Mâide

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

4266. Metin

مقصودها الوفاء بما هدى إليه الكتاب، ودل عليه ميثاق العقل من توحيد الخالق ورحمة الخلائق شكراً لنعمه واستدفاعاً لنقمة، وقصة المائدة أدل ما فيها على ذلك، فإن مضمونها أن من زاغ عن

Surenin maksadı; nimetlerine şükretmek ve azabını defetmek amacıyla, Kitab'ın hidayet ettiği ve akıl sözleşmesinin gösterdiği Yaratıcı'yı birleme ve yaratılanlara merhamet etme hususuna vefa göstermektir. Mâide kıssası, surenin bu maksadına en açık delildir. Zira onun muhtevası şudur: Kim

4267. Metin

الطمأنينة بعد الكشف الشافي والإنعام الوافي نوقش الحساب فأخذه العذاب، وتسميتها بالعقود أوضح دليل على ما ذكرت من مقصودها وكذا الأحبار.

şifa verici açık delilden ve tastamam nimetten sonra huzur ve güvenden saparsa, hesaba çekilir ve azap onu yakalar. Surenin 'Ukûd' (Akitler) olarak isimlendirilmesi, onun zikrettiğim maksadına en açık delildir; keza 'Ahbâr' [olarak adlandırılması da böyledir].

4268. Metin

{بسم الله} أي الذي تمت كلماته فصدقت وعوده وعمت مكرماته {الرحمن} الذي عم بالدعاء إلى الوفاء في حقوقه وحقوق مخلوقاته {الرحيم} الذي نظر إلى القلوب فثبت منها على الصدق ما جبّله على التخلق بصفاته.

{بسم الله} “Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla”; yani kelimeleri tamamlanıp vaatleri doğru çıkan ve ikramları her şeyi kuşatan Allah'ın adıyla, {الرحمن} “Rahman” ki hem kendi haklarına hem de yarattıklarının haklarına vefa göstermeye yönelik davetiyle her şeyi kuşatmıştır, {الرحيم} “Rahim” ki kalplere nazar etmiş ve kendi sıfatlarıyla ahlaklanmaya fıtraten yatkın kıldığı o kalplerdeki doğruluğu sabit tutmuştur.

4269. Metin

لما أخبر تعالى في آخر سورة النساء أن اليهود لما نقضوا المواثيق التي أخذها عليهم حرم عليهم طيبات أحلت لهم من كثير من بهيمة الأنعام المشار إليها بقوله {وعلى الذين هادوا حرمنا كل ذي ظفر} [الأنعام: ١٤٦] ، واستمر تعالى في هتك أستارهم وبيان عوارهم إلى أن ختم بآية في الإرث الذي افتتح آياته بالإيصاء وختمها بأنه شامل العلم، ناسب افتتاح هذه بأمر المؤمنين الذي اشتد تحذيره لهم منهم بالوفاء الذي جلُّ مبناه القلب الذي هو عيب، فقال مشيراً إلى أن الناس الذين خوطبوا أو تلك الأهلوا لأول أسنان الإيمان ووصفوا بما هم محتاجون إليه، وتخصيصهم مشير إلى أن من فوقهم من الأسنان عنده من الرسوخ ما يغنيه عن الحمل بالأمر، وذلك أبعث له على التدبر والأمتثال:

Yüce Allah, Nisâ suresinin sonunda, Yahudilerin kendilerinden alınan kesin sözleri bozmaları sebebiyle, {وعلى الذين هادوا حرمنا كل ذي ظفر} [el-En'âm: 146] “Yahudilere bütün tırnaklı hayvanları haram kıldık” kavliyle işaret edilen ve kendilerine helal kılınmış olan birçok ehli hayvanın tertemiz nimetlerinden mahrum bırakıldıklarını haber verip; onların gizli hallerini açığa çıkarmayı ve ayıplarını beyan etmeyi sürdürerek ayetlerini vasiyetle açtığı ve ilminin her şeyi kuşattığını belirterek sonlandırdığı miras ayetiyle sureyi bitirince; bu surenin başlangıcının, onları Yahudilerden şiddetle sakındırdığı müminlere, esası kalp olan vefayı emretmesiyle yapılması son derece münasip düşmüştür. Zira hitap edilen insanların ya da imanın ilk basamaklarında olan kimselerin ihtiyaç duydukları şeylerle nitelendirildiklerine işaret ederek şöyle buyurdu. Onların tahsis edilmesi, onların üstündeki derecelerde olanların, emirle yükümlü tutulmaya ihtiyaç bırakmayacak derecede bir rüsuha (kökleşmişliğe) sahip olduklarına işaret eder; bu da tefekküre ve itaate daha çok sevk edicidir:

4270. Metin

{يا أيها الذين آمنوا} أي ادعوا ذلك بألسنتهم {أوفوا} أي صدقوا ذلك بأن توفوا {بالعقود} أي العهود الموثقة المحكمة وهي تعم جميع أحكامه سبحانه فيما أحل أو حرم أو ندب على سبيل الفرض أو غيره، التي من جملتها الفرائض التي افتتحها بلفظ الإيصاء الذي هو من أعظم العهود، وتعم سائر ما بين الناس من ذلك، حتى ما كان في الجاهلية من عقد يدعو إلى بر، وأما غير ذلك فليس بعقد، بل حل بيد الشرع القوية، تذكيراً بما أشار إليه قوله تعالى في حق أولئك {اذكروا نعمتي وأوفوا بعهدي أوف بعهدكم وإياي فارهبون} [البقرة: ٤٠] وإخباراً لهم بأنه أحل لهم ما حرم على أولئك، فقال على سبيل التعليل مشيراً إلى أن المقصود من النعمة كونها، لا بقيد فاعل مخصوص، وإلى أن المخاطبين يعلمون أنه لا منعم غيره سبحانه: {أحلت لكم} والإحلال من أجل العقود {بهيمة} وبينها بقوله: {الأنعام} أي أوفوا لأنه أحلّ لكم بشامل علمه وكامل قدرته لطفاً بكم ورحمة لكم ما حرم على من قبلكم من الإبل والبقر والغنم بإحلال أكلها والانتفاع بجلودها وأصوافها وأوبارها وأشعارها وغير ذلك من شأنها، فاحذروا أن تنقضوا كما نقضوا، فيحرم عليكم ما حرم عليهم، ويعد لكم من العقاب ما أعد لهم، ولا تعترضوا على نبيكم، ولا تتعنتوا كما اعترضوا وتعنتوا، فإن ربكم

{يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!”; yani bunu dilleriyle ikrar edenler, {أوفوا} “yerine getirin”; yani bunu tasdik ederek tastamam ifa edin, {بالعقود} “akitleri”; yani pekiştirilmiş, sağlam ahitleri. Bu ahitler, Yüce Allah'ın farz veya başka bir yolla helal kıldığı, haram kıldığı veya mendup kıldığı bütün hükümlerini kuşatır. Bu hükümlerin başında, en büyük ahitlerden olan vasiyet lafzıyla başladığı miras payları gelir. Yine bu akitler, insanlar arasında cereyan eden ve Câhiliye döneminde bile olsa iyiliğe çağıran her türlü sözleşmeyi kapsar. Bunun dışındakiler ise akit değildir, bilakis şeriatın güçlü eliyle iptal edilmiştir. Bu, Yüce Allah'ın onlar hakkındaki {اذكروا نعمتي وأوفوا بعهدي أوف بعهدكم وإياي فارهبون} [el-Bakara: 40] “Nimetimi hatırlayın, bana verdiğiniz ahdi yerine getirin ki ben de size verdiğim ahdi yerine getireyim ve yalnız benden korkun” buyruğunda işaret edilen hususu hatırlatmak ve onlara haram kılınan şeylerin kendilerine helal kılındığını haber vermek içindir. Dolayısıyla nimetin asıl maksadının varlığı olduğuna, belirli bir fail kaydına bağlı olmadığına ve muhatapların O'ndan başka nimet verici olmadığını bildiklerine işaret ederek gerekçelendirme kabilinden şöyle buyurdu: {أحلت لكم} “Size helal kılındı” -helal kılma akitler sebebiyledir- {بهيمة} “hayvanlar” ve bunu şu kavliyle açıkladı: {الأنعام} “ehli hayvanlar”; yani O'na vefa gösterin; zira O, ihata edici ilmi ve kusursuz kudretiyle, size bir lütuf ve merhamet olmak üzere, sizden öncekilere haram kılınmış olan deve, sığır ve koyunun etlerinin yenmesini, derilerinden, yünlerinden, tiftiklerinden ve kıllarından ve bunlarla ilgili diğer hususlardan yararlanılmasını helal kılarak bunları size mubah kılmıştır. Sakının ki onlar gibi ahitleri bozmayasınız; aksi takdirde onlara haram kılınanlar size de haram kılınır ve onlar için hazırlanan ceza sizin için de hazırlanır. Peygamberinize itiraz etmeyin ve onların itiraz edip zorluk çıkardığı gibi siz de zorluk çıkarmayın; zira Rabbiniz

4271. Metin

لا يسأل عما يفعل، وسيأتي في قوله:

yaptığından sorumlu tutulmaz. Nitekim ileride gelecek olan şu ayette de:

4272. Metin

{لا تسئلوا عن أشياء} [المائدة: ١٠١] ما يؤيد هذا.

{لا تسئلوا عن أشياء} [el-Mâide: 101] “Bir kısım şeyleri sormayın” bunu destekleyen hususlar gelecektir.

4273. Metin

ولما كانوا ربما فهموا من هذا الإحلال ما ألفوا من الميتات ونحوها قال مستثنياً من نفس البهيمة، وهي في الأصل كل حي لا يميز، مخبراً أن من أعظم العقود ما قدم تحريمه من ذلك في البقرة: {إلا ما يتلى عليكم} أي في بهيمة الأنعام أنه محرم، فإنه لم يحل لكم، ونصب {غير محلي الصيد} على الحال أدل دليل على أن هذا السياق. وإن كان صريحه مذكراً بالنعمة لتشكر - فهو مشار به إلى التهديد إن كُفِرَت، أي أحل لكم ذلك في هذه الحال، فإن تركتموها انتفى الإحلال، وهذه مشيرة إلى تكذيب من حرم من ذلك ما أشير إليه بقوله تعالى في التي قبلها حكاية عن الشيطان {ولآمرنهم فليبتكن أذان الأنعام ولآمرنهم فليغيرن خلق الله} [النساء: ١١٩] من السائبة وما معها مما كانوا اتخذوه ديناً، وفصّلو فيه تفاصيل - كما سيأتي صريحاً في آخر هذه السورة بقوله تعالى: {ما جعل الله من بحيرة ولا سائبة} [المائدة: ١٠٣] الآية، وكذا في آخر الأنعام، وفي الأمر بالوفاء بالعقود بعد الإخبار بأنه بكل شيء عليم غاية التحذير من تعمد الإخلال بشيء من ذلك وإن دق، وفي افتتاح هذه المسماة بالمائدة بذكر الأطعمة عقب سورة النساء - التي من أعظم مقاصدها النكاح والإرث،

Onların bu helal kılmadan, alışageldikleri leş ve benzeri şeyleri anlayabilecekleri ihtimaline binaen, -aslında temyiz gücü olmayan her canlı demek olan- bizzat 'behîme' lafzından istisna yaparak ve en büyük akitlerden birinin Bakara suresinde önceden haram kılınan şeyler olduğunu haber vererek şöyle buyurdu: {إلا ما يتلى عليكم} “Size okunacak olanlar müstesna”; yani ehli hayvanlardan haram olduğu bildirilenler hariç, zira onlar size helal kılınmamıştır. {غير محلي الصيد} “avı helal saymamak şartıyla” ibaresinin hal olarak nasb edilmesi, bu bağlamın açıkça nimetin şükredilmesi için hatırlatılması olsa da, nimete nankörlük edildiğinde bir tehdide işaret ettiğinin en açık delilidir; yani bu hal üzere olduğunuz sürece size helal kılınmıştır, bu hali terk ederseniz helallik kalkar. Bu ifade, daha önceki surede şeytandan naklen zikredilen {ولآمرنهم فليبتكن أذان الأنعام ولآمرنهم فليغيرن خلق الله} [en-Nisâ: 119] “Ve onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar, onlara emredeceğim de Allah'ın yaratışını değiştirecekler” kavliyle işaret edilen sâibe ve benzeri, din edindikleri ve detaylandırdıkları şeyleri haram sayan kimseleri yalanlamaya da işaret etmektedir. Nitekim bu durum, bu surenin sonunda {ما جعل الله من بحيرة ولا سائبة} [el-Mâide: 103] “Allah ne bir bahîre ne de bir sâibe meşru kılmıştır” ayetinde ve aynı şekilde En'âm suresinin sonunda açıkça gelecektir. Her şeyi hakkıyla bildiğini haber verdikten sonra akitlere vefa gösterilmesini emretmekte, ne kadar ince olursa olsun bunlardan herhangi birini kasten ihlal etmekten son derece sakındırma vardır. Nisâ suresinin -ki en büyük maksatlarından biri evlilik ve mirastır- ardından 'Mâide' (Sofra) adıyla anılan bu surenin yiyeceklerin zikriyle başlatılmasında,

4274. Metin

المتضمن للموت المشروع فيهما الولائم والمآتم. أتم مناسبة، وقال ابن الزبير: لما بين تعالى حال أهل الصراط المستقيم، ومن تنكب عن نهجهم، ومآل الفريقين من المغضوب عليهم والضالين، وبين لعباده المتقين ما فيه هداهم وبه خلاصهم أخذاً وتركاً، وجعل طي ذلك الأسهم الثمانية الواردة في حديث حذيفة ﵁ في قوله: «الإسلام ثمانية أسهم: الإسلام سهم والشهادة سهم، والصلاة سهم، والزكاة سهم، والصوم سهم، والحج سهم، والأمر بالمعروف سهم، والنهي عن المنكر سهم، وقد خاب من لا سهم له» قلت: وهذا الحديث أخرجه البزار عن حذيفة ﵁ عن النبي ﷺ قال: «الإسلام ثمانية أسهم: الإسلام سهم، والصلاة سهم» فذكره، وصحح الدارقطني وقفه، ورواه أبو يعلى الموصلي عن علي ﵁ مرفوعاً والطبراني في الأوسط عن ابن عباس ﵄ قالك «قال رسول الله ﷺ:» الإسلام عشرة أسهم، وقد خاب من لا سهم له: شهادة أن لا إله إلا الله سهم وهي الملة، والثانية: الصلاة وهي الفطرة، والثالثة: الزكاة وهي الطهور، والرابعة: الصوم وهي الجنة، والخامسة: الحج وهي الشريعة، والسادسة: الجهاد وهي الغزوة، والسابعة: الأمر بالمعروف

düğün ziyafetleri ve cenaze taziye yemekleri meşru kılınmış olan ölümü içermesi bakımından tam bir münasebet vardır. İbnü'z-Zübeyr şöyle demiştir: Yüce Allah dosdoğru yol ehlinin halini, onların yolundan sapanları, gazaba uğrayanlar ve sapanlardan oluşan her iki fırkanın akıbetini beyan edip; takva sahibi kullarına tutunmaları ve bırakmaları gereken şeylerde kendileri için hidayet ve kurtuluş olan hususları açıklayınca, Huzeyfe'nin radıyallâhu anh şu hadisinde geçen sekiz payı da bunun içine dercetmiştir: «İslam sekiz paydır: İslam bir paydır, şehadet bir paydır, namaz bir paydır, zekat bir paydır, oruç bir paydır, hac bir paydır, iyiliği emretmek bir paydır, kötülükten nehyetmek bir paydır. Payı olmayanın nasibi hüsrandır.» Derim ki: Bu hadisi Bezzâr, Huzeyfe'den radıyallâhu anh, Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem «İslam sekiz paydır: İslam bir paydır, namaz bir paydır...» diyerek rivayet etmiş, Dârekutnî ise mevkuf olduğunu sahih kabul etmiştir. Ebû Ya'lâ el-Mevsılî bunu Ali'den radıyallâhu anh merfû olarak, Taberânî de el-Evsat'ta İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ şöyle rivayet etmiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: İslam on paydır, payı olmayanın nasibi hüsrandır: Allah'tan başka ilah olmadığına şehadet etmek bir paydır ki o dindir; ikincisi: Namazdır ki o fıtrattır; üçüncüsü: Zekattır ki o temizliktir; dördüncüsü: Oruçtur ki o kalkandır; beşincisi: Hactır ki o şeriattır; altıncısı: Cihaddır ki o gazadır; yedincisi: İyiliği emretmektir

4275. Metin

وهو الوفاء والثامنة: النهي عن المنكر وهي الحجة، والتاسعة: الجماعة وهي الألفة، والعاشرة: الطاعة وهي العصمة «

ki o vefadır; sekizincisi: Kötülükten sakındırmaktır ki o hüccettir; dokuzuncusu: Cemaattir ki o kaynamadır; onuncusu: İtaattir ki o korunmadır.»

4276. Metin

وفي سنده من ينظر في حاله؛ قال ابن الزبير: وقال ﷺ: «بني الإسلام على خمس» أي في الحديث الذي أخرجه الشيخان وغيرهما عن ابن عمر وغيره واحد من الصحابة ﵃ أن رسول الله ﷺ قال: «بني الإسلام على خمس: شهادة أن لا إله إلا الله، وأن محمداً رسول الله، وإقام الصلاة وإيتاء الزكاة والحج وصوم رمضان» قال ابن الزبير: وقد تحصلت - أي الأسهم الثمانية والدعائم الخمس - فيما مضى، وتحصل مما تقدم أن أسوأ حال المخالفين حال من غضب الله عليه ولعنه، وأن ذلك ببغيهم وعداوتهم ونتقضهم العهود {فبما نقضهم ميثاقهم لعناهم} [المائدة: ١٣] وكان النقض كل مخالفة، قال الله تعالى لعباده المؤمنين: {يا أيها الذين آمنوا أوفوا بالعقود} [المائدة: ١] لأن اليهود والنصارى إنما أتى عليهم من عدم الوفاء ونقض العهود، فحذر المؤمنين - انتهى. والمراد بالأنعام الأزواج الثمانية المذكورة في الأنعام وما شابهها من حيوان البر، ولكون الصيد مراد الدخول في بهيمة الأنعام استثنى بعض أحواله فقال: {وأنتم حرم} أي أحلت البهيمة مطلقاً إلا ما يتلى عليكم

Senedinde durumu araştırılacak kimse vardır. İbnü'z-Zübeyr dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «İslam beş temel üzerine kurulmuştur» buyurmuştur; yani Şeyhân (Buhârî ve Müslim) ile başkalarının İbn Ömer ve sahâbeden radıyallâhu anhüm birçok kişiden rivayet ettiği hadiste Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «İslam beş temel üzerine kurulmuştur: Allah'tan başka ilah olmadığına ve Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna şehadet etmek, namazı dosdoğru kılmak, zekatı vermek, hacca gitmek ve Ramazan orucunu tutmak.» İbnü'z-Zübeyr dedi ki: Geçen kısımlarda bu sekiz pay ve beş rükün gerçekleşmiştir. Önceki kısımlardan anlaşıldığına göre, muhaliflerin en kötü hali Allah'ın gazabına ve lanetine uğrayan kimsenin halidir; bu da onların azgınlıkları, düşmanlıkları ve ahitleri bozmaları sebebiyledir: {فبما نقضهم ميثاقهم لعناهم} [el-Mâide: 13] “Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik”. Ahdi bozmak ise her türlü muhalefetti. Allah Teâlâ mümin kullarına şöyle buyurdu: {يا أيها الذين آمنوا أوفوا بالعقود} [el-Mâide: 1] “Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin”. Çünkü Yahudi ve Hristiyanların başına ne geldiyse vefasızlık ve ahitleri bozmaları yüzünden gelmiştir; bu yüzden Allah müminleri sakındırmıştır -sözü bitti-. 'En'âm'dan maksat, En'âm suresinde zikredilen sekiz çifttir ve kara hayvanlarından bunlara benzeyenlerdir. Avın da ehli hayvanlar kapsamına girmesi murat edildiği için onun bazı durumlarını istisna ederek şöyle buyurdu: {وأنتم حرم} “Siz ihramlı iken”; yani hayvanlar mutlak olarak size helal kılındı, ancak üzerinize okunacak olanlar

4277. Metin

من ميتاتها وغيرها في غير حال الدخول في الإحرام بالحج أو العمرة أو دخول الحرم، وأما في حال الإحرام فلا يحل الصيد أكلاً ولا فعلاً.

leşleri ve benzerleri hariçtir; hac veya umre için ihrama girilmediği yahut Harem bölgesine girilmediği hallerde böyledir. İhram halinde ise av ne yeme ne de avlama fiili olarak helal değildir.

4278. Metin

ولما كان مدار هذه السنة على الزجر والإحجام عن أشياء اشتد ألفهم لها والتفاتهم إليها، وعظمت فيها رغباتهم من الميتات وما معها، والأزلام والذبح على النصب، وأخذ الإنسان بجريمة الغير، والفساد في الأرض، والسرقة والخمر والسوائب والبحائر - إلى غير ذلك؛ ذكّر في أولها بالعهود التي عقدوها على أنفسهم ليلة العقبة حين تواثقوا على الإسلام من السمع والطاعة في المنشط والمكر والعسر واليسر فيما أحبوا وكرهوا، وختم الآية بقوله معللاً: {إن الله} أي ملك الملوك {يحكم ما يريد *} أي من تحليل وتحريم وغيرهما على سبيل الإطلاق كالأنعام، وفي حال دون حال كما شابهها من الصيد، فلا يسأل عن تخصيص ولا عن تفضيل ولا غيره، فما فهمتم حكمته فذاك، وما لا فكلوه إليه، وارغبوا في أن يلهمكم حكمته؛ قال الإمام - وهذا هو الذي يقوله أصحابنا -: إن علة حسن التكليف هو الربوبية والعبودية، لا ما يقوله المعتزلة من رعاية المصلحة.

