن فقال: {خيراً لهم} أي من استعجالهم في إيقاظك وقت الهاجرة وما لو قرعوا الباب بالأظافير كما كان يفعل غيرهم من الصحابة ﵃،

Araplar yücelik ehli olup en güzel olandan başkasına razı olmadıklarından şöyle buyurdu: {خيراً لهم} “kendileri için daha hayırlı [olurdu].” Yani gün ortası sıcağında seni uyandırmakta acele etmelerinden ve diğer sahabilerin radıyallâhu anhüm yaptığı gibi kapıyı tırnaklarıyla çalmalarından daha hayırlı olurdu.

18592. Metin

وهذا على تقدير أن يكون ما ظنوا من أن فيه خيراً فكانوا يعقلون، ففي التعبير بذلك مع الإنصاف بل الإغضاء والإحسان هز لهم إلى المعالي وإرشاد إلى ما يتفاخرون به من المحاسن، قال الرازي: قال أبو عثمان: الأدب عند الأكابر يبلغ بصاحبه إلى الدرجات العلى والخير في الأولى والعقبى - انتهى. وأخيرية صبر في الدين معروفة، وأما في الدنيا فإنهم لو تأدبوا لربهم زادهم النبي ﷺ في الفضل فأعتق جميع سبيهم وزادهم، والآية في الاحتباك: حذف التعليل بعدم الصبر أولاً لما دل عليه ثانياً، والعقل ثانياً لما دل عليه من ذكره أولاً.

Bu, onların içinde bir hayır olduğunu zannettikleri şeyin aklettikleri bir şey olduğu varsayımına göredir. İnsaf, hatta görmezden gelme ve ihsan ile birlikte bu şekilde ifade edilmesi, onları yüceliklere teşvik etmek ve övünecekleri güzelliklere irşad etmektir. Râzî der ki: Ebû Osmân şöyle demiştir: «Büyüklerin yanında edep, sahibini yüce derecelere, dünyada ve ahirette hayra ulaştırır.» İntihâ. Sabrın dindeki hayrı malumdur. Dünyadaki hayrına gelince; şayet Rablerine karşı edepli davransalardı, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onların faziletini artırır, bütün esirlerini azat eder ve onlara fazlasını verirdi. Bu ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincisinde sabırsızlığın gerekçesi, ikincisindeki delaletten ötürü hazfedilmiş; ikincisinde ise akıl, birincisinde zikredilen delaletten ötürü hazfedilmiştir.

18593. Metin

ولما ذكر التقدير تأديباً لنا وتدريباً على الصفح عن الجاهل وعذره وتعليمه: ولكنهم لم يصبروا وأساؤوا الأدب فكان ذلك شراً لهم والله عليم بما فعلوا حليم حيث لم يعاجلهم بالعقوبة لإساءتهم الأدب على رسوله ﷺ، عطف عليه استعطافاً لهم مع إفهامه الترهيب: {والله} أي المحيط بصفات الكمال {غفور} أي ستور لذنب من تاب من جهله {رحيم *} يعامله معاملة الراحم فيسبغ عليه نعمه. ولما تابوا، أعتبهم الله في غلظتهم على خير خلقه أن جعلهم أغلظ الناس على شر الناس: الدجال، فإن النبي ﷺ قال: «إنهم

Cahilden vazgeçmek, onu mazur görmek ve eğitmek hususunda bize bir edep ve alıştırma olmak üzere takdiri zikredince: «Lakin onlar sabretmediler ve edepsizlik ettiler; bu da onlar için bir şer oldu. Allah yaptıklarını bilendir, Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e karşı edepsizlik etmelerine rağmen cezalandırmakta acele etmeyendir (Halîm'dir)»; korkutmayı da hissettirerek onlara merhamet göstermek maksadıyla bunu atfedip şöyle buyurdu: {والله} “Ve Allah” yani bütün kemal sıfatlarını kuşatan, {غفور} “çok bağışlayandır” yani cehaletinden tövbe edenin günahını çokça örtendir, {رحيم *} “çok merhamet edendir.” Yani ona merhametli muamelesi yapar ve üzerine nimetlerini bolca yağdırır. Tövbe ettiklerinde Allah, mahlûkatının en hayırlısına karşı gösterdikleri kabalıklarına karşılık onları insanların en şerlisi olan Deccal'e karşı insanların en çetini kılmak suretiyle rızasını lütfetti; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz onlar...

18594. Metin

أشد الناس عليه» .

...ona karşı insanların en çetinidirler.»

18595. Metin

ولما أنهى سبحانه ما أراد من النهي عن أذى الرسول ﷺ في نفسه، وكان من ذلك أذاه في أمته، فإنه عزيز عليه ما عنتوا وكان من آذاه فيهم فاسقاً، وكان أعظم الأذى فيهم ما أورث كرباً فأثار حرباً، وكان ربما اتخذ أهل الأغراض هذه الآداب ذريعة إلى أذى بعض المسلمين فقذفوهم بالإخلال بشيء منها فوقعوا هم فيها فيما قذفوا به غيرهم من الإخلال بحقه والتقيد بولائه ورقه، وكان لرسول الله ﷺ من الأخلاق الطاهرة والمعالي الظاهرة ما يؤمن معه أن يوقع شيئاً في غير محله، أن يأمر بأمر من غير حله - هذا مع ما له من العصمة، قال منبهاً على ما في القسم الثالث من مكارم الأخلاق من ترك العجز بالاعتماد على أخبار الفسقة، تخاطباً لكل من أقر بالإيمان على طريق الاستنتاج مما مضى، نادباً إلى الاسترشاد بالعقل الذي نفاه عن أهل الآية السالفة، والعفو عن المذنب والرحمة لعباد الله، منادياً بأداة البعد إشارة إلى أن من احتاج إلى التصريح بمثل هذا التنبيه غير مكتف بما أفاده من قواعد الشرع وضع نفسه في محل بعيد، وتنبيهاً على أن ما في حيزها كلام له خطب عظيم ووقع جسيم: {يا أيها الذين آمنوا} وعبر بالفعل الماضي الذي هو

Yüce Allah, Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in şahsına eziyet etmekten nehyetme muradını tamamlayınca -ki ümmetine eziyet etmek de bundandır; zira onların sıkıntıya düşmesi ona ağır gelir ve ümmeti hususunda ona eziyet eden kimse fasıktır; onlar hakkındaki en büyük eziyet ise sıkıntı doğurup savaşı körükleyen şeydir. Kimi zaman art niyetli kimseler bu edepleri bazı Müslümanlara eziyet etmek için bahane edinip onları bu edeplerden birinde kusur etmekle itham ederlerdi de, başkalarını itham ettikleri o şeyde bizzat kendileri Peygamber'in hakkına riayetsizlik ve onun bağlılığına riayette kusur içine düşerlerdi. Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise sahip olduğu tertemiz ahlak ve apaçık yüceliklerle -buna ilaveten sahip olduğu ismet sıfatıyla beraber- bir şeyi yersiz yapmasından veya uygun olmayan bir şeyi emretmesinden emin olunan bir zattı-, üstün ahlakın üçüncü kısmında yer alan, fasıkların haberlerine güvenerek acziyete düşmeyi terk etmeye dikkat çekerek, geçmiş kısımlardan çıkarılan bir netice yoluyla imanı ikrar eden herkese hitap edip önceki ayetin ehlinden nefyettiği akıldan istifade etmeye, günahkârı affetmeye ve Allah'ın kullarına merhamet etmeye teşvik ederek, şeriat kurallarının bildirdiğiyle yetinmeyip böyle açık bir uyarıya muhtaç olan kimsenin kendisini uzak bir konuma yerleştirdiğine işaret etmek ve bu nidanın kapsamında bulunan sözün büyük bir mesele ve mühim bir tesir taşıdığına dikkat çekmek üzere uzaklık edatıyla nida ederek şöyle buyurdu: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!” Kalplerin en alt mertebesine hitap eden geçmiş zaman fiilini kullandı...

18596. Metin

لأدنى أسنان القلوب، وعبر بأداة الشك إيذاناً بقلة الفاسق فيهم وقلة مجيئه إليهم بخبر له وقع، فقال: {إن جاءكم} أي في وقت من الأوقات {فاسق} أي خارج من ربقة الديانة أيّ فاسق كان {بنبأ} أي خبر يعظم خطبه فيؤثر شراً، أيّ خير كان مما يكون كذلك؟ {فتبينوا} أي عالجوا البيان وهو فصل الخطأ من الصواب، استعمالاً لغريزة العقل المنفي عن المنادين واتصافاً بالغفران والرحمة ليرحمكم الله ويغفر لكم، وهذه القراءة غاية لقراءة حمزة والكسائي بالمثلثة ثم المثناة الفوقية، والسياق مرشد إلى أن خبر الفاسق كالنمام والساعي بالفساد كما أنه لا يقبل فلذلك لا يرد حتى يمتحن، وإلى أن خبر العدل لا وقفة فيه، وإلا لاستوى مع الفاسق، فالتثبت معلل بالفسق، فإذا انتفى ولم توجد علة أخرى توجب التثبت وجب القبول، والمعلق على شيء بكلمة «إن» عدم عند عدمه، والتبين بأحد شيئين: بمراجعة النبي ﷺ إن كان حاضراً، وبمراجعة آثاره من كتاب الله وسنته إلى أن تبين الأمر منهما إن كان غائباً، فإنه لا تكون أبداً كائنة إلا وفي الكتاب والسنة المخرج منها.

...ve aralarında fasıkın pek az olduğuna ve onun mühim bir haberle kendilerine gelme ihtimalinin düşüklüğüne dikkat çekmek için şart (şüphe) edatını kullanarak şöyle buyurdu: {إن جاءكم} “Eğer size gelirse” yani herhangi bir vakitte, {فاسق} “bir fasık” yani her ne fasık olursa olsun din bağından çıkmış biri, {بنبأ} “bir haberle” yani bu kabil haberlerden hangisi olursa olsun önemi büyük olan ve şer doğuracak bir haberle, {فتبينوا} “iyice araştırın!” Yani [odaların arkasından] seslenenlerden nefyedilen akıl fıtratını kullanarak ve Allah'ın size merhamet edip bağışlaması için mağfiret ve merhametle vasıflanarak, doğrunun yanlıştan ayrılması demek olan beyana ulaşmaya gayret edin. Bu kıraat, Hamza ve Kisâî'nin üç noktalı sâ (ث) ve ardından iki noktalı tâ (ت) ile okudukları «fetesebbetû» (فَتَثَبَّتُوا / iyice tahkik edin) kıraatinin nihai gayesidir. Sözün gelişi; koğucu ve fesat peşinde koşan kimse gibi fasıkın haberinin kabul edilmediği gibi imtihan edilmeden hemen reddedilemeyeceğine, adalet sahibi kimsenin haberinde ise tereddüt edilmeyeceğine -aksi takdirde fasık ile eşit olacağına- rehberlik etmektedir. Zira araştırmanın gerekçesi fısktır; bu illet ortadan kalktığında ve araştırmayı gerektirecek başka bir illet bulunmadığında kabul vacip olur. «İn (إِنْ)» şart edatıyla bir şeye bağlanan hüküm, o şey yok olduğunda yok olur. İyice araştırma iki şeyden biriyle yapılır: Hazır ise Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e başvurmakla, şayet gâib ise mesele bu ikisinden açığa kavuşuncaya kadar onun Allah'ın Kitabı ve sünnetinden olan eserlerine başvurmakla. Zira hiçbir hadise yoktur ki Kitap ve Sünnet'te ondan bir çıkış yolu bulunmasın.

18597. Metin

ولما أمر بالتبين، ذكر علته فقال: {أن} أي لأجل كراهة أن {تصيبوا} أي بأذى {قوماً} أي هم مع قوتهم النافعة

İyice araştırmayı emredince, bunun illetini zikrederek şöyle buyurdu: {أن} yani şu hoşnutsuzluktan dolayı: {تصيبوا} “isabet ettirmeniz[den]” yani bir eziyetle, {قوماً} “bir topluluğa” yani İslam ehline faydalı olan güçleriyle beraber...

18598. Metin

لأهل الإسلام براء مما نسب إليهم {بجهالة} أي مع الجهل بحال استحاقهم ذلك.

...kendilerine isnat edilen şeyden berî olan bir kavme, {بجهالة} “bilmeyerek” yani onların bunu hak edip etmedikleri durumunu bilmeksizin.

