Vâkıa

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

19329. Metin

سورة الواقعة

Vâkıa Suresi

19330. Metin

مقصودها شرح أحوال الأقسام الثلاثة المذكورة في الرحمن للأولياء من السابقين واللاحقين والأعداء المشاققين من المصارحين والمنافقين من الثقلين للدلالة على تمام القدرة بالفعل بالاختيار الذي دل عليه آخر الرحمن بإثبات الكمال ودل عليه آخر هذه بالتنزيه بالنفي لكل شيء به نقص ثم الإثبات بوصف العظمة بجميع الكمال من الجمال والجلال، ولو استوى الناس لم يكن ذلك من بليغ الحكمة، فإن استواءهم يكون شبهة لأهل الطبيعة، واسمها الواقعة دال على ذلك بتأمل آياته وما يتعلق الظرف به) بسم الله (الذي له الكمال كله ففاوت بين الناس في الأحوال) الرحمن (الذي عم بنعمة البيان وفاضل قبولها بين أهل الإدبار وأهل الإقبال) الرحيم (الذي أقبل بأهل حزبه إلى أهل قربه ففازوا بمحاسن الأقوال والأفعال.

Bu surenin maksadı; Rahmân Suresi'nde zikredilen üç grubun hallerini açıklamaktır: İnsan ve cinden müteşekkil iki ağırlıklı varlıktan (sekaleyn) önde gidenler (sâbikûn) ve onların ardından gelenler (lâhikûn) olan veliler ile açıkça düşmanlık edenler ve münafıklar olan karşıt düşmanlar. Bu da kemalin ispatıyla Rahmân Suresi'nin sonunun delalet ettiği ve bu surenin sonunun da içinde noksanlık bulunan her şeyden tenzih edip nefyetmek, ardından da celal ve cemalden ibaret bütün kemal vasıflarıyla azamet vasfını ispat etmek suretiyle delalet ettiği ihtiyari fiil ile kudretin tamlığını göstermek içindir. Eğer insanlar eşit olsaydı, bu üstün hikmetten olmazdı; çünkü onların eşitliği tabiatçıların (maddecilerin) bir şüphesi olurdu. Surenin adı olan el-Vâkıa da ayetleri ve zarfın متعلق olduğu hususlar düşünüldüğünde buna delalet etmektedir. (Bütün kemal kendisine ait olan, böylece haller bakımından insanlar arasında farklılıklar var eden) {Rahmân} (beyan nimetini genel kılan ve onu kabul etmede yüz çevirenler ile yönelenler arasında üstünlük takdir eden) {Rahîm} (kendi fırkasının ehlini kendine yakın olanların zümresine katan, böylece en güzel söz ve fiillerle kurtuluşa eren) {Allah'ın adıyla.}

19331. Metin

لما صنف سبحانه الناس في تلك إلى ثلاث أصناف: مجرمين وسابقين ولاحقين، وختم بعلة ذلك وهو أنه ذو الانتقام والإكرام، شرح أحوالهم في هذه السورة وبين الوقت الذي يظهر فيه

Yüce Allah o surede insanları üç sınıfa; yani mücrimler, önde gidenler (sâbikûn) ve ardından gelenler (lâhikûn) olarak ayırıp sonra da bunun gerekçesiyle, yani kendisinin intikam ve ikram sahibi olduğu hakikatiyle bitirince, bu surede onların hallerini şerh etmiş ve Rahmân Suresi'nde zikredilen

19332. Metin

إكرامه وانتقامه بما ذكر في الرحمن غاية الظهور فقال بانياً على ما أرشده السياق إلى أن تقديره: يكون ذلك كله كوناً يشترك في علمه الخاص والعام: {إذا وقعت الواقعة *} أي التي لا بد من وقوعها ولا واقع يستحق أن يسمى الواقعة بلام الكمال وتاء المبالغة غيرها، وهي النفخة الثانية التي يكون عنها البعث الأكبر الذي هو القيامة الجامعة لجميع الخلق للحكم بينهم على الانفراد الظاهر الذي لا مدعى للمشاركة فيه بوجه من الوجوه، ويجوز أن يكون {إذا} منصوباً بالمحذوف لتذهب النفس فيه كل مذهب، فيكون أهول أي إذا وقعت كانت أموراً يضيق عنها نطاق الحصر.

ikramının ve intikamının en üst düzeyde ortaya çıkacağı vakti beyan etmiştir. Siyakın kendisine rehberlik ettiği ve takdiri "Bütün bunlar, ilmine hem seçkinlerin hem halkın ortak olacağı bir var oluşla meydana gelir" şeklinde olan manaya dayanarak şöyle buyurmuştur: {إذا وقعت الواقعة *} “O vuku bulacak olan (kıyamet) koptuğu zaman” Yani meydana gelmesi kaçınılmaz olan ve kendisinden başka hiçbir meydana gelenin kemal lâm'ı ve mübalağa tâ'sı ile "el-Vâkıa" olarak adlandırılmayı hak etmediği o hadise gerçekleştiğinde. Bu da kendisinden büyük dirilişin (ba's-ı ekber) hâsıl olacağı ikinci sûra üflemedir ki, o da hiçbir şekilde ortaklık iddiasının bulunamayacağı aşikar bir teklik üzere aralarında hüküm verilmesi için bütün yaratılmışları bir araya toplayan kıyamettir. {إذا} lafzının, zihnin her türlü ihtimale gitmesi ve böylece daha dehşet verici olması için mahzuf bir fiille mansub olması da caizdir; yani o koptuğu zaman sınırlandırma çerçevesine sığmayacak büyüklükte işler olur.

19333. Metin

ولما كان هذا معناه الساعة التي أبرم القضاء بأنه لا بد من كونها، عبر عنه بانياً على مبتدأ محذوف فقال: {ليس لوقعتها} أي تحقق وجودها {كاذبة *} أي كذب فهي مصدر عبر عنه باسم الفاعل للمبالغة بأنه ليس في أحوالها شيء يمكن أن ينسب إليه كذب ولا يمشي فيها كذب أصلاً ولا يقر عليه، بل كل ما أخبر بمجيئه جاء من غير أن يرده شيء، وكل ما أخبر بنفيه انتفى فلا يأتي به شيء، وقرر عظمتها وحقق بعث الأمور فيها بقوله مخبراً عن مبتدأ محذوف: {خافضة} أي هي لمن يشاء الله خفضه من عظماء أهل النار وغيرهم

Bunun anlamı, gerçekleşmesi kesinleşmiş olan Kıyamet Saati olunca, mahzuf bir mübtedaya dayanarak bunu şöyle ifade etti: {ليس لوقعتها} yani varlığının gerçekleşmesinde {كاذبة *} “onun oluşunu yalanlayacak hiçbir şey yoktur.” Yani hiçbir yalan yoktur; burada mastar, onun durumlarında kendisine yalan nispet edilebilecek hiçbir şeyin bulunmadığını, orada asla yalanın geçerli olmayacağını ve ona onay verilmeyeceğini, bilakis geleceği haber verilen her şeyin onu engelleyecek hiçbir şey olmaksızın geldiğini ve yokluğu haber verilen her şeyin yok olup onu hiçbir şeyin getiremeyeceğini mübalağalı bir şekilde belirtmek üzere ism-i fail ile ifade edilmiştir. Onun azametini perçinlemiş ve mahzuf bir mübtedadan haber vererek oradaki işlerin diriltilişini şu sözüyle kesinleştirmiştir: {خافضة} “O, alçaltandır” yani Allah'ın alçaltmayı dilediği cehennemliklerin ileri gelenlerini ve başkalarını,

19334. Metin

مما يشاؤه من الجبال وغيرها إلى أسفل سافلين {رافعة *} أي لضعفاء أهل الجنة وغيرهم من منازلهم وغيرها مما يشاؤه إلى عليين، لا راد لأمره ولا معقب لحكمه. ولما كان في هذا من الهول ما يقطع القلوب الواعية أكده بقوله وزاد ما يشاء منه أيضاً بقوله مبدلاً من الظرف الأول بعض ما يدخل في الرفع والخفض: {إذا رجت الأرض} أي كلها على سعتها وثقلها بأيسر أمر {رجاً *} أي زلزلت زلزالاً شديداً بعنف فانخفضت وارتفعت ثم انتفضت بأهلها انتفاضاً شديداً، قال البغوي: والرج في اللغة التحريك. ولما ذكر حركتها المزعجة، أتبعها غايتها فقال: {وبست الجبال} أي فتتت على صلابتها وعظمها بأدنى إشارة وخلط حجرها بترابها حتى صار شيئاً واحداً، وصارت كالعهن المنفوش، وسيرت وكانت تمر مرّ السحاب {بساً * فكانت} أي بسبب ذلك {هباء} غباراً هو في غاية الانمحاق، وإلى شدة لطافته أشار بصيغة الانفعال فقال: {منبثاً *} أي منتشراً متفرقاً بنفسه من غير حاجة إلى هواء يفرقه فهو كالذي يرى في شعاع الشمس إذا دخل في كوة.

dağlardan ve diğer varlıklardan dilediği şeyleri aşağıların aşağısına alçaltandır; {رافعة *} “yükseltendir.” Yani cennetliklerin zayıflarını ve başkalarını konaklarından ve dilediği diğer şeylerden İlliyyîn'e yükseltendir. O'nun emrini geri çevirecek, O'nun hükmünü bozacak kimse yoktur. Bu durum kavrayış sahibi kalpleri parçalayacak derecede bir dehşet içerdiğinden, bunu pekiştirmiş ve birinci zarftan bedel olarak yükseltme ve alçaltmaya dahil olan bazı hususları belirterek dilediğini şu sözüyle artırmıştır: {إذا رجت الأرض} “Yer sarsıldıkça sarsıldığı zaman” yani bütün genişliğine ve ağırlığına rağmen en ufak bir emirle, {رجاً *} “şiddetli bir sarsılışla” şiddetle sarsılıp alçaldığında ve yükseldiğinde, ardından üzerindekileri şiddetle silkelediğinde. el-Begavî şöyle demiştir: 'er-Racc' (الرج) dilde hareket ettirmektir. Onun bu sarsıcı hareketini zikredince, hemen ardından bunun varacağı neticeyi getirerek şöyle buyurdu: {وبست الجبال} “Dağlar parçalandıkça parçalandığı zaman” yani sertliğine ve büyüklüğüne rağmen en ufak bir işaretle ufalandığında, taşı toprağına karışıp tek bir şey haline geldiğinde, atılmış renkli yün gibi olduğunda ve yürütülüp bulutların geçişi gibi geçtiğinde; {بساً * فكانت} “ufalanıp toz duman olduğu zaman.” yani bundan dolayı {هباء} son derece ufalanmış bir toz haline geldiğinde; bu tozun son derece latif (ince) oluşuna 'infiâl' vezni ile işaret ederek şöyle buyurdu: {منبثاً *} “etrafa saçılan.” Yani dağıtacak bir rüzgara ihtiyaç duymaksızın kendi kendine yayılan, dağılan; tıpkı bir pencere yarığından içeri giren güneş ışığında görülen toz zerreleri gibi.

19335. Metin

ولما ذكر غاية مبادئها المرجفة المرهبة، ذكر مبادئ غاياتها فقال: {وكنتم} أي قسمتم بما كان في جبلاتكم وطباعكم في الدنيا {أزواجاً ثلاثة *} أي أصنافاً لا تكمل حكمة صنف منها إلا بكونها قسمين: أعلى ودونه، ليكون ذلك أدل على تمام القدرة وهم أصحاب الميمنة المنقسمين إلى سابقين وهم المقربون، وإلى لاحقين وهم

Onun sarsıcı ve korkutucu başlangıçlarının neticesini zikredince, neticelerinin başlangıçlarını zikrederek şöyle buyurdu: {وكنتم} “ve sizler olduğunuz zaman” yani dünyadaki fıtratınız ve mizaçlarınız sebebiyle ayrıldığınız zaman, {أزواجاً ثلاثة *} “üç sınıf.” Yani kudretin tamlığına daha iyi delalet etmesi için, her bir sınıfın hikmeti ancak iki kısım (biri daha üstün, diğeri ondan daha alt) olmakla tamamlanan sınıflar. Bunlar; mukarrebler olan önde gidenler (sâbikûn) ve ardından gelenler (lâhikûn) olanlara ayrılan sağ ehlidir (ashâb-ı meymene) ki onlar,

19336. Metin

الأبرار أو أصحاب اليمين، وكأنهم من أولي القلب الذي هو العدل السواء من أصحاب المشأمة إلى آخر أصحاب الميمنة فأصحاب السواء هم المقربون، وبقية أصحاب الميمنة أصحاب اليمين، وأصحاب المشأمة هم أصحاب القسم الثالث، وكل من الثلاثة ينقسم إلى أعلى ودونه، وقد تبينت الأقسام الثلاثة آخر السورة، قال البيضاوي: وكل صنف يكون أو يذكر مع صنف آخر زوج.

iyiler (ebrâr) veya amel defteri sağından verilenlerdir (ashâb-ı yemîn). Sanki onlar, sol ehlinden (ashâb-ı meş'eme) sağ ehlinin (ashâb-ı meymene) sonuncusuna kadar uzanan vasat adalete sahip olan kalb ehlidir; vasat ehli mukarreblerdir, sağ ehlinin geri kalanı ashâb-ı yemîndir, ashâb-ı meş'eme ise üçüncü sınıfın ehlidir. Bu üç grubun her biri üst ve alt olmak üzere ikiye ayrılır. Bu üç sınıf surenin sonunda açıkça beyan edilmiştir. el-Beydâvî şöyle demiştir: 'Başka bir sınıfla birlikte var olan veya zikredilen her sınıfa zevc (eş/sınıf) denir.'

19337. Metin

ولما قسمهم إلى ثلاثة أقسام وفرع تقسيمهم، ذكر أحوالهم وابتدأ ذلك بالإعلام بأنه ليس الخبر كالخبر كما أنه ليس العين كالأثر فقال: {فأصحاب الميمنة *} أي جهة اليمين وموضعها وأعمالها، ثم فخم أمرهم بالتعجيب من حالهم بقوله منبهاً على أنهم أهل لأن يسأل عنهم فيما يفهمه اليمين من الخير والبركة فكيف إذا عبر عنها بصيغة مبالغة فقال: {ما} وهو مبتدأ ثان {أصحاب الميمنة *} أي جهة اليمين وموضعها وأعمالها، والجملة خبر عن الأولى، والرابط تكرار المبتدأ بلفظه، قال أبو حيان رحمه الله تعالى: وأكثر ما يكون ذلك في موضع التهويل والتعظيم.

Onları üç sınıfa ayırıp bu taksimi detaylandırınca, durumlarını zikretti ve gözle görmenin ize bakmak gibi olmadığı gibi haber almanın da bizzat müşahede etmek gibi olmadığını bildirerek söze başlayıp şöyle buyurdu: {فأصحاب الميمنة *} “İşte sağın adamları;” yani sağ taraf, onun makamı ve onun amelleri. Sonra sağ kelimesinin ifade ettiği hayır ve bereket açısından onların durumunun sorulmaya ne kadar layık olduğuna dikkat çekerek, hallerinden hayret uyandıracak şekilde onların şanını yüceltti; hele bir de bu mübalağa lafzıyla ifade edildiğinde durum nasıl olur diyerek şöyle buyurdu: {ما} ki bu ikinci mübtedadır, {أصحاب الميمنة *} “ne mutludur o sağın adamları!” Yani sağ taraf, onun makamı ve amelleri. Bu cümle birincinin haberidir; bağlaç ise mübtedanın bizzat kendi lafzıyla tekrarlanmasıdır. Ebû Hayyân -rahimehullâhu teâlâ- şöyle demiştir: 'Bu durum çoğunlukla dehşet ve tazim makamlarında bulunur.'

19338. Metin

وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما تقدم الإعذار في السورتين المتقدمتين والتقرير على عظيم البراهين، وأعلم في آخر سورة القمر أن كل واقع في العالم فبقضائه سبحانه وقدره {إنا كل شيء خلقناه بقدر} [

İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr şöyle demiştir: Önceki iki surede mazeretleri ortadan kaldıran beyanlar ve büyük delillerle ikrarlar yer alıp, Kamer Suresi'nin sonunda âlemde vuku bulan her şeyin Yüce Allah'ın kaza ve kaderiyle olduğu {إنا كل شيء خلقناه بقدر} [“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye (kadere) göre yarattık.”

19339. Metin

القمر: ٤٩] {وكل شيء فعلوه في الزبر} {القمر: ٥٢] وأعلمهم سبحانه في الواقعة بانقسامهم الأخروي فافتتح ذكر الساعة {إذا وقعت الواقعة} إلى قوله {وكنتم أزواجاً ثلاثة} فتجردت هذه السورة للتعريف بأحوالهم الأخروية، وصدرت بذلك كما جرد في هذه السورة قبل التعريف بحالهم في هذه الدار، وما انجر في السور الثلاث جارياً على غير هذا الأسلوب فبحكم استدعاء الترغيب والترهيب لطفاً بالعباد ورحمة ومطالعها مبنية على ما ذكرته تصريحاً لا تلويحاً، وعلى الاستيفاء لا بالإشارة والإيماء، ولهذا قال تعالى في آخر القصص الأخراوية في هذه السورة: {هذا نزلهم يوم الدين} فأخبر أن هذا حالهم يوم الجزاء وقد قدم حالهم الدنياوي في السورتين قبل وتأكيد التعريف المتقدم فيما بعد، وذلك قوله {فأما إن كان من المقربين} إلى خاتمتها - انتهى.

Kamer: 49] {وكل شيء فعلوه في الزبر} “Yaptıkları her şey ise kitaplardadır (amel defterlerindedir).” {القمر: ٥٢] Ve Yüce [Allah], Vâkıa [Suresi]'nde ahiretteki fırkalara ayrılışlarını onlara bildirmiş; kıyametin anılışına {إذا وقعت الواقعة} “O kaçınılmaz olay gerçekleştiğinde,” [ayetinden] {وكنتم أزواجاً ثلاثة} “Ve sizler de üç sınıf olduğunuzda” sözüne kadar [olan kısımla] başlamıştır. Böylece bu sure, onların ahiretteki hallerini tanıtmaya has kılınmış ve bu sureden önce onların bu dünyadaki hallerinin tanıtılması müstakil kılındığı gibi, [bu sure de] bununla başlatılmıştır. Üç surede bu üslubun dışında cereyan eden hususlar ise kullara bir lütuf ve merhamet olarak rağbet ettirme ve sakındırma (terğîb ve terhîb) gereğiyledir. Surelerin başlangıçları da ima ile değil açıkça ve işaretle değil eksiksizce zikrettiğim husus üzere bina edilmiştir. Bundan dolayı Yüce Allah, bu suredeki ahiret kıssalarının sonunda: {هذا نزلهم يوم الدين} “İşte hesap gününde onların ağırlanması budur!” buyurarak bunun onların ceza günündeki hali olduğunu haber vermiştir. Oysa önceki iki surede onların dünyadaki halini öne almıştı; daha sonra ise önceki tanıtımı teyit etmiştir ki bu da {فأما إن كان من المقربين} “Fakat eğer o yaklaştırılanlardan ise,” sözünden surenin sonuna kadar olan kısımdır. -[Ebû Ca'fer'in sözü] bitti.-

19340. Metin

ولما ذكر الناجين بقسميهم، أتبعهم أضدادهم فقال: {وأصحاب المشأمة} أي جهة الشؤم وموضعها وأعمالها، ثم عظم ذنبهم فقال: {ما أصحاب المشأمة} أي لأنهم أهل لأن يسأل عما أصابهم من الشؤم والشر والسوء بعظيم قدرته التي ساقتهم إلى ما وصلوا إليه من الجزاء الذي لا يفعله بنفسه عاقل بل ولا بهيمة مع ما ركب فيهم من العقول الصحيحة والأفكار العظيمة وصان الأولين عن خذلان هؤلاء فأوصلهم إلى النعيم المقيم.