Bu surenin mihveri, alışageldikleri, fazlasıyla meylettikleri ve leşler ve beraberindekiler, fal okları, dikili taşlar üzerine kurban kesmek, bir kimseyi başkasının suçuyla sorumlu tutmak, yeryüzünde bozgunculuk çıkarmak, hırsızlık, içki, sâibeler ve bahîreler gibi son derece arzuladıkları şeylerden menedilme ve geri durma üzerine kurulu olduğundan; surenin başında Akabe gecesinde İslam üzere sevilen ve hoşlanılmayan, darlık ve bolluk, neşeli ve isteksiz zamanlarda işitip itaat etme hususunda kendi nefislerine bağladıkları ahitleri hatırlatmış ve ayeti gerekçelendirerek şu buyruğuyla noktalamıştır: {إن الله} “Şüphesiz Allah”; yani mülkün yegane sahibi olan, {يحكم ما يريد} “dilediği hükmü verir”; ehli hayvanlar gibi mutlak surette helal kılma veya haram kılma hususunda ve bunlara benzeyen av hayvanları gibi bir halde olup başka bir halde olmama hususunda dilediğini hükme bağlar. Dolayısıyla O'na ne tahsis ne üstün kılma ne de başka bir şey sorulamaz. Hikmetini anladığınız şey tamamdır; anlayamadığınızı ise O'na havale edin ve O'nun size hikmetini ilham etmesini arzulayın. İmam dedi ki -bizim ashabımızın söylediği de budur-: Teklifin güzelliğinin illeti Mutezile'nin dediği gibi maslahatın gözetilmesi değil, Rubûbiyyet ve ubûdiyyettir (kulluktur).

4279. Metin

ولما استثنى بعض ما أحل على سبيل الإبهام شرع في بيانه، ولما كان منه ما نهى عن التعرض له لا مطلقاً، بل ما يبلغ محله، بدأ به

Kapalı bir şekilde helal kılınan şeylerin bir kısmını istisna edince, bunu açıklamaya başladı. Bunların içinde mutlak olarak değil de yerine ulaşıncaya kadar dokunulması yasaklananlar olduğu için onunla başladı;

4280. Metin

لكونه في ذلك كالصيد، وقدم على ذلك عموم النهي عن انتهاك معالم الحج المنبه عليه بالإحرام، أو عن كل محرم في كل مكان وزمان، فقال مكرراً لندائهم تنويهاً بشأنهم وتنبيهاً لعزائمهم وتذكيراً لهم بما ألزموه أنفسهم: {يا أيها الذين آمنوا} أي دخلوا في هذا الدين طائعين {لا تحلو شعائر الله} أي معالم حج بيت الملك الأعظم الحرام، أو حدوده في جميع الدين، وشعائر الحج أدخل في ذلك، والاصطياد أولاها.

zira bu hususta av gibidir. Bundan önce de ihramla dikkat çekilen hac nişanelerini çiğnemenin veya her mekan ve zamanda her haramın genel olarak yasaklanmasını öne alarak, şanlarını yüceltmek, azimlerini uyandırmak ve kendi nefislerine yükledikleri şeyleri hatırlatmak için onlara yaptığı nidayı tekrarlayarak şöyle buyurdu: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!”; yani bu dine gönüllü olarak girenler, {لا تحلوا شعائر الله} “Allah'ın nişanelerine saygısızlık etmeyin”; yani en büyük Hükümran'ın hürmetli Beyt'inin hac nişanelerine yahut bütün dindeki sınırlarına saygısızlık etmeyin. Hac nişaneleri buna öncelikle dahildir ve avlanmak bunların başında gelir.

4281. Metin

ولما ذكر ما عممه في الحرم أو مطلقاً، أتبعه ما عممه في الزمان فقال: {ولا الشهر الحرام} أي فإن ذلك لم يزل معاقداً على احترامه في الجاهلية والإسلام، ولعله وحده والمراد الجمع إشارة إلى أن الأشهر الحرم كلها في الحرمة سواء.

Harem'de veya mutlak olarak genel kıldığı şeyleri zikredince, ardından zamanda genel kıldığı şeyi zikrederek şöyle buyurdu: {ولا الشهر الحرام} “Haram aya da [saygısızlık etmeyin]”; zira ona saygı göstermek Câhiliye'de ve İslam'da sürekli üzerinde sözleşilen bir husustu. Ayetin tekil gelip çoğulun kastedilmesi, haram ayların hepsinin hürmet bakımından eşit olduğuna işaret etmek içindir.

4282. Metin

ولما ذكر الحرم والأشهر الحرم ذكر ما يهدى للحرم فقال: {ولا الهدي} وخص منه أشرفه فقال: {ولا القلائد} أي صاحب القلائد من الهدي، وعبر بها مبالغة في تحريمه؛ ولما أكد في احترام ما قصد به الحرم من البهائم رقّى الخطاب إلى من قصده من العقلاء، فإنه مماثل لما تقدمه في أن قصد البيت الحرام حامٍ له وزاجر عنه، مع ما زاد به من شرف العقل فقال: {ولا آمين} أي ولا تحلوا التعرض لناس قاصدين {البيت الحرام} لأن من قصد بيت الملك كان محترماً باحترام ما قصده.

Harem'i ve haram ayları zikredince, Harem'e hediye olarak gönderilen kurbanlıkları zikrederek şöyle buyurdu: {ولا الهدي} “Kurbanlıklara da [saygısızlık etmeyin]” ve bunlardan en şerefli olanını tahsis ederek buyurdu ki: {ولا القلائد} “Gerdanlıklı kurbanlara da [saygısızlık etmeyin]”; yani kurbanlıklardan boynuna gerdanlık takılmış olanlara. Bununla ifade edilmesi, onun haramlığını vurgulamak içindir. Harem kastedilerek sevk edilen hayvanlara saygıyı pekiştirince, hitabı Harem'e yönelen akıl sahiplerine yükseltti; zira bu da Mescid-i Haram'ı kastetmenin onu koruyucu ve ona dokunmaktan engelleyici olması bakımından öncekine benzer, üstelik akıl şerefine de sahiptir. Buyurdu ki: {ولا آمين} “Yönelenlere de [saygısızlık etmeyin]”; yani kasteden insanlara dokunmayı helal saymayın {البيت الحرام} “Beyt-i Harâm'a”; çünkü Hükümran'ın evini kasteden kimse, kastettiği yerin hürmetiyle hürmete layık olur.

4283. Metin

ولما كان المراد القصد بالزيارة بقوله: {يبتغون} أي حال كونهم يطلبون على سبيل الاجتهاد {فضلاً من ربهم} أي المحسن إليهم شكراً لإحسانه، بأن يثيبهم على ذلك، لأن ثوابه لا يكون على وجه الاستحقاق الحقيقي أصلاً؛ ولما كان الثواب قد يكون مع السخط قال: {ورضواناً} وهذا ظاهر في المسلم، ويجوز أن يراد به أيضاً الكافر، لأن قصده البيت الحرام على هذا الوجه يرق قلبه فيهيئه للإسلام، وعلى هذا فهي منسوخة.

Ziyareti kastetmek murat edildiği için {يبتغون} “ararlar”; yani gayret göstererek talep eder oldukları halde {فضلاً من ربهم} “Rablerinden bir lütuf”; yani O'nun ihsanına şükür olarak kendilerine ihsanda bulunan Rablerinden, kendilerini buna karşılık mükafatlandırmasını isterler. Zira O'nun mükafatı asla hakiki bir hak ediş yoluyla olmaz. Mükafat bazen gazapla birlikte olabileceğinden dolayı {ورضواناً} “ve bir rıza” buyurdu. Bu durum Müslüman hakkında açıktır; fakat kâfirin kastedilmiş olması da caizdir, çünkü Beyt-i Harâm'ı bu şekilde kastetmesi kalbini yumuşatır ve onu İslam'a hazırlar. Bu takdirde bu hüküm neshedilmiştir.

4284. Metin

ولما كان التقدير: فإن لم يكونوا كذلك. أي في أصل القصد ولا في وصفه - فهم حل لكم وإن لم تكونوا أنتم حرماً، والصيد حلال لكم، عطف عليه التصريح بما أفهمه التقييد فيما سبق بالإحرام فقال: {وإذا حللتم} أي من الإحرام بقضاء المناسك والإحصار {فاصطادوا} وترك الشهر الحرام إذ كان الحرام فيه حراماً في غيره، وإنما صرح به تنويهاً بقدره وتعظيماً لحرمته، ثم أكد تحريم قاصد المسجد الحرام وإن كان كافراً، وإن كان على سبيل المجازاة بقوله: {ولا يجرمنكم} أي يحملنكم {شنئان قوم} أي شدة بغضهم.

Cümlenin takdiri şöyle olduğunda: 'Şayet böyle olmazlarsa -yani ne niyetin aslında ne de vasfında- siz ihramlı olmadığınız takdirde onlar size helaldir ve av da size helaldir.' Daha önce ihramla kayıtlanmasından anlaşılan hususun açıkça ifadesini buna atfederek şöyle buyurdu: {وإذا حللتم} “İhramdan çıktığınız zaman”; yani menâsiki ifa ederek veya ihsâr sebebiyle ihramdan çıktığınızda {فاصطادوا} “avlanın”. Haram ayda haram olan şey başkasında da haram olduğu için onu zikretmeyi bıraktı; onu açıkça belirtmesi sadece kadrini yüceltmek ve hürmetini büyütmek içindir. Sonra Mescid-i Haram'ı kasteden kimseye dokunmanın haramlığını, kâfir dahi olsa ve misilleme yoluyla bile olsa, şu buyruğuyla pekiştirdi: {ولا يجرمنكم} “Sizi sevk etmesin”; yani sürüklemesin {شنئان قوم} “bir topluluğa olan kin”; yani onlara duyulan aşırı nefret.

4285. Metin

ولما ذكر البغض أتبعه سببه فقال: {إن} على سبيل الاشتراط الذي يفهم تعبير الحكم به أنه سيقع، هذا في قراءة ابن كثير وأبي عمرو،

Nefreti zikredince, arkasından sebebini zikrederek şöyle buyurdu: {إن} “-diği için / şayet”; hükmün onunla ifade edilmesinden vuku bulacağı anlaşılan şart yoluyla. Bu, İbn Kesîr ve Ebû Amr'ın kıraatindedir.

4286. Metin

والتقدير في قراءة الباقين بالفتح: لأجل أن {صدوكم} أي في عام الحديبية أو غيره {عن المسجد الحرام} أي على {أن تعتدوا} أي يشتد عدوكم عليهم بأن تصدوهم عنه أو بغير ذلك، فإن المسلم من لم يزده تعدي عدوه فيه حدود الشرع إلا وقوفاً عند حدوده، وهذا قبل نزول

Diğer kıraat imamlarının kıraatinde ise fetha ile {أَنْ} şeklindedir ve takdiri şöyledir: {صدوكم} “Sizi engelledikleri için”; yani Hudeybiye senesinde veya başka bir zamanda {عن المسجد الحرام} “Mescid-i Haram'dan”, {أن تعتدوا} “haddi aşmaya”; yani onları oradan engellemek veya başka bir yolla onlara karşı aşırı bir düşmanlık yapmaya sizi sevk etmesin. Zira Müslüman, düşmanının şeriat sınırlarını aşmasının, kendisini sadece şeriat sınırlarında durmaya sevk ettiği kimsedir. Bu hüküm,

4287. Metin

{إنما المشركون نجس فلا يقربوا المسجد الحرام} [التوبة: ٢٨] سنة تسع.

dokuzuncu yılda {إنما المشركون نجس فلا يقربوا المسجد الحرام} [et-Tevbe: 28] “Müşrikler ancak bir pisliktir; artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar” ayeti inmeden önceydi.

4288. Metin

ولما نهاهم عن ذلك، وكان الانتهاء عن الحظوظ شديداً على النفوس، وكان لذلك لا بد في الغالب من منتهٍ وآبٍ، أمر بالتعاون في الأمر بالمعروف والنهي عن المنكر فقال: {وتعاونوا على البر} وهو ما اتسع وطاب من حلال الخير {والتقوى} وهي كل ما يحمل على الخوف من الله، فإنه الحامل على البر، فإن كان منكم من اعتدى فتعاونوا على رده، وإلا فازدادوا بالمعاونة خيراً.

Onları bundan nehyedince ve nefislerin hazlarından vazgeçmesi nefislere pek ağır geldiği için, çoğunlukla vazgeçen ve vazgeçmeyen kimseler bulunacağından, iyiliği emredip kötülükten sakındırma hususunda yardımlaşmayı emrederek şöyle buyurdu: {وتعاونوا على البر} “İyilik üzerinde yardımlaşın”; bu, helal hayırların geniş ve tertemiz olanıdır, {والتقوى} “ve takva üzerinde”; bu da Allah korkusuna sevk eden her şeydir, zira iyiliğe sevk eden odur. Şayet sizden haddi aşan olursa, onu engellemek için yardımlaşın; değilse yardımlaşarak hayrınızı artırın.

4289. Metin

ولما كان المعين على الخير قد يعين على الشر قال تنبيهاً على الملازمة في المعاونة على الخير، ناهياً أن يغضب الإنسان لغضب أحد من صديق أو قريب إلا إذا كان الغضب له داعياً إلى بر وتقوى: {ولا تعانوا على الإثم} أي الذنب الذي يستلزم الضيق {والعدوان} أي المبالغة في مجاوزة الحدود والانتقام والتشفي وغير ذلك وكرر الأمر بالتقوى إشارة إلى أنها الحاملة على كل خير فقال: {واتقوا} أي الذي له صفات الكمال لذاته فلا تتعدوا شيئاً من حدوده؛ ولما كان

Hayra yardım eden kimsenin bazen şerre de yardım edebileceği ihtimaline binaen, hayırda yardımlaşmada devamlılığa dikkat çekerek ve kişinin bir dostunun veya akrabasının öfkesi uğruna öfkelenmesini -bu öfke iyilik ve takvaya çağırıcı olmadıkça- yasaklayarak şöyle buyurdu: {ولا تعانوا على الإثم} “Günah üzerinde yardımlaşmayın”; yani darlık ve sıkıntı getiren günah üzerinde, {والعدوان} “ve düşmanlık üzerinde”; yani sınırları aşmada, intikam almada ve kin kusmada aşırı gitmek ve benzeri hususlarda. Takvanın her türlü hayra sevk edici olduğuna işaretle takva emrini tekrarlayarak şöyle buyurdu: {واتقوا} “ve [Allah'tan] sakının”; yani zatı gereği kemal sıfatlarına sahip olandan sakının da O'nun sınırlarından hiçbirini aşmayın. Ve

4290. Metin

كف النفس عن الانتقام وزجرها عن شفاء داء الغيظ وتبريد غلة الاحن في غاية العسر، ختم الآية بقوله: {إن الله} أي الملك الأعظم {شديد العقاب} .

nefsi intikamdan alıkoymak, öfke hastalığını dindirmekten men etmek ve kin ateşini söndürmek son derece zor olduğundan, ayeti şu buyruğuyla noktaladı: {إن الله} “Şüphesiz Allah”; yani en yüce Hükümran, {شديد العقاب} “cezası pek şiddetli olandır”.

4291. Metin

ولما أتم الكلام على احترام أعظم المكان وأكرم الزمان وما لابسهما، فهذب النفوس بالنهي عن حظوظها، وأمر بعد تخليتها عن كل شر بتحليتها بكل خير عدّد على سبيل الاستئناف ما وعد بتلاوته عليهم مما حرم مطلقاً إلا في حال الضرورة فقا: {حرمت} بانياً الفعل للمفعول لأن الخطاب لمن يعلم أنه لا محرم إلا الله، وإشعاراًَ بأن هذه الأشياء لشدة قذارتها كأنها محرمة بنفسها {عليكم الميتة} وهي ما فقد الروح بغير ذكاة شرعية، فإن دم كل ما مات حتف أنفه يحبس في عروقه ويتعفن ويفسد، فيضر أكله البدن بهذا الضرر الظاهر، والدين بما يعلمه أهل البصائر {والدم} أي المسفوح، وهو المتبادر إلى الذهن عند الإطلاق {ولحم الخنزير} خصة بعد دخوله في الميتة لاتخاذ النصارة أكله كالدين {وما أهل} ولما كان القصد في هذه السورة إلى حفظ محكم العهود المذكر بجلاله الباهر، قدم المفعول له فقال: {لغير الله} أي الملك الأعلى {به} أي ذبح على اسم غيره من صنم أو غيره على وجه التقرب عبادة لذلك الشيء، والإهلاك: رفع الصوت.

En yüce mekanın ve en şerefli zamanın ve bunlarla bağlantılı şeylerin hürmeti hakkındaki sözü tamamlayıp, nefisleri hazlarından menederek terbiye edince ve her türlü kötülükten arındırdıktan sonra her türlü hayırla donatmayı emredince; zaruret hali müstesna, mutlak olarak haram kıldıklarından onlara okunacağını vadettiği şeyleri yeni bir sözle sayarak şöyle buyurdu: {حرمت} “Haram kılındı”; fiil meçhul sığada kurulmuştur, çünkü hitap Allah'tan başka haram kılıcı olmadığını bilen kimseyedir ve bu şeylerin aşırı pislikleri sebebiyle adeta bizzat kendilerinin haram olduğuna dikkat çekmek içindir: {عليكم الميتة} “Size ölü hayvan (leş)”; bu, şer'î bir kesim olmaksızın canı çıkan hayvandır. Zira eceliyle ölen her canlının kanı damarlarında hapsolur, kokuşur ve bozulur; böylece onun yenmesi bedene bu açık zararı, dine ise basiret ehlinin bildiği zararı verir, {والدم} “ve kan”; yani akıtılmış kan, mutlak kullanıldığında akla ilk gelen budur, {ولحم الخنزير} “ve domuz eti”; leş kapsamına girmesinden sonra onu ayrıca zikretmesi, Hristiyanların onu yemeyi din edinmelerindendir, {وما أهل} “ve adananlar”. Bu surede maksat O'nun göz kamaştırıcı celalini hatırlatan sağlam ahitleri korumak olduğundan mef'ûlü öne alarak şöyle buyurdu: {لغير الله} “Allah'tan başkası için”; yani en yüce Hükümran'dan başkası adına, {به} “kesilen”; yani put veya başka bir şey adına o şeye ibadet ve yakınlaşma kabilinden kesilen hayvandır. İhlâl ise sesi yükseltmektir.

4292. Metin

ولما كان من الميتات ما لا تعافه النفوس عيافتها لغيره، نص عليه

Leşler arasında, nefislerin diğerleri kadar tiksinmediği türler de bulunduğundan, onları açıkça belirterek

4293. Metin

فقال: {والمنخنقة} أي بحبل ونحوه، سواء خنقها أو لا {والموقوذة} أي المضروبة بمثقل، من: وقذه - إذا ضربه {والمتردية} أي الساقطة من عال، المضطربة غالباً في سقوطها {والنطيحة} أي التي نطحها فماتت {وما أكل السبع} أي كالذئب والنسر ونحوهما.

şöyle buyurdu: {والمنخنقة} “Boğulmuş”; yani iple ve benzeri bir şeyle boğulmuş olan, ister kasten boğulsun ister kendiliğinden, {والموقوذة} “vurularak öldürülmüş”; yani ağır bir cisimle vurularak öldürülmüş, bu da bir şeye vurmak anlamındaki 'vakaze' kökündendir, {والمتردية} “yuvarlanıp ölmüş”; yani yüksek bir yerden düşen ve çoğunlukla düşerken çırpınan, {والنطيحة} “boynuzlanarak ölmüş”; yani başka bir hayvanın boynuzlamasıyla ölen, {وما أكل السبع} “ve canavarın yediği”; yani kurt ve kartal gibi yırtıcıların yediği hayvanlar.

