5781. Metin
سورة الأعراف
A'râf Suresi
5782. Metin
مقصودها إنذار من أعراض عما إليه الكتاب في السورة الماضية من التوحيد والاجتماع على الخير والوفاء لما قام على وجوبه من الدليل في الأنعام، وتحذيره بقوارع الدرارين، وهذا أحسن مما كان ظهر لي وذكرته عند (والوزن يومئذ الحق) وأدل ما فيها على هذا المقصد أمر الأعراف فإن اعتقاده يتضمن الإشراف على الجنة والنار والوقوف على حقيقة ما فيها وما أعد لأهلها الداعي إلى امتثال كل خير واجتناب كل شر والاتعاظ بكل مرقق) بسم الله (المتردي برداء الكبر وإزار العظمة والجلال) الرحمن (الذي من رحمته انتقامه من أهل الكفر والضلال) الرحيم (الهادي لأهل الاصطفاء إلى لزوم طريق الوفاء)
Bu surenin maksadı; önceki surede Kitap'ın çağırdığı tevhid, hayır üzere toplanma ve En'âm suresinde gerekliliğine dair delil ikame edilen hususlara vefa gösterme ilkelerinden yüz çevirenleri uyarmak ve onu dehşetli felaketlerle korkutmaktır. Bu izah, daha önce bana zahir olup (ve o gün tartı haktır) ayetinin tefsirinde zikrettiğim manadan daha güzeldir. Bu maksada surede en çok delalet eden husus A'râf meselesidir; zira buna inanmak, cennet ve cehenneme muttali olmayı, oralarda bulunanların ve oraların ehli için hazırlanan şeylerin hakikatine vâkıf olmayı içerir ki bu da her hayrı yerine getirmeye, her şerden kaçınmaya ve kalbi incelten her şeyden ibret almaya sevk eder. Bismillah (kibriya ridasına, azamet ve celal örtüsüne bürünen Allah'ın adıyla), er-Rahmân (küfür ve dalalet ehlinden intikam alması da rahmetinden olan), er-Rahîm (seçkin kullarını vefa yoluna sımsıkı sarılmaya ileten).
5783. Metin
(المص) .
(Elif, Lâm, Mîm, Sâd).
5784. Metin
لما ذكر سبحانه في آخر التي قبلها أنه أنزل إليهم كتاباً مباركاً، وأمر باتباعه وعلل إنزاله وذكر ما استتبعه ذلك مما لا بد منه في منهاج البلاغة وميدان البراعة، وكان من جملته أن أمر المدعوين به ليس إلا إليه، إن شاء هداهم وإن شاء أضلهم واستمر فيها لا بد منه في تتميم ذلك إلى أن ختم السورة بما انعطف على ما افتتحت به، فاشتد اعتناقه له
Allah Teâlâ önceki surenin sonunda kendilerine mübarek bir Kitap indirdiğini zikredip ona uyulmasını emrettiğinde, indiriliş hikmetini beyan edip belağat metodunda ve fesahat meydanında kaçınılmaz olan hususları ardı sıra zikrettiğinde —ki bu meyanda davet edilenlerin durumunun yalnızca O'na ait olduğu, dilerse onları hidayete erdireceği, dilerse saptıracağı hususu da vardı— ve bu durumun tamamlanması için gereken açıklamaları surenin sonunu başlangıcına bağlayacak şekilde sürdürüp iki taraf arasındaki irtibat pekişince,
5785. Metin
حتى صارا كشيء واحد؛ أخذ يستدل على ما ختم به تلك من سرعة العقاب وعموم البر والثواب وما تقدمه، فقال مخبراً عن مبتدإ تقديره: هو {كتاب} أي عظيم أوضح الطريق المستقيم فلم يدع بها لبساً ولم يذر خيراً إلا أمر به ولا شراً إلا نهى عنه، فإنزاله من عظيم رحمته؛ ثم وصفه بما أكد ما أشار إليه من رحمته بقوله: {أنزل إليك} أي وأنت أكرم الناس نفساً وأوسعهم صدراً وأجملهم قلباً وأعرقهم إصالة وأعرفهم باستعطاف المباعد واستجلاب المنافر المباغض، وهذا شيء قد خصك به فرفعك على جميع الخلق درجات لا تحصى ومراتب لا حد لها فتستصى.
öyle ki sanki tek bir şey gibi oldular; önceki sureyi kendisiyle noktaladığı cezanın çabukluğu, iyiliğin ve sevabın umumiliği ve öncesindeki hususlara delil getirmeye başlayarak, takdiri "O bir kitaptır" olan bir mübtedanın haberi olarak şöyle buyurdu: {كِتَابٌ} “[Bu,] bir kitaptır”; yani dosdoğru yolu açıklayan, onda hiçbir şüphe bırakmayan, emretmediği hiçbir hayır ve yasaklamadığı hiçbir şer bırakmayan yüce bir kitaptır. Zira onun indirilişi O'nun büyük rahmetindendir. Sonra da işaret ettiği rahmetini teyit eden şu vasıfla onu niteleyerek buyurdu ki: {أُنزِلَ إِلَيْكَ} “sana indirilen”; yani sen insanların nefis bakımından en kerimi, göğsü en geniş olanı, kalbi en güzeli, asaletçe en köklüsü, uzaklaşanı kendine çekmeyi ve nefret edip buğzedeni celbetmeyi en iyi bilenisin. Bu, O'nun seni özel kıldığı, seni bütün yaratılmışların üzerine sayılamayacak dereceler ve sınırlandırılamayacak mertebelerle yükselttiği bir lütuftur.
5786. Metin
ولما كان المقصود من البعثة أولاً النذارة للرد عما هم عليه من الضلال، وكانت مواجهة الناس بالإنذار شديدة على النفوس، وكان الإقدام عليها من الصعوبة بمكان عظيم؛ قدم قوله مسبباً عن تخصيصه بهذه الرحمة: {فلا يكن} وعبر عن القلب بمسكنه الذي هو أوسع منه مبالغة في الأمر فقال: {في صدرك حرج} أي شيء من ضيق بهم أو خوف أو نحو ذلك {منه} على ما تعلق ب «أنزل» من قوله:
Peygamber olarak gönderilmenin asıl maksadı ilk olarak onları içinde bulundukları sapıklıktan döndürmek için uyarmak olduğundan ve insanları uyarıyla karşılamak nefislere pek ağır geldiğinden, buna girişmek de son derece zor olduğundan; bu rahmete tahsis edilmenin bir neticesi olarak şu sözünü öne aldı: {فَلَا يَكُن} “artık olmasın” ve işi mübalağalı kılmak için kalbi, onun daha geniş mekânı olan göğüs lafzıyla ifade ederek şöyle buyurdu: {فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ} “göğsünde bir sıkıntı”, yani onlardan kaynaklanan bir darlık, bir korku veya benzeri bir şey, {مِّنْهُ} “ondan dolayı”; bu ifade "indirildi" fiiline bağlı olarak şu buyruktan kaynaklanmaktadır:
5787. Metin
{لتنذر به} أي نذري لكل من بلغه أو للمخالفين من سرعة العقاب على نحو ما أوقع سبحانه بالقرون الماضية والأمم السابقة - كما أشار إليه آخر الأنعام، وسيقص من أخبارهم من هذه السورة {و} لتنذر به {ذكرى} أي عظيمة {للمؤمنين*} أي بالبشر والمواعظ والغفران والرحمة على ما أشار إليه ختام الأنعام، وحذف المفعول يدل على عموم الرسالة لكل من أمكن إنذاره وتذكيره من العقلاء، ويجوز أن تتعلق لام «لتنذر» بمعنى النهي، أي انف الحرج لكذا، فإن من كان منشرح الصدر أقدم على ما يريد أو يحرج، أي لا يكن الحرج الواقع لأجل أن تنذر، أي لأجل إنذارك به، والنهي للنبي ﷺ، حُوّل إلى الحرج مبالغة وأدباً، ويجوز أن يكون التقدير: لتنذر به وتذكر به، فإنه نذرى للكافرين وذكرى للمؤمنين، والآية على كل تقدير من الاحتباك: إثباته «لتنذر» أولاً، دال على حذف «لتذكر» ثانياً، وإثبات المؤمنين ثانياً دال على حذف المخالفين أولاً، فإن النفوس على قسمين: نفوس بليدة جاهلة بعيدة عن عالم الغيب غريقة في طلب اللذات الجسمانية والشهوات الحيوانية فبعثة الرسل في حقهم إنذار وتخويف، ونفوس شريفة مشرقة بالأنوار الإلهية فبعثة الرسل في حقهم تذكير لأن هذه النفوس بمقتضى جواهرها الأصلية وجبلتها الخلقية مستعدة للانجذاب إلى عالم القدس إلا أنه ربما غشيها غواش من عالم الأجساد فيعرض لها
{لِتُنذِرَ بِهِ} “onunla uyarman için”; yani onun kendisine ulaştığı herkesi veya muhalifleri, Allah Teâlâ'nın geçmiş asırlara ve önceki ümmetlere uyguladığı gibi cezanın çabukluğuyla uyarman için —ki En'âm suresinin sonunda buna işaret edilmişti ve bu surede de onların haberleri anlatılacaktır— {وَذِكْرَىٰ لِلْمُؤْمِنِينَ} “ve müminler için bir öğüt [olsun diye]”; yani En'âm suresinin kapanışında işaret edildiği üzere müjde, vaaz, bağışlanma ve rahmetle [büyük bir öğüt olsun diye]. Mefulün hazfedilmesi, uyarılması ve hatırlatılması mümkün olan bütün akıl sahiplerine risaletin şamil olduğuna delalet eder. {لِتُنذِرَ} ifadesindeki "lâm" harfinin nehiy manasına taalluk etmesi de caizdir; yani "şunun için sıkıntıyı defet", zira göğsü ferah olan kimse istediği şeye girişir; yahut "uyarman sebebiyle bir sıkıntı olmasın" demektir. Nehiy Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e yönelik iken, mübalağa ve edep gayesiyle sıkıntıya yöneltilmiştir. Takdirin: "Onunla uyarman ve onunla hatırlatman için; zira o kâfirler için bir uyarı, müminler için ise bir öğüttür" şeklinde olması da caizdir. Ayet her iki takdire göre de ihtibâk sanatını içermektedir: Birinci kısımda {لِتُنذِرَ} (uyarman için) lafzının zikredilmesi, ikinci kısımdan "hatırlatman için" ifadesinin hazfedildiğine delalet eder; ikinci kısımda müminlerin zikredilmesi ise birinci kısımdan muhaliflerin hazfedildiğine delalet eder. Zira nefisler iki kısımdır: Birincisi; anlayışsız, cahil, gayb âleminden uzak, cismani lezzetlere ve hayvani şehvetlere dalmış nefislerdir ki onlar hakkında elçilerin gönderilmesi bir uyarı ve korkutmadır. İkincisi; şerefli, ilahi nurlarla aydınlanmış nefislerdir ki onlar hakkında elçilerin gönderilmesi bir hatırlatmadır; çünkü bu nefisler asli cevherleri ve fıtri yaratılışları gereği kudsiyet âlemine çekilmeye hazırdırlar. Ancak bazen bedenler âleminden gelen perdeler onları bürür de kendilerinde
5788. Metin
نوع ذهول وغفلة، فإذا سمعت دعوة الأنبياء واتصلت بها أنوار أرواح رسل الله تذكرت مركزها وأبصرت منشأها، فاشتاقت إلى ما حصل هناك من الروح والريحان فطارت نحوهم كل مطار فتمحضت لديها تلك الأنوار؛ وقال أبو حيان: واعتلاق هذه السورة بما قبلها هو أنه لما ذكر تعالى قوله:
bir tür gaflet ve şaşkınlık meydana gelir. Peygamberlerin davetini işitip Allah'ın elçilerinin ruhlarının nurları kendilerine ulaştığında, asıl merkezlerini hatırlar, yaratılış kaynaklarını görürler; böylece orada bulunan rahatlığa ve güzel kokulara iştiyak duyup onlara doğru var güçleriyle uçarlar ve o nurlar onlar için tamamen saf hale gelir. Ebû Hayyân şöyle demiştir: Bu surenin önceki sureyle irtibatı şöyledir: Allah Teâlâ:
5789. Metin
{وهذا كتاب أنزلناه مبارك فاتبعوه} [الأنعام: ١٥٥] واستطرد ممنه لما بعده إلى قوله في آخر السورة {وهو الذي جعلكم خلائف الأرض} [الأنعام: ١٦٥] وذكر ابتلاءهم فيما آتاهم، وذلك لا يكون إلا بالتكاليف الشرعية، ذكر ما يكون به التكاليف، وهو الكتاب الإلهي، وذكر الأمر باتباعه كما أمر في قوله {وهذا كتاب أنزلناه مبارك فاتبعوه} [الأنعام: ١٥٥]- انتهى. وقال شيخه الإمام أبو جعفر بن الزبير: لما قال تعالى ابتداء بالاعتبار {ألم يروا كم أهلكنا من قبلهم من قرن مكناهم في الأرض ما لم نمكن لكم وأرسلنا السماء عليهم مدراراً وجعلنا الأنهار تجري من تحتهم فأهلكناهم بذنوبهم وأنشأنا من بعدهم قرناً آخرين} [الأنعام: ٦] ثم قال تعالى {ولقد استهزىء برسل من قبلك فحاق بالذين سخروا منهم ما كانوا به يستهزءون} [الأنعام: ١٠] ثم قال تعالى: {قل سيروا في الأرض ثم انظروا كيف كان عاقبة المكذبين} [الأنعام: ١١] ثم قال تعالى
{وَهَٰذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ فَاتَّبِعُوهُ} “İşte bu [Kur'an] da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır; artık ona uyun” [En'âm 6:155] buyurup bundan sonraki kısımlardan surenin sonundaki {وَهُوَ الَّذِي جَعَلَكُمْ خَلَائِفَ الْأَرْضِ} “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan O'dur” [En'âm 6:165] ayetine kadar sözü uzatıp kendilerine verilen şeylerde imtihan edileceklerini zikredince —ki bu da ancak şer'i mükellefiyetlerle olur— mükellefiyetlerin kendisiyle gerçekleşeceği şeyi, yani İlahi Kitap'ı zikretmiş ve {وَهَٰذَا كِتَابٌ أَنزَلْنَاهُ مُبَارَكٌ فَاتَّبِعُوهُ} “İşte bu da bizim indirdiğimiz mübarek bir kitaptır; artık ona uyun” [En'âm 6:155] ayetinde emrettiği gibi ona uyulmasını emretmiştir. —Alıntı sonu—. Onun hocası İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr ise şöyle demiştir: Allah Teâlâ ibret alma gayesiyle söze başlayıp {أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا مِن قَبْلِهِم مِّن قَرْنٍ مَّكَّنَّاهُمْ فِي الْأَرْضِ مَا لَمْ نُمَكِّن لَّكُمْ وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ عَلَيْهِم مِّدْرَارًا وَجَعَلْنَا الْأَنْهَارَ تَجْرِي مِن تَحْتِهِمْ فَأَهْلَكْنَاهُم بِذُنُوبِهِمْ وَأَنشَأْنَا مِن بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ} “Görmediler mi kendilerinden önce nice nesilleri helak ettik? Yeryüzünde size vermediğimiz imkânları onlara vermiştik, üzerlerine göğü bol bol yağmur olarak göndermiş, nehirleri altlarından akar kılmıştık; fakat onları günahları sebebiyle helak ettik ve arkalarından başka bir nesil var ettik” [En'âm 6:6] buyurmuş, sonra {وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِّن قَبْلِكَ فَحَاقَ بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُم مَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi de onlarla eğlenenleri, alay konusu edindikleri şey kuşatıverdi” [En'âm 6:10] buyurmuş, sonra {قُلْ سِيرُوا فِي الْأَرْضِ ثُمَّ انظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} “De ki: Yeryüzünde dolaşın, sonra yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın!” [En'âm 6:11] buyurmuş, sonra da şöyle buyurmuştur:
5790. Metin
{ولقد كذبت رسل من قبلك فصبروا على ما كذبوا} [الأنعام: ٣٤] وقال تعالى {ولقد أرسلنا إلى أمم من قبلك فأخذناهم بالبأساء والضراء} [الأنعام: ٤٢] ، وقال تعالى {يا معشر الجن والإنس ألم يأتكم رسل منكم يقصون عليكم آياتي} [الانعام: ١٣] فوقعت الإحالة في هذه الآي على الاعتبار بالأمم السالفة وما كان منهم حين حين كذبوا أنبياءهم وهلاك تلك القرون بتكذيبهم وعتوهم وتسلية رسول الله ﷺ بجريان ما جرى له بمن تقدمه مت الرسل {قد نعلم إنه ليحزنك الذي يقولون} [الأنعام: ٣٣] فاستدعت الإحالة والتسلية بسط أخبار الأمم السالفة والقرون الماضية، والإعلام بصبر الرسل ﵈ عليهم وتلطفهم في دعائهم، ولم يقع في السور الأربع قبل سورة الأنعام مثل هذه الإحالة والتسلية وقد تكررت في سورة الأنعام كما تبين بعد انقضاء ما قصد من بيان طريق المتقين أخذاً وتركاً وحال من حاد عن سننهم ممن رامه أو قصده فلم يوفق له ولا أتم له أمله من الفرقتين: المستندة للسمع والمعتمدة للنظر، فحاد الأولون بطارىء التغيير والتبديل، وتنكب الآخرون بسوء التناول وقصور الأفهام وعلة حيد الفريقين السابقة الأزلية؛ فلما انقضى أمر هؤلاء وصرف الخطاب إلى تسليته ﵇ وتثبيت فؤاده
{وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُلٌ مِّن قَبْلِكَ فَصَبَرُوا عَلَىٰ مَا كُذِّبُوا} “Andolsun, senden önceki peygamberler de yalanlandı da yalanlanmalarına karşı sabrettiler” [En'âm 6:34]; ve Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إِلَىٰ أُمَمٍ مِّن قَبْلِكَ فَأَخَذْنَاهُم بِالْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ} “Andolsun, senden önceki ümmetlere de [elçiler] gönderdik; ardından onları darlık ve zorlukla yakaladık” [En'âm 6:42]; ve Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: {يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَالْإِنسِ أَلَمْ يَأْتِكُمْ رُسُلٌ مِّنكُمْ يَقُصُّونَ عَلَيْكُمْ آيَاتِي} “Ey cin ve insan topluluğu! İçinizden size ayetlerimi anlatan elçiler gelmedi mi?” [En'âm 6:130]. Bu ayetlerde geçmiş ümmetlerden, peygamberlerini yalanladıkları vakit başlarına gelenlerden ve bu asırların yalanlamaları ve azgınlıkları sebebiyle helak edilişinden ibret almaya havale yapılmış; ayrıca Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, kendisinden önceki peygamberlerin başına gelenlerin kendi başına da gelmesiyle teselli edilmiştir: {قَدْ نَعْلَمُ إِنَّهُ لَيَحْزُنُكَ الَّذِي يَقُولُونَ} “Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz” [En'âm 6:33]. Bu havale ve teselli, geçmiş ümmetlerin ve önceki asırların haberlerinin tafsilatlıca anlatılmasını, peygamberlerin —hepsine selam olsun— onlara karşı sabrının ve davetlerindeki lütuflarının bildirilmesini gerektirmiştir. En'âm suresinden önceki dört surede böyle bir havale ve teselli yer almamış, ancak En'âm suresinde açıklandığı üzere, takva ehlinin yapma ve terk etme hususundaki yolunun beyanı ile bu iki fırkadan (nakle dayananlar ve akla dayananlar) onların yolunu isteyip kastettiği halde muvaffak olamayan ve emeline ulaşamayanların halinin beyanı tamamlandıktan sonra bu durum tekerrür etmiştir: Birinciler sonradan ortaya çıkan tahrif ve tebdil sebebiyle yoldan sapmış, ikinciler ise kötü kavrayış ve anlayış noksanlığı sebebiyle sapmışlardır; iki fırkanın sapmasının sebebi ise ezeli takdirdir. Bunların durumu sona erip hitap peygamberlerin ümmetleriyle olan hallerinin zikredilmesiyle Hz. Peygamber aleyhisselâm'ı teselli etmeye ve kalbini pekiştirmeye,
5791. Metin
بذكر أحوال الأنبياء مع أممهم وأمر الخلق بالاعتبار بالأمم السالفة، وقد كان قدّم لرسول الله ﷺ عند ذكر الأنبياء
ve yaratılmışlara geçmiş ümmetlerden ibret almalarını emretmeye yönelince —ki daha önce peygamberler zikredilirken Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e şu bildirilmişti:
5792. Metin
{أولئك الذين هدى الله فبهداهم اقتده} [الأنعام: ٩٠] بسط تعالى حال من وقعت الإحالة عليه، واستوفى الكثير من قصصهم إلى آخر سورة هود إلى قوله سبحانه {وكلاًّ نقص عليك من أنباء الرسل ما نثبت به فؤادك} [هود: ١٢٠] فتأمل بما افتتحت به السورة المقصودة بها قصص الأمم وبما اختتمت يَلُح لك ما أشرت إليه - والله أعلم بمراده، وتأمل افتتاح سورة الأعراف بقوله {فلنقصن عليهم بعلم وما كنا غائبين} [الأعراف: ٧] وختم القصص فيها بقوله: {فاقصص القصص لعلهم يتفكرون} [الأعراف: ١٧٦] بعد تعقيب قصص بني إسرائيل بقصة بلعام {واتل عليهم نبأ الذي آتيناه آياتنا} [الأعراف: ١٧٥] ، ثم قال: {ذلك مثل القوم الذين كذبوا بآياتنا} [الأعراف: ١٧٦] فتأمل هذا الإيماء بعد ذكر القصص، وكيف ألحق مَنْ كذب رسول الله ﷺ من العرب وغيرهم بمن قص ذكره من المكذبين، وتأمل افتتاح ذكر الأشقياء بقصة إبليس وختمها بقصة بلعام وكلاهما ممن كفر على علم، وفي ذلك أعظم موعظة، قال الله تعالى إثر ذلك {من يهد الله فهو المهتدي} [الأعراف: ١٧٨] ، فبدأ الاستجابة بنبيه ﷺ بذكر ما أنعم عليه وعلى من استجاب له فقال تعالى: {المص كتاب أنزل إليك} [الأعراف: ١-٢]
{أُولَٰئِكَ الَّذِينَ هَدَى اللَّهُ ۖ فَبِهُدَاهُمُ اقْتَدِهْ} “İşte onlar, Allah'ın hidayet ettiği kimselerdir; sen de onların hidayetine uy” [En'âm 6:90]— Allah Teâlâ kendilerine atıfta bulunulan kimselerin halini genişçe açıkladı ve Hûd suresinin sonuna, Cenâb-ı Hakk'ın: {وَكُلًّا نَّقُصُّ عَلَيْكَ مِنْ أَنبَاءِ الرُّسُلِ مَا نُثَبِّتُ بِهِ فُؤَادَكَ} “Peygamberlerin haberlerinden, kalbini kendisiyle pekiştireceğimiz her şeyi sana anlatıyoruz” [Hûd 11:120] buyruğuna kadar onların kıssalarından pek çoğunu eksiksiz zikretti. Maksadı ümmetlerin kıssaları olan bu surenin ne ile başlayıp ne ile bittiğini bir düşün; işaret ettiğim husus sana ayan beyan ortaya çıkacaktır —Allah muradını en iyi bilendir—. A'râf suresinin {فَلَنَقُصَّنَّ عَلَيْهِم بِعِلْمٍ ۖ وَمَا كُنَّا غَائِبِينَ} “Elbette onlara bir ilimle anlatacağız; zira biz gaip değildik” [A'râf 7:7] buyruğuyla başlayıp kıssaların, İsrâiloğulları kıssasının peşinden Bel'am kıssası {وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ الَّذِي آتَيْنَاهُ آيَاتِنَا} “Onlara, kendisine ayetlerimizi verdiğimiz kimsenin haberini oku” [A'râf 7:175] zikredildikten sonra {فَاقْصُصِ الْقَصَصَ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ} “Artık bu kıssayı anlat, belki düşünürler” [A'râf 7:176] ve ardından {ذَٰلِكَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} “İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin misali budur” [A'râf 7:176] buyruğu ile sona erişini bir düşün. Kıssaların zikrinden sonraki bu işareti ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i yalanlayan Araplar ve diğerlerinin, kıssası anlatılan yalancılara nasıl dahil edildiğini bir düşün! Şakilerin zikrinin İblis kıssası ile başlayıp Bel'am kıssası ile bitişini düşün; her ikisi de bilerek inkâr edenlerdendir ve bunda en büyük öğüt vardır. Allah Teâlâ bunun hemen akabinde {مَن يَهْدِ اللَّهُ فَهُوَ الْمُهْتَدِي} “Allah kime hidayet ederse doğru yolu bulan odur” [A'râf 7:178] buyurmuştur. Böylece Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e icabeti, kendisine ve ona icabet edenlere verdiği nimetleri zikrederek başlatmış ve şöyle buyurmuştur: {الم * كِتَابٌ أُنزِلَ إِلَيْكَ} “Elif, Lâm, Mîm, Sâd. [Bu,] sana indirilen bir kitaptır” [A'râf 7:1-2].
5793. Metin
فأشار إلى نعمته بإنزال الكتاب الذي جعله هدى للمتقين، وأشار هنا ما يحمله عليه من التسلية وشرح الصدور بما جرى من العجائب والقصص مع كونه هدى ونوراً، فقال {فلا يكن في صدرك حرج منه} [الأعراف: ٢] أي أنه قد تضمن مما أحلناك عليه ما يرفع الحرج ويسلي النفوس لتنذر به كما أنذر من قبلك ممن نقص خبره من الرسل، ولتستن في إنذارك ودعائك وصبرك سننهم، وليتذكر المؤمنون؛ ثم أمر عباده بالاتباع لما أنزله فقال: {اتبعوا ما أنزل إليكم من ربكم} [الأعراف: ٣] فإنة هلاك من نقص عليكم خبره من الأمم إنما كان لعدم الاتباع والركون إلى أوليائهم من شياطين الجن والإنس، ثم أتبع ذلك بقصة آدم ﵇ ليبين لعباده ما جرت سنته فيهم من تسلط الشياطين وكيده وأنه عدو لهم {يا بني آدم لا يفتننكم الشيطان كما أخرج أبويكم من الجنة} [الأعراف: ٢٧] ووقع في قصة آدم هنا ما لم يقع في قصة البقرة من بسط ما أجمل هناك كتصريح اللعين بالحسد وتصور خيريته بخلقه من النار وطلبة الإنظار والتسلط على ذرية آدم والإذن له في ذلك ووعيده ووعيد متبعيه ثم أخذ في الوسوسة إلى آدم ﵇ وحلفه له {وقاسمهما إني لكما لمن الناصحين} [الأعراف: ٢١] وكل هذا مما أجمل في سورة البقرة ولم تتكرر قصة إلا وهذا شأنها، أعني أنها تفيد مهما تكررت ما لم يكن حصل منها أولاً؛ ثم انجزت
Böylece müttakiler için bir hidayet kıldığı Kitap'ı indirme nimetine işaret etmiş, burada da onun bir hidayet ve nur olmasıyla birlikte, onda geçen ibret verici olaylar ve kıssalarla kalplere vereceği teselliye ve göğüslerin inşirahına işaret ederek şöyle buyurmuştur: {فَلَا يَكُن فِي صَدْرِكَ حَرَجٌ مِّنْهُ} “Artık ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın” [A'râf 7:2]; yani o, seni havale ettiğimiz hususlardan sıkıntıyı giderecek ve nefisleri teselli edecek şeyleri içermiştir ki, haberlerini sana anlattığımız senden önceki peygamberlerin uyardığı gibi sen de onunla uyarasın, uyarında, davetinde ve sabrında onların yolunu izleyesin ve müminler öğüt alsınlar. Sonra kullarına indirdiği şeye uymalarını emrederek şöyle buyurdu: {اتَّبِعُوا مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم مِّن رَّبِّكُمْ} “Rabbinizden size indirilene uyun” [A'râf 7:3]. Zira haberlerini size anlattığımız ümmetlerin helaki, ancak uymamaktan ve cin ve insan şeytanlarından olan dostlarına meyletmekten kaynaklanmıştır. Sonra kullarına şeytanların musallat olması ve hilesi hususunda kendileri hakkında geçerli olan sünnetini ve onun kendilerine bir düşman olduğunu açıklamak üzere bunu Âdem aleyhisselâm kıssası ile takip ettirdi: {يَا بَنِي آدَمَ لَا يَفْتِنَنَّكُمُ الشَّيْطَانُ كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ} “Ey Âdemoğulları! Şeytan, anne babanızı cennetten çıkardığı gibi sizi de fitneye düşürmesin” [A'râf 7:27]. Âdem'in buradaki kıssasında, Bakara suresindeki kıssada yer almayan ve orada özet geçilen hususların tafsilatı yer almıştır; melunun hasedini açıkça belirtmesi, ateşten yaratıldığı için kendisini daha hayırlı görmesi, mühlet istemesi, Âdem'in zürriyetine musallat olma talebi ve buna izin verilmesi, onun tehdidi ve ona uyanların tehdidi, sonra Âdem aleyhisselâm'a vesvese vermeye başlaması ve ona yemin etmesi: {وَقَاسَمَهُمَا إِنِّي لَكُمَا لَمِنَ النَّاصِحِينَ} “Ve onlara: 'Gerçekten ben sizin iyiliğinizi isteyenlerdenim' diye yemin etti” [A'râf 7:21]. Bütün bunlar Bakara suresinde özet geçilen şeylerdendir. Bir kıssa tekrar edildiğinde mutlaka bu durum söz konusudur; yani ne kadar tekrar edilirse edilsin, ilkinde bulunmayan bir faydayı ifade eder. Sonra ayetler
5794. Metin
الآي إلى ابتداء قصة نوح ﵇ واستمرت القصص إلى قصص بني إسرائيل، فبسط هنا من حالهم وأخبارهم شبيه ما بسط في قصة آدم وما جرى من محنة إبليس، وفصل هنا الكثير وذكر ما لم يذكر في البقرة حتى لم يتكرر بالحقيقة ولا التعرض لقصص طائفة معينة فقط، ومن عجيب الحكمة أن الواقع في السورتين من كلتا القصتين مستقل شاف، وإذا ضم بعض ذلك إلى بعض ارتفع إجماله ووضح كماله، فتبارك من هذا كلامه ومن جعله حجة قاطعة وآية باهرة.
Nûh aleyhisselâm kıssasının başlangıcına kadar akıp gitmiş ve kıssalar İsrâiloğulları kıssalarına kadar devam etmiştir. Burada onların hallerinden ve haberlerinden, tıpkı Âdem kıssasında ve İblis'in imtihanında cereyan eden şeylerin genişçe açıklandığı gibi geniş açıklamalar yapılmış; burada pek çok husus tafsil edilmiş ve Bakara suresinde zikredilmeyenler zikredilmiştir; öyle ki hakikatte ne bir tekrar ne de sadece belirli bir taifenin kıssalarına tahsis söz konusudur. Hikmetin şaşılacak yönlerindendir ki, her iki surede geçen her iki kıssa da müstakil ve tatmin edicidir; bir kısmı diğerine eklendiğinde kapalılığı kalkar ve kemali açıklığa kavuşur. Kelamı böyle olan ve onu kesin bir hüccet ve apaçık bir mucize kılan Allah ne yücedir!
5795. Metin
ولما أعقب تعالى قصصهم في البقرة بأمره نبيه والمؤمنين بالعفو والصفح فقال تعالى {فاعفوا واصفحوا} [البقرة: ١٠٩] أعقب تعالى أيضاً هنا بقوله لنبيه ﵊ {خذ العفو وأمر بالعرف وأعرض عن الجاهلين} [الأعراف: ١٩٩] وقد خرجنا عن المقصود فلنخرج إليه - انتهى.
Allah Teâlâ Bakara suresinde onların kıssalarının ardından Peygamberine ve müminlere affı ve hoşgörüyü emredip {فَاعْفُوا وَاصْفَحُوا} “Artık affedin ve hoş görün” [Bakara 2:109] buyurduğu gibi, burada da Peygamberine aleyhisselâm: {خُذِ الْعَفْوَ وَأْمُرْ بِالْعُرْفِ وَأَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِلِينَ} “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir” [A'râf 7:199] buyurarak aynı şekilde takip ettirmiştir. Asıl maksadın dışına çıkmıştık, şimdi ona geri dönelim. —Alıntı sonu—.
5796. Metin
ولما تقدم سبحانه إليه ﷺ في أمر الإنذار والإذكار بالكتاب تقدم إلى اتباعه فأمرهم باتباعه ونهاهم عن اتباع أهل الضلال وما يوحي إليهم أولياؤهم من زخارفهم بعد أن أخبر بكونه ذكرى أنه سبب لعلو شأنهم وعز سلطانهم، فقال ملتفتاً إليهم مقبلاً بعز جلاله
Allah Teâlâ, Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'e Kitap ile uyarma ve hatırlatma emrini verdikten sonra, onun ümmetine yönelerek onlara kitaba uymalarını emretti; onun bir öğüt olmasının kendi şanlarının yücelmesine ve güçlerinin izzetine sebep olduğunu bildirdikten sonra, sapıklık ehline ve dostlarının onlara telkin ettiği yaldızlı sözlere uymaktan onları nehyetti. Celalinin izzetiyle
5797. Metin
عليهم {اتبعوا} أي حملوا أنفسكم حملاً عظيماً بجد ونشاط على اتباع {ما أنزل إليكم} أي قد خصصتم به دون غيركم فاشكروا هذه النعمة {من ربكم} أي الذي لم يزل محسناً إليكم {ولاتتبعوا} ولعله عبر بالافتعال إيماء إلى أن ما كان دون علاج - بل هفوة وبنوع غفلة - في محل العفو {من دونه} أي دون ربكم {أولياء} أي من الذين نهيناكم عنهم في الأنعام وبينا ضررهم لكم من شياطين الإنس والجن وعدم إغنائهم وأن الأمر كله لربكم.
onlara yönelerek şöyle buyurdu: {اتَّبِعُوا} “Uyun”; yani büyük bir ciddiyet ve gayretle kendinizi uymaya sevk edin, {مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم} “size indirilene”; yani başkalarına değil size tahsis edilmiş olana uyun da bu nimete şükredin, {مِّن رَّبِّكُمْ} “Rabbinizden”; yani size daima ihsanda bulunmaya devam eden Rabbinizden. {وَلَا تَتَّبِعُوا} “ve uymayın”; iftiâl vezniyle ifade edilmesi, kasıtsız olan —bilakis bir sürçme ve bir nevi gaflet eseri olan— şeylerin affa mazhar olduğuna işaret etmek içindir, {مِن دُونِهِ} “O'ndan başka”; yani Rabbinizden başka, {أَوْلِيَاءَ} “dostlara”; yani En'âm suresinde sizi kendilerinden nehyettiğimiz, insan ve cin şeytanlarından size verecekleri zararları, hiçbir fayda sağlayamayacaklarını ve bütün işin Rabbinize ait olduğunu açıkladığımız kimselere.
5798. Metin
ولما كانوا قد خالفوا في اتباعهم صريح العقل وسليم الطبع، وعندهم أمثلة ذلك لو تذكروا، قال منبهاً لهم على تذكر ما يعرفون من تصرفاتهم: {قليلاً} وأكد التقليل ب «ما» النافي وبإدغام تاء التفعيل فقال: {ما تذكرون*} أي تعالجون أنفسكم على ذكر ما هو مركوز في فطركم الأولى فإنكم مقرون بأن ربكم رب كل شيء، فكل من تدعون من دونه مربوب، وأنتم لا تجدون في عقولكم ولا طباعكم ولا استعمالاتكم ما يدل بنوع دلالة على أن مربوباً يكون شريكاً لربه.
Onlar bu uymalarında açık akla ve selim fıtrata muhalefet ettiklerinde ve düşünüp hatırlasalar önlerinde bunun örnekleri mevcut olduğundan, kendi tasarruflarından bildikleri şeyleri hatırlamaları hususunda onları uyararak buyurdu ki: {قَلِيلًا} “Pek az”; bu azlığı nefiy ifade eden "mâ" ile ve tef'îl babının "te" harfini idgam ederek pekiştirdi ve şöyle buyurdu: {مَّا تَذَكَّرُونَ} “öğüt alıyorsunuz”; yani ilk fıtratlarınıza yerleştirilmiş olan şeyi hatırlamak için nefislerinizle pek az mücadele ediyorsunuz. Zira siz Rabbinizin her şeyin Rabbi olduğunu ikrar etmektesiniz; O'ndan başka çağırdığınız herkes ise yaratılmıştır. Siz ne aklınızda, ne tabiatınızda ne de örfünüzde yaratılmış bir varlığın kendi Rabbine ortak olabileceğine en ufak bir delalet bulamazsınız.
5799. Metin
ولما كان من أعظم ما يتذكر سار النعم وضار النقم للإقبال على الله والإعراض عما سواه وعدم الأغترار باسباب الأمن والراحة، قال: {وكم} أي قلّ تذكركم وخوفكم من سطواتنا والحال أنه
Allah'a yönelmek, O'ndan başkasından yüz çevirmek ve güven ile rahatlık sebeplerine aldanmamak için hatırlanacak en büyük şeylerden biri sevindirici nimetler ve zarar verici cezalar olduğundan şöyle buyurdu: {وَكَم} “Nice...”; yani sizin hatırlamanız ve bizim şiddetli yakalamamızdan korkmanız pek azdır, oysa durum şudur:
5800. Metin
كم {من قرية} وإن جلت؛ ولما كان المراد المبالغة في الإهلاك، أسنده إلى القرية والمراد أهلها فقال: {أهلكناها} أي بما لنا من العظمة لظلمها باتباع من دون الله، فلا تغتروا بأوليائكم من دونه وأنتم عالمون بأنهم لم ينفعوا من ضل من الأمم السالفة وقت إنزالنا بهم السطوة وإحلالنا بهم النقمة وتحقق المهلكون إذ ذاك - مع أنهم كانوا أشد بطشاً واكثر عدداً وأمتن كيداً - عدم إغنائهم فلم يوجهوا آمالهم نحوهم.
nice {مِّن قَرْيَةٍ} “ülke/şehir [halkı]”, ne kadar azametli olursa olsun; helak etmekte mübalağa kastedildiğinde bu fiil beldeye nispet edildi, oysa kastedilen onun ahalisidir; bu sebeple şöyle buyurdu: {أَهْلَكْنَاهَا} “helak ettik”; yani azametimizle, Allah'tan başkasına uyarak zulmetmeleri sebebiyle [helak ettik]. O'ndan başka edindiğiniz dostlara aldanmayın; zira siz biliyorsunuz ki, biz baskınımızı indirdiğimiz ve azabımızı indirdiğimiz vakit onlar geçmiş ümmetlerden sapanlara hiçbir fayda sağlamamışlardır. Helak edilenler o zaman —daha güçlü, sayıca daha çok ve hilece daha sağlam olmalarına rağmen— onların kendilerine fayda vermeyeceğini kesin olarak anlamış ve umutlarını onlara yöneltmemişlerdi.
5801. Metin
ولما كان المعنى: أردنا إهلاكها وحكمنا به، سبب عنه قوله: {فجاءها بأسنا} أي عذابنا بما لنا من القوة والعظمة، أو الإهلاك على حقيقته وهذا تفصيل له وتفسير؛ ولما كان لا فرق في إتيان عذابه سبحانه بين كونه ليلاً أو نهاراً، وكان أفحش البأس وأشده ما كان في وقت الراحة والدعة والغفلة قال: {بياتاً} أي وقت الاستكنان في البيوت ليلاً كما أهلك قوم لوط ﵇ وقت السحر.
Mananın "Onları helak etmeyi diledik ve buna hükmettik" olması sebebiyle, bundan kaynaklanan şu buyruğu zikretti: {فَجَاءَهَا بَأْسُنَا} “onlara azabımız geliverdi”; yani kuvvet ve azametimizle azabımız geldi; yahut helak gerçek anlamındadır ve bu ifade onun bir tafsilatı ve tefsiridir. Allah Teâlâ'nın azabının gelmesinde gece ile gündüz arasında bir fark olmadığından ve azabın en çirkini ve en şiddetlisi rahatlık, sükûnet ve gaflet vaktinde gelen olduğundan şöyle buyurdu: {بَيَاتًا} “geceleyin”; yani Lût aleyhisselâm'ın kavminin seher vaktinde helak edildiği gibi, geceleyin evlerinde sığındıkları bir vakitte.
5802. Metin
ولما كان المراد بالقرية اهلها، بينه بقوله لأنه إذا حذف المضاف جاز فيه اعتباران بحسب ما يحسن من المعنى: أن لا يلتفت إليه - كما في اول الآية، وإن يلتفت إليه - كما في هذا الأخير لبيان أن الأهل هم المقصودون بالذات لأنه موضع التهديد: {أو هم قائلون*} أي
Karye (şehir) lafzı ile kastedilen onun ahalisi olduğundan, bunu şu sözüyle beyan etti; zira muzâf (tamlanan) hazfedildiğinde mananın güzelliğine göre iki itibar caiz olur: Ya ayetin başında olduğu gibi ona iltifat edilmez ya da tehdit makamı olduğundan bizzat ahalinin kastedildiğini beyan etmek için bu son kısımda olduğu gibi ona iltifat edilir: {أَوْ هُمْ قَائِلُونَ} “yahut onlar gündüzün dinlenirlerken”; yani
5803. Metin
نائمون وقت القائلة أو مستريحون من غير نوم كما أهلك قوم شعيب ﵇، يعني أنهم كانوا في كل من الوقتين غافلين بسبب أنهم كانوا آمنين، لم يظنوا أن شيئاً من أعمالهم موجب للعذاب ولا كانوا مترقبين لشيء منه، فالتقدير: بياتاً هم فيه بائتون أي نائمون، أو قائلة هم فيها قائلون أي نائمون، فالآية من الاحتباك: دل إثبات «بياتاً» أولاً على حذف «قائلة» ثانياً، وإثبات «هم قائلون» ثانياً على حذف «هم نائمون» أولاً، والذي أرشدنا إلى هذا المعنى الحسن سوق «هم» من غير واو، وهذا قريب من قوله تعالى فيما يأتي
kaylûle vaktinde uyurlarken yahut Şuayb aleyhisselâm'ın kavminin helak edildiği gibi uyumaksızın istirahat ederlerken. Yani onlar her iki vakitte de güvende oldukları için gafildiler; amellerinden herhangi birinin azabı gerektirdiğini sanmıyor ve ondan hiçbir şey beklemiyorlardı. Takdir şöyledir: "İçinde geceleyenler yani uyuyanlar oldukları halde geceleyin, yahut içinde kaylûle yapanlar yani uyuyanlar oldukları halde gündüz istirahatinde." Ayette ihtibâk sanatı vardır: İlk kısımda {بَيَاتًا} (geceleyin) lafzının zikredilmesi, ikinci kısımdan "kaylûle vakti" lafzının hazfedildiğine; ikinci kısımda {هُمْ قَائِلُونَ} (kaylûle yaparlarken) lafzının zikredilmesi ise birinci kısımdan "onlar uyurlarken" lafzının hazfedildiğine delalet eder. Bizi bu güzel manaya sevk eden şey, {هُمْ} zamirinin "vâv" harfi olmaksızın getirilmesidir. Bu mana, Allah Teâlâ'nın ileride gelecek şu buyruğuna yakındır:
5804. Metin
{أفأمن أهل القرى أن يأتيهم بأسنا بياتاً وهم نائمون} [الأعراف: ٩٧] فالأقرب أن يكون المحذوف أولاً نائمون، وثانياً نهاراً، فيكون التقدير: بياتاً هم فيه نائمون، أو نهاراً هم فيه قائلون، وبين عظمة ما جاءهم وهوله بأنهم في كل من الوقتين لم يقع في فكر أحد منهم التصويب إلى مدافعته بما سبب عن ذلك من قوله: {فما كان دعواهم} أي قولهم الذي استدعوه {إذ جاءهم بأسنا} أي بما لنا من العظمة {إلا أن قالوا} أي إلا قولهم {إنا كنا} أي بما لنا من الجبلة {ظالمين*} أي في أنا لم نتبع من أنزل إلينا من ربنا، فلم يفدهم ذلك شيئاً غير شدة التحسر؛ ثم سبب عما مضى من أمر الرسول والأمم
{أَفَأَمِنَ أَهْلُ الْقُرَىٰ أَن يَأْتِيَهُم بَأْسُنَا بَيَاتًا وَهُمْ نَائِمُونَ} “O ülkelerin halkı, geceleyin uyurlarken kendilerine azabımızın gelmesinden güvende mi oldular?” [A'râf 7:97]. En uygun olanı, birinci kısımdan hazfedilenin "uyuyanlar", ikinci kısımdan hazfedilenin ise "gündüzün" olmasıdır; buna göre takdir: "İçinde uyudukları bir gecede yahut içinde kaylûle yaptıkları bir gündüz vaktinde" şeklinde olur. Onlara gelen şeyin büyüklüğünü ve dehşetini, her iki vakitte de hiçbirinin aklına onu defetme düşüncesinin gelmediğini şu sözüyle beyan etti: {فَمَا كَانَ دَعْوَاهُمْ} “Onların feryatları olmadı”; yani çağırdıkları, söyledikleri söz olmadı, {إِذْ جَاءَهُم بَأْسُنَا} “azabımız kendilerine geldiği zaman”; yani azametimizle, {إِلَّا أَن قَالُوا} “ancak şöyle demeleri oldu”; yani şu sözlerinden başkası olmadı: {إِنَّا كُنَّا} “Gerçekten biz idik”; yani kendi yaratılışımız gereği, {ظَالِمِينَ} “zalimler[den idik]”; yani Rabbimizden bize indirilene uymamakla zalimlerden idik. Bu itiraf ise şiddetli pişmanlıktan başka kendilerine hiçbir fayda sağlamadı. Sonra elçinin ve ümmetlerin geçen durumundan kaynaklanan şu sözü,
5805. Metin
قوله دفعاً لوهم من يظن أن الأمر انقضى بما عذبوا به في الدنيا: {فلنسئلن} أي بما لنا من العظمة على جهة التوبيخ والتقريع للعصاة والتشريف والتعظيم للمطيعين، وأظهر موضع الإضمار تعميماً فقال: {الذين} .
işin dünyada azap edilmeleriyle bittiğini zanneden kimsenin vehmini defetmek üzere buyurdu: {فَلَنَسْأَلَنَّ} “Elbette soracağız”; yani azametimizle, isyankârları azarlamak ve kınamak, itaatkârları ise şereflendirmek ve yüceltmek üzere [soracağız]. Zamir makamında açık ismi getirerek umumilik ifade etti ve şöyle buyurdu: {الَّذِينَ} “kendilerine... olanlara”.
5806. Metin
ولما كانت الملامة على تكذيب الرسول لا بقيد كونه معيناً بنى للمفعول قوله: {أرسل إليهم} أي وهم الأمم، هل امتثلوا أوامرنا وأحجموا عند زواجرنا كما أمرتهم الرسل أم لا {ولنسئلن} أي بعظمتنا {المرسلين*} أي هل كان في صدورهم حرج مما أرسلناهم به وهل بلغوه أم لا يوم تكونون شهداء على الناس بما علمتم من شهادتي في هذا القرآن ويكون الرسول عليكم شهيداً فإنا لا بد أن نحييكم بعد الموت ثم نسألكم في يوم تظهر فيه السرائر وتنكشف - وإن اشتد خفاؤها - الضمائر، ولنرين الأفعال والأقوال، ولا نترك شيئاً من الأحوال.
Kınama, belirli bir peygamber kaydı olmaksızın peygamberin yalanlanması üzerine olduğundan, şu buyruğu meçhul sîga ile getirdi: {أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ} “gönderilmiş olanlara”; yani ümmetlere, elçilerin kendilerine emrettiği gibi emirlerimizi yerine getirip yasaklarımızdan kaçındılar mı, kaçınmadılar mı diye. {وَلَنَسْأَلَنَّ} “ve elbette soracağız”; yani azametimizle, {الْمُرْسَلِينَ} “gönderilen elçilere de”; yani kendileriyle gönderdiğimiz şeylerden dolayı göğüslerinde bir sıkıntı oldu mu ve onu tebliğ ettiler mi, etmediler mi diye. O gün siz, bu Kur'an'daki şahitliğimden öğrendiğiniz şeylerle insanlar üzerine şahitler olacaksınız ve Peygamber de sizin üzerinize şahit olacaktır. Şüphesiz biz ölümden sonra sizi dirilteceğiz, sonra da gizlilerin açığa çıktığı, ne kadar gizli olursa olsun vicdanların ifşa edildiği bir günde size soracağız. Amelleri ve sözleri mutlaka göstereceğiz ve hiçbir hali karşılıksız bırakmayacağız.
5807. Metin
ولما كان السؤال يفهم خفاء المسؤول عنه على السائل، سبب عن ذلك ما يزيل هذا الوهم بقوله مؤذناً بأنه أعلم من المسؤولين عما سألهم عن: {فلنقصن} أي بما لنا من صفات العظمة المستلزمة لكل كمال {عليهم} أي المسؤولين من الرسل وأممهم، جميع أحوالهم وما يستحقون من جزائها {بعلم} أي مقطوع به لا مظنون، فقد كنا معهم في جميع تقلباتهم {وما كنا} أي في وقت من الأوقات كما هو مقتضى ما لنا من العظمة {غائبين*} أي مطلقاً ولا عن أحد من الخلق
Soru sormak, sorulan şeyin sorana gizli kaldığı vehmini doğurabileceğinden, kendilerine sorduğu şeyleri sorulanlardan daha iyi bildiğini bildiren ve bu vehmi ortadan kaldıran şu buyruğu buna bağladı: {فَلَنَقُصَّنَّ} “Elbette anlatacağız”; yani her türlü kemali gerektiren azamet sıfatlarımızla, {عَلَيْهِم} “onlara”; yani elçilerden ve ümmetlerinden oluşan sorulmuş kimselere bütün hallerini ve hak ettikleri cezayı/mükâfatı, {بِعِلْمٍ} “bir ilimle”; yani zanna değil kesin bilgiye dayanan bir ilimle [anlatacağız]. Zira biz bütün hallerinde onlarla beraberdik. {وَمَا كُنَّا} “Ve biz değildik”; yani azametimizin bir gereği olarak hiçbir vakitte [değildik], {غَائِبِينَ} “gaip olanlar / habersizler”; yani kesinlikle ne genel olarak ne de yaratılmışlardan hiçbirine karşı habersiz değildik.
5808. Metin
بل علمنا شامل لجميع الكليات والجزئيات لأن ذلك مقتضى العظمة ما لنا من صفات الكمال، ومن لم يكن محيط العلم بأن يميز المطيع من العاصي لا يصح أن يكون إلهاً.
Bilakis ilmimiz bütün tümel ve tikelleri kuşatıcıdır; çünkü bu, azametimizin ve kemal sıfatlarımızın bir gereğidir. İtaatkârı isyankârdan ayırt edecek kuşatıcı bir ilme sahip olmayan varlığın ise ilah olması sahih değildir.
5809. Metin
ولما تقدمت الإشارة بقوله تعالى {وأوفوا الكيل والميزان بالقسط} [الأنعام: ١٥٢] الآية إلى المساواة الحقيقية في الميزان معجوز عنها وأنه أبعد المقادير عن التساوي، والنص في قوله تعالى {ومن جاء بالسيئة فلا يجزى إلا مثلها} [الأنعام: ١٦٠] على قدرة القدير على ذلك، وختم الآية السالفة بإحاطة العلم على الوجه الأبلغ المقتضي لذلك على أعلى الوجوه، أكد الأمر أيضاً وقصره على علمه هنا فقال: {والوزن} بميزان حقيقي لصحف الأعمال أو للاعمال أنفسها بعد تصويرها بما تستحقه من الصور أو بغير ذلك بعد أن يقذف الله في القلوب العلم به، ولعله حال من نون العظمة في الاية التي قبلها، أي إنا لا نكتفي بما نقص بل نزنه فيصير بحيث يظهر لكل أحد أنه على غاية ما يكون من التساوي؛ قال أبو حيان وعلي بن الحسين النحوي الأصفهاني في إعرابه: «الوزن» مبتدأ {يومئذ} ظرف منصوب به {الحق} خبر المبتدأ، زاد الأصفهاني فقال: واستضعف إعمال المصدر وفيه لام التعريف وقد ذكرنا أنه جاء في التنزيل {لا يحب الله الجهر بالسوء من القول إلا من ظلم} [النساء: ١٤٨]- انتهى. أي والوزن في ذلك اليوم مقصور على الحق، يطابقه الواقع
Allah Teâlâ'nın: {وَأَوْفُوا الْكَيْلَ وَالْمِيزَانَ بِالْقِسْطِ} “Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın” [En'âm 6:152] ayetiyle tartıda mutlak eşitliğin beşer takatini aştığına ve bunun eşitlikten en uzak miktarlar olduğuna işaret edildikten ve Cenâb-ı Hakk'ın: {وَمَن جَاءَ بِالسَّيِّئَةِ فَلَا يُجْزَىٰ إِلَّا مِثْلَهَا} “Kim bir kötülükle gelirse, ancak onun misliyle cezalandırılır” [En'âm 6:160] buyruğunda Kadîr olan Allah'ın buna kadir olduğu açıkça belirtildikten ve önceki ayet bunu en yüce vecihlerle gerektiren en beliğ şekilde ilmin kuşatıcılığıyla mühürlendikten sonra; burada da işi pekiştirip onu yalnız kendi ilmine has kılarak buyurdu ki: {وَالْوَزْنُ} “Tartı ise”; amellerin sahifeleri veya hak ettikleri suretlere büründürüldükten sonra bizzat amellerin kendileri için yahut başka bir şekilde, Allah kalplere onun bilgisini attıktan sonra hakiki bir mizanla [tartıdır]. Bu lafız, önceki ayetteki azamet bildiren "nûn" zamirinden hâl olabilir; yani: "Biz sadece anlatmakla yetinmeyiz, bilakis onu tartarız; öyle ki herkese onun son derece adil ve denk olduğu apaçık görünür." Ebû Hayyân ve Ali b. el-Hüseyn en-Nahvî el-İsfahânî irabında şöyle demişlerdir: {الْوَزْنُ} mübtedadır, {يَوْمَئِذٍ} onunla mansub olan zarftır, {الْحَقُّ} ise mübtedanın haberidir. el-İsfahânî şunu da eklemiştir: "Belirteç takısı (lâm-ı tarif) almış mastarın amel etmesi zayıf görülmüştür; nitekim Kur'an'da {لَا يُحِبُّ اللَّهُ الْجَهْرَ بِالسُّوءِ مِنَ الْقَوْلِ إِلَّا مَن ظُلِمَ} “Allah, zulme uğrayan hariç, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez” [Nisâ 4:148] ayetinde böyle geldiğini zikretmiştik." —Alıntı sonu—. Yani o gün tartı tamamen hakka hasredilmiştir, vakıa ona tamı tamına uyar,
5810. Metin
مطابقة حقيقية لا فضل فيها أصلاً ولا يتجاوز الوزن في ذلك اليوم الحق إلى شيء من الباطل بزيادة ذرة ولا نقصها ولا ما دون ذلك، فتحرر أن مقصود السورة الحث على اتباع الكتاب، وهو يتضمن الحث على اتباع الرسول والدلالة على التوحيد والقدرة على البعث ببيان الأفعال الهائلة في ابتداء الخلق وإهلاك الماضين إشارة إلى أن من لم يتبعه ويوحد - من إنزله على هذا الأسلوب الذي لا يستطاع، والمنهاج الذي وقفت دونه العقول والطباع، لما قام من الأدلة على توحيده بعجز من سواه عن أقواله وأفعاله - أوشك أن يعاجله قبل يوم البعث بعقاب مثل عقاب الأمم السالفة والقرون الخالية مع ما ادخر له في ذلك اليوم من سوء المنقلب وإظهار اثر الغضب.
asla fazlalık barındırmayan gerçek bir mutabakat vardır. O gün tartı bir zerre veya daha azının artırılıp eksiltilmesi suretiyle batıldan hiçbir şeye kaymaz. Böylece anlaşıldı ki, surenin maksadı Kitap'a uymaya teşviktir; bu da Peygamber'e uymaya teşviki, ilk yaratılıştaki ve geçmiştekileri helak etmedeki dehşetli fiilleri açıklamak suretiyle tevhide ve diriltmeye olan kudrete delaleti içerir. Bu, akılların ve tabiatların aciz kaldığı, güç yetirilemeyen bu üslupla onu indiren ve başkalarının O'nun sözlerinden ve fiillerinden aciz kalmasıyla tevhidinin delilleri sabit olan zata uymayan ve O'nu birlemeyen kimsenin; o gün kendisi için saklanan kötü akıbet ve gazap eserinin ortaya çıkmasıyla birlikte, diriliş gününden önce geçmiş ümmetlerin ve eski nesillerin cezası gibi bir azapla çarçabuk yakalanabileceğine bir işarettir.
5811. Metin
ولما أخبر أن العبرة بالميزان على وجه يظهر أنه لا حيف فيه بوجه، تسبب عنه قوله: {فمن ثقلت} أي دست ورسبت على ما يعهد في الدنيا {موازينه} أي موزونات أعماله، أي أعماله الموزونة، ولعله عبر بها عنها إشارة إلى ان كل عمل يوزن على حدة ليسعى في إصلاحه {فأولئك} أي العالو الهمم {هم} أي خاصة {المفلحون*} أي الظاهرون بجميع مآربهم {ومن خفت} أي طاشت {موازينه} أي التي توزن فيها الأعمال الصالحة {فأولئك} المبعدون {الذين خسروا أنفسهم} أي التي هي رأس مالهم فكيف بما دونها {بما كانوا بآياتنا} أي على ما لها من العظمة {يظلمون*}
Tartının hiçbir vechile haksızlık içermeyecek şekilde gerçekleşeceğini bildirdiğinde, bundan kaynaklanan şu buyruğu zikretti: {فَمَن ثَقُلَتْ} “Artık kimin ağır gelirse”; yani dünyada bilindiği üzere aşağı inip ağır basarsa, {مَوَازِينُهُ} “tartıları”; yani amellerinin tartılanları, yani tartılmış amelleri. Amelleri bu lafızla ifade etmesi, düzeltilmesine gayret edilsin diye her amelin tek tek tartılacağına işaret içindir, {فَأُولَٰئِكَ} “işte onlar”; yani himmetleri yüce olanlar, {هُمُ} “ancak onlardır”; {الْمُفْلِحُونَ} “kurtuluşa erenler”; yani bütün maksatlarına nail olanlar. {وَمَنْ خَفَّتْ} “Kimin de hafif gelirse”; yani hafif kalıp yukarı fırlarsa, {مَوَازِينُهُ} “tartıları”; yani salih amellerin içinde tartıldığı tartıları, {فَأُولَٰئِكَ} “işte onlar”; [rahmetten] uzaklaştırılanlar, {الَّذِينَ خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ} “kendilerini ziyana uğratanlardır”; yani asıl sermayeleri olan nefislerini ziyana uğratmışlardır; artık bundan gayrısı nasıl olmasın? {بِمَا كَانُوا بِآيَاتِنَا} “ayetlerimize... oldukları için”; yani o ayetlerin yüceliğine rağmen, {يَظْلِمُونَ} “zulmeder [oldukları için]”;
5812. Metin
أي باستمرار ما يجددونه من وضعها في غير المحل الذي يليق بها فعل من هو في ظلام؛ قال الحسن، وحق الميزان توضع فيه الحسنات أن يثقل، وحق لميزان توضع فيه السيئات أن يخف.
yani karanlıkta kalan kimsenin yaptığı gibi, o ayetleri kendilerine layık olmayan yerlere koymayı sürekli yeniledikleri için. Hasan[-ı Basrî] şöyle demiştir: İyiliklerin konulduğu kefenin hakkı ağır gelmek, kötülüklerin konulduğu kefenin hakkı ise hafif gelmektir.
5813. Metin
ولما أمر الخلق بمتابعة الرسل وحذرهم من مخالفتهم، فأبلغ في تحذيرهم بعذاب الدنيا ثم بعذاب الآخرة، التفت إلى تذكيرهم ترغيباً في ذلك بإسباغ نعمه وتحذيراً من سلبها، لأن المواجهة أردع للمخاطب، فقال في موضع الحال من {خسروا انفسهم} : {ولقد مكناهم} أي خسروها والحال أنا مكناكم من إنجائها بخلق القوى والقدر وإدرار النعم، وجعلنا مكاناً يحصل التمكن فيه {في الأرض} أي كلها، ما منها من بقعة إلا وهي صالحة لا نتفاعهم بها ولو بالاعتبار {وجعلنا لكم} أي بما لنا من العظمة {فيها معايش} أي جميع معيشة، وهي أشياء يحصل بها العيش، وهو تصرف أيام الحياة بما ينفع، والياء أصلية فلذا لا تهمز، وكذا ما ولي ألف جمعه حرف علة أصلي وليس قبل ألفه واو كأوائل ولا ياء كخيائر جمع أول وخير فإنه لا يهمز إلا شاذًا كمنائر ومصائب جمع منارة ومصيبة.
Yaratılmışlara peygamberlere uymayı emredip onlara muhalefet etmekten sakındırdığında, önce dünya azabıyla, sonra da ahiret azabıyla en beliğ şekilde uyardıktan sonra; buna teşvik etmek ve nimetlerin geri alınmasından sakındırmak üzere bol nimetlerini hatırlatmaya yöneldi. Zira yüz yüze hitap muhatabı daha çok caydırır. {خَسِرُوا أَنفُسَهُمْ} (kendilerini ziyana uğrattılar) ifadesinden hâl konumunda olarak şöyle buyurdu: {وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ} “Andolsun, sizi yerleştirdik”; yani biz kuvvetler ve kudretler yaratıp nimetleri yağdırarak nefislerinizi kurtarmanıza imkân verdiğimiz ve içinde yerleşmenin mümkün olduğu bir mekân kıldığımız halde onlar kendilerini ziyana uğrattılar, {فِي الْأَرْضِ} “yeryüzünde”; yani onun tamamında; öyle ki yeryüzünde sadece ibret almakla bile olsa istifadelerine uygun olmayan hiçbir yer yoktur. {وَجَعَلْنَا لَكُمْ} “ve size kıldık”; yani azametimizle, {فِيهَا مَعَايِشَ} “orada geçimlikler”; yani hayatın kendisiyle sürdüğü maişetleri. Bu da hayat günlerini faydalı şeylerde kullanmaktır. Buradaki "yâ" harfi aslidir, bu yüzden hemzelenmez; aynı şekilde ceminin elifinden sonra gelen harf asli bir illet harfi olup eliften önce "evâil"deki gibi "vav" veya "hayâir"deki gibi "yâ" bulunmazsa —ki bunlar evvel ve hayr kelimelerinin çoğuludur— menâir ve mesâib (menâre ve musîbetin çoğulu) gibi şâz durumlar müstesna hemzelenmez.
5814. Metin
ولما كان حاصل ما مضى أنه سبحانه أوجدهم وقوّاهم وخلق لهم ما يديم قواهم، فأكلوا خيره وعبدوا غيره، أنتج قوله على وجه التاكيد: {قليلاً ما تشكرون*} أي لمن أسبغ عليكم نعمه ظاهرة
Geçen hususların özeti şudur: Allah Teâlâ onları var etmiş, güçlendirmiş ve güçlerini devam ettirecek şeyleri onlar için yaratmıştır; fakat onlar O'nun rızkını yemiş ve O'ndan başkasına kulluk etmişlerdir. Bu durum tekid yoluyla şu buyruğu doğurmuştur: {قَلِيلًا مَّا تَشْكُرُونَ} “Pek az şükrediyorsunuz”; yani nefislerinizi kendisiyle kurtaracağınız zahirî
5815. Metin
وباطنة بما تنجون به أنفسكم؛ وقال أبو حيان: إنه راجع للذين خوطبوا ب {اتبعوا ما أنزل إليكم} [الأعراف: ٣] وما بينهما أورد مورد الاعتبار والاتعاظ بذكر ما آل إليه أمرهم في الدنيا وما يؤول إليه في الآخرة - انتهى.
ve batınî nimetleri üzerinize bolca yağdıran zata [pek az şükrediyorsunuz]. Ebû Hayyân şöyle demiştir: Bu ifade, {اتَّبِعُوا مَا أُنزِلَ إِلَيْكُم} “Size indirilene uyun” [A'râf 7:3] hitabına muhatap olanlara racidir; aradaki kısımlar ise dünyadaki akıbetleri ve ahirette varacakları durumlar zikredilerek ibret alma ve öğüt dinleme makamında getirilmiştir. —Alıntı sonu—.
5816. Metin
ولما ذكر سبحانه ما منحهم به من التمكين، ذكّرهم ما كانو عليه قبل هذه المكنة من العدم تذكيراً بالنعم في سياق دال على البعث الذي فرغ من تقريره، وعلى ما خص به أباهم آدم ﵇ من التمكين في الجنة بالخلق والتصوير وإفاضة روح الحياة وروح العلم وأمر أهل سماواته بالسجود له والغضب على من عاداه وطرده عن محل كرامته ومعدن سعادته وإسكانه هو بذلك المحل الأعلى والموطن الأسنى مأذوناً له في كل ما فيه إلا شجرة واحدة، فلما خالف الأمر أزاله عنه وأخرجه منه؛ وفي ذلك تحذير لأهل المكنة من إزالة المنة في استدرار النعمة وإحلال النقمة فقال: {ولقد خلقناكم} أي بما لنا من صفات العظمة {ثم صورناكم} أي قدرنا خلقكم ثم تصويركم بأن جعلنا فيكم قابلية قريبة من ذلك بتخصيص كل جزء من المادة بمقداره المعين بتخمير طينة آدم ﵇ على حالة تقبل ذلك كما يهيأ التراب بتخميره بإنزال المطر لأن يكون منه شجرة، وقد تكون تلك الشجرة مهيأة لقبول صورة الثمرة وقد لا تكون كما قال تعالى: {ولقد خلقنا الإنسان من سلالة من طين ثم جعلناه نطفة في قرار مكين ثم خلقنا النطفة علقة فخلقنا العلقة مضغة فخلقنا المضغة عظماً فكسونا العظم لحماً ثم أنşأناه خلقاً آخر}
Sübhânehu [ve Teâlâ], onlara bahşettiği imkân ve kudreti zikredince; az önce takririni tamamladığı yeniden dirilişe (ba's) delalet eden bir bağlamda ve ataları Âdem aleyhisselâm'a yaratılma, şekil verilme, hayat ruhu ile ilim ruhunun akıtılması, göklerinin ehline ona secde etmelerinin emredilmesi, ona düşmanlık edene gazap edilip keramet mahalli ve saadet kaynağından kovulması, kendisinin ise tek bir ağaç hariç içindeki her şeye izin verilmiş olarak o en yüce mekâna ve en parlak yurda yerleştirilmesi suretiyle Cennet'te özel olarak bahşettiği imkân ve kudrete işaret ederek, nimetleri hatırlatmak kabilinden, bu iktidardan önce içinde bulundukları yokluk halini onlara hatırlattı. [Âdem] emre muhalefet edince [Allah] onu oradan uzaklaştırdı ve çıkardı. Bunda, nimetin devamını dilerken lütfun zeval bulmasından ve azabın inmesinden iktidar sahipleri için bir uyarı vardır. Bu sebeple şöyle buyurdu: {ولقد خلقناكم} “Andolsun sizi yarattık” yani azamet sıfatlarımızla, {ثم صورناكم} “Sonra size şekil verdik” yani Âdem aleyhisselâm'ın çamurunu bunu kabul edecek bir halde mayalayarak maddenin her bir cüzünü belirli miktarına tahsis etmek suretiyle sizde buna yakın bir kabiliyet var ederek önce yaratılışınızı, ardından da şekillendirilişinizi takdir ettik; nitekim toprağın, yağmur indirilerek mayalanması suretiyle kendisinden bir ağaç meydana gelmeye hazır hale getirilmesi gibi. O ağaç da meyve suretini kabul etmeye bazen hazır olur, bazen de olmaz; nitekim Teâlâ şöyle buyurmuştur: {ولقد خلقنا الإنسان من سلالة من طين ثم جعلناه نطفة في قرار مكين ثم خلقنا النطفة علقة فخلقنا العلقة مضغة فخلقنا المضغة عظماً فكسونا العظم لحماً ثم أنشأناه خلقاً آخر} “Andolsun biz insanı çamurdan bir süzmeden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargahta bir nutfe yaptık. Sonra nutfeyi bir alakaya dönüştürdük; ardından alakayı bir çiğnem ete dönüştürdük; derken bu çiğnem eti kemiklere dönüştürdük ve kemiklere de et giydirdik. Sonra onu bambaşka bir yaratılışla inşa ettik.”
5818. Metin
[المؤمنون: ١٢-١٤] وقال النبي ﷺ كما في الصحيح عن عبد الله بن مسعود ﵁: «إن أحدكم يجمع خلقه في بطن أمه أربعين يوماً ثم يكون علقة مثل ذلك ثم يكون مضغة مثل ذلك، ثم يرسل الملك فينفخ فيه الروح» وعنه أيضاً ﵁ عند مسلم قال: سمعت رسول الله ﷺ يقول: «إذا مر بالنطفة اثنتان وأربعون ليلة بعث الله إليها ملكاً فصورها وخلق سمعها وبصرها وجلدها ولحمها وعظامها، ثم قال: يا رب! أذكر أم أنثى؟ فيقضي ربك ما شاء ويكتب الملك» الحديث. فظاهر هذا الحديث مخالف للفظ الذي قبله وللآية، فيحمل على أن معنى صورها: هيأها في مدة الأربعين الثانية لقبول الصورة تهيئة قريبة من الفعل، وسهل أولها بالتخمير على هيئة مخصوصة بخلاف ما قبل ذلك، فإنها كانت نطفة فكانت بعيدة عن قبول الصورة، ولذلك اختلفوا في احترامها وهل يباح إفسادها والتسبب في إخراجها، ومعنى «خلق» : قدر أي جعل لكل شيء من ذلك حداً لا يتجاوزه في الجملة، والدليل على هذا المجاز شكه في كونها ذكراً أو أنثى، ولو كان ذلك على ظاهره لما حصل شك في كونها ذكراً أو أنثى إذ آلة الذكر والأنثى
[Mü'minûn 23:12-14]. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Sahîh'te Abdullah b. Mes'ûd radıyallâhu anh'tan rivayet edildiği üzere şöyle buyurmuştur: «Sizin her birinizin yaratılışı annesinin karnında kırk günde toplanır, sonra aynı şekilde alaka olur, sonra aynı şekilde mudğa olur; sonra melek gönderilir ve ona ruh üfler.» Yine ondan radıyallâhu anh Müslim'de rivayet edildiğine göre şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i şöyle buyururken işittim: «Nutfe üzerinden kırk iki gece geçince, Allah ona bir melek gönderir; melek ona suret verir, işitmesini, görmesini, derisini, etini ve kemiklerini yaratır. Sonra: 'Ey Rabbim! Erkek mi dişi mi?' der. Rabbin dilediğine hükmeder ve melek de yazar.» Hadisin zahiri önceki lafza ve ayete muhaliftir; bu sebeple ona suret vermesinin manası: İkinci kırk günlük sürede onu sureti kabul etmeye fiile yakın bir hazırlıkla hazırlamış ve ilkini bundan farklı olarak özel bir heyette mayalayarak kolaylaştırmıştır şeklinde hamledilir; zira bundan önce o nutfe idi ve sureti kabul etmekten uzaktı. Bu yüzden onun hürmeti ve onu bozup düşürülmesine sebep olmanın mubah olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. "Yaratma"nın manası ise: Takdir etti, yani bunların her biri için genel olarak aşamayacağı bir sınır belirledi demektir. Bu mecaza delil, meleğin onun erkek mi dişi mi olduğu hususunda şüpheye düşmesidir. Şayet bu zahiri üzere olsaydı, erkek mi dişi mi olduğu hususunda şüphe hasıl olmazdı; zira erkeklik ve dişilik uzvu
5819. Metin
من جملة الصورة، وبهذا تلتئم هذه الاية مع قوله تعالى {إذ قال ربك للملائكة إني خالق بشراً من طين فإذا سويته ونفخت فيه من روحي فقعوا له ساجدين} [ص: ٧١] فهذا خلق بالفعل، والذي في هذه السورة بإيداعه القوة المقربة منه، والمراد من الآية التذكير بالنعم استعطافاً إلى المؤالفة وتفظيعاً بحال المخالفة، أي خسروا أنفسهم والحال أنا أنعمنا عليهم بنعمة التمكين بعد أن أنشأناهم على الصورة المذكورة بعد أن كانوا عدماً وأسجدنا ملائكتنا لأبيهم وطردنا من تكبر عليه طرداً لا طرد مثله، وأبعدناه عن محل قدسنا بعداً لا قرب معه، وأسكنا أباهم الجنة دار رحمتنا وقربنا، فقال تعال مترجماً عن ذلك: {ثم قلنا} أي على ما لنا من الاختصاص بالعظمة {للملائكة} أي الموجودين في ذلك الوقت من أهل السماوات والأرض كلهم، بما دلت عليه «ال» سواء قلنا: إنها للاستغراق أو الجنس {اسجدوا لآدم} أي بعد كونه رجلاً قائماً سوياً ذا روح كما هو معروف من التسمية؛ ثم سبب عن هذا الأمر قوله: {فسجدوا} أي كلهم بما دل عليه الاستثناء في قوله: {إلا إبليس} ولما كان معنى ذلك لإخراجه ممن سجد أنه لم يسجد، صرح به فقال: {لم يكن من الساجدين*} أي لآدم.
suretin bir parçasıdır. Bu sayede bu ayet, Allah Teâlâ'nın: {إِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلَائِكَةِ إِنِّي خَالِقٌ بَشَرًا مِّن طِينٍ * فَإِذَا سَوَّيْتُهُ وَنَفَخْتُ فِيهِ مِن رُّوحِي فَقَعُوا لَهُ سَاجِدِينَ} “Hani Rabbin meleklere: 'Gerçekten ben çamurdan bir beşer yaratacağım. Onu tesviye edip [şekillendirip] ruhumdan ona üflediğim zaman derhal ona secdeye kapanın' demişti” [Sâd 38:71-72] buyruğu ile tam bir uyum sağlar. Zira bu fiilî bir yaratmadır; bu surede olan ise ona yaklaştıran kuvveti yerleştirmek suretiyledir. Ayetten maksat, kaynaşmaya ısındırmak ve muhalefet halinin çirkinliğini göstermek üzere nimetleri hatırlatmaktır; yani: Biz onları yok iken zikredilen surette inşa ettikten, meleklerimizi atalarına secde ettirdikten, ona karşı kibirleneni benzeri görülmemiş bir şekilde kovup mukaddes mekânımızdan bir daha yakınlaşamayacak şekilde uzaklaştırdıktan ve atalarını rahmet ve yakınlık yurdumuz olan cennete yerleştirdikten sonra kendilerine yerleşme nimetini verdiğimiz halde onlar kendilerini ziyana uğrattılar. Allah Teâlâ bunu ifade ederek şöyle buyurdu: {ثُمَّ قُلْنَا} “Sonra dedik”; yani azametteki benzersizliğimizle, {لِلْمَلَائِكَةِ} “meleklere”; yani ister istiğrâk ister cins için diyelim, "el-" takısının delaletiyle o vakitte semavat ve arz ehlinden mevcut olanların hepsine, {اسْجُدُوا لِآدَمَ} “Âdem'e secde edin”; yani isimlendirmeden de bilindiği üzere o, ayakta duran, düzgün ve ruh sahibi bir adam olduktan sonra. Sonra bu emrin neticesi olarak şöyle buyurdu: {فَسَجَدُوا} “hemen secde ettiler”; yani şu buyruktaki istisnanın delaletiyle hepsi [secde ettiler]: {إِلَّا إِبْلِيسَ} “İblis müstesna”. Onun secde edenlerden çıkarılmasının manası secde etmediği olduğundan, bunu açıkça belirterek şöyle buyurdu: {لَمْ يَكُن مِّنَ السَّاجِدِينَ} “o secde edenlerden olmadı”; yani Âdem'e [secde edenlerden olmadı].
5820. Metin
ولما كان مخالف الملك في محل العقاب، تشوف السامع إلى خبره فأجيب بقوله: {قال} أي لإبليس إنكاراً عليه توبيخاً له استخراجاً لكفره الذي كان يخفيه بما يبدي من جوابه ليعلم الخلق سبب طرده
Padişaha muhalefet eden kimse cezalandırılma konumunda olduğundan, dinleyici onun haberini merak etti ve şu sözle cevap verildi: {قَالَ} “[Allah] buyurdu”; yani İblis'e, yaratılmışların onun kovulma sebebini bilmesi için, vereceği cevapla gizlemekte olduğu küfrünü ortaya çıkarmak, onu kınamak ve azarlamak üzere [şöyle buyurdu]:
5821. Metin
{ما منعك} ولما كانت هذه العبارة قد صرحت بعدم سجوده، فكان المعنى لا يلبس بإدخال «لا» في قوله: {ألا تسجد} أتى بها لتفيد التأكيد بالدلالة على اللوم على الامتناع من الفعل والإقدام على الترك، فيكون كأنه قيل: ما منعك من السجود وحملك على تركه {إذ} أي حين {أمرتك} أي حين حضر الوقت الذي يكون فيه أداء المأمور به {قال} أي إبليس ناسباً ربه سبحانه إلى الجور أو عدم العلم بالحق {أنا خير منه} أي فلا يليق لي السجود لمن هو دوني ولا أمري بذلك لأنه مناف للحكمة؛ ثم بين وجه الخيرية التي تصورها بسوء فهمه أو بما قاده إليه سوء طبعه بقوله: {خلقتني من نار} أي فهي أغلب أجزائي وهي مشرفة مضيئة عالية غالبة {وخلقته من طين*} أي هو أغلب أجزائه وهو كدر مظلم سافل مغلوب، وقد غلط غلطاً فاحشاً فإن الإيجاد خير من الإعدام بلا نزاع، والنار سبب الإعدام والمحق لما خالطته، والطين سبب النماء والتربية لما خالطه، هذا لو كان الأمر في الفضل باعتبار العناصر والمبادىء وليس كذلك، بل هو باعتبار الغايات.
{مَا مَنَعَكَ} “Seni engelleyen neydi?”; bu ifade onun secde etmeyişini açıkça belirttiğinden, {أَلَّا تَسْجُدَ} “secde etmemene” buyruğunda "lâ" harfinin girmesi manayı karıştırmasın diye; bu edat, fiilden kaçınma ve terke yönelme hususundaki kınamaya delalet ederek pekiştirme sağlamak için getirilmiştir. Buna göre sanki: "Secde etmekten seni menedip onu terk etmeye seni sevk eden neydi?" denilmiş gibi olur. {إِذْ} “zaman”; yani {أَمَرْتُكَ} “sana emrettiğim”; yani emredilen şeyin ifa edilmesi gereken vakit geldiğinde. {قَالَ} “[İblis] dedi”; yani İblis, Rabbini haksızlığa veya hakkı bilmemeye nispet ederek şöyle dedi: {أَنَا خَيْرٌ مِّنْهُ} “Ben ondan daha hayırlıyım”; yani benden aşağıda olan birine secde etmem ve bunun bana emredilmesi yakışmaz, zira bu hikmete aykırıdır. Sonra yanlış anlayışıyla tasavvur ettiği veya kötü tabiatının kendisini sevk ettiği hayırlılık cihetini şu sözüyle açıkladı: {خَلَقْتَنِي مِن نَّارٍ} “Beni bir ateşten yarattın”; yani parçalarımın çoğu ateştir; o ise şereflidir, aydınlıktır, yücedir ve galiptir, {وَخَلَقْتَهُ مِن طِينٍ} “onu ise bir çamurdan yarattın”; yani onun parçalarının çoğu çamurdur; o ise bulanıktır, karanlıktır, aşağıdadır ve mağluptur. Oysa o pek fahiş bir hata yaptı; zira var etmek yok etmekten tartışmasız daha hayırlıdır; ateş ise karıştığı şeyi yok etme ve mahvetme sebebidir, çamur ise karıştığı şeyi büyütme ve besleme sebebidir. Bu durum, fazilet unsurlar ve başlangıçlar itibarıyla olsaydı böyle olurdu; oysa öyle değildir, bilakis gayeler itibarıyladır.
5822. Metin
ولما كان هذا أمراً ظاهراً، وكان مجرد التكبر على الله كفراً على أيّ وجه كان، أعرض عن جوابه بغير الطرد الذي معناه نزوله المنزلة الذي موضع ما طلب من علوها فاستأنف قوله {قال} مسبباً عن إبائه قوله: {فاهبط منها} مضمراً للدار التي كان فيها وهي
Bu apaçık bir husus olduğundan ve Allah'a karşı kibirlenmek her ne şekilde olursa olsun küfür teşkil ettiğinden; talep ettiği yüceliğin tam zıddı olan bir dereceye indirilmesi demek olan kovma dışındaki cevaplardan yüz çevirerek {قَالَ} “[Allah] buyurdu” sözüyle söze yeniden başladı ve onun diretmesinden kaynaklanan şu hükmü verdi: {فَاهْبِطْ مِنْهَا} “Oradan in!”; içinde bulunduğu yurdu zamirle ifade etti ki o da
5823. Metin
الجنة. فإنها لا تقبل عاصياً، وعبر بالهبوط الذي يلزم منه سقوط المنزلة دون الخروج، لأن مقصود هذه السورة الإنذار وهو أدل عليه، وسبب عن أمره بالهبوط الذي معناه النزول والحدور والانحطاط والنقصان والوقوع في شيء منه قوله: {فما يكون} أي يصح ويتوجه بوجه من الوجوه {لك أن تتكبر} أي تتعمد الكبر وهو الرفعة في الشرف والعظمة والتجبر، ولا مفهوم لقوله {لك} ولا لقوله {فيها} لوجود الصرائح بالمنع من الكبر مطلقاً {إنه لا يحب المستكبرين} [النحل: ٢٣] ، {كذلك يطبع الله على قلب كل متكبر} [غافر: ٣٥] {قال الذين استكبروا إنا كل فيها} [غافر: ٤٨] ، وإنما قيد بذلك تهويلاً للأمر، فكأنه قيل: لا ينبغي التكبر إلا لنا، وكلما قرب الشخص من محل القدس الذب هو مكان المطيعين المتواضعين جل تحريم الكبر عليه «لا يدخل الجنة من كان في قلبه مثقال حبة من خردل كبر» رواه مسلم وغيره عن ابن مسعود ﵁، وسبب عن كونها لا تقبل الكبر قوله: {فاخرج} أي من الجنة دار الرضوان، فانتقى أن يكون الهبوط من موضع عال من الجنة إلى موضع منها أحط منه، ثم علل أمره بالهبوط والخروج بقوله مشيراً إلى كل من أظهر الاستكبار ألبس الصغار: {إنك من الصاغرين*} أي الذين هم أهل للطرد والبعد والحقارة والهوان.
cennettir. Çünkü cennet isyankârı kabul etmez. Çıkış yerine makamın düşmesini gerektiren iniş (hubût) lafzını kullandı; çünkü bu surenin maksadı uyarıdır ve bu lafız buna daha çok delalet eder. İniş, aşağı kayma, alçalma, eksilme ve bunlardan birine düşme manasına gelen hubût emrinin neticesi olarak şöyle buyurdu: {فَمَا يَكُونُ} “artık olmaz / yakışmaz”; yani hiçbir şekilde sahih ve yerinde olmaz, {لَكَ أَن تَتَكَبَّرَ} “senin büyüklük taslaman”; yani şerefte, azamette yücelik ve zorbalık olan kibre kasten yeltenmen. {لَكَ} sözünün de {فِيهَا} sözünün de bir mefhûm-ı muhalifi yoktur; zira kibrin mutlak olarak menedildiğine dair açık naslar mevcuttur: {إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْتَكْبِرِينَ} “Şüphesiz O, büyüklük taslayanları sevmez” [Nahl 16:23], {كَذَٰلِكَ يَطْبَعُ اللَّهُ عَلَىٰ كُلِّ قَلْبِ مُتَكَبِّرٍ} “Allah her kibirli kimsenin kalbini işte böyle mühürler” [Mü'min 40:35], {قَالَ الَّذِينَ اسْتَكْبَرُوا إِنَّا كُلٌّ فِيهَا} “Büyüklük taslayanlar: 'Doğrusu hepimiz onun içindeyiz' derler” [Mü'min 40:48]. Bu kaydın getirilmesi meselenin vehametini bildirmek içindir; sanki şöyle denilmiştir: Büyüklük taslamak ancak bize yaraşır; kişi itaatkâr ve mütevazı olanların mekânı olan kudsiyet makamına ne kadar yaklaşırsa, kibrin ona haram kılınması o kadar büyür. «Kalbinde hardal tanesi ağırlığınca kibir bulunan kimse cennete giremez» hadisini Müslim ve diğerleri İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan rivayet etmişlerdir. Cennetin kibri kabul etmemesinin bir neticesi olarak şöyle buyurdu: {فَاخْرُجْ} “artık çık!”; yani rıza yurdu olan cennetten çık. Böylece inişin cennetin yüksek bir yerinden onun daha aşağı bir yerine olması ihtimali ortadan kalktı. Sonra büyüklük taslayan herkese alçaklık elbisesinin giydirileceğine işaret ederek inme ve çıkma emrinin gerekçesini şöyle açıkladı: {إِنَّكَ مِنَ الصَّاغِرِينَ} “şüphesiz sen alçaklardansın”; yani kovulmaya, uzaklaştırılmaya, hakirliğe ve zillete ehil olanlardansın.
5824. Metin
ولما علم أن الحسد قد أبعده ونزل به عن ساحة الرضى وأقعده، تمادى فيه فسأل ما يتسبب به إلى إنزال المحسودين عن درجاتهم العاليه إلى دركته السافلة، ولم يسأل بشقاوته فيما يعليه من دركته السافلة إلى درجاتهم العالية، وذلك بأن {قال} أي إبليس، وهو استئناف؛ ولما كان السياق - ولاسيما الحكم بالصغار العاري عن تقييد - يأبى لأن يكون سبباً لسؤاله الانتظار، ذكره بصيغة الإحسان فقال {أنظرني} أي بالإمهال، أي اجعلني موجوداً بحيث أنظر وأتصرف في زمن ممتد {إلى يوم يبعثون*} أي من القبور، وهو يوم القيامة، وكان اللعين طلب بهذا أنه لا يموت، فإن ذلك الوقت ليس وقتاً للموت، إنما هو وقت إفاضة الحياة الأبدية في شقاوة أو سعادة، فأعلم سبحانه أنه حكم له بالانتظار، لكن لا على ما أراده ولا على أنه إجابة له، ولكن هكذا سبق في الأزل في حكمه في قديم علمه، وإليه يرشد التعبير بقوله: {قال إنك من المنظرين*} أي في الجملة، ومنعه من الحماية عن الموت بقوله كما ذكره في سورتين الحجر وص {إلى يوم الوقت المعلوم} [الحجر: ٣٨، ص: ٨١] ، وهووقت النفخة الأولى التي يموت فيها الأحياء فيموت هو معهم، وكان ترك هذه الجملة في هذه السورة لأن هذه السورة للإنذار، وإبهام الأمر اشد في ذلك، وأجابة إلى الإنظار وهو يريد به الفساد، لأنه لا يعدو أمره فيه وتقديره به، ولأنه سبحانه لا يسأل عما يفعل، ولتظهر حكمته تعالى في الثواب والعقاب.
İblis hasedin kendisini uzaklaştırdığını, rıza makamından indirip oturttuğunu anlayınca, hasedinde ileri gitti ve haset edilenleri yüksek derecelerinden kendi aşağı derekesine indirmeye vesile olacak şeyi istedi; bedbahtlığı sebebiyle kendisini aşağı derekesinden onların yüksek derecelerine yükseltecek şeyi istemedi. Bu durum {قَالَ} “[İblis] dedi” buyruğuyla ifade edildi ki bu yeni bir cümledir. Bağlam —özellikle de kayıtsız olarak verilen küçülme hükmü— mühlet istemesine bir gerekçe olmaya elvermediğinden, bunu bir lütuf dileme sîgasıyla anarak şöyle dedi: {أَنظِرْنِي} “Bana mühlet ver”; yani erteleme yoluyla, yani beni uzun bir müddet bakıp tasarruf edecek şekilde var kıl, {إِلَىٰ يَوْمِ يُبْعَثُونَ} “onların diriltilecekleri güne kadar”; yani kabirlerden [diriltilecekleri güne kadar] ki o kıyamet günüdür. Melun bununla ölmeyeceğini talep etmekteydi; zira o vakit ölüm vakti değil, bedbahtlık veya saadet içinde ebedi hayatın bahşedileceği vakittir. Cenâb-ı Hak ona mühlet verilmesine hükmettiğini bildirdi; ancak onun istediği şekilde değil ve onun talebine bir icabet olarak da değil, bilakis ezeli ilminde ve takdirinde bu şekilde geçtiği içindir. {قَالَ إِنَّكَ مِنَ الْمُنظَرِينَ} “[Allah:] 'Şüphesiz sen mühlet verilenlerdensin' buyurdu” ifadesi buna işaret eder; yani genel olarak [mühlet verilenlerdensin]. Hicr ve Sâd surelerinde zikrettiği üzere: {إِلَىٰ يَوْمِ الْوَقْتِ الْمَعْلُومِ} “Bilinen vaktin gününe kadar” [Hicr 15:38, Sâd 38:81] buyurarak ölümden korunmasını engellemiştir ki bu da dirilerin öleceği ve kendisinin de onlarla birlikte öleceği birinci sur üflenişi vaktidir. Bu cümlenin bu surede terk edilmesi, surenin uyarı mahiyetinde olmasından ve meselenin müphem bırakılmasının uyarı bakımından daha şiddetli olmasındandır. O fesat çıkarmak istediği halde ona mühlet verilmiştir; çünkü O'nun bu husustaki emrini ve takdirini aşamaz, ayrıca Allah Teâlâ yaptıklarından sorumlu tutulamaz ve O'nun sevap ve cezalandırmadaki hikmeti ortaya çıksın diye böyle yapılmıştır.
5825. Metin
ولما كان قد حكم عليه بالشقاء، قابل نعمة الإمهال وإطالة العمر بالتمادي في الكفر وأخبره عن نفسه بذلك بأن {قال} مسبباً عن إيقاعه في المعصية بسبب نوع الآدميين {فبما أغويتني} أي فبسبب إغوائك لي، وهو إيجاد الغي واعتقاد الباطل في قلبي من أجلهم والله {لأقعدن لهم} أي أفعل في قطعهم عن الخير فعل المتمكن المقبل بكليته المتأني الذي لا شغل له غير ما أقبل عليه في مدة إمهالك لي بقطعهم عنك بمنعهم من فعل ما أمرتهم به، وحملهم على فعل ما نهيتهم عنه، كما يقعد قاطع الطريق على السابلة للخطف {صراطك} أي في جميع صراطك، بما دل عليه نزع الخافض {المستقيم*} وهو الإسلام بجميع شعبه، ومن أسند الإغواء إلى غير الله بسبب اعتقاده أن ذلك مما ينزه الله عنه، فقد وقع في شر مما فر منه، وهو أنه جعل في الوجود فاعلين يخالف اختيار أحدهما اختيار الآخر.
Kendisi hakkında bedbahtlığa hükmedildiğinde, mühlet verilmesi ve ömrün uzatılması nimetini küfürde ileri gitmekle karşıladı ve Âdemoğulları sebebiyle günaha düşürüldüğünü ima ederek {قَالَ} “dedi”; yani şöyle dedi: {فَبِمَا أَغْوَيْتَنِي} “Beni azdırmana karşılık”; yani beni saptırman, onlar sebebiyle kalbimde sapıklığı ve batıl inancı yaratman sebebiyle, Allah'a yemin olsun ki {لَأَقْعُدَنَّ لَهُمْ} “elbette onlar için oturacağım”; yani bana mühlet verdiğin süre içinde, yol kesicinin kervanı vurmak için pusuda beklemesi gibi, onları emrettiğin şeyleri yapmaktan menederek ve yasakladığın şeyleri yapmaya sevk ederek senden koparmak için kendisini tamamen bu işe vermiş, acele etmeyen ve bundan başka meşgalesi olmayan yerleşik kimsenin tavrını sergileyeceğim, {صِرَاطَكَ} “senin yolunun [üzerinde]”; yani harf-i cerrin hazfedilmesinin delaletiyle bütün yolunda, {الْمُسْتَقِيمَ} “dosdoğru [olan]”; o da bütün şubeleriyle İslam'dır. Allah'ı bundan tenzih etme inancıyla azdırmayı Allah'tan başkasına nispet eden kimse, kaçtığı şeyden daha kötüsüne düşmüş olur ki o da varlıkta birinin tercihi diğerinin tercihine zıt olan iki fail kabul etmektir.
5826. Metin
ولما كان قد أقام نفسه في ذلك بغاية الجد، فهو يفعل فيه بالوسوسة بنفسه ومن أطاعه من شياطين الجن والإنس ما يفوت الحد ويعجز القوى، أشار إليه بحرف التراخي فقال مؤكداً: {ثم لآتينهم} أي إتياناً لا بد لي منه كائناً ابتداؤه {من بين أيديهم} أي مواجهة، فأحملهم على أن يفعلوا ما يعلمون أنه خطأ {و} كائناً {من خلفهم} أي مغافلة، فيعملون ما هو فاسد في غاية الفساد ولا شعور لهم بشيء
Bu hususta kendisini son derece ciddi bir şekilde hazırladığından, bizzat kendisinin ve cin ile insan şeytanlarından kendisine itaat edenlerin vesvesesiyle haddi aşan ve güçleri aciz bırakan fiiller işleyeceğini terâhî (aralık) bildiren harfle işaret ederek tekitle şöyle dedi: {ثُمَّ لَآتِيَنَّهُم} “Sonra elbette onlara geleceğim”; yani başlangıcı şöyle olan kaçınılmaz bir gelişle geleceğim: {مِّن بَيْنِ أَيْدِيهِمْ} “önlerinden”; yani açıktan açığa, böylece onları yanlış olduğunu bildikleri şeyleri yapmaya sevk edeceğim, {وَمِنْ خَلْفِهِمْ} “ve arkalarından”; yani gafil avlayarak; böylece son derece bozuk olan şeyleri yaparlar da onun
5827. Metin
من فساده حين تعاطيه فأدلهم بذلك على تعاطي مثله وهم لا يشعرون {وعن} أي ومجاوزاً للجهة التي عن {أيمانهم} إليهم {وعن} أي ومجاوزاً لما عن {شمائلهم} أي مخايلة، فيفعلونه وهو مشتبه عليهم، وهذه هي الجهات التي يمكن الإتيان منها، ولعل فائدة «عن» المفهمة للمجاوزة وصل خطى القدام والخلف ليكون إتيانه مستوعباً لجميع الجهة المحيطة، وأفهمت الجهات الأربع قدحه وتلبيسه فيما يعلمونه حق علمه وما يعلمون شيئاً منه وما هو مشتبه عليهم اشتباهاً قليلاً أو كثيراً، وهم من ترك ذكره الأعلى أنه لا قدرة له على الإتيان منه لئلا يلتبس أمره بالملائكة، وقد ذكر ذلك في بعض الآثار كما ذكره في ترجمة ورقة بن نوفل ﵁.
işlenmesi anında bozukluğundan hiçbir şey hissetmezler; ben de böylece onlar farkında olmadan onları benzerini yapmaya yönlendiririm; {وَعَنْ أَيْمَانِهِمْ} “sağlarından”; yani sağ taraflarını aşarak onlara [geleceğim], {وَعَن شَمَائِلِهِمْ} “ve sollarından”; yani sol taraflarını aşarak hayal ve süsleme yoluyla [geleceğim]; böylece o işi kendilerine şüpheli geldiği halde yaparlar. Bunlar, kendilerinden gelinebilecek yönlerdir. Aşma (mücâvezet) manasını ifade eden {عَنْ} edatının faydası, gelişinin kuşatıcı bütün yönü kapsaması için ön ve arka çizgilerini birleştirmektir. Dört yön; onların hakkıyla bildikleri şeylerde, hiçbir şey bilmedikleri hususlarda ve kendilerine az ya da çok şüpheli gelen konularda vesvese verip karıştırmasını ifade etmiştir. Üst yönü zikretmeyişi ise, meleklerle durumunun karışmaması için oradan gelmeye gücünün yetmeyişindendir. Nitekim bu husus, Varaka b. Nevfel radıyallâhu anh'ın biyografisinde zikredildiği gibi bazı rivayetlerde zikredilmiştir.
5828. Metin
ولما عزم اللعين على هذا عزماً صادقاً ورأى أسبابه ميسرة من الإنظار ونحوه، ظن أنه بما راى لهم من الشهوات والحظوظ يظفر بأكثر حاجته، فقال عاطفاً على تقديره: فلأغوينهم وليتبعنني: {ولا تجد أكثرهم} كما هي عادة الأكثر في الخبث {شاكرين*} فأريد به الشقاء فأغرق في الحسد، ولو أريد بالشقي الخير لاستبدل بالحسد الغبطة
Melun buna kesin bir şekilde azmedip mühlet verilmesi gibi sebeplerin de kolaylaştırıldığını görünce, onlarda gördüğü şehvetler ve hazlar sebebiyle ihtiyacının çoğuna nail olacağını sandı; bu yüzden "onları saptıracağım ve onlar da bana uyacaklar" takdirine atfederek şöyle dedi: {وَلَا تَجِدُ أَكْثَرَهُمْ} “onların çoğunu bulamayacaksın”; nitekim çoğunluğun âdeti kötülüktür, {شَاكِرِينَ} “şükredenler olarak”. Onun hakkında bedbahtlık murat edildiği için hasede battı; şayet o bedbaht hakkında hayır murat edilseydi, haset yerine gıpta ederdi de
5829. Metin
فطلب أن يرتقي هو إلى درجاتهم العالية بالبكاء والندم والأمر بالمعروف والنهي عن المنكر وبذل النصيحة خضوعاً لمقام الربويية وذلاً لعظيم شأنه.
ağlayarak, pişmanlık duyarak, iyiliği emredip kötülükten menederek ve rubûbiyyet makamına boyun eğip O'nun yüce şanına tezellül göstererek nasihatte bulunmak suretiyle onların yüksek derecelerine yükselmeyi talep ederdi.
5830. Metin
ولما كان كأنه قيل: ماذا قال له؟ قيل: {قال} في جواب ما ذكر لنفسه في هذا السياق من القوة والاقتدار وأبان عنه من الكبر والافتخار ما دل على أنه من أهل الصغار، لا يقدر على شيء إلا بإقرار العزيز الجبار، مصرحاً بما أريد من الهبوط الذي ربما حمل على النزول من موضع من الجنة عال إلى مكان منها أحط منه {اخرج منها} أي الجنة {مذءوماً} أي محقوراً مخزياً بما تفعل، قال القطاع: ذأمت الرجل: خزيته، وقال ابن فارس: ذأمته، أي حقرته {مدحوراً} أي مبعداً مطروداً عن كل ما لا أريده.
Sanki: "Allah ona ne buyurdu?" denilince şöyle cevap verildi: {قَالَ} “[Allah] buyurdu”; bu bağlamda kendisi için zikrettiği güç ve iktidara, ortaya koyduğu kibir ve övünmeye cevap olarak —ki bunlar onun alçaklardan olduğuna, Azîz ve Cebbâr olan Allah'ın takdiri olmaksızın hiçbir şeye güç yetiremeyeceğine delalet etmiştir— cennetin yüksek bir yerinden daha aşağı bir yerine inmek şeklinde anlaşılması muhtemel olan hubût ile ne kastedildiğini açıkça belirterek buyurdu ki: {اخْرُجْ مِنْهَا} “Çık oradan!”; yani cennetten, {مَذْءُومًا} “kınanmış/horlanmış olarak”; yani yaptığın şey sebebiyle hakir ve rezil edilmiş olarak. el-Katta' şöyle demiştir: 'ذأمت الرجل' onu rezil ettim demektir; İbn Fâris ise: 'ذأمته' onu hakir gördüm demektir demiştir. {مَّدْحُورًا} “kovulmuş olarak”; yani dilemediğim her şeyden uzaklaştırılmış ve kovulmuş olarak.
5831. Metin
ولما علم بعض حاله، تشوفت النفس إلى حال من تبعه، فقال مقسماً مؤكداً بما يحق له من القدرة التامة والعظمة الكاملة: {لمن تبعك منهم} أي بني آدم، وأجاب القسم بما أغنى عن جواب الشرط فقال: {لأملأن جهنم منكم} أي منك ومن قبيلك ومنهم {أجمعين*} أي لا يفوتني منكم أحد، فلم يزل من فعل ذلك منكم على أذى نفسه ولا أبالي أنا بشيء.
Onun durumunun bir kısmı bilinince, nefis ona uyanların durumunu öğrenmeye iştiyak duydu; bunun üzerine O, tam kudretine ve eksiksiz azametine yaraşır şekilde yemin ederek ve tekit ederek şöyle buyurdu: {لَمَن تَبِعَكَ مِنْهُمْ} “Onlardan her kim sana uyarsa”; yani Âdemoğullarından. Şartın cevabına ihtiyaç bırakmayan bir yemin cevabı vererek şöyle buyurdu: {لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنكُمْ} “kesinlikle cehennemi sizden dolduracağım”; yani senden, senin zürriyetinden/taraftarlarından ve onlardan, {أَجْمَعِينَ} “hepinizden”; yani sizden hiç kimse elimden kurtulamaz. Sizden bunu yapan kimse kendi nefsine zarar vermiş olur, Ben ise hiçbir şeye aldırış etmem.
5832. Metin
ولما أوجب له ما ذكر من الشقاوة تماديه في الحسد وكثرة كلامه
Zikredilen bu bedbahtlık, onun hasette aşırı gitmesini ve hakkında haset ettiği kimse hakkında
5833. Metin
في محسوده، التفت إلى محسوده الذي لم يتكلم فيه كلمة واحدة، بل اشتغل بنفسه في البكاء على ذنبه، واكتفى بفعل ربه بما ينجيه من حبائل مكره التي نصبها بما ذكر، ليكون ذلك سبب سعادته، فقال عطفاً على {اخرج منها} : {ويا آدم اسكن} ولما كان المراد بهذا الأمر هو نفسه لا التجوز به عن بعض من يلابسه، أكد ضميره لتصحيح العطف ورفع التجوز فقيل: {أنت وزوجك الجنة} .
çokça konuşmasını gerektirince; [Allah], onun hakkında tek bir kelime bile konuşmayıp bilakis günahına ağlamakla kendi nefsiyle meşgul olan ve zikredilen şekilde kurduğu hile tuzaklarından kendisini kurtaracak hususlarda Rabbinin fiiliyle yetinen —ki bu onun saadetine sebep olsun— haset edilen zata yöneldi ve {اخْرُجْ مِنْهَا} “Çık oradan!” buyruğuna atıfla şöyle buyurdu: {وَيَا آدَمُ اسْكُنْ} “Ey Âdem! Yerleş”. Bu emirle bizzat kendisi kastedilip onunla ilişkili olan başkası mecazen kastedilmediği için, atfı sıhhatli kılmak ve mecaz ihtimalini kaldırmak üzere zamiri tekit edilerek: {أَنتَ وَزَوْجُكَ الْجَنَّةَ} “sen ve eşin cennete” buyruldu.
5834. Metin
ولما كان السياق هنا للتعرف بأنه مكن لأبينا في الجنة أعظم من تمكينه لنا في الأرض بأن حباه فيها رغد العيش مقارناً لوجوده؛ ثم حسن في قوله: {فكلا} العطف بالفاء الدال على أن المأكول كان مع الإسكان، لم يتاخر عنه، ولا منافاة بينه وبين التعبير بالواو في البقرة، لأن مفهوم الفاء نوع داخل تحت مفهوم الواو، ولا منافاة بين النوع والجنس، وقوله: {من حيث شئتما} بمعنى رغداً أي واسعاً، فإنه يدل على إباحة الأكل من كل شيء فيها غير المنهي عنه، وأما آية البقرة فتدل على إباحة الأكل منها في أيّ مكان كان، وهذا السياق إلى آخره مشير إلى أن من خالف أمره تعالى ثل عرشه وهدم عزه وإن كان في غاية المكنة ونهاية القوة كما أخرج من أعظم له المكنة بإسجاد ملائكته وإسكان جنته وإباحة كل ما فيها غير شجرة واحده؛ أكد تحريمها بالنهي عن قربانها دون الاكتفاء بالنهي عن غشيانها فقال:
Buradaki bağlam, [Allah'ın] cennette babamıza, var oluşuyla eşzamanlı olarak bol bir maişet bahşetmek suretiyle, bizlere yeryüzünde sağladığı imkândan daha büyüğünü sağladığını bildirme makamında olunca; {فَكُلَا} “ve yiyin” buyruğunda, yemenin iskânla birlikte olduğunu, ondan geri kalmadığını gösteren 'fâ' (ف) harfiyle atıf yapmak güzel oldu. Bununla Bakara suresindeki 'vâv' (و) ifadesi arasında bir çelişki yoktur; zira fâ harfinin ifade ettiği anlam, vâv harfinin ifade ettiği genel anlamın altına giren bir türdür ve tür ile cins arasında çelişki olmaz. {مِنْ حَيْثُ شِئْتُمَا} “dilediğiniz yerden” buyruğu, 'bolca/genişçe' (rağaden) manasındadır; nitekim bu ifade, yasaklanan ağaç hariç cennetteki her şeyden yemenin mubah kılındığına delalet eder. Bakara ayeti ise cennetin neresinde olursa olsun her mekânından yemenin mubahlığına delalet etmektedir. Bu bağlam sonuna kadar, Yüce Allah'ın emrine muhalefet edenin —meleklerini secde ettirerek, cennetine yerleştirerek ve tek bir ağaç hariç içindeki her şeyi mubah kılarak kendisine büyük imkân verdiği kimseyi çıkardığı gibi— ne kadar büyük bir imkân ve son derece güçlü bir konumda bulunursa bulunsun saltanatının yıkılacağına ve izzetinin yerle bir olacağına işaret etmektedir. Sadece ağaca yaklaşmayı (ğışyân) yasaklamakla yetinmeyip ona yaklaşmayı (kurbân) da yasaklayarak ağacın haramlığını tekit etti ve şöyle buyurdu:
5835. Metin
{ولا تقربا} أي فضلاً عن أن تتناولا {هذه الشجرة} مشيراً إلى شجرة بعينها أو نوعها؛ ثم سبب عن القربان العصيان، فإن من حام حول الحمى أوشك أن يواقعه فقال: {فتكونا} أي بسبب قربها {من الظالمين*} أي بالأكل منها الذي هو مقصود النهي فتكونا بذلك فاعلين فعل من يمشي في الظلام؛ ثم سبب عن ذلك بيان حال الحاسد مع المحسودين فيما سأل الإنظار بسببه، وأنه وقع على كثير من مراده واستغوى منه أمماً تجاوزوا الحد وقصر عنهم مدى العد؛ ثم بين أنه أقل من أن يكون له فعل، وأن الكل بيده سبحانه، هو الذي جعله آلة لمراده منه ومنهم، وأن من يهد الله فهو المهتدي، ومن يضلل فأولئك هم الخاسرون، فقال: {فوسوس} أي القى في خفاء وتزيين وتكرير واشتهاء {لهما الشيطان} أي بما مكنه الله منه من أنه يجري من الإنسان مجرى الدم ويلقى له في خفاء ما يميل به قلبه إلى ما يريد؛ ثم بين علة الوسوسة بقوله: {ليبدي} أي يظهر {لهما ما روي} أي ستر وغطي بأن جعل كأنه وراءهما لا يلتفتان إليه {عنهما} والبناء للمفعول إشارة إلى أن الستر بشيء لا كلفة عليهما فيه كما يأتي في قوله
{وَلَا تَقْرَبَا} “ve yaklaşmayın”; yani ondan yemeniz şöyle dursun, {هَٰذِهِ الشَّجَرَةَ} “şu ağaca”; bizzat belirli bir ağaca veya onun türüne işaret ederek. Sonra yaklaşmanın neticesini isyan kıldı; zira koruluğun etrafında dolaşan kimse neredeyse içine düşer. Bu yüzden şöyle buyurdu: {فَتَكُونَا} “yoksa olursunuz”; yani ona yaklaşmanız sebebiyle, {مِنَ الظَّالِمِينَ} “zalimlerden”; yani yasağın asıl gayesi olan ondan yemek suretiyle; böylece karanlıkta yürüyen kimsenin yaptığını yapmış olursunuz. Sonra bunun peşinden, haset edenin kendisi sebebiyle mühlet istediği hususta haset edilenlerle olan durumunu, muradının çoğuna ulaştığını ve onlardan haddi aşan, sayıya sığmayan nice toplulukları saptırdığını açıkladı. Ardından onun, kendiliğinden bir fiil sahibi olamayacak kadar aciz olduğunu, her şeyin Sübhân olan Allah'ın elinde bulunduğunu, kendisinden ve onlardan dilediği şey için onu bir vasıta kılanın O olduğunu ve Allah kime hidayet ederse doğru yolu bulanın o olduğunu, kimi de saptırırsa işte onların hüsrana uğrayanların ta kendileri olduğunu beyan ederek şöyle buyurdu: {فَوَسْوَسَ} “Derken vesvese verdi”; yani gizlice, süsleyerek, tekrar tekrar ve arzu uyandırarak fısıldadı, {لَهُمَا الشَّيْطَانُ} “şeytan onlara”; yani Allah'ın insanda kanın dolaştığı gibi dolaşmasına ve kalbini dilediği şeye meylettirecek şeyleri gizlice telkin etmesine imkân vermesi sebebiyle. Sonra vesvesenin gayesini şu buyruğuyla beyan etti: {لِيُبْدِيَ} “belli etmek için”; yani açığa çıkarmak için, {لَهُمَا مَا وُورِيَ} “onlara örtülmüş olanı”; yani sanki arkalarındaymış ve ona hiç bakmıyorlarmış gibi gizlenip örtülmüş olanı, {عَنْهُمَا} “kendilerinden”. Fiilin meçhul yapıda gelmesi, örtünmenin üzerlerine bir külfet getirmeyen bir şeyle olduğuna işarettir; nitekim şu buyrukta da gelecektir:
5836. Metin
{ينزع عنهما لباسهما} [الأعراف: ٢٧] و {من سوءاتهما} أي المواضع التي يسوءهما انكشافها، وفي ذلك أن إظهار السوءة موجب للعبد من الجنة وأن بينهما منفية الجمع وكمال التباين.
{يَنزِعُ عَنْهُمَا لِبَاسَهُمَا} “onların elbiselerini soyup çıkarıyordu” [el-A'râf: 27] ve {مِن سَوْآتِهِمَا} “avret yerlerinden”; yani açılması kendilerini üzecek yerlerinden. Bunda, avret yerinin açığa çıkmasının cennetten [çıkarılmayı] gerektirdiğine, cennet ile avretin açılması arasında bir arada bulunamama ve tam bir zıtlık olduğuna işaret vardır.
5837. Metin
ولما أخبر بالوسوسة وطوى مضمونها مفهماً أنه أمر كبير وخداع
[Allah] vesveseyi haber verip onun büyük bir iş ve uzun bir aldatma olduğunu
5838. Metin
طويل، عطف عليه قوله: {وقال} اي في وسوسته أيضاً، أي زين لهما ما حدث بسببه في خواطرهما هذا القول: {ما نهاكما} وذكرهما بوصف الإحسان تذكيراً بإكرامه لهما تجزئة لهما على ما يريد منهما فقال: {ربكما} أي المحسن إليكما بما تعرفانه من أنواع إحسانه {عن} أي ما جعل نهايتكما في الإباحة للجنة متجاوزة عن {هذه الشجرة} جمع بين الإشارة والاسم زيادة في الاعتناء بالتنصيص {إلا أن} أي كراهية أن {تكونا ملكين} أي في عدم الشهوة وفي القدرة على الطيران والتشكل وغير ذلك من خواصهم {أو تكونا} أي بما يصير لكما من الجبلة {من الخالدين*} أي الذين لا يموتون ولا يخرجون من الجنة أصلاً.
hissettirerek içeriğini veciz geçince, buna şu buyruğunu atfetti: {وَقَالَ} “Ve dedi ki”; yani yine vesvesesinde; yani kendilerinden istediği şeye onları cesaretlendirmek/yönlendirmek için akıllarına şu sözün gelmesine sebep olacak şekilde süsledi: {مَا نَهَاكُمَا} “size yasaklamadı”; kendilerine yaptığı ikramı hatırlatmak üzere ihsan sıfatıyla anarak şöyle dedi: {رَبُّكُمَا} “Rabbiniz”; yani bildiğiniz türlü ihsanlarıyla size iyilikte bulunan [Rabbiniz], {عَنْ} “-den/dan”; yani cennetteki mubahlığınızın sınırını ötesine geçirmediği, {هَٰذِهِ الشَّجَرَةِ} “şu ağaçtan”; belirlemeye verilen önemi artırmak için işaret zamiri ile ismi bir arada zikretti, {إِلَّا أَن} “sırf ... olursunuz diye”; yani olmanızı istemediği için, {تَكُونَا مَلَكَيْنِ} “iki melek olursunuz”; yani şehvetin bulunmaması, uçabilme, kılık değiştirebilme ve meleklerin diğer hususiyetlerine sahip olma bakımından, {أَوْ تَكُونَا} “yahut olursunuz diye”; yani sahip olacağınız fıtrat sebebiyle, {مِنَ الْخَالِدِينَ} “ebedî kalanlardan”; yani asla ölmeyen ve cennetten hiçbir şekilde çıkarılmayan kimselerden.
5839. Metin
ولما أوصل إليهما هذا المعنى، أخبر أنه أكده تأكيداً عظيماً كما يؤكد الحالف ما يحلف عليه فقال: {وقاسمهما} أي أقسم لهما، لكن ذكر المفاعلة ليدل على أنه حصلت بينهما في ذلك مراوغات ومحاولات بذل فيها الجهد، وأكد لمعرفته أنهما طبعا على النفرة من المعصية - ما أقسم عليه أنواعاً من التأكيد في قوله: {إني لكما} فأفاد تقديم الجار المفهم للاختصاص أنه يقول: إني خصصتكما بجميع نصيحتي {لمن الناصحين*} وفيه تنبيه على الاحتراز من الحالف، وأن الأغلب أن كل حلاف كذاب، فإنه لا يحلف إلا عند ظنه أن سامعه لا يصدقه، ولا يظن ذلك إلا هو معتاد للكذب.
Bu manayı onlara ulaştırınca, yemin eden kimsenin üzerine yemin ettiği şeyi tekit ettiği gibi bunu büyük bir tekit ile pekiştirdiğini haber vererek şöyle buyurdu: {وَقَاسَمَهُمَا} “Ve onlara yemin etti”; yani kendilerine yemin etti. Ancak müfâale babında zikredilmesi, aralarında bu hususta çaba sarf ettiği birtakım çekişmelerin ve girişimlerin gerçekleştiğini göstermek içindir. Onların fıtraten günahtan nefret edecek şekilde yaratıldıklarını bildiği için, üzerine yemin ettiği şeyi şu buyruğunda türlü tekitlerle pekiştirdi: {إِنِّي لَكُمَا} “şüphesiz ben sizin için”; tahsis ifade eden car-mecrurun öne alınması, 'bütün nasihatimi sadece size has kıldım' dediğini ifade eder, {لَمِنَ النَّاصِحِينَ} “elbette öğüt verenlerdenim”. Bunda çokça yemin edenden sakınmaya ve ekseriyetle her çok yemin edenin yalancı olduğuna bir uyarı vardır; zira o, ancak kendisini dinleyenin inanmayacağını düşündüğünde yemin eder ve bunu da ancak yalan söylemeye alışkın olan kimse düşünür.
5840. Metin
ولما أخبر ببعض وسوسته لهما، سبب عنها ترجمتها بأنها إهباط من أوج شرف إلى حضيض أذى وسرف فقال: {فدلاَّهما} أي أنزلهما عما كانا فيه من علو الطاعة مثل ما فعل بنفسه بالمعصية التي أوجبت له الهبوط من دار الكرامة {بغرور} أي بخداع وحيلة حتى نسى آدم عهد ربه، وقوله {فلما ذاقا} مشير إلى الإسراع في الجزاء بالفاء والذوق الذي هو مبدأ الأكل {الشجرة} أي وجدا طعمها {بدت} أي ظهرت {لهما سوءاتهما} أي عوراتهما اللاتي يسوءهما ظهورها، وتهافت عنهما لباسهما فأبصر كل واحد ما كان مستوراً عنه من عورة آلاخر، وذلك قصد الحسود فاستحييا عند ذلك {وطفقا} أي شرعا وأقبلا {يخصفان عليهما} أي يصلان بالخياطة {من ورق الجنة} ورقة الى أخرى {وناداهما ربهما} أي المحسن إليهما بأمرهما ونهيهما، ولم يفعلا شيئاً من ذلك إلا بمرأى منه، فقال منكراً عليهما ما فعلا ومعاتباً: يا عبديَّ {ألم أنهكما} أي أجعل لكما نهاية فيما أذن لكما فيه متجاوزة {عن تلكما الشجرة} أي التي كان حقها البعد منها، الموجبة للقربة من هذا الموضع الشريف إحساناً إليكما {وأقل لكما إن الشيطان} أي الذي تكبر عن السجود حسداً لك يا آدم ونفاسه عليك، فاحترق
Onlara olan vesvesesinin bir kısmını haber verince, bunun şeref zirvesinden eziyet ve haddi aşma çukuruna bir düşürülüş olduğuna hükmederek şöyle buyurdu: {فَدَلَّاهُمَا} “Böylece onları aldattı/düşürdü”; yani ikram yurdundan indirilmesini gerektiren günah ile kendi nefsine yaptığının benzerini yaparak, onları içinde bulundukları itaatin yüceliğinden aşağı indirdi, {بِغُرُورٍ} “aldatarak”; yani hile ve tuzakla, öyle ki Âdem Rabbinin ahdini unuttu. {فَلَمَّا ذَاقَا} “Tattıklarında ise” buyruğu, fâ harfiyle cezanın çabukluğuna ve yemenin başlangıcı olan tatmaya işaret etmektedir, {الشَّجَرَةَ} “o ağacı”; yani tadını aldıklarında, {بَدَتْ} “açılıverdi”; yani açığa çıktı, {لَهُمَا سَوْآتُهُمَا} “onlara avret yerleri”; yani açılması kendilerini üzecek olan avret yerleri; elbiseleri üzerlerinden dökülüverdi ve her biri diğerinin kendisinden gizli olan avret yerine baktı. Hasetçinin gayesi de buydu; bunun üzerine utandılar {وَطَفِقَا} “ve başladılar”; yani giriştiler ve yöneldiler, {يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا} “üzerlerine örtmeye/eklemeye”; yani dikip birbirine tutturmaya, {مِن وَرَقِ الْجَنَّةِ} “cennet yapraklarından”; yaprağı yaprağa [ekleyerek]. {وَنَادَاهُمَا رَبُّهُمَا} “Rableri onlara seslendi”; yani kendilerine emir ve yasakla ihsanda bulunan [Rableri]. Onlar bütün bunları ancak O'nun huzurunda/gözetiminde yapmışlardı. Yaptıklarını kınayarak ve sitem ederek buyurdu ki: Ey kullarım! {أَلَمْ أَنْهَكُمَا} “Ben sizi menetmemiş miydim?”; yani size izin verdiğim şeylerin sınırını ötesine geçirmemiş miydim, {عَن تِلْكُمَا الشَّجَرَةِ} “şu ağaçtan”; yani size bir ihsan olarak bu şerefli mekâna yakınlığı sağlayan ve aslında kendisinden uzak durulması gereken [ağaçtan], {وَأَقُل لَّكُمَا إِنَّ الشَّيْطَانَ} “ve size şeytanın ... olduğunu söylememiş miydim?”; yani ey Âdem! Sana haset ettiği ve seni çekemediği için secde etmekten kibirlenen, bu yüzden
5841. Metin
بغضبي فطرد وأبعد عن رحمتي {لكما} أي لك ولزوجك ولكل من تفرغ منكما ونسب إليكما {عدو مبين*} ظاهر العداوة يأتيكم من كل موضع يمكنه الإتيان منه مجاهرة ومساترة ومماكرة فهو مع ظهور عداوته دقيق المكر بما أقدرته عليه من إقامة الأسباب، فإني أعطيته قوة على الكيد، وأعطيتكم قوة على الكيد وأعطيتكم قوة على الخلاص وقلت لكم: تغالبوا فإن غلبتموه فأنتم من حزبي، وإن غلبكم فأنتم من حزبه مع ما له إليكم من العداوة، فالآيه منبهة على أن من غوى فإنما هو تابع لأعدى أعدائه تارك لأولى أوليائه.
gazabımla yanıp kovulan ve rahmetimden uzaklaştırılan [şeytanın], {لَكُمَا} “sizin için”; yani senin, eşin ve sizden türeyip size nispet edilen herkes için, {عَدُوٌّ مُّبِينٌ} “apaçık bir düşman”; düşmanlığı aşikâr olan, alenen, gizlice ve hileyle gelebileceği her yerden size gelen [bir düşman]. O, düşmanlığının aşikârlığı ile birlikte sebepleri var etme hususunda kendisine verdiğim güç sebebiyle ince hilelidir. Zira Ben ona tuzak kurma gücü verdim, size de kurtuluş gücü verdim ve size şöyle dedim: Birbirinize üstün gelmeye çalışın; eğer ona üstün gelirseniz siz Benim hizbimdensiniz, şayet o size üstün gelirse —size olan bunca düşmanlığına rağmen— siz onun hizbindensiniz. Bu ayet, sapan kimsenin ancak en azılı düşmanına uymuş ve en yakın dostunu terk etmiş olduğuna dikkat çekmektedir.
5842. Metin
ولما كان هذا، تشوف السامع إلى جوابهما، فأجيب بقوله: {قالا} أي آدم وحواء ﵉ وأزكى التحية والإكرام - قول الخواص بإسراعهما في التوبة {ربنا} أي أيها المحسن إلينا والمنعم علينا {ظلمنا أنفسنا} أي ضررناها بأن أخرجناها من نور الطاعة إلى ظلام المعصية، فإن لم ترجع بنا وتتب علينا لنستمر عاصيين {وإن لم تغفر لنا} أي تمحو ما عملناه عيناً واثراً {وترحمنا} فتعلي درجاتنا {لنكونن من الخاسرين*} فأعربت الآية عن أنهما فزعا إلى الانتصاب بالاعتراف، وسيما ذنبهما - وإن كان إنما هو خلاف
Bu durum üzerine dinleyen, onların cevabına iştiyak duydu; buna şu buyrukla cevap verildi: {قَالَا} “Dediler ki:”; yani tövbede acele ederek seçkinlerin sözüyle Âdem ve Havvâ —ikisine selam ve en temiz ikramlar olsun—: {رَبَّنَا} “Ey Rabbimiz!”; yani ey bize ihsanda bulunan ve üzerimize nimet veren! {ظَلَمْنَا أَنفُسَنَا} “Biz kendimize zulmettik”; yani onu itaatin aydınlığından günahın karanlığına çıkararak ona zarar verdik; eğer Sen bizi döndürmez ve tövbemizi kabul etmezsen günahkâr kalmaya devam ederiz. {وَإِن لَّمْ تَغْفِرْ لَنَا} “Eğer bizi bağışlamazsan”; yani işlediğimiz şeyi bizzat ve iz olarak silmezsen, {وَتَرْحَمْنَا} “ve bize merhamet etmezsen”; derecelerimizi yükseltmezsen, {لَنَكُونَنَّ مِنَ الْخَاسِرِينَ} “kesinlikle hüsrana uğrayanlardan oluruz”. Ayet, onların itiraf makamına sığındıklarını ve günahlarını —gerçi bu sadece evlâ olanı terk
5843. Metin
الأولى لأنه بطريق النسيان كما في طه - ظلماً كما هي عادة الأكابر في استعظام الصغير منهم، ولم يجادلا كما فعل إبليس، وفي ذلك إشارة إلى أن المبادرة إلى الإقرار بالذنب من فعال الأشراف لكونه من معالي الأخلاق، وأنه لا مثيل له في اقتضاء العفو وإزالة الكدر وأن الجدال من فعال الأرذال ومن مساوي الأخلاق وموجبات الغضب المقتضى للطرد.
etmek kabilinden olup Tâhâ suresinde geçtiği üzere unutma yoluylaydı— büyüklerin kendilerinden sâdır olan küçük kusurları bile büyük görme âdeti gereğince 'zulüm' olarak adlandırdıklarını ve İblis'in yaptığı gibi münakaşa ve mücadeleye girişmediklerini açıkça ifade etmiştir. Bunda, günahı itiraf etmede acele etmenin yüksek ahlaktan olması sebebiyle şerefli kimselerin fiillerinden olduğuna, affı celbetmede ve sıkıntıyı gidermede onun gibisinin bulunmadığına; münakaşa ve mücadelenin ise alçak kimselerin fiillerinden, kötü ahlaktan ve kovulmayı gerektiren gazap sebeplerinden olduğuna işaret vardır.
5844. Metin
ولما تشوفت النفس إلى جواب العلي الكبير سبحانه، أجيبت بقوله {قال اهبطوا} أي إلى دار المجاهدة والمقارعة والمناكدة حال كونكم {بعضكم لبعض عدو} أي أنتما ومن ولدتماه أعداء إبليس ومن ولد، وبعض أولادكم أعداء لبعض، ولا خلاص إلا باتباع ما منحتكم من هدى العقل وما أنزلت إليكم من تأييده بالنقل، وفي ذلك تهديد صادع لمن له أدنى مسكة بالأشارة إلى قبح مغبة المخالفة ولو مع التوبة، وحث على دوام المراقبة خوفاً من سوء المعاقبة {ولكم في الأرض} أي جنسها {مستقر} أي موضع استقرار كالسهول وما شابهها {ومتاع إلى حين*} أي انقضاء آجالكم ثم انقضاء اجل الدنيا.
Nefis, Yüce ve Büyük olan Allah'ın cevabına iştiyak duyunca şu buyrukla cevap verildi: {قَالَ اهْبِطُوا} “[Allah] buyurdu ki: İnin”; yani mücadele, çekişme ve sıkıntı yurduna, {بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ} “birbirinize düşman olarak”; yani siz ikiniz ve doğuracağınız kimseler İblis'in ve doğuracaklarının düşmanı, çocuklarınızın bir kısmı da diğerinin düşmanı olarak. Size bahşettiğim aklın hidayetine ve onu nakille desteklemek üzere indirdiğim vahye uymaktan başka kurtuluş yoktur. Bunda, tövbe ile birlikte olsa dahi muhalefetin sonucunun çirkinliğine işaret edilerek en ufak bir aklı olana sarsıcı bir tehdit ve kötü akıbetten korkarak murakabeye devam etmeye bir teşvik vardır. {وَلَكُمْ فِي الْأَرْضِ} “Yeryüzünde sizin için vardır”; yani yeryüzü cinsinde, {مُسْتَقَرٌّ} “bir yerleşme yeri”; ovalar ve benzeri yerleşilecek mekânlar, {وَمَتَاعٌ إِلَىٰ حِينٍ} “ve bir zamana kadar geçimlik”; yani ecellerinizin son bulmasına, sonra da dünyanın ecelinin bitmesine kadar.
5845. Metin
ولما علم بهذا أن للكون في الأرض آخراً، وكان من الفلاسفة
Bununla yeryüzündeki varlığın bir sonu olduğu bilinince; gerek tenasühçü felsefecilerden
5846. Metin
التناسخية وغيرهم ممن يقر بالوحدانية من يقول: إن النفوس مجردة عن الجسمية وعلائقها وإنه إذا هلك الجسد اتصلت بالعلويات إما بكوكب أو غيره أو انحطت في سلك الملائكة وبطل تعلقها بالبدن من كل وجه فلا تتصل به لا بتدبير ولا غيره ولا بالبعث - عند من قال منهم بالبعث، كان كأنه قيل: فماذا يكون بعد ذلك؟ فأجيب بقوله {قال} أي الله راداً عليهم ما يعتقدون من بطلان التعلق بالبدن معبراً بالخطاب بالضمير الذي يعبر عن هذا الهيكل المخصوص روحاً وجسداً {فيها} أي الأرض لا في غيرها {تحيون} أي أولاً وثانياً على ما أنتم عليه بظواهركم وبواطنكم أبداناً وأرواحاً {وفيها} أي كذلك، لا في غيرها كما أنتم لذلك مشاهدون {تموتون} أي من الحياة الأولى بجملتكم، فيكون للأرواح تعلق بالأبدان بوجه ما حتى يقعد الميت في القبر ويجيب سؤال الملكين ﵉، وتلتذ الأجساد بلذتها وتتألم بتألمها، فأشير إلى الحشر مع تفصيل حال الكون في الأرض، وختمت القصة بما ابتدئت به من الإعلام بالبعث بقوله: {ومنها} أي لا من غيرها بإخبار الصادق {تخرجون*} أي روحاً وبدناً بعد موتكم فيها وعودكم إلى ما كنتم عليه أولاً تراباً، للجزاء وإظهار ثمرة الملك بإنصاف بعضكم من بعض والتحلي بصفة العدل فما كان بعضكم يفعل مع بعض من العسف والجور الذي لا يرضي أقل رؤسائكم أن يقر عليه عبيده، وعلم بهذا أن الدلالة على الحشر فذلكة
gerekse tevhid inancını kabul eden başkalarından: "Nefisler cismaniyetten ve bağlarından mücerrettir; beden helak olduğunda nefisler ya bir yıldıza ya da başka bir şeye bağlanarak yüce âlemlere katılır yahut melekler safına geçer ve bedenle olan bağı her bakımdan son bulur; dolayısıyla ne idareyle ne başka bir şeyle ne de —aralarından dirilişi kabul edenlere göre— yeniden dirilişle bedenle irtibat kurar" diyenler bulunduğu için sanki: "Bundan sonra ne olacak?" denilmiş gibi oldu. Buna şu buyrukla cevap verildi: {قَالَ} “[Allah] buyurdu”; yani Allah, ruh ve ceset olarak bu hususi yapıyı ifade eden zamir hitabını kullanarak, bedenle olan alakanın iptal olduğuna dair inançlarını reddederek buyurdu ki: {فِيهَا} “Orada”; yani yeryüzünde, başka yerde değil, {تَحْيَوْنَ} “yaşayacaksınız”; yani bedenler ve ruhlar olarak zahiriniz ve bâtınınızla bulunduğunuz hâl üzere ilk defa ve ikinci defa; {وَفِيهَا} “ve orada”; yani yine aynı şekilde, sizin de müşahede ettiğiniz gibi başka yerde değil, {تَمُوتُونَ} “öleceksiniz”; yani ilk hayattan hepiniz öleceksiniz; böylece ruhların bir şekilde bedenlerle irtibatı bulunacak, hatta ölü kabirde oturtulup iki meleğin —ikisine selam olsun— sorusuna cevap verecek, cesetler onun lezzetiyle lezzetlenecek ve acısıyla acı duyacaktır. Böylece yeryüzündeki varoluş hâlinin tafsilatıyla birlikte haşre işaret edildi. Kıssa, başta bildirilen yeniden diriliş ile sonlandırılarak şöyle buyruldu: {وَمِنْهَا} “ve oradan”; yani doğru sözlü olanın haber vermesiyle başka yerden değil, {تُخْرَجُونَ} “çıkarılacaksınız”; yani orada öldükten ve ilk baştaki gibi toprak olduktan sonra; ceza/mükâfat görmek, birinizin hakkının diğerinden alınmasıyla mülkün semeresini göstermek ve en küçük reisinizin bile kölelerinin yapmasına razı olmayacağı birbirinize yaptığınız baskı ve haksızlıklarda adalet sıfatıyla tecelli etmek üzere ruh ve beden olarak çıkarılacaksınız. Bununla anlaşıldı ki haşre delalet etmek, kıssanın
5847. Metin
القصة، وهذا أبين من ذكره فيما مضى في قوله {فلنسئلن الذين أرسل إليهم} [الأعراف: ٦] .
hulâsasıdır; bu da daha önce geçen {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ} “Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız” [el-A'râf: 6] buyruğundaki zikirden daha açıktır.
5848. Metin
ولما بين فيما مضى أن موجب الإخراج من الجنة هو ما أوجب كشف السوءة من المخالفة وفرغ مما استتبعه حتى أخبره بأنه حكم بإسكاننا هذه الدار بعد تلك الدار، شرع يحذرنا من عدونا كما حذر أبانا ﵇، وبدأ بقوله بياناً لأنه أنعم علينا فيها بكل ما يحتاج إليه في الدين والدنيا وإيذاناً بما في كشف العورة من الفضيحة والإبعاد عن كل خير وإشعاراً بأن التستر باب عظيم من أبواب التقوى {يا بني آدم} .
Geçen kısımlarda cennetten çıkarılma sebebinin, avretin açılmasına yol açan muhalefet olduğunu beyan edip bunun beraberinde getirdiği hususları o yurttan sonra bu yurda yerleşmemize hükmettiğini haber verinceye kadar bitirince; babamız aleyhisselâm'ı uyardığı gibi bizi de düşmanımızdan sakındırmaya başladı. Yeryüzünde din ve dünya hususunda ihtiyaç duyulan her şeyle bize nimet verdiğini beyan etmek, avretin açılmasında rezillik ve her türlü hayırdan uzaklaşma olduğunu bildirmek ve örtünmenin takva kapılarından büyük bir kapı olduğunu hissettirmek üzere şu sözüyle başladı: {يَا بَنِي آدَمَ} “Ey Âdemoğulları!”.
5849. Metin
ولما كان الكلام في كشف العورة، وأن آدم ﵇ أعوزه الساتر حتى فزع إلى الورق، كان موضع أن يتوقع ما يكون في ذلك فقال مفتتحاً بحرف التوقع: {قد أنزلنا} أي بعظمتنا {عليكم} من آثار بركات السماء، إما ابتداء بخلقه وإما بإنزال أسبابه لمطر ونحوه {لباساً} أي لم يقدر عليه أبوكم في الجنة {يواري سوءاتكم} إرشاداً إلى دواء ذلك الداء وإعلاماً بأن نفس الكشف نقص لا يصلح لحضرات الكمال، وقال: {وريشاً} إشارة إلى أنه سبحانه زادنا على الساتر ما به
Söz avretin açılması ve Âdem aleyhisselâm'ın örtü bulamayarak yapraklara sığınması hakkında olunca, bu hususta ne olacağının beklendiği bir makam oldu; bu sebeple beklenti harfiyle başlayarak şöyle buyurdu: {قَدْ أَنزَلْنَا} “İndirdik”; yani azametimizle, {عَلَيْكُمْ} “size”; göğün bereketlerinin eserlerinden, ya doğrudan yaratmakla ya da yağmur ve benzeri sebeplerini indirmekle, {لِبَاسًا} “bir elbise”; babanızın cennette güç yetiremediği [bir örtü], {يُوَارِي سَوْآتِكُمْ} “avret yerlerinizi örtecek”; o derdin devasını göstermek ve açılmanın bizatihi kemal makamlarına yakışmayan bir noksanlık olduğunu bildirmek üzere. Şöyle buyurdu: {وَرِيشًا} “ve bir süs/tüy”; Yüce Allah'ın örtünün üzerine bize
5850. Metin
الزينة والجمال استعارة من ريش الطائر، محبباً فيما يبعد من الذنب ويقرب إلى حضرة الرب.
kuş tüyünden istiare yoluyla ziynet ve güzellik sağlayan şeyleri de fazladan verdiğine işaret ederek, günahtan uzaklaştıran ve Rabbin huzuruna yaklaştıran şeyleri sevdirmek üzere.
5851. Metin
ولما ذكر اللباس الحسي، وقسمه على ساتر ومزين، أتبعه المعنوي فقال مشيراً - بقطعه في قراءة الجمهور عما قبله - إلى كمال تعظيمه حثاً عليه وندباً إليه: {ولباس التقوى} فعلم أن ساتر العورات حسي ومعنوي، فالحسي لباس الثياب، والمعنوي التحلي بما يبعث على المناب؛ ثم زاد في تعظيم المنوي بقوله: {ذلك خير} أي ولباس التقوى هو خير من لباس الثياب، ولكنه فصل باسم الإشارة المقترن بإداة البعد إيماء إلى علو رتبته وحسن عاقبته لكونه أهم اللباسين لأن نزعه يكون بكشف العورة الحسية والمعنوية، فلو تجمل الإنسان بأحسن الملابس وهو غير متق كان كله سوءات، ولوكان متقياً وليس عليه إلا خريقة تواري عورته كان في غاية الجمال والستر والكمال، بل ولو كان مكشوف العورة في بعض الأحوال كما قال ﷺ «ستر ما بين عوراتكم وأعين الجن أن يقول أحدكم إذا دخل الخلاء: بسم الله اللهم! إني أعوذ بك من الخبث والخبائث» رواه الترمذي وابن ماجه عن علي رضى الله عنه، والذي يكاد يقطع به أن المعاصي سبب إحلال السوءة الذي منه ضعف البدن وقصر العمر حساً أو معنى بمحق البركة منه لما يفهمه ما تقدم في البقرة في بدء الخلق عن التوراة أن الله تعالى قال لآدم ﵇: كل من جميع أشجار
Hissî elbiseyi zikredip onu örtücü ve süsleyici kısımlarına ayırınca, peşinden manevi olanı getirdi ve cumhur kıraatinde öncesinden kesik okunmasıyla ona teşvik etmek ve özendirmek üzere kadrinin yüceliğine işaret ederek şöyle buyurdu: {وَلِبَاسُ التَّقْوَىٰ} “Takva elbisesi ise”. Böylece avret yerlerini örten şeyin hissî ve manevi olduğu anlaşıldı; hissî olan kumaş elbisedir, manevi olan ise tövbeye sevk eden hasletlerle bezenmektir. Sonra şu buyruğuyla manevi olanın yüceliğini daha da artırdı: {ذَٰلِكَ خَيْرٌ} “işte bu daha hayırlıdır”; yani takva elbisesi kumaş elbiseden daha hayırlıdır; ancak rütbesinin yüceliğine ve akıbetinin güzelliğine ima etmek üzere uzaklık edatı bitişmiş işaret ismiyle fasıl yaptı; zira iki elbisenin en mühim olanıdır, çünkü onun çıkarılması hem hissî hem de manevi avretin açılmasıyla olur. İnsan en güzel elbiselerle süslense ama takva sahibi olmasa her tarafı avret olur; şayet takva sahibi olur da üzerinde sadece avretini örten bir bez parçası bulunursa son derece güzel, örtülü ve mükemmel olur. Hatta bazı hâllerde avreti açık olsa bile böyledir; nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Avret yerleriniz ile cinlerin gözleri arasındaki örtü, biriniz helaya girdiğinde 'Bismillâh, Allâhümme innî eûzü bike mine'l-hubsi ve'l-habâis' demesidir» buyurmuştur (Tirmizî ve İbn Mâce, Ali radıyallâhu anh'tan rivayet etmiştir). Kesin olarak söylenebilecek husus şudur ki: Günahlar; bedenin zayıflaması, ömrün bereketinin yok edilmesiyle maddeten veya manen kısalması gibi kötülüklerin başa gelme sebebidir; nitekim Bakara suresinde yaratılışın başlangıcında Tevrat'tan nakledilen, Yüce Allah'ın Âdem aleyhisselâm'a: "Cennetin bütün ağaçlarından
5852. Metin
الفردوس، فأما شجرة علم الخير والشر فلا تأكل منها لأنك في اليوم الذي تأكل منها تموت موتاً تتهيأ للموت حساً، ويقضى عليك بالاشتغال بأسباب المعيشة فيقصر عمرك معنى بذهاب بركته - والله أعلم.
ye; fakat iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yeme, çünkü ondan yediğin gün mutlaka ölürsün; yani maddeten ölüme hazır hâle gelirsin ve maişet sebepleriyle meşgul olman hükme bağlanır da bereketinin gitmesiyle ömrün manen kısalır" şeklindeki beyanından da bu anlaşılmaktadır —en doğrusunu Allah bilir—.
5853. Metin
ولما كان في شرع اللباس تمييز الإنسان عن بقية الحيوان وتهيئة أسبابه التي لم يجدها آدم ﵇ في الجنة من الفضل والنعمة والدلالة على عظمة المنعم ورحمته وقدرته واختياره ما هو معلوم، قال: {ذلك} أي إنزال اللباس {من آيات الله} أي الذي حاز صفات الكمال الدالة على فضله ورحمته لعباده، ولعل الالتفات من الخطاب إلى الغيبة {لعلهم يذكرون*} - لو على أدنى وجوه التذكر بما يشير إليه الإدغام - لئلا يقول المتعنت: إن الحث على التذكر خاص بالمخاطب ويدعي أنه المسلمون فقط، أي أنزلنا ذلك ليكون حالهم حال من يتذكر فيعرف أنه يستقبح منه ما يستقبح من غيره.
Elbisenin meşru kılınmasında insanın diğer hayvanlardan ayırt edilmesi ve Âdem aleyhisselâm'ın cennette bulamadığı sebeplerinin hazırlanmasında bilindiği üzere lütuf, nimet ve Nimet Veren'in azametine, merhametine, kudretine ve ihtiyar sahibi oluşuna delalet bulunması sebebiyle şöyle buyurdu: {ذَٰلِكَ} “İşte bu”; yani elbisenin indirilmesi, {مِنْ آيَاتِ اللَّهِ} “Allah'ın ayetlerindendir”; yani kullarına olan lütfuna ve merhametine delalet eden kemal sıfatlarına sahip olan Allah'ın. Hitaptan gaibe iltifat edilerek {لَعَلَّهُمْ يَذَّكَّرُونَ} “ola ki düşünüp öğüt alırlar” —idgamın işaret ettiği üzere öğüt almanın en alt derecesinde olsa bile— buyrulması, muannit bir kimsenin "öğüt alma teşviki sadece muhataplara hastır" deyip bunların yalnızca Müslümanlar olduğunu iddia etmemesi içindir; yani bunu, durumları düşünüp öğüt alan, dolayısıyla başkasından çirkin görülen şeyin kendisinden de çirkin görüleceğini anlayan kimsenin durumu gibi olsun diye indirdik.
5854. Metin
ولما كان المقصود من ذكر القصص لا سيما قصص الأنبياء الاعتبار بها، فكان بيان ما وقع بين آدم ﵇ وبين الشيطان من شديد العدواة مقتضياً للتحذير من الشيطان، وكان المقام خطراً والتخلص عسراً، أشار إلى ذلك بالتأكيد وبيان ما سلط الشيطان به من المكايد الخفية والأسباب الدقيقة ليعلم الناجي أنه إنما نجا بمحض التوفيق ومجرد اللطف فيقبل على الشكر متبرئاً من الحول والقوة، فقال منادياً لهم بما يفهم الاستعطاف والتراؤف والتحنن والترفق والاستضعاف: {يا بني آدم}
Kıssaların, bilhassa peygamber kıssalarının zikredilmesindeki asıl maksat onlardan ibret almak olduğundan, Âdem aleyhisselâm ile şeytan arasında geçen şiddetli düşmanlığın beyanı şeytandan sakınmayı gerektirdiğinden, ayrıca makam tehlikeli ve kurtulmak da zor olduğundan; kurtulan kimsenin ancak sırf tevfîk ve halis lütuf sayesinde kurtulduğunu bilip havl ve kuvvetten teberri ederek şükre yönelmesi için buna tekit ile ve şeytana verilen gizli hileleri, ince sebepleri açıklayarak işaret etti. Şefkat, merhamet, acıma, nezaket ve zayıflığı hissettiren bir ifadeyle onlara şöyle nida etti: {يَا بَنِي آدَمَ} “Ey Âdemoğulları!”
5855. Metin
أي الذي خلقته بيدي وأسكنته جنتي ثم أنزلته إلى دار محبتي إرادة الإعلاء لكم إلى الذروة من عبادتي والإسفال إلى الحضيض من معصيتي {لا يفتننكم} أي لا يخالطنكم بما يميلكم عن الاعتدال {الشيطان} أي البعيد المحترق بالذنوب، يصدكم عما يكون سبباً لردكم إلى وطنكم بتزيين ما ينزع عنكم من لباس التقوى المفضي إلى هتك العورات الموجب لخزي الدنيا، فيمنعكم بذلك من دخول الجنة ويدخلكم النار {كما أخرج أبويكم من الجنة} بما فتنهما به بعد أن كانا سكناها وتمكنا فيها وتوطناها، وقد علمتم أن الدفع أسهل من الرفع فإياكم ثم إياكم! فالآية من الاحتباك: ذكر الفتنة أولاً دليلاً على حذفها ثانياً، والإخراج ثانياً دليلاً على حذف ضده أو نظيره أولاً.
Yani elimle yarattığım, cennetime yerleştirdiğim, sonra da sizi ibadetimin zirvesine yükseltmek ve isyanımın çukuruna düşürmek [imtihanı] muradıyla muhabbet yurduma indirdiğim zatın [evlatları]! {لَا يَفْتِنَنَّكُمُ} “Sakın sizi fitneye düşürmesin”; yani sizi istikametten meylettirecek şeylerle içinize sızmasın, {الشَّيْطَانُ} “şeytan”; yani günahlarla yanan uzak varlık; takva elbisesini üzerinizden çekip çıkarmayı süslü göstererek —ki bu da avretlerin açılmasına ve dünya rezilliğine yol açar— sizi vatanınıza döndürecek sebeplerden alıkoymasın, böylece sizi cennete girmekten menedip cehenneme sokmasın; {كَمَا أَخْرَجَ أَبَوَيْكُم مِّنَ الْجَنَّةِ} “tıpkı ana babanızı cennetten çıkardığı gibi”; ikisi orada iskân edip yerleştikten ve orayı yurt edindikten sonra onları fitneye düşürdüğü şeyle [çıkardığı gibi]. Bildiniz ki defetmek (baştan önlemek), refetmekten (ortadan kaldırmaktan) daha kolaydır; sakının, tekrar sakının! Ayette ihtibâk sanatı vardır: Birincide fitnenin zikredilmesi ikincide hazfedildiğine delildir; ikincide çıkarmanın zikredilmesi ise birincide zıddının veya benzerinin hazfedildiğine delildir.
5856. Metin
ولما كان قد بذل الجهد في إخراجهما، فسر الإخراج - مشيراً إلى ذلك - بإطالة الوسواس وإدامة المكر والخديعة بالتعبير بالفعل المضارع فقال في موضع الحال من ضمير «الشيطان» : {ينزع عنهما} أي بالتسبيب بإدامة التزيين والأخذ من المأمن {لباسهما} أي الذي كان الله سبحانه قد سترهما به ما داما حافظين لأنفسهما من مواقعة ما نهيا عنه، ودل على منافاة الكشف للجنة بالتعليل بقوله: {ليريهما سوءاتهما} فإن ذلك مبدأ ترك الحياة و «الحياء والإيمان في قرن» - كما أخرجه الطبراني وأبو نعيم في الحلية عن ابن عمر ﵄، و «الحياء لا يأتي
Onları çıkarmak için olanca gücünü sarf ettiğinden, geniş zamana/şimdiki zamana delalet eden muzâri fiille vesveseyi uzatıp hile ve aldatmayı sürdürmesini ifade ederek —buna işaretle— çıkarmayı tefsir etti ve "şeytan" zamirinden hâl makamında şöyle buyurdu: {يَنزِعُ عَنْهُمَا} “onlardan çekip çıkararak”; yani süslemeyi sürdürüp güvenli oldukları taraftan yaklaşarak sebebiyet vermek suretiyle, {لِبَاسَهُمَا} “elbiselerini”; yani yasaklandıkları şeye düşmekten nefislerini korudukları müddetçe Yüce Allah'ın kendilerini örttüğü elbiseyi. Cennet ile avretin açılmasının bağdaşmayacağını gerekçelendirerek şu buyruğuyla gösterdi: {لِيُرِيَهُمَا سَوْآتِهِمَا} “kendilerine avret yerlerini göstermek için”. Zira bu, hayayı terk etmenin başlangıcıdır; nitekim Taberânî ve Hilye'de Ebû Nuaym'ın İbn Ömer radıyallâhu anhümâ'dan rivayet ettiği üzere: «Haya ile iman bir aradadır» ve
5857. Metin
إلا بخير» - كما رواه الشيخان عن عمران بن حصين ﵄.
Şeyhayn'ın İmrân b. Husayn radıyallâhu anhümâ'dan rivayet ettiği üzere: «Haya ancak hayır getirir».
5858. Metin
ولما كان نهي الشيطان عن فتنتنا إنما هو في الحقيقة نهي لنا عن الافتتان به، فهو في قوة ليشتد حذركم من فتنته فإنه دقيق الكيد بعيد الغور بديع المخاتله؛ علل ذلك بقوله: {إنه يراكم} أي الشيطان {هو وقبيله} أي جنوده {من حيث لا ترونهم} عن مالك بن دينار أن عدواً يراك ولا تراه لشديد المؤنة إلا من عصمه الله.
Şeytanın bizi fitneye düşürmesinin yasaklanması hakikatte bizim ona kapılmamızın yasaklanması olduğundan —ki bu, onun fitnesinden son derece sakının, zira o ince tuzaklı, derin hileli ve eşsiz bir aldatıcıdır manasındadır—; bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إِنَّهُ يَرَاكُمْ} “Çünkü o sizi görür”; yani şeytan, {هُوَ وَقَبِيلُهُ} “o ve kabilesi/taraftarları”; yani orduları, {مِنْ حَيْثُ لَا تَرَوْنَهُمْ} “sizin onları göremeyeceğiniz yerden”. Mâlik b. Dînâr'dan rivayet edildiğine göre: "Seni gören fakat senin kendisini göremediğin bir düşman, Allah'ın koruduğu kimse müstesna, meşakkati pek ağır olan bir düşmandır."
5859. Metin
ولما كان كأنه قيل: لم سلطوا علينا هذا التسليط العظيم الذي لا يكاد يسلم معه أحد، قال مخففاً لأمرهم موهياً في الحقيقة لكيدهم: {إنا} أي فعلنا ذلك لأنا بما لنا من العظمة {جعلنا الشياطين} أي المحترقين بالغضب البعيدين من الرحمة {أولياء} أي قرباء وقرناء {للذين لا يؤمنون*} أي يجددون الإيمان، لأن بينهم تناسباً في الطباع يوجب الاتباع، وأما أولياؤنا الذين منعناهم بقوتنا منه أو فتناهم يسيراً بهم، ثم خلصناهم بلطفنا منهم فليسوا لهم بأولياء، بل هم لهم أعداء وآيتهم أنهم يؤمنون، والمعنى أنا مكناهم من مخاتلتكم بسترهم عنكم وإظهاركم لهم، فسلطناهم بذلك على من حكمنا بأنه لا يؤمن بتزيينهم لهم وتسويلهم واستخفافهم بأن ينصروهم في بعض المواطن ويوصلوهم إلى شيء من المطالب، فعلنا ذلك ليتبين الرجل الكامل - الذي يستحق الدرجات العلى ويتردد إليه الملائكة بالسلام والجنى - من غير فخذوا حذركم فإن الأمر
Sanki: "Neredeyse hiç kimsenin kurtulamayacağı bu büyük musallat ediliş bize karşı niçin yapıldı?" denilmiş gibi olunca, onların durumunu hafifleterek ve hakikatte tuzaklarını boşa çıkararak şöyle buyurdu: {إِنَّا} “Şüphesiz biz”; yani bunu yaptık, çünkü azametimizle biz, {جَعَلْنَا الشَّيَاطِينَ} “şeytanları kıldık”; yani gazapla yanan ve rahmetten uzak olanları, {أَوْلِيَاءَ} “dostlar”; yani yakınlar ve yoldaşlar, {لِلَّذِينَ لَا يُؤْمِنُونَ} “iman etmeyenler için”; yani imanlarını yenilemeyenler için. Çünkü aralarında tabi olmayı gerektiren bir tabiat uygunluğu vardır. Gücümüzle şeytandan koruduğumuz yahut kendilerini onlarla az bir imtihan edip sonra lütfumuzla kurtardığımız Bizim dostlarımıza gelince, onlar şeytanların dostları değildir; bilakis onlar şeytanların düşmanlarıdır ve alametleri de iman etmeleridir. Mana şudur: Biz onları sizden gizleyip sizi onlara göstererek sizi aldatmalarına imkân verdik; böylece onları süslemeleri, vesvese vermeleri ve bazı yerlerde onlara yardım edip birtakım arzularına ulaştırmak suretiyle kendilerini aldatmalarıyla iman etmeyeceğine hükmettiğimiz kimselere musallat kıldık. Bunu, yüce derecelere layık olan ve meleklerin kendisine selam ve mükâfatlarla gelip gittiği kâmil insan başkalarından ayrılsın diye yaptık. O hâlde tedbirinizi alın; çünkü iş
5860. Metin
خطر والخلاص عسر، وبعبارة أخرى: إنا سلكناكم طريقاً وجعلنا بجنبتيها أعداء يرونكم ولا ترونهم، وأقدرناهم على بعضكم، فمن سلك سواء السبيل نجا ومن شذ أسره العدو، ومن دنا من الحافات بمرافقة الشبهات قارب العدو ومن قاربه استغواه، فكلما دنا منه تمكن من أسره، وكل من تمكن من أسره بعد الخلاص فاحذروا، وعدم رؤيتنا لهم في الجملة لا يقتضي امتناع رؤيتهم على أنه قد صح تصورهم في الأجسام الكثيفة ورؤية بني آدم لهم في تلك الأجسام كالشيطان الذي رآه أبو هريره رضى الله عنه حين أمره رسول الله ﷺ بحفظ الصدقة، وكذا أبي بن كعب ﵁، وحديث خالد بن الوليد ﵁ في شيطان العزي معروف في السير، وكذا حديث سواد بن قارب رضى الله عنه في إرشاد رئيه من الجن له، وكذا خطر ابن مالك ﵁ في مثل ذلك وغيرهما، وفي شرحي لنظمي للسيرة كثير من ذلك، وكذا حديث العفريت الذي تفلت على رسول الله ﷺ بشعلة من نار ليقطع عليه صلاته فأخزاه الله وأمكن منه رسول الله، وقال النبي ﷺ
tehlikeli, kurtuluş ise zordur. Başka bir ifadeyle: Biz sizi bir yola sevk ettik ve iki yanına sizi gören fakat sizin göremediğiniz düşmanlar koyduk, onların bir kısmınıza güç yetirmesini sağladık. Kim dosdoğru yolu tutarsa kurtulur; kim yoldan saparsa düşman onu esir alır. Kim şüphelerin yoldaşlığıyla kenarlara yaklaşırsa düşmana yaklaşmış olur; kim ona yaklaşırsa o da onu azdırır. Ona her yaklaştığında düşman onu esir almaya güç yetirir; kurtuluştan sonra kimin esir alınmasına güç yetirilirse sakının! Genel olarak onları görmeyişimiz, onların görülmesinin imkânsız olmasını gerektirmez; nitekim kesif cisimlere bürünmeleri ve Âdemoğullarının onları bu cisimlerde görmesi sahih rivayetlerle sabittir. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem sadakayı muhafaza etmesini emrettiğinde Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'ın gördüğü şeytan böyledir; Ubeyy b. Ka'b radıyallâhu anh da böyledir. Hâlid b. Velîd radıyallâhu anh'ın Uzzâ şeytanı hakkındaki hadisi siyerde meşhurdur. Sevâd b. Kârib radıyallâhu anh'ın cinden olan yoldaşının (re'y) kendisine yol göstermesi hakkındaki hadisi ve benzeri hususta Hatar b. Mâlik radıyallâhu anh'ın rivayeti ile diğerleri de böyledir. Siyer manzûmemin şerhinde bunlardan çokça vardır. Namazını kesmek için bir ateş aleviyle Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in üzerine atılan, Allah'ın onu rezil edip Resûlullah'ı ona muktedir kıldığı ifrit hadisi de böyledir; nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:
5861. Metin
«لولا دعوة أخي سليمان ﵇ لأصبح مربوطاً بسارية المسجد يتلعب به ولدان أهل
«Kardeşim Süleyman aleyhisselâm'ın duası olmasaydı, sabahleyin mescidin direklerinden birine bağlanmış olurdu da Medine ehlinin çocukları
5862. Metin
المدينة» قال أبو حيان: إلا أن رؤيتهم في الصور نادرة كما أن الملائكة ﵈ تبدو في صور كحديث جبريل ﵇.
onunla oynardı». Ebû Hayyân şöyle demiştir: Ancak onların sûretlerde görülmesi nadirdir; tıpkı Cibrîl aleyhisselâm hadisinde olduğu gibi meleklerin —onlara selam olsun— birtakım sûretlerde görünmesi gibi.
5863. Metin
ولما جعل أمارتهم في ولاية الشيطان عدم الإيمان، عطف على ذلك أمارة أخرى فقال: {وإذا فعلوا فاحشة} أي أمراً بالغاً في القبح كالشرك وكشف العورة في الطواف {قالوا} معللين لارتكابهم إياها {وجدنا عليها} أي فاحشة {آباءنا} ولما كانت هذه العلة ظاهراً عارها بيناً عوارها، ضموا إليها افتراء ما يصلح للعلية، فقالوا معبرين بالاسم الأعظم غير محتشمين من جلاله وعظمته وكماله: {والله أمرنا بها} .
Onların şeytanın velayetinde oluşlarının alametini imansızlık kılınca, buna başka bir alameti atfederek şöyle buyurdu: {وَإِذَا فَعَلُوا فَاحِشَةً} “Bir hayasızlık/kötülük yaptıkları zaman”; yani şirk ve tavafta avret yerini açmak gibi son derece çirkin bir iş, {قَالُوا} “derler ki:”; bunu işlemelerini gerekçelendirerek, {وَجَدْنَا عَلَيْهَا} “üzerinde bulduk”; yani o hayasızlık üzerinde, {آبَاءَنَا} “babalarımızı”. Bu gerekçenin utancı aşikâr, ayıbı besbelli olduğu için, buna gerekçe olmaya elverişli bir iftira daha eklediler ve O'nun celalinden, azametinden ve kemalinden hayâ etmeyerek İsm-i A'zam ile ifade edip şöyle dediler: {وَاللَّهُ أَمَرَنَا بِهَا} “bunu bize Allah emretti”.
5864. Metin
ولما كانت العلة الأولى ملغاة، وكان العلم ببطلانها بديهياً، لأن من المعلوم أنهم لو وجدوهم على سفه في تحصيل المال ما تابعوهم؛ أعرض عنها إشارة إلى ذلك، وأمر بالجواب عن الثانية التي هي افتراء على الملك الأعلى مع ادعائهم أنهم أبعد الناس عن مطلق الكذب وأشدهم تحرياً بقوله: {قل إن الله} أي الذي له الكمال كله {لا يأمر بالفحشاء} أي بشيء من هذا الجنس.
İlk gerekçe hükümsüz olup bâtıllığını bilmek apaçık (bedîhî) olduğundan —zira mal kazanmada babalarını bir sefihlik üzerinde bulsalardı onlara uymazlardı—, buna işaret ederek ondan yüz çevirdi ve yalanın her türlüsünden en uzak ve [doğruluğu] en çok araştıran kimseler olduklarını iddia etmelerine rağmen Yüce Hükümran'a bir iftira olan ikinci iddiaya şu buyruğuyla cevap verilmesini emretti: {قُلْ إِنَّ اللَّهَ} “De ki: Şüphesiz Allah”; yani bütün kemal sıfatlarına sahip olan [Allah], {لَا يَأْمُرُ بِالْفَحْشَاءِ} “hayasızlığı emretmez”; yani bu cinsten hiçbir şeyi.
5865. Metin
ولما كان الكذب قبيحاً في نفسه وهو عندهم أقبح القبيح مطلقاً، فكيف به على كبير منهم فكيف إذا كان على أعظم العظماء! قال منكراً عليهم موبخاً لهم مهدداً: {أتقولون على الله} أي الذي له جميع العظمة {ما لا تعلمون*} لأنكم لم تسمعوا ذلك عن الله بلا واسطة ولا نقل إليكم بطريق صحيح عن نبي من الأنبياء ﵈، وفيه
Yalan bizzat çirkin olup onların nezdinde de mutlak olarak çirkinlerin en çirkini kabul edildiğinden —kaldı ki kendi büyüklerine yalan isnat etmek nasıl olur, hele en büyüklerin En Büyüğü'ne olunca nasıl olur!— onları kınayarak, azarlayarak ve tehdit ederek şöyle buyurdu: {أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّهِ} “Allah hakkında söylüyor musunuz?”; yani bütün azamete sahip olan Allah hakkında, {مَا لَا تَعْلَمُونَ} “bilmediğiniz şeyleri”; çünkü siz bunu vasıtasız olarak Allah'tan işitmediniz ve peygamberlerden —onlara selam olsun— herhangi bir peygamberden sahih bir yolla size nakledilmedi. Bunda
5866. Metin
تهديد شديد على الجهل والقول على الله بالظن.
cehalete ve Allah hakkında zanna dayanarak konuşmaya yönelik şiddetli bir tehdit vardır.
5867. Metin
لما كان تعليلهم بأمر الله مقتضياً لأنه إذا أمر بشيء أتبع، أمره أن يبلغهم أمره الذي جاء به دليل العقل مؤيداً بجازم النقل فقال: {قل} أي لهؤلاء الذين نابذوا الشرع والعرف {أمر ربي} المحسن إليّ بالتكليف بمحاسن الأعمال، التي تدعو إليها الهمم العوال {بالقسط} وهو الأمر الوسط بين ما فحش في الإفراط صاعداً عن الحد، وفي التفريط هابطاً منه؛ ولما كان التقدير: فأقسطوا اتباعاً لما أمر به، أو كان القسط مصدراً ينحل إلى: أن أقسطوا، عطف عليه {وأقيموا وجوهكم} مخلصين غير مرتكبين لشيء من الجور {عند كل مسجد} أي مكان ووقت وحال يصلح السجود فيه، ولا يتقيدن أحد بمكان ولا زمان بأن يقول وقد أدركته الصلاة: أذهب فأصلي في مسجدي {وادعوه} عند ذلك كله دعاء عبادة {مخلصين له الدين*} أي لا تشركوا به شيئاً.
Allah'ın emrini gerekçe göstermeleri, O bir şey emrettiğinde uyulmasını gerektirdiğinden, aklî delilin kesin nakille desteklenerek getirdiği emrini onlara tebliğ etmesini emredip şöyle buyurdu: {قُلْ} “De ki:”; yani şeriatı ve örfü bir kenara atan bu kimselere, {أَمَرَ رَبِّي} “Rabbim emretti”; yüce gayelerin davet ettiği güzel amellerle mükellef kılarak bana ihsanda bulunan [Rabbim], {بِالْقِسْطِ} “adaleti”; bu da haddi aşarak ifratta ve haddin altına düşerek tefritte çirkinleşen durumlar arasındaki orta yoldur. Takdir "O'nun emrettiğine uyarak adaletli davranın" şeklinde olduğundan yahut kist (adalet) "adaletli davranın" anlamına çözülen bir masdar olduğundan, buna şunu atfetti: {وَأَقِيمُوا وُجُوهَكُمْ} “ve yüzlerinizi doğrultun”; hiçbir haksızlığa sapmaksızın ihlasla yönelerek, {عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ} “her mescitte”; yani secde etmeye elverişli her mekânda, vakitte ve hâlde. Namaz vakti girdiğinde hiç kimse "Gideyim de kendi mescidimde kılayım" diyerek mekân ve zamanla kayıtlanmasın. {وَادْعُوهُ} “ve O'na dua edin”; bütün bunların yanında ibadet duasıyla, {مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ} “dini yalnız O'na has kılarak”; yani O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın.
5868. Metin
ولما كان المعنى: فإن من لم يفعل ذلك عذبه بعد إعادته له بعد الموت، ترجمه مستدلاً عليه بقوله معللاً: {كما بدأكم} أي في النشأة الأولى فأنتم تبتدئون نعيدكم بعد الموت فأنتم {تعودون*} حال كونكم فريقين: {فريقاً هدى} أي خلق الهداية في قلوبهم فحق لهم ثواب الهداية {وفريقاً} أضل، ثم فسر أضل - لأنه واجب التقدير بالنصب - بقوله: {حق} أي ثبت ووجب {عليهم الضلالة} أي لأنه أضلهم فيحشرون على ما كانو عليه في الدنيا من الأديان، والأبدان، وقد تبين أن ههنا
Mana "Bunu yapmayan kimseye ölümden sonra onu yeniden dirilttikten sonra azap eder" şeklinde olunca, buna gerekçeli olarak delil getirerek şöyle buyurdu: {كَمَا بَدَأَكُمْ} “Sizi ilk baştan yarattığı gibi”; yani ilk yaratılışta siz var edildiğiniz gibi, ölümden sonra sizi tekrar diriltiriz de siz {تَعُودُونَ} “döneceksiniz”; iki fırka hâlinde olarak: {فَرِيقًا هَدَىٰ} “Bir topluluğa hidayet etti”; yani kalplerinde hidayeti yarattı da hidayet sevabını hak ettiler; {وَفَرِيقًا} “bir topluluğa da”; saptırdı. Sonra nasb ile takdir edilmesi vacip olan "saptırdı" fiilini şu buyruğuyla tefsir etti: {حَقَّ} “hak oldu”; yani sabit ve vacip oldu, {عَلَيْهِمُ الضَّلَالَةُ} “üzerlerine sapıklık”; yani onları saptırdığı için. Böylece dünyada üzerinde bulundukları dinler ve bedenler üzere haşrolunurlar. Anlaşıldı ki burada
5869. Metin
احتباكين: أثبت في أولهما بدا دليلاً على حذف يعيد وذكر تعودون دليلاً على حذف تبتدئون، وأثبت في الثاني هدى دليلاً على حذف أضل وذكر حقوق الضلالة دليلاً على حذف حقوق الهدى.
iki ihtibâk sanatı vardır: Birincisinde "yarattı" fiilini zikredip "yeniden yaratır" fiilinin hazfedildiğine delil kılmış, "döneceksiniz" ifadesini zikredip "başlarsınız/var edilirsiniz" ifadesinin hazfedildiğine delil kılmıştır. İkincisinde ise "hidayet etti" fiilini zikredip "saptırdı" fiilinin hazfedildiğine delil kılmış, sapıklığın hak olmasını zikredip hidayetin hak olmasının hazfedildiğine delil kılmıştır.
5870. Metin
ولما كرر سبحانه ذكر البعث كما تدعو إليه الحكمة في تقرير ما ينكره المخاطب تأنيساً له به وكسراً لشوكته وإيهاناً لقوته وقمعاً لسورته إلى أن ختم بما هو أدل عليه مما قبل من قوله ومنها تخرجون {فلنسئلن الذين أرسل إليهم} [الأعراف: ٦] علل ما ختم به هذا الدليل من حقوق الضلالة أي وجوبها أي وجوب وبالها عليهم بقوله: {إنهم اتخذوا} أي كلفوا أنفسهم ضد ما دعتهم إليه الفطرة الأولى بأن أخذوا {الشياطين أولياء} أي أقرباء وأنصاراً {من دون الله} أي الملك الأعلى الذي لا مثل له {ويحسبون} أي والحال أنهم يظنون بقلة عقولهم {أنهم مهتدون*} فأشار بذلك إلى أنهم استحقوا النكال لأنهم قنعوا في الأصول - التي يجب فيها الابتهال ألى القطع - بالظنون.
Yüce Allah, muhatabın inkâr ettiği şeyi pekiştirmede hikmetin gerektirdiği üzere, onu buna alıştırmak, gücünü kırmak, kuvvetini zayıflatmak ve taşkınlığını bastırmak için yeniden dirilişin zikrini tekrarlayıp durdu; nihayet {وَمِنْهَا تُخْرَجُونَ} “ve oradan çıkarılacaksınız” buyruğundan önceki {فَلَنَسْأَلَنَّ الَّذِينَ أُرْسِلَ إِلَيْهِمْ} “Elbette kendilerine peygamber gönderilenlere soracağız” [el-A'râf: 6] buyruğu gibi buna daha açık delalet eden bir ifadeyle son verince; bu delilin sonunda yer alan sapıklığın hak olmasını, yani vebalinin onların üzerine vacip kılınmasını şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إِنَّهُمُ اتَّخَذُوا} “Çünkü onlar edindiler”; yani ilk fıtratın kendilerini davet ettiği şeyin zıddına kendilerini zorlayarak tuttular, {الشَّيَاطِينَ أَوْلِيَاءَ} “şeytanları dostlar”; yani yakınlar ve yardımcılar, {مِن دُونِ اللَّهِ} “Allah'ı bırakıp”; yani benzeri olmayan Yüce Hükümran'ı bırakıp, {وَيَحْسَبُونَ} “ve sanıyorlar”; akıllarının kıtlığı sebebiyle zannediyorlar ki, {أَنَّهُم مُّهْتَدُونَ} “kendileri doğru yoldadırlar”. Böylece kesin bilgiye ulaşmak için çaba sarf edilmesi vacip olan inanç esaslarında zanna kanaat ettikleri için cezayı hak ettiklerine işaret etti.
5871. Metin
ولما أمر سبحانه بالقسط وبإقامة الوجه عند كل مسجد، أمرهم بما ينبغي عند تلك الإقامة من ستر العورة الذي تقدم الحث عليه وبيان فحش الهتك وسوء أثره معبراً عنه بلفظ الزينة ترغيباً فيه وإذناً في الزينة وبياناً لأنها ليس مما يتورع عنه لقوله ﷺ «إن الله يحب إذا بسط على عبد رزقه أن يرى أثر نعمته عليه» رواه أحمد والترمذي
Yüce Allah adaleti ve her mescitte yüzü doğrultmayı emredince, bu yöneliş esnasında gereken avret yerlerini örtmeyi de onlara emretti —ki daha önce buna teşvik edilmiş, açılmanın çirkinliği ve kötü etkisi beyan edilmişti—; buna teşvik etmek, süslenmeye izin vermek ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in «Şüphesiz Allah, bir kula rızkını genişlettiği zaman nimetinin eserini onun üzerinde görmeyi sever» buyruğu sebebiyle sakınılacak bir şey olmadığını açıklamak üzere bunu ziynet lafzıyla ifade etti (bunu Ahmed, Tirmizî
5872. Metin
وابن منيع عن أبي هريرة رضى الله عنه، وأتبع ذلك أعظم ما ينبغي لابن آدم أن يعتبر فيه القسط من المأكل والمشرب فقال مكرراً النداء استعطافاً وإظهاراً لعظيم الإشفاق وتذكيراً بقصة أبيهم آدم ﵇ التي أخرجته من الجنة مع كونه صفي الله ليشتد الحذر: {يا بني آدم} أي الذي زيناه فغره الشيطان ثم وقيناه شره بما أنعمنا عليه به من حسن التوبة وعظيم الرغبة {خذوا زينتكم} أي التي تقدم التعبير عنها بالريش لستر العورة والتجمل عند الاجتماع للعبادة {عند كل مسجد} وأكد ذلك كونُهم كانوا قد شرعوا أن غير الحمس يطوفون عراة.
ve İbn Menî', Ebû Hüreyre radıyallâhu anh'tan rivayet etmiştir). Bunun peşinden Âdemoğlunun yeme ve içmede adaleti gözetmesi gereken en mühim hususu getirdi; şefkat göstermek, büyük merhametini izhar etmek ve sakınmaları artsın diye Allah'ın seçkin kulu olmasına rağmen cennetten çıkaran babaları Âdem aleyhisselâm'ın kıssasını hatırlatmak üzere nidayı tekrarlayarak şöyle buyurdu: {يَا بَنِي آدَمَ} “Ey Âdemoğulları!”; yani süslediğimiz, şeytanın aldattığı, sonra da güzel bir tövbe ve büyük bir yöneliş bahşederek şerrinden koruduğumuz zatın [evlatları]! {خُذُوا زِينَتَكُمْ} “Ziynetinizi takının”; yani ibadet için toplanıldığında avreti örtmek ve güzelleşmek üzere daha önce tüy/süs (rîş) lafzıyla ifade edilen şeyi [alın], {عِندَ كُلِّ مَسْجِدٍ} “her mescitte”. Humus (Kureyş ve müttefikleri) dışındakilerin çıplak tavaf etmelerini bir kural hâline getirmiş olmaları da bunu pekiştirmektedir.
5873. Metin
ولما امر بكسوة الظاهر بالثياب لن صحة الصلاة متوقفة عليها، أمر بكسوة الباطن بالطعام والشراب لتوقف القدرة عادة عليها فقال: {وكلوا واشربوا} وحسَّن ذلك أن بعضهم كان يتدين في الحج بالتضييق في ذلك.
Namazın sıhhati ona bağlı olduğu için zahirin elbiseyle örtülmesini emredince, âdete göre güç ve kuvvet ona bağlı olduğu için bâtının yiyecek ve içecekle beslenmesini emrederek: {وَكُلُوا وَاشْرَبُوا} “yiyin için” buyurdu. Bunu güzelleştiren husus ise, bazılarının hacda bu hususta kendilerini sıkarak bunu bir dindarlık saymalarıydı.
5874. Metin
ولما أمر بالملبس والمطعم، نهى عن الاعتداء فيهما فقال: {ولا تسرفوا} بوضع شيء من ذلك فيما لا يكون أحق مواضعه ولو بالزيادة على المعاء، ومن ذلك أن يتبع السنة في الشرب فيسير لأن العكر يرسب في الإناء فربما أذى من شربه، ولذلك نهى عن النفس في الإناء لأنه ربما أنتن فعافته النفس، وأما الطعام فليحسن إناءه والأصابع لنيل البركة وهو أنظف، ثم علل ذلك بقوله: {إنه لا يحب المسرفين*}
Giyim ve kuşamı, yeme ve içmeyi emredince, bunlarda haddi aşmayı yasaklayarak şöyle buyurdu: {وَلَا تُسْرِفُوا} “fakat israf etmeyin”; bunlardan herhangi birini en layık olmayan yerine koymak suretiyle —midenin/bağırsağın kapasitesinden fazlasını almakla olsa bile—. Bu kabilden olarak içmede sünnete uyulmalı ve yavaş içilmelidir; çünkü tortu kabın dibine çöker ve içeni incitebilir. Bu sebeple kabın içine nefes vermek yasaklanmıştır; zira kap kokabilir ve nefis ondan tiksinir. Yemeğe gelince, berekete nail olmak için kabı ve parmakları iyice sıyırmalıdır; bu aynı zamanda daha temizdir. Sonra bunu şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفِينَ} “Çünkü O, israf edenleri sevmez”;
5875. Metin
أي لا يكرمهم، ولا شك أن من لا يحبه لا يحصل له شيء من الخير فيحيط به كل شر، ومن جملة السرف الأكل في جميع البطن، والاقتصاد الاقتصار على الثلث كما قال النبي ﷺ
yani onlara ikramda bulunmaz. Şüphe yok ki O'nun sevmediği kimseye hiçbir hayır ulaşmaz ve her türlü şer onu kuşatır. İsraf cümlesinden biri de karnın tamamını dolduracak şekilde yemektir; iktisat ise Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in buyurduğu gibi üçte birle yetinmektir:
5876. Metin
«حسب ابن آدم لقيمات يقمن صلبة فإن كان لا بد فثلث للطعام وثلث للشراب وثلث للنفس» و «وما ملأ ابن آدم وعاء شراً من بطن» و «الكافر يأكل في سبعة أمعاء والمؤمن يأكل في معى واحد» أخرجه البخاري عن ابن عمر رضى الله عنهما، قال الأطباء، الأمعاء سبعة، فالمعنى حينئذ أن الكافر يأكل شعباً فيملأ الأمعاء السبعة، والمؤمن يأكل تقوتاً فيأكل في معى واحد، وذلك سبع بطنه، وإليه الإشارة بلقيمات، فإن لم يكن ففي معاءين وشيء وهوالثلث - والله أعلم - وسبب الاية أنهم كانوا يطرحون ثيابهم إذا أرادوا الطواف، يقولون: لا نطوف في ثياب إذ بتنا فيها، ونتعرى منها لنتعرى من الذنوب إلا الحمس وهم قريش ومن ولده، وكانوا لا يأكلون من الطعام إلا قوتاً ولا يأكلون دسماً، فقال المسلمون: يارسول الله! فنحن أحق أن نفعل ذلك - فأنزلت.
«Âdemoğluna belini doğrultacak birkaç lokma yeter. Şayet mutlaka yemesi gerekiyorsa üçte biri yemeğe, üçte biri içeceğe, üçte biri de nefesine [ayrılsın]», «Âdemoğlu karnından daha şerli bir kap doldurmamıştır» ve «Kâfir yedi bağırsakla yer, mümin ise tek bir bağırsakla yer» (Buhârî, İbn Ömer radıyallâhu anhümâ'dan rivayet etmiştir). Tabipler bağırsakların yedi tane olduğunu söylemişlerdir; bu durumda mana: Kâfir doymak bilmez bir arzuyla yer de yedi bağırsağını doldurur; mümin ise sadece gıdalanmak için yer de tek bir bağırsakla yer; bu da karnının yedide biridir ve 'birkaç lokma' sözüyle buna işaret edilmiştir. Şayet böyle olmazsa iki bağırsak ve biraz fazlasıyla yer ki bu da üçte birdir —en doğrusunu Allah bilir—. Ayetin nüzul sebebi şudur: Müşrikler tavaf etmek istediklerinde elbiselerini çıkarıp atar ve: "İçinde günah işlediğimiz elbiselerle tavaf etmeyiz; günahlardan soyunduğumuz gibi elbiselerden de soyunuruz" derlerdi; ancak Humus (Kureyş ve onlardan doğanlar) müstesnaydı. Bir de yiyecekten sadece az bir azık yer, yağlı şeyler yemezlerdi. Müslümanlar: "Ey Allah'ın Resûlü! Biz bunu yapmaya daha layığız" deyince bu ayet indirildi.
5877. Metin
ولما كان من المعلوم أن ما كانوا ألفوه واتخذوه ديناً يستعظمون تركه، لأن الشيطان يوسوس لهم بأنه توسع الدنيا، والتوسع
Alışageldikleri ve din edindikleri şeyleri terk etmeyi büyük bir mesele sayacakları bilindiğinden —çünkü şeytan onlara bunun dünyada genişlik olduğunu ve dünyada genişliğin
5878. Metin
فيها مما ينبغي الزهد فيه كما دعا إليه كثير من الآيات، أكد سبحانه الإذن في ذلك بالإنكار على من حرمه، فقال منكراً عليهم إعلاماً بأن الزهد الممدوح ما كان مع صحة الاعتقاد في الحلال والحرام، وأما ما كان مع تبديل شيء من الدين بتحليل حرام أو عكسه فهو مذموم: {قل} منكراً موبخاً {من حرم زينة الله} أي الملك الذي لا أمر لأحد معه {التي أخرج لعباده} أي ليتمتعوا بها من الثياب والمعادن وغيرها.
pek çok ayetin çağırdığı üzere zühd gösterilmesi gereken şeylerden olduğunu fısıldamaktaydı—; Yüce Allah bunu haram kılanları kınayarak buna izin verildiğini pekiştirdi. Övülen zühdün helal ve haram hususunda sahih bir itikatla birlikte olan zühd olduğunu, haramı helal kılmak veya aksini yapmak suretiyle dinden bir şeyi değiştirmekle olan zühdün ise yerildiğini bildirmek üzere onları kınayarak şöyle buyurdu: {قُلْ} “De ki:”; kınayarak ve azarlayarak, {مَنْ حَرَّمَ زِينَةَ اللَّهِ} “Allah'ın ziynetini kim haram kıldı?”; yani beraberinde hiç kimsenin hükmünün geçmediği Hükümran olan Allah'ın, {الَّتِي أَخْرَجَ لِعِبَادِهِ} “kulları için çıkardığı”; yani elbiselerden, madenlerden ve diğer şeylerden faydalansınlar diye [çıkardığı].
5879. Metin
ولما ذكر الملابس التي هي شرط في صحة العبادة على وجه عم غيرها من المراكب وغيرها، أتبعها المآكل والمشارب فقال: {والطيبات} أي من الحلال المستلذ {من الرزق} كالبحائر والسوائب ونحوها؛ ولما كان معنى الإنكار: لم يحرمها من يعتبر تحريمه بل أحلها، وكان ربما غلا في الدين غال تمسكاً بالآيات المنفرة عن الدينا المهونة لشأنها مطلقاً فضلاً عن زينة وطيبات الرزق، قال مستأنفاً لجواب من يقول: لمن؟ : {قل هي} أي الزينة والطيبات {للذين آمنوا} وعبر بهذه العبارة ولم يقل: ولغيرهم، تنبيهاً على أنها لهم بالاصالة {في الحياة الدنيا} وأما الكفار فهم تابعون لهم في التمتع بها وإن كانت لهم أكثر، فهي غير خالصة لهم وهي للذين آمنوا {خالصة} أي لا يشاركهم فيها أحد، هذا على قراءة نافع بالرفع، والتقدير على قراءة غيره: حال كونها خالصة {يوم القيامة} وفي هذا تأكيد لما مضى من إحلالها بعد تأكيد ومحو الشكوك، وداعية للتأمل في الفصل بين المقامين لبيان أن الزهد المأمور به
İbadetin sıhhatinde şart olan giyecekleri binekler ve diğerlerini de kapsayacak şekilde zikredince, peşinden yiyecek ve içecekleri getirerek şöyle buyurdu: {وَالطَّيِّبَاتِ} “ve temiz olanları”; yani helal ve lezzetli olanları, {مِنَ الرِّزْقِ} “rızıktan”; bahîre, sâibe ve benzeri şeyler gibi. Kınamanın manası "Haram kılması muteber olan kimse bunları haram kılmamış, bilakis helal kılmıştır" şeklinde olduğundan ve dinde aşırıya kaçan bir kimsenin ziynet ve temiz rızıklar şöyle dursun dünyadan mutlak olarak soğutan ve onun değerini düşüren ayetlere tutunarak aşırılığa düşmesi muhtemel bulunduğundan; "Kimin içindir?" diyen kimsenin cevabına yeni bir cümleyle başlayarak şöyle buyurdu: {قُلْ هِيَ} “De ki: Onlar”; yani ziynet ve temiz rızıklar, {لِلَّذِينَ آمَنُوا} “iman edenler içindir”; bunların aslında onlar için olduğuna dikkat çekmek üzere "başkaları içindir de" demeyip bu ifadeyi kullandı, {فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “dünya hayatında”. Kâfirlere gelince, her ne kadar dünyada onlara daha çok verilse de bunlardan faydalanmada müminlere tabidirler; dolayısıyla onlar için katışıksız değildir; müminler için ise {خَالِصَةً} “katışıksız olarak”; yani onda hiç kimse kendilerine ortak olmaksızın —bu, Nâfi' kıraatinde merfû okunuşa göredir; diğerlerinin kıraatinde ise takdir 'katışıksız oldukları hâlde' şeklindedir—, {يَوْمَ الْقِيَامَةِ} “kıyamet gününde”. Bunda, onların helal kılındığına dair geçen hükmün tekit üstüne tekit ile pekiştirilmesi, şüphelerin silinmesi ve emredilen zühdün
5880. Metin
إنما هو بالقلب بمعنى أنه لا يكون للدنيا عنده قدر ولا له إليها التفات ولا هي أكبر همه، وأما كونها ينتفع بها فيما أذن الله فيه وهي محقورة غير مهتم بها فذلك من المحاسن.
ancak kalple olduğunu —yani onun yanında dünyanın bir değerinin olmaması, ona iltifat etmemesi ve onun en büyük gayesi olmaması manasında olduğunu; Allah'ın izin verdiği hususlarda dünyadan hakir görülerek ve ona gönül bağlanmaksızın faydalanılmasının ise güzel hasletlerden olduğunu— beyan etmek üzere iki makam arasındaki farkı tefekküre bir davet vardır.
5881. Metin
ولما كان هذا المعنى من دقائق المعاني ونفائس المباني، أتبعه تعالى قوله جواباً لمن يقول: إن هذا التفصيل فائق فهل يفصل غيره هكذا؟ {كذلك} أي مثل هذا التفصيل البديع {نفصل الآيات} أي نبين أحكامها ونميز بعض المشبهات من بعض {لقوم يعلمون*} أي لهم ملكة وقابلية للعلم ليتوصلوا به إلى الاعتقاد الحق والعمل الصالح.
Bu mana ince manalardan ve kıymetli yapılardan olunca, Yüce Allah "Bu tafsilat üstündür; başkası da böyle tafsil edilir mi?" diyen kimseye cevap olarak buyruğunu peşinden getirdi: {كَذَلِكَ} “İşte böylece”; yani bu eşsiz tafsilat gibi, {نُفَصِّلُ الآيَاتِ} “ayetleri açıklıyoruz”; yani hükümlerini beyan ediyor ve bazı benzer şeyleri birbirinden ayırt ediyoruz, {لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ} “bilen bir kavim için”; yani hak inanca ve salih amele kendisiyle ulaşsınlar diye ilim için bir melekeye ve kabiliyete sahip olan [bir kavim için].