Tevbe

Bikâî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

6823. Metin

(سورة التوبة)

(Tevbe Suresi)

6824. Metin

مقصودها معاداة من أعرض عما دعت إليه السورة الماضية من اتباع الداعي إلى

Bu surenin maksadı; önceki surenin davet ettiği, tevhidinde Allah’a ve O'nun rızasına uygun olan şeylere davet eden kimseye uymaktan

6825. Metin

الله في توحيده وأتباع ما يرضيه، وموالاة من أقبل عليه، وأدل ما فيها على الإبلاغ في هذا المقصد فصة المحلفين فإنهم - لاعترافهم بالتخلف عن الداعي بغير عذر في غزوة تبوك المحتمل على وجه بعيد منهم ﵃ للاعراض بالقلب - هجروا، وأعرض عنهم بكل اعتبار حتى بالكلام، فذلك معنى تسميتها بالتوبة، وهو يدل على البراءة لأن البراءة منهم ٠ بهجرانهم حتى رد السلام، كان سبب التوبة، فهو من إطلاق المسبب على السبب وتسميتها براءة واضح أيضا فيما ذكر من مقصودها، وكذا الفاضحة لأن من افتضح كان أهلا للبراءة منه، والبحوث لأنه لا يبحث إلا عن حال البغيض، والمبعثرة هو المنفرة والمثبرة والحفارة والمخزية والمهلكة والمشردةة والمدمدمة والمنكلة لأنه لا يبعثر إلا حال وكذا بعده، والمشردة عظيمة المناسبة مع ذلك عظيمة المناسبة مع ذلك لما أشارت إليه الأنفال في) فشرد بهم من خلفهم ْ [الأنفال: ٥٧] وسورة العذاب أيضا واضحة في مقصودها، وكذا المقشقشة لأنهم قالوا: إن معناه

yüz çevirenlere düşmanlık etmek ve O'na yönelenleri dost edinmektir. Bu maksada ulaştırma hususunda surenin en açık delili, geride kalanların (muhallefîn) kıssasıdır. Çünkü onlar -Tebük Gazvesi'nde mazeretsiz olarak davetçiden geri kalmayı itiraf etmeleri sebebiyle, ki bu durum kendilerinden radıyallâhu anhüm kalben yüz çevirme gibi uzak bir ihtimal taşısa da- terk edilmişler ve konuşma dâhil her bakımdan kendilerinden yüz çevrilmiştir. İşte bu sureye Tevbe adının verilmesinin anlamı budur. Bu da beraate (ilişiğin kesilmesine) delalet eder; çünkü selamın alınmamasına varıncaya kadar onları terk etmek suretiyle kendilerinden beri olunması, tevbenin sebebi olmuştur. Dolayısıyla bu, müsebbebin (sonucun) sebebe ıtlak edilmesi kabilindendir. Sureye Beraat adının verilmesi de zikredilen maksadı açısından gayet açıktır. Aynı şekilde el-Fâdiha (rezil eden) ismi de böyledir; çünkü rezil olan kimse, kendisinden beri olunmaya layıktır. el-Buhûs (araştıran) ismi de böyledir; zira ancak buğzedilen kimsenin durumu derinlemesine araştırılır. el-Müba'sire (ortaya döken), el-Müneffire (nefret ettiren), el-Müsbire (helak eden), el-Haffâre (kazıp çıkaran), el-Muhziye (rüsvay eden), el-Mühlike (helak eden), el-Müşerride (dağıtan), el-Müdemdime (kökünü kazıyan) ve el-Münekkile (ibretlik ceza veren) isimleri de böyledir; çünkü ancak [kötü] bir durum ortaya dökülür; sonraki isimler de bu kabildendir. el-Müşerride isminin bununla ve Enfâl Suresi'ndeki {فشرد بهم من خلفهم} “Onlarla arkalarındakileri de darmadağın et” [Enfâl: 57] ayetinin işaret ettiği hususla çok kuvvetli bir münasebeti vardır. Sûretü'l-Azâb (azap suresi) ismi de maksadı açısından açıktır. Keza el-Mukaşkışe (şifaya kavuşturan/arındıran) ismi de böyledir; çünkü onlar bunun anlamının,

6826. Metin

المبرئة من النفاق، من تقشقشت قروحه، إذا تقشرت للبرء، وتوجيهه أن من عرف أن الله برئ منه ورسوله والمؤمنون لأمر فهو جدير بأن يرجع عن ذلك الأمر

münafıklıktan arındıran demek olduğunu söylemişlerdir. Bu kelime, yaranın iyileşmek üzere kabuk bağlayıp soyulması anlamına gelen “tekaşkaşet kurûhuhû” ifadesinden gelir. Bunun açıklaması şudur: Kim bir meseleden ötürü Allah’ın, Resûlü’nün ve müminlerin kendisinden beri olduğunu bilirse, o meseleden dönmeye layık ve mecbur olur.

6827. Metin

، وعندي أيضا أنه مضاعف القش الذي معناه الجمع، لأنها جمعت أصناف المنافقين وأحوالهم وعليه خرج ما في وصف أبي جهم بن حذيفة لمن أراد نكاحها: أخاف عليك قشقاشته، أي تتبعه لمذاق الأمور، أخذا من القش الذي هو تطلب المأكول من هنا هنا وها هنا، أو عصاه التي هي غاية ذلك، ومادة قش ومقلوبها شق ةمضاعفهما قشقش وشقشق تدور على الجمع وتلازمه الفرقة فإنه لا يجتمع إلا ما كان مفرقا ولا يفرق إلا ما كان مجتمعا، وقد اقتسم هذان المثالان المعنيين إلا قليلا، فقش القوم: صلحوا وأحبوا بعد الهزال يجمع اللحم، والرجل: أكل من ها هنا ولف ما قدر عليه مما على الخوان، واضح في ذلك،

Bana göre bu kelime aynı zamanda toplamak anlamına gelen “el-kaşş” (القش) kökünün müzaafıdır (şeddeli hâlidir); çünkü bu sure münafıkların sınıflarını ve hallerini toplamıştır. Ebû Cehm b. Huzeyfe ile evlenmek isteyen kadına onun hakkında yapılan vasıflandırmadaki “Senin hakkında onun kaşkâşesinden korkarım” sözü de buna dayanır; yani onun işlerin içyüzünü derinlemesine araştırmasından, oradan buradan yiyecek arayıp toplamak demek olan “el-kaşş”tan veya bu işin nihai aleti olan sopasından kinayedir. “Kaşş” kökü, onun tersi olan “şakk” ve her ikisinin müzaafı olan “kaşkaş” ile “şakşak” kelimeleri hep toplama manası etrafında döner; buna ayrılma (fırkat) manası da eşlik eder. Zira ancak dağınık olan şeyler bir araya getirilir ve ancak bir arada olan şeyler birbirinden ayrılır. Bu iki kelime kalıbı, pek azı müstesna olmak üzere bu iki anlamı paylaşmıştır. Nitekim “kaşşa'l-kavm” dendiğinde: Zayıflıktan sonra et toplayarak iyileştiler ve toparlandılar; “ve'r-racül” dendiğinde ise: Adam oradan buradan yedi ve sofrada bulunan şeylerden gücünün yettiğini toplayıp devşirdi demektir ki bu husus gayet açıktır.

6828. Metin

وأفشوا وانفشوا - إذا انطلقوا فجفلوا ومروا ذاهبين - وقد انقشوا إذا مروا وذهبوا مسرعين لاجتماعهم في ذلك وجمعهم ما قدروا عليه من متاعهم، والقش والإقشاش: طلب المأكول من ها هنا وها هنا لجمعه، والقشة - بالكسر: القردة كأنها لجمعها ما رأت مما يؤكل في فيها، والصبية الصغيرة الجثة التي لا تكاد تثبت كأنها

“Efşû” ve “infeşû” [veya “enkaşû”] kelimeleri; çekip gittikleri, ürküp kaçtıkları ve süratle geçip gittikleri durumlar için kullanılır. “İnkaşû” ise, bu hareketteki birliktelikleri ve eşyalarından güçlerinin yettiğini toplayıp bir araya getirmeleri sebebiyle süratle geçip gittiklerinde söylenir. “el-Kaşş” ve “el-ikşâş”: Toplamak maksadıyla oradan buradan yiyecek aramak demektir. Esre ile “el-Kışşe” (القِشّة): Dişi maymundur; sanki yenilecek ne görürse ağzında topladığı için böyle denmiştir. Bir de yerinde duramayan ufak tefek kız çocuğuna denir; sanki

6829. Metin

لاجتماعها في نفسها، وكذا القشيش: الصغير من الصبيان، ودويبة كالجعل إما لاجتماعها في نفسها أو لجمعها القاذورات، والقشيش كأمير: الفقاطة لأنها بجمعها اللقاطون، وصوت جلد الحية يحك بعضها ببعض، لأنه لا يكون إلا عند التثني والتجمع، وقش من الجدري: برئ منه كتقشقش يصلح أن يكون من الفرقة لآنه فارقه، ومن الجمع لأن البرء جمعه كله فأزاله، ويمكن أن تكون همزته للإزالة، وتقششت القروح وتقشقشت - إذا تقشرت للبرء، إما من الجمع لاجتماع القوى للصحة، وإما من الفرقة والزوال، وكذا تقشقش البعير - إذا برئ من الجرب، ويقال: قششهم بكلامه - إذا تكلم بقبيح الكلام وآذاهم، أي لجمعه همومهم على بغضه أو معايبهم، وكذا قش الشيء: جمعه بيده حتى يتحات، أي قشره جميعه، فهو يصلح للفرقة والجمع، وقش: مشى مشى المهزول أي اضطرب، وهو يوجب الإسراع والتثني فيصلح للجمع ةالفرقة، وقش: أكل مما يلقيه الناس على المزابل أو أكل كسر الصدقة، لأن ذلك غاية في الجمع، وقش النبات: يبس، فاستحق أن يمجع، والقش: ردئ التمر كالدقل ونحوه لأنه، يجمع في نفسه، والدلو

kendi bünyesinde toplanıp büzüldüğü içindir. Aynı şekilde “el-kışîş”: Küçük çocuklara ve pislik böceğine benzer küçük bir hayvana denir; ya kendi içine büzüldüğü ya da pislikleri topladığı için bu adı almıştır. Emîr vezninde “el-kaşîş”: Döküntü toplayıcıların bir araya getirdiği hurma döküntüleridir (lukâta). Bir de yılanın derisinin birbirine sürtünürken çıkardığı sestir; çünkü bu ses ancak bükülüp kıvrılarak toplandığında çıkar. “Kaşşa mine'l-cederî”: Çiçek hastalığından iyileşti demektir ki “tekaşkaşe” gibidir; bu, hastalığın kendisinden ayrılması yönüyle ayrılma (fırkat) manasından sayılabileceği gibi, şifanın bütün hastalığı toplayıp büsbütün gidermesi yönüyle toplama (cem) manasından da sayılabilir. Buradaki hemzenin izale (giderme) için olması da mümkündür. “Tekaşşaşeti'l-kurûhu ve tekaşkaşet”: Yaraların iyileşmek üzere kabuk bağlayıp soyulmasıdır; bu ya sıhhat bulmak için kuvvetlerin toplanması manasından ya da ayrılma ve zeval bulma manasındandır. Aynı şekilde devenin uyuzdan kurtulup iyileşmesine “tekaşkaşe'l-ba‘îr” denir. “Kaşşehüm bi-kelâmihî” denilir ki; çirkin sözler söyleyip onları incittiğinde söylenir, yani onların hüzünlerini kendisine buğzetmek üzere topladığı veya ayıplarını ortaya döktüğü için böyledir. Keza “kaşşa'ş-şey'e”: Bir şeyi dökülüp ufalanıncaya kadar eliyle topladı, yani onun tamamını soyup döktü demektir; dolayısıyla bu hem ayrılma hem de toplama anlamına elverişlidir. “Kaşşa”: Zayıf kimse gibi yalpalayarak yürüdü demektir ki bu da hızlanmayı ve bükülmeyi gerektirir, böylece hem toplama hem ayrılmaya uygun olur. “Kaşşa”: İnsanların çöplüklere attığı şeylerden veya sadaka kırıntılarından yedi demektir; çünkü bu, toplamada son noktadır. “Kaşşa'n-nebât”: Bitki kurudu ve böylece toplanmayı hak etti demektir. “el-Kaşş”: Kötü cins hurma (dekıl vb.) demektir; çünkü kendi içine büzülür. “ed-Delv” (kova) kelimesi de,

6830. Metin

الضخم لكثرة ما يجمع، وفي الحديث) قل يا أيها الكافرون (و) قل هو الله أحد (المقشقشان، أي المبرئتان من الشرك لما في الحديث: اقرأ) قل يا أيها الكافرون (عند منامك فإنها براءة من الشرك، فالمعنى أنهما تجمعان كل شركط ونفاق دقيق أو جليل فتنزيلاته، والقشقشة يحكى بها الصوت قبل الهدير في محض الشقشقة قبل أن نرعد بالهدير، لأن مبادئ صوت الهدير زائد الضخامة، فكأنه جامع، فكذا ما يحكيه، والقشقاشة: العصا، لجمعها ما يراد بها أو لأنها يقشر عنها لحاؤها كما يقشر جلد الحية وأما مقلوبة فيقال فيه: شقة: صدعة أي فرقة، وقال الخليل: الصدع ربما كان في أحد الوجهين غير نافذ، والشق لا يكون إلا نافذا، وشق ناب البعير: طلع، لأنه فرق اللحم،

içinde çok su topladığı için büyük kovaya denir. Hadiste: “Kâfirûn ve İhlâs sureleri el-Mukaşkışatân’dır (şirki temizleyip arındıran iki suredir)” buyrulmuştur; zira hadiste: “Uykun geldiğinde {قل يا أيها الكافرون} suresini oku, çünkü o şirkten berî olmaktır” denilmiştir. Buradaki mana, bu iki surenin ince veya kalın her türlü şirk ve nifakı toplayıp tamamen ortadan kaldırmasıdır. “el-Kaşkaşe”, devenin kükremesinden önceki şakşakası esnasında, henüz gürlemeden önce çıkardığı sesi taklit etmek için kullanılır; çünkü kükreme sesinin başlangıcı son derece gürdür, sanki toplayıcıdır, onu hikâye eden ses de böyledir. “el-Kaşkâşe”: Sopadır; zira kendisiyle hedeflenen şeyi toplar veya yılanın derisinin soyulduğu gibi kabuğu soyulduğu için bu adı almıştır. Bu kelimenin tersine gelince; “Şakkahû: Onu yardı, yani ayırdı” denilir. Halil demiştir ki: “Sad‘” (çatlak) bazen iki taraftan birinde olup diğerine geçmeyebilir, “şakk” (yarık) ise mutlaka boydan boya geçer. “Şakka nâbu'l-ba‘îr”: Devenin azı dişi eti yarıp çıktı demektir.