4294. Metin

ولما كان كل واحدة من هذه قد تدرك حية فتذكى، استثنى فقال: {إلا ما ذكيتم} أي من ذلك كله بأن أدركتموه وفيه حياة مستقرة، بأن اشتد اضطرابه وانفجر منه الدم؛ ولما حرم الميتات وعد في جملتها ما ذكر عليه اسم غير الله عبادة، ذكر ما ذبح على الحجارة التي كانوا ينصبونها للذبح عندها تديناً وإن لم يذكر اسم شيء عليها فقال: {ما ذبح على النصب} وهو واحد الأنصاب، وهي حجارة كانت حول الكعبة تنصب، فيهل عليها ويذبح عندها تقرباً إليها وتعظيماً لها {وأن تستقسموا} أي تطلبوا على ما قسم لكم {بالأزلام} أي القداح التي لا ريش لها ولا نصل، واحدها بوزن قلم وعمر وكانت ثلاثة، على واحد: أمرني ربي، وعلى آخر: نهاني ربي، والآخر غفل، فإن خرج الآمر فعل، أو الناهي ترك، أو الغفل أجيلت ثانية، فهو دخول في علم الغيب وافتراء على الله بادعاء أمره ونهيه، وإن أراد المنسوب إلى الصنم فهو الكفر الصريح وقال

Bunların her birine canlıyken yetişilip kesilme ihtimali olduğundan istisna yaparak şöyle buyurdu: {إلا ما ذكيتم} “Yetişip kestikleriniz müstesna”; yani bütün bunlardan, içinde istikrarlı bir hayat varken yetiştiğiniz, şiddetle çırpınması ve kanının fışkırmasıyla anlaşılanlar müstesnadır. Leşleri haram kılıp ibadet kastıyla üzerine Allah'tan başkasının adı anılanları da bunların arasında sayınca, tapınma maksadıyla yanlarında kurban kesmek için diktikleri taşlar üzerinde kesilenleri -üzerlerine bir şeyin adı anılmamış olsa bile- zikrederek şöyle buyurdu: {ما ذبح على النصب} “Dikili taşlar üzerinde boğazlananlar”; nusub, ensâbın tekilidir. Bunlar Kâbe'nin etrafına dikilen taşlardı; onlara yaklaşmak ve onları yüceltmek amacıyla üzerlerine ses yükseltilir ve yanlarında kurban kesilirdi. {وأن تستقسموا} “Ve kısmet aramanız”; yani sizin için taksim edilen payı aramanız, {بالأزلام} “fal oklarıyla”; yani tüyleri ve temreni (ucu) olmayan oklardır; tekili 'kalem' ve 'ömer' vezninde 'zelem' veya 'zülüm'dür. Bunlar üç taneydi: Birinde 'Rabbim bana emretti', diğerinde 'Rabbim beni nehyetti' yazılıydı, üçüncüsü ise boştu. Şayet emreden çıkarsa yapar, nehyeden çıkarsa bırakır, boş olan çıkarsa tekrar çekilirdi. Bu ise gayb ilmine dalmak ve Allah'a emir ve nehiy isnat ederek iftirada bulunmaktır; şayet puta nispet edilirse apaçık küfürdür. Ve

4295. Metin

صاحب كتاب الزينة: يقال: إنه كانت عندهم سبعة قداح مستوية من شوحط، وكانت بيد السادن، مكتوب عليها «نعم» «لا» «منكم» «من غيركم» «ملصق» «العقل» «فضل العقل» فكانوا إذا اختلفوا في نسب الرجل جاؤوا إلى السادن بمائة درهم، ثم قالوا للصنم: يا إلهنا! قد تمارينا في نسب فلان، فأخرج علينا الحق فيه، فتجال القداح فإن خرج القدح الذي عليه «منكم» كان أوسطهم نسباً، وإن خرج الذي عليه «من غيركم» كان حليفاً وإن خرج «ملصق» كان على منزلته لا نسب له ولا حلف، وإذا أرادوا سفراً أو حاجة جاؤوا بمائة فقالوا: يا إلهنا! أردنا كذا، فإن خرج «نعم» فعلوا، وإن خرج «لا» لم يفعلوا، وإن جنى أحدهم جناية، فاختلفوا فيمن يحمل العقل جاؤوا بمائة فقالوا: يا إلهنا! فلان جنى عليه، أخرج الحق، فإن خرج القدح الذي عليه «العقل» لزم من ضرب عليه وبرىء الآخرون، وإن خرج غيره كان على الآخرين العقل، وكانوا إذا عقلوا العقل ففضل الشيء منه تداروا فيمن يحمله، فضربوا عليه؛ فإن خرج القدح الذي عليه «فضل العقل» للذي ضرب عليه لزمه، وإلا كان على الآخرين الذين لم يضرب عليهم فهذا الاستقسام الذي حرمه الله لأنه يكون عند الأصنام ويطلبون

Kitâbü'z-Zîne sahibi şöyle demiştir: Denildiğine göre onların yanında şevhat ağacından yapılmış yedi adet düzgün ok vardı ve bunlar mabedin bakıcısının elindeydi. Üzerlerinde 'Evet', 'Hayır', 'Sizden', 'Başkalarından', 'Yapışık (nesebi belirsiz)', 'Diyet' ve 'Diyetin fazlası' yazılıydı. Bir adamın nesebinde ihtilafa düştüklerinde bakıcıya yüz dirhemle gelir, sonra puta: 'Ey ilahımız! Filanın nesebi hakkında şüpheye düştük, bu hususta bize hakkı çıkar' derlerdi. Oklar karıştırılır, şayet üzerinde 'Sizden' yazılı ok çıkarsa nesebi en orta (en temiz) olanları sayılırdı. 'Başkalarından' yazılı ok çıkarsa müttefik sayılırdı. 'Yapışık' çıkarsa kendi konumunda kalır, ne nesebi ne de ittifakı olurdu. Bir sefere veya bir işe çıkmak istediklerinde yüz dirhemle gelir: 'Ey ilahımız! Şunu istedik' derlerdi. 'Evet' çıkarsa yaparlar, 'Hayır' çıkarsa yapmazlardı. Biri bir cinayet işler de diyeti kimin ödeyeceğinde ihtilaf ederlerse yüz dirhemle gelir: 'Ey ilahımız! Filan cinayete uğradı, hakkı çıkar' derlerdi. Şayet üzerinde 'Diyet' yazılı ok çıkarsa, kime çıkmışsa diyet ona gerekir ve diğerleri aklanırdı. Başka bir ok çıkarsa diyet diğerlerine kalırdı. Diyeti ödediklerinde bir kısmı artarsa onu kimin alacağında çekişir ve üzerine ok çekerlerdi; kime çekilmişse ona üzerinde 'Diyetin fazlası' yazılı ok çıkarsa ona kalırdı, aksi takdirde ok çekilmeyen diğer kimselere ait olurdu. İşte Allah'ın haram kıldığı kısmet arama (istiksam) budur. Çünkü putların yanında yapılmakta ve

4296. Metin

ذلك منها، ويظنون أن الذي أخرج لهم ذلك هو الصنم، وأما إجالة السهام لا على هذا الوجه فهو جائز، هو وتساهم واقتراع لا استقسام وقال أبو عبيدة: واحد الأزلام زلم - بفتح الزاء، وقال بعضهم بالضم وهو القدح لا ريش له ولا نصل، فإذا كان مريَّشاً فهو السهم - والله أعلم؛ ويجوز أن يراد مع هذا ما كانوا يفعلونه في الميسر - على ما مضى في البقرة، فإنه طلب معرفة ما قسم من الجزور، ويلتحق بالأول كل كهانة وتنجيم، وكل طيرة يتطيرها الناس الآن من التشاؤم ببعض الأيام وبعض الأماكن والأحوال، فإياك أن تعرج على شيء من الطيرة، فتكون على شعبة جاهلية، ثم إياك! .

bu onlardan istenmekte, bunu kendilerine çıkaranın put olduğu zannedilmektedir. Okların bu şekilde olmaksızın karıştırılması ise caizdir; bu, kısmet arama değil, pay alma ve kura çekmedir. Ebû Ubeyde şöyle demiştir: Ezlâm'ın tekili zelem'dir -ze harfinin fethasıyla-, bazıları da damme ile 'zülüm' demiştir; o, tüyü ve temreni olmayan oktur; tüylü olduğu zaman ise sehm adını alır -en doğrusunu Allah bilir-. Bununla birlikte, Bakara suresinde geçtiği üzere kumarda yaptıklarının da kastedilmiş olması caizdir; zira o da kesilen deveden payına düşenin ne olduğunu öğrenmeyi aramaktır. Birincisine her türlü kâhinlik ve astroloji ile insanların günümüzde bazı günlerden, mekanlardan ve hallerden uğursuzluk çıkarmak suretiyle yaptıkları her türlü teşe'üm (uğursuz sayma) dahil olur. Sakın ola ki uğursuzluk çıkarma türünden bir şeye yönelmeyesin, yoksa Câhiliye şubelerinden bir şube üzerinde olursun, sakın ha sakın!

4297. Metin

ولما كانت هذه الأشياء شديدة الخبث أشار إلى تعظيم النهي عنها بأداة البعد وميم الجمع فقال: {ذلكم} أي الذي ذكرت لكم تحريمه {فسق} أي فعله خروج من الدين.

Bu şeyler son derece pis olduğundan, uzaklık edatı ve çoğul mîm'i ile bunları yasaklamanın büyüklüğüne işaret ederek şöyle buyurdu: {ذلكم} “İşte bunlar”; yani size haram kılındığını zikrettiğim şeyler, {فسق} “yoldan çıkmaktır (fısktır)”; yani bunları yapmak dinden çıkmaktır.

4298. Metin

ولما كانت هذه المنهيات معظم دين أهل الجاهلية، وكان سبحانه قد نهاهم قبلها عن إحلال شعائر الله والشهر الحرام وقاصدي المسجد الحرام بعد أن كان أباح لهم ذلك في بعض الأحوال والأوقات بقوله {وأخرجوهم من حيث أخرجوكم - ولا تقاتلوهم عند المسجد الحرام حتى يقاتلوكم فيه} [البقرة: ١٩١] {الشهر الحرام بالشهر الحرام} [البقرة: ١٩٤] {واقتلوهم حيث ثقفتموهم} [البقرة: ١٩١] علم أن الأمر بالكف عن انتهاز الفرص إنما هو للأمن من الفوت، وذلك لا يكون إلا من تمام القدرة، وهو لا يكون إلا بعد كمال الدين وإظهاره على كل دين - كما حصل به الوعد الصادق، وكذا الانتهاء عن جميع هذه المحارم إنما يكون لمن رسخ في الدين قدمه، وتمكنت فيه عزائمه وهممه، فلا التفات له إلى غيره ولا همه إلى سواه، ولا مطمع لمخالفه فيه، فعقب سبحانه النهي عن هذه المناهي كلها بقوله على سبيل النتيجة والتعليل: {اليوم} أي وقت نزول هذه الآية {يئس الذين كفروا} أي لابسوا الكفر سواء كانوا راسخين فهي أو لا {من دينكم} أي لم يبق لكم ولا لأحد منكم عذر في شيء من إظهار الموافقة لهم أو التستر من أحد منهم، كما فعل حاطب بن أبي بلتعة ﵁ حين كاتبهم ليحمي بذلك ذوي رحمه، لأن الله تعالى قد كثركم بعد القلة، وأعزكم بعد الذلة، وأحيى بكم منار الشرع، وطمس معالم شرع الجهل، وهدّ منار الضلال، فأنا أخبركم - وأنتم عالمون بسعة علمي - أن الكفار قد اضمحلت قواهم، وماتت هممهم، وذلت نخوتهم، وضعفت عزائمهم، فانقطع رجاؤهم عن أن يغلبوكم أو يستميلوكم إلى دينهم بنوع استمالة، فإنهم رأوا دينكم قد قامت منائره، وعلت في المجامع منابره، وضرب محرابه، وبرّك بقواعده وأركانه، ولهذا سبب

Bu yasaklanan şeyler Câhiliye ehlinin dininin çoğunu oluşturduğunda ve Allah Teâlâ bundan önce {وأخرجوهم من حيث أخرجوكم - ولا تقاتلوهم عند المسجد الحرام حتى يقاتلوكم فيه} [Bakara: 191] “Onları sizi çıkardıkları yerden çıkarın; onlar sizinle orada savaşmadıkça Mescid-i Harâm'ın yanında onlarla savaşmayın”, {الشهر الحرام بالشهر الحرام} [Bakara: 194] “Haram ay, haram aya karşılıktır” ve {واقتلوهم حيث ثقفتموهم} [Bakara: 191] “Onları yakaladığınız yerde öldürün” buyurarak bazı durumlarda ve vakitlerde onlara bunu mubah kıldıktan sonra, Allah'ın nişanelerine, haram aya ve Mescid-i Harâm'a yönelenlere [saldırıyı] helal kılmayı yasakladığında; [bu] fırsatları değerlendirmekten el çekme emrinin, [düşmanın elden] kaçmasından emin olunduğu için verildiği anlaşıldı. Bu ise ancak kudretin tam olmasından kaynaklanır. Kudretin tam olması da -sadık vaat ile gerçekleştiği üzere- ancak dinin kemale ermesi ve bütün dinlere üstün kılınmasından sonra olur. Bütün bu haramlardan sakınmak da ancak dinde ayağı sağlamlaşan, azimleri ve gayretleri onda kök salan kimseler için mümkündür; artık onun başkasına iltifatı ve ondan gayrısına bir gayreti olmaz, muhalifinin de onda hiçbir ümidi kalmaz. İşte bu sebeple Allah Teâlâ bütün bu yasakların hemen peşinden, bir netice ve gerekçe olarak şöyle buyurdu: {اليوم} “Bugün” yani bu ayetin indiği vakitte, {يئس الذين كفروا} “inkâr edenler ümitsizliğe düşmüşlerdir” yani ister küfürde kökleşmiş olsunlar ister olmasınlar, küfre bürünmüş olanlar {من دينكم} “dininizden [döneceğinizden]” yani, Hâtıb b. Ebî Beltea'nın radıyallâhu anh akrabalarını korumak maksadıyla onlara mektup yazdığında yaptığı gibi, artık sizin için ve sizden hiçbir kimse için onlara muvafakat gösterme veya onlardan herhangi birinden gizlenme hususunda hiçbir mazeret kalmamıştır. Çünkü Allah Teâlâ azlıktan sonra sizi çoğaltmış, zilletten sonra sizi aziz kılmış, sizinle şeriatın meşalesini canlandırmış, cehalet şeriatının izlerini silmiş ve sapkınlık meşalesini yıkmıştır. Ben -sizler ilmimin genişliğini bildiğiniz hâlde- size haber veriyorum ki: Kâfirlerin güçleri erimiş, gayretleri sönmüş, gururları kırılmış ve azimleri zayıflamıştır; binaenaleyh sizi alt etmekten veya herhangi bir şekilde sizi kendi dinlerine meylettirmekten ümitleri tamamen kesilmiştir. Zira onlar dininizin meşalelerinin dikildiğini, topluluklar içinde minberlerinin yükseldiğini, mihrabının kurulduğunu, kural ve rükünleriyle sağlamlaştığını görmüşlerdir. İşte bunun bir sebebi vardır.

4300. Metin

عما مضى قوله: {فلا تخشوهم} أي أصلاً {واخشون} أي وامحضوا الخشية لي وحدي، فإن دينكم قد أكمل بدره، وجل عن المحلق محله وقدره، ورضي به الآمر، ومكنه على رغم أنف الأعداء.

geçmiş ifadelere dayandırarak şöyle buyurdu: {فلا تخشوهم} “Artık onlardan korkmayın”; yani kesinlikle korkmayın, {واخشون} “benden korkun”; yani korkuyu sadece bana has kılın. Zira dininizin dolunayı tamamlanmış, makamı ve kadri gökleri aşmış, Emreden O'ndan razı olmuş ve düşmanların burnunu sürterek onu yerleşik kılmıştır.

4301. Metin

وهو قادر على ذلك، وذلك قوله تعالى مسوقاً مساق التعليل: {اليوم أكملت لكم دينكم} أي الذي أرسلت إليكم به أكمل خلقي لتدينوا به وتدانوا، وإكماله بإنزال كل ما يحتاج إليه من أصل وفرع، نصاً على البعض، وبياناً لطريق القياس في الباقي، وذلك بيان لجميع الأحكام، وأما قبل ذلك اليوم فهو وإن كان كاملاً لكنه بغير هذا المعنى، بل إلى حين ثم يزيد فيه سبحانه ما يشاء، فيكون به كاملاً أيضاً وأكمل مما مضى، وهكذا إلى هذه النهاية، وكان هذا هو المراد من قوله: {وأتممت عليكم نعمتي} أي التي قسمتها في القدم من هذا الدين على لسان هذا الرسول، بأن جمعت عليه كلمة العرب الذين قضيت في القدم بإظهارهم على من ناواهم من جميع أهل الملل، ليظهر بهم الدين، وتنكسر شوكة المفسدين من غير حاجة في ذلك إلى غيرهم وإن كانوا بالنسبة إلى المخالفين كالشعرة البيضاء في جلد الثور الأسود {ورضيت لكم الإسلام} أي الذي هو الشهادة لله بما شهد به لنفسه من الوحدانية التي لمن يتبع الإذعان لها الإذعان لكل طاعة {ديناً} تتجازون به فيما بينكم ويجازيكم به ربكم؛

O buna kadirdir; nitekim Allah Teâlâ gerekçelendirme kabilinden şöyle buyurmaktadır: {اليوم أكملت لكم دينكم} “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim”; yani kulluk edip karşılığını göresiniz diye mahlukatımın en kâmili ile size gönderdiğim dininizi; onun kemale ermesi, ihtiyaç duyulan temel ve teferruat her şeyin indirilmesiyle, bazısının açık nasla ve geri kalanının da kıyas yolu beyan edilerek açıklanmasıyla olmuştur ki bu bütün hükümlerin beyanıdır. O günden önce ise din her ne kadar kâmil idiyse de bu manada değildi; bilakis belirli bir vakte kadardı, sonra Yüce Allah onda dilediğini artırır, böylece onunla da kâmil ve geçmiştekinden daha kâmil olurdu; bu nihayete kadar böylece devam etti. {وأتممت عليكم نعمتي} “Ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım” kavlinden murat da buydu; yani bu Resul'ün lisanıyla bu dinden ezelde taksim ettiğim nimeti; muhaliflere nispetle siyah öküzün derisindeki beyaz bir kıl gibi olsalar bile, dinin onlar vasıtasıyla galip gelmesi ve bozguncuların gücünün kırılması için kendileri dışında başkasına ihtiyaç bırakmaksızın bütün din mensuplarından kendilerine karşı gelenlere galip kılmayı ezelde takdir ettiğim Arapların sözünü onun üzerinde birleştirmek suretiyle tamamladım. {ورضيت لكم الإسلام} “Ve sizin için İslam'ı seçip razı oldum”; yani boyun eğene her itaate boyun eğmeyi getiren, Allah'ın kendi vahdaniyetine şahitlik ettiği gibi O'na şehadet etmek olan dini, {ديناً} “din olarak”; aranızda birbirinize karşı muamele edeceğiniz ve Rabbinizin de size karşılığını vereceği bir din olarak.

4302. Metin

روى البخاري في المغازي وغيره، ومسلم في آخر الكتاب، والترمذي في التفسير، والنسائي في الحج عن عمر بن الخطاب ﵁ «أن رجلاً من اليهود قال له: يا أمير المؤمنين! آية في كتابكم تقرؤونها لو علينا معشر اليهود نزلت لاتخذنا ذلك اليوم عيداً، قال: أي آية؟ قال: {اليوم أكملت لكم دينكم} فقال عمر ﵁: قد عرفنا ذلك اليوم والمكان الذي نزلت فيه على النبي ﷺ، نزلت وهو قائم بعرفة يوم جمعة» وفي التفسير من البخاري عن طارق بن شهاب «قالت اليهود لعمر: إنكم تقرؤون آية لو نزلت فينا لاتخذناها عيداً، فقال عمر: إني لأعلم حيث أنزلت وأين أنزلت وأين رسول الله ﷺ حين أنزلت» وقال البغوي: قال ابن عباس ﵄: كان ذلك اليوم خمسة أعياد: جمعة وعرفة وعيد اليهود وعيد النصارى والمجوس، ولم تجتمع أعياد أهل الملل في يوم قبله ولا بعده، قلت: ويوم الجمعة هو اليوم الذي أتم الله فيه خلق هذه الموجودات بخلق آدم ﵇ بعد عصره، وهو حين نزول هذه الآية إن شاء الله تعالى، فكانت تلك الساعة من ذلك اليوم تماماً ابتداء، وروى هارون بن عنترة عن أبيه قال: «لما نزلت هذه الآية بكى عمر ﵁ فقال له النبي ﷺ:

Buhârî Meğâzî'de ve başka yerlerde, Müslim kitabın sonunda, Tirmizî Tefsir'de ve Nesâî Hac'da Ömer b. el-Hattâb'dan radıyallâhu anh rivayet etmişlerdir ki: «Yahudilerden bir adam ona dedi ki: 'Ey Müminlerin Emiri! Kitabınızda okuduğunuz bir ayet var ki, şayet biz Yahudi topluluğuna inseydi o günü bayram edinirdik.' Ömer: 'Hangi ayet?' dedi. Adam: '{اليوم أكملت لكم دينكم} “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” ayeti' dedi. Bunun üzerine Ömer radıyallâhu anh şöyle dedi: 'Biz o günü ve Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem indiği mekanı pek iyi biliyoruz; o Arafat'ta bir cuma günü ayakta dururken indi.'» Buhârî'nin Tefsir bölümünde Târık b. Şihâb'dan rivayetle: «Yahudiler Ömer'e dediler ki: 'Siz öyle bir ayet okuyorsunuz ki, şayet bize inseydi onu bayram edinirdik.' Ömer dedi ki: 'Ben onun nerede indiğini, ne zaman indiğini ve indiği sırada Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem nerede olduğunu çok iyi biliyorum.'» Begavî dedi ki: İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: 'O gün beş bayram bir aradaydı: Cuma, Arefe, Yahudilerin bayramı, Hristiyanların ve Mecusilerin bayramı. Din mensuplarının bayramları ne ondan önce ne de ondan sonra tek bir günde bir araya gelmemiştir.' Derim ki: Cuma günü, Allah Teâlâ'nın ikindi vaktinden sonra Âdem'i aleyhisselâm yaratmakla bu varlıkların yaratılışını tamamladığı gündür; Allah'ın izniyle bu ayetin indiği vakit de odur. Dolayısıyla o günün o saati başlangıçtan itibaren bir tamamlanma idi. Hârûn b. Antere babasından rivayet etti, o dedi ki: «Bu ayet indiğinde Ömer radıyallâhu anh ağladı. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona:

4303. Metin

«ما يبكيك يا عمر؟ فقال: أبكاني أنا كنا في زيادة من ديننا، فإذا كمل

«Seni ağlatan nedir ey Ömer?» buyurdu. Ömer: 'Bizi ağlatan şudur: Biz dinimizde sürekli bir artış içindeydik; bir şey kemale erdiğinde

4304. Metin

فإنه لم يكمل شيء إلا نقص، قال: صدقت!» فكانت هذه الآية نعي رسول الله ﷺ، عاش بعدها إحدى وثمانين يوماً وقد روي أنه كان هجيري النبي ﷺ يوم عرفة من العصر إلى الغروب شهد الله أنه لا إله إلا هو - الآية، وكأن ذلك كان جواباً منه ﷺ لهذه الآية، لفهمه ﷺ أن إنزال آية سر الإسلام وأعظمه وأكمله، وهذه الآية من المعجزات، لأنها إخبار بمغيب صدقها فيه الواقع.

muhakkak ki kemale eren her şey eksilmeye mahkumdur' dedi. Peygamber: «Doğru söyledin!» buyurdu.» Bu ayet Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem vefat habercisiydi; ondan sonra seksen bir gün yaşadı. Rivayet edildiğine göre Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem Arefe günü ikindiden gün batımına kadar dilinden düşürmediği zikir 'Şehidallâhu ennehû lâ ilâhe illâ hû' ayetiydi. Sanki bu, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem İslam'ın sırrı, en büyüğü ve en kâmili olan bu ayetin indirildiğini anlamasından ötürü bu ayete bir cevabı niteliğindeydi. Bu ayet mucizelerdendir; zira vuku bulan hadiselerin kendisini doğruladığı gaybî bir haberdir.