Kurtulanları iki kısmıyla zikredince, hemen peşinden onların zıtlarını getirerek şöyle buyurdu: {وأصحاب المشأمة} “Solun adamları ise;” yani uğursuzluk ciheti, onun makamı ve amelleri. Sonra onların günahını büyüterek şöyle buyurdu: {ما أصحاب المشأمة} “ne bahtsızdır o solun adamları!” Yani çünkü onlar, kendilerine yerleştirilmiş olan sağlam akıllara ve büyük fikirlere rağmen hiçbir akıllının ve hatta hiçbir hayvanın kendi nefsine yapmayacağı bir cezaya kendilerini ulaştıran O'nun büyük kudreti sebebiyle başlarına gelen uğursuzluk, şer ve kötülükten sorulmaya layıktırlar. O kudret ki, öncekileri bu kimselerin düştüğü hüsrandan korumuş ve onları bitmez tükenmez nimetlere ulaştırmıştır.

19341. Metin

ولما ذكر القسمين، وكان كل منهما قسمين، ذكر أعلى أهل

İki kısmı zikredip her biri de ikişer kısım olunca, en güzel hallerine teşvik etmek (terğîb) amacıyla

19342. Metin

القسم الأول ترغيباً في أحسن حالهم ولم يقسم أهل المشأمة ترهيباً من سوء مآلهم فقال: {والسابقون} أي إلى أعمال الطاعة أصحاب الجنتين الأوليين في الرحمان وهم أصحاب القلب {السابقون *} أي هم الذين يستحقون الوصف بالسبق لا غيرهم لأنه منزلة أعلى من منزلتهم فلذلك سبقوا إلى منزلتهم وهي جنتهم وهم قسمان كما يأتي عن الرازي، وعن المهدوي أن النبي ﷺ قال: «السابقون الذين إذا أعطوا الحق قبلوه وإذا سألوه بذلوه وحكموا للناس كحكمهم لأنفسهم» .

birinci kısmın en üst derecesinde olanları zikretti; kötü akıbetlerinden sakındırmak (terhîb) için ise meş'eme (sol) ehlini kısımlara ayırmadı ve şöyle buyurdu: {والسابقون} “(İyilikte) önde olanlar ise,” yani itaat amellerinde önde olanlar, Rahmân Suresi'ndeki ilk iki cennetin sahipleri ki onlar kalp ehlidir, {السابقون *} “(onlar cennette de) öndedirler.” Yani önde olma vasfını başkaları değil, ancak onlar hak eder; çünkü bu onların derecesinden daha üstün bir mertebedir. Bu sebeple onlar kendi mertebelerine, yani cennetlerine öncelikle geçmişlerdir. er-Râzî'den geleceği üzere onlar iki kısımdır. el-Mehdevî'den nakledildiğine göre Peygamber ﷺ şöyle buyurmuştur: «Önde gidenler (sâbikûn); kendilerine hak verildiğinde onu kabul eden, kendilerinden hak istendiğinde onu veren ve insanlar hakkında kendi nefislerine hükmeder gibi hüküm veren kimselerdir.»

19343. Metin

ولما بين علو شأنهم ونسب السبق إليهم، ترجمه نازعاً للفعل منهم بقوله: {أولئك} أي العالو الرتبة جداً من الذين هم أصحاب الميمنة {المقربون *} أي الذين اصطفاهم الله تعالى للسبق فأرادهم لقربه أو أنعم عليهم بقربه ولولا فعله في تقريبهم لم يكونوا سابقين، قال الرازي في اللوامع: المقربون تخلصوا من نفوسهم فأعمالهم كلها لله ديناً ودنيا من حق الله وحق الناس، وكلاهما عندهم حق الله، والدنيا عندهم آخرتهم لأنهم يراقبون ما يبدو لهم من ملكوته فيتلقونه بالرضا والانقياد، وهم صنفان فصنف قلوبهم في جلاله وعظمته هائمة قد ملكتهم هيبتهم فالحق يستعملهم، وصنف آخر قد أرخى من عنانه، فالأمر عليه أسهل لأنه قد جاور بقلبه هذه الحطة ومحله أعلى فهو أمين الله في أرضه، فيكون الأمر عليه أسهل لأنه قد جاوز - انتهى. ثم

Onların şanının yüceliğini açıklayıp önde olmayı onlara nispet edince, fiili onlardan soyutlayarak (Allah'ın bir lütfu olduğunu belirterek) şöyle açıkladı: {أولئك} “İşte onlar,” yani sağ ehlinden (ashâb-ı meymene) mertebesi son derece yüce olanlar, {المقربون *} “(Allah'a) en çok yaklaştırılmış olanlardır.” Yani öne geçmek için Allah Teâlâ'nın seçtiği ve Kendisine yakınlık için dilediği veya Kendisine yakınlıkla kendilerine nimet verdiği kimselerdir. Şayet O'nun yakınlaştırma fiili olmasaydı, onlar öne geçenler olamazlardı. er-Râzî, Levâmi' adlı eserinde şöyle demiştir: 'Mukarrebler nefislerinden sıyrılmışlardır; bu yüzden onların din ve dünyada bütün amelleri Allah'ın hakkı ve insanların hakkı olsun sırf Allah içindir; her ikisi de onların nazarında Allah'ın hakkıdır. Dünya onlar için ahiretleridir; zira onlar O'nun mülk ve melekûtundan kendilerine tecelli eden şeyleri müşahede eder, onu rıza ve teslimiyetle karşılarlar. Onlar iki sınıftır: Bir sınıfın kalpleri O'nun celal ve azameti içinde hayrandır, O'nun heybeti kendilerini kaplamıştır ve Hak onları istihdam etmektedir. Diğer sınıf ise dizginlerini salmıştır, bu sebeple iş onun için daha kolaydır; çünkü o kalbiyle bu aşağı mertebeleri aşmıştır ve makamı daha yücedir; o, yeryüzünde Allah'ın emînidir. Dolayısıyla aşmış olduğu için iş onun üzerine daha kolay olur' -sözün sonu-. Sonra

19344. Metin

بين تقريبه لهم بقوله: {في جنات النعيم *} أي الذي لا نعيم غيره لأنه لا كدر فيه بوجه ولا منغص، والصنف الآخر منهم المتقربون والمتشاققون من أصحاب المشأمة، أولئك المغضوب عليهم المبعودون، ومن دونهم الضالون البعيدون وهم أصحاب الشمال.

onları Kendisine yakınlaştırmasını şu sözüyle açıkladı: {في جنات النعيم *} “Nimet cennetlerindedirler.” Yani kendisinden başka hiçbir nimetin nimet sayılmayacağı cennetlerdedirler; çünkü onda hiçbir şekilde bir keder ve huzur kaçıran bir şey yoktur. Onlardan diğer sınıf ise takarrub edenlerdir. Ashâb-ı meş'eme'den olan muhalifler ise; işte onlar gazaba uğramış, uzaklaştırılmış olanlardır. Onlardan daha aşağıda olanlar ise sapanlar, uzak olanlardır ki onlar sol ehlidir (ashâb-ı şimâl).

19345. Metin

ولما ذكر السابقين فصلهم فقال: {ثلة} أي جماعة كثيرة حسنة، وقال البغوي: والثلة جماعة غير محصورة العدد، {من الأولين *} وهم الأنبياء الماضون عليهم الصلاة والسلام، ومن آمن بهم من غير واسطة ﵃ {وقليل من الآخرين *} وهم من آمن بمحمد ﵊ كذلك بغير واسطة ﵃، فقد كان الأنبياء عليهم الصلاة والسلام مائة ألف ونيفاً وعشرين ألفاً، وكان من خرج مع موسى ﵇ من مصر وهم من آمن به من الرجال المقاتلين ممن هو فوق العشرين ودون الثمانين وهم ستمائة ألف فما ظنك بمن عداهم من الشيوخ ومن دون العشرين من التابعين والصبيان ومن النساء، فكيف بمن عداه من سائر النبيين عليهم الصلاة والسلام. المجددين من بني إسرائيل وغيرهم، وقيل «الثلة والقليل كلاهما من هذه الأمة» ، رواه الطبراني وابن عدي عن ابن عباس ﵄، وفيه أبان بن أبي عياش وهو متروك ورواه إسحاق بن راهويه مسدد بن مسرهد وأبو داود الطيالسي وإبراهيم الحربي والطبراني من رواية علي بن زيد

Önde gidenleri (sâbikûn) zikredince onları tafsilatlandırarak şöyle buyurdu: {ثلة} “Birçoğu” yani güzel, büyük bir topluluk. el-Begavî şöyle demiştir: 'es-Sülle' (الثلة) sayısı sınırlandırılmamış topluluktur; {من الأولين *} “öncekilerdendir,” Onlar geçmiş peygamberler -aleyhimüssalâtü vesselâm- ve hiçbir aracı olmaksızın onlara iman eden kimselerdir radıyallâhu anhüm. {وقليل من الآخرين *} “birazı da sonrakilerdendir.” Onlar da Muhammed'e aleyhisselâm aynı şekilde aracı olmaksızın iman edenlerdir radıyallâhu anhüm. Nitekim peygamberler -aleyhimüssalâtü vesselâm- yüz yirmi küsur bin kişiydi. Mûsâ aleyhisselâm ile birlikte Mısır'dan çıkanlar ise ona iman eden yirmi yaşından büyük, seksen yaşından küçük savaşçı erkekler olup altı yüz bin kişiydiler; artık onların dışındaki yaşlıları, yirmi yaşın altındaki tâbileri, çocukları ve kadınları sen düşün! İsrailoğullarından ve diğerlerinden gelen diğer yenileyici peygamberler -aleyhimüssalâtü vesselâm- bir yana! Şöyle de denilmiştir: «Sülle de az olan grup da her ikisi bu ümmettendir.» Bunu et-Taberânî ve İbn Adî, İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ rivayet etmiştir; ancak senedinde Ebân b. Ebî Ayyâş vardır ve o metrûktur. Bunu İshâk b. Râhûye, Müsedded b. Müserhed, Ebû Dâvûd et-Tayâlisî, İbrâhîm el-Harbî ve et-Taberânî, Ali b. Zeyd rivayetinden aktarmışlardır;

19346. Metin

وهو ضعيف عن عقبة بن صهبان عن أبي بكرة ﵁ مرفوعاً وموقوفاً، والموقوف أولى بالصواب، وتطبيقه على هذه الأمة سواء كان مرفوعاً أو موقوفاً صحيح لا غبار عليه، فتكون الصحابة ﵃ كلهم من هذه الثلة وكذا من تبعهم بإحسان إلى رأس القرن الثالث وهم لا يحصيهم إلا الله تعالى، ومن المعلوم أنه تناقص الأمر بعد ذلك إلى أن صار السابق في الناس أقل من القليل لرجوع الإسلام إلى الحال الذي بدأ عليها من الغربة

ki o zayıftır; o da Ukbe b. Sahbân'dan, o da Ebû Bekre'den radıyallâhu anh merfû ve mevkûf olarak rivayet etmiştir; mevkûf olanı doğruya daha yakındır. Bunun bu ümmete tatbik edilmesi -ister merfû ister mevkûf olsun- sahihtir, üzerinde hiçbir şüphe yoktur. Buna göre sahabenin radıyallâhu anhüm tamamı bu büyük topluluktan (sülle) olur; aynı şekilde üçüncü asrın başına kadar onlara güzellikle tâbi olanlar da böyledir ki onları ancak Allah Teâlâ sayabilir. Bundan sonra durumun giderek azaldığı ve nihayet insanların içinde önde gidenlerin (sâbikûn) azdan da az hale geldiği malumdur; çünkü İslam, başladığı o garip hale geri dönmüştür:

19347. Metin

«بدأ الإسلام غريباً وسيكون غريباً فطوبى للغرباء» ويجوز أن يقدر أيضاً: وثلة - أي جماعة كثيرة هلكى - من الأولين، وهم المعاندون من الأمم الماضين، وقليل من الآخرين - وهم المعاندون من هذه الأمة.

«İslam garip olarak başladı ve [yine başladığı gibi] garip olacaktır; müjdeler olsun o gariplere!» Şöyle takdir edilmesi de caizdir: Öncekilerden bir sülle -yani helak olmuş büyük bir topluluk- ki onlar geçmiş ümmetlerin inatçılarıdır; sonrakilerden de az bir topluluk -ki onlar da bu ümmetin inatçılarıdır-.

19348. Metin

ولما ذكر السابقين في الخير بصنفيهم مشيراً إلى السابقين في الشر بصنفيهم، ذكر جزاء أهل الخير ليعلم منه جزاء أولئك، فقال مبيناً أنهم ملوك لكن ملكهم لا ينافس فيه ولا يحاسد، بل هو كله يقابل بالوداد والصفاء {على سرر} وهو ما يسر الإنسان من المقاعد العالية المصنوعة للراحة والكرامة التي هي آية الملك وهو العرش {موضونة *} أي منسوجة نسجاً مضاعفاً منضودة داخلاً بعضها في بعض مقارب النسج معجباً كالدرع لكن نسجها بالذهب مفصلاً بالجوهر من الدر والياقوت.

Şerde önde gidenleri iki sınıfıyla ima ederek hayırda önde gidenleri iki sınıfıyla zikredince, diğerlerinin cezasını bundan anlamak için hayır ehlinin mükafatını zikretti. Onların hükümdarlar olduklarını, ancak onların hükümdarlığında rekabet ve haset bulunmadığını, bilakis tamamının sevgi ve samimiyetle karşılandığını açıklayarak şöyle buyurdu: {على سرر} “Tahtlar üzerindedirler,” Taht (serîr); insanın sevinç duyduğu, rahatlık ve hükümdarlığın simgesi olan ikram için yapılmış yüksek koltuklardır ki o da arştır; {موضونة *} “özenle işlenmiş mücevherlerle süslenmiş” yani kat kat örülmüş, birbirine geçirilmiş, dokuması birbirine yakın ve zırh gibi hayranlık uyandırıcı; ancak örgüsü altınla yapılmış, inci ve yakut gibi mücevherlerle işlenmiştir.

19349. Metin

ولما ذكر السرر وبين عظمتها، ذكر غايتها فقال: {متكئين}

Tahtları zikredip onların büyüklüğünü açıklayınca, onların üzerindeki gayeyi belirterek şöyle buyurdu: {متكئين} “yaslanmış olarak,”

19350. Metin

أي متكئين هيئة المتربع أو غيرها من الجنب أو غيرها {عليها} ولما كان الجمع إذا كثر كان ظهور بعض أهله إلى بعض، أعلم أن جموع أهل الجنة على غير ذلك فقال: {متقابلين *} فلا بعد ولا مدابرة لا ينظر بعضهم إلى قفا بعض ولا يكره بعضهم بعضاً.

yani bağdaş kurma veya yan yatma yahut başka bir şekilde yaslanarak, {عليها} “onların üzerinde” Topluluk çoğaldığında bazılarının sırtı diğerlerine dönük olacağı için, cennet ehlinin meclislerinin bundan farklı olduğunu bildirerek şöyle buyurdu: {متقابلين *} “karşı karşıya.” Dolayısıyla ne bir uzaklaşma ne de arkasını dönme vardır; hiçbiri diğerinin ensesine bakmaz ve birbirlerinden asla hoşnutsuzluk duymazlar.

19351. Metin

ولما كان المتكىء قد يصعب عليه القيام لحاجته قال: {يطوف عليهم} أي لكفاية كل ما يحتاجون إليه {ولدان} على أحسن صورة وزي وهيئة {مخلدون *} قد حكم ببقائهم على ما هم عليه من الهيئة، قال البغوي: تقول العرب لمن كبر ولمن شمط: إنه مخلد، قال: قال الحسن: هم أولاد أهل الدنيا، لم يكن لهم حسنات يثابون عليها ولا سيئات يعاقبون عليها لأن الجنة لا ولادة فيها، فهم خدام أهل الجنة.

Yaslanan kimseye ihtiyacı için ayağa kalkmak bazen zor geleceğinden şöyle buyurdu: {يطوف عليهم} “Dolaşır onların etrafında” yani ihtiyaç duydukları her şeyi karşılamak üzere, {ولدان} “hizmetçiler” en güzel suret, kılık ve kıyafette, {مخلدون *} “ebediyen genç kalan.” Bulundukları o güzel heyet üzere kalmalarına hükmedilmiştir. el-Begavî şöyle demiştir: 'Araplar, yaşlanan ve saçı ağaran kimseye 'muhalled' derler.' el-Hasen'in şöyle dediğini nakletmiştir: 'Onlar dünya ehlinin çocuklarıdır; kendilerine mükafat verilecek sevapları da cezalandırılacakları günahları da yoktur; zira cennette doğum yoktur, dolayısıyla onlar cennet ehlinin hizmetçileridir.'

19352. Metin

ولما كان مدحهم هذا في غاية الإبلاغ مع الإيجاز، وكان فيه - إلى تبليغ ما لهم - تحريك إلى مثل أعمالهم، وكان الأكل الذي هو من أعظم المآرب مشاراً إليه بالمدح العظيم الذي من جملته الاستراحة على الأسرة التي علم أن من عادة الملوك أنهم لا يتسنمونها إلا بعد قضاء الوطر منه فلم يبق بعده إلا ما تدعو الحاجة إليه من المشارب وما يتبعها قال تعالى: {بأكواب} أي كيزان مستديرة الأفواه بلا عرى ولا خراطيم لا يعوق الشارب منها عائق عن الشرب من أي موضع أراد منها فلا يحتاج أن يحول الإناء إلى الحالة التي تناوله عنها ليشرب، ويمكن أن تكون

Onların bu övgüsü vecizlikle birlikte son derece beliğ olunca ve bu durum sahip oldukları şeyleri bildirmekle beraber onların amelleri gibi amellere teşvik içerince; en büyük arzulardan olan yemeğe, tahtlar üzerinde dinlenmeyi de içeren o büyük övgü ile işaret edilip -ki hükümdarların adeti bu tahtlara ancak yeme ihtiyacını giderdikten sonra oturmaktır- geriye sadece içeceklere ve onun peşi sıra gelenlere duyulan ihtiyaç kalınca, Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {بأكواب} “Kadehlerle,” yani kulpsuz ve emziksiz, ağzı yuvarlak testilerle ki içen kimseyi istediği yerden içmekten alıkoyacak hiçbir engel bulunmaz, böylece içmek için kabı kendine doğru çevirme haline ihtiyaç duymaz. Muhtemeldir ki

19353. Metin

البدأة بالشراب لما نالوا من المتاعب من العطش كما لمن يشرب من الحوض فيكون حينئذ قبل الأكل والله أعلم {وأباريق *} أي أواني لها عرى وخراطيم فيها من أنواع المشارب ما تشتهي الأنفس وتلذ الأعين {وكأس} أي إناء معد للشرب فيه والشراب نفسه.

içecekle başlanması, havuzdan içen kimsede olduğu gibi susuzluktan çektikleri yorgunluktan dolayıdır; bu durumda [içmek] yemekten önce olur, en doğrusunu Allah bilir; {وأباريق *} “ibriklerle” yani kulpları ve emzikleri olan, içinde canların çekeceği ve gözlerin lezzet alacağı içecek türleri bulunan kaplarla, {وكأس} “ve kadehle” yani içinde içmek için hazırlanmış bir kap ve bizzat içeceğin kendisiyle,

19354. Metin

ولما كان الشراب عاماً بينه بقوله: {من معين *} أي خمر جارية صافية صفاء الماء ليس يتكلف عصرها بل ينبع كما ينبع الماء. ولما أثبت نفعها وما يشوق إليها، نفى ما ينفر عنها فقال: {لا يصدعون} أي تصدعاً يوجب المجاوزة {عنها} أي بوجع في الرأس ولا تفرق لملالة {ولا ينزفون *} أي يذهب بعقولهم بوجه من الوجوه أي يصرع شرابهم، من نزفت البئر - إذا نزح ماؤها كله، ونزف فلان: ذهب عقله أو سكر، وبنى الفعلان لملجهول لأنه لم تدع حاجة إلى معرفة الفاعل، وقال الرازي في اللوامع: قال الصادق: لا تذهل عقولهم عن موارد الحقائق عليهم ولا يغيبون عن مجالس المشاهدة بحال.

İçecek genel bir ifade olunca onu şu sözüyle açıkladı: {من معين *} “kaynaktan (doldurulmuş).” Yani suyun berraklığı gibi berrak, akan bir şarap; sıkılması için zahmet çekilmez, bilakis suyun kaynadığı gibi kaynar. Onun faydasını ve ona şevk veren yönünü ispat edince, ondan nefret ettirecek şeyleri nefyederek şöyle buyurdu: {لا يصدعون} “Ne başları ağrıtılır” yani meclisi terk etmeyi gerektirecek bir baş çatlaması, {عنها} “ondan” yani ne bir baş ağrısı ne de bıkkınlıktan dolayı bir dağılma olur, {ولا ينزفون *} “ne de akılları giderilir.” Yani hiçbir şekilde akılları giderilmez, içecekleri onları yere sermez. Bu ifade, kuyunun bütün suyu çekildiğinde söylenen 'nezefetil-bi'r' (نزفت البئر) ve aklı giden ya da sarhoş olan kimse için söylenen 'nüzife fülân' (نزف فلان) tabirinden gelir. Faili bilmeye bir ihtiyaç duyulmadığı için iki fiil de meçhul (edilgen) olarak kurulmuştur. er-Râzî, Levâmi' adlı eserinde şöyle demiştir: 'es-Sâdık şöyle dedi: Onların akılları üzerlerine yağan hakikat kaynaklarından gafil olmaz ve onlar hiçbir halde müşahede meclislerinden kaybolmazlar.'

19355. Metin

ولما بدأ بالألذ الهاضم للأكل، تلاه بما يليه مما يدعو إليه الهضم تصريحاً به بعد التلويح فقال: {وفاكهة مما يتخيرون *} أي هو فيها بحيث لو كان فيها جيد وغيره واختاروا وبالغوا في التنقية لكان مما يقع التخير عليه، ولما ذكر ما جرت العادة بتناوله لمجرد اللذة، أتبعه ما العادة أنه لإقامة البينة وإن كان هناك لمجرد اللذة أيضاً فقال:

Yemeğin sindirilmesini sağlayan en lezzetli şeyle başlayınca, üstü kapalı ifadeden sonra açıkça belirterek sindirimin gerektirdiği şeyin hemen ardından şunu getirdi: {وفاكهة مما يتخيرون *} “Beğendikleri meyvelerden” yani onlar o meyvelerin içindedirler; öyle ki şayet orada iyi olan ve olmayan bulunsaydı ve onlar seçip ayıklamada titizlik gösterselerdi, yine de seçilecek olan şeyler bunlar olurdu. Sırf lezzet için tüketilmesi adet olan şeyi zikredince, gerçi orada sırf lezzet için olsa da bedeni ayakta tutmak için tüketilmesi adet olan şeyi onun peşinden getirerek şöyle buyurdu:

19356. Metin

{ولحم طير} ولما كان في لحم الطير مما يرغب عنه، احترز عنه بقوله: {مما يشتهون *} أي غاية الشهوة بحيث يجدون لآخره من اللذة ما لأوله.

{ولحم طير} “Ve kuş etlerinden” Kuş etinde bazen hoşlanılmayan kısımlar bulunabildiği için, şu sözüyle bundan sakındırdı: {مما يشتهون *} “canlarının çektiği.” Yani arzunun son noktasıyla çektikleri; öyle ki son lokmasında da ilk lokmasındaki lezzeti bulurlar.

19357. Metin

ولما كان لم يكن بعد الأكل والشرب أشهى من الجماع، قال عاطفاً على {ولدان} : {وحور العين *} أي يطفن عليهم، وجره حمزة والكسائي عطفاً على {سرر} فإن النساء في معنى الاتكاء لأنهن يسمين فراشاً. ولما كان المثل في الأصل الشيء نفسه كما مضى في الشورى قال: {كأمثال} أي مثل أشخاص {اللؤلؤ المكنون *} أي المصون في الصدف عما قد يدنسه.

Yeme ve içmeden sonra cinsellikten daha arzulanır bir şey olmadığı için, {ولدان} lafzına atfederek şöyle buyurdu: {وحور العين *} “Ve iri gözlü huriler” yani etraflarında dolaşırlar. Hamza ve el-Kisâî ise bunu {سرر} lafzına atıfla mecrûr okumuşlardır; zira kadınlar yaslanma manasındadır, nitekim onlara 'döşek' (firâş) adı verilir. 'el-Misl' (مثل) kelimesi Şûrâ Suresi'nde geçtiği gibi asılda bizzat şeyin kendisi demek olduğundan şöyle buyurdu: {كأمثال} “Tıpkı benzerleri gibi” yani şahısları gibi, {اللؤلؤ المكنون *} “saklı incilerin.” Yani kendisini kirletecek şeylerden sedefinde korunmuş inciler gibi.

19358. Metin

ولما أبلغ في وصف جزائهم بالحسن والصفاء، دل على أن أعمالهم كانت كذلك لأن الجزاء من جنس العمل فقال تعالى: {جزاء} أي فعل لهم ذلك لأجل الجزاء {بما كانوا} جبلة وطبعاً {يعملون *} أي يجددون عمله على جهة الاستمرار.

Onların mükafatını güzellik ve saflıkla en üstün derecede niteleyince, amellerinin de böyle olduğuna delalet etti; çünkü ceza amelin cinsindendir. Yüce Allah şöyle buyurdu: {جزاء} “Bir karşılık olarak” yani onlara bu, bir mükafat olsun diye yapıldı, {بما كانوا} fıtrat ve mizaçları gereği {يعملون *} “yapmakta olduklarına.” Yani amellerini devamlı bir şekilde yenileyip durduklarına karşılık.

19359. Metin

ولما أثبت لها الكمال وجعله لهم، نفى عنها النقص فقال: {لا يسمعون} أي على حال من الأحوال {فيها لغواً} أي شيئاً مما لا ينفع فإن أنكاً. . . بالسميع الحكيم ذلك، واللغو: الساقط {ولا تأثيماً *} أي ما يحصل به الإثم أو النسبة إلى الإثم، بل حركاتهم وسكناتهم كلها رضى الله، وما قطع قلوب السائرين إلى الله إلا هاتان الخصلتان بينا أحدهم

Onlar için kemali ispat edip bunu onlara tahsis edince, onlardan noksanlığı nefyederek şöyle buyurdu: {لا يسمعون} “İşitmezler” yani hiçbir durumda, {فيها لغواً} “orada ne boş bir söz” yani hiçbir faydası olmayan bir şey; zira her şeyi hakkıyla işiten ve hikmet sahibi olan Allah'a karşı bu pek çirkindir. Lağv; düşüp giden, faydasız sözdür; {ولا تأثيماً *} “ne de günaha sokacak bir şey.” Yani günah hâsıl edecek veya günaha nispet edilecek bir söz işitmezler; bilakis onların hareketleri ve sükunları bütünüyle Allah'ın rızasıdır. Allah'a doğru yol alanların kalplerini ancak şu iki haslet parçalamıştır: Onlardan biri

19360. Metin

يبني ما ينفعه مجتهداً في البناء إذ هو غلبه طبعه فهدم أكثر ما بنى، وبينا هو يظن أنه قد قرب إذا هو تحقق بمثل ذلك أنه قد بعد، نزحت داره وشط مزاره، فالله المستعان.

kendisine fayda verecek şeyi gayretle inşa ederken birden tabiatı ona galip gelir de inşa ettiğinin çoğunu yıkar; ve o, yaklaştığını sanırken benzer bir durumla anlar ki aslında uzaklaşmıştır; yurdu ırak olmuş, ziyaret yeri uzaklaşmıştır. Yardımına sığınılacak ancak Allah'tır.

19361. Metin

ولما كان الاستثناء، معيار العموم، ساق بصورة الاستثناء قوله: {إلا قيلاً} أي هو في غاية اللطافة والرقة بما دل عليه المبني على ما قبلها محاسن مع ما تدل عليه مادة قوله. ولما تشوف السامع إليه بالعبير بما ذكر، بينه بقوله: {سلاماً} ودل على دوامه بتكريره فقال: {سلاماً *} أي لا يخطر في النفس ولا يظهر في الحس منهم قول إلا دالاًّ على السلامة لأنه لا عطب فيها أصلاً، وساقه مساق الاستثناء المتصل دلالة على أنه إن كان فيها لغو فهو ذلك حسب، وهو ما يؤمنهم وينعمهم ويبشرهم مع أنه دال على حسن العشرة وجميل الصحبة وتهذيب الأخلاق وصفاء المودة.

İstisna genellemenin ölçüsü olunca, istisna suretinde şu sözünü sevk etti: {إلا قيلاً} “Sadece bir söz” yani kendisinden önceki güzellikler üzerine kurulmuş olmasının ve bizzat 'kavl' maddesinin delalet ettiği üzere son derece latif ve ince bir söz. Dinleyen kimse zikredilen bu ifade ile onu işitmeye can atınca, onu şu sözüyle beyan etti: {سلاماً} ve tekrar ederek devamlılığına delaletle şöyle buyurdu: {سلاماً *} “selâm, selâm! (denir).” Yani onların ne nefislerinden geçer ne de duyularında görünür bir söz olur; ancak esenliğe delalet eden söz olur, çünkü orada hiçbir helak ve keder yoktur. Bunu muttasıl istisna üslubuyla sevk etti ki, şayet orada boş bir söz olacaksa o da ancak bundan ibarettir manasını göstersin. Bu da onları güvende kılan, nimetlendiren ve müjdeleyen bir şeydir; bununla birlikte güzel geçime, tatlı arkadaşlığa, ahlakın güzelliğine ve sevginin saflığına delalet eder.

19362. Metin

ولما أتم سبحانه القسم الأول القلبي السوائي المولي من الثلاثة بقسميه، وذكر في جزائه مما لأصحاب المدن ما لا يمكنهم الوصول إليه، عطف عليه الثاني الذي هو دونه لذلك وهم والله أعلم الأبرار وهم أيضاً صنفان، وذكر في جزائهم من جنس ما لأهل البوادي أنهى ما يتصورونه ويتمنونه فقال: {وأصحاب اليمين *} ثم فخم أمرهم وأعلى مدحهم لتعظيم جزائهم، والإشارة إلى أنهم أهل لأن يسأل عن حالهم فإنهم في غاية الإعجاب فقال: {ما أصحاب اليمين} ولما عبر عنهم بما

Yüce Allah, üç gruptan önde gelen, kalbî ve vasat olan birinci kısmı iki sınıfıyla tamamlayıp mükafatında şehir halkının ulaşamayacağı şeyleri zikredince; bundan dolayı onun altında olan ikinci kısmı ona atfetti ki onlar -en doğrusunu Allah bilir- iyilerdir (ebrâr) ve onlar da iki sınıftır; onların mükafatında ise çöl halkının hayal edebileceği ve temenni edebileceği şeylerin en üstününü zikrederek şöyle buyurdu: {وأصحاب اليمين *} “Sağın adamları ise,” Sonra mükafatlarını yüceltmek ve durumlarının son derece hayranlık uyandırıcı olması hasebiyle hallerinin sorulmaya değer olduğuna işaret etmek üzere durumlarını azametle anıp övgülerini yükselterek şöyle buyurdu: {ما أصحاب اليمين} “ne mutludur o sağın adamları!” Onları böyle ifade edince,

19363. Metin

أفهم أنهم أولو القوة والجد في الأعمال، والبركة في جمع الأحوال، ذكر عشيهم بادئاً بالفاكهة لأن عيش الجنة كله تفكه، ذاكراً منها ما ينبت في بلاد العرب من غير كلفة بغرس ولا خدمة، وأشار إلى كثرة ما يذكره بأن جعله ظرفهم، فقال من غير ذكر لسرير الملك الذي حبا به المقربين من الملك، ولم يزد على ذلك المأكول وما معه بما يتصور للبهائم: {في سدر} أي شجر نبق متدلي الأغصان من شدة حمله، من سدر الشعر - إذا سدله {مخضود *} أي هو مع أنه لا شوك له ولا عجم بحيث تنثني أغصانه من شدة الحمل، من خضد الشوك: قطعه، والغصن: ثناه وهو رطب، وفي ذكر هذا تنبيه على أن كل ما لا نفع فيه أو فيه نوع أذى له في الجنة وجود كريم لأن الجنة إنما خلقت للنعيم.

onların amellerde kuvvet ve ciddiyet sahibi, her durumda bereket ehli olduklarını anlattı. Cennet hayatının tamamı meyvelenmek (tat almak) olduğundan meyve ile başlayarak onların maişetini zikretti; dikme ve bakım zahmeti olmaksızın Arap diyarında yetişen ağaçlardan bahsederek ve zikrettiği şeyleri onların içinde bulundukları mekan kılarak çokluğuna işaret etti. Böylece Mukarreblere hükümdardan bir lütuf olarak bahşettiği hükümdarlık tahtını zikretmeksizin ve hayvanlar için de tasavvur edilebilecek yiyecek ve beraberindeki şeylerin ötesine geçmeksizin şöyle buyurdu: {في سدر} “(Dalbastı) kiraz ağaçları,” yani meyvesinin ağırlığından dalları aşağı sarkmış sidr (Arabistan kirazı) ağaçları içindedirler; bu, saç salındığı zaman söylenen 'sedereş-şa'r' (سدر الشعر) tabirindendir; {مخضود *} “dikensiz” yani dikeni ve çekirdeği olmamakla birlikte meyvesinin ağırlığından dalları bükülmüştür; bu da dikeni kestiğinde söylenen 'hadadeş-şevk' ve taze iken büküldüğünde söylenen 'hadadel-ğusn' tabirlerindendir. Bunun zikredilmesinde; faydası olmayan veya bir nevi eziyet veren her şeyin, cennette şerefli bir varlığa dönüştüğüne dair bir uyarı vardır; zira cennet ancak nimet için yaratılmıştır.

19364. Metin

ولما ذكر ما يطلع في الجبال والأماكن المعطشة والرمال، أتبعه ما لا يطلع إلا على المياه دلالة على أن أماكنهم في غاية السهولة والري فقال: {وطلح} أي شجر موز أو نخل، وقال الحسن: شجر له ظل بارد طيب الرائحة وقال الفراء وأبو عبيدة: شجر عظام لها شوك، وقيل: هو أم غيلان، وله نور كثير، ويحكى عن أبي تراب النخشبي أنه كان سائراً مع قوم من الصوفية على قدم التوكل، فجاعوا أياماً فقال: أتريدون أن تأكلوا، قالوا: نعم، فضرب بيده على شجرة غيلان فإذا عليها عراجين موز، فأكلوا إلا شاباً منهم، فقال: لا آكل

Dağlarda, susuz yerlerde ve kumlarda yetişen ağacı zikredince, mekanlarının son derece kolay ve suya kanmış olduğunu göstermek üzere ancak su kenarlarında yetişen ağacı onun peşinden getirerek şöyle buyurdu: {وطلح} “ve muz ağaçları,” yani muz veya hurma ağaçları. el-Hasen: 'Serin ve hoş kokulu gölgesi olan ağaçtır' demiştir. el-Ferrâ ve Ebû Ubeyde ise: 'Dikenleri olan büyük ağaçlardır' demişlerdir. Bunun 'ümmü gaylân' (akasya/seyl ağacı) olduğu ve çok çiçeği bulunduğu da söylenmiştir. Ebû Türâb en-Nahşebî'den rivayet edilir ki; o, tevekkül üzere bir grup sûfî ile yürüyordu, günlerce aç kaldılar. Onlara: 'Yemek ister misiniz?' dedi. 'Evet' dediler. Elini bir gaylân ağacına vurdu, bir de baktılar ki üzerinde muz salkımları var. İçlerinden bir genç hariç hepsi yediler. Genç şöyle dedi: 'Yemem

19365. Metin

ولا أصحبك بعدها، لأني كنت أسير بلا معلوم، وقد صرت أنت الآن معلومي، كلما جعت التفتت نفسي إليك. {منضود *} أي منظوم بالحمل من أعلاه إلى أسفله متراكم يتراكب بعضه على بعض على ترتيب هو في غاية الإعجاب، قال في القاموس: الطلح: شجر عظيم، والطلع: والموز، والطلع من النخل: شيء يخرج كأنه نعلان مطبقان والحمل بينهما منضود، والطرف محدد، أو ما يبدو من ثمرته أول ظهورها.

ve bundan sonra seninle arkadaşlık da etmem; çünkü ben malum bir rızık olmadan yürüyordum, şimdi ise sen benim malumum oldun; ne zaman acıksam nefsim sana yönelecektir.' {منضود *} “meyveleri küme küme dizilmiş.” Yani son derece hayranlık uyandırıcı bir tertip üzere yukarıdan aşağıya doğru meyveleri dizilmiş, kat kat birbirinin üzerine yığılmıştır. el-Kâmûs'ta şöyle denir: 'et-Talh (الطلح): Büyük bir ağaçtır, tomurcuktur ve muzdur. Hurmanın tal'ı (الطلع) ise: Sanki birbirine kapanmış iki nal gibi çıkan, ortasında meyveleri dizilmiş, ucu sivri olan şeydir yahut meyvesinin ilk belirdiği anda ortaya çıkan kısmıdır.'

19366. Metin

ولما ذكر ما لا يكون إلا في البلاد الحارة قال: {وظل ممدود *} أي مستوعب للزمان والمكان فهو دائم الاستمداد كما بين الإسفار وطلوع الشمس لا فناء له ولا نهاية. ولما كان ما ذكر من الري لا يستلزم الجري قال: {وماء مسكوب *} أي جار في منازلهم من غير أخدود ولا يحتاجون فيه إلى جلب من الأماكن البعيدة، ولا الإدلاء في بئر كما لأهل البوادي.

Ancak sıcak memleketlerde olan şeyleri zikredince şöyle buyurdu: {وظل ممدود *} “Ve uzamış gölgeler,” yani zamanı ve mekanı kuşatan, tanyerinin ağarması ile güneşin doğuşu arasındaki vakit gibi sürekli devam eden, tükenişi ve sonu olmayan bir gölge. Zikredilen bu suya kanmışlık suyun akmasını zorunlu kılmadığından şöyle buyurdu: {وماء مسكوب *} “ve çağlayan sular,” yani konaklarında arklar olmaksızın akan sular; çölde yaşayanların yaptığı gibi ne uzak yerlerden su getirmeye ne de kuyuya kova sarkıtmaya ihtiyaç duyarlar.

19367. Metin

ولما ذكر ما تقدم، عم بقوله: {وفاكهة كثيرة *} أي أجناسها وأنواعها وأشخاصها. ولما كانت لا تكون عندنا إلا في أوقات يسيرة، بين أن أمر الجنة على غير ذلك فقال: {لا مقطوعة} ولما كانت في الدنيا قد يعز التوصل إليها مع وجودها لشيء من الأشياء أقله صعود الشجرة أو التحجز بجدار أو غيره قال: {ولا ممنوعة *} ولما كان التفكه لا يكمل الالتذاذ به إلا مع الراحة قال: {وفرش مرفوعة *} أي هي رفيعة القدر وعالية بالفعل لكثرة الحشو ولتراكم بعضها على بعض

Geçmiş hususları zikredince, şu sözüyle genelleme yaptı: {وفاكهة كثيرة *} “Ve tükenmeyen birçok meyveler,” yani cinsleri, türleri ve fertleriyle pek çok. Bizde meyveler ancak kısa zamanlarda bulunduğu için, cennetin durumunun bundan farklı olduğunu açıklayarak şöyle buyurdu: {لا مقطوعة} “Ne kesilen” Dünyada bazen meyve mevcut olduğu halde en azından ağaca tırmanmak veya bir duvarla yahut başka bir şeyle engellenmek gibi sebeplerden ötürü ona ulaşmak güçleştiği için şöyle buyurdu: {ولا ممنوعة *} “ne de yasaklanan.” Meyvelenmekten tam lezzet almak ancak istirahatle tamamlanacağı için şöyle buyurdu: {وفرش مرفوعة *} “ve yükseltilmiş döşekler.” Yani kadrü kıymeti yüce ve içinin dolgunluğundan, kat kat yığılmasından

19368. Metin

ولأنها على السرر، وروى البغوي من طريق النسائي عن أبي سعيد وأبي هريرة ﵄ أن النبي ﷺ قال: «ارتفاعها كما بين السماء والأرض مسيرة خمسمائة عام»

ve tahtların üzerinde bulunmasından ötürü fiilen de yüksek döşeklerdir. el-Begavî, en-Nesâî tarikiyle Ebû Saîd ve Ebû Hüreyre'den radıyallâhu anhümâ Peygamber'in ﷺ şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Onun yüksekliği gök ile yer arasındaki beş yüz yıllık mesafe kadardır.»