6831. Metin

وشق العصا: فرق باثنيتين وفرق بين الجماعة، وشق عليه الأمر: صعب ففرق نفسه، وشق عليه: أوقعه في مشقة، وشق بصر المحتضر: نظر إلى شيء لا يرتد إليه طرفه، لأنه لتصويبه إلى جهة واحدة مفترق من بقية الجهات، والشق واحد الشقوق، والصبح لأنه يفرق جيش الظلام، وجوبة ما بين الشفرين من جهاز المرأة، والتفريق ومنه شق عصا المسلمين، واستكالة البرق إلى وسط السماء من غير أن يأخذ يمينا وشمالا لأنه يشق السحاب مستقيما كما يشق اللوح والعصا، - بالكسر: الجانب لأنه مفارق للجانب الآخر،

“Şakka'l-asâ”: Birliği ikiye bölüp ayırdı, cemaatin arasını açtı demektir. “Şakka aleyhi'l-emru”: İş ona ağır geldi ve iç dünyasını darmadağın etti demektir. “Şakka aleyhi”: Onu meşakkate ve sıkıntıya soktu demektir. “Şakka basaru'l-muhtadari”: Ölüm döşeğindeki kimsenin gözü dikildi, göz kapağı bir daha geri dönmeyecek şekilde bir şeye baktı demektir; çünkü gözün tek bir yöne kilitlenmesi diğer cihetlerden ayrılması demektir. “eş-Şakk”: Yarıkların tekilidir. Aynı zamanda karanlık ordusunu yarıp ayırdığı için sabah vaktidir. Kadın cinsel organındaki iki dudak arasındaki açıklıktır. Ayırmak manasındadır; Müslümanların birliğini parçalamak anlamına gelen “şakku asâ'l-müslimîn” ifadesi de buradan gelir. Şimşeğin sağa sola sapmadan göğün ortasına kadar dosdoğru uzanmasıdır; çünkü tahtayı ve sopayı yarar gibi bulutu dosdoğru yarar. Esre ile “eş-Şıkk”: Taraf ve yön demektir, çünkü diğer taraftan ayrılmıştır.

6832. Metin

واسم لما نظرت إليه لأنه في جانب واحد، وجنس من أجناس الجن لأنه فرقة منهم، ومن كل شيء نصفه - ويفتح - ويفتح، والمال بيني وبينك شق الشعرة - ويفتح: نصفان سواء، والشقة - بالكسر: شظية من لوح، ومن العصا والثوب وغيره ما شق مستطيلا، والشقية: ضرب من الجماع كأنه على شق واحد، والشقة بالضم والكسر: البعد والناحية يقصدها المسافرؤ، والسفر البعيد، وكله واضح في الفرقة، والمشقة أيضا لأنها تأخذ أحد شقى النفش، والفرس البعيد ما بين الفروج والطويل، كأن أجزاءه تفرقت فطال ضد ما تقدم في الصبية الصغيرة، والأشق أيضا: العجل إذا استحكم كأنه لما تأهل من شق الأرض بالحراثة، وكل ما اشتق نصفين، والشقيقة كسفينة: الفرجة بين الجبلين تنبت العشب، لأنها فرقت بين الجبلين وفرقت عشبها بين ملتم أرضها، والمطر، الوابل المتسع لأن الغيم نشقق عنه، ومن البرق ما نتشر من الأفق لأنه يشق السحاب، ووجع يأخذ نصف الرأس والوجه، وشقائق النعمان معروف سميت لحمرتها تشبيها بشقيقة البرق، كذا قالوا، وعندي أنها سميت لتفرق أوراقها وتصفقها فكأنها مشققة مع التجمع، والشقاق كغراب: تشقق يصيب أرساغ الدواب - والشقشقة بالكسر: شيء كالرثة يخرجه البعير من فيه إذا هاج، كأنه بشق حلقه فيخرج ويوجب هديره الذي يشق

Baktığın şeyin adıdır, çünkü o tek bir taraftadır. Cin kabilelerinden bir türdür, çünkü onlardan ayrılmış bir gruptur. Her şeyin yarısıdır -üstünle (şakk) de okunur-. “el-Mâlü beynî ve beyneke şıkku'ş-şa‘reti” -üstünle de okunur-: Mal aramızda kıl payı gibi eşit iki yarıdır demektir. Esre ile “eş-Şıkka”: Tahtadan bir kıymık veya sopadan, elbiseden vb. şeylerden uzunlamasına yarılan parçadır. “eş-Şıkıyye”: Sanki tek bir yan üzerine yapılan bir tür cinsel ilişkidir. Ötre ve esre ile “eş-Şukka / eş-Şıkka”: Yolcunun yöneldiği uzaklık ve menzil, ayrıca uzak yolculuktur; bunların hepsi ayrılık manasında açıktır. “el-Meşakka” (meşakkat) da böyledir; zira nefsin iki yanından birini alıp zorlar. Bacaklarının arası açık ve uzun olan ata da denir; sanki uzuvları birbirinden ayrılıp uzamış gibidir, bu da küçük kız çocuğundaki büzülmenin zıddıdır. “el-Eşakk”: İyice gelişip güçlenen buzağıdır; sanki toprağı çift sürerek yarmaya ehil hale geldiği için böyle denmiştir. İki parçaya yarılan her şeye de denir. Sefîne vezninde “eş-Şakîka”: Ot bitiren iki dağ arasındaki yarıktır; zira iki dağı birbirinden ayırmış ve otunu birleşen arazisi arasında bölüştürmüştür. Bulutun kendisinden yarıldığı geniş ve sağanak yağmura denir. Şimşekten ufukta yayılan kısma denir, çünkü bulutu yarar. Başın ve yüzün yarısını tutan ağrıya (migren) denir. “Şakâiku'n-nu‘mân” (gelincik çiçeği) meşhurdur; kırmızılığından ötürü şimşeğin yarığına benzetilerek bu adı almıştır, böyle demişlerdir. Bana göre ise yapraklarının birbirinden ayrılması ve dalgalanması sebebiyle bu ismi almıştır; sanki toplu haldeyken yarılmış gibidir. Gurâb vezninde “eş-Şukâk”: Hayvanların bileklerinde meydana gelen yarıklardır. Esre ile “eş-Şıkşıkah”: Devenin kızıştığı zaman ağzından çıkardığı ciğer benzeri bir organdır; sanki boğazını yararak dışarı çıkar ve ses çıkarmak için boşluğunun kapanmasını yaran gürlemesine sebep olur.

6833. Metin

انطباق تجويفه ليصوت، ومنه شقشق الفحل: هذر، والعصفور: صوت، وشقق الكلام: أخرجه أحسن مخرج، وشقق الحطب: فرق كل واحدة باثنتين أو أكثر، وانشقت العصا: تفرق الأمر، والاشتقاق: أخذ شق الشيء والأخذ في الكلام وفي الخصومة يمينا وشمالا مع ترك القصد، لأنه يشق جهات المعاني، وه أيضا أخذ الكلمة من الكلمة، فكأنه فرق بين أجزائها، وهذا أخي وشق نفسي وشقيقي كأنه يشق نسبه من نسبه أو كأنه شقه منه، وهذه السورة آخر سورة نزلت روى البخاري في التفسير وغيره من صحيحه عن البراء ﵁ قال: آخر آية نزلت) يستفتونك قل الله يفتيكم في الكلالة (وآخر سورة نزلت براءة.

Erkek devenin köpürüp ses çıkarmasına “şakşaka'l-fahl”, serçenin ötmesine “şakşaka'l-usfûr” buradan gelir. “Şakkaka'l-kelâm”: Sözü en güzel mahrecinden çıkardı demektir. “Şakkaka'l-hatab”: Odunu ikişer veya daha fazla parçaya ayırdı demektir. “İnşakkati'l-asâ”: Birlik bozuldu, iş darmadağın oldu demektir. “el-İştikâk”: Bir şeyin bir parçasını almak, sözde ve tartışmada doğru istikameti terk ederek sağa sola sapmaktır; çünkü bu durum manaların yönlerini parçalar. Aynı zamanda bir kelimeyi diğer bir kelimeden türetmektir; sanki onun cüzlerini birbirinden ayırmış gibi olur. “Bu benim kardeşim, öz canımın yarısı (şıkku nefsî) ve öz kardeşimdir (şakîkî)” sözü de sanki nesebini onun nesebinden yarmış veya onu kendisinden bir parça kılmış gibidir. Bu sure nüzul bakımından en son suredir. Buhârî, Sahîh'inin Tefsir ve diğer bölümlerinde Berâ radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet etmiştir: En son inen ayet {يستفتونك قل الله يفتيكم في الكلالة} “Senden fetva istiyorlar. De ki: Allah size kelâle hakkında fetva veriyor...” ayetidir; en son inen sure ise Beraat (Tevbe) suresidir.

6834. Metin

ولما كانت مناسبة أولها - الداعي إلى البراءة مم ن يخشى نقضه - لآخر الأنفال المبين لمن يصلح للولاية المختتم بشمول العلم في حد عظيم من الظهور مع ما تقدم من بيان مناسبة آخر الأعراف لأول الأنفال، قدمت الأنفال مع قصرها على براءة مع طولها واشتباه أمرها على الصحابة في كونها سورة مستقلة أو بعض سورة كما قدمت آل عمران

Bu surenin -anlaşmayı bozmasından korkulan kimselerden beri olmayı emreden- baş tarafının, Enfâl Suresi'nin -velayete kimin layık olduğunu beyan eden ve ilmin her şeyi kuşatmasıyla son bulan- son kısmına uygunluğu, A'râf'ın sonunun Enfâl'in başına uygunluğuna dair daha önce geçen beyanla birlikte son derece açık olduğundan; Enfâl Suresi kısa olmasına rağmen, uzun olmasına ve sahabe nezdinde bağımsız bir sure mi yoksa bir surenin parçası mı olduğu hususunda müphemlik bulunmasına rağmen Beraat suresinin önüne geçirilmiştir. Nitekim Âl-i İmrân Suresi de

