Kâf

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

18679. Metin

(سورة ق)

(Kâf Suresi)

18680. Metin

ومقصودها تصديق النبي ﷺ في الرسالة التي معظمها الإنذار وأعظمه الإعلام بيوم الخروج بالدلالة على ذلك بعد الآيات المسموعة العنية بإعجازها عن تأييد بالآيات المرئية الدالة قطعا على الإحاطة بجميع صفات الكمال، وأحسن من هذا أن يقال: مقصودها الدلالة على إحاطة القدرة التي هي نتيجة ما ختمت به الحجرات من إحاطة العلم لبيان أنه لا بد من البعث ليوم الوعيد، فتكتنف هذه الإحاطة بما يحصل من الفضل بين العباد بالعدل لأن ذلك هو سر الوجود وذلك هو نتيجة مقصود البقرة، والذي تكفل بالدلالة على هذا كله ما شوهد من إحاطة مجد القرآن بإعجازه في بلوغه في كل من جميع المعاني وعلو التراكب وجلالة المفردات وتلازم الحروف وتناسب النظم ورشاقة الجمع وحلاوة التفضيل إلى حد لا تطيقه القوى، ومن إحاطة القدرة بما هدى إليه القرآن من آأيات الإيجاد والإعدام، وعلى كل من الاحتمالين دل اسمها " ق " لما في آياته من إثبات المجد بهذا الكتاب، والمجد هو الشرف والكرم

Surenin gayesi; esası uyarı, en büyüğü de [kabirlerden] çıkış gününü bildirmek olan risalet konusunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i doğrulamaktır. Bu da, mucizevi niteliği sayesinde görünen ayetlerle desteklenmeye ihtiyaç bırakmayan işitilen ayetlerden sonra, bütün kemal sıfatlarını kuşatıcılığına kesin biçimde delalet eden görünen ayetlerle buna delil getirmek suretiyle yapılmıştır. Bundan daha güzeli ise şöyle denilmesidir: Surenin gayesi, Hucurât suresinin kendisiyle son bulduğu ilmin kuşatıcılığının bir neticesi olan kudretin kuşatıcılığına delalet etmektir; ta ki tehdit günü için dirilişin kaçınılmaz olduğu açıklansın. Böylece bu kuşatıcılık, kullar arasında adaletle gerçekleşecek olan hüküm/fazilet ile her yanı sarar; zira varlığın sırrı budur ve Bakara suresinin maksadının neticesi de budur. Bütün bunlara delalet etmeyi üstlenen şey ise, Kur'an'ın şanının kuşatıcılığında gözlemlenen husustur; zira o, gerek tüm anlamlara erişmedeki mucizeliği, gerek terkiplerinin yüceliği, kelimelerinin heybeti, harflerinin birbiriyle uyumu, nazmının ahengi, cem edişindeki zarafet ve tafsilatındaki tatlılık bakımından [beşeri] güçlerin takat yetiremeyeceği bir sınıra ulaşmıştır; ayrıca Kur'an'ın var etme ve yok etme ayetlerinden rehberlik ettiği hususlardaki kudretin kuşatıcılığı da böyledir. Her iki ihtimale göre de, suredeki ayetlerde bu Kitap ile şan ve şerefin ispatı yer aldığı için surenin adı olan "Kâf" buna delalet etmiştir. Mecd (مجد) ise şeref ve cömertliktir,

18681. Metin

زالرفعة والعلو، وذلك لا يكون إلا والآتي به كذلك، وهو ملازم لصدقه في جميع ما أتى به، وللقاف وحدها أتم دلالة على ذلك، أولا بمخرجها فإنه من أصل اللسان مما يلي الحلق ويحاذيه من الحنك الأعلى، فإن ذلك إشارة إلى أن مقصود السورة الأصل والعلو، وكل منها دال على الصدق دلالة قوية، فإن الأصل في وضع الخبر الصدق، ودلالته على الكذب وضعية لا عقلية، وهي أيضا محيطة باسمها أو مسماها بالمخارج الثلاث، والإحاطة بالحق لا تكون إلا مع العلو، وهو لا يكون إلا مع الصدق، ولإحاطتها سمي بها الجبل المحيط بالأرض، هذا بمخرجها، وأما صفتها فإنها عظيمة في ذلك فإن لها الجهر والشدة والانفتاح والاستعلاء والقلقة، وكل منها ظاهر الدلالة على ذلك جدا، وأدل ما فيها من المخلوقات على هذا المقصد النخل،

yücelik ve ululuktur. Bu da ancak onu getirenin de aynı şekilde olmasıyla mümkündür ve bu durum getirdiği her şeyde onun doğruluğunu zorunlu kılar. Tek başına "Kâf" harfi de buna en mükemmel şekilde delalet eder: İlk olarak mahreciyle; zira onun mahreci dilin kökünden, boğaza bitişik olan ve üst damağa denk gelen kısımdandır. Bu durum, surenin maksadının asıl ve yücelik olduğuna bir işarettir; bunların her biri de doğruluğa güçlü bir şekilde delalet eder. Çünkü haberin vaz edilmesinde asıl olan doğruluktur, yalana delaleti ise aklî değil vaz'îdir. Ayrıca bu harf, ismiyle veya müsemmasıyla üç mahreci kuşatıcıdır. Hakikati kuşatmak ise ancak yücelikle, o da ancak doğrulukla olur. Kuşatıcılığından dolayı yeryüzünü çevreleyen dağa da bu ad verilmiştir. Bu onun mahreci yönündendir. Sıfatına gelince, bu konuda pek azametlidir; zira onda cehr, şiddet, infitah, isti'la ve kalkale sıfatları vardır ve bunların her biri bu anlama son derece açık bir şekilde delalet eder. Bu maksada suredeki mahlukat arasından en çok delalet eden ise hurma ağacıdır;

18682. Metin

لما انفردت به عما شاركها من النبلات بالإحاطة بالطول وكثرة المنافع، فإنها جامعة للفكه بالقلب ثم الطلع ثم البسر ثم الرطب وبالاقتيات بالتمر وبالخشب والحطب والقطا والخوض النافع للافتراش والليف النافع للحبال، ودون ذلك وأعلاه من الخلال، هذا مع كثرة ملابسة العرب الذين هم أول مدعو بهذا الكتاب الذكر لها ومعرفتهم بخواصهعا، وأدل ما فيها الطول مع أنه ليس لعروقها من الامتداد في الأرض والتمكن ما لغيرها، ومثل ذلك غير كاف في العادة في الإمساك عن السقوط وكثرة الحمل وعظم الإفناء وتناضد الثمر، ولذلك سميت سورة الباسقات لا النخل)

çünkü o, boyunun uzunluğunu ve faydalarının çokluğunu kuşatmasıyla diğer bitkilerden ayrılmıştır. Zira o; [özü olan] cümmârı, ardından tomurcuğu, ardından koruğu, ardından yaş hurması ile meyve olmayı, kuru hurmasıyla gıda olmayı, odununu, yakacağını, liflerini, sergiye elverişli yapraklarını ve halat yapımına yarayan liflerini ve daha aşağısından en yukarısına kadar tüm meziyetleri kendisinde toplamıştır. Bununla birlikte, bu Kitap ile ilk muhatap olan Arapların onu çokça zikretmeleri ve özelliklerini iyi bilmeleri de söz konusudur. Ondaki en büyük delil ise boyunun uzunluğudur; oysa kökleri diğer ağaçlar gibi toprakta o kadar derin ve sağlam bir şekilde yayılmış değildir. Normalde böylesi bir kök, ağacın devrilmesini önlemeye, bu kadar ağır yükü ve büyük dalları taşımaya ve meyvelerin küme küme dizilmesine yeterli gelmez. İşte bundan dolayı [sureye] hurma ağacı değil, el-Bâsiqât (uzayıp giden boylu ağaçlar) suresi denilmiştir.

18683. Metin

بسم الله (الذي من إحاطة حمده بيانه ما لنبيه ﷺ من إحاطة الحمد، ولقدرته سبحانه من الإحاطة التي ليس لها حد) الرحمن (الذي عم خلقه برحمته حين أرسل إليهم محمدا ﷺ بشرائعه، فهو أصدق العباد، وأظهر بعظيم معجزاته أن قدرته ما لها من نفاذ) الرحين (الذي خص بالفوز في دار القرار أهل الرغاد.

Hamdinin kuşatıcılığından biri de Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'in hamdi kuşatmasını ve Yüce Zâtının kudretinin hiçbir sınırı olmayan bir kuşatıcılığa sahip olduğunu açıklamak olan Allah'ın adıyla. Şeriatlarıyla birlikte kulların en doğrusu olan Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'i kendilerine gönderdiğinde mahlukatını rahmetiyle kuşatan ve büyük mucizeleriyle kudretinin tam bir nüfuza sahip olduğunu gösteren Rahmân'ın [adıyla]. Ebedi karar yurdunda refah ehlini kurtuluşla özel kılan Rahîm'in [adıyla].

18684. Metin

لما ختم سبحانه الحجرات بإحاطة العلم قال أول هذه: {ق} إشارة إلى أنه هو سبحانه وحده المحيط علماً وقدرة بما له من العلو والشدة والقوة القيومية والقهر ونافذ القضاء والفتح لما أراد من المغلقات، بما أشارت إليه القاف بصفاتها وأظهرته بمخرجها المحيط بما جمعه مسماها من المخارج الثلاث: الحلق واللسان والشفاه.

Yüce Allah, Hucurât suresini ilmin kuşatıcılığı ile bitirince bu surenin başında: {ق} “Kâf.” buyurdu. Bu, Kâf harfinin sıfatlarıyla işaret ettiği ve müsemmasının topladığı üç mahreci (boğaz, dil ve dudaklar) kuşatan kendi mahreciyle açığa vurduğu yücelik, şiddet, kayyûmiyet kuvveti, kahredici güç, geçerli kaza ve kapalı olan şeylerden dilediğini açma sıfatlarıyla ilim ve kudret bakımından yalnızca Yüce Zâtının kuşatıcı olduğuna bir işarettir.

18685. Metin

وقد قال الأستاذ أبو الحسن الحرالي في سر افتتاح المفصل بهذا الحرف فقال في آخر كتابه في هذا الحرف: اعلم أن القرآن منزل مثاني، ضمن ما عدا المفصل منه الذي هو من قاف إلى آخر الكتاب العزيز وفاتحة ما يختص بأولي العلم والفقه من مبسوطات الحكم ومحكمات الأحكام ومطولات الأقاصيص، ومتشابه الآيات، والسورة المفتتحة بالحروف الكلية للإحاطة لغيبية المتهجى المسندة إلى آحاد الأعداد، فلعلو رتبة إيراده وطوله ثنى الحق سبحانه الخطاب وانتظمه في سور كثيرة العدد يسيرة عدد الآي قصيرة مقدارها، ذكر فيها من أطراف القصص والمواعظ والأحكام والثناء وأمر الجزاء ما يليق بسماع العامة ليسهل عليهم

Üstat Ebu'l-Hasan el-Harrallî, mufassal surelerin bu harfle başlamasının sırrı hakkında bu harfe dair kitabının sonunda şöyle demiştir: Bil ki Kur'an, mesânî (tekrarlanan) olarak indirilmiştir; Kâf'tan Aziz Kitab'ın sonuna kadar olan mufassal kısmı dışındaki bölümleri ve başlangıcı; geniş hikmetlerden, muhkem hükümlerden, uzun kıssalardan, müteşâbih ayetlerden ve tek tek sayılara dayandırılan hecelenmiş gaybîliğin kuşatıcılığı için küllî harflerle başlayan surelerden ilim ve fıkıh ehline has olan hususları ihtiva eder. İrad edilmesinin mertebesi yüce ve uzun olduğu için, Hak Subhânehû hitabı tekrarlamış ve onu sayısı çok, ayet sayısı az ve miktarı kısa olan birçok surede düzenlemiştir. Bu surelerde, avamın dinlemesine uygun düşecek ve böylece

18686. Metin

سماعه وليأخذوا بحظ مما أخذه الخاصة وليكرر على أسماعهم في قراءة الأئمة له في الصلوات المفروضة التي لا مندوحة لهم عنها ما يكون لهم خلفاً مما يعولهم من مضمون سائر السور المطولات، فكان أحق ما افتتح به مفصلهم حرف ق الذي هو وتر الآحاد، والظاهر منها مضمون ما يحتوي عليه مما افتتح بألف لام ميم، وكذلك كان ﷺ يكثر أن يقرأ في خطبة يوم الجمعة إليهم لأنها صلاة جامعة الظاهر بفاتحة المفصل الخاص بهم، وفي مضمونها من معنى القدرة والقهر المحتاج إليه في إقامة أمر العامة ما فيه كفاية، وشفعت بسورة المطهرة فخصوا بما فيه القهر والإنابة، واختصرت سورة نون من مقتضى العلم بما هو محيط بأمر العامة المنتهي إلى غاية الذكر الشامل للعالمين.

dinlemeleri kolaylaşacak, havassın aldığından bir pay alacaklar ve kendileri için kaçınılmaz olan farz namazlarda imamların okuyuşuyla kulaklarında tekrarlanarak diğer uzun surelerin muhtevasından kendilerine ağır gelen şeylerin yerine geçecek şekilde kıssaların, öğütlerin, hükümlerin, övgünün ve ceza konusunun muhtelif kısımlarını zikretmiştir. Bu sebeple onların mufassal kısmının başlatılmasına en layık olan harf, tek sayıların teki olan ve Elif-Lâm-Mîm ile başlayan surelerin ihtiva ettiği muhtevanın zahirini yansıtan Kâf harfi idi. Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, cuma günü cemaati toplayan bir namaz olduğu için, açıkça onlara has olan mufassalın fatihasını hutbede onlara çokça okurdu. Onun muhtevasında, avamın işini düzene koymada ihtiyaç duyulan kudret ve kahır anlamından yeterli miktarda bulunmaktadır. Bu sure es-Saffât (arındırıcı) suresiyle desteklenmiş, böylece kahır ve inâbe (Allah'a yöneliş) içeren hususlar onlara tahsis edilmiştir; Nûn suresi ise âlemleri kuşatan zikrin nihayetine varan avamın işini kuşatıcı ilmin gereğinden özetlenmiştir.

18687. Metin

ولما كان جميع السور المفتتحة بالحروف المتضمنة للمراتب التسع، العاشر الجامع قواماً وإحاطة في جميع القرآن، ولذلك كانت سورة قاف وسورة ن قواماً خاصاً وإحاطة خاصة بما يخص العامة من القرآن الذين يجمعهم الأرض بما أحاط بظاهرها من صورة جبل قاف، وما أحاط بباطنها من صورة حيوان «نون» الذي تمام أمرهم بما بين مددي إقامتها ولهذا السورة المفتتحة بالحرف ظهر اختصاص القرآن وتميزه عن سائر الكتب لتضمنها الإحاطة التي لا تكون إلا بما للخاتم الجامع، واقترن بها من التفضيل في سورها ما يليق بإحاطتها، ولإحاطة معانيها

Harflerle başlayan tüm sureler dokuz mertebeyi ihtiva ettiğinde, onuncusu bütün Kur'an'da kıvam ve kuşatıcılığı toplayan mertebedir. Bu sebeple Kâf suresi ve Nûn suresi, Kur'an'dan avama has olan şeyler için özel bir kıvam ve özel bir kuşatıcılık olmuştur; avamı yeryüzü toplamaktadır; yeryüzünün zahirini Kâf dağının sureti, bâtınını ise 'Nûn' canlısının sureti kuşatmıştır ki onların durumunun tamamlanması bu ikisinin bekasının sağladığı imkânlar arasındadır. İşte bu harfle başlayan sure sebebiyle, Kur'an'ın diğer kitaplara olan üstünlüğü ve onlardan ayrılan özelliği ortaya çıkmıştır; çünkü o, ancak toplayıcı son peygambere ait olabilecek bir kuşatıcılığı içermektedir. Bu surelerin tafsilatında da onların kuşatıcılığına yaraşır hususlar yer almıştır. Anlamlarının kuşatıcılığı

18688. Metin

وإتمامها كان كل ما فسرت به من معنى يرجع إلى مقتضاها، فهو صحيح في إحاطتها ومنزلها من أسماء الله وترتبها في جميع العوالم، فلا يخطىء فيها مفسر لذلك لأنه كلما قصد وجهاً من التفسير لم يخرج عن إحاطة ما تقتضيه، ومهما فسرت به من أنها من أسماء الله تعالى أو من أسماء الملائكة أو من أسماء الأنبياء أو من مثل الأشياء، وصور الموجودات أو من أنها أقسام أقسم بها، أو فواتح عرفت بها السور، أو أعداد تدل على حوادث وحظوظ من ظاهر الأمر أو باطنه على اختلاف رتب وأحوال مما أعطيه محمد ﷺ من مقدار أمد الخلافة والملك والسلطنة وما ينتهي إليه أمره من ظهور الهداية ونحو ذلك مما يحيط بأمد يومه إلى غير ذلك، وكل داخل في إحاطتها، ولذلك أيضاً لا تختص بمحل مخصوص تلزمه علامة إعراب مخصوصة فمهما قدر في مواقعها من هذه السورة جراً أو نصباً أو رفعاً، فتداخل في إحاطة رتبتها ولم يلزمها معنى خاص ولا إعراب خاص لما لم يكن لها انتظام، لأنها مستقلات محيطات، وإنما ينتظم ما يتم معنى - كل واحد من المنتظمين بحصول الانتظام، وذلك يختص من الكلم بما يقصر عن إحاطة مضمون الحروف حتى أنه متى وقع استقلال وإحاطة في

ve tamamlığı sebebiyle, bu harflerin tefsir edildiği ve onun gerektirdiği manaya dönen her bir mana, onun kuşatıcılığı içinde ve Allah'ın isimlerindeki makamı ile bütün âlemlerdeki tertibi açısından doğrudur. Dolayısıyla bu konuda hiçbir müfessir hata etmiş olmaz; zira tefsir cihetlerinden hangisine yönelirse yönelsin, o harfin gerektirdiği kuşatıcılığın dışına çıkmış olmaz. İster bu harflerin Allah Teâlâ'nın isimlerinden, ister meleklerin isimlerinden, ister nebilerin isimlerinden, ister eşyanın misallerinden ve varlıkların suretlerinden olduğu söylensin; ister kendisiyle yemin edilen kasemler, ister kendileriyle surelerin tanındığı fatihalar, isterse Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'e verilen hilafet, mülk ve saltanat süresinin miktarı ile işinin hidayetin ortaya çıkışına varacağı nihayet gibi rütbe ve durumların farklılığına göre işin zahirinden veya bâtınından olaylara ve nasiplere delalet eden sayılar ve onun gününün vaktini kuşatan benzeri şeyler olduğu şeklinde tefsir edilsin, hepsi de bu harflerin kuşatıcılığına dâhildir. Bu sebeple bu harfler, belirli bir irap alametini zorunlu kılan belirli bir konuma da has kılınmaz. Bu suredeki konumlarında cer, nasb veya ref olarak her ne takdir edilirse edilsin, mertebesinin kuşatıcılığına dâhil olur; onda bir terkip ve diziliş bulunmadığı için ne özel bir mana ne de özel bir irap zorunlu hale gelir. Çünkü bunlar bağımsız ve kuşatıcı unsurlardır. Ancak dizilen unsurlardan her birinin anlamı bu dizilişin gerçekleşmesiyle tamamlanan şeyler bir terkibe girer. Bu durum kelimelerden, harflerin muhtevasını kuşatmaktan aciz kalanlara hastır; hatta bir

18689. Metin

كلمة لم يقع فيها انتظام.

kelimede tam bir bağımsızlık ve kuşatıcılık meydana geldiğinde onda asla bir diziliş/terkip gerçekleşmez.

18690. Metin

ولما أشار سبحانه إلى هذه الإحاطة بالقاف، أقسم على ذلك قسماً هو في نفسه دال عليه فقال: {والقرآن} أي الكتاب الجامع الفارق {المجيد *} الذي له العلو والشرف والكرم والعظمة على كل كلام، والجواب أنهم ليعلمون ما أشارت إليه القاف من قوتي وعظمتي وإحاطة علمي وقدرتي، وما اشتمل عليه القرآن من المجد بإعجازه واشتماله على جميع العظمة، ولم ينكروا شيئاً من ذلك بقلوبهم، ومجيد القرآن كما تقدم في أثناء الفاتحة ما جربت أحكامه من بين عاجل ما شهد وآجل ما علم بعلم ما شهد، وكان معلوماً بالتجربة المتيقنة بما تواتر من القصص الماضي، وما شهد من الأثر الحاضر وما يتجدد مع الأوقات من أمثاله وأشباهه، وإذا تأملت السورة وجدت آيها المنزلة على جميع ذلك، فإنه سبحانه ذكرهم فيها ما يعلمون من خلق السماوات والأرض وما فيهما ومن مصارع الأولين وكذا السورة الماضية ولا سيما آخرها المشير إلى أنه أدخل على الناس الإيمان برجل واحد غلبهم بمجده وإعجازه لمجد منزله بقدرته وإحاطة علمه - والله الهادي، ومن أحاط علماً بمعانيه وعمل ما فيه مجد عند الله وعند الناس.