19369. Metin

ولما كانت النساء يسمين فرشاً، قال تعالى معيداً للضمير على غير ما يتبادر إليه الذهن من الظاهر على طريق الاستخدام مؤكداً لأجل إنكار من ينكر البعث: {إنا} أي بما لنا من القدرة والعظمة التي لا يتعاظمها شيء {أنشأناهن} أي الفرش التي معناها النساء من أهل الدنيا بعد الموت ولو عن الهرم والعجز بالبعث، وزاد في التأكيد فقال: {إنشاء *} أي من غير ولادة، بل جمعناهن من التراب كما فعلنا في سائر المكلفين ليكونوا كأبيهم آدم ﵊ في خلقه من تراب، فتكون الإعادة كالبداءة، ولذلك يكون الكل عند دخول الجنة على شكله ﵊، ويجوز أن يكون المراد بهن الحور العين فيكون إنشاء مبتدعاً لم يسبق له وجود.

Kadınlara mecazen 'döşek' (füruş) dendiği için, Allah Teâlâ istihdâm sanatı yoluyla zamiri zahirden ilk akla gelenin dışındaki manaya döndürerek ve dirilişi inkar edenlerin inkarı sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {إنا} “Şüphesiz biz” yani hiçbir şeyin karşısında büyüklük taslayamayacağı kudret ve azametimizle, {أنشأناهن} “onları inşa ettik” yani dünya ehlinden olup kadın manasına gelen o döşekleri ölümden sonra, yaşlılık ve acizlikten de olsa diriliş ile yeniden yarattık. Vurguyu artırarak şöyle buyurdu: {إنشاء *} “yepyeni bir yaratılışla.” Yani bir doğum olmaksızın, bilakis topraktan yaratılışında ataları Âdem aleyhisselâm gibi olsunlar diye diğer mükelleflere yaptığımız gibi onları topraktan bir araya getirdik; böylece yeniden yaratılış ilk yaratılış gibi olur. Bu sebeple herkes cennete girerken onun aleyhisselâm suretinde olacaktır. Onlardan maksadın huriler olması da caizdir; bu durumda daha önce varlığı bulunmayan yepyeni bir yaratılış olur.

19370. Metin

ولما كان للنفس أتم التفات إلى الاختصاص، وكان الأصل في الأنثى المنشأة أن تكون بكراً، نبه على أن المراد بكارة لا تزول إلا حال الوطىء ثم تعود، فكلما عاد إليها وجدها بكراً، فقال: {فجعلناهن} أي الفرش الثيبات وغيرهن بعظمتنا المحيطة بكل شيء {أبكاراً *} أي

Nefsin tahsise tam bir meyli olduğundan ve yeni yaratılan dişinin aslının bakire olması gerektiğinden, buradaki bekaretin ancak cima anında zail olup sonra geri dönen bir bekaret olduğuna dikkat çekti; öyle ki eşi ona her döndüğünde onu bakire bulur. Şöyle buyurdu: {فجعلناهن} “Onları kıldık” yani dul ve diğer kadınlardan oluşan o döşekleri her şeyi kuşatan azametimizle kıldık, {أبكاراً *} “bakireler,” yani

19371. Metin

بكارة دائمة لأنه لا تغيير في الجنة ولا نقص.

daimi bir bekaretle; çünkü cennette değişme ve noksanlık yoktur.

19372. Metin

ولما كان مما جرت به العادة أن البكر تتضرر من الزوج لما يلحقها من الوجع بإزالة البكارة، دل على أنه لا نكد هناك أصلاً بوجع ولا غيره بقوله: {عرباً} جمع عروب، وهي الغنجة المتحببة إلى زوجها، قال الرازي في اللوامع: الفطنة بمراد الزوج كفطنة العرب. ولما كان الاتفاق في السن أدعى إلى المحبة ومزيد الألفة قال: {أتراباً *} أي على سن واحدة وقد واحد، بنات ثلاث وثلاثين سنة وكذا أزواجهن. قال الرازي في اللوامع: أخذ من لعب الصبيان بالتراب - انتهى، «وروى البغوي من طريق عبد بن حميد عن الحسن: قال أتت عجوز النبي ﷺ فقالت: يا رسول الله! ادع الله أن يدخلني الجنة، فقال:» يا أم فلان! إن الجنة لا تدخلها عجوز، فولت تبكي، قال: أخبروها أنها لا تدخلها وهي عجوز، إن الله تعالى يقول: إنا أنشأناهن، الآية «رواه الترمذي عنه في الشمائل هكذا مرسلاً، ورواه البيهقي في كتاب البعث عن عائشة ﵂ والطبراني في الأوسط من وجه عنها، ومن وجه آخر عن أنس ﵁، قال شيخنا حافظ عصره ابن حجر: وكل طرقه ضعيفة، وروى البغوي أيضاً من طريق الثعلبي عن أنس بن مالك ﵁ عن النبي ﷺ في هذه الآية

Adet olduğu üzere bakire kız bekaretin giderilmesinde çektiği acı sebebiyle kocasından incindiği için, orada acı veya başka bir şeyle hiçbir sıkıntının bulunmadığını şu sözüyle gösterdi: {عرباً} “eşlerine düşkün, cilveli” 'Urûb' (عروب) kelimesinin çoğuludur; o da kocasına cilve yapan ve kendini sevdiren kadındır. er-Râzî, Levâmi' adlı eserinde şöyle der: 'Kocasının muradını Arapların anlayışı gibi kavrayan kadındır.' Yaşta denklik sevgiye ve daha fazla kaynaşmaya sevk edici olduğundan şöyle buyurdu: {أتراباً *} “ve yaşıtlar.” Yani aynı yaşta ve aynı boyda, otuz üç yaşındaki kızlar ve eşleri de böyledir. er-Râzî, Levâmi' adlı eserinde şöyle der: 'Bu kelime çocukların toprakta (turâb) birlikte oynamasından türetilmiştir' -sözün sonu-. el-Begavî, Abd b. Humeyd tarikiyle el-Hasen'den rivayet etti: 'Bir yaşlı kadın Peygamber'e ﷺ gelip: Ey Allah'ın Resûlü! Allah'a dua et de beni cennete koysun, dedi. Peygamber: «Ey filancanın annesi! Cennete yaşlı kadın girmez» buyurdu. Kadın ağlayarak geri döndü. Bunun üzerine: «Ona haber verin ki, kendisi oraya yaşlı olarak girmeyecektir; zira Allah Teâlâ: 'Şüphesiz biz onları yepyeni bir yaratılışla inşa ettik' buyurmaktadır» dedi.' Bunu et-Tirmizî, eş-Şemâil'de bu şekilde mürsel olarak rivayet etti. el-Beyhakî, Kitâbü'l-Ba's'ta Âişe'den radıyallâhu anhâ; et-Taberânî de el-Evsat'ta bir vecihten ondan, başka bir vecihten de Enes'ten radıyallâhu anh rivayet etmiştir. Asrının hafızı olan şeyhimiz İbn Hacer: 'Bütün yolları zayıftır' demiştir. el-Begavî ayrıca es-Sa'lebî tarikiyle Enes b. Mâlik'ten radıyallâhu anh Peygamber'in ﷺ bu ayet hakkında

19373. Metin

قال:» عجائزكن في الدنيا عمشاً رمصاً فجعلهن أبكاراً «.

şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: «Dünyadaki yaşlı, gözleri çapaklı ve zayıf görmekten akıntılı kadınlarınızdır; Allah onları bakireler kılmıştır.»

19374. Metin

ولما كان هذا الوصف البديع مقتضياً لما يزدهي عنه النفس لأن يقال: لمن هؤلاء؟ وإن كان قد علم قبل ذلك، نبه عليه بقوله تعالى: {لأصحاب اليمين *} ويجوز أن يتعلق ب {أتراباً} نصاً على أنهن في أسنان أزواجهن.

Bu eşsiz vasıf, daha önce bilinmiş olsa bile nefsin gurur duyup 'Bunlar kimin içindir?' demesini gerektirince, Yüce Allah şu sözüyle buna dikkat çekti: {لأصحاب اليمين *} “Sağın adamları içindir.” Bu ifadenin, kadınların bizzat eşlerinin yaşlarında olduğunu belirtmek üzere {أتراباً} kelimesine müteallik olması da caizdir.

19375. Metin

ولما أنهى وصف ما فيه أهل هذا الصنف على أنهى ما يكون لأهل البادية بعد أن وصف ما للسابقين بأعلى ما يمكن أن يكون لأهل الحاضرة، وكان قد قدم المقايسة في السابقين بين الأولين والآخرين، فعل هنا كذلك فقال: {ثلة من الأولين *} أي من أصحاب اليمين {وثلة} أي منهم {من الآخرين *} فلم يبين فيهم قلة ولا كثرة، والظاهر أن الآخرين أكثر، فإن وصف الأولين بالكثرة لا ينافي كون غيرهم أكثر ليتفق مع قول النبي ﷺ: «إن هذه الأمة ثلثا أهل الجنة، فإنهم عشرون ومائة صف، هذه الأمة منهم ثمانون صفاً» .

Önde gidenlerin (sâbikûn) durumunu şehir halkı için olabilecek en üstün şeylerle nitelendirdikten sonra, bu sınıf ehlinin içinde bulunduğu nimetleri çöl ehli için olabilecek en üstün şeylerle anlatmayı tamamlayınca ve daha önce sâbikûn hakkında öncekiler ile sonrakiler arasında bir kıyaslama yapmış olduğundan, burada da aynısını yaparak şöyle buyurdu: {ثلة من الأولين *} “Birçoğu öncekilerden,” yani amel defteri sağdan verilenlerin birçoğu, {وثلة} “birçoğu da” yani onlardan birçoğu, {من الآخرين *} “sonrakilerdendir.” Burada onlar hakkında bir azlık veya çokluk belirtmedi. Zahir olan odur ki sonrakiler daha çoktur; zira öncekilerin çoklukla nitelenmesi, başkalarının daha çok olmasına engel değildir; nitekim Peygamber'in ﷺ şu sözüyle de uyumludur: «Şüphesiz bu ümmet cennet ehlinin üçte ikisidir; zira onlar yüz yirmi saftır, bu ümmet ise onlardan seksen saftır.»

19376. Metin

ولما أتم وصف ما فيه الصنفان المحمودان، وبه تمت أقسام أصحاب الميمنة الأربعة الذين هم أصحاب القلب واليمين، أتبعه أضدادهم فقال: {وأصحاب الشمال} أي الجهة التي تتشاءم العرب بها وعبر بها عن الشيء الأخس والحظ الأنقص، والظاهر أنهم أدنى أصحاب المشأمة كما

Övülen iki sınıfın içinde bulunduğu nimetlerin tasvirini bitirince -ki bununla sağ ehlinin (ashâb-ı meymene) dört kısmı olan kalp ve sağ ehli tamamlanmış oldu- onların zıtlarını peşinden getirerek şöyle buyurdu: {وأصحاب الشمال} “Solun adamları ise;” yani Arapların uğursuz saydığı, en adi şeyi ve en eksik nasibi ifade etmekte kullandığı yön. Zahir olan odur ki onlar, tıpkı

19377. Metin

كان أصحاب اليمين دون السابقين من أصحاب الميمنة، ثم عظم ذمهم ومصابهم فقال: {ما أصحاب الشمال *} أي إنهم بحال من الشؤم هو جدير بأن يسأل عنه. ولما ذمهم وعابهم، ذكر عذابهم ليعلم أن القسم الأشد منهم في الشؤم أشد عذاباً فقال: {في سموم} أي ظرفهم المحيط بهم لفح من لفح النار شديد يتخلل المسام {وحميم *} أي ماء حار بالغ في الحرارة إلى حد يذيب اللحم. ولما كان للتهكم في القلب من شديد الوقد ما يجل عن الوصف والحد قال: {وظل} ثم أتبعه ما صرح بأنه تهكم فقال: {من يحموم *} أي دخان أسود كالحمم أي الفحم شديد السواد بما أفهمته الزيادة وشبه صيغة المبالغة: ولما كان المعهود من الظل البرد والإراحة، نفى ذلك عنه فقال: {لا بارد} ليروح النفس {ولا كريم *} ليؤنس به ويلجأ إليه ويرجى خيره ويعول في حال عليه بأن يفعل ما يفعله الواسع الخلق الصفوح من الإكرام، بل هو مهين، سماه ظلاًّ لترتاح النفس إليه ثم نفى عنه نفع الظل وبركته لينضم حرقان: اليأس بعد الرجاء إلى إخراق اليحموم فتصير الغصة غصتين.

amel defteri sağdan verilenlerin (ashâb-ı yemîn) sağ ehlinden (ashâb-ı meymene) önde gidenlerden (sâbikûn) daha aşağıda olması gibi sol ehlinin (ashâb-ı meş'eme) en aşağı derecesinde olanlarıdır. Sonra onların kınanmasını ve musibetlerini büyüterek şöyle buyurdu: {ما أصحاب الشمال *} “ne bahtsızdır o solun adamları!” Yani onlar öyle bir uğursuzluk halindedirler ki bu durum sorulmaya değerdir. Onları yerip ayıplayınca, uğursuzlukta daha şiddetli olan kısmın azabının da daha şiddetli olduğunu bildirmek için azaplarını zikrederek şöyle buyurdu: {في سموم} “Hücrelere işleyen bir sıcaklık” yani onları kuşatan zarf, gözeneklere işleyen ateş alevinin şiddetli bir yalazıdır; {وحميم *} “ve kaynar su içindedirler.” Yani eti eritecek dereceye ulaşmış son derece sıcak bir su. Kalpteki istihzanın (alay etmenin) tarif ve sınırlara sığmayacak derecede şiddetli bir yakıcılığı olduğundan şöyle buyurdu: {وظل} “Ve bir gölge” Sonra bunun açıkça bir alay olduğunu belirten ifadeyi getirerek şöyle buyurdu: {من يحموم *} “kapkara dumandan.” Yani kömür gibi simsiyah bir dumandır; bu da kelimedeki ziyadelik ve mübalağa veznine benzemesinden anlaşılmaktadır. Gölgenden bilinen şey serinlik ve rahatlık olduğundan, bunu ondan nefyederek şöyle buyurdu: {لا بارد} “Ne serindir” ki nefsi rahatlatsın, {ولا كريم *} “ne de faydalı (cömert).” Ki onunla ısınılsın, ona sığınılsın, hayrı umulsun ve ahlakı geniş ve bağışlayıcı kimsenin yaptığı ikram gibi bir ikramda bulunarak bir durumda ona bel bağlansın; bilakis o aşağılayıcıdır. Nefis ona meyletsin diye ona 'gölge' adını verdi, sonra da gölgenin faydasını ve bereketini ondan nefyetti ki iki yakıcılık bir araya gelsin: Ümitten sonraki yeis, kara dumanın yakıcılığına eklenir de böylece bir keder iki keder olur.

19378. Metin

ولما أنتج هذا أنه على خلق اللئيم فهو موضع الحرارة والضيق والخسة والشدة، علله بقوله: {إنهم} أكده وإن كان فيهم أهل

Bu durum onun alçak bir ahlak üzere olduğunu, dolayısıyla sıcaklık, darlık, adilik ve şiddet mahalli olduğunu netice verince, bunu şu sözüyle gerekçelendirdi: {إنهم} “Şüphesiz onlar,” İçlerinde inkarcı ehil bulunsa da bunu pekiştirdi

19379. Metin

الضر لاجتماعهم في الاسترواح إلى منابذة الدين باتباع الشهوات، ولأن ما مضى لهم بالنسبة إلى هذا العذاب حال ناعم، وعبر بالكون دلالة على العراقة في ذلك ولو بتهيئهم له جبلة وطبعاً فقال: {كانوا} أي في الدنيا. ولما كان ذلك ملازماً للاستغراق في الزمان بميل الطباع، نزع الجار فقال: {قبل ذلك} أي الأمر العظيم الذي وصلوا إليه {مترفين *} أي في سعة من العيش منهمكين في الشهوات مستمتعين بها متمكنين فيها لترامي طباعهم إليها فأعقبهم ما في جبلاتهم من الإخلاد إلى الترف عدم الاعتبار والاتعاظ في الدنيا والتكبر على الدعاة إلى الله، وفي الآخرة شدة الألم لرقة أجسامهم المهيأة للترف بتعودها بالراحة بإخلادها إليها وتعويلها عليها {وكانوا} أي مع الترف {يصرون} أي يقيمون ويدومون على سبيل التجديد مما لهم من الميل الجبلي إلى ذلك {على الحنث} أي الذنب، ومنه قولهم: بلغ الغلام الحنث، أي الحلم الذي هو وقت المؤاخذة بالذنب، ويطلق الحنث على الكذب والميل إلى الأباطيل واليمين الغموس ونقض العهد المؤكد.

zarar ve sıkıntı ehli olsalar da şehvetlere uyarak dine karşı çıkma hususundaki rahatlık arayışında birleştikleri için ve kendileri adına geçmiş olan hayat bu azaba kıyasla refah dolu bir durum sayıldığından [böyle buyurdu]. Bu husustaki kökleşmişliklerini, fıtrat ve yaratılış bakımından buna yatkın oluşlarını bile ifade etmek üzere 'kevn' (oluş) lafzını kullanarak şöyle buyurdu: {كانوا} “Onlar idiler” yani dünyada. Bu durum mizaçların meyli sebebiyle zaman içinde [refaha] dalıp gitmeyi gerektirdiğinden cer harfini kaldırarak şöyle buyurdu: {قبل ذلك} “bundan önce” yani başlarına gelen bu büyük azaptan önce, {مترفين *} “bolluk içinde yaşayan şımarıklardı.” Yani geniş bir maişet içinde, fıtratlarının ona yönelmesi sebebiyle şehvetlere dalmış, onlardan haz alan ve onlara sımsıkı sarılmış kimselerdi. Fıtratlarındaki bu refaha meyil ise dünyada ibret ve öğüt almamayı, Allah'a davet edenlere karşı büyüklük taslamayı; ahirette ise refaha alışmış, rahatlığa meyledip ona bel bağlayarak incelmiş bedenleri sebebiyle azabın şiddetini netice vermiştir. {وكانوا} “Ve idiler” yani refah içinde olmalarıyla birlikte, {يصرون} “ısrar ediyorlardı” yani fıtrî meyillerinden dolayı sürekli yenileyerek ve devam ettirerek yerleşik kalıyorlardı; {على الحنث} “büyük günah üzerinde” yani günah üzerinde. Nitekim Arapların 'Çocuk hınse erdi' sözü de günahla sorumlu tutulma vakti olan büluğ çağına ulaştı demektir. Hıns kelimesi; yalan, bâtıla meyletme, yemin-i gamûs (yalan yere yemin) ve pekiştirilmiş ahdi bozma anlamlarına da gelir.

19380. Metin

ولما كان ذلك قد يكون من المعهود مما يغتفر بكونه صغيراً أو في وقت يسير قال: {العظيم *} دالاًّ على أنهم يستهينون العظائم من القبائح والفواحش.

Bu [günah], küçük olması yahut kısa sürmesi sebebiyle bağışlanabilecek bilindik günahlardan olabileceği için şöyle buyurdu: {العظيم *} “o büyük.” Bu da onların çirkinliklerin ve fuhşiyatın en büyüklerini dahi basite aldıklarını göstermektedir.