4305. Metin

ولما تمت هذه الجمل الاعتراضية التي صار ما بينها وبين ما قبلها وما بعدها بأحكام الرصف واتقان الربط من الامتزاج أشد مما بين الروح والجسد، المشيرة إلى أن هذه المحرمات هي التي تحقق بها أهل الكفر كمال المخالفة، فأيسوا معها من المواصلة والمؤالفة؛ رجع إلى تتمات لتلك المحظورات، فقال مسبباً عن الرضى بالإسلام الذي هو الحنيفة السمحة المحرمة لهذه الخبائث لإضرارها بالبدن والدين: {فمن اضطر} أي ألجىء إلجاء عظيماً - من أي شيء كان - إلى تناول شيء مما مضى أنه حرم، بحيث لا يمكنه معه الكف عنه {في مخمصة} أي مجاعة عظيمة {غير متجانف} أي متعمد ميلاً {لإثم} أي بالأكل على غير سد الرمق، أو بالبغي على مضطر آخر بنوع مكر أو العدو عليه

Dizilişin sağlamlığı ve bağların kusursuzluğu sayesinde kendisinden önceki ve sonraki kısımlarla arasındaki kaynaşma ruh ile beden arasındakinden daha güçlü hale gelen ve bu haramların küfür ehlinin tam muhalefetini gerçekleştirdiği, böylece onlarla birleşme ve kaynaşmaktan ümit kestikleri hususlara işaret eden bu ara cümleler tamamlanınca; bedene ve dine zararları sebebiyle bu pislikleri haram kılan dosdoğru ve hoşgörülü hanîf din olan İslam'dan razı olunmasına dayandırarak o yasakların tamamlayıcı hükümlerine döndü ve şöyle buyurdu: {فمن اضطر} “Kim mecbur kalırsa”; yani daha önce haram kılındığı belirtilen şeylerden birini yemek hususunda -herhangi bir sebepten ötürü- bundan vazgeçmesi mümkün olmayacak derecede büyük bir çaresizliğe itilirse, {في مخمصة} “açlık halinde”; yani büyük bir açlık içinde, {غير متجانف} “meyletmeksizin”; yani kasten yönelmeksizin, {لإثم} “günaha”; yani sadece ölmeyecek kadar yemekten fazlasını yemek yahut başka bir çaresize bir hile ile haksızlık etmek veya ona saldırmak suretiyle

4306. Metin

بضرب قهر، وزاد بعد هذا التقييد تخويفاً بقوله: {فإن الله} أي الذي له الكمال كله {غفور رحيم *} أي يمحو عنه إثم ارتكابه للمنهي ولا يعاقبه عليه ولا يعاتبه ويكرمه، بأن يوسع عليه من فضله، ولا يضطره مرة أخرى - إلى غير ذلك من الإكرام وضروب الأنعام.

zorla hakkını almak gibi günahlara sapmaksızın yerse. Bu kayıttan sonra korkutmayı artırarak şöyle buyurdu: {فإن الله} “Şüphesiz Allah”; yani bütün kemal sıfatlarına sahip olan, {غفور رحيم} “Gafûrdur, Rahîmdir”; yani yasaklanmış olanı işlemesinin günahını ondan siler, bundan dolayı onu cezalandırmaz, kınamaz ve lütfundan ona genişlik vererek onu bir daha çaresiz bırakmamak gibi türlü ikramlar ve ihsan çeşitleriyle ona ikramda bulunur.

4307. Metin

ولما تقدم إحلال الصيد وتحريم الميتة، وختم ذلك بهذه الرخصة، «وكان النبي ﷺ قد أمر بقتل الكلاب» وكان الصيد ربما مات في يد الجارح قبل إدراك ذكاته، سأل بعضهم عما يحل من الكلاب، وبعضهم عما يحل من ميتة الصيد إحلالاً مطلقاً لا بقيد الرخصة، إذ كان الحال يقتضي هذا السؤال؛ روى الواحدي في أسباب النزول بسنده عن أبي رافع ﵁ قال: «أمرني رسول الله ﷺ بقتل الكلاب، فقال الناس: يا رسول الله! ما أحل لنا من هذه الأمة التي أمرت بقتلها؟ فأنزل الله تعالى: {يسئلونك} » .

Avın helal kılınması ve leşin haram kılınması bahsi geçip bu ruhsatla sonlandırılınca; «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de köpeklerin öldürülmesini emretmişti» ve av bazen kesilmesine yetişilmeden önce avcı hayvanın elinde ölebileceğinden; onlardan bazıları köpeklerden hangisinin helal olduğunu, bazıları da ruhsat kaydı olmaksızın mutlak bir helallikle av leşinden neyin helal olduğunu sordular. Zira durum bu soruyu gerektiriyordu. Vâhidî Esbâb-ı Nüzûl'de senediyle Ebû Râfi'den radıyallâhu anh rivayet etti, o dedi ki: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bana köpekleri öldürmemi emretti. Bunun üzerine insanlar: 'Ey Allah'ın Resulü! Öldürülmesini emrettiğin bu ümmetten bize ne helal kılındı?' dediler. Yüce Allah da şu ayeti indirdi: {يسئلونك} ».

4308. Metin

ولما كان هذا إخباراً عن غائب قال: {ماذا أحل لهم} دون «لنا» قال الواحدي: أي من إمساك الكلاب وأكل الصيود وغيرها، أي من المطاعم، ثم قال الواحدي: رواه الحاكم أبو عبد الله في صحيحه، وذكر المفسرون شرح هذه القصة، قال: قال أبو رافع ﵁: جاء جبريل إلى النبي ﷺ فاستأذن عليه، فأذن له فلم يدخلن فخرج رسول الله ﷺ فقال: قد أذنا

Bu gaib hakkında bir haber olduğundan 'bize' yerine {ماذا أحل لهم} “Kendilerine neyin helal kılındığını [soruyorlar]” buyurdu. Vâhidî dedi ki: Yani köpek beslemekten, avlanan hayvanları ve diğer yiyecekleri yemekten nelerin helal kılındığını sordular. Sonra Vâhidî şöyle dedi: Bunu Hâkim Ebû Abdullah Sahîh'inde rivayet etti ve müfessirler bu kıssanın şerhini zikrettiler. Dedi ki: Ebû Râfi radıyallâhu anh şöyle anlattı: Cibrîl Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem gelip izin istedi, o da izin verdi fakat içeri girmedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem dışarı çıkıp: 'Sana izin vermiştik!' dedi.

4309. Metin

لك! قال: أجل يا رسول الله! ولكنا لا ندخل بيتاً فيه صورة ولا كلب، فنظر فإذا في بعض بيوتهم جرو، قال أبو رافع: فأمرني أن لا أدع بالمدينة كلباً إلا قتلته، حتى بلغت العوالي فإذا امرأة عندها كلب يحرسها فرحمتها فتركته، فأتيت النبي ﷺ فأمرني بقتله، فرجعت إلى الكلب فقتلته، فلما أمر رسول الله ﷺ بأمر الكلاب جاء أناس فقالوا: يا رسول الله! ماذا يحل لنا من هذه الأمة التي أمرت بقتلها؟ فسكت رسول الله ﷺ فأنزل الله هذه الآية فلما نزلت أذن رسول الله ﷺ في اقتناء الكلاب التي ينتفع بها، ونهى عن إمساك ما لا نفع فيه، وأمر بقتل الكلاب الكلب والعقور ما يضر ويؤذي، ورفع القتل عما سواها مما لا ضر فيه، وقال سعيد بن جبير: نزلت هذه الآية في عدي بن حاتم وزيد بن المهلهل الطائيين ﵄، وهو زيد الخيل الذي سماه رسول الله ﷺ زيد الخير، وذلك أنهما جاءا إلى رسول الله ﷺ فقالا: «يا رسول الله! إنا قوم نصيد بالكلاب والبزاة، وإن كلاب آل درع وآل أبي حورية تأخذ البقر والحمر والظباء والضب، فمنه ما ندرك ذكاته، ومنه ما يقتل فلا ندرك ذكاته، وقد حرم الله

Cibrîl: 'Evet ey Allah'ın Resulü! Fakat biz içinde suret ve köpek bulunan eve girmeyiz' dedi. Baktılar ki evlerinin birinde bir köpek yavrusu var. Ebû Râfi dedi ki: Bana Medine'de öldürmedik hiçbir köpek bırakmamamı emretti. Hatta Avâlî'ye kadar ulaştım; orada kendisini koruyan bir köpeği olan bir kadın gördüm, kadına acıyıp köpeği bıraktım. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem geldim, onu da öldürmemi emretti; dönüp o köpeği de öldürdüm. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem köpekler hakkındaki bu emri verince bir kısım insanlar gelip: 'Ey Allah'ın Resulü! Öldürülmesini emrettiğin bu ümmetten bize ne helal kılındı?' dediler. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem sustu ve Allah bu ayeti indirdi. Ayet inince Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem kendisinden faydalanılan köpeklerin edinilmesine izin verdi, faydası olmayanların tutulmasını yasakladı; kuduz, saldırgan, zarar veren ve eziyet eden köpeklerin öldürülmesini emretti, zararı olmayan diğerlerinden ise öldürme hükmünü kaldırdı. Saîd b. Cübeyr dedi ki: Bu ayet Tâî kabilesinden Adiy b. Hâtim ve Zeyd b. Mühelhil radıyallâhu anhümâ hakkında indi. Zeyd, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem 'Zeydü'l-Hayr' diye isimlendirdiği Zeydü'l-Hayl'dir. Şöyle ki, onlar Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem gelip: 'Ey Allah'ın Resulü! Biz köpeklerle ve doğanlarla avlanan bir topluluğuz. Âl-i Dir' ve Âl-i Ebî Hûriyye'nin köpekleri sığırları, yaban eşeklerini, ceylanları ve kertenkeleleri yakalıyor; bazısının canlı kesimine yetişiyoruz, bazısı ise öldürülüyor ve yetişemiyoruz. Allah ise

4310. Metin

الميتة، فماذا يحل لنا منها؟ فنزلت: {يسئلونك} الآية {الطيبات} يعني الذبائح، و {الجوارح} الكواسب من الكلاب وسباع الطير» انتهى.

leşi haram kılmıştır; bunlardan bize ne helaldir?' dediler. Bunun üzerine {يسئلونك} ayeti indi. {الطيبات} “Temiz şeyler” yani boğazlanan hayvanlar, {الجوارح} “avcı hayvanlar” ise köpeklerden ve yırtıcı kuşlardan av yakalayanlardır» sözü bitti.

4311. Metin

فإذا أريد كون الكلام على وجه يعم قيل: {قل} لهم في جواب من سأل {أحل} وبناه للمفعول طبق سؤالهم ولأن المقصود لا كونه من معين {لكم الطيبات} أي الكاملة الطيب، فلا خبث فيها بنوع تحريم ولا تقذر، من ذوي الطباع السليمة مما لم يرد به نص ولا صح فيه قياس، وهذا يشمل كل ما ذبح وهو مأذون في ذبحه مما كانوا يحرمونه على أنفسهم من السائبة وما معها، وكل ما أذن فيه من غير ذبح كحيوان البحر وما أذن فيه من غير المطاعم {وما} وهو على حذف مضاف للعلم به، فالمعنى: وصيد ما {علمتم من الجوارح} أي التي من شأنها أن تجرح، أو تكون سبباً للجرح وهو الذبح، أو من الجرح بمعنى الكسب {ويعلم ما جرحتم بالنهار} [الأنعام: ٦٠] وهو كواسب الصيد من السباع والطير، فأحل إمساكها للقنية وصيدها وشرط فيه التعليم، قال الشافعي: والكلب لا يصير معلماً إلا عند أمور: إذا أشلى استشلى، وإذا زجر انزجر وحبس ولم يأكل، وإذا دعي أجاب، وإذا أراده لم يفر منه، فإذا فعل ذلك مرات فهو معلم، ولم يذكر حداً

Sözün genel bir üslupta olması murat edildiğinde: {قل} “De ki”; soran kimseye cevap olarak onlara de ki: {أحل} “Helal kılındı”; sorularına uygun olarak ve maksat belirli bir kimseden sadır olması olmadığı için fiil meçhul sığada getirilmiştir, {لكم الطيبات} “size temiz şeyler”; yani tertemiz olanlar; hakkında bir nas bulunmayan ve sahih bir kıyas yapılmayan şeylerden selim fıtrat sahipleri katında herhangi bir haramlık veya tiksindiricilik şaibesi taşımayan şeylerdir. Bu; sâibe ve benzeri kendi kendilerine haram kıldıkları hayvanlardan kesilmesine izin verilen her şeyi, deniz canlıları gibi kesilmeksizin izin verilen her şeyi ve yiyecek dışındaki mubah kılınan her şeyi kapsar. {وما} “ve ... avladıkları”; bilindiği için muzaf hazfedilmiştir, anlamı şudur: Ve avladıkları şeyler {علمتم من الجوارح} “eğittiğiniz avcı hayvanların”; yani yaralayan veya yaralamaya -ki o kesmektir- sebep olan hayvanlar, yahut {ويعلم ما جرحتم بالنهار} [el-En'âm: 60] “Gündüzün ne kazandığınızı bilir” ayetindeki gibi kazanç anlamındaki cerh'ten gelir ki bunlar yırtıcı hayvanlardan ve kuşlardan av yakalayanlardır. Bunların edinilmesi ve avları helal kılınmış ve bunda eğitilmiş olmaları şart koşulmuştur. Şâfiî dedi ki: Köpek ancak şu durumlarda eğitilmiş olur: Salındığında gider, menedildiğinde vazgeçer ve durur, avı yemez, çağrıldığında gelir ve sahibi onu istediğinde ondan kaçmaz. Bunu defalarca yaparsa eğitilmiştir. Belirli bir sınır zikretmemiştir,

4312. Metin

لأن الاسم إذا لم يكن معلوماً من نص ولا إجماع وجب الرجوع فيه إلى العرف، وبنى الحال من الكلاب وإن كان المراد العموم، لأن التأديب فيها أكثر فقال: {مكلبين} أي حال كونكم متكلفين تعليم هذه الكواسب ومبالغين في ذلك، قالوا: وفائدة هذه الحال أن يكون المعلم نحريراً في علمه موصوفاً به، وأكد ذلك بحال أخرى أو استئناف فقال: {تعلمونهن} وحوشاً كنَّ أو طيوراً {مما علمكم الله} أي المحيط بصفات الكمال من علم التكليب، فأفاد ذلك أن على كل طالب لشيء أن لا يأخذه إلا من أجلّ العلماء به وأشدهم دراية له وأغوصهم على لطائفه وحقائقه وإن احتاج إلى أن يضرب إليه أكباد الإبل، فكم من آخذ من غير متقن قد ضيع أيامه، وعض عند لقاء النجارين إبهامه! ثم سبب عن ذلك قوله: {فكلوا} .

zira bir isim nasta veya icmada belirli değilse onda örfe başvurmak vaciptir. Hüküm genel olsa da av köpeklerinde terbiye daha fazla olduğu için hâl sığasını köpekten türeterek şöyle buyurdu: {مكلبين} “[Köpekleri] eğiterek / avcı hayvanları yetiştirerek”; yani bu avcı hayvanları eğitmeyi üzerinize vazife edinip bunda titizlik gösterdiğiniz halde. Dediler ki: Bu halin faydası, eğiticinin ilminde uzman ve onunla nitelenmiş olmasıdır. Bunu başka bir hal veya yeni bir cümle ile pekiştirerek şöyle buyurdu: {تعلمونهن} “Onlara öğretiyorsunuz”; ister kara yırtıcısı ister kuş olsun, {مما علمكم الله} “Allah'ın size öğrettiğinden”; yani kemal sıfatlarını kuşatan Allah'ın size öğrettiği hayvan eğitme bilgisinden. Bu ifade gösterir ki, bir şeyi talep eden her kimse onu ancak o işin en büyük alimlerinden, onda en derin vukufiyeti olanlardan ve inceliklerine en çok dalanlardan almalıdır; hatta bunun için deve sırtında uzun yolculuklara katlanması gerekse bile. Zira işin ehlinden almayan nice kimse günlerini zayi etmiş ve ustalarla karşılaştığında pişmanlıktan parmağını ısırmıştır! Sonra buna dayandırarak şöyle buyurdu: {فكلوا} “Artık yiyin”.

4313. Metin

ولما كان في الصيد من العظم وغيره ما لا يؤكل قال: {مما أمسكن} أي الجوارح مستقراً إمساكها {عليكم} أي على تعليمكم، لا على جبلتها وطبيتعها دون تعليمكم، وذلك هو الذي لم يأكلن منه وإن مات قبل إدراك ذكاته، وأما ما أمسك الجارح على أي مستقراً على جبلته وطبعه، ناظراً فيه إلى نفاسه نفسه فلا يحل {واذكروا اسم الله} أي الذي له كل شيء ولا كفوء له {عليه} أي على ما أمسكن عند إرسال الجارح أو عند الذبح إن أدركت ذكاته، لتخالفوا سنة الجاهلية

Avda kemik ve benzeri yenmeyen kısımlar da bulunduğu için şöyle buyurdu: {مما أمسكن} “Tuttuklarından”; yani avcı hayvanların sabit bir şekilde tuttuklarından, {عليكم} “sizin için”; yani sizin eğitiminize binaen, eğitiminiz olmaksızın kendi fıtratı ve tabiatı gereği değil. İşte bu, kesilmesine yetişilmeden ölse bile avcı hayvanların kendisinden yemediği avdır. Avcı hayvanın kendi fıtratı ve tabiatı üzere kalıp kendi nefsinin açlığını gözeterek tuttuğu ise helal olmaz. {واذكروا اسم الله} “Allah'ın adını anın”; yani her şeyin sahibi olan ve hiçbir dengi bulunmayan Allah'ın adını, {عليه} “üzerine”; yani avcı hayvanı salarken veya kesimine yetişilirse boğazlarken tuttuklarının üzerine anın ki Câhiliye adetine muhalefet edesiniz

4314. Metin

وتأخذوه من مالكه، وقد صارت نسبة هذه الجملة. كما ترى. إلى {حرمت عليكم الميتة} [المائدة: ٣] نسبة المستثنى إلى المستثنى منه، وإلى مفهوم غير محلي الصيد وانتم حرم نسبة الشرح.

ve onu gerçek sahibinden almış olasınız. Gördüğün gibi bu cümlenin {حرمت عليكم الميتة} [el-Mâide: 3] “Size ölü hayvan haram kılındı” ayetine nispeti, müstesnanın müstesna minh'e nispeti gibi; 'ihramlı iken avı helal saymamak şartıyla' ifadesinin mefhumuna nispeti ise açıklama nispeti gibidir.

4315. Metin

ولما كان تعليم الجوارح أمراً خارجاً عن العادة في نفسه وإن كان قد كثر، حتى صار مألوفاً، وكان الصيد بها أمراً تُعجب شرعته وتهز النفوس كيفيتُه، ختم الآية بما هو خارج عن عادة البشر وطرقها من سرعة الحساب ولطف العلم بمقدار الاستحقاق من الثواب والعقاب، فقال محذراً من إهمال شيء مما رسمه: {واتقوا} أي حاسبوا أنفسكم واتقوا {الله} أي عالم الغيب والشهادة القادر على كل شيء فيما أدركتم ذكاته وما لم تدركوها، وما أمسكه الجارح عليكم وما أمسكه على نفسه - إلى غير ذلك من أمور الصيد التي لا يقف عندها إلا من غلبت عليه مهابة الله واستشعر خوفه، فاتقاه فيما أحل وما حرم، ثم علل ذلك بقوله: {إن الله} أي الجامع لمجامع العظمة {سريع الحساب *} أي عالم بكل شيء وقادر عليه في كل وقت، فهو قادر على كل جزاء يريده، لا يشغله أحد عن أحد ولا شأن عن شأن.

Avcı hayvanları eğitmek her ne kadar çoğalıp alışıldık hale gelse de bizzat kendi içinde adet dışı bir iş olduğundan ve onlarla avlanmak kanununa hayran kalınan, keyfiyeti nefisleri heyecanlandıran bir husus olduğundan; ayeti, hesabın sürati ve sevap ile cezanın hak ediş miktarını bilmedeki lütuf bakımından beşerin adet ve yollarının dışındaki bir vasıfla noktalayarak, belirlediği kurallardan herhangi birini ihmal etmekten sakındırıp şöyle buyurdu: {واتقوا} “Ve sakının”; yani nefislerinizi hesaba çekin ve sakının, {الله} “Allah'tan”; kesimine yetiştikleriniz ve yetişemedikleriniz, avcı hayvanın sizin için tuttukları ve kendi nefsi için tuttukları hususunda -ve av işlerinden sadece Allah'ın heybeti kendisine galip gelen ve O'nun korkusunu hisseden kimselerin dikkat edeceği diğer meselelerde- gaybı ve şehadeti bilen, her şeye gücü yeten Allah'tan sakının; O'nun helal kıldığı ve haram kıldığı şeylerde O'na karşı takvalı olun. Sonra bunu şu kavliyle gerekçelendirdi: {إن الله} “Şüphesiz Allah”; yani azamet sıfatlarını kendinde toplayan, {سريع الحساب} “hesabı pek çabuk görendir”; yani her şeyi bilendir ve her vakit buna kadirdir. Dolayısıyla dilediği her cezaya ve mükafata kadirdir; hiçbir kimse O'nu diğerinden ve hiçbir iş O'nu başka bir işten alıkoyamaz.

4316. Metin

ولما كان قد تقدم النهي عن نكاح المشركات، والمنافرة لجميع أصناف الكفار، وبيان بغضهم وعداوتهم، والحث على طردهم ومنابذتهم {هآ أنتم أولاء تحبونهم} [آل عمران: ١١٩] ونحوها لضعف الأمر إذ ذاك وشدة الحاجة إلى

Müşrik kadınlarla evlenmenin yasaklanması, kâfirlerin bütün sınıflarından uzak durulması, onlara duyulan buğuz ve düşmanlığın beyan edilmesi ve o vakitler durumun zayıflığı ile {هآ أنتم أولاء تحبونهم} [Âl-i İmrân: 119] “İşte siz öyle kimselersiniz ki onları seversiniz” ve benzeri [ayetlerde olduğu gibi] onları kovmaya ve dışlamaya teşvik edilmesi daha önce geçmiş olduğundan ve şuna duyulan şiddetli ihtiyaç sebebiyle:

4317. Metin

إظهار الفظاظة والغلظة لهم لتعظيم دين الله، حتى كانت خلطتهم من أمارات النفاق. كما سيأتي في كثير من آيات هذه السورة، وكان الدين وصل عند نزولها من العظمة إلى حد لا يحتاج في إلى تعظيم معظم، وكانت مخالطة أهل الكتاب لا بد منها عند فتوح البلاد التي وعد الصادق بهان وسبق في الأزل علمها، فكانت الفتنة في مخالطتهم قد صارت في حد الأمن وسّع الأمر بحل طعامهم ونسائهم، فقال تعالى مكرراً ذكر الوقت الذي أنزل فيه هذه الآيات، تنبيهاً على عظم النعمة فيه بتذكر ما هم فيه من الكثرة والأمن والجمع والألفة، وتذكر ما كانوا فيه قبل ذلك من القلة والخوف والفرقة، فقال معيداً لصدر الآية التي قبلها إعلاماً بعظم النعمة فيه، ومفيداً بذكر وقت الإحلال أنه إحلال مقصود به الثبات، لكونه يوم إتمام النعمة فهو غير الأول: {اليوم} .

Allah'ın dinini yüceltmek için onlara sertlik ve katılık göstermeye [olan ihtiyaç], hatta bu surenin birçok ayetinde geleceği üzere onlarla içli dışlı olmak nifak alametlerinden sayılmaktaydı; [fakat] bu sure indiğinde din, hiçbir yüceltenin yüceltmesine ihtiyaç duymayacak derecede bir azamete ulaşmıştı ve Doğru Sözlü [Peygamber]'in vadettiği ve ezeli ilimde önceden geçmiş olan fetihler sırasında Ehl-i Kitap ile bir arada bulunmak kaçınılmaz hale gelmişti; nitekim onlarla bir arada bulunmanın fitnesi artık güven sınırına ulaşmış olduğundan, onların yiyeceklerinin ve kadınlarının helal kılınmasıyla mesele genişletildi. Bu sebeple Yüce Allah, içinde bulundukları çokluk, emniyet, birlik ve kaynaşmayı hatırlatarak ve bundan önceki azlık, korku ve ayrılık durumlarını anarak o andaki nimetin büyüklüğüne dikkat çekmek üzere bu ayetlerin indirildiği vakti tekrar zikretti ve nimetteki büyüklüğü bildirmek için bir önceki ayetin başını tekrarlayarak ve helal kılma vaktini zikrederek, nimetin tamamlandığı gün olması hasebiyle bunun sebat kastedilen bir helal kılma olduğunu, dolayısıyla ilkinden farklı olduğunu bildirerek şöyle buyurdu: {اليوم} “Bugün”.

4318. Metin

ولما كان القصد إنما هو الحل، لا كونه من محل معين، مع أن المخاطبين بهذه الآيات يعلمون أنه لا محل إلا الله، بني الفعل للمجهول فقال: {أحل} أي ثبت الإحلال فلا ينسخ أبداً {لكم} أي أيها المؤمنون {الطيبات} أي التي تقدم في البقرة وصفها بالحل لزوال الإثم وملاءمة الطبع، فهي الكاملة في الطيب.

Bu ayetlerin muhatapları Allah'tan başka helal kılıcı olmadığını bildikleri halde, maksat belirli bir helal kılıcıdan ziyade helalliğin bizzat kendisi olduğu için fiil meçhul kipiyle getirilip şöyle buyruldu: {أحل} “Helal kılındı”; yani helal kılınması sabit oldu, artık ebediyen neshedilmez, {لكم} “size”; yani ey müminler! {الطيبات} “temiz ve hoş şeyler”; yani Bakara Suresi'nde günahın kalkması ve tabiata uygunluğuyla helal olarak nitelenen şeyler [helal kılındı]. Dolayısıyla bunlar temizlik ve hoşlukta kemale ermiş olanlardır.

4319. Metin

ولما كانت الطيبات أعم من المآكل قال: {وطعام الذين} ولما كان سبب الحل الكتاب، ولم يتعلق بذكر مؤتيه غرض، بني الفعل للمجهول فقال: {أوتوا الكتاب} أي مما يصنعونه أو يذبحونه، وعبر بالطعام الشامل لما ذبح وغيره وإن كان المقصود المذبوح، لا غيره، ولا يتخلف حاله من كتابي ولا غيره تصريحاً بالمقصود {حل لكم} أي تناوله لحاجتكم، أي مخالطتهم للإذن في إقرارهم على دينهم بالجزية، ولما كان هذا مشعراً بإبقائهم على ما اختاروا لأنفسهم زاده تأكيداً بقوله: {وطعامكم حل لهم} أي فلا عليكم في بذله لهم ولا عليهم في تناوله.

Temiz ve hoş şeyler yiyeceklerden daha genel olduğu için şöyle buyurdu: {وطعام الذين} “Kendilerine... verilenlerin yiyeceği de”. Helal kılmanın sebebi Kitap olup onu verenin zikredilmesiyle bir amaç hedeflenmediği için fiil meçhul kipiyle getirilerek şöyle buyruldu: {أوتوا الكتاب} “kitap verilenlerin”; yani hazırladıkları veya kestikleri şeylerden [olan yiyecekler]. Maksat bizzat boğazlanan hayvan olduğu halde -ki bunun durumu gerek Ehl-i Kitap'tan gerek başkasından olsun değişmez- maksadı açıkça ifade etmek için kesileni ve kesilmeyeni kapsayan "yiyecek" lafzıyla ifade etti; {حل لكم} “size helaldir”; yani cizye karşılığında dinleri üzere bırakılmalarına izin verilmesi hasebiyle onlarla bir arada bulunma ihtiyacınız sebebiyle onu yemeniz [helaldir]. Bu ifade onları kendileri için seçtikleri din üzere bırakmayı hissettirdiğinden, bunu şu buyruğuyla daha da pekiştirdi: {وطعامكم حل لهم} “Sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir”; yani sizin onlara ikram etmenizde bir sakınca olmadığı gibi, onların da bunu yiyip tüketmesinde bir sakınca yoktur.

4320. Metin

ولما كانت الطيبات أعم من المطاعم وغيرها، وكانت الحاجة إلى المناكح بعد الحاجة إلى المطاعم، وكانت المطاعم حلالاً من الجانبين والمناكح من جانب واحد قال: {والمحصنات} أي الحرائر {من المؤمنات} ثم أكد الإشارة إلى إقرار أهل الكتاب فقال: {والمحصنات} أي الحرائر {من الذين أوتوا الكتاب} وبني الفعل للمفعول للعلم بمؤتيه مع أنه لم يتعلق بالتصريح به غرض.

Temiz ve hoş şeyler yiyeceklerden ve diğer hususlardan daha genel olduğu, nikah ihtiyacı da yiyecek ihtiyacından sonra geldiği ve yiyecekler her iki taraf için de helal olup nikahlar ise sadece tek taraftan [erkekler yönünden] helal kılındığı için şöyle buyurdu: {والمحصنات} “ve iffetli / hür olanlar”; yani hür kadınlar, {من المؤمنات} “mümin kadınlardan”. Sonra Ehl-i Kitap'ın yerinde bırakıldığına yapılan işareti pekiştirerek şöyle buyurdu: {والمحصنات} “ve iffetli / hür olanlar da”; yani hür kadınlar, {من الذين أوتوا الكتاب} “kendilerine kitap verilenlerden”. Kitabı verenin bilinmesi ve ayrıca açıkça zikredilmesinde özel bir amaç bulunmaması sebebiyle fiil meçhul kipiyle getirildi.

4321. Metin

ولما كان إيتاؤهم الكتاب لم يستغرق الزمن الماضي، أثبت الجار فقال: {من قبلكم} أي وهم اليهود والنصارى، وعبر عن العقد بالصداق

Onlara Kitab'ın verilmesi geçmiş zamanın tamamını kapsamadığından cer harfini sabit tutarak şöyle buyurdu: {من قبلكم} “sizden önce”; yani Yahudiler ve Hristiyanlar. Nikah akdini ise mehir ile ifade ederek...

4322. Metin

للملابسة فقال مخرجاً للأمة لأنها لا تعطى الأجر وهو الصداق، لأنها لا تملكه بل يعطاه سيدها: {إذا آتيتموهن أجورهن} أي عقدتم لهن، ودل مساق الشرط على تأكد وجوب الصداق، وأن من تزوج وعزم على عدم الإعطاء، كان في صورة الزاني، وورد فيه حديث، وتسميته بالأجر تدل على أنه لا حد لأقله.

...aralarındaki irtibat sebebiyle [mehir ile ifade etti]. Cariyenin mehre (ücrete) bizzat sahip olmayıp mehir efendisine verildiğinden dolayı kendisine ücret verilmeyeceğini belirterek cariyeyi istisna edip şöyle buyurdu: {إذا آتيتموهن أجورهن} “mehirlerini verdiğiniz takdirde”; yani onlarla nikah akdi yaptığınızda. Şartın gelişi, mehrin farziyetinin pekiştirildiğine, evlenip de mehri vermemeye azmeden kimsenin zina eden hükmünde olacağına delalet eder; bu hususta hadis de varid olmuştur. Mehrin "ecir" (ücret) olarak isimlendirilmesi ise onun en az miktarı için bir sınır bulunmadığına delalet eder.

4323. Metin

ولما كان المراد بالأجر المهر، وكان في اللغة يطلق على ما يعطاه الزانية أيضاً، بينه بقوله: {محصنين} أي قاصدين الإعفاف والعفاف {غير مسافحين} أي قاصدين صب الماء لمجرد الشهوة جهاراً {ولا متخذي أخذان} أي صدائق لذلك في السر، جمع خدن، وهو يقع على الذكر والأنثى، فكانت هذه الآية مخصصة لقوله تعالى {ولا تنكحوا المشركات حتى يؤمن} [البقرة: ٢٢١] فبقي على التحريم مما تضمنته تلك ما عدا الكتابيات من الوثنيات وغيرهن من جميع المشركات حتى المنتقلة من الكتابيات من دينها إلى غير دين الإسلام، وصرح هنا بالمؤمنات المقتضي لهن قوله تعالى في النساء {وأحل لكم ما وراء ذلكم} [النساء: ٢٤] وقوله {ومن لم يستطع منكم طولاً أن ينكح المحصنات المؤمنات} [النساء: ٢٥] ولعل

Ecir ile kastedilen mehir olup, dilde zina eden kadına verilen şey için de bu kelime kullanıldığından, bunu şu buyruğuyla açıkladı: {محصنين} “iffetli yaşamak”; yani iffeti ve namuslu kalmayı kastederek, {غير مسافحين} “zina etmeksizin”; yani sırf şehvet uğruna açığa vurarak su akıtmayı kastetmeksizin, {ولا متخذي أخذان} “ve gizli dost da tutmaksızın”; yani bu iş için gizlice dost tutmaksızın. Hıdn (أخدان'ın tekili), hem erkek hem kadın için kullanılır. Böylece bu ayet, Yüce Allah'ın {ولا تنكحوا المشركات حتى يؤمن} [el-Bakara: 221] “İman etmedikçe müşrik kadınlarla evlenmeyin” ayetini tahsis etmiş oldu. Dolayısıyla bu ayetin içerdiği haramlık kapsamından Ehl-i Kitap kadınları hariç tutulup putperestler ve diğer tüm müşrik kadınlar -hatta Ehl-i Kitap kadınlarından kendi dininden İslam dışındaki başka bir dine geçenler bile- haramlık üzere kaldı. Nisâ Suresi'nde Yüce Allah'ın {وأحل لكم ما وراء ذلكم} [en-Nisâ: 24] “Bunların dışındakiler size helal kılındı” buyruğunun ve {ومن لم يستطع منكم طولاً أن ينكح المحصنات المؤمنات} [en-Nisâ: 25] “İçinizden hür ve mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse...” buyruğunun gerektirdiği mümin kadınlar da burada açıkça zikredildi. Muhtemelen...

4324. Metin

ذكر وصف الإحصان الواقع على العفة للتنبيه على أنه لا يقصد المتصفة بغيره لمجرد الشهوة إلا من سلب الصفات البشرية، وأخلد إلى مجرد الحيوانية، فصار في عداد البهائم، بل أدنى، مع أن التعليق بذلك الوصف لا يفهم الحرمة عند فقده، بل الحل من باب الأولى، لأن من حكم مشروعية النكاح الإعفاف، فإذا شرع إعفاف العفائف كان شرع إعفاف غيرهن أولى، لأن زناها إما لشهوة أو حاجة، وكلاهما للنكاح مدخل عظيم في نفيه. والله أعلم.

...iffet anlamına gelen ihsan sıfatının zikredilmesi; insani vasıflardan soyutlanmış, sırf hayvani hislere saplanıp kalarak hayvanlar derekesine, hatta daha da aşağısına düşmüş kimseler dışındakilerin, sırf şehvet uğruna iffetsiz kadınlara yönelmeyeceğine dikkat çekmek içindir. Bununla birlikte hükmün bu vasfa bağlanması, o vasfın bulunmadığı durumda [evliliğin] haram olduğu anlamına gelmez, bilakis evleviyet yoluyla helal olduğunu gösterir. Çünkü nikahın meşru kılınış hikmetlerinden biri iffeti korumaktır. Dolayısıyla iffetli kadınların iffetini korumak meşru kılınmışsa, diğerlerinin iffetini korumak öncelikle meşrudur; zira onların zinası ya şehvetten ya da ihtiyaçtandır ve nikahın bu ikisini ortadan kaldırmada büyük bir rolü vardır. En doğrusunu Allah bilir.

4325. Metin

ولما كان السر في النهي عن نكاح المشركات في الأصل ما يخشى من الفتنة، وكانت الفتنة - وإن علا الدين روسخ الإيمان واليقين. لم تنزل عن درجة الإمكان، وكانت الصلاة تسمى إيماناً لأنها من أعظم شرائعه {وما كان الله ليضيع إيمانكم} [البقرة: ١٤٣] أي صلاتكم، وروى الطبراني في الأوسط عن عبد الله بن قرط ﵁ قال: قال رسول الله ﷺ: «أول ما يحاسب به العبد يوم القيامة الصلاة، فإن صلحت صلح سائر عمله، وإن فسدت فسد سائر عمله» وله في الأوسط أيضاً بسند ضعيف عن أنس ﵁ قال: «قال رسول الله ﷺ» أول ما يحاسب به العبد يوم القيامة ينظر في صلاته، فإن صلحت فقد أفلح، وإن فسدت فقد خاب وخسر «وكانت مخالطة الأزواج مظنة للتكاسل عنها، ولهذا أنزلت آية {حافظوا على الصلوات} [البقرة: ٢٣٨]

Müşrik kadınlarla evlenmenin yasaklanmasındaki asıl sır korkulan fitne olduğundan; fitne ise -din yücelse, iman ve yakin sağlamlaşsa bile- imkan dahilinden çıkmadığından ve namaz, dinin en büyük şeâirinden olduğu için iman diye isimlendirildiğinden -nitekim {وما كان الله ليضيع إيمانكم} [el-Bakara: 143] “Allah sizin imanınızı (namazınızı) zayi edecek değildir” buyrulmuştur; Taberânî el-Evsat'ta Abdullah b. Kurt radıyallâhu anh'tan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şey namazdır. Şayet o düzgün olursa diğer bütün amelleri düzgün olur; şayet o bozuk olursa diğer bütün amelleri de bozuk olur.» Yine Taberânî'nin el-Evsat'ında zayıf bir senetle Enes radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Kıyamet gününde kulun ilk hesaba çekileceği şey namazına bakılmasıdır. Şayet o düzgün olursa kurtuluşa ermiştir; şayet o bozuk olursa hüsrana uğramış ve kaybetmiştir.»- ve eşlerle içli dışlı olmak namazda tembellik gösterme zannı taşıdığından -işte bu sebeple {حافظوا على الصلوات} [el-Bakara: 238] “Namazlara devam edin” ayeti indirilmiştir...

4326. Metin

كما مضى بالمحل الذي هي به، لما كان ذلك كذلك ختمت هذه الآية بقوله تعالى منفرداً من نكاحهن بعد إحلاله، إشارة إلى أن الورع ابتعد عنه، امتثالاً للآيات الناهية عن موادة المحاد لئلا يحصل ميل فيدعو إلى المتابعة، أو يحصل ولد، فتستميله لدينها: {ومن} أي أحل لكم ذلك والحال أنه من {يكفر} أي يوجد ويجدد الكفر على وجه طمأنينة القلب به والاستمرار عليه إلى الموت {بالإيمان} أي بسبب التصديق القلبي بكل ما جاءت به الرسل وأنزلت به الكتب، الذي منه حل الكتابيات، فيدعوه ذلك إلى نكاحهن، فتحمله الخلطة على اتباع دينهن، فيكفر بسبب ذلك التصديق فيكفر بالصلاة التي يلزم من الكفر بها الكفر به، فإطلاقه عليها تعظيم لها

...bulunduğu yerde geçtiği üzere, durum böyle olunca, bu ayet helal kılındıktan sonra onlarla evlenmekten sakındırarak, Allah'a düşman olan kimselere sevgi beslemeyi yasaklayan ayetlere uyarak takvanın bundan uzak durmak olduğuna -tâ ki bir meyil oluşup onları takip etmeye sevk etmesin veya bir çocuk dünyaya gelip onu kendi dinine çekmesin- işaret etmek üzere Yüce Allah'ın şu buyruğuyla noktalandı: {ومن} “Kim de”; yani bu size helal kılınmışken, şu halde olan kimse: {يكفر} “inkâr ederse”; yani kalbin onunla mutmain olması ve ölüm anına kadar onda sebat etmesi suretiyle küfrü ortaya koyar ve yenilerse, {بالإيمان} “imanı”; yani Ehl-i Kitap kadınlarının helal kılınması da dahil olmak üzere, peygamberlerin getirdiği ve kitapların indirdiği her şeyi kalben tasdik etmeyi inkâr ederse; bu durum onu onlarla evlenmeye sevk eder, içli dışlı olmak da onların dinine uymaya götürür ve o tasdik sebebiyle inkâra düşer, böylece inkâr edilmesi bizzat imanı inkâr etmeyi gerektiren namazı inkâr eder. Namaz için iman lafzının mutlak olarak kullanılması ise onu yüceltmek içindir.

4327. Metin

{وما كان الله ليضيع إيمانكم} [البقرة: ١٤٣] أي صلاتكم {فقد حبط} أي فسد {عمله} أي إذا اتصل ذلك بالموت بدليل قوله: {وهو في الآخرة من الخاسرين *} والآية من أدلة إمانا الشافعي على استعمال اللفظ الواحد في حقيقته ومجازه، فحيث قصد التحذير من الكفر حقيقة فالإيمان حقيقة وحيث أريد الترهيب من إضاعة الصلاة فهو مجاز، ومما يؤيد ذلك أن في السفر الثاني من التوراة: لا تعاهدن سكان الأرض لكيلا تضلوا

{وما كان الله ليضيع إيمانكم} [el-Bakara: 143] “Allah sizin imanınızı zayi edecek değildir”; yani namazınızı. {فقد حبط} “muhakkak boşa gitmiştir”; yani fesada uğramıştır, {عمله} “ameli”; yani şu buyruğun delaletiyle bu durum ölümle birleştiği takdirde: {وهو في الآخرة من الخاسرين *} “ve o ahirette de hüsrana uğrayanlardandır”. Bu ayet, İmamımız Şâfiî'nin tek bir lafzın hem hakiki hem mecazi anlamında kullanılmasına dair delillerindendir. Nitekim bizzat küfürden sakındırma kastedildiğinde iman hakikattir; namazı zayi etmekten korkutma murat edildiğinde ise mecazdır. Bunu destekleyen hususlardan biri de Tevrat'ın İkinci Sefrinde [Çıkış] şöyle denmesidir: Yeryüzü sakinleriyle sakın ahit yapmayın; tâ ki onların putlarıyla sapmayasınız...

4328. Metin

بأوثانهم، وتذبحوا لآلهتهم، أو يدعوك فتأكل من ذبائحهم، وتزوج بنيك من بناتهم وبناتك من بنيهم، فتضل بناتك خلف آلهتهم ويضل بنوك بآلهتهم، وقال في الخامس منها: وإذا أدخلكم الله ربنا الأرض التي تدخلونها لترثوها، وأهلك شعوباً كثيرة من بين أيديكم: حتانيين وجرجسانيين وأمورانيين وكنعانيين وفرزانيين وحاوانيين ويابسانيين. سبعة شعوب أكثر وأقوى منكم، ويدفعهم الله ربكم في أيديكم فاضربوهم واقتلوهم وانفوهم وحرموهم ولا تعاهدوهم عهداً ولا ترحموهم، وتحاشوهم ولا تزوجوا بناتكم من بنيهم، ولا تزوجوا بنيكم من بناتهم لئلا يغوين بنيكم عن عبادتي، ويخدعنهم فيعبدوا آلهة أخرى، ويشتد غضب الرب عليكم ويهلككم سريعاً، ولكن اصنعوا بهم هذا الصنيع: استأصلوا مذابحهم، وكسروا أنصابهم، وحطموا أصنامهم المصبوغة، وأحرقوا أوثانهم المنحوتة، لأنكم شعب طاهر لله ربكم - انتهى. وإذا تأملت جميع ذلك، وأمعنت فيه النظر لاح لك سرُّ تعقيبها بقوله تعالى في سياق مشير إلى البشارة بأن هذه الأمة تطيع ولا تعصى فتؤمن ولا تكفر، لما خص به كتابها من البيان الأتم في النظم المعجز

...onların putlarıyla [sapmayasınız], ilahlarına kurban kesmeyesiniz veya seni davet edip de kurbanlarından yemeyesiniz; oğullarını onların kızlarıyla, kızlarını da onların oğullarıyla evlendirmeyesin; yoksa kızların onların ilahlarının ardınca sapar, oğulların da onların ilahlarıyla sapar. [Tevrat'ın] beşinci sefrinde [Tesniye] de şöyle demiştir: Rabbimiz olan Tanrı miras alasınız diye gireceğiniz diyara sizi soktuğunda ve önünüzden birçok milleti helak ettiğinde: Hititler, Girgaşiler, Amoriler, Kenanlılar, Periziler, Hiviler ve Yebusiler. Sizden daha kalabalık ve daha güçlü yedi millet; Tanrınız Rab onları elinize teslim ettiğinde onları vurun, öldürün, sürün, haram kılın [tamamen yok edin], onlarla hiçbir ahit yapmayın ve onlara acımayın; onlardan sakının; kızlarınızı onların oğullarına vermeyin, oğullarınızı da onların kızlarıyla evlendirmeyin; tâ ki oğullarınızı bana kulluktan saptırmasınlar, onları aldatıp başka ilahlara tapmasınlar; yoksa Rabbin gazabı size karşı alevlenir ve sizi çabucak helak eder. Fakat onlara şöyle yapın: Sunaklarını yıkın, dikili taşlarını kırın, boyalı putlarını parçalayın ve yontma putlarını ateşte yakın; çünkü siz Rabbiniz Tanrı için mukaddes bir kavimsiniz -alıntı bitti-. Bütün bunları düşünüp üzerinde derinlemesine tefekkür ettiğinde, bu ümmetin kitabına mu'ciz nazmındaki en mükemmel beyanın tahsis edilmesi sebebiyle...

4329. Metin

مع شرف التذكير بما أفاضه من شرف جليل الأيادي، فافتتح هذه السورة بالأمر بالوفاء بحق الربوبية، وأتبعه التذكير بما وفى به سبحانه من حق الربوبية من نوع المنافع في لذة المطعم وتوابعه ولذة المنكح وتوابعه، وقدم المطعم لأن الحاجة إليه فوق الحاجة إلى المنكح، فلما أتم ما ألزمه نفسه الأقدس من عهد الربوبية فضلاً منه، أتبعه الأمر بالوفاء بعهد العبودية، وقدم منه الصلاة لأنها أشرفه بعد الإيمان، وقدم الوضوء لأنه شرطها فقال: {يا أيها الذين آمنوا} أي أقروا به! صدقوه بأنكم {إذا} عبر بأداة التحقيق بشارة بأن الأمة مطيعة {قمتم} أي بالقوة، وهي العزم الثابت على القيام الذي هو سبب القيام {إلى الصلاة} أي جنسها محدثين، لما بينه النبي ﷺ بجمعه بعده صلوات بوضوء واحد وإن كان التجديد أكمل، وخصت الصلاة ومس المصحف من بين الأعمال بالأمر بالوضوء تشريفاً لهما ويزيد حمل الإيمان على الصلاة حسناً تقدم قوله تعالى

...ihsan ettiği pek yüce nimetlerin şerefiyle hatırlatmanın yüceliğiyle birlikte, bu ümmetin itaat edip isyan etmeyeceğine, inanıp küfretmeyeceğine dair müjdeye işaret eden bir bağlamda Yüce Allah'ın buyruğunun bunu takip etmesindeki sır sana aşikâr olur. Zira bu sureye rubûbiyyet hakkına vefa göstermeyi emrederek başlamış, ardından Yüce Allah'ın yiyecek lezzeti ve gerekleri ile evlilik lezzeti ve gerekleri türünden rubûbiyyet hakkı olarak yerine getirdiği nimetleri hatırlatmayı buna eklemiştir. Yiyeceğe olan ihtiyaç evliliğe olan ihtiyaçtan üstün olduğu için yiyeceği öne almıştır. En mukaddes zatının rubûbiyyet ahdi olarak bir lütuf olarak kendi üzerine gerekli kıldığı şeyleri tamamlayınca, bunun ardından kulluk ahdine vefa gösterme emrini getirmiş ve imandan sonra en şereflisi olduğu için namazı öne almış, namazın şartı olduğu için de abdesti öne alarak şöyle buyurmuştur: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!”; yani O'nu ikrar edenler! Şu durumunuzla O'nu tasdik edin: {إذا} “...dığınız zaman”; ümmetin itaatkâr olduğunu müjdelemek üzere tahkik edatıyla ifade etti, {قمتم} “kalktığınız”; yani bilkuvve, ki bu da kalkmanın sebebi olan kalkmaya yönelik kesin azimdir, {إلى الصلاة} “namaza”; yani hadesli (abdestsiz) olarak namaz cinsine [kalktığınızda]. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, yenilemek daha faziletli olsa da tek bir abdestle birkaç vakit namazı bir arada kılarak bunu açıklamıştır. Ameller arasından namaz ve Mushaf'a dokunma, her ikisini şereflendirmek maksadıyla abdest emriyle tahsis edilmiştir. İmanın namaza hamletmesinin güzelliğini artıran bir husus da Yüce Allah'ın şu buyruğunun daha önce geçmiş olmasıdır:

4330. Metin

{اليوم أكملت لكم دينكم} [المائدة: ٣] الثابت أنها نزلت على النبي ﷺ بعد عصر يوم عرفة والنبي ﷺ على ناقته يخطب، وكان من خطبته في ذلك الوقت أو في يوم النحر أو في كليهما: «ألا إن الشيطان قد أيس أن يعبده المصلون في جزيرة العرب، ولكن في التحريش بينهم» رواه أحمد ومسلم في صفة القيامة

{اليوم أكملت لكم دينكم} [el-Mâide: 3] “Bugün size dininizi kemale erdirdim”. Bu ayetin Arefe günü ikindiden sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem devesi üzerinde hutbe irat ederken indiği sabittir. O vakitte veya Kurban bayramı gününde ya da her ikisinde irat ettiği hutbesinde şöyle buyurmuştu: «Haberiniz olsun ki şeytan, Arap Yarımadası'nda namaz kılanların kendisine tapmasından kesinlikle ümidini kesmiştir; ancak onların aralarını bozmaya [çalışmaktadır].» Bunu Ahmed ve kıyamet vasfı bahsinde Müslim rivayet etmiştir.

4331. Metin

والترمذي عن جابر ﵁، فقوله «المصلون» إشارة إلى أن الماحي للشرك هو الصلاة، فما دامت قائمة فهو زائل، ومتى زالت والعياذ بالله - رجع، وإلى ذلك يشير ما رواه مسلم في صحيحه وأصحاب السنن الأربعة عن جابر ﵁ «أن النبي ﷺ قال:» بين العبد والكفر ترك الصلاة «وللأربعة وابن حبان في صحيحه والحاكم عن بريدة ﵁» أن النبي ﷺ قال: «الذي بيننا وبينهم الصلاة، فمن تركها فقد كفر» ولأبي يعلى بسند ضعيف عن أنس ﵁ قال: «قال رسول الله ﷺ:» إن أول ما افترض الله على الناس من دينهم الصلاة، وآخر ما يبقى الصلاة «. ولما كان الوضوء في سورة النساء إنما هو على سبيل الإشارة إجمالاً، صرح به هنا على سبيل الأمر وفصله، فقال مجيباً للشرط إعلاماً بأن الأمر بالوضوء تبع للأمر بالصلاة، لأن المعلق على الشيء بحرف الشرط يعدم عند عدم الشرط: {فاغسلوا} أي لأجل إرادة الصلاة، ومن هنا يعلم وجوب النية، لأن فعل العاقل لا يكون إلا مقصوداً، وفعل المأمور به لأجل الأمر هو النية {وجوهكم} وحدّ الوجه منابت شعر الرأس ومنتهى الذقن طولاً وما بين الأذنين عرضاً، وليس منه داخل العين وإن كان مأخوذاً من المواجهة، لأنه من الحرج،

Ve Tirmizî, Câbir radıyallâhu anh'tan [rivayet etmiştir]. O'nun «namaz kılanlar» buyruğu, şirki silip süpüren şeyin namaz olduğuna bir işarettir; binaenaleyh o ayakta durduğu müddetçe şirk yok olur, -Allah korusun- zayi olduğu vakit ise geri döner. Müslim'in Sahih'inde ve dört Sünen sahibinin Câbir radıyallâhu anh'tan rivayet ettiği şu hadis buna işaret etmektedir: «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Kul ile küfür arasında namazı terk etmek vardır."» Dört Sünen sahibi, Sahih'inde İbn Hibbân ve Hâkim'in Büreyde radıyallâhu anh'tan rivayet ettiğine göre: «Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Bizimle onlar arasındaki ahit namazdır; kim onu terk ederse muhakkak kâfir olur."» Ebû Ya'lâ'nın zayıf bir senetle Enes radıyallâhu anh'tan rivayet ettiğine göre ise: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: "Allah'ın insanlara dinlerinden ilk farz kıldığı şey namazdır, [dinden] en son kalacak olan da namazdır."» Abdest, Nisâ Suresi'nde sadece genel bir işaret yoluyla yer aldığı için, burada emir ve tafsilat suretiyle açıkça zikredildi. Şart edatıyla bir şeye bağlanan hüküm şart bulunmadığında yok olacağından, abdest emrinin namaz emrine tâbi olduğunu bildirmek üzere şartın cevabı olarak şöyle buyurdu: {فاغسلوا} “yıkayın”; yani namazı murat etmeniz sebebiyle. Buradan niyetin farziyeti anlaşılır; çünkü akıl sahibinin fiili ancak maksatlı olur ve emredilen fiili emirden ötürü yapmak niyetin ta kendisidir; {وجوهكم} “yüzlerinizi”. Yüzün sınırı, uzunlamasına başın saç bitiminden çenenin bitimine kadar, enlemesine ise iki kulak arasıdır. Her ne kadar yüzleşmekten (el-muvâcehe) türetilmiş olsa da gözlerin içi bundan sayılmaz; çünkü bu meşakkattir.

4332. Metin

وكذا إيصال الماء إلى البشرة إذا كثفت اللحية خفف للحرج واكتفى عنه بظاهر اللحية، وأما العنفقة ونحوها من الشعر الخفيف فيجب {وأيديكم} .

Aynı şekilde sakal sık olduğunda meşakkat sebebiyle suyu deriye ulaştırma hükmü hafifletilmiş ve sakalın dış yüzeyi ile yetinilmiştir; ancak alt dudak ile çene arasındaki tüy (anfaka) ve benzeri seyrek kılların [dibine suyu ulaştırmak] farzdır. {وأيديكم} “ve ellerinizi”.

4333. Metin

ولما كانت اليد تطلق على ما بين المنكب ورؤوس الأصابع، قال مبيناً إن ابتداء الغسل يكون من الكفين، لأنهما لعظم النفع أولى بالاسم: {إلى المرافق} أي آخرها، أخذاً من بيان النبي ﷺ بفعله، فإنه كان يدير الماء على مرفقيه، وإنما كان الاعتماد على البيان لأن الغاية تارة تدل كقوله تعالى {من المسجد الحرام إلى المسجد الأقصى} [الإسراء: ١] وتارة لا تدخل كقوله تعالى {ثم أتموا الصيام إلى اللّيل}

El (yed), omuz ile parmak uçları arasına dendiği için, faydasının büyüklüğünden dolayı bu isme daha layık olan iki el ayasından yıkamanın başlayacağını beyan ederek şöyle buyurdu: {إلى المرافق} “dirseklere kadar”; yani dirseklerin sonuna kadar. Bu, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in fiili beyanından çıkarılmıştır; zira o, suyu dirseklerinin üzerinden dolaştırırdı. Beyana dayanılmasının sebebi ise gaye (sınır) edatının Yüce Allah'ın {من المسجد الحرام إلى المسجد الأقصى} [el-İsrâ: 1] “Mescid-i Haram'dan Mescid-i Aksâ'ya” buyruğunda olduğu gibi bazen gayenin içine girmesi, bazen de Yüce Allah'ın {ثم أتموا الصيام إلى اللّيل}

4334. Metin

[البقرة: ١٨٧] والمرفق ملتقى العظمين، وعفي عما فوق ذلك تخفيفاً {وامسحوا} ولما عدل عن تعدية الفعل إلى الرأس، فلم يفعل كما فعل في الغسل مع الوجه، بل أتى بالباء فقال: {برءوسكم} علم أن المراد إيجاد ما يسمى مسحاً في أي موضع كان من الرأس، دون خصوص التعميم وهو معنى قول الكشاف: المراد إلصاق المسح بالرأس، وماسح بعضه ومستوعبه بالمسح كلاهما ملصق للمسح.

[el-Bakara: 187] “Sonra geceye kadar orucu tamamlayın” buyruğunda olduğu gibi gayeye dahil olmamasıdır. Dirsek (mırfak), iki kemiğin birleştiği yerdir; bunun yukarısı ise bir kolaylık olarak bağışlanmıştır. {وامسحوا} “ve meshedin”. Fiilin başa doğrudan geçişli kılınmasından yüzün yıkanmasında yaptığı gibi yapmayıp, "bâ" harf-i ceri getirerek {برءوسكم} “başlarınıza” buyurunca, [başın tamamını] kaplama şartı aranmaksızın başın herhangi bir yerinde mesh denilen eylemin gerçekleştirilmesinin murat edildiği anlaşıldı. Keşşâf sahibinin: "Murat, meshi başa bitiştirmektir; başın bir kısmını mesheden de tamamını mesheden de meshi bitiştirmiş olur" sözünün anlamı budur.

4335. Metin

ولما كان غسل الرجل مظنة الإسراف فكان مأموراً بالاقتصاد فيه، وكان المسح على الخف سائغاً كافياً، قرىء: {وأرجلكم} بالجر على المجاورة إشارة إلى ذلك أو لأن الغاسل يدلك في الأغلب،

Ayağı yıkamak israf zannı taşıdığı ve onda iktisatlı olmak emredildiği, ayrıca meste mesh etmek de caiz ve yeterli olduğu için {وأرجلكم} “ve ayaklarınızı” lafzı buna işaret etmek üzere veya yıkayan kimse çoğunlukla ovduğu için civar sebebiyle kesre ile (cer ile) okunmuştur.

4336. Metin

قال في القاموس: المسح كالمنع: إمرار اليد على الشيء السائل. فيكون في ذلك إشارة أيضاً إلى استحباب الدلك، والقرينة الدالة على استعمال هذا المشترك في أحد المعنيين قراءة النصب وبيان النبي ﷺ، ومر استعماله فيه وفيه الإشارة إلى الرفق بالنصب على الأصل.

el-Kâmûs'ta şöyle demiştir: "Mesh (men' vezninde): Eli akıcı bir şeyin üzerinde gezdirmektir." Dolayısıyla bunda ovmanın (delk) müstehap olduğuna da bir işaret bulunmaktadır. Bu müşterek (ortak) lafzın iki anlamdan birinde kullanıldığına delalet eden karine ise nasb kıraati ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in açıklamasıdır; onun bunda kullanımı daha önce geçmişti ve bunda asıl olan nasb üzere hafifliğe bir işaret vardır.

4337. Metin

ولما كانت الرجل من موضع الانشعاب من الأسفل إلى آخرها، خص بقوله دالاً بالغاية على أن المراد الغسل - كما مضى في المرافق، لأن المسح لم يرد فيه غاية في الشريعة وعلى أن ابتداء الغسل يكون من رؤوس الأصابع، لأن القدم بعظم نفعه أولى باسم الرجل: {إلى الكعبين} وهما العظمان الناتئان عند مفصل الساق والقدم، وثنى إشارة إلى أن لكل رجل كعبين، ولو قيل: إلى الكعاب، لفهم أن الواجب كعب واحد من كل رجل - كما ذكره الزركشي في مقابلة الجمع بالجمع من حرف الميم من قواعده، والفصل بالمسح بين المغسولات معلم بوجوب الترتيب، لأن عادة العرب - كما نقله الشيخ محيي الدين النووي في شرح المهذب عن الأصحاب - أنها لا تفعل ذلك إلاّ للإعلام بالترتيب، وقال غيره معللاً لما ألزمته العرب: ترك التمييز بين النوعين بذكر كل منهما على حدته مستهجن في الكلام البليغ لغير فائدة، فوجب تنزيه كلام الله

Ayak (ricl), alt kısımdaki ayrım yerinden sonuna kadar olan uzuv olduğu için, -tıpkı dirseklerde geçtiği üzere şeriatta mesh için bir sınır varid olmadığından- muradın yıkamak olduğuna ve ayağın büyük faydasından ötürü "ricl" ismine daha layık olması sebebiyle yıkamanın parmak uçlarından başlayacağına sınır (gaye) belirterek şöyle tahsis etti: {إلى الكعبين} “topuklara kadar”. Bunlar, incik kemiği ile ayağın birleştiği yerdeki iki çıkıntılı kemiktir. Her ayağın iki topuğu olduğuna işaret etmek üzere tesniye (ikil) yapılmıştır; şayet "el-ka'b" denseydi, Zerkêşî'nin Kavaid'indeki mim harfinde "cem'in ceme mukabelesi" bahsinde zikrettiği gibi her ayaktan bir topuğun vacip olduğu anlaşılırdı. Yıkanan uzuvlar arasına meshin konulması tertibin vacip olduğunu bildirir; zira Şeyh Muhyiddin en-Nevevî'nin Şerhu'l-Mühezzeb'de ashabından naklettiği üzere Arapların âdeti bunu ancak tertibi bildirmek için yapmaktır. Bir başkası ise Arapların bunu iltizam etme gerekçesini şöyle açıklamıştır: İki türün her birini ayrı ayrı zikrederek aralarındaki ayrımı terk etmek, faydasız yere beliğ kelamda çirkin sayılır; binaenaleyh Allah'ın kelamını...

4338. Metin

عنه أيضاً، فدلالة الآية على وجوب البداءة بالوجه مما لا مدفع له لترتيبها له بالحراسة على الشرط بالفاء، وذلك مقتضٍ لوجوب الترتيب في الباقي إذ لا قائل بالوجوب بالبعض دون البعض، ولعل تكرير الأمر بالغسل والتيمم للاهتمام بهما، وللتذكير بالنعمة في التوسعة بالتيمم، وأن حكمه باقٍ عند أمنهم وسعتهم كراهة أن يظن أنه إنما كان عند خوفهم وقلتهم وضيق التبسط في الأرض، لظهور الكفار وغلبتهم، كما كان المتعة تباح تارة وتمنع أخرى نظراً إلى الحاجة وفقدها، وللإشارة إلى أنه من خصائص هذه الأمة، والإعلام بأنه لم يُرد به ولا بشيء من المأمورات والمنهيات قبله الحرج، وإنما أراد طهارة الباطن والظاهر من أدناس الذنوب وأوضار الخلائق السالفة، فقال تعالى معبراً بأداة الشك إشارة إلى أنه قد يقع وقد لا يقع وهو نادر على تقدير وقوعه، عاطفاً على ما تقديره: هذا إن كنتم محدثين حدثاً أصغر: {وإن كنتم} أي حال القصد للصلاة {جنباً} أي ممنين باحتلام أو غيره {فاطهروا} أي بالغسل إن كنتم خالين عن عذر لجميع البدن، لأنه أطلق ولم يخص ببعض الأعضاء كما في الوضوء.

...bundan da tenzih etmek vaciptir. Dolayısıyla ayetin yüze başlamanın farziyetine delaleti reddedilemez bir husustur; çünkü onu "fâ" harfiyle şarta bağlayarak tertip etmiştir ve bu da diğer uzuvlarda tertibin vacip olmasını gerektirir, zira bir kısmında vacip olup diğer kısmında vacip olmadığını söyleyen kimse yoktur. Yıkama ve teyemmüm emrinin tekrarlanması muhtemelen her ikisine verilen ehemmiyetten ve teyemmümdeki genişletme nimetini hatırlatmak içindir; ayrıca kâfirlerin ortaya çıkışı ve üstünlüğü sebebiyle korkuları, azlıkları ve yeryüzünde rahatça yayılamamaları dönemine mahsus olduğu zannedilmesin -tıpkı müt'a nikahının ihtiyaç ve ihtiyacın yokluğuna göre bazen mubah kılınıp bazen yasaklanması gibi- aksine emniyet ve refah durumlarında da hükmünün baki kaldığını bildirmek, bunun bu ümmetin özelliklerinden olduğuna işaret etmek ve bununla ya da bundan önceki emir ve yasakların hiçbirisiyle meşakkatin murat edilmediğini, bilakis bâtının ve zâhirin günah kirlerinden ve geçmiş milletlerin paslarından temizlenmesinin murat edildiğini bildirmek içindir. Bu sebeple Yüce Allah, vuku bulabileceğine ve bulmayabileceğine, vuku bulması halinde ise bunun nadir olduğuna işaret etmek üzere şek edatıyla ifade edip takdiri: "Bu, şayet küçük hadesle abdestsiz iseniz böyledir" şeklinde olan söze atfederek şöyle buyurdu: {وإن كنتم} “Ve eğer iseniz”; yani namaza yöneldiğiniz halde, {جنباً} “cünüp”; yani ihtilam veya başka bir yolla meni gelmiş kimseler iseniz, {فاطهروا} “iyice temizlenin”; yani şayet bir mazeretiniz yoksa bütün bedeni yıkayarak [temizlenin]. Zira abdestte olduğu gibi bazı uzuvlara tahsis etmeyip mutlak bırakmıştır.

4339. Metin

ولما أتم أمر الطهارة عزيمة بالماء من الغسل والوضوء، وبدأ بالوضوء لعمومه، ذكر الطهارة رخصة بالتراب، فقال معبراً بأداة الشك إشارة إلى أن الرخاء أكثر من الشدة: {وإن كنتم مرضى} أي

Gusül ve abdestten ibaret olan su ile azimet yoluyla temizlik emrini tamamlayıp, yaygınlığı sebebiyle abdeste öncelik verdikten sonra, toprakla ruhsat yoluyla temizliği zikrederek bolluk ve genişliğin darlıktan daha çok olduğuna işaret etmek üzere şek edatıyla ifade edip şöyle buyurdu: {وإن كنتم مرضى} “Ve eğer hasta iseniz”; yani...