Yüce Allah Kâf harfiyle bu kuşatıcılığa işaret edince, bizzat kendisi de buna delalet eden bir yeminle yemin ederek şöyle buyurdu: {والقرآن} Yani [hakkı batıldan] ayıran toplayıcı Kitab'a andolsun, {المجيد *} “Şerefli Kur'ân'a andolsun!” ki o, her söze karşı yüceliğe, şerefe, cömertliğe ve azamete sahiptir. Yeminin cevabı şudur: Onlar Kâf harfinin işaret ettiği gücümü, azametimi, ilmimin ve kudretimin kuşatıcılığını ve Kur'an'ın mucizeliğiyle şerefi ve tüm azameti kapsadığını kesinlikle bilmektedirler; kalpleriyle bunlardan hiçbir şeyi inkâr etmiş değillerdir. Fâtiha'nın ortalarında geçtiği üzere Kur'an'ın mecîd (şanlı ve şerefli) oluşu; bizzat müşahede edilen peşin olanlar ile müşahede edilenin bilinmesiyle bilinen gelecek olanlar arasından hükümlerinin tecrübe edilmiş olmasıdır. Bu durum, geçmişten tevatürle gelen kıssalarla, hazır bulunan ve müşahede edilen eserlerle ve zamanla yenilenen benzer ve emsalleriyle kesinleşmiş bir tecrübe ile bilinmekteydi. Sureyi düşündüğün zaman, onun ayetlerinin bütün bunlar üzerine indirilmiş olduğunu görürsün; zira Yüce Allah bu surede onlara göklerin, yerin ve ikisinde bulunanların yaratılışından ve öncekilerin helak edildikleri yerlerden bildikleri şeyleri hatırlatmıştır. Önceki sure de böyledir; bilhassa onun son kısmı, kudreti ve ilminin kuşatıcılığıyla onu indirenin şanı hürmetine, insanlara getirdiği şan ve mucizelikle kendilerine üstün gelen tek bir adam aracılığıyla imanı soktuğuna işaret etmektedir. Hidayet veren Allah'tır. Kim onun anlamlarını tam bir ilimle kuşatır ve içindekilerle amel ederse Allah katında da insanlar katında da şerefli olur.

18691. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما كانت سورة الفتح قد انطوت على جملة من الألطاف التي خص الله بها عباده المؤمنين كذكره تعالى أخوتهم وأمرهم بالتثبت عند غائلة معتد فاسق {يا أيها الذين آمنوا إن جاءكم فاسق بنبأ} الآية، وأمرهم بغض الأصوات عند نبيهم وأن لا يقدموا بين يديه ولا يعاملوه في الجهر بالقول كمعاملة بعضهم بعضاً، وأمرهم باجتناب كثير من الظن ونهيهم عن التجسس والغيبة، وأمرهم بالتواضع في قوله {يا أيها الناس إنا خلقناكم من ذكر وأنثى} وأخبرهم تعالى أن استجابتهم وامتثالهم هذه الأوامر ليست بحولهم، ولكن بفضله وإنعامه، فقال: {ولكن الله حبب إليك الإيمان وزينه في قلوبكم وكره إليكم الكفر والفسوق والعصيان} الآيتين، ثم أعقب ذلك بقوله {يمنون عليك أن أسلموا} الآية، ليبين أن ذلك كله بيده ومن عنده، أراهم سبحانه حال من قضى عليه الكفر ولم يحبب إليه الإيمان ولا زينه في قلبه، بل جعله في طرف من حال من أمر ونهى في سورة الفتح مع المساواة في الخلق وتماثل الأدوات فقال تعالى: {والقرآن المجيد بل عجبوا أن جاءهم منذر منهم} الآيات، ثم ذكر ﷾ وضوح الأدلة {أفلم ينظروا إلى السماء فوقهم} الآيات، ثم ذكر حال غيرهم ممن كان على رأيهم {كذبت قبلهم قوم نوح} ليتذكر بمجموع هذا من قدم ذكره بحاله

İmam Ebu Ca'fer bin ez-Zübeyr şöyle demiştir: Fetih [ve Hucurât] suresi, Allah'ın mümin kullarına has kıldığı birtakım lütufları ihtiva ettiğinde -nitekim Allah Teâlâ'nın onların kardeşliğini zikretmesi ve haddi aşan bir fasığın getireceği felaket anında iyice araştırmalarını emretmesi {يا أيها الذين آمنوا إن جاءكم فاسق بنبأ} “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber getirirse...” ayetinde olduğu gibi; Peygamberlerinin huzurunda seslerini kısmalarını, onun önüne geçmemelerini ve birbirleriyle yüksek sesle konuştukları gibi onunla konuşmamalarını emretmesi; zannın çoğundan kaçınmalarını emredip tecessüs ve gıybeti yasaklaması; {يا أيها الناس إنا خلقناكم من ذكر وأنثى} “Ey insanlar! Şüphesiz biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık...” buyruğunda tevazu göstermelerini emretmesi; bu emirlere icabet edip uymalarının kendi güçleriyle değil, bilakis O'nun lütfu ve ihsanıyla olduğunu {ولكن الله حبب إليك الإيمان وزينه في قلوبكم وكره إليكم الكفر والفسوق والعصيان} “Fakat Allah size imanı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; inkârı, fıskı ve isyanı ise size çirkin gösterdi...” iki ayetinde haber vermesi ve ardından bütün bunların O'nun elinde ve O'nun katından olduğunu açıklamak üzere {يمنون عليك أن أسلموا} “Müslüman oldular diye seni minnet altında bırakmak isterler...” ayetini getirmesi gibi- Yüce Allah onlara, aleyhine küfür hükmü verilmiş, kendisine iman sevdirilmemiş ve kalbinde süslenmemiş olan kimsenin durumunu gösterdi; aksine yaratılıştaki eşitlik ve aletlerin benzerliğine rağmen onu, emredilen ve nehyedilen kimsenin durumunun tam karşısında kıldı ve şöyle buyurdu: {والقرآن المجيد بل عجبوا أن جاءهم منذر منهم} “Kâf. Şerefli Kur'an'a andolsun! Doğrusu kendilerine içlerinden bir uyarıcının gelmesine şaştılar...” ayetleri. Sonra Azîz ve Celîl olan Allah delillerin açıklığını zikretti: {أفلم ينظروا إلى السماء فوقهم} “Üstlerindeki göğe bakmazlar mı?...” ayetleri. Ardından onların görüşünde olan başkalarının durumunu zikretti: {كذبت قبلهم قوم نوح} “Onlardan önce Nûh kavmi de yalanlamıştı...” Ta ki daha önce durumu,

18692. Metin

وأمره ونهيه في سورة الفتح، ويتأدب المؤمن بآداب الله ويعلم أن ما أصابه من الخير فإنما هو من فضل ربه وإحسانه، ثم التحمت الآي إلى قوله خاتمة السورة {نحن أعلم بما يقولون وما أنت عليهم} الآيات - انتهى.

emri ve yasağı zikredilen kimse bütün bunlarla ibret alsın, mümin Allah'ın edepleriyle edeplensin ve kendisine isabet eden hayrın ancak Rabbinin lütfu ve ihsanından olduğunu bilsin. Sonra ayetler surenin sonundaki {نحن أعلم بما يقولون وما أنت عليهم} “Biz onların ne dediklerini çok iyi biliyoruz. Sen onların üzerinde...” ayetlerine kadar birbirine bağlandı. -Sözün sonu-.

18693. Metin

ولما كان هذا ظاهراً على ما هدى إليه السياق، بنى عليه قوله دلالة أخرى على شمول علمه: {بل} أي أن تكذيبهم ليس لإنكار شيء من مجده ولا لإنكار صدقك الذي هو من مجده بل لأنهم {عجبوا} أي الكفار، وأضمرهم قبل الذكر إشارة إلى أنه إذا ذكر شيئاً خارجاً عن سنن الاستقامة انصرف إليهم، والعجب من تغير النفس لأمر خارج عن العادة.

Siyakın rehberlik ettiği husus üzere bu durum aşikâr olunca, O'nun ilminin kuşatıcılığına bir başka delil olmak üzere şu buyruğunu bunun üzerine bina etti: {بل} “Aksine” yani onların yalanlaması onun şanından bir şeyi inkâr ettiklerinden veya onun şanından olan senin doğruluğunu inkâr ettiklerinden değildir; aksine onlar {عجبوا} “şaştılar”, yani kâfirler şaştılar. Açıkça zikredilmeden önce zamirle getirilmesi, istikamet yolunun dışına çıkan bir şey zikredildiğinde bunun onlara raci olacağına bir işarettir. Ucub (şaşırma), alışılmışın dışındaki bir durum sebebiyle nefsin değişmesidir.

18694. Metin

ولما كان المقام لتخويف من قدم بين يدي رسول الله ﷺ أو منّ عليه بالإسلام أو غيره، أو لتخويف من أنكر البعث، اقتصر على النذارة فقال: {أن جاءهم منذر} أنذرهم حق الإنذار من عذاب الله عند البعث الذي هو محط الحكمة، وعجب منهم هذا العجب بقوله: {منهم} لأن العادة عندهم وعند جميع الناس أنه إذا كان النذير منهم لم يداخلهم في إنذاره شك بوجه من الوجوه، وهؤلاء خالفوا عادة الناس في تعجبهم من كون النذير - وهو أحدهم -

Makam, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in önüne geçen veya Müslüman oluşunu onun başına kakan yahut başkalarını korkutma ya da dirilişi inkâr edenleri korkutma makamı olduğu için sadece uyarmakla yetinip şöyle buyurdu: {أن جاءهم منذر} “kendilerine bir uyarıcının gelmesine” yani hikmetin dayanağı olan diriliş anındaki Allah'ın azabından onları hakkıyla uyaran bir uyarıcının gelmesine [şaştılar]. Onların bu şaşkınlığını şu buyruğuyla ayıpladı: {منهم} “içlerinden [bir uyarıcının].” Çünkü onlara ve bütün insanlara göre teamül şudur ki, uyarıcı kendilerinden olduğu zaman onun uyarısı hakkında hiçbir şekilde şüpheye düşmezler. Bunlar ise içlerinden biri olan uyarıcının

18695. Metin

خص بالرسالة دونهم، ولم يدركوا وجه الخصوصية لكونه مثلهم، فكذلك أنكروا رسالته وفضل كتابه بألسنتهم نفاسة وحسداً لأنهم كانوا معترفين بخصائصه التي رفعه الله تعالى عليهم بها قبل الرسالة فحطهم عجبهم ذلك إلى الحضيض من دركات السفه وخفة الأحلام، لأنهم عجبوا أن كان الرسول بشراً وأوجبوا أن يكون الإله حجراً، وعبجوا من أن يعادوا من تراب، وتثبت له الحياة، ولم يعجبوا أن يبتدؤوا من تراب ولم يكن له أصل في الحياة، ولذلك سبب عنه قوله: {فقال} أي بسبب إنذاره بالبعث وعقبه {الكافرون} فأظهر في موضع الإنذار إيذاناً بأنهم لم يخف عليهم شيء من أمره، ولكنهم ستروا تعدياً بمرأى عقولهم الدالة على جميع أمره دلالة ظاهرة، وعبر بما دل على النذارة لأنها المقصود الأعظم من هذه السورة، وجميع سياق الحجرات ظاهر فيها: {هذا} أن يكون النذير منا خصص بالرسالة من دوننا، وكون ما أنذر به هو البعث بعد الموت {شيء عجيب *} أي بليغ في الخروج عن عادة أشكاله، وقد كذبوا في ذلك، أما من جهة النذير فإن أكثر الرسل من الطوائف الذين أرسلوا إليهم، وقليل منهم من كان غريباً ممن أرسل إليه، وأما من جهة البعث فإن أكثر ما في الكون مثل ذلك من إعادة كل من الملوين بعد ذهابه وإحياء الأرض من بعد موتها وابتداء الإحياء لجميع موات الحيوان وإخراج النبات والأشجار

kendileri dururken peygamberlikle özel kılınmasına şaşarak insanların teamülüne aykırı davrandılar. Kendileri gibi bir beşer olması sebebiyle bu hususiyetin yönünü kavrayamadılar. Böylece risalet öncesinde Allah Teâlâ'nın onu kendilerinden üstün kıldığı meziyetlerini itiraf ettikleri halde, çekememezlik ve haset yüzünden onun peygamberliğini ve Kitabının üstünlüğünü dilleriyle inkâr ettiler. Bu şaşkınlıkları onları sefahatin ve akılsızlığın en aşağı derekelerine düşürdü; çünkü peygamberin bir beşer olmasına şaştılar da ilahın bir taş olmasını zorunlu gördüler; topraktan yeniden diriltilip hayata kavuşturulmalarına şaştılar da hayata dair hiçbir aslı yokken baştan topraktan yaratılmış olmalarına şaşmadılar. Bundan dolayı şu buyruğu buna bağlandı: {فقال} “[bunun üzerine] dediler” yani dirilişle uyarılmaları sebebiyle ve hemen peşinden {الكافرون} “inkârcılar”, böylece uyarı makamında açıkça zikredildi ki onların durumundan hiçbir şeyin kendilerine gizli kalmadığı, ancak durumuna açıkça delalet eden akıllarının gözü önünde taşkınlık yaparak [hakkı] örttükleri bildirilsin. Uyarıya delalet eden ifadeyle getirildi; çünkü bu surenin en büyük maksadı budur ve Hucurât'ın bütün siyakı bunda açıktır: {هذا} “Bu”, yani uyarıcının bizden olması ve biz dururken risaletle özel kılınması ile uyardığı şeyin ölümden sonra diriliş olması {شيء عجيب *} “şaşılacak bir şeydir!” Yani benzerlerinin alışılagelmiş durumunun dışına çıkmada pek ileri bir şeydir. Bu konuda yalan söylediler; uyarıcı yönünden bakılırsa, peygamberlerin çoğu kendilerine gönderildikleri topluluklardandır ve kendilerine gönderildiği topluluğa yabancı olan peygamber pek azdır. Diriliş yönünden bakılırsa, kâinattaki çoğu şey bunun gibidir; gidişinden sonra gece ve gündüzün her birinin geri getirilmesi, ölümünden sonra yeryüzünün diriltilmesi, hayvanların tüm ölülerinin baştan diriltilmesi, bitkilerin, ağaçların

18696. Metin

والثمار وغير ذلك مما هو ظاهر جداً.

ve meyvelerin çıkarılması ve son derece açık olan diğer şeyler gibi.

18697. Metin

ولما كان المتعجب منه مجملاً، أوضحه بقوله حكاية عنهم مبالغين في الإنكار، بافتتاح إنكارهم باستفهام إنكاري: {إذا متنا} ففارقت أرواحنا أشباحنا {وكنا تراباً} لا فرق بينه وبين تراب الأرض. ولما كان العامل في الظرف ما تقديره: نرجع؟ دل عليه بقوله والإشارة بأداة البعد إلى عظيم استبعادهم: {ذلك} أي الأمر الذي هو في تمييز ترابنا من بقية التراب في غاية البعد، وهو مضمون الخبر برجوعنا {رجع} أي رد إلى ما كنا عليه {بعيد *} جداً لأنه لا يمكن تمييز ترابنا من بقية التراب. ولما كان السياق لإحاطة العلم بما نعلم وما لا نعلم، توقع السامع الجواب عن هذا الجهل، فقال مزيلاً لسببه، مفتتحاً بحرف التوقع: {قد} أي بل نحن على ذلك في غاية القدرة لأنا قد {علمنا} بما لنا من العظمة {ما تنقص الأرض منهم} أي من أجزائهم المتخللة من أبدانهم بعد الموت وقبله، فإنه لو زاد الإنسان بكل طعام يأكله ولم ينقص صار كالجبل بل نحن دائماً في إيجاد وإعدام تلك الأجزاء، وذلك فرع العلم بها كل جزء في وقته الذي كان نقصه فيه قل ذلك الجزء أو جل، ولم يكن شيء من ذلك إلا بأعيينا

Şaşılan husus kapalı olunca, inkârlarını inkârî bir soruyla başlatarak son derece ileri derecede inkâr eden kimseler olarak onlardan naklen şöyle buyurarak bunu açıkladı: {إذا متنا} “Öldüğümüz zaman mı?” yani ruhlarımız bedenlerimizden ayrıldığı vakit, {وكنا تراباً} “ve toprak olduğumuzda mı?” öyle ki onunla yerin toprağı arasında hiçbir fark kalmamışken. Zarftaki amil "dönecek miyiz?" takdirinde olduğu için, uzaklık edatıyla işaret ederek bunu son derece uzak görmelerine delaletle şöyle buyurdu: {ذلك} “Bu”, yani toprağımızın geri kalan topraktan ayırt edilmesi hususunda son derece uzak olan ve dönüşümüzle ilgili haberin muhtevası olan şey, {رجع} “bir dönüş”, yani eski halimize döndürülüş, {بعيد *} “akıldan uzak [bir dönüştür]!” Son derece uzaktır; çünkü bizim toprağımızın diğer topraktan ayırt edilmesi mümkün değildir. Siyak, bildiğimiz ve bilmediğimiz şeyleri ilmin kuşatıcılığına dair olunca, dinleyen kimse bu cehalete verilecek cevabı bekledi; bunun üzerine sebep olan şeyi ortadan kaldırarak ve beklenti harfiyle başlayarak şöyle buyurdu: {قد} “Gerçekten”, yani aksine biz buna son derece kadiriz, çünkü biz {علمنا} “bilmişizdir”, azametimizle [bildik], {ما تنقص الأرض منهم} “toprağın onlardan neyi eksilttiğini”, yani ölümden sonra ve ölümden önce bedenlerinden ayrılıp eksilen parçalarını. Şayet insan yediği her yiyecekle artsaydı ve hiç eksilmeseydi dağ gibi olurdu; bilakis biz daima o parçaları var etme ve yok etme halindeyizdir. Bu da o parçanın az veya çok olsun, eksildiği vakitte her bir parçayı bilmenin bir sonucudur. Bunlardan hiçbir şey bizim gözetimimiz dışında kalmamıştır;

18698. Metin

بما لنا من القيومية والخبرة النافذة في البواطن فضلاً عن الظواهر والحفظ، الذي لا يصوب إلى جنابه عي ولا غفلة ولا غير، ولكنه عبر بمن لأن الأرض لا تأكل عجب الذنب، فإنه كالبزر لأجسام بني آدم.

zahirleri bir yana bâtınlara nüfuz eden kayyûmiyetimiz, tam vukufiyetimiz ve yüce katına hiçbir acizlik, gaflet ve değişmenin yaklaşamayacağı koruyuculuğumuz sayesinde [böyledir]. Ancak "min" (من) edatıyla ifade etti; zira toprak, Âdemoğullarının bedenleri için tohum gibi olan kuyruk sokumu kemiğini (acbü'z-zeneb) yemez.

18699. Metin

ولما كانت العادة جارية عند جميع الناس بأن ما كتب حفظ، أجرى الأمر على ما جرت به عوائدهم فقال مشيراً بنون العظمة إلى غناه عن الكتاب: {وعندنا} أي على ما لنا من الجلال الغني عن كل شيء {كتاب} أي جامع لكل شيء {حفيظ *} أي بالغ في الحفظ لا يشذ عنه شيء من الأشياء دق أو جل، فكيف يستبعدون على عظمتنا أن لا نقدر على تمييز ترابهم من تراب الأرض ولم يختلط في علمنا شيء من جزء منه بشيء من جزء آخر فضلاً عن أن يختلط شيء منه بشيء آخر من تراب الأرض أو غيرها.

Bütün insanlar nezdinde yazılan şeyin korunmuş olacağı âdeti cari olduğundan, meseleyi onların alışılagelmiş durumları üzere yürüterek, kitaba muhtaç olmadığını azamet 'nûn'u ile işaret edip şöyle buyurdu: {وعندنا} “Ve katımızda”, yani her şeyden müstağni olan celalimize rağmen katımızda, {كتاب} “bir kitap”, yani her şeyi toplayan bir kitap, {حفيظ *} “[her şeyi] koruyan [vardır].” Yani koruması pek üstün olan, küçük veya büyük hiçbir şeyin kendisinden kaçıp kurtulamadığı bir kitap vardır. Bizim azametimize karşı, onların toprağını yerin toprağından ayırt etmeye güç yetiremeyeceğimizi nasıl uzak görürler? Oysa ilmimizde onlardan bir parçaya ait hiçbir şey bir başka parçaya karışmamıştır; nerede kaldı ki ondan bir şey yerin veya başkasının toprağına karışmış olsun!

18700. Metin

ولما كان التقدير: وهم لا ينكرون ذلك من عظمتنا لأنهم معترفون بأنا خلقنا السماوات والأرض وخلقناهم من تراب وإنا نحن ننزل الماء فينبت النبات، أضرب عنه بقوله: {بل الذين كذبوا بالحق} أي الأمر الثابت الذي لا أثبت منه {لما} أي حين {جاءهم} لما ثار عندهم من أجل تعجبهم من إرسال رسولهم من حظوظ النفوس وغلبهم من الهوى، حسداً منهم من غير تأمل لما قالوه ولا تدبر، ولا نظر فيه

Takdirî anlam; "Onlar azametimizden bunu inkâr etmemektedirler; çünkü gökleri ve yeri bizim yarattığımızı, onları da topraktan yarattığımızı, suyu bizim indirip bitkileri bitirdiğimizi itiraf etmektedirler" şeklinde olunca, bundan vazgeçip şöyle buyurdu: {بل الذين كذبوا بالحق} “Aksine [onlar] hakkı yalanladılar”, yani kendisinden daha sabit bir şey bulunmayan sabit gerçeği [yalanladılar], {لما} “ne zaman ki”, yani o vakit ki, {جاءهم} “onlara geldiğinde”. Bu da elçilerinin gönderilmesine şaşırmaları sebebiyle nefislerinin paylarından alevlenen ve hevalarının kendilerine galip gelmesi yüzünden, söylediklerini hiç düşünmeden, derinlemesine incelemeden, ona bakmadan

18701. Metin

ولا تفكر، فلذلك قالوا ما لا يعقل من أن من قدر على إيجاد شيء من العدم وإبدائه لا يقدر على إعادته بعد إعدامه وإفنائه.

ve tefekkür etmeden ortaya çıkan hasetlerinden ileri gelmiştir. Bu yüzden bir şeyi yoktan var etmeye ve baştan yaratmaya gücü yetenin, onu yok edip helak ettikten sonra tekrar iade etmeye güç yetiremeyeceği şeklindeki akıl dışı sözü söylediler.