19381. Metin

ولما وصفهم بالترف والإصرار على السرف، وكان ذلك يلازم

Onları refahla ve israfta ısrarla niteleyince -ki bu durum başıboşluğu gerektirir,

19382. Metin

البطالة، وكان يلزم عنها الغباوة والفساد الموجب للشقاوة، ذكر إنكارهم لما لا أبين منه، فقال عاطفاً على ما أفهمه التعبير عن الإثم بالحنث من نحو: فكانوا يقسمون بالله جهد أيمانهم أنهم لا يبعثون وأن الرسل كاذبون: {وكانوا يقولون *} أي إنكاراً مجددين لذلك دائماً جلافة أو عناداً: {أئذاً} أي أنبعث إذاً، وحذف العامل لدلالة {مبعوثون} عليه، ولا يعمل هو لأن الاستفهام وحرف التأكيد اللذين لهما الصدر معناه {متنا} أي فلم يبق في رد أرواحنا طب بوجه {وكنا} أي كوناً ثابتاً {تراباً وعظاماً} ولما كان استفهامهم هذا لإنكار أن يكون في شيء من إقامة أبدانهم أو رد أرواحهم طب، أعاد الاستفهام تاكيداً لإنكارهم فقال: {أءِنا لمبعوثون *} أي كائن وثابت بعثنا ساعة من الدهر، وأكدوا ليكون إنكارهم لما دون المؤكد بطريق الأولى.

başıboşluktan da bedbahtlığı gerektiren ahmaklık ve fesat doğar- bundan daha açık bir şey olmayan [ahireti] inkâr ettiklerini zikretti. Günahın 'hıns' (yemini bozma) ile ifade edilmesinin hissettirdiği 'Onlar diriltilmeyeceklerine ve elçilerin yalancı olduğuna dair var güçleriyle Allah'a yemin ediyorlardı' manasına atfederek şöyle buyurdu: {وكانوا يقولون *} “Ve şöyle diyorlardı:” yani inkâr ederek, kabalık yahut inat yüzünden bunu sürekli tekrarlayarak: {أئذاً} “Öldüğümüz zaman mı?” Yani öldüğümüz zaman mı diriltileceğiz? {مبعوثون} kelimesinin delaletinden ötürü âmil hazfedilmiştir; zira cümlenin başında yer alan istifham (soru) ve tekit harfi sebebiyle bu kelimenin kendisi âmil olamaz. Anlamı şudur: {متنا} “Öldüğümüz,” yani ruhlarımızın geri döndürülmesine hiçbir şekilde çare kalmadığı, {وكنا} “ve olduğumuz zaman mı,” yani kesin bir oluşla [dönüştüğümüz zaman], {تراباً وعظاماً} “bir toprak ve kemik yığını?” Onların bu sorusu, bedenlerinin doğrultulmasında veya ruhlarının geri iadesinde bir imkân olduğunu inkâr etmek gayesi taşıdığından, inkârlarını pekiştirmek için istifhamı tekrarlayarak şöyle buyurdu: {أءِنا لمبعوثون *} “biz mi gerçekten diriltilecekmişiz?” Yani zamanın herhangi bir anında bizim diriltilmemiz vaki ve sabit mi olacak? Pekiştirilmemiş olan şeyin inkârı evleviyetle sabit olsun diye [cümleyi] tekit ettiler.

19383. Metin

ولما كانت أفهامهم واقفة مع المحسوسات لجمودهم. وكان البلى كلما كان أقوى كان ذلك البالي في زعمهم من البعث أبعد، قالوا مخرجين في جملة فعلية عطفاً على الواو من {معبوثون} من غير تأكيد بضمير الفصل بالاستفهام: {أو آباؤنا} أي يبعث آباؤنا أي يوجد بعثهم من حين، وزادوا الاستبعاد على ما أفهموا بقولهم: {الأولون *} أي الذين قد بليت مع لحومهم عظامهم، فصاروا كلهم تراباً ولا سيما إن حملتهم السيول ففرقت ترابهم في كل أوب، وذهبت به في كل صوب، وسكن نافع وابن عامر الواو على أن العاطف {أو} ويجوز أن

Onların anlayışları taassup ve donuklukları sebebiyle sadece duyularla algılanan şeylerle sınırlı kaldığından ve onların zannınca çürüme ne kadar ileri derecedeyse çürüyen şeyin diriltilmesi de o derece uzak görüldüğünden, istifhamlı fasıl zamiriyle pekiştirmeksizin {مبعوثون} kelimesindeki 'vâv'a atfederek bir fiil cümlesi formunda şöyle dediler: {أو آباؤنا} “Yoksa önceki atalarımız da mı?” Yani atalarımız da mı diriltilecek, şu anda onların diriltilmesi mi gerçekleşecek? Şu sözleriyle ifade ettikleri üzere uzak görmeyi daha da artırdılar: {الأولون *} “o önceki?” Yani etleriyle birlikte kemikleri de çürüyüp tamamen toprak olmuş kimseler; hele bir de seller onları sürükleyip topraklarını her bir yana dağıtmış ve her tarafa savurmuşsa! Nâfi ve İbn Âmir, atıf edatının {أو} (veya) olması esasına göre vav harfini sükûn ile okumuşlardır. Bunun,

19384. Metin

يكون العطف على محل «إن» واسمها.

«İnne» ve isminin mahalline atfedilmiş olması da caizdir.

19385. Metin

ولما كانوا في غاية الجلافة، رد إنكارهم بإثبات ما نفوه، وزادهم الإخبار بإهانتهم ثم دل على صحة ذلك بالدليل العقلي لمن يفهمه، فقال مخاطباً لأعلى الخلق وأوقفهم به لأن هذا المقام لا يذوقه حق ذوقه إلا هو كما أنه لا يقوم بتقريره لهم والرفق بهم إلا هو: {قل} أي لهم ولكل من كان مثلهم، وأكد لإنكارهم: {إن الأولين} الذين جعلتم الاستبعاد فيهم أولياً، ونص على الاستغراق بقوله: {والآخرين *} ودل على سهولة بعثهم وأنه في غاية الثبات، منبهاً على أن نقلهم بالموت والبلى تحصيل لا تفويت: {لمجموعون *} بصيغة اسم المفعول، في المكان الذي يكون فيه الحساب. ولما كان جمعهم بالتدريج، عبر بالغاية فقال: {إلى ميقات} أي زمان ومكان {يوم معلوم *} أي معين عند الله، ومن شأنه أن يعلم بما عنده من الأمارات، والميقات: ما وقت به الشيء من زمان أو مكان أي حد.

Onlar son derece kaba ve anlayışsız oldukları için, nefyettikleri şeyi ispat ederek inkârlarını reddetti, ayrıca aşağılanacaklarını haber vererek bunu artırdı ve ardından anlayabilenler için aklî delille bunun doğruluğunu gösterdi. Yaratılmışların en yücesine ve O'nun katında en sebatkâr olanına hitap ederek -çünkü bu makamı hakkıyla ancak o tadabilir ve bunu onlara açıklayıp onlara lütufla muamele etmeyi ancak o yerine getirebilir- şöyle buyurdu: {قل} “De ki:” Yani onlara ve onlar gibi olan herkese; onların inkârına karşı tekitle şöyle de: {إن الأولين} “Şüphesiz öncekiler” ki siz onlar hakkındaki dirilmeyi daha da uzak görmüştünüz. Kapsayıcılığı açıkça belirterek şöyle buyurdu: {والآخرين *} “ve sonrakiler,” Ölüm ve çürüme yoluyla onların bir halden diğerine intikalinin bir yok oluş değil, [bir araya getirilme için] bir kazanım olduğuna dikkat çekerek diriltilmelerinin son derece kolay ve kesin olduğunu gösterdi: {لمجموعون *} “mutlaka toplanacaklardır;” İsmi meful kalıbıyla; yani hesabın görüleceği yerde [toplanacaklardır]. Onların toplanması aşama aşama olacağı için gaye belirten bir edatla ifade ederek şöyle buyurdu: {إلى ميقات} “belli bir vaktin belirlenen buluşma yerine” yani zamanına ve mekânına, {يوم معلوم *} “malum bir günün.” Yani Allah katında tayin edilmiş ve O'nun katındaki işaretlerle bilinmesi gereken bir günde. Mîkât: Bir şeyin kendisiyle sınırlandığı zaman veya mekân, yani belirlenen sınırdır.

19386. Metin

ولما كان زمان البعث متراخياً عن نزول القرآن، عبر بأداته وأكد لأجل إنكارهم فقال: {ثم} أي بعد البعث بعد الجمع المدرج {إنكم} وأيد ما فهمه من أصحاب الشمال هم القسم الأدنى من أصحاب المشأمة فقال: {أيها الضالون} أي الذين غلبت عليه الغباوة فيهم لا يفهمون، ثم أتبع ذلك ما أوجب الحكم عليهم بالضلال فقال: {المكذبون *} أي تكذيباً ناشئاً عن الضلال والتقيد بما لا يكذب

Diriliş zamanı Kur'an'ın inişinden sonraki bir vakitte olacağından, bunu belirten edatı kullandı ve inkârları sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {ثم} “Sonra” yani aşamalı toplamadan sonraki dirilişin ardından, {إنكم} “şüphesiz siz,” Sol ehlinin (ashâb-ı şimâl) solun en aşağı tabakasındakiler (ashâb-ı meş'eme) olduğuna dair anlaşılan manayı teyit ederek şöyle buyurdu: {أيها الضالون} “ey sapıklar,” Yani üzerlerine ahmaklık galip gelmiş olup anlamayanlar. Sonra onların sapıklıkla hüküm giymelerini gerektiren sebebi peşinden getirerek şöyle buyurdu: {المكذبون *} “ve yalanlayıcılar!” Yani sapıklıktan ve ancak gerçeği yalanlamada

19387. Metin

به إلا عريق في التكذيب بالصدق {لآكلون من شجر} منبته النار.

kökleşmiş kimselerin bağlanacağı bâtıllara bağlanmaktan kaynaklanan bir yalanlama ile [yalanlayanlar], {لآكلون من شجر} “mutlaka bir ağaçtan yiyeceksiniz;” ki onun yetiştiği yer ateştir.

19388. Metin

ولما كان الشجر معدن الثمار الشهية كالسدر والطلح، بينه بقوله: {من زقوم *} أي شيء هو في غاية الكراهة والبشاعة في المنظر ونتن الرائحة والأذى، قال أبو عبد الله القزاز في ديوانه الجامع وعبد الحق في واعيه: الزقم: شوب اللبن والإفراط فيه، يقال: بات يزقم اللبن زقماً، ومن هذا الزقوم الذي ذكره الله ﵎، وقالا: قال أبو حنيفة: الزقوم شجرة غبراء صغيرة الورق لا شوك لها زفرة لها كعابر في رؤوسها ولها ورد تجرشه النحل، ونورها أبيض ورأس ورقها قبيح جداً، وهي مرعى، ومنابتها السهل، وقال في القاموس: في الدفر بالدال المهملة، الدفر - بالتحريك: وقوع الدود في الطعام والذل والنتن، ويسكن، وقال في المعجمة: الذفر - محركة: شدة ذكاء الريح كالذفرة أو يخص برائحة الإبط المنتن، والنتن وماء الفحل، والذفراء من الكتائب: السهكة من الحديد، والكعبرة بضمتين عين وراء مهملتين: عقدة أنبوب الزرع، وعن السهيلي أن أبا حنيفة ذكر في النبات أن شجرة باليمن يقال لها الزقوم لا ورق لها، وفروعها أشبه شيء برؤوس الحيات، وقال البيضاوي: شجرة صغيرة الورق دفرة مرة تكون بتهامة، وفي القاموس: والزقمة: الطاعون وقال في النهاية: فعول من الزقم: اللقم الشديد

Ağaç; sedir ve talh gibi lezzetli meyvelerin kaynağı olduğu için bunu şu sözüyle açıkladı: {من زقوم *} “zakkumdan olan.” Yani son derece tiksindirici, görünüşü çirkin, kokusu pis ve eziyet verici bir şeyden. Ebu Abdullah el-Kazzâz, Câmi adlı divanında ve Abdülhak el-Vâ'î'sinde şöyle demişlerdir: 'Zekm: Sütü karıştırmak ve onda aşırıya kaçmaktır. Geceyi sütü aşırı derecede içerek geçirdi denir. Allah celle celâluhu'nun zikrettiği zakkum da bundandır.' Yine ikisi şöyle demiştir: Ebu Hanife dedi ki: 'Zakkum; kül rengi, küçük yapraklı, dikensiz, pis kokulu, uçlarında yumruları olan, arıların konduğu çiçekleri bulunan, çiçeği beyaz, yapraklarının ucu son derece çirkin, otlak türünden olup ovalarda yetişen bir ağaçtır.' el-Kâmûs'ta noktasız dal ile defera maddesinde şöyle denmektedir: 'Defer (harekeli olarak); yemeğe kurt düşmesi, zillet ve pis kokudur; sükun ile de okunur.' Noktalı zel maddesinde ise şöyle demiştir: 'Zefer (harekeli olarak); kokunun keskinliğidir; zefera gibi. Yahut pis kokulu koltuk altı kokusuna tahsis edilir; pis koku ve erkek hayvanın menisi demektir. Züferâ birlikler: demir pası kokan birliklerdir. İki ötre ile ke'bura ise noktasız ayn ve ra iledir; ekin boğumunun düğümüdür.' es-Süheylî'den rivayet edildiğine göre Ebu Hanife, en-Nebât adlı eserinde Yemen'de zakkum denilen yapraksız bir ağacın bulunduğunu ve dallarının yılan başlarına son derece benzediğini zikretmiştir. Beyzâvî ise şöyle demiştir: 'Tihâme'de bulunan, küçük yapraklı, pis kokulu ve acı bir ağaçtır.' el-Kâmûs'ta 'Zukme: Tâun (veba) demektir' denir. en-Nihâye'de ise şöyle denir: 'Zekm kökünden fa'ûl veznindedir; şiddetli lokma yutmak

19389. Metin

والشرب المفرط، وقال ابن القطاع: زقم زقماً: بلع، وقد علم من مجموع هذا الكلام تفسيره بالطاعون تارة والشرب المفرط أخرى، ومن الاشتراط والشجرة المنتنة والبشعة المنظر أنه شيء كريه يضطر آكله إلى التملؤ منه بنهمة وهمة عظيمة، ومن المعلوم أن الحامل له على هذا مع هذه الكراهة لا يكون إلا في أعلى طبقات الكراهة، ولذلك حسن جداً موقع قوله مسبباً عن الأكل: {فمالئون} أي ملأً هو في غاية الثبات وأنتم في غاية الإقبال عليه مع ما هو عليه من عظيم الكراهة {منها} أي الشجر، أنثه لأنه جمع شجر أو هو اسم جنس، وهم يكرهون الإناث فتأنيثه - والله أعلم - زيادة في تنفيرهم منه {البطون *} أي لشيء عجيب يضطركم إلى تناول هذا الكريه مما هو أشد منه كراهة بطبقات من جوع أو غيره، وإن فسرت بما قالوا من أنه معروف لهم أنه الزبد بالتمر لم يضر ذلك بل يكون المعنى أنهم يتملؤون منها تملأ من يأكل من هذا في الدنيا مع أنه من المعلوم أنه لا شيء في النار المعدة للعذاب لمن أعدت لعذابه حسن.

ve aşırı derecede içmektir.' İbnü'l-Kattâ' ise şöyle demiştir: 'Zekame zekmen: Yuttu demektir.' Bütün bu açıklamalardan onun bazen taun, bazen de aşırı içmek olarak tefsir edildiği; şart koşulmasından, pis kokulu ve çirkin manzaralı ağaçtan ötürü onun, yiyenin büyük bir açgözlülük ve şiddetli bir arzuyla karnını ondan doldurmaya mecbur kalacağı tiksinç bir şey olduğu anlaşılmaktadır. Bilinmektedir ki bu derece tiksindirici olmasına rağmen onu buna sevk eden şey ancak tiksintinin en üst derecesinde bir durum olabilir. Bu sebeple yemeyi netice vererek gelen şu sözün yeri son derece güzel olmuştur: {فمالئون} “Dolduracaksınız” yani son derece kesin bir dolduruşla ve siz son derece tiksindirici olmasına rağmen ona alabildiğine yönelerek dolduracaksınız, {منها} “ondan” yani o ağaçtan. Şecer kelimesinin çoğulu olduğu veya cins ismi olduğu için müennes zamir getirdi; onlar da dişileri sevmediklerinden müennes kılınması -Allah en doğrusunu bilir ya- ondan daha çok nefret etmelerini sağlamak içindir; {البطون *} “karınlarınızı.” Yani açlık veya başka bir şey gibi kat kat daha şiddetli bir tiksinti sebebiyle sizi bu iğrenç şeyi yemeye mecbur bırakan acayip bir durum yüzünden [dolduracaksınız]. Eğer Arapların bildiği tereyağlı hurma manasıyla tefsir edilirse bunun da bir zararı olmaz; bilakis anlamı, dünyada bundan yiyen birinin dolduruşu gibi ondan karınlarını dolduracakları şeklinde olur; bununla birlikte azap için hazırlanan cehennemde, kendisi için azap hazırlanan kimseye güzel hiçbir şeyin bulunmadığı da malumdur.

19390. Metin

ولما كان من يأكل كثيراً يعطش عطشاً شديداً فيشرب ما قدر عليه رجاء تبريد ما به من حرارة العطش، سبب عنه قوله: {فشاربون عليه} أي على هذا المليء أو الأكل {من الحميم *} أي الماء الذي هو في غاية الحرارة بحث ضوعف إحماؤه وإغلاؤه.

Çok yiyen kimse son derece susayıp susuzluğun hararetini dindirme umuduyla gücünün yettiğini içtiğinden, buna dayandırarak şöyle buyurdu: {فشاربون عليه} “Üzerine de içeceksiniz” yani bu doluluğun veya yemenin üzerine, {من الحميم *} “o kaynar sudan;” yani ısıtılması ve kaynatılması katbekat artırılmış son derece sıcak sudan.

19391. Metin

ولما كان شربهم لأدنى قطرة من ذلك في غاية العجب،

Ondan en ufak bir damla bile içmeleri son derece şaşırtıcı olduğundan,

19392. Metin

أتبعه ما هو أعجب منه وهو شدة تملئهم منه فقال مسبباً عما مضى: {فشاربون} أي منه {شرب} بالفتح في قراءة الجماعة وبالضم لنافع وعاصم وحمزة، وقرئ شاذاً بالكسر والثلاثة مصادر، قال في القاموس: وشرب كسمع شرباً ويثلث أوالشراب مصدر وبالضم والكسر اسمان، وبالفتح القوم: يشربون، وبالكسر: الماء والحظ منه، والمورد ووقت الشرب، والكل يصلح هنا {الهيم *} أي الإبل العطاش لأن بها الهيام وهو داء يشبه الاستسقاء جمع أهيم، وقال القزاز: جمع هيماء وهو أي - اليهام - بالضم: داء يصيب الإبل فتشرب ولا تروى - انتهى. وقال: ذو الرمة:

ondan daha da şaşırtıcı olanını, yani ondan karınlarını alabildiğine doldurmalarını peşinden getirerek önceki duruma bağlı olarak şöyle buyurdu: {فشاربون} “İçeceksiniz” yani ondan, {شرب} “içişi gibi” Cemaat kıraatinde fethalı, Nâfi, Âsım ve Hamza kıraatinde dammeli olarak okunmuştur. Şaz bir kıraatte ise kesreli okunmuştur ve üçü de masdardır. el-Kâmûs'ta şöyle denir: 'Semi'a babından şeribe şürben denir; üç hareke ile de okunur. Ya da şerâb masdardır; damme ve kesre ile ise iki isimdir. Fetha ile kavim içiyor demektir; kesre ile ise su, ondan düşen pay, su kaynağı ve içme vaktidir. Burada hepsi uygundur.' {الهيم *} “susamış develerin.” Yani susamış develer; çünkü onlarda 'huyâm' vardır ki bu da istiskaya benzeyen bir hastalıktır. 'Ehyem'in çoğuludur. el-Kazzâz şöyle demiştir: 'Heymâ'nın çoğuludur; ötre ile el-yüham (el-huyâm), develere isabet eden ve içip de kanmadıkları bir hastalıktır -sözü bitti-.' Zü'r-Rumme şöyle demiştir:

19393. Metin

فأصبحت كالهيماء لا الماء مبرد ... صداها ولا يقضي عليها هيامها

«Oldum susuz deve gibi; ne su serinletir... hararetini, ne de hastalığı onu öldürüp bitirir.»

19394. Metin

ويقال: الهيم: الرمل، ينصب فيه كل ما صب عليه، والمعنى أنه يسلط عليهم من الجوع ما يضطرهم إلى الأكل ثم من العطش ما يضطرهم إلى الشرب على هذه الهيئة.

'El-Hîm'in, üzerine dökülen her şeyi yutan kum olduğu da söylenmiştir. Anlam şudur: Onlara kendilerini yemeye mecbur bırakan bir açlık musallat edilir, sonra da bu şekilde içmeye mecbur bırakan bir susuzluk verilir.

19395. Metin

ولما كان كأنه قيل: هذا عذابهم كله، قيل تهكماً بهم ونكاية لهم: {هذا نزلهم} أي ما يعد لهم أول قدومهم مكان ما يعد للضيف أول حلوله كرامة له {يوم الدين *} أي الجزاء الذي هو حكمة القيامة، وإذا كان هذا نزلهم فما ظنك بما يأتي بعده على طريق من يعتني به فما ظنك بما يكون لمن هو أغنى منهم من المعاندين وهو في طريق التهكم مثل قول أبي الشعراء الضبي:

Sanki 'Onların bütün azabı bu mudur?' denilmiş gibi, onlarla alay etmek ve canlarını yakmak üzere şöyle denildi: {هذا نزلهم} “İşte onların ağırlanması budur” yani misafire ilk gelişinde ikram olarak hazırlanan şeyin yerine, onların ilk varışlarında kendilerine hazırlanan şey budur; {يوم الدين *} “ceza gününde.” Yani kıyametin hikmeti olan karşılık gününde. Şayet kendilerine verilen ilk ziyafet bu ise, ona önem veren birinin tarzıyla bundan sonra gelecek olan hakkında ne düşünürsün? İnatçılardan onlardan daha azgın olanların başına gelecekler hakkında ne düşünürsün? Bu alay yoluyla ifade, Ebu'ş-Şa'râ ed-Dabbî'nin şu sözü gibidir:

19396. Metin

وكنا إذا الجبار بالسيف ضافنا ... جعلنا القنا والمرهفات له نزلا

«Zorba kılıcıyla bize konuk olduğunda... mızrakları ve keskin kılıçları ona ziyafet kılardık.»

19397. Metin

ولما ذكر الواقعة وما يكون فيها للأصناف الثلاثة، وختم بها على وجه بين فيه حكمتها وكانوا ينكرونها، دل عليه بقوله: {نحن} أي لا غيرنا {خلقناكم} أي بما لنا من العظمة، ولعل هذا الخطاب للدهرية المعطلة من العرب. ولما كانوا منكرين للبعث عدوا منكرين للابتداء وإن كانوا من المخلصة بالمقريب بالخلق لأنهما لما بينهما من الملازمة لا انفكاك لأحدهما عن الآخر فقال: {فلولا} أي فتسبب عن ذلك أن يقال تهديداً ووعيداً: هلا ولم لا {تصدقون *} أي بالخلق الذي شاهدتموه ولا منازع لنا فيما فيه فتصدقوا بما لا يفرق بينه وبينه إلا بأن يكون أحق منه في مجاري عاداتكم، وهو الإعادة فتعملوا عمل العبيد لساداتهم ليكون حالكم حال مصدق بأنه مربوب.

Vâkıa'yı ve orada üç sınıfın karşılaşacağı halleri zikredip sureyi onun hikmetini açıklayan bir tarzda bitirince ve onlar da bunu inkâr ettiklerinden, buna şu sözüyle delil getirdi: {نحن} “Biz” yani başkası değil, {خلقناكم} “sizi yarattık” yani büyüklüğümüzle. Muhtemelen bu hitap, Araplardan dehriye mensubu muattıla fırkasınadır. Dirilişi inkâr ettikleri için, yaratılışı kabul eden ihlaslı kimselerden sayılsalar bile ilk yaratılışı da inkâr etmiş sayıldılar; zira aralarındaki ayrılmaz bağ sebebiyle birinin diğerinden ayrılması mümkün değildir. Şöyle buyurdu: {فلولا} “Öyleyse neden” yani bundan dolayı bir tehdit ve uyarı olarak 'Niçin ve neden' denilmesi gerekmiştir: {تصدقون *} “tasdik etmiyorsunuz?” Yani bizzat şahit olduğunuz ve hakkında bizimle hiçbir çekişenin bulunmadığı yaratılışı tasdik edip, ardından sizin adetlerinize göre bundan daha evla olmaktan başka aralarında fark bulunmayan şeyi, yani yeniden diriltilmeyi tasdik etmiyorsunuz ki efendilerine karşı kulların takındığı tavırla amel edesiniz de durumunuz bir Rabbe ait olduğunu tasdik eden kimsenin durumu gibi olsun?

19398. Metin

ولما حضضهم على التصديق بالاستدلال بإيجادهم، وكان البعث إنما هو تحويلهم من صورة بالية إلى الصورة التي كانوا عليها من قبل، سبب عن تكذيبهم به مع تصديقهم بالخلق عدم النظر في تبديل الصور في تفاصيله، أو سبب عن قول من عساه يقول من أهل الطبائع: إنما خلقنا من نطفة حدثت بحرارة كامنة، فقال: {أفرأيتم} أي أخبروني هل رأيتم بالبصر أو البصيرة أنا خلقناكم فيهديكم ذلك أنا نقدر على الإعادة كما قدرنا على البداءة فرأيتم {ما تمنون *} أي تريقون - من النطف التي هي مني في الأرحام بالجماع.

Onları var edilişleriyle delil getirerek tasdike teşvik edince ve diriliş de ancak onları çürümüş bir suretten daha önce bulundukları surete dönüştürmekten ibaret olunca; yaratılışı tasdik etmelerine rağmen dirilişi yalanlamalarını, suretlerin teferruatındaki değişimine bakmamalarına bağladı yahut tabiatçılardan 'Biz ancak gizli bir hararetle meydana gelen bir nutfeden yaratıldık' diyebilecek kimsenin sözüne dayandırarak şöyle buyurdu: {أفرأيتم} “Gördünüz mü” yani bana haber verin; gözünüzle veya basiretinizle sizi bizim yarattığımızı gördünüz de bu durum ilk yaratmaya güç yetirdiğimiz gibi yeniden yaratmaya da güç yetireceğimize sizi iletti mi; peki gördünüz mü {ما تمنون *} “akıttığınız meniyi?” Yani cinsel ilişkiyle rahimlere dökülen meniyi oluşturan nutfeleri?

19399. Metin

ولما كانت العبرة بالمسبب لا بالسبب، نبه على ذلك بتجديد الإنكار

İtibar sebebe değil, sebebi meydana getirene (Müsebbib'e) ait olduğundan, inkârı yenileyerek buna dikkat çekti

19400. Metin

تنبيهاً على أنهم وإن كانوا معترفين بتفرده بالإبداع، فإن إنكارهم للبعث مستلزم لإنكارهم لذلك فقال: {ءأنتم تخلقونه} أي توجدونه مقدراً على ما هو عليه من الاستواء والحكمة بعد خلقه من صورة النطفة إلى صورة العلقة ثم من صورة العلقة إلى صور المضغة ثم منها إلى صور العظام والأعصاب {أم نحن} خاصة. ولما كان المقام لتقرير المنكرين ذكر الخبر المفهوم من السياق على وجه أفهم أن التقدير: أو أنتم الخالقون له أم نحن؟ فقال: بل نحن {الخالقون *} أي الثابت لنا ذلك، فالآية من الاحتباك: ذكر أولاً {تخلقون} دليلاً على حذف مثله له سبحانه ثانياً، وذكر الاسم ثانياً دليلاً على حذف مثله لهم أولاً، وسر ذلك أنه ذكر ما هو الأوفق لأعمالهم مما يدل على وقت التجدد ولو وقتاً ما، وما هو الأولى بصفاته سبحانه مما يدل على الثبات والدوام.

ve O'nun yoktan var etmedeki tekliğini kabul etseler bile dirilişi inkâr etmelerinin bunu da inkâr etmeyi gerektirdiğini belirterek şöyle buyurdu: {ءأنتم تخلقونه} “Onu siz mi yaratıyorsunuz” yani nutfe suretinden alaka suretine, sonra alaka suretinden mudga suretine, sonra da ondan kemik ve sinir suretlerine dönüştürülüp yaratıldıktan sonra, sahip olduğu bu düzgünlük ve hikmet üzere takdir edilmiş olarak siz mi onu var ediyorsunuz, {أم نحن} “yoksa Biz miyiz” özellikle [yaratan]? Makam inkârcıları ikrar ettirme makamı olduğundan, siyakın gerektirdiği takdirin: 'Onu yaratanlar siz misiniz yoksa Biz miyiz?' olduğunu hissettirecek şekilde haberi zikrederek şöyle buyurdu: Bilakis Biziz {الخالقون *} “yaratanlar?” Yani bu vasıf Bize sabittir. Ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincisinde {تخلقون} fiilini zikretmesi, ikincisinde Cenâb-ı Hak için benzerinin hazfedildiğine delildir; ikincisinde isim [kalıbını] zikretmesi, birincisinde onlar için benzerinin hazfedildiğine delildir. Bunun sırrı şudur: Onların fiillerine en uygun olan ve belli bir anda da olsa yenilenmeye delalet eden fiil kalıbını; Cenâb-ı Hakk'ın sıfatlarına en layık olan ve sebat ile sürekliliğe delalet eden isim kalıbını zikretmiştir.

19401. Metin

ولما كان الجواب: أنت الخالق وحدك، وكان الطبيعي ربما قال: اقتضى ذلك الحرارة المخمرة للنطفة، وكانت المفاوتة للآجال مع المساواة في اسمية الحياة من الدلائل العظيمة على تمام القدرة على الإفناء والإبداء بالاختيار مبطلة لقول أهل الطبائع دافعة لهم، أكد ذلك الدليل بقوله: {نحن} أي بما لنا من العظمة لا غيرنا {قدرنا} أي تقديراً

Cevabın kesin olarak 'Tek yaratan Sensin' olması gerektiği, tabiatçının ise 'Bunu nutfeyi mayalayan hararet gerektirdi' diyebileceği ve hayat isminde eşit olmakla beraber ecellerin farklı oluşunun, irade ile yok etmeye ve var etmeye tam kudretin en büyük delillerinden olup tabiatçıların sözünü boşa çıkarıp onları savuşturduğu için, bu delili şu sözüyle pekiştirdi: {نحن} “Biz” yani başkası değil, büyüklüğümüzle, {قدرنا} “takdir ettik” yani büyük bir takdirle,

19402. Metin

عظيماً، لا يقدر سوانا على نقض شيء منه {بينكم} أي كلكم لم نترك أحداً منكم بغير حصة منه {الموت} أي أوجبناه على مقدار معلوم لكل أحد لا يتعداه، فقصرنا عمر هذا وربما كان في الأوج من قوة البدن وصحة المزاج، فلو اجتمع الخلق كلهم على إطالة عمره ما قدروا أن يؤخروه لحظة، وأطلنا عمر هذا وقد يكون في الحضيض من ضعف البدن واضطراب المزاج لو تمالؤوا على تقصيره طرفة عين لعجزوا، وأنتم معترفون بأنه سبحانه رتب أفعاله على مقتضى الكمال والقدرة والحكمة البالغة، فلو كانت فائدة الموت مجرد القهر لكانت نقصاً لكونه يعم الغني والفقير والظالم والمظلوم، ولكان جعل الإنسان مخلداً أولى وأحكم، ففائدته غير مجرد القهر وهي الحمل على إحسان العمل للقاهر خوفاً من العرض عليه والمحاسبة بين يديه ثم النقلة إلى دار الجزاء والترقية إلى العلوم التي البدن حجابها من تمييز الخبيث والطيب والعلم بمقادير الثواب والعقاب، وغير ذلك مما يبصره أولو الألباب.

öyle ki Bizden başkası ondan hiçbir şeyi bozmaya güç yetiremez; {بينكم} “aranızda” yani hiçbirinizi ondan nasipsiz bırakmaksızın hepiniz arasında, {الموت} “ölümü;” yani onu her fert için aşamayacağı belirli bir ölçü üzerine zorunlu kıldık. Şunun ömrünü kısalttık; oysa belki de beden gücünün ve mizaç sıhhatinin zirvesindeydi, bütün mahlukat onun ömrünü uzatmak için toplansa onu bir an bile geciktirmeye güç yetiremezlerdi. Bunun ömrünü ise uzattık; oysa belki de beden zayıflığının ve mizaç bozukluğunun en dip noktasındaydı, onu göz açıp kapayıncaya kadar kısaltmak için el birliği etseler aciz kalırlardı. Sizler Cenâb-ı Hakk'ın fiillerini kemal, kudret ve üstün hikmetin gereğine göre düzenlediğini itiraf etmektesiniz. Şayet ölümün faydası yalnızca bir kahredişten ibaret olsaydı, zengini fakiri, zalimi mazlumu kuşattığı için bir noksanlık olurdu ve insanın ebedî kılınması daha evla ve daha hikmetli sayılırdı. Demek ki ölümün faydası sırf kahretmekten ibaret değildir; o fayda, O'na arz olunma ve huzurunda hesaba çekilme korkusuyla o Kahhâr olana güzel amel sunmaya sevk etmek, sonra karşılık yurduna intikal etmek ve bedenin bir perde olduğu ilimlere -yani habisi tayyipten ayırt etmeye, sevap ve azabın miktarlarını bilmeye ve akıl sahiplerinin müşahede ettiği diğer hakikatlere- yükselmektir.

19403. Metin

ولما كان حاصل الموت أنه تغيير الصورة التي كانت إلى غيرها، وكان من قدر على تحويل صورة إلى شيء قدر على تحويلها إلى شيء آخر مماثل لذلك الشيء قال: {وما نحن} أي على ما لنا من العظمة، وأكد النفي فقال: {بمسبوقين *} أي بالموت ولا عاجزين ولا مغلوبين {على أن نبدل} تبديلاً عظيماً {أمثالكم} أي صوركم وأشخاصكم لما تقدم في الشورى من أن المثل في الأصل هو الشيء نفسه {وننشئكم} أي إنشاء جديداً بعد تبديل ذواتكم {في ما لا تعلمون *}

Ölümün neticesi mevcut suretin bir başkasına dönüştürülmesinden ibaret olduğuna ve bir sureti bir şeye dönüştürmeye kadir olan zatın onu o şeye benzer başka bir şeye de dönüştürmeye kadir olduğuna binaen şöyle buyurdu: {وما نحن} “Ve Biz değiliz” yani büyüklüğümüzle beraber; nefyi tekit ederek şöyle buyurdu: {بمسبوقين *} “önüne geçilebilecekler,” yani ölüm hususunda aciz bırakılamayız ve yenilemeyiz, {على أن نبدل} “yerinize getirmekten” büyük bir tebdil ile, {أمثالكم} “benzerlerinizi” yani suretlerinizi ve şahıslarınızı; zira Şûrâ suresinde geçtiği üzere 'misl' aslen şeyin bizzat kendisidir; {وننشئكم} “ve sizi yeniden yaratmaktan” yani zatlarınızı değiştirdikten sonra yeni bir yaratılışla yaratmaktan, {في ما لا تعلمون *} “bilmediğiniz şeylerde.”

19404. Metin

فإن بعضهم تأكله السباع أو الحيتان أو الطيور فتنشأ أبدانُها منه، بعضهم يصير تراباً فربما نشأ منه نبات فأكلته الدواب، فنشأ منه أبدانها، وربما صار ترابه من معادن الأرض كالذهب والفضة والحديد والحجر ونحو ذلك، وقد لمح إلى ذلك قوله تعالى: {قل كونوا حجارة أو حديداً أو خلقاً} إلى آخرها، أو يكون المعنى كما قال البغوي: نأتي بخلق مثلكم بدلاً منكم ونخلقكم فيما لا تعلمون من الصور. أي بتغيير أوصافكم وصوركم في صور أخرى بالمسخ، ومن قدر على ذلك قدر على الإعادة.

Zira bazısını yırtıcı hayvanlar, balıklar veya kuşlar yer de onların bedenleri ondan meydana gelir. Bazısı toprak olur da belki ondan bir bitki çıkar, onu hayvanlar yer ve bedenleri ondan oluşur. Belki de toprağı altın, gümüş, demir, taş ve benzeri yer madenlerine dönüşür. Nitekim Allah Teâlâ'nın şu sözü de buna işaret etmiştir: {قل كونوا حجارة أو حديداً أو خلقاً} “De ki: İster taş olun, ister demir veya [aklınızca büyüyen] herhangi bir yaratık!” sonuna kadar. Yahut anlam, Begavî'nin dediği gibi şöyledir: 'Sizin yerinize sizin gibi bir topluluk getiririz ve sizi bilmediğiniz suretlerde yaratırız.' Yani mesh (suret değiştirme) yoluyla vasıflarınızı ve suretlerinizi başka suretlere dönüştürürüz. Buna kadir olan, yeniden diriltmeye de elbette kadirdir.

19405. Metin

ولما كان التقدير: فلقد علمتم النشأة الثانية النطفية، عطف عليه قوله مؤكداً تنبيهاً على أنهم لما كانوا يعملون بخلاف ما يعلمون كانوا كأنهم منكرون لهذا العلم: {ولقد علمتم} أي أيها العرب {النشأة الأولى} الترابية لأبيه آدم ﵊: أو اللحمية لأمكم حواء ﵍ حيث لم يكن هناك طبيعة تقتضي ذلك، وإلا لوجد مثل ذلك بعد ذلك، والنطفية لكم، وكل منها تحويل من شيء إلى غيره، فالذي شاهدتم قدرته على ذلك لا يقدر على تحويلكم بعد أن تصيروا تراباً إلى ما كنتم عليه أولاً من الصورة؟ ولهذا سبب عما تقدم قوله: {فلولا} أي فهلا ولم لا {تذكرون *} أي تذكراً عظيماً تكرهون أنفسكم وإن كان فيه خفاء ما - مما أشار إليه الإدغام من أن الملوم عليه غيب، وكذا

Takdiri 'Andolsun ikinci nutfe yaratılışını bildiniz' şeklinde olunca, bildiklerinin aksine amel ettiklerinde sanki bu bilgiyi inkâr ediyorlarmış gibi olduklarına dikkat çekmek üzere pekiştirerek bunu ona atfetti: {ولقد علمتم} “Andolsun ki bildiniz” yani ey Araplar, {النشأة الأولى} “ilk yaratılışı,” babanız Âdem aleyhisselâm'ın topraktan veya anneniz Havva aleyhisselâm'ın etten yaratılışını; zira orada bunu gerektiren bir tabiat yoktu, aksi takdirde bundan sonra da benzeri bulunurdu; ve kendi nutfeden yaratılışınızı [bildiniz]. Bunların her biri bir şeyden başka bir şeye dönüştürmedir. Buna gücünün yettiğini gördüğünüz Zat, toprak olduktan sonra sizi ilk baştaki suretinize dönüştürmeye güç yetiremez mi? İşte bundan dolayı önceki beyana dayanarak şöyle buyurdu: {فلولا} “Öyleyse neden” yani niçin ve neden, {تذكرون *} “düşünüp ibret almıyorsunuz?” Yani nefislerinizi zorlayarak büyük bir tezekkürle düşünmüyorsunuz -kınandıkları şeyin gayb olmasından ötürü idgamın işaret ettiği bir miktar kapalılık bulunsa da durum böyledir. Keza

19406. Metin

بعض ما قيس به أن من قدر على هذه الوجوه من الإبداءات قدر على الإعادة، بل هي أهون في مجاري عاداتكم.

bununla kıyaslanan şeylerden biri de şudur: İlk baştaki bu yoktan var etme şekillerine güç yetiren Zat, iade etmeye de güç yetirir; bilakis sizin adetlerinizin akışına göre bu daha da kolaydır.

19407. Metin

ولما كان علمهم بأمر النبات الذي هو الآية العظمى لإعادة الأموات أعظم من علمهم بجميع ما مضى، وكان أمره في الحرث وإلقاء البذر فيه أشبه شيء بالجماع وإلقاء النطفة، ولذلك سميت المرأة حرثاً، وصل بما مضى مسبباً عنه قوله منكراً عليهم: {أفرأيتم} أي أخبروني هل رأيتم بالبصر أو البصيرة ما نبهناكم عليه وفيما تقدم فتسبب عن تنبهكم لذلك أنكم رأيتم {ما تحرثون *} أي تجددون حرثه على سبيل الاستمرار بتهيئة أرضه للبذر وإلقاء البذر فيه.

Ölülerin diriltilmesinde en büyük ayet olan bitkiler hakkındaki bilgileri, geçenlerin tamamına dair bilgilerinden daha büyük olduğundan ve toprağı sürme ile tohum atma işi cinsel ilişki ve nutfe atmaya son derece benzediğinden -ki bu yüzden kadın 'hars' (tarla) olarak isimlendirilmiştir- önceki beyanlara bağlayarak ve onları kınayarak şöyle buyurdu: {أفرأيتم} “Gördünüz mü” yani bana haber verin; daha önce dikkatlerinizi çektiğimiz hususları gözünüzle veya basiretinizle gördünüz de buna dikkat etmeniz sayesinde gördünüz mü {ما تحرثون *} “ektiklerinizi?” Yani toprağını tohuma hazırlayıp içine tohum atarak sürekli yenileyip sürdüğünüz tarlayı?

19408. Metin

ولما كانوا لا يدعون القدرة على الإنبات بوجه، وكان القادر عليه قادراً على كل شيء، وهم يعتقدون في أمر البعث ما يؤدي إلى الطعن في قدرته، كرر الإنكار عليهم فقال: {ءأنتم تزرعونه} أي تنبتونه بعد طرحكم البذر فيه وتحفظونه إلى أن يصير مالاً {أم نحن} خاصة، وأكد لما مضى بذكر الخبر المعلوم من السياق فقال: {الزارعون *} أي المنبتون له والحافظون، فالآية من الاحتباك بمثل ما مضى في أختها قريباً سواء.

Onlar bitirmeyi sağlama hususunda hiçbir şekilde bir kudret iddia etmediklerinden ve buna kadir olan Zat her şeye kadir olduğundan, diriliş meselesinde ise O'nun kudretine dil uzatmaya varan bir inanç taşıdıklarından, onlara yönelik inkârı tekrarlayarak şöyle buyurdu: {ءأنتم تزرعونه} “Onu siz mi bitiriyorsunuz” yani tohumu içine attıktan sonra onu bitirip bir ekin haline gelinceye kadar koruyan siz misiniz, {أم نحن} “yoksa Biz miyiz” özellikle [bitiren]? Siyaktan bilinen haberi zikrederek önceki durumu pekiştirdi ve şöyle buyurdu: {الزارعون *} “bitirenler?” Yani onu bitiren ve koruyanlar. Ayette, tıpkı az önce geçen benzerinde olduğu gibi tamamen aynı şekilde ihtibâk sanatı vardır.

19409. Metin

ولما كان الجواب قطعاً: أنت الفاعل لذلك وحدك؟ قال موضحاً لأنه ما زرعه غيره بأن الفاعل الكامل من يدفع عما صنعه ما

Cevap kesinlikle 'Bunu yapan yalnızca Sensin' olunca, bunu O'ndan başkasının ekmediğini açıklamak üzere, kâmil failin yaptığı şeyden

19410. Metin

يفسده، ومن إذا أراد إفساده لم يقدر أحد على منعه {لو نشاء} أي لو عاملناكم بصفة العظمة، وأكد لأن فعلهم فعل الآمن من ذلك مع أنهم في غاية الاستبعاد لأن يهلك زرعهم كما زرعوه أو لأن المطعوم أهم من المشروب وأعظم، فإنه الأصل في إقامة البدن والمشروب تبع له فقال: {لجعلناه} أي بتلك العظمة {حطاماً} أي مكسراً مفتتاً لا حب فيه قبل النبات حتى لا يقبل الخروج أو بعده ببرد مفرط أو حر مهلك أو غير ذلك فلا ينتفع به {فظلتم} أي فأمتم بسبب ذلك نهاراً في وقت الأشغال العظيمة وفي كل وقت وتركتم كل ما يهمكم {تفكهون *} قال في القاموس: فكههم بملح الكلام: أطرفهم بها وفكه - كفرح فكهاً فهو فكه وفاكه: طيب النفس أو يحدث صحبه فيضحكم ومنه تعجب كتفكه، والتفاكه: التمازح، وتفكه: تندم: والأفكوكة: الأعجوبة، وقال ابن برجان: الفكه هو المتردد في القول الذاهب فيه كل مذهب - انتهى.

onu ifsat edecek unsurları defeden ve onu ifsat etmek istediğinde kimsenin O'na engel olamayacağı Zat olduğunu belirterek şöyle buyurdu: {لو نشاء} “Dileseydik” yani size büyüklük sıfatıyla muamele etseydik. Onların davranışı bundan emin olan kimsenin davranışı gibi olduğundan, ekinlerinin ektikleri gibi helak olmasını son derece uzak gördüklerinden veya yiyecek içecekten daha mühim ve daha büyük olup bedenin ayakta durmasının aslı, içeceğin ise ona tabi olmasından ötürü tekitle şöyle buyurdu: {لجعلناه} “elbette onu yapardık” yani o büyüklükle, {حطاماً} “bir çerçöp,” yani bitmeden önce içinde tane bulunmayan kırık dökük ve ufalanmış bir hale getirirdik de çıkmayı kabul etmezdi yahut bittikten sonra aşırı soğuk, helak edici sıcak veya başka bir sebeple faydalanılamaz hale gelirdi; {فظلتم} “şaşakalır,” yani bu sebeple gündüzün en önemli işler vaktinde ve her vakitte kalarak kendinizi ilgilendiren her şeyi terk ederdiniz; {تفكهون *} “gevezelik edip dururdunuz.” el-Kâmûs'ta şöyle denir: 'Onları tatlı sözlerle oyaladı, eğlendirdi. Fekihe (ferihe gibi) fekehen; neşeli oldu. Fâkih ve fekih: Neşeli veya arkadaşlarını güldürecek şeyler anlatan kimsedir. Teaccüb (şaşırmak) de bundandır; tefekkuh gibi. Tefâkuh: Şakalaşmak. Tefekkehe: Pişman oldu. Üfkûhe: Şaşılacak şey.' İbn Berrecân ise şöyle demiştir: 'El-Fekih; sözde tereddüt eden ve her türlü yola sapan kimsedir -sözü bitti-.'

19411. Metin

فأقمتم دائماً تندمون على العاقكم أو معاصيكم التي سببت ذلك التلف أو تتعجبون أو تحدثون في ذلك ولم تعرجوا على شغل غيره كما تفعلون عند الأشياء السارة التي هي في غاية الإعجاب والملاحة والملاءمة، ولهذا عبر عما المراد به الإقامة مع الدوام ب {ظل} الذي معناه أقام نهاراً إشارة إلى ترك الأشغال التي تهم ومحلها النهار ويمنع الإنسان من أكثر ما يهمه من الكلام لهذا النازل الأعظم، وحذف إحدى لامي ظل وتاء التفعل من تفكه إشارة

Böylece helakınıza veya bu telef oluşa sebep olan günahlarınıza sürekli pişman olur yahut şaşırıp kalır yahut bu hususta konuşup durur ve son derece şaşırtıcı, tatlı ve hoş sevindirici şeylerde yaptığınız gibi bundan başka hiçbir işle meşgul olmazdınız. İşte bu sebeple devamlılıkla birlikte kalmayı ifade eden şey, gündüz kalmak manasındaki {ظل} fiiliyle dile getirilmiştir; bu da gündüz vakti olan önemli işlerin terk edilmesine ve bu büyük felaket sebebiyle insanın kendini ilgilendiren sözlerin çoğundan alıkonulmasına işarettir. Zalle fiilindeki iki lâm harfinden birinin ve tefekkehe fiilindeki tefe''ül bâbının 'tâ' harfinin hazfedilmesi,

19412. Metin

إلى ضعف المصابين عن الدفاع في بقائهم وفي كلامهم حال بقائهم الضعيف، وكون المحذوف عين الفعل وهو الوسط، إشارة إلى خلع القلب واختراق الجوف والقهر العظيم، فلا قدرة لأحد منهم على ممانعة هذا النازل بوجه ولا على تبريد ما اعتراه منه من حرارة الصدر وخوف الفقر بغير الشكاية إلى آماله ممن يعلم أنه لا ضر في يده ولا نفع، ورمبا كان ذلك إشارة إلى أنه عادته سبحانه قرب الفرج من شدائد الدنيا ليكون الإنسان متمكناً من الشكر لا عذر له في تركه، ويكون المعنى أنكم مع كثرة اعتيادكم للفرج بعد الشدة عن قرب تيأسون أول ما يصدمكم البلاء، فتقبلون على كثرة الشكاية، ولا ينفعكم كثرة التجارب لإدرار النعم أبداً.

felakete uğrayanların hayatta kalma mücadelelerindeki ve bu zayıf kalış hallerindeki konuşmalarındaki acziyete işarettir. Hazfedilen harfin fiilin ayn'ı (ortası) olması ise kalbin yerinden sökülmesine, için yanmasına ve büyük bir kahroluşa işarettir. Dolayısıyla onlardan hiçbirinin bu inen musibeti herhangi bir şekilde engellemeye gücü yetmez; elinde zarar da fayda da bulunmadığını bildiği kimselere dert yanmaktan başka göğsünün hararetini ve fakirlik korkusunu dindirmeye de güç yetiremez. Belki de bu, insanın şükretmeye imkân bulması ve şükrü terk etmekte hiçbir mazeretinin kalmaması için Cenâb-ı Hakk'ın âdetinin dünya sıkıntılarından sonra ferahlığı yakın kılmak olduğuna işarettir. Anlamı şöyle olur: Sizler sıkıntıdan hemen sonra ferahlığa alışkın olmanıza rağmen, bela size çarptığı ilk anda ümitsizliğe düşer, çokça şikâyete yönelirsiniz ve nimetlerin sürekli akmasına dair bunca tecrübeniz size hiçbir fayda sağlamaz.

19413. Metin

ولما ذكر تفكههم، وكان التفكه يطلق على ما ذكر من التعجب والتندم وعلى التنعم، قال الكسائي: هو من الأضداد، تقول العرب: تفكهت أي تنعمت، وتفكهت، أي حزنت، بين المراد بقوله حكاية لتفكههم: {إنا} وأكد إعلاماً بشدة بأسهم فقال {لمغرمون *} أي مولع بنا وملازمون بشر دائم وعذاب وهلاك لهلاك رزقنا، أو مكرمون بغرامة ما أنفقنا ولم ينتفع به، وقراءة أبي بكر عن عاصم بالاستفهام لإنكار هذا الواقع والاستعظام له والتعجب منه، وهي منبهة على أنهم لشدة اضطرابهم من ذلك الحادث مذبذبون تارة يجزمون باليأس والشر وتارة يشكون فيه وينسبون الأمر إلى سوء تصرفهم، وعليه يدل

Onların 'tefekküh'lerini zikredince -ki tefekküh, zikredilen şaşırma ve pişman olma anlamlarına geldiği gibi nimetlenme anlamına da gelir; Kisâî: 'Zıt anlamlı kelimelerdendir; Araplar 'Tefekkehtü' derken nimetlendim manasını da kastedebilir, üzüldüm manasını da' demiştir- onların bu şaşkınlık ve pişmanlıklarını aktararak kastettiği manayı açıkladı: {إنا} “Muhakkak biz” sıkıntılarının şiddetini bildirmek üzere tekitle şöyle dediler: {لمغرمون *} “kesinlikle ziyana uğratıldık,” yani başımıza bela sarıldı, rızkımızın yok olmasıyla sürekli bir şerre, azaba ve helake müptela kılındık; yahut infak edip de faydalanamadığımız şeylerin borcu altına sokulduk. Âsım'dan Ebû Bekir'in kıraatinde bu vaki olan durumu inkâr etmek, onu büyük görmek ve şaşırmak üzere istifham ile okunmuştur. Bu da onların bu hadiseden duydukları şiddetli sarsıntı sebebiyle bocaladıklarına; bir ümitsizlik ve şerre kesin hüküm verirken bir şüpheye düşüp işi kendi kötü tasarruflarına bağladıklarına dikkat çekmektedir. Buna,

19414. Metin

إضرابهم: {بل نحن} أي خاصة {محرمون *} أي حرمنا غيرنا وهو من لا يرد قضاؤه، فلا حظ لنا في الاكتساب، فلو كان الزراع ممن له حظ لأفلح زرعه، قال في القاموس: الغرام: الولوع والشر الدائم والهلاك والعذاب، والغرامة ما يلزم أداؤه، وحرمه: منعه، والمحروم، الممنوع عن الخير ومن لا ينمى له مال والمحارف - أي بفتح الراء - وهو الممنوع من الخير الذي لا يكاد يكتسب، وقال الأصبهاني في تفسيره: والمحروم ضد المرزوق، أي والمرزوق المجرود بالجيم وهو المحظوظ.

vazgeçip sözü değiştirmeleri (idrâb) delalet eder: {بل نحن} “Doğrusu biz” yani özellikle biz, {محرمون *} “mahrum bırakılmışlarız.” Yani hükmü geri çevrilemeyecek olan başkası bizi mahrum bıraktı, dolayısıyla kazançta hiçbir nasibimiz yoktur; şayet çiftçi nasip sahibi biri olsaydı ekini kurtulurdu. el-Kâmûs'ta şöyle denir: 'Garâm: Tutku, sürekli şer, helak ve azaptır. Garâmet: Ödenmesi gereken şeydir. Haramehu: Onu engelledi. Mahrûm: Hayırdan engellenen ve malı artmayan kimsedir. Muharraf (râ'nın fethasıyla): Kendisinden hayır engellenen ve neredeyse hiç kazanamayan kimsedir.' İsfahânî tefsirinde şöyle demiştir: 'Mahrûm, merzûkun zıddıdır; merzûk ise cim ile mecrûd olup talihli olandır.'

19415. Metin

ولما وقفهم على قدرته في الزرع مع وجود أسبابه، وقدمهم بشدة إليه، وكان ربما ألبس نوع لبس لأن لهم فيه سبباً في الجملة، أتبعه التوقيف على قدرته على التصرف في سببه الذي هو الماء الذي لا سبب لهم في شيء من أمره أصلاً، فقال مسبباً عما أفادهم هذا التنبيه مذكراً بنعمة الشرب الذي يحوج إليه الغذاء: {أفرءيتم} أي أخبروني هل رأيتم بالبصر أو البصيرة ما نبهنا عليه مما مضى في المطعم وغيره، أفرأيتم {الماء} ولما كان منه ما لا يشرب، وكانت النعمة في المشروب أعظم، قال واصفاً له بما أغنى عن وصفه بالعذوبة، وبين موضع النعمة التي لا محيد عنها فقال: {الذي تشربون *} ولما كان عنصره في جهة العلو، قال منكراً عليهم مقرراً لهم: {أءنتم أنزلتموه} ولما كان الإنزال

Sebepleri mevcut olduğu halde ekin hususundaki kudretini onlara ikrar ettirip şiddetle dikkatlerini buna çekince ve genel olarak onda bir payları bulunduğu için zihinlerinde bir tür karışıklık oluşabileceğinden; bunun peşinden, işinde kendilerinin hiçbir dahli bulunmayan su sebebi üzerindeki tasarruf kudretini ikrar ettirmeyi getirdi. Bu uyarının kendilerine sağladığı faydaya dayanarak, gıdanın ihtiyaç duyurduğu içme nimetini hatırlatarak şöyle buyurdu: {أفرءيتم} “Gördünüz mü” yani bana haber verin; yiyecek ve diğer hususlarda geçen dikkat çektiğimiz şeyleri gözünüzle veya basiretinizle gördünüz de gördünüz mü {الماء} “o suyu?” Ondan içilmeyenler de bulunduğu ve içilen sudaki nimet daha büyük olduğu için, tatlılıkla nitelemeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde onu tavsif etti ve kaçınılmaz olan nimetin yerini belirterek şöyle buyurdu: {الذي تشربون *} “içtiğiniz?” Onun kaynağı yukarı tarafta olduğundan, onları kınayıp ikrar ettirerek şöyle buyurdu: {أءنتم أنزلتموه} “Onu siz mi indirdiniz” İndirmek,

19416. Metin

قد يطلق على مجرد إيجاد الشيء النفيس، وكان السحاب من عادته المرور مع الريح لا يكاد يثبت، عبر بقوله تحقيقاً لجهة العلو وتوقيفاً على موضع النعمة في إثباته إلى أن يتم حصول النفع به: {من المزن} أي السحاب المملوء الممدوح الذي شأنه الإسراع في المضي، وقال الأصبهاني، وقيل: السحاب الأبيض خاصة، وهو أعذب ماء {أم نحن} أي خاصة، وأكد بذكر الخبر وهو لا يحتاج إلى ذكره في أصل المعنى فقال: {المنزلون *} أي له، رحمة لكم وإحساناً إليكم بتطييب عيشكم على ما لنا من مقام العظمة الذي شأنه الكبر والجبروت وعدم المبالاة بشيء، والآية من الاحتباك بمثل ما مضى في الآيتين السابقتين سواء.

bazen sırf kıymetli bir şeyin var edilmesi için de kullanılabilir olduğundan ve bulut da rüzgârla geçip gitmeye alışkın olup neredeyse hiç durmadığından; yukarı cihetini pekiştirmek ve faydası tamamlanıncaya kadar onu sabit tutmasındaki nimetin yerine dikkat çekmek üzere şöyle buyurdu: {من المزن} “buluttan?” Yani hızlıca geçip gitmek tabiatında olan dolu ve övülen buluttan. İsfahânî dedi ki: 'Özellikle beyaz buluttur denildi; o da suyu en tatlı olandır.' {أم نحن} “Yoksa Biz miyiz” yani özellikle Biz, asıl manada zikredilmesine ihtiyaç olmadığı halde haberi zikredip tekit ederek şöyle buyurdu: {المنزلون *} “indirenler?” Yani büyüklük, ceberut ve hiçbir şeye aldırmama şanından olan azamet makamımıza rağmen, size bir rahmet ve yaşantınızı güzelleştirmek üzere bir ihsan olarak onu indiren Biz miyiz? Ayette, tıpkı önceki iki ayette geçtiği gibi tamamen aynı şekilde ihtibâk sanatı vardır.

19417. Metin

ولما كان الجواب: أنت وحدك فعلت ذلك على غناك عن الخلق بما لك من الرحمة وكمال الذات والصفات، قال مذكراً بنعمة أخرى: {لو نشاء} أي حال إنزاله وبعده قبل أن ينتفع به. ولما كانت صيرورة الماء ملحاً أكثر من صيرورة النبت حطاماً، ولم يؤكد لذلك وللتنبيه على أن السامعين لما مضى التوقيف على تمام القدرة صاروا في حيز المعترفين فقال تعالى: {جعلناه} أي بما تقتضيه صفات العظمة {أجاجاً} أي ملحاً مراً محرقاً كأنه في الأحشاء لهيب النار المؤجج فلا يبرد عطشاً ولا ينبت نبتاً ينتفع به. ولما كان هذا مما لا يساغ لإنكاره،

Cevap: 'Zatının ve sıfatlarının kemali ve rahmetinle yaratılmışlara muhtaç olmadığın halde bunu yalnız Sen yaptın' olunca, başka bir nimeti hatırlatarak şöyle buyurdu: {لو نشاء} “Dileseydik” yani onu indirme anında ve indirildikten sonra ondan faydalanılmadan önce. Suyun tuzlu hale gelmesi bitkinin çerçöp olmasından daha çok görülen bir şey olduğundan ve tam kudrete dair geçmiş uyarılardan sonra dinleyenlerin itiraf edenler konumuna geldiklerine dikkat çekmek için tekitsiz olarak Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: {جعلناه} “onu yapardık” yani azamet sıfatlarının gereği olarak, {أجاجاً} “tuzlu ve acı,” yani yakıcı, tuzlu ve acı [yapardık]; sanki karınlarda alev alev yanan ateş gibi olurdu da ne bir susuzluğu dindirir ne de faydalanılacak bir bitki bitirirdi. Bu durum inkâr edilmesi mümkün olmayan bir husus olduğundan,

19418. Metin

سبب عنه على سبيل الإنكار والتحضيض قوله: {فلولا تشكرون *} أي فهل لا ولم لا تجددون الشكر على سبيل الاستمرار باستعمال ما أفادكم ذلك من القوى في طاعة الذي أوجده لكم ومكنكم منه وجعله ملائماً لطباعكم مشتهى لنفوسكم نافعاً لكم في كل ما ترونه.

inkâr ve teşvik yoluyla buna dayanarak şöyle buyurdu: {فلولا تشكرون *} “Şükretmeniz gerekmez miydi?” Yani niçin ve neden, bu nimetin size kazandırdığı güçleri onu sizin için var eden, size imkân tanıyan, onu fıtratınıza uygun, canınızın çekeceği ve gördüğünüz her şeyde size faydalı kılan Zat'ın itaatinde kullanarak sürekli bir surette şükrü yenilemiyorsunuz?

19419. Metin

ولما كانت النار سبباً لعنصر ما فيه الماء فيتحلب فيتقاطر كما كان الماء سبباً لتشقيق الأرض بالزرع، ولم يكن لمخلوق قدرة على التول بنوع سبب، أتبعه بما كما أتبع الزرع بالماء لذلك ولبيان القدرة على ما لا سبب فيه لمخلوق في السفل كما كان إنزال الماء عرياً عن سنتهم في العلو، فقال مسبباً عما مضى تنبيهاً على أنه أهلهم للتأمل في مصنوعاته والتبصر في عجائب آياته فقال: {أفرءيتم} أي أخبروني هل رأيتم بالأبصار والبصائر ما تقدم فرأيتم {النار} ولما كان المراد ناراً مخصوصة توقفهم على تمام قدرته وتكشف لهم ذلك كشفاً بيناً بإيجاد الأشياء من أضدادها فقال: {التي تورون *} أي تستخرجون من الزند فتوقدون به سواء كان الزند يابساً أو أخضر بعد أن كانت خفية فيه لا يظن من لم يجرب ذلك أن فيه ناراً أصلاً، فكان ذلك مثل التورية التي يظهر فيها شيء ويراد غيره، ثم صار بعد ذلك الخفاء إلى ظهور عظيم وسلطة متزايدة وعظمة ظاهرة تحرق كل ما لا بسها حتى ما خرجت منه، والعرب أعرف الناس بأمر الزند، وذلك أنهم يقطعون

Su toprağı ekinle yarmaya sebep olduğu gibi ateş de içinde su bulunan maddenin sızıp damlamasına sebep olduğundan ve hiçbir yaratılmışın herhangi bir sebeple bunu meydana getirmeye kudreti bulunmadığından; hem bunun için hem de suyun yukarıdan indirilmesinde onların bir dahli olmadığı gibi aşağıdaki şeylerde de yaratılmışların hiçbir dahli bulunmayan kudreti açıklamak için ekini su ile takip ettiği gibi suyu da ateş ile takip etti. Kendilerini O'nun sanat eserleri üzerinde düşünmeye ve hayranlık uyandıran ayetlerini basiretle görmeye ehil kıldığına dikkat çekerek önceki beyana binaen şöyle buyurdu: {أفرءيتم} “Gördünüz mü” yani bana haber verin; öncekileri gözlerinizle ve basiretlerinizle gördünüz de gördünüz mü {النار} “o ateşi?” Kastedilen, tam kudretini kendilerine kavratacak ve şeyleri zıtlarından var ederek bunu onlara apaçık gösterecek özel bir ateş olduğundan şöyle buyurdu: {التي تورون *} “tutuşturduğunuz?” Yani çakmaktan çıkardığınız ve kendisiyle yaktığınız ateşi; ister çakmak kuru olsun ister yaş, içinde gizli olup bunu tecrübe etmeyen birinin içinde asla ateş olduğunu zannetmeyeceği bir haldeyken, sonra bu gizlilikten sonra büyük bir zuhura, artan bir hâkimiyete ve temas ettiği her şeyi -çıktığı ağaç dahil- yakan aşikâr bir büyüklüğe ulaştı. Çakmak konusunda Araplar insanların en bilgilisiydi; zira onlar

19420. Metin

غصناً من شجر المرخ وآخر من العفار، ويحكون أحدهما على الآخر فتتقدح منها النار على أن النار في كل شجر، وإنما خص المرخ والعفار لسهولة القدح منهما، وقد قالوا: في كل شجر نار واستمجد المرخ والعفار.

marh ağacından bir dal, afâr ağacından da bir dal keser ve birini diğerine sürterlerdi, böylece ateş çıkardı. Aslında her ağaçta ateş vardır; ancak marh ve afâr ağaçları onlardan ateş çıkarmanın kolaylığı sebebiyle tahsis edilmiştir. Nitekim şöyle demişlerdir: 'Her ağaçta ateş vardır; marh ve afâr ise bolca vermiştir.'

19421. Metin

ولما كان هذا من عجائب الصنع، كرر التقرير والإنكار تنبيهاً عليه فقال: {ءأنتم أنشأتم} أي اخترعتم وأوجدتم وأودعتم وأحييتم وربيتم وأوقعتم {شجرتها} أي المرخ والعفار التي تتخذون منها الزناد الذي يخرج منه، وأسكنتموها النار مختلطة بالماء الذي هو ضدها وخبأتموها في تلك الشجرة لا يعدو واحد منها على الآخر مع المضادة فيغلبه حتى يمحقه ويعدمه {أم نحن} أي خاصة، وأكد بقوله: {المنشئون *} أي لها بما لنا من العظمة على تلك الهيئة، فمن قدر على إيجاد النار التي هي أيبس ما يكون من الشجرة الأخضر مع ما فيه من المائية المضادة لها في كيفيتها، كان أقدر على إعادة الطرواة والغضاضة في تراب الجسد الذي كان غضاً طرياً فيبس وبلي، والآية من الاحتباك بمثل ما مضى في أخواتها سواء.

Bu durum yaratılışın hayret verici harikalarından olduğundan, buna dikkat çekmek için ikrar ve inkârı tekrarlayarak şöyle buyurdu: {ءأنتم أنشأتم} “Siz mi yarattınız” yani siz mi icat ettiniz, var ettiniz, yerleştirdiniz, dirilttiniz, büyüttünüz ve meydana getirdiniz {شجرتها} “onun ağacını;” yani kendisinden ateş çıkan çakmağı edindiğiniz marh ve afârı? Zıddı olan su ile karışık vaziyette ateşi onda iskân ettiniz ve o ağacın içine gizlediniz de zıt olmalarına rağmen biri diğerine tecavüz edip onu yok edecek şekilde galebe çalmadı; {أم نحن} “yoksa Biz miyiz” özellikle [yaratan]? Şu sözüyle pekiştirdi: {المنشئون *} “yaratanlar?” Yani azametimizle onu bu şekilde yaratan Biz miyiz? Zira keyfiyeti bakımından ateşe zıt olan sululuk bulunmasına rağmen yeşil ağaçtan en kuru şey olan ateşi var etmeye gücü yeten Zat, taze ve yumuşak iken kuruyup çürüyen beden toprağına o tazelik ve yumuşaklığı yeniden iade etmeye çok daha fazla kadirdir. Ayette, daha önce geçen benzerlerinde olduğu gibi tamamen aynı şekilde ihtibâk sanatı vardır.

19422. Metin

ولما كان الجواب قطعاً: أنت وحدك، قال دالاًّ على ذلك تنبيهاً على عظم هذا الخبر: {نحن} أي خاصة {جعلناها} بما اقتضته عظمتنا، وقدم من منافعها ما هو أولى بسياق البعث الذي هو مقامه فقال: {تذكرة} أي شيئاً تتذكرونه وتتذكرون به تذكراً عظيماً جليلاً عن

Cevap kesinlikle 'Yalnızca Sensin' olunca, bu haberin büyüklüğüne dikkat çekerek buna delalet etmek üzere şöyle buyurdu: {نحن} “Biz” yani özellikle Biz, {جعلناها} “onu kıldık” azametimizin gereği olarak; ve faydalarından, makamın gereği olan diriliş siyakına en uygun olanını öne alarak şöyle buyurdu: {تذكرة} “bir ibret” yani hatırlayacağınız ve kendisiyle büyük ve yüce bir tezekkürle ibret alacağınız bir şey [kıldık],

19423. Metin

كل ما أخبرنا به من البعث وعذاب النار الكبرى وما ينشأ فيها من شجرة الزقوم وغير ذلك مما ننيره لأولي البصائر والفهوم من العلوم، قال ابن برجان: فوزان قدح الزناد من الشجر، والزناد وزان الصيحة بهم ووزان إنشائه الأجسام وزان إنشائه الشجرة النار، ويتذكر بإنشائها في الشجر إنشاء الحياة في الأجسام وبإنشائها من غيبها أن النار الكبرى في غيب ما نشاهده، وهذا من آثار كونها في الجو - انتهى. وعلق بها سبحانه كثيراً من أسباب المعاش التي لا غنى عنها ليكون مذكراً لهم بما أوقدوا به حاضراً دائماً فيكون أجدر باتعاظهم {ومتاعاً} أي إنشاءً وبقاءً وتعميراً ونفعاً وإيصالاً إلى غاية المراد من الاستضائة والاصطلاء والإنضاج والتحليل والإذابة والتعقيد والتكليس، وهروب السباع وغير ذلك، والمراد أنها سبب لجميع ذلك {للمقوين} أي الجياع الذي أقوت بطونهم - أي خلت - من الفقر والإغناء من النازلين بالأرض القواء، والقواء بالكسر والمد أي القفر الخالية المتباعدة الأطراف البعيدة من العمران، وكل آدمي مهيأ للقواء فهو موصوف به وإن لم يكن حال الوصف كذلك، وقال الرازي: أقوى من الأضداد: اغتنى وافتقر، وقال أبو حيان: وهذه الأربعة التي ذكرها الله تعالى ووقفهم عليها من أمر خلقهم وما به قوام عيشهم من المطعوم والمشروب، والنار من أعظم الدلائل على البعث إذ فيها انتقال من شيء إلى شيء إحداث

dirilişe, büyük ateşin azabına, orada bitecek olan zakkum ağacına ve basiret ve anlayış sahiplerine aydınlattığımız diğer ilimlere dair haber verdiğimiz her şeyi [hatırlayasınız diye]. İbn Berrecân şöyle demiştir: 'Ağaçtan çakmak taşının çıkarılması, onlara gelecek olan sayhaya (korkunç sese) denk gelir; bedenleri yaratması da ateşi ağaçta yaratmasına denk gelir. Ateşin ağaçta yaratılmasıyla bedenlerde hayatın yaratılması hatırlanır; ateşin gaybından çıkarılmasıyla da büyük ateşin müşahede ettiğimiz alemin gaybında olduğu hatırlanır; bu da onun fezada oluşunun eserlerindendir -sözü bitti-.' Cenâb-ı Hak, yaktıkları şey kendilerine sürekli hazır bir hatırlatıcı olsun da öğüt almaları daha layık olsun diye vazgeçilmez olan maişet sebeplerinin çoğunu ateşe bağlamıştır: {ومتاعاً} “ve bir fayda” yani var etme, yaşatma, imar etme, fayda sağlama ve aydınlanma, ısınma, pişirme, eritme, katılaştırma, kireçleme, yırtıcı hayvanları kaçırma ve diğer hususlardaki nihai maksada ulaştırma bakımından [fayda kıldık]. Kastedilen, ateşin bütün bunlara bir sebep olmasıdır; {للمقوين} “yolcular için.” Yani fakirlikten karınları boşalan açlar ve 'kavâ' toprağına inenler için. El-Kavâ (kesre ve med ile); ıssız, boş, uçsuz bucaksız ve imardan uzak çöl demektir. Her insan bu tür bir yere düşmeye namzet olduğundan, o an öyle olmasa bile bu sıfatla nitelenir. Râzî şöyle demiştir: 'Ekvâ, zıt anlamlı kelimelerdendir; hem zengin oldu hem de fakirleşti demektir.' Ebû Hayyân ise şöyle demiştir: 'Allah Teâlâ'nın zikrettiği ve kendilerine ikrar ettirdiği bu dört şey -yani yaratılışları ve hayatlarının dayanağı olan yiyecek, içecek ve ateş- dirilişin en büyük delillerindendir; zira bunlarda bir şeyden diğerine intikal ve

19424. Metin

شيء من شيء، ولذلك أمر في آخرها بتنزيهه - انتهى.

bir şeyden başka bir şeyin meydana getirilmesi vardır. Bu yüzden bunların sonunda tenzih emredilmiştir -sözü bitti-.'

19425. Metin

ولما دل سبحانه في هذه الآيات على عجائب القدرة وغرائب الصنع، فبدأ بالزرع وختم بالنار والشجر، وأوجب ما نبه التذكر لأمرها والتبصر في شأنها أنها من أسباب ما قبلها، وأنه سبب لها لكونه سبباً لها لإثبات ما هي له، وكان مجموع ذلك إشارة إلى العناصر الأربعة، قال ابن برجان: إلاّ أن الماء والأرض لخلق الأركان، والأخلاق والصفات للهواء والنار، وكان ذلك من جميع وجوهه أمراً باهراً، أشار إلى زيادة عظمته بالأمر بالتنزيه مسبباً عما أفاد ذلك، فقال معرضاً عمن قد يلم به الإنكار مقبلاً على أشرف خلقه إشارة إلى أنه لا يفهم هذا المقام حق فهمه سواه ولا يعمل به حق عمله غيره: {فسبح} أي أوقع التنزيه العظيم عن كل شائبة نقص من ترك البعث وغيره ولا سيما بعد بلوغ هذه الأدلة إلى حد المحسوس تسبيح متعجب من آثار قدرته الدالة على تناهي عظمته وتسبيح شكر له وتعظيم له وإكبار وتنزيه عما يقول الجاحدون وتعجيب منهم مقتدياً بجميع ما في السماوات والأرض، ومن أعجب ذلك أنه سخر لنا في هذه الدار جهنم، قال ابن برجان: جعل منها بحرارة الشمس جنات وثمرات وفواكه وزروع ومعايش.

Cenâb-ı Hak bu ayetlerde kudretin hayret verici harikalarına ve eşsiz sanatına delil getirip ekimle başlayıp ateş ve ağaçla bitirince ve hatırlattığı hususlar bunların durumunu tezekkür etmeyi ve basiretle kavramayı gerekli kılınca; ateş kendinden öncekilerin sebeplerinden biri olduğu ve aynı zamanda onların varlığını ispatlayan bir sebep kılındığı için -bütün bunların toplamı da dört unsura işaret etmekteydi; İbn Berrecân şöyle demiştir: 'Ancak su ve toprak rükünlerin yaratılışı içindir, ahlak ve sıfatlar ise hava ve ateş içindir'- ve bu durum her yönüyle göz kamaştırıcı bir hakikat olduğundan; bunun kazandırdığı manaya dayanarak tenzih emriyle O'nun azametinin büyüklüğüne işaret etti. İnkâra sapabilecek kimseden yüz çevirip yaratılmışların en şereflisine yönelerek -bu makamı kendisinden başkasının hakkıyla anlayamayacağına ve gereğince amel edemeyeceğine işaret etmek üzere- şöyle buyurdu: {فسبح} “O halde tesbih et” yani dirilişi terk etmek gibi her türlü noksanlık şaibesinden -özellikle bu deliller duyulur seviyeye ulaştıktan sonra- O'nun nihai azametine delalet eden kudretinin eserlerine hayran kalan birinin tesbihiyle, O'na şükür, tazim ve tekbirle, inkârcıların söylediklerinden tenzih ederek ve göklerde ve yerde olan her şeye uyarak onların haline hayretle O'nu yücelt! Bunun en şaşırtıcı yönlerinden biri de bu dünyada cehennemi bize boyun eğdirmiş olmasıdır. İbn Berrecân şöyle demiştir: 'Güneşin hararetiyle ondan cennetler, meyveler, yemişler, ekinler ve geçimlikler var etmiştir.'

19426. Metin

ولما كان تعظيم الاسم أقعد في تعظيم المسمى قال: {باسم} أي متلبساً بذكر اسم {ربك} أي المحسن بعد التربية إليك بهذا البيان الأعظم بما خصك به مما لم يعطه أحداً غيرك، وأثبتوا ألف الوصل هنا لأنه لم يكثر دوره كثرته في البسملة منها وحذفوه منها لكثرة دورها وهم شأنهم الإيجاز وتقليل الكثير إذا عرف معناه، وهذا معروف لا يجهل، وإثبات ما أثبت من أشكاله مما لا يكثر دليل على الحذف منه، وكذا لا تحذف الألف مع غير الباء في اسم الله ولا مع الباء في غير الجلالة من الأسماء لما تقدم من العلة.

İsmi tazim etmek, müsemmayı (ismin sahibini) tazim etmede daha köklü ve tesirli olduğundan şöyle buyurdu: {باسم} “adını” yani isminin zikrine bürünerek, {ربك} “Rabbinin” yani seni terbiye ettikten sonra, sana başkasına vermediği hususiyetleri verip bu en büyük beyan ile sana ihsanda bulunan [Rabbinin]. Besmeledeki kadar çok geçmediği için buradaki vasıl elifini sabit bırakmışlar; Besmele'de ise çok tekrarlandığı için hazfetmişlerdir; zira Arapların şiarı, manası bilindiğinde lafzı kısaltmak ve çok olanı azaltmaktır; bu da bilinen ve inkâr olunmayan bir husustur. Çok geçmeyen benzerlerinde elifin sabit tutulması, Besmele'deki hazfe delildir. Keza Allah isminde 'bâ' harfi dışındaki harflerle elif hazfedilmediği gibi, lafza-i celâl dışındaki isimlerde de 'bâ' ile gelse dahi elif hazfedilmez; bu da zikredilen sebepten ötürüdür.

19427. Metin

ولما كان المقام للتعظيم قال: {العظيم *} الذي ملأ الأكوان كلها عظمة، فلا شيء منها إلا وهو مملوء بعظمته تنزهاً عن أن تلحقه شائبة نقص أو يفوته شيء من كمال، قال القشيري: وهذه الآيات التي عددها سبحانه تمهيد لسلوك طريق الاستدلال وكما في الخبر «تفكر ساعة خير من عبادة ستين سنة» هذه الفكرة التي نبه الله عليها.

Makam tazim makamı olduğundan şöyle buyurdu: {العظيم *} “o çok büyük.” Bütün alemleri azametle dolduran, hiçbir varlığın O'nun azametiyle dopdolu olmaktan hali kalmadığı, kendisine hiçbir noksanlık şaibesinin ilişmesinden veya kemalinden hiçbir şeyin eksilmesinden münezzeh olan [Rabbinin adını]. Kuşeyrî şöyle demiştir: 'Cenâb-ı Hakk'ın saydığı bu ayetler, istidlal yolunu tutmaya birer hazırlıktır. Nitekim hadiste de 'Bir saatlik tefekkür altmış senelik ibadetten hayırlıdır' buyrulmuştur; işte bu, Allah'ın dikkat çektiği tefekkürdür.'

19428. Metin

ولما كان من العظمة الباهرة ما ظهر في هذه السورة من أفانين الإنعام في الدارين، وبدأ بنعمة الآخرة لكونها النتيجة، ثم دل عليها بإنعامه في الدنيا فكان تذكيراً بالنعم لتشكر، ودلالة على النتيجة لتذكر، وفي كل حالة تستحضر فلا تكفر، فوصلت الدلالة إلى حد هو أوضح من المحسوس وأضوأ من المشموس، وكان مع هذه الأمور الجليلة

Bu surede her iki yurttaki nimet çeşitlerinden apaçık bir azamet tecelli edip netice olması hasebiyle ahiret nimetiyle başlandığı, sonra dünyadaki nimetleriyle ona delil getirildiği için; bu, şükredilmesi gereken nimetleri bir hatırlatma ve tezekkür edilmesi gereken neticeye bir delalet olmuş, her durumda zihne getirilip nankörlük edilmesin diye delil, duyulur olandan daha açık ve güneşten daha aydınlık bir dereceye ulaşmıştır. Bütün bu yüce meselelerle birlikte,

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.