18599. Metin

ولما كان الإنسان إذا وضع شيئاً في غير موضعه جديراً بالندم، سبب عن ذلك قوله: {فتصبحوا} أي فتصيروا، ولكنه عبر بذلك لأن أشنع الندم ما استقبل الإنسان صباحاً وقت انتباهه وفراغه وإقباله على لذاته {على ما فعلتم} أي من إصابتهم {نادمين *} أي عريقين في الأسف على ما فات مما يوقع الله في نفوسكم من أمور ترجف القلوب وتخور الطباع، وتلك سنته في كل باطل، فإنه لكونه مزلزلاً في نفسه لا ينشأ عنه إلا الزلزال والندم على ما وقع من تمني أنه لم يقع، وهو غم يصحب الإنسان صحبة لها دوام بما تدور مادته عليه مما يرشد إليه مدن ودمن، وهو ينشأ من تضييع أثقال الأسباب التي أمر الإنسان بالسعي فيها كما أشار إليه حديث «احرص على ما ينفعك ولا تعجز فإن غلبك أمر فقل: قدر الله وما شاء فعل، ولا تقل: لو أني فعلت كذا، فإن» لو «تفتح عمل الشيطان» والفاسق المذكور في الآية المراد به الجنس، والذي نزل ذلك بسببه هو الوليد بن عقبة، ولم يزل كذلك حتى أن عثمان ﵁ ولاه الكوفة فصلى بالناس وهو سكران صلاة الفجر أربعاً ثم قال: هل أزيدكم

İnsan bir şeyi yerli yerine koymadığında pişmanlığa müstahak olduğundan, buna bağlı olarak şöyle buyurdu: {فتصبحوا} “sonra olursunuz” yani dönüşürsünüz; ancak bu şekilde ifade etmiştir çünkü pişmanlığın en çirkini, insanın sabahleyin uyandığı, meşguliyetinin olmadığı ve lezzetlerine yöneldiği vakitte karşılaştığı pişmanlıktır; {على ما فعلتم} “yaptığınıza” yani onlara isabet ettirdiğiniz şeye, {نادمين *} “pişman olanlar.” Yani Allah'ın kalpleri titreten ve tabiatları gevşeten hususlardan nefislerinize düşüreceği şeylerden ötürü elden kaçana son derece üzülen kimseler olarak. Her batıl hususunda O'nun kanunu böyledir; zira batıl bizzat kendisi sarsıntılı olduğundan, ondan ancak sarsıntı ve keşke olmasaydı temennisiyle gerçekleşen şeye pişmanlık doğar. Bu, «m-d-n» ve «d-m-n» köklerinin işaret ettiği üzere maddesinin etrafında döndüğü şey sebebiyle insana devamlı eşlik eden bir kederdir. Bu da insanın çaba göstermekle emrolunduğu sebeplerin külfetini zayi etmekten kaynaklanır; nitekim şu hadis buna işaret etmektedir: «Sana fayda veren şeye hırs göster, acziyet gösterme. Başına bir iş gelirse: 'Allah takdir etti ve dilediğini yaptı' de; 'Keşke şöyle yapsaydım' deme. Çünkü 'keşke' sözü şeytanın ameline kapı açar.» Ayette zikredilen fasıktan kasıt cins isimdir; bu ayetin inişine sebep olan şahıs ise Velîd b. Ukbe'dir. Durumu böyle devam etmiştir, hatta Osman radıyallâhu anh onu Kûfe'ye vali tayin etmiş, o da sarhoşken insanlara sabah namazını dört rekât kıldırmış, sonra da: «Size artırayım mı?» demiştir...

18600. Metin

فعزله عثمان ﵁.

...Bunun üzerine Osman radıyallâhu anh onu azletmiştir.

18601. Metin

ولما كان إقدامهم على كثير من الأمور من غير مشاورة لمن أرسله الله رحمة لعباده ليعلمهم ما يأتون وما يذرون عمل من لا يعلم أن رسول الله ﷺ قريب منه، وكان الإعراض عنه حياً وعن بذل الجهد في استخراج الأمور من شريعته بعد موته أمراً مفسداً للبين إن لم يعتبر ويتنبه له غاية التنبه، أخبرهم به منزلاً لهم منزلة من لا يعلم أنه موجود معه مشيراً بكلمة التنبيه إلى أن من أخل بمراعاة ذلك في عداد الغافلين فقال: {واعلموا} أي أيها الأمة، وقدم الخبر إيذاناً بأن بعضهم باعتراضه أو بإقدامه على ما لا علم له به يعمل علم من لا يعلم مقدار ما خصه الله به من إنعامه عليه به ﷺ، فهو يفيد توبيخ من فعل ذلك: {أن فيكم} أي على وجه الاختصاص لكم ويا له من شرف {رسول الله} أي الملك الأعظم المتصف بالجلال والإكرام على حال هي أنكم تريدونه أن يتبع أذاكم، وذلك أمر شنيع جداً، فإنه لا يليق أن يتحرك إلا بأمر من أرسله، فيجب عليكم الرجوع عن تلك الحالة، فإنك تجهلون أكثر مما تعلمون، ولإرادتهم إن لا يطيعهم في جميع الأمور عبر بالمضارع فقال: {لو يطيعكم} وهو لا يحب عنتكم ولا شيئاً يشق عليكم

Allah'ın, kullarına neyi yapıp neyi terk edeceklerini öğretsin diye kullarına bir rahmet olarak gönderdiği zat ile istişare etmeksizin pek çok işe kalkışmaları, Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendilerine yakın olduğunu bilmeyen birinin ameli gibi olduğundan; hayattayken ondan, vefatından sonra ise onun şeriatından hükümleri çıkarmak için gayret sarf etmekten yüz çevirmek şayet ibret alınıp son derece dikkat edilmezse aralarını ifsat edecek bir husus bulunduğundan; bunu gözetmekte kusur edenin gafiller zümresinden olduğuna tenbih kelimesiyle işaret ederek, onu aralarında bilmeyen kimse konumuna indirgeyerek kendilerine şöyle haber verdi: {واعلموا} “Ve bilin ki” yani ey ümmet! Bazılarının itiraz ederek veya hakkında bilgisi olmadığı şeye cüret ederek, Allah'ın Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile kendilerine ihsan ettiği nimetin miktarını bilmeyen kimse gibi davrandığını bildirmek üzere haberi öne almıştır; bu da bunu yapanı azarlamayı ifade eder: {أن فيكم} “içinizdedir” yani size tahsis edilmiş olarak -bu ne büyük bir şereftir!-, {رسول الله} “Allah'ın Resulü.” Yani celal ve ikram sahibi en yüce Melik'in Resulü. Şu halde ki siz onun sizin arzularınıza uymasını istiyorsunuz; bu ise son derece çirkin bir şeydir. Zira onun ancak kendisini gönderenin emriyle hareket etmesi yakışır; öyleyse bu halden dönmeniz gerekir, çünkü siz bildiğinizden çok daha fazlasını bilmemektesiniz. Bütün işlerde onlara itaat etmesini istemelerine binaen muzari (geniş/şimdiki zaman) fiille ifade ederek şöyle buyurdu: {لو يطيعكم} “Şayet o size uysaydı” oysa o sizin sıkıntıya düşmenizi ve size zor gelen hiçbir şeyi sevmez...

18602. Metin

{في كثير من الأمر} أي الذي تريدونه على فعله من أنه يعمل في الحوادث على مقتضى ما يعن لكم وتستصوبونه ليكون فعله معكم فعل المطواع لغيره التابع له، فينقلب حينئذ الحال، ويصير المبتوع تابعاً والمطاع طائعاً {لعنتم} أي لاءمتم وهلكتم، ومن أراد دائماً أن يكون أمر الرسول الله ﷺ تابعاً لأمره فقد زين له الشيطان الكفران، فأولئك هم الغاوون، وسياق «لو» معلم قطعاً أن التقدير: ولكنه ﷺ لا يطيعكم لكراهة لما يشق عليكم لما هو متخلق به من طاعة الله والوقوف عند حدوده والتقيد في جميع الحركات والسكنات بأمره، مع ما له من البصرة في التمييز بين الملبسات والخبرة التامة بالأمور المشتبهات، التي هي سبب هلاك الأغلب لكونها لا يعلمها كثير من الناس، والتقييد بالكثير معلم بأنهم يصيبون وجه الرشاد في كثير من الأمور.

{في كثير من الأمر} “işlerin çoğunda” yani hadiselerde aklınıza gelen ve doğru gördüğünüz şeyin gereğine göre hareket etmesi suretiyle yapmasını istediğiniz şeylerde; ta ki onun sizinle olan fiili başkasına boyun eğen ve tâbi olanın fiili gibi olsun da o takdirde durum tersine dönsün, tâbi olunan tâbi, itaat edilen de itaat eden durumuna gelsin; {لعنتم} “kesinlikle sıkıntıya düşerdiniz.” Yani kınanır ve helak olurdunuz. Kim daima Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'in emrinin kendi emrine tâbi olmasını isterse, şüphesiz şeytan ona küfrü süslemiştir; işte azgınlar onlardır. «Lev (لَوْ)» edatının bağlamı kesin olarak bildirir ki cümlenin takdiri şudur: Lakin o sallallâhu aleyhi ve sellem, Allah'a itaat etmek, O'nun sınırlarında durmak, bütün hareket ve sükûnunda O'nun emrine bağlanmak ahlakıyla ahlaklandığı için, insanların çoğunun bilmemesi hasebiyle ekseriyetin helak sebebi olan şüpheli meselelerdeki tam vukufiyeti ve karmaşık durumları ayırt etmedeki basireti ile beraber size meşakkat veren şeyleri kerih gördüğünden ötürü size uymaz. «Çoğu» kaydı, onların pek çok meselede doğruyu isabet ettirdiklerini bildirmektedir.

18603. Metin

ولما كان التقدير حتماً بما هدى إليه السياق: ولو خالفتموه في الأمور التي لا يطيعكم فيها لعنتم، استدرك عنه قوله: {ولكن الله} أي الملك الأعظم الذي يفعل ما يريد {حبب إليكم الإيمان} فلزمتم طاعته وعشقتم متابعته. ولما كان الإنسان قد يحب شيئاً وهو يعلم فيه عيباً، فيكون جديراً بأن يتزلزل فيه، نفى ذلك بقوله:

Sözün akışının gösterdiği üzere mukadder mana kaçınılmaz olarak: «Size uymadığı hususlarda ona muhalefet etseydiniz mutlaka sıkıntıya düşerdiniz» şeklinde olunca, şu sözüyle istidrakte bulunmuştur: {ولكن الله} “Fakat Allah” yani dilediğini yapan en yüce Melik, {حبب إليكم الإيمان} “size imanı sevdirdi” böylece O'na itaate sarıldınız ve O'na tâbi olmaya gönül verdiniz. İnsan bir şeyi içinde bir ayıp olduğunu bildiği halde sevebilir ve bu sebeple onda sarsıntı geçirmeye müstahak olabilir; Yüce Allah şu sözüyle bunu nefyetti:

18604. Metin

{وزينه في قلوبكم} أي فلا شيء عندكم أحسن منه ولا يعادله ولا يقاربه بوجه {وكره إليكم الكفر} وهو تغطية ما أدت إليه الفطرة الأولى والعقول المجردة عن الهوى من الحق بالجحود {والفسوق} وهو المروق من ربقة الدين، ولو من غير تغطية بل بغير تأمل {والعصيان} وهو الامتناع من الانقياد عامة فلم تخالفوه، ورأيتم خلافه هلاكاً، فصرتم والمنة لله أطوع شيء للرسول ﷺ، فعلم من هذا أن الله تعالى هو الفاعل وحده لجميع الأفعال من الطاعات والمعاصي والعادات والعبادات، لأنه خالق لكل، ومدحوا لفعل الله بهم لأنهم الفاعلون في الظاهرة فهو واقع موقع: أطعتم الرسول ﷺ ولم تخالفوه، وإنما وضع فعل الله وهولا يمدحون عليه موضع فعلهم الذي يمدحون عليه للحث على الشكر والإنسلاخ من العجب.

{وزينه في قلوبكم} “ve onu kalplerinizde süsledi” yani sizin katınızda ondan daha güzeli yoktur, hiçbir şey hiçbir veçhile ona denk ve yakın olamaz; {وكره إليكم الكفر} “size küfrü kerih gösterdi” o da ilk fıtratın ve hevesten arınmış akılların ulaştırdığı hakkı inkâr ile örtmektir; {والفسوق} “ve fıskı” o da örtme olmasa bile düşünmeksizin din bağından çıkmaktır; {والعصيان} “ve isyanı [kerih gösterdi].” O da genel olarak boyun eğmekten kaçınmaktır. Böylece ona muhalefet etmediniz, ona muhalefet etmeyi helak saydınız ve Allah'a hamdolsun ki Resul sallallâhu aleyhi ve sellem'e en çok itaat edenler haline geldiniz. Bundan anlaşıldı ki, itaatler, masiyetler, adetler ve ibadetlerden bütün fiilleri tek başına yapan Yüce Allah'tır; zira O her şeyin yaratıcısıdır. Zahirde yapanlar kendileri olduğu için Allah'ın onlara yaptığı bu fiilden ötürü övüldüler. Dolayısıyla bu: «Resul sallallâhu aleyhi ve sellem'e itaat ettiniz ve ona muhalefet etmediniz» ifadesinin yerine geçmiştir. Kendisinden ötürü övülmeyecekleri Allah'ın fiilinin, kendisinden ötürü övülecekleri kendi fiilleri yerine konulması ise şükre teşvik etmek ve kendini beğenmişlikten sıyrılmak içindir.

18605. Metin

ولما أرشد السياق إلى متابعتهم على هذا الوجه، أنتج قوله مادحاً لهم ثانياً الكلام عن خطابهم إلى خطابه ﷺ ليدل على عظم هذه الأوصاف وبينه بأداة البعد على علو مقام المتصف: {أولئك} أي الذين أعلى الله القادر على كل شيء مقاديرهم {هم} أي خاصة {الراشدون *} أي الكاملون في الرشد وهو الهدى على أحسن سمت وتقدير، وفي تفسير الأصبهاني: الرشد الاستقامة على طريق الحق

Sözün gelişi onların bu şekilde uymalarına irşad edince, bu vasıfların büyüklüğünü göstermek için sözü onlara hitaptan Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaba çevirerek onları öven sözü netice verdi ve bu vasfa sahip olanın makamının yüceliğini uzaklık edatıyla beyan ederek şöyle buyurdu: {أولئك} “İşte onlar” yani her şeye gücü yeten Allah'ın derecelerini yücelttiği kimseler, {هم} “yalnızca onlardır” {الراشدون *} “doğru yolda olanlar.” Yani en güzel istikamet ve takdir üzere hidayet demek olan rüşdde kâmil olanlar. Isfehânî Tefsiri'nde: «Rüşd, hak yol üzerinde istikamet üzere olmaktır...

18606. Metin

مع تصلب فيه - انتهى. والذي أنتج الرشاد متابعة الحق، فإن الله تكفل لمن تعمد الخير وجاهد نفسه على البر بإصابة الصواب وإحكام المساعي المنافي للندم، {والذين جاهدوا فينا لنهدينهم سبلنا وإن الله لمع المحسنين} وقد دل السياق على أنهم كانوا في خبر الوليد صنفين: صنف صدقه وأراد غزوة بني المصطلق وأشار به، وصنف توقف، وأن الصنفين سلموا آخر الأمر رسول الله ﷺ فهدوا، فالآية من الاحتباك وهي شبيهة به: دلت الشرطية في {لو يطيعكم} على الاستدراكية، والاستدراكية في {ولكن الله} على تقدير الشرطية دلالة ظاهرة.

...bununla beraber o yolda sebat etmektir.» İntihâ. Rüşdü netice veren şey ise hakka tâbi olmaktır; zira Allah, hayrı kasteden ve iyilik uğrunda nefsiyle cihat eden kimseye doğruyu isabet ettirmeyi ve pişmanlığa aykırı olan sağlam gayretleri nasip etmeyi tekeffül etmiştir: {والذين جاهدوا فينا لنهدينهم سبلنا وإن الله لمع المحسنين} “Bizim uğrumuzda cihat edenleri elbette yollarımıza iletiriz. Şüphesiz Allah, muhsinlerle beraberdir.” Sözün gelişi gösterir ki onlar Velîd'in haberi konusunda iki fırka idiler: Bir fırka onu tasdik edip Benî Mustalik gazvesini istemiş ve bunu önermişti; diğer fırka ise çekimser kalmıştı. Sonunda her iki fırka da Allah Resulü sallallâhu aleyhi ve sellem'e teslim oldu ve doğru yola iletildi. Dolayısıyla ayet ihtibâk kabilindendir veya ona benzemektedir: {لو يطيعكم} “Şayet o size uysaydı” ayetindeki şart cümlesi istidrak cümlesine, {ولكن الله} “Fakat Allah” ayetindeki istidrak cümlesi de şart cümlesinin takdirine açıkça delalet etmiştir.

18607. Metin

ولما ذكر التحبيب والتزيين والتكريه وما أنتجه من الرشاد، ذكر علته إعلاماً بأنه تعالى لا يحب عليه شيء حثاً على الشكر فقال: {فضلاً} أي زيادة وتطولاً وامتناناً عظيماً جسيماً ودرجة عالية من الله الملك الأعظم الذي بيده كل شيء {ونعمة} أي وعيشاً حسناً ناعماً وخفضاً ودعة وكرامة.

Sevdirmeyi, süslemeyi, kerih göstermeyi ve bunun netice verdiği rüşdü zikredince; şükre teşvik etmek amacıyla Yüce Allah'a hiçbir şeyin vacip olmadığını bildirmek üzere bunun illetini zikredip şöyle buyurdu: {فضلاً} “Bir lütuf” yani her şey elinde olan en yüce Melik olan Allah'tan bir ziyade, ihsan, pek büyük bir minnet ve yüce bir derece olarak; {ونعمة} “ve bir nimet olarak.” Yani güzel, müreffeh bir hayat, bolluk, huzur ve ikram olarak.

18608. Metin

ولما كان التقدير: فالله منعم بفضل، بيده كل ضر ونفع، عطف عليه قوله: {والله} أي المحيط بصفات الكمال {عليم} أي محيط العلم، فهو يعلم أحوال المؤمنين وما بينهم من التفاضل {حكيم *} بالغ الحكمة، فهو يضع الأشياء في أوفق محالها وأتقنها، فلذلك وضع نعمته من الرسالة

Takdiri mana: «Allah bir lütufla nimet verendir, her zarar ve fayda O'nun elindedir» şeklinde olunca, buna atıfla şöyle buyurdu: {والله} “Ve Allah” yani bütün kemal sıfatlarını kuşatan, {عليم} “hakkıyla bilendir” yani ilmi kuşatıcıdır; dolayısıyla müminlerin hallerini ve aralarındaki fazilet farklarını bilir; {حكيم *} “hüküm ve hikmet sahibidir.” Hikmeti son derece kâmildir; dolayısıyla eşyayı en uygun ve en sağlam yerlerine koyar. Bu sebeple risalet ve imandan olan nimetini...

18609. Metin

والإيمان على حسب علمه وحكمته.

...ilmi ve hikmeti doğrultusunda takdir etmiştir.

18610. Metin

ولما كانت النميمة ونقل الأخبار الباطلة الذميمة ربما جرت فتناً وأوصلت إلى القتال، وكان العليم الحكيم لا ينصب سبباً إلا ذكر مسببه وأشار إلى دوائه، وكان لا ينهى عن الشيء إلا من كان متهيئاً له لما في جبلته من الداعي إليه، فكان قد يواقعه ولو في وقت، قال تعالى معلماً لنا طريق الحكمة في دفع ما جرت إليه الأخبار الباطلة من القتال، معبراً بأداة الشك إشارة إلى أن ما في حيزها لا ينبغي أن يقع بينهم، ولا أن يذكروه إلا على سبيل الفرض: {وإن طائفتان} أي جماعتان بالفعل أو القوة جدير كل جماعة منهما بأن يجتمع على ما دهمها من الأمير بحيث تصير من شدة مراعاته كالطائفة حوله والمتحلقة به، بحيث لا يدرى من شدة اجتماعها على ذلك أولها من آخرها {من المؤمنين} أي ممن هو معدود في عداد العريقين في الإيمان سواء كان هو عريقاً أو فاعلاً ما يطلق عليه به الاسم فقط.

Koğuculuk ve kötü batıl haberleri nakletmek fitnelere yol açıp savaşa kadar götürebileceğinden; Alîm ve Hakîm olan Allah da bir sebebi ancak müsebbibini (sonucunu) zikredip ilacına işaret ederek vazettiğinden ve yaratılışında buna sevk eden bir saik bulunduğu için bir şeye meyyal olan kimseden başkasını bir şeyden nehyetmediğinden -ki kişi bir vakitte de olsa o işe düşebilirdi-, Yüce Allah batıl haberlerin yol açtığı savaşı defetmede bize hikmet yolunu öğreterek, bu ifadenin kapsamındaki durumun aralarında meydana gelmemesi gerektiğine ve bunu ancak bir faraziyye olarak zikretmelerine işaret etmek üzere şart (şüphe) edatıyla şöyle buyurdu: {وإن طائفتان} “Eğer iki fırka” yani bilfiil veya bilkuvve iki topluluk ki, her bir topluluk başına gelen meselede öylesine toplanmaya layıktır ki onu gözetmenin şiddetinden etrafında dönüp halka oluşturan bir taife gibi olur ve bu hususta toplanmalarının şiddetinden başı ile sonu ayırt edilemez hale gelir; {من المؤمنين} “müminlerden” yani imanda kökleşmiş olanların zümresinden sayılan kimselerden, ister bizzat kökleşmiş olsun isterse kendisine sadece bu ismin verileceği ameli yapmış olsun.

18611. Metin

ولما كانت الشناعة والفساد في قتال الجماعة أكثر، عبر بضمير الجمع دون التثنية تصويراً لذلك بأقبح صورة فقال: {اقتتلوا} أي فاختلطوا بسبب القتال حتى كانوا كالفرقة الواحدة {فأصلحوا} أي

Topluluğun savaşmasındaki çirkinlik ve fesat daha büyük olduğu için, bunu en çirkin surette tasvir etmek amacıyla tesniye (ikil) yerine cemi (çoğul) zamiri kullanarak şöyle buyurdu: {اقتتلوا} “birbiriyle savaşırlarsa” yani savaş sebebiyle tek bir fırka gibi oluncaya kadar birbirine girerlerse; {فأصلحوا} “hemen aralarını düzeltin” yani

18612. Metin

فأوقعوا الإصلاح ليحصل الصلح. ولما كانت العبرة في الصلح إذا وقع بين الطائفتين ما يسكن به الشر وإن تخلف شذان من الجانبين لا يعبأ بهم، عبر بالتثنية دون الجمع فقال: {بينهما} أي بالوعظ والإرشاد الدنيوي والأخروي، ولا تظنوا أن الباغي غير مؤمن فتتجاوزوا فيه أمر الله.

barışın gerçekleşmesi için ıslahı yerine getirin. İki fırka arasında barış gerçekleştiğinde asıl itibar edilen husus, her iki taraftan hesaba katılmayacak birkaç aykırı kişi kalsa bile şerrin yatışması olduğundan, cemi yerine tesniye sîgasıyla şöyle buyurdu: {بينهما} “ikisinin arasını” yani dünyevî ve uhrevî vaaz ve irşat ile [ıslah edin]. Sakın azgınlık edenin mümin olmadığını zannedip de onun hakkında Allah'ın emrinin sınırını aşmayın.

18613. Metin

ولما كان البغي من أشنع الأمور فكان ينبغي أن لم يلم به أحد، عبر بأداة الشك إرشاداً إلى ذلك فقال: {فإن بغت} أي أوقعت الإرادة السيئة الكائنة من النفوس التي لا تأمر بخير {إحداهما} أي الطائفتين {على الأخرى} فلم ترجع إلى حكم الله الذي خرجت عنه ولم تقبل الحق. ولما كان الإضمار هنا ربما أوهم لبساً فتمسك به متعنت في أمر فساد، أزال بالإظهار كل لبس فقال: {فقاتلوا} أي أوجدوا واطلبوا مقاتلة {التي} .

Haksız tecavüz ve azgınlık (bağy) en çirkin işlerden olduğu ve hiç kimsenin ona yaklaşmaması gerektiği için, buna irşatta bulunmak üzere şart (şüphe) edatıyla şöyle buyurdu: {فإن بغت} “Şayet tecavüzde bulunursa” yani hayır emretmeyen nefislerden kaynaklanan kötü iradeyi ortaya koyarsa, {إحداهما} “o iki fırkadan biri” {على الأخرى} “diğerine karşı” ve böylece dışına çıktığı Allah'ın hükmüne dönmez ve hakkı kabul etmezse. Burada zamir kullanılması bir kapalılık vehmi doğurabileceği ve fesat peşindeki bir inatçı buna tutunabileceği için, açık isim (izhar) getirerek her türlü kapalılığı giderip şöyle buyurdu: {فقاتلوا} “hemen savaşın” yani savaşmayı ortaya koyun ve talep edin {التي} “o kimseyle ki”.

18614. Metin

ولما كان القتال لا يجوز إلا بالاستمرار على البغي، عبر بالمضارع إفهاماً لأنه متى زال البغي ولو بالتوبة من غير شوكة حرم القتال فقال: {تبغي} أي توقع الإرادة وتصر عليها، وأديموا القتال لها {حتى تفيء} أي ترجع مما صارت إليه من جر القطيعة الذي كأنه حر الشمس حين نسخه الظل إلى ما كانت فيه من البر والخير الذي هو كالظل الذي ينسخ الشمس، وهو معنى قوله

Savaş ancak bağy üzerinde ısrar etmekle caiz olacağından, kuvvet ve direnişi olmaksızın sadece tevbe ile bile olsa bağy ortadan kalktığında savaşın haram olacağını anlatmak üzere muzari fiille ifade ederek şöyle buyurdu: {تبغي} “azgınlık ve tecavüz eden” yani kötü iradesini ortaya koyup bunda ısrar edenle; ona karşı savaşı sürdürün {حتى تفيء} “tâ ki dönünceye kadar”, yani gölgenin güneşi hükümsüz kıldığı andaki güneşin sıcağı gibi olan ayrılık ve kopukluktan, güneşi hükümsüz kılan gölge misali olan önceki iyilik ve hayra dönünceye kadar. Yüce Allah'ın şu sözünün anlamı da budur:

18615. Metin

تعالى: {إلى أمر الله} أي التزام ما أمر به الملك الذي لا يهمل الظالم، بل لا بد أن يقاصصه وأمره ما كانت عليه من العدل قبل البغي. ولما كانت مقاتلة الباغي جديرة بترجيعه، أشار إلى ذلك بقوله: {فإن فاءت} أي رجعت إلى ما كانت عليه من التمسك بأمر الله الذي هو العدل {فأصلحوا} أي أوقعوا الإصلاح {بينهما} .

{إلى أمر الله} “Allah'ın emrine” yani zalimi başıboş bırakmayıp mutlaka cezalandıracak olan Hükümran'ın emrine bağlanmaya ve O'nun emri olan, bağyden önceki adalet haline [dönünceye kadar]. Bağî ile savaşmak onun geri dönmesini sağlamaya layık bir vesile olduğundan, Yüce Allah şu buyruğuyla buna işaret etti: {فإن فاءت} “Eğer dönerse” yani adaletin ta kendisi olan Allah'ın emrine sarılma şeklindeki eski haline dönerse {فأصلحوا} “hemen ıslah edin” yani barışı gerçekleştirin {بينهما} “ikisinin arasını”.

18616. Metin

ولما كان الخصام يجر في الغالب من القول والفعل ما يورث للمصلحين إحنة على بعض المتخاصمين، فيحمل ذلك على الميل مع بعض على بعض، قال: {بالعدل} ولا يحملكم القتال على الحقد على المتقاتلين فتحيفوا. ولما كان العدل في مثل ذلك شديداً على النفوس لما تحملت من الضغائن قال تعالى: {وأقسطوا} أي وأزيلوا القسط - بالفتح وهو الجور - بأن تفعلوا القسط بالكسر وهو العدل العظيم الذي لا جور فيه، في ذلك وفي جميع أموركم، ثم علله ترغيباً فيه بقوله مؤكداً تنبيهاً على أنه من أعظم ما يتمادح به، وردّاً على من لعله يقول: إنه لا يلزم نفسه الوقوف عنده إلا ضعيف: {إن الله} أي الذي بيده النصر والخذلان {يحب المقسطين *} أي يفعل مع أهل العدل من الإكرام فعل المحب.

Çekişme çoğunlukla, arabulucularda hasımlardan birine karşı kin doğuracak söz ve davranışlara yol açtığından ve bu da birini diğerine karşı tutmaya sevk edebileceğinden şöyle buyurdu: {بالعدل} “adaletle” [ıslah edin]. Savaş hali, savaşanlara karşı kin besleyip haksızlık etmenize yol açmasın. Böyle bir durumda adalet gözetmek, nefislerin taşıdığı kinler sebebiyle çok zor geldiğinden Yüce Allah şöyle buyurdu: {وأقسطوا} “ve adil davranın.” Yani hem bu meselede hem de bütün işlerinizde üstün fethalı olan kastı (zulmü) ortadan kaldırıp esreli olan kıstı, yani içinde hiçbir zulüm bulunmayan o büyük adaleti uygulayın. Sonra buna teşvik etmek amacıyla, bunun övgüye değer en büyük hasletlerden olduğuna dikkat çekerek ve belki de «Buna uymayı ancak zayıf kimse nefsine zorunlu kılar» diyebilecek kimseye bir reddiye olarak tekitle illetini şöyle bildirdi: {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani yardım ve hezimet elinde olan Allah {يحب المقسطين *} “adaletli davrananları sever.” Yani adalet ehline, seven bir kimsenin ikram ettiği gibi ikramda bulunur.

18617. Metin

ولما أمر بما قد يفضي إلى القتال، وكان الباغي ربما كان أقرب إلى الصلح من جهة النسب من المبغيّ عليه فروعي، وكان القتال أمراً شاقاً ربما حمل على الإحجام عن الإصلاح، علل ذلك سبحانه بما قدم

Savaşa yol açabilecek bir şeyi emrettiğinde ve haksızlık eden taraf nesep bakımından sulh yapana haksızlığa uğrayandan daha yakın olup gözetilebileceğinden, ayrıca savaş arabuluculuktan geri durmaya sevk edebilecek meşakkatli bir iş olduğundan; Yüce Allah bunu, din akrabalığını nesep akrabalığının önüne geçirdiği bir gerekçeyle açıkladı

18618. Metin

فيه قرابة الدين على قرابة النسب، وكشف كشفاً تاماً عن أنه لا يسوغ له تركه لما يؤدي إليه من تفريق الشمل المؤدي إلى وهن الإسلام وأهله المؤدي إلى ظهور الباطل المؤدي إلى الفساد الأعظم الذي لا تدارك له فقال تعالى: {إنما المؤمنون} أي كلهم وإن تباعدت أنسابهم وأغراضهم وبلادهم {إخوة} لانتسابهم إلى أصل واحد وهو الإيمان، لا بعد بينهم، ولا يفضل أحد منهم على أحد بجهة غير جهة الإيمان.

ve bunun terk edilmesinin caiz olmadığını tam bir açıklıkla ortaya koydu; zira bunun terki birliğin dağılmasına, o da İslam'ın ve ehlinin zayıflamasına, o da batılın üstün gelmesine, o da telafisi mümkün olmayan en büyük fesada yol açar. Nitekim Yüce Allah şöyle buyurdu: {إنما المؤمنون} “Müminler ancak” yani nesepleri, amaçları ve memleketleri birbirinden uzak olsa bile hepsi {إخوة} “kardeştirler”. Çünkü onlar tek bir asılda, yani imanda birleşirler; aralarında bir uzaklık yoktur ve hiçbiri diğerine iman yönü dışında başka bir yönle üstün tutulamaz.

18619. Metin

ولما كانت الأخوة داعية ولا بد إلى الإصلاح، سبب عنها قوله: {فأصلحوا} .

Kardeşlik mutlaka ıslahı gerektirdiğinden, buna binaen şöyle buyurdu: {فأصلحوا} “o halde barıştırın”.

18620. Metin

ولما كانت الطائفة قد تطلق على ما هو أصل لأن يطاف حوله كما يطلق على ما فيه أهلية التحليق والطواف، وكان أقل ما يكون ذلك في الأثنين، وأن مخاصمتهما يجر إلى مخاصمة طائفتين بأن يغضب لكل ناس من قبيلته وأصحابه، قال واضعاً الظاهر موضع المضمر مبالغة في تقرير الأمر وتأكيده، وإعلاماً بأن المراد بالطائفة القوة لا الفعل بحيث يكون ذلك شاملاً للاثنين فما فوقهما: {بين أخويكم} أي المختلفين بقتال أو غيره كما تصلحون بين أخويكم من النسب، إلا تفعلوه تكن فتنة في الأرض وفساد كبير، بل الأمر كما نقل عن أبي عثمان الحيري أن أخوة الدين أثبت من أخوة النسب، وقرأ يعقوب {إخوتكم}

Taife kelimesi etrafında dönülen asıl için kullanılabildiği gibi, toplanıp halka oluşturma kabiliyeti olan kimseler için de kullanılır. Bu durumun en azı ise iki kişide gerçekleşir ve ikisinin çekişmesi -kabilesinden ve arkadaşlarından her bir grup kendi adamı için öfkeleneceğinden- iki taifenin çekişmesine yol açar. Yüce Allah emri pekiştirmede ve teyit etmede mübalağa yapmak ve taifeden maksadın bilfiil değil bilkuvve olduğunu, dolayısıyla iki kişiyi ve üzerini kapsadığını bildirmek üzere zamir yerine açık isim koyarak şöyle buyurdu: {بين أخويكم} “iki kardeşinizin arasını” yani ister savaşla ister başka bir yolla ihtilafa düşmüş olsunlar, tıpkı öz kardeşlerinizin arasını düzelttiğiniz gibi [düzeltin]. Eğer bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur. Hatta Ebû Osman el-Hîrî'den nakledildiği üzere: «Din kardeşliği nesep kardeşliğinden daha sabittir.» Yakub ise bu kelimeyi çoğul olarak {إخوتكم} şeklinde okumuştur.

18621. Metin

بالجمع، وقراءة الجماعة أبلغ لدلالتها على الاثنين فما فوقهما بالمطابقة {واتقوا الله} أي الملك الأعظم الذين هم عباده في الإصلاح بينهما بالقتال وغيره، لا تفعلوا ما صورته إصلاح وباطنه إفساد، وأشار إلى سهولة الأمور عنده ونفوذ أمره وأن النفوس إنما تشوفها إلى الإكرام لا إلى كونه من معين، فبنى للمفعول قوله تعالى: {لعلكم ترحمون *} أي لتكونوا إذا فعلتم ذلك على رجاء عند أنفسكم ومن ينظركم من أن يكرمكم الذي لا قادر في الحقيقة على الإكرام غيره بأنواع الكرامات كما رحمتم إخوتكم بإكرامهم عن إفساد ذات البين التي هي الحالقة، وقد دلت الآية أن الفسق بغير الكفر لا يخرج عن الإيمان، وعلى أن الإصلاح من أعظم الطاعات، وعلى وجوب نصر المظلوم لأن القتال لا يباح بدون الوجوب، قال القشيري: وذلك يدل على عظم وزر الواشي والنمام والمضرب في إفساد ذات البين، وقال: من شرط الأخوة أن لا تحوج أخاك إلى الاستعانة بك والتماس النصرة منك، ولا تقصر في تفقد أحواله بحيث يشكل عليك موضع حاجته فيحتاج إلى مسألتك.

Çoğunluğun kıraati ise mutabakat yoluyla ikiye ve daha fazlasına delalet ettiği için daha beliğdir. {واتقوا الله} “Ve Allah'tan korkun” yani O'nun kulu olan bu iki tarafın arasını savaşla veya başka yolla ıslah etme hususunda o en yüce Hükümran'dan korkun; sureti ıslah, bâtını fesat olan bir iş yapmayın. İşlerin O'nun katında pek kolay olduğuna, emrinin geçerliliğine ve nefislerin ikram görmeye baktığına -ikramın bizzat muayyen birinden olmasına değil- işaret etmek üzere meçhul sîgada şöyle buyurdu: {لعلكم ترحمون *} “umulur ki merhamet olunursunuz.” Yani bunu yaptığınız takdirde, hem kendi nez شاهinizde hem de sizi görenlerin gözünde, gerçekte ikram etmeye O'ndan başka hiçbir gücün kadir olmadığı Zât'ın sizi türlü ikramlarla ödüllendireceği ümidinde olasınız; tıpkı sizin kardeşlerinize merhamet edip onları kök kazıyıcı fitne olan aralarının bozulmasından korumakla ikramda bulunduğunuz gibi. Bu ayet, küfür derecesinde olmayan fıskın kişiyi imandan çıkarmadığına, ıslahın en büyük taatlerden olduğuna ve mazluma yardım etmenin vacip olduğuna delalet etmiştir; zira savaş ancak bir vücubiyet halinde mübah olur. Kuşeyrî şöyle demiştir: «Bu durum, laf taşıyan, koğuculuk yapan ve arayı bozmak için fitne çıkaran kimsenin günahının büyüklüğüne delalet eder.» Yine şöyle demiştir: «Kardeşliğin şartlarından biri, kardeşini sana başvurup yardım istemek zorunda bırakmaman ve onun ihtiyaç duyduğu yeri bilemeyip senden istemesine muhtaç kalacak derecede hallerini araştırmakta kusur etmemendir.»

18622. Metin

ولما نهى عن الإسراع بالإيقاع بمجرد سماع ما يوجب النزاع، وختم بما ترجى به الرحمة، وكان ربما كان الخبر الذي أمر سبحانه بتبينه صريحاً، نهى عن موجبات الشر التي يخبر بها فتكون سبباً للضغائن التي يتسبب عنها الشر الذي هو سبب للنقمة رحمة لعباد الله وتوقعاً للرحمة منه،

Nizayı gerektiren bir şeyi sırf işitmekle hemen harekete geçmeyi yasaklayıp sözü rahmetin umulacağı şeyle noktalayınca ve Yüce Allah'ın araştırılmasını emrettiği haber de bazen açık olabileceğinden; Allah'ın kullarına bir merhamet ve O'ndan gelecek bir rahmet beklentisi olarak, haber verilen ve kinlere, kinlerin de azap sebebi olan şerre yol açtığı şer sebeplerini yasakladı.

18623. Metin

فقال على سبيل النتيجة من ذلك ذاكراً ما في القسم الرابع من الآداب والمنافع من وجوب ترك أذى المؤمنين في حضورهم والإزراء بحالهم المذهب لسرورهم الجالب لشرورهم: {يا أيها الذين آمنوا} أي أوقعوا الإقرار بالتصديق {لا يسخر} أي يهزأ ويستذل.

Bunun bir neticesi olarak ve edepler ile faydaların dördüncü kısmında yer alan; müminlere huzurlarında eziyet etmeyi, onların neşesini kaçırıp kötülüklerini çeken durumlarını ayıplamayı terk etmenin vücubiyetini zikrederek şöyle buyurdu: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!” yani tasdiki ikrar edenler, {لا يسخر} “alay etmesin” yani eğlenip küçük düşürmesin.

18624. Metin

ولما كانت السخرية تكون بحضرة ناس، قال معبراً بما يفهم أن من شارك أو رضي أو سكت وهو قادر فهو ساخر مشارك للقائل: {قوم} أي ناس فيهم قوة المحاولة، وفي التعبير بذلك هز إلى قيام الإنسان على نفسه وكفها عما تريده من النقائص شكراً لما أعطاه الله من القوة: {من قوم} فإن ذلك يوجب الشر لأن أضعف الناس إذا حرك للانتقاص قوي بما يثور عنده من حظ النفس.

Alay etme insanların huzurunda gerçekleştiği için; katılan, rıza gösteren veya gücü yettiği halde susan kimsenin de söyleyenle birlikte alay eden bir ortak olduğunu anlatacak bir ifadeyle şöyle buyurdu: {قوم} “bir topluluk” yani gayret ve mücadele gücü olan bir topluluk. Bu ifadenin seçilmesinde, Allah'ın kendisine verdiği kuvvete bir şükür olarak insanın kendi nefsine hâkim olmasına ve onu arzuladığı kusurlardan alıkoymasına bir teşvik vardır: {من قوم} “başka bir toplulukla”. Zira bu durum şerre sebep olur; çünkü insanların en zayıfı bile aşağılanmaya maruz kaldığında, nefsaniyetinin kabarmasıyla güçlenir.

18625. Metin

ولما كان الذي يقتضيه الرأي الأصيل أنه لا يستذل الإنسان إلا من أمن أن يصير في وقت من الأوقات أقوى منه في الدنيا وفي الآخرة، علل بقوله: {عسى} أي لأنه جدير وخليق لهم {أن يكونوا} أي المستهزأ بهم {خيراً منهم} فينقلب الأمر عليهم ويكون لهم سوء العاقبة، قال ابن مسعود ﵁: البلاء موكل بالقول ولو سخرت من كلب خشيت أن أحول كلباً؛ وقال

Köklü aklın gerektirdiği şey; bir insanın, dünyada ve ahirette bir gün kendisinden daha güçlü hale gelmesinden emin olduğu kimseden başkasını asla küçük görmeyeceği olduğundan, gerekçesini şöyle bildirdi: {عسى} “Olabilir ki” yani pek layık ve uygundur ki {أن يكونوا} “onlar” yani alay edilenler {خيراً منهم} “kendilerinden daha hayırlı [olurlar]” ve böylece durum aleyhlerine döner de kötü akıbet onların olur. İbn Mes‘ûd radıyallâhu anh şöyle demiştir: «Bela söze bağlıdır. Şayet bir köpekle alay etseydim, köpeğe dönüştürülmekten korkardım.»

18626. Metin

القشيري: ما استضعف أحد أحداً إلا سلط عليه، ولا ينبغي أن تعتبر بظاهر أحوال الناس، فإن في الزوايا خبايا، والحق سبحانه يستر أولياءه في حجاب الظنة، كذا في الخبر

Kuşeyrî ise şöyle demiştir: «Hiç kimse bir başkasını hor görmemiştir ki o kimse onun başına musallat kılınmış olmasın. İnsanların zahirdeki hallerine bakarak hüküm vermemelisin; zira köşelerde nice gizli hazineler vardır. Hak Teâlâ velilerini zan perdesinde gizler.» Nitekim hadiste şöyle buyrulmuştur:

18627. Metin

«كم من أشعث أغبر ذي طمرين لا يؤبه له لو أقسم على الله لأبره» .

«Nice saçı başı dağınık, toz toprak içinde, iki parça eski elbiseli ve kendisine itibar edilmeyen kimse vardır ki, Allah adına yemin etse Allah onu kesinlikle yemininde doğru çıkarır.»

18628. Metin

ولما كان إطلاق القوم لمن كان فيه أهلية المقاومة وهم الرجال، قال معبراً ما هو من النسوة بفتح النون أن ترك العمل: {ولا نساء من نساء} ثم علل النهي بقوله: {عسى} أي ينبغي أن يخفن من {أن يكن} المسخور بهن {خيراً منهن} أي الساخرات.

Kavim kelimesi mukavemet ehliyetine sahip olan erkekler için kullanıldığından, ameli terk etme manasındaki 'nesve'den türeyen kadınlar hakkında şöyle buyurdu: {ولا نساء من نساء} “Kadınlar da kadınlarla [alay etmesin]”. Sonra bu nehyin gerekçesini şöyle açıkladı: {عسى} “Olabilir ki” yani korkmaları gerekir ki {أن يكن} “onlar” yani alay edilen kadınlar {خيراً منهن} “kendilerinden daha hayırlıdırlar”, yani alay eden kadınlardan.

18629. Metin

ولما كانت السخرية تتضمن العيب، ولا يصرح فيها، وكان اللمز العيب نفسه، رقي الأمر إليه فقال: {ولا تلمزوا} أي تعيبوا على وجه الخفية {أنفسكم} بأن يعيب بعضكم بعضاً بإشارة أو نحوها، فكيف إذا كان على وجه الظهور، فإنكم في التواصل والتراحم كنفس واحدة، أو يعمل الإنسان ما يعاب به، فيكون قد لمز نفسه أو يلمز غيره فيكون لمزه له سبباً لأن يبحث عن عيوبة فيلمزه فيكون هو الذي لمز نفسه {ولا تنابزوا} أي ينبز بعضكم بعضاً، أي يدعو على وجه التغير والتسفل {بالألقاب} بأن يدعو المرء صاحبه بلقب يسوءه سواء

Alay etme ayıplamayı içerdiği halde açıkça söylenmediğinden ve lemz ise bizzat açıkça ayıplamak olduğundan, meseleyi buna yükselterek şöyle buyurdu: {ولا تلمزوا} “ve ayıplamayın” yani gizlice kusur bulmayın {أنفسكم} “birbirinizi”. Birbirinizi işaretle veya benzeri yollarla ayıplamayın; nerede kaldı ki açıkça ayıplayasınız. Zira sizler bağlılık ve merhamette tek bir nefis gibisiniz; ya da insan ayıplanacak bir iş yapar da böylece kendi nefsini ayıplamış olur veya bir başkasını ayıplar da bu ayıplaması o kişinin kendi kusurlarını araştırmasına ve onu ayıplamasına sebep olur; böylece bizzat kendi nefsini ayıplamış sayılır. {ولا تنابزوا} “Ve birbirinize lakap takmayın” yani birbirinizi kötülemeyin; yani alçaltıcı ve hakaretamiz bir tarzda çağırmayın {بالألقاب} “lakaplarla”. Bir kimsenin arkadaşını hoşuna gitmeyecek bir lakapla çağırması suretiyle; ister

18630. Metin

كان هو المخترع له أولاً، وأما ألقاب المدح فنعم هي كالصديق والفاروق.

o lakabı ilk uyduran kendisi olsun ister olmasın. Övgü lakaplarına gelince; Sıddîk ve Faruk gibi lakaplar ne güzeldir.

18631. Metin

ولما كان الإيمان قيداً لأوابد العصيان، وكان النبز والسخرية قطعاً لذلك القيد، علل بما يؤذن فأنه فسق، معبراً بالكلمة الجامعة لجميع المذامّ تنفيراً من ذلك فقال: {بئس الاسم الفسوق} أي الخروج من ربقة الدين {بعد الإيمان} ترك الجارّ إيذاناً بأن من وقع في ذلك أوشك أن يلازمه فيستغرق زمانه فيه فإن النفس عشاقة للنقائص، ولا سيما ما فيه استعلاء، فمن فعل ذلك فقد رضي لنفسه أو يوسم بالفسق بعد أن كان موصوفاً بالإيمان.

İman isyan yabaniliklerini bağlayan bir bağ olduğundan ve lakap takıp alay etmek bu bağı koparmak anlamına geldiğinden; bunun fısk olduğunu bildiren bir gerekçeyle ve bundan nefret ettirmek için bütün yerilen vasıfları toplayan bir kelime kullanarak şöyle buyurdu: {بئس الاسم الفسوق} “Ne kötü bir isimdir fâsıklık” yani din bağından çıkmak {بعد الإيمان} “imandan sonra!” Harf-i cerri terk etmesi, buna düşen kimsenin neredeyse bu vasfa yapışıp bütün ömrünü onda tüketeceğini bildirmek içindir; zira nefis kusurlara, bilhassa üstünlük taslamaya pek düşkündür. Kim bunu yaparsa, imanla vasıflanmışken kendi nefsinin fısk ile damgalanmasına rıza göstermiş olur.

18632. Metin

ولما كان التقدير: فمن تاب فأولئك هم الراشدون، وكان المقام بالتحذير أليق، عطف عليه قوله: {ومن لم يتب} أي يرجع عما نهى الله عنه، فخفف عن نفسه ما كان شدد عليها {فأولئك} أي البعداء من الله {هم} أي خاصة {الظالمون *} أي العريقون في وضع الأشياء في غير مواضعها.

Takdiri mana: «Kim tevbe ederse işte onlar doğru yolu bulanların ta kendileridir» şeklinde olunca ve makam da uyarıya daha layık bulunduğundan, buna atıfla şöyle buyurdu: {ومن لم يتب} “Kim de tevbe etmezse” yani Allah'ın yasakladığı şeyden dönmez ve nefsine bindirdiği ağır yükü hafifletmezse, {فأولئك} “işte onlar” yani Allah'tan uzak kalanlar {هم} “onların ta kendileridir” yani özellikle onlar {الظالمون *} “zalimlerin ta kendileridir.” Yani eşyayı yerli yerine koymamakta kökleşmiş olanlardır.

18633. Metin

ولما كان الإنسان ربما دعا صاحبه بلقب له شيء غير قاصد به عيبه، أو فعل فعلاً يتنزل على الهزء غير قاصد به الهزء، نهى تعالى عن المبادرة إلى الظن من غير تثبت لأن ذلك من وضع الأشياء في غير مواضعها، الذي هو معنى الظلم فقال خاتماً بالقسم الخامس منبهاً على ما فيه من

İnsan bazen arkadaşını, kusurunu kastetmeksizin bir lakabıyla çağırabileceğinden yahut alay kastı olmaksızın alaya yorulabilecek bir davranışta bulunabileceğinden, Yüce Allah kesin bilgi olmadan hemen zanna kapılmayı yasakladı; zira bu, zulmün manası olan bir şeyi yerli yerine koymamaktır. Böylece beşinci kısımla sözü tamamlayarak onda bulunan

18634. Metin

المعالي والنفائس: {يا أيها الذين آمنوا} أي اعترفوا بالإيمان وإن كانوا في أول مراتبه {اجتنبوا} أي كلفوا أنفسكم أن تتركوا وتبعدوا وتجعلوا في جانب بعيد عنكم {كثيراً من الظن} أي في الناس وغيرهم فاحتاطوا في كل ظن ولا تمادوا معه حتى تجزموا به فتقدموا بسببه على ما يقتضيه من الشر إلا بعد التبين لحقه من باطله بأن يظهر عليه أمارة صحيحة وسبب ظاهر، والبحث عن ذلك الذي أوجب الظن ليس بمنهيّ عنه كما فتش النبي ﷺ في قصة الإفك وتثبت حتى جاءه الخبر اليقين من الله، وأفهم هذا أن كثيراً منه مجتنب كما في الاجتهاد حيث لا قاطع، وكما في ظن الخير بالله تعالى، بل قد يجب كما قال تعالى: {ولولا إذ سمعتموه ظن المؤمنون والمؤمنات بأنفسهم خيراً} [النور: ١٢] وقد أفاد التنكير شياع النهي في كل ظن، فكان بمعنى «بعض» مع الكفالة بأن كثيراً منه منهيّ عن الإقدام عليه إلا بعد تبين أمره، ولو عرف لأفهم أنه لا يجتنب إلا إذا اتصف بالكثرة، قال القشيري: والنفس لا تصدق، والقلب لا يكذب، والتمييز بين النفس والقلب مشكل، ومن بقيت عليه من حظوظة بقية وإن قلت فليس له أن يدعى بيان القلب، بل هو بنفسه ما دام عليه شيء من بقيته، ويجب عليه أن يتهم نفسه في كل ما يقع له من نقصان غيره،

yüceliklere ve nefis hikmetlere dikkat çekip şöyle buyurdu: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!” yani imanın ilk derecelerinde bile olsalar imanı ikrar edenler, {اجتنبوا} “sakının” yani nefislerinizi terk etmeye, uzak durmaya ve kendinizden uzak bir tarafa koymaya zorlayın {كثيراً من الظن} “zannın çoğundan”, yani insanlar ve başkaları hakkındaki zanlardan; her zanda ihtiyatlı olun ve kesin hüküm verip de o zannın gerektirdiği kötülüğe kalkışacak kadar onun peşinden gitmeyin; ancak doğru bir alamet ve açık bir sebeple zannın hakkı batıldan ayırt edilip ortaya çıktıktan sonra başka. Zanna sebep olan şeyi araştırmak ise yasaklanmış değildir; nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem İfk hadisesinde araştırmış ve Allah'tan kesin haber gelinceye kadar tahkik etmiştir. Bu ifade, kesin delil bulunmayan ictihad hususunda ve Yüce Allah hakkında hüsnüzanda bulunmada olduğu gibi zannın birçoğundan kaçınılmayacağını, hatta Yüce Allah'ın: {ولولا إذ سمعتموه ظن المؤمنون والمؤمنات بأنفسهم خيراً} “Onu işittiğiniz zaman, erkek ve kadın müminlerin kendileri hakkında hüsnüzanda bulunmaları gerekmez miydi?” [Nûr: 12] ayetinde buyurduğu gibi bunun bazen vacip bile olabileceğini anlatır. Zannın nekre (belirsiz) gelmesi, nehyin her zanna yayılmasını sağlamıştır; dolayısıyla açıkça durumu belli olmadıkça çoğuna kalkışmanın yasaklandığı kefaletiyle birlikte «bazı» anlamındadır. Eğer marife (belirli) olsaydı, ancak çoklukla vasıflandığında sakınılması gerektiği anlaşılırdı. Kuşeyrî şöyle demiştir: «Nefis doğru söylemez, kalp ise yalan söylemez. Nefis ile kalbi birbirinden ayırt etmek ise zordur. Kimin üzerinde nefsani paylarından az da olsa bir kalıntı duruyorsa, onun kalbin beyanını iddia etme hakkı yoktur; bilakis o kalıntıdan üzerinde bir şey bulunduğu müddetçe o nefsi iledir. Başkasının her türlü noksanlığı karşısında nefsini itham etmesi kendisine vaciptir.»

18635. Metin

ثم علل ذلك مثيراً إلى أن العاقل من يكف نفسه عن أدنى احتمال من الضرر احتمالاً مؤكداً لأن أفعال الناس عند الظنون أفعال من هو جازم بأنه بريء من الإثم: {إن بعض الظن إثم} أي ذنب يوصل صاحبه لاستحقاق العقوبة كالظن في أصول الدين، وحيث يخالفه قاطع، قال الزمخشري رحمه الله تعالى: الهمزة في الإثم عن الواو وكأنه يثم الأعمال أي يكسرها بإحباطه.

Sonra akıllı kimsenin nefsini en ufak bir zarar ihtimalinden bile kesin bir şekilde alıkoyan kişi olduğuna dikkat çekerek bunun illetini açıkladı; zira insanların zanlar karşısındaki tavırları, günahtan berî olduğunu kesin sayan kimsenin tavırları gibidir: {إن بعض الظن إثم} “Şüphesiz zannın bir kısmı günahtır” yani dinin asıllarındaki zan gibi veya kesin bir delile muhalif olan zan gibi sahibini cezayı hak etmeye götüren bir günahtır. Zemahşerî -Allah Teâlâ ona rahmet eylesin- şöyle demiştir: «İsimdeki hemze vavdan bedeldir; sanki amelleri 'yesumu' yani onları boşa çıkarmak suretiyle kırıp döker.»

18636. Metin

ولما نهى عن اتباع الظن، أتبعه ما يتفرع عنه فقال: {ولا تجسسوا} أي تمعنوا في البحث عن العورات ولا يكون ذلك إلا في المستورين.

Zanna uymayı yasaklayınca, bundan kaynaklanan şeyi de ardından zikredip şöyle buyurdu: {ولا تجسسوا} “ve birbirinizin kusurlarını araştırmayın” yani gizli halleri ve ayıpları inceden inceye araştırmayın; bu da ancak halleri örtülü olan kimseler hakkında olur.

18637. Metin

ولما كانت الغيبة أعم من التجسس، قال: {ولا يغتب} أي يتعمد أن يذكر {بعضكم بعضاً} في غيبته بما يكره، قال القشيري: وليس تحصل الغيبة من الخلق إلا بالغيبة عن الحق، وقال أبو حيان: قال ابن عباس ﵄: الغيبة إدام كلاب الناس.

Gıybet tecessüsten daha genel olduğundan şöyle buyurdu: {ولا يغتب} “ve arkasından çekiştirmesin” yani kasten anmasın {بعضكم بعضاً} “biriniz diğerini” gıyabında hoşlanmayacağı bir şeyle. Kuşeyrî şöyle demiştir: «Yaratılmışların gıybeti ancak Hak'tan gafil olmakla (gaybetle) meydana gelir.» Ebû Hayyân ise şöyle demiştir: «İbn Abbas radıyallâhu anhümâ: 'Gıybet, insanların köpeklerinin katığıdır' demiştir.»

18638. Metin

ولما كان تمزيق عرض الناس كتمزيق أديمهم ولا يكون ذلك ساتر عظمة الذي به قوامه كما أن عرضه ساتر عليه، وكونه لا يرد عن نفسه بسبب غيبته كموته وأعمال الفم والجوف في ذلك كله،

İnsanların ırzını paramparça etmek derilerini paramparça etmek gibi olduğundan -ki bu deri, tıpkı ırzın insanı örtmesi gibi onun varlığını sağlayan kemiklerini örter- ve gıyabında olması sebebiyle kendini savunamaması onun ölümü gibi ve bütün bunlarda ağzın ve için çalışması söz konusu olduğundan;

18639. Metin

وكان هذا لو تأمله العاقل كان منه على غاية النفرة، ولكنه لخفائه لا يخطر بباله، جلاه له في قوله تقريراً وتعبيراً بالحب عما هو في غاية الكراهة لما للمغتاب من الشهوة في الغيبة ليكون التصوير بذلك رادّاً له عنها ومكرهاً فيها: {أيحب} وعم بقوله: {أحدكم} وعبر بأن والفعل تصويراً للفعل فقال: {أن يأكل} وزاد في التنفير بجعله في إنسان هو أخ فقال: {لحم أخيه} وأنهى الأمر بقوله: {ميتاً} .

akıllı bir kimse bunu düşünseydi son derece nefret ederdi; fakat bu durum gizli kaldığı için aklına gelmez. Gıybet edenin gıybete karşı şehveti bulunduğu için, bu tasvirin onu gıybetten menedip ondan iğrendirmesi amacıyla son derece çirkin bir şeyi sevgi lafzıyla ifade ederek ve onaylatma üslubuyla açıkça şöyle bildirdi: {أيحب} “Hiç sever mi” ve {أحدكم} “biriniz” diyerek genelledi; fiili göz önünde canlandırmak için 'en' ve muzari fiil kullanarak: {أن يأكل} “yemeyi” dedi; bir kardeş olan insan hakkında kılmakla nefret ettirmeyi artırıp: {لحم أخيه} “kardeşinin etini” buyurdu ve sözü: {ميتاً} “ölü olarak” diyerek tamamladı.

18640. Metin

ولما كان الجواب قطعاً: لا يحب أحد ذلك، أشار إليه بما سبب من قوله: {فكرهتموه} أي بسب ما ذكر طبعاً فأولى أن تكرهوا الغيبة المحرمة عقلاً، لأن داعي العقل بصير عالم، وداعي الطبع أعمى جاهل، وقد رتب سبحانه هذه الحكم أبدع ترتيب، فأمر سبحانه بالتثبت. وكان ربما أحدث ضغينة، نهى عن العمل بموجبه من السخرية واللمز والنبز والتمادي مع ما ينشره ذلك من الظنون، فإن أبت النفس إلا تمادياً مع الظن فلا يصل إلى التجسس والبحث عن المعايب، فإن حصل الاطلاع عليها كف عن ذكرها، وسعى في سترها، وفعل ذلك كله لخوف الله، لا شيء غيره، فإن وقع في شيء من ذلك بادر المتاب رجاء الثواب.

Cevap kesin olarak: «Hiç kimse bunu sevmez» şeklinde olunca, buna bina ettiği şu sözüyle buna işaret etti: {فكرهتموه} “ondan tiksindiniz değil mi?” Yani zikredilen sebeple fıtraten tiksindiniz; o halde aklen haram olan gıybetten öncelikle tiksinmeniz gerekir. Çünkü aklın çağrısı basiretli ve ilimlidir, fıtratın çağrısı ise kör ve cahildir. Yüce Allah bu hikmetleri en eşsiz şekilde tertip etmiştir: Önce araştırmayı emretti. Bu bazen bir kin doğurabileceğinden, bunun gereğiyle amel edip alay etmeyi, kusur bulmayı, lakap takmayı ve bunun yaydığı zanların peşine düşmeyi yasakladı. Şayet nefis zannın peşine düşmekten başka bir şeye razı olmazsa, bu durum tecessüse ve ayıpları araştırmaya varmasın; eğer bunlara muttali olunursa onu anmaktan vazgeçip örtmeye çalışsın. Bütün bunları da başka bir şey için değil, sırf Allah korkusuyla yapsın; eğer bunlardan birine düşerse sevap ümidiyle hemen tevbeye koşsun.

18641. Metin

ولما كان التقدير: فاتركوه بسبب كراهتهم لما صورته، عطف عليه ما دل على العلة العظمى وهي خوف الله تعالى فقال: {واتقوا الله} أي اجعلوا بينكم وبين الملك الأعظم وقاية بترك ذلك وإصلاح ذات البين. ولما كان التقدير: فإن الله يتوب عليكم إن تركتموه، علله بما دل على أن ذلك صفة له متكررة التعلق فقال: {إن الله} أي الملك الأعظم {تواب} أي مكرر للتوبة، وهي الرجوع عن المعصية إلى ما كان قبلها من معاملة التائب وإن كرر الذنب، فلا ييأس أحد وإن كثرت ذنوبه وعظمت {رحيم *} يزيده على ذلك أن يكرمه غاية الإكرام.

Takdiri mana: «Tasvir ettiğim şeyden tiksindiğiniz için onu terk edin» şeklinde olunca, en büyük illete, yani Allah Teâlâ'nın korkusuna delalet eden şu buyruğu buna atfetti: {واتقوا الله} “Ve Allah'tan korkun” yani bunu terk etmek ve arayı düzeltmek suretiyle o en yüce Hükümran ile aranıza bir korunak koyun. Takdiri mana: «Eğer bunu terk ederseniz Allah tevbelerinizi kabul eder» şeklinde olunca, bunun O'nun tealluku tekrarlanan bir sıfatı olduğuna delalet eden şu sözüyle gerekçelendirdi: {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani o en yüce Hükümran {تواب} “tevbeleri çokça kabul edendir” yani günahı tekrar etse bile tevbe eden kimseye karşı isyandan önceki muameleye dönüp tevbeyi defalarca kabul edendir; bu yüzden günahları ne kadar çok ve büyük olursa olsun hiç kimse ümidini kesmesin; {رحيم *} “çok merhametlidir.” Günahları örtmenin de ötesinde ona son derece ikramda bulunur.

18642. Metin

ولما ذكر سبحانه الأخوة الدينية تذكيراً بالعاطف الموجب للإكرام، المانع من الانتقام، ونهى عن أمور يجر إليها الإعجاب بالنفس من جهة التعظيم بالآباء والعراقة في النسب العالي، أسقط ذلك مبيناً أن لا نسب إلا ما يثمره الإيمان الي بدأ به من التقوى، وعبر بما يدل على الذبذبة والاضطراب إشارة إلى سفول رتبة من افتخر بالنسب، وإلى أن من لم يتعظ بما مضى فيعلو عن رتبة الذين آمنوا فقد سفل سفولاً عظيماً: {يا أيها الناس} أي كافة المؤمن وغيره {إنا} على عظمتنا وقدرتنا {خلقناكم} أي أوجدناكم عن العدم

Yüce Allah, ikramı gerektiren ve intikamı engelleyen şefkat bağını hatırlatmak üzere din kardeşliğini zikredip atalarla övünmekten ve soyun yüceliğiyle büyüklenmekten kaynaklanan nefis beğenmişliğinin sevk ettiği hususları yasaklayınca; takva ile başlayan imanın meyve verdiği nesepten başka bir nesep olmadığını beyan ederek bu böbürlenmeyi hükümsüz kıldı. Neseple övünen kimsenin derecesinin düşüklüğüne ve geçmişten ibret almayıp iman edenlerin mertebesine yükselmeyenin büyük bir alçalışla düştüğüne işaret etmek üzere tereddüt ve çalkantıyı ifade eden bir hitapla şöyle buyurdu: {يا أيها الناس} “Ey insanlar!” yani mümin olsun olmasın hepiniz, {إنا} “Şüphesiz biz” o azametimiz ve kudretimizle {خلقناكم} “sizi yarattık” yani yokluktan var ettik;

18643. Metin

على ما أنتم عليه من المقادير في صوركم وما أنتم عليه من التشعب الذي يفوت الحصر، وأخرجنا كل واحد منكم {من ذكر} هو المقصود بالعزم والقوة {وأنثى} هي موضع الضعف والراحة، لا مزية لأحد منكم في ذلك على آخر، ولا فخر في نسب.

suretlerinizdeki biçimler ve sayıya gelmez dallanıp budaklanmalarınız üzere var ettik ve her birinizi {من ذكر} “bir erkekten” -ki o azim ve kuvvetin gayesidir- {وأنثى} “ve bir dişiden” -ki o da zayıflık ve sükûnetin yeridir- çıkardık. Bu hususta hiçbirinizin bir diğerine üstünlüğü yoktur ve neseple övünmek yersizdir.

18644. Metin

ولما كان تفضيلهم إلى فرق لكل منهما تعرف به أمراً باهراً، عبر فيه بنون العظمة فقال: {وجعلناكم} أي بعظمتنا {شعوباً} تتشعب من أصل واحد، جمع شعب بالفتح وهو الطبقة الأولى من الطبقات الست من طبقات النسب التي عليها العرب {وقبائل} تحت الشعوب، وعمائر تحت القبائل، وبطوناً تحت العمائر، وأفخاذاً تحت البطون، وفصائل تحت الأفخاذ، والعشائر تحت الفصائل، خزيمة شعب، وكنانة قبيلة، وقريش عمارة، وقصيّ بطن، وعبد مناف فخذ، وهاشم فصيلة، والعباس عشيرة، قال البغوي: وليس بعد العشيرة حي يوصف به - انتهى. واقتصر على الأولين لأنهما أقصى ما يسهل على الآدمي معرفته فما دونه أولى، ثم ذكر علة التشعب ليوقف عندها فقال: {لتعارفوا} أي ليعرف الإنسان من يقاربه في النسب ليصل من رحمه ما يحق له، لا لتواصفوا وتفاخروا.

Onları, her birinin kendisiyle tanınacağı fırkalara ayırması göz kamaştırıcı bir iş olduğundan, burada azamet 'nûn'u ile şöyle buyurdu: {وجعلناكم} “ve sizi kıldık” yani azametimizle [kıldık] {شعوباً} “milletler” tek bir asıldan dallanıp budaklanan [kollar]. Şa'b (üstünle) kelimesinin çoğuludur; bu da Arapların benimsediği altı nesep tabakasından ilkidir. {وقبائل} “ve kabileler [yaptık].” Kabileler şuûbun altında, amâir kabilelerin altında, butûn amâirin altında, efhâz butûnun altında, fasâil efhâzın altında ve aşâir de fasâilin altındadır. Huzeyme bir şa'b, Kinâne bir kabile, Kureyş bir amâre, Kusay bir batn, Abdümenâf bir fahz, Hâşim bir fasîle ve Abbâs bir aşîredir. Begavî şöyle demiştir: «Aşiretten sonra kendisiyle vasıflanılacak bir kabile topluluğu (hayy) yoktur.» -İntihâ-. İnsanoğlunun bilmesi kolay olan en üst iki mertebeyle yetinmiştir; zira bunların altındakiler evleviyetle böyledir. Sonra sınırında durulması için bu dallanıp budaklanmanın illetini zikredip şöyle buyurdu: {لتعارفوا} “tanışasınız diye.” Yani insan nesepçe kendine yakın olanı bilsin de hakkı olan sıla-i rahmi yerine getirsin diye; birbirinize karşı vasıflar sayıp övünesiniz diye değil.

18645. Metin

ولما كانت فائدة التفاخر بالتواصف عندهم الإكرام لمن كان

Onlara göre vasıflarla övünmenin faydası, daha üstün vasfa sahip olana ikramda bulunulması olduğundan;

18646. Metin

أفخر، فكانت الآية السالفة التي ترتبت عليها هذه آمرة بالتقوى كان التقدير: فتتقوا الله في أقاربكم وذوي أرحامكم، فقال مبطلاً للتفاخر بالأنساب معللاً لما أرشد إلى تقديره السياق مؤكداً لأجل ما عندهم من أن الكرم إنما هو بالنسب: {إن أكرمكم} أيها المتفاخرون {عند الله} أي الملك الذي لا أمر لأحد معه ولا كريم إلا من أكرمكم بكرمه ولا كمال لأحد سواه {أتقاكم} فذلك هو الذكر الذي يصح أصله باقتدائه بأبيه آدم ﵇ فلم يمل إلى الأنوثة وإن كان أدناكم نسباً ولذلك أكده، وهذا معنى قوله ﷺ: «خياركم في الجاهلية خياركم في الإسلام إذا فقهوا» أي علموا بأن كانت لهم ملكة الفقه فعملوا بما عملوا كما قال الحسن ﵀: إنما الفقيه العامل بعلمه. وقد تقدم أن هذا هو المراد بقوله تعال: {هل يستوي الذين يعلمون والذين لا يعلمون} [الزمر: ٩] لما دل عليه سياقها وسباقها، والأتقى لا يفتخر على غيره لأنه لا يعتقد أنه أتقى، قال الرازي في اللوامع: أكرم الكرم التقوى، وهو مجمع الفضائل الإنسانية، وألأم اللؤم الفجور، وذلك أن الكرم اسم للأفعال المحمودة، وهذه الأفعال إنما تكون محمودة إذا كانت عن علم، وقصد بها الله، وهذا هو التقوى، فليس التقوى إلا العلم وتحري الأفعال المحمودة - انتهى. وذلك لأن التقوى تثبت الكمالات وتنفي النقائص فيصير

bu ayetin kendisi üzerine bina kılındığı önceki ayet de takvayı emrettiğinden takdiri mana: «Akrabalarınız ve hısımlarınız hakkında Allah'tan korkun» şeklindeydi. Dolayısıyla neseplerle övünmeyi iptal ederek, bağlamın takdirine işaret ettiği illeti açıklayarak ve üstünlüğün ancak nesepte olduğuna dair kabullerinden ötürü tekit ederek şöyle buyurdu: {إن أكرمكم} “Şüphesiz sizin en üstün olanınız” ey övünenler, {عند الله} “Allah katında” yani huzurunda hiç kimsenin hükmü bulunmayan, O'nun keremiyle ikram ettiğinden başka hiçbir kerem sahibi ve O'ndan başka hiçbir kemal bulunmayan Hükümran katında {أتقاكم} “en çok takva sahibi olanınızdır.” İşte babası Âdem aleyhisselâm'a uyarak aslı sahih olan, nesepçe en aşağınız bile olsa dişiliğe meyletmeyen gerçek erkek odur; bu sebeple onu tekit etmiştir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şu buyruğunun anlamı da budur: «Cahiliye devrinde hayırlı olanlarınız, fıkıh sahibi oldukları (dini iyi anladıkları) takdirde İslam'da da hayırlı olanlarınızdır.» Yani fıkıh melekesine sahip olup bildikleriyle amel ettikleri takdirde; nitekim Hasan[-ı Basrî] rahimehullâh: «Fakih ancak ilmiyle amel edendir» demiştir. Öncesi ve sonrasındaki bağlamın delaleti sebebiyle, Yüce Allah'ın: {هل يستوي الذين يعلمون والذين لا يعلمون} “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” [Zümer: 9] buyruğundan maksadın bu olduğu daha önce geçmişti. En çok takva sahibi olan kişi başkasına karşı övünmez; çünkü kendisinin daha muttaki olduğuna inanmaz. Râzî el-Levâmi‘de şöyle demiştir: «Keremin en üstünü takvadır; o insani faziletlerin mecmuudur. Alçaklığın en kötüsü ise fücurdur. Zira kerem, övgüye layık fiillerin adıdır. Bu fiiller ancak bir ilimden kaynaklandığında ve kendisiyle Allah rızası hedeflendiğinde övgüye layık olur ki bu da takvadır. Dolayısıyla takva, ilimden ve övgüye layık fiilleri aramaktan ibarettir.» -İntihâ-. Zira takva kemalatı sabit kılar, noksanlıkları ise nefyeder; böylece

18647. Metin

صاحبها بشرياً ملكياً.

sahibi melek sıfatlı bir beşer olur.

18648. Metin

ولما كان هذا مركوزاً في طبائعهم مغروزاً في جبلاتهم متوارثاً عندهم أن الفخر إنما هو بالأنساب، وأن الكريم إنما هو من طاب أصله، وكان قلع ذلك من نفوسهم فيما أجرى به سبحانه العادة في دار الأسباب يتوقف على تأكيد، أكد سبحانه معللاً قوله لإخباره بالأكرم: {إن الله} أي المحيط علماً وقدرة {عليم} أي بالغ العلم بالظواهر {خبير *} محيط العلم بالبواطن والسرائر أيضاً، روى البغوي بسند من طريق عبد الله بن حميد عن ابن عمر ﵄ أن النبي ﷺ طاف يوم الفتح على راحلته ليستلم الأركان بمحجنه، فملا خرج لم يجد مناخاً فنزل على أيدي الرجال، ثم قام فخطبهم ثم حمد الله وأثنى عليه وقال:

Bu durum onların tabiatlarına yerleşmiş, yaratılışlarına sinmiş ve övünmenin ancak neseplerle olduğu, kerem sahibinin de ancak aslı temiz olan kimse olduğu inancı aralarında miras kalmış olduğundan ve Yüce Allah'ın sebepler yurdunda cari kıldığı adet uyarınca bunu onların nefislerinden söküp atmak bir tekite bağlı bulunduğundan; en üstün olanı haber veren sözünün illetini bildirerek şöyle tekit buyurdu: {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani ilim ve kudreti kuşatıcı olan Allah {عليم} “hakkıyla bilendir” yani zahirleri kemaliyle bilendir, {خبير *} “her şeyden haberdardır.” Batınları ve gizlilikleri de ilmiyle kuşatandır. Begavî, Abdullah b. Humeyd yoluyla İbn Ömer radıyallâhu anhümâ'dan gelen bir senetle rivayet etmiştir ki: «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem fetih günü, rükünleri bastonuyla selamlamak üzere devesinin üzerinde tavaf etti. Çıktığında deveyi çöktürecek yer bulamayınca insanların elleri üzerinde indi; sonra kalkıp onlara hitap etti, Allah'a hamd ü senâda bulundu ve şöyle buyurdu:

18649. Metin

«الحمد لله الذي أذهب عنكم عبية الجاهلية وتكبرها بآبائها، إنما الناس رجلان: برّ تقي كريم على الله، وفاجر شقي هين على الله - ثم تلا» يا أيها الناس «الآية، ثم قال: أقول قولي هذا وأستغفر الله لي ولكم» وأخرجه أبو داود والترمذي وحسنة والبيهقي - قال المنذري، بإسناد حسن، واللفظ له - عن أبي هريرة ﵁ عن النبي ﷺ قال قال: «إن الله ﷿ أذهب عنكم عبية الجاهلية وفخرها بالآباء، الناس بنو آدم وآدم من تراب، مؤمن تقي وفاجر شقي، لينتهين أقوام يفتخرون

«Sizden cahiliye kibrini ve atalarla övünmeyi gideren Allah'a hamdolsun. İnsanlar ancak iki kimsedir: İyilik ve takva sahibi, Allah katında değerli olan kimse ile günahkâr, şakî ve Allah katında değersiz olan kimse.» Sonra «Ey insanlar!» ayetini okudu; ardından: «Bu sözümü söyler, kendim ve sizin için Allah'tan mağfiret dilerim» dedi.» Bunu Ebû Dâvûd, Tirmizî -hasen diyerek- ve Beyhakî rivayet etmiştir. Münzirî -lafız ona ait olmak üzere hasen bir senetle- Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan rivayet ettiğine göre Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz Allah azze ve celle sizden cahiliye kibrini ve atalarla övünmeyi gidermiştir. İnsanlar Âdem'in çocuklarıdır, Âdem ise topraktandır. [İnsanlar ya] takva sahibi bir mümin [yahut] şakî bir günahkârdır. Bir takım topluluklar, cehennem kömüründen

18650. Metin

برجال إنما هم فحم من فحم جهنم أو ليكونن أهون على الله من الجعلان التي تدفع النتن بأنفها» .

ibaret olan adamlarla övünmekten ya kesinlikle vazgeçerler ya da Allah katında pisliği burnuyla yuvarlayan pislik böceklerinden daha değersiz olurlar.»

18651. Metin

ولما أمر سبحانه بإجلال رسوله ﷺ وإعظامه، ونهى عن أذاه في نفسه أو في أمته، ونهى عن التفاخر الذي هـ وسبب التقاطع والتداحر، وختم بصفتة الخبر، دل عليها بقوله مشيراً إلى أنه لا يعتد بشيء مما أمر به أو نهى عنه إلا مع الإخلاص فقال: {قالت الأعراب} أي أهل البادية من بني أسد وغيرهم الذين هم معدن الغلظة والجفاء الذين تقدم تأديبهم في سورة محمد، وألحق التاء في فعلهم إشارة إلى ضعفهم في العزائم، قال ابن برجان: هم قوم شهدوا شهادة الحق وهم لا يعلمون ما شهدوا به غير أن أنفسهم ليست تنازعهم إلى التكذيب: {آمنا} أي بجميع ما جئت به فامتثلنا ما أمرنا به في هذه السورة ولنا النسب الخالص، فنحن أشرف من غيرنا من أهل المدر.

Yüce Allah Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e saygı gösterip onu yüceltmeyi emredip şahsına veya ümmetine eziyet etmeyi yasaklayınca; ayrılığa ve çekişmeye sebep olan övünmeyi nehyedip sözü haber sıfatıyla noktalayınca, ihlas bulunmadıkça emredilen veya yasaklanan hiçbir şeyin muteber olmayacağına işaret ederek şu buyruğuyla buna delalet etti: {قالت الأعراب} “Bedeviler dediler ki:” Yani Muhammed suresinde terbiyeleri geçen, kabalık ve katılığın membaı olan Benî Esed ve diğer çöl ahalisi. Azimlerindeki zayıflığa işaret etmek üzere fiillerine müenneslik 'tâ'sı bitişti. İbn Berracân şöyle demiştir: «Onlar, hak şahadetini getiren fakat nefisleri yalanlamaya çekişmese de neye şahadet ettiklerini bilmeyen bir topluluktur.» {آمنا} “«İman ettik.»” Yani getirdiğin her şeye inandık, bu surede bize emredilenleri yerine getirdik; bizim katıksız bir nesebimiz vardır, dolayısıyla biz şehir ahalisinden olan diğer kimselerden daha şerefliyiz.

18652. Metin

ولما كان الإيمان التصديق بالقلب فلا اطلاع عليه لآدمي إلا بإطلاعه سبحانه فكانوا كاذبين في دعواه، قال: {قل} أي تكذيباً لهم مع مراعاة الأدب في عدم التصريح بالتكذيب: {لم تؤمنوا} أي لم تصدق قلوبكم لأنكم لو أمنتم لم تمنوا بإيمانكم لأن الإيمان التصديق بجميع

İman kalbin tasdiki olduğundan ve Yüce Allah bildirmedikçe insanoğlunun buna muttali olması mümkün bulunmadığından, bu iddialarında yalancı idiler. Dolayısıyla yalanlamayı açıkça yüzlerine vurmayıp edebi gözeterek onları tekzip etmek üzere şöyle buyurdu: {قل} “De ki:” {لم تؤمنوا} “«Siz iman etmediniz.»” Yani kalpleriniz tasdik etmedi; zira iman etmiş olsaydınız imanınızı başa kakmazdınız. Çünkü iman, Allah'ın bütün

18653. Metin

ما لله من الكمال الذي منه أنه لولا منه بالهداية لم يحصل الإيمان، فله ولرسوله - الذي كان ذلك على يديه - المن والفضل.

kemal sıfatlarını tasdik etmektir ki bunlardan biri de şudur: O'nun hidayet lütfu olmasaydı iman gerçekleşmezdi; dolayısıyla minnet ve lütuf O'na ve bu hidayetin eliyle gerçekleştiği Resûlü'ne aittir.

18654. Metin

ولما كان التقدير ما كان الأصل في أن يكون الرد به وهو: فلا تقولوا: آمنا، فإنه كذب، وعدل عنه للاحتراز عن النهي عن القول بالإيمان، عطف عليه قوله: {ولكن قولوا} لأنكم أسلمتم للدنيا لا للدين، وعدل عنه لئلا تكون شهادة لهم بالإسلام في الجملة: {أسلمنا} أي أظهرنا الانقياد في الظاهر للأحكام الظاهرة فأمنا من أن نكون حزباً للمؤمنين وعوناً للمشركين، يقول: أسلم الرجل - إذا دخل في السلم، كما يقال: أشتى - إذا دخل في الشتاء، ولم يقل: ولكن أسلمتم، لما فيه من الشهادة لهم بالإسلام الملازم للإيمان المنفي عنه، فكان يكون تناقضاً، والآية من الاحتباك: نفي الإيمان الشرعي أولاً يدل على إثبات الإسلام اللغوي ثانياً، والأمر بالقول بالإسلام ثانياً يدل على النهي عن القول بالإيمان أولاً.

Asıl cevap: «İman ettik demeyiniz, çünkü bu yalandır» şeklinde takdir edildiğinde ve iman sözünü nehyetmekten sakınmak için bundan dönüldüğünde, şu buyruğu buna atfetti: {ولكن قولوا} “Fakat şöyle deyin:” Çünkü siz din için değil dünya için teslim oldunuz. Toptan İslam olduklarına dair bir şahadet olmasın diye bundan da dönülerek şöyle buyruldu: {أسلمنا} “«Teslim olduk (İslam'a girdik).»” Yani zahirdeki hükümlere dış görünüşte boyun eğdiğimizi gösterdik; böylece müminlerin aleyhine bir fırka ve müşriklere bir destekçi olmaktan emin kılındık. Kişi kışa girdiğinde 'eştâ' (kışladı) denildiği gibi, barışa ve itaate girdiğinde de 'esleme' denir. Kendilerinden nefyedilen imanın ayrılmaz parçası olan İslam ile lehlerine şahitlik edilmiş olmaması için «Fakat teslim oldunuz» denmemiştir; aksi takdirde bir çelişki olurdu. Ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincide şer'î imanın nefyedilmesi, ikincide lügat anlamındaki İslam'ın ispatına delalet eder; ikincide İslam'ın söylenmesinin emredilmesi ise birincide imanın söylenmesinin nehyedildiğine delalet eder.

18655. Metin

ولما كانت «لم» غير مستغرقة، عطف عليها ما يستغرق ما مضى من الزمان كله ليكون الحكم بعدم إيمانهم مكتنفاً بأمرهم بالاقتصاد على الإخبار بإسلامهم، فقال معلماً بأن ما يجتهدون في إخفائه منكشف لديه «ألا يعلم من خلق» . {ولما يدخل} أي إلى هذا الوقت

«Lem» edatı geçmiş zamanın tamamını kuşatıcı olmadığından, iman etmediklerine dair hükmün sadece teslim olduklarını haber vermekle yetinmeleri emriyle kuşatılması için geçmiş zamanın tamamını içine alan ifadeyi buna atfetti ve gizlemeye çalıştıkları şeyin kendi katında açık olduğunu bildirerek -«Yaratan bilmez mi?»- şöyle buyurdu: {ولما يدخل} “Henüz girmedi” yani şu ana kadar

18656. Metin

{الإيمان} أي المعرفة التامة {في قلوبكم} فلا يعد إقرار اللسان إيماناً إلا بمواطأة القلب، فعصيتم الله ورسوله ﷺ وأحبطتم أعمالكم، والتعبير ب «لما» يفهم أنهم آمنوا بعد ذلك، ويجوز أن يكون المراد بهذا النفي نفي التمكن في القلب، لا نفي مطلق الدخول بدليل {إنما المؤمنون} دون {إنما الذين آمنوا} .

{الإيمان} “iman” yani kâmil marifet {في قلوبكم} “kalplerinize.” Kalbin muvafakati olmadıkça dilin ikrarı iman sayılmaz; sizler Allah'a ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem'e isyan ettiniz ve amellerinizi boşa çıkardınız. «Lemmâ» edatının kullanılması, onların bundan sonra iman ettiklerini hissettirir. {إنما الذين آمنوا} yerine {إنما المؤمنون} buyrulması delaletiyle, bu nefyin mutlak girişi değil kalbe tam yerleşmeyi nefyetmek olması da caizdir.

18657. Metin

ولما كان التقدير: فإن تؤمنوا يعلم الله ذلك من قلوبكم غنياً عن قولكم، عطف عليه قوله ترغيباً لهم في التوبة: {وإن تطيعوا الله} أي الملك الذي من خالفه لم يأمن عقوبته {ورسوله} الذي طاعته من طاعته على ما أنتم عليه من الأمر الظاهري فتؤمن قلوبكم {لا يلتكم} أي ينقصكم ويبخسكم من لاته يليته، وهي لغة أهل الحجاز، وقرأ البصريان: يألتكم من الألت وهو النقص أيضاً، وهي لغة أسد وغطفان، وهما المخاطبون بهذه الآية المعاتبون بها، قال أبو حيان: قال مجاهد: نزلت في بني أسد بن خزيمة - انتهى. فلذلك اختار أبو عمرو القراءة بها، وعدل عن لغة الحجاز {من أعمالكم شيئاً} فلا حاجة إلى إخباركم عن إيمانكم بغير ما يدل عليه من الأقوال والأفعال، قال ابن برجان: فعموم الناس وأكثر أهل الغفلة مسلمون غير مؤمنين، فإن يعلموا علم ما شهدوا وعقدوا عليه عقداً علماً ويقيناً لهم المؤمنون. وفي الآية احتباك من

Takdiri mana: «Eğer iman ederseniz Allah sizin sözünüze muhtaç olmaksızın bunu kalplerinizden bilir» şeklinde olunca, onları tevbeye teşvik etmek üzere şu buyruğunu buna atfetti: {وإن تطيعوا الله} “Eğer Allah'a itaat ederseniz” yani karşı gelenin azabından emin olamayacağı Hükümran'a {ورسوله} “ve O'nun Resûlü'ne” -ki O'na itaat Allah'a itaattir- içinde bulunduğunuz zahirî durum üzere [itaat edip] kalpleriniz de iman ederse; {لا يلتكم} “O sizin [amellerinizi] eksiltmez” yani 'lâte yelîtü' fiilinden olarak eksiltmez ve hakkınızı çiğnemez. Bu Hicaz ehlinin lügatidir. İki Basralı kıraat imamı ise yine eksiltmek anlamına gelen 'elet' kökünden 'ye'litküm' şeklinde okumuştur; bu da bu ayetle muhatap kılınan ve kendilerine serzenişte bulunulan Benî Esed ve Gatafân kabilesinin lügatidir. Ebû Hayyân şöyle demiştir: «Mücâhid: 'Bu ayet Benî Esed b. Huzeyme hakkında indi' demiştir.» -İntihâ-. Bu sebeple Ebû Amr bu kıraati tercih etmiş ve Hicaz lügatinden dönmüştür. {من أعمالكم شيئاً} “amellerinizden hiçbir şeyi.” Dolayısıyla söz ve davranışların delalet ettiği şeyin dışında imanınızı dille haber vermenize gerek yoktur. İbn Berracân şöyle demiştir: «İnsanların geneli ve gaflet ehlinin çoğu müslimdir, mümin değildir. Eğer şahadet ettikleri ve üzerine akit bağladıkları şeyi ilim ve yakîn ile bilirlerse işte onlar müminlerdir.» Ayette başka bir yönden de ihtibâk vardır:

18658. Metin

وجه آخر: ذكر عدم الإيمان أولاً دليلاً على إثباته ثانياً، وذكر توفير الأعمال ثانياً دليلاً على بخسها أو إحباطها أولاً، وسره أنه نفى أساس الخير أولاً ورغب في الطاعة بحفظ ما تعبوا عليه من الأعما ثانياً.

Önce imanın bulunmayışının zikredilmesi ikincide onun ispatına delildir; ikincide amellerin eksiksiz verilmesinin zikredilmesi ise birincide onların eksiltilmesine veya boşa çıkarılmasına delildir. Bunun sırrı şudur: Önce hayrın esasını nefyetmiş, ikincide ise üzerinde zahmet çektikleri amelleri korumak suretiyle itaate teşvik etmiştir.

18659. Metin

ولما كان الإنسان مبنياً على النقصان، فلو وكل إلى عمله هلك، ولذهب عمله فيما يعتريه من النقص، قال مستعطفاً لهم إلى التوبة، مؤكداً تنبيهاً على أنه مما يحق تأكيده لأن الخلائق لا يفعلون مثله: {إن الله} أي الذي له صفات الكمال {غفور} أي ستور للهفوات والزلات لمن تاب وصحت نيته، ولغيره إذا أراد، فلا عتاب ولا عقاب {رحيم *} أي يزيد على الستر عظيم الإكرام.

İnsan noksanlık üzerine yaratıldığından, ameline terk edilseydi helak olur ve ameli de başına gelen noksanlıklar içinde zayi olup giderdi. Bu yüzden Yüce Allah onları tevbeye meylettirerek ve mahlukat O'nun gibi yapamayacağı için tekit edilmeye layık bir husus olduğuna dikkat çekip tekit ederek şöyle buyurdu: {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani bütün kemal sıfatlarına sahip olan Allah {غفور} “çok bağışlayandır” yani tevbe edip niyeti samimi olan kimsenin -ve dilediği diğer kimselerin- kusurlarını ve sürçmelerini çokça örtendir; artık ne bir kınama ne de bir azap vardır; {رحيم *} “çok merhametlidir.” Günahı örtmenin de ötesinde pek büyük ikramda bulunur.

18660. Metin

ولما نفى عنهم الإيمان، وكان ربما غلط شخص في نفسه فظن أنه مؤمن، وليس كذلك، أخبر بالمؤمن على سبيل الحصر ذاكراً أمارته الظاهرة الباطنة، وهي أمهات الفضائل: العلم والعفة والشجاعة، فقال جواباً لمن قال: فمن الذي آمن؟ عادلاً عن جوابه إلى وصف الراسخ ترغيباً في الاتصاف بوصفه وإيذاناً بأن المخبر عن نفسه بآية إيمانه لا يريد إلا أنه راسخ: {إنما المؤمنون} أي العريقون في الإيمان الذي هو حياة القلوب، قال القشيري: والقلوب لا تحيا إلا بعد ذبح النفوس،

Onlardan imanı nefyedince ve bir kimse kendi hakkında yanılarak mümin olduğunu zannedebileceği -oysa öyle olmadığı- için; Yüce Allah faziletlerin anası olan ilim, iffet ve şecaat gibi zahirî ve bâtınî alametlerini zikrederek hasr yoluyla gerçek mümini haber verdi. «O halde iman eden kimdir?» diyene cevap olarak, sıfatıyla vasıflanmaya teşvik etmek ve iman alametiyle kendisinden haber verenin ancak kökleşmiş mümini kastettiğini bildirmek üzere onun cevabından dönüp kökleşmiş müminin vasfına geçerek şöyle buyurdu: {إنما المؤمنون} “Müminler ancak o kimselerdir ki” yani kalplerin hayatı olan imanda kökleşmiş olanlardır. Kuşeyrî şöyle demiştir: «Kalpler ancak nefisler boğazlandıktan sonra dirilir.»

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.