18702. Metin

ولما تسبب عن انتسابهم في هذا القول الواهي وارتهانهم في عهدته اضطرابهم في الرأي: هل يرجعون فينسبوا إلى الجهل والطيش والسفة والرعونة أم يدومون عليه فيؤدي ذلك مع كفرهم بالذي خلقهم إلى أعظم من ذلك من القتال والقتل، والنسبة إلى الطيش والجهل، قال معبراً عن هذا المعنى: {فهم} أي لأجل مبادرتهم إلى هذا القول السفساف {في أمر مريج *} أي مضطرب جداً مختلط، من المرج وهو اختلاط النبت بالأنواع المختلفة، فهم تارة يقولون: سحر، وتارة كهانة، وتارة شعر، وتارة كذب، وتارة غير ذلك، والاضطراب موجب للاختلاف، وذلك أدل دليل على الإبطال كما أن الثبات والخلوص موجب للاتفاق، وذلك أدل دليل على الحقية، قال الحسن: ما ترك قوم الحق إلا مرج أمرهم - وكذا قال قتادة، وزاد: والتبس عليهم دينهم.

Bu çürük söze sarılmaları ve onun sorumluluğu altında rehin kalmaları sebebiyle fikirlerinde bir çalkantı meydana gelince -acaba dönüp de cehalet, hafiflik, akılsızlık ve ahmaklıkla mı nitelensinler, yoksa bu sözde ısrar edip de kendilerini yaratanı inkâr etmeleriyle birlikte savaş, öldürülme, akılsızlık ve cehaletle nitelenmek gibi bundan daha büyük sonuçlara mı sürüklensinler- bu manayı ifade ederek şöyle buyurdu: {فهم} “Bu yüzden onlar”, yani bu değersiz söze aceleyle sarıldıkları için, {في أمر مريج *} “karışık/çelişkili bir durum içindedirler.” Yani son derece çalkantılı ve karmakarışık bir durumdadırlar. Merac (مرج), otların farklı türlerle birbirine karışmasıdır. Onlar bazen "büyü", bazen "kâhinlik", bazen "şiir", bazen "yalan", bazen de başka şeyler söylerler. Çalkantı ihtilafı gerektirir; bu da batıl oluşun en açık delilidir; nitekim sebat ve ihlas da ittifakı gerektirir ve bu da hak oluşun en açık delilidir. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: "Bir kavim hakkı terk ettiğinde işleri mutlaka karmakarışık olur." Katâde de böyle demiş ve şunu eklemiştir: "Ve dinleri onlara karmaşık gelir."

18703. Metin

ولما أخبرهم أنهم قالوا عن غير تأمل أنكر عليهم ذلك موبخاً لهم دالاًّ على صحة ما أنكروه وفساد إنكارهم بقوله، مسبباً عن عجلتهم إلى الباطل، {أفلم ينظروا} أي بعين البصر والبصيرة {إلى السماء} أي المحيط بهم وبالأرض التي هم عليها. ولما كان هذا اللفظ يطلق على كل ما علا من سقف وسحاب وغيره وإن كان ظاهراً في السقف المكوكب

Düşünmeksizin konuştuklarını haber verince, batıla koşmaları sebebiyle onları kınayıp azarlayarak, inkâr ettikleri şeyin doğruluğunu ve inkârlarının bozukluğunu gösterip şöyle buyurdu: {أفلم ينظروا} “Bakmadılar mı?” yani gözleriyle ve basiretleriyle bakmadılar mı, {إلى السماء} “göğe”, yani kendilerini ve üzerinde bulundukları yeri kuşatan göğe? Bu lafız, tavan, bulut ve benzeri yükselen her şey için kullanılsa da yıldızlarla donatılmış tavan için zahir olduğu halde,

18704. Metin

حققه بقوله: {فوقهم} فإن غيرهم إنما هو فوق ناس منهم لا فوق الكل. ولما كان أمرها عجباً، فهو أهل لأن يسأل عن كيفيته دل عليه بأداة الاستفهام فقال: {كيف بنيناها} أي أوجدناها على ما لنا من المجد والعزة مبنية كالخيمة إلا أنها من غير عمد {وزيناها} أي بما فيها من الكواكب الصغار والكبار السيارة والثابتة {وما} أي والحال أنه ما {لها} وأكد النفي بقوله: {من فروج *} أي فتوق وطاقات وشقوق، بل هي ملساء متلاصقة الأجزاء، فإن كانت هذه الزينة من تحتها فالذي أوقع ذلك على هذا الإحكام الذي يشاهدونه بما فيه من المنافع والستر الذي لا يختل على مر الجديدين، فهو من القدرة بحيث لا يعجزه شيء، وإن كانت الزينة من فوقها فكذلك، وإن كان بعضها من فوق وبعضها من تحت فالأمر عظيم، وهذا يدل على أن السماء كرة مجوفة الوسط مقببة كالبيضة، فإن نفي الفروج فيها على هذا الوجه المؤكد يدل على ذلك دلالة ظاهرة، وأفرد السماء ولم يجمع لأن بناءها على ما ذكر وإن كانت واحدة يدل على كمال القدرة، فإن البناء المجوف لا يمكن بانيه إكمال بنائه من غير أن يكون له فروج، وإن اختل ذلك كان موضع الوصل ظاهراً للرائين ما فيه من فتور وشقوق وقصور وما يشبه ذاك، ولم يمكنه مع ذلك الخروج منه،

şöyle buyurarak bunu pekiştirdi: {فوقهم} “üstlerindeki [göğe]”; zira diğer yükselen şeyler hepsinin değil, sadece bazılarının üzerindedir. Göğün durumu şaşılacak bir şey olup keyfiyeti sorulmaya layık olduğundan soru edatıyla buna işaret edip şöyle buyurdu: {كيف بنيناها} “onu nasıl bina ettiğimize”, yani şanımız ve izzetimizle onu direksiz bir çadır gibi inşa edilmiş olarak nasıl var ettiğimize, {وزيناها} “ve onu nasıl süslediğimize”, yani içindeki küçük, büyük, gezegen ve sabit yıldızlarla [nasıl bezediğimize], {وما} “ve olmadığını”, yani şu halde ki olmadığını, {لها} “onun için” -ve şu buyruğuyla nefyı tekit etti:- {من فروج *} “hiçbir çatlak/yarık bulunmadığını.” Yani hiçbir gediğin, pencerenin ve yarığın bulunmadığını, bilakis parçaları birbirine bitişik, pürüzsüz olduğunu [görmediler mi]? Şayet bu süs onun altındaysa, onu müşahede ettikleri bu sağlamlıkta, içinde taşıdığı menfaatler ve gece ile gündüzün akıp gitmesiyle bozulmayan örtücülükle var eden Zât, öyle bir kudrete sahiptir ki hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. Şayet süs onun üstündeyse yine öyledir; şayet bir kısmı üstünde bir kısmı altındaysa durum pek büyüktür. Bu da göğün, ortası boş, yumurta gibi kubbeli bir küre olduğuna delalet eder; zira onda çatlakların bu şekilde tekitli olarak nefiy edilmesi buna açıkça delalet etmektedir. Göğü çoğul değil tekil olarak getirdi; çünkü zikredilen şekliyle inşası, tek bir gök de olsa tam bir kudrete delalet eder. Zira içi boş yapıyı inşa eden kimse, onda gedikler olmaksızın inşasını tamamlayamaz; eğer bu durum bozulursa birleşim yeri, içindeki gevşeklikler, yarıklar, kusurlar ve benzeri şeylerle bakanlara aşikâr olur ve bununla birlikte oradan çıkması da mümkün olmaz;

18705. Metin

إن كان داخله فلم يقدر على حفظ خارجه، وإن كان خارجه لم يتمكن من حفظ داخله، وهذا الكون محفوظ من ظاهره وباطنه، فعلم أن صانعه منزه عن الاتصاف بما تحيط به العقول بكونه داخل العلم أو خارجه أو متصلاً به أو منفصلاً عنه، أو محتاجاً في الصنعة إلى إله أو في الحفظ إلى ظهير أو معين، وجمع الفرج للدلالة على إرادة الجنس بالسماء بعد ما أفاده إفراد لفظها، فيدل الجمع مع إرادة الجنس على التوزيع، مع الإفهام إلى أن الباني لو احتاج في هذا الخلق الواسع الأطراف المتباعد الأكناف إلى فرج واحد لاحتاج إلى فروج كثيرة.

şayet içinde olursa dışını korumaya güç yetiremez, şayet dışında olursa içini korumaya muvaffak olamaz. Bu kâinat ise zahiriyle de bâtınıyla da korunmuştur. Böylece bilindi ki onun yaratıcısı, akılların kavrayabileceği 'âlemin içinde veya dışında olmak, ona bitişik veya ondan ayrı olmak, yaratmada bir ilaha veya korumada bir yardımcıya ve destekçiye muhtaç olmak' gibi vasıflardan münezzehtir. Semâ lafzının tekil kılınmasının ifade ettiği anlamdan sonra cins kastedildiğine delalet etmek üzere füruc (çatlaklar/gedikler) çoğul olarak getirilmiştir. Cins iradesiyle birlikte çoğul getirilmesi taksime delalet eder; bununla birlikte inşa edenin, sınırları geniş ve tarafları birbirinden uzak olan bu mahlukatta tek bir gediğe ihtiyacı olsaydı birçok gediğe ihtiyaç duyacağını da bildirir.

18706. Metin

فإن هذا الجرم الكبير لا يكفي فيه فرج واحد لمن يحتاج إلى الحركة، فنزل كلام العليم الخبير على مثل هذه المعاني، ولا يظن أنه غيرت فيه صنعة من الصنع لأجل الفاصلة فقط، فإن ذلك لا يكون إلا من محتاج، والله متعال عن ذلك، ويجوز - وهو أحسن - أن يراد بالفروج قابلية الإنبات لتكون - مثل الأرض - يتخللها المياه فيمتد فيها عروق الأشجار والنبات وتظهر منها، وأن يراد بها الخلل كقوله تعالى {ما ترى في خلق الرحمن من تفاوت فارجع البصر هل ترى من فطور} [الملك: ٣] أي خلل واختلاف وفساد، وهو لا ينفي الأبواب والمصاعد - والله أعلم.

Zira bu büyük cisimde harekete ihtiyaç duyan kimse için tek bir gedik yetmez. Her şeyi bilen ve her şeyden haberdar olan Allah'ın kelamı böylesi manalara hamledilir; sırf fasıla (ayet sonu uyumu) uğruna onda sanatlardan bir sanatın değiştirildiği zannedilmemelidir; çünkü bu ancak muhtaç olandan sadır olur, Allah ise bundan pek yücedir. Furucla; yer gibi suların içine sızıp ağaçların ve bitkilerin köklerinin uzayıp fışkırması için bitki bitirme kabiliyetinin kastedilmiş olması da -ki bu daha güzeldir- veyahut Allah Teâlâ'nın şu buyruğunda olduğu gibi bozukluğun kastedilmiş olması da caizdir: {ما ترى في خلق الرحمن من تفاوت فارجع البصر هل ترى من فطور} [Mülk: 3] “Rahmân'ın yaratmasında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kez daha gözünü çevir bak, hiçbir çatlak/kusur görüyor musun?” Yani hiçbir kusur, ihtilaf ve fesat [göremezsin]. Bu ise kapıların ve yükselme yollarının varlığını nefyetmez. -Allah en iyisini bilir-.

18707. Metin

ولما دل سبحانه على تمام قدرته وكمال علمه وغير ذلك من صفات الكمال بآية السماء، أتبع ذلك الدلالة على أنه لا يقال فيه داخل العالم ولا خارجه لأنه متصل به ولا منفصل عنه، نبه على ذلك بالدلالة على آية الأرض، وأخرها لأن السماء أدل على المجد الذي هذا سياقه، لأنها أعجب صنعة وأعلى علوّاً وأجل مقداراً وأعظم أثراً، وأن الأرض لكثرة الملابسة لها والاجتناء من ثمارها يغفل الإنسان عن دلالتها، بما له في ذلك من الصنائع والمنافع، فقال: {والأرض} أي المحيطة بهم {مددناها} أي جعلناها لما لنا من العظمة مبسوطة لا مسنمة. ولما كان الممدود يتكفأ، قال: {وألقينا} بعظمتنا {فيها رواسي} أي جبالاً ثوابت كان سبباً لثباتها، وخالفت عادة المراسي في أنها من فوق، والمراسي تعالجونها أنتم من تحت.

Yüce Allah gök ayetiyle tam kudretine, kemal ilmine ve diğer kemal sıfatlarına delil getirince, bunun peşinden 'âlemin içinde veya dışında denilemez, çünkü O ona bitişik de değildir ondan ayrı da değildir' hakikatine delalet etmek üzere yer ayetine dikkat çekti. Yeri sonraya bıraktı; çünkü gök, siyakı bu olan şan ve şerefe daha çok delalet eder; zira o, sanatı daha şaşırtıcı, yüceliği daha yüksek, kıymeti daha ulu ve eseri daha büyüktür. Yeryüzü ise onunla fazlaca içli dışlı olunması ve meyvelerinin toplanması sebebiyle, insanın ondaki sanatları ve menfaatleri dolayısıyla onun delaletinden gafil kaldığı bir yerdir. Şöyle buyurdu: {والأرض} “Yeryüzünü de”, yani onları kuşatan yeri, {مددناها} “yayıp döşedik”, yani azametimizle onu hörgüç gibi tümsek değil, yayılmış kıldık. Uzatılıp yayılan şey sallanıp dengesini kaybedeceği için şöyle buyurdu: {وألقينا} “ve yerleştirdik”, azametimizle, {فيها رواسي} “onda sabit dağlar”, yani sabit kalmasına sebep olan sabit dağlar yerleştirdik. Bunlar gemi demirlerinin alışılagelmiş durumundan farklı olarak üsttendir; sizin kullandığınız gemi demirleri ise alttandır.

18708. Metin

ولما كان سكانها لا غنى لهم عن الرزق، قال ممتناً عليهم: {وأنبتنا} بما لنا من العظمة {فيها} وعظم قدرتها بالتبعيض فقال: {من كل زوج} أي صنف من النبات تزاوجه أشكاله بأرزاقكم كلها {بهيج *} أي هو في غاية الرونق والإعجاب، فكان - مع كونه رزقاً - متنزهاً.

Yeryüzü sakinleri rızıktan müstağni olamayacakları için onlara lütufta bulunarak şöyle buyurdu: {وأنبتنا} “ve bitirdik”, azametimizle, {فيها} “onda”, -kudretini kısmi kılma/çeşitlendirme ile büyüterek şöyle buyurdu:- {من كل زوج} “her çiftten/türden”, yani rızıklarınızın tamamıyla eşleşen bitki türlerinden, {بهيج *} “gönül açıcı [bitkiler].” Yani son derece parlak ve hayranlık uyandırıcı olan; böylece hem rızık hem de seyirlik bir güzellik olmuştur.

18709. Metin

ولما ذكر هذه الصنائع الباهرة، عللها بقوله: {تبصرة} أي جعلنا هذه الأشياء كلها، أي لأجل أن تنظروها بأبصاركم، ثم تتفكروا ببصائركم، فتعبروا منها إلى صانعها، فتعلموا ما له من العظمة {وذكرى} أي ولتتذكروا بها تذكراً عظيماً، بما لكم من القوى والقدر فتعلموا

Bu göz kamaştırıcı sanatları zikredince, illetini şu buyruğuyla açıkladı: {تبصرة} “bir basiret (göz açıcı ibret)”, yani bütün bu şeyleri kıldık; ta ki gözlerinizle onlara bakasınız, sonra basiretlerinizle tefekkür edesiniz, onlardan yaratıcılarına intikal edip O'nun ne büyük bir azamete sahip olduğunu bilesiniz, {وذكرى} “ve bir öğüt olsun diye.” Yani sahip olduğunuz güç ve kudret nispetinde bunlarla büyük bir hatırlayışla hatırlayasınız; böylece

18710. Metin

بعجزكم عن كل شيء من ذلك أن صانعها لا يعجزه شيء، وأنه محيط بجميع صفات الكمال، لو ألم بجنابه شائبة من شوائب النقص لما فاض عنه هذا الصنع الغريب البديع.

bunlardan hiçbir şeye güç yetiremeyişinizle, onları yaratanı hiçbir şeyin aciz bırakamayacağını ve O'nun bütün kemal sıfatlarını kuşattığını bilesiniz. Eğer O'nun yüce katına noksanlık şaibelerinden bir şaibe ilişseydi, bu harikulade ve eşsiz yaratılış O'ndan sadır olmazdı.

18711. Metin

ولما كان من لا ينتفع بالشيء كأنه عادم لذلك الشيء، قصر الأمر على المنتفع فقال: {لكل عبد} يتذكر بما له من النقص وبما دل عليه هذا الصنع من الكمال أنه عبد مربوب لصانعه. ولما كان الإنسان لما له من النقصان لا يزال كلما أعلاه عقله أسفله طبعه، فكان ربما ظن أنه لا يقبل إذا رجع، رغبة في الرجوع بقوله: {منيب *} أي رجاع عما حطه عنه طبعه إلى ما يعليه إليه عقله، فيرجع من شهود هذه الأفعال إلى شهود هذه الصفات إلى علم الذات.

Bir şeyden faydalanmayan kimse sanki o şeye sahip değilmiş gibi olduğundan, bu durumu faydalanan kimseye has kılarak şöyle buyurdu: {لكل عبد} “her kul için”, sahip olduğu noksanlık ve bu sanatın delalet ettiği kemal ile yaratıcısının kulu ve terbiyesi altında olduğunu hatırlayan her kul için. İnsan, sahip olduğu noksanlık sebebiyle aklı onu her ne kadar yüceltsen tabiatı onu daima aşağı çektiğinden ve döndüğü zaman kabul edilmeyeceğini zannedebileceğinden, şu buyruğuyla dönmeye teşvik etti: {منيب *} “[Allah'a] yönelen.” Yani tabiatının kendisini düşürdüğü şeyden aklının kendisini yücelttiği şeye çokça dönen; böylece bu fiillerin müşahedesinden bu sıfatların müşahedesine, oradan da Zât'ın ilmine döner.

18712. Metin

ولما كان إنزال الماء أبهر الآيات وأدلها على أنه أجلّ من أن يقال: إنه داخل العالم أو خارجه، أو متصل به أو منفصل عنه، مع أن به تكوّن النبات وحصول الأقوات وبه حياة كل شيء، أفرده تنبيهاً على ذلك فقال: {ونزلنا} أي شيئاً فشيئاً في أوقات على سبيل التقاطر وبما يناسب عظمتنا التي لا تضاهى بغيب، بما له من النقل والنبوع والنفوذ فنزل دفعة واحدة فأهلك ما نزل عليه فزالت المفقرة وعادت المنفعة مضرة {من السماء} أي المحل العالي الذي لا يمسك فيه الماء عن دوام التقاطر إلا بقاهر {ماء مباركاً} أي نافعاً جداً ثابتاً لا خيالاً محيطاً

Bitkilerin oluşumu, gıdaların elde edilmesi ve her şeyin hayat bulması onunla gerçekleşmekle birlikte, suyun indirilmesi ayetlerin en göz kamaştırıcısı ve O'nun 'âlemin içinde veya dışında, ona bitişik veya ondan ayrı' denilmekten çok daha yüce olduğuna en çok delalet edeni olduğundan, buna dikkat çekmek üzere onu müstakil olarak zikredip şöyle buyurdu: {ونزلنا} “Ve indirdik”, yani damla damla vakitler halinde azar azar ve gayb ile kıyaslanamaz azametimize yaraşır bir şekilde, taşıma, kaynama ve nüfuz etme özelliğiyle; zira tek seferde inseydi üzerine indiği şeyi helak eder, ihtiyaç ortadan kalkar ve fayda zarara dönerdi, {من السماء} “gökten”, yani zorba bir güç olmaksızın suyun sürekli damlamaktan alıkonulamayacağı yüksek mekândan, {ماء مباركاً} “bereketli bir su”, yani son derece faydalı, kalıcı, hayalî olmayan, kuşatıcı

18713. Metin

بجميع منافعكم.

bütün menfaatlerinizi [içeren bir su indirdik].

