En'âm

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

5033. Metin

مقصودها الاستدلال على ما دعا إليه الكتابُ في السورة الماضية من التوحيد بأنه الحاوي لجميع الكمالات من الإيجاد والإعدام والقدرة على البعث وغيره، وأنسب الأشياء المذكورة فيها لهذا المقصد الأنعام، لأن الإذن فيها - كما يأتي - مسبب عما ثبت له من الفلق والتفرد بالخلق، تضمن باقي ذكرها إبطال ما اتخذوه من أمرها ديناً، لأنه لم يأذن فيه ولا أذن لأحد معه، لأنه المتوحد بالإلهية، لا شريك له، وحصر المحرمات من المطاعم التي هي جُلُّها في هذا الدين وغيره، فدل ذلك على إحاطة علمه، وسيأتي في سورة طه البرهان الظاهر على أن إحاطة العلم ملزومة لشمول القدرة وسائر الكمالات، وذلك عين مقصود السورة، وقد ورد من عدة طرق - كما بينتُ ذلك في كتابي «مصاعد النظر»

Bu surenin maksadı; bir önceki surede Kitap'ın davet ettiği tevhide, O'nun var etme, yok etme, yeniden diriltmeye muktedir olma ve diğer bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplamış olduğuyla delil getirmektir. Bu maksat için surede zikredilen şeylerin en uygunu davarlardır (en'âm). Zira ileride geleceği üzere onlara dair verilen izin, O'nun varlığı yarıp çıkarması (felk) ve yaratmada tek olmasıyla sabit olan durumunun bir sonucudur. Onların zikrinin devamı, [müşriklerin] bu hayvanlara dair din edindikleri şeylerin iptalini içermiştir; zira O buna izin vermemiştir ve Kendisiyle beraber kimseye de izin vermemiştir. Çünkü O, ilahlıkta tek olandır, ortağı yoktur. Bu dinde ve diğerlerinde yiyeceklerin çoğunu oluşturan haram kılınmış şeyleri sınırlandırmıştır; bu da O'nun ilminin her şeyi kuşattığına delalet etmiştir. Tâhâ Suresi'nde, ilmin kuşatıcılığının kudretin ve diğer kemal sıfatlarının şümulünü gerektirdiğine dair açık delil gelecektir; bu da surenin bizzat maksadıdır. «Mesâidu'n-Nazar» adlı kitabımda açıkladığım üzere birçok yoldan rivayet edilmiştir ki;

5034. Metin

أنها نزلت جملة واحدة يشيعها سبعون ألف ملك، لهم زجل بالتسبيح، وفي رواية: إن نزولها كان ليلاً، وإن الأرض كانت ترتج لنزولها. وهي كلها في حجاج المشركين وغيرهم من المبتدعة والقدرية وأهل الملل الزائغة، وعليها مبنى أصول الدين لاشتمالها على التوحيد والعدل والنبوة والمعاد وإبطال مذاهب الملحدين، وإنزالها على الصورة المذكورة يدل على أن أصول الدين في غاية الجلالة، وأن تعلّمه واجب على الفور لنزولها جملة، بخلاف الأحكام فإنها تفرق بحسب المصالح، ولنزولها ليلاً دليلٌ على غاية البركة لأنه محل الأنس بنزوله تعالى إلى سماء الدنيا، وعلى أن هذا العلم لا يقف على أسراره إلا البصراء الأيقاظ من سنة الغفلات، أولو الألباب أهل الخلوات، والأرواح الغالبة على الأبدان وهم قليل. {بسم الله} الذي بين دلائل توحيده بأنه الجامع لصفات الكمال {الرحمن} الذي أفاض على سائر الموجودات من رحمته بالإيجاد والإعدام ما حيَّر لعمومه الأفهام، فضاقت به الأوهام {الرحيم *} الذي حبا أهل الإيمان بنور البصائر حتى كان الوجود ناطقاً لهم، بالإعلام بأنه الحي القيوم السلام. {الحمد} أي الإحاطة بأوصاف الكمال {لله} .

[Bu sure] bir defada toptan inmiştir; ona teşbih sesleriyle uğuldayan yetmiş bin melek eşlik etmiştir. Bir rivayette: İnişinin geceleyin olduğu ve inişinden dolayı yerin sarsıldığı belirtilmiştir. Surenin tamamı müşriklerin, diğer bidat ehlinin, Kaderiyye'nin ve sapkın fırkaların tartışmalarına cevap mahiyetindedir. Tevhid, adalet, nübüvvet, ahiret ve mülhidlerin mezheplerini iptal etmeyi içerdiğinden dinin temel esasları (usûlü'd-dîn) onun üzerine kuruludur. Onun zikredilen surette indirilmesi, dinin temel esaslarının son derece yüce olduğuna ve bir defada toptan inmesi sebebiyle onu öğrenmenin derhal (fevren) vacip olduğuna delalet eder; ahkâm [ayetleri] ise böyle değildir, zira onlar maslahatlara göre parça parça inmiştir. Geceleyin inmesi ise son derece bereketli olduğuna delildir; zira gece, Teâlâ'nın dünya semasına nüzulü ile ünsiyet mahallidir. Ayrıca bu ilmin sırlarına ancak basiret sahipleri, gaflet uykusundan uyanık olanlar, halvete çekilen akıl sahipleri ve bedenlerine galip gelen ruhlar vakıf olabilir ki onlar pek azdır. {بسم الله} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” [O Allah ki] kemal sıfatlarını kendisinde toplamak suretiyle tevhidinin delillerini açıklamıştır. {الرحمن} “Rahmân” [O'dur ki] var etme ve yok etmeyle rahmetinden diğer varlıklara öyle şeyler akıtmıştır ki, genelliği sebebiyle anlayışlar hayrete düşmüş, vehimler onu kavramaktan daralmıştır. {الرحيم *} “Rahîm” [O'dur ki] iman ehline basiret nurları bahşetmiştir; öyle ki varlık, O'nun Hayy, Kayyûm ve Selâm olduğunu bildirmek üzere onlar için konuşur hale gelmiştir. {الحمد} “Hamd” yani kemal sıfatlarını bütünüyle kuşatmak, {لله} “Allah'a aittir.”

5035. Metin

لما ختم سبحانه تلك بتحميد عيسى ﵇ لجلاله في ذلك

Sübhânehu o [önceki sureyi], İsa aleyhisselâm'ın o gündeki o toplulukta O'nun celâlini tazimle hamd etmesiyle ve ardından

5036. Metin

اليوم في ذلك الجمع، ثم تحميد نفسه المقدسة بشمول الملك والقدرة، إذ الحمد هو الوصف بالجميل؛ افتتح ﷾ هذه السورة بالإخبار بأن ذلك الحمد وغيره من المحامد مستحق له استحقاقاً ثابتاً دائماً قبل إيجاد الخلق وبعد إيجاده سواء شكره العباد أو كفروه، لما له ﷾ من صفات الجلال والكمال - على ما تقدمت الإشارة إليه في الفاتحة - فأتى بهذه الجملة الاسمية المفتتحة باسم الحمد الكلي الجامع لجميع أنواعه الدالة على الاستغراق، إما بأن اللام له عند الجمهور، أو بأنها للجنس - كما هو مذهب الزمخشري، ويؤول إلى مذهب الجمهور، فإن الجنس إذا كان مختصاً به لم يكن فردٌ منه لغيره، إذ الجنس لا يوجد إلا ضمن أفراده، فمتى وجد فرد منه لغيره كان الجنس موجوداً فيه فلم يكن الجنس مختصاً به وقد قلنا: إنه مختص، وهذا التحميد صار بوصفه فرداً من أفراد تحميد الفاتحة تحقيقاً لكونها أمّاً، وعقبها سبحانه بالدليل الشهودي على ما ختم به تلك من الوصف بشمول القدرة بوصفه بقوله: {الذي خلق} .

Kendi mukaddes zatını mülkün ve kudretin şümulü ile hamd etmesiyle bitirince -zira hamd güzel sıfatlarla övmektir-; Azze ve Celle bu sureyi, ister kullar O'na şükretsin isterse nankörlük etsin, yaratılmışları var etmeden önce de var ettikten sonra da bu hamdin ve diğer bütün övgülerin O'na sabit ve daimi bir hak edişle layık olduğunu haber vererek açtı. Bu, -Fâtiha'da işaret edildiği üzere- Azze ve Celle'nin celâl ve kemal sıfatlarına sahip olmasından ötürüdür. Böylece istiğrak (bütün fertleri kapsama) bildiren, bütün türlerini toplayan külli hamd ismiyle başlayan bu isim cümlesini getirdi. Bu da cumhura göre [başındaki] lâm'ın istiğrak için olmasıyla yahut Zemahşerî'nin mezhebinde olduğu gibi cins için olmasıyladır ki bu da cumhurun mezhebine döner. Çünkü cins O'na mahsus olunca, onun hiçbir ferdi başkasına ait olamaz; zira cins ancak fertleri dahilinde bulunur. Ne zaman ondan bir fert başkası için bulunsa, cins onda bulunmuş olur ve böylece cins O'na mahsus olmazdı; halbuki biz onun mahsus olduğunu söyledik. Bu hamd, vasfı itibarıyla Fâtiha'nın hamdinin fertlerinden bir fert olmuştur ki bu da onun [Fâtiha'nın] 'Ümm' (asıl/ana) oluşunu pekiştirir. Sübhânehu bunu, o [önceki sureyi] kendisiyle mühürlediği kudretin şümulü vasfına şuhûdî (gözle görülür) delil ile takip ederek şöyle vasfetmiştir: {الذي خلق} “O ki yaratmıştır.”

5037. Metin

ولما كان تعدد السماوات ظاهراً بالكواكب في سيرها وحركاتها في السرعة والبطوء واستتار بعضها ببعض عند الخسوف وغيره وغير ذلك

Göklerin çokluğu; gezegenlerin seyrinde, hız ve yavaşlık hareketlerinde, tutulma anında ve sair durumlarda bazısının bazısını örtmesinde ve bunun dışında

5038. Metin

مما هو محرر عند أهله: جمعها فقال: {السماوات} أي على علوها وإحكامها، قدمها لما تقدم قريباً {والأرض} أي على تحليها بالمنافع وانتظامها.

ehli nezdinde tahkik edilmiş hususlarda açıkça görüldüğü için onları çoğul yaparak buyurdu ki: {السماوات} “Gökleri” yani onların yüceliğine ve sağlamlığına rağmen [yarattı]. Az önce geçen sebepten ötürü onu öne aldı. {والأرض} “Ve yeri” yani faydalarla donatılmış ve düzenli olmasına rağmen [yarattı].

5039. Metin

ولما كان في الجعل معنى التضمن فلا يقوم المجعول بنفسه قال: {وجعل} أي أحدث وأنشأ لمصالحكم {الظلمات} أي الأجرام المتكاثفة كما تقدم {والنور *} وجمع الأول تنبيهاً على أن طرق الشر والهلاك كثيرة تدور على الهوى، وقد تقرر بهذا ما افتتح به السورة، لأن من تفرد باختراع الأشياء كان هو المختص بجميع المحامد، ومن اختص بجميع المحامد لم يكن إله سواه ولم يكن له شريك، لا ثاني اثنين ولا ثالث ثلاثة ولا غير ذلك، وما أحسن ختمها - بعد الإشارة إلى هذه المقاصد المبعدة لأن يكفر به أو يعدل به شيء - بقوله: {ثم الذين كفروا} أي ستروا ما دلتهم عليه عقولهم من أدلة وحدانيته التي لا خفاء بها عن أحد جرّد نفسه من الهوى، وعالج أدواءه بأنفع دواء، لإحاطته بجميع صفات الكمال، وزاد الأمر تقبيحاً عليهم بإبدال ما كان الأصل في الكلام من الضمير بقوله: {بربهم} أي المحسن إليهم الذي لم يروا إحساناً إلا منه {يعدلون *} أي يجعلون غيره ممن لا يقدر على شيء معادلاً له مع معرفتهم به بأنه الذي أبدع الأشياء،

'Ce'l' (kılma/yapma) kelimesinde bağımlı kılma anlamı bulunup kılınan şey kendi başına kaim olamayacağı için buyurdu ki: {وجعل} “Ve kıldı” yani sizin maslahatlarınız için meydana getirdi ve var etti; {الظلمات} “Karanlıkları” yani daha önce geçtiği üzere yoğunlaşmış cisimleri, {والنور *} “Ve nûru...” Birincisini çoğul yaptı; zira şer ve helak yollarının çokluğuna ve heva etrafında döndüğüne dikkat çekmek içindir. Böylece surenin kendisiyle başladığı husus perçinlenmiş oldu. Çünkü şeyleri yoktan var etmede tek olan, bütün övgülere de mahsus olandır. Bütün övgülere mahsus olanın ise O'ndan başka ilahı olmaz ve O'nun hiçbir ortağı bulunmaz; ne ikinin ikincisi ne üçün üçüncüsü ne de başkası... O'nu inkâr etmeyi veya bir şeyi O'na denk tutmayı imkânsız kılan bu maksatlara işaret ettikten sonra, surenin [ilk ayetinin] sonunu şu buyruğuyla bitirmesi ne kadar da güzeldir: {ثم الذين كفروا} “Sonra da inkâr edenler” yani hevasından sıyrılıp hastalıklarını en faydalı ilaçla tedavi eden hiçbir kimseye gizli kalmayacak olan O'nun birliğinin delillerinden akıllarının kendilerine gösterdiği şeyleri -bütün kemal sıfatlarını kuşatmış olması sebebiyle- örtenler; kelâmın aslında zamir olması gereken yeri şu buyruğuyla değiştirerek onlara durumu daha da çirkinleştirdi: {بربهم} “Rablerine” yani kendilerine ihsanda bulunan, O'ndan başka hiçbir kimseden ihsan görmedikleri [Rablerine], {يعدلون *} “Denk tutuyorlar.” Yani şeyleri yoktan var edenin O olduğunu bilmelerine rağmen, hiçbir şeye güç yetiremeyen başkalarını O'na denk tutuyorlar;

5040. Metin

كفراً لنعمته وبُعداً من رحمته، فبعضهم عدل به بعض الجواهر من خلقه من السماء كالنجوم، أو من الأرض كالأصنام، أو بعض ما ينشأ عن بعض خلقه من الأعراض وهو خلقه كالنور والظلمة، والحال أن تقلباتهما تدل بأدنى النظر على أمرين: الأول بُعدهما عن الصلاحية للإلهية لتغيرهما {قال لا أحب الآفلين} [الأنعام: ٧٦] ، والثاني قدرة خالقهما ومغيرهما على البعث لإيجاد كل منهما بعد إعدامه كما هو شأن البعث - إلى غير ذلك من الأسرار التي تدق عن الأفكار، وتقديمُ الظلمة مناسب لسياق العادلين، والتعبير بثم للتنبيه على ما كان ينبغي لكل راوٍ لهذا الخلق من الإبعاد عن الكفر لبعده عن الصواب، فقد لاح أن مقصد السورة الاستدلال على ما دعا إليه الكتاب الذي تبين أنه الهدى من توحيد الله والاجتماع عليه والوفاء بعهوده بأنه سبحانه وحده الخالق الحائز لجميع الكمالات من القدرة على البعث وغيره، وما أنسب ذلك بختم المائدة بذكر يوم الجمع وأن لِمَلِكِه جميع الملك، وهو على كل شيء قدير، وهذه السورة أول السور الأربع المشيرة إلى جميع النعم المندرجة تحت النعم الأربع التي اشتملت عليها الفاتحة، وكل سورة منها مشيرة إلى نعمة من النعم الأربع، فقوله: {خلق السماوات والأرض} - الآية ثم {خلقكم من طين} ثم

O'nun nimetine nankörlük ederek ve rahmetinden uzaklaşarak [denk tutuyorlar]. Onlardan bazısı, O'nun yarattığı cevherlerden gökteki yıldızlar gibi veya yerdeki putlar gibi şeyleri O'na denk tuttu; yahut nur ve karanlık gibi yaratıklarının bazısından doğan ve yine O'nun yaratığı olan bazı arazları O'na denk tuttu. Oysa bu ikisinin hallerinin değişmesi, en basit bir bakışla iki şeye delalet eder: Birincisi, değişkenlikleri sebebiyle ilahlığa elverişli olmaktan uzaklıklarıdır; {قال لا أحب الآفلين} “Dedi ki: 'Batanları sevmem.'” [el-En'âm: 76]. İkincisi, onları yaratan ve değiştirenin, tıpkı yeniden diriltmenin mahiyetinde olduğu gibi, her birini yok ettikten sonra var etmesi sebebiyle diriltmeye kadir oluşudur. Bunların yanı sıra fikirlere ince gelen başka sırlar da vardır. Karanlığın öne alınması, [başkalarını Allah'a] denk tutanların bağlamına uygundur. 'Sümme' (sonra) ile ifade edilmesi ise, bu yaratılışı gören herkesin doğrudan uzak olduğu için küfürden uzak durması gerektiğine dikkat çekmek içindir. Böylece açıkça ortaya çıkmıştır ki surenin maksadı; hidayet olduğu açıklanan Kitap'ın davet ettiği Allah'ın birliğine, O'nun etrafında toplanmaya ve O'nun ahitlerine vefa göstermeye, Sübhânehu'nun yeniden diriltmeye kadir olma ve diğer bütün kemal sıfatlarını kendisinde toplamış yegane Yaratıcı olduğuyla delil getirmektir. Bu da Mâide Suresi'nin toplanma gününün zikriyle, mülkün tamamının onun Melik'ine ait olduğuyla ve O'nun her şeye kadir olduğuyla mühürlenmesine ne kadar da uygundur! Bu sure, Fâtiha'nın içerdiği dört nimetin altına giren bütün nimetlere işaret eden dört surenin ilkidir. Bu surelerin her biri dört nimetten birine işaret eder. Nitekim O'nun: {خلق السماوات والأرض} “Gökleri ve yeri yarattı” ayeti, sonra {خلقكم من طين} “Sizi bir çamurdan yarattı”, sonra

5041. Metin

{وما من دابة في الأرض} [الأنعام: ٣٨]- الآية، متكفل بتفصيل نعمة الإيجاد الأول لجميع العالمين من السماوات والأرض وما بينهما وما فيهما من آدمي وغيره المشار إليه في الفاتحة برب العالمين كما تقدم.

{وما من دابة في الأرض} [el-En'âm: 38] “Yeryüzünde hiçbir canlı [yoktur ki]...” ayeti; daha önce geçtiği üzere, Fâtiha'da "Âlemlerin Rabbi" [ifadesiyle] işaret edilen gökler, yer, ikisinin arasındakiler ve bunların içindeki insan ve diğer tüm âlemler için ilk yaratılış nimetini detaylandırmayı üstlenmektedir.

5043. Metin

ولما تكفلت السور المتقدمة بالرد على مشركي العرب واليهود والنصارى مع الإشارة إلى إبطال جميع أنواع الشرك، سيق مقصود هذه السورة في أساليب متكفلة بالرد على بقية الفرق، وهم الثنوية من المجوس القائلون بإلهين اثنين وبأصلين: النور والظلمة، ويقرون بنبوة إبراهيم ﵊ فقط، والصابئة القائلون بالأوثان السماوية والأصنام الأرضية متوسطين إلى رب الأرباب، وينكرون الرسالة في الصورة البشرية، وأصحاب الروحانيات، أعني مدبرات الكواكب والأفلاك، وينتسبون إلى ملة إبراهيم ﵇، ويدعون أنه منهم - وقد أعاذه الله من ذلك، والسُّمْنية القائلون بإلهية الشمس، مع تأكيد الرد على الفرق المتقدمة على أن جميع فرقهم يجتمعون في اعتبار النجوم، يتبين ذلك لمن نظر في كتب فتوح بلاد الفرس في أيام الصديق والفاروق ﵄، وقال تنكلوشا البابلي في أول كتابه

Önceki sureler şirkın her çeşidini iptale işaret etmekle birlikte Arap müşriklerine, Yahudilere ve Hristiyanlara cevap vermeyi üstlenince; bu surenin maksadı, geri kalan fırkalara cevap vermeyi üstlenen üsluplarla sevk edildi. Onlar ise: İki ilah ve iki asıl (nur ve zulmet) olduğunu söyleyen ve sadece İbrahim aleyhisselâm'ın peygamberliğini kabul eden Mecusi Seneviyye (düalistler); Rabbü'l-Erbâb'a (Rablerin Rabbine) aracı kılarak semavi putlara ve arzi heykellere inanan ve beşer suretindeki peygamberliği inkâr eden Sâbiîler; gezegenleri ve felekleri idare eden ruhaniler taraftarları olup kendilerini İbrahim aleyhisselâm'ın dinine nispet eden ve onun da kendilerinden olduğunu iddia edenler -ki Allah onu bundan tenzih etmiştir-; ve Güneş'in ilahlığına inanan Sümeniyye'dir. Bununla birlikte önceki fırkalara reddiye tekit edilmiştir; zira onların bütün fırkaları yıldızlara itibar etmede birleşirler. Sıddîk ve Fâruk radıyallâhu anhümâ dönemindeki Fars fetihleri kitaplarına bakan kimseye bu açıkça belli olur. Babilli Tenkelûşâ kitabının başında şöyle demiştir:

5044. Metin

في أحكام الدرج الفلكية: إن القدماء من الكسدانيين استنبطوا غوامض أسرار الفلك، وكان عندهم أجل العلوم ولم يكونوا يظهرون علم الفلك لكل الناس، بل كانوا يخفون أكثره عن عامتهم، ويعطونهم منه بمقدار ما يصلح، ويتدارسون الباقي بينهم مطوياً بين علمائهم وحكمائهم، ثم ذكر تقسيمهم درج الفلك على ثلاثمائة وستين، ثم قال: وقسموا الدرج أقساماً كثيرة حتى قالوا: إن بعضها ذكور وبعضها إناث، وبعضها مسعدة وبعضها منحسة، ثم قال: كل ذلك يريدون فيه الدلالة منها على ما تدل عليه في عالمنا وعلى أحوالنا حتى جعلوا لكل درجة عالماً وخلقاً منفرداً بمدته، وأن ذلك العالم والخلق يندرسون وينشأ بعدهم غيرهم - إلى غير ذلك من الكلام الذي يرجع إلى اعتقاد تأثير النجوم بنفسها - تعالى الله عن أن يكون له شريك أو يكون له كفواً أحد.

Felek derecelerinin hükümleri hakkında: 'Keldanilerin kadim âlimleri feleğin kapalı sırlarını ortaya çıkardılar; bu onların katında ilimlerin en yücesiydi. Felek ilmini herkese açmıyorlar, bilakis çoğunu avamdan gizliyorlar, onlara ancak ıslahlarına yetecek kadarını veriyorlar, geri kalanını ise kendi aralarında âlimleri ve hekimleri arasında dürülü tutarak müzakere ediyorlardı.' Sonra onların felek derecelerini üç yüz altmışa taksim edişlerini zikretti ve şöyle dedi: 'Dereceleri pek çok kısımlara ayırdılar; hatta dediler ki: Bunların bazısı erkek, bazısı dişidir; bazısı uğurlu (sa'd), bazısı uğursuzdur (nahs).' Sonra dedi ki: 'Bütün bunlarla, bu derecelerin bizim âlemimizde ve hallerimizde delalet ettiği şeylere delil getirmek istiyorlar; öyle ki her derece için kendi süresiyle müstakil bir âlem ve yaratılış kıldılar. O âlemin ve yaratılışın yok olup ardından başkalarının meydana geldiğini söylediler...' Yıldızların bizzat kendi başlarına tesir ettiğine inanmaya dayanan daha pek çok söz zikretti. Allah, ortağı olmaktan veya dengi bir kimse bulunmaktan çok yücedir.

5045. Metin

ولما قرر سبحانه أنه هو الذي خلق السماوات والأرض اللتين منهما وفيهما الأصنام والكواكب والأجرام التي عنها النور والظلمة، فثبت وجوده على ما هو عليه من الإحاطة بأوصاف الكمال التي أثبتها الحمد، فبطلت جميع مذاهبهم، فعجب منهم بكونهم يعدلون به غيره، أتبع ذلك اختصاصه بخلق هذا النوع البشري، وهو - مع ما فيه من الشواهد له

Sübhânehu, putların, yıldızların ve kendilerinden nur ile zulmetin kaynaklandığı cisimlerin kendisinden ve içinde olduğu gökleri ve yeri yaratanın Kendisi olduğunu perçinleyip hamdin ispat ettiği kemal sıfatlarını kuşatıcı olarak varlığı sabit olunca ve onların bütün mezhepleri batıl çıkınca, başkasını O'na denk tutmalarına hayret ederek; bunun peşinden bu insan türünü yaratmadaki ihtisasını getirdi. Bu durum, O'nun için olan şahitliklerle beraber

5046. Metin

بالاختصاص بالحمد والرد على المُطرِين لعيسى ﵇ المخلوق من الطين بخلق أبيهم آدم ﵇ مؤكدٌ لإبطال مذهب الثنوية، وذلك أنهم يقولون: إن النار خالق الخير، والظلمة خالقة الشر، فإذا ثبت أنه الخالق لنوع الآدميين الذين منهم الخير والشر من شيء واحد، وهو الطين الذي ولد منه المني الذي جعل منه الأعضاء المختلفة في اللون والصورة والشكل من القلب وغيره من الأعضاء البسيطة كالعظام والغضاريف، والرباطات والأوتار، ثبت أن خالق أوصافهم من الخير والشر واحد قدير عليم، لأن توليد الصفات المختلفة من المادة المتشابهة لا يكون إلا ومبدعه واحد مختار، لا اثنان، وهو الذي خلق الأرض التي منها أصلهم، وهو الله الذي اختص بالحمد فقال: {هو الذي خلقكم} ولما كانوا يستبعدون البعث لصيرورة الأموات تراباً واختلاط تراب الكل بعضه ببعض وبتراب الأرض، فيتعذر التمييز، وكان تمييز الطين لشدة اختلاط أجزائه بالماء أعسر من تميز التراب قال: {من طين} أي فميز طينة كل منكم - مع أن منكم الأسود والأبيض وغير ذلك والشديد وغيره - من طينة الآخر بعد أن جعلها ماء ثخيناً له قوة الدفق ونماها إلى حيث شاء من الكبر.

hamde layık olmada teklik ve babaları Âdem aleyhisselâm'ın yaratılışıyla çamurdan yaratılmış olan İsa aleyhisselâm hakkında aşırı gidenlere reddiye olmakla birlikte, Seneviyye mezhebini iptal etmeyi de pekiştirmektedir. Şöyle ki onlar: 'Ateş hayrın yaratıcısıdır, karanlık ise şerrin yaratıcısıdır' derler. İçlerinde hayır ve şer bulunan insan türünü tek bir şeyden, yani renk, suret ve şekil bakımından farklı organların -kalp ve kemik, kıkırdak, bağlar ve kirişler gibi diğer basit organlar- kendisinden kılındığı meninin doğduğu çamurdan yaratanın O olduğu sabit olunca; onların hayır ve şerden ibaret vasıflarının yaratıcısının da Kadîr ve Alîm olan tek bir varlık olduğu sabit olur. Zira benzer maddeden farklı sıfatların doğması, ancak onu yoktan var edenin iki değil, muhtar tek bir varlık olmasıyla mümkündür. Onların aslı olan toprağı yaratan da O'dur; hamde mahsus olan Allah da O'dur. Şöyle buyurdu: {هو الذي خلقكم} “Sizi yaratan O'dur.” Ölülerin toprak haline gelmesi ve hepsinin toprağının birbiriyle ve yerin toprağıyla karışması sebebiyle ayırt etmenin imkânsızlaşacağını düşünerek yeniden diriltilmeyi uzak gördükleri; cüzlerinin su ile şiddetli karışımı sebebiyle çamuru ayırt etmenin ise toprağı ayırt etmekten daha zor olduğu için buyurdu ki: {من طين} “Bir çamurdan...” Yani aranızda siyah, beyaz ve diğerleri, güçlü ve zayıf olanlar bulunmasına rağmen, her birinizin çamurunu -onu atılma gücüne sahip yoğun bir su kıldıktan sonra- diğerinin çamurundan ayırt etti ve onu dilediği büyüklüğe kadar geliştirdi.

5047. Metin

ولما كان من المعلوم أن ما كانا من شيء واحد كانت مدة بقائهما واحدة، نبه بأداة التراخي على كمال قدرته واختياره من المفاوتة بين الآجال فقال: {ثم قضى} أي حكم حكماً تاماً وبتّ وأوجد {أجلاً} أي وقتاً مضروباً لانقضاء العمر وقطع التأخر لكل واحد منكم خيراً كان أو شريراً، قوياً كان أو ضعيفاً، من أجل يأجل أجولاً - إذا تأخر، وجعل تلك الآجال - مع كونها متفاوتة - متقاربة لا مزية لأحد منكم بصفة على آخر بصفة مغائرة لها، وفاعل ذلك لا يكون إلا واحداً فاعلاً باختيار.

Aynı şeyden olan iki şeyin beka süresinin de bir olacağı bilindiği için, eceller arasındaki farklılıktan hareketle kudretinin ve ihtiyarının kemaline terâhî edatıyla (sümme) dikkat çekerek buyurdu ki: {ثم قضى} “Sonra takdir etti” yani tam bir hükümle hükmetti, kesinleştirdi ve var etti; {أجلاً} “Bir ecel...” Yani iyi olsun kötü olsun, güçlü olsun zayıf olsun her biriniz için ömrün sona ermesi ve gecikmenin kesilmesi için belirlenmiş bir vakit takdir etti. Bu, geciktiği zaman kullanılan 'ecile ye'celü ecûlen' kökündendir. Birbirinden farklı olmasına rağmen bu ecelleri birbirine yakın kıldı; birinizin bir sıfatla, diğerine zıt bir sıfatla hiçbir üstünlüğü yoktur. Bunu yapan ise ancak ihtiyar sahibi tek bir fail olabilir.

5048. Metin

ولما ذكر الأجل الأول الذي هو الإبداع من الطين إشارة إلى ما فرع منه من الآجال المتفاوتة، ذكر الأجل الآخر الجامع للكل، لأن ذكر البداية يستدعي ذكر النهاية، فقال مشيراً إلى تعظيمه بالاستئناف والتنكير: {وأجل} أي عظيم {مسمى} أي لكم أجمعين لانقضاء البرزخ للإعادة التي هي في مجاري عاداتكم أهون من الابتداء لمجازاتكم والحكم بينكم الذي هو محط حكمته ومظهر نعمته ونقمته في وقت واحد، يتساوى فيه الكل، وستر علمه عن الكل كما أشار إليه بالتنكير، وهذا لا يصح أن يكون إلا لواحد، لا متعدد، وإلا لتباينت المقادير والإرادات وانشق كل مقدور في صنف لا يتعداه، وإلا لعلا بعضهم على بعض وانهتكت أسرار البعض بالبعض - سبحان الله وتعالى عما يصفون، وغير السياق إلى الاسمية إشارة إلى اختصاصه بعلمه وأنه ثابت لا شك فيه! ويؤكده إثبات قوله: {عنده} في هذه الجملة وحذفها

Çamurdan yaratılış olan ilk eceli, ondan türeyen farklı ecellere işaret etmek üzere zikredince; başlangıcın zikri sonun zikrini gerektirdiği için, hepsini toplayan diğer eceli zikretti. İsti'nâf ve nekire kılmak suretiyle onun büyüklüğüne işaret ederek buyurdu ki: {وأجل} “Ve bir ecel de vardır ki” yani büyük bir ecel, {مسمى} “Belirlenmiştir” yani âdetlerinizin cereyanında ilk yaratılıştan daha kolay olan yeniden diriltilme için, berzahın sona ermesine dair hepiniz için belirlenmiştir; ta ki hikmetinin odağı, nimet ve azabının tezahürü olan aranızda hüküm verme ve karşılık görme tek bir vakitte gerçekleşsin. Onda herkes eşittir; nekirelikle işaret ettiği üzere onun ilmini herkesten gizlemiştir. Bu da birden fazla değil, ancak tek bir varlık için geçerli olabilir. Aksi takdirde takdirler ve iradeler çatışır, her mukadder aşılamaz bir sınıfta bölünürdü; nitekim bazısı bazısına üstün gelir ve bazısının sırları bazısıyla ifşa olurdu. Allah onların nitelemelerinden münezzeh ve yücedir! İsim cümlesine geçiş, onun bilgisinin Kendisine mahsus olduğuna ve onun şüphesiz sabit olduğuna işaret içindir! Bu cümledeki {عنده} “O'nun katındadır” ifadesinin sübutu ve

5049. Metin

من الأولى هنا وفي قوله {ثم يبعثكم فيه ليقضي أجل مسمى} [الأنعام: ٦٠] ، وقدم المبتدأ مع تنكيره - والأصل تأخيره - إفادة لتعظيمه.

burada birinci cümleden ve: {ثم يبعثكم فيه ليقضي أجل مسمى} “Sonra belirlenmiş bir ecel tamamlansın diye sizi orada diriltir” [el-En'âm: 60] ayetinden hazfedilmesi de bunu tekit eder. Asıl olan sonraya bırakılması iken, mübtedanın nekire olmasına rağmen öne alınması büyüklüğünü bildirmek içindir.

5050. Metin

ولما كان في هذا البيان لوحدانيته وتمام قدرته لا سيما على البعث الذي هو مقصود حكمته ما يبعد معه الشك في الإعادة، أشار إليه بأداة التراخي وصيغة الافتعال فقال: {ثم أنتم تمترون *} أي تكلفون أنفسكم الشك في كل من الوحدانية والإعادة التي هي أهون على مجاري عاداتكم من الابتداء بتقليد الآباء، والركون إلى مجرد الهوى والإعراض عن الأدلة التي هي أظهر من ساطع الضياء، وهذه الآية نظير آية الروم {أولم يتفكروا في أنفسهم} [الروم: ٨] أي كيف خلقهم الله من طين، وسلط بعضهم على بعض بالظلم والعدوان، وجعل لهم آجالاً فاوت بينها وساوى في ذلك بين الأصل والفرع، فأنتج هذا أنه ما خلق الله السماوات والأرض وما بينهما إلا بالحق، أي بسبب إقامة العدل في جميع ما وقع بينكم من الاختلاف كما هو شأن كل مالك في عبيده {وأجل مسمى} - الآية. وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما بين ﷾ حال المتقدمين وهو الصراط المستقيم، وأوضح ما يظهر الحذر من جانبي الأخذ والترك، وبين حال من تنكب عنه ممن كان قد يلمحه، وهم

O'nun birliğine ve tam kudretine, bilhassa hikmetinin maksadı olan ve kendisiyle birlikte yeniden diriltilmeden şüphe etmenin imkânsızlaştığı ba's (diriliş) konusundaki bu açıklamada [açık deliller] bulunması sebebiyle, terâhî edatı ve iftiâl vezniyle buna işaret ederek buyurdu ki: {ثم أنتم تمترون *} “Sonra siz hâlâ şüphe ediyorsunuz.” Yani babaları taklit ederek, sırf hevaya meylederek ve parlak ışıktan daha zahir olan delillerden yüz çevirerek; hem vahdaniyet hem de âdetlerinizin cereyanında ilk yaratılıştan daha kolay olan iade (yeniden diriltilme) konusunda kendi kendinize şüphe yüklüyorsunuz. Bu ayet, Rûm Suresi'ndeki şu ayetin benzeridir: {أولم يتفكروا في أنفسهم} “Kendi nefisleri hakkında hiç düşünmediler mi?” [er-Rûm: 8] Yani Allah'ın onları nasıl çamurdan yarattığını, zulüm ve düşmanlıkla bazısını bazısına nasıl musallat kıldığını, onlar için eceller belirleyip aralarını nasıl farklılaştırdığını ve bu hususta asıl ile fer'i nasıl eşitlediğini düşünmediler mi? Bu durum şu neticeyi vermiştir: Allah gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri ancak hak ile, yani her mülk sahibinin köleleri arasındaki durumunda olduğu gibi aranızda vuku bulan bütün ihtilaflarda adaleti ikame etmek sebebiyle yaratmıştır; {وأجل مسمى} “Ve belirlenmiş bir ecel ile...” İmam Ebû Ca'fer bin ez-Zübeyr şöyle demiştir: Azze ve Celle öncekilerin halini -ki o dosdoğru yoldur- açıklayıp alma ve terk etme taraflarından sakınmayı ortaya koyan hususları izah edince; onu fark edebilecek durumda olan kimselerden o yoldan sapanların, yani

5051. Metin

اليهود والنصارى، وكونهم لم يلتزموا الوفاء به وحادوا عما أنهج لهم، وانقضى أمر الفريقين، ذماً لحالهم وبياناً لنقضهم وتحذيراً للمتقين أن يصيبهم ما أصابهم، وختم ذلك ببيان حال المؤقنين في القيامة يوم ينفع الصادقين صدقهم، وقد كان انجرّ مع ذلك ذكر مشركي العرب وصممهم عن الداعي وعماهم عن الآيات، فكانوا أشبه بالبهائم منهم بالأناسي، أعقب ذلك تعالى بالإشارة إلى طائفة مالت إلى النظر والاعتبار، فلم توفق لإصابة الحق وقصرت عن الاستضاءة بأنوار الهدى. وليسوا ممن يرجع إلى شريعة قد حرفت وغيرت، بل هم في صورة من هَمَّ، أن يهتدي بهدى الفطرة ويستدل بما بسط الله تعالى في المخلوقات فلم يمعن النظر ولم يوفق فضلَّ وهم المجوس وسائر الثنوية ممن كان قصارى أمره نسبة الفعل إلى النور والإظلام، ولم يكن تقدم لهؤلاء ذكر ولا إخبار بحال فقال تعالى: {الحمد لله الذي خلق السماوات والأرض وجعل الظلمات والنور} فبدأ تعالى بذكر خلق السماوات والأرض التي عنها وجد النور والظلمة، إذ الظلمة ظلال هذه الأجرام، والنور عن أجرام نيرة محمولة فيها وهي الشمس والقمر والنجوم، فكان الكلام: الحمد لله الذي أوضح الأمر لمن اعتبر واستبصر، فعلم أن وجود النور والظلمة متوقف بحكم السببية التي شاءها تعالى على وجود أجرام السماوات والأرض

Yahudi ve Hristiyanların durumunu, ona vefa göstermeyi üstlenmeyip kendilerine açılan yoldan saptıklarını ve hallerini yermek, ahitlerini bozduklarını beyan etmek ve sakınanları onların başına gelenlerin kendi başlarına da gelmesinden sakındırmak üzere her iki fırkanın işinin bittiğini açıklayınca; bunu kıyamette, sadıklara sadakatlerinin fayda vereceği günde kesin inanç sahiplerinin halini beyanla mühürledi. Bununla birlikte Arap müşriklerinin zikri, davetçiye karşı sağırlıkları ve ayetlere karşı körlükleri de araya girmişti; zira onlar insanlardan ziyade hayvanlara benziyorlardı. Bunun ardından Teâlâ, akıl yürütmeye ve ibret almaya meyleden, fakat hakkı bulmaya muvaffak olamayıp hidayet nurlarından aydınlanmaktan geri kalan bir topluluğa işaret etti. Bunlar tahrif edilmiş ve değiştirilmiş bir şeriata dayanan kimselerden değildir; bilakis fıtrat hidayetiyle hidayet bulmaya azmeden, Allah Teâlâ'nın mahlukatta yaydığı şeylerle delil getirmeye çalışan, fakat derinlemesine bakmayıp muvaffak kılınmayarak sapan kimseler suretindedirler. Onlar Mecusiler ve işin nihayetini fiili nura ve karanlığa nispet etmekten ibaret kılan diğer Seneviyye fırkalarıdır. Daha önce bunlara dair bir zikir ve hallerine dair bir haber geçmemişti. Bu sebeple Teâlâ buyurdu ki: {الحمد لله الذي خلق السماوات والأرض وجعل الظلمات والنور} “Hamd, gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve nûru var eden Allah’a aittir.” Teâlâ, kendilerinden nur ve karanlığın meydana geldiği göklerin ve yerin yaratılışını zikrederek başladı; zira karanlık bu cisimlerin gölgeleridir, nur ise bunlarda taşınan Güneş, Ay ve yıldızlar gibi nurlu cisimlerden kaynaklanır. Sözün özü şöyleydi: İbret alıp basiretle bakan, böylece nur ve karanlığın varlığının, Teâlâ'nın dilediği sebeplilik hükmü gereğince göklerin ve yerin cisimlerinin varlığına

5052. Metin

وما أودع فيها، ومع بيان الأمر في ذلك حاد عنه من عمي عن الاستبصار {ثم الذين كفروا بربهم يعدلون} [الأنعام: ١] وقوله تعالى: {هو الذي خلقكم من طين} [الأنعام: ٢] مما يزيد هذا المعنى وضوحاً، فإنه تعالى ذكر أصلنا والمادة التي عنها أوجدنا، كما ذكر للنور والظلمة ما هو كالمادة، وهو وجود السماوات والأرض، وأشعر لفظ {جعل} بتوقف الوجود بحسب المشيئة على ما ذكر، وكان قد قيل: أيّ فرق بين وجود النور والظلمة عن وجود السماوات والأرض وبين وجودكم عن الطين حتى يقع امتراء فيه عن نسبة الإيجاد إلى النور والظلمة، وهما لم يوجدا إلا بعد مادة أو سبب كما طرأ في إيجادكم؟ فالأمر في ذلك أوضح شيء {ثم أنتم تمترون} [الأنعام: ٢] ثم مرت السورة من أولها إلى آخرها منبهة على بسط الدلالات في الموجودات مع التنبيه على أن ذلك لا يصل إلى استثمار فائدته إلا من هيئ بحسب السابقة فقال تعالى:

ve bunlara yerleştirilen şeylere bağlı olduğunu bilen kimse için meseleyi açıklayan Allah'a hamdolsun. Bu hususta meselenin açıklığına rağmen, basiretten kör olan kimse ondan saptı: {ثم الذين كفروا بربهم يعدلون} “Sonra da inkâr edenler Rablerine denk tutuyorlar” [el-En'âm: 1]. Teâlâ'nın: {هو الذي خلقكم من طين} “Sizi bir çamurdan yaratan O'dur” [el-En'âm: 2] buyruğu bu anlamı daha da vuzuha kavuşturan hususlardandır; zira Teâlâ, nur ve karanlık için madde mesabesinde olan şeyi -ki o göklerin ve yerin varlığıdır- zikrettiği gibi, bizim aslımızı ve kendisinden var edildiğimiz maddeyi de zikretmiştir. {جعل} “Kıldı/Var etti” lafzı, varlığın meşiet doğrultusunda zikredilen şeye bağlı olduğunu hissettirmiştir. Sanki şöyle denilmiştir: Nur ve karanlığın varlığının göklerin ve yerin varlığına dayanması ile sizin varlığınızın çamurdan olması arasında ne fark var ki, sizin var edilmenizde ortaya çıktığı gibi, onlar da bir maddeden veya sebepten sonra var edilmişken, var etmeyi nura ve karanlığa nispet etme hususunda bir şüphe vuku buluyor? Bu husustaki durum son derece açıktır: {ثم أنتم تمترون} “Sonra siz hâlâ şüphe ediyorsunuz” [el-En'âm: 2]. Sonra sure, başından sonuna kadar mevcudattaki delillerin sergilendiğine dikkat çekerek ve önceden takdir edilen duruma göre hazırlanmış kimseden başkasının bunun semeresinden faydalanamayacağını bildirerek devam etti. Teâlâ buyurdu ki:

5053. Metin

{إنما يستجيب الذين يسمعون} [الأنعام: ٣٦] ثم قال تعالى: {والموتى يبعثهم الله} [الأنعام: ٣٦] ، وهو - والله أعلم - من نمط {أو من كان ميتاً فأحييناه} ، أجمل هنا ثم فسر بعد في السورة بعينها، والمراد أن من الخلق من جعله الله سامعاً مطيعاً متيقظاً معتبراً بأول وهلة، وقد أري المثال ﷾ في ذلك في قصة إبراهيم ﵇ في قوله: {وكذلك نري إبراهيم ملكوت السماوات والأرض} [الأنعام: ٧٥] ، فكأنه يقول لعباده المتقين: تعالوا فانهجوا طريق الاعتبار ملة أبيكم

{إنما يستجيب الذين يسمعون} “Ancak kulak verenler davete icabet eder” [el-En'âm: 36]. Sonra Teâlâ buyurdu ki: {والموتى يبعثهم الله} “Ölüleri ise Allah diriltir” [el-En'âm: 36]. Bu -Allah en doğrusunu bilir- {أو من كان ميتاً فأحييناه} “Ölü iken dirilttiğimiz... kimse mi?” ayeti kabilindendir; burada mücmel bırakılmış, sonra bizzat bu surede açıklanmıştır. Murad şudur: Yaratılmışlardan öyleleri vardır ki Allah onu ilk anda işiten, itaat eden, uyanık ve ibret alan kılmıştır. Azze ve Celle bu husustaki misali İbrahim aleyhisselâm'ın kıssasında şu buyruğuyla göstermiştir: {وكذلك نري إبراهيم ملكوت السماوات والأرض} “Böylece İbrahim’e göklerin ve yerin melekûtunu gösteriyorduk” [el-En'âm: 75]. Sanki takva sahibi kullarına şöyle demektedir: Gelin, babanız İbrahim'in ibret alma yolunu tutun;

5054. Metin

إبراهيم كيف نظر ﵇ نظر السامع المتيقظ! فلم يعرج في أول نظره على ما سبب وجوده بيِّنٌ فيحتاج فيه إلى غرض في الكواكب والقمر والشمس، بل نظر فيما عنه صدر النور، لا في النور، فلما جن عليه الليل رأى كوكباً، فتأمل كونه ﵇ لم يطول النظر بالتفات النور، ثم كان يرجع إلى اعتبار الجرم الذي عنه النور، بل لما رأى النور عن أجرام سماوية تأمل تلك الأجرام وما قام بها من الصفات، فرأى الأفول والطلوع والانتقال والتقلب فقال: هذا لا يليق بالربوبية لأنها صفات حدوث، ثم رقى النظر إلى القمر والشمس فرأى ذلك الحكم جارياً فيهما فحكم بأن وراءها مدبراً لها يتنزه عن الانتقال والغيبة والأفول فقال: {إني وجهت وجهي للذي فطر السماوات والأرض} [الأنعام: ٧٩] وخص ﵇ ذكر هذين لحملهما أجرام النور وسببيتهما في وجود الظلمة، ثم تأمل هذا النظر منه ﵇ وكيف خص بالاعتبار أشرف الموجودين وأعلاهما، فكان في ذلك وجهان من الحكمة: أحدهما علو النظر ونفوذ البصيرة في اعتبار الأشرف الذي إذا بان منه الأمر فهو فيما سواه أبين، فجمع بين قرب التناول وعلو التهدي، والوجه الثاني التناسب بين حال الناظر والمنظور فيه والتناول والجري على الفطرة العلية «وهو من قبيل أخذ نبينا ﷺ اللبن حين عرض عليه اللبن والخمر فاختار اللبن، فقيل له: اخترت الفطرة!

İbrahim aleyhisselâm'ın işiten ve uyanık olan kimsenin bakışıyla nasıl baktığına [bakın]! İlk bakışında, varlığının sebebi açık olan ve bu sebeple gezegenlerde, Ay'da ve Güneş'te bir maksada ihtiyaç duyan şeye yönelmedi; bilakis nurun bizzat kendisine değil, nurun kendisinden çıktığı şeye baktı. Gece onu örtünce bir yıldız gördü. Aleyhisselâm'ın nurun kaymasına uzun uzadıya bakmayıp ardından nurun kendisinden kaynaklandığı cismi ibretle incelemeye nasıl döndüğünü düşünün! Bilakis nurun semavi cisimlerden kaynaklandığını görünce, o cisimleri ve onlarda bulunan sıfatları düşündü; batmayı, doğmayı, intikali ve değişimi gördü ve dedi ki: Bu rabliğe layık değildir, zira bunlar sonradan yaratılma (hudûs) sıfatlarıdır. Sonra bakışını Ay'a ve Güneş'e yükseltti ve aynı hükmün onlarda da geçerli olduğunu gördü; böylece onların arkasında onları idare eden, yer değiştirmekten, kaybolmaktan ve batmaktan münezzeh bir müdebbir olduğuna hükmetti ve dedi ki: {إني وجهت وجهي للذي فطر السماوات والأرض} “Şüphesiz ben yüzümü, gökleri ve yeri yoktan var edene çevirdim” [el-En'âm: 79]. Aleyhisselâm bu ikisini, nur cisimlerini taşımaları ve karanlığın varlığında sebep olmaları dolayısıyla özellikle zikretti. Sonra onun aleyhisselâm bu bakışını ve ibret alma hususunda iki varlığın en şereflisini ve en yücesini nasıl seçtiğini düşünün! Bunda iki hikmet yönü vardır: Birincisi; kendisinden durum açıkça belli olduğunda diğerlerinde daha da açık hale gelecek olan en şerefli varlığı ibret konusu edinmedeki bakışın yüceliği ve basiretin nüfuzudur; böylece kavrama yakınlığı ile hidayetin yüceliğini birleştirmiştir. İkinci yön ise; bakan ile bakılan arasındaki uyum, kavrayış ve yüce fıtrat üzere cereyan ediştir. Bu, Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'e süt ve şarap sunulduğunda sütü alması, sütü seçtiğinde kendisine: 'Fıtratı seçtin!' denilmesi kabilindendir.

5055. Metin

فكان قد قيل: هذا النظر والاعتبار بالهام، لا نظر من أخلد إلى الأرض فعمد الضياء والظلام، وينبغي أن يعتمد في قصة إبراهيم ﵇ في هذا الاعتبار أنه ﷺ في قوله: {هذا ربي} إنما قصد قطع حجة من عبد شيئاً من ذلك إذ كان دين قومه، فبسط لهم الاعتبار والدلالة، وأخذ يعرض ما قد تنزه قدرُه عن الميل إليه، فهو كما يقول المناظر لمن يناظره: هب أن هذا على ما تقول.

Sanki şöyle denilmiştir: Bu bakış ve ibret alış ilhamladır; yere çakılıp kalarak ışığa ve karanlığa yönelen kimsenin bakışı gibi değildir. İbrahim aleyhisselâm'ın kıssasında bu ibret alma konusunda şuna itimat edilmelidir ki; o aleyhisselâm {هذا ربي} “Bu benim Rabbimdir” sözünde, ancak kavminin dini bu olduğu için bunlardan birine tapan kimsenin hüccetini kesmeyi kastetmiştir; bu sebeple onlara ibreti ve delili sergilemiş, kadrinin meyletmekten münezzeh olduğu şeyi farz olarak öne sürmeye başlamıştır. Bu, münazara yapan kimsenin hasmına: 'Farz edelim ki bu senin dediğin gibidir' demesi gibidir.

5056. Metin

يريد بذلك إذعان خصمه واستدعاءه للاعتبار حتى يكون غير مناظر له ما لا يعتقده، ليبني على ذلك مقصوده ليقلع خصمه وهو على يقين من أمره، فهذا ما ينبغي أن يعتمد هنا لقول يوسف ﵇ {ما كان لنا أن نشرك بالله من شيء} [يوسف: ٣٨] ، فالعصمة قد اكتنفتهم عما يتوهمه المبطلون ويتقوله المفترون، ويشهد لما قلناه قوله تعالى: {وتلك حجتنا آتيناها إبراهيم على قومه} [الأنعام: ٨٣] فهذه حال من علت درجته من الذين يسمعون، فمن الخلق من جعله الله سامعاً بأول وهلة وهذا مثال شاف في ذلك، ومنهم الميت، والموتى على ضربين: منهم من يزاح عن جهله وعمهه، ومنهم من يبقى في ظلماته ميتاً لا حراك به، يبين ذلك قوله تعالى: {أو من كان ميتاً فأحييناه وجعلنا له نوراً يمشي به في الناس كمن مثله في الظلمات ليس بخارج منها} [الأنعام: ١٢٢] ؛ ولما كانت السورة متضمنة جهات الاعتبار ومحركة إلى النظر ومعلنة من مجموع آيها أن المعتبر والمتأمل - وإن لم يكن متيقظاً بأول وهلة، ولا سامعاً أول محرك، ولا مستجيباً لأول سامع - قد ينتقل حاله عن جموده وغفلته إلى أن يسمع ويلحق بمن كان يتيقظ في أول وهلة؛ ناسب تحريكُ العباد وأمرهم بالنظر أن تقع الإشارة في صدر السورة إلى حالتين: حالة السامعين لأول وهلة، وحالة السامعين في ثاني حال، فقيل: {إنما يستجيب الذين يسمعون والموتى يبعثهم الله} [الأنعام: ٣٦] ولم تقع هنا إشارة إلى القسم الثالث مع العلم به، وهو الباقي على هموده وموته ممن لم يحركه زاجر ولا واعظ ولا اعتبار، ولأن هذا الضرب لو ذكر هنا لكان فيه ما يكسل من ضعفت همته، رجعت حالةُ ابتدائه، فقيل: {والموتى يبعثهم الله} وأطلق ليعمل الكل على هذا البعث من الجهل والتيقظ من سِنة الغفلة كما دعا لكل إلى الله دعاء واحداً فقيل: {يا أيها الناس اعبدوا ربكم} ثم اختلفوا في إجابة الداعي بحسب السوابق هكذا، وردّ هذا {والموتى يبعثهم الله} إسماعاً للكل، وفي صورة التساوي مناسبة للدعاء لتقوم الحجة على العباد، حتى إذا انبسطت الدلائل وانشرحت الصدور لتلقيها وتشبثت النفوس

Bununla [İbrâhim], hasmının boyun eğmesini ve ibret almaya yönelmesini istemektedir; ta ki inanmadığı bir şeyi ona karşı savunuyor olmasın, amacını bunun üzerine bina etsin ve hasmını, kendi durumundan kesin bir kanaat üzere iken [şüpheden] koparıp vazgeçirsin. Nitekim Yûsuf aleyhisselâm'ın {مَا كَانَ لَنَا أَنْ نُشْرِكَ بِاللَّهِ مِنْ شَيْءٍ} “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamız bizim için olacak şey değildir” [Yûsuf: 38] sözü sebebiyle burada da itimat edilmesi gereken [anlayış] budur. Zira bâtıl ehlinin kuruntularından ve iftiracıların uydurmalarından peygamberleri masumiyet (ismet) kuşatmıştır. Söylediğimize Yüce Allah'ın şu buyruğu da şahittir: {وَتِلْكَ حُجَّتُنَا آتَيْنَاهَا إِبْرَاهِيمَ عَلَى قَوْمِهِ} “İşte bu, kavmine karşı İbrâhim’e verdiğimiz delilimizdir” [el-En‘âm: 83]. İşte bu, dinleyenler içinden mertebesi yüce olan kimsenin durumudur. Zira yaratılanlardan öyleleri vardır ki Allah onları ilk anda işitir [anlar] kılmıştır; işte bu [örnek] bu konuda kâfi ve şifalı bir misaldir. Onlardan bir kısmı da ölüdür. Ölüler ise iki kısımdır: Bir kısmı cehaletinden ve körlüğünden kurtarılır; bir kısmı ise karanlıkları içinde kımıldayamaz bir ölü olarak kalır. Yüce Allah'ın şu buyruğu bunu açıklamaktadır: {أَوَمَنْ كَانَ مَيْتًا فَأَحْيَيْنَاهُ وَجَعَلْنَا لَهُ نُورًا يَمْشِي بِهِ فِي النَّاسِ كَمَنْ مَثَلُهُ فِي الظُّلُمَاتِ لَيْسَ بِخَارِجٍ مِنْهَا} “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse, karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak durumdaki kimse gibi midir?” [el-En‘âm: 122]. Sure, ibret yönlerini ihtiva ettiği, tefekküre sevk ettiği ve ayetlerinin tamamından ibret alıp düşünen kimsenin -ilk anda uyanmamış, ilk uyarıcıyı işitmemiş ve ilk davetçiye icabet etmemiş olsa bile- donukluğundan ve gafletinden sıyrılarak dinler hâle gelebileceğini ve ilk anda uyanan kimselere katılabileceğini ilan ettiği için; kulların harekete geçirilmesi ve tefekküre emredilmesi durumuna, surenin başında iki hâle işaret edilmesi uygun düşmüştür: İlk anda dinleyenlerin hâli ve ikinci durumda dinleyenlerin hâli. Bu sebeple: {إِنَّمَا يَسْتَجِيبُ الَّذِينَ يَسْمَعُونَ وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ} “Ancak [can kulağıyla] dinleyenler icabet eder. Ölüleri ise Allah diriltir” [el-En‘âm: 36] buyrulmuştur. Bilinmesine rağmen burada üçüncü kısma işaret edilmemiştir; o da hiçbir sakındırıcının, öğüt vericinin ve ibretin harekete geçirmediği, donukluğu ve ölümü üzere kalan kimsedir. Çünkü bu kısım burada zikredilseydi, azmi zayıf olan kimseyi tembelliğe sevk edecek bir husus bulunmuş olurdu. [Bu sebeple] başlangıç hâline dönüldü ve {وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ} “Ölüleri ise Allah diriltir” buyruldu. Herkes cehaletten bu dirilişe ve gaflet uykusundan uyanışa gayret etsin diye [ifade] mutlak bırakıldı; nitekim herkes Allah'a tek bir davetle çağrılarak: {يَا أَيُّهَا النَّاسُ اعْبُدُوا رَبَّكُمُ} “Ey insanlar! Rabbinize kulluk edin” buyrulmuş, sonra da ezeli takdirlerine göre davetçiye icabette böylece ihtilaf etmişlerdir. Herkese duyurmak üzere bu {وَالْمَوْتَى يَبْعَثُهُمُ اللَّهُ} “Ölüleri ise Allah diriltir” ifadesi getirilmiştir. Eşitlik suretinde olması, kullar aleyhine hüccetin ikame edilmesi için davete uygundur; ta ki deliller açığa çıkıp yayıldığında, göğüsler onları kabul etmeye açıldığında ve nefisler sarıldığında...

5058. Metin

وتعلقت بحسب ما قدر، وفاز بالخير أهله، قال تعالى بعد آي: {أو من كان ميتاً فأحييناه وجعلنا له نوراً يمشي به في الناس} [الأنعام: ١٢٢] وكان قد قيل لمن انتقل عن حالة الموت فرأى قدر نعمة الله عليه بإحيائه: هل يشبه الآن حالك النيرة - بما منحت حين اعتبرت - بحالك الجمادية؟ فاشكر ربك واضرع إليه في طلب الزيادة، واتعظ بحال من لزم حال موته فلم تغن عنه الآيات، وهو المشار إليه بقوله: {كمن مثله في الظلمات ليس بخارج منها} {إنا جعلنا على قلوبهم أكنة أن يفقهوه} {ولو أننا نزلنا إليهم الملائكة وكلمهم الموتى وحشرنا عليهم كل شيء قبلاً ما كانوا ليؤمنوا إلا أن يشاء الله}

takdir edildiği ölçüde bağlansın ve hayra ehil olanlar nail olsun. Birkaç ayet sonra Teâlâ şöyle buyurdu: {أو من كان ميتاً فأحييناه وجعلنا له نوراً يمشي به في الناس} “Ölü iken dirilttiğimiz ve kendisine insanlar arasında yürüyeceği bir nur verdiğimiz kimse...” [el-En'âm: 122]. Ölüm halinden çıkıp diriltilmesiyle Allah'ın üzerindeki nimetinin kadrini gören kimseye sanki şöyle denilmiştir: İbret aldığında sana bahşedilen şeyle şu anki nurlu halin, önceki cansız (cemâdât gibi olan) haline benzer mi? O halde Rabbine şükret, ziyadesini istemek için O'na yalvar ve ayetlerin kendisine fayda vermediği, ölüm hali üzere devam eden kimsenin durumundan ibret al! O kimse şu ayetle işaret edilendir: {كمن مثله في الظلمات ليس بخارج منها} “Karanlıklar içinde kalıp ondan hiç çıkamayacak kimse gibi midir?” {إنا جعلنا على قلوبهم أكنة أن يفقهوه} “Şüphesiz biz onu anlamasınlar diye kalplerinin üzerine örtüler gerdik...” {ولو أننا نزلنا إليهم الملائكة وكلمهم الموتى وحشرنا عليهم كل شيء قبلاً ما كانوا ليؤمنوا إلا أن يشاء الله} “Eğer biz onlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her şeyi karşılarına toplasaydık, Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi.”

5059. Metin

{سواء عليهم ءأنذرتهم أم لم تنذرهم لا يؤمنون} [البقرة: ٦] وكان القسم المتقدم الذي سمع لأول وهلة لم يكن ليقع ذكره هنا من جهة قصد أن أراه قدر هذه النعمة وإنقاذ المتصف بها من حيرة شك موقعها فيما تقدم من قوله {إنما يستجيب الذين يسمعون} [الأنعام: ٣٦] فذكر هنا ما هو واقع في إراءة قدر نعمة الإنقاذ والتخليص من عمى الجهل، هذا حال من انتقل بتوفيق الله وحال من بقي على موته، أو يكون الضربان قد شملهما قوله {أو من كان ميتاً فأحييناه} [الأنعام: ١٢٢] وأما الثاني وهو الذي ثبتت فيه صورة النقل فأمره صريح من الآية وأما الضرب الأول وهو السامع لأول

{سواء عليهم ءأنذرتهم أم لم تنذرهم لا يؤمنون} “Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar” [el-Bakara: 6]. İlk anda işiten önceki kısım, bu nimetin kadrini göstermek ve onunla vasıflanan kimseyi şüphe hayretinden kurtarmak kastı yönüyle burada zikredilmeyecek durumdaydı; zira onun yeri daha önce geçen: {إنما يستجيب الذين يسمعون} “Ancak kulak verenler davete icabet eder” [el-En'âm: 36] ayetidir. Dolayısıyla burada cehalet körlüğünden kurtarma ve arındırma nimetinin kadrini göstermede vaki olan husus zikredildi. Bu, Allah'ın tevfikı ile intikal eden kimsenin ve ölümü üzere kalan kimsenin halidir. Yahut her iki kısım da O'nun: {أو من كان ميتاً فأحييناه} “Ölü iken dirilttiğimiz... kimse mi?” [el-En'âm: 122] buyruğuna dahil olmuştur. İkinci kısma, yani intikal sureti kendisinde sabit olan kimseye gelince; onun durumu ayetten gayet açıktır. İlk kısma, yani cehalet ve şüphelerin hücumundan ismetin (ilahi korumanın) koruyucusu sayesinde külfeti giderilmiş olarak ilk

5060. Metin

وهلة المكفي المؤنة لواقي العصمة من طوارق الجهل والشكوك، فدخوله تحت مقتضى هذا اللفظ من حيث إن وقايته تلك أو سماعه بأول وهلة ليس من جهته ولا بما سبق أو تكلف، بل بإسداء الرحمة وتقديم النعمة، ولو أبقاه لنفسه أو وكله إليها لم يكن كذلك {وما بكم من نعمة فمن الله} [النحل: ٥٣] ، فبهذا النظر قد تكون الآية قد شملت الضروب الثلاثة وهو أولى، أما سقوط الضرب الثالث من قوله: {إنما يستجيب الذين يسمعون} [الأنعام: ٣٦] فلِما تقدم - والله أعلم بما أراد؛ ولما تضمنت هذه السورة الكريمة من بسط الاعتبار وإبداء جهات النظر ما إذا تأمله المتأمل علم أن حجة الله قائمة على العباد، وأن إرسال الرسل رحمة ونعمة وفضل وإحسان، وإذا كانت الدلالات مبسوطة والموجودات مشاهدة مفصحة، ودلالة النظر من سمع وأبصار وأفئدة موجدة، فكيف يتوقف عاقل في عظيم رحمته تعالى بإرسال الرسل! فتأكدت الحجة وتعاضدت البراهين، فلما عرف الخلق لقيام الحجة عليهم بطريقي الإصغاء إلى الداعي والاعتبار بالصنعة؛ قال تعالى: {قل فلله الحجة البالغة} [الأنعام: ١٤٩] {فقد جاءكم بينة من ربكم وهدى ورحمة} [الأنعام: ١٥٧] فيما عذر المعتذر بعد هذا؟ أتريدون كشف الغطاء ورؤية الأمر عياناً! لو استبصرتم لحصل لكم ما منحتم، {هل ينظرون إلا أن تأتيهم الملائكة أو يأتي ربك أو يأتي بعض آيات ربك} [الأنعام: ١٥٨] ، ثم ختمت السورة من التسليم والتفويض

anda işiten kimseye gelince; onun bu lafzın muktezası altına girmesi şu cihettendir: Onun bu korunması veya ilk anda işitmesi kendi tarafından, geçmiş bir haliyle veya bir külfetle değil; bilakis rahmetin ihsan edilmesi ve nimetin önceden verilmesiyledir. Eğer onu kendi haline bıraksaydı veya nefsine havale etseydi böyle olmazdı: {وما بكم من نعمة فمن الله} “Sizde bulunan her nimet Allah’tandır” [en-Nahl: 53]. İşte bu bakışla ayet üç kısmı da kapsamış olabilir ki en uygun olanı da budur. Üçüncü kısmın O'nun: {إنما يستجيب الذين يسمعون} “Ancak kulak verenler davete icabet eder” [el-En'âm: 36] buyruğundan düşmesi ise daha önce geçen sebeptendir; Allah neyi murad ettiğini en iyi bilendir. Bu yüce sure ibret almayı sergilemeyi ve akıl yürütme yönlerini ortaya koymayı içerdiğinden, düşünen bir kimse bunu düşündüğünde Allah'ın hüccetinin kullar üzerine kaim olduğunu, peygamberler göndermenin bir rahmet, nimet, lütuf ve ihsan olduğunu anlar. Deliller sergilenmiş, mevcudat gözler önünde açıkça konuşurken, işitme, görme ve kalplerden oluşan akıl yürütme delili mevcut iken, aklı başında bir kimse Teâlâ'nın peygamberler göndermek suretiyle gösterdiği büyük rahmetinde nasıl tereddüt edebilir! Böylece hüccet pekişmiş ve bürhanlar birbirini desteklemiştir. Yaratılanlar, davetçiye kulak verme ve sanatı ibretle inceleme yollarıyla aleyhlerine hüccetin kaim olmasıyla bunu bilince; Teâlâ buyurdu ki: {قل فلله الحجة البالغة} “De ki: 'En kesin delil Allah’ındır'” [el-En'âm: 149]. {فقد جاءكم بينة من ربكم وهدى ورحمة} “İşte size Rabbinizden açık bir delil, bir hidayet ve bir rahmet geldi” [el-En'âm: 157]. Bundan sonra mazeret beyan edenin mazereti ne olabilir? Perdenin kaldırılmasını ve işi gözle görmeyi mi istiyorsunuz! Eğer basiretle baksaydınız size bahşedilen şey hasıl olurdu: {هل ينظرون إلا أن تأتيهم الملائكة أو يأتي ربك أو يأتي بعض آيات ربك} “Onlar ancak kendilerine meleklerin gelmesini veya Rabbinin gelmesini yahut Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar?” [el-En'âm: 158]. Sonra sure teslimiyet ve tefvîzden

5061. Metin

بما يجدي مع قوله: {فلو شاء لهداكم أجمعين} [الأنعام: ١٤٩] وحصل من السور الأربع بيان أهل الصراط المستقيم وطبقاتهم في سلوكهم وما ينبغي لهم التزامه أو تركه، وبيان حال المتنكبين عن سلوكه من اليهود والنصارى وعبدة الأوثان والمجوس - انتهى.

O'nun: {فلو شاء لهداكم أجمعين} “Eğer O dileseydi, hepinizi doğru yola iletirdi” [el-En'âm: 149] buyruğuyla fayda verecek olan şeyle mühürlendi. Bu dört sureden dosdoğru yol ehli, onların sülûkündeki mertebeleri ve sarılmaları yahut terk etmeleri gereken hususlar ile Yahudilerden, Hristiyanlardan, putperestlerden ve Mecusilerden o yoldan sapanların hali ortaya çıkmış oldu -[İbnü'z-Zübeyr'in sözü] bitti-.

5062. Metin

ولما كان علم جميع أحوال المخلوق دالاً على أن العلم بها هو خالقه، وأن من ادعى أن خالقه عاجز عن ضبط مملكته: عن كشف غيره لعوراتها وعلم ما لا يعلمه هو منها، فلم يكن إلهاً، وكان الإله هو العالم وحده، وكان المحيط العلم لا يعسر عليه تمييز التراب من التراب، وكان ﷺ يخبرهم عن الله من مغيبات أسرارهم وخفايا أخبارهم مما يقصون منه العجب ويعلمون منه إحاطة العلم حتى قال أبو سفيان بن حرب يوم الفتح: لو تكلمت لأخبرت عني هذه الحصباء، قال تعالى عاطفاً {هو الذي} دالاً على الوحدانية بشمول العلم بعد قيام الدليل على تمام القدرة والاختيار، لأن إنكارهم المعاد لأمرين: أحدهما ظن أن المؤثر في الأبدان امتزاج الطبائع وإنكار أن المؤثر هو قادر مختار، والثاني أنه - على تقدير تسليم الاختيار - غير عالم بالجزئيات، فلا يمكنه تمييز بدن زيد عن أجزاء بدن عمرو، فإذا قام الدليل على

Mahlukatın bütün hallerinin bilinmesi, onları bilenin onların yaratıcısı olduğuna; yaratıcısının mülkünü zapt etmekten, başkasının onun gizliliklerini açığa çıkarmasından ve kendisinin mülkünden bilmediği şeyleri başkasının bilmesinden aciz olduğunu iddia eden kimsenin ilah olamayacağına; tek bilenin sadece ilah olduğuna ve ilmi kuşatıcı olana toprağı topraktan ayırt etmenin güç gelmeyeceğine delalet ettiği için; ve sallallâhu aleyhi ve sellem onlara Allah'tan gayb sırlarını ve gizli haberlerini haber verip onlar da bundan hayretler naklederek ilmin kuşatıcılığını bildiklerinden -hatta Ebû Süfyân bin Harb fetih günü: 'Eğer konuşursam şu çakıl taşları benden haber verir' demiştir-; Teâlâ tam kudret ve ihtiyara delil kaim olduktan sonra ilmin şümulüyle vahdaniyete delalet eden şu buyruğunu atfetti: {هو الذي} “O, O'dur ki...” Zira onların ahireti inkârı iki sebeptendir: Birincisi, bedenlerde tesir edenin tabiatların karışımı olduğunu zannetmek ve tesir edenin kadir ve muhtar olduğunu inkâr etmektir. İkincisi ise, ihtiyarın teslim edilmesi takdirinde bile, O'nun cüz'iyyatı bilmediği, dolayısıyla Zeyd'in bedenini Amr'ın bedeninin cüzlerinden ayırt edemeyeceği zannıdır. Sübhânehu'nun

5063. Metin

كمال قدرته سبحانه واختياره وشمول علمه لجميع المعلومات: الكليات والجزئيات، زالت جميع الشبهات: {هو الله} أي الذي له هذا الاسم المستجمع لجميع الأسماء الحسنى والصفات العلى المدعو به تألهاً له وخضوعاً وتعبداً، وعلق بهذا المعنى قوله: {في السماوات} لأن من في الشيء يكون متصرفاً فيه.

kudretinin ve ihtiyarının kemaline, ilminin küllî ve cüz'î bütün malûmatı kuşatıcılığına delil kaim olunca bütün şüpheler zail oldu: {هو الله} “O Allah'tır” yani bütün esmâ-i hüsnâyı ve âlî sıfatları kendisinde toplayan, O'na kulluk, boyun eğme ve ibadet amacıyla kendisiyle dua edilen bu isme sahip olandır. Bu mana ile şu buyruğunu irtibatlandırdı: {في السماوات} “Göklerde...” Çünkü bir şeyin içinde olan, onda tasarruf sahibi olur.

5064. Metin

ولما كان الخطاب لمنكري البعث أكد فقال: {وفي الأرض} أي هذه صفته دائماً على هذا المراد من أنه سبحانه ثابت له هذا الاسم الذي تفرد به على وجه التأله والتعبد في كل من جهتي العلو والسفل، ولا يفهم ذو عقل صحيح ما يقتضيه الظاهر من أنه محوي، فإن كل محوي منحصر محتاج إلى حاويه وحاصره، ضعيف التصرف فيما وراءه، ومن كان محتاجاً نوع احتياج لا يصلح للألوهية والمشيئة لحديث الجارية: أين الله؟ قالت: في السماء، ومحجوج بحديث: «أنت الأول فليس قبلك شيء، وأنت الآخر فليس بعدك شيء، وأنت الظاهر فليس فوقك شيء، وأنت الباطن فليس دونك شيء» فإن ظاهره منافٍ لظاهر الأول، وظاهر هذا مؤيد بقاطع النقل من أنه غير محتاج، ومؤيد بصحيح النقل {ليس كمثله شيء} أي لا في ذاته ولا صفاته ولا شيء من شؤونه، و «قد كان الله ولا شيء معه» ، وحديث «ليس فوقك شيء» - رواه مسلم والترمذي وابن ماجه في الدعوات وأبو داود في الأدب عن أبي هريرة ﵁ والله الموفق.

Hitap dirilişi inkâr edenlere yönelik olunca tekit ederek buyurdu ki: {وفي الأرض} “Ve yerdedir.” Yani hem yücelik hem de aşağılık yönlerinin her birinde ilah edinilme ve ibadet edilme cihetiyle tek olduğu bu ismin Sübhânehu için sabit olduğu muradıyla, bu O'nun daimi sıfatıdır. Sağlam akıl sahibi bir kimse, O'nun bir mekân tarafından kuşatıldığını gerektiren zahiri anlamı çıkarmaz; zira kuşatılan her şey sınırlıdır, kendisini kuşatana ve sınırlandırana muhtaçtır, onun ötesinde tasarrufu zayıftır. Bir çeşit ihtiyacı olan kimse ise ilahlığa ve [mutlak] meşiete elverişli değildir. Bu, cariyenin: 'Allah nerede?' sorusuna: 'Göktedir' demesi hadisiyle ve şu hadisle delillendirilir: «Sen Evvel'sin, Senden önce hiçbir şey yoktur; Sen Âhir'sin, Senden sonra hiçbir şey yoktur; Sen Zâhir'sin, Senin üstünde hiçbir şey yoktur; Sen Bâtın'sın, Senin ötende hiçbir şey yoktur.» Zira bunun zahiri birincinin zahirine zıttır; bunun zahiri ise O'nun muhtaç olmadığına dair kesin nakille ve şu sahih nakille desteklenmiştir: {ليس كمثله شيء} “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur” yani ne zatında ne sıfatlarında ne de işlerinden hiçbir şeyde O'nun benzeri yoktur; ve: «Allah vardı ve O'nunla birlikte hiçbir şey yoktu» hadisiyle, ayrıca Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan rivayetle Müslim, Tirmizî, İbn Mâce'nin 'Deavât'ta ve Ebû Dâvûd'un 'Edeb'de rivayet ettiği «Senin üstünde hiçbir şey yoktur» hadisiyle teyit edilmiştir. Muvaffak kılan Allah'tır.

5065. Metin

ولما كان المراد إثبات أن علمه تعالى محيط، نسبةُ كل من الخفي والجلي إليه على السواء، وكان السياق هنا للخفي فإنه في بيان خلق الإنسان وعجيب صنعه فيه بما خلق فيه من إدراك المعاني وهيأه له من قبل أن يقدر على التعبير عنه، ثم أقدره على ذلك؛ قدم الخفي فقال شارحاً لكونه لا يغيب عنه شيء: {يعلم سركم} .

Teâlâ'nın ilminin kuşatıcı olduğunu, gizli ve aşikâr olanın her birinin O'na nispetinin eşit olduğunu ispat etmek murad edildiği; buradaki bağlam ise insanın yaratılışı, onu ifade etmeye muktedir olmadan önce onda manaları idrak etme kabiliyeti yaratıp hazırlaması, sonra da buna muktedir kılması suretiyle onda sergilediği hayret verici sanatın beyanında olduğu için gizli olan hakkında olduğundan; gizli olanı öne alarak Kendisine hiçbir şeyin gizli kalmadığını açıklamak üzere buyurdu ki: {يعلم سركم} “Gizlinizi bilir.”

5066. Metin

ولما كان لا ملازمة بين علم السر والجهر لأنه قد يكون في الجهر لفظ شديد يمنع اختلاط الأصوات فيه من علمه، صرح به فقال: {وجهركم} ونسبة كل منها إليه على حد سواء، ولا توصف واحدة منها بقرب في المسافة إليه ولا بد؛ ولما كان السر والجهر شائعين في الأقوال، وكانت الأقوال تتعلق بالسمع، ذكر ما يعمهما وهو شائع في الأفعال المتعلقة بالبصر فقال: {ويعلم ما تكسبون} فأفاد ذلك صفتي السمع والبصر مع إثبات العلم، فلما تظاهرت الأدلة وتظافرت الحجج وهم عنها ناكبون، وصل بذلك في جملة حالية قولَه، معرضاً عنهم إيذاناً باستحقاقهم شديد الغضب: {وما تأتيهم} أي هؤلاء الذين هم أهل للإعراض عنهم، وأعرق في النفي بقوله: {من آية} أي علامة على صحة ما دعاهم إليه رسولهم ﷺ، وبعض بقوله: {من آيات ربهم} أي المحسن إليهم بنصب الأدلة وإفاضة العقول وبعث الرسول {إلاّ كانوا عنها معرضين} أي هذه صفتهم دائماً قصداً للعناد لئلا يلزمهم الحجة، ويجوز أن يكون

Gizliyi bilmek ile açığı bilmek arasında zorunlu bir birliktelik (mülâzemet) olmadığı için -zira açıkta, seslerin birbirine karışması sebebiyle bilinmesini engelleyen şiddetli bir lafız bulunabilir- onu açıkça belirterek buyurdu ki: {وجهركم} “Ve açığınızı [bilir].” Her birinin O'na nispeti eşit düzeydedir; bunlardan hiçbiri O'na mesafe yakınlığı veya uzaklığı ile nitelenemez. Gizli ve açık sözlerde yaygın olduğu, sözler de işitmeyle irtibatlı bulunduğu için; görmeyle irtibatlı fiillerde yaygın olan ve her ikisini de kapsayan şeyi zikrederek buyurdu ki: {ويعلم ما تكسبون} “Ve kazandıklarınızı da bilir.” Böylece bu durum, ilmin ispatıyla birlikte işitme ve görme sıfatlarını da ifade etti. Deliller birbirini destekleyip hüccetler kuvvetlendiği halde onlar bunlardan sapan kimseler olunca; onlardan yüz çevirerek ve şiddetli bir gazabı hak ettiklerini bildirerek bir hal cümlesi içinde O'nun şu buyruğunu buna bağladı: {وما تأتيهم} “Onlara gelmez” yani kendilerinden yüz çevrilmeye layık olan bu kimselere [gelmez]; nefiydeki köklülüğü şu buyruğuyla pekiştirdi: {من آية} “Hiçbir ayet” yani peygamberleri sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendilerini davet ettiği şeyin doğruluğuna dair hiçbir delil; ve şu buyruğuyla bir kısmını belirtti: {من آيات ربهم} “Rablerinin ayetlerinden...” yani delilleri dikmek, akılları bahşetmek ve peygamberi göndermek suretiyle kendilerine ihsanda bulunan Rablerinin ayetlerinden; {إلاّ كانوا عنها معرضين} “...ki mutlaka ondan yüz çevirmiş olmasınlar.” Yani hüccet aleyhlerine sabit olmasın diye inat kastıyla bu onların daimi sıfatıdır. Bunun

5067. Metin

ذلك معطوفاً على «يعدلون» .

«Ye'dilûn» (denk tutuyorlar) ifadesine matuf olması da caizdir.

5068. Metin

ولما كان إعراضهم عن النظر سبباً لتكذيبهم، وهو سبب لتعذيبهم قال: {فقد كذبوا} أي أوقعوا تكذيب الصادق {بالحق} أي بسبب الأمر الثابت الكامل في الثبات كله. لأن الآيات كلها متساوية في الدلالة على ما تدل عليه الواحدة منها {لما جآءهم} أي لم يتأخروا عند المجيء أصلاً لنظر ولا لغيره، وذلك أدل ما يكون على العناد.

Düşünmekten yüz çevirmeleri yalanlamalarına sebep, bu da azap görmelerine sebep olduğu için buyurdu ki: {فقد كذبوا} “Nitekim yalanladılar” yani sadık olanı yalanladılar; {بالحق} “Hakkı...” yani bütünüyle sebatında kâmil olan sabit emir sebebiyle [yalanladılar]. Çünkü ayetlerin tamamı, tek bir ayetin delalet ettiği şeye delalet etmede eşittir. {لما جآءهم} “Kendilerine geldiğinde...” Yani geldiği anda düşünmek veya başka bir sebep için hiçbir şekilde gecikmediler; bu da inadın en açık göstergesidir.

5069. Metin

ولما كان الإعراض عن الشيء هكذا فعل المكذب المستهزئ الذي بلغ بتكذيبه الغايةَ القصوى، وهي الاستهزاء، قال: {فسوف يأتيهم} أي بوعد صادق لا خلف فيه عند نزول العذاب بهم وإن تأخر إتيانه {أنباء ما كانوا} أي جبلة وطبعاً {به يستهزئون} أي يجددون الهزء به بغاية الرغبة في طلبه، وهو أبعد شيء عن الهزء، والنبأ: الخبر العظيم، وهو الذي يكون معه الجزاء، وأفاد تقديم الظرف أنهم لم يكونوا يهزؤون بغير الحق الكامل - كما ترى كثيراً من المترفين لا يعجب من العجب ويعجب من غير العجب، أو أنه عد استهزاءهم بغيره بالنسبة إلى الاستهزاء به عدماً.

Bir şeyden bu şekilde yüz çevirmek, yalanlamasıyla en son sınıra, yani alay etmeye varan yalanlayıcı ve alaycının fiili olduğu için buyurdu ki: {فسوف يأتيهم} “Yakında onlara gelecektir” yani gelişi gecikse bile üzerlerine azap indiğinde asla hilafı olmayan sadık bir vaatle gelecektir; {أنباء ما كانوا} “Haberleri, oldukları şeylerin...” yani cibilliyet ve tabiat olarak; {به يستهزئون} “Onunla alay etmekte...” Yani onu talep etmede son derece istekli olarak onunla alayı tazeliyorlardı; halbuki o, alay edilmekten en uzak şeydir. 'Nebe' (haber), büyük haber demektir ki kendisiyle birlikte ceza bulunur. Zarfın öne alınması, onların kâmil haktan başkasıyla alay etmediklerini ifade etmiştir -nitekim pek çok lüks düşkününün şaşılacak şeye şaşırmayıp şaşılmayacak şeye şaşırdığını görürsün-; yahut onların O'ndan başkasıyla alay etmelerini O'nunla alay etmelerine nispetle yok hükmünde saymıştır.

5070. Metin

ولما أخبر بتكذيبهم على هذا الوجه وتوعدهم بتحتم تعذيبهم، أتبعه ما يجري مجرى الموعظة والنصيحة، فعجب من تماديهم مع ما علموا

Onların bu şekildeki yalanlamalarını haber verip azaplarının kesinleştiğini tehdit edince; bunun peşinden vaaz ve nasihat yerine geçen hususu getirdi. Bildikleri halde [küfürde] taşkınlık etmelerine hayret etti;

5071. Metin

من إهلاك من كان أشد منهم قوة وأكثر جمعاً وجنى من سوابغ النعم بما لم يعتبروه فيه مع ما ضموه إلى تحقق أخبارهم من مشاهدة آثارهم وعجيب اصطناعهم في أبنيتهم وديارهم مستدلاً بذلك على تحقيق ما قبله من التهديد على الاستهزاء، فقال مقرراً منكراً موبخاً معجباً: {ألم يروا} ودل على كثرة المخبر عنهم تهويلاً للخبر بقوله: {كم أهلكنا} .

kendilerinden daha güçlü, daha çok toplanmış ve kendisinde ibret almadıkları bol nimetlerden daha fazla devşirmiş olan kimselerin helakinden haberdar olmalarına; haberlerinin doğruluğuna binalarında ve yurtlarındaki eserlerini ve hayret verici sanatlarını görmeyi de eklemelerine rağmen hayret etti. Bununla alay etmeye dair önceki tehdidin gerçekleştiğine delil getirerek takrir, inkâr, azarlama ve taaccüp yoluyla buyurdu ki: {ألم يروا} “Görmediler mi?” Haberin dehşetini bildirmek için hakkında haber verilenlerin çokluğuna şu buyruğuyla delalet etti: {كم أهلكنا} “Nice... helak ettiğimizi?”

5072. Metin

ولما كان المراد ناساً معينين لم يستغرقوا زمن القبل، وهم أهل المكنة الزائدة كقوم نوح وهود وصالح، أدخل الجار فقال: {من قبلهم} وبيَّنَ {كم} بقوله: {من قرن} أي جماعة مقترنين في زمان واحد، وهم أهل كل مائة سنة - كما صححه القاموس لقول النبي ﷺ لغلام: «عش قرناً» ، فعاش مائة. هذا نهاية القرن، والأقرب أنه لا يتقدر، بل إذا انقضى أكثر أهل عصر قيل: انقضى القرن، ودل على ما شاهدوا من آثارهم بقوله: {مكناهم} أي ثبتناهم بتقوية الأسباب من البسطة في الأجسام والقوة في الأبدان والسعة في الأموال {في الأرض} أي بالقوة والصحة والفراغ ما لم نمكنكم، ومكنا لهم بالخصب والبسطة والسعة {ما لم نمكن} أي تمكيناً لم نجعله {لكم} أي نخصكم به، فالآية من الاحتباك أو شبهه، والالتفات من

Nûh, Hûd ve Sâlih kavmi gibi önceki zamanı bütünüyle kaplamayan, fazla imkân sahibi belirli insanlar murad edildiği için harf-i cerri dahil edip buyurdu ki: {من قبلهم} “Kendilerinden önce...” Ve {كم} (nice) lafzını şu buyruğuyla açıkladı: {من قرن} “Nesilden...” Yani aynı zamanda bir araya gelmiş topluluktan; onlar her yüz yılın ehlidir -nasihat ettiği bir çocuğa Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Bir asır (karn) yaşa» buyurması ve onun da yüz yıl yaşaması sebebiyle el-Kāmûs'un tashih ettiği üzere-. Bu, karnın azamisidir; en yakın olanı ise takdir edilmemesidir, bilakis bir asır ehlinin çoğu gittiğinde: 'Karn (nesil) tükendi' denilir. Onların gördükleri eserlerine şu buyruğuyla delalet etti: {مكناهم} “Kendilerine imkân vermiştik” yani bedenlerdeki irilik, gövdelerdeki güç ve mallardaki genişlik gibi sebepleri kuvvetlendirmek suretiyle onları yerleştirmiştik; {في الأرض} “Yeryüzünde...” Yani güç, sağlık ve boş vakitle size vermediğimiz imkânı verdik; bereket, genişlik ve bollukla onlara imkân tanıdık; {ما لم نمكن} “Vermediğimiz imkânı...” Yani kılmadığımız bir yerleşmeyi, {لكم} “Size...” Yani size has kılmadığımız [şeyi]. Ayet ihtibâk (karşılıklı hazif) veya benzeri kabildendir.

5073. Metin

الغيبة إلى الخطاب لئلا يلتبس الحال، لأن ضمير الغائب يصلح لكل من المفضول والفاضل، ولا يُبقي اللبس التعبيرُ بالماضي في قوله {وأرسلنا السماء} أي المطر تسمية للشيء باسم سببه أو السحاب {عليهم} . ولما كان المراد المطر، كان التقدير: حال كونه {مدراراً} أي ذا سيلان غزير متتابع لأنه صفة مبالغة من الدر، قالوا: ويستوي فيه المذكر والمؤنث.

Gaipten muhataba iltifat ise durumun karışmaması içindir; zira gaip zamiri hem üstün olana hem de daha aşağı olana elverişlidir. O'nun: {وأرسلنا السماء} “Ve göğü gönderdik” yani bir şeyi sebebinin adıyla anarak yağmuru veya bulutu [gönderdik], {عليهم} “Üzerlerine...” buyruğunda geçmiş zaman kipinin kullanılması iltibası gidermez. Murad yağmur olunca takdir şöyledir: {مدراراً} “Bol bol dökülen...” halinde iken, yani gür ve ardı arkası kesilmeyen bir akışa sahip olarak gönderdik; çünkü bu 'derr' kökünden mübalağa sıfatıdır. Dediler ki: Müzekker ve müennesi bu lafızda eşittir.

5074. Metin

ولما ذكر نفعهم بماء السماء، وكان غير دائم، أتبعه ماء الأرض لدوامه وملازمته للبساتين والرياض فقال: {وجعلنا الأنهار تجري} ولما كان عموم الماء بالأرض وبُعده مانعاً من تمام الانتفاع بها، أشار إلى قربه وعدم عموم الأرض به بالجار فقال: {من تحتهم} أي على وجه الأرض وأسكناه في أعماقها فصارت بحيث إذا حفرت نَبَعَ منها من الماء ما يجري منه نهر.

Onlara gök suyuyla olan menfaati zikredip bu da sürekli olmayınca; devamlılığı ve bahçelerle çayırlara ayrılmazlığı sebebiyle yerin suyunu onun peşinden getirerek buyurdu ki: {وجعلنا الأنهار تجري} “Ve nehirleri akar kıldık” Suyun yeryüzünü tamamen kaplaması ve uzaklığı ondan tam olarak faydalanmaya mani olduğu için, harf-i cer ile suyun yakınlığına ve yeryüzünü tamamen kaplamadığına işaret ederek buyurdu ki: {من تحتهم} “Altlarından...” yani yeryüzünün yüzeyinde ve onu derinliklerinde iskân ettik; öyle ki kazıldığı zaman nehir akacak kadar su fışkırır hale geldi.

5075. Metin

ولما كان من المعلوم أنه من الماء كل شيء حي، فكان من أظهر الأشياء أنه غرز نباتهم واخضرت سهولهم وجبالهم، فكثرت زروعهم وثمارهم، فاتسعت أحوالهم وكثرت أموالهم فتيسرت آمالهم، أعلم سبحانه أن ذلك ما كان إلاّ لهوانهم استدراجاً لهم بقوله مسبباً عن ذلك: {فأهلكناهم} أي بعظمتنا {بذنوبهم} أي التي كانت عن بطرهم النعمةَ

Her canlı şeyin sudan olduğu bilindiğinden; bitkilerinin fışkırdığı, ovalarının ve dağlarının yeşerdiği, ekinlerinin ve meyvelerinin çoğaldığı, böylece hallerinin genişleyip mallarının arttığı ve emellerinin kolaylaştığı en zahir şeylerden olunca; Sübhânehu bunun ancak onları istidrac yoluyla aşağılamak için olduğunu, buna sebep kılarak şu buyruğuyla bildirdi: {فأهلكناهم} “Bunun üzerine onları helak ettik” yani azametimizle [helak ettik]; {بذنوبهم} “Günahları sebebiyle...” Yani nimete karşı nankörlük ve şımarıklıklarından kaynaklanan [günahları sebebiyle].

5076. Metin

ولم نبال بهم ولا أغنت عنهم نعمهم.

Onlara aldırış etmedik ve nimetleri de kendilerine hiçbir fayda vermedi.

5077. Metin

ولما كان الإنسان ربما أبقى على عبده أو صاحبه خوفاً من الاحتياج إلى مثله، بين أنه سبحانه غير محتاج إلى شيء فقال: {وأنشأنا} ولما كان سبحانه لم يجعل لأحد الخلد، أدخل الجار فقال: {من بعدهم} أي فيما كانوا فيه {قرناً} ودل على أنه لم يُبق من المهلكين أحداً، وأن هذا القرن الثاني لا يرجع إليهم بنسب بقوله: {آخرين} ولم ينقص ملكُنا شيئاً، فاحذروا أن نفعل بكم كما فعلنا بهم، وهذه الآية مثل آية الروم {أو لم يسيروا في الأرض} [الروم: ٩]- الآية، فتمكينهم هو المراد بالشدة هناك، والتمكين لهم هو المراد بالعمارة، والإهلاكُ بالذنوب هو المراد بقوله {فما كان الله ليظلمهم} [الروم: ٩] و [التوبة: ٧٠]- إلى آخر الآيتين.

İnsan bazen benzerine muhtaç olma korkusuyla kölesini veya arkadaşını koruyup yaşatabileceğinden; Sübhânehu hiçbir şeye muhtaç olmadığını açıklayarak buyurdu ki: {وأنشأنا} “Ve var ettik.” Sübhânehu hiç kimseye ebedilik kılmadığı için harf-i cerri dahil edip buyurdu ki: {من بعدهم} “Onların ardından...” yani onların içinde bulundukları durumda; {قرناً} “Bir nesil...” Ve helak edilenlerden hiçbir kimseyi bırakmadığına ve bu ikinci neslin soy bağıyla onlara dayanmadığına şu buyruğuyla delalet etti: {آخرين} “Başka...” Mülkümüzden de hiçbir şey eksilmedi. Onlara yaptığımız gibi size de yapmamızdan sakının! Bu ayet Rûm Suresi'ndeki: {أو لم يسيروا في الأرض} “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?” [er-Rûm: 9] ayeti gibidir. Oradaki 'şiddet' ile onların mekân tutması murad edilmiştir; 'imâr' (toprağı işleyip imar etmek) ile de onlara imkân verilmesi kastedilmiştir. Günahlar sebebiyle helak ise: {فما كان الله ليظلمهم} “Allah onlara zulmedecek değildi” [er-Rûm: 9 ve et-Tevbe: 70] ayetleriyle murad edilen husustur; iki ayetin sonuna kadar.

5078. Metin

ولما كانت ترجمة ما مضى: ثم هم يعدلون بربهم غيرَه ويكذبونك فيما جئت به من الحق مع ما أوضحت عليه من الحجج ونصبت من الدلائل، وكان ﷺ شديد الحرص على إيمانهم، كان المقام يقتضي أن يقول لسان الحال: أنزل عليهم يا رب ما ينتقلون به من النظر بالفكر إلى العيان كما اقترحوا عليّ، فأخبره أنهم لا يؤمنون بذلك، بقوله عطفاً على {وما تأتيهم من آية} تحقيقاً له وتصويراً في جريته: {ولو نزلنا} أي على ما لنا من العظمة {عليك كتاباً} أي مكتوباً من السماء

Geçmişin açıklaması: 'Sonra onlar Rablerine başkasını denk tutuyorlar ve üzerinde hüccetleri açıkladığın ve delilleri diktiğin halde getirdiğin hak hususunda seni yalanlıyorlar' şeklinde olunca; ve sallallâhu aleyhi ve sellem onların iman etmelerine son derece hırslı bulunduğundan; makam, hal dilinin şöyle demesini gerektiriyordu: 'Rabbim! Bana teklif ettikleri gibi, fikirle bakmaktan gözle görmeye intikal edecekleri şeyi üzerlerine indir.' Bunun üzerine Teâlâ, {وما تأتيهم من آية} “Onlara hiçbir ayet gelmez ki...” buyruğuna atfederek, bunu pekiştirmek ve akışını tasvir etmek üzere onların buna inanmayacaklarını haber verip buyurdu ki: {ولو نزلنا} “Eğer indirseydik” yani azametimize yakışır şekilde, {عليك كتاباً} “Sana bir kitap...” yani gökten yazılmış bir kitap,

5079. Metin

{في قرطاس} أي ورق، إجابة لما أشار عليهم اليهود باقتراحه، ثم حقق أنه واضح الأمر، ليس بخيال ولا فيه نوع لبس بقوله: {فلمسوه} أي زيادة على الرؤية. وزاد في التحقيق والتصوير ودفع التجوز بقوله: {بأيديهم لقال} وأظهر ولم يضمر تعليقاً للحكم بالوصف وتنبيهاً على أن من الموجودين من يسكت ويؤمن ولو بعد ذلك فقال: {الذين كفروا} أي حكماً بتأبد كفرهم ستراً للآيات عناداً ومكابرة، ولعله أسقطُ منهم إشارة إلى عموم دعوته، أي من العرب ومن غيرهم من أمة دعوتك ولا سيما اليهود المشار إلى تعنتهم وكذبهم بقوله {يسئلك أهل الكتاب أن تنزل عليهم كتاباً من السماء} [النساء: ١٥٣] {إن} أي ما {هذا إلاّ سحر} أي تمويه وخيال لا حقيقة له، وزادوا في الوقاحة فقالوا: {مبين} أي واضح ظاهر، قال صاحب كتاب الزينة: معنى السحر في كلام العرب التعليل بالشيء والمدافعة به والتعزير بشيء لا محصول له، يقال: سحره - إذا علله وعزره وشبه عليه حتى لا يدري من أين يتوجه ويقلب عن وجهه، فكأن السحرة يعللون الناس بالباطل ويشبهون الباطل في صورة الحق ويقلبونه عن جهته.

{في قرطاس} “Bir kâğıt içinde...” Yani kâğıtta; Yahudilerin onlara teklif etmesini işaret ettikleri şeye cevap olarak. Sonra durumun apaçık olduğunu, bir hayal olmadığını ve içinde hiçbir kapalılık bulunmadığını şu buyruğuyla pekiştirdi: {فلمسوه} “Ona dokunsalardı...” Yani görmenin ötesinde. Tahkiki, tasviri ve mecaz ihtimalini bertaraf etmeyi şu buyruğuyla artırdı: {بأيديهم} “Elleriyle...” {لقال} “Mutlaka derlerdi.” Hükmü vasfa bağlamak ve mevcut olanlardan susup sonradan da olsa iman edecek kimseler bulunduğuna dikkat çekmek için zamir getirmeyip zahir olarak getirdi ve buyurdu ki: {الذين كفروا} “İnkâr edenler...” Yani inat ve kafa tutma sebebiyle ayetleri örtmek suretiyle küfürlerinin ebediliğine hükmedilenler. Davetinin genelliğine, yani Araplardan ve davet ümmetinden diğerlerinden, bilhassa: {يسئلك أهل الكتاب أن تنزل عليهم كتاباً من السماء} “Kitap ehli senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni istiyorlar” [en-Nisâ: 153] buyruğuyla inatlarına ve yalanlarına işaret edilen Yahudilerden olduklarına işaret etmek üzere belki de 'onlardan' ifadesini düşürmüştür. {إن} “Değildir” yani; {هذا إلاّ سحر} “Bu apaçık bir büyüden başka bir şey...” Yani hakikati olmayan bir aldatmaca ve hayaldir. Yüzsüzlükte daha da ileri giderek dediler ki: {مبين} “Apaçık...” Yani zahir ve meydanda olan. Kitâbü'z-Zînet sahibi şöyle demiştir: 'Arap kelâmında sihrin anlamı; bir şeyle oyalamak, onunla savuşturmak ve aslı astarı olmayan bir şeyle aldatmaktır. Bir kimseyi oyaladığında, aldattığında ve nereye yöneleceğini bilemeyecek şekilde aklını karıştırdığında 'seharahû' denir. Sanki büyücüler insanları batılla oyalar, batılı hak suretinde gösterir ve onu asıl yönünden çevirirler.'

5080. Metin

ولما بين ما يترتب على الإجابة إلى ما أشار إلى أن اليهود اقترحوه من إنزال الكتاب، أخبر أنهم اقترحوا ظهور الملك لهم، وبين لوازمه، فإنهم قالوا: لو بعث الله رسولاً لوجب كونه ملكاً ليكون أكثر

Yahudilerin teklif ettiğine işaret ettiği kitabın indirilmesi talebine icabet etmenin ne doğuracağını açıklayınca; meleğin kendilerine görünmesini teklif ettiklerini haber verdi ve bunun gereklerini açıkladı. Zira onlar şöyle demişlerdi: 'Eğer Allah bir peygamber gönderseydi, daha çok

5081. Metin

علماً وأقوى قدرة وأظهر امتيازاً عن البشر، فتكون الشبهة في رسالته أقل، والحكيم إذا أراد تحصيل مهم كان الأولى تحصيله بما هو أسرع إيصالاً إليه، فقال: {وقالوا لولا} أي هلا ولِمَ لا {أنزل عليه ملك} أي من المساء ظاهراً لنا يكلمنا ونكلمه ولا يحتجب عنا.

bilgili, daha güçlü ve beşerden daha açık bir şekilde seçkin olsun diye onun melek olması gerekirdi; böylece onun peygamberliğindeki şüphe daha az olurdu. Hakîm olan bir kimse mühim bir şeyi elde etmek istediğinde, ona en hızlı ulaştıracak olanla elde etmesi daha evladır.' Bunun üzerine buyurdu ki: {وقالوا لولا} “Ve dediler ki: 'Ne olurdu...'” yani niçin ve neden, {أنزل عليه ملك} “Ona bir melek indirilseydi ya?” Yani gökten bize açıkça görünen, bizimle konuşan, bizim de onunla konuştuğumuz ve bizden gizlenmeyen [bir melek].

5082. Metin

ولما ذكر قولهم مشيراً إلى شبهتهم، نقضه بقوله: {ولو} أي والحال أنا لو {أنزلنا} وأسقط أداة الاستعلاء لعدم الاحتياج في رد كلامهم إلى ذكرها. ولئلا يكون فيه تسليهم لما لوحوا إليه من إنكارهم نزول الملك عليه بالوحي {ملكاً} أي كما اقترحوه، فلا يخلو إما أن يكون على صورته أولاً، فإن كان على صورته التي خلق عليها لم يثبتوا لرؤيته، ولو كان كذلك {لقضي الأمر} أي بهلاكهم، وبناه للمفعول إشارة على طريق كلام القادرين إلى غاية السرعة لسهولة الأمر وخفة مؤنته، فإنه لا ينظره أحد منهم إلاّ صعق، ولئن أعطيناهم قوة يثبتون بها لنظره ليكونن قضاءٌ للأمر وانفصال للنزاع من وجه آخر، وهو أن ذلك كشف للغطاء وفوات للإيمان بالغيب، وقد جرت عادتنا بالإهلاك عند ذلك، فإذا هم هالكون على كل من هذين التقديرين، وهو معنى قوله مهولاً لرتبته بحرف التراخي: {ثم لا ينظرون} أي على حالة من هاتين، وأما إن جعلناه على صورة يستطيعون نظرها فإنا نجعله

Onların sözlerini şüphelerine işaret ederek zikredince, şu buyruğuyla onu iptal etti: {ولو} “Eğer...” yani şu halde ki biz eğer, {أنزلنا} “İndirseydik...” Sözlerini reddetmede zikrine ihtiyaç bulunmadığından ve meleğin ona vahiy ile inişini inkâr etmelerine dair ima ettikleri şeye teslimiyet olmasın diye üstünlük edatını hazfetti. {ملكاً} “Bir melek...” yani teklif ettikleri gibi [indirseydik]. Bu durum ya onun kendi sureti üzere olması yahut olmaması halinden uzak değildir. Eğer yaratıldığı kendi sureti üzere olsaydı, onu görmeye dayanamazlardı. Şayet böyle olsaydı: {لقضي الأمر} “İş mutlaka bitirilmiş olurdu” yani helak edilmeleriyle [bitirilirdi]. İşin kolaylığı ve külfetsizliği sebebiyle son derece hızlı oluşuna kadir olanların kelâmı tarzında işaret etmek üzere meçhul sığa ile kurdu. Zira onlardan hiç kimse ona bakamazdı ki çarpılıp helak olmasın. Şayet ona bakmaya dayanabilecekleri bir güç verseydik, bu işin bitirilmesi ve çekişmenin sona ermesi başka bir yönden olurdu; o da perdenin kalkması ve gayba imanın elden gitmesidir. Bu durumda helak etmek bizim süregelen âdetimizdir. O halde bu iki takdirin her birinde onlar helak olurlar. Bu da terâhî harfiyle mertebesini dehşet verici kılarak söylediği şu ifadenin manasıdır: {ثم لا ينظرون} “Sonra kendilerine hiç mühlet de verilmezdi.” Yani bu iki halden biri üzere [verilmezdi]. Şayet onu bakabilecekleri bir surette kılsaydık, onu mutlaka [insan suretinde] kılardık...

5083. Metin

على صورة رجل، فإنها أكمل الصور؛ وحينئذٍ يقع لهم اللبس الذي وقع لهم بدعائك، وهو معنى {ولو جعلناه} أي مطلوبَهم {ملكاً} أي يمكن في مجاري العادات في هذه الدار رؤيتهم له وبقاؤهم بعد رؤيته {لجعلناه رجلاً} أي في صورة رجل، ولكنه عبر بذلك إشارة إلى تمام اللبس حتى أنه لا يشك أحد يراه في كونه رجلاً، كما كان جبريل ﵇ ينزل في بعض الأوقات على النبي ﷺ في صورة دحية الكلبي، فإذا رآه بعض الصحابة ﵃ لم يشك أنه دحية ﵁ {و} لو جعلناه رجلاً {للبسنا عليهم ما يلبسون} أي لخلطنا عليهم بجعلنا إياه رجلاً ما يخلطونه على أنفسهم وعلى غيرهم في قولهم: إن الرسالة لا تصح من البشر، فلو كان هذا الذي يقول: إنه رسول رسولاً لكان ملكاً، فوقع اللبس عليهم بأنه لما كان هذا الذي يقول: إنه رسول، ملكاً كان رجلاً، ويجوز أن يقرر ذلك على وجه آخر، وهو أن يكون {ولو نزلنا} في حيز {كانوا عنها معرضين} ، أي أعرضوا عنا لو نزلناها عليك في غير قرطاس، ولو نزلنا عليك من السماء كتاباً في قرطاس فجعلنا لهم في ذلك بين حس البصر واللمس لأعرضوا، وقال الذين أبَّدْنا كفرَهم عناداً

bir adam suretinde kılardık; çünkü o suretlerin en kâmilidir. O takdirde de senin davetinle düştükleri iltibasın (karışıklığın) aynısına düşerlerdi. {ولو جعلناه} yani onların istediğini {ملكاً} yani bu dünyada cari olan âdetler gereğince onu görmeleri ve gördükten sonra hayatta kalmaları mümkün olan bir melek kılsaydık {لجعلناه رجلاً} “onu yine bir adam kılardık” yani bir adam suretinde yapardık. Fakat onu gören hiç kimsenin onun bir adam olduğunda şüphe etmeyeceği derecedeki tam bir iltibasa işaret etmek üzere bu ifadeyi kullandı; nitekim Cebrail aleyhisselâm bazen Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e Dıhye el-Kelbî suretinde inerdi de sahâbeden radıyallâhu anhüm bazıları onu gördüğünde onun Dıhye radıyallâhu anh olduğunda şüphe etmezdi. {و} “Ve” eğer onu bir adam kılsaydık {للبسنا عليهم ما يلبسون} “onları yine düşmekte oldukları kuşkuya düşürürdük.” Yani onu bir adam kılmak suretiyle, 'Beşerden peygamber olması sahih değildir. Eğer bu elçi olduğunu söyleyen kişi elçi olsaydı melek olurdu' şeklindeki sözleriyle kendi kendilerine ve başkalarına karıştırdıkları şeyi onlara yine karıştırırdık. Böylece 'Elçi olduğunu söyleyen bu melek bir adam olduğuna göre...' diyerek üzerlerine iltibas düşerdi. Bunun başka bir vecihle takrir edilmesi de caizdir; o da {ولو نزلنا} ifadesinin {كانوا عنها معرضين} cümlesinin kapsamında olmasıdır; yani 'Biz onu sana bir kâğıt içinde olmaksızın indirseydik bizden yüz çevirirlerdi. Şayet sana gökten kâğıt içinde yazılı bir kitap indirseydik ve böylece onlar için görme ve dokunma duyusu arasında bir durum meydana getirseydik yine yüz çevirirlerdi ve inkârlarını inat

5084. Metin

ومكابرة: ما هذا إلاّ سحر ظاهر، ويكون {وقالوا} معطوفاً على {لقال الذين كفروا} ويكون ذلك قبل اقتراحهم لذلك بما حكاه الله تعالى عنهم في سورة الإسراء بقوله

ve kibirle ebedîleştirdiğimiz kimseler: «Bu apaçık bir büyüden başkası değildir» derlerdi.' {وقالوا} “Ve dediler ki” ifadesi {لقال الذين كفروا} “inkâr edenler mutlaka şöyle derlerdi” ifadesine matuftur ve bu durum, Allah Teâlâ'nın İsrâ sûresinde onların ağzından hikâye ettiği şu buyruğundaki tekliflerinden önce vuku bulmuştur:

5085. Metin

{وقالوا لن نؤمن لك حتى تفجر لنا من الأرض ينبوعاً} [الإسراء: ٩٠]- إلى آخرها، فيكون إخباراً بمغيب.

{وقالوا لن نؤمن لك حتى تفجر لنا من الأرض ينبوعاً} “Dediler ki: 'Bizim için yerden bir pınar fışkırtmadıkça sana asla inanmayacağız'” ayetinin sonuna kadar. Dolayısıyla bu, gaybî bir haber vermedir.

5086. Metin

ولما قطع الرجاء لهداية من حكم بشقاوته، وكان طلبهم لإنزال الملك ونحوه إنما هو على سبيل التعنت والاستهزاء، وكان ذلك يشق على رسول الله ﷺ والمؤمنين ﵃ غاية المشقة، التفتت النفس إلى الإراحة منهم وتوقعته لما تقدم من مظاهر العظمة، فأخبره أنه فاعل ذلك في سياق متكفل بتسليته، وأن ذلك لم يزل سنته فيمن فعل فعلهم، فقال - عاطفاً على قوله {فسوف يأتيهم أنباؤا} [الأنعام: ٥]-: {ولقد} أي هذا منهم إنما هو استهزاء بك {ولقد استهزئ} أي أوقع الهزء وأوجد من الأمم، وبني للمفعول لأن المنكي الاستهزاء، لا كونه من معين، وإشارة إلى أنه كان يقع لهم ذلك من الأعلى والأدنى {برسل} .

Bedbahtlığına hükmedilen kimsenin hidayet bulma ümidi kesilince ve onların melek indirilmesi ve benzeri talepleri sadece bir inatlaşma ve alay yollu olunca, bu durum da Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ve müminlere radıyallâhu anhüm son derece ağır gelince, nefis onlardan kurtulup rahata kavuşmaya meyletti ve daha önce geçen azamet tezahürlerinden ötürü bunu bekledi. Bunun üzerine [Allah], kendisini teselli etmeyi üstlenen bir bağlamda bunu yapacağını ve kendi fiillerini işleyen kimseler hakkında bunun öteden beri süregelen sünneti olduğunu haber verip {فسوف يأتيهم أنباؤا} buyruğuna atfederek şöyle dedi: {ولقد} yani onların bu tavrı sana karşı bir alaydan ibarettir; {ولقد استهزئ} “Andolsun ki alay edilmişti” yani geçmiş ümmetler tarafından alay fiili ortaya konmuş ve işlenmişti. Meçhul sığa ile getirildi; çünkü can yakıcı olan şey bizzat alay edilmesidir, bunun belirli bir kimseden olması değildir; ayrıca bunun kendilerine hem üst tabakadan hem alt tabakadan geldiğine işaret edilmektedir: {برسل} “elçilerle.”

5087. Metin

ولما كان القرب في الزمن في مثل هذا مما يسلي، وكان كل من الاستهزاء والإرسال لم يستغرق الزمن، أدخل الجار فاقل: {من قبلك} فأهلكنا من هزأ بهم، وهو معنى {فحاق} أي فأحاط

Böyle bir konuda zamandaki yakınlık teselli edici unsurlardan olduğu için ve gerek alay gerekse peygamber gönderilmesi zamanın tamamını kaplamadığından cer harfini dahil edip buyurdu ki: {من قبلك} “Senden önceki.” Biz de onlarla alay edenleri helak ettik; bu da {فحاق} “kuşattı” yani çepeçevre sardı manasındadır;

5088. Metin

{بالذين سخروا منهم} أي من أولئك الرسل {ما كانوا به يستهزئون} أي من العذاب الذي كانوا يتوعدون به، وكان سبباً لهزئهم.

{بالذين سخروا منهم} “onlardan eğlenenleri” yani o peygamberlerle eğlenenleri, {ما كانوا به يستهزئون} “o alay edip durdukları şey.” Yani kendisiyle tehdit edildikleri ve alay etmelerine sebep olan o azap [onları kuşatıverdi].

5089. Metin

ولما علم الله تعالى أنهم يقولون في جواب هذا: إن هذا إلا أساطير الأولين، أمره ﷺ بعد ما مضى من التعجيب من كونهم لم ينظروا بقلوبهم أو أبصارهم مصارع الماضين في قوله: {ألم يروا كم أهلكنا} [الأنعام: ٦] أن يأمرهم بأن يشاهدوا مصارع من تمكن في قلوبهم علم أنهم أهلكوا بمثل تكذيبهم من قوم صالح ولوط وشعيب وغيرهم ليغنيهم ذلك عن مشاهدة ما اقترحوا فقال تعالى: {قل سيروا} أي أوقعوا السير للاعتبار ولا تغتروا بإمهالكم وتمكينكم {في الأرض} - الآية، وهي كالدليل على قوله تعالى: {لقال الذين كفروا إن هذا إلا سحر مبين} [الأنعام: ٦] .

Allah Teâlâ onların buna cevap olarak 'Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir' diyeceklerini bildiğinde, {ألم يروا كم أهلكنا} buyruğunda geçmiştekilerin helak edildikleri yerlere kalpleriyle veya gözleriyle bakmamış olmalarına taaccüp edilmesinden sonra, teklif ettikleri şeyleri bizzat görmeye ihtiyaç bırakmamak üzere, kalplerinde onların da kendilerininki gibi bir yalanlama sebebiyle helak edildiklerine dair kesin bilgi yerleşmiş olan Sâlih, Lût, Şuayb kavimleri ve diğerlerinin helak oldukları yerleri bizzat müşahede etmelerini onlara emretmesini Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem emretti. Allah Teâlâ buyurdu ki: {قل سيروا} “De ki: Gezin” yani ibret almak için yürüyün, size mühlet verilmesine ve imkân tanınmasına aldanmayın {في الأرض} “yeryüzünde...” -ayet- Bu ayet, Allah Teâlâ'nın: {لقال الذين كفروا إن هذا إلا سحر مبين} buyruğunun bir delili gibidir.

5090. Metin

ولما كان السياق للتهديد بالتحذير من مثل أخذ الأمم الماضية، وكان قد سلف أنه لا تقدمهم عن آجالهم، أمهلهم في النظر فإنه أقوى في التهديد، وأدل على القدرة، وأدعى إلى النصفة ولا سيما والسورة من أوائل القرآن نزولاً وأوائله ترتيباً فقال: {ثم انظروا} وأشار إلى أن هذا أهل لأن يسأل عنه بقوله: {كيف كان عاقبة} أي آخر أمر

Sözün akışı geçmiş ümmetlerin yakalanıp cezalandırılması gibi bir durumdan sakındırarak tehdit etmeye yönelik olduğunda ve ecellerinin önüne geçemeyecekleri hususu daha önce geçtiğinde, ibretle bakmaları için onlara mühlet tanıdı; zira bu, tehdit bakımından daha tesirli, kudrete daha çok delalet edici ve insafa gelmeye daha çok sevk edicidir; özellikle de bu sûre iniş sırasına göre ilk inenlerden ve tertip sırasına göre de ilklerden olduğu için şöyle buyurdu: {ثم انظروا} “Sonra bakın” ve şu buyruğuyla bunun sorulmaya layık bir şey olduğuna işaret etti: {كيف كان عاقبة} “Sonu nasıl oldu” yani akıbeti,

5091. Metin

{المكذبين *} أي أنعموا النظر وبالغوا في التفكر وأطيلوا التدبر إذا رأيتم آثار المعذبين لأجل تكذيب الرسل، فإنكم إذا شاهدتم تلك الآثار كمل لكم الاعتبار وقوي الاستبصار، وذلك إشارة إلى أن الأمر في غاية الانكشاف، فكلما طال الفكر فيه ازداد ظهوراً.

{المكذبين} “yalanlayanların!” Yani peygamberleri yalanlamaları sebebiyle azaba uğratılanların kalıntılarını gördüğünüzde bakışınızı derinleştirin, tefekkürü ilerletin ve etraflıca düşünmeyi uzatın; zira o kalıntıları müşahede ettiğinizde ibret almanız kemale erer ve basiretiniz güçlenir. Bu da meselenin son derece açık ve net olduğuna, onun üzerinde ne kadar çok düşünülürse açıklığının o kadar artacağına bir işarettir.

5092. Metin

ولما أمرهم سبحانه بالسير، سألهم هل يرون في سيرهم وتطوافهم وجولانهم واعتسافهم شيئاً لغير الله؟ تذكيراً لهم بما رحمهم به من ذلك في إيجاده لهم أولاً وتيسير منافعه ودفع مضاره ثانياً، استعطافاً لهم إلى الإقبال عليه والإعراض عن الخضوع لما هو مثلهم أو أقل منهم، وهو ملكه سبحانه وفي قبضته، وتقبيحاً لأن يأكلوا خيره ويعبدوا غيره. فقال مقرراً لهم على إثبات الصانع والنبوة والمعاد، ومبكتاً بسفههم وشدة جهلهم وعمههم: {قل لمن} ونبه بتقديم المعمول على الاهتمام بالمعبود {ما في السماوات والأرض} .

Sübhânehu onlara gezmeyi emrettiğinde, gezmelerinde, dolaşmalarında, seyahatlerinde ve yollarında Allah'tan başkasına ait bir şey görüp görmediklerini sordu; ilk olarak kendilerini yaratmakla, ikinci olarak da menfaatleri kolaylaştırıp zararları savmakla onlara bahşettiği rahmetini kendilerine hatırlatmak, kendilerine yönelmelerini sağlamak, kendileri gibi yahut kendilerinden daha aşağı olan ve Sübhânehu'nun mülkü olup O'nun kabzasında bulunan şeylere boyun eğmekten yüz çevirtmek ve O'nun rızkını yiyip başkasına kulluk etmelerini çirkin göstermek için bunu yaptı. Böylece Sâni'i (Yaratıcı'yı), nübüvveti ve âhireti onlara ikrar ettirerek ve akılsızlıklarını, aşırı cehaletlerini ve basiretsizliklerini yüzlerine vurarak şöyle buyurdu: {قل لمن} ve mamulü öne alarak mabuda verilen öneme dikkat çekti: {ما في السماوات والأرض} “De ki: Göklerde ve yerde olanlar kimindir?”

5093. Metin

ولما كانوا في مقام العناد حيث لم يبادروا إلى الإذعان بعد نهوض الأدلة وإزاحة كل علة، أشار إلى ذلك بقوله معرضاً عن انتظار جوابهم توبيخاً لهم بعدم النصفة التي يدعونها: {قل الله} أي الذي له الإحاطة الكاملة قدرة وعلماً ولا كفوء له، لا لغيره، وهم وإن كانوا معاندين فإنهم لا يمكنهم رد قولك، لا سيما وجواب الإنسان عما سأله إنما يحسن

Delillerin ortaya konması ve bütün mazeretlerin bertaraf edilmesinden sonra boyun eğmeye derhal yanaşmadıkları için inat makamında bulunduklarında, iddia ettikleri insaftan yoksun olmalarından ötürü onları azarlamak maksadıyla onların cevabını beklemekten vazgeçerek buna şu buyruğuyla işaret etti: {قل لله} “De ki: Allah'ındır.” Yani kudret ve ilim bakımından tam bir ihataya sahip olan ve hiçbir dengi bulunmayan Zât'ındır, başkasının değildir. Onlar her ne kadar inatçı olsalar da senin bu sözünü reddetmeleri mümkün değildir; özellikle de insanın sorduğu soruya kendisinin bizzat cevap vermesi,

5094. Metin

أن يتعاطاه هو بنفسه إذا كان قد بلغ في الظهور إلى حد لا يقدر على إنكاره منكر، وهو هنا كذلك لأن آثار الحدوث والإمكان ظاهرة على صفحات الأكوان، فكان الإقرار بن ضروري، لا خلاف فيه.

ancak mesele hiçbir inkârcının inkâr edemeyeceği derecede açıklığa ulaştığında güzel olur; burada da durum böyledir, zira sonradan yaratılmışlık ve mümkinlik izleri kâinat sayfalarında apaçıktır. Dolayısıyla bunu ikrar etmek zorunlu olup bunda hiçbir ihtilaf yoktur.

5095. Metin

ولما كان أكثر ما في هذا الكون منافع مع كونها حسنة لذيذة طيبة شهية، وما كان فيها من مضار فهي محجوبة ممنوعة عنهم، يقل وصولها إليهم إلا بتسببهم فيها، والكل مع ذلك دلائل ظاهرة على وحدانيته وتمام علمه وقدرته، وكان ذلك أهلاً لأن يتعجب منه لعموم هذا الإحسان، مع ما هم عليه من الإثم والعدوان، وتأخير العذاب عنهم مع العناد والطغيان، قال دالاً على أن رحمته سبقت غضبه مستأنفاً: {كتب} أي وعد وعداً هو كالمكتوب الذي ختم، وأكد غاية التأكيد، أو كتب حيث أراد سبحانه.

Bu kâinattaki şeylerin çoğu güzel, lezzetli, hoş ve iştah açıcı olmakla birlikte menfaatler taşıdığından, onlardaki zararlar ise perdelenip insanlardan engellendiğinden ve insanların sebep olması dışında onlara pek ulaşmadığından, bütün bunlar da O'nun birliğine, tam ilmine ve kudretine açık deliller olduğundan; onların günah ve düşmanlık üzere olmalarına, inat ve taşkınlıklarına rağmen azabın ertelenmesiyle birlikte bu ihsanın genelliği taaccüp edilmeye değer bir durum arz ettiğinde, rahmetinin gazabına galebe çaldığını göstererek sözü yeniden başlatıp şöyle buyurdu: {كتب} “Yazmıştır” yani mühürlenmiş ve son derece pekiştirilmiş bir yazılı metin gibi bir vaatte bulunmuştur yahut Sübhânehu dilediği üzere yazmıştır.

5096. Metin

ولما كانت النفس يعبر بها عن الذات على ما هي عليه قال: {على نفسه الرحمة} أي فلذلك أكرمكم هذا الإكرام بوجوه الإنعام، وأخر عنكم الانتقام بالاستئصال، ولو شاء هو لسلط عليكم المضار، وجعل عيشكم من غير اللذيذ كالتراب وبعض القاذورات التي يعيش بها بعض الحيوانات.

Nefis kelimesi olduğu gibi zâtı ifade etmek için kullanıldığından şöyle buyurdu: {على نفسه الرحمة} “Kendi üzerine rahmeti.” Yani işte bu sebeple size envaiçeşit nimetlerle bu ikramı yapmış ve kökünüzü kazıyacak cezalandırmayı sizden tehir etmiştir. Şayet O dileseydi zararları üzerinize musallat eder ve geçiminizi toprak ve bazı hayvanların kendisiyle yaşadığı pislikler gibi lezzetsiz şeylerden kılardı.

5097. Metin

ولما كان ذلك مطمعاً للظالم البطر، ومعجباً محيراً مؤسفاً للمظلوم المنكسر، قال محذراً مرحباً مبشراً ملتفتاً إلى مقام الخطاب لأنه أبلغ وأنص على المقصود دالاً على البعث بما مضى من إثبات أن الأكوان لله، لأن كل ما فيها موصوف بصفات يجوز اتصافه بأضدادها، فاختصاص كل جسم بصفته المعينة إنما يكون بتخصيص الفاعل المختار، فيكون قادراً على الإعادة، لأن التركيب الأول إنما كان لأن صانعه قادر على جميع الممكنات لكونه عالماً بجميع المعلومات، والاتصاف بذلك لا يجوز انفكاكه عنه فهو ملك مطاع آمرناه مرسل من يبلغ عنه أوامره ونواهيه لإظهار ثمرة الملك من الثواب والعقاب في يوم الجمع: {ليجمعنكم} أي والله محشورين شيئاً فشيئاً {إلى يوم القيامة} للعدل بين جميع العباد كائناً {لا ريب فيه} أي بوجه من الوجوه، وذلك الجمع لتخصيص الرحمة في ذلك اليوم بأوليائه والمقت والنقمة بأعدائه بعد أن كان عم بالرحمة الفريقين في يوم الدنيا، وجعل الرحمة أظهر في حق الأعداء، وبهذا الجمع تمت الرحمة من كثير من الخلق، ولولاه ارتفع الضبط وكثر الخبط كما كان في الجاهلية.

Bu durum şımarık zâlimi tamaha düşürücü, kırılmış mazlumu ise hayrete düşürücü, şaşırtıcı ve hüzünlendirici olduğundan; daha beliğ ve maksadı daha açık ifade edici olduğu için hitap makamına yönelerek, kâinatın Allah'a ait olduğunun daha önce ispat edilmesiyle dirilişe delil getirerek sakındırıcı, müjdeleyici ve davet edici bir şekilde buyurdu. Zira kâinattaki her şey zıtlarıyla vasıflanması caiz olan sıfatlarla vasıflanmıştır; her cismin belirli bir sıfata tahsis edilmesi ancak muhtar olan failin tahsisiyle olur. O halde O, yeniden yaratmaya kâdirdir; çünkü ilk birleşim, sanatkârının bütün malumatı bilmesi sebebiyle bütün mümkinata kâdir olmasından ötürü meydana gelmiştir. Bu vasıflardan O'nun ayrılması caiz değildir; dolayısıyla O, toplanma gününde mülkünün semeresi olan sevap ve cezayı açığa çıkarmak üzere emir ve yasaklarını tebliğ eden kimseleri gönderen, itaat edilen, emreden ve nehyeden bir hükümdardır: {ليجمعنكم} “Sizi mutlaka toplayacaktır” yani Allah'a yemin olsun ki peyderpey haşredilmiş olarak, {إلى يوم القيامة} “kıyamet gününe kadar” bütün kullar arasında adaleti sağlamak için toplayacaktır; {لا ريب فيه} “kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan” yani hiçbir vecihle şüphe olmayan o güne. Bu toplama işlemi; dünya gününde rahmeti her iki gruba da şamil kılıp düşmanlar hakkında rahmeti daha zahir kıldıktan sonra, o günde rahmeti dostlarına, gazap ve cezalandırmayı ise düşmanlarına tahsis etmek içindir. Bu toplama ile mahlukatın çoğundan rahmet tamamlanmış olur; şayet bu olmasaydı nizam kalkar ve cahiliyede olduğu gibi kargaşa çoğalırdı.

5098. Metin

ولما كان ذلك كذلك في عدم الريب لإخبار الله به على ألسنة رسله ولما عليه من الأدلة لما في هذا الخلق من بدائع الحكم مع خروج أكثر أفعال الحيوان عن العدل، فصار من المعلوم

Allah'ın bunu elçilerinin diliyle haber vermesi ve hayvanların fiillerinin çoğunun adaletten uzak olmasına rağmen bu yaratılıştaki eşsiz hikmetlerin gerektirdiği deliller sebebiyle şüphenin bulunmayışı bu şekilde sabit olunca, bilinen bir husus haline geldi ki:

5099. Metin

لكل ذي وعي أن البعث محط الحكمة لإظهار التحلي بالصفات العلى لجميع الخلق: الشقي والسعيد القريب والبعيد، كان كأنه قيل: فما لنا نرى أكثر الناس كافراً به، فقال جواباً: {الذين خسروا أنفسهم} أي بإهلاكهم إياها بتكذيبهم به لمخالفة الفطرة الأولى التي تهدي الأخرس، وستر العقل السليم {فهم} أي بسبب خسارتهم لأنفسهم بإهمال العقل وإعمال الحواس والتقيد بالتقليد {لا يؤمنون *} فصاروا كمن يلقي نفسه من شاهق ليموت لغرض من الأغراض الفاسدة، لا بسبب خفاء في أمر القيامة ولا لبس بوقع ربنا، وصار المعنى: إن الذين لا يؤمنون في هذا اليوم هم المقضي بخسارتهم في ذلك اليوم.

basiret sahibi herkes için yeniden diriliş; şaki ve said, yakın ve uzak bütün mahlukata yüce sıfatlarla bezenmişliği izhar etmek için hikmetin odak noktasıdır. Sanki 'O halde insanların çoğunu ona inanmaz halde görmemizin sebebi nedir?' denilmiş gibi oldu da cevap olarak şöyle buyurdu: {الذين خسروا أنفسهم} “Kendilerini hüsrana uğratanlar” yani dilsizi bile doğru yola ileten ilk fıtrata muhalefet ederek ve selim aklı örterek onu yalanlamak suretiyle kendilerini helak edenler, {فهم} “işte onlar” yani aklı terk edip duyuları kullanmaları ve taklide bağlanmaları sebebiyle nefislerini hüsrana uğratmalarından ötürü {لا يؤمنون} “iman etmezler.” Böylece onlar, kıyamet meselesindeki bir kapalılık veya Rabbimizin varlığındaki bir şüphe sebebiyle değil, fasit birtakım maksatlar uğruna ölmek için kendini yüksek bir yerden atan kimse gibi oldular. Anlam şöyle oldu: Bu günde iman etmeyenler, o günde hüsrana uğrayacaklarına hükmedilmiş olanlardır.

5100. Metin

ولما استنارت الأدلة استنارة الشمس وانتصبت البراهين حتى لم يبق أصلاً نوع لبس، عم بالخبر عما تقدم مما يشاهدونه وغيره، فقال ذاكراً الزمان بعد المكان، وقدمه لأنه أظهر، والمعلم الكامل هو الذي يبدأ بالأظهر فالأظهر مترقياً إلى الأخفى فالأخفى، فتم بذلك الخبر عن الزمان والزمانيات والمكان والمكانيات: {وله} أي وحده {ما سكن} أي حل وتحيز وحصل {في الليل والنهار} أي ما من شأنه أن يسكن فيهما وإن كان متحركاً، ولكنه عبر بذلك دون التحرك لأنها دار الموت، ودخل في ذلك النور والظلمة اللذان أشرك بهما من أشرك.

Deliller güneş gibi parlayıp bürhanlar dikilerek geriye hiçbir şüphe türü kalmayınca, müşahede ettikleri ve etmedikleri şeylerden geçmişte kalanlar hakkındaki haberi genelleştirip mekândan sonra zamanı zikrederek buyurdu; daha açık olduğu için onu öne aldı, zira kâmil muallim en açık olandan başlayıp daha gizli olana doğru basamak basamak ilerleyendir. Böylece zaman ve zamana bağlı olanlar ile mekân ve mekâna bağlı olanlar hakkındaki haber tamamlanmış oldu: {وله} “O'nundur” yani sadece O'na aittir {ما سكن} “barınan/duran her şey” yani yerleşen, yer tutan ve var olan şeyler {في الليل والنهار} “gecede ve gündüzde.” Yani hareketli dahi olsa bu ikisinde sükûn bulması şanından olan her şey O'nundur. Fakat burası ölüm yurdu olduğu için hareket yerine sükûn ifadesini kullandı; şirk koşanların şirk koştuğu nur ve zulmet de buna dâhildir.

5101. Metin

ولما دل ما مضى على القدرة التامة، وانقسم إلى متحرك وساكن،

Daha önce geçen hususlar tam kudrete delalet edip hareket eden ve duran olarak ikiye ayrılınca,

5102. Metin

وكانت القدرة لا تتم إلا بالعلم، دل عليه بقوله: {وهو} أي لا غيره {السميع} أي البالغ السمع لكل متحرك {العليم *} أي العام العلم بالبصر والسمع وغيرهما بكل متحرك وبكل ساكن من أقوالكم وأفعالكم وغيرهما، فلا تطمعوا في أن يترك شيء من مجازاتكم، والعليم هنا أبلغ من البصير، وذلك مثل ما تقدم في قوله: {قل أتعبدون من دون الله ما لا يملك لكم ضراً ولا نفعاً والله هو السميع العليم} [المائدة: ٧٦] وهو ترجمة قوله: {يعلم سركم وجهركم ويعلم ما تكسبون} [الأنعام: ٣] .

kudret de ancak ilimle tamamlanabileceğinden, şu buyruğuyla buna delil getirdi: {وهو} “Ve O'dur” yani başkası değil, {السميع} “hakkıyla işitendir” yani hareket eden her şeyi en mükemmel şekilde işitendir, {العليم} “hakkıyla bilendir.” Yani sözlerinizden, fiillerinizden ve diğerlerinden hareket eden ve duran her şeyi görme, işitme ve diğer yollarla kuşatıcı bir ilimle bilendir. Dolayısıyla cezalandırılmanızdan herhangi bir şeyin bırakılacağını ummayın. Buradaki el-Alîm ismi el-Basîr isminden daha beliğdir; bu da şu buyrukta geçen ifade gibidir: {قل أتعبدون من دون الله ما لا يملك لكم ضراً ولا نفعاً والله هو السميع العليم} “De ki: Allah'ı bırakıp da size ne bir zarar ne de bir fayda vermeye gücü yetmeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz? Oysa Allah, hakkıyla işiten, hakkıyla bilendir.” Bu da şu buyruğun açıklamasıdır: {يعلم سركم وجهركم ويعلم ما تكسبون} “O, sizin gizlinizi de açığınızı da bilir, ne kazandığınızı da bilir.”

5103. Metin

ولما نهض من الحجج ما لم يبق معه لذي بصيرة شك، كان لسان الحال مقتضياً لأن ينادي بالإنكار عليهم في الالتفات عن جنابه والإعراض عن بابه فأبرز تعالى ذلك في قالب الأمر له ﷺ بالإنكار على نفسه، ليكون أدعى لهم وأرفق بهم، ولأن ما تقدم منبئ عن غاية المخالفة، منذر بما أنذر من سوء عاقبة المشاققة، فكأنهم قالوا: فهل من سبيل إلى المواقة؟ فقيل: لا إلا باتخاذكم إلهي ولياً، وذلك لعمري سعادتكم في الدارين، وبتطمعكم في اتخاذي أندادكم أولياء، وهذا ما لا يكون أبداً، وهو معنى قوله تعالى: {قل} أي مصرحاً لهم بإنكار أن تميل إلى أندادهم بوجه.

Basiret sahibi için geride hiçbir şüphe bırakmayacak deliller ortaya konunca, hal dili O'nun yüce katından yüz çevirip kapısından dönmelerini inkâr ve kınamayı gerektiriyordu. Allah Teâlâ bunu, kendilerine daha çekici ve daha lütufkâr olsun diye, Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem kendi nefsini kınamasını emretme kalıbında ortaya koydu. Çünkü daha önce geçenler son derece muhalefeti haber vermekte, ayrılığın kötü akıbetinden sakındırdığı şeylerle korkutmaktadır. Sanki onlar: 'Peki uyum sağlamanın bir yolu var mı?' demişler, buna cevaben de: 'Hayır, ancak benim İlahımı veli edinmenizle mümkündür; ömrüme yemin olsun ki bu, sizin iki cihandaki saadetinizdir. Oysa siz benim sizin ortaklarınızı veli edinmemi umuyorsunuz; bu ise asla olmayacak bir şeydir' denilmiştir. Bu da Allah Teâlâ'nın şu buyruğunun manasıdır: {قل} “De ki:” Yani hiçbir şekilde onların ortaklarına meyletmeyi kabul etmeyeceğini açıkça ilan ederek:

5104. Metin

ولما كان الإنكار منصباً إلى كون الغير متخذاً، لا إلى اتخاذ الولي،

İnkâr ve kınama veli edinmeye değil, başkasının veli edinilmesine yönelik olduğundan,

5105. Metin

أولى «غير» الهمزة فقال: {أغير الله} أي الذي لا شيء يدانيه في العظمة {أتخذ} أي أكلف نفسي إلى خلاف ما تدعو إليه الفطرة الأولى والعقل المجرد عن الهوى كما فعلتم أنتم وآخذ {ولياً} أي أعبده لكونه يلي جميع أموري، ثم وصفه بما يحقق ولايته ويصرف عن ولاية غيره فقال: {فاطر السماوات والأرض} أي خالقهما ابتداء على غير مثال سبق {وهو} أي والحال أن الله {يطعم} أي يرزق كل من سواه مما فيه روح.

'gayr' kelimesini hemzenin hemen ardına koyup şöyle buyurdu: {أغير الله} “Allah'tan başkasını mı...” Yani azamette hiçbir şeyin kendisine yaklaşamayacağı Zât'tan başkasını mı, {أتخذ} “[veli] edineyim?” Yani sizin yaptığınız gibi ilk fıtratın ve hevesten arınmış aklın davet ettiğinin aksine kendimi zorlayıp [O'ndan başkasını mı], {ولياً} “bir veli” edineyim? Yani bütün işlerimi üstlendiği için O'na kulluk edeceğim [bir veli mi edineyim]? Sonra O'nun velayetini kesinleştiren ve başkasının velayetinden çeviren sıfatlarla O'nu tavsif ederek buyurdu ki: {فاطر السماوات والأرض} “Gökleri ve yeri yoktan var edendir.” Yani geçmiş bir örnek olmaksızın onları ilk defa yaratandır; {وهو} “Oysa O” yani durum şu ki Allah, {يطعم} “yedirir” yani kendisinden başka ruh taşıyan herkesi rızıklandırır.

5106. Metin

ولما كان المنفي كونه سبحانه مفعولاً من الطعم، لا كون ذلك من مطعم معين، بني للمفعول قوله: {ولا يطعم} أي ولا يبلغ أحد بوجه من الوجوه أن يطعمه، والمعنى أن المنافع من عنده، ولا يجوز عليه الانتفاع، فامتنع في العقل اتخاذ غيره ولياً، لأن غيره محتاج في ذاته وفي جميع صفاته إليه، وهو سبحانه الغني على الإطلاق، وهذا التفات إلى قوله تعالى: {ما المسيح ابن مريم إلا رسول قد خلت من قبله الرسل وأمه صديقة كانا يأكلان الطعام} [المائدة: ٧٥] وتعريض بكل ما عبد من دون الله ولا سيما الأصنام، فإنهم كانوا يهدون لها الأطعمة فتأكلها الدواب والطيور، فمعلوم أنها لا تطعم ولا تطعم روى الدارمي في

Nefyedilen husus Sübhânehu'nun yedirilme fiiline maruz kalması olup bunun belirli bir yedirenden olması söz konusu olmadığından, {ولا يطعم} “yedirilmez” buyruğu meçhul sığada getirildi; yani hiçbir şekilde hiç kimsenin O'nu doyurması/beslemesi mümkün değildir. Anlam şudur: Menfaatler O'nun katındandır, O'nun menfaat görmesi ise caiz değildir. Bu durumda başkasını veli edinmek aklen imkânsızdır; çünkü başkası zâtında ve bütün sıfatlarında O'na muhtaçtır, Sübhânehu ise mutlak manada Ganî'dir (zengindir/ihtiyaçsızdır). Bu, Allah Teâlâ'nın şu buyruğuna bir iltifattır: {ما المسيح ابن مريم إلا رسول قد خلت من قبله الرسل وأمه صديقة كانا يأكلان الطعام} “Meryem oğlu Mesih, ancak bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Annesi de dosdoğru bir kadındır; ikisi de yemek yerlerdi.” Ayrıca Allah'tan başka tapınılan her şeye, özellikle de putlara bir tarizdir; zira müşrikler putlara yiyecekler sunarlar, bunları da binekler ve kuşlar yerdi; dolayısıyla onların ne yedirdiği ne de yedirildiği malumdur. Dârimî,

5107. Metin

أول مسنده بسند حسن عن الأعمش عن مجاهد قال: «حدثني مولاي أن أهله بعثوا معه بقدح فيه زبد ولبن إلى آلهتهم، قال: فمنعني أن آكل الزبد مخافتها، فجاء كلب فأكل الزبد وشرب اللبن ثم بال على الصنم» ومولاه كان شريك النبي ﷺ قبل الإسلام، واختلف فيه فقيل: هو قيس بن السائب بن عويمر بن عائذ بن عمران بن مخزوم، وقيل: قريبه السائب بن أبي السائب صيفي بن عائذ بن عبد الله بن عمر بن مخروم. وقيل: ابنه عبد الله بن السائب - والله أعلم؛ وله عن أبي رجاء - هو العطاردي وهو مخضرم - قال: «كنا في الجاهلية إذا أصبنا حجراً حسناً عبدناه، وإن لم نصب حجراً جمعنا كثبة من رمل، ثم جئنا بالناقة الصفي فنفاج عليها فنحلبها على الكثبة حتى نرويها، ثم نعبد تلك الكثبة ما أقمنا بذلك المكان» وفيه أيضاً إيماء إلى أنه كما خلقكم كلكم من طين على اختلافكم في المقادير والألوان والأخلاق وهو غني عنكم، فكذلك خلق المطعومات على اختلاف أشكالها وطعومها ومنافعها وألوانها من طين، وجعلها منافع لكم وهو غني عنها، وسيأتي التصريح بذلك في قوله:

Müsned'inin başında hasen bir senetle A'meş'ten, o da Mücâhid'den rivayet etti: «Efendim bana anlattı ki, ailesi onunla birlikte ilahlarına içinde yağ ve süt bulunan bir kâse göndermiş. Dedi ki: Onların korkusundan o yağı yememe engel oldu; derken bir köpek geldi, yağı yedi, sütü içti, sonra da putun üzerine işedi.» Onun efendisi, İslam'dan önce Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem ortağı idi. Onun kim olduğu konusunda ihtilaf edildi: Kays b. es-Sâib b. Uveymir b. Âiz b. İmrân b. Mahzûm olduğu söylendi; akrabası es-Sâib b. Ebî es-Sâib Sayfî b. Âiz b. Abdillâh b. Ömer b. Mahzûm olduğu söylendi; oğlu Abdullah b. es-Sâib olduğu da söylendi -en doğrusunu Allah bilir-. Yine onda (Dârimî'de) Ebû Recâ'dan -ki o Utâridî olup muhadramdandır- rivayet edildi, dedi ki: «Biz cahiliyede güzel bir taş bulduğumuzda ona tapardık; eğer bir taş bulamazsak bir kum tepeciği toplardık, sonra bol sütlü deveyi getirip üzerine çöktürür ve o tepeciğin üzerine sütünü sağarak iyice ıslatırdık, sonra o mekânda kaldığımız müddetçe o kum tepeciğine tapardık.» Bunda ayrıca şuna da bir işaret vardır: O, sizleri miktarlarınız, renkleriniz ve ahlakınızdaki farklılıklarla birlikte çamurdan yarattığı ve sizden müstağni olduğu gibi; şekilleri, tatları, menfaatleri ve renkleri farklı olan yiyecekleri de çamurdan yaratmış ve O bunlardan müstağni olduğu halde onları sizin için menfaat kılmıştır. İleride şu buyrukta bunun açık ifadesi gelecektir:

5108. Metin

{وهو الذي أنزل من السماء ماء فأخرجنا به نبات كل شيء} [الأنعام: ٩٩] المستوفي في مضماره {فكلوا مما ذكر اسم الله عليه} [الأنعام: ١١٨] وفي الآية كلها التفات إلى قوله أول السورة {ثم الذين كفروا بربهم يعدلون} [الأنعام: ١] وقوله في التي قبلها {ولو كانوا يؤمنون بالله والنبي وما أنزل إليه ما اتخذوهم أولياء} [المائدة: ٨١] في أمثالها مما فيه تولي الكفار لغير خالقهم ﷾، هذا لو لم يرد أمر من قبل الخالق كان النظر السديد كافياً في التنزه عنه، كما كنت قبل النبوة لا ألتفت إلى أصنامكم ولا أعتبر للعبادة شيئاً من أنصابكم، فكيف وقد أمرت بذلك! وهو معنى {قل إني أمرت} أي من جهة من له الأمر، ولا أمر إلا له وهو من تقدم أن له كل شيء، وهو الله وحده {أن أكون} أي بقلبي وقالبي {أول من أسلم} في الرتبة مطلقاً، وفي الزمان بالنسبة إلى الأمة.

{وهو الذي أنزل من السماء ماء فأخرجنا به نبات كل شيء} [الأنعام: ٩٩] “O, gökten su indirendir. Böylece biz onunla her şeyin bitkisini çıkardık” [el-En‘âm: 99] [ayeti] ile kendi bağlamında tam olarak ele alınan {فكلوا مما ذكر اسم الله عليه} [الأنعام: ١١٨] “Artık üzerine Allah’ın ismi anılanlardan yiyin” [el-En‘âm: 118] [ayetidir]. Ayetin tamamında, surenin başındaki {ثم الذين كفروا بربهم يعدلون} [الأنعام: ١] “Sonra da inkâr edenler [başkalarını] Rablerine denk tutuyorlar” [el-En‘âm: 1] sözüne ve bir önceki [surede] yer alan, kâfirlerin yaratıcıları [olan Allah] celle celâluhû’dan başkasını veli edinmelerine dair {ولو كانوا يؤمنون بالله والنبي وما أنزل إليه ما اتخذوهم أولياء} [المائدة: ٨١] “Eğer Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi” [el-Mâide: 81] sözüne ve benzerlerine bir iltifat (atıf) vardır. Bu [durum], şayet Yaratıcı katından bir emir gelmemiş olsaydı bile doğru bir düşüncenin bundan sakınmak için yeterli olacağı [bir husustur]; nitekim peygamberlikten önce de putlarınıza dönüp bakmaz ve ibadet için dikili taşlarınızdan hiçbirine değer vermezdim, öyleyse bana bu emredilmişken nasıl olur da yaparım! İşte bu, {قل إني أمرت} “De ki: Şüphesiz bana emrolundu” yani emir sahibi olan, Kendisinden başka emir sahibi bulunmayan ve her şeyin Kendisine ait olduğu daha önce geçen -ki O, yalnızca Allah'tır- zat tarafından [bana emrolundu], {أن أكون} “olmam” yani kalbimle ve bedenimle, {أول من أسلم} “teslim olanların ilki” [olmam emrolundu] manasındadır ki mertebe bakımından mutlak olarak, zaman bakımından ise bu ümmete nispetle [ilki olmamdır].

5110. Metin

ولما كان الأمر بالإسلام نهياً عن الشرك، لم يكتف به، بل صرح به جمعاً بين الأمر والنهي من هذا الرب الكريم الذي يدعو إحسانه وكرمه إلى ولايته، وينهى تمام ملكه وجبروته عن شيء من عداوته، في قوله عطفاً على {قل} على وجه التأكيد: {ولا تكونن} أي بوجه من الوجوه في وقت من الأوقات أصلاً {من المشركين *} أي في

İslam ile emrolunmak şirkten nehyolunmayı da içerdiğinden bununla yetinmedi; bilakis ihsanı ve keremi kendisini veli edinmeye çağıran, tam mülkü ve ceberutu ise O'na düşmanlık etmekten sakındıran bu Kerîm Rabden gelen emir ve nehyi bir arada toplamak üzere, tekit yoluyla {قل} buyruğuna atfederek açıkça şöyle buyurdu: {ولا تكونن} “Ve sakın olma” yani hiçbir şekilde ve hiçbir vakitte asla olma, {من المشركين} “müşriklerden!” Yani

5111. Metin

عدادهم باتباعهم في شيء من أغراضهم، وهذا التأكيد لقطع أطماعهم عنه ﷺ في سؤالهم أن يطرد بعض أتباعه ليوالوه، ونحو ذلك مما كانوا يرجون مقاربته منهم به، إعلاماً بأن فعل شيء مما يريدون مصحح للنسبة إليهم والكون في عدادهم «من تشبه بقوم فهو منهم» .

birtakım maksatlarında onlara uyarak onların sayısında olma. Bu tekit; müşriklerin kendisini dost edinmeleri için bazı takipçilerini kovmasını istemeleri ve buna benzer, kendisiyle yakınlaşmayı umdukları talepler konusundaki umutlarını Peygamber'den sallallâhu aleyhi ve sellem kesmek içindir; zira onların istediklerinden herhangi bir şeyi yapmanın onlara nispet edilmeyi ve onların sayısından olmayı gerektireceğini bildirmektedir: «Kim bir kavme benzerse o da onlardandır.»

5112. Metin

ولما كان فعل المنهي قد لا يعذب عليه، قال معلماً بأن المخالفة في هذا من أبلغ المخالفات، فصاحبها مستحق لأعظم الانتقام، وكل ذلك فطماً لهم عن الطمع فيه، وأكده لذلك ولإنكارهم مضمونه: {قل إني} ولما كان المقام للخوف، قدمه فقال: {أخاف إن عصيت} أي شيء مما تريدون مني أن أوافقكم فيه بما أمرت به أو نهيت عنه {ربي} أي المحسن إليّ {عذاب يوم} ولما كان عظم الظرف بعظم مظروفه قال: {عظيم *} .

Yasaklanan fiili işleyen kimseye bazen azap edilmeyebileceğinden, bu husustaki muhalefetin en büyük muhalefetlerden olduğunu ve sahibinin en büyük cezalandırmayı hak ettiğini bildirmek için buyurdu; bütün bunlar onların O'na dair tamahlarını kesmek içindir; bundan ötürü ve onların bunun içeriğini inkâr etmeleri sebebiyle tekitle buyurdu ki: {قل إني} “De ki: Şüphesiz ben...” Makam korku makamı olduğundan onu öne alarak buyurdu: {أخاف إن عصيت} “Korkarım eğer isyan edersem” yani emrolunduğum veya yasaklandığım hususlarda benden size uymamı istediğiniz şeylerden herhangi birinde isyan edersem, {ربي} “Rabbime” yani bana ihsanda bulunan Rabbime [isyan edersem], {عذاب يوم} “azabından” Zamanın büyüklüğü içindekinin büyüklüğünden ileri geldiği için şöyle buyurdu: {عظيم} “büyük bir günün.”

5113. Metin

ولما كان قد قدم من عموم رحمته ما أطمع الفاجر ثم أيأسه من ذلك بما أشير إليه من الخسارة، صرح هنا بما اقتضاه ذلك المتقدم، فقال واصفاً لذلك العذاب مبيناً أن الرحمة في ذلك اليوم على غير المعهود الآن، فإنها خاصة لا عامة دائمة السبوغ على من نالته، لا زائلة وكذا النعمة، هكذا شأن ذلك اليوم {من يصرف عنه} أي ذلك العذاب؛ ولما كان المراد دوام الصرف في جميع اليوم، قال: {يومئذ} أي يوم إذ يكون عذاب ذلك اليوم به {فقد رحمه} أي فعل به بالإنعام عليه فعل المرحوم {وذلك} أي لا غيره {الفوز} أي

Daha önce rahmetinin genelliğini zikredip fâcir kimseyi umutlandırmış, sonra da hüsrana işaret ederek onu bundan ümitsiz kılmış olduğundan; burada daha önce geçen o hususun gerektirdiği şeyi açıkça ifade etti. O azabı vasıflayarak ve o gündeki rahmetin şu an alışılagelenin aksine olduğunu açıklayarak buyurdu; zira o gündeki rahmet genel değil özeldir, eriştiği kimse üzerinde zail olmayıp daimidir, nimet de böyledir; o günün şanı işte böyledir: {من يصرف عنه} “Kimden savuşturulursa” yani o azap savuşturulursa; bütün gün boyunca savuşturmanın devamı kastedildiği için şöyle buyurdu: {يومئذ} “o gün” yani o günün azabı vuku bulduğu gün, {فقد رحمه} “muhakkak [Allah] ona merhamet etmiştir.” Yani ona ihsanda bulunarak merhamet edilen kimsenin muamelesini yapmıştır. {وذلك} “Ve işte bu” yani başkası değil, {الفوز} “kurtuluştur” yani

5114. Metin

الظفر بالمطلوب {المبين *} أي الظاهر جداً، ومن لم يصرف عنه فقد أهانه، وذلك هو العذاب العظيم.

istenene ulaşmaktır, {المبين} “apaçık [bir kurtuluştur].” Yani gayet zahirdir; azap kendisinden savuşturulmayan kimseyi ise [Allah] rezil etmiştir ve işte büyük azap da odur.

5115. Metin

ولما كان التقدير: فإن يصرف عنك ذلك العذاب فقد قرت عينك، عطف عليه دليلاً آخر لأنه لا يجوز في العقل أن يتخذ غيره ولياً، فقال معمماً للحكم في ذلك العذاب وغيره مبيناً أنه لا مخلص لمن أوقع به: {وإن يمسسك الله} أي الملك الأعظم الذي لا كفوء له؛ ولما كان المقام للترهيب، قدم قوله: {بضر} أي هنا أو هناك {فلا كاشف له} أصلاً بوجه من الوجوه {إلا هو} أي لأنه لا كفوء له، فهو قادر على إيقاعه، ولا يقدر غيره على دفاعه، لأنه على كل شيء قدير {وإن يمسسك بخير} أي في أي وقت أراد.

Takdirî mana: 'Eğer o azap senden savuşturulursa gözün aydın olmuştur' şeklinde olduğundan, aklen O'ndan başkasını veli edinmenin caiz olmadığına dair başka bir delili buna atfetti. O azap ve diğerleri hakkındaki hükmü genelleştirip o azabın isabet ettiği kimse için hiçbir kurtuluş yolu bulunmadığını açıklayarak şöyle buyurdu: {وإن يمسسك الله} “Eğer Allah sana dokundurursa” yani dengi olmayan en büyük Hükümdar [dokundurursa]; makam korkutma makamı olduğu için şu sözünü öne aldı: {بضر} “bir zarar” yani burada veya orada [bir zarar dokundurursa], {فلا كاشف له} “onu kaldıracak hiçbir kimse yoktur” hiçbir vecihle asla yoktur, {إلا هو} “O'ndan başka.” Çünkü O'nun dengi yoktur; O onu meydana getirmeye kâdirdir, başkası ise onu savmaya güç yetiremez; çünkü O her şeye hakkıyla kâdirdir. {وإن يمسسك بخير} “Ve eğer sana bir hayır dokundurursa” yani dilediği herhangi bir vakitte.

5116. Metin

ولما كان القياس على الأول موجباً لأن يكون الجزاء: فلا مانع له، كان وصفه من صفة قوله {فهو على كل شيء} أي من ذلك وغيره {قدير *} ولا يقدر غيره على منعه، منبهاً على أن رحمته سبحانه سبقت غضبه.

Birinciye kıyas edildiğinde cezanın: 'Onu engelleyecek hiçbir kimse yoktur' şeklinde olmasını gerektirirken, O'nun vasfı şu buyruğunun niteliğinden oldu: {فهو على كل شيء} “O, her şeye” yani bundan ve diğerlerinden her şeye, {قدير} “hakkıyla gücü yetendir.” Başkası O'nu engellemeye güç yetiremez; bu da Sübhânehu'nun rahmetinin gazabına galebe çaldığına dikkat çekmektedir.

5117. Metin

ولما كانت الجملتان من الاحتباك، فأفادتا بما ذكر وما دل عليه المذكور مما حذف أنه تعالى غالب على أمره، قال مصرحاً بذلك: {وهو القاهر} أي الذي يعمل مراده كله ويمنع غيره مراده إن شاء، وصور قهره وحققه لتمكن الغلبة بقوله: {فوق عباده} وكل ما سواه عبد؛ ولما كان في القهر ما يكون مذموماً، نفاه بقوله: {وهو} أي وحده {الحكيم} فلا يوصل أثر القهر بإيقاع المكروه

İki cümle ihtibâk sanatına sahip olup zikredilenler ve zikredilenin delalet ettiği hazfedilen şeyler vasıtasıyla Allah Teâlâ'nın kendi emrine mutlak galip olduğunu ifade ettiğinde, bunu açıkça belirterek şöyle buyurdu: {وهو القاهر} “Ve O, mutlak galip olandır” yani bütün muradını yerine getiren ve dilerse başkasının muradına engel olan Zât'tır. Galibiyetin tamlığını tasvir edip kesinleştirmek üzere şöyle buyurdu: {فوق عباده} “kullarının üstünde.” O'ndan başka her şey kuldur. Kahir (kahredici) olmakta bazen yerilen durumlar da bulunabildiği için şu buyruğuyla bunu nefyetti: {وهو} “Ve O” yani sadece O, {الحكيم} “hüküm ve hikmet sahibidir.” Dolayısıyla kahrın eserini nahoş bir durumu meydana getirmek suretiyle ulaştırmaz,

5118. Metin

إلا لمستحق، وأتم المعنى بقوله: {الخبير *} أي بما يستحق كل شيء، فتمت الأدلة على عظيم سلطانه وأنه لا فاعل غيره.

ancak hak edene ulaştırır. Sözü şu buyruğuyla tamamladı: {الخبير} “Hakkıyla haberdar olandır.” Yani her şeyin neyi hak ettiğini çok iyi bilendir. Böylece O'nun yüce saltanatına ve O'ndan başka fail bulunmadığına dair deliller tamamlanmış oldu.

5119. Metin

ولما ختم بصفتي الحكمة والخبرة، كان كأنه قيل: فلم لم يعلم أنا نكذبك بخبرته فيرسل معك بحكمته من يشهد لك - على ما يقول من أنه أمرك أن تكون أول من أسلم، ونهاك عن الشرك لنصدقك - من ملك كما تقدم سؤالنا لك فيه أو كتاب في قرطاس أو غيرهما؟ فقال: قد فعل، ولم يرض لي إلا بشهادته المقدسة فقال - أو يقال: إنه لما أقام الأدلة على الوحدانية والقدرة ووصل إلى صفة القهر المؤذن بالانتقام، لم يبق إلا الإشهاد عليهم إيذاناً بما يستحقونه من سوء العذاب وإنذاراً به لئلا يقولوا إذا حل بهم: إنه لم يأتنا نذير، فقال: {قل} أي يا أيها الرسول لهم {أي شيء أكبر} أي أعظم وأجل {شهادة} فإن أنصفوا وقالوا: الله! فقل: هو الذي يشهد لي، كما قال في النساء «لكن الله يشهد بما أنزل إليك» ولكنه قطع الكلام هنا إشارة إلى عنادهم أو سكوتهم، أو إلى تنزيلهم منزلة المعاند، أو العالم بالشيء العامل عمل الجاهل، فقال آمراً له ﷺ: {قل الله} أي الملك الأعظم المحيط علماً وقدرة أكبر شهادة.

Hikmet ve haberdarlık sıfatlarıyla sözü noktaladığında, sanki şöyle denilmiş gibi oldu: 'Madem öyle, O bizim seni yalanlayacağımızı haberdarlığı ile bilip de —seni tasdik etmemiz için ilk teslim olan kişi olmanı sana emrettiğini ve şirkten nehyettiğini söylediğin hususta— daha önce sana sorduğumuz melek veya kâğıt içinde bir kitap veya başkası gibi sana şahitlik edecek birini hikmetiyle seninle birlikte niçin göndermedi?' Bunun üzerine buyurdu ki: O bunu yapmıştır ve benim için ancak Kendi kutsal şahitliğine razı olmuştur. Yahut şöyle denilir: Birlik ve kudret delillerini ortaya koyup cezalandırmayı haber veren kahır sıfatına ulaşınca; hak ettikleri kötü azabı bildirmek ve başlarına geldiğinde 'Bize bir uyarıcı gelmedi' demesinler diye onları uyarmak maksadıyla aleyhlerine şahit tutmaktan başka bir şey kalmadı. Bunun üzerine buyurdu ki: {قل} “De ki:” Yani ey Elçi, onlara de ki: {أي شيء أكبر} “Hangi şey daha büyüktür” yani daha ulu ve daha yücedir, {شهادة} “şahitlik bakımından?” Eğer insafa gelip 'Allah!' derlerse, de ki: Nisâ sûresinde «Lakin Allah sana indirdiğine şahitlik eder» buyurduğu gibi, bana şahitlik eden O'dur. Fakat onların inatlarına, suskunluklarına veya inatçı yahut bildiği halde cahil gibi davranan kimse konumuna indirgenmelerine işaret etmek üzere burada sözü kesti de Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem emrederek şöyle buyurdu: {قل الله} “De ki: Allah.” Yani ilim ve kudreti her şeyi kuşatan en büyük Hükümdar şahitlik bakımından en büyüktür.

5120. Metin

ولما كانوا بمعرض أن يسلموا ذلك ويقولوا: إنه لَكذلك، ولكن هلم شهادته! قال: {شهيد} أي هو أبلغ شاهد يشهد {بيني وبينكم} أي بهذا القرآن الذي ثبت بعجزكم عنه أنه كلامه، وبغيره من الآيات التي عجزتم عن معارضتها؛ ولما قرر أنه أعظم شهيد، وأشار إلى شهادته بالآيات كلها، نبه على أعظمها، لأن إظهاره تعالى للقرآن على لسانه ﷺ على وفق دعواه شهادة من الله له بالصدق، فقال ذاكراً لفائدته في سياق تهديد متكفل بغثبات الرسالة وإثبات الوحدانية، وقدم الأول لأنه المقرر للثاني والمفهم له بغايته، عاطفاً على جملة «شهيد» بانياً للمفعول، تنبيهاً على أن الفاعل معروف للإعجاز، وبني للفاعل في السواد: {وأوحي إلي} وحقق الموحى به وشخّصه بقوله: {هذا القرآن} ولما كان في سياق التهديد قال مقتصراً على ما يلائمه: {لأنذركم} أي أخوفكم وأحذركم من اعتقاد شائبة نقص في الإله لا سيما الشرك {به ومن} أي وأنذر به كل من {بلغ} أي بلغه، قال الفراء: والعرب تضمر الهاء في صلات «الذي» و «من» و «ما» .

Bunu teslim edip 'Öyledir, fakat O'nun şahitliğini getir bakalım!' demeleri muhtemel olduğundan buyurdu ki: {شهيد} “Şahittir” yani şahitlik eden en beliğ şahittir, {بيني وبينكم} “benimle sizin aranızda.” Yani benzerini getirmekten âciz kalmanızla O'nun kelâmı olduğu sabit olan bu Kur'an ile ve karşı koymaktan âciz kaldığınız diğer ayetlerle şahittir. O'nun en büyük şahit olduğunu takrir edip bütün ayetlerle olan şahitliğine işaret edince, onların en büyüğüne dikkat çekti; çünkü Allah Teâlâ'nın Kur'an'ı Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem dili üzere onun davasına uygun olarak izhar etmesi, Allah'tan onun doğruluğuna bir şahitliktir. Böylece risaleti ve tevhidi ispatı üstlenen bir tehdit bağlamında onun faydasını zikrederek buyurdu; ikinciyi pekiştiren ve onu gayesiyle anlatan olduğu için birinciyi öne aldı; icaz sebebiyle failin malum olduğuna dikkat çekmek üzere meçhul sığa ile kurarak 'şehîd' cümlesine atfetti, mushaf metninde ise faile bina kılındı: {وأوحي إلي} “Ve bana vahyolundu” Vahyedilen şeyi şu buyruğuyla somutlaştırıp kesinleştirdi: {هذا القرآن} “bu Kur'an,” Tehdit bağlamında olduğu için ona uygun olanla yetinerek şöyle buyurdu: {لأنذركم} “sizi uyarayım diye” yani İlah hakkında herhangi bir noksanlık şaibesi taşıyan inançtan, özellikle de şirkten sizi korkutup sakındırayım diye, {به ومن} “onunla ve... kimi” yani onunla her kimi [uyarayım diye], {بلغ} “[kime] ulaşırsa.” Ferrâ dedi ki: Araplar 'ellezî', 'men' ve 'mâ' sıla cümlelerinde zamiri gizlerler.

5121. Metin

وقال البخاري في آخر الصحيح: {لأنذركم به}

Buhârî, Sahîh'inin sonunda şöyle demiştir: {لأنذركم به} “Sizi onunla uyarayım diye”

5122. Metin

يعني أهل مكة، ومن بلغ هذا القرآن فهو له نذير علقه بصيغة الجزم عن ابن عباس ووصله إليه ابن أبي حاتم كما أفاده شيخنا في شرحه. وقال عبد الرزاق في تفسيره: أخبرنا معمر عن قتادة أن النبي ﷺ قال: بلغوا عن الله، فمن بلغته آية من كتاب الله فقد بلغه أمر الله. وقال الإمام تقي الدين علي بن عبد الكافي السبكي في جواب سؤال ورد عليه سنة ثمان وثلاثين وسبعمائة في أن النبي ﷺ هل بعث إلى الجن - ومن خطه نقلتُ: الكتاب والسنة ناطقان بذلك، والإجماع قائم عليه، لا خلاف بين المسلمين فيه؛ ثم أسند الإجماع إلى أبي طالب القضاعي وأبي عمر بن عبد البر في التمهيد وأبي محمد بن حزم في كتاب الفِصَل وغيرهم ثم قال: أما الكتاب فآيات إحداها {لأنذركم به ومن بلغ} قال محمد بن كعب القرظي: من بلغه القرآن فكأنما رأى النبي ﷺ، وقال ابن عباس - فذكره، وقال

yani Mekke halkını [uyarayım diye]; 've bu Kur'an kime ulaşırsa o onun için bir uyarıcıdır' ifadesini İbn Abbâs'tan cezm sığasıyla ta'lik etmiş, İbn Ebî Hâtim de üstadımızın şerhinde belirttiği gibi bunu ona muttasıl olarak ulaştırmıştır. Abdürrezzâk tefsirinde şöyle demiştir: Ma'mer bize Katâde'den haber verdi ki, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: «Allah'tan tebliğ ediniz; zira Allah'ın Kitabı'ndan bir ayet kime ulaşmışsa, muhakkak Allah'ın emri ona ulaşmıştır.» İmam Takiyyüddin Ali b. Abdilkâfî es-Sübkî, hicri yedi yüz otuz sekiz yılında kendisine Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem cinlere gönderilip gönderilmediği hakkında gelen bir soruya verdiği cevapta —kendi el yazısından naklettim— şöyle demiştir: «Kitap ve Sünnet bunu açıkça söylemektedir ve icma bunun üzerine kuruludur, Müslümanlar arasında bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur.» Sonra icmayı et-Temhîd'de Ebû Tâlib el-Kudâî'ye ve Ebû Ömer b. Abdilberr'e, Kitâbu'l-Fisal'de Ebû Muhammed b. Hazm'a ve başkalarına dayandırdı, sonra şöyle dedi: «Kitap'tan olan delillere gelince, ayetler vardır; onlardan biri: {لأنذركم به ومن بلغ} “Sizi ve kime ulaşırsa onu bununla uyarayım diye” ayetidir. Muhammed b. Ka'b el-Kurazî şöyle demiştir: 'Kur'an kime ulaşırsa, sanki Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem görmüş gibidir.' İbn Abbâs da —bunu zikretti— şöyle dedi,

5123. Metin

السدي: من بلغ القرآن فهو له نذير، وقال ابن زيد: من بلغه هذا القرآن فأنا نذيره. وهذه كلها أقوال متفقة المعنى، وقد أمر نبيه ﷺ أن يقول هذا الكلام وأن ينذر بالقرآن كل من بلغه، ولم يخص إنساً ولا جناً من أهل التكليف، ولا خلاف أن الجن مكلفون - انتهى. وسيأتي مما ذكر من الآيات وغيرها ما يليق بالاستدلال على الإرسال إلى الملائكة ﵈، فالمعنى: فمن صدق هذا القرآن فقد أفلح، ومن كذب فليأت بسورة من مثله، ثم عجزه شاهد على نفسه بالكذب، وهو شهادة الله لي بالصدق، ولأجل أن الله هو الشاهد لم تنقض الشهادة بموت النبي ﷺ، بل استمرت على مرّ الأيام وكرّ الأعوام لبقاء الشاهد وتعاليه عن شوائب النقص وسمات الحدث، وإلى ذلك الإشارة بقول النبي ﷺ «ما من الأنبياء نبي إلا قد أعطى من الآيات ما مثله آمن عليه البشر، وإنما كان الذي أوتيته وحياً أوحاه الله إليّ، فأرجو أن أكون أكثرهم تابعاً يوم القيامة» أخرجه الشيخان عن أبي هريرة ﵁. ولعل الاقتصار على الإنذار مع ما تقدم إشارة إلى أن أكثر الخلق هالك، وقد ذكر في نزول هذه الآية أن أهل مكة أتوا رسول الله ﷺ فقالوا: أما وجد الله رسولاً غيرك؟ ما نرى أحداً يصدقك بما تقول،

Süddî dedi ki: 'Kur'an kime ulaşırsa, o onun için bir uyarıcıdır.' İbn Zeyd dedi ki: 'Bu Kur'an kime ulaşmışsa ben onun uyarıcısıyım.' Bütün bunlar anlamca birbirine uyan sözlerdir. O, Peygamberine sallallâhu aleyhi ve sellem bu sözü söylemesini ve Kur'an ile kendisine ulaştığı herkesi uyarmasını emretmiştir; mükellef olanlardan ne insanı ne cini ayırt etmemiştir, cinlerin mükellef olduğunda ise ihtilaf yoktur.» —nakil bitti—. Zikredilen ayetlerden ve diğerlerinden meleklere aleyhimüsselâm peygamber olarak gönderildiğine istidlal edilmeye uygun deliller ileride gelecektir. Mana şudur: 'Kim bu Kur'an'ı tasdik ederse kurtulmuştur; kim de yalanlarsa onun benzeri bir sûre getirsin; sonra onun âciz kalması kendi aleyhine yalancılığına şahittir; bu da Allah'ın benim doğruluğuma olan şahitliğidir.' Şahit Allah olduğu için şahitlik Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem vefatıyla bozulmamış, aksine Şahit'in baki kalması, noksanlık şaibelerinden ve sonradan yaratılmışlık alametlerinden yüce olması sebebiyle günlerin geçmesi ve yılların tekrarlanmasıyla devam etmiştir. Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem şu sözüyle buna işaret edilmiştir: «Peygamberlerden hiçbir peygamber yoktur ki, kendisine insanların inanacağı derecede mucizeler verilmiş olmasın. Bana verilen ise ancak Allah'ın bana vahyettiği bir vahiydir; bu sebeple kıyamet gününde tâbileri en çok olan peygamber olmayı umuyorum.» Bunu Şeyhân (Buhârî ve Müslim) Ebû Hureyre'den radıyallâhu anh rivayet etmiştir. Daha önce geçenlerle birlikte sadece uyarı ile yetinilmesi, belki de mahlukatın çoğunun helak olacağına bir işarettir. Bu ayetin inişi hakkında zikredildiğine göre, Mekke halkı Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem gelip dediler ki: 'Allah senden başka elçi bulamadı mı? Söylediklerinde seni tasdik eden hiç kimseyi görmüyoruz;

5124. Metin

ولقد سألنا عنك اليهود والنصارى فزعموا أنه ليس عندهم منك ذكر، فأرنا من يشهد أنك رسول الله كما تزعم، فأنزلها الله.

seni Yahudilere ve Hristiyanlara sorduk da senin hakkında kendilerinde bir bilgi bulunmadığını iddia ettiler; öyleyse iddia ettiğin gibi senin Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik edecek birini bize göster!' Bunun üzerine Allah bu ayeti indirdi.

5125. Metin

ولما لم يبق لمتعنت شبهة، ساق فذلكة ذلك وقطب دائرته - وهو لزوم التوحيد الذي جعلت الرسالة مُرَقَّى إليه، فإذا ثبت في قلب فاضت أنواره بحسب ثباته حتى أنها ربما ملأت الأكوان وعلت على كيوان - مساق استفهام على طريقة الإنكار والتعجيب تعظيماً لشأنه وتفخيماً لمقامه وتنبيهاً لهم على أن يعدوا عن الشرك فقال: أئنكم لتشهدون أن مع الله} أي الذي حاز جميع العظمة {آلهة} .

İnatçı için hiçbir şüphe kalmayınca, bunun özetini ve merkez noktasını —ki o da risaletin kendisine basamak kılındığı tevhittir; o tevhit bir kalpte yerleştiğinde, yerleştiği nispette nurları öyle taşar ki kâinatı doldurur ve Zühal yıldızının üstüne çıkar— şanını yüceltmek, makamını tebcil etmek ve onları şirkten vazgeçmeye dikkat çekmek üzere inkâr ve hayret üslubuyla bir istifham (soru) şeklinde sevk ederek buyurdu ki: {أئنكم لتشهدون أن مع الله} “Siz gerçekten Allah ile beraber... olduğuna şahitlik ediyor musunuz?” Yani bütün azameti kendinde toplayan Zât ile beraber, {آلهة} “[başka] ilahlar...”

5126. Metin

ولما كانوا لكثرة تعنتهم ربما أطلقوا على أسمائه سبحانه إله كما قالوا حين سمعوه ﷺ يقول: «يا الله يا رحمن» كما سيأتي إن شاء الله تعالى آخر الحِجْر وآخر سبحان، صرح بالمقصود على وجه لا يحتمل النزاع فقال: {أخرى} ولما كان كأنه قيل: إنهم ليقولون ذلك، فماذا يقال لهم؟ قال: {قل لا أشهد} أي معكم بشيء مما تقولونه لأنه باطل، ولو كان حقاً لشهدت به.

Aşırı inatçılıkları sebebiyle, Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem «Yâ Allah! Yâ Rahmân!» dediğini işittiklerinde söyledikleri gibi —inşâallahu Teâlâ Hicr sûresinin sonunda ve İsrâ sûresinin sonunda gelecektir— O'nun isimlerine de bazen 'ilah' diyebildiklerinden, tartışmaya yer bırakmayacak şekilde maksadı açıkça belirterek buyurdu: {أخرى} “başka [ilahlar].” Sanki 'Onlar bunu söylüyorlar, peki onlara ne denilecek?' denilmiş gibi olduğundan buyurdu ki: {قل لا أشهد} “De ki: Ben şahitlik etmem.” Yani sizin söylediğiniz şeylerden hiçbirine sizinle beraber şahitlik etmem; çünkü o batıldır, şayet hak olsaydı ona şahitlik ederdim.

5127. Metin

ولما كان هذا غير قاطع لطمعهم فيه، اجتثَّه من أصله وبرمته بقوله: {قل إنما هو} أي الإله {إله واحد} وهو الله الذي

Bu ifade onların O'na dair tamahlarını kökünden kesmediğinden, şu buyruğuyla onu kökünden ve bütünüyle söküp attı: {قل إنما هو} “De ki: O ancak...” Yani o Mabud, {إله واحد} “tek bir ilahtır.” O da Allah'tır ki

5128. Metin

لا يعجزه شيء وهو يعجز كل شيء، لأنه واحد لا كفوء له، فإنكم عجزتم عن الإتيان بسورة من مثل كلامه وأنتم أفصح الناس.

hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz, O ise her şeyi âciz bırakır; çünkü O birdir ve O'nun dengi yoktur. Nitekim siz insanların en fasihi olduğunuz halde O'nun kelâmının benzerinden bir sûre getirmekten âciz kaldınız.

5129. Metin

ولما كان معنى هذا البراءة من إنذارهم، صرح به في قوله مؤكداً في جملة اسمية: {وإنني بريء مما تشركون *} أي الآن وفي مستقبل الزمان إبعاداً من تطمعهم أن تكون الموافقة بينه وبينهم باتخاذه الأنداد أو شيئاً منها ولياً، فثبت التوحيد بهذه الآية بأعظم طرق البيان وأبلغ وجوه التأكيد، ولقد امتثل ﷺ الأمر بإنذار من يمكن إبلاغه القرآن، فلما استراح عن حرب قريش وكثير ممن حوله من العرب في عام الحديبية، وهو سنة ست من الهجرة، وأعلمه الله تعالى أن ذلك فتح مبين، أرسل إلى من يليه من ملوك الأمصار في ذلك العام وما بعده، وكان أكثر عند منصرفه من ذلك الاعتمار يدعوهم إلى جنات وأنهار في دار القرار، وينذرهم دار البوار، قال أهل السير: خرج ﷺ بعد رجوعه من عمرة الحديبية التي صد عنها - على أصحابه رضوان الله عليهم أجمعين فقال: «أيها الناس! إن الله بعثني رحمة وكافة، وإني أريد أن أبعث بعضكم إلى ملوك الأعاجم» وقال ابن عبد الحكم في فتوح مصر عن عبد الرحمن بن عبد القادر أن رسول الله ﷺ قام ذات يوم على المنبر فحمد الله وأثنى عليه وتشهد

Bunun anlamı onların uyarıldığı şeylerden beri olmak olduğundan, isim cümlesiyle pekiştirerek şu buyruğunda bunu açıkça ifade etti: {وإنني بريء مما تشركون} “Ve şüphesiz ben, sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım!” Yani ortakları veya onlardan herhangi birini veli edinmek suretiyle kendisiyle onlar arasında bir uyum olacağına dair tamahlarını uzaklaştırmak için 'şu anda ve gelecekte uzağım' [dedi]. Böylece tevhit, bu ayet ile beyanın en yüce yollarıyla ve tekidin en beliğ vecihleriyle sabit oldu. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Kur'an'ın ulaştırılabileceği kimseleri uyarma emrini yerine getirdi; hicretin altıncı yılı olan Hudeybiye yılında Kureyş'in ve etrafındaki Arapların çoğunun savaşından rahata erip Allah Teâlâ da bunun apaçık bir fetih olduğunu ona bildirince, o yılda ve sonrasında kendisine komşu olan beldelerin hükümdarlarına elçiler gönderdi; bu umreden dönüşünde onları karar yurdundaki cennetlere ve nehirlere davet edip helak yurdundan sakındırması daha da yoğunlaştı. Siyer ehli dedi ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem engellendiği Hudeybiye umresinden döndükten sonra ashabının —Allah'ın rızası hepsinin üzerine olsun— yanına çıkıp şöyle buyurdu: «Ey insanlar! Şüphesiz Allah beni bir rahmet ve bütün insanlara gönderdi. Ben sizden bazılarınızı Acem krallarına göndermek istiyorum.» İbn Abdilhakem 'Fütûhu Mısr'da Abdurrahman b. Abdilkādir'den rivayet etti ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bir gün minbere çıkıp Allah'a hamdetti, O'na senada bulundu, kelime-i şehadet getirdi

5130. Metin

ثم قال: «أما بعد فإني أريد أن أبعث بعضكم إلى ملوك العجم، فأدوا عني يرحمكم الله، ولا تختلفوا عليّ كما اختلف الحواريون»

sonra şöyle buyurdu: «Ammâ ba'd: Ben sizden bazılarını Acem krallarına göndermek istiyorum; benim adıma tebliğ ediniz, Allah size merhamet etsin; havârilerin ihtilaf ettiği gibi bana karşı ihtilaf etmeyiniz.»

5131. Metin

وقال ابن عبد الحكم: بنو إسرائيل - على عيسى ابن مريم ﵉، فقال المهاجرون: يا رسول الله! والله لا نختلف عليك في شيء أبداً، فمرنا وابعثنا، فسألوه: كيف اختلف الحواريون على عيسى ﵇؟ قال: دعاهم إلى الذي وفي رواية لمثل الذي - دعوتكم إليه، وقال ابن عبد الحكم: إن الله ﵎ أوحى إلى عيسى ﵇ أن ابعث إلى مقدس الأرض، فبعث الحواريون - فأما من بعثه مبعثاً قريباً فرضي وسلم، وأما من بعثه مبعثاً بعيداً فكره وجهه وتثاقل - قال ابن عبد الحكم: وقال: لا أحسن كلام من تبعثني إليه - فشكا ذلك عيسى ﵇ إلى الله ﷿، فأصبح كل رجل - وقال ابن عبد الحكم: فأوحى الله تعالى إليه أني سأكفيك، فأصبح المتثاقلون وكل واحد منهم - يتكلم بلغة الأمة التي بعث إليها. فقال عيسى ﵇: هذا أمر قد عزم الله عليه فامضوا له. وقال الشيخ مجد الدين الفيروزآبادي في القاموس: إن المكان الذي جمع فيه عيسى ﵇ الحواريين وأنفذهم إلى النواحي قرية بناحية طبرية تسمى الكرسي. وقال ابن إسحاق: وحدثني يزيد بن أبي حبيب

İbn Abdilhakem dedi ki: —İsrailoğulları— Meryem oğlu İsa'ya aleyhimesselâm karşı [ihtilaf ettikleri gibi]. Muhacirler: 'Ey Allah'ın Resûlü! Vallahi sana hiçbir hususta asla muhalefet etmeyiz; bize emret ve bizi gönder' dediler. Sonra ona: 'Havâriler İsa'ya aleyhisselâm nasıl muhalefet ettiler?' diye sordular. Buyurdu ki: «Onları benim sizi davet ettiğime —bir rivayette: benzerine— davet etti.» İbn Abdilhakem dedi ki: «Allah Teâlâ İsa'ya aleyhisselâm: 'Kutsal topraklara elçiler gönder' diye vahyetti, havâriler de gönderildi. Yakın bir yere gönderdiği kimse razı olup teslim oldu; uzak bir yere gönderdiği kimse ise bundan hoşlanmayıp ağır davrandı —İbn Abdilhakem dedi ki: 'Beni kendisine gönderdiğin kimselerin dilini iyi konuşamıyorum' dedi—. İsa aleyhisselâm bunu Allah azze ve celleye şikâyet etti. Sabah olunca her adam —İbn Abdilhakem dedi ki: Allah Teâlâ ona: 'Ben sana yeteceğim' diye vahyetti; sabah olunca ağır davrananlar ve onların her biri— gönderildiği kavmin diliyle konuşuyordu. İsa aleyhisselâm dedi ki: 'Bu, Allah'ın kesinleştirdiği bir emirdir, haydi yürüyün!'» Şeyh Mecdüddin el-Fîrûzâbâdî Kāmus'ta dedi ki: İsa'nın aleyhisselâm havârileri topladığı ve onları bölgelere sevk ettiği yer, Taberiye tarafında 'el-Kürsî' denilen bir köydür. İbn İshâk dedi ki: Bana Yezîd b. Ebî Habîb

5132. Metin

المصري أنه وجد كتاباً فيه ذكر من بعث رسول الله ﷺ إلى البلدان وملوك العرب والعجم وما قال لأصحابه حين بعثهم، قال: فبعث به إلى محمد بن شهاب الزهري فعرفه - فذكر نحو ما تقدم إلى أن قال: قال ابن إسحاق: وكان من بعث عيسى ابن مريم ﷺ من الحواريين والأتباع الذين كانوا بعدهم في الأرض بطرس الحواري ومعه بولس - وكان بولس من الأتباع ولم يكن من الحواريين - إلى رومية، وأندرائس ومنتا إلى الأرض التي يأكل أهلها الناس، وتوماس إلى أرض بابل من أرض المشرق وقيبليس إلى قرطاجنة، وهي إفريقية، ويحنس إلى أقسوس قرية الفتية أصحاب الكهف، ويعقوبس إلى أوراشلم وهي إيلياء قرية بيت المقدس، وابن ثلما إلى الأعرابية، وهي أرض الحجاز، وسيمن إلى أرض البربر، ويهودا ولم يكن من الحواريين، جُعل مكان يودس - انتهى. كذا رأيت في

el-Mısrî anlattı ki, kendisi Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem beldelere ve Arap ile Acem krallarına gönderdiği kimselerin ve onları gönderirken ashabına söylediklerinin zikredildiği bir kitap bulmuş; dedi ki: Onu Muhammed b. Şihâb ez-Zührî'ye gönderdi, o da bunu tanıdı. —Yukarıda geçene benzer hususları zikretti, nihayet şöyle dedi:— İbn İshâk dedi ki: Meryem oğlu İsa'nın sallallâhu aleyhi ve sellem yeryüzünde kendilerinden sonra gelen havârilerden ve tâbilerden gönderdiği kimselerden: Havâri Petrus ve onunla birlikte Pavlus —Pavlus tâbilerdendi, havârilerden değildi— Roma'ya gönderildi; Andreas ve Matta insan yiyen kavmin topraklarına gönderildi; Tomas doğu topraklarından Babil topraklarına gönderildi; Filipus Kartaca'ya ki orası İfrikiye'dir gönderildi; Yuhanna Ashâb-ı Kehf olan gençlerin köyü Efes'e gönderildi; Yakup Kudüs köyü olan İlyâ yani Yeruşalim'e gönderildi; İbn Tılmâ bedevilerin arazisi olan Hicaz bölgesine gönderildi; Simun Berberi topraklarına gönderildi; Yehuda ise havârilerden değildi, Yahuda'nın yerine konulmuştu. —nakil bitti—. İşte ben böyle gördüm...

5133. Metin

نسخة معتمدة مقابلة من تهذيب السيرة لابن هشام، وكذا في مختصرها للامام جمال الدين محمد بن المكرم الأنصاري عدد رسله وأسمائهم، وفي أخرهم: قوله: مكان يودس، ولم يتقدم ليودس ذكر، والذي حررته أنا من الأناجيل التي بأيدي النصارى غير هذا، ولعله أصح، وقد جمعت ما تفرق من ألفاظها، قال في إنجيل متى ما نصه - ومعظم السياق له: ودعا يعني عيسى ﵇ تلاميذه الاثني عشر وأعطاهم سلطاناً على جميع الأرواح النجسة لكي يخرجوها ويشفوا كل الأمراض؛ وفي أنجيل مرقس: وصعد إلى الجبل ودعا الذين أحبهم فأتوا إليه، وانتخب اثني عشر ليكونوا معه ولكي يرسلهم ليكرزوا، وأعطاهم سلطاناً على شفاء الأمراض وإخراج الشياطين، وفي إنجيل لوقا: وكان في تلك الأيام خرج إلى الجبل يصلي، وكان ساهراً في صلاة الله، فلما كان النهار دعا تلاميذه واختار منهم اثني عشر؛ وقال في موضع آخر: ودعا الاثني عشر الرسل وأعطاهم قوة وسلطاناً على جميع الشياطين وشفاء المرضى، وأرسلهم يكرزون بملكوت الله ويشفون الأوجاع؛ وهذه أسماء الاثني عشر الرسل: سمعان المسمى بطرس - ونسبه في موضع من إنجيل متى: ابن يونا - وأندراوس أخوه، ويعقوب بن زبدي ويوحنا أخوه

İbn Hişâm'ın Tehzîbü's-Sîre'sinin karşılaştırılmış güvenilir bir nüshasında ve keza İmam Cemâlüddin Muhammed b. el-Mükerrem el-Ensârî'nin onun muhtasarında [yer alan nüshada] elçilerinin sayısı ve isimleri zikredilip sonlarında: «Yudas'ın yerine» ifadesi yer almaktadır; oysa daha önce Yudas'ın adı geçmemiştir. Hristiyanların elindeki İncillerden benim tespit ettiğim ise bundan farklıdır ve belki de daha sahihtir. Ben onların dağınık lafızlarını bir araya getirdim. Matta İncili'nde geçen metin —ki bağlamın çoğu ona aittir— şöyledir: «İsa —yani aleyhisselâm— on iki öğrencisini yanına çağırdı ve onları kovmaları, her türlü hastalığı ve illeti iyileştirmeleri için kendilerine bütün pis ruhlar üzerinde yetki verdi.» Markos İncili'nde ise: «Dağa çıktı ve sevdiklerini yanına çağırdı; onlar da yanına geldiler. Kendisiyle birlikte olmaları ve vaaz etmeye (tebliğe) göndermek üzere on iki kişiyi seçti; onlara hastalıkları iyileştirme ve şeytanları kovma yetkisi verdi.» Luka İncili'nde ise: «O günlerde dua etmek için dağa çıktı ve geceyi Allah'a dua ederek geçirdi. Gün doğunca öğrencilerini çağırdı ve onlardan on iki kişiyi seçti.» Başka bir yerde ise şöyle dedi: «On iki elçiyi çağırdı; onlara bütün şeytanlar üzerinde güç ve yetki verdi, hastaları iyileştirme gücü bahşetti. Onları Allah'ın melekûtunu vaaz etmeye ve dertleri iyileştirmeye gönderdi.» İşte bu on iki elçinin isimleri şunlardır: Petrus denilen Simun —Matta İncili'nin bir yerinde soyu: Yona oğlu—, kardeşi Andreas, Zebedi oğlu Yakup ve kardeşi Yuhanna;

5134. Metin

قال في إنجيل مرقس: وسماهما باسمي بوانرجس اللذين ابنا الرعد - وفيلبس وبرثولوماوس، وتوما ومتى الشعار، ويعقوب بن حلفي، ولباوس الذي يدعى تداوس، وجعل في إنجيل مرقس بدل هذا: تدى، وفي إنجيل لوقا بدلهما: يهوذا بن يعقوب، ثم اتفقوا: وسمعان القاناني، وقال في إنجيل لوقا: المدعو الغيور، ويهوذا الإسخريوطي الذي أسلمه - أي دل عليه في الليلة التي ادعى اليهود القبض عليه فيها - هؤلاء الاثنا عشر الرسل الذين أرسلهم يسوع - وفي إنجيل مرقس: ودعا الاثني عشر وجعل يرسلهم اثنين اثنين، وأعطاهم السلطان على الأرواح النجسة - قائلاً: لا تسلكوا طريق الأمم، ولا تدخلوا مدينة السامرة، وانطلقوا خاصة إلى الخراف التي ضلت من بيت إسرائيل، وإذا ذهبتم فاكرزوا وقولوأ: قد اقتربت ملكوت السماوات، اشفوا المرضى، أقيموا الموتى، طهروا البرص، أخرجوا الشياطين، مجاناً أخذتم مجاناً أعطوا، لا تكنزوا ذهباً ولا فضة ولا نحاساً في مناطقكم ولا همياناً في الطريق ولا ثوبين ولا حذاء ولا عصى، والفاعل

Markos İncili'nde dedi ki: «Onlara 'Boanerges' yani 'Gök gürültüsü oğulları' adını verdi.» Filipus ve Bartalmay, Tomas ve vergi memuru Matta, Alfay oğlu Yakup, Taday denilen Lebbaus —Markos İncili'nde bunun yerine Taday konulmuş, Luka İncili'nde ise bu ikisinin yerine Yakup oğlu Yahuda konulmuştur. Sonra ittifak ettiler:— Kanuni Simun —Luka İncili'nde: Yurtsever (Gayur) denilen— ve onu ele veren —yani Yahudilerin kendisini yakaladıklarını iddia ettikleri gece ona yol gösteren— Yahuda İskariot. İşte İsa'nın gönderdiği on iki elçi bunlardır. —Markos İncili'nde: «On ikileri çağırdı ve onları ikişer ikişer göndermeye başladı; onlara pis ruhlar üzerinde yetki verdi.»— Şöyle diyerek: «Milletlerin yoluna gitmeyin, Samiriyelilerin şehirlerine girmeyin; bilakis İsrailoğullarının kaybolmuş koyunlarına gidin. Gittiğinizde vaaz edin ve deyin ki: Göklerin melekûtu yaklaşmıştır! Hastaları iyileştirin, ölüleri diriltin, cüzzamlıları temizleyin, şeytanları kovun. Karşılıksız aldınız, karşılıksız verin. Kuşaklarınızda altın, gümüş yahut bakır para biriktirmeyin; yol için ne torba, ne iki gömlek, ne ayakkabı, ne de değnek alın. Zira işçi

5135. Metin

مستحق طعامه، وفي إنجيل مرقس: وأمرهم أن لا يأخذوا في الطريق غير عصى فقط ولا همياناً ولا خبزاً ولا فضة ولا نحاساً في مناطقهم إلا نعالاً في أرجلهم ولا يلبسوا قميصين؛ وفي إنجيل لوقا: وقال لهم: لا تحملوا في الطريق شيئاً، لا عصى ولا همياناً ولا خبزاً ولا فضة، ولا يكون لكم ثوبان، وأي مدينة أو قرية دخلتموها فحصوا فيها عمن يستحقكم، وكونوا هناك حتى تخرجوا، فإذا دخلتم إلى البيت فسلموا عليه، فإن كان البيت مستحقاً لسلامكم فهو يحل عليه، وإن كان لا يستحق فسلامكم راجع إليكم، ومن لا يقبلكم ولا يسمع كلامكم فإذا خرجتم من ذلك البيت وتلك القرية أو تلك المدينة انفضوا غبار أرجلكم؛ وفي إنجيل مرقس: وقال لهم: أي بيت دخلتموه أقيموا فيه إلى أن تخرجوا منه، وأي موضع لم يقبلكم ولم يسمع منكم فإذا خرجتم من هناك فانفضوا الغبار الذي تحت أرجلكم للشهادة عليهم، الحق أقول لكم! إن الأرض سدوم وعامورا راحة في يوم الدين أكثر من تلك

kendi yiyeceğine müstahaktır.» Markos İncili'nde ise: «Onlara yol için değnekten başka hiçbir şey almamalarını, ne torba, ne ekmek, ne de kuşaklarında bakır para bulundurmamalarını; ancak ayaklarına çarık giymelerini ve iki gömlek giymemelerini emretti.» Luka İncili'nde ise: «Onlara dedi ki: Yol için hiçbir şey taşımayın; ne değnek, ne torba, ne ekmek, ne gümüş; iki gömleğiniz de olmasın. Hangi şehre veya köye girerseniz, orada size layık olanı araştırın ve ayrılıncaya kadar orada kalın. Bir eve girdiğinizde ona selam verin; eğer ev [halkı] selamınıza layıksa selamınız onun üzerine iner, şayet layık değilse selamınız size geri döner. Sizi kabul etmeyen ve sözlerinizi dinlemeyen olursa, o evden, o köyden veya o şehirden çıktığınızda ayaklarınızın tozunu silkip atın.» Markos İncili'nde ise: «Onlara dedi ki: Hangi eve girerseniz, oradan ayrılıncaya kadar orada konaklayın. Hangi yer sizi kabul etmez ve sizi dinlemezse, oradan ayrılırken onlara karşı bir şehadet olsun diye ayaklarınızın altındaki tozu silkip atın. Doğrusu size derim ki, yargı gününde Sodom ve Gomora diyarının durumu o

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.