6835. Metin

مع قصرها على النساء لمثل ذلك من المناسبة، فكان ما ذكر في براءة من البراءة والتولي شرحا لآخر الأنفال، روى الإمام أحمد يفي المسند وأبو داود في السنن والترمذي في الجامع وحسنه وابن ماجه وابن حبان في صحيحه وإسحاق بن راهويه وأبو يعلى والبزار والبيهق يوالإمام أبو محمد إسحاق بن إبراهيم البستس القاضي في تفسيره - بسند الترمذي والبيهقي - والإمام أبو جعفر النحاس بغير سند عن ابن عباس ﵄ قال: قلت لعثمان بن عفان ﵁: ما حملكم على أن عندتم إلى الأنفال وهي من المثاني وإلى براءة وهي من المئين فقرنتم بينهما ولم تكتبوا بينهما سطرا بسم الله الرحمن الرحيم ووضعتموهما في السبع الطول؟ ما حملكم على ذلك؟ فقال عثمان ﵁: كان رسول الله ﷺ مما - وقال الستي: ربما - يأتي عليه الزمان وهو تنزل عليه السور ذوات العدد، فكان إذا نزل عليه الشيء دعا بعض من كان يكتب فيقول: ضعوا هذه الآيات في السورة التي يذكر فيها كذا وكذا، وكانت الأنفال من أوائل ما نزل بالمدينة، وكانت براءة من آخر القرآن نزولا، وكانت فصتها شبيهة بقصتها، فظننت أنها منها، فقبض رسول الله ﷺ ولم يبين لنا أنها منها، قال النحاس: وذهب عني أ، أسأله عنعا، فمن أجل ذلك قرنت بينهما

kısa olmasına rağmen aynı türden bir münasebet sebebiyle Nisâ Suresi'nin önüne geçirilmiştir. Dolayısıyla Beraat Suresi'nde zikredilen beri olma ve dost edinme hususları, Enfâl Suresi'nin sonunun bir açıklaması mahiyetindedir. İmam Ahmed Müsned'de, Ebû Dâvûd Sünen'de, Tirmizî el-Câmi‘de -ve hadisi hasen görmüştür-, İbn Mâce, İbn Hibbân Sahîh'inde, İshak b. Râhûye, Ebû Ya'lâ, Bezzâr, Beyhakî ve İmam Ebû Muhammed İshak b. İbrâhîm el-Büstî el-Kâdî tefsirinde -Tirmizî ve Beyhakî'nin senediyle-, İmam Ebû Ca'fer en-Nahhâs ise senetsiz olarak İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan şöyle rivayet etmişlerdir: Osman b. Affân radıyallâhu anh'a dedim ki: “Sizi, mesânîden olan Enfâl ile miîn'den (yüzlüklerden) olan Beraat'e yönelip ikisini peş peşe getirmeye, aralarına ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ satırını yazmamaya ve bunları yedi uzun sure (es-Seb'u't-tıvâl) arasına koymaya sevk eden sebep neydi? Sizi buna ne sevk etti?” Bunun üzerine Osman radıyallâhu anh şöyle dedi: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in üzerine öyle zamanlar gelirdi ki -Büstî: ‘Bazen’ demiştir- kendisine çok sayıda ayet ihtiva eden sureler inerdi. Kendisine bir şey indiğinde, vahiy kâtiplerinden bazılarını çağırır ve: ‘Bu ayetleri içinde şu ve şu hususların zikredildiği surenin içine koyun’ derdi. Enfâl, Medine'de ilk inen surelerdendi; Beraat ise Kur'an'ın nüzul bakımından en sonlarındandı. Beraat'in kıssası Enfâl'in kıssasına benziyordu, ben de onun bir parçası olduğunu zannettim. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ise onun Enfâl'den bir parça olup olmadığını bize açıklamadan vefat etti.” Nahhâs dedi ki: “Bunu ona sormak aklımdan çıkmıştı. İşte bundan dolayı ikisini birbirine bitiştirdim

6836. Metin

ولم أكتب بينهما سطر) بسم الله الرحمن الرحيم (فوضعتها في السبع الطول - زاد ابن راهويه: وكانتا تدعيان القرينتين - انتهى. فبين أنهما اشتبها عليه وأنه وضعهما في الطول لمناسبتهما لها على تقدير كونها سورة واحدجة، قال في القاموس: والسبع الطول - كصرد - من البقرة إلى الأعراف، والسابعة سورة يونس أو الأنفال وبراءة جميعا لأنهما سورة واحدة - انتهى. وقال في الكشاف: وقيل: سورة الأنفال والتوية سورة واحدة كلتاهما نزلت في القتال تعدان اتلسابعة من الطول ةبعدها المئون، وهذا قول ظاهر لأنهما معا مائتان وست فهما بمنزلة سورة واحدة، وقال بعضهم: هما سورتان فتركت بينهما فرجة لقول من يقول: هما سورتان، وتركت " بسم "

ve aralarına {بسم الله الرحمن الرحيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” satırını yazmadım ve onu yedi uzun sure arasına koydum.” -İbn Râhûye şu ziyadeyi yaptı: “Bu iki sureye ‘el-Karînetân’ (birbirine bitişik iki sure) denilirdi”- [rivayet] bitti. Böylece [Osman], bu iki surenin kendisine kapalı geldiğini ve tek bir sure olmaları takdiri üzerine uzun surelere uygunluğu sebebiyle onları Tıvâl arasına koyduğunu açıklamış oldu. Kâmûs'ta şöyle denilmiştir: “es-Seb'u't-Tıvâl -surad gibi [fual vezninde]-: Bakara'dan A'râf'a kadar olan surelerdir. Yedincisi ise Yûnus suresidir veya tek bir sure sayıldıkları için Enfâl ile Beraat'in her ikisidir.” -bitti-. Keşşâf'ta şöyle demiştir: “Denildi ki: Enfâl ve Tevbe sureleri tek bir suredir; ikisi de savaş hakkında inmiştir, Tıvâl'ın yedincisi sayılırlar ve onlardan sonra Miûn (yüzlük sureler) gelir. Bu açık bir görüştür; çünkü ikisi birlikte iki yüz altı ayettir ve tek bir sure hükmündedirler. Bazıları ise şöyle demiştir: Bunlar iki ayrı suredir; ‘iki suredir’ diyenlerin görüşü sebebiyle aralarında bir boşluk bırakılmış, ‘tek bir suredir’ diyenlerin görüşü sebebiyle de besmele

6837. Metin

لقول من يقول: هما سورة واحدة. انتهى. وعن أبي كعب ﵁ أنه قال: إنما توهموا ذلك لأن في الأنفال ذكر العهود، وفي براءة نبذ العهود، ووضعت إحداهما بجنب الأخرى، والمراد بالمثاني هنا ما دون المئين وفوق المفصل، قال أبو عبيد الهروي: قيل لها مثاني لأن المئين جعلت مبادئ والتي تليها مثاني - انتهى. والأحسن كون ذلك بالنسبة إلى اغلمفصل من وجهين: الأول أن المفصل أول لقب جامع للسور باعتبار القصر وفوقه المثاني ثم المئون ثم الطول، فالمثاني ثانية له حقيقة، وما هي ثانية للمئين إلا أن ألفينا البداءة بالطول

bırakılmıştır.” [Keşşâf'tan nakil] bitti. Übey b. Ka'b radıyallâhu anh'tan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Onlar bunu sadece Enfâl'de ahitlerin zikri, Beraat'te ise ahitlerin bozulup atılması bulunduğu ve biri diğerinin yanına konduğu için böyle zannettiler.” Burada 'Mesânî'den murat; Miîn'in (yüzlüklerin) altında, Mufassal'ın üstünde olan surelerdir. Ebû Ubeyd el-Herevî şöyle demiştir: “Onlara Mesânî denilmiştir; çünkü Miîn başlangıç kılınmış, onları takip edenler ise Mesânî (ikinciler) yapılmıştır.” -bitti-. Bunun Mufassal'a nispetle olması iki yönden daha güzeldir: Birincisi; Mufassal, kısalık bakımından surelerin ilk kapsamlı unvanıdır, onun üstünde Mesânî, sonra Miîn, sonra Tıvâl gelir. Dolayısıyla Mesânî hakikatte onun ikincisidir; şayet başlangıcı diğer uçtan, yani Tıvâl'den yapmazsak Miîn'in ikincisi değildir.

6838. Metin

من الطرف الآخر، الثاني أنها لما زادت على المفصل كانت قسمة السورة منها في ركعتين من الصلاة كقراءة سورتين من المفصل فكانت مثاني لتثنيتها في مجموع الصلاة باعتبار قراءة بعضها في كل من الركعتين، قال أبو جعفر النحاس: قال أبو إسحاق: جدثني بعض أصحابنا عن صاحبنا محمد بن يزيد أنه قال: لم تكتب في أولها بسم الله، وعن ابن عباس ﵄ قال: سألت عليا ﵁: لم تكتب " بسم الله الرحمن الرحيم " ها هنا؟ قال: لأن بسم الله الرحمن الرحيم " أمان - انتهى. وبهذا أخذ الإمام أبو القاسم الشاطبي في قصيدته حيث قال:

İkincisi; bu sureler Mufassal'dan daha uzun olduğu için, bunlardan bir surenin namazın iki rekatına bölünmesi Mufassal'dan iki sure okumak gibiydi; dolayısıyla her iki rekatta bir kısmının okunması itibarıyla namazın tamamında ikiye katlandığı (tesniye edildiği) için Mesânî olmuştur. Ebû Ca'fer en-Nahhâs dedi ki: Ebû İshak şöyle dedi: Bazı arkadaşlarımız bize arkadaşımız Muhammed b. Yezîd'den onun şöyle dediğini rivayet etti: ‘Surenin başında Bismillâh yazılmadı.’ İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Ali radıyallâhu anh'a: ‘Neden buraya Bismillâhirrahmânirrahîm yazılmadı?’ diye sordum. O da: ‘Çünkü Bismillâhirrahmânirrahîm bir güvencedir (amandır)’ dedi.” -bitti-. İmam Ebü'l-Kâsım eş-Şâtıbî kasidesinde bu görüşü esas alarak şöyle demiştir:

6839. Metin

ومهما تصلها أو بدأت براءة

İster onu [önceki sureye] bağla, ister Beraat ile başla,

6840. Metin

تنزيلها بالسيف لست مبسملا

Kılıçla indirildiği için besmele çekecek değilsin.

6841. Metin

وقال في الكشاف: وسئل ابن عيينة فقال: اسن الله سلام وأمان، فلا يكتب في النبذ والمحاربة، قال الله تعالى) ولا تقولوا لمن ألقى إليكم السلام لست مؤمنا) [النساء: ٩٤] قيل: فإن النبي ﷺ قد كتب إلى أهل الحرب " بسم الله الرحمن الرحيم " قال: إنما ذلك ابتداء، يدعوهم

Keşşâf'ta şöyle demiştir: İbn Uyeyne'ye sorulduğunda o şöyle demiştir: “Allah'ın ismi selam ve emandır; ahitlerin bozulduğu ve savaş ilan edildiği durumlarda yazılmaz. Nitekim Allah Teâlâ: {ولا تقولوا لمن ألقى إليكم السلام لست مؤمنا} “Size selam verene ‘Sen mümin değilsin’ demeyin” [Nisâ: 94] buyurmuştur. Kendisine: ‘Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem harp ehline “Bismillâhirrahmânirrahîm” diye yazmıştır?’ denilince; o şöyle demiştir: ‘O ancak başlangıçta idi; onları davet ediyordu

6842. Metin

ولم ينبذ إليهم، ألا تراه يقول " سلام على من اتبع الهدى " فمن دعى إلى الله فأجاب ودعى إلى الجزية فأجاب فقد اتبع الهدى، وأما النبذ فإنما هو البراءة واللعنة - انتى. ولا يعارض هذا خبر ابن عباس عن عثمان ﵄، بل هو شبيه لما نزلت من غير بسملة للمعنى المذكور، اشتبه أمرها على الصحابة رضوان الهل عليهم، ولم يقع سؤال عنها حتى توفي رسول الله ﷺ ، فكانت موافقتهم للسور في تسميتها باسم يخصها دليلا على أنها سورة برأسها، ومخلفتهعم في ترك إنزال البسملة في أولها مع احتمال أنها تركت للمعنى المذكور أو لغيره دليلا على أنها بعض سورة، فقد روى أبو داود والحاكم في المستدرك عن ابن عباس ﵄ قال: كان النبي ﷺ لا يعرف فصل السورة - وفي رواية: لا يعلم انقضاء السورة

ve henüz ahitleri bozup atmamıştı. Görmez misin ki o: “Hidayete uyanlara selam olsun” diyordu. Kim Allah'a davet edilir de icabet ederse veya cizyeye davet edilir de kabul ederse hidayete uymuş olur. Ahdi bozup atmak ise ancak beri olmak ve lanet etmektir.’” -bitti-. Bu durum, İbn Abbâs'ın Osman radıyallâhu anhümâ'dan yaptığı rivayetle çelişmez; bilakis bu sure zikredilen manadan ötürü besmelesiz indiğinde, onun durumu sahabe rıdvânullâhi aleyhim'e kapalı geldi ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem vefat edene kadar bu hususta bir soru sorulmadı. Sahabenin bu sureyi diğer sureler gibi kendine has bir isimle isimlendirmeleri onun müstakil bir sure olduğuna delil teşkil ederken; surenin başında besmelenin indirilmemiş olmasıyla -ki zikredilen manadan veya başka bir sebepten ötürü bırakılmış olma ihtimaliyle birlikte- diğer surelerden farklılık arz etmesi de onun bir surenin parçası olduğuna delil olmuştur. Nitekim Ebû Dâvûd ve Müstedrek'te Hâkim, İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan şöyle rivayet etmişlerdir: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem surenin ayrıldığını bilmezdi -bir rivayette: surenin bittiğini bilmezdi-

6843. Metin

حتى ينزل عليه) بسم الله الرحمن الرحيم (قال الحافظ أبو شامة: هذا حديث حسن وللحاكم في المستدرك أيضا عن ابن عباس رضي الله عنهعما قال: كان المسلمون لا يعلمون انقضاؤء السورة حتى ينزل ": بسم الله الرحمن الرحيم " فلما نزل علم أن السورة قد انقضت فلما اشتبه أمرها تركوا كتابة البسملة في أولها وفصلوها عن الأنفال قليلا - والله الموفق. هذا وقد مضى بيان تشابه فصتيهما في أول الأنفال وأثناء الأعراف إجمالا، وأما تفصيلا فلما

ta ki kendisine {بسم الله الرحمن الرحيم} “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” inene kadar. Hâfız Ebû Şâme dedi ki: Bu hasen bir hadistir. Müstedrek'te Hâkim'in yine İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan rivayetine göre o şöyle demiştir: Müslümanlar, “Bismillâhirrahmânirrahîm” inene kadar surenin bittiğini bilmezlerdi. O indiğinde surenin bittiği anlaşılırdı. Durumları müphem kalınca başında besmele yazmayı terk ettiler ve onu Enfâl'den az bir miktar ayırdılar. -Tevfik Allah'tandır-. Bu iki surenin kıssalarının benzerliği Enfâl'in başında ve A'râf'ın ortasında icmali olarak geçmişti; tafsilatına gelince:

6844. Metin

في كل منهما من نبذ العهد إلى من خيف نقضه، وأن المسجد الحرام لا يصلح لولايته إلا المتقون، وأن المشركين نجس لا صلاحية فيهم لقربانه، وأن قلة حزب الله لا تضرهم إذا لزموا دعائم النصر الخمس وكثرتهم لا تغنيهم إذا حصل في ثباتهم لبس، والحث على الجهاد في غيبر موضع، وضمان الغنى كما أشار إليه في الأنفال بقوله) لهم درجات عند ربهم ومغفرة ورزق كريم) [الأنفال: ٤] وذك أحكام الصدقات التي هي من وادي الغنائم، وعد أصناف كل، والأمر بالإنفاق المشار إليه في الإنفاق وغيره كما فعلوا في مال التجارة الذي أرصدوه حتى به على غزوة أحد المشار إليهفي الأنفال بقوله)) والذين كفروا ينفقون أموالهم) [الأتفال: ٧٣] أي بالتناصر في الأنفال وغيره كما فعلوا في مال التجارة الذي أرصدوه حتى استعانوا به على غزوة أحد المشار إليه بآية) إن الذين كفروا ينفقون أموالهم) [الأنفال: ٣٦] مع آية) إلا تفعلوه) [الأنفال: ٤٩] والأمر الجامع للكل أنهما معا في بيان حال النبي ﷺ في أول أمره وأثنائه ومنتهاه، وقال الإمام أبو جعفر بن الزبير في كتابه: اتصالها بالأنفال أوضح من أن يتكلف بتوجيهه حتى أن شدة المشابهة والالتئام - مع أن الشارع ﵇ لم يكن بين انفصالهما - أوجب أن لا يفصل بينهما [) بسم الله الرحمن الرحيم (، وذلك أن الأنفال قد تضمنت الأمر بالقتال) وقاتلوهم حتى لا تكون فتنة) [الأنفال: ٣٩] وبين أحكام الفرار من الزحف وحكم النسبة المطلوب فيها بالثبوت ولحوق التأثيم للفار

Her iki surede de ahdi bozmasından korkulan kimseye ahdin bozulup atılması, Mescid-i Harâm'ın yönetimine ancak takva sahiplerinin layık olduğu, müşriklerin pislik olduğu ve oraya yaklaşmaya ehil olmadıkları, Allah'ın taraftarlarının azlığının -zaferin beş esasına sarıldıkları takdirde- onlara zarar vermeyeceği, sebatlarında bir tereddüt meydana geldiğinde ise çokluklarının kendilerine bir fayda sağlamayacağı, birçok yerde cihada teşvik, Enfâl'de {لهم درجات عند ربهم ومغفرة ورزق كريم} “Rableri katında onlar için dereceler, bağışlanma ve cömertçe verilmiş bir rızık vardır” [Enfâl: 4] buyruğuyla işaret edildiği gibi zenginlik teminatı, ganimetler kabilinden olan sadaka hükümleri ve her birinin sınıflarının sayılması, Enfâl'de ve başka yerlerde işaret edilen infak emri -ki müşriklerin Uhud Gazvesi'nde yardım almak üzere biriktirdikleri ticaret mallarında yaptıkları gibi, nitekim Enfâl'deki {والذين كفروا ينفقون أموالهم} / {إن الذين كفروا ينفقون أموالهم} “Şüphesiz ki inkâr edenler mallarını harcarlar” [Enfâl: 36] ayetiyle ve {إلا تفعلوه} “Eğer bunu yapmazsanız...” [Enfâl: 73] ayetiyle yardımlaşma hususunda buna işaret edilmiştir- yer almaktadır. Hepsini toplayan asıl husus ise, her iki surenin birlikte Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in durumunu başlangıcında, ortasında ve nihayetinde beyan etmesidir. İmam Ebû Ca'fer b. ez-Zübeyr kitabında şöyle demiştir: “Bu surenin Enfâl ile irtibatı, açıklanması için külfete girilmeyecek kadar açıktır; hatta aralarındaki aşırı benzerlik ve uyum -Şâri‘ aleyhisselâm'ın ikisinin ayrılığını beyan etmemiş olmasıyla birlikte- aralarının ‘Bismillâhirrahmânirrahîm’ ile ayrılmamasını gerektirmiştir. Zira Enfâl Suresi {وقاتلوهم حتى لا تكون فتنة} “Fitne kalmayıncaya kadar onlarla savaşın” [Enfâl: 39] ayetiyle savaşı emretmiş; savaştan kaçmanın hükümlerini, kendisinde sebat istenen oran hükmünü, kaçan kimsenin günaha girmesini,

6845. Metin

وأنها على حكم الضعف وحكم الأسرى وحكم ولاية المؤمنين وما يدخل تحت هذه الولاية ومن يخرج عنها، ثم ذكر يفي السورة الأخرى حكم من عهد إليه من المشركين والبراءة منهم إذا لم يوفوا، وحكم من استجار منهم إلى ما يتعلق بهذا، وكله باب واحد، وأحكام متواردة على قصة واحدة، وهو تحرير حكم المخالف، فالتحمت السورتان

bunun zafiyet hükmüne göre olduğunu, esirlerin hükmünü, müminlerin velayeti hükmünü, bu velayetin altına nelerin girdiğini ve kimlerin bunun dışına çıktığını beyan etmiştir. Sonra diğer surede (Tevbe) kendileriyle ahit yapılan müşriklerin hükmünü, ahitlerini yerine getirmedikleri takdirde onlardan beri olmayı, onlardan eman dileyenin hükmünü ve buna bağlı meseleleri zikretmiştir. Bütün bunlar tek bir konudur ve tek bir kıssaya dair peş peşe gelen hükümlerdir; o da muhalifin hükmünün tespitidir. Böylece iki sure

6846. Metin

أعظم التحام، ثم عاد الكلام إلى حكم المنافقين وهتك أستارهم، انتهى. وأما تطابق آخر الأنفال مع أولها فقد ظهر مما مضى، وأيضا فلما ذكر في آخر التي قبلها أمر العهد تارة بنبذه إلى من خيفت خيانته كائنا من كان يفي قوله) فانبذ إليهم على سواء) [الأنفال: ٥٨] وتارة بالتمسك به عند الأمن من ذلك في وقه) إلا على قوم بينكم وبينهم ميثاق) [الأنفال: ٧٢] وبين من يصلح للموالاة ومن لا يصلح، وختمت بالإخبار بشمول علمه، ابت

en büyük bir kaynaşmayla birleşmiş, sonra söz münafıkların hükmüne ve onların perdelerinin yırtılmasına dönmüştür.” -[nakil] bitti-. Enfâl'in sonunun bu surenin başıyla tam uyumuna gelince, bu durum geçen açıklamalardan anlaşılmıştır. Ayrıca bir önceki surenin sonunda ahit meselesi; bazen {فانبذ إليهم على سواء} “Sen de aynı şekilde [ahdi] onlara at” [Enfâl: 58] ayetinde olduğu gibi kim olursa olsun hıyanetinden korkulan kimseye ahdi bozup atmakla, bazen de {إلا على قوم بينكم وبينهم ميثاق} “Ancak aranızda anlaşma bulunan bir kavim müstesnadır” [Enfâl: 72] ayetinde olduğu gibi bundan emin olunduğunda ahde sarılmakla zikredilmiş, kimin dost edinilmeye layık olduğu, kimin olmadığı beyan edilmiş ve O'nun ilminin her şeyi kuşattığı haberiyle son bulmuştur. İşte bu sure de

6847. Metin

ئت هذه السورة بالأمر بالنبذ إى ناس بأعيانهم نقضوا أو خيف منهم ذلك وذلك تصريح بما أفهمته آيات الموالاة في التي قبلها من أن إحدى الفرقتين لا تصلح لموالاة الأخرى فقال تعالى:

ahdi bizzat bozan veya kendilerinden bu durum beklenen belirli kimselere ahdin bozulup atılması emriyle başlamıştır. Bu da bir önceki suredeki velayet ayetlerinin hissettirdiği; iki fırkadan birinin diğerini dost edinmeye ehil olmadığı hakikatinin açık bir ifadesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:

6848. Metin

{براءة} أي عظيمة، ثم وصفها بقوله: {من} أي حاصلة واصلة من {الله} أي المحيط بصفات الكمال، فهو العالم بمن يستحق الولاية ومن يستحق البراءة {ورسوله} أي المتابع لأمره لعلمه به.

{براءة} “[Bu,] bir ültimatomdur (kesin bir ilişkisizleşmedir)”, yani büyük bir beraattir; sonra onu şu sözüyle nitelemiştir: {من} “...tarafından”, yani {الله} kemal sıfatlarını kuşatan, kimin velayete, kimin de ilişkisizleşmeye layık olduğunu en iyi bilen “Allah” tarafından ve {ورسوله} O'nun emrini bildiği için emrine tam uyan “ve O'nun Resûlü tarafından” meydana gelip ulaşmıştır.

6849. Metin

ولما كانوا قد توقفوا في الحديبية كلهم أو كثير منهم تارة في

Onlar Hudeybiye'de -tamamı veya birçoğu- bazen

6850. Metin

نفس العهد وتارة في التأخر عن الأمر بالحلق، ثم تابعوا في كل منهما، وكان الكفار بمحل البعد عن كل خير، أشار إلى ذلك بأداة الغاية، وجعل الرسول ﷺ مع الله إشارة إلى أنه لا يخالفه أصلاً، وأسندت المعاهدة إليهم إشارة إلى ذلك التوقف تحذيراً من أن يقع مثله، فقال مخبراً عن النبذ الموصوف: {إلى الذين عاهدتم} أي أوقعتم العهد بينكم وبينهم {من المشركين*} أي وإن كانت معاهدتكم لهم إنما كانت بإذن من الله ورسوله، فكما فعلتم المعاهدة بإذنهما فافعلوا النقض تبعاً لهما، ودل سياق الكلام وما حواه من بديع الانتظام أن العهد إنما هو لأجل المؤمنين، وأما الله ورسوله فغنيان عن ذلك، أما الله فبالغنى المطلق، وأما الرسول ﷺ فبالذي اختاره للرسالة لأنه ما فعل ذلك به إلا وهو قادر على نصره بسبب وبغير سبب، وعلم أن ذلك فيمن نقض أو قارب من قوله بعد {إلا الذين عاهدتم من المشركين ثم لم ينقصوكم شيئاً} - الآية؛ قال البغوي: لما خرج رسول الله ﷺ إلى تبوك كان المنافقون يرجفون الأراجيف، وجعل المشركون ينقضون عهوداً كانت بينهم وبين رسول الله ﷺ، فأمر الله بنقض عهودهم وذلك قوله تعالى {وإما تخافن من قوم خيانة فانبذ إليهم} [الأنفال: ٥٨] انتهى. وذكر ذلك ابن إسحاق وغيره، ولعله أطلق هنا ولم يقيد ممن خيف

ahdin bizzat kendisinde, bazen de tıraş olma emrinde gecikerek tereddüt etmiş, sonra her ikisinde de itaat etmişlerdi. Kâfirler ise her türlü hayırdan son derece uzak bir konumda bulundukları için, gaye edatıyla ({إلى}) buna işaret etti. Resûl'ü sallallâhu aleyhi ve sellem Allah ile birlikte zikretti; bu da onun O'na asla muhalefet etmeyeceğine bir işarettir. Bir benzerinin vuku bulmasından sakındırmak üzere, o tereddüde işaret etmek için antlaşma onlara isnat edildi ve nitelenen ahdi bozma ilanını haber vererek şöyle buyurdu: {إلى الذين عاهدتم} “Kendileriyle antlaşma yaptığınız kimselere”, yani aranızda sözleşme akdettiğiniz kimselere {من المشركين} “müşriklerden [olanlara bir bildiridir]”. Yani sizin onlarla antlaşma yapmanız Allah ve Resûlü'nün izniyle olmuştu; antlaşmayı onların izniyle yaptığınız gibi, ahdi bozmayı da onlara tabi olarak yapın. Sözün akışı ve ihtiva ettiği eşsiz intizam delalet etmektedir ki antlaşma ancak müminlerin menfaati içindir. Allah ve Resûlü ise bundan müstağnidir; Allah mutlak zenginliğiyle, Resûl sallallâhu aleyhi ve sellem ise kendisini elçiliğe seçen Zât vesilesiyle müstağnidir; zira O, Resûlü'nü ancak vesileli veya vesilesiz olarak zafere ulaştırmaya kadir olduğu için peygamber kılmıştır. Bu hükmün, ahdi bozan veya bozmaya yaklaşan kimseler hakkında olduğu, daha sonra gelen {إلا الذين عاهدتم من المشركين ثم لم ينقصوكم شيئاً} “Ancak kendileriyle antlaşma yaptığınız ve size hiçbir eksiklik yapmayan müşrikler müstesnadır” ayetinden anlaşılmıştır. Begavî demiştir ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Tebük'e çıktığında münafıklar asılsız haberler yayıyorlardı; müşrikler de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile aralarındaki antlaşmaları bozmaya başladılar. Bunun üzerine Allah onların antlaşmalarını bozmayı emretti; işte bu, Allah Teâlâ'nın: {وإما تخافن من قوم خيانة فانبذ إليهم} “Eğer bir kavmin hıyanetinden korkarsan, sen de [antlaşmayı] aynı şekilde onlara at” [Enfâl: 58] ayetidir. -bitti-. Bunu İbn İshak ve başkaları da zikretmiştir. Burada mutlak bırakılıp ahdi bozmasından korkulanlar şeklinde sınırlandırılmaması,