18714. Metin

ولما كان الماء سبباً في تكون الأشياء، وكان ذلك سبباً في انعقاده حتى يصير خشباً وحباً وعنباً، وغير ذلك عجباً، قال: {فأنبتنا} معبراً بنون العظمة {به جنات} من الثمر والشجر والزرع وغيره مما تجمعه البساتين فتجنّ - أي تستر - الداخل فيها. ولما كان القصب الذي يحصد فيكون حبه قوتاً للحيوان وساقه للبهائم، خصه بقوله: {وحب الحصيد} أي النجم الذي من شأنه أن يحصد من البر والشعير ونحوهما، وأومأ بالتقييد إلى أن هذه الحبوب أشرف من حب اللآلىء الذي ينبته الله من المطر لأنها لقيام النبتة؟ وتلك للزينة، ولما كان النخل من أعجبه ما يتكون منه مع ما له من المنافع التي لا يساويه فيها شجر، والطباق للرزع بالطول والقصر والاتساق بالاقتيات للآدميين والبهائم، قال: {والنخل باسقات} أي عاليات طويلات على جميع الأشجار المثمرة ذوات أثمار طيبة {لها} مع يبس ساقها {طلع نضيد *} أي مصفوف متراكم بعضه فوق بعض، وهو حشو طلعه، والطلع ذلك الخارج من أعلى النخلة كأنه فعلان مطبقان، والحمل النضيد بينهما، والطرف محدد، أو الطلع ما يبدو من ثمر النخل أول ظهورها، وذلك القشر يسمى الكفرى لتعطيته إياه على أحكم مما يكون وأوثق، والطلع يشبه ما للناقة المبسق من اللبا المتكون في ضرعها

Su şeylerin oluşumuna sebep olup bu durum da onun odun, tane, üzüm ve benzeri şaşırtıcı şeylere dönüşmesine vesile olunca, azamet 'nûn'u ile ifade ederek şöyle buyurdu: {فأنبتنا} “Böylece bitirdik”, {به جنات} “onunla bahçeler”, meyvelerden, ağaçlardan, ekinlerden ve bahçelerin topladığı ve içine gireni örten diğer şeylerden [bahçeler bitirdik]. Hasat edilen kamış/sapın tanesi hayvanların azığı, sapı da davarların yiyeceği olduğundan, onu şu buyruğuyla tahsis etti: {وحب الحصيد} “ve hasat edilen taneler”, yani buğday, arpa ve benzeri hasat edilme özelliğine sahip olan bitkileri. Kayıtlamak suretiyle bu tanelerin, Allah'ın yağmurdan bitirdiği inci tanelerinden daha şerefli olduğuna işaret etti; zira bunlar bitkinin ayakta durması içindir, inciler ise süs içindir. Hurma ağacı ise, hiçbir ağacın kendisine denk olamayacağı faydalarıyla birlikte sudan meydana gelen şeylerin en şaşırtıcısı olduğundan, uzunluk ve kısalıkta ekine denklik gösterip insanların ve hayvanların beslenmesiyle uyum sağladığından şöyle buyurdu: {والنخل باسقات} “ve boy atmış hurma ağaçları”, yani bütün meyve veren ağaçların üzerinde yükselen, uzun boylu ve güzel meyvelere sahip [hurmalar bitirdik], {لها} “onun vardır”, gövdesinin kuruluğuna rağmen, {طلع نضيد *} “birbiri üstüne dizilmiş salkımları/tomurcukları olan.” Yani birbiri üzerine kümelenmiş, istiflenmiş olan tomurcukları vardır; bu da onun tomurcuğunun içidir. Tal' (طلع), hurma ağacının tepesinden çıkan, sanki birbirine kapanmış iki kap gibi olan şeydir; üst üste dizilmiş meyve bunların arasındadır ve ucu sivridir. Yahut tal', hurmanın meyvesinden ilk ortaya çıkan şeydir; bu kabuğa son derece sağlam ve muhkem bir şekilde onu örttüğü için küfrâ (كفرى) adı verilir. Tomurcuk, doğurmak üzere olan devenin memesinde oluşan ağız sütüne benzer;

18715. Metin

قبل النتاج، ثم يصير بعد اتحاده في البياض وهو طلع إلى الافتراق حال الينوع إلى أحمر وأصفر وأخضر وغير ذلك من الألوان الغريبة، والأوصاف العجيبة، وهي محيطة المنافع بالتفكه على عدة أنواع والاقتيات وغير ذلك، وطلعها مخالف لعادة أكثر الأشجار فإن ثمارها مفردة، كل حبة منفردة عن أختها.

doğumdan önce [böyledir]. Sonra tomurcuk halindeyken beyazlıkta birleştikten sonra, olgunlaşma anında kırmızıya, sarıya, yeşile ve diğer garip renklere, şaşırtıcı vasıflara ayrılarak çeşitlenir. Birçok türüyle meyve olarak yenilmesi, gıda yapılması ve diğer yönleriyle menfaatleri kuşatıcıdır. Onun tomurcuğu çoğu ağacın alışılagelmiş durumuna aykırıdır; zira diğerlerinin meyveleri tektir, her bir tane diğerinden ayrıdır.

18716. Metin

ولما ذكر سبحانه بعض ما له في الماء من العظمة، ذكر له علة هي غاية في المنة على الخلق فقال: {رزقاً للعباد} أي أنبتنا به ذلك لأجل أنه بعض ما جعلناه رزقهم.

Yüce Allah suda tecelli eden azametinden bazı hususları zikredince, mahlukat üzerine en büyük lütuf olan illetini zikredip şöyle buyurdu: {رزقاً للعباد} “kullara rızık olmak üzere”, yani onlar için kıldığımız rızkın bir parçası olsun diye onunla bunları bitirdik.

18717. Metin

ولما كان ذلك أعظم مذكر للبصراء بالبعث ولجميع صفات الكمال، أتبعه ما له من التذكير بالبعث بخصوصه فقال: {وأحيينا به} أي الماء بعظمتنا {بلدة} وسمها بالتاء إشارة إلى أنها في غاية الضعف والحاجة إلى الثبات والخلو عنه، وذكر قوله: {ميتاً} للزيادة في تقرير تمكن الحاجة فيها. ولما كان هذا خاصة من أوضح أدلة البعث، قال على سبيل النتيجة: {كذلك} أي مثل هذا الإخراج العظيم {الخروج *} الذي هو لعظمته كأنه مختص بهذا المعنى، وهو بعث الموتى من قبورهم على ما كانوا عليه في الدنيا، لا فرق بين خروج النبات بعد ما تهشم في الأرض وصار تراباً كما كان من بين أصفره وأبيضه وأحمره وأخضره وأزرقه إلى غير ذلك، وبين إخراج

Bu durum, basiret sahipleri için dirilişi ve bütün kemal sıfatlarını en çok hatırlatan şey olduğundan, özellikle dirilişi hatırlatıcı yönünü onun peşinden getirerek şöyle buyurdu: {وأحيينا به} “ve onunla hayat verdik”, yani azametimizle su sayesinde, {بلدة} “bir beldeye”, -son derece zayıf olduğuna, sebat bulmaya ve kuraklıktan kurtulmaya muhtaç olduğuna işaret etmek üzere onu 'tâ' (dişilik eki) ile vasfetti- ve ihtiyacın onda iyice yerleştiğini pekiştirmek için {ميتاً} “ölü” buyruğunu zikretti. Bu durum bilhassa dirilişin en açık delillerinden biri olduğundan bir netice olarak şöyle buyurdu: {كذلك} “İşte böyledir”, yani bu muazzam çıkarılış gibidir, {الخروج *} “[kabirlerden] çıkış!” Azametinden dolayı sanki bu manaya tahsis edilmiş gibidir ki o da ölülerin kabirlerinden dünyadaki halleri üzere diriltilmesidir. Bitkinin toprakta ufalanıp un ufak olduktan sonra sarısı, beyazı, kırmızısı, yeşili, mavisi ve benzeri renkleriyle önceki gibi çıkması ile

18718. Metin

ما تفتت من الموتى كما كانوا في الدنيا، قال أبو حيان: ذكر تعالى في السماء ثلاثة: البناء والتزيين ونفي الفروج، وفي الأرض ثلاثة: المد وإلقاء الرواسي والإنبات، قابل المد بالبناء لأن المد وضع والبناء رفع، وإلقاء الرواسي بالتزيين بالكواكب لارتكاز كل واحد منها - أي على سطح ما هو فيه والإنبات المترتب على الشق بانتفاء الفروج، فلا شق فيها، ونبه فيما تعلق به الإنبات على ما يقطف كل سنة ويبقى أصله، وما يزرع كل سنة أو سنتين ويقطف كل سنة، وعلى ما اختلط من جنسين، فبعض الثمار فاكهة لا قوت، وأكثر الزرع قوت والثمر فاكهة وقوت.

ölülerden ufalanıp dağılanların dünyadaki halleri gibi çıkarılması arasında hiçbir fark yoktur. Ebu Hayyân şöyle demiştir: Yüce Allah gökte üç şeyi zikretti: İnşa etme, süsleme ve çatlakların yokluğu. Yerde de üç şeyi zikretti: Yayma, sabit dağları yerleştirme ve bitirme. Yaymayı inşa etmenin karşısına koydu; çünkü yaymak yere koymak, inşa etmek ise yükseltmektir. Sabit dağları yerleştirmeyi ise yıldızlarla süslemenin karşısına koydu; çünkü her biri bulunduğu yüzeye sabitlenmiştir. Yarılarak çıkan bitki bitirmeyi ise çatlakların bulunmayışının karşısına koydu; zira gökte hiçbir yarık yoktur. Bitki bitirmeyle ilgili hususlarda ise; her yıl toplanıp kökü baki kalanlara, her yıl veya iki yılda bir ekilip her yıl toplananlara ve iki cinsten karışık olanlara dikkat çekti. Zira meyvelerin bir kısmı gıda değil yemiştir; ekinlerin çoğu gıdadır, hurma ise hem yemiş hem gıdadır.

18719. Metin

ولما وصل الأمر إلى حد لا خفاء معه، فصح أنهم يعلمون ذلك ولم يحملهم على التصريح بالتكذيب به إلا المبادرة إلى ذلك بغلبة الهوى من غير تأمل لعاقبته، فصار من باب لزوم الغلط، وكان السياق لإنكار البعث الذي جاء به منذر من القوم المنذرين، كان كأنه قيل: إن إنكار هؤلاء أعجب، فهل وقع هذا لأحد قط، فقال تعالى مسلياً لهذا النبي الكريم لأن المصيبة إذا عمت هانت، مبيناً لمجد القرآن ولمجد آياته تحقيقاً للإنذار وتحذيراً به لا للنصيحة: {كذبت} وسم الفعل بالتاء إشارة إلى هوانهم في جنب هذا المجد ولما كان هؤلاء الأحزاب المذكورون لقوتهم وكثرتهم كأنهم أهل المجد قاطبة قد استغرقوا زمانها ومكانها، أسقط الجارّ فقال: {قبلهم} .

İş hiçbir kapalılık kalmayacak bir sınıra ulaşıp bunu bildikleri kesinleşince, onları açıkça yalanlamaya sevk eden tek şey akıbetini düşünmeksizin hevanın galebe çalmasıyla buna aceleyle kalkışmaları olunca -ki bu hata etmenin kaçınılmazlığı kabilinden oldu- ve siyak da uyarılan kavimden bir uyarıcının getirdiği dirilişi inkâr etmeye dair olunca, sanki şöyle denilmiş gibi oldu: "Bunların inkârı pek şaşırtıcıdır; peki bu durum daha önce hiç kimsenin başına geldi mi?" Bunun üzerine Yüce Allah, musibet genele yayılınca hafifleyeceği için bu kerim Peygamber'i teselli ederek, nasihat için değil bir uyarı ve korkutma olmak üzere Kur'an'ın şanını ve ayetlerinin yüceliğini açıklayarak şöyle buyurdu: {كذبت} “Yalanladı”, bu şan karşısındaki değersizliklerine işaret etmek üzere fiili 'tâ' (dişilik) ile getirdi. Zikredilen bu fırkalar güçleri ve çoklukları sebebiyle sanki şan ve şerefin tamamına sahipmiş gibi zaman ve mekânını kapladıklarından cer edatını düşürerek şöyle buyurdu: {قبلهم} “onlardan önce”.

18720. Metin

ولما لم تكن لهم شهرة يعرفون بها قال: {قوم نوح} وأشار

Kendileriyle tanınacakları bir şöhretleri bulunmadığı için şöyle buyurdu: {قوم نوح} “Nûh kavmi”. Ve işaret

18721. Metin

إلى عظيم التسلية بأنهم جاءهم منذر منهم، وكانوا في القوة في القيام فيما يحاولونه والكثرة بحيث لا يسع الأفهام جميع أوصافهم، فآذوا رسولهم وطال أذاهم قريباً من عشرة قرون ولما كان آخر أمرهم أنه التقى عليهم الماءان: ماء السماء، وطلع إليهم ماء الأرض فأغرقهم، أتبعهم من طائفتهم قصتهم بأن نزل بهم الماء فأوبقهم لما بين حاليهم من الطباق دلالة على عظيم القدرة والفعل بالاختيار فقال: {وأصحاب الرس} أي البئر التي تقوضت بهم فخسفت مع ما حولها فذهبت بهم وبكل ما لهم كما ذكرت قصتهم في الفرقان. ولما كانت آية قوم صالح من أعظم الدلالات على القدرة على البعث، وكان إهلاكهم مناسباً لإهلاك من قبلهم، أما لأصحاب الرس فكان بالرجفة التي هي على مبدأ الخسف، وأما لقوم نوح فلأن الرجفة تأثرت عن الصيحة التي حملتها الريح التي من شأنها حمل السحاب الحامل للماء، أتبعهم بهم، وكانوا أصحاب بئر ولم يخسف بهم فقال: {وثمود *} ولما اتفق قوم هود ﵇ والقبط بالإهلاك بالريح التي أثرت بها صيحة ثمود، أولئك مع الحجارة والرمل وهؤلاء بالماء الذي فرقه الله بالريح عند ضرب العصي، وكان لكل منهما من ضخامة الملك وعز السلطان ما هو مشهور قدم أشدهما أبداناً وأوسعهما ملكاً لأن إهلاكهم كان أدل دليل على القدرة وأقرب شبهاً بهلاك ثمود فقال: {وعاد} وعطف عليه

etti ki, kendilerine içlerinden bir uyarıcı gelmişti; giriştikleri işleri yürütmede güçleri ve çoklukları tüm vasıflarını anlayışların kavrayamayacağı derecedeydi. Elçilerine eziyet ettiler ve eziyetleri yaklaşık on asır sürdü. İşlerinin sonu, üzerlerine iki suyun (gök suyu ile yerden fışkıran yer suyunun) kavuşup onları boğması şeklinde olunca, büyük bir kudrete ve dilediğini yapmaya delalet eden bu iki durum arasındaki tezat dolayısıyla, başlarına su inip onları helak eden kıssalarıyla kendi zümrelerinden olanları onların peşine ekleyerek şöyle buyurdu: {وأصحاب الرس} “ve Ashâb-ı Ress”, yani üzerlerine çöküp etrafıyla birlikte batan, onları ve sahip oldukları her şeyi alıp götüren kuyu [halkı]; nitekim Furkân suresinde kıssaları zikredilmiştir. Salih'in kavminin ayeti dirilişe kadir olmanın en büyük delillerinden olup helak edilmeleri de kendilerinden öncekilerin helakine uygun düştüğünden -Ashâb-ı Ress için bu yere batmanın başlangıcı olan sarsıntı ile idi; Nûh kavmi için ise sarsıntı, su taşıyan bulutları sevk etme özelliğine sahip rüzgârın taşıdığı sayhadan (çığlıktan) ileri gelmişti- onları bunların peşine ekledi; onlar kuyu sahipleri idiler ama yere batırılmamışlardı; şöyle buyurdu: {وثمود *} “ve Semûd”. Hûd aleyhisselâm'ın kavmi ile Kıptîler, Semûd'un sayhasının etkili kıldığı rüzgârla helak edilmede birleştiklerinde -onlar taş ve kumla, bunlar ise asanın vurulması anında Allah'ın rüzgârla yardığı su ile helak oldular- ve her iki grubun da mülkünün büyüklüğü ve saltanatının izzeti meşhur olduğundan, bedenleri daha güçlü ve mülkleri daha geniş olanı öne aldı; zira onların helak edilmesi kudrete en açık delildi ve Semûd'un helakine daha çok benziyordu; şöyle buyurdu: {وعاد} “ve Âd”. Ve ona atfetti ki

18722. Metin

أقرب الطائفتين شبهاً بالهلاك بقوم نوح وأصحاب الرس فقال: {وفرعون} نص عليه لأنه ليس في مادة هذا الغرق كافر غيره، والنص عليه يفهم غيره، وما تقدم في غير هذه السورة غير مرة من وصفه بأنه ملك قاهر وأنه استخفهم فأطاعوه فيعلم كفرهم طاعة له، وأنه ليوافق ما قبله وما بعده. ولما كان السياق للعزة والشقاق، فلم يدع داع إلى إثبات ذي الأوتاد.

helak oluş bakımından Nûh kavmine ve Ashâb-ı Ress'e en yakın olan iki fırkadan biridir; şöyle buyurdu: {وفرعون} “ve Firavun”. Açıkça onu zikretti; zira bu boğulma hadisesinde ondan başka kâfir yoktur; onu açıkça zikretmek başkalarını da anlatır. Bu surenin dışında onun kahredici bir hükümdar olduğu, kavmini küçümsediği ve onların da kendisine itaat ettikleri defalarca geçmişti; böylece onların küfrünün ona itaat etmekten kaynaklandığı bilinir ve bu durum öncesine ve sonrasına da uygun düşer. Siyak izzet ve şikak (düşmanlık) siyakı olduğundan, "kazıklar sahibi" sıfatını zikretmeyi gerektiren bir sebep kalmamıştır.

18723. Metin

ولما كان هلاك المؤتفكات جامعاً في الشبهة بهلاك جميع من تقدم بالخسف وغمرة الماء بعد القلب في الهواء، أتبعهم بهم معبراً عنهم بأخصر من تسميه قبائلهم أو مدنهم لأنها عدة مدن، وعبر بالأخوة دون القوم لأن السياق لتكذيب من هو منهم لأنه أدخل في التسلية فقال: {وإخوان لوط *} أي أصهاره الذين جبروا بينهم وبينه مع المصاهرة بالمناصرة لملوكهم ورعاياهم على من ناواهم بنفسه وعمه إبراهيم ﵉ كما مضى بيانه في البقرة ما صار كالأخوة، ومع ذلك عاملوه بما اشتق من لفظ هذا الجمع من الجناية له ولأنفسهم وغيرهم.

Lût kavminin helak edilişi, havada ters çevrildikten sonra yere batırılma ve suya gark edilme yönüyle daha önce geçenlerin tamamının helakine benzerliği topladığından, kabilelerinin veya şehirlerinin adını vermekten daha veciz bir ifadeyle onları bunların peşine ekledi; çünkü onlar birkaç şehirdi. Kavim yerine kardeşlik lafzıyla ifade etti; çünkü siyak, teselliye daha uygun düşecek şekilde kendilerinden olan kimseyi yalanlamaya dairdir; şöyle buyurdu: {وإخوان لوط *} “ve Lût'un kardeşleri (kavmi)”. Yani bizzat kendisinin ve amcası İbrahim aleyhimesselâm'ın -Bakara suresinde açıklandığı üzere- krallarına ve tebaalarına kendilerine düşmanlık edenlere karşı yardım etmesiyle hısımlık bağlarını pekiştiren hısımları; öyle ki kardeş gibi olmuşlardı. Buna rağmen ona, bu çoğul lafzının kökünden türeyen cinayetle kendilerine, ona ve başkalarına karşı muamele ettiler.

18724. Metin

ولما كان الشجر مظنة الهواء البارد والروح، وكان أصحابه قد عذبوا بضد ذلك قال: {وأصحاب الأيكة} لمشاركتهم لهم في العذاب بالنار، وأولئك بحجارة الكبريت النازلة من العلو وهؤلاء بالنار النازلة من ظلمة السحاب، وعبر عنهم بالواحدة والمراد الغيضة إشارة إلى أنها

Ağaçlık yer serin hava ve rahatlık yeri zannedildiğinden ve oranın halkı bunun zıddı ile azap gördüğünden şöyle buyurdu: {وأصحاب الأيكة} “ve Eyke halkı”. Ateşle azap edilme hususunda onlara ortak oldukları için [böyle zikretti]; zira öncekiler yukarıdan inen kükürt taşlarıyla, bunlar ise bulutun karanlığından inen ateşle [azap gördüler]. Tekil olarak ifade etti, kastedilen ise sık koruluktur; bu da

18725. Metin

من شدة التفافها كالشجرة الواحدة. ولما كان {تبع} مع كونه من قومه ملكاً قاهراً، وخالفوه مع ذلك، وكان لقومه نار في بلادهم يتحاكمون إليها فتأكل الظالم، ختم بهم فقال: {وقوم تبع} مع كونه مالكاً، وهو يدعوهم إلى الله، فلا يظن أن التكذيب مخصوص بمن كان قوياً لمن كان مستضعفاً، بل هو واقع بمن شئنا من قوي وضعيف، لا يخرج شيء عن مرادنا.

birbirine son derece sarılmış olmasından dolayı tek bir ağaç gibi olduğuna bir işarettir. {تبع} “Tübba‘” kavminden olmakla birlikte kahredici bir hükümdar olduğu halde yine de ona muhalefet ettikleri ve kavminin kendi memleketlerinde hükmüne başvurdukları ve zalimi yiyen bir ateşleri bulunduğu için onlarla son verip şöyle buyurdu: {وقوم تبع} “ve Tübba‘ kavmi”. Hükümdar olduğu ve kendilerini Allah'a davet ettiği halde [yalanladılar]. Yalanlamanın zayıf olan kimseye karşı sadece güçlü olana mahsus olduğu sanılmasın; bilakis o güçlü olsun zayıf olsun dilediğimiz kimseyle vuku bulur; hiçbir şey irademizin dışına çıkamaz.

18726. Metin

ولما لم يكن هنا ما يقتضي التأكيد مما مر بيانه في ص قال معرياً منه: {كل} أي من هذه الفرق {كذب الرسل} أي كلهم بتكذيب رسولهم، فإن الكل متساوون فيما يوجب الإيمان من إظهار العجز والدعاء إلى الله {فحقَّ} فتسبب عن تكذيبهم لهم أنه ثبت عليهم ووجب {وعيد} أي أي الذي كانوا يكذبون به عند إنذارهم لهم إياه، فعجلنا لهم منه في الدنيا ما حكمنا به عليهم في الأزل فأهلكناهم إهلاكاً عاماً كإهلاك نفس واحدة على أنحاء مختلفة كما هو مشهور عند من له بأمثاله عناية وأتبعناه ما هو في البرزخ وأخرنا ما هو في القيامة إلى البعث، بإهلاكنا لهم على تنائي ديارهم وتباعد أعصارهم وكثرة أعدادهم أن لنا الإحاطة البالغة فتسلَّ بإخوانك المرسلين وتأسَّ بهم، ولتحذر قومك ما حل بمن كذبهم إن أصروا.

Sâd suresinde beyanı geçen ve tekit gerektiren bir durum burada bulunmadığı için tekitsiz olarak şöyle buyurdu: {كل} “Hepsi”, yani bu fırkaların her biri, {كذب الرسل} “elçileri yalanladı”, yani kendi elçilerini yalanlamak suretiyle hepsi elçileri yalanlamış oldu; zira hepsi acziyet gösterme ve Allah'a davet etme gibi imanı gerektiren hususlarda eşittirler. {فحقَّ} “Böylece hak oldu/gerçekleşti”, yani onları yalanlamaları sebebiyle üzerlerine sabit ve vacip oldu, {وعيد} “tehdidim!” Yani peygamberleri kendilerini uyardığında yalanladıkları tehdidim [hak oldu]. Ezelde aleyhlerine hükmettiğimiz cezayı dünyada onlar için çabuklaştırdık; bu gibi konulara merakı olanlarca bilindiği üzere, onları muhtelif şekillerde tek bir nefsin helaki gibi toptan bir helak ile helak ettik; bunun peşinden berzahtaki azabı getirdik ve kıyametteki azabı da dirilişe erteledik. Diyarlarının uzaklığına, asırlarının ayrılığına ve sayılarının çokluğuna rağmen onları helak etmemizle [gösterdik ki] bizim tam bir kuşatıcılığımız vardır. Öyleyse peygamber kardeşlerinle teselli bul, onlara uy ve eğer ısrar ederlerse onları yalanlayanların başına gelenler konusunda kavmini uyar.

18727. Metin

ولما ذكر سبحانه التسلية بتكذيب هذه الأحزاب بعد ذكر

Yüce Allah, Kureyş'in yalanlamasını, yalanladıkları şeylere dair kesin delillerin ikame edilmesini ve yalanlamalarının batıllığını zikrettikten sonra bu fırkaların yalanlamasıyla teselliyi zikredip,

18728. Metin

تكذيب قريش وإقامة الأدلة القاطعة على ما كذبوا به وبطلان تكذيبهم، وختم بحقوق الوعيد الذي شوهدت أوائله بإهلاكهم، فثبت صدق الرسل وثبتت القدرة على كل ما يريد سبحانه بهذا الخلق من الإيجاد والإعدام أنكر عليهم التكذيب ووبخهم عليه تقريراً لحقوق الوعيد، فقال مسبباً عن تكذيبهم بعد ما ذكر أنه خلق جميع الوجود: {أفعيينا بالخلق} أي حصل لنا على ما لنا من العظمة الإعياء، وهو العجز بسبب الخلق في شيء من إيجاده وإعدامه {الأول} أي من السماوات والأرض وما بينهما حين ابتدأناه اختراعاً من العدم، ومن خلق الإنسان وسائر الحيوان مجدداً، ثم في كل أوان من الأطوار المشاهدة على هذه التدريجات المعتادة بعد أن خلقنا أصله على ذلك الوجه مما ليس له أصل في الحياة، وفي إعدامه بعد خلقه جملة كهذه الأمم أو تدريجاً كغيرهم ليظنوا بسبب العجز بالخلق الأول الذي هو أصعب في مجاري العادات من الإعادة أن نعجز عن الإعادة ثانياً، يقال: عيي بالأمر - إذا لم يهتد لأمره أو لوجه مراده أو عجز عنه، ولم يطق إحكامه.

helak edilmeleriyle ilk işaretleri müşahede edilen tehdidin hak oluşuyla sözü tamamlayınca -böylece elçilerin doğruluğu ve Yüce Allah'ın bu mahlukatı var etme ve yok etme hususunda dilediği her şeye kudreti sabit olunca- tehdidin hak olduğunu pekiştirmek üzere onların yalanlamalarını inkâr edip onları azarladı ve bütün varlığı yarattığını zikrettikten sonra onların yalanlamalarını sebep göstererek şöyle buyurdu: {أفعيينا بالخلق} “Biz yaratmaktan acze mi düştük?” Yani azametimize rağmen bir şeyi var etme ve yok etmede yaratma sebebiyle bize bir yorgunluk/acizlik mi geldi, {الأول} “ilk [yaratılışta].” Yani yoktan bir icat olarak başlattığımız gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri yaratmada; sonra hayata dair hiçbir aslı olmayan şeyden insanı ve diğer canlıları benzer şekilde baştan yaratıp ardından alışılagelen bu aşamalarla müşahede edilen haller içinde her vakitte yenilemede ve yaratılışından sonra bu ümmetler gibi toptan veya başkaları gibi peyderpey yok etmede [bize bir acizlik mi geldi] ki, âdetlerin akışında ikinci kez yaratmaktan daha zor olan ilk yaratılıştaki acizlik sebebiyle bizim ikinci kez yeniden yaratmaktan aciz kalacağımızı zannetsinler? 'Ayiye bi'l-emr' (عيي بالأمر); bir kimse işinin çaresini veya maksadının yönünü bulamadığında yahut ondan aciz kalıp onu sağlam yapmaya güç yetiremediğinde kullanılır.

18729. Metin

ولما كان التقدير قطعاً بما دلت عليه همزة الإنكار: لم نعي بذلك بل أوجدناه على غاية الإحكام للظرف والمظروف وهم يعلمون ذلك ولا ينكرونه ويقرون بتمام القدرة عليه، وفي طيه الاعتراف

İnkâr hemzesinin kesin olarak gösterdiği takdir: "Biz bundan dolayı acze düşmedik, bilakis mekânı ve içindekileri son derece sağlam bir şekilde var ettik; onlar da bunu bilmekte, inkâr etmemekte ve buna dair tam kudreti ikrar etmektedirler" şeklinde olunca ve bunun zımnında farkında olmadan

18730. Metin

بالبعث وهم لا يشعرون أضرب عنه لقولهم الذي يخل باعتقادهم إياه فقال: {بل هم في لبس} أي خلط شديد وشبهة موجبة للتكلم بكلام مختلط لا يعقل له معنى، بل السكوت عنه أجمل، قال علي ﵁: يا جار، إنه لملبوس عليك، اعرف بالحق تعرف أهله. ولبس الشيطان عليهم تسويله لهم أن البعث خارج عن العادة فتركوا لذلك القياس الصحيح والحكم بطريقة الأولى {من} أجل {خلق جديد *} أي الإعادة. ولما ذكر خلق الخافقين، أتبعه خلق ما هو جامع لجميع ما هو فيها فقال: {ولقد} أي والحال أنا قد {خلقنا} بما لنا من العظمة {الانسان} وهو أعجب خلقاً وأجمع من جميع ما مضى ذكره بما فيه من الأنس والطغيان، والذكر والنسيان، والجهل والعرفان، والطاعة والعصيان، وغير ذلك من عجيب الشأن، ووكلنا به من جنودنا من يحفظه فيضبط حركاته وسكناته وجميع أحواله {ونعلم} أي والحال أننا نعلم بما لنا من الإحاطة {ما توسوس} أي تكلم على وجه الخفاء، {به} الآن وفيما بعد ذلك مما لم ينقدح بعد من خزائن الغيب إلى سر النفس كما علمنا ما تكلم {نفسه} وهي الخواطر التي تعترض له حتى أنه هو ربما عجز عن ضبطها، فنحن نعلم أن قلوبهم عالمة بقدرتنا على أكمل ما نريد وبصحة القرآن وإعجازه وصدق الرسول به ﷺ وامتيازه، وإنما حملهم الحسد والنفاسة والكبر

dirilişi itiraf bulunurken, onların diriliş inancını zedeleyen sözleri sebebiyle bundan yüz çevirerek şöyle buyurdu: {بل هم في لبس} “Aksine onlar bir şüphe/karışıklık içindedirler,” yani şiddetli bir karışıklık ve anlamı kavranamayan, hatta susmanın daha güzel olduğu karmaşık sözler söylemeyi gerektiren bir şüphe içindedirler. Ali radıyallâhu anh şöyle demiştir: "Ey komşu! Şüphesiz bu senin için karıştırılmıştır; hakkı tanı ki ehlini de tanıyasın." Şeytan, dirilişin âdete aykırı olduğunu süsleyip göstererek onların kafasını karıştırdı; bu yüzden onlar doğru kıyası ve evleviyet yoluyla hükmetmeyi terk ettiler; {من} [ötürü] {خلق جديد *} “yeni bir yaratılıştan” dolayı, yani yeniden yaratılıştan. [Yüce Allah] doğu ile batının yaratılışını zikredince, bunların içindeki her şeyi kendinde toplayan varlığın yaratılışını bunun peşinden getirip şöyle buyurdu: {ولقد} “Andolsun ki” yani azametimizle Biz, {خلقنا} “yarattık” {الانسان} “insanı”. O, yaratılışça daha hayret verici ve zikredilenlerin hepsini daha çok kendinde toplayandır; çünkü onda cana yakınlık ve azgınlık, hatırlama ve unutma, cehalet ve irfan, itaat ve isyan ile bunun gibi daha nice hayret verici haller vardır. Onu koruyup hareketlerini, duruşlarını ve bütün hallerini kaydeden askerlerimizi ona vekil kıldık; {ونعلم} “ve Biz biliriz” yani kuşatıcı ilmimizle biliriz, {ما توسوس} “neyi fısıldadığını” yani gizlice konuştuğunu, {به} “onunla” şu anda ve bundan sonra gayb hazinelerinden nefsin sırrına henüz doğmamış olan şeyleri de bildiğimiz gibi, {نفسه} “nefsinin” konuştuğu şeyleri [biliriz]. Bu ise insanın aklına gelen ve hatta bazen kendisinin bile zapt etmekten aciz kaldığı vesveselerdir. Biz biliyoruz ki onların kalpleri, dilediğimiz şeyi en mükemmel şekilde yapabileceğimiz kudretimizi, Kur'an'ın doğruluğunu ve mucizeliğini, Resul'ün sallallâhu aleyhi ve sellem onunla doğrulanıp seçkin kılındığını bilmektedir. Onları dille inkâra sevk eden şey ancak kıskançlık, çekememezlik, kibir

18731. Metin

والرئاسة على الإنكار باللسان حتى صار ذلك لهم خلقاً وتمادوا فيه حتى غطى على عقولهم، فصاروا في لبس محيط بهم من جميع الجوانب.

ve riyaset hırsıdır; nihayet bu durum onlarda bir ahlak haline geldi ve bunda o kadar ileri gittiler ki akıllarını örttü; böylece her taraftan kendilerini kuşatan bir karışıklık ve şüphe içinde kaldılar.

18732. Metin

ولما كان العالم بالشيء كلما كان قريباً منه كان علمه به أثبت وأمكن، قال ممثلاً لعلمه ومصوراً له بما نعلم أنه موجبه: {ونحن} بما لنا من العظمة {أقرب إليه} قرب علم وشهود من غير مسافة {من حبل الوريد *} لأن أبعاضه وأجزاءه تحجب بعضها بعضاً، ولا يحجب علم الله شيء، والمراد به الجنس، والوريدان عرقان كالحبلين مكتنفان لصفحتي العنق في مقدمها متصلات من الرأس إلى الوتين وهو عرق القلب، وهذا مثل في فرط القرب، وإضافته مثل مسجد الجامع، وقد مضى في تفسير سورة المائدة عند قوله {والله يعصمك من الناس} [المائدة: ٦٧] ما ينفع هنا، قال القشيري: وفي هذه الآية هيبة وفزع وخوف لقوم، وروح وأنس وسكون قلب لقوم.

Bir şeyi bilen kimse ona ne kadar yakın olursa, onun hakkındaki bilgisi o kadar sağlam ve kuvvetli olacağından, Yüce Allah ilmini örneklendirerek ve sonucunu bildiğimiz bir şeyle tasvir ederek şöyle buyurdu: {ونحن} “Biz” azametimizle {أقرب إليه} “ona daha yakınız” mesafe olmaksızın ilim ve müşahede yakınlığıyla, {من حبل الوريد *} “şah damarından.” Çünkü insanın organları ve cüzleri birbirini perdeler, Allah'ın ilmini ise hiçbir şey perdeleyemez. Burada cins kastedilmiştir. İki şah damarı (verîd), boynun iki yanını ön taraftan saran, baş ile kalbin ana damarı olan vetîne bağlı urgan gibi iki damardır. Bu, aşırı yakınlık için bir temsildir ve tamlaması "mescidü'l-câmi'" gibidir. Mâide Suresi tefsirinde {والله يعصمك من الناس} “Allah seni insanlardan koruyacaktır” [Mâide: 67] ayetinde buraya yararlı bilgiler geçmişti. Kuşeyrî şöyle demiştir: "Bu ayette bir topluluk için heybet, dehşet ve korku; diğer bir topluluk için ise ferahlık, ünsiyet ve kalp huzuru vardır."

18733. Metin

ولما كان سبحانه قد وكل بنا حفظة تحفظ أعمالنا وتضبط أقوالنا وأحوالنا، فكان المعروف لنا أن سبب الاستحفاظ خوف الغفلة والنسيان، قدم سبحانه الإخبار بكمال علمه فأمن ذلك المحذور، علق بأقرب أو نعلم

Yüce Allah amellerimizi koruyan, sözlerimizi ve hallerimizi zapt eden hafaza meleklerini bize vekil kılmışken ve bize göre koruyucu tayin etmenin bilinen sebebi gaflet ve unutma korkusu olduğundan; Yüce Allah ilminin kemalini önceden haber vererek bu çekinceyi ortadan kaldırdı. "Daha yakınız" veya "biliriz" ifadesine bağlayarak

18734. Metin

قوله تأكيداً لما علم من إحاطة علمه من عدم حاجته، وتخويفاً بما هو أقرب إلى مألوفتنا {إذ} أي حين {يتلقى} أي بغاية الاجتهاد والمراقبة والمراعاة من كل إنسان خلقناه وأبرزناه إلى هذا الوجود {المتلقيان} وما أدراك ما هما؟ ملكان عظيمان حال كونهما {عن اليمين} لكل إنسان قعيد منهما {وعن الشمال} كذلك {قعيد *} أي رصد وحبس مقاعد لذلك الإنسان بأبلغ المقاعدة ونحن أقرب منهما وأعلم علماً، وإنما استحفظناهما لإقامة الحجة بهما على مجاري عاداتكم وغير ذلك من الحكم.

ilminin kuşatıcılığı ve O'nun [meleklere] ihtiyacının bulunmadığı bilindiği halde bunu teyit etmek ve alışageldiğimiz duruma daha yakın olan bir şeyle korkutmak maksadıyla şöyle buyurdu: {إذ} “Hani o vakit” yani {يتلقى} “alıp kaydederken” yaratıp şu varlık alemine çıkardığımız her insandan son derece titizlikle, gözetleme ve dikkatle {المتلقيان} “o iki alıcı [melek]”. Bilir misin onlar nedir? İki büyük melektir; {عن اليمين} “sağda” her insan için onlardan oturan biri bulunmakta, {وعن الشمال} “ve solda” aynı şekilde, {قعيد *} “oturan.” Yani o insanı en beliğ bir şekilde gözetleyen, bekleyen ve yanında oturan [iki melektir]. Biz ise insana o ikisinden daha yakınız ve ilimce daha iyi biliriz. O ikisini koruyucu ve yazıcı kılmamız, âdetlerinizin akışı üzere ve başka hikmetler sebebiyle onlar vasıtasıyla delil ikame etmek içindir.

18735. Metin

ولما كانت الأفعال اللسانية والقلبية والبدنية ناشئة عن كلام النفس، فكان الكلام جامعاً، قال مبيناً لإحاطة علمه بإحاطة من أقامه لحفظ هذا الخلق الجامع في جواب من كأنه قال: ما يفعل المتلقيان: {ما يلفظ} أي يرمي ويخرج المكلف من فيه، وعم في النفي بقوله: {من قول} أي مما تقدم النهي عنه في الحجرات من الغيبة وما قبلها وغير ذلك قل أو جل {إلا لديه} أي الإنسان أو القول على هيئة من القدرة والعظمة هي من أغرب المستغرب {رقيب} من حفظتنا شديد المراعاة له في كل من أحواله {عتيد *} أي حاضر مراقب غير غافل بوجه، روى البغوي بسنده من طريق الثعلبي عن أبي أمامة ﵁ أن رسول الله ﷺ قال: «كاتب الحسنات على يمين

Dil, kalp ve beden fiilleri nefsin konuşmasından neşet ettiği ve söz bütün bunları kapsadığı için; sanki "O iki alıcı melek ne yapar?" diyen birine cevap olarak, bu kapsamlı yaratılışı korumakla görevlendirdiği kimselerin kuşatması üzerinden Kendi ilminin kuşatıcılığını beyan ederek şöyle buyurdu: {ما يلفظ} “Ağzından atmaz ve çıkarmaz” yani mükellef ağzından çıkarmaz, {من قول} “hiçbir söz” -Hucurât suresinde nehyedilen gıybet ve öncesindeki şeyler ile az olsun çok olsun başka sözlerden genel bir nefy ile- {إلا لديه} “meğer ki yanında” yani insanın veya sözün yanında, kudret ve azametten en hayret verici bir surette, {رقيب} “bir gözetleyici” hafaza meleklerimizden olup her durumunda onu sıkı sıkıya kollayan, {عتيد *} “hazır bir gözcü [bulunmasın].” Yani hazır, gözetleyen ve hiçbir şekilde gafil olmayan [bir melek vardır]. Begavî, Sa'lebî tarikiyle Ebû Ümâme'den radıyallâhu anh senediyle Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «İyilikleri yazan melek adamın sağındadır;

18736. Metin

الرجل، وكاتب السيئات على يسار الرجل، وكاتب الحسنات أمير على كاتب السيئات، فإذا عمل حسنة كتبها صاحب اليمين عشراً، وإذا عمل سيئة قال صاحب اليمين لصاحب الشمال: دعه سبع ساعات لعله يسبح أو يستغفر» .

kötülükleri yazan melek ise adamın solundadır. İyilikleri yazan melek, kötülükleri yazan meleğin amiridir. Kul bir iyilik yaptığında sağdaki melek onu on kat olarak yazar; bir kötülük yaptığında ise sağdaki melek soldakine: 'Yedi saat bekle, belki tesbih eder veya istiğfarda bulunur' der.»

18737. Metin

ولما كان مثل إرسال الخافقين ثم الموت ثم النفخ بإرسال الملك في الدنيا إلى الناس لعرضهم فيصير الإنسان منهم ساعياً في التزين للملك بما يعجبه في مقصود ذلك العرض في الأجل الذي ضربه لهم، فإذا جاء ذلك الوقت الذي هو كالموت أخذته الرسل فباءوا به كما يفعل حال الموت بالميت ومن أحضروه منهم حبسوه على باب الملك لتكامل المعروضين، فإذا كمل جمعهم وأمر بقيامهم للعرض زعق لهم المنادي بالبوق الذي يسمى النفير وهو كالصور، فلهذا قال تعالى مبيناً لإحاطة قدرته بجميع خلقه عاطفاً على ما تقديره: فاضطرب ذلك الإنسان الموكل به في الوقت المأمور بالتردد فيه بما يرضي الله بالقول والفعل على حسب إرادته سبحانه سواء كان موافقاً للأمر أو مخالفاً إلى أن أوان الرحيل معبراً بالماضي تنبيهاً على أن الموت مع أنه لا بد منه قريب جداً: {وجاءت} أي أتت وحضرت {سكرة الموت} أي حالته عند النزع وشدته وغمرته، يصير الميت بها كالسكران، لا يعي وتخرج بها أحواله وأفعاله وأقواله عن قانون الاعتدال، ومجيئاً متلبساً

İki ufkun yaratılıp gönderilmesi, ardından ölüm ve ardından sûrun üflenmesi; dünyada bir kralın insanları teftiş ve huzura çıkarma amacıyla elçi göndermesine benzer. İnsanlar belirlenen vakitte o teftişin gayesine uygun olarak kralın hoşuna gidecek şeylerle süslenmeye çalışırlar. Ölüm gibi olan o vakit geldiğinde elçiler onu yakalayıp götürürler -tıpkı ölüm anında ölüye yapıldığı gibi-; getirdikleri kimseleri ise teftişe çıkarılacaklar tamamlansın diye kralın kapısında tutarlar. Hepsi toplanıp huzura çıkmaları emredilince münâdî onlar için sûr gibi olan ve nefîr denilen boruyu öttürür. İşte bu yüzden Yüce Allah, takdiri: "Kendisine melekler vekil kılınan o insan, göç vakti gelinceye kadar Yüce Allah'ın iradesine göre emre uygun veya aykırı olarak söz ve fiille Allah'ı razı edecek şeylerde gidip gelmesi emredilen vakitte çırpınıp durdu" şeklinde olan cümleye atıfla, ölümün kaçınılmaz olmasının yanı sıra çok yakın olduğuna da dikkat çekmek üzere geçmiş zaman kipiyle bütün yaratılmışları kuşatan kudretini beyan ederek şöyle buyurdu: {وجاءت} “Ve geldi” yani çıkagelip ulaştı, {سكرة الموت} “ölüm sarhoşluğu/sekerâtı”. Yani can çekişme anındaki hali, şiddeti ve baygınlığıdır ki ölü bununla sarhoş gibi olur, idrak edemez; halleri, fiilleri ve sözleri denge sınırının dışına çıkar. Ve bu geliş,

18738. Metin

{بالحق} أي الأمر الثابت الذي يطابقه الواقع فلا حيلة في الاحتراس منه من بطلان الحواس وكشف الغطاء عن أحوال البرزخ من فتنة السؤال وضيق المجال أو سعة الحال، وقيل للميت بلسان الحال إن لم يكن بلسان القال: {ذلك} أي هذا الأمر العظيم العالي الرتبة الذي يحق لكل أحد الاعتداد له بغاية الجد {ما} أي الأمر الذي {كنت} جبلة وطبعاً.

{بالحق} “gerçek ile” [birlikte gerçekleşti]; yani duyuların iptal olması, kabir suali fitnesi ve yerin darlığı yahut genişliği gibi berzah hallerinin üzerindeki perdenin kalkması hususunda kendisinden sakınmaya hiçbir çare bulunmayan, vakıaya mutabık sabit gerçekle [geldi]. Söz lisanıyla olmasa bile hal lisanıyla ölüye şöyle denildi: {ذلك} “İşte bu” yani herkesin son derece ciddiyetle hazırlanması gereken bu pek büyük ve mühim mesele, {ما} “o şeydir ki” {كنت} “sen idin” fıtratın ve tabiatın gereği olarak.

18739. Metin

ولما كانت نفرته منه وهربه من وقوعه بحفظ الصحة ودواء الأداء في الغاية، كان كأنه لا ينفر إلا منه، فأشار إلى ذلك بتقديم الجارّ فقال: {منه تحيد *} أي تميل وتنفر وتروع وتهرب.

Onun ölümden nefret etmesi ve sağlığı koruyup hastalıkları tedavi ederek vukuundan kaçması son derece ileri boyutta olduğundan, sanki sadece ondan kaçıyormuş gibiydi. [Yüce Allah] cer mecrûru öne alarak buna işaret edip şöyle buyurdu: {منه تحيد *} “ondan kaçıp dururdun.” Yani sapar, nefret eder, korkar ve kaçardın.

18740. Metin

ولما كان التقدير: فأخذ ذلك الإنسان بالقهر من بين الأهل والإخوان، والعشائر والجيران، وضم إلى عسكر الموتى وهم بالبرزخ نزول، ولانتظار بقيتهم حلول، ولم يزالوا كذلك حتى تكامل القادمون عليهم الواصلون إليهم، عطف عليه قوله مبنياً لإحاطة من عامل الملكوت والعز والجبروت: {ونفخ} أي بأدنى إشارة وأيسر أمر {في الصور} وهو القرن الذي ينفخ فيه إسرافيل ﵇ للموت العام والبعث العام عند التكامل، وانقطاع أوان التعامل، وهو بحيث لا يعلم قدر عظمه واتساعه إلا الله تعالى، وهو ﵊ التقم الصور من حين بعث النبي ﷺ وحنى جبهته وأصغى سمعه ينتظر متى يؤمر، فيا لها من عظمة ما أغفلنا عنها،

Takdir: "O insan aile, kardeşler, aşiretler ve komşular arasından kahırla alındı; berzahta konaklamış ve geride kalanları beklemekte olan ölüler ordusuna katıldı; kendilerine katılan ve ulaşanlar tamamlanıncaya kadar böyle kalmaya devam ettiler" şeklinde olunca; mülk, izzet ve ceberut âleminin sahibinin kuşatıcılığını beyan ederek buna atıfla şöyle buyurdu: {ونفخ} “Ve üflendi” yani en küçük bir işaret ve en kolay bir emirle, {في الصور} “Sûr'a”. Bu, İsrafil'in aleyhisselâm herkes tamamlandığında ve amel vakti sona erdiğinde umumi ölüm ve umumi diriliş için içine üfleyeceği borudur (boynuzdur). Onun büyüklüğünü ve genişliğini ancak Yüce Allah bilir. O [melek] aleyhisselâm, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gönderildiğinden beri Sûr'u ağzına almış, alnını eğmiş ve ne zaman emredileceğini bekleyerek kulağını vermiştir. Ne büyük bir azamet ki biz ondan ne kadar da gafiliz,

18741. Metin

وأنسانا لها، وآمننا منها، والمراد بهذه نفخة البعث.

onu ne kadar da unuttuk ve ondan ne kadar da emin olduk! Buradaki üflemeden maksat diriliş üflemesidir.

18742. Metin

ولما كان ذلك الأثر عن النفس هو سر الوجود، وأشار إلى عظمته بقوله: {ذلك} أي الوقت الكبير العظيم الأهوال والزلازل والأوجال {يوم الوعيد *} أي الذي يقع فيه ما وقع الإيعاد به.

Sûra üflenmenin bu tesiri varlığın sırrı olunca, onun azametine şöyle işaret etti: {ذلك} “İşte o” yani dehşetleri, sarsıntıları ve korkuları pek büyük olan o vakit, {يوم الوعيد *} “tehdit günüdür.” Yani tehdit edilen azabın vuku bulacağı gündür.

18743. Metin

ولما كان التقدير: فكان من تلك النفخة صيحة هائلة ورجة شاملة، فقال الناس عامة من قبورهم، وحصل ما في صدورهم، عطف عليه قوله بياناً لإحاطة العرض: {وجاءت كل نفس} أي مكلفة كائناً {معها سائق} يسوقها إلى ماهي كارهة للغاية لعلمه بما قدمت من النقائص {وشهيد *} يشهد عليها بما عملت، والظاهر من هذا أن السائق لا تعلق له بالشهادة أصلاً، لئلا تقول تلك النفس: إنه خصم، والخصم لا تقبل شهادته، ويقال حينئذ للمفرط في الأعمال في أسلوب التأكيد جرياً على ما كان يستحقه إنكاره في الدنيا، وتنبيهاً على أنه لعظمه مما يحق تأكيده: {لقد كنت} أي كوناً كأنه جبلة لك {في غفلة} أي عظيمة محيطة بك ناشئة لك {من هذا} أي من تصور هذا اليوم على ما هو عليه من انقطاع الأسباب، والجزاء بالثواب أو العقاب لأنه على شدة جلائه خفي على من اتبع الشهوات {فكشفنا} بعظمتنا بالموت ثم بالعبث {عنك غطاءك} الذي كان

Takdir: "O üflemeden ötürü korkunç bir çığlık ve her şeyi saran bir sarsıntı oldu; bütün insanlar kabirlerinden kalktılar ve göğüslerindeki her şey ortaya döküldü" şeklinde olunca; arzın ve huzura çıkarılışın kuşatıcılığını beyan etmek üzere buna atıfla şöyle buyurdu: {وجاءت كل نفس} “Her nefis geldi” yani mükellef olan her can, {معها سائق} “beraberinde bir sevk edici” -işlediği kusurları bildiği için onu son derece istemediği yere sevk eden- {وشهيد *} “ve bir şahit ile.” Yaptıklarına karşı aleyhine şahitlik eden bir şahit ile. Buradan açıkça anlaşılan şudur ki, sevk edici meleğin şahitlikle hiçbir ilgisi yoktur; ta ki o nefis: "O bir hasımdır, hasmın şahitliği ise kabul edilmez" demesin. O vakit, dünyadaki inkârının hak ettiği üzere ve azametinden ötürü teyit edilmeye layık olduğuna dikkat çekmek amacıyla tekit üslubuyla amellerde kusur eden kimseye şöyle denilir: {لقد كنت} “Andolsun ki sen idin” sanki senin fıtratınmış gibi bir halde idin, {في غفلة} “bir gaflet içinde” yani seni her taraftan kuşatan büyük bir gaflet içinde, {من هذا} “bundan” yani sebeplerin kesildiği, sevap veya ceza ile karşılık verildiği bu günü olduğu gibi tasavvur etmekten [gafildin]; zira bu gün son derece açık olmasına rağmen şehvetlerine uyan kimseye gizli kalmıştır. {فكشفنا} “Biz açtık” azametimizle önce ölümle, sonra dirilişle, {عنك غطاءك} “senden perdeni” ki o

18744. Metin

يحجبك عن رؤيته من الغفلة بالآمال في الجاه والأموال وسائر الحظوظ والشهوات، تحقيقاً لما له سبحانه من الإحاطة بالتقدير والتعجيز، وعن الواسطي: من كشف عنه غطاء الغفلة أبصر الأشياء كلها في أسر القدرة وانكشف له حقائق الأشياء بأسرها، وهذا عبارة عن العلم بأحوال القيامة.

makam, mal ve diğer nefsi paylar ile şehvetlere dair emeller yüzünden kaynaklanan gaflet sebebiyle senin onu görmeni engelliyordu. Bu, Yüce Allah'ın takdir ve aciz bırakma hususundaki kuşatıcılığının tahakkuku içindir. Vâsıtî'den nakledildiğine göre: "Kendisinden gaflet perdesi kaldırılan kimse, bütün eşyayı kudretin esareti altında görür ve bütün eşyanın hakikatleri ona açılır." Bu ise kıyamet hallerini bilmekten ibarettir.

18745. Metin

ولما تسبب عن هذا الكشف الانكشاف التام، عبر عنه بقوله: {فبصرك اليوم} أي بعد البعث {حديد *} أي في غاية الحدة والنفوذ، فلذا تقر بما كنت تنكر.

Bu perde kalkışından tam bir açığa çıkış hâsıl olunca, bunu şu sözüyle ifade buyurdu: {فبصرك اليوم} “Artık bugün senin gözün” yani dirilişten sonra, {حديد *} “keskindir.” Yani son derece keskin ve nüfuz edicidir; bu yüzden daha önce inkâr ettiğin şeyleri artık ikrar edersin.

18746. Metin

ولما أخبر أخبر تعالى بما تقوله له الملائكة أو من أراد من جنوده، وكان قد أخبر أن معبوداتهم من الأصنام والشياطين وغيرها تكون عليهم يوم القيامة ضداً، أخبر بما يقول القرين من السائق والشهيد والشيطان الذي تقدم حديثه في الزخرف، فقال عاطفاً على القول المقدر قبل «لقد» معبراً بصيغة المضي تأكيداً لمضمونه وتحقيقاً: {وقال قرينه} أي الشيطان الذي سلط على إغوائه واستدراجه إلى ما يريد.

Yüce Allah, meleklerin veya askerlerinden dilediğinin o insana söyleyeceği sözü haber verip putlar, şeytanlar ve benzeri tapındıkları şeylerin kıyamet gününde kendilerine hasım/düşman olacağını daha önce bildirmiş olunca; sevk edici melek, şahit melek ve Zuhruf suresinde bahsi geçen şeytandan ibaret olan karînin (yoldaşın) ne diyeceğini haber verdi. "Lekad" kelimesinden önce takdir edilen söze atıfla ve içeriğini teyit edip kesinleştirmek üzere geçmiş zaman kipiyle şöyle buyurdu: {وقال قرينه} “Ve onun yoldaşı dedi ki:” yani onu azdırmak ve istediği yere adım adım sürüklemek üzere kendisine musallat edilen şeytan dedi ki:

18747. Metin

نقله الكرماني عن ابن عباس ﵄ {هذا} أي الإنسان الذي قرنتني به. ولما كان الأمر في كل من الطائع والعاصي في غاية العجب، لأن الطائع ينابذ هواه فيكون ملكياً مجرداً من حظوظه ونوازع نفوسه وما بنيت عليه من النقائص والشهوات، والعاصي طوع

-Kirmânî bunu İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ nakletmiştir- {هذا} “İşte bu” yani beni kendisine yoldaş kıldığın şu insan! Hem itaatkârın hem de isyankârın durumu son derece hayret verici olduğundan -çünkü itaatkâr hevasına karşı çıkar, nefsinin paylarından, kusur ve şehvetler üzerine kurulu dürtülerinden sıyrılarak melekleşir; isyankâr ise

18748. Metin

يدي الشيطان، يصرفه في أغراضه كيف يشاء، فيطيعه بغاية الشهوة مع علمه بعداوته، وأن طاعته لا تكون إلا بمخالفة أمر الله الولي الودود، وكان العاصي أكثر كثرة يكون الطائع فيها بالنسبة إليه كالشعرة البيضاء في جلد الثور الأسود، وكان ذلك منابذاً للعقل، أشار إلى هذه المنابذة بأداة من لا يعقل وإلى جميع ما في أمره من العجب بلدي فقال: {ما لدي} أي الأمر الذي عندي من الأمر المستغرب جداً لكون المطيع عصاني، وهو مطبوع على النقائص والحظوظ التي يرى أنها حياته ولذته وراحته، والعاصي أطاعني وهو يعلم بعقله أني شر محض، وترك الخير المحض وهو عالم بأن في ذلك هلاكه {عتيد *} أي حاضر مهيأ لما يراد منه.

şeytanın elinde bir oyuncaktır; şeytan onu maksatları doğrultusunda dilediği gibi evirip çevirir, o da şeytanın düşmanlığını ve ona itaatin ancak Velî ve Vedûd olan Allah'ın emrine karşı gelmekle olacağını bildiği halde son derece arzuyla ona itaat eder; üstelik isyankârlar, yanlarında itaatkârların siyah boğa derisindeki beyaz bir kıl gibi kaldığı büyük bir çoğunluktadır ve bu durum akla tamamen aykırıdır- [Yüce Allah] bu akla aykırılığa akılsızlar için kullanılan edatla ve onun durumundaki bütün bu hayret vericiliğe "ledeyye" (yanımda) lafzıyla işaret ederek şöyle buyurdu: {ما لدي} “yanımdaki” yani bendeki son derece garip olan şu mesele; zira itaatkâr olan kimse, hayatı, lezzeti ve rahatı olarak gördüğü kusurlar ve nefsi arzular üzere yaratılmışken bana isyan etti; isyankâr olan ise aklıyla benim sırf şer olduğumu bildiği halde bana itaat etti, sırf hayrı terk etti ve bunda kendi helaki olduğunu bile bile bunu yaptı; {عتيد *} “hazırdır.” Yani kendisinden istenen şeye hazır ve amadedir.

18749. Metin

ولما كانت العادة جارية بأن من أحضر إليه شيء تبادر إلى أمهر بقوله أو فعل، وصل بذلك ما هو نتيجته، وبدأ بالعاصي لأن المقام له، فقال ما يدل على أنه لا وزن له، فلا وقفة في عذابه بحسابه ولا غيره، مؤكداً خطاباً للمؤكد بالإلقاء أو خطاباً للسائق والشهيد، أو السائق وحده مثنياً لضميره تثنية للأمر كأنه قال: ألق ألق - تأكيداً له وتهويلاً: {ألقيا} أي اطرحا دفعاً من غير شفقة، وقيل: بل هو تثنية وأصل ذلك أن الرفقة أدنى ما يكون ثلاثة، فجرى كلام الواحد على صاحبه، ألا ترى أن الشعراء أكثر شيء قيلاً: يا صاحبيّ يا خليليّ، والسر فيه إذا كان المخاطب واحداً إفهامه أنه يراد منه الفعل بجد عظيم تكون قوته

Huzuruna bir şey getirilen kimsenin söz veya fiille onun hakkında hemen bir hüküm vermesi alışılagelen bir durum olduğundan, bunun neticesi olan hükmü buna bağladı ve makam ona ait olduğu için isyankârla başladı. Onun hiçbir değerinin olmadığını, dolayısıyla hesabı veya başka bir sebeple azabında bir duraksama olmayacağını belirten bir söz söyledi; atmakla görevli meleğe veya sevk edici ile şahide yahut sadece sevk ediciye hitaben -sanki tekit ve dehşet vermek için "at at" demiş gibi emri tesniye yaparak zamirini ikil kılmak suretiyle- teyit ederek şöyle buyurdu: {ألقيا} “İkiniz atın” yani hiç acımadan iterek fırlatıp atın. Denildi ki: Bu gerçek bir tesniyedir (ikil hitaptır); bunun aslı şudur ki yol arkadaşlığı en az üç kişiyle olur, dolayısıyla tek kişinin sözü iki arkadaşına hitaben söylenir. Görmez misin ki şairlerin en çok söylediği söz "Ey iki arkadaşım, ey iki dostum!" ifadesidir. Muhatap tek kişi olduğunda bunun sırrı, kendisinden bu fiili son derece büyük bir ciddiyetle yapmasının istendiğini ve bundaki kuvvetinin

18750. Metin

فيه معادلة لقوة اثنين {في جهنم} أي النار التي تلقى الملقى فيها بما كان يعامل به عباد الله من الكبر والعبوسة والتكره والتعصب. ولما كان المقصود تعليل إلقائه بوصف يعم غيره ليكون لطفاً لمن أراد الله عصمته ممن سمع هذا المقال وحجة على من أراد الله إهانته: {كل كفار عنيد *} أي مبالغ في ستر الحق والمعاداة لأهله من غير حجة حمية وأنفة نظراً إلى استحسان ما عنده والثبات عليه تجبراً وتكبراً على ما عند غيره ازدراء له كائناً من كان {مناع} أي كثير المنع {للخير} من {مريب *} أي داخل في الريب وهو الشك والتهمة في أمر الدين، وموقع غيره فيه، ثم أبدل من «كل» قوله بياناً لمبالغته في الكفر الذي أوجب له كل شر {الذي جعل} كفراً مضاعفاً وعناداً ومنعاً للخير الذي يجب عليه في قلبه ولسانه وبدنه، وتجاوزاً للحدود دخولاً في الشك وإدخالاً لغيره فيه {مع الله} أي الذي له الإحاطة بجميع صفات الكمال، فليس أمره خفياً عن كل ذي عقل {إلهاً} .

iki kişinin kuvvetine denk olması gerektiğini ona anlatmaktır; {في جهنم} “cehenneme!” Yani içine atılanı, Allah'ın kullarına karşı sergilediği kibir, asık suratlılık, nefret ve taassupla karşılayan ateşe [atın]. Maksat, onun ateşe atılışını başkalarını da kapsayan bir vasıfla gerekçelendirmek olunca -ta ki bu sözü işitenlerden Allah'ın korumak istediği kimselere bir lütuf, zelil kılmak istediği kimselere ise bir hüccet olsun- şöyle buyurdu: {كل كفار عنيد *} “Her inatçı kâfiri!” Yani hiçbir delili olmaksızın sırf kendi sahip olduğunu güzel görüp onda sebat etmek, kim olursa olsun başkasının elindekini küçümseyip kibirlenerek ve böbürlenerek hakkı örtmede ve hak ehline düşmanlıkta aşırı gideni; {مناع} “çokça engel olanı” {للخير} “hayra”, {مريب *} “şüpheciyi”. Yani din hususunda şüphe ve itham (rayb) içine düşen ve başkasını da buna düşüren kimseyi. Sonra küfürdeki aşırılığını beyan etmek üzere "küll" lafzından bedel olarak -ki bu aşırılık onun kalbinde, dilinde ve bedeninde vacip olan hayra engel olmasını, katmerli bir küfür, inat, haddi aşma, şüpheye girme ve başkasını da şüpheye sokma halini doğurmuştur- şöyle buyurdu: {الذي جعل} “O kimse ki kıldı” {مع الله} “Allah ile beraber” -ki O bütün kemal sıfatlarını kuşatmıştır ve durumu hiçbir akıl sahibine gizli değildir- {إلهاً} “bir ilah”.

18751. Metin

ولما كان ربما تعنت متعنت فنزل الآية على من يدعو الله بغير هذا الاسم الأعظم، صرح بالمراد بقوله: {آخر} وزاد الكلام أنه مأخوذ

Bazen inatçı bir kimse çıkıp ayeti Allah'a bu ism-i a'zamdan başka bir isimle dua eden kimseye hamledebileceği için, muradı açıkça belirterek şöyle buyurdu: {آخر} “başka [bir ilah].” Söz konusu lafız ayrıca şunu hissettirmektedir ki bu kelime

18752. Metin

من التأخر الناظر إلى الرداءة والسقوط عن عين الاعتبار بالكلية.

kötülüğe ve itibar gözünden bütünüyle düşmeye bakan "teahhur" (geride kalma/sonradan olma) kökünden alınmıştır.

18753. Metin

ولما كان هذا قد جحد الحق الواجب لله لذاته مع قطع النظر عن كل شيء ثم ما يجب له من جهة ربوبيته وإنعامه على كل موجود، ثم من جهة إدامة إحسانه مع المعصية بالحلم، وعاند في ذلك وفي إثباته للغير ما لا يصح له بوجه من الوجوه، سبب عن وصفه قوله: {فألقياه في العذاب} أي الذي يزيل كل عذوبة {الشديد *} .

Bu kimse, her şeyden sarfınazar zatı için Allah'a vacip olan hakkı, sonra rabliği ve her varlığa olan nimeti cihetiyle O'na vacip olanı, ardından günaha rağmen hilmiyle ihsanını sürdürmesi cihetiyle hak olanı inkâr ettiği; bunda ve başkasına hiçbir şekilde caiz olmayan şeyleri nispet etmede inat ettiği için, onun bu vasfının neticesi olarak şöyle buyurdu: {فألقياه في العذاب} “Artık ikiniz onu atın azaba” yani her türlü tatlılığı yok eden azaba, {الشديد *} “o şiddetli [azaba]!”

18754. Metin

ولما كان القرين قد قال ما تقدم مريداً به - جهلاً منه - الخلاص من العذاب بإظهار أنه ليس بأوصاف هذه النفس، بل من كبار المؤمنين، فأجيب مقاله بإلقاء تلك النفس معللاً للأمر بإلقائها بما شمل هذا القرين، فتشوف السامع إلى ما يكون من حاله، وكانت العادة جارية أن من تكلم في شخص بما فيه مثله ولا سيما إن كان هو السبب فيه أو كان قد تكلم ذلك الشخص فيه، فكان قياس ذلك يقتضي ولا بد أن تقول تلك النفس القول فيها، وهذا عند الأمر بإلقائها: ربنا هو أطغاني: أجاب تعالى عند هذا التشوف بقوله: {قال قرينه} منادياً بإسقاط الأداة دأب أهل أهل القرب إيهاماً أنه منهم: {ربنا} أيها المحسن إلينا أيتها الخلائق كلهم {ما أطغيته} أي أوقعته فيما كان فيه من الطغيان، فإنه لا سلطان لي عليه وأنت أعلم بذلك {ولكن كان} بجبلته وطبعه

Karîn (şeytan), cehaletinden ötürü bu nefsin vasıflarını taşımadığını, aksine büyük müminlerden olduğunu göstererek azaptan kurtulmak maksadıyla yukarıdaki sözleri söyleyip, onun bu sözüne o nefsin ateşe atılmasıyla ve atılma emrinin gerekçesi bu karîni de kapsayacak şekilde cevap verilince; dinleyen kimse onun halinin ne olacağını merak etti. Bir kimse hakkında kendisinde de benzeri bulunan bir kusurdan bahseden, hele de buna bizzat kendisi sebep olan veya o şahsın kendisi hakkında konuştuğu bir kimse karşısında, kıyas gereği o nefsin atılma emri anında onun hakkında mutlaka: "Rabbimiz! Beni o azdırdı" demesi gerekirdi. Yüce Allah bu merak karşısında şöyle cevap verdi: {قال قرينه} “Onun yoldaşı dedi ki:” -kendisini yakınlardan göstermek vehmiyle yakın olanların âdeti üzere nida edatını hazfederek seslenerek-: {ربنا} “Rabbimiz!” Ey bütün mahlukata ve bize ihsanda bulunan! {ما أطغيته} “Ben onu azdırmadım” yani içinde bulunduğu azgınlığa onu ben düşürmedim; zira benim onun üzerinde bir hâkimiyetim yoktu, Sen bunu en iyi bilensin; {ولكن كان} “fakat o” fıtratı ve tabiatı gereği

18755. Metin

{في ضلال بعيد *} محيط به من جميع جوانبه لا يمكن رجوعه معه، فلذلك كان يبادر إلى كل ما يغضب الله، وإن حركته إليه أن فإنه لا يحتاج إلى أدنى تحريك فيثور له ثورة من هو مجبول مركوز في طباعه.

{في ضلال بعيد *} “uzak bir sapıklık içindeydi.” Kendisini her yönden kuşatan ve dönüşü mümkün olmayan [bir sapıklık içindeydi]. Bu sebeple Allah'ı gazaplandıran her şeye koşardı; ben onu buna sevk etmiş olsam bile, o en küçük bir kışkırtmaya dahi muhtaç olmadan, tabiatında kökleşmiş ve yaratılışına yerleşmiş bir kimsenin taşkınlığıyla buna atılırdı.

18756. Metin

ولما كان كأنه قيل: بم يجاب عن هذا؟ وهل يقبل منه؟ قيل: لا {قال} أي الملك المحيط علماً وقدرة الذي حكم عليهم في الأزل: {لا تختصموا} أي لا توقعوا الخصومة بهذا الجد والاجتهاد {لديَّ} أي في دار الجزاء بهذه الحضرة التي هي فوق ما كنتم تدركونه من الأخبار عنها بكثير، وأعجب بما يدرك حق الإدراك، فقد أتم انكشاف ما كان يستغربه الخاصة بل خاصة الخاصة، ففات بانكشافها نفع إيمان جديد {وقد} أي والحال أنه قد {قدمت} أي تقدمت، أي أمرت وأوصيت قبل هذا الوقت موصلاً ومنهياً {إليكم} أي كل ما ينبغي تقديمه حتى لم يبق لبس ولا تركت لأحد حجة بوجه، وجعلت ذلك رفقاً بكم ملتبساً {بالوعيد *} أي التهديد وهو التخويف العظيم على جميع ما ارتكبتموه من الكفران والعدوان في الوقت الذي كانت فيه هذه الحضرة التي هي غيب الغيب ومستورة بستائر الكبرياء والعظمة وبل كان ما دونها من الغيب مستوراً، فكان الإيمان به نافعاً.

Sanki "Buna ne cevap verilir ve ondan kabul edilir mi?" denilmiş gibi olunca, "Hayır" denildi ve {قال} “[Allah] buyurdu ki” yani ilmi ve kudreti her şeyi kuşatan, ezelde onlar hakkında hükmünü vermiş olan Melik: {لا تختصموا} “Çekişmeyin” yani bu derece çaba ve gayretle tartışmaya girmeyin, {لديَّ} “huzurumda!” Yani ceza yurdunda, hakkında size ulaşan haberlerden çok daha üstün olan ve hakkıyla idrak edilen şeyden çok daha hayret verici olan şu huzurda! Zira seçkinlerin, hatta en seçkinlerin dahi garipsediği şeyler bütünüyle açığa çıkmıştır; bunların açığa çıkmasıyla da yeni bir imanın faydası artık geçmiştir. {وقد} “Halbuki Ben” yani durum şu ki Ben, {قدمت} “önceden bildirmiştim” yani bu vakitten önce emredip tavsiye etmiş, ulaştırıp nehyetmiştim, {إليكم} “size” yani önceden bildirilmesi gereken her şeyi bildirmiştim; öyle ki hiçbir şüphe kalmamış ve hiç kimseye hiçbir şekilde mazeret bırakmamıştım. Size bir lütuf olarak bunu {بالوعيد *} “tehdit ile [birlikte kılmıştım].” Yani gaybın gaybı olan, kibriya ve azamet perdeleriyle örtülü bulunan ve hatta gaybın daha alt basamaklarının bile örtülü olduğu ve gayba imanın fayda verdiği bir vakitte, işlediğiniz bütün küfür ve azgınlıklara karşı büyük bir korkutma olan tehdit ile [önceden bildirmiştim].

18757. Metin

ولما كانت الأوقات كلها عنده سبحانه حاضرة، عبر سبحانه في تعليل ذلك ب «ما» التي للحاضر دون «لا» التي للمستقبل فقال: {ما يبدل} أي يغير من مغير ما كان من كان بوجه من الوجوه بحيث يجعل

Yüce Allah'ın katında bütün vakitler hazır olduğundan, bunun gerekçesinde gelecek zaman bildiren "lâ" yerine şimdiki zaman bildiren "mâ" ile ifade ederek şöyle buyurdu: {ما يبدل} “Değiştirilmez” yani kim olursa olsun hiçbir değiştirici tarafından hiçbir şekilde değiştirilmez, öyle ki

18758. Metin

له بدل فيكون فيه خلف {القول لدي} أي الواصل إليكم من حضرتي التي لا يحاط بأمر غرابتها بأن من أشرك بي لا أغفر له وأغفر ما دون ذلك لمن أشاء، والعفو عن بعض المذنبين ليس تبديلاً لأن دلائل العفو تدل على تخصيص الوعيد، وأنه مشروط بشرائط {وما أنا} وأكد النفي فقال: {بظلام} أي بذي ظلم {للعبيد *} لا القرين ولا من أطغاه ولا غيرهم، فأعذب من لا يستحق أو أعفو عمن قلت: إني لا أغفر له وأمرت جندي فعادوه فيّ، ولو عفوت عنه كنت مع تبديل القول قد سؤتهم بإكرام من عادوه فيّ ليس إلا.

onun yerine başka bir şey konup sözden dönülmüş olsun; {القول لدي} “huzurumda söz.” Yani Bana şirk koşanı bağışlamayacağım, bunun dışındakileri ise dilediğim kimse için bağışlayacağım hususunda, eşsiz azameti kavranamayan yüce katımdan size ulaşan söz [asla değişmez]. Günahkârların bir kısmının affedilmesi bir tebdil (sözü değiştirme) değildir; zira af delilleri tehdidin tahsis edildiğine ve birtakım şartlara bağlı olduğuna delalet etmektedir. {وما أنا} “Ve Ben değilim” nefyı teyit ederek şöyle buyurdu: {بظلام} “asla zulmedici” yani zulüm sahibi [değilim], {للعبيد *} “kullara.” Ne o karîne ne onu azdırdığı kimseye ne de başkalarına [zulmederim]; hak etmeyene azap etmem yahut "Onu bağışlamam" dediğim ve askerlerime Benim uğrumda ona düşman olmalarını emrettiğim kimseyi de affetmem. Eğer onu affetseydim, sözü değiştirmekle kalmaz, sadece Benim uğrumda kendisine düşmanlık eden askerlerimi, düşmanlarını taltif ederek üzmüş olurdum.

18759. Metin

ولما كان هذا التقاول مما يهول أمره ويقلع القلوب ذكره، صور وقته بصورة تزيد في ذلك الهول، وينقطع دون وصفها القول، ولا يطمع في الخلاص منها بقوة ولا حول، فقال ما معناه: يكون هذا كله {يوم} ولما كان المقصود الإعلام بأن النار كبيرة مع ضيقها، فهي تسع من الخلائق ما لا يقع تحت حصر، وأنها مع كراهتها لمن يصلاها وتجهمها لهم تحب تهافتهم فيها وجلبهم إليها عبر عنه على طريق الكناية بقوله: {نقول} أي على ما لنا من العظمة التي لا يسوغ لشيء أن يخفى عنها {لجهنم} دار العذاب مع الكراهة والعبوسة والتجهم إظهاراً للهول بتصوير الأمر المهدد به، وتقريع الكفار، وتنبيه من يسمع

Bu karşılıklı konuşma durumu dehşet veren ve anılması bile yürekleri yerinden söken bir şey olunca, o vakti dehşeti daha da artıran, nitelendirilmesine sözlerin yetmediği, hiçbir güç ve kuvvetle ondan kurtulmanın umulamayacağı bir surette tasvir ederek manen şöyle buyurdu: Bütün bunlar {يوم} “o gün” [olacaktır]. Maksat, cehennemin darlığına rağmen pek büyük olduğunu, sayıya gelmeyecek kadar çok mahlukatı içine alacağını ve oraya girecek olanlardan nefret edip onlara yüzünü ekşitmesine rağmen onların oraya akın akın atılmasını ve getirilmesini istediğini bildirmek olunca; kinaye yoluyla bunu şu sözüyle ifade etti: {نقول} “Biz diyeceğiz” yani hiçbir şeyin Kendisine gizli kalması caiz olmayan azametimizle [diyeceğiz], {لجهنم} “cehenneme” azap yurduna, tehdit edilen hususu tasvir ederek dehşeti ortaya koymak, kâfirleri azarlamak ve dinleyenleri

18760. Metin

هذا الخبر عن هذا السؤال من الغفلة: {هل امتلأت} فصدق قولنا {لأملأن جهنم من الجنة والناس أجمعين} [هود: ١١٩] وذلك بعد أن يلقى فيها من الخلائق ما لا يحيط به الوصف، فتقول: لا، {وتقول} طاعة لله ومحبة في عذاب أعدائه وإخباراً بأنها لم تمتلىء لأن النار من شأنها أنها كلما زيدت حطباً زادت لهباً: {هل من مزيد *} أي زيادة أو شيء من العصاة إزادة، سواء كان كثيراً أو قليلاً، فإني أسع ما يؤتى به إليّ ولا تزال كذلك كما ورد في الحديث «لا تزال جهنم يلقى فيها وتقول هل من مزيد حتى يضع الجبار فيها قدمه» أي يضربها من جبروته بسوط إهانة فينزوي بعضها إلى بعض وتقول: قط قط وعزتك، ثم يستمرون بين دولتي الحر والزمهرير، وقد جعل الله سبحانه لذلك آية في هذه الدار باختلاف الزمان في الحر والبرد، فإذا أفرط الحر جاءت رحمته تعالى بالبرد وبالماء من السماء فامتزجا معاً فكان التوسط، وإذا أفرط البرد جاءت رحمته بالحر بواسطة الشمس، فامتزج الموجدان، فكان له توسط، وكل ذلك له دوائر موزونة بأقساط مقسطة معلومة بتقدير العزيز العليم - ذكر ذلك ابن برجان.

bu sorudan gaflet etmekten sakındırmak maksadıyla nefret, asık surat ve hiddetle [şöyle diyeceğiz]: {هل امتلأت} “Doldun mu?” Böylece {لأملأن جهنم من الجنة والناس أجمعين} “Andolsun ki cehennemi hem cinlerden hem insanlardan tamamen dolduracağım” [Hûd: 119] sözümüz gerçekleşti mi? Bu, içine vasfedilemeyecek kadar çok yaratılmış atıldıktan sonra olur; o ise "Hayır" der; {وتقول} “ve o der ki” Allah'a itaat ederek, O'nun düşmanlarının azap görmesini arzulayarak ve dolmadığını bildirerek -zira ateşin şanı, odunu artırıldıkça alevinin artmasıdır-: {هل من مزيد *} “Daha var mı?” Yani bir fazlalık yahut çok olsun az olsun günahkârlardan ilave edilecek bir şey var mı? Zira bana getirilen her şeyi alırım. Hadiste geçtiği üzere durum hep böyle devam eder: «Cehenneme [insanlar] atılmaya devam eder ve o 'Daha var mı?' der; nihayet Cebbâr olan Allah ayağını/kademini onun üzerine koyuncaya kadar.» Yani ceberutundan ona bir zillet kırbacı vurur da bir kısmı diğerine büzülür ve: 'İzzetin hakkı için yeter, yeter!' der. Sonra onlar sıcağın ve zemherir soğuğunun nöbetleri arasında kalmaya devam ederler. Yüce Allah bu dünyada zamanın sıcak ve soğuk olarak değişmesiyle buna bir ibret koymuştur: Sıcak aşırılaştığında Yüce Allah'ın rahmeti soğuk ve gökten su ile gelir, ikisi birleşir ve denge sağlanır; soğuk aşırılaştığında ise rahmeti güneş vasıtasıyla sıcaklıkla gelir, iki unsur birleşir ve yine denge sağlanır. Bütün bunlar Azîz ve Alîm olanın takdiriyle belirlenmiş, adaletle ölçülmüş daireler halindedir. -Bunu İbn Berrecân zikretmiştir.-

18761. Metin

ولما ذكر النار وقدمها لأن المقام للإنذار، أتبعها دار الأبرار، فقال ساراً لهم بإسقاط مؤنة السير وطيّ شقة البعد: {وأزلفت} أي قربت بأيسر أمر مع الدرجات والحياض الممتلئة {الجنة للمتقين} أي العريقين في هذا الوصف، فإذا رأوها تسابقوا إليها وتركوا ما كانوا فيه من

Cehennemi zikredip makam korkutma makamı olduğu için onu öne alınca, arkasından iyilerin yurdunu getirdi ve yürüme zahmetini kaldırıp uzak mesafeleri dürüp kısaltarak onları sevindirmek üzere şöyle buyurdu: {وأزلفت} “Ve yaklaştırıldı” yani dereceleri ve dolu havuzlarıyla birlikte en kolay bir emirle yaklaştırıldı, {الجنة للمتقين} “cennet takva sahiplerine.” Yani bu vasıfta kökleşmiş olanlara. Onu gördüklerinde ona doğru yarışırlar ve içinde bulundukları

18762. Metin

الموقف من منابر النور وكثبان المسك ونحو هذا، وأما غيرهم من أهل الإيمان فقد يكون لهم على غير هذا الوصف، فيساق إليها الذين اتقوا كما مضى في الزمر.

nurdan minberler, misk tepeleri ve benzeri durak yerlerini bırakırlar. Diğer iman ehline gelince, onların durumu bundan farklı olabilir; nitekim Zümer suresinde geçtiği üzere takva sahipleri oraya sevk edilirler.

18763. Metin

ولما كان القرب أمراً نسبياً أكده بقوله: {غير بعيد *} أي إزلافاً لا يصح وصفه ببعد.

Yakınlık nisbî bir kavram olduğundan, bunu şu sözüyle teyit etti: {غير بعيد *} “uzak olmayarak.” Yani uzaklıkla nitelenmesi doğru olmayacak bir yaklaştırışla.

18764. Metin

ولما كان التقريب قد لا يدري الناظر ما سببه، قال ساراً لهم: {هذا} أي الإزلاف والذي ترونه من كل ما يسركم {ما} أي الأمر الذي {توعدون} أي وقع الوعد لكم به في الدنيا، وعبر بالمضارع حكاية للحال الماضية، وعبر عن الإزلاف بالماضي تحقيقاً لأمره وتصويراً لحضوره الآن ليكون المضارع من الوعد في أحكم مواضعه، وأبهم الأمر لأنه أكثر تشويقاً، والتعيين بعد الإبهام ألذ، فلذلك قال بياناً للمتقين، معيداً للجار لما وقع بينه وبين المبدل منه من الجملة الاعتراضية جواباً لمن كأنه قال: لمن هذا الوعد؟ فقال تعالى: {لكل أواب} أي رجاع إلى الاستقامة بتقوى القلب إن حصل في ظاهره عوج، فنبه بذلك على أنه من فضله لم يشترط في صحة وصفه بالتقوى دوام الاستقامة {حفيظ} أي مبالغ في حفظ الحدود وسار العهود بدوام الاستقامة والرجوع بعد الزلة، ثم أبدل من «كل» تتميماً لبيان المتقين قوله: {من خشي} ولم يعد الجارّ لأنه لا اعتراض قبله كالأول، ونبه على كثرة خشيته بقوله: {الرحمن} لأنه إذا خاف مع استحضار الرحمة العامة للمطيع والعاصي كان خوفه مع استحضار غيرها أولى، وقال القشيري: التعبير بذلك

Bakan kimse bu yaklaştırılmanın sebebini bazen bilemeyeceğinden, onları sevindirerek şöyle buyurdu: {هذا} “İşte bu” yani bu yaklaştırılma ve sizi sevindiren gördüğünüz her şey, {ما} “o şeydir ki” {توعدون} “size vaad olunuyordu”. Yani dünyada size vaat edilmişti. Geçmiş hali hikâye etmek için muzari (şimdiki/geniş zaman) kipi kullanılmış; yaklaştırılma ise kesinliğini vurgulamak ve şu anki mevcudiyetini tasvir etmek için mazi kipiyle ifade edilmiştir ki vaadin muzari kipi en muhkem yerine oturmuş olsun. Meseleyi müphem bıraktı; çünkü bu daha çok şevk uyandırır ve kapalılıktan sonra belirleme daha lezzetlidir. Bu sebeple takva sahiplerini açıklamak üzere, sanki "Bu vaat kimin içindir?" diyen birine cevap olarak, kendisi ile mübdelün minh arasına giren ara cümle sebebiyle cer harfini tekrarlayarak Yüce Allah şöyle buyurdu: {لكل أواب} “Her yönelen kimse içindir” yani zahirinde bir eğrilik meydana gelse bile kalbin takvasıyla istikamete dönen kimse içindir. Böylece lütfundan ötürü takva vasfının sıhhatinde devamlı istikameti şart koşmadığına dikkat çekti; {حفيظ} “[ahdini] koruyan.” Yani sürekli istikametle ve sürçmeden sonra tövbe ile sınırlara ve bütün ahitlere riayet etmede aşırı titiz olan kimse [içindir]. Sonra takva sahiplerini açıklamayı tamamlamak üzere "küll" kelimesinden bedel olarak şöyle buyurdu: {من خشي} “O kimse ki korktu” -öncekinde olduğu gibi önünde bir ara cümle bulunmadığından cer harfini tekrarlamadı-; korkusunun çokluğuna ise şu sözüyle dikkat çekti: {الرحمن} “Rahmân'dan”. Zira itaatkârı ve isyankârı kapsayan genel rahmeti hatırlarken bile korkuyorsa, O'nun diğer sıfatlarını hatırladığında korkması haydi haydi gerekir. Kuşeyrî şöyle demiştir: Bu ifadenin seçilmesi

18765. Metin

للإشارة إلى أنها خشية تكون مقرونة بالأنس يعني الرجاء كما هو المشروع، قال: ولذلك لم يقل {الجبار} أو {القهار} قال: ويقال: الخشية ألطف من الخوف، فكأنها قريبة من الهيبة {بالغيب} أي مصاحباً له من غير أن يطلب آية أو أمراً يصير به إلى حد المكاشفة، بل استغنى بالبراهين القاطعة التي منها أنه مربوب، فلا بد له من رب، وهو أيضاً بيان لبليغ خشيته.

şeriatın gerektirdiği gibi bu haşyetin ünsiyetle, yani recâ (ümit) ile birlikte olduğuna işaret etmek içindir. Devamla şöyle dedi: Bu yüzden "el-Cebbâr" veya "el-Kahhâr" demedi. Yine denildi ki: Haşyet, havf (korku) hissinden daha zariftir; adeta heybete yakındır. {بالغيب} “Görmediği halde (gaybda)” yani mucize veya kendisini mükaşefe sınırına ulaştıracak bir şey talep etmeksizin gayba inanarak; bilakis bir kul olduğu ve dolayısıyla mutlaka bir Rabbinin bulunması gerektiği gibi kesin delillerle yetinerek [korkan kimsedir]. Bu da onun haşyetinin derinliğinin beyanıdır.

18766. Metin

ولما كان النافع من الطاعة الدائم إلى الموت، قال: {وجاء} أي بعد الموت {بقلب منيب *} أي راجع إلى الله تعالى بوازع العلم، ولم يقل: بنفس، لطفاً بالعصاة لأنهم وإن قصرت نفوسهم لم يكن لها صدق القدم فلهم الأسف بقلوبهم، وصدق الندم.

İtaatin faydalı olanı ölüme kadar devam edeni olduğundan şöyle buyurdu: {وجاء} “Ve geldi” yani ölümden sonra, {بقلب منيب *} “yönelmiş bir kalp ile.” Yani ilmin yönlendirmesiyle Yüce Allah'a yönelen bir kalp ile. Günahkârlara bir lütuf olsun diye "nefis ile" demedi; çünkü nefisleri kusur işlese ve sağlam adımlarla yürüyemese bile, kalplerinde üzüntü ve samimi bir pişmanlık vardır.

18767. Metin

ولما كان الإخبار بكونها لهم وإن كان أمراً ساراً لا يقتضي دخولها في ذلك الوقت، زاد سرورهم بالإذن بقوله معبراً بضمير الجميع بياناً لأن المراد من «من» جميع المتقين: {ادخلوها} أي يقال لهم: ادخلوا الجنة. ولما كان المراد استقبالهم بالإلذاذ بالبشارة قال: {بسلام} أي مصاحبين للسلامة من كل يمكن أن يخاف، فأنتج ذلك قوله إنهاء للسرور إلى غاية لا توصف: {ذلك} أي اليوم العظيم جداً {يوم} ابتداء أو تقرير {الخلود *} أي الإقامة التي لا آخر لها ولا نفاذ لشيء من لذاتها أصلاً، ولذلك وصل به قوله جواباً لمن كأنه قال: على أي وجه خلودهم؟ : {لهم} بظواهرهم وبواطنهم {ما يشاؤون} أي يتجدد

Cennetin kendilerine ait olduğunun bildirilmesi sevindirici bir şey olsa da o anda oraya girmeyi gerektirmediğinden, "men" (kimse) kelimesinden maksadın bütün takva sahipleri olduğunu beyan etmek üzere çoğul zamiri kullanarak izin vermek suretiyle sevinçlerini artırıp şöyle buyurdu: {ادخلوها} “Oraya girin” yani onlara: 'Cennete girin' denilir. Maksat onları müjdenin lezzetiyle karşılamak olunca şöyle buyurdu: {بسلام} “selametle!” Yani korkulabilecek her şeyden esenlik içinde olarak. Bu da sevinci tarif edilemez bir dereceye ulaştırmak üzere şu sözü netice verdi: {ذلك} “İşte bu” yani bu pek büyük gün, {يوم} “günüdür” -başlangıç veya teyit olarak- {الخلود *} “ebediyet [günüdür].” Yani sonu gelmeyen ve lezzetlerinden hiçbir şeyin asla tükenmeyeceği kalış [günüdür]. İşte bu sebeple, sanki "Onların ebediliği ne şekildedir?" diyen birine cevap olarak buna şu sözünü bağladı: {لهم} “Onlar içindir” zahirleriyle ve batınlarıyla, {ما يشاؤون} “diledikleri her şey” yani

18768. Metin

مشيئتهم أو تمكن مشيئتهم له {فيها} أي الجنة {ولدينا} أي عندنا من الأمور التي في غاية الغرابة عندهم وإن كان كل ما عندهم مستغرباً {مزيد *} أي مما لا يدخل تحت أوهامهم يشاؤه، فإن سياق الامتنان يدل على أن تنوينه للتعظيم، والتعبير بلدى يؤكد ذلك تأكيداً يناسبها بأن يكونوا كل لحظة في زيادة على أمانيهم عكس ما كانوا في الدنيا، وبذلك تزداد علومهم، فمقدورات الله لا تنحصر، لأن معلوماته لا تنتهي.

diledikleri veya dilemelerinin mümkün olduğu her şey {فيها} “orada” yani cennette [onlarındır]. {ولدينا} “Ve katımızda” yani cennetteki her şey onlar için hayret verici olsa da onlar nezdinde son derece şaşırtıcı olan şeylerden katımızda {مزيد *} “daha fazlası da vardır.” Yani diledikleri şeylerden olup hayallerine dahi sığmayacak fazlalıklar vardır; zira minnet/ihsan bağlamı, buradaki tenvinin tazim için olduğuna delalet etmektedir. "Ledeynâ" (katımızda) ifadesi de buna uygun bir teyitle, dünyadakinin aksine her an arzularının da ötesinde bir artış içinde olacaklarını pekiştirmektedir; böylece ilimleri de artacaktır; çünkü Allah'ın malûmatı sonsuz olduğundan kudretinin tecellileri de sınırlandırılamaz.

18769. Metin

ولما ذكر سبحانه أول السورة تكذيبهم بالقدرة على اعترافهم بما يكذبهم في ذلك التكذيب، ثم سلى وهدد بتكذيب الأمم السابقة، وذكر قدرته عليهم، وأتبعه الدلالة على كمال قدرته إلى أن ختم بالإشارة إلى أن قدرته لا نهاية لها، ولا تحصر بحدّ ولا تحصى بعدّ، رداً على أهل العناد وبدعة الاتحاد في قولهم «ليس في الإمكان أبدع مما كان» عطف على ما قدرته بعد {فحق وعيد} من إهلاك تلك الأمم مما هو أعم منه بشموله جميع الزمان الماضي وأدل على شمول القدرة، فقال: {وكم أهلكنا} أي بما لنا من العظمة. ولما كان المراد تعميم الإهلاك في جميع الأزمان لجميع الأمم، نزع الجار بياناً لإحاطة القدرة فقال: {قبلهم} وزاد في دلالة التعميم فأثبته في قوله: {من قرن} أي جيل هم في غاية القوة، وزاد في بيان القوة فقال:

Yüce Allah surenin başında, bu yalanlamalarını tekzip eden şeyleri itiraf etmelerine rağmen kudreti yalanladıklarını zikredip; sonra geçmiş ümmetlerin yalanlamasıyla teselli verip tehdit buyurarak onlar üzerindeki kudretini hatırlatınca ve inat ehline ve "İmkân dahilinde olandan daha güzeli yoktur" diyen ittihad bidati mensuplarına bir reddiye olarak kudretinin sonu olmadığını, bir sınırla sınırlandırılamayacağını ve sayıyla sayılamayacağını işaret ederek bitirinceye kadar tam kudretine delalet eden hususları peş peşe getirince; {فحق وعيد} “tehdidim hak oldu” ifadesinden sonra takdir ettiğim o ümmetlerin helakine, bütün geçmiş zamanı kapsaması cihetiyle bundan daha genel ve kudretin kuşatıcılığına daha çok delalet eden şu ifadeyi atfederek şöyle buyurdu: {وكم أهلكنا} “Biz nice [nesilleri] helak ettik” yani azametimizle. Bütün zamanlarda bütün ümmetler için helaki genel kılmak kastedildiğinde, kudretin kuşatıcılığını beyan etmek üzere cer harfini kaldırıp {قبلهم} “onlardan önce” buyurdu; genelleme delaletini artırmak için ise {من قرن} “nice nesillerden” sözünde bunu teyit etti; yani son derece güçlü nesillerden. Kuvvetin beyanını artırarak şöyle buyurdu:

18770. Metin

{هم} أي أولئك القرون بظواهرهم وبواطنهم {أشد منهم} أي من قريش {بطشاً} أي قوة وأخذاً لما يريدونه بالعنف والسطوة والشدّة، وحذف الجار هنا يدل على أن كل من كان قبل قريش كانوا أقوى منهم، وإثباته في ص يدل على أن المذكورين بالإهلاك هناك مع الاتصاف بالنداء المذكور بعض المهلكين لا كلهم. ولما أخبر سبحانه بأشديتهم سبب عنه قوله: {فنقبوا} أي أوقعوا النقب {في البلاد} بأن فتحو فيها الأبواب الحسية والمعنوية وخرقوا في أرجائها ما لم يقدر غيرهم عليه وبالغوا في السير في النقاب، وهي طرق الجبال والطرق الضيقة فضلاً عن الواسعة وما في السهول، بعقولهم الواسعة وآرائهم النافذة وطبائعهم القوية، وبحثوا مع ذلك عن الأخبار، وأخبروا غيرهم بما لم يصل إليهم، وكان كل منهم نقاباً في ذلك أي علامة فيه فصارت له به مناقب أو مفاخر.

{هم} “Onlar” yani o nesiller zahirleri ve batınlarıyla, {أشد منهم} “onlardan daha çetindiler” yani Kureyş'ten, {بطشاً} “yakalayışça / güç ve kuvvetçe.” Yani güç bakımından ve istedikleri şeyi şiddet, satvet ve zorbalıkla alma hususunda [daha çetindiler]. Burada cer harfinin hazfedilmesi, Kureyş'ten önceki herkesin onlardan daha güçlü olduğuna delalet eder; Sâd suresinde yer alması ise orada zikredilen feryatla nitelenerek helak edilenlerin tamamı değil helak edilenlerin bir kısmı olduğuna delalet eder. Yüce Allah onların daha çetin olduklarını haber verince, bunun neticesi olarak şöyle buyurdu: {فنقبوا} “Diyar diyar delikler açıp dolaştılar” yani {في البلاد} “beldelerde”; öyle ki oralarda maddi ve manevi kapılar açtılar, geniş akılları, isabetli görüşleri ve güçlü tabiatlarıyla beldelerin dört bir yanında başkalarının güç yetiremeyeceği yollar açtılar; ovalardaki ve geniş yollardaki yürüyüşleri bir yana, dağ yollarında ve dar geçitlerde (nikāb) son derece derinlemesine dolaştılar; bununla birlikte haberleri araştırdılar, başkalarına kendilerine ulaşmamış şeyleri haber verdiler ve her biri bu hususta birer "nakkâb" (usta ve allâme) idi; böylece bununla menkıbeleri veya övünçleri oldu.

18771. Metin

ولما كان التقدير: ولم يسلموا مع كثربة تنقيبهم وشدته من إهلاكنا بغوائل الزمان ونوازل الحدثان، توجه سؤال كل سامع على ما في ذلك من العجائب والشدة والهول والمخاوف سؤال تنبيه للذاهل الغافل، وتقريع وتبكيت للمعاند الجاهل، بقوله: {هل من محيص *} أي معدل ومحيد ومهرب وإن دق، من قضائنا ليكون لهؤلاء وجه ما في رد أمرنا.

Takdir: "Onlar beldeleri bu kadar çok ve şiddetli dolaşıp delik deşik etmelerine rağmen zamanın felaketleri ve hadiselerin inişiyle gerçekleşen helakimizden kurtulamadılar" şeklinde olunca; bundaki hayret verici hususlar, şiddet, dehşet ve korkular karşısında her dinleyenin sorusu, gafili uyarma ve cahil inatçıyı azarlayıp susturma sorusu olarak şu sözle yöneltildi: {هل من محيص *} “Hiç kurtuluş/kaçış yeri var mı?” Yani emrimizi geri çevirmede bunlar için bir yol olsun diye kazamızdan -ne kadar dar olursa olsun- sapılacak, kaçılacak ve sığınılacak bir kurtuluş yeri var mıdır?

18772. Metin

ولما ذكرنا هنا من المواعظ ما أرقص الجماد، فكيف بمن يدعي أنه من رؤوس النقاد، أنتج قوله مؤكداً لأجل إنكار الجاحد وعناد المعاند:

Burada cansız varlıkları bile harekete geçirecek öğütler zikrettiğimizde -kaldı ki en büyük eleştirmen ve sarraflardan olduğunu iddia eden kimse nasıl etkilenmesin?- inkârcının inkârı ve inatçının inadı sebebiyle teyit ederek şu sözü netice verdi:

18773. Metin

{إن في ذلك} أي الأمر البديع من العظات التي صرفناها هنا على ما ترون من الأساليب العجيبة والطرق الغريبة في الإهلاك وغيره {لذكرى} أي تذكيراً عظيماً جداً. ولما كان المتذكر بمصارع المهلكين تارة بأن يكون حاضراً فيرى مصارعهم حال الإيقاع بهم أو يرى آثارهم بعد ذلك، وتارة يخبر عنها، قال بادئاً بالرائي لأنه أجدر بالتذكير: {لمن كان} أي كوناً عظيماً {له قلب} هو في غاية العظمة والنورانية إن رأى شيئاً من ذلك فهو بحيث يفهم ما يراه ويعتز به، ومن لم يكن كذلك فلا قلب له لأن قلبه لما كان غير نافع كان عدماً.

{إن في ذلك} “Şüphesiz bunda” yani helak ve benzeri konularda gördüğünüz hayret verici üsluplar ve garip yollarla burada türlü türlü açıkladığımız bu eşsiz öğütlerde, {لذكرى} “elbette büyük bir ibret/öğüt vardır” yani son derece büyük bir hatırlatma vardır. Helak edilenlerin yıkılış yerlerinden ibret alan kimse bazen bizzat hazır bulunup başlarına felaket geldiği andaki yıkılışlarını veya bundan sonraki kalıntılarını görerek, bazen de bundan haberdar edilerek ibret aldığından; ibret almaya daha layık olduğu için bizzat görenle başlayarak şöyle buyurdu: {لمن كان} “olan kimse için” yani pek büyük bir oluşla, {له قلب} “kalbi [olan].” Son derece büyük ve nurlu bir kalbi olan kimse için [öğüt vardır]; öyle ki bunlardan bir şey gördüğünde gördüğünü anlar ve onunla ibret alır. Böyle olmayan kimsenin ise kalbi yok demektir; çünkü kalbi fayda vermeyince yok hükmündedir.

18774. Metin

ولما كان قد بدأ بالناظر لأنه أولى بالاعتبار وأقرب إلى الادكار، ثنى بمن نقلت إليه الأخبار فقال: {أو ألقى} أي إلقاء عظيماً بغاية إصغائه حتى كأنه يرمي بشيء ثقيل من علو إلى سفل {السمع} أي الكامل الذي قد جرده عن الشواغل من الحظوظ وغيرها إذا سمع ما غاب عنه {وهو} أي والحال أنه في حال إلقائه {شهيد *} أي حاضر بكليته، فهو في غاية ما يكون من تصويب الفكر وجمع الخاطر، فلا يغيب عنه شيء مما تلي عليه وألقي إليه، فيتذكر بما ذكرناه به عن قدرتنا من الجزئيات ما أنتجه من القدرة على كل شيء، ورأى مجد القرآن فعلم أنه كلام الله فسمعه منه فصدق الرسول، وقبل كل ما يخبر به، ومن سمع شيئاً ولم يحضر له ذهنه فهو غائب، فالأول العالم بالقوة وهو المجبول

İbret almaya daha layık ve hatırlamaya daha yakın olduğu için bizzat bakanla başlayınca, ikinci olarak kendisine haberler ulaştırılan kimseyi zikredip şöyle buyurdu: {أو ألقى} “Yahut veren [kimse için]” yani sanki yukarıdan aşağıya ağır bir şey bırakırcasına son derece dikkatle dinleyerek büyük bir yönelişle [kulak veren], {السمع} “kulağını” yani kendisinden gizli kalan şeyleri işittiğinde nefsi paylardan ve diğer meşguliyetlerden arındırdığı kamil kulağını veren, {وهو} “ve kendisi” yani kulak verdiği sırada kendisi, {شهيد *} “şahit olarak / hazır bulunarak.” Yani bütün varlığıyla hazır olarak [kulak veren kimse için]. O kimse zihnini toplama ve düşüncesini odaklamada son derece ileri düzeydedir; kendisine okunan ve aktarılan şeylerden hiçbiri ona gizli kalmaz; böylece kudretimize dair zikrettiğimiz cüzî meselelerle her şeye kadir oluşumuzun neticesini hatırlar, Kur'an'ın yüceliğini görüp onun Allah kelamı olduğunu anlar, onu O'ndan dinler, Resul'ü tasdik eder ve haber verdiği her şeyi kabul eder. Bir şeyi işitip de zihni orada hazır bulunmayan kimse ise gaip (yok) hükmündedir. Birincisi bilkuvve âlim olan kimsedir; o,

18775. Metin

على الاستعداد الكامل فهو بحيث لا يحتاج إلى غير التدبر لما عنده من الكمال المهيأ بفهم ما يذكر به القرآن، والثاني القاصر بما عنده من كثافة الطبع فهو بحيث يحتاج إلى التعليم فيتذكر بشرط أن يقبل بكليته، ويزيل الموانع كلها، فلذلك حسن جداً موقع «أو» المقسمة وعلم منه عظيم شرف القرآن في أنه مبشر للكامل والناقص، ليس منه مانع غير الإعراض.

tam bir istidat üzere yaratılmıştır; Kur'an'ın hatırlattığı şeyleri anlamaya hazır kemali sayesinde tefekkürden başkasına ihtiyaç duymaz. İkincisi ise tabiatındaki kesafet sebebiyle kusurlu olan kimsedir; o ise öğrenmeye muhtaçtır; bütün varlığıyla yönelmesi ve bütün engelleri kaldırması şartıyla öğüt alır. Bu sebeple kısımlara ayıran "ev" (yahut) edatının yeri pek güzel olmuştur ve buradan, kamil ve noksan herkesi müjdelemesi bakımından Kur'an'ın yüce şerefi anlaşılmıştır; zira yüz çevirmekten başka Kur'an'a hiçbir engel yoktur.

18776. Metin

ولما دل على تمام علمه وشمول قدرته بخلق الإنسان إثر ما ذكره من جميع الأكوان، ثم بإعدامه لأصناف الإنسان في كل زمان، ذكر بخلق ما أكبر منه في المقدار والإنسان بعضه على وجه آخر، فقال عاطفاً على {ولقد خلقنا الانسان} وأكد تنبيهاً لمنكري البعث وتبكيتاً، وافتتحه بحرف التوقع لأن من ذكر بخلق شيء توقع الإخبار عما هو أكبر منه: {ولقد خلقنا} أي بما لنا من العظمة التي لا يقدر قدرها ولا يطاق حصرها {السماوات والأرض} على ما هما عليه من الكبر وكثرة المنافع {وما بينهما} من الأمور التي لا ينتظم الأمر على قاعدة الأسباب والمسببات بدونها {في ستة أيام} الأرض في يومين، ومنافعها في يومين، والسماوات في يومين، ولو شاء لكان ذلك في أقل من لمح البصر، ولكنه سن لنا التأني بذلك {وما مسنا} لأجل ما لنا من

Bütün âlemleri zikretmesinin ardından insanın yaratılışıyla ve sonra her zamanda insan sınıflarını yok etmesiyle tam ilmine ve kuşatıcı kudretine delil getirince; insan başka bir yönden onun bir parçası olmakla birlikte, hacimce ondan daha büyük olan şeylerin yaratılışını hatırlattı. {ولقد خلقنا الانسان} “Andolsun ki insanı yarattık” ayetine atıfla, dirilişi inkâr edenleri uyarmak ve susturmak üzere teyit ederek ve bir şeyin yaratılışı hatırlatılan kimse ondan daha büyüğünün haber verilmesini bekleyeceği için beklenti harfiyle (kad) başlayarak şöyle buyurdu: {ولقد خلقنا} “Andolsun ki yarattık” yani kadri takdir edilemeyen ve sınırlandırılamayan azametimizle, {السماوات والأرض} “gökleri ve yeri” büyüklükleri ve faydalarının çokluğu ile birlikte, {وما بينهما} “ve ikisi arasındakileri” sebepler ve müsebbepler kuralı gereğince kendisi olmadan nizamın kurulamayacağı şeyleri, {في ستة أيام} “altı günde.” Yeri iki günde, faydalarını iki günde ve gökleri iki günde [yarattık]. Dileseydi bu göz açıp kapamaktan daha kısa bir sürede olurdu; fakat bununla bize teenniyle (aheste ve ölçülü) hareket etmeyi sünnet kıldı. {وما مسنا} “Ve Bize dokunmadı” sahip olduğumuz

18777. Metin

العظمة {من لغوب *} أي إعياء فإنه لو كان لاقتضى ضعفاً فاقتضى فساداً، فكان من ذلك شيء على غير ما أردناه، فكان تصرفنا فيه غير تصرفنا في الباقي، وأنتم تشاهدون الأمر في الكل على حد سواء من نفوذ الأمر وتمام التصرف، من اللغب وهو الإعياء، والريش اللغاب وهو الفاسد.

azamet sebebiyle {من لغوب *} “hiçbir yorgunluk.” Yani hiçbir bitkinlik dokunmadı. Çünkü yorgunluk olsaydı bu zaafı gerektirir, o da fesadı gerektirirdi; böylece varlıktan bir şey dilediğimizin dışında olur ve onda tasarrufumuz geri kalanındaki tasarrufumuzdan farklılaşırdı. Oysa siz emrin geçerliliği ve tam tasarruf bakımından her şeyde durumun eşit olduğunu müşahede etmektesiniz. Bu kelime, yorgunluk/bitkinlik anlamına gelen "lagab"dan gelir; "rîşün lugâb" ise bozuk tüy demektir.

18778. Metin

ولما دل سبحانه على شمول العلم وإحاطة القدرة، وكشف فيهما الأمر أتم كشف، كان علم الحبيب القادر بما يفعل العدو أعظم نذارة للعدو وبشارة للولي، سبب عن ذلك قوله: {فاصبر على ما} أي جميع الذي {يقولون} أي الكفرة وغيرهم. ولما كانت أقوالهم لا تليق بالجناب الأقدس، أمر سبحانه بما يفيد أن ذلك بإرادته وأنه موجب لتنزيهه، وكماله، لأنه قهر قائله على قوله، ولو كان الأمر بإرادة ذلك القائل استقلالاً لكان ذلك في غاية البعد عنه، لأنه موجب للهلاك، فقال: {وسبح} أي أوقع التنزيه عن كل شائبة نقص متلبساً {بحمد ربك} أي بإثبات الإحاطة بجميع صفات الكمال للسيد المدبر المحسن إليك بجميع هذه البراهين التي خصك بها تفضيلاً لك على جميع الخلق في جميع ما {قبل طلوع الشمس} بصلاة الصبح، وما يليق به من التسبيح غيرها {وقبل الغروب} بصلاة العصر والظهر كذلك فالعصر أصل لذلك الوقت والظهر تبع لها.

Yüce Allah ilminin şümulüne ve kudretinin ihatasına delil getirip bu iki hususta meseleyi en mükemmel şekilde açığa çıkarınca; muktedir olan Sevgili'nin düşmanın yaptıklarını bilmesi, düşman için en büyük bir uyarı ve dost için bir müjde olduğundan, bunun neticesi olarak şöyle buyurdu: {فاصبر على ما} “Artık sabret söylediklerine” yani kâfirlerin ve diğerlerinin {يقولون} “söyledikleri” her şeye. Onların sözleri Yüce Zât'a yakışmadığı için, Yüce Allah bunun Kendi iradesiyle olduğunu ve Kendi tenzihini ve kemalini gerektirdiğini bildiren bir emir verdi; zira söyleyeni bu sözü söylemeye mecbur kılmıştır; şayet bu durum müstakil olarak o söyleyenin iradesiyle olsaydı, helake sebep olacağı için bundan son derece uzak dururdu. Bu sebeple şöyle buyurdu: {وسبح} “ve tesbih et” yani her türlü noksanlık şaibesinden tenzih et, {بحمد ربك} “Rabbini hamd ile” yani bütün mahlukata üstün kılarak seni kendisiyle mümtaz kıldığı bütün bu delillerle sana ihsanda bulunan, seni terbiye edip yöneten Efendine bütün kemal sıfatlarının ihatasını isnat ederek [tesbih et]; {قبل طلوع الشمس} “güneşin doğmasından önce” sabah namazıyla ve buna layık olan diğer tesbihlerle, {وقبل الغروب} “ve batmasından önce de.” İkindi ve aynı şekilde öğle namazıyla [tesbih et]; nitekim ikindi o vaktin aslı, öğle ise ona tâbidir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.