20666. Metin
سورة القلم
Kalem Suresi
20667. Metin
مقصودها إظهار ما استتر، وبيان ما أبهم في آية) فستعلمون من هو في ضلال مبين (بتعيين النهتدي الذي برهن على هدايته حيازته العلم الذي هو النور الأعظم الذي لا يضل بمصاحبته بتقبل القرآن والتخلق بالفرقان الذي هو صفة الرحمن بقدر الإمكان الذي تصل إليه قوة الإنسان، وأدل ما فيها على هذا الغرض " ن " وكذا " القم " فلذا سميت بكل منهما، وبالكلام على كل منهما يعرف ذلك، وحاصله أن النون مبين محيط يفيبيانه كما يحيط ضوء الشمس بما يظهره
Surenin gayesi; gizli kalanı açığa çıkarmak ve [Mülk Suresi'ndeki] "Artık kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında bileceksiniz" ayetinde kapalı bırakılan hususu, hidayet üzere olanı tayin ederek beyan etmektir. O hidayet üzere olan zat da hidayetine, insanın gücünün erişebileceği ölçüde Kur'an'ı kabul etmek ve Rahmân'ın sıfatı olan Furkan ile ahlaklanmak suretiyle kendisiyle birlikte bulunulduğunda asla sapıtılmayan en büyük nur olan ilmi elde etmesini delil kılmıştır. Bu surede söz konusu maksada en çok delalet eden şey "Nûn" ve aynı şekilde "el-Kalem" lafzıdır; bu sebeple sure bu isimlerin her ikisiyle de adlandırılmıştır. Her ikisi üzerinde konuşulmasıyla bu durum anlaşılır. Bunun özeti şudur: Nûn harfi; güneş ışığının aydınlattığı şeyi kuşatması gibi, beyan ettiği şeyi kuşatan ve apaçık ortaya koyandır.
20668. Metin
وكما تحيط الدواة بمدادها بآية ما دل عليه بمخرجه وصفاته، واستقر الكلام الواقع فيها وفي المعهاني التي اشتركت في لفظه، وأمات القلم فإبانته للمعارف أمر لا ينكر) بسم الله (الذي له الإحاطة الكاملة فهو على كل شيء قدير لأنه بكل شيء عليم) الرحمن (الذي عمت نعمة إيجاده لأهل معاده البرئ منهم والسقيم) الرحيم (الذي أتم تلك النعمة على من وفقه لطاعته فألزمه الصراط المستقيم.
Hokka da mahreci ve sıfatlarıyla delalet ettiği ayet üzere mürekkebini kuşattığı, onda ve lafzında ortak olunan manalarda geçen söz karar kıldığı ve kaleme gelince onun ilimleri ve marifetleri açığa çıkarması inkâr edilemez bir husus olduğu için; tam bir kuşatıcılığa sahip olan, her şeyi hakkıyla bildiği için her şeye kadir bulunan Allah'ın adıyla [başlarım]. O Rahmân ki, var etme nimeti âhiret ehlini, onların masum olanlarını da günahkâr olanlarını da kuşatmıştır. O Rahîm ki, itaatine muvaffak kıldığı kimseye o nimeti tamamlayıp onu dosdoğru yola iletmiştir.
20669. Metin
لما أبهم الضال والمهتدي في آخر «الملك» والمسيء والمحسن في العمل أولها، وختم بآية الماء المعين الذي دلت حروفه بمجموعها على تمام معناه، ودل كل واحد منها على شيء منه، فدلت ميمه على تمام شيء ظاهر، وعينه على آية هادية، وياؤه على قائم ملطف متنزل مع كل مقام، ونونه على مظهر مبين محيط بما أظهره، وردهم سبحانه إليه بعد شرادهم عنه بالاستفهام في هذه الآية بما نبههم عليه من عجزهم وعجز كل من يدعونه من دونه وأنه لا يقدر على الإتيان بذلك الماء الذي هو حياة الأشباح بعد ذهابه إلا من تمت قدرته، فكان قادراً على كل ما يريد، وكان لا يقدر على كل ما يريده إلا من كمل علمه الذي يحيي به ميت الأرواح، دل على شمول قدرته بكمال علمه بما أفاده على النبي الكريم الأمي من العلوم التي زخرت بحارها، فأحيا مدرارها،
Mülk Suresi'nin sonunda sapan ile hidayete eren, başında ise amel bakımından kötülük eden ile iyilik eden müphem bırakılıp sure, harflerinin tamamıyla anlamının bütününe ve her bir harfiyle de ondan bir parçaya delalet eden tatlı ve akıcı su (el-mâu'l-maîn) ayetiyle son bulunca -ki mim harfi zahir olan bir şeyin tamamına, ayın harfi hidayet edici bir ayete, ye harfi her makama inen latif bir varlığa, nun harfi ise açığa çıkardığı şeyi kuşatan ve apaçık gösteren bir izhara delalet etmiştir-; Yüce Allah bu ayetteki istifhamla onları kendilerinin ve O'ndan başka yalvardıkları kimselerin acziyetine dikkat çekerek kendisinden kaçışlarından sonra tekrar O'na döndürmüştür. Nitekim bedenlerin hayatı olan o suyu, o çekilip gittikten sonra ancak kudreti tam olan ve dilediği her şeye gücü yeten getirebilir; dilediği her şeye de ancak ölü ruhları kendisiyle dirilttiği ilmi kemale eren zat güç yetirebilir. [İşte Allah,] denizleri coşan ve feyzi dirilten ilimlerden o Kerîm ve Ümmî Peygamber'e lütfettiği şeylerle kudretinin kuşatıcılığına ilminin kemaliyle delil getirdi,
20670. Metin
وأغرق تيارها، فافتتح هذه السورة بكلمة البيان وهو اسم الحرف الذي هو آخر حروف تلك، ومن لوازم بعض ما دل عليه الماء الذي هو الحياة المصححة، ونبه على نصبه له سبحانه دليلاً على العلم بما دل عليه من مخرج مسماه وصفاته ومواقعه في الكلم في جميع تقلباته فقال: {ن} هذه الكلمة حرف من حروف المعجم وهي اسم لمسمى به ظهور الأشياء وعلمها وإدراكها كما دل عليه موقعه في اسم النور والنار والنيل والنمو والنباهة والنقاء والنصح والنبأ والنجابة والنجاة والنحت والندم، وقد تقدم في البقرة عن أبي بكر الصديق ﵁ أنه قال: لكل كتاب سر وسر القرآن هذه الحروف، ولا يعلم ما هي إلا واضعها سبحانه.
ve onun akıntısını coşturdu. Böylece bu sureye beyan kelimesiyle başladı; o da önceki surenin son harfi olan harfin ismidir ve sıhhat veren hayat demek olan suyun delalet ettiği bazı hususların gereklerindendir. Yüce Allah'ın, isminin mahrecinden, sıfatlarından ve bütün çekimlerinde kelimelerdeki konumlarından delalet ettiği şeylerle ilme delil kılınışına dikkat çekerek şöyle buyurdu: {ن} “Nûn.” Bu kelime, hece harflerinden bir harftir. Nur, nâr (ateş), neyl (ulaşma), nümûv (büyüme), nebâhet (şeref), nekâ (temizlik), nush (nasihat), nebe' (haber), necâbet (soyluluk), necât (kurtuluş), naht (yontma) ve nedem (pişmanlık) isimlerindeki konumuyla delalet ettiği gibi, şeylerin ortaya çıkmasının, bilinmesinin ve idrak edilmesinin kendisine bağlı olduğu müsemmânın (isimlendirilenin) adıdır. Bakara Suresi'nde Ebû Bekir es-Sıddîk'tan radıyallâhu anh şöyle dediği geçmişti: "Her kitabın bir sırrı vardır, Kur'an'ın sırrı da bu [mukattaa] harfleridir; onların ne olduğunu ise onları koyan Yüce [Allah]'tan başkası bilmez."
20671. Metin
ولما كان هذا الحرف مشتركاً في اللغة بين حرف المعجم والدواة والحوت وشفرة السيف، سكن للدلالة بادىء بدء على أنه حرف، ولا يمنع إسكانه المتأصل في البناء من إرادة بقية المعاني لأن العرب ربما سكنت الكلمة بنية الوقف تنبيهاً على عظمة معناها، فلا يلزم من الإسكان عن غير عامل البناء، وقيل: النون اللوح، والنونة الكلمة من الصواب، والسمكة، فهو صالح لحرف المعجم الكلي الصالح لكل فرد، وعن عكرمة عن ابن عباس ﵄ أنه أخر حروف الرحمن والدواة لما يتأثر عنها من العلوم، والحوت الذي على ظهره الكون
Bu harf dilde hece harfi, hokka, balık ve kılıç namlusu anlamları arasında müşterek olunca, öncelikle bir harf olduğuna delalet etmesi için sükûn ile okundu. Kelimenin aslında olan sükûn ise diğer manaların kastedilmesine engel teşkil etmez; zira Araplar manasının büyüklüğüne dikkat çekmek için vakıf niyetiyle kelimeyi meczum kılabilirler. Dolayısıyla bir amilden kaynaklanmayan sükûn lafzın mebni olmasını gerektirmez. Denildi ki: Nûn; Levh'tir, Nûne; doğru sözdür ve balıktır. Dolayısıyla her ferde elverişli olan küllî hece harfine de uygundur. İkrime'den, onun da İbn Abbâs'tan radıyallâhu anhümâ rivayetine göre o, "er-Rahmân" isminin son harfidir; kendisinden ilimlerin sadır olması yönüyle hokkadır ve üzerinde kâinatın bulunduğu balıktır.
20672. Metin
واسمه اليهموت لما في ذلك من عجائب القدر والأسرار، ويكون الإقسام وقع بالنون والقلم علواً للإحاطة، والسيف لما يتأثر عنه من جليل الآثار، وكيفما كان المراد فهو الإحاطة، وهو سر باطن لا يظهر، وإنما تظهر نتائجه، فهو الحكم ونتائجه القضاء والقدر بالإشقاء أو الإسعاد.
Onun adı da bunda bulunan kaderin ve sırların şaşırtıcılığı sebebiyle Elyehmût'tur. Kuşatıcılığın yüceliğini göstermek için Nûn'a ve Kalem'e yemin edilmiş olur; kılıç ise kendisinden meydana gelen yüce eserlerden ötürüdür. Kastedilen ne olursa olsun o, kuşatıcılıktır. Bu ise açığa çıkmayan bâtınî bir sırdır; sadece neticeleri açığa çıkar. O hükümdür, neticeleri ise bedbaht kılma veya bahtiyar kılma şeklindeki kaza ve kaderdir.
20673. Metin
ولما كان هذا الحرف آية الكشف للأشياء كان مخرجه أمكن المخارج وأيسرها وأخفها وأوسعها وهو رأس المقول، فإنه يخرج مما بين طرف اللسان وفويق الثنايا من اللثة، وهو أخرج من مخرج اللام ومن مخرج الراء أيضاً، وتسمى هذه الحروف الثلاثة الزلقية مع بقية حروف «فر من لب» لأن طرف كل شيء زلقة، والنون أمكنها في هذا المخرج وأشدها انطباقاً فيما بين اللسان واللثة، وهو مما كرر مسماه في اسمه فانتهى إلى حيث ابتدأ، واختص بكون عماده وقوامه الحرف الأقوى الأظهر ذا الرفعة والعلو وهو الواو والزلقية التي هو أحدها ضد المصمتة وهي أخف الحروف على اللسان وأكثرها امتزاجاً بغيرها، وأما المصمتة فمنعت أن تنفرد بنفسها
Bu harf şeyleri keşfetmenin ayeti olunca, mahreci de mahreçlerin en muhkemi, en kolayı, en hafifi ve en genişi olan dilin ucudur; zira o, dilin ucu ile ön dişlerin hemen üzerindeki diş eti arasından çıkar. O, lâm ve râ mahrecinden daha ileridedir. Bu üç harfe, "ferre min lüb" harflerinin kalanıyla birlikte zelakiyye (akıcı/kolay harfler) denir; çünkü her şeyin ucu zelakadır (kaygan/uç noktadır). Nûn ise bu mahreçte en muhkemi ve dil ile diş eti arasında en çok kapananıdır. O, isminde müsemmâsı tekrarlanan ve başladığı yerde sona eren bir harftir. Dayanağının ve kıvamının en güçlü, en belirgin, yücelik ve üstünlük sahibi olan vâv harfi olmasıyla temayüz etmiştir. Nûn'un da aralarında bulunduğu zelakiyye harfleri, musmete (ağır) harflerin zıddıdır; dile en hafif gelen ve başkasıyla en çok kaynaşan harflerdir. Musmete harflere gelince, onların tek başına kalmaları engellenmiştir,
20674. Metin
في لغة العرب في كلمة هي أكثر من ثلاثة أحرف، بل لا بد أن يكون معها بعض الزلقية، والألف خارجة عن الصنفين لأنها مجرد إهواء لا مستقر لها، فقد ناسبت بمخرجها لسعته وخفته ووصفها بالزلاقة التي تقع لما اتصف بها من الحروف الكمال غنية عن سواها ولا يقع لما لم يخالطها كمال فيما ذكر ما ذكر من أن معناها البيان والإظهار ومن صفاتها الجهر وبين الشدة والرخاوة والانفتاح والاستفال، والغنة الخارجة من الخيشوم إذا سكن، وكل هذا واضح في العلم الذي له الاتساع والانتشار والتغلغل في الأشياء الباطنة، ويشاركه الميم في الغنة كما أنه يشاركه في أن له حظاً من الظهور والنون وهو الأصل في الغنة كما أنه الأصل في الظهور لما له من العلو بالعماد، وهو أيضاً من حروف الذبذبة والزيادة التي لا تستقر على حال فتقع مرة زوائد وأخرى أصولاً كما أن العلم أيضاً كذلك لا استقرار له بل مهما وسعته اتسع، ومهما تركته اضمحل وانجمع، وهو من حروف الأبدال التي تبدل من غيرها ولا يكون غيرها بدلاً منها فلازب ولازم الميم بدل من الباء بخلاف العكس كما أن العلم أصل يتبعه غيره ولا يكون هو تابعاً لغيره، وهو من الحروف الصحيحة وليست معتلة، والعلم جدير بهذا الوصف وهو إذا كان مخفي من الحروف المشربة ويقال
Arap dilinde üç harften fazla olan bir kelimede mutlaka yanlarında zelakiyye harflerinden bazılarının bulunması gerekir. Elif ise iki grubun da dışındadır, çünkü o sadece havaya dayanır, durağan bir yeri yoktur. Nûn mahreciyle, onun genişliği ve hafifliğiyle; kendisiyle nitelenen harflerin başkasına ihtiyaç duymaksızın kemale erdiği, kendisiyle karışmayanın ise anılan kemale ulaşamadığı zelâkat sıfatıyla; manasının beyan ve izhar olduğu zikredilen hususlarla; sıfatlarından olan cehr, beyniyye (şiddet ile rehavet arası), infitâh, istifâl ve sâkin olduğunda genizden çıkan gunne ile uyum sağlamıştır. Bütün bunlar, genişliği, yayılması ve bâtınî şeylere nüfuz etmesi bulunan ilimde gayet açıktır. Gunne konusunda mim harfi ona ortak olduğu gibi, zahir olmaktan bir pay almasında da ona ortaktır; nûn ise dayanağının yüceliğinden ötürü izharda asıl olduğu gibi gunnede de asıldır. O aynı zamanda bir halde karar kılmayan, bazen zâid bazen de asıl harf olan tezelzül ve ziyadelik harflerindendir; nitekim ilim de böyledir, bir kararda kalmaz, sen onu ne kadar genişletirsen genişler, ne kadar terk edersen silinip yok olur. O, başkasının yerine geçen (ibdal harfi) fakat başkasının onun yerine geçmediği harflerdendir; nitekim 'lâzib' ve 'lâzim' kelimelerinde mim, bâ'dan bedeldir, aksi ise geçerli değildir; tıpkı ilmin başkasının tâbi olduğu bir asıl olup kendisinin başkasına tâbi olmaması gibi. O, illetli değil sahih harflerdendir ve ilim bu vasfa layıktır. Gizlendiği zaman müshrebe harflerinden olur ve ona,
20675. Metin
لها المخالطة - بكسر اللام وفتحها، وهي التي اتسعت فيها العرب فزادتها على التسعة والعشرين المستعملة وهي من الحروف الصم وهي ما عدا الحلقية، سميت بذلك لتمكنها في خروجها من الفم واستحكامها فيه، يقال للمحكم المصتم والعلم أشد ما يكون مناسبة لهذا الوصف، فقد انطبقت بمخرجها وجميع صفاتها على العلم الذي هو مقصود السورة فتبين حقاً أنه مقصودها، وأما رتبة القلم في بيان العلم وإظهاره وكشف خفاياه وأسراره وبثه وإشهاره فهي بحيث لا يجهلها أحد اتصف بالعقل، ومما يختص به هذا الحرف أنه يصحب كل حرف لأن حده هو ما يعبر عنه التنوين الذي انتظامه بالحركات هو ما آيته العلم المكمل به الحياة التي هي آية ما يعبر عنه هذه الحركات، فلما كانت هذه الحركات آية على ما هو الحياة كان التنوين عقبها آية على ما به كمال الحياة من العلم، وهو سبب لما به القيام من الظهور، ومن معناه اسمه تعالى النور، ثم هو اسم لكل ما يظهر ما خفي باطناً كالعلم في الإدراك الذي تظهر حقائق الأشياء به، وظاهراً كالنيرين للعيون، وسائر الأنوار الظاهرة والباطنة، وما هو وسيلة الظهور كالعيون مما
lâmın kesrası ve fethasıyla muhâlata/muhâleta harfleri denir. Bunlar, Arapların genişlik gösterip kullanılan yirmi dokuz harfe ilave ettikleri harflerdir. O, boğaz harfleri dışındaki summ (sağır/sert) harflerdendir; ağızdan çıkışındaki sağlamlık ve oradaki yerleşikliğinden dolayı böyle isimlendirilmiştir, muhkem olana musmet denir. İlim de bu vasfa son derece uygundur. Dolayısıyla Nûn mahreciyle ve bütün sıfatlarıyla surenin maksadı olan ilim ile tam bir örtüşme göstermiştir; böylece gerçekten de onun kastedildiği açıklığa kavuşmuştur. Kalemin ilmi beyan etme, onu açığa çıkarma, gizliliklerini ve sırlarını keşfetme, onu yayıp meşhur etmedeki derecesine gelince; o, akılla nitelenmiş hiç kimsenin meçhulü olmayacak bir derecededir. Bu harfe has olan hususlardan biri de her harfe refakat etmesidir; zira onun sınırı tenvin ile ifade edilen şeydir. Tenvinin harekelerle uyumu, bu harekelerin ifade ettiği şeyin bir ayeti olan hayatın kendisiyle kemale erdiği ilmin bir göstergesidir. Bu harekeler hayatın göstergesi olunca, onların peşinden gelen tenvin de ilimden ibaret olan hayatın kemaline bir delil olmuştur. O, izhar ile ayakta kalmanın sebebidir; onun anlamlarından biri de Yüce Allah'ın en-Nûr ismidir. Sonra o, şeylerin hakikatlerinin kendisiyle açığa çıktığı idrakteki ilim gibi bâtınen gizli olanı; gözler için iki ışık kaynağı (güneş ve ay) ile diğer zahirî ve bâtınî nurlar gibi zahiren gizli olanı ve eşyanın kendisiyle müşahade edilip suretlerinin belirdiği gözler gibi zuhur vesilesi olanı,
20676. Metin
به تشاهد الأشياء ويظهر به صورها، والدواة التي منها مداد ما كتب بالقلم في العوالم أعلاها وأدناها وكل آلة يتوصل بها إلى إظهار صورة تكون تماماً كماء المزن الذي هو مداد كل شيء كوّن الله به الكائنات والبادئات «وجعلنا من الماء كل شيء حي» ومنه معنى النجم النباتي الذي هو للشجر بمنزلة الفول للبشر متلبساً بالنور - بالفتح - الذي فيه حظ من النور - بالضم - والذرء الذي هو ظاهر في نفسه مظهر لطرق الاهتداء، وكذلك الأمر في النار المخلصة من رتبة ظلمتها التي هي غايتها بالرماد، وابتداؤها بما يخرج منه من شجر وحديد وحجر.
en yücesinden en alçağına kadar âlemlerde kalemle yazılan şeylerin mürekkebinin kendisinden çıktığı hokkayı ve tam bir sureti açığa çıkarmaya vesile olan her vasıtayı açığa çıkaran şeylerin adıdır; tıpkı Allah'ın bütün varlıkları ve başlangıçları kendisiyle yarattığı her şeyin mürekkebi olan yağmur bulutunun suyu gibi. "Biz her canlı şeyi sudan yarattık." Ağaç için insanların baklası mesabesinde olan nebatî necm (filiz) manası da bundandır; o, zammeli nurdan (ışıktan) payı olan fethalı nevr (çiçek) ile bürünmüştür; bizzat kendisi açık olan ve hidayet yollarını gösteren nesil (zer') de böyledir. Nihayeti kül olan, başlangıcı ise ağaçtan, demirden ve taştan çıkan şeylerle olan karanlık mertebesinden kurtarılmış ateşteki durum da böyledir.
20677. Metin
ولما كان هذا الحرف اسماً لما به ظهور أمر لم يختص بشيء من المظهرات دون آخر بل شمل النور والحاسة والمراد والمادة، ولذلك كان مع الكاف الذي هو علم التكوين سبب ظهور كل شيء {إنما قولنا لشيء إذا أردناه أن نقول له كن فيكون} [النحل: ٤٠] ولصدقه على كل مظهر فسره ابن عباس ﵄ بالدواة ففسر بما يستمد منه القلم، وليلحظ موقعه في نجد فإنه اسم لما ارتفع من الأرض وظهر في نفسه وأظهر غيره، وفي نهود الجارية وهو ظهور نهدها، وفي النهب وهو ما أخذ أخذاً ظاهراً كما قال ﷺ «ولا ينتهب نهبة ذات شرف يرفع الناس إليه فيها أبصارهم» وفي النفخ والنفع والنصر والنقر والنقب وما أشبهها فإنها كلها ظهور
Bu harf bir şeyin kendisiyle açığa çıktığı şeyin adı olunca, ortaya çıkarıcılardan birine tahsis edilmeyip nura, duyuya, irade edilene ve maddeye şamil oldu. Bu sebeple o, oluşun (tekvinin) alâmeti olan 'kâf' harfiyle birlikte her şeyin ortaya çıkış sebebi olmuştur: {إنما قولنا لشيء إذا أردناه أن نقول له كن فيكون} [Nahl: 40] “Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, ona sözümüz sadece 'Ol' dememizdir; o da hemen oluverir.” Ortaya çıkaran her şeye uygunluğu sebebiyle İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ onu hokka ile tefsir etmiş, böylece kalemin kendisinden beslendiği şeyle açıklamıştır. 'Necd' kelimesindeki yerine dikkat edilmelidir; zira o yeryüzünden yükselen, kendisi açık olup başkasını da gösteren şeyin adıdır. Genç kızın 'nühûd'unda (göğsünün belirmesinde), 'nehb'de (yağmada) yani Peygamber'in sallallâhu aleyhi ve sellem: "İnsanların gözlerini kendisine dikeceği şekilde değerli bir şeyi kimse yağmalamaz" buyurduğu gibi açıkça alınan şeyde böyledir. Nefh (üfleme), nef' (fayda), nasr (yardım), nakr (oyma), nakb (delme) ve benzerlerinde de böyledir; zira bunların hepsi ortaya çıkma,
20678. Metin
وإظهار كالنم والمن والنمؤ ولأجل علوه واستبطانه وأنه استغراق المظهر المبين كانت إقامته يتعالى الألف وهو الواو وانتهاؤه إلى مثل ما بدأ به، ولكون الميم تماماً كان قوامه بمتنزل كالألف التي هي الياء في قولك ميم، ولرجوع الواو إلى علو الألف كان عمادها الألف في قولك «واو» وهذه الحروف الثلاثة ظاهرة في عالمين ظاهرهما المبدوء به وباطنهما المختوم به، فالنون الأولى يعبر بها عن نور الأبصار، والخاتمة يعبر بها عن نور القلب، ولما كان الهاء وتر الدال، وكان محيطاً باطناً غيباً وجب أن يكون محل تضعيفه بالياء محل محيط باطن نازل الرتبة في الغيب عن الهاء لوقوعه في رتب العشرات وهو النون، فكان ظاهراً بالإضافة إلى خفاء الهاء باطناً بالإضافة إلى ظهور الميم، فيكون بالنون ظهور الميم المعبر عن «الملك» الذي سبق في السورة الماضية كما كان شهادة الدال وثبوته بالهاء.
ve 'nemm', 'menn' ve 'nümûv' gibi açığa çıkarmadır. Yüceliği, bâtınlığı ve apaçık olanı bütünüyle kuşatıcı olması sebebiyle onun kıvamı elifin yükselmesi olan 'vâv' ile olmuş ve sonu başladığı şeyin benzerine ulaşmıştır. Mim harfi bir tamamlanış olduğu için, onun kıvamı 'mîm' sözündeki 'ye' gibi elifin bir inişiyle olmuştur. Vâv harfinin elifin yüceliğine dönmesi sebebiyle de onun dayanağı 'vâv' sözündeki elif olmuştur. Bu üç harf iki âlemde zahirdir; bunların zahiri kendisiyle başlanan, bâtını ise kendisiyle mühürlenendir. İlk nûn gözlerin nurunu ifade eder, sondaki nûn ise kalbin nurunu ifade eder. 'Hâ' harfi 'dâl'ın tekil dayanağı olup kuşatıcı, bâtın ve gayb olunca, onun 'ye' ile katlanma yerinin, onlar basamağında yer alması sebebiyle gayb hususunda 'hâ'dan daha alt mertebede bulunan kuşatıcı ve bâtın bir yer olması gerekmiştir; o da nûn harfidir. Dolayısıyla o, 'hâ'nın kapalılığına nispetle zahir, 'mîm'in açıklığına nispetle bâtın olmuştur. Böylece 'dâl'ın şahitliği ve sabitliği 'hâ' ile olduğu gibi, önceki surede geçen "el-Mülk" ile ifade edilen 'mîm'in zuhuru da nûn ile gerçekleşmiş olur.
20679. Metin
ولذلك انبنى تمام كل عمل على نور علم كما كان قوام ظاهر كل دال غير هاء، وكان النون مداداً لمثل العلم الذي يظهر صورها بسطر القلم حتى أن آية ما بطن منه فأظهره القلم هو ما بطن دون الأرض من النون الذي عليه الأرض
Bu yüzden, 'hâ' dışındaki her 'dâl'ın zahirinin kıvamı olduğu gibi, her amelin tamamlanması da ilim nuru üzerine kurulmuştur. Nûn, kalemin satırlarıyla suretlerini ortaya çıkardığı ilmin benzeri için bir mürekkep olmuştur; hatta ondan gizli kalıp kalemin açığa çıkardığı şeyin delili, yeryüzünün altında gizlenen ve üzerinde yeryüzünün bulunduğu nûn (balık) gibidir.
20680. Metin
الذي أول ما يطعمه أهل الجنة زيادة كبده مع الثور الذي عليه الأرض أيضاً الذي يذبح لهم - على ما ورد في الخبر، وقابل استبطان النون في الأرض ظهور القاف على ظاهرها الذي هو جبل الزبرجد المحيط بالدنيا، وعن ذلك الاستيلاء على القلوب في الدنيا إنما يكون بالعلم الذي هو حقيقة نون كما أن الاستيلاء على الأجسام في ظاهر الدنيا إنما يكون بالقدرة التي هي حقيقة قاف على ما يظهر من إجالتي العلماء في النون الأبطن والملوك في القاف الأظهر، وهذان الصنفان من الخلق هما المستوليان على الناس بالأيالة ونفوذ الأمر، ولذلك أقيم المفصل من القرآن بحرفي قاف ونون، واقترن أيضاً هذان الحرفان في كلمة القرآن ولفظ الفرقان اللذين هما في ظواهر أسمائه، وإنما كان أول ما يطعمه أهل الجنة من الثور الذي عليه الدنيا الذي كان يرعى في أطراف الجنة - على ما ورد عنه عليه أفضل الصلاة والسلام، لأن صورة الثور هي معنى ما هو الكد والكدح وجهد العمل في الأرض الذي قام عليه أمر الدنيا، ولما كان أهل الدنيا أول ما يراحون منه من أمر الدنيا تقديم أمر الكد بين يدي معاشهم في الجنة، كان الذي يذبح لهم الثور الذي هو صورة كدهم فيأكلونه فهو جزاء ما عملوا به في دنياهم من حيث كانوا ذوي دين،
—Habere göre— cennet ehlinin yiyeceği ilk şey, onlar için kesilecek olan ve üzerinde yeryüzünün bulunduğu öküz ile birlikte o balığın ciğerinin fazlalığıdır. Nûn'un yeryüzündeki gizliliğine karşılık, dünyayı kuşatan zebercet dağı olan Kâf harfi onun zahirinde belirmiştir. Bundan dolayı dünyada kalplere hâkim olmak, nûn'un hakikati olan ilim ile olur; nitekim dünya zahirinde bedenlere hâkim olmak, kâf'ın hakikati olan kudret ile olur; bu da âlimlerin daha bâtın olan nûn harfinde, hükümdarların ise daha zahir olan kâf harfindeki tasarruflarından anlaşılmaktadır. Yaratılmışlardan bu iki zümre, idare ve emirlerinin geçerliliği ile insanlara hâkim olanlardır. Bu sebeple Kur'an'ın Mufassal bölümü Kâf ve Nûn harfleriyle ikame edilmiştir. Yine bu iki harf, zahir isimlerinden olan 'el-Kur'an' kelimesinde ve 'el-Furkan' lafzında bir araya gelmiştir. Cennet ehlinin ilk yiyeceği şeyin —ondan aleyhiefdalüssalâti vesselâm rivayet edildiğine göre— cennetin kenarlarında otlayan ve üzerinde dünyanın bulunduğu öküzden olması; öküz suretinin, dünya düzeninin üzerine kurulduğu yeryüzündeki zahmet, meşakkat ve amel gayretinin anlamı olmasından ötürüdür. Dünya ehlinin dünyadan yana ilk rahatlayacakları şey, cennetteki maişetlerinin öncesinde meşakkat işini öne almak olunca, onlar için kesilecek olan şey kendi zahmetlerinin sureti olan öküz olmuştur; böylece onlar dindar kimseler oldukları cihetle dünyada yaptıklarının karşılığı olarak onu yerler,
20681. Metin
فاستحقوا بذلك جزاء كدهم بما هو صورته، وأضيف لذلك زيادة كبد النون التي هي صورة حظهم من أصل العلم فأطعموها وجوزوا بها، وروعي في أعمالهم حسن نيتهم في أصل دينهم، فلما أتوا عليهما استقبلوا الراحة والخروج عن الكلفة في معاشهم في الجنة، والذي جرهم به سبحانه إلى سني هذه الرتبة ما أتقنه بحكمته من ثناء المفصل القرآني على حرفي القاف الذي به القوة والقهر والقدرة، والنون الذي به إظهار ذلك للعقل بنور العلم، وذلك أن القرآن نزله سبحانه مثاني، ضمّن ما عدا المفصل منه الذي هو من قاف إلى خاتمة الكتاب العزيز، وفاتحته ما يختص بأولي العلم والفقه من مبسوطات الحكم ومحكمات الأحكام ومطولات الأقاصيص ومتشابه الآيات، والسور المفتتحة بالحروف العلية الإحاطة الغيبية المنحى المستندة إلى آحاد الأعداد مما يختص بعلم ظاهرها خاصة الأمة، ويختص بأمر باطنها آل محمد ﷺ، فلعلو رتبة إيراد ما عدا المفصل ثنى الحق تعالى الخطاب وانتظمه في سور كثيرة العدد يسيرة عد الآي هي المفصل، ذكر فيها من أطراف القصص والمواعظ والأحكام والأنباء وأمر الجزاء ما يليق بسماع العامة ليسهل عليهم سماعه وليأخذوا
böylelikle meşakkatlerinin karşılığını onun sureti olan şeyle hak etmişlerdir. Buna, asıl ilimden aldıkları nasibin sureti olan Nûn'un ciğerinin fazlalığı da eklenmiştir; bundan yedirilmiş ve bununla mükâfatlandırılmışlardır. Amellerinde dinlerinin aslındaki niyetlerinin güzelliği gözetilmiştir. Bu ikisini bitirdiklerinde cennetteki yaşantılarında külfetten çıkışı ve rahatlığı karşılamışlardır. Yüce [Allah]'ın onları bu mertebenin yüceliğine sevk ettiği şey, hikmetiyle Kur'an'ın Mufassal bölümünü; kendisiyle güç, kahır ve kudretin bulunduğu Kâf harfi ile bunu ilim nuruyla akla gösteren Nûn harfi üzerine mükemmelce bina etmesidir. Şöyle ki: Yüce Allah Kur'an'ı 'mesânî' (tekrarlanan/ikili) olarak indirmiştir; Mufassal dışında kalan kısmına —ki bu Kâf suresinden Aziz Kitab'ın sonuna kadardır— ve onun fatihasına ilim ve fıkıh ehline has olan genişletilmiş hikmetleri, muhkem hükümleri, uzun kıssaları, müteşabih ayetleri ve kuşatıcılığı yüce, gaybî yönü bulunan, tekil sayılara dayanan harflerle başlayan sureleri dercetmiştir. Bunların zahirinin ilmi ümmetin havasına, bâtınının emri ise Âl-i Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem aittir. Mufassal dışındakilerin irad edilme mertebesinin yüceliğinden ötürü Hak Teâlâ hitabı tekrarlamış ve onu sayısı çok, ayet sayısı az olan surelerde düzenlemiştir ki bu Mufassal'dır. Orada kıssaların uçlarından, vaazlardan, hükümlerden, haberlerden ve ceza emrinden avamın işitmesine uygun düşen şeyleri zikretmiştir ki dinlemeleri kolay olsun ve,
20682. Metin
بحظ مما أخذ الخاصة، ويتكرر على أسماعهم في قراءة الأئمة له في الصلوات المفروضة التي لا مندوحة لهم عنها ما يكون لهم خلقاً مما يفوتهم من مضمون سائر السور المطولات، فكان أحق ما افتتح به مفصلهم حرف القاف الذي هو وتر الآحاد حتى صارت عشرة، ثم إذا ضربت في نفسها صارت مائة، فافتتح به المفصل، ليكون مضمون ما يحتوي عليه أظهر مما يحتوي عليه ما افتتح بآلم، ولذلك كان ﷺ يكثر أن يقرأ في خطبة الجمعة سورة «ق» فيفتتح للعامة المتوجه بخطبة يوم الجمعة إليهم لأنها صلاة جامعة الظاهر بفاتحة المفصل الخاص، وفي مضمونها من معنى القدرة والقهر المحتاج إليه في إقامة أمر العامة ما فيه كفاية، وشفعت بسورة «ن» المظهرة ظاهر «ق» فخصوا بما فيه القهر والإبانة، واختصت سورة «ن» من مقتضى العلم بما هو محيط بأمر العامة المنتهي إلى غاية الذكر الشامل للعالمين، لأن القوة المعربة عن العلم ربما كان ضررها أكثر من نفعها، كما قال بعض السلف: كل عز لم يوطده علم فإلى ذل يؤول، وكما كان جميع السور التسع والعشرين المفتتحة بالحروف المتضمنة للمراتب التسع في التسعة وللعاشر الجامع للمراتب التسع بإيتار آحادها والعاشر الجامع يضرب
havassın aldığından bir pay alsınlar ve kaçınmaları mümkün olmayan farz namazlarda imamların okumasıyla kulaklarında tekrarlananlar, diğer uzun surelerin içeriğinden kaçırdıkları şeylerin yerini tutsun. Mufassallarının kendisiyle açıldığı en layık şey; teklerin teki olup ona kadar ulaşan, sonra kendisiyle çarpıldığında yüz olan Kâf harfi idi. Mufassal onunla açıldı ki ihtiva ettiği şeyin içeriği, Elif-Lâm-Mîm ile başlayanların ihtiva ettiğinden daha zahir olsun. Bu sebeple Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem cuma hutbesinde Kâf Suresi'ni çokça okurdu; böylece cuma namazı hutbesiyle kendilerine yöneldiği avama —çünkü o zahiri toplayan bir namazdır— özel Mufassal'ın fatihasıyla başlardı. Onun içeriğinde, avamın işini düzene koymada ihtiyaç duyulan kudret ve kahır manasından yeterli miktar mevcuttur. Kâf'ın zahirini açığa çıkaran Nûn Suresi de ona eklendi; böylece içinde kahır ve beyan bulunan şeyle hususi kılındılar. Nûn Suresi ise ilmin gereğinden, âlemleri kuşatan zikrin nihayetine varan avamın işini kuşatan şeyle temayüz etti. Çünkü ilimden kaynaklanmayan kuvvetin zararı bazen faydasından çok olur; nitekim seleften bazısı şöyle demiştir: "İlimle pekiştirilmeyen her izzetin sonu zillettir." Dokuz mertebeyi dokuzda toplayan ve birlerinin tek kılınmasıyla dokuz mertebeyi toplayan onuncuyu ihtiva eden harflerle başlayan yirmi dokuz surenin tamamı ile kendisiyle çarpılan onuncusu,
20683. Metin
العشر الموتر في نفسه قواماً وإحاطة في جميع القرآن كذلك كان سورة «ق» وسورة «ن» قواماً خاصاً وإحاطة خاصة بما يخص العامة من القرآن الذي يجمعهم الأرض بما أحاط من ظاهرها من صورة جبل «ق» وما أحاط بباطنها من صورة حيوان «ن» الذين تمام أمرهم بما بين مددي إقامتهما، وبهذه السورة المفتتحة بالحروف ظهر اختصاص القرآن وتميز عن سائر الكتب لتضمنه الإحاطة التي لا تكون إلا للخاتم الجامع، واقترن من التفصيل في سورها ما يليق بإحاطتها، ولإحاطة معانيها وإبهامها كان كل ما فسرت به من معنى يرجع إلى مقتضاها صحيحاً في إحاطتها بمتنزلها من أسماء الله وترتبها في جميع العوالم فلا يخطىء فيها مفسر لذلك لأنه كلما قصد وجهاً من التفسير لم يخرج عن إحاطة ما يقتضيه، ومهما فسرت به من أسماء الله أو من أسماء الملائكة أو من أسماء الأنبياء أو من مثل الأشياء أو صور الموجودات أو من أنها أقسام أقسم بها أو فواتح عرفت بها السور أو أعداد تدل على حوادث وحظوظ من ظاهر الأمر أو باطنه على اختلاف رتب وأحوال مما أعطيه المنزل عليه صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
bütün Kur'an'da bir kıvam ve kuşatıcılık olduğu gibi; Kâf Suresi ve Nûn Suresi de zahirini Kâf dağının suretinin, bâtınını ise Nûn hayvanının suretinin kuşattığı yeryüzünün kendilerini topladığı Kur'an'dan avama has olan kısım için özel bir kıvam ve özel bir kuşatıcılık olmuştur. Onların işlerinin tamamlanması, bu ikisinin ikame ediliş süreleri arasındadır. Harflerle başlayan bu sure ile Kur'an'ın hususiyeti ortaya çıkmış ve diğer kitaplardan ayrılmıştır; zira o, ancak toplayıcı olan son peygambere has olan kuşatıcılığı içermektedir. Surelerindeki ayrıntılar da onun kuşatıcılığına uygun olarak birleşmiştir. Manalarının kuşatıcılığı ve kapalılığı sebebiyle, onun gereğine dönen bir manayla tefsir edildiği her şey; Allah'ın isimlerinden indiği mertebeleri ve bütün âlemlerdeki sıralanışı kuşatması bakımından doğru olmuştur. Bu yüzden hiçbir müfessir onda hata etmez; çünkü o ne zaman bir tefsir vechini kastetse, onun gerektirdiği kuşatıcılığın dışına çıkmaz. O harfler ister Allah'ın isimlerinden, ister meleklerin isimlerinden, ister peygamberlerin isimlerinden, ister şeylerin misallerinden veya varlıkların suretlerinden, ister kendisiyle yemin edilen yeminlerden, ister surelerin kendisiyle tanındığı fatihalardan, isterse zahir veya bâtın işlerden olaylara ve nasiplere delalet eden sayılardan olsun; kendisine vahiy indirilen zata sallallâhu aleyhi ve sellem verilen çeşitli mertebe ve hallerden,
20684. Metin
من مقدار أمد الخلافة والملك والسلطنة وما ينتهي إليه أمره من ظهور الهداية ونحو ذلك مما يحيط بأمد يومه إلى غير ذلك وكل داخل في إحاطتها، ولذلك أيضاً لا يختص بمحل مخصوص يلزمه علامة إعراب مخصوصة، فمهما قدر في مواقعها من هذه السورة جراً أو رفعاً أو نصباً فداخل في إحاطة رتبتها ولم يلزمها معنى خاص لما لم يكن لها انتظام، لأنها مستقلات محيطات، وإنما ينتظم ما يتم معنى كل واحد من المنتظمين بحصول الانتظام، وذلك يختص من الكلم بما يقصر عن إحاطة مضمون الحروف حتى أنه متى وقع استقلال وإحاطة في كلمة لم يقع فيها انتظام.
hilafet, mülk ve saltanat süresinin miktarından ve işinin varacağı hidayetin zuhuru gibi onun gününün süresini kuşatan diğer şeylerden tefsir edilsin, hepsi de onun kuşatıcılığına dahildir. Bu sebeple o, kendisine özel bir i'rab alametinin lüzumlu olduğu özel bir konuma da tahsis edilmez. Dolayısıyla bu suredeki konumlarında cer, ref veya nasb olarak ne takdir edilirse edilsin onun mertebesinin kuşatıcılığına dahildir ve bir dizilişi (terkibi) olmadığı için ona özel bir mana gerekmez; çünkü onlar müstakil ve kuşatıcıdırlar. Ancak intizamın meydana gelmesiyle dizilenlerin her birinin manasını tamamlayan şeyler intizama girer; bu da kelimelerden harflerin içeriğini kuşatmaktan aciz olanlara hastır, öyle ki bir kelimede istiklal ve ihata meydana geldiğinde onda intizam vaki olmaz.
20685. Metin
ولما كان قوام هذا الوجود بالسيف والقلم، وكان «نون» مشتركاً بين معان منها السيف والدواة التي هي آلة القلم، واللوح الذي هو محل ما يثبت من العلم، وكان السيف قد تقدم في حيز القاف الذي افتتحت به سورة «ق» كما هو أنسب لتضمنه القوة والقدرة والقهر في سورة الحديد بعد الوعظ والتهديد والتذكير بالنعم في
Bu varlığın kıvamı kılıç ve kalemle olunca; "Nûn" da kılıç, kalemin aleti olan hokka ve ilimden sabit olan şeylerin mahalli olan Levh gibi manalar arasında müşterek bulununca; kılıç da Kâf Suresi'nin kendisiyle açıldığı kâf harfinin alanında geçmiş olunca —ki bu, vaaz, tehdit ve nimetlerin hatırlatılmasından sonra Hadîd Suresi'nde kuvvet, kudret ve kahrı içermesine daha uygundur—,
20686. Metin
السورة الواقعة بينهما، ذكر هنا ما هو لحيز النون من آية العلم فقال مقسماً بعد حرف «ن» : {والقلم} أي قلم القدرة الذي هو أول ما أبدعه الله، ثم قال له: اكتب، فخط جميع الكائنات إلى يوم القيامة في اللوح المحفوظ حقيقة، وفي ألواح صفحات الكائنات حالاً ومجازاً، فأظهر جميع العلوم، ثم ختم على فيه فلم ينطق ولا ينطق إلى يوم القيامة، والذي يكتب فيه الخلق ما نولهم الله من تلك المعارف والفهوم، وذلك هو قوام أمور الدنيا، والإشارة به إلى القضاء الذي هو من نتائج «ن» لأنه من مصنوعات الله الظاهرة التي اقتضت حكمته سبحانه إيجادها ووجهه إلى تفصيل ما جرى به الحكم.
bu ikisi arasında yer alan surede, burada ilim ayetinden Nûn'un alanına ait olan şeyi zikredip "Nûn" harfinden sonra yemin ederek şöyle buyurdu: {والقلم} “Andolsun kaleme,” Yani Allah'ın ilk var ettiği kudret kalemine ki, sonra ona: "Yaz" dedi; o da kıyamet gününe kadar olacak bütün varlıkları hakikat olarak Levh-i Mahfûz'a, hâl ve mecaz olarak da varlık sayfalarının levhalarına yazdı. Böylece bütün ilimleri açığa çıkardı, sonra ağzı mühürlendi; artık konuşmadı ve kıyamet gününe kadar da konuşmayacaktır. Yaratılmışların Allah'ın kendilerine bahşettiği o marifet ve anlayışları içine yazdığı şey de odur; dünya işlerinin kıvamı da işte budur. Bununla yapılan işaret, Nûn'un neticelerinden olan kazayadır; çünkü o, hikmeti var edilmesini gerektiren ve onu hükmün cereyan ettiği şeyin tafsilatına yönelten Allah'ın zahir sanatlarındandır.
20687. Metin
ولما كان الحاصل بالقلم من بث الأخبار ونشر العلوم على تشعبها والأسرار ما يفوق الحصر، فصار كأنه العالم المطيق واللسن المنطيق، وكان المراد به الجنس أسند إليه كما يسند إلى العقلاء فقال: {وما يسطرون *} أي قلم القدرة، وجمعه وأجراه مجرى أولي العلم للتعظيم لأنه فعل أفعالهم، أو الأقلام على إرادة الجنس، ويجوز أن يكون الإسناد إلى الكاتبين به لما دل عليهم من ذكره، إما الملائكة إن كان المراد ما كتب في الكتاب المبين واللوح المحفوظ وغيره مما
Kalem vasıtasıyla haberlerin yayılması, ilimlerin dallanıp budaklanması ve sırların neşredilmesinden hâsıl olan şeyler sayılamayacak kadar çok olunca, o âdeta güç yetiren bir âlim ve fasih konuşan bir hatip gibi oldu. Onunla cins kastedildiği için, akıl sahiplerine isnad edildiği gibi ona isnad edilerek şöyle buyruldu: {وما يسطرون *} “ve yazdıklarına!” Yani kudret kaleminin yazdıklarına. Onların fiillerini yaptığı için ta'zim amacıyla çoğul kılıp akıl sahipleri gibi değerlendirdi veya cins kastıyla kalemlerin [yazdıklarına]. İsnadın, zikrinden anlaşıldığı üzere onunla yazanlara ait olması da caizdir; şayet kastedilen Kitâb-ı Mübîn'de, Levh-i Mahfûz'da ve başka yerlerde yazılanlar ise meleklerdir,
20688. Metin
يكتبونه، وإما كل من يكتب منهم ومن غيرهم حتى أصحاب الصحيفة الظالمة التي تقاسموا فيها على أن يقاطعوا بني هاشم ومن لافهم حتى يسلموا إليهم رسول الله ﷺ يصنعون به ما شاؤوا، وكيف ما كان فهو إشارة إلى المقدر لأنه إنما يسطر ما قضى به وحكم.
onlardan ve başkalarından yazan herkes de olabilir; hatta Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem dilediklerini yapsınlar diye kendilerine teslim edene kadar Hâşimoğulları ve onlara katılanlarla ilişkiyi kesmek üzere üzerine yeminleştikleri o zalim sahifenin sahipleri bile buna dahildir. Nasıl olursa olsun bu, takdir edilene bir işarettir; çünkü ancak kaza ve hüküm kılınan şey satırlara dökülür.
20689. Metin
ولما كان المخاطب بهذا ﷺ قد عاشر المرسل إليهم دهراً طويلاً وزمناً مديداً أربعين سنة وهو أعلاهم قدراً وأطهرهم خلائق وأمتنهم عقلاً وأحكمهم رأياً وأرأفهم وأرفعهم عن شوائب الأدناس همة وأزكاهم نفساً بحيث إنه لا يدعى بينهم إلا بالأمين ولم يتجدد له شيء يستحق به أن يصفوه بسببه بالجنون الذي ينشأ عنه الضلال عن المقاصد المذكور آخر الملك في قوله
Kendisine hitap edilen zat sallallâhu aleyhi ve sellem, kendilerine gönderildiği kimselerle kırk yıl gibi uzun bir devir ve geniş bir zaman boyunca birlikte yaşamış; kadri onların en yücesi, ahlakı en temizi, aklı en sağlamı, görüşü en isabetlisi, en şefkatlisi, himmeti kirlerin şaibelerinden en yücesi ve nefsi en arınmışı olduğu halde aralarında sadece "el-Emîn" diye çağrılırken ve Mülk Suresi'nin sonunda şu ayette zikredilen gayelerden sapmanın kendisinden doğduğu cinnet ile onu nitelemelerini gerektirecek yeni hiçbir şey onda ortaya çıkmamışken:
20690. Metin
{فستعلمون من هو في ضلال مبين} [الملك: ٢٩] إلا النعمة التي ما نال أحد قط مثلها في دهر من الدهور ولا عصر من الأعصار، قال مجيباً هذا القسم العظيم راداً عليهم بأجلى ما يكون وأدله على المراد تأنيساً له ﷺ مما أوجب افتراؤهم عليه له من الوحشة وشرحاً
{فستعلمون من هو في ضلال مبين} [Mülk: 29] “Artık kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu yakında bileceksiniz!” [Onun yaşadığı,] devirlerin ve çağların hiçbirinde hiç kimsenin benzerine asla nail olmadığı nimetten başkası değildi. [Allah,] onların iftiralarının onda yol açtığı yalnızlık hissinden onu sallallâhu aleyhi ve sellem teselli etmek, göğsünü genişletmek,
20691. Metin
لصدره وتهدئة لسره: {ما أنت} أي يا أعلى المتأهلين لخطابنا {بنعمة} أي بسبب إنعام {ربك} المربي لك بمثل تلك الهمم العالية والسجايا الكاملة بأن خصك بالقرآن الذي هو جامع لكل علم وحكمة، وأكد النفي زيادة في شرفه صل الله عليه وسلم فقال: {بمجنون *} أي بل الذي وصفك بهذا هو الحقيق باسم الجنون ومعناه فضلاً عن الضلال الذي ردد في آخر تلك بينك وبينهم فيه سلوكاً لسبيل الإنصاف لينظروا في تلك بالأدلة فيعلموا ضلالهم وهدايتك بالدليل القطعي بالنظر في الآثار المظهرة لذلك غاية الإظهار، فنفى عنه ﷺ الشقاوة التي سببها فساد العقل فثبتت السعادة التي سببها صلاح العقل ونعمة الرب له.
ve kalbini teskin etmek üzere bu büyük yemine cevap vererek ve onların iddialarını en açık ve maksada en çok delalet eden şekilde reddederek şöyle buyurdu: {ما أنت} “Sen değilsin,” yani ey hitabımıza en layık olan zat! {بنعمة} “nimet sayesinde...” yani ihsanı sebebiyle, {ربك} “Rabbinin...” seni her ilim ve hikmeti toplayan Kur'an'a has kılmak suretiyle böylesine yüce himmetler ve kâmil seciyelerle terbiye eden Rabbinin nimeti sayesinde, —onun sallallâhu aleyhi ve sellem şerefini artırmak için nefyi tekit ederek şöyle buyurdu:— {بمجنون *} “bir mecnun değilsin!” Bilakis seni bununla niteleyen kimse, mecnun ismine ve manasına layık olanın ta kendisidir; nitekim önceki surenin sonunda delillere bakıp kesin delille kendi sapıklıklarını ve senin hidayetini bunu son derece açıkça gösteren eserlere bakarak bilsinler diye insaf yolunu tutmak üzere seninle onlar arasında zikredilen sapıklık bir yana. Böylece aklın bozulmasından kaynaklanan şekaveti ondan sallallâhu aleyhi ve sellem nefyetti; aklın selametinden ve Rabbinin ona olan nimetinden kaynaklanan saadet ise sabit oldu.
20692. Metin
وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما تضمنت سورة الملك من عظيم البراهين ما يعجز العقول عن استيفاء الاعتبار ببعضه كالاعتبار بخلق السماوات في قوله تعالى {الذي خلق سبع سماوات طباقاً} [الملك ٣] أي يطابق بعضها بعضاً من طابق النعل - إذا خصفها طبقاً على طبق، ويشعر هذا بتساويها في مساحة أقطارها ومقادير أجرامها - والله أعلم، ووقع الوصف
İmam Ebû Ca'fer bin ez-Zübeyr şöyle dedi: Mülk Suresi, Yüce Allah'ın: {الذي خلق سبع سماوات طباقاً} [Mülk: 3] “Yedi göğü birbiriyle tam bir uyum içinde yaratan O'dur.” ayetindeki göklerin yaratılışından ibret alma gibi —ki ayakkabının taban taban üstüne dikilmesi gibi birbiriyle tam uyumlu olması demektir ve bu da —Allah en doğrusunu bilir ya— çaplarının genişliğinde ve cisimlerinin miktarında birbirine eşit olduğunu hissettirir— akılların bazısından dahi tam ibret almaktan aciz kaldığı büyük burhanları içerince;
20693. Metin
بالمصدر يشعر باستحكام مطابقة بعضها لبعض إنباء منه ﷾ أنها من عظم أجرامها وتباعد أقطارها يطابق بعضها بعضاً من غير زيادة ولا نقص {ما ترى في خلق الرحمن من تفاوت} [الملك: ٣] أي من اختلاف واضطراب في الخلقة أو تناقض، إنما هي مستوية مستقيمة، وجيء بالظاهر في قوله تعالى {ما ترى في خلق الرحمن من تفاوت} [الملك: ٣] ولم يقل: ما ترى فيه من تفاوت - ليشعر أن جميع المخلوقات جار على هذا، كل شكل يناسب شكله، لا تفاوت في شيء من ذلك ولا اضطراب، فأعطى الظاهر من التعميم ما لم يكن يعطيه الإضمار كما أشعر خصوص اسم الرحمن بما في هذ الأدلة المبسوطة من الرحمة للخلائق لمن رزق الاعتبار، ثم نبه تعالى على ما يرفع الريب ويزيح الإشكال في ذلك فقال: {فارجع البصر} [الملك: ٣] أي عاود الاعتبار وتأمل ما تشاهده من هذه المخلوقات حتى يصح عندك ما أخبرت به بالمعاينة ولا يبقى معك في ذلك شبهة
masdar ile yapılan niteleme, O'nun celle celâluhû cisimlerinin büyüklüğüne ve çaplarının uzaklığına rağmen hiçbir fazlalık ve eksiklik olmaksızın birbiriyle tam bir uyum içinde olduğunu bildirmesiyle, bazısının diğerine mutabakatının sağlamlığını hissettirmektedir: {ما ترى في خلق الرحمن من تفاوت} [Mülk: 3] “Rahmân'ın yaratışında hiçbir düzensizlik göremezsin.” Yani yaratılışta hiçbir farklılık, düzensizlik veya çelişki göremezsin; o ancak dosdoğru ve dengelidir. Yüce Allah'ın {ما ترى في خلق الرحمن من تفاوت} [Mülk: 3] “Rahmân'ın yaratışında hiçbir düzensizlik göremezsin.” kavlinde, "onda hiçbir düzensizlik göremezsin" demeyip zahir isim getirilmesi; bütün mahlukatın bu kural üzere cereyan ettiğini, her şeklin kendi şekline uygun olduğunu, bunda hiçbir düzensizlik ve dengesizlik bulunmadığını hissettirmek içindir. Böylece zahir isim, zamirin veremeyeceği bir genellik kazandırmıştır; nitekim Rahmân isminin hususiyeti de ibret alma rızkı verilen kimseler için serdedilen bu delillerde mahlukata yönelik rahmeti hissettirmiştir. Sonra Yüce Allah şüpheyi gideren ve bu konudaki müşkili ortadan kaldıran hususa dikkat çekerek şöyle buyurdu: {فارجع البصر} [Mülk: 3] “Gözünü bir kez daha çevir bak,” yani ibret almayı tekrarla ve bu mahlukatı iyice düşün ki sana bildirilen şey bizzat görmekle kesinleşsin ve bu hususta seninle birlikte hiçbir şüphe kalmasın,
20694. Metin
{هل ترى من فطور} [الملك: ٣] أي من صدوع وشقوق، ثم أمر تعالى بتكرير البصر فيهن متصفحاً ومتمتعاً هل تجد عيباً أو خللاً {ينقلب إليك البصر خاسئاً} [الملك: ٤] أي إنك إذا فعلت هذا رجع بصرك بعيداً عن إصابة الملتمس كأنه يطرد عن ذلك طرداً
{هل ترى من فطور} [Mülk: 3] “hiçbir çatlak/kusur görüyor musun?” Yani yarıklardan ve çatlaklardan bir şey görüyor musun? Sonra Yüce Allah, bir ayıp veya kusur bulabilir misin diye inceleyerek ve temaşa ederek onlarda gözü tekrar tekrar gezdirmeyi emretti: {ينقلb إليك البصر خاسئاً} [Mülk: 4] “Göz hor ve hakir olarak sana döner,” Yani sen bunu yaptığında, aradığını bulmaktan uzaklaşmış olarak, sanki küçümseme, yorgunluk,
20695. Metin
بالصغار وبالإعياء وبالكلال لطول الإجابة والترديد، وأمر برجوع البصر ليكون في ذلك استجمامه واستعداده حتى لا يقع بالرجعة الأولى التي يمكن فيها الغفلة والذهول إلى أن يحسر بصره من طول المعاودة إذ معنى التثنية في قوله «كرتين» التكرير كقولهم: لبيك وسعديك فيحسر البصر من طول التكرار ولا يعثر على شيء من فطور، فلو لم تنطو السورة على غير ما وقع من أوله إلى هنا لكان في ذلك أعظم معتبر، وأوضح دليل لمن استبصر، إذ هذا الاعتبار بما ذكر من عمومه جار في كل المخلوقات ولا يستقل بفهم مجاريه إلا آحاد من العقلاء بعد التحريك والتنبيه، فشهادته بنبوة الآتي به قائمة واضحة، ثم قد تكررت في السورة دلالات كقوله {ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح} [الملك: ٥] وقوله {ألا يعلم من خلق وهو اللطيف الخبير} [الملك: ١٤] الآيات إلى آخر السورة، وأدناها كاف في الاعتبار فأنى يصدر بعض عن متصف ببعض ما هزئوا به في قولهم: مجنون وساحر وشاعر وكذاب، {كلا بل ران على قلوبهم ما كانوا يكسبون} [المطففين: ١٤] فلعظيم ما انطوت عليه سورة الملك من البراهين اتبعت بتنزيه الآتي
ve uzun süren arama ve tekrardan dolayı bitkin düşerek geri döner. Gözün tekrar çevrilmesi emredildi ki bunda gözün dinlenmesi ve hazırlığı olsun; ta ki gaflet ve dalgınlığın mümkün olduğu ilk bakışta kalmayıp, uzun tekrardan dolayı göz yorulana kadar baksın. Zira "iki kere" sözündeki tesniye manası, Arapların "lebbeyk ve sa'deyk" demeleri gibi tekrar anlamına gelir; böylece göz uzun tekrardan yorulur ve hiçbir çatlak bulamaz. Şayet sure, başından buraya kadar olan kısımdan başkasını içermeseydi bile, bunda basiret sahibi olan kimse için en büyük ibret ve en açık delil bulunurdu; zira zikredilen genelliğiyle bu ibret bütün mahlukatta geçerlidir ve bunun inceliklerini ancak uyarılma ve dikkat çekilmeden sonra akıl sahiplerinden tek tük kimseler anlayabilir. Dolayısıyla bunu getiren zâtın peygamberliğine olan şahitliği açık ve kesindir. Sonra surede Yüce Allah'ın: {ولقد زينا السماء الدنيا بمصابيح} [Mülk: 5] “Andolsun biz en yakın göğü kandillerle donattık...” ve surenin sonuna kadar gelen {ألا يعلم من خلق وهو اللطيف الخبير} [Mülk: 14] “Yaratan bilmez mi? O, lütuf sahibidir, her şeyden haberdardır.” ayetleri gibi deliller tekrarlanmıştır; bunların en basiti bile ibret almak için yeterlidir. O halde bunların bir kısmı, onların "mecnun, büyücü, şair ve yalancı" diyerek alay ettikleri şeylerin bir kısmıyla nitelenen bir kimseden nasıl sadır olabilir? {كلا بل ران على قلوبهم ما كانوا يكسبون} [Mutfaffifîn: 14] “Hayır, bilakis kazandıkları şeyler kalplerini paslandırmıştır.” Mülk Suresi'nin ihtiva ettiği burhanların büyüklüğünden dolayı, onu getiren,
20696. Metin
بها محمد ﷺ عما تقوله المبطلون مقسماً على ذلك زيادة في التعظيم، تأكياً في التعزير والتكرير فقال تعالى {ن والقلم وما يسطرون ما أنت بنعمة ربك بمجنون} [القلم: ١، ٢] وأنى يصح من مجنون تصور بعض تلك البراهين قد انقطعت دونها أنظار العقلاء فكيف ببسطها وإيضاحها في نسق موجز، ونظم معجز، وتلاؤم يبهر العقول، وعبارة تفوق كل مقول، تعرف ولا تدرك، وتستوضح سبلها فلا تسلك {قل لئن اجتمعت الإنس والجن على أن يأتوا بمثل هذا القرآن لا يأتون بمثله} [الإسراء: ٨٨] فقوله ﷾ {ما أنت بنعمة ربك بمجنون} [القلم: ٢] جواباً لقوله تعالى في آخر السورة إنه لمجنون، وتقدم الجواب بنفي قولهم والتنزيه عنه على حكاية قولهم ليكون أبلغ في إجلاله ﷺ وأخف وقعاً عليه وأبسط لحاله في تلقي ذلك منهم، ولهذا قدم مدحه ﷺ بما خص به من الخلق العظيم، فكان هذا أوقع في الإجلال من تقديم قولهم ثم رده إذ كسر سورة تلك المقالة الشنعاء بتقديم التنزيه عنها أتم في الغرض وأكمل، ولا موضع أليق بذكر تنزيهه ﵊، ووصفه من الخلق والمنح الكريمة بما وصف مما أعقب به ذلك إذ بعض ما تضمنته
Muhammed'i sallallâhu aleyhi ve sellem bâtıl ehlinin söylediklerinden tenzih etmek onun peşinden geldi; ta'zimi artırmak, tekit ve tekrir için buna yemin edilerek Yüce Allah şöyle buyurdu: {ن والقلم وما يسطرون ما أنت بنعمة ربك بمجنون} [Kalem: 1, 2] “Nûn. Andolsun kaleme ve yazdıklarına ki, sen Rabbinin nimeti sayesinde bir mecnun değilsin!” Akıl sahiplerinin bakışlarının önünde aciz kaldığı bu burhanların bir kısmını tasavvur etmek bile bir mecnundan nasıl sahih olabilir? Kaldı ki bunları veciz bir üslup, mucizevi bir nazım, akılları hayrete düşüren bir uyum ve söylenen her sözün üstünde bir ifadeyle serdetmek ve açıklamak nasıl mümkün olsun? O bilinir ama kuşatılamaz; yolları açık görünür ama [benzeri getirilmek üzere] aşılamaz: {قل لئن اجتمعت الإنس والجن على أن يأتوا بمثل هذا القرآن لا يأتون بمثله} [İsrâ: 88] “De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur'an'ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar, yine de onun benzerini getiremezler.” Yüce [Allah]'ın: {ما أنت بنعمة ربك بمجنون} [Kalem: 2] “Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir mecnun değilsin.” buyruğu, surenin sonundaki "O mutlaka bir delidir" sözlerine bir cevaptır. Onların sözlerini hikâye etmeden önce sözlerinin nefyi ve ondan tenzih ile cevabın öne alınması, Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem yüceltmede daha beliğ, ona daha hafif ve bunu onlardan karşılarken halini daha rahatlatıcı kılmak içindir. Bu sebeple onun sallallâhu aleyhi ve sellem kendisine has kılınan yüce ahlakı ile övülmesi öne alınmıştır. Bu durum, önce onların sözünü verip sonra reddetmekten ta'zim açısından daha tesirlidir; zira o çirkin sözün şiddetini ondan tenzihi öne alarak kırmak maksada daha uygun ve daha kâmildir. Ondan aleyhisselâm tenzihinin zikredilmesine ve peşinden zikredilen ahlak ve kerim bağışlarla nitelenmesine Mülk Suresi'nin ihtiva ettiği,
20697. Metin
سورة الملك بما تقدم الإيماء إليه شاهد قاطع لكل عاقل متصف بصحة نبوته ﷺ وجليل صدقه
ve daha önce işaret edilen hususların peşinden gelen bu kısımdan daha layık bir yer yoktur; zira bunlar onun sallallâhu aleyhi ve sellem peygamberliğinin sıhhatine ve yüce doğruluğuna akıl sahibi herkes için kesin bir şahittir.
20698. Metin
{ولو كان من عند غير الله لوجدوا فيه اختلافاً كثيراً} [النساء: ٨٢] فقد تبين موقع هذه السورة هنا، وتلاؤم ما بعده من آيها يذكر في التفسير - انتهى.
{ولو كان من عند غير الله لوجدوا فيه اختلافاً كثيراً} [Nisâ: 82] “Eğer Allah'tan başkası tarafından olsaydı, elbette onda birçok çelişki bulurlardı.” Bu surenin buradaki yeri ve ondan sonra gelen ayetlerin uyumu tefsirde zikredileceği üzere açıklığa kavuşmuştur —son buldu—.
20699. Metin
ولما نفى سبحانه عنه ﷺ ما قالوه مما تواقحوا به، فثبت له ﷺ كمال العقل، وكان المجنون من لا يكون له عمل ينتظم ولا قول يرتبط، فلا يستعمله أحد في شيء ليكون له عليه أجر، أثبت له الأجر المستلزم للعقل فيتحقق إثباته من أحكم الحكماء على وجه أبلغ مما لو صرح به، فقال على وجه التأكيد لإنكارهم له بما ادعوا فيه من البهت: {وإن لك} أي على ما تحملت من أثقال النبوة وعلى صبرك عليهم بما يرمونك به وهو تسلية له ﷺ {لأجراً} ولما أثبت له ما يلازم العقل ويصلح لأن يكون في الدنيا وأن يكون في الآخرة دالاً بتنوينه وما أفهمه السياق من مدحه ﷺ على عظمته، وكان الأجر لا يستلزم الدوام، وقد يكون منغصاً بنوع منة قال: {غير ممنون *} أي مقطوع ولا منقوص في دنياك ولا في آخرتك ولا لأحد
Yüce Allah, yüzsüzce söyledikleri şeyleri ondan sallallâhu aleyhi ve sellem nefyedip onun sallallâhu aleyhi ve sellem aklının kemali sabit olunca; mecnun da ne intizamlı bir ameli ne de birbiriyle irtibatlı bir sözü olan, dolayısıyla kendisine bir ecir vermek üzere hiç kimsenin bir işte çalıştırmadığı kimse olduğuna göre; aklı gerektiren ecri onun için sabit kıldı ki hüküm verenlerin en hikmetlisi tarafından açıkça ifade edilmesinden daha beliğ bir şekilde sübutu gerçekleşsin. Onların iftira ile iddia ettikleri şeyleri inkârları sebebiyle tekitli olarak şöyle buyurdu: {وإن لك} “Şüphesiz senin için vardır,” yani nübüvvetin ağırlıklarını yüklenmene ve sana isnat ettikleri şeylere karşı onlara sabretmene karşılık —ki bu onun sallallâhu aleyhi ve sellem için bir tesellidir— {لأجراً} “elbette bir mükâfat...” Aklı gerektiren ve dünyada da âhirette de olmaya elverişli bulunan şeyi tenvin ile ve bağlamın onun sallallâhu aleyhi ve sellem büyüklüğünü övmesinden anlaşılan hususlarla onun için sabit kılınca; ecir devamlılığı gerektirmediği ve bir tür minnet ile tatsızlaşabildiği için şöyle buyurdu: {غير ممنون *} “kesintisiz ve minnetsiz bir mükâfat!” Yani dünyanda da âhiretinde de kesilmeyen, eksilmeyen ve hiç kimsenin,
20700. Metin
من الناس عليك به صنيع يمتن به بأن يذكره على سبيل اللوم والتقريع، فهذا بيان السعادة، والأجر لا يكون إلا على العمل الصالح، والعمل رشح الأخلاق، فصالحه نتيجة الأخلاق الحسنة والعقل الراجح.
senin üzerinde kınama ve başa kakma kabilinden zikredeceği bir minneti bulunmayan [bir mükâfat vardır]. İşte bu, saadetin beyanıdır; zira ecir ancak salih amel karşılığında olur, amel ise ahlakın sızıntısıdır; dolayısıyla salih amel, güzel ahlakın ve üstün aklın neticesidir.
20701. Metin
ولما ثبت بهذا العقل مع ما أفاده من الفضل، وكان الذي يؤجر قد يكون في أدنى رتب العقل، بين أنه ﷺ في أعلاها بقوله مؤكداً لما مضى: {وإنك} وزاد في التأكيد لزيادتهم في المكابرة فقال: {لعلى خلق} ولما أفهم السياق التعظيم، صرح به فقال: {عظيم *} وهو الإسلام الذي دعا إليه القرآن لا بالبلاء ينحرف، ولا بالعطاء ينصرف، لأن خلقه - بشهادة أعرف الناس به زوجه أم المؤمنين الصديقة عائشة بنت الصديق أبي بكر ﵄ القرآن، فلا يتحرك ولا يسكن إلا بأمره ونهيه، فهذا الخلق نتيجة الهدى والهدى نتيجة العقل، وهو سبب السعادة، فأفهم ذلك عدم سعادتهم لعدم عقولهم، وقال الواسطي: أظهر الله قدرته في عيسى ﵇ ونفاذه في آصف، وسخطه وقهره في
Bununla birlikte faziletin ifade ettiği şeyle akıl sabit olunca ve ecir verilen kimse bazen aklın en alt mertebelerinde bulunabileceği için, geçmişi tekit ederek onun sallallâhu aleyhi ve sellem aklın en yüce mertebesinde olduğunu şu buyruğu ile açıkladı: {وإنك} “Ve şüphesiz sen...” Onların inatlarını artırmaları sebebiyle tekidi artırarak şöyle buyurdu: {لعلى خلق} “elbette bir ahlak üzeresin,” Bağlam ta'zimi ifade edince bunu açıkça belirterek şöyle buyurdu: {عظيم *} “yüce [bir ahlak üzeresin]!” O da Kur'an'ın davet ettiği İslâm'dır; ne bela ile eğrilir ne de ihsan ile vazgeçer. Zira onun ahlakı —onu en iyi tanıyan zevcesi, müminlerin annesi, es-Sıddîk Ebû Bekir'in kızı es-Sıddîka Âişe'nin radıyallâhu anhümâ şahitliğiyle— Kur'an idi; onun emri ve nehyi olmadan hareket etmez ve durmazdı. İşte bu ahlak hidayetin neticesidir, hidayet aklın neticesidir ve o da saadetin sebebidir; böylece akılları olmaması sebebiyle onların saadetten yoksun oldukları anlaşıldı. Vâsıtî şöyle dedi: Allah Teâlâ kudretini İsa'da aleyhisselâm, nüfuzunu Âsaf'ta, gazap ve kahrını,
20702. Metin
عصى موسى ﵊ وأطهر أخلاقه ونعوته في محمد ﷺ فكان متخلقاً بأخلاق الله تعالى والتخلق بأخلاقه أن ينزه علمه عن الجهل وجوده عن البخل وعدله عن الظلم وحلمه عن السفه، واعلم أن الخلق والخلق صورتان: الخلق صورة الظاهر، والخلق صورة الباطن؛ فتناسب الأعضاء الظاهرة يعبر به عن الخلق الحسن، وتناسب المعاني الباطنة يعبر به عن الخلق الحسن، ثم الخلق الحسن تارة مع الله، وتارة مع حكم الله، وتارة مع الخلق، فمع الله بالتعظيم والإجلال ومع حكمه بالصبر في الضراء والبأساء والشكر في الرخاء والامتثال للأوامر والانزجار عن النواهي عن طيب قلب مسارعة وسماحة، وحسن الخلق مع الخلق بث النصفة في المعاملة وحسن المجاملة في العشرة، روي عن رسول الله ﷺ أنه قال:
Musa'nın aleyhisselâm asâsında gösterdi; en temiz ahlakını ve vasıflarını ise Muhammed'de sallallâhu aleyhi ve sellem açığa çıkardı. O, Allah Teâlâ'nın ahlakıyla ahlaklanmıştı; O'nun ahlakıyla ahlaklanmak ise ilmini cehaletten, cömertliğini cimrilikten, adaletini zulümden ve hilmini hafiflikten/akılsızlıktan tenzih etmektir. Bil ki halk (yaratılış/suret) ve hulk (ahlak) iki surettir: Halk zahirin sureti, hulk ise bâtının suretidir. Zahirî uzuvların tenasübü güzel halk ile, bâtınî manaların tenasübü ise güzel hulk (ahlak) ile ifade edilir. Sonra güzel ahlak bazen Allah ile, bazen Allah'ın hükmüyle, bazen de mahlukatla olur. Allah ile olanı ta'zim ve iclal iledir; hükmüyle olanı darlık ve sıkıntıda sabır, genişlikte şükür, emirlere gönül hoşluğuyla, süratle ve müsamahayla itaat etmek ve nehiylerden kaçınmak iledir. Mahlukatla olan güzel ahlak ise muamelede insafı yaymak ve muaşerette güzel geçinmektir. Resûlullah'tan sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir:
20703. Metin
«الخلق وعاء الدين، لأن من الخلق يخرج الدين، وهو الخضوع والخشوع وبذل النفس لله واحتمال المكروه» .
«Ahlak dinin kabıdır; çünkü din ahlaktan çıkar, o da tevazu, huşû, nefsi Allah için feda etmek ve hoşa gitmeyen şeylere katlanmaktır.»
20704. Metin
ولما كان الإسلام أشرف الأديان، أعطاه الله تعالى أقوى الأخلاق وأشرفها وهو الحياء كما روي أن لكل دين خلقاً وخلق الإسلام الحياء، ومن الحياء حياة القلب، فكان ﷺ يأخذ العفو
İslâm dinlerin en şereflisi olunca, Allah Teâlâ ona ahlakın en güçlüsünü ve en şereflisini verdi ki o da hayâdır; nitekim: "Her dinin bir ahlakı vardır, İslâm'ın ahlakı da hayâdır" diye rivayet edilmiştir. Hayâdan da kalbin hayatı doğar. Nitekim o sallallâhu aleyhi ve sellem affı tercih eder,
20705. Metin
ويأمر بالعرف ويعرض عن الجاهلين ولا يجزي بالسيئة السيئة لكن يعفو ويصفح ويحسن مع ذلك ويجذب بردته حتى يؤثر في عنقه فيلتفت وهو يضحك ويقضي حاجة الجاذب ويحسن إليه، فقد اشتمل الكلام التدبيري المشار إليه بالنون والقضاء الكلي التأثيري المشار إليه بالقلم والقدر المبرم التفصيلي الواقع على وقف القضاء المشار إليه بالسطر، ومثال ذلك أن من أراد بناء دولاب احتاج أولاً إلى مهندس يدبر له بعلمه موضع البئر والمدار وموضع المحلة وموضع السهم وموضع الجداول، ونحو ذلك وهو الحكم التدبيري، ثانياً إلى صانع يحفر البئر ويبني ونجار يركب الأخشاب على وفق حكمة المهندس، وهو القضاء التأثيري، وثالثاً إلى إقامة الثور في موضعه ودوران المحلة بما عليها من القواديس وجري الماء في الجداول على وفق القضاء وهو القدر، ويحتاج رابعاً وخامساً إلى بيان انقسام المقدر له إلى شقي وسعيد، فالحكم باطن وهو سر من أسراره ﷾ سبحان من لا يعلم قدره غيره.
iyiliği emreder, cahillerden yüz çevirirdi; kötülüğe kötülükle karşılık vermez, bilakis bağışlar, hoş görür ve bununla birlikte iyilik ederdi. Hırkası boynunda iz bırakacak şekilde çekildiğinde güler yüzle döner, çeken kimsenin ihtiyacını giderir ve ona ihsanda bulunurdu. Nûn ile işaret edilen tedbîrî kelamı, Kalem ile işaret edilen küllî tesirli kazayı ve satır ile işaret edilen kazanın duruşuna uygun olarak vuku bulan tafsilatlı kesin kaderi ihtiva etmiştir. Bunun misali şudur: Bir su dolabı inşa etmek isteyen kimse, öncelikle ilmiyle kuyunun yerini, dönme yerini, çarkın yerini, milin yerini, kanalların yerini ve benzerlerini tedbir edecek bir mühendise muhtaçtır ki bu tedbîrî hükümdür; ikinci olarak kuyuyu kazan, inşa eden bir ustaya ve tahtaları mühendisin hikmetine uygun olarak birleştiren bir marangoza muhtaçtır ki bu tesirli kazadır; üçüncü olarak öküzün yerine konulmasına, kovaların üzerinde bulunduğu çarkın dönmesine ve suyun kazaya uygun olarak kanallarda akmasına muhtaçtır ki bu kaderdir; dördüncü ve beşinci olarak ise kendisi için takdir edilen şeyin şakî ve saîd olarak kısımlara ayrılmasının beyanına muhtaçtır. Hüküm bâtındır ve O'nun celle celâluhû sırlarından bir sırdır; kudretini/miktarını Kendisinden başkasının bilmediği Zât her türlü noksanlıktan münezzehtir.
20706. Metin
ولما أقسم سبحانه على نفي ما بهتوه به ودل على ما وهبه من كمال العقل وتمام الشرف والنبل تصريحاً وتلويحاً فثبت غاية الثبات بأخبار العالم الحكيم، دل عليه بالمشاهدة على وجه هو من أعلام النبوة للحكم على المستقبل فقال مسبباً عن صادق هذا الإخبار: {فستبصر} أي ستعلم يا أعلى الخلق وأشرفهم وأكملهم عن قريب بوعد لا خلف فيه علماً أنت في تحققه كالمبصر بالحسن الباصر {ويبصرون *} أي يعلم الذين رموك بالبهتان علماً هو كذلك.
Yüce Allah, onların iftira ettikleri şeyi nefyetmeye yemin edip ona ihsan ettiği aklın kemaline, şeref ve asaletin tamamına açıkça ve ima ile delalet edince; bu durum Alîm ve Hakîm olanın bildirmesiyle son derece sabit oldu. Geleceğe hükmetmek üzere nübüvvet alametlerinden olan bir şekilde bunu müşahede ile delillendirerek, bu doğru haberin bir neticesi olarak şöyle buyurdu: {فستبصر} “Yakında sen de göreceksin,” yani ey mahlukatın en yücesi, en şereflisi ve en kâmili! Kendisinde şüphe bulunmayan bir vaatle, gerçekleşmesi hususunda gören bir gözle müşahede eden kimse gibi bir ilimle yakında bileceksin; {ويبصرون *} “onlar da görecekler!” yani sana iftira atanlar da aynı şekilde bilecekler.
20707. Metin
ولما كان ﷺ هو ومن معه فريقاً والأعداء فريقاً، وقد أبهم آخر الملك الضال في الفريقين قال: {بأييكم} أي في أي فريقيكم {المفتون *} أي بالضلال والجنون حتى صد عن الهدى ودين الحق، أو بأيكم الفتنة بالجنون وغيره على أن يكون مصدر فتن، قال الرازي: مصدر مثل المفتون وهو الجنون بلغة قريش كما يقال: ما له معقول وليس له مجلود، أي عقل وجلادة.
O sallallâhu aleyhi ve sellem ve beraberindekiler bir grup, düşmanlar da bir grup olunca ve Mülk Suresi'nin sonu iki gruptan sapanı kapalı bırakınca şöyle buyurdu: {بأييكم} “Hanginizin...” yani hangi grubunuzun {المفتون *} “fitneye tutulmuş/mecnun olduğunu!” Yani hidayetten ve hak dinden alıkoyacak derecede sapıklığa ve cinnete tutulduğunu; yahut 'fetene' fiilinin masdarı olmak üzere cinnet ve başka şeylerle hanginizin fitneye uğradığını. Râzî şöyle dedi: Kureyş lehçesinde 'el-meftûn' masdar olup cinnet demektir; nitekim 'mâ lehû ma'kûlün ve leyse lehû meclûdün' (onun aklı ve sabrı yoktur) denilir.
20708. Metin
ولما كان هذا إخباراً بجنونهم المستلزم لضلالهم على هذا الوجه المتصف، وكان مثل هذا قد يقع في محاورات الناس بضرب من الظن، استأنف تعالى ما هو كالتعليل لما أفاده السياق من هذا الحكم
Bu durum, onların sapıklıklarını gerektiren cinnetlerini bu vasfedilen şekilde bildirmek olunca ve böylesi bir şey insanların konuşmalarında bir tür zan ile de vaki olabildiğinden; bağlamın onlar hakkındaki bu hükmünün,
20709. Metin
عليهم إعلاماً بأنه ناشىء عن علم قطعي لا مرية فيه بوجه، فقال مؤكداً لأجل إنكارهم لأن يكون الأمر على ما أفاده ما تقدم: إن ربك أي الذي رباك أحسن تربية وجبلك على أعظم الخلائق {هو} أي وحده {أعلم} أي من كل أحد لا سيما من يتحرض {بمن ضل} أي حار وجار وذهب وزل وضاع وغاب غيبة عظيمة لا يهتدي منها، وسلك غير سبيل القصد، وأخطأ موضع الرشد، معرضاً {عن سبيله} فكان أجن المجانين لأنه ﷾ خالقهم، وشارعه «ألا يعلم من خلق وهو اللطيف الخبير» ولا سيما وهو الحي القيوم الذي لا يغفل {وهو} أي خاصة {أعلم بالمهتدين *} أي الثابتين على الهدى وهم أولو الأحلام والنهى، وهذا سر القدر الذي يقال: إنه إنما يظهر يوم الحاقة.
gerekçesi mesabesinde olan hususu, bunun hiçbir şekilde şüphe bulunmayan kesin bir ilimden kaynaklandığını bildirmek üzere yeniden başlatarak, durumun geçmişin ifade ettiği şekilde olmasını inkâr etmeleri sebebiyle tekitli olarak şöyle buyurdu: Muhakkak ki senin Rabbin —yani seni en güzel şekilde terbiye eden ve en yüce ahlak üzere yaratan Rabbin— {هو} “O,” yani sadece O, {أعلم} “en iyi bilendir,” herkesten, bilhassa tahrik edenlerden çok daha iyi bilir, {بمن ضل} “sapan kimseyi,” yani şaşıran, haktan sapan, yoldan çıkan, kaybolan, bir daha hidayet bulamayacak şekilde büyük bir kayboluşla kaybolan, orta yoldan başka yola sapan ve rüştün yerini şaşıran kimseyi; yüz çevirerek {عن سبيله} “kendi yolundan...” sapmış olanı en iyi bilendir. O mecnunların en delisidir; zira O celle celâluhû onların yaratıcısı ve yolun koyucusudur: "Yaratan bilmez mi? O, lütuf sahibidir, her şeyden haberdardır." Bilhassa O, asla gafil olmayan Hayy ve Kayyûm'dur; {وهو} “ve O,” yani özellikle O, {أعلم بالمهتدين *} “hidayete erenleri de en iyi bilendir!” Yani hidayet üzere sabit kalanları; onlar akıl ve basiret sahipleridir. Bu da Hâkka gününde ortaya çıkacağı söylenen kaderin sırrıdır.
20710. Metin
ولما كان من طبع البشر أن الحليم منهم الرزين إذا اشتد عليه الأذى ممن لم تجر العادة بأن مثله يطيق مثلهم قاربهم ولا يتهم فيما الخلاف بسببه بعض المقاربة، وكان سبب تلك المقاربة إنما هو عدم علمه بالعواقب، سبب سبحانه ما مضى من إعلامه
İnsan tabiatından olan şey; onların hilim ve vakar sahibi olanının, kendisi gibilerin onlar gibilerine güç yetiremeyeceği kimseden gelen eziyet şiddetlendiğinde onlara yakınlaşması ve ihtilaf sebebi olan hususta onlara bir parça yakınlık göstermesi ve bu yakınlaşmanın sebebinin de ancak akıbetleri bilmemesi olması sebebiyle; Yüce Allah geçmişte bildirdiği hususları,
20711. Metin
بحقائق الأمور وكشفه لمستورها قوله إلهاباً وتهييجاً على الثبات على معاصاتهم إعلاماً للضال بأماراته ليعلم المهتدي لأن الأمور تعلم بأضدادها. وهو خطاب له ﷺ والمراد أمته ليكون ذلك أبلغ في سماعهم: {فلا تطع} أي أيها المأمور بإنقاذهم من غوائل أهوائهم وأشراك أهلاكهم {المكذبين *} أي العريقين في التكذيب، قال الملوي: ولا يخفى أن كل كفر ظهر وكل ضلالة ظهرت، وكل بدعة وكل شر إنما كان سببه إفساد القوة العلمية والنطقية، وهو يكون بالتكذيب، ثم علل ذلك بما يكون مجموعه على وقوعه منهم من مدة طويلة وهم مستمرون عليه بقوله: {ودوا} أي أحبوا محبة عظيمة واسعة متجاوزة للحد قديماً مع الاستمرار على ذلك وأكد تهالكهم على هذه الودادة بما يفهم التمني وإن ذلك مستمر منهم لا أنه وقع ومضى، فقال مشيراً إلى إفسادهم القوة النطقية وخلق الشجاعة الغريزية: {لو تدهن} أي تلاين فتوافق على بعض
işlerin hakikatlerini bildirmesi ve gizli kalanlarını keşfetmesi ile, sapan kimseye alametlerini bildirerek hidayet üzere olanın bilinmesi için —çünkü şeyler zıtlarıyla bilinir— onlara muhalefet üzere sebat etmeye şevklendirmek ve teşvik etmek üzere şu buyruğunu buna bağladı. Bu hitap Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem yöneliktir, kastedilen ise işitmelerinde daha tesirli olsun diye ümmetidir: {فلا تطع} “O halde boyun eğme / itaat etme,” yani ey onları hevalarının felaketlerinden ve helak edici tuzaklarından kurtarmakla emrolunan zat! {المكذبين *} “yalanlayıcılara!” Yani yalanlamada kökleşmiş olanlara. Mellewî şöyle dedi: Zahirdir ki ortaya çıkan her küfür, her sapıklık, her bidat ve her şer ilim ve nutuk (akıl) kuvvetinin bozulmasından kaynaklanmıştır; bu da yalanlama ile olur. Sonra bunun uzun bir süreden beri onlardan vaki olduğunu ve bunu sürdürdüklerini şu buyruğu ile gerekçelendirdi: {ودوا} “Arzu ettiler ki,” yani geçmişten beri bunu sürdürerek haddi aşan, son derece büyük ve geniş bir sevgiyle sevdiler. Onların bu arzuya olan düşkünlüklerini temenniyi hissettiren ve bunun geçmişte olup biten bir şey olmayıp onlardan devam eden bir durum olduğunu belirten ifadeyle tekit ederek nutuk kuvvetini ve fıtrî şecaat ahlakını bozduklarına işaretle şöyle buyurdu: {لو تدهن} “sen yumuşak davranasın/taviz veresin,” yani gevşeklik gösterip bazı hususlarda uzlaşasın,
20712. Metin
ما يريدون فتهادنهم على ترك نهيهم عن الشرك وترك التعرض لسب آلهتهم وتسفيه أحلامهم وتضليل آبائهم؛ قال ابن برجان: والأدهان ملاينة وانجرار بالباطل وإغماض عن الحق مع المعرفة بذلك - انتهى.
onların istedikleri şeylere uyasın ve onları şirkten nehyetmeyi terk etme, ilahlarına sövmeyi bırakma, akıllarını beyinsizlik saymama ve atalarını saptırmakla itham etmeme konusunda onlarla uzlaşasın. İbn Berracân şöyle dedi: İdhân; yumuşak davranmak, bâtıla kaymak ve bunu bildiği halde hakkı görmezden gelmektir —son buldu—.
20713. Metin
وهو من الدهن لأنه يلين ما يدهن به.
Bu kelime 'dehn'den (yağdan) gelir; çünkü yağlanan şeyi yumuşatır.
20714. Metin
ولما كان من طبعهم أنهم كانوا يلينون له ﷺ بعض الأوقات خداعاً كما قيل في سبب نزول «الكافرون» من أنهم قالوا له ﷺ: تعالى فلنصطلح على أن نعبد إلهك سنه وتعبد آلهتنا سنة، ونحو هذا من الأباطيل حتى أنهم سجدوا وراءه ﷺ لما تلا عليهم سورة النجم فسجد فيها فسجد وراءه الكفار والمؤمنون والجن والإنس حتى سمع المهاجرون إلى الحبشة وهم بالحبشة فرجع بعضهم ظناً منهم أنهم قد أسلموا فوجدوهم على أخبث ما كانوا عليه أولاً، قال سبحانه معرفاً بأن ذلك منهم خداع: {فيدهنون *} أي فبسبب ودادتهم أنك تدهن هم يدهنون، فهو عطف على «ودوا» لا جواب «لو» لأجل تنبيهه صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
Onların tabiatı, Kâfirûn Suresi'nin iniş sebebi olarak zikredilen; Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem: "Gel, senin ilahına bir yıl, bizim ilahlarımıza bir yıl ibadet etmek üzere uzlaşalım" demeleri ve buna benzer bâtıl teklifleri gibi, bazen aldatmak amacıyla ona sallallâhu aleyhi ve sellem yumuşak davranmak olunca —öyle ki o sallallâhu aleyhi ve sellem onlara Necm Suresi'ni okuyup içinde secde edince kâfirler, müminler, cinler ve insanlar onun arkasında secde etmişler; hatta Habeşistan'daki muhacirler bunu Habeşistan'dayken duyup onların müslüman olduklarını zannederek bazısı geri dönmüş, fakat onları önceki en çirkin halleri üzere bulmuşlardı—; Yüce Allah bunun onlardan bir aldatmaca olduğunu bildirerek şöyle buyurdu: {فيدهنون *} “onlar da yumuşak davransınlar/taviz versinler!” Yani senin gevşeklik göstermeni arzu ettikleri için onlar da gevşeklik gösterirler. Bu ifade "lev"in cevabı değil, Peygamber'i sallallâhu aleyhi ve sellem uyarmak için "veddû" kelimesine matuftur,
20715. Metin
على أن لينهم إنما هو خداع لم يرد به غير الفساد، وقد أخروا الإدهان وإن كانوا قديماً في وداده طمعاً في أن تبدأ به فيظهروه حينئذ، قال القشيري: من أصبح عليلاً تمنى أن يكون الناس كلهم مرضى.
onların yumuşaklıklarının ancak fesattan başka bir şey murad edilmeyen bir aldatmaca olduğuna dikkat çekmek içindir. Eskiden beri bunu arzu etmelerine rağmen taviz vermeyi (idhânı), önce senin başlamanı umarak ve o takdirde bunu açığa vurmak için ertelemişlerdir. Kuşeyrî şöyle dedi: "Hasta olarak sabahlayan kimse, bütün insanların hasta olmasını temenni eder."
20716. Metin
ولما نهاه عن طاعة المكذب وعلله، وكان من الناس من يخفي تكذيبه، قال ناصباً علامات المكذب: {ولا تطع} أي في وقت من الأوقات منهم ولا من غيرهم {كل حلاف} أي مبالغ في الاجتراء على الأيمان وإن لم يظهر لك تكذيبه، وليس المراد النهي عن العموم بل عموم النهي، أي انته عن كل حلاف فالنهي أصل والكل وارد عليه، كما تقدم تخريج مثله في آخر البقرة في قوله تعالى {والله لا يحب كل كفار أثيم} [البقرة: ٢٧٦] وهذه الأوصاف متفرخة من الكذب وخبث السجية، فهي كالتفصيل، فكثرة الحلف دالة على فساد القوة العلمية فنشأ عنها سقوط تعظيم الحق، فصار صاحبها لا يعرف معروفاً ولا ينكر منكراً، فلذلك يحلف صادقاً وكاذباً كيفما اتفق {مهين *} أي حقير ضعيف سافل الهمة والمروءة سافل الرأي، لأن الإنسان لا يكثر الحلف إلا وهو يتصور في نفسه أنه لا يصدق إلا بذلك، لأنه ليس له من المهابة عند من يحدثه والجلالة ما يصدقه
Onu yalanlayana boyun eğmekten nehyedip bunun gerekçesini açıklayınca ve insanlardan bazıları da yalanlamasını gizlediği için, yalanlayanın alametlerini belirterek şöyle buyurdu: {ولا تطع} “Ve boyun eğme!” yani hiçbir vakit, ne onlardan ne de başkalarından, {كل حلاف} “çokça yemin edip duran hiçbir kimseye,” yani sana yalanlaması zahir olmasa bile yemin etmeye aşırı cüret gösteren kimseye. Burada kastedilen nehyin geneli değil, genel olarak nehyetmektir; yani çokça yemin eden her kimseden uzak dur; nehiy asıldır ve 'kül' kelimesi ona dahil olmuştur. Nitekim benzerinin tahriri Bakara'nın sonunda Yüce Allah'ın {والله لا يحب كل كفار أثيم} [el-Bakara: 276] ayetinde geçmişti. Bu vasıflar yalandan ve seciyenin (fıtratın) kötülüğünden türemiştir; dolayısıyla bir nevi tafsilattır. Çok yemin etmek ilim gücünün bozulduğuna delildir ve bundan Hakk'a tazimin düşmesi doğmuştur. Böylece o kişi ne marufu bilir ne münkeri reddeder hale gelmiştir; bundan dolayı rastgele doğru ya da yalan yere yemin eder durur. {مهين *} “alçak/aşağılık [kişiye],” yani hakir, zayıf, himmeti ve mürüvveti düşük, görüşü bayağı [olana]. Çünkü insan ancak kendi içinde ancak bu şekilde inanılacağını tasavvur ettiği için çok yemin eder; zira konuştuğu kişinin nezdinde kendisine inanılmasını sağlayacak bir heybeti ve celaleti yoktur,
20717. Metin
بسببه، وهو مؤثر للبطالة لما فيها من موافقة طبعه، وذلك هو الحقارة الكبرى.
ve tabiatına uygun olmasından ötürü atıllığı ve boş durmayı tercih eder. İşte bu da en büyük hakarettir/alçaklıktır.
20718. Metin
ولما كان كل من اتصف بصفة، أحب أن يشاركه الناس فيها أو يقاربوه لا سيما إن كانت تلك الصفة دنية ليسلم من العيب أو الانفراد به ولأن الشيء لما داناه ألف قال: {هماز} أي كثير العيب للناس في غيبتهم، وقال الحسن: هو الذي يغمز بأخيه في المجلس، أي لأن الهمز العض والعصر والدفع - من المهماز الذي يطعن به في بطون الدواب، وهو مخصوص بالغيبة كما أن اللمز مخصوص بالمواجهة.
Bir sıfatla vasıflanan herkes, ayıptan veya onda yalnız kalmaktan kurtulmak için insanların bu sıfatta kendisine ortak olmasını veya yakın olmasını arzu ettiğinde —özellikle de o sıfat aşağılık bir sıfatsa— ve bir şey kendisine yaklaşana ülfet duyduğu için şöyle buyurdu: {هماز} “daima ayıplayan/arkadan çekiştiren,” yani gıyaplarında insanları çokça ayıplayan. Hasan dedi ki: 'O, mecliste din kardeşine kaş göz işareti yapandır.' Çünkü 'hemz'; ısırmak, sıkmak ve itmektir —bineklerin karınlarına dürtülen 'mihmez'den (mahmuzdan) gelir—. Bu kelime gıybete mahsustur; nitekim 'lemz' de yüze karşı ayıplamaya mahsustur.
20719. Metin
ولما كانت النميمة - وهي نقل الحديث على وجه السعاية - أشد الهمز أفاد أنه يفعله ولا يقتصر على مجرد النقل بل يسعى به إلى غيره وإن بعد فقال تعالى: {مشاء} أي كثير المشي {بنميم} أي ينقل ما قاله الإنسان في آخر وأذاعه سراً، لا يريد صاحبه إظهاره على وجه الإفساد للبين مبالغ في ذلك بغاية جهده.
Kovuculuk —ki fesat çıkarmak amacıyla söz taşımaktır— ayıplamanın en şiddetlisi olduğundan, onun bunu yaptığını ve sadece nakletmekle yetinmeyip uzak bile olsa o sözle başkasına koştuğunu bildirerek Yüce Allah şöyle buyurdu: {مشاء} “durmadan gezen,” yani çokça yürüyen, {بنميم} “laf taşıyan,” yani bir insanın bir başkası hakkında söylediği ve gizlice yaydığı, sahibinin arasını bozmak kastıyla açığa vurulmasını istemediği şeyleri taşıyan ve bütün gücüyle bunda aşırıya kaçan [kimse].
20720. Metin
ولما كان من كان هكذا يريد إعلاء نفسه بهضم الناس، وكان المنع لإرادة الاستئثار بالممنوع ليكون الغير محتاجاً إليه وعاكفاً عليه
Böyle olan bir kimse insanları ezerek kendini yüceltmek istediğinde ve engellemek de engellenen şeye tek başına sahip olma arzusuyla başkalarının kendisine muhtaç ve bağımlı olması için olunca,
20721. Metin
لأن من طبعه أنه لا يرتبط إلا طمعاً لا شكراً بضد الجواد، فإنه يرفع نفسه عن المطامع، ولا يرتبط إلا شكراً على الصنائع فيجود ظناً منه أن الناس كذلك، قال: {مناع} أي كثير المنع شديده {للخير} أي كل خير من المال والإيمان وغيرهما من نفسه ومن غيره من الدين والدنيا - إلى غير ذلك.
çünkü onun tabiatı cömert kişinin aksine teşekkürle değil ancak tamahla bağlanmaktır; zira cömert kişi nefsini tamahlardan yüceltir ve ancak yapılan iyiliklere şükranla bağlanır, böylece insanların da öyle olduğunu sanarak cömertlik eder; şöyle buyurdu: {مناع} “sürekli engel olan,” yani engellemesi çok ve şiddetli olan, {للخير} “hayra;” yani maldan, imandan ve gerek kendi nefsinden gerekse başkasından dine ve dünyaya dair her türlü hayra —ve benzerlerine—.
20722. Metin
ولما كان من يفعل هذه المخازي من الناس ويقتصر في الهمز والنم على الواقع، وفي المنع على ما له منعه - لئيماً، بين أنه لا يقنع بذلك، بل زاد عليه ببذل الجهد فيما يصير به ألأم فقال: {معتد} أي ثابت التجاوز للحدود في كل ذلك {أثيم *} أي مبالغ في ارتكاب ما يوجب الإثم فيترك الطيبات ويأخذ الخبائث ويرغب في المعاصي ويتطلبها، ويدع الطاعات ويزهد فيها.
İnsanlardan bu rezillikleri işleyen, ayıplama ve laf taşımada vakıa ile yetinen, engellemede ise engelleme hakkı olduğu şeyle yetinen kimse alçak olunca; onun bununla da yetinmeyip kendisini daha da alçak kılacak şeylerde çaba sarf ederek fazlasını yaptığını açıklayıp şöyle buyurdu: {معتد} “haddi aşan,” yani bütün bunlarda sınırları aşması sabit olan, {أثيم *} “günaha batmış [kişiye],” yani günahı gerektiren şeyleri irtikâp etmekte aşırıya kaçan, böylece tertemiz şeyleri terk edip pislikleri alan, günahlara rağbet edip onları arzulayan, itaatleri bırakıp onlara karşı isteksiz davranan.
20723. Metin
ولما كان كل من يتصف بهذه الدنايا التي من شأنها إبعاد الناس عنه ونفرتهم منه يسعى في سترها إن كان عاقلاً بلين وتواضع
İnsanları kendisinden uzaklaştıran ve nefret ettiren bu alçaklıklarla vasıflanan her kimse, eğer akıllı ise yumuşaklık ve tevazu ile,
20724. Metin
وخداع وسهولة انقياد، بين أن هذا على غير ذلك فقال منبهاً على هذا بالبعدية: {عتل} أي أكول شديد الخصومة جاف غليظ في خلقه وخلقه ثقيل مر، كأنه قطعة جبل قد انقطع عن سائره لا ينجر إلى خير إلا بعسر وصعوبة وعنف، من عتله - إذا قاده بغلظة، فهو في غاية ما يكون من يبس الطباع وعدم الطواعية في الخير والانطباع، قال الرازي: وسئل عنه رسول الله ﷺ أي عن العتل - فقال: «هو الشديد الخلق الرحيب الجوف الأكول الشروب الظلوم» ونبه سبحانه على ثباته في تلك المخازي الموجب لاستغراق أوقاته وأحواله بها بنزع الخافض فقال: {بعد ذلك} الخلق الجدير بتكلف الإبعاد عنه الذي تجمع من هذه الأوصاف التي بلغت نهاية القباحة حتى صارت كأنها خلق واحد ثابت راسخ لا حيلة له في مداواته، وعلى ذلك نبه قوله: {زنيم *} أي صارت له علامة سوء وشر وثناء قبيح ولأمة بينة ومعرفة يعرف بها كما تعرف الشاة بزنمتها. وهي الجلدة التي تكون تحت حلقها مدلاة تنوس، والعبد بمعايبه وسفساف أخلاقه، وقيل: هو الذي يتشبه بقوم وليس منهم في شيء، ولا يخلو التعبير به من إشارة إلى أنه دعي ليس ثابت النسب
aldatma ve kolayca boyun eğme ile bunları örtmeye çalışırken; bunun öyle olmadığını açıklayarak, sonradan gelen bu duruma dikkat çekmek üzere şöyle buyurdu: {عتل} “kaba/sert,” yani obur, son derece kavgacı, yaratılışında ve ahlakında kaba ve katı, ağır ve nahoş, sanki diğer kısımlarından kopmuş bir dağ parçası gibi ancak zorlukla, güçlükle ve şiddetle hayra çekilebilen [kimse]. Bu kelime, birini sertçe sürüklediğinde kullanılan 'atelehu' fiilindendir; dolayısıyla o, tabiatın katılığında, hayra uymama ve şekil almama konusunda son noktadadır. Râzî şöyle dedi: 'Resûlullah'a sallallâhu aleyhi ve sellem bundan —yani utulden— sorulduğunda şöyle buyurdu: «O; yapısı sert, karnı geniş, obur, çok içen ve son derece zâlim kimsedir.»' Yüce Allah cer edatını hazfederek (nez'u'l-hâfız yoluyla), onun vakitlerini ve hallerini istila eden bu rezilliklerdeki sebatına dikkat çekip şöyle buyurdu: {بعد ذلك} “bütün bunlardan sonra,” yani çirkinliğin son noktasına ulaşan ve kendisinden uzaklaşmak için külfete katlanmaya layık olan bu vasıfların toplanmasıyla sanki tedavisi mümkün olmayan sabit ve kökleşmiş tek bir ahlak haline gelen o huydan sonra. Şu buyruğu da buna dikkat çekmiştir: {زنيم *} “kötülükle damgalı/soysuz [kişiye].” Yani tıpkı koyunun 'zeneme'siyle tanındığı gibi kendisiyle tanındığı bir kötülük, şer, çirkin övgü, açık alçaklık ve bir alamet sahibi olmuştur. 'Zeneme', koyunun boğazının altında sarkan ve sallanan deri parçasıdır; köle de ayıpları ve bayağı ahlakı ile tanınır. Denildi ki: O, bir topluluğa benzemeye çalışan fakat hiçbir şekilde onlardan olmayan kimsedir. Bu ifadeyle anlatılmasında, onun nesebi sabit olmayan bir iddiacı (piç) olduğuna dair bir işaret de eksik değildir;
20725. Metin
إلى من ينتسب إليه، ليكون منقطعاً عن كل خير وإن كان ينسب إلى آباء كرام، أخذاً من زنمة البعير، وهي جلدة تقطع من أذنه فتترك معلقة، ولا يفعل ذلك إلا بكرام الإبل، وهذه الأفعال كلها تنافي الشجاعة المقتضية لإحسان صاحبها إلى كل أحد وأن لا يحسب له حساباً ولا يوصل إليه أذى إلا بعد ظهور شره فيعامله حينئذ بحسب العدل بما لا يرزىء بالمروءة والمشار إليه بهذا مع إرادة العموم قيل: الوليد بن المغيرة، وقيل: الأخنس بن شريق، وقيل: الأسود بن عبد يغوث، وقال ابن قتيبة: لا نعلم أن الله تعالى وصف أحداً ولا ذكر من عيوبه ما ذكر من عيوب الوليد بن المغيرة.
kerim atalara nispet edilse bile her hayırdan kopuk olsun diye bu böyledir. Bu da devenin kulağından kesilip sarkıtılan deri parçası olan 'zenemetu'l-baîr'den alınmıştır ki bu işlem sadece soylu develere yapılır. Bu fiillerin hepsi; sahibinin herkese iyilik yapmasını, kimseye karşı hesap gütmemesini ve şerri açığa çıkmadıkça kimseye eziyet ulaştırmamasını, ancak şerri açığa çıktıktan sonra mürüvveti zedelemeyecek şekilde adalet ölçüsünce muamele etmesini gerektiren şecaate zıttır. Genel anlam kastedilmekle birlikte bununla işaret edilen kişinin Velîd b. Mugîre olduğu söylenmiştir; Ahnes b. Şerîk olduğu da söylenmiştir; Esved b. Abdiyegûs olduğu da söylenmiştir. İbn Kuteybe şöyle dedi: 'Allah Teâlâ'nın, Velîd b. Mugîre'nin ayıplarından zikrettiği kadar bir kimseyi vasfettiğini ve ayıplarını zikrettiğini bilmiyoruz.'
20726. Metin
ولما كان حطام هذه الدنيا كله عرضاً فانياً وظلاً متقلصاً زائلاً، لا يفتخر به بل ولا يلتفت إليه إلا من كان بهذه الأوصاف، فإذا كان أكبر همه ومبلغ علمه أثمر له الترفع على الحقوق والتكبر على العباد قال: {أن} أي لأجل أن {كان} هذا الموصوف {ذا مال} أي مذكور بالكثرة {وبنين *} أنعمنا عليه بهما فصار يطاع لأجلهما،
Bu dünyanın döküntülerinin tamamı fani bir meta, kısalıp yok olan bir gölge olduğundan ve bu vasıflara sahip olandan başkası bununla övünmeyeceği, hatta buna iltifat bile etmeyeceğinden; en büyük gayesi ve ilminin ulaştığı son nokta bu olunca, bu durum ona haklara karşı büyüklük taslamayı ve kullara karşı kibirlenmeyi netice verdi. [Yüce Allah] şöyle buyurdu: {أن} “-den ötürü,” yani ... olmasından dolayı, {كان} bu vasfedilen kimsenin olması, {ذا مال} “mal sahibi,” yani çokluğu ile anılan, {وبنين *} “ve oğullar [sahibi].” Kendisine bunları bahşettik, böylece bu ikisi sebebiyle kendisine itaat edilir oldu,
20727. Metin
فكان بحيث يجب عليه شكرنا بسببهما {إذا تتلى} أي تذكر على سبيل المتابعة {عليه} ولو كان ذلك على سبيل الخصوص له {آياتنا} أي العلامات الدالة دلالة في غاية الظهور على الملك الأعلى وعلى ما له من صفات العظمة {قال} أي فاجأ هذا القول من غير تأمل ولا توقف عوضاً عن الشكر، ف «إن» مع جاره متعلق بما دل عليه الكلام نحو كذب لأجل كونه متمكناً، ولا يتعلق بقال لأنه جزاء الشرط، ويجوز أن يتعلق بلا تطع أي لا توجد طاعته لأجل إن كان كذا، وقرىء بالكسر على أنها شرطية، فيكون النهي عن طاعته لعلة الغنى مفهماً للنهي عن طاعته عند الوصف بغيره من باب الأولى كالتعليل بإملاق في الوأد: {أساطير} جمع سطور جمع سطر {الأولين *} أي أشياء سطروها ودونوها، وفرغوا منها فحمله دنيء طبعه على تكبره بالمال فورطه في التكذيب بأعظم ما يمكن سماعه فجعل الكفر موضع الشكر ولم يستح من كونه يعرف كذبه كل من يسمعه، فأعرض عن الشكر ووضع موضعه الكفر، فكان هذا دليلاً على جميع تلك الصفات السابقة مع التعليل بالإسناد إلى ما هو عند العاقل أوهم وأوهى من بيت
dolayısıyla bu ikisi sebebiyle Bize şükretmesi gerekirken; {إذا تتلى} “okunduğu zaman” yani peş peşe zikredildiğinde, {عليه} “ona,” kendisine özel bir şekilde olsa bile, {آياتنا} “ayetlerimiz,” yani Yüce Hükümran'a ve O'nun azamet sıfatlarına son derece açık bir şekilde delalet eden alametler, {قال} “dedi [ki]:” yani şükretmek yerine düşünmeksizin ve duraksamaksızın birdenbire bu sözü söyledi. 'En' edatı, cerri ile birlikte kelamın delalet ettiği anlama müteallıktır; 'imkan sahibi olduğu için yalanladı' takdirindedir; şartın cezası olduğu için 'kâle'ye taalluk etmez. 'Lâ tutı'' fiiline taalluk etmesi de caizdir; yani 'böyle olduğu için ona itaat meydana gelmesin' demektir. Şartiyye olarak kesre ile de okunmuştur; bu durumda zenginlik gerekçesiyle ona itaatin nehyedilmesi, kız çocuklarını diri diri gömmede fakirlik gerekçesi gibi, evleviyetle başka vasıflara sahip olduğunda da itaatin nehyedildiğini anlatır: {أساطير} satır kelimesinin çoğulunun çoğulu olan 'ustûre'nin çoğuludur, {الأولين *} “'Öncekilerin masallarıdır!'” Yani onların satırlara döktükleri, kaydettikleri ve bitirdikleri şeylerdir. Tabiatının alçaklığı onu mal ile kibirlenmeye sevk etmiş, bu da onu işitilebilecek en büyük şeyi yalanlama felaketine sürüklemiştir; böylece şükrün yerine küfrü koymuş ve bunu işiten herkesin kendisinin yalanını bildiğinden utanmamıştır. Şükürden yüz çevirip onun yerine küfrü koymuştur. Bu da akıl sahibinin nezdinde örümcek evinden daha çürük ve daha zayıf bir şeye dayandırma gerekçesiyle birlikte,
20728. Metin
العنكبوت، والاستناد إليه وحده كاف في الاتصاف بالرسوخ في الدناءة، ولا يعمل في «أن قال» بل ما دل عليه لأن ما في حيز الشرط لا يعمل فيما قبله.
önceki bütün o sıfatlara delil olmuştur. Yalnızca ona dayanmak bile alçaklıkta kökleşmiş olmakla nitelenmek için yeterlidir. 'En' kelimesi 'kâle'de amel etmez; bilakis sözün delalet ettiği anlamda amel eder, zira şart alanında olan şey kendisinden öncekinde amel etmez.
20729. Metin
ولما كان هذا المكذور قد أغرق في الشر فتوقع السامع جزاءه، قال معلماً أنه يجعل له من الخزي والفضائح ما يصير به شهرة بين الخلائق في الدنيا والآخرة: {سنسمه} أي نجعل ما يلحق به من العار في الدارين كالوسم الذي لا ينمحي أثره، تقول العرب: وسمه ميسم سوء.
Bu zikredilen kimse şerre daldığında ve dinleyen de onun cezasını bekler hale geldiğinde; dünyada ve ahirette mahlukat arasında bir şöhret haline geleceği bir zilleti ve rezillikleri onun için takdir edeceğini bildirerek şöyle buyurdu: {سنسمه} “Onu damgalayacağız,” yani her iki yurtta da ona ilişen utancı, izi silinmeyen bir damga gibi kılacağız. Araplar: 'Ona kötü bir damga vurdu' derler.
20730. Metin
ولما كان الوسم منكئاً، وكان جعله في موضع لا يستر أنكأ، وكان الوجه أشرف ما في الإنسان، وكان أظهر ما فيه وأكرمه الأنف، ولذلك جعلوه مكان العز والحمية واشتقوا منه الأنفة قال: {على الخرطوم *} أي الأنف الطويل جميعه وما قاربه من الحنكين وسماً مستعلياً عليه بوضوح جداً ليكون هتكة بين الناس وفضيحة لقومه وذلاً وعاراً، وكذا كان لعمري له بهذا الذكر الشنيع والذنب القبيح من الكفر وما معه، وسيكون له يوم الجمع الأعظم ما هو أشنع من هذا على أنه قد حقق في الدنيا هذا الخطم حساً بأنه ضرب يوم بدر ضربة
Damga acı verici olduğunda ve gizlenemeyen bir yere vurulması daha da acı verici olduğunda; yüz insanın en şerefli yeri, burun da onda en belirgin ve en kerim uzuv olduğundan ve bu sebeple onu izzet ve hamiyet makamı sayıp 'anefe'yi (gurur ve onuru) ondan türettiklerinden dolayı şöyle buyurdu: {على الخرطوم *} “burnu üzerine!” Yani insanlar arasında bir rezillik, kavmi için bir utanç, bir zillet ve ayıp olsun diye, tamamen uzun burun ve ona bitişik iki çene üzerine son derece belirgin ve üstten basılan bir damga vuracağız. Ömrüme andolsun ki bu çirkin anılış ve küfür ile beraberindeki çirkin günah sebebiyle onun durumu böyle olmuştur; en büyük toplanma gününde ise onun için bundan çok daha çirkin olanı olacaktır. Kaldı ki bu burunlama dünyada da hissi olarak gerçekleşmiştir; zira o, Bedir günü öyle bir darbe almıştır ki
20731. Metin
خطمت أنفه - قاله ابن عباس ﵄، والتعبير عن الأنف بهذا للاستهانة والاستخفاف.
burnu kesilmiştir —bunu İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ söylemiştir—. Burunun bu şekilde ifade edilmesi ise onu hor görmek ve hafife almak içindir.
20732. Metin
ولما ذكر في أول الملك أنه خلق الموت والحياة للابتلاء في الأعمال، وختم هنا بعيب من يغتر بالمال والبنين وهو يعلم أن الموت وراءه، أعاد ذكر الابتلاء وأكده لأن أعمالهم مع العلم بأنه عرض زائل أعمال من ظن الملك الثابت والتصرف التام، فقال: {إن بلوناهم} أي عاملنا - على ما لنا من العظمة - الذين نسمهم على الخراطيم من قريش وسائر عبادنا بما وسعنا عليهم به معاملة المختبر مع علمنا بالظاهر والباطن، فغرهم ذلك وظنوا أنهم أحباب، ومن قترنا عليه من أوليائنا أعداء، فاستهانوا بهم، ونسبوهم لأجل تقللهم في الدنيا إلى السفه والجنون والضلال والفتون، فيوشك أن نأخذهم بغتة كما فعلنا بأصحاب الجنة، فكل من رأى رسول الله ﷺ فقد ابتلى به، فإن آمن كان ممن أحسن عملاً، وإلا كان ممن أساء.
Mülk Suresi'nin başında amelleri sınamak için ölümü ve hayatı yarattığını zikredip, burada da ölümün arkasında olduğunu bildiği halde mal ve oğullarla aldanan kimseyi ayıplamakla sözü bitirince; onların geçici bir meta olduğunu bilmelerine rağmen yaptıkları işlerin, mülkün kalıcı ve tasarrufun tam olduğunu zanneden kimsenin işleri olması sebebiyle imtihanı tekrar zikretti ve tekit ederek şöyle buyurdu: {إن بلوناهم} “Biz onları sınadık,” yani azametimiz gereğince Kureyş'ten burunlarını damgalayacağımız kimselere ve diğer kullarımıza genişlik vermek suretiyle, zâhiri ve bâtını bildiğimiz halde imtihan eden kimsenin muamelesiyle muamele ettik. Bu durum onları aldattı ve kendilerinin sevilen kimseler olduğunu, evliyamızdan rızkını daralttığımız kimselerin ise düşman olduğunu zannettiler; böylece onları hakir gördüler ve dünyadaki azlıklarından ötürü onları beyinsizlik, delilik, sapıklık ve fitneye nispet ettiler. Bahçe sahiplerine yaptığımız gibi onları ansızın yakalamamız pek yakındır. Resûlullah'ı sallallâhu aleyhi ve sellem gören herkes onunla imtihan edilmiştir; iman ederse amelini güzel yapanlardan, aksi takdirde kötülük yapanlardan olmuştur.
20733. Metin
ولما لم تعرف عامة أهل مكة نعمة الله عليهم به ﷺ، أخرجه الله عنهم وأكرمه بأنصار جعله أكرم الكرامات لهم، وكل من سمع به ولم يؤمن فهو كذلك، تكون أعماله كهذه الجنة يظنها شيئاً فتخونه أحوج ما يكون إليها، أو كان ابتلاؤنا لهم بالقحط الذي دعا عليهم به رسول الله ﷺ حتى أكلوا الجيف فما تابوا كما تاب {كما بلونا} أي اختبرنا بأن عاملنا معاملة المختبر مع علمنا بالظاهر والباطن، وحاصله أنه استخرج ما في البواطن ليعلمه العباد في عالم الشهادة كما يعلمه الخالق في عالم الغيب، أو أنه كناية عن الجزاء {أصحاب الجنة} عرفها لأنها كانت شهيرة عندهم وهي بستان عظيم كان دون صنعاء بفرسخين، يقال له الضروان، يطؤه أهل الطريق، كان صاحبه ينادي الفقراء وقت الصرام، ويترك لهم ما أخطأ المنجل أو ألقته الريح أو بعد عن البساط الذي يبسط تحت النخلة، فلما مات شح بنوه بذلك فحلفوا على أن يجذوها قبل الشمس حتى لا يأتي الفقراء إلا بعد فراغهم، وذلك معنى قوله تعالى: {إذ} أي حين {أقسموا} ودل على تأكيد القسم فقال: {ليصرمنها} عبر به عن الجذاذ بدلالته على القطع البائن المعزوم عليه المستأصل المانع للفقراء
Mekke halkının geneli onun sallallâhu aleyhi ve sellem vesilesiyle Allah'ın üzerlerindeki nimetini takdir etmeyince, Allah onu onların arasından çıkardı ve onu kendileri için kerametlerin en yücesi kıldığı ensar ile şereflendirdi. Onu işitip de iman etmeyen herkes de böyledir; amelleri bir şey zannettiği, ancak en muhtaç olduğu anda kendisini yüzüstü bırakan bu bahçe gibi olur. Yahut bizim onları imtihan etmemiz, Resûlullah'ın sallallâhu aleyhi ve sellem leş yiyecek dereceye gelene kadar aleyhlerine dua ettiği kıtlık ile olmuştur da onlar tevbe eden kimseler gibi tevbe etmemişlerdir; nitekim şöyle buyurmuştur: {كما بلونا} “sınadığımız gibi,” yani zâhiri ve bâtını bildiğimiz halde imtihan eden muamelesi yaparak denediğimiz gibi. Bunun özeti; Yaratıcı'nın gayb aleminde bildiği gibi kulların da şehadet aleminde bilmesi için bâtınlarda olanı açığa çıkarmış olmasıdır; yahut bu, cezadan kinayedir. {أصحاب الجنة} “o bahçe sahiplerini.” Onlar nezdinde meşhur olduğu için onu marife olarak getirdi. O, San'a'ya iki fersah mesafede, Dervân denilen ve yolcuların uğradığı büyük bir bahçeydi. Sahibi hasat vaktinde fakirleri çağırır, orağın kaçırdığı, rüzgârın düşürdüğü veya hurma ağacının altına serilen yaygının dışına düşen mahsulü onlara bırakırdı. O vefat edince oğulları bu konuda cimrilik ettiler ve fakirler ancak onlar işlerini bitirdikten sonra gelebilsinler diye güneş doğmadan önce onu devşirmeye yemin ettiler. İşte Allah Teâlâ'nın şu buyruğunun anlamı budur: {إذ} “hani,” yani o vakit {أقسموا} “yemin etmişlerdi;” yeminin tekitli olduğuna delalet ederek şöyle buyurdu: {ليصرمنها} “onu mutlaka devşireceklerine,” fakirleri engelleyen, kökten kazıyıcı, kararlaştırılmış kesin kesmeye delalet ettiği için devşirmeyi bu lafızla ifade etti,
20734. Metin
ليكون قطعاً من كل وجه، من الصريم - لعود يعرض على فم الجدي لئلا يرضع، ومن الصرماء: المفازة لا ماء بها، والناقة القليلة اللبن {مصبحين *} أي داخلين في أول وقت الصباح {ولا} أي والحال أنهم لا {يستثنون *} أي لا يطلبون ولا يوجدون ثنياً - أي عوداً - إلى ما قبل اليمين بقولهم «إن شاء الله» أو غير ذلك من الألفاظ الموجبة لأن يكون شيء من جنتهم مطلقاً غير ممنوع، وسمي ذلك استثناء لأنه إخراج لشيء يكون حكمه غير المذكور أولاً، وكان الأصل فيه: إلا أن يشاء الله، وألحق به إن شاء الله لرجوعه إليه في اتحاد الحكم {فطاف} أي فتسبب عن عملهم هذا الطامح أن طاف {عليها} أي جنتهم {طائف} أي عذاب مهلك محيط مع أنه أمر يسير جداً عند الله وإن كان عظيماً بالنسبة إليها لأنه لم يدع منها شيئاً، ولا يكون الطائف بهذا المعنى إلا بالليل، كذا قيل، ويرده
her bakımdan bir kesme olsun diye bu lafız kullanılmıştır; emmesin diye oğlağın ağzına enlemesine konulan tahtaya 'sarîm' denilmesinden, susuz çöle 'sarmâ' ve sütü az deveye de bu kökten isim verilmesindendir. {مصبحين *} “sabaha girerken;” yani sabahın ilk vaktine girerken, {ولا} “ve ... etmeksizin.” yani şu halde ki onlar: {يستثنون *} “istisna da etmiyorlardı.” Yani bahçelerinden bir şeyin engellenmeksizin serbest bırakılmasını gerektirecek 'inşâallâh' sözüyle veya başka lafızlarla yeminden önceki duruma bir 'seny' (dönüş) talep etmiyor ve var etmiyorlardı. Buna istisna denmesi, hükmü ilk zikredilenden farklı olan bir şeyin dışarıda tutulması sebebiyledir. Bunun aslı 'illâ en yeşâallâh' (Allah'ın dilemesi müstesna) ifadesidir; hükmün birliğinde ona döndüğü için 'inşâallâh' da ona ilhak edilmiştir. {فطاف} “Bunun üzerine dolaştı” yani onların bu hırslı amelinden kaynaklandı ki dolaştı, {عليها} “onun üzerinde,” yani bahçelerinin üzerinde, {طائف} “dolaşan bir afet/azap;” yani Allah katında pek az bir şey olmasına rağmen, ondan hiçbir şey bırakmadığı için bahçeye nispetle pek büyük olan helak edici, kuşatıcı bir azap [dolaştı]. Bu anlamdaki 'tâif' ancak geceleyin olur; böyle denilmiştir, fakat şu ayet bunu reddeder:
20735. Metin
{إذا مسهم طائف من الشيطان تذكروا} [الأعراف: ٢٠١] .
{إذا مسهم طائف من الشيطان تذكروا} “Kendilerine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşünüp [Allah'ı] hatırlarlar” [el-A‘râf: 201].
20736. Metin
ولما كان هذا مقتاً في الصورة أخبر بأنه لطف وتربية في المعنى بقوله: {من ربك} أي المعروف بالعظمة التي لا تحد وبالإحسان إليك فهو جدير بأن يؤدب قومك ليقبلوا منك كما أدب أصحاب الجنة بما أوجب توبتهم وهو الحقيق بتربية العباد يعقلوا عنك ويكونوا
Bu durum görünüşte bir gazap iken, manada bir lütuf ve terbiye olduğunu şu buyruğuyla haber verdi: {من ربك} “Rabbinden [gelen],” yani sınırsız azametiyle ve sana olan ihsanıyla bilinen; dolayısıyla O, bahçe sahiplerini tevbelerini gerektiren şeyle terbiye ettiği gibi senin kavmini de senden kabul etmeleri için terbiye etmeye en layık olandır; kulları senden akledip,
20737. Metin
خليقين بالتجنب للدنيا والإقبال على المعالي {وهم} أي والحال أن أصحاب الجنة المقسمين {نائمون *} وقت إرسال الطائف {فأصبحت} أي فتسبب عن هذا الطائف الذي أرسله القادر الذي لا يغفل ولا ينام على مآل من لا يزال أسير العجز والنوم فعلاً أو قوة أن صارت جنتهم وقت اجتنائهم لها بالغد وسرورهم بها {كالصريم *} أي كالأشجار التي صرم عنها ثمرها أو كالشيء الذي انقطع ما بينه وبين قاصده فلا وصول إليه بوجه، وقيل: كالليل المظلم الأسود، وقيل: كالرماد الأسود، ليس بها ثمرة، لأن ذلك الطائف أتلفها لم يدع فيها شيئاً، لأنهم طلبوا الكل فلم يزكوه بما يمنع عنه الطوارق بضد ما كان لأبيهم من ثمرة عمله الصالح من الدفع عن ماله والبركة في جميع أحواله.
dünyadan sakınmaya ve yüceliklere yönelmeye layık olsunlar diye terbiye etmeye en hak sahibi olandır. {وهم} “ve onlar” yani o yemin eden bahçe sahipleri, {نائمون *} “uyurlarken.” o afetin gönderildiği vakitte. {فأصبحت} “Böylece [bahçe] sabahladı / oldu” yani gaflete düşmeyen ve uyumayan Kudret Sahibi'nin, fiilen veya potansiyel olarak acziyetin ve uykunun esiri olmaktan kurtulamayan kimsenin akıbeti üzerine gönderdiği bu afet sebebiyle, ertesi gün bahçelerini devşirme ve onunla sevinme vaktinde bahçeleri şu hale geldi: {كالصريم *} “ürünü devşirilmiş / simsiyah [kesilmiş gibi].” Yani meyvesi kesilip alınmış ağaçlar gibi yahut kendisine yönelen kimse ile arasındaki bağ kopmuş ve hiçbir şekilde ulaşılamaz hale gelmiş şey gibi. Denildi ki: Karanlık, simsiyah gece gibi; denildi ki: İçinde hiç meyve kalmamış siyah kül gibi. Çünkü o afet onu yok etmiş ve içinde hiçbir şey bırakmamıştır; zira onlar tamamını istediler de onu afetlerden koruyacak şekilde zekatını vermediler. Bu, babalarının malını koruyan ve bütün hallerinde bereket sağlayan salih amelinin meyvesinin tam zıddı oldu.
20738. Metin
ولما كانوا لقوة عزمهم على ما أقسموا عليه كأنهم كانوا على ميعاد، سبب عنه قوله: {فتنادوا} أي كانوا كأنهم نادى كل منهم الآخر {مصبحين *} أي في حال أول دخولهم في الإصباح، وفسر التنادي بقوله: {أن اغدوا} أي بكروا جداً مقبلين ومستولين وقادرين {على حرثكم} أي محل فائدتكم الذي أصلحتموه وتعبتم فيه فلا يستحقه غيركم، فكأنهم استبطؤوا قيامهم وغدوهم فكفوا عنه بقوله:
Üzerine yemin ettikleri şeye olan azimlerinin kuvvetinden dolayı sanki sözleşmiş gibi oldukları için, bundan kaynaklanan durumu şu buyruğuyla bildirdi: {فتنادوا} “Birbirlerine seslendiler,” yani sanki her biri diğerine seslenir gibi oldu, {مصبحين *} “sabaha ererken;” yani sabah vaktine ilk girdikleri halde. Seslenmelerini ise şu buyruğuyla tefsir etti: {أن اغدوا} “'Erkenden çıkın!' diye,” yani yönelerek, hâkim ve muktedir olarak erkenden gidin, {على حرثكم} “mahsulünüze,” yani ıslah ettiğiniz ve uğrunda yorulduğunuz, başkasının hak etmediği kazanç yerinize. Sanki onlar kalkmalarını ve sabah erkenden gitmelerini geciktirmişler gibi şu buyruğuyla buna son verdiler:
20739. Metin
{إن كنتم} أي اليوم كوناً هو لكم بغاية الرغبة {صارمين *} أي جاذين جذاذاً ليسلم لكم من غير مشاركة أحد لكم كما تواثقتم عليه، أو جازمين بما عزمتم عليه، وعبر عن إسراعهم إلى الذهاب بقوله: {فانطلقوا} أي بسبب هذا الحث وعقبه كأنهم كانوا متهيئين {وهم} أي والحال أنهم {يتخافتون *} أي يقولون في حال انطلاقهم قولاً هو في غاية السر كأنهم ذاهبون إلى سرقة من دار هي في غاية الحراسة، من الخفوت وهو الخمود، ثم فسر ما يتخافتون به بقوله: {أن لا يدخلنها} وأكدوه لأنه لا يصدق أن أحداً يصل إلى هذه الوقاحة وصلابة الوجه وأن جذاذاً يخلو من سائل.
{إن كنتم} “'Eğer siz ... iseniz'” yani bugün sizin için son derece arzulanır bir haldeyseniz, {صارمين *} “'devşirecek [kimseler].'” Yani aranızda sözleştiğiniz gibi kimsenin size ortak olmaması için kesin bir şekilde toplayacaksanız yahut azmettiğiniz şeyde kararlı iseniz. Gitmekteki acelelerini ise şu buyruğuyla ifade etti: {فانطلقوا} “Bunun üzerine gittiler,” yani bu teşvik sebebiyle ve hemen ardından sanki hazır bekliyorlarmış gibi gittiler, {وهم} “ve onlar” yani şu haldeyken: {يتخافتون *} “fısıldaşıyorlardı;” yani gidişleri esnasında son derece gizli bir söz söylüyorlardı, sanki son derece korunaklı bir evden hırsızlık yapmaya gidiyor gibiydiler. Bu kelime, sönmek ve sessizleşmek demek olan 'huft'tandır. Sonra fısıldaştıkları şeyi şu buyruğuyla açıkladı: {أن لا يدخلنها} “'Sakın girmesin oraya!' diye.” Bunu tekit ettiler; çünkü bir kimsenin bu derece yüzsüzlüğe ve katı kalpliliğe ulaşacağına ve bir hasadın yoksuldan hali olacağına inanılmazdı.
20740. Metin
ولما كانت العادة قاضية بأنه لا بد أن ينسى الإنسان شيئاً أو يقفل باباً أو ثغرة يدخل منه وبسببه فقير قالوا: {اليوم} أي في جميع النهار - بما دل عليه نزع الخافض - لتكروا عليه مراراً وتفتشوا فلا تدعوا فيه ثمرة واحدة ولا موضعاً يطمع بسببه أحد في قصدكم {عليكم} أي وأنتم بها {مسكين *} وهو نهي للمسكين في اللفظ للمبالغة في نهي أنفسهم أن لا يدعوه يدخل عليهم، فقال لهم أوسطهم سناً وخيرهم نفساً وأعدلهم طبعاً بما دل عليه ما يأتي: لا تقولوا هكذا واصنعوا من الإحسان ما كان يصنع أبوكم، وكأنه طواه سبحانه لأنه مع الدلالة
Âdet gereği insanın bir şeyi unutması veya bir yoksulun girmesine sebep olacak bir kapıyı yahut gediği kapatması kaçınılmaz olduğundan şöyle dediler: {اليوم} “'Bugün'” yani cer edatının hazfiyle ifade edildiği üzere bütün gün boyunca —ta ki defalarca dönüp kontrol edesiniz ve orada tek bir meyve veya birinin size yönelmesine tamah edeceği bir yer bırakmayasınız—, {عليكم} “'sizin yanınıza'” yani siz oradayken, {مسكين *} “'hiçbir yoksul!'” Bu, yoksulun yanlarına girmesine izin vermemek konusunda kendi nefislerini son derece nehyetmek için lafızda yoksula yönelik bir nehiydir. Gelecek olan ayetin delaletiyle yaşça en ortancaları, nefisçe en hayırlıları ve tabiatça en adaletli olanı onlara: 'Böyle söylemeyin ve babanızın yaptığı ihsanı siz de yapın' dedi. Sanki Yüce Allah,
20741. Metin
عليه بما يأتي لم يؤثر شيئاً، وأكد كون انطلاقهم حال الإصباح بقوله: {وغدوا} أي ساروا إليها غدوة {على حرد} لا غيره وهو القصد وشدة الغضب مع الجزم بالأمر واللجاج فيه والسرعة والنكد بالمنع وقلة الخير، من حاردت السنة أي لم يكن فيها مطر، والإبل: منعت درها، وحرد - إذا أسرع {قادرين *} عند أنفسهم وفي زعمهم بدليل عدم استثنائهم فإن الجزم على الفعل في المستقبل فضلاً عن أن يكون مع الخلف فعل من لا كفؤ له، ودل على قربها من منزلهم بالفاء فقال: {فلما رأوها} أي بعد سير يسير وليس للزرع ولا للثمر بها أثر {قالوا} لأنها صارت لسوء حالها من ذلك الطائف بعيدة من حال ما كانت عليه عند تباعدهم وتغيير نياتهم فأدهشهم منظرها وحيرهم خبرها، وأكدوا لأن ضلالهم لا يصدق مع قرب عهدهم بها وكثرة ملابستهم لها وقوة معرفتهم بها فقالوا: {إنا لضالون *} أي عن طريق جنتنا لأن هذه لا تشبهها بوجه فيما كان فيه بالأمس من النضارة وشدة الحمل وحسن الهيئة.
gelecek ayetlerle buna delalet etmekle birlikte hiçbir tesir etmediği için bu sözü zikretmeyip dürdü. Sabah vakti çıkışlarını ise şu buyruğuyla tekit etti: {وغدوا} “Ve erkenden çıktılar,” yani sabahleyin oraya gittiler, {على حرد} “engelleme azmiyle,” başkasıyla değil; bu da kasıt, şiddetli öfke ile birlikte işi kesinleştirme, onda inat etme, acelecilik ve engellemek suretiyle uğursuzluk ve hayrın azlığıdır. Yılın kurak geçmesine 'hâradeti's-sene' yani yağmur yağmadı denir; develerin sütünü kesmesine de bu denir; 'harade' ise acele ettiğinde kullanılır. {قادرين *} “güçlerinin yettiğini sanarak / güç yetirenler olarak;” kendi nefislerinde ve zanlarında böyleydiler, nitekim istisna yapmamaları da buna delildir; zira yemine aykırı davranmak şöyle dursun, gelecekteki fiil üzerinde kesin karara varmak dengi olmayan kimsenin fiilidir. Evlerine yakın olduğunu 'fâ' harfiyle belirterek şöyle buyurdu: {فلما رأوها} “Onu gördükleri zaman,” yani kısa bir yürüyüşten sonra, ekin veya meyveden hiçbir iz kalmadığını görünce, {قالوا} “dediler [ki]:” Çünkü o afet yüzünden bahçe kötü haliyle, onlar ayrılırken ve niyetlerini bozarkenki halinden çok uzak bir hale gelmişti; manzarası onları dehşete düşürdü ve durumu onları şaşkına çevirdi. Onu yeni görmüş olmalarına, onunla çokça içli dışlı olmalarına ve onu çok iyi tanımalarına rağmen yollarını şaşırmalarına inanılmayacağı için tekit ederek şöyle dediler: {إنا لضالون *} “'Biz kesinlikle yanlış gelmişiz!'” Yani bahçemizin yolunu şaşırmışız; çünkü bu, dünkü tazeliği, bol meyvesi ve güzel haliyle hiçbir yönden ona benzemiyor.
20742. Metin
ولما انجلى ما أدهشهم في الحال قالوا مضربين عن الضلال: {بل نحن محرومون *} أي ثابت حرماننا مما كان فيها من الخير الذي لا نغيب عنها إلا سواد الليل فحرمنا الله إياها بما عزمنا عليه من حرمان
Kendilerini dehşete düşüren şey o anda ortadan kalkınca, yolu şaşırma fikrinden vazgeçerek (idrâb yaparak) şöyle dediler: {بل نحن محرومون *} “'Hayır, doğrusu biz mahrum bırakılmışız!'” Yani sadece gecenin karanlığında uzağında kaldığımız o bahçedeki hayırdan mahrumiyetimiz sabittir;
20743. Metin
المساكين لأن الله لا يغير ما بقوم حتى يغيروا ما بأنفسهم.
yoksulları mahrum etmeye azmettiğimiz şey sebebiyle Allah da bizi ondan mahrum etti; çünkü Allah, bir topluluk kendi nefislerindekini değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.
20744. Metin
وما كان القرع بالمصائب مظنة الرقة والتوبة لمن أريد به الخير، وزيادة الكفر لغيره، استأنف قوله: {قال أوسطهم} أي رأياً وعقلاً وسناً ورئاسة وفضلاً، منكراً عليهم: {ألم أقل لكم} أن ما فعلتموه لا ينبغي، وأن الله ﷾ بالمرصاد لمن غير ما في نفسه وحاد.
Musibetlerle sarsılmak, kendisi için hayır murad edilen kimse için incelme ve tevbe mahalli, başkası için ise küfrün artması vesilesi olunca, şu sözüyle cümleye yeniden başladı: {قال أوسطهم} “En ılımlıları / aklı başında olanları dedi ki:” yani görüş, akıl, yaş, riyaset ve fazilet bakımından en üstün olanları, onları kınayarak şöyle dedi: {ألم أقل لكم} “'Ben size dememiş miydim?'” yaptığınız şeyin uygun olmadığını ve Allah'ın azze ve celle kendi içindekini değiştiren ve haktan sapan kimseyi gözetlemekte olduğunu.
20745. Metin
ولما كان منع الخير ولا سيما في مثل هذا مستلزماً لظن النقص في الله تعالى إما بأنه سبحانه لا يخلف ما حصل التصدق به وإما أنه لا يقدر على إهلاك ما شح الإنسان به، قال مستأنفاً: {لولا} أي هلا ولم لا {تسبحون *} أي توقعون التنزيه لله سبحانه وتعالى عما أوهمه فعلكم، وأقل التسبيح الاستثناء عند الإقسام شكاً في قدرة الإنسان وإثباتاً لقدرة الملك الديان استحضاراً لعظمته ﷾، ودل سياق الكلام على أنهم كانوا متهيئين للتوبة بقوله: {قالوا} من غير تلعثم بما عاد عليهم من بركة أبيهم فقال سبحانه
Hayrı engellemek —özellikle böyle bir durumda— Allah Teâlâ hakkında ya sadaka verilen şeyin yerini doldurmayacağı ya da insanın cimrilik ettiği şeyi helak etmeye gücünün yetmeyeceği şeklinde bir noksanlık zannını gerektirdiğinden, söze yeniden başlayarak şöyle dedi: {لولا} “'Gerekeni yapıp da niçin ... değildiniz?'” yani neden ve niçin, {تسبحون *} “'tesbih etmiyordunuz?'” Yani yaptığınız işin vehmettirdiği şeylerden Allah Sübhânehu ve Teâlâ'yı tenzih etmiyordunuz? Tesbihin en azı, insanın gücünden şüphe edip Hükümran ve Deyyân olan Allah'ın kudretini O'nun azametini azze ve celle hazır tutarak ikrar etmek üzere yemin esnasında istisna yapmaktır. Kelamın akışı, şu buyruğuyla onların tevbeye hazır olduklarına delalet etti: {قالوا} “Dediler [ki]:” babalarının bereketinin kendilerine dönmesi sayesinde duraksamadan,
20746. Metin
حاكياً عن قولهم: {سبحان ربنا} أي تنزه المحسن إلينا التنزيه الأعظم عن أن يكون وقع منه فيما فعل بنا ظلم، وأكدوا قباحة فعلهم هضماً لأنفسهم وخضوعاً لربهم وتحقيقاً لتوبتهم لأن ما كانوا عليه من الحال يقتضي أن لا يصدق رجوعهم عنه بقولهم: {إنا كنا} أي بما في جبلاتنا من الفساد {ظالمين *} أي راسخين في إيقاعنا الأشياء في غير مواقعها حيث لم نعزم عزماً جازماً على ما كان يفعل أبونا من البر، ثم حيت حلفنا على ترك ذلك ثم حيث لم نرد الأمر إلى الله بالاستثناء حيث حلفنا فإن الاستثناء تنزيه الله عن أن يجري في ملكه ما لا يريد، وأكد توبتهم بقوله مسبباً عن اعترافهم بالظلم: {فأقبل بعضهم} أي في حال مبادرتهم إلى الخضوع {على بعض} ودلت التسوية بين فريقيهم في اللفظ على الاستواء في التوبة {يتلاومون *} أي يفعل كل منهم مع الآخر في اللوم على ما قصده من المنع وترك ما تركوه من الإعطاء والدفع ما يفعله الآخر معه، وينسب النقصان إليه كما هو دأب المغلوبين العجزة.
Yüce Allah onların sözünü naklederek şöyle buyurdu: {سبحان ربنا} “'Rabbimizi tenzih ederiz!'” Yani bize ihsanda bulunan Rabbimiz, bize yaptığında herhangi bir zulmün vuku bulmasından en yüce tenzih ile münezzehtir. Nefislerini alçaltmak, Rablerine boyun eğmek ve tevbelerini tahakkuk ettirmek için fiillerinin çirkinliğini tekit ettiler; çünkü içinde bulundukları hal, şu sözleriyle bundan döndüklerine inanılmamasını gerektiriyordu: {إنا كنا} “'Doğrusu biz idik'” yani fıtratımızdaki bozukluk sebebiyle, {ظالمين *} “'zâlimler!'” Yani babamızın yaptığı iyiliği yapmaya kesin olarak azmetmediğimizde, sonra bunu terk etmeye yemin ettiğimizde, sonra da yemin ettiğimizde işi istisna ile Allah'a havale etmediğimizde eşyayı layık olduğu yerin dışına koymakta kökleşmiş kimselerdik. Zira istisna, Allah'ın mülkünde dilemediği bir şeyin cereyan etmesinden O'nu tenzih etmektir. Zulmü itiraflarından kaynaklanan durumu belirterek tevbelerini şu buyruğuyla tekit etti: {فأقبل بعضهم} “Bunun üzerine yöneldiler bazısı,” yani hemen boyun eğmeye yöneldikleri halde, {على بعض} “bazısına karşı,” Lafızda iki tarafı eşit kılması tevbelerindeki eşitliğe delalet etti, {يتلاومون *} “birbirlerini kınayarak.” Yani her biri, engelleme kastından ve vermeyi terk etmelerinden ötürü kınama hususunda diğerine, diğerinin kendisine yaptığını yapıyor ve mağlup acizlerin adeti olduğu üzere noksanlığı ona nispet ediyordu.
20747. Metin
ولما تشوف السامع إلى معرفة بعض ذلك قال: {قالوا} منادين لما شغلهم قربه منهم وملازمته عن كل شيء: {يا ويلنا}
Dinleyen kimse bundan bir kısmını bilmeyi arzu edince şöyle buyurdu: {قالوا} “Dediler [ki]:” onun kendilerine yakınlığı ve ayrılmazlığı kendilerini her şeyden alıkoyduğu için nida ederek: {يا ويلنا} “'Yazıklar olsun bize!'”
20748. Metin
أي هذا وقت حضورك أيها الويل إيانا ومنادتك لنا فإنه لا نديم لنا إلا أنت، والويل هو الهلاك والإشراف عليه.
Yani 'Ey helak, bu senin bize gelme ve bizim seni çağırma vaktindir; zira bizim senden başka nedimimiz yoktur!' Veyl; helak olmak ve helakin eşiğinde bulunmaktır.
20749. Metin
ولما كان أهل الرذالة ينكرون أن يكون من يمنع الفقراء طاغياً، أكدوا قولهم: {إنا كنا} أي جبلة وطبعاً {طاغين *} أي مجاوزين الحدود فيما فعلنا من التقاسم على منع الفقراء وعلى جذها في الصباح من غير استثناء فعل القادر، وكان ذلك إن كان لا بد لنا منه ممكناً بغير قسم ولا إخفاء من الغير ولا مخافتة حال السير بأن يقال للفقراء: يفتح الله، ونحو ذلك من الكلام.
Aşağılık kimseler fakirleri engelleyen kimsenin azgın olduğunu inkâr ettikleri için şu sözlerini tekit ettiler: {إنا كنا} “'Gerçekten biz idik'” yani cibilliyet ve tabiat olarak, {طاغين *} “'azgınlar!'” Yani fakirleri engellemek ve muktedir olanın fiilini istisna etmeksizin sabahleyin mahsulü devşirmek üzere yeminleşmekle işlediğimiz fiilde haddi aşanlardık. Oysa bu işi mutlaka yapmamız gerekseydi bile yemin etmeksizin, başkalarından gizlemeksizin ve yürüyüş esnasında fısıldaşmaksızın fakirlere: 'Allah versin' ve benzeri sözler söyleyerek yapmamız mümkündü.
20750. Metin
ولما قدموا ما هو أنفع لهم من اللوم المتقضي لإجماعهم على التوبة فعلم بذلك الندم الذي هو أمارة التوبة، استأنفوا جواباً لمن سأل: هل اقتصروا على التلاوم؟ قولهم: {عسى} أي يمكن أن يكون وهو جدير وخليق بأن يكون {ربنا} أي الذي أحسن إلينا بتربية هذه الجنة وبإهلاك ثمرها الآن تأديباً لنا {أن يبدلنا} أي من جنتنا شيئاً {خيراً منها} يقيم لنا أمر معاشنا فتنقلب أحوالنا هذه التي نحن فيها من الهموم والبذاذة بسرور ولذاذة بما أفاده إيقاع الفعل على ضميرهم، وقراءة أبي عمرو ونافع بالتشديد وقراءة الباقين بالتخفيف وهما
Tevbede ittifak etmelerini gerektiren kınamadan kendileri için daha faydalı olanı öne sürünce ve böylece tevbenin alameti olan pişmanlık bilinince, 'Sadece birbirlerini kınamakla mı yetindiler?' diye soran kimseye cevap olarak şu sözlerine yeniden başladılar: {عسى} “'Umulur ki'” yani olması mümkündür, layıktır ve yakışır ki, {ربنا} “'Rabbimiz,'” yani bu bahçeyi yetiştirmekle ve şimdi de bizi terbiye etmek için ürününü helak etmekle bize ihsanda bulunan Rabbimiz, {أن يبدلنا} “'bize verir / değiştirir,'” yani bahçemizin yerine bize bir şey verir, {خيراً منها} “'ondan daha hayırlısını;'” geçim işimizi düzeltir, böylece fiilin onların zamirine yöneltilmesinin ifade ettiği üzere içinde bulunduğumuz bu keder ve sefalet hallerimiz sevinç ve lezzete dönüşür. Ebû Amr ve Nâfi'nin kıraati şeddeli (yubeddilenâ), diğerlerinin kıraati ise şeddesizdir (yubdilenâ); ikisi de
20751. Metin
متقاربتان غير أن التشديد يدل على التدريج، فالتخفيف أبلغ معنى: وإنما تعلق رجاؤنا بسبب توبتنا وعلمنا بأن ربنا قادر على ما يريد، ولا ييأس من روح الله إلا القوم الكافرون.
birbirine yakındır, ancak şeddeli olan tedriciliğe delalet eder; şeddesiz olan ise mana bakımından daha beliğdir. Umudumuz ancak tevbemiz ve Rabbimizin dilediği şeye kadir olduğunu bilmemiz sebebiyledir; Allah'ın rahmetinden ise kâfirler topluluğundan başkası ümit kesmez.
20752. Metin
ولما دل هذا الدعاء على إقبالهم على الله وحده صرحوا وأكدوا لأن حالهم الأول كان حال من ينكر منه مثل ذلك فقالوا معللين: {إنا} ولما كان المقام للتوبة والرجوع عن الحوبة، عبروا بأداة الانتهاء إشارة إلى بعدهم عن الحضرات الربانية تأدباً منهم فقالوا: {إلى ربنا} أي المحسن إلينا والمربي لنا بالإيجاد ثم الإبقاء خاصة لا إلى غيره سبحانه {راغبون *} أي ثابتة رغبتنا ورجاؤنا الخير والإكرام بعد العفو، وقد قيل إن الله تعالى جلت قدرته قبل رجوعهم وأخلف عليهم فأبدلهم جنة يقال لها الحيوان بحيث كان القطف الواحد منها يحمله وحده من كبره البغل - رواه البغوي عن ابن مسعود، ولكن لما كان المقام لترهيب من ركن إلى ماله واحتقر الضعفاء من عباد الله ولم يجلهم بجلاله طواه، وذكر ما صور هذا الكلام وأنتجه من مساواة حال قريش وحال هؤلاء في الإحسان وطول الحلم مع احتقار أوليائه والتقوى عليهم بأفضاله ونعمائه، فقال مرهباً: {كذلك} أي مثل هذا الذي بلونا به أصحاب الجنة من إهلاك ما كانوا
Bu dua yalnızca Allah'a yöneldiklerine delalet edince, önceki halleri böyle bir şey kendisinden beklenmeyen kimsenin hali olduğu için açıkça belirttiler ve tekit ederek gerekçesini şöyle söylediler: {إنا} “'Şüphesiz biz,'” Makam tevbe ve günahtan dönme makamı olduğu için, edep tavrıyla rubûbiyyet makamından uzaklıklarına işaret etmek üzere müntehâ (varış) edatını kullanarak şöyle dediler: {إلى ربنا} “'yalnızca Rabbimize,'” yani başkasına değil, özellikle bizi var edip sonra yaşatarak bize ihsanda bulunan ve bizi terbiye eden Yüce Zat'a, {راغبون *} “'yönelenleriz / bağlananlarız.'” Yani affından sonra hayır ve ikramına olan rağbetimiz ve ümidimiz sabittir. Kudreti yüce olan Allah Teâlâ'nın onların dönüşünü kabul ettiği, onlara telafi edip 'Hayevân' denilen öyle bir bahçe bedel verdiği rivayet edilmiştir ki tek bir üzüm salkımını büyüklüğünden ötürü sadece katır taşıyabilirdi —bunu Begavî, İbn Mes'ûd'dan rivayet etmiştir—. Fakat makam; malına güvenen, Allah'ın zayıf kullarını hor gören ve onları O'nun celaliyle yüceltmeyen kimseyi korkutma makamı olduğu için bunu dürdü ve bu kelamın tasvir edip netice verdiği şeyi; Kureyş'in hali ile bunların halinin ihsan ve uzun süreli hilm karşısında O'nun dostlarını hor görme ve O'nun fazl ve nimetleriyle onlara karşı büyüklük taslama konusundaki eşitliğini zikrederek korkutmak üzere şöyle buyurdu: {كذلك} “İşte böyledir” yani bahçe sahiplerini, kendi nefislerinde
20753. Metin
عند أنفسهم في غاية القدرة عليه والثقة به مع الاستحسان منهم لفعلهم والاستصواب وهددنا به أهل مكة فلم يبادروا إلى المتاب: {العذاب} الذي تحذرهم منه وتخوفهم به في الدنيا، فإذا تم الأجل الذي قدرناه له أخذناهم به غير مستعجلين ولا مفرطين لأنه لا يعجل إلا ناقص يخاف الفوت.
ona son derece muktedir oldukları ve güvendikleri, kendi fiillerini güzel ve doğru buldukları bir haldeyken helak etmekle sınadığımız gibi ve kendisiyle Mekke halkını tehdit ettiğimiz halde tevbeye koşmadıkları gibi: {العذاب} “azap!” Onları kendisiyle uyardığın ve dünyada korkuttuğun azap böyledir. Onun için takdir ettiğimiz ecel tamamlandığında, acele etmeksizin ve ihmal etmeksizin onları onunla yakalarız; çünkü ancak elden kaçırmaktan korkan noksan kimse acele eder.
20754. Metin
ولما كانوا منكرين لأمور الآخرة أشد من إنكارهم لأمور الدنيا أكد قوله: {ولعذاب الآخرة} أي الذي يكون فيها للعصاة والجبارين {أكبر} أي في كل ما يتوهمونه.
Ahiret işlerini dünya işlerinden daha şiddetli inkâr ettikleri için şu buyruğunu tekit etti: {ولعذاب الآخرة} “Ahiret azabı ise elbette” yani günahkârlar ve zorbalar için orada olacak olan azap, {أكبر} “daha büyüktür,” yani onların vehmedebileceği her şeyden.
20755. Metin
ولما كان هذا موجباً لمن له أدنى شعور للهروب منه قال: {لو كانوا} أي الكفار {يعلمون *} أي لو كان لهم علم بشيء من غرائزهم في وقت من الأوقات لرجعوا عما هم فيه مما عرفوا أنه يغضب الله فيكون سبب العذاب في الدارين، وهم مع ذلك مما يرزىء بهم عند الله وعند الناس من تلك الآثار الخبيثة التي منها الأيمان الكاذبة، ويدل على عدم شجاعتهم وقلة عقولهم، لكنهم ليس لهم نوع علم الآن، والمختوم بموته على الكفر لا يتجدد له نوع علم، وغيره سيرجع في الوقت الذي قدره الله له.
Bu durum, en ufak bir idraki olan kimse için ondan kaçmayı gerektirdiğinden şöyle buyurdu: {لو كانوا} “Eğer onlar ... olsalardı,” yani o kâfirler, {يعلمون *} “biliyor!” Yani şayet fıtratlarında herhangi bir vakitte herhangi bir şeye dair ilimleri olsaydı, Allah'ı gazaplandırdığını ve her iki yurtta da azap sebebi olacağını bildikleri o durumdan dönerlerdi. Üstelik bu durumlar; yalan yeminlerin de aralarında bulunduğu o kötü izlerden, şecaatlerinin bulunmayışına ve akıllarının kıtlığına delalet eden, Allah katında ve insanlar nezdinde onları küçük düşüren şeylerdir. Fakat onların şu anda hiçbir ilimleri yoktur; küfür üzere ölümü mühürlenen kimse için yeni bir ilim türü hasıl olmaz, başkası ise Allah'ın kendisi için takdir ettiği vakitte dönecektir.
20756. Metin
ولما ذكر ما لأهل الجمود الذين لا يجوزون الممكنات، ذكر أضدادهم فقال مؤكداً لأجل إنكارهم: {إن للمتقين} أي العريقين في صفة التقوى خاصة دون غيرهم ممن لا يتقي، والتقوى: الاحتراز بالوقاء الحامل عليه الخوف من المؤذي، الحامل عليه تجويز الممكنات، قال الملوي: وأصلها أن الفرس الواقي - وهو الموجوع الحافي - لا يضع حافره حتى يرى هل الموضع لين يناسب، وكذا المتقي لا يتحرك ولا يسكن إلا على بصيرة من رضا الله بذلك، فلا يفعل أحد منهم شيئاً من تلك الآثار الخبيثة التي تقدمت للمكذبين، فحازوا الكمال بصلاح القوة العملية الناشىء عن صلاح القوة العلمية، وزاد في الترغيب إشارة إلى جنة القلب وبسط الروح بقوله: {عند ربهم} أي المحسن إليهم في موضع ندم أولئك وخيبة آمالهم، فإن تقريبهم دل على رضاه سبحانه، ورضا صاحب الدار مطلوب قبل نظر الدار، ولما أشار إلى جنة القلب أتبعها جنة القالب فقال تعالى: {جنات} جمع جنة وهي لغة البستان الجامع، وفي عرف الشرع مكان اجتمع فيه جميع السرور وانتفى منه جميع الشرور {النعيم *} وهو الخالص من المكدر والمشوش والمنغص، لا شيء فيها غيره أصلاً - بما أفادته الإضافة.
Mümkün olan şeyleri caiz görmeyen o donuk akıllıların akıbetini zikredince, onların zıtlarını zikretti ve inkârları sebebiyle tekit ederek şöyle buyurdu: {إن للمتقين} “Şüphesiz takva sahipleri için vardır,” yani sakınmayan diğerleri değil, özellikle takva sıfatında kökleşmiş olanlar için. Takva; mümkün olanları caiz görmenin sevk ettiği, eziyet verici şeyden korkmanın sevk ettiği korunakla korunmaktır. Melleveyh şöyle dedi: 'Bunun aslı şudur; sakınan at —ki tabanı ağrıyan yalınayak attır— basacağı yerin uygun ve yumuşak olup olmadığını görmeden nallını basmaz. Takva sahibi de böyledir; Allah'ın bundan razı olduğuna dair bir basiret üzere olmadıkça ne hareket eder ne durur.' Böylece onlardan hiçbiri, o yalanlayanların geçen çirkin izlerinden hiçbir şeyi yapmaz; ilim gücünün salahından doğan amel gücünün salahı ile kemali elde etmişlerdir. Kalbin cennetine ve ruhun ferahlığına işaret ederek rağbeti artırmak üzere şöyle buyurdu: {عند ربهم} “Rableri katında,” yani onların pişmanlık ve ümitsizlik yerinde, kendilerine ihsanda bulunan Rableri katında. Zira onları yakınlaştırması O'nun rızasına delalet eder; ev sahibinin rızası ise eve bakmaktan önce talep edilir. Kalbin cennetine işaret edince ardından kalıbın (bedenin) cennetini getirerek Yüce Allah şöyle buyurdu: {جنات} 'Cenne'nin çoğuludur; o da lügatte kuşatıcı bahçe demektir, şeriat örfünde ise bütün sevinçlerin toplandığı ve bütün şerlerin yok olduğu yerdir, {النعيم *} “Naim cennetleri.” Yani keder verici, bulandırıcı ve huzur kaçırıcı şeylerden arınmış olan; tamlamanın ifade ettiği üzere içinde ondan başka hiçbir şey bulunmayan [cennetler].
20757. Metin
ولما كان عدم إيراث كل من الفريقين الدار التي تقدم وصفها
İki zümrenin her birini az önce vasfedilen yurda varis kılmamak,
20758. Metin
تسوية بين المحسن والمسيء، وكان ذلك لا يليق بحكيم أن يفعله، وجب إنكاره لتحقق أن ما أخبر به سبحانه لا يكون إلا كذلك لا سيما وقد كان الكفار يقولون: إنهم كالمسلمين أو أحسن حالاً منهم، وذلك أنه إن كان لا بعث، كما كانوا يظنون، فقد استووا فيما بعده مع ما فضلوهم به في الدنيا من اتباع الأهواء والظفر باللذائذ، وإن كان ثم بعث فقد كانوا يقولون لشبهة دعتهم إليها شهوتهم: أما نكون على تقديره أحسن حالاً منكم وآثر عند الله في حسن العيش كما نحن في هذه الدار لأنه ما بسط لنا في هذه الدار إلا ونحن عنده أفضل منكم، فقال تعالى منكراً ومكذباً لذلك غاية إنكار والتكذيب عائباً التحكم بالجهل غاية العيب نافياً للمساواة ليكون انتقاماً هو أعلى من باب الأولى مسبباً عما تقديره: ولا يكون لغير المتقين ذلك: {أفنجعل المسلمين} أي الذين هم عريقون في الانقياد لأوامرنا والصلة لما أمرنا بوصله طلباً لمرضاتنا فلا اختيار لهم معنا في نفس ولا غيرها لحسن جبلاتهم {كالمجرمين *} أي الراسخين في قطع ما أمرنا به أن يوصل وأنتم لا تقرون مثل ذلك، بل من عاندكم نوع معاندة قاطعتموه ولو وصل الأمر إلى القتل.
iyilik yapan ile kötülük yapanı bir tutmak demek olduğundan ve bunu yapmak bir Hakîm'e yakışmayacağından; Yüce Allah'ın haber verdiği şeyin ancak böyle olacağını gerçekleştirmek için bunu reddetmek vacip oldu —özellikle de kâfirler: 'Biz müslümanlar gibiyiz veya onlardan daha iyi durumdayız' dedikleri için—. Şöyle ki: Şayet onların zannettiği gibi yeniden dirilme yoksa, dünyada hevalara uyma ve lezzetleri elde etme konusunda onlara üstün gelmeleriyle birlikte ondan sonrasında da eşit olmuş olurlar; şayet orada bir diriliş varsa, şehvetlerinin kendilerini sevk ettiği bir şüphe sebebiyle şöyle diyorlardı: 'Onun takdirinde bile, tıpkı bu yurtta olduğu gibi güzel yaşamda sizden daha iyi bir durumda ve Allah katında daha üstün olmaz mıyız? Çünkü biz O'nun katında sizden daha üstün olmasaydık bu dünyada bize [rızık] genişletilmezdi.' İşte Yüce Allah bunu son derece inkâr edip yalanlayarak, cehaletle hüküm vermeyi son derece ayıplayarak ve evleviyetle en yüce intikam olsun diye eşitliği nefyederek, 'Takva sahiplerinden başkası için bu olmayacaktır' takdirinden kaynaklanan bir ifadeyle şöyle buyurdu: {أفنجعل المسلمين} “Biz hiç müslümanları yapar mıyız,” yani güzel fıtratları sebebiyle nefislerinde ve başka şeylerde Bizimle beraber kendileri için bir ihtiyar (seçme hakkı) kalmayacak derecede rızamızı arayarak emirlerimize boyun eğmekte ve birleştirilmesini emrettiğimiz şeyleri birleştirmekte kökleşmiş olanları, {كالمجرمين *} “o günahkârlar gibi?” Yani birleştirilmesini emrettiğimiz şeyleri koparmakta kökleşmiş olanlar gibi? Oysa siz böyle bir şeyi kabul etmezsiniz; bilakis size azıcık inat eden bir kimseyle, iş öldürmeye varsa bile ilişkinizi kesersiniz.
20759. Metin
ولما كشف هذا الدليل الشبه ورفع الستار، فأوصل إلى أعظم من ضوء النهار، لفت القول إليهم بالخطاب لفت المغضب عند العتاب، فقال معجباً منهم منبهاً على ما هم فيه من اعوجاج الفطر وفساد الفكر منكراً عليهم غاية الإنكار: {ما لكم} أي أيّ شيء يحصل لكم من هذه الأحكام الجائرة البعيدة عن الصواب.
Bu delil şüpheleri açığa çıkarıp perdeyi kaldırınca ve gündüzün aydınlığından daha büyük bir açıklığa ulaştırınca; sitem anında öfkelenen kimsenin yönelişi gibi sözü hitap ile onlara çevirdi ve içinde bulundukları fıtrat eğriliğine ve fikir bozukluğuna dikkat çekip onları son derece kınayarak şöyle buyurdu: {ما لكم} “Neniz var sizin?” Yani bu haksız ve doğrudan uzak hükümlerden elinize ne geçiyor?
20760. Metin
ولما نبههم على أنه ليس لهم في مثل هذه الأحكام شيء يمكن أن يكون نافعاً، وكان العاقل إذا علم أن شيئاً من الأشياء لا نفع فيه بعد منه، أنكر عليهم ثالثاً حال أحكامهم هذه لأن نفي أحوالها أشد لنفيها كما تقدم في {كيف تكفرون} في [البقرة: ٢٨] فقال: {كيف تحكمون *} أي أيّ عقل دعاكم إلى هذا الحكم الذي يتضمن التسوية من السيد بين المحسن من عبيده والمسيء.
Böyle hükümlerde kendileri için faydalı olabilecek hiçbir şeyin bulunmadığına dikkat çekince ve akıllı kimse bir şeyde fayda olmadığını bildiğinde ondan uzaklaşacağı için, bu hükümlerinin durumunu üçüncü kez inkâr etti —çünkü hallerin nefyi, Bakara: 28'deki {كيف تكفرون} ayetinde geçtiği gibi hükmün kendisini nefyetmekte daha şiddetlidir— ve şöyle buyurdu: {كيف تحكمون *} “Nasıl hüküm veriyorsunuz?” Yani efendinin kullarından iyilik yapan ile kötülük yapanı bir tutmasını içeren bu hükme sizi hangi akıl sevk etti?
20761. Metin
ولما كان الحكم لا يمكن وجوده إلا مكيفاً بكيفية، وكان ﷾ قد نفى حكمهم هذا بإنكار جميع كيفياته التي يمكن أن يصح معها، وكان الحكم الصحيح لا بد وأن يكون مستنداً إلى عقل أو نقل، زاد بطلان حكمهم وضوحاً بنفي الأمرين معاً، فقال عاطفاً
Hükmün ancak bir keyfiyetle nitelenmiş olarak bulunması mümkün olduğundan ve Allah azze ve celle onunla sahih olabileceği bütün keyfiyetleri inkâr ederek onların bu hükmünü nefyettiğinden; sahih hükmün de mutlaka akla veya nakle dayanması gerektiğinden, her iki durumu birden nefyederek hükümlerinin batıllığını daha da açık hale getirdi ve
20762. Metin
على ما تقديره: ألكم دليل من العقل إليه تلجؤون: {أم لكم كتاب} أي سماوي معروف أنه من عند الله خاص بكم {فيه} أي لا في غيره من أساطير الأولين وزبر الممحوقين {تدرسون *} أي تقرؤون قراءة أتقنتم مخالطتها أو أنعمتم فهمه بسببها.
'Kendisine sığınacağınız akli bir deliliniz mi var?' takdirine atıfla şöyle buyurdu: {أم لكم كتاب} “Yoksa sizin bir kitabınız mı var,” yani Allah katından olduğu bilinen, size özel semavi bir kitap, {فيه} “içinde,” yani öncekilerin masallarında ve helak edilmişlerin sayfalarında değil yalnız onda, {تدرسون *} “ders alıp okuduğunuz?” Yani birlikteliğini iyice kavradığınız yahut onun sayesinde iyice anladığınız bir okuyuşla okuduğunuz?
20763. Metin
ولما ذكر الدرس ذكر المدروس فقال تعالى: {إن لكم} أي خاصة على وجه التأكيد الذي لا رخصة في تركه {فيه} أي الكتاب لتكونوا في غاية الوثوق به، لا في غيره مما لا وثوق لكم به {لما تخيرون *} أي تبالغون في انتقائه وأخذ خياره، وكسر الهمزة وكان حقها الفتح لولا اللام لأن ما بعدها هو المدروس، ويجوز أن تكون الجملة حكاية للمدروس وأن تكون استئنافية.
Dersi zikredince okunan şeyi (medrûsu) zikrederek Yüce Allah şöyle buyurdu: {إن لكم} “'Mutlaka sizin içindir' diye,” yani terk edilmesine ruhsat olmayan bir tekit üzere özellikle sizin içindir diye, {فيه} “onda,” yani ona son derece güvenmeniz için o kitapta, güveniniz olmayan başka şeylerde değil, {لما تخيرون *} “seçip beğendiğiniz şeyler?” Yani seçmekte ve en iyisini almakta aşırıya kaçtığınız şeyler. Hemze kesrelenmiştir; oysa 'lâm' harfi olmasaydı fetha olması gerekirdi, çünkü ondan sonrası ders alınan şeydir. Cümlenin okunan şeyi hikâye etmesi veya istînâfiyye olması da caizdir.
20764. Metin
ولما نفى دليل العقل والنقل مع التعجب منهم والتهكم بهم، وكان قد بقي أن الإنسان ربما عاهد غيره على شيء فيلزمه الوفاء به وإن كان خارجاً عما يدعو إليه العقل والنقل، نفى ذلك بقوله: {أم لكم أيمان} أي غليظة جداً {علينا} قد حملتمونا إياها {بالغة} أي
Onlara şaşırıp alay ederek akıl ve nakil delilini nefyedince ve geriye insanın bazen başkasına bir konuda söz verip aklın ve naklin çağırdığı şeyin dışında olsa bile ona vefa göstermesinin gerekmesi ihtimali kalınca, bunu şu buyruğuyla nefyetti: {أم لكم أيمان} “Yoksa sizin yeminleriniz mi var” yani son derece kuvvetli yeminler, {علينا} “üzerimize [aldığımız],” bize yüklediğiniz, {بالغة} “bağlayıcı / ulaşan,” yani
20765. Metin
لأجل عظمها إلى نهاية رتب التأكيد بحيث يكون بلوغ غيرها ما يقصد بالنسبة إلى بلوغها ذلك عدماً أي أن بلوغها هو البلوغ لا غيره، أو ثباتها منته {إلى يوم القيامة} لا يمكن الخروج عن عهدتها إلا في ذلك اليوم ليحتاج لأجلها إلى إكرامكم في الدارين.
büyüklüğü sebebiyle tekit derecelerinin sonuna ulaşan; öyle ki başkasının kastettiği şeye ulaşması bunun ulaşmasına nispetle yok hükmündedir, yani gerçek ulaşma ancak bunun ulaşmasıdır; yahut sebâtı son bulan: {إلى يوم القيامة} “kıyamet gününe kadar sürecek;” öyle ki her iki yurtta da size ikram edilmesini gerektirecek şekilde sorumluluğundan ancak o günde çıkılabilecek olan [yeminler mi var?]