4340. Metin

بجراح أو غيره، فلم تجدوا ماء حساً أو معنى بعدم القدرة على استعماله وأنتم جنب {أو على سفر} طويل أو قصير كذلك، ولما ذكر الأكبر أتبعه الأصغر فقال {أو جاء أحد منكم} وهو غير جنب {من الغائط} أي الموضع المطمئن من الأرض وهو أي مكان التخلي، أي قضيتم حاجة الإنسان التي لا بد له منها، وينزه الكتاب عن التصريح بها لأنها من النقائص المذكِّرة له بشديد عجزه وعظيم ضرورته وفقره ليكف من إعجابه وكبره وترفعه وفجره. كما ورد أن بعض الأمراء لقي بعض البله في طريق فلم يفسح له، فغضب وقال: كأنك ما تعرفني؟ فقال بلى والله! إني لأعرفك، أولك نطفة مذرة وآخرك جيفة قذرة، وأنت فيما بين ذلك تحمل العذرة.

...yaralanma veya benzeri bir sebeple olup da cünüp olduğunuz halde suyu bizzat bulamaz veya onu kullanmaya güç yetirememek suretiyle hükmen bulamazsanız, {أو على سفر} “yahut yolculukta iseniz”; aynı şekilde ister uzun ister kısa olsun. Büyük [hadisi] zikrettikten sonra küçüğünü buna ekleyerek şöyle buyurdu: {أو جاء أحد منكم} “yahut biriniz geldiyse”; cünüp olmadığı halde, {من الغائط} “tuvaletten”; yani arazinin çukur yerinden ki burası helâ yeridir; yani insanın kaçınılmaz olan ihtiyacını giderdiyseniz. Kitap, bunu açıkça telaffuz etmekten tenzih edilmiştir; çünkü bu, insanın kendini beğenmişliğini, kibrini, böbürlenmesini ve fıskını dizginlemesi için ona şiddetli aczini, büyük muhtaçlığını ve fakirliğini hatırlatan eksikliklerdendir. Nitekim rivayet edildiğine göre emirlerden biri yolda safdil bir kimseyle karşılaşmış, adam ona yol vermeyince öfkelenip: "Beni tanımıyor musun?" demiştir. O da: "Evet vallahi, seni pekâlâ tanıyorum! Başlangıcın değersiz bir nutfe, sonun pis bir leştir; bu ikisi arasında ise karnında pislik taşıyan birisin" demiştir.

4341. Metin

ولما ذكر ما يخص الأصغر ذكر ما يعم الأكبر فقال: {أو لامستم النساء} أي بالذكر أو غيره أمنيتم أولا {فلم تجدوا ماء} أي حساً أو معنى بالعجز عن استعماله للمرض بجرح أو غيره {فتيمموا} أي اقصدوا قصداً متعمداً {صعيداً} أي تراباً {طيباً} أي طهوراً خالصاً {فامسحوا} .

Küçük hadese mahsus olanı zikrettikten sonra büyük hadesi de kapsayanı zikrederek şöyle buyurdu: {أو لامستم النساء} “yahut kadınlara dokunmuşsanız”; yani meni gelsin gelmesin cinsel organla veya başka bir şekilde, {فلم تجدوا ماء} “ve su da bulamamışsanız”; yani bizzat veya yaralanma ve benzeri hastalıktan ötürü kullanmaktan aciz kalmak suretiyle hükmen [bulamamışsanız], {فتيمموا} “o zaman yönelin”; yani kasten yönelin, {صعيداً} “bir toprağa”; yani toprağa, {طيباً} “temiz”; yani tertemiz, arı duru bir toprağa, {فامسحوا} “ve meshedin”.

4342. Metin

ولما كان التراب لكثافته لا يصل إلى ما يصل إليه الماء بلطافته، قصَّر الفعل وعدَّاه بالحرف إشارة إلى الاكتفاء بمرة والعفو عن المبالغة، وبينت السنة أن المراد جميع العضو، فقال: {بوجوهكم وأيديكم منه} أي حال النية التي هي القصد الذي هو التيمم، ثم أشار لهم إلى حكمته سبحانه في هذه الرخصة فقال مستأنفاً: {ما يريد الله} أي الغنى الغنى المطلق {ليجعل عليكم} وأغرق في النفي بقوله: {من حرج} أي ضيق علماً منه بضعفكم، فسهل عليكم ما كان عسره على من كان قبلكم، وإكراماً لكم لأجل نبيكم ﷺ، فلم يأمركم إلا بما يسهل عليكم ليقل عاصيكم {ولكن يريد ليطهركم} أي ظاهراً وباطناً بالماء والتراب وامتثال الأمر على ما شرعه سبحانه، عقلتم معناه أو لا، مع تسهيل الأوامر والنواهي لكيلا يوقعكم التشديد في المعصية التي هي رجس الباطن {وليتم نعمته} أي في التخفيف في العزائم ثم في الرخص، وفي وعدكم بالأجور على ما شرع لكم من الأفعال {عليكم} لأجل تسهيلها، ليكون فعلكم لها واستحقاقكم لما رتب عليها من الأجر مقطوعاً به، إلا لمن لج طبعه في العوج، وتمادى في الغواية والجهل والبطر {لعلكم تشكرون *} أي وفعل ذلك كله.

Toprak yoğunluğu sebebiyle suyun inceliğiyle ulaştığı yerlere ulaşamayacağı için, bir defayla yetinmeye ve aşırıya kaçmamaya işaret etmek üzere fiili sınırlandırdı ve harf-i cer ile geçişli kıldı; sünnet ise muradın uzvun tamamı olduğunu açıkladı. Şöyle buyurdu: {بوجوهكم وأيديكم منه} “ondan yüzlerinize ve ellerinize”; yani niyet halinde ki o da yönelmekten ibaret olan teyemmümdür. Sonra bu ruhsattaki hikmetine işaret ederek sözü baştan alıp şöyle buyurdu: {ما يريد الله} “Allah istemez”; yani mutlak zengin olan Allah, {ليجعل عليكم} “üzerinize kılmayı”; ve şu buyruğuyla nefyetmede mübalağa yaptı: {من حرج} “hiçbir güçlük”; yani zayıflığınızı bildiği için bir darlık [kılmak istemez]. Dolayısıyla sizden öncekilere zor olanı size kolaylaştırdı ve Peygamberiniz sallallâhu aleyhi ve sellem hürmetine size ikramda bulundu. Böylece isyan edenleriniz azalsın diye size sadece kolay olanı emretti. {ولكن يريد ليطهركم} “fakat sizi tertemiz kılmak... ister”; yani anlamını kavrayın veya kavramayın, Yüce Allah'ın meşru kıldığı üzere suyla, toprakla ve emre boyun eğmekle sizi zâhiren ve bâtınen temizlemek, ayrıca aşırılığın sizi bâtınî pislik olan günaha düşürmemesi için emir ve yasakları kolaylaştırmak ister; {وليتم نعمته} “ve nimetini tamamlamak [ister]”; yani önce azimetlerde, sonra ruhsatlarda kolaylık sağlayarak ve size meşru kıldığı fiillere karşılık ecirler vaat ederek, {عليكم} “üzerinizdeki”; onları kolaylaştırması sebebiyle, tâ ki tabiatı eğrilikte inat eden, azgınlık, cehalet ve şımarıklıkta haddi aşanlar müstesna, onları yapmanız ve bunlara bağlanan ecre hak kazanmanız kesinleşmiş olsun; {لعلكم تشكرون *} “şükredesiniz diye”; yani bütün bunları yaptı.

4343. Metin

هذا التسهيل وغيره ليكون حالكم لما سهل

Bu kolaylaştırmayı ve diğerlerini, [dini hükümler] size kolaylaştırıldığında haliniz şu olsun diye yaptı:

4344. Metin

عليكم حال من يرجى صرفه لنعم ربه عليه في طاعته المسهلة له المحببة إليه، روى البخاري في التفسير وغيره عن عائشة ﵂ قالت: «خرجنا مع رسول الله ﷺ في بعض أسفاره، حتى إذا كنا بالبيداء أو بذات الجيش انقطع عقد لي، فأقام رسول الله ﷺ على التماسه، وأقام الناس معه، وليسوا على ماء وليس معهم ماء. وفي رواية: سقط قلادة لي بالبيداء ونحن داخلون المدينة، فأناخ النبي ﷺ ونزل، فثنى رأسه في حجري راقداً. فأتى الناس إلى أبي بكر فقالوا: ألا ترى ما صنعت عائشة؟ فجاء أبو بكر فلكزني لكزة شديدة وقال: حبست النبي ﷺ في قلادة، فبي الموت لمكان رسول الله ﷺ وقد أوجعني، ثم إن النبي ﷺ استيقظ وحضرت الصبح فالتمس الماء فلم يوجد، فنزلت {يا أيها الذين آمنوا إذا قمتم إلى الصلاة} [المائدة: ٦] ، وفي رواية: فأنزل الله آية التيمم {فتيمموا} فقال أسيد بن حضير: لقد بارك الله للناس فيكم يا آل أبي بكر! ما أنتم إلا بركة لهم، وفي رواية: ما هي بأول بركتكم يا آل أبي بكر، قالت: فبعثنا البعير الذي

...Rabbinin üzerindeki nimetlerini O'nun kendisine kolaylaştırılan ve sevdirilen itaatine sarf etmesi umulan kimsenin hali olsun. Buhârî Tefsir'de ve diğer bölümlerde Âişe radıyallâhu anhâ'dan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte seferlerinden birine çıkmıştık. Beydâ veya Zâtü'l-Ceyş mevkiine vardığımızda gerdanlığım koptu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem onu aramak için konakladı, insanlar da onunla birlikte konakladılar. Bir su başında değillerdi ve yanlarında da su yoktu. Bir rivayette: Medine'ye girmek üzereyken Beydâ'da bir kolyem düştü; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem devesini çökertip indi ve başını kucağıma koyarak uyudu. İnsanlar Ebû Bekir'e gelip: "Âişe'nin yaptığını görmüyor musun?" dediler. Ebû Bekir gelip beni şiddetle dürttü ve: "Bir kolye yüzünden Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem alıkoydun!" dedi; Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem [kucağımdaki] yerinden dolayı canım çıktı ve canımı yaktı. Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem uyandı, sabah namazı vakti girdi, su arandı fakat bulunamadı. Bunun üzerine {يا أيها الذين آمنوا إذا قمتم إلى الصلاة} [el-Mâide: 6] “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman...” ayeti indi.» Bir rivayette: «Bunun üzerine Allah teyemmüm ayeti olan {فتيمموا} “o zaman teyemmüm edin” kısmını indirdi. Üseyd b. Hudayr şöyle dedi: "Ey Ebû Bekir ailesi! Allah sizin vesilenizle insanlara ne büyük bereket verdi! Siz onlar için sırf bir bereketsiniz." Bir rivayette ise: "Ey Ebû Bekir ailesi, bu sizin ilk bereketiniz değildir!" Âişe dedi ki: "Üzerinde bulunduğum deveyi kaldırdığımızda...

4345. Metin

كنت عليه فإذا العقد تحته» وفي رواية له عنها في النكاح أنها استعارت من أسماء قلادة فهلكت، فأرسل رسول الله ﷺ ناساً من أصحابه في طلبها، فأدركتهم الصلاة فصلوا بغير وضوء، فلما أتوا النبي ﷺ شكوا ذلك إليه فنزلت آية التيمم، فقال أسيد بن حضير: جزاك الله خيراً! فوالله ما نزل بك أمر قط إلا جعل الله لك منه مخرجاً، وجعل للمسلمين فيه بركة «وهذا الحديث يدل على أن هذه الآية نزلت قبل آية النساء، فكانت تلك نزلت بعد ذلك لتأكيد هذا الحكيم ومزيد الامتنان به، لما فيه من عظيم اليسر وليحصل في التيمم من الجناية نص خاص، فيكون ذلك أفخم لشأنها وأدل على الاهتمام به.

...bir de baktık ki gerdanlık onun altındaymış.» Buhârî'nin Nikah bölümünde Âişe'den yaptığı bir rivayette de o, Esmâ'dan bir kolye ödünç almıştı ve o kayboldu. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ashabından bazı kimseleri onu aramaya gönderdi; namaz vakti girdi ve abdestsiz namaz kıldılar. Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem geldiklerinde durumu ona şikayet ettiler ve teyemmüm ayeti indi. Bunun üzerine Üseyd b. Hudayr: "Allah sana hayır versin! Vallahi başına ne zaman bir iş gelse, mutlaka Allah senin için ondan bir çıkış yolu yaratmış ve onda Müslümanlar için bir bereket kılmıştır" dedi. Bu hadis, bu ayetin Nisâ Suresi'ndeki ayetten önce indiğine delalet eder; o ayet ise bu hükmü pekiştirmek, içerdiği büyük kolaylıktan dolayı minneti artırmak ve cünüplükten teyemmüm hususunda özel bir nass bulunup böylece şanının daha da yücelmesi ve ona verilen önemin daha açık gösterilmesi için bundan sonra inmiştir.

4346. Metin

ولما كان في هذه المأمورات والمنهيات خروج عن المألوفات، وكانت الصلاة أوثق عرى الدين، وكان قد عبر عنها بالإيمان الذي هو أصل الدين وأساس الأعمال، عطف عليها قوله تذكيراً بما يوجب القبول والانقياد: {واذكروا} أي ذكر اتعاظ وتأمل واعتبار.

Bu emir ve yasaklarda alışılagelmişin dışına çıkma söz konusu olduğundan, namaz da dinin en sağlam kulpu olup dinin aslı ve amellerin temeli olan iman ile ifade edildiğinden, kabul ve boyun eğmeyi gerektiren hususları hatırlatarak buna şu buyruğunu atfetti: {واذكروا} “Ve hatırlayın”; yani ibret alma, tefekkür ve ders çıkarma şeklinde bir hatırlayışla [hatırlayın].

4347. Metin

ولما كان المقصود من الإنعام غايته قال: {نعمة الله} أي الملك الأعلى {عليكم} أي في هدايته لكم إلى الإسلام بعد أن كنتم على شفا حفرة من النار فأنقذكم منها، وفي غير ذلك من جميع النعم، وإنما

Nimet vermekten maksat onun nihai gayesi olduğu için şöyle buyurdu: {نعمة الله} “Allah'ın nimetini”; yani en yüce Hükümran'ın nimetini, {عليكم} “üzerinizdeki”; yani bir ateş çukurunun kenarındayken sizi oradan kurtarıp İslam'a iletmesindeki ve diğer bütün nimetlerindeki [üzerinizdeki nimetini hatırlayın].

4348. Metin

لم تجمع لئلا يظن أن المقصود تعداد النعم، لا الندب إلى الشكر بتأمل أن هذا الجنس لا يقدر عليه غيره سبحانه وعظَّم رسول الله ﷺ كما يستحقه بجعل فعله سبحانه فعله ﷺ فقال: {وميثاقه} أي عقده الوثيق {الذي واثقكم به} أي بواسطة رسوله ﷺ حين بايعكم ليلة العقبة على السمع والطاعة في العسر واليسر والمنشط والمكره {إذ} أي حين {قلتم سمعنا وأطعنا} وفي ذلك تحذير من مثل ما أراد بهم شاس بن قيس، وتذكير بما أوجب له ﷺ عليهم من الشكر بهدايته لهم إلى الإسلام المثمر لالتزام تلك العهود ليلة العقبة الموجبه للوفاء الموعود عليه الجنة، والتفات إلى قوله أول السورة {أوفوا بالعقود} [المائدة: ١] وحديث إسباغ الوضوء على المكاره مبيّن لحسن هذه التناسب.

Bu cinsin [nimetlerin] Yüce Allah'tan başkasının gücü dahilinde olmadığını tefekkür ederek şükre teşvik etmek yerine, maksadın nimetleri sayıp dökmek olduğu zannedilmesin diye kelime çoğul getirilmedi. Yüce zatının fiilini Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem fiili kılarak Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem layık olduğu şekilde yüceltti ve şöyle buyurdu: {وميثاقه} “ve O'nun misakını da”; yani sağlam ahdini, {الذي واثقكم به} “sizinle bağlandığı”; yani zorlukta ve kolaylıkta, sevinçte ve kederde dinleyip itaat etmek üzere Akabe gecesinde sizinle biatleştiği vakit Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem vasıtasıyla bağlandığı [ahdini], {إذ} “hani”; yani o vakit, {قلتم سمعنا وأطعنا} “'İşittik ve itaat ettik' demiştiniz”. Bunda Şâs b. Kays'ın onlara yapmak istediği şeyin benzerinden bir sakındırma; kendilerine cennet vaat edilen vefayı gerektiren Akabe gecesindeki o ahitlere bağlı kalmayı netice veren İslam'a kavuşturması sebebiyle Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem karşı üzerlerine vacip olan şükrü hatırlatma ve surenin başındaki {أوفوا بالعقود} [el-Mâide: 1] “Ahitleri yerine getirin” buyruğuna bir iltifat vardır. Zorluklara rağmen abdesti tastamam alma hadisi ise bu münasebetin güzelliğini açıklamaktadır.

4349. Metin

ولما كان أمر الوفاء بالعهد صعباً، لا يقوم به إلا من صدقت عريقته وصلحت سريرته، وإنما يحمل عليه مخافة الله قال: {واتقوا الله} أي اجعلوا بينكم وبين ما يغضب الملك الأعظم. الذي يفعل ما يشاء. من نقض العهد وقاية من حسن القيام، لتكونوا في أعلى درجات وعيه، ثم علل ذلك مرغباً مرهباً بقوله: {إن الله} أي الذي له صفات الكمال {عليم} أي بالغ العلم {بذات الصدور *} أي أحوالها من سرائرها

Ahde vefa göstermek zor bir iş olduğundan, bunu ancak aslı doğru ve içi temiz kimseler yerine getirebileceğinden ve buna ancak Allah korkusu sevk edeceğinden şöyle buyurdu: {واتقوا الله} “Ve Allah'tan sakının”; yani O'nun şuurunun en üst mertebelerinde olasınız diye, ahdi bozmak suretiyle dilediğini yapan en büyük Hükümran'ı gazaplandıracak şeylerle aranıza güzel bir ifa ile bir kalkan koyun. Sonra bunu teşvik ve sakındırma yoluyla şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إن الله} “Şüphesiz Allah”; yani kemal sıfatlarına sahip olan Allah, {عليم} “hakkıyla bilendir”; yani ilmi pek engindir, {بذات الصدور *} “göğüslerin özünü”; yani onun sırlarından olan hallerini,

4350. Metin

وإن كان صاحبها لم يعلمها لكونها لم تبرز إلى الوجود، وعلانيتها وإن صاحبها قد نسيها.

...henüz varlık alemine çıkmadığı için sahibi onu bilmese bile [bilir]; sahibi unutmuş olsa dahi onun açık taraflarını da [bilir].

4351. Metin

ولما تقدم القيام إلى الصلاة، وتقدم ذكر الأزواج المأمور فيهن بالعدل في أول النساء وأثنائها، وكان في الأزواج المذكورات هنا الكافرات، ناسب تعقيب ذلك بعد الأمر بالتقوى بقوله تعالى: {يا أيها الذين آمنوا} أي أقروا بالإيمان ولما كان العدل في غاية الصعوبة على الإنسان، فكان لذلك يحتاج المتخلق به إلى تدريب كبير ليصير صفة راسخة، عبر بالكون فقال تعالى: {كونوا قوّامين} أي مجتهدين في القيام على النساء اللاتي أخذتموهن بعهد الله، واستحللتم فروجهن بكلمة الله، وعلى غيرهن في الصلاة وغيرها من جميع الطاعات التي عاهدتم على الوفاء بها.

Namaza kalkma [emri] geçmiş ve Nisâ Suresi'nin başında ve ortalarında aralarında adalet yapılması emredilen eşlerin zikri geçmiş olduğundan -ki burada zikredilen eşler arasında kâfir olanlar da vardı- takva emrinden sonra bunun Yüce Allah'ın şu buyruğuyla takip edilmesi uygun düştü: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!”; yani imanı ikrar edenler! Adalet insana son derece zor geldiği ve bu sebeple onunla ahlaklanan kimsenin bunu köklü bir sıfat haline getirmesi büyük bir alışkanlık ve çaba gerektirdiği için "oluş" (kevn) köküyle ifade edip Yüce Allah şöyle buyurdu: {كونوا قوّامين} “...yi titizlikle yerine getirenler olun”; yani Allah'ın ahdiyle nikahınıza aldığınız ve Allah'ın kelimesiyle mahremiyetlerini helal kıldığınız kadınlar üzerinde, ayrıca namazda ve yerine getirmeye ahdettiğiniz diğer bütün itaatlerde başkaları üzerinde titizlikle durup gayret gösteren kimseler olun.

4352. Metin

ولما كان مبنى السورة على الوفاء بالعهد الوثيق، وكان الوفاء بذلك إنما يخف على النفوس، ويصح النشاط فيه، ويعظم العزم عليه بالتذكير بجلالة موثقة وعدم انتهاك حرمته، لأن المعاهد إنما يكون باسمه ولحفظ وحده ورسمه، قدم قوله: {لله} أي الذي له الإحاطة بكل شيء.

Surenin temeli sağlam ahde vefa göstermek üzerine kurulduğundan; buna vefa göstermek ise ancak ahdi bağlayanın celalini ve hürmetini çiğnememeyi hatırlatmakla nefislere kolay gelip, bunda gayret tam olup azim büyüyeceğinden -çünkü ahitleşme ancak O'nun adıyla ve O'nun sınırını ve çizgisini korumak için yapılır- şu buyruğunu öne aldı: {لله} “Allah için”; yani her şeyi kuşatmış olan Allah için.

4353. Metin

بخلاف ما مضى في النساء.

Nisâ Suresi'nde geçen durumun aksine.

4354. Metin

ولما كان من جملة المعاقد عليه ليلة العقبة «ليلة تواثقوا على الإسلام» أن يقولوا الحق حيث ما كانوا، لا يخافون في الله لومة لائم،

Akabe gecesinde -İslam üzere ahitleştikleri gecede- üzerinde sözleşilen hususlardan biri de nerede olurlarsa olsunlar hakkı söylemeleri ve Allah yolunda hiçbir kınayıcının kınamasından korkmamaları olduğundan,

4355. Metin

قال: {شهداء} أي متيقظين محضرين أفهامكم غاية الإحضار بحيث لا يسد عنها شيء مما تريدون الشهادة به {بالقسط} أي العدل، وقال الإمام أبو حيان في نهره: إن التي جاءت في سورة النساء جاءت في معرض الاعتراف على نفسه وعلى الوالدين والأقربين، فبدأ فيها بالقسط الذي هو العدل والسواء من غير محاباة نفس ولا والد ولا قرابة، وهنا جاءت في معرض ترك العداوات والاحن، فبدىء فيها بالقيام لله إذ كان الأمر بالقيام لله أولاً أردع للمؤمنين، ثم أردف بالشهادة بالعدل، فالتي في معرض المحبة والمحاباة بدىء فيها بما هو آكد وهو القسط، والتي في معرض العدواة والشنآن، بدىء فيها بالقيام لله، فناسب كل معرض ما جيء به إليه، وأيضاً فتقدم هناك حديث النشوز والإعراض وقوله {ولن تستطيعوا أن تعدلوا} [النساء: ١٢٩] وقوله {فلا جناح عليهما أن يصلحا} [النساء: ١٢٨] فناسب ذكر تقديم القسط، وهنا تأخر ذكر العداوة فناسب أن يجاورها ذكر القسط - انتهى.

şöyle buyurdu: {شهداء} “şahitler”; yani şahitlik etmek istediğiniz şeylerden hiçbirinin aklınızdan gizli kalmayacağı şekilde son derece uyanık ve anlayışınızı tastamam hazır tutarak, {بالقسط} “adaletle”; yani hakkaniyetle. İmam Ebû Hayyân en-Nehr'inde şöyle demiştir: "Nisâ Suresi'nde gelen ayet, kişinin kendi aleyhine, anne-babası ve yakınları aleyhine ikrar bağlamında gelmiştir; bu sebeple onda nefis, anne-baba ve akraba kayırması olmaksızın adalet ve eşitlik olan 'kıst' ile başlanmıştır. Buradaki ise düşmanlıkları ve kinleri terk etme bağlamında gelmiştir; binaenaleyh onda 'Allah için yerine getirmek' ile başlanmıştır; zira öncelikle Allah için yerine getirme emri müminleri daha çok caydırıcıdır; sonra adaletle şahitlik buna eklenmiştir. Dolayısıyla sevgi ve kayırma bağlamında olan ayette daha kuvvetli olan 'kıst' ile başlanmış; düşmanlık ve kin bağlamında olanda ise 'Allah için yerine getirmek' ile başlanmıştır. Böylece her bağlama oraya getirilen ifade uygun düşmüştür. Ayrıca orada daha önce geçimsizlik (nüşûz) ve yüz çevirme bahsi ile {ولن تستطيعوا أن تعدلوا} [en-Nisâ: 129] “Ne kadar isteseniz de adalet yapamazsınız” buyruğu ve {فلا جناح عليهما أن يصلحا} [en-Nisâ: 128] “Aralarını düzeltmelerinde kendilerine bir günah yoktur” buyruğu geçmişti; bu sebeple kıstın öne alınması uygun düştü. Burada ise düşmanlığın zikri sonraya kalmıştır, dolayısıyla kıst zikrinin onun yanına gelmesi münasip oldu" -alıntı bitti-.

4356. Metin

ولما كان أمر بهذا الخبر، نهى مما يحجب عنه فقال: {ولا يجرمنكم}

Bu hayırlı işi emredince, ona engel olacak şeyden nehyederek şöyle buyurdu: {ولا يجرمنكم} “Sizi asla sevk etmesin”;

4357. Metin

أي يحملنكم {شنئان قوم} أي شدة عداوة من لهم قوة على القيام في الأمور من المشركين، بحيث يخشى من إهمالهم ازدياد قوتهم {على ألا تعدلوا} أي أن تتركوا قصد العدل، وهو يمكن أن يدخل فيه بغض أهل الزوجة الكافرة أو ازدراؤها في شيء من حقوقها لأجل خسة دينها، فأمروا بالعدل حتى بين هذه المرأة الكافرة وضرّاتها المسلمات، وإذا كان هذا شأن الأمر به في الكافر فما الظن به في المسلم؟ ثم استأنف قوله آمراً بعد النهي تأكيداً لأمر العدل: {اعدلوا} أي تحروا العدل واقصدوه في كل شيء حتى في هذه الزوجات وفيمن يجاوز فيكم الحدود، فكلما عصوا الله فيكم أطيعوه فيهم، فإن الذي منعكم من التجاوز وفيمن يجاوز فيكم الحدود، فكلما عصوا الله فيكم أطيعوه فيهم، فإن الذي منعكم من التجاوز خوفه يريكم من النصرة وصلاح الحال ما يسركم.

yani sizi sürüklemesin, {شنئان قوم} “bir topluluğa olan kin”; yani müşriklerden işleri yürütmede gücü bulunan ve başıboş bırakılmalarından güçlerinin artacağı endişesi duyulan kimselere yönelik şiddetli düşmanlık, {على ألا تعدلوا} “adaletsizlik yapmaya”; yani adaleti gözetmeyi terk etmeye [sizi sevk etmesin]. Kâfir eşin ailesine buğzetmek veya dininin düşüklüğü sebebiyle haklarından herhangi birinde onu hor görmek de buna dahil olabilir. Dolayısıyla bu kâfir kadın ile onun Müslüman kumaları arasında bile adaletle davranmaları emredilmiştir. Kâfir hakkında bu emrin durumu böyle olunca, Müslüman hakkında nasıl olacağını varın düşünün! Sonra adalet meselesini pekiştirmek üzere nehyin ardından emrederek sözü baştan alıp şöyle buyurdu: {اعدلوا} “Adaletli olun”; yani her şeyde, hatta bu eşlerde ve size karşı haddi aşan kimselerde bile adaleti araştırın ve onu hedefleyin. Onlar sizin hakkınızda Allah'a ne kadar isyan ederlerse etsinler, siz onlar hakkında O'na itaat edin; zira haddi aşmaktan sizi alıkoyan Allah korkusu, size yardım ve durumun düzelmesinden sizi sevindirecek şeyleri gösterecektir.

4358. Metin

ولما كان ترك قصد العدل قد يقع لصاحبه العدل اتفاقاً، فيكون قريباً من التقوى، قال مستأنفاً ومعللاً: {هو} أي قصد العدل {أقرب} أي من ترك قصده {للتقوى} والإحسان الذي يتضمنه الصلح أقرب من العدل إليها، وتعدية {أقرب} بالام دون إلى المقتضية لنوع بعد زيادة في الترغيب - كما مر في البقرة؛ ولما كان الشيء لا يكون إلا بمقدماته، وكان قد علم من هذا أن العدل مقدمة التقوى، قال عاطفاً

Adaleti hedeflemeyi terk eden kimse bazen tesadüfen adaleti gerçekleştirebileceği için takvaya yakın olabileceğinden, sözü baştan alıp gerekçelendirerek şöyle buyurdu: {هو} “O”; yani adaleti hedeflemek, {أقرب} “daha yakındır”; yani onu hedeflemeyi terk etmekten daha yakındır, {للتقوى} “takvaya”. Sulhun içerdiği ihsan ise takvaya adaletten daha da yakındır. {أقرب} kelimesinin bir nevi uzaklığı gerektiren "ilâ" yerine "lâm" ile geçişli kılınması, Bakara Suresi'nde geçtiği üzere teşviki artırmak içindir. Bir şey ancak öncülleriyle var olacağından ve adaletin takvanın öncülü olduğu buradan anlaşıldığından, nehyin üzerine veya "Adaletli olun!" ifadesinin takdirine atfederek şöyle buyurdu:

4359. Metin

على النهي أو على نحو: فاعدلوا: {واتقوا الله} أي اجعلوا بينكم وبين غضب الملك الأعظم وقاية بالإحسان فضلاً عن العدل، ويؤيد كون الآية ناظرة إلى النكاح مع ما ذكر ختام آية الشقاق التي في أول النساء بقوله

{واتقوا الله} “Ve Allah'tan sakının”; yani adaletin de ötesinde ihsan ile en büyük Hükümran'ın gazabı arasına bir kalkan koyun. Zikredilenlerle birlikte bu ayetin nikaha baktığını destekleyen bir husus da, Nisâ Suresi'nin başındaki geçimsizlik (şikâk) ayetinin şu buyrukla bitmesidir:

4360. Metin

{إن الله كان عليماً خبيراً} [النساء: ٣٥] ، وختام قوله تعالى في أواخرها وإن امرأة خافت من بعلها نشوزاً أو اعراضاً بقوله {فإن الله كان بما تعملون خبيراً} وختام هذه بقوله معللاً لما قبله: {إن الله} أي المحيط بصفات الكمال {خبير بما تعملون*} لأن ما بين الزوجين ربما دق علمه عن إدراك غير العليم الخبير؛ وقالو أبو حيان: لما كان الشنآن محله القلب، وهو الحامل على ترك العدل، أمر بالتقوى وأتى بصفة {خبير} ومعناها عليم ولكنها مما تختص بما لطف إدراكه انتهى. {وشهداء} يمكن أن يكون من الشهادة التي هي حضور القلب - كما تقدم من قوله {أو ألقى السمع وهو شهيد} [ق: ٣٧] وأن يكون من الشهادة المتعارفة، ويوضح المناسبة فيها مع تأييد إرادتها كونها بعد قوله {إن الله عليم بذات الصدور} [آل عمران: ١١٩] ومع قوله تعالى: {ومن يكتمها فإنه آثم قلبه} [البقرة: ٢٨٣] وختام آية النساء التي في الشهادة بقوله: {وإن تلووا أو تعرضوا فإن الله كان بما تعملون خبيراً} [النساء: ١٣٥] كما ختمت هذه بمثل ذلك.

{إن الله كان عليماً خبيراً} [Nisâ: 35] “Şüphesiz Allah Alîm'dir, Habîr'dir” ayeti ve o [sure]nin sonlarına doğru geçen 'Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden veya yüz çevirmesinden endişe ederse' [ayetinin] sonunun {فإن الله كان بما تعملون خبيراً} “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” buyruğu ile tamamlanması ve bu [ayetin] sonunun da öncesini gerekçelendirerek {إن الله} yani kemal sıfatlarını kuşatmış olan [Allah], {خبير بما تعملون*} “yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” sözüyle bitmesi [buna örnektir]; zira karı koca arasındaki hususlar, Alîm ve Habîr olandan başkasının idrak edemeyeceği kadar ince/gizli olabilir. Ebû Hayyân şöyle demiştir: 'Kin ve düşmanlığın yeri kalp olduğu ve adaleti terk etmeye sevk eden de o olduğu için takva emredilmiş ve 'Habîr' {خبير} sıfatı getirilmiştir; bunun anlamı 'bilen' (alîm)dir, fakat idraki latif/ince olan şeylere mahsustur', [sözü] bitti. {وشهداء} [ifadesi], {أو ألقى السمع وهو شهيد} [Kâf: 37] “yahut hazır bulunup zihnini toparlayarak kulak veren kimse” ayetinde geçtiği üzere kalbin hazır bulunması [anlamındaki] şehadetten olabileceği gibi, bilinen şahitlikten de olabilir. Buradaki münasebeti açıklayan ve bunun kastedilmiş olduğunu teyit eden husus, [bu ifadenin] {إن الله عليم بذات الصدور} [Âl-i İmrân: 119] “Şüphesiz Allah, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir” buyruğundan sonra ve Allah Teâlâ'nın {ومن يكتمها فإنه آثم قلبه} [Bakara: 283] “Kim onu gizlerse, şüphesiz onun kalbi günahkârdır” buyruğu ile birlikte yer alması ve Nisâ suresinde şahitlik hakkındaki ayetin {وإن تلووا أو تعرضوا فإن الله كان بما تعملون خبيراً} [Nisâ: 135] “Eğer [şahitliği] eğip büker veya yüz çevirirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” şeklinde nihayete ermesidir; nitekim bu [ayet] de bunun bir benzeriyle son bulmuştur.

4362. Metin

ولما أمر سبحانه ونهى، بشر وحذر فقال: {وعد الله} أي الملك الذي له الكمال المطلق فله كل شيء {الذين آمنوا} أي أقروا بالإيمان بألسنتهم {وعملوا} تصديقاً لهذا الإقرار {الصالحات} وترك المفعول الثاني أقعد في باب البشارة، فإنه يحتمل كل خير، وتذهب النفس في تحريزه كل مذهب.

Yüce Allah emredip nehyedince, müjdeledi ve uyardı da şöyle buyurdu: {وعد الله} “Allah vaat etmiştir”; yani mutlak kemale sahip olup her şey Kendisine ait olan Hükümran, {الذين آمنوا} “iman edenlere”; yani dilleriyle imanı ikrar edenlere, {وعملوا} “ve işleyenlere”; bu ikrarı tasdik etmek üzere, {الصالحات} “salih ameller”. İkinci mefulün zikredilmeyip hazfedilmesi müjde babında daha tesirlidir; zira her türlü hayra ihtimali vardır ve nefis onu elde etme konusunda her türlü tasavvura varabilir.

4363. Metin

ولما كان الموعود شيئين: فضلاً وإسقاط حق قدم الإسقاط تأميناً للخوف فقال واضعاً له موضع الموعود في صيغة دالة على الثبات والاختصاص: {لهم مغفرة} أي لما فرط منهم لما طبع الإنسان عليه من النقص نسياناً أو عمداً، بعمل الواجبات إن كان صغيرة، وبالتوبة إن كان كبيرة، وفيه إشارة إلى أنه لا يقدر أحد أن يقدر الله حق قدره؛ ولما أمنهم بالتجاوز أتبعه الجود بالعطاء فقال {وأجر} أي على قدر درجاتهم من حسن العمل {عظيم *} أي لا يدخل تفاوت درجاته تحت الحصر.

Vaat edilen şey iki husustan; bir lütuftan ve bir hakkın düşürülmesinden [bağışlanmadan] ibaret olduğundan, korkuyu gidermek için hakkın düşürülmesini öne alarak sebat ve tahsise delalet eden bir sîgada onu vaat edilen şeyin yerine koyup şöyle buyurdu: {لهم مغفرة} “onlar için bir bağışlanma vardır”; yani insanın yaratılışında bulunan eksiklik sebebiyle unutarak veya kasten kendilerinden sadır olan kusurlar için -şayet küçük günah ise farzları yerine getirmekle, büyük günah ise tövbe ile- [bir bağışlanma vardır]. Bunda hiç kimsenin Allah'ı hakkıyla takdir edemeyeceğine bir işaret vardır. Onları cezadan emin kılınca, bunun ardından ihsan ve bağışta bulunarak şöyle buyurdu: {وأجر} “ve bir mükafat”; yani güzel amellerinin derecelerine göre, {عظيم *} “pek büyük”; yani derecelerinin farklılığı sayıma gelmeyecek kadar [büyük bir mükafat vardır].

4364. Metin

ولما قدم الوعد لأنه في سورة الذين آمنوا أتبعه الوعيد لأضدادهم، وهو أعظم وعد لأحبابه المؤمنين أيضاً فقال: {والذين كفروا} أي غطوا ما اتضح لعقولهم من أدلة الوحدانية {وكذبوا} أي زيادة

Vaat (müjde) iman edenlerin suresinde yer aldığı için onu öne alınca, bunun ardından onların zıtları için tehdidi getirdi ki bu da O'nun sevgili mümin kulları için en büyük müjdedir. Şöyle buyurdu: {والذين كفروا} “İnkâr edenler ise”; yani tevhîd delillerinden akıllarına aşikâr olan şeylerin üzerini örtenler, {وكذبوا} “ve yalanlayanlar”; yani...

4365. Metin

على الستر بالعناد: {بآياتنا} على ما لها من العظمة في أنفسها وبإضافتها إلينا {أولئك} أي البغضاء البعداء من الرحمة خاصة {أصحاب الجحيم *} أي النار التي اشتد توقدها فاشتد احمرارها، فلا يراها شيء إلا أحجم عنها، فهم يلقون فيها بما أقدموا على ما هو أهل للإجحام عنه من التكذيب بما لا ينبغي لأحد التكذيب به، ثم يلازمونها فلا ينفكون عنها كما هو شأن الصاحب.

...inadına örtmenin üzerine bir de ilave olarak: {بآياتنا} “ayetlerimizi”; bizzat kendi içlerindeki büyüklüklerine ve Bize izafe edilmelerine rağmen [yalanlayanlar], {أولئك} “işte onlar”; yani özellikle rahmetten uzak kalmış o sevimsiz kimseler, {أصحاب الجحيم *} “cehennemliklerin ta kendileridir”; yani alevlenmesi şiddetlenip kızıllığı artan, hiçbir varlığın görüp de geri çekilmemesinin mümkün olmadığı ateşin [ashabıdırlar]. Dolayısıyla hiç kimsenin yalanlamaması gereken şeyleri yalanlayıp geri durulması gereken şeylere cüret etmeleri sebebiyle oraya atılırlar; sonra da tıpkı bir arkadaşın (ashabın) hali gibi ondan hiç ayrılmaksızın orada kalırlar.

4366. Metin

ولما كان من الأجر ما يحصل من أسباب السعادة في الدنيا، قال تعالى ذاكراً لهم بعض ذلك مذكراً ببعض ما خاطبهم به ليقدموا على مباينة الكفرة ويقفوا عند حدوده كائنة ما كانت: {يا أيها الذين آمنوا} أي صدقوا بالله ورسوله وكتابه {اذكروا نعمت الله} أي الذي أحاط بكل شيء قدرة وعلماً {عليكم} عظمها بإبهامها، ثم زادها تعظيماً بالتذكير بوقتها فقال: {إذ} أي حين {همّ قوم} أي لهم قوة ومنعه وقدرة على ما يقومون فيه {أن يبسطوا إليكم أيديهم} أي بالقتال والقتل، وهو شامل - مع ذكر من أسباب نزوله - لما اتفق صبيحة ليلة العقبة من أن قريشاً تنطست الحبر عن البيعة، فلما صح عندهم طلبوا أهل البيعة ففاتوهم إلا أنهم أدركوا سعد بن عبادة بأذاخر، والمنذر بن عمرو أخا بني ساعدة، وكلاهما كان نقيباً، فأما المنذر فأعجزهم، وأما سعد فأخذوه فربطوه وأقبلوا يضربونه، حتى خلصه الله منهم بجبير بن مطعم

Mükafatın bir kısmı dünyadaki mutluluk sebeplerinden hasıl olan şeyler olunca, Yüce Allah kafirlerden ayrılmaya cesaret etsinler ve her ne olursa olsun O'nun sınırlarında dursunlar diye kendilerine hitap ettiği şeylerin bir kısmını hatırlatarak onlara bunlardan bazılarını zikredip şöyle buyurdu: {يا أيها الذين آمنوا} “Ey iman edenler!”; yani Allah'ı, Resûlü'nü ve Kitabı'nı tasdik edenler! {اذكروا نعمت الله} “Allah'ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın”; yani kudret ve ilim bakımından her şeyi kuşatmış olan Zat'ın, {عليكم} “üzerinizdeki [nimetini]”; kapalı bırakarak o nimeti yüceltti, sonra da vaktini hatırlatarak onun azametini daha da artırıp şöyle buyurdu: {إذ} “Hani o vakit”; yani o zaman, {همّ قوم} “bir topluluk yeltenmişti”; yani giriştikleri şey hususunda gücü, kuvveti ve kudreti bulunan bir topluluk, {أن يبسطوا إليكم أيديهم} “size ellerini uzatmaya”; yani savaşmak ve öldürmek üzere [ellerini uzatmaya]. Bu ifade -nüzul sebeplerinden zikredilenlerle birlikte-, Akabe gecesinin sabahında Kureyş'in biat haberini inceden inceye araştırması üzerine meydana gelen olayı da kapsamaktadır. Durum onlar nezdinde kesinleşince biat ehlini aradılar, ancak Sa'd b. Ubâde ile Benî Sâide'nin kardeşi Münzir b. Amr'a Ezâhir mevkisinde yetişebildiler; her ikisi de nakîb idi. Münzir onları atlattı; Sa'd'ı ise yakalayıp bağladılar ve Cübeyr b. Mut'im vesilesiyle Allah onu ellerinden kurtarana kadar dövmeye başladılar.

4367. Metin

والحارث بن حرب بن أمية بما كان بينه وبينهما من الجوار، فكان في سوق الآية بعد آية الميثاق الذي أعظمه ما كان ليلة العقبة أعظم مذكر بذلك {فكف أيديهم عنكم} أي مع قلتكم وكثرتهم وضعفكم وقوتهم، ولم يكن لكم ناصر إلا الذي آمنتم به تلك الليلة وتوكلتم عليه وبايعتم رسوله، فكف ببعض الأعداء عنكم أيدي بعض، ولو شاء لسلطهم عليكم كما سلط ابن آدم على أخيه؛ وينبغي أن يعلم أن القصة التي عُزِيت في بعض التفاسير هنا إلى بني قريظة في الاستعانة في دية القتيلين إنما هي لبني النضير، وهي كانت سبب إجلائهم.

[Cübeyr b. Mut'im] ve Hâris b. Harb b. Ümeyye ile aralarındaki himaye (komşuluk) bağı vesilesiyle [onu kurtardı]. Bu ayetin, en büyüğü Akabe gecesi gerçekleşen misak ayetinin hemen ardından sevk edilmesi, o olayı hatırlatan en büyük vesile olmuştur. {فكف أيديهم عنكم} “Bunun üzerine O, onların ellerini sizden çekti”; yani sizin azlığınıza, onların çokluğuna; sizin zayıflığınıza, onların ise gücüne rağmen [ellerini sizden çekti]. O gece kendisine iman ettiğiniz, tevekkül ettiğiniz ve Resûlü'ne biat ettiğiniz Zat'tan başka bir yardımcınız yoktu. Böylece düşmanların bir kısmının elini diğer bir kısmı vesilesiyle sizden çekti. Şayet dileseydi, Âdem'in oğlunu kardeşine musallat ettiği gibi onları da size musallat ederdi. Bilinmelidir ki, bazı tefsirlerde iki maktulün diyeti hususunda yardım talebi çerçevesinde burada Benî Kurayza'ya nispet edilen kıssa, aslında Benî Nadîr'e aittir ve onların sürülmesinin sebebi de bu olmuştur.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.