6851. Metin

نقضه ليكون ذلك أول السورة مؤذناً بأن الخيانة وهم بالنقض شأن أكثرهم ولا سيما مشركو قريش، وهم - لكون قريش رؤوس الناس والناس تبع لهم في الخير والشر - يستحقون أن يعبر عنهم بما يفهم الكل ومبنى هذه السورة على البراءة من المشركين والموالاة للمؤمنين الدال على إيمانهم طاعة الله بالصلاة والزكاة والجهاد لمن أمر بالبراءة منه قل أو كثر قرب أو بعد في المنشط والمكره والعسر واليسر.

surenin başının hıyanet ve ahdi bozma niyetinin onların çoğunun -özellikle de Kureyş müşriklerinin- adeti olduğunu hissettirmesi içindir. Kureyş insanların önderleri, diğer insanlar da hayırda ve şerde onlara tabi oldukları için, hepsi anlaşılacak bir ifadeyle onlardan bahsedilmeyi hak etmişlerdir. Bu surenin esası; müşriklerden berî olmak ve namaz, zekât ve ilişkisi kesilmesi emredilen kimselere karşı -az olsun çok olsun, yakın olsun uzak olsun, sevinçte ve kederde, zorlukta ve kolaylıkta- cihad ederek Allah'a itaat etmekle imanları sabit olan müminleri dost edinmek üzerine kuruludur.

6852. Metin

ولما كان ظاهر الحال وقت تكامل نزولها - وهو شوال أو ذو العقدة أو ذو الحجة سنة تسع بعد مرجع النبي ﷺ من تبوك - أن الحرب قد وضعت أوزارها وأطفئت نارهم ببسط الإسلام في الخاص والعام، وما بين اليمن والشام، وانتشار ألويته وأعلامه، وتأيد رئيسه وإمامه بقهر جيوش الكفار، وقصد الناس له بالاتباع من جميع الأمصار، أكد أمر الجهاد ومصادمة الأنداد في هذه السورة تأكيداً لم يؤكد في غيرها؛ ذكر الواقدي في أواخر غزوة تبوك كلاماً ثم قال: قالو: وقدم رسول الله صلى لله عليه وسلم المدينة - يعني من غزوة تبوك - في رمضان سنة تسع ثم قال: وجعل المسلمون يبيعون أسلحتهم ويقولون: قد انقطع الجهاد، فجعل القوي منهم يشتريها لفضل قوته، فبلغ ذلك رسول الله ﷺ فنهاهم عن ذلك وقال:

Bu surenin nüzulünün tamamlandığı vakit -ki Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in Tebük'ten dönüşünden sonraki dokuzuncu yılın Şevval, Zilkade veya Zilhicce ayıdır- durumun zahiri; savaşın ağırlıklarını bıraktığı, İslam'ın havas ve avam arasında, Yemen ile Şam arasında yayılmasıyla onların ateşinin söndüğü, sancaklarının ve bayraklarının dalgalandığı, önder ve imamının kâfir ordularını kahretmekle teyit edildiği ve bütün beldelerden insanların ona tabi olmak için akın ettiği yönünde olduğundan; bu surede cihad ve düşmanlarla çarpışma emri başka hiçbir surede tekit edilmediği kadar tekit edilmiştir. Vâkıdî, Tebük Gazvesi'nin sonlarında bir açıklamada bulunup şöyle demiştir: Dediler ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem -yani Tebük Gazvesi'nden- hicri dokuzuncu yılın Ramazan ayında Medine'ye geldi; sonra şöyle dedi: Müslümanlar silahlarını satmaya başladılar ve: ‘Artık cihad bitti’ dediler. Onlardan güçlü olanlar da güçlerinin fazlalığı sebebiyle silahları satın almaya başladı. Bu durum Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e ulaşınca onları bundan nehyetti ve şöyle buyurdu:

6853. Metin

«لا تزال عصابة

«Ümmetimden bir topluluk,

6854. Metin

من أمتي يجاهدون على الحق حتى يخرج الدجال» وإنما قلت: إن تكامل نزولها كان في شوال أو في ذي القعدة أو في ذي الحجة لأن البغوي نقل عن الزهري أن أولها نزل في شوال، وقال ابن إسحاق - ونقله عنه البيهقي في دلائل النبوة -: ثم أقام رسول الله ﷺ بعد منصرفه من تبوك بقية شهر رمضان وشوالاً وذا القعدة ثم بعث أبا بكر ﵁ أميراً على الحج في سنة تسع ليقيم للمؤمنين حجهم والناس من أهل الشرك على منازلهم من حجهم - وأسند البيهقي في دلائله إلى عروة قال: فلما أنشأ الناس الحج تمام سنة تسع بعث رسول الله ﷺ أبا بكر أميراً على الناس وكتب له سنن الحج - انتهى. فخرج أبو بكر والمؤمنون ﵃ ونزلت براءة في نقض ما بين رسول الله ﷺ وبين المشركين من العهد الذي كانوا عليه فيما بينهم وبينه أن لا يصد عن البيت أحد جاءه ولا يخاف أحد في الشهر الحرام؛ وكان ذلك عهداً عاماً بينه وبين الناس من أهل الشرك؛ ونقل أبو محمد البستي عنه أنه قال: فكانت هذه المدة والعهد الذي كان بين رسول الله ﷺ وبين العرب أنه لا يصد أحد عن البيت ولا يتعرض لحاج ولا معتمر، ولا يقاتل في الشهر الحرام؛ وكان أماناً مستفيضاً من بعضهم لبعض على غير مدة معلومة؛ رجُع إلى ما رأيته أنا في سيرته: وكانت بين ذلك عهود بين رسوله ﷺ وبين

Deccâl çıkıncaya kadar hak üzere cihad etmeye devam edecektir.» Nüzulünün tamamlanmasının Şevval, Zilkade veya Zilhicce'de olduğunu söylememin sebebi şudur: Begavî, Zührî'den surenin baş tarafının Şevval'de indiğini nakletmiştir. İbn İshak ise -Beyhakî de Delâilü'n-Nübüvve'de ondan nakletmiştir- şöyle demiştir: “Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Tebük'ten döndükten sonra Ramazan ayının kalan kısmını, Şevval'i ve Zilkade'yi ikamet ederek geçirdi; ardından hicri dokuzuncu yılda Ebû Bekir radıyallâhu anh'ı hac emiri olarak gönderdi; ta ki müminlere haclarını yaptırsın, şirk ehli olan insanlar da haclarındaki kendi konumlarında dursunlar.” Beyhakî Delâil'inde Urve'ye dayandırarak şöyle demiştir: “Dokuzuncu yılın tamamında insanlar hacca niyetlenince, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ebû Bekir'i insanların başına emir olarak gönderdi ve ona haccın sünnetlerini yazdırdı.” -bitti-. Böylece Ebû Bekir ve müminler radıyallâhu anhüm çıktılar; Beraat suresi de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile müşrikler arasında bulunan, Beytullah'a gelen hiç kimsenin engellenmeyeceği ve haram ayda kimsenin korkutulmayacağına dair aralarındaki antlaşmanın bozulması hakkında indi. Bu, kendisiyle şirk ehli olan insanlar arasında genel bir antlaşma idi. Ebû Muhammed el-Büstî ondan naklen demiştir ki: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile Araplar arasındaki bu müddet ve antlaşma; Beytullah'tan hiç kimsenin engellenmemesi, hacı ve umrecilere dokunulmaması ve haram ayda savaşılmaması şeklindeydi; bu, belirli bir süre olmaksızın birbirlerine verdikleri yaygın bir emandı.” Benim bizzat onun siyerinde gördüğüme dönülecek olursa: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile

6855. Metin

قبائل من العرب خصائص إلى آجال مسماة فنزلت فيه وفيمن تخلف من المنافقين عنه في تبوك وفي قول من قال منهم، فكشف الله فيها سرائر أقوام كانوا يستخفون بغير ما يظهرون؛ ثم قال ابن هشام: قال ابن إسحاق: وحدثني حكيم بن حكيم بن عباد بن حنيف عن أبي جعفر محمد بن علي أنه قال: «لما نزلت براءة على رسول الله ﷺ، وقد كان بعث أبا بكر الصديق ﵁ ليقيم للناس الحج قيل له: يارسول الله! لو بعثت بها إلى أبي بكر! فقال: لا يؤدي عني إلا رجل من أهل بيتي، ثم دعا علي بن أبي طالب ﵁ فقال له: اخرج بهذه القصة من صدر براءة فأذن في الناس يوم النحر إذا اجتمعوا بمنى أنه لا يدخل الجنة كافر، ولا يجح بعد العام مشرك، ولا يطوف بالبيت عريان، ومن كان له عند رسول الله ﷺ عهد فهو له إلى مدته»

Arap kabileleri arasında belirli sürelere kadar özel antlaşmalar da vardı. İşte sure bu hususta, Tebük'te ondan geri kalan münafıklar ve onlardan söz söyleyenlerin sözleri hakkında indi; Allah onda dışarıya gösterdiklerinden başkasını gizleyen toplulukların içyüzlerini açığa çıkardı. Sonra İbn Hişâm dedi ki: İbn İshak şöyle dedi: Hakîm b. Hakîm b. Abbâd b. Huneyf, Ebû Ca'fer Muhammed b. Ali'den bana rivayet etti ki o şöyle demiştir: «Beraat suresi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e indiğinde -ki o sırada insanlara haccı yaptırması için Ebû Bekir es-Sıddîk radıyallâhu anh'ı göndermişti- kendisine: “Ey Allah'ın Resûlü! Onu Ebû Bekir'e gönderseniz!” denildi. Bunun üzerine: “Bunu benim adıma ancak ehlibeytimden bir adam tebliğ edebilir” buyurdu. Sonra Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh'ı çağırdı ve ona: “Beraat'in başındaki bu kıssa ile çık ve Kurban Bayramı günü Mina'da toplandıklarında insanlara ilan et ki; cennete kâfirden başkası giremez, bu yıldan sonra hiçbir müşrik haccedemez, Kâbe çıplak tavaf edilemez ve kimin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem katında bir antlaşması varsa o müddetinin sonuna kadardır” buyurdu.»

6856. Metin

فهذا فيه أنها نزلت بعد سفر أبي بكر ﵁، وإنما قيدت أنا بتكامل نزولها لأنه ورد أن الذي في النقض فبعث به علياً ﵁ إنما هو عشر آيات أو سبع، وفي بعض الروايات التصريح بنزولها قبل سفر أبي بكر ﵁، ففي زيادات مسند الإمام أحمد عن علي ﵁ قال: «لما نزلت عشر آيات من براءة على النبي ﷺ دعا أبا بكر ﵁ فبعثه بها ليقرأها على أهل مكة، ثم دعاني النبي ﷺ فقال: أدرك أبا بكر، فحيث ما لحقته

Bu rivayette surenin Ebû Bekir radıyallâhu anh'ın yolculuğundan sonra indiği yer almaktadır. Benim “nüzulünün tamamlanması” şeklinde kayıtlamam ise, antlaşmanın bozulması hakkında olup Ali radıyallâhu anh ile gönderilen kısmın on veya yedi ayet olduğuna dair rivayetler gelmiş olmasındandır. Bazı rivayetlerde ise surenin Ebû Bekir radıyallâhu anh'ın yolculuğundan önce indiği açıkça belirtilmiştir. İmam Ahmed'in Müsned'inin ziyadelerinde Ali radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet edilmiştir: «Beraat'ten on ayet Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e indiğinde Ebû Bekir radıyallâhu anh'ı çağırdı ve Mekke ehline okuması için onu bu ayetlerle gönderdi. Sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem beni çağırdı ve: “Ebû Bekir'e yetiş, ona nerede yetişirsen

6857. Metin

فخذ الكتاب منه فاذهب به إلى أهل مكة فاقرأه عليهم - فذكره، وفيه أن أبا بكر ﵁ قال للنبي ﷺ بعدما رجع: أنزل فيّ شيء؟ قال: لا، ولكن جبريل ﵇ جاءني فقال: لن يؤدي عنك إلا أنت أو رجل منك» ونقل البغوي عن ابن إسحاق أنه ﷺ بعث مع أبي بكر بأربعين آية من صدر سورة براءة ليقرأها على أهل الموسم، ثم بعث بعده علياً على ناقته الغضباء ليقرأ على الناس صدر براءة وأمره أن يؤذن بمكة ومنى وعرفة. وفيه أن أبا بكر ﵁ قال: يا رسول الله! أنزل في شأني شيء؟ قال: «لا، ولكن لا ينبغي لأحد أن يبلغ هذا الأمر إلا رجل من أهلي» فتبين أن الأول من إطلاق الكل على الجزء لا سيما وهو الذي فيه البراءة، وما سميت السورة براءة إلا به؛ وأن المعنى: لا يؤدي عني في العهود، لا مطلقاً، فقد أرسل رسلاً للأداء عنه من غير أهل بيته؛ وقال المهدوي في تفسير {فسيحوا في الأرض} : وروي أن هذه الآية نزلت على النبي ﷺ بعد خروج أبي بكر بالناس ليحج بهم سنة تسع، فبعث بها النبي صلى الله صلى عليه وسلم علياً ﵁ ليتلوها على الناس بالموضع الذي يجتمع فيه الفريقان وهو منى، وأمره أن ينادي: أن لا يحج بعد

mektubu ondan al ve Mekke ehline götürüp onlara oku” buyurdu.» -Hadisi zikretti; onda şu da vardır: Ebû Bekir radıyallâhu anh geri döndükten sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: «Benim hakkımda bir şey mi indi?» dedi. O da: «Hayır, fakat Cebrail aleyhisselâm bana gelip: “Bunu senin adına ancak sen veya senden olan bir adam tebliğ edebilir” dedi» buyurdu. Begavî İbn İshak'tan nakletmiştir ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem hac mevsimindeki insanlara okuması için Beraat suresinin başından kırk ayeti Ebû Bekir ile gönderdi; sonra onun peşinden insanlara Beraat'in başını okuması için Adbâ adlı devesi üzerinde Ali'yi gönderdi ve Mekke'de, Mina'da ve Arafat'ta ilan etmesini emretti. Onda Ebû Bekir radıyallâhu anh'ın: «Ey Allah'ın Resûlü! Benim durumum hakkında bir şey mi indi?» dediği, Peygamber'in de: «Hayır, fakat bu emri benim ehlimden bir adamdan başkasının tebliğ etmesi uygun olmaz» buyurduğu yer alır. Böylece anlaşıldı ki birinci rivayet, cüzün bütüne ıtlak edilmesi kabilindendir; özellikle de beraat hükmünü ihtiva eden kısım budur ve sureye beraat adı da ancak bununla verilmiştir. Anlam şudur: Antlaşmalar hususunda benim adıma tebliğ yapamaz; mutlak anlamda değil; zira Peygamber kendi adına tebliğde bulunmaları için ehl-i beytinden olmayan elçiler de göndermiştir. Mehdevî {فسيحوا في الأرض} tefsirinde şöyle demiştir: “Bu ayetin, hicri dokuzuncu yılda Ebû Bekir insanlara haccettirmek üzere çıktıktan sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e indiği rivayet edilmiştir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayeti, iki fırkanın toplandığı yer olan Mina'da insanlara okuması için Ali radıyallâhu anh ile gönderdi ve ona: ‘Bu yıldan sonra

6858. Metin

العام مشرك ولا يطوف بالبيت عريان، فنادى عليّ وأعانه أبو هريرة وغيره ﵃، وكان على مكة حينئذ عتاب بن أسيد ﵁، استخلفه رسول الله ﷺ عام الفتح وهو عام ثمان، وكان حج عتاب وأبي بكر سنة تسع في ذي العقدة - كذا قال وسيأتي بيان بطلانه، وتقدم خلافه عن ابن إسحاق في دلائل النبوة؛ وقال الإمام أبو محمد إسحاق بن إبراهيم البستي القاضي في تفسيره: حدثنا قتيبة عن الحجاج عن ابن جريج عن مجاهد قال: أقبل رسول الله ﷺ حين فرغ من تبوك فأراد الحج فقال: إنه يحضر البيت المشركون يطوفون عراة فلا أحب أن أحج حتى لا يكون ذلك، فأرسل أبا بكر وعلياً ﵄، فطافا في الناس بذي المجاز وبأمكنتهم التي كانوا يتبايعون بها كلها وبالموسم كله، وآذنوا أصحاب العهد بأن يأمنوا أربعة أشهر - يعني اشهر الحرم المنسلخات المتواليات: عشرون من آخر ذي الحجة إلى عشر يخلون من ربيع الآخر، ثم لا عهد لهم، فآذن الناس كلهم بالقتال إلا أن يؤمنوا، فآمن الناس أجمعون.

hiçbir müşrik haccedemez ve Kâbe çıplak tavaf edilemez’ diye nida etmesini emretti. Ali nida etti, Ebû Hureyre ve diğerleri radıyallâhu anhüm de ona yardım etti. O sırada Mekke valisi, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in fetih yılı olan sekizinci yılda vekil bıraktığı İttâb b. Esîd radıyallâhu anh idi. İttâb ve Ebû Bekir'in haccı dokuzuncu yılın Zilkade ayındaydı” -böyle demiştir, bunun batıl olduğu ileride gelecektir; Delâilü'n-Nübüvve'de İbn İshak'tan bunun aksine rivayet geçmişti-. İmam Ebû Muhammed İshak b. İbrâhîm el-Büstî el-Kâdî tefsirinde şöyle demiştir: Bize Kuteybe, Haccâc'dan, o İbn Cüreyc'den, o Mücâhid'den rivayet etti ki o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Tebük'ten dönüp hacca niyetlendiğinde şöyle buyurdu: “Beytullah'a müşrikler geliyor ve çıplak tavaf ediyorlar; bu durum ortadan kalkmadıkça hacca gitmek istemiyorum.” Bunun üzerine Ebû Bekir ve Ali'yi radıyallâhu anhümâ gönderdi; onlar da Zülmecâz'da, insanların alışveriş yaptıkları bütün mekanlarda ve bütün hac mevsiminde dolaştılar ve ahit sahiplerine dört ay boyunca güvende olduklarını ilan ettiler -yani haram aylardan peş peşe çıkanları: Zilhicce'nin sonundan yirmi gün ile Rebîülâhir'den geçen on gün-; bundan sonra ise onlar için bir ahit yoktur. Böylece iman etmedikleri takdirde bütün insanlara savaş ilan ettiler; bunun üzerine bütün insanlar iman etti.

6859. Metin

وفي سيرة ابن إسحاق: حدثنا يونس - يعني ابن بكير - عن أسباط بن نصر الهمداني عن إسماعيل بن عبد الرحمن السدي {فسيحوا في الأرض أربعة أشهر} قال: عشرين من ذي الحجة إلى عشر من ربيع الآخر ثم لا أمان لأحد ولا عهد إلى السيف أو الإسلام؛ وقال ابن هشام: حتى إذا كان يوم النحر قام علي بن أبي طالب ﵁ فأذن في الناس بالذي أمره به رسول الله ﷺ وأجل الناس أربعة اشهر من يوم أذن فيهم ليرجع كل قوم إلى مأمنهم؛ وللترمذي عن زيد بن أثيع قال: سألت علياً ﵁: بأيّ شيء بعثت؟ قال: بأربع: لا يدخل الجنة إلا نفس مسلمة، ولا يطوف بالبيت عريان، ولا يجتمع المسلمون والمشركون بعد عامهم هذا، ومن كان بينه وبين النبي ﷺ عهد فعهده إلى مدته ومن لا مدة له فأربعة أشهر. ونقل ابن سيد الناس عن ابن عائذ انه لما ضرب للمشركين هذا الأجل قالوا: بل الآن لا نبتغي تلك المدة، نبرأ منك ومن ابن عمك إلا بالضرب والطعن؛ فحج الناس عامهم ذلك، فلما رجعوا رغب الله المشركين فدخلوا في الإسلام طوعاً وكرهاً. وصدق الله ورسوله فلم يحج بعد ذلك العام مشرك ولم يطف بالبيت عريان. وقد وردت نصوص وظواهر في كثير من سورة براءة أنه نزل قبل الرجوع عن تبوك أو قبل الاعتذار، فمن النصوص قوله تعالى {لو كان عرضاً قريباً وسفراً قاصداً لاتبعوك ولكن بعدت عليهم الشقة وسيحلفون بالله لو استطعنا لخرجنا معكم} وقوله {فإن رجعك الله إلى طائفة منهم فاستأذنوك للخروج فقل لن تخرجوا معي أبداً} - الآيات، {يعتذرون إليكم إذا رجعتم إليهم قل لا تعتذروا لن نؤمن لكم قد نبأنا الله من أخباركم} إلى أن قال:

İbn İshâk'ın Siyer'inde [şöyle geçmektedir]: Bize Yûnus -yani İbn Bükeyr-, Esbât b. Nasr el-Hemedânî'den, o da İsmâîl b. Abdirrahmân es-Süddî'den {فسيحوا في الأرض أربعة أشهر} “[Ey müşrikler!] Yeryüzünde dört ay daha dolaşın...” [ayeti hakkında] şöyle dediğini rivayet etti: “Zilhicce'nin yirmisinden Rebîülâhir'in onuna kadardır; sonra kılıç veya İslâm'dan başka hiç kimseye emân ve ahit yoktur.” İbn Hişâm dedi ki: “Nihayet kurban bayramı günü (yevm-i nahr) olunca Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh kalktı ve Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendisine emrettiği hususları insanlara ilan etti. Her topluluğun güvenli yerine dönebilmesi için kendilerine ilan ettiği günden itibaren insanlara dört ay mühlet tanıdı.” Tirmizî'de Zeyd b. Üseys'den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Ali'ye radıyallâhu anh sordum: “Sen ne ile gönderildin?” O da şöyle dedi: “Dört şeyle: Cennete Müslüman olandan başkası girmeyecek, Beytullah çıplak olarak tavaf edilmeyecek, bu yıldan sonra Müslümanlar ile müşrikler bir arada bulunmayacak ve Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile arasında bir ahit bulunan kimsenin ahdi süresine kadardır; belirlenmiş bir süresi olmayan için ise dört aydır.” İbn Seyyidi'n-Nâs'ın İbn Âiz'den naklettiğine göre müşriklere bu mühlet verildiğinde onlar şöyle dediler: “Bilakis, artık biz o süreyi istemiyoruz; vurup kırmaktan ve mızraklamaktan başka senden ve amcanın oğlundan berîyiz (ilişiğimizi kesiyoruz)!” İnsanlar o yıl haclarını yaptılar; döndüklerinde ise Allah müşriklere [İslâm'ı] sevdirdi ve onlar ister istemez İslâm'a girdiler. Allah ve Resûlü doğru söylemiştir; nitekim o yıldan sonra hiçbir müşrik hac yapmadı ve Beytullah çıplak olarak tavaf edilmedi. Berâe (Tevbe) Sûresi'nin pek çok yerinde, [bu ayetlerin] Tebük'ten dönmeden önce yahut mazeret beyanından önce indiğine dair açık naslar ve zâhir ifadeler varit olmuştur. Nitekim naslardan biri Yüce [Allah]'ın şu kavlidir: {لو كان عرضاً قريباً وسفراً قاصداً لاتبعوك ولكن بعدت عليهم الشقة وسيحلفون بالله لو استطعنا لخرجنا معكم} “Eğer yakın bir menfaat ve orta [zorlukta] bir yolculuk olsaydı, elbette senin peşinden gelirlerdi; fakat meşakkatli mesafe onlara uzak geldi. 'Eğer gücümüz yetseydi mutlaka sizinle beraber çıkardık' diye Allah'a yemin edecekler.” Ve [yine] şu kavlidir: {فإن رجعك الله إلى طائفة منهم فاستأذنوك للخروج فقل لن تخرجوا معي أبداً} “Eğer Allah seni onlardan bir topluluğun yanına döndürür de [yeni bir sefere] çıkmak için senden izin isterlerse, de ki: 'Benimle asla çıkmayacaksınız...'” -ayetler [böyle devam eder]-, {يعتذرون إليكم إذا رجعتم إليهم قل لا تعتذروا لن نؤمن لكم قد نبأنا الله من أخباركم} “Onlara döndüğünüz zaman size mazeret beyan ederler. De ki: 'Özür dilemeyin, size kesinlikle inanmayız; Allah bize sizin haberlerinizi bildirmiştir...'” -[müellif] şöyle diyene kadar:-

6862. Metin

{سيحلفون بالله لكم إذا انقلبتم إليهم لتعرضوا عنهم} [التوبة: ٩٤] وأما الظواهر فإن الواقدي قال في سيرته فأنزل من القرآن في غزوة تيوك، ثم ذكر اكثر سورة براءة وقال هو وغيره من أصحاب السير: «وكان رهط من المنافقين يسيرون مع النبي ﷺ في تبوك منهم وديعة بن ثابت - فذكر القصة التي فيها أن بعضهم قال ترهيباً للمؤمنين: أتحسبون قتال بني الأصفر كقتال غيرهم؟ والله لكأنا بكم غداً مقرنين في الحبال، وقال كل منهم شيئاً إلى أن قال: فقال رسول الله ﷺ لعمار بن ياسر: أدرك القوم فإنهم قد احترقوا فسلهم عما قالوا، فإن أنكروا فقل: بلى، قلتم كذا وكذا - إلى أن قال: إن بعضهم قال: إنما كنا نخوض ونلعب! فأنزل الله فيه {ولئن سألتهم ليقولن إنما كنا نخوض ونلعب - إلى قوله - بأنهم كانوا مجرمين} ثم قال: وجاء الجلاس إلى رسول الله ﷺ فحلف ما قال من ذلك شيئاً، وكان قد قال: إن كان محمد صادقاً فنحن شر من الحمير، فأنزل الله ﷿ فيه {يحلفون بالله ما قالوا ولقد قالوا كلمة الكفر} - إلى آخرها، فاعترف الجلاس حينئذ

{سيحلفون بالله لكم إذا انقلبتم إليهم لتعرضوا عنهم} “Onlara döndüğünüzde kendilerinden vazgeçesiniz diye Allah’a yemin edeceklerdir...” [Tevbe: 95]. Zahir delillere gelince; Vâkıdî siyerinde: “Tebük Gazvesi'nde Kur'an'dan [ayetler] indi” demiş, sonra Beraat suresinin çoğunu zikretmiştir. O ve diğer siyer yazarları şöyle demişlerdir: «Münafıklardan bir grup Tebük'te Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte yürüyorlardı, içlerinde Vedîa b. Sâbit de vardı.» -Müminleri korkutmak amacıyla bazılarının: “Siz Benî Asfar (Rumlar) ile savaşmayı başkalarıyla savaşmak gibi mi sanıyorsunuz? Vallahi yarın sizin iplere bağlandığınızı görür gibiyiz” dediği kıssayı zikretti. Her biri bir şey söyledi; nihayet şöyle dedi: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Ammâr b. Yâsir'e: «O kavme yetiş, çünkü onlar yandılar; söyledikleri şeyleri onlara sor. Şayet inkâr ederlerse: ‘Bilakis, şöyle şöyle dediniz’ de» buyurdu. Nihayet bazılarının: “Biz sadece lafa dalmış eğleniyorduk!” dediğini nakletti. Bunun üzerine Allah Teâlâ onun hakkında: {ولئن سألتهم ليقولن إنما كنا نخوض ونلعب} “Onlara soracak olsan mutlaka: ‘Biz sadece lafa dalmış eğleniyorduk’ derler...” ayetini {بأنهم كانوا مجرمين} “...çünkü onlar suçlu kimseler idiler” [Tevbe: 65-66] kavline kadar indirdi. Sonra şöyle dedi: Cülâs, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e gelip bunlardan hiçbir şey söylemediğine dair yemin etti. Oysa o: “Eğer Muhammed doğru söylüyorsa biz eşeklerden daha kötüyüz” demişti. Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah onun hakkında sonuna kadar {يحلفون بالله ما قالوا ولقد قالوا كلمة الكفر} “Söylemediklerine dair Allah’a yemin ediyorlar; oysa küfür sözünü elbette söylediler...” [Tevbe: 74] ayetini indirdi. İşte o zaman Cülâs itiraf etti,

6863. Metin

وتاب وحسنت توبته» ، وذكر مسجد الضرار وأن أهله كانوا سألوا النبي ﷺ وهو متجهز إلى تبوك أن يصلي لهم فيه فاعتذر إليهم بشغله بالسفر ووعدهم أن يصلي فيه إذا رجع، فلما نزل ﷺ بذي أوان - قال ابن هشام: بلد بينه وبين المدينة ساعة من نهار - أتاه خبره وخبر أهله من السماء، فدعا اثنين من أصحابه فأمرهما به فأحرقاه، وتفرق أهله ونزل فيه من القرآن ما نزل {والذين اتخذوا مسجداً ضراراً وكفراً} - إلى آخر القصة؛ قال الواقدي: وكان عاصم ابن عدي يقول: كنا نتجهز إلى تبوك مع النبي ﷺ فرأيت عبد الله بن نبتل وثعلبة بن حاطب قائمين على المسجد الضرار - إلى أن قال: فوالله ما رجعنا من سفرنا حتى نزل القرآن بذمه وذم أهله {والذين اتخذوا مسجداً ضراراً} [التوبة: ١٠٧]- إلى آخرها، ومن ذلك تسميتها بالفاضحة، فلولا نزولها قبل معرفة أخبارهم لم تكن فاضحة، وهي في الظاهر للمعاهدين وفي الباطن مشيرة إلى أهل الردة وأن لا يقبل منهم إيمان ما لم يجمعوا بين الصلاة والزكاة كما فهم أبو بكر ﵁، وأقيمت على ذلك قرائن منها تكرير الجمع بين الصلاة والزكاة في سياق الإيمان تكريراً لم يكن في غيرها من السور، فهي من أعلام النبوة؛

tevbe etti ve tevbesi de güzel oldu.» Mescid-i Dırâr'ı ve onun cemaatinin, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Tebük için hazırlanırken kendilerine orada namaz kıldırmasını istediklerini, onun da yolculuk meşgalesi sebebiyle özür beyan edip döndüğünde orada kılmayı vadettiğini zikretti. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Zû Evân'a -İbn Hişâm: Medine ile arasında gündüzün bir saatlik mesafesi olan bir yerdir, dedi- indiğinde, Mescid-i Dırâr'ın ve cemaatinin haberi ona semadan geldi. Bunun üzerine ashabından iki kişiyi çağırıp orayı yakmalarını emretti, onlar da yaktılar; cemaati dağıldı ve hakkında Kur'an'dan inen {والذين اتخذوا مسجداً ضراراً وكفراً} “Bir de zarar vermek, inkâr etmek... amacıyla bir mescit edinenler vardır...” [Tevbe: 107] kıssanın sonuna kadar indi. Vâkıdî dedi ki: Âsım b. Adiy şöyle derdi: “Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Tebük için hazırlanıyorduk; Abdullah b. Nebtel ile Sa'lebe b. Hâtıb'ı Mescid-i Dırâr'ın başında dururken gördüm...” nihayet şöyle dedi: “Vallahi yolculuğumuzdan dönmemiştik ki orayı ve cemaatini yeren {والذين اتخذوا مسجداً ضراراً} [Tevbe: 107] ayeti sonuna kadar indi.” Bu kabilden biri de onun 'el-Fâdiha' (rezil eden) diye isimlendirilmesidir; zira onların haberleri bilinmeden önce inmiş olmasaydı rezil edici olmazdı. Bu sure zahirde antlaşma ehline hitap etmekte, batında ise irtidat ehline ve Ebû Bekir radıyallâhu anh'ın anladığı gibi namaz ile zekâtı bir araya getirmedikçe onların imanlarının kabul edilmeyeceğine işaret etmektedir. Bunun üzerine birtakım karineler ikame edilmiştir ki bunlardan biri de iman bağlamında namaz ile zekâtın diğer surelerde olmadığı kadar peş peşe bir arada zikredilmesidir; dolayısıyla bu, nübüvvet alametlerindendir.

6864. Metin

وروى أبو محمد إسحاق بن إبراهيم القاضي البستي في تفسيره عن ابن عباس ﵄ قال: إن هذا الإسلام ثلاثون سهماً: عشر منها في براءة، وعشر في الأحزاب، وعشر في المؤمنين وسأل سائل.

Ebû Muhammed İshak b. İbrâhîm el-Kâdî el-Büstî tefsirinde İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ'dan şöyle rivayet etmiştir: «Şüphesiz bu İslam otuz paydır (hissedir): On tanesi Beraat'te, on tanesi Ahzâb'da, on tanesi de Mü'minûn ve Se'ele Sâilün (Meâric) surelerindedir.»

6865. Metin

ولما أعلمهم سبحانه بأنه رد إليهم عهدهم، وكانوا مختلطين مع أهل الإسلام، جعل لهم مخلصاً إن آثروا البقاء على الشرك مع إعلامهم بأنه لا خلاص لهم لأنهم في قبضته، فقال مخاطباً لهم ولكل مشرك مسبباً عن البراءة: {فسيحوا} والسياحة: الاتساع في السير والبعد عن المدن والعمارة مع الإقلال من الطعام، والشراب، ولذلك يقال للصائم: سائح: والمراد هنا مطلق السير.

Sübhânehu ve Teâlâ ahitlerini kendilerine geri attığını onlara bildirince, onlar da İslam ehli ile iç içe karışık halde bulunduklarından; O'nun kabzasında oldukları için asla kurtuluşları olmadığını kendilerine bildirmekle birlikte, şayet şirk üzere kalmayı tercih ederlerse kendilerine bir çıkış yolu kıldı ve ilişkisizleşmenin bir sonucu olarak onlara ve her müşriğe hitap ederek şöyle buyurdu: {فسيحوا} “Dolaşın”. Siyâhat: Yeme ve içmeyi azaltarak genişçe dolaşmak, şehirlerden ve bayındır yerlerden uzaklaşmaktır; bu sebeple oruç tutana da ‘sâih’ denir. Buradaki murat ise mutlak anlamda dolaşmaktır.

6866. Metin

ولما كانت السياحة تطلق على غيره، حقق المعنى بقوله: {في الأرض} أي في أيّ جهة شئتم {أربعة أشهر} أي من أيام الحج، فيكون آخرها عاشر شهر ربيع الآخر، تأمنون فيها أمناً لا نعرض لكم بسوء، بل تذهبون فيها حيث شئتم، أو ترمون حصونكم وتهيئون سلاحكم وتلمون شعثكم لا نغدركم، لأن ديننا مبني على المحاسن، ولولا أن الأمر يتعلق بنفوسنا ما نبذنا عهدكم ولا نقضنا عقدكم، ولكن الخطر في النفس وقد ظهرت منكم أمارات الغدر ولوائح الشر «وعن أيّ نفس بعد نفسي أقاتل» فإذا نقضت الأربعة الشهر فتهيؤوا لقتالنا وتدرعوا لنزالنا.

Siyâhat kelimesi bunun dışındakilere de ıtlak edildiğinden, şu sözüyle manayı tahkik etti: {في الأرض} “yeryüzünde”, yani dilediğiniz herhangi bir yönde {أربعة أشهر} “dört ay [serbestçe dolaşın]”, yani hac günlerinden itibaren -ki sonu Rebîülâhir ayının onuncu günü olur- size hiçbir kötülükle dokunmayacağımız tam bir güvenlik içinde olursunuz; bilakis onda nereye dilerseniz gidersiniz veya kalelerinizi tahkim eder, silahlarınızı hazırlar, dağınıklığınızı toparlarsınız; biz size hile yapmayız. Çünkü bizim dinimiz güzellikler üzerine kuruludur. Şayet mesele canlarımızla alakalı olmasaydı sizin ahdinizi bozup atmaz, sözleşmenizi feshetmezdik; fakat tehlike canadır ve sizden hainlik alametleri ile kötülük belirtileri zuhur etmiştir; “Kendi canımdan sonra hangi can uğruna savaşayım!” Dört ay tamamlandığında ise bizimle savaşa hazırlanın ve bizimle çarpışmak için zırhlarınızı kuşanın.

6867. Metin

ولما كان الإسلام قد ظهر بعد أن كان خفياً، وقوي بعد أن كان

İslam, gizli kaldıktan sonra açığa çıktığında ve zayıf düştükten sonra

6868. Metin

ضعيفاً، افتتح وعظهم بالكلمة التي تقال أولاً لمن يراد تقريع سمعه وإيقاظ قلبه وتنبيهه على أن ما بعدها أمر مهم ينبغي مزيد الاعتناء به فقال: {واعلموا أنكم} أي أيها الكفرة وإن كثرتم {غير معجزي الله} لأن علمه محيط بكل شيء فهو قادر على كل ممكن {وأن الله} أي لما له من الإحاطة بالجلال والإكرام {مخزي الكافرين*} أي كلهم منكم ومن غيركم في الدنيا والآخرة لأن قوله قد سبق بذلك، ولا يبدل القول لديه، والإخزاء: الإذلال مع إظهار الفضيحة والعار -. وأظهر الوصف موضع الضمير تعميماً وتعليقاً للحكم به؛ ولعل الالتفات إلى الخطاب إشارة إلى أن من ترك أمر الله حدباً على قريب أو عشير فهو منهم، وقد برئت منه الذمة، فلينج بنفسه ولا نجاء له، أو يكون لا ستعطاف الكفار تلذيذ الخطاب وترهيبهم بزواجر العقاب.

güçlendiğinde; kulakları tırmalanmak, kalbi uyandırılmak ve kendisinden sonrasının son derece ihtimam gösterilmesi gereken mühim bir mesele olduğuna dikkat çekilmek istenen kimseye ilk başta söylenen sözle onların vaazına başlayıp şöyle buyurdu: {واعلموا أنكم} “Ve bilin ki siz”, yani ey kâfirler, her ne kadar çok olsanız da {غير معجزي الله} “Allah’ı aciz bırakacak değilsiniz”; çünkü O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır ve O mümkün olan her şeye kadirdir; {وأن الله} “ve şüphesiz ki Allah”, yani celal ve ikramı kuşatmış olması hasebiyle {مخزي الكافرين} “kâfirleri rezil edicidir”; yani dünyada ve ahirette sizden ve başkalarından olan kâfirlerin tamamını [rezil edecektir]; çünkü O'nun sözü bu şekilde önceden geçmiştir ve O'nun katında söz değiştirilmez. İhzâ: Rezillik ve utancı açığa vurmakla birlikte zillete düşürmektir. Hükmü genel kılmak ve hükmü bu vasfa bağlamak için zamir makamında açık isim (kâfirler) zikredilmiştir. Hitaba iltifat edilmesi; bir akrabaya veya aşirete şefkat göstererek Allah'ın emrini terk eden kimsenin onlardan olduğuna, güvencenin kendisinden kalktığına, bu sebeple kendi başının çaresine bakması gerektiğine fakat kurtuluşunun olmadığına bir işaret olabilir; yahut hitabın inceliğiyle kâfirlerin gönlünü çekmek ve onları azabın caydırıcı uyarılarıyla korkutmak içindir.

6869. Metin

ولما أنزل البراءة، أمر بالإعلام بها في المجمع الأعظم ليقطع الحجج، فقال عاطفاً ظهرة الجملة إلى مضمونها: الإخبار بوجوب الإعلام بما ثبت بالجملة الأولى المعطوفة عليها من البراءة: {وأذان} أي وهذا إعلام وإعلان واقع وواصل {من الله} أي المحيط بجميع صفات العظمة {ورسوله} أي الذي عظمته من عظمته، فلا يوجهه إلى شيء إلا أعلاه عليه؛ ولما كان المقصود الإبلاغ الذي هو وظيفة الرسول، عداه بحرف الانتهاء فقال: {إلى الناس} أي كلهم من أهل البراءة

Beraati indirince, mazeretleri ortadan kaldırmak için en büyük toplulukta bunun ilan edilmesini emretti ve cümlenin zahirini içeriğine -yani kendisi üzerine atfedilen birinci cümle ile sabit olan beraatin ilan edilmesinin gerekliliğini haber vermeye- atfederek şöyle buyurdu: {وأذان} “[Bu,] bir bildiridir (ezandır)”, yani vuku bulan ve ulaşan bir ilandır {من الله} büyüklük sıfatlarının tamamını kuşatan “Allah tarafından” {ورسوله} büyüklüğü O'nun büyüklüğünden olan, dolayısıyla O'nun kendisini yönelttiği her şeye üstün kıldığı “ve Resûlü tarafından”. Maksat Resûl'ün vazifesi olan tebliğ olduğu için, bunu son sınır bildiren harf ({إلى}) ile geçişli kılarak şöyle buyurdu: {إلى الناس} “insanlara”, yani ilişkisi kesilenler

6870. Metin

وغيرهم {يوم الحج الأكبر} قيده لأن العمرة تسمى الحج الأصغر.

ve diğerlerinden olan insanların tamamına {يوم الحج الأكبر} “Hacc-ı Ekber (en büyük hac) gününde [yapılan bir bildiridir]”. Bunu kayıtladı, çünkü umreye ‘Hacc-ı Asgar’ (küçük hac) denir.

6871. Metin

ولما كان كأنه قيل: ماهذا الإعلام؟ قال مفسراً له مصرحاً بما هو المقصود لئلا يقع فيه نوع لبس حاذفاً الصلة إعلاماً بأن هذا مستأنف على تقدير سؤال سائل، لا معمول لأذان: {أن الله} أي الذي له الغنى المطلق والقوة الباهرة {بريء من المشركين*} أي الذين لا عهد لهم خاص فلا مانع من قتالهم، قيل: والذين وقعت البراءة منهم صنفان: أحدهما كانت مدته دون أربعة أشهر فرفع إليها، والآخر مدته بغير حد فقصر عليها، ومن لم يكن له عهد فهو أولى، ومن كان عهده محدوداً بأكثر من أربعة أشهر ولم يحدث شراً أمر بإتمام عهده إلى مدته {ورسوله} أي بريء منهم، فهو موفوع عطفاً على المنوي في «بريء» أو على محل {أن} المكسورة واسمها عند من كسرها، وقرىء بالنصب عطفاً على اسم {أن} أو لأن الواو بمعنى مع، وبالجر على الجوار، وقيل: على القسم - قال في الكشاف، قال: ويحكى أن أعرابياً سمع رجلاً يقرؤها فقال: إن كان الله بريئاً من رسوله فأنا منه بريء، فلببه الرجل إلى عمر ﵁ فحكى الأعرابي قراءته فعندما أمر عمر ﵁ بتعلم العربية، وروى الإمام أبو بكر محمد بن القاسم بن بشار الأنباري في مقدمة كتاب الوقف والابتداء بسنده عن ابن أبي ملكية قال: قدم أعرابي في زمان عمر ﵁ فقال: من يقرئني

Sanki: “Bu bildiri nedir?” denilmiş gibi olunca, bir soru soranın sorusu takdiri üzerine bunun ‘ezân’ kelimesinin mamulü değil müstakil bir cümle olduğunu bildirmek maksadıyla sılayı hazfederek, onda herhangi bir kapalılık kalmasın diye asıl maksadı açıkça beyan edip açıklayarak şöyle buyurdu: {أن الله} mutlak zenginliğe ve kahredici kuvvete sahip olan “Allah” {بريء من المشركين} “müşriklerden uzaktır (berîdir)”, yani kendileri için özel bir antlaşma bulunmayan, dolayısıyla onlarla savaşmaya hiçbir engelin olmadığı kimselerden [uzaktır]. Denildi ki: Kendilerinden beri olunan kimseler iki sınıftır: Biri müddeti dört aydan az olanlardır ki onlarınki dört aya çıkarılmıştır; diğeri ise müddeti sınırsız olanlardır ki onlarınki dört ayla sınırlandırılmıştır. Hiçbir antlaşması olmayan ise öncelikle böyledir. Antlaşması dört aydan fazla olarak belirlenmiş olup hiçbir kötülük yapmamış olan kimseye ise antlaşmasını müddetine kadar tamamlaması emredilmiştir. {ورسوله} “ve O'nun Resûlü de [onlardan uzaktır]”, yani O'nun elçisi de onlardan berîdir; bu kelime ‘berîün’deki gizli zamire yahut -kesre ile okuyanlara göre- esreli {إن}’nin ve isminin mahalline atıfla merfûdur. {أن}’nin ismine atıfla veya vav ‘maa’ (birliktelik) manasında olduğu için mensûb; civar sebebiyle mecrûr okunmuştur; yemin üzerine olduğu da söylenmiştir -bunu Keşşâf sahibi söylemiştir-. Dedi ki: Rivayet edilir ki bir bedevi bir adamın bu ayeti [mecrûr olarak] okuduğunu işitince şöyle dedi: “Eğer Allah Resûlü'nden berî ise ben de ondan berîyim!” Bunun üzerine adam onu yakasından tutup Ömer radıyallâhu anh'a götürdü; bedevi onun okuyuşunu aktarınca işte o zaman Ömer radıyallâhu anh Arapçanın öğrenilmesini emretti. İmam Ebû Bekir Muhammed b. el-Kâsım b. Beşşâr el-Enbârî Kitâbü'l-Vakf ve'l-İbtidâ'nın mukaddimesinde senediyle İbn Ebî Müleyke'den şöyle rivayet etmiştir: Ömer radıyallâhu anh zamanında bir bedevi geldi ve: “Bana

6872. Metin

مما أنزل الله على محمد ﷺ؟ فأقرأه رجل براءة فقال: {أن الله بريء من المشركين ورسوله} بالجر، فقال: أوقد بريء الله من رسوله؟ إن يكن الله بريء من رسوله فأنا أبرأ منه، فبلغ عمر ﵁ مقالة الأعرابي فدعاه - يعني فسأله فأخبره - فقال عمر ﵁: ليس هكذا يا أعرابي! قال: فكيف هي يا أمير المؤمنين؟ فقال {أن الله بريء من المشركين ورسولُه} فقال الأعرابي: وأنا والله أبرأ مما برىء الله ورسوله منه، فأمر عمر بن الخطاب ﵁ أن لا يقرىء القرآن إلا عالم باللغة.

Allah’ın Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’e indirdiği şeylerden kim okutacak?” dedi. Bir adam ona Beraat suresini okuttu ve [kelimeyi] esre ile: {أن الله بريء من المشركين ورسولِـه} şeklinde okudu. Bunun üzerine bedevi: “Allah Resûlü'nden berî mi oldu? Eğer Allah Resûlü'nden berî olduysa ben de ondan berî olurum!” dedi. Bedevinin sözü Ömer radıyallâhu anh'a ulaştı; onu çağırdı -yani ona sordu, o da haber verdi-. Ömer radıyallâhu anh: “Öyle değil ey bedevi!” dedi. Bedevi: “Peki nasıldır ey Müminlerin Emiri?” diye sordu. Ömer: {أن الله بريء من المشركين ورسولُه} “Allah da müşriklerden uzaktır, Resûlü de” şeklinde [ötre ile] okudu. Bunun üzerine bedevi: “Vallahi ben de Allah ve Resûlü'nün berî olduğu şeyden berîyim!” dedi. Bunun üzerine Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu anh, Kur'an'ı ancak dili (Arapçayı) iyi bilen kimselerin okutmasını emretti.

6873. Metin

وأمر أبا الأسود فوضع النحو، ونحو ذلك في الاهتمام بشأن العربية ما حكاه الشريف محمد بن أسعد الجواني النسابة في كتابه في الأنساب في ترجمة أبي الأسود الدؤلي بسنده إليه أنه قال: دخلت على أمير المؤمنين علي ﵁ فرأيته مطرقاً مفكراً فقلت: فيم تفكر يا أمير المؤمنين؟ فقال: إني سمعت ببلدكم هذا لحناً، فأردت أن أضع كتاباً في أصول العربية، فقلت له: إن فعلت هذا بقيت فينا هذه اللغة، ثم أتيته بعد أيام فألقى إليّ صحيفة فيها: بسم الله الرحمن الرحيم، الكلام كله اسم وفعل وحرف، فالاسم ما أنبأ عن المسمى، الفعل ما أنبأ عن حركة

[Ömer] Ebü'l-Esved'e emretti, o da nahiv [ilmini] koydu. Arapça konusuna verilen ehemmiyet hususunda benzer bir rivayeti de nesep âlimi eş-Şerîf Muhammed b. Es‘ad el-Cüvvânî, ensâb kitabında Ebü'l-Esved ed-Düelî'nin biyografisinde senediyle onun şöyle dediğini nakleder: Müminlerin Emiri Ali radıyallâhu anh'ın yanına girdim; onu başını öne eğmiş düşünceli bir halde gördüm. “Ey Müminlerin Emiri, ne düşünüyorsun?” dedim. Şöyle buyurdu: “Sizin şu memleketinizde dilde bozulma (lahn) işittim. Bu yüzden Arapçanın esaslarına dair bir kitap koymak (yazmak) istedim.” Ben de ona: “Eğer bunu yaparsan bu dil aramızda korunup kalır” dedim. Birkaç gün sonra yanına gittiğimde bana içinde şu ifadelerin yer aldığı bir sayfa verdi: “Bismillâhirrahmânirrahîm. Kelamın tamamı isim, fiil ve harften ibarettir. İsim, müsemmâyı (isimlendirilen varlığı) bildiren; fiil, müsemmânın hareketini bildiren;

6874. Metin

المسمى، والحرف ما أنبأ عن معنى ليس باسم ولا فعل: ثم قال: تتبعه وزد فيه ما وقع لك، واعلم أن الأشياء ثلاثة: ظاهر ومضمر وشيء ليس بظاهر ولا مضمر، وإنما يتفاضل الناس في معرفة ما ليس بمضمر ولا ظاهر، قال أبو الأسود الدؤلي: فجمعت أشياء فعرضتها عليه، فكان من ذلك حروف النصب، فذكرت منها إن وأن وليت ولعل وكأن، ولم أذكر لكن، فقال لي: لم تركتها؟ فقلت: لم أحسبها فيها، فقال بل هي منها فزدها فيها، وقال أبو بكر محمد بن الحسن الزبيدي في طبقات النحويين: وقال أبو العباس محمد بن يزيد: سئل أبو الأسود الدؤلي عمن فتح له الطريق إلى الوضع في النحو وأرشده إليه، فقال: تلقنته من علي بن أبي طالب، وفي حديث آخر: ألقى إليّ أصولاً احتذيت عليها؛ وفي مختصر طباتهم للحافظ محمد بن عمران المرزباني: كان علي بن أبي طالب ﵁ قد رسم لأبي الأسود الدؤلي حروفاً يعلمها الناس لما فسدت ألسنتهم فكان لا يحب أن يظهر ذلك ضناً به بعد علي ﵁، فلما كان زياد وجه إليه أن عمل شيئاً تكون فيه إماماً وينتفع به الناس فقد كنت شرعت فيه لتصلح ألسنة الناس، فدافع بذلك حتى مر يوماً بكلإ البصرة وإذا قارئ يقرأ {أن الله بريء من المشركين ورسوله} وحتى سمع رجلاً قال: سقطت عصاتي، فقال: لا يحل لي بعد هذا أن أترك الناس! فجاء إلى زياد فقال: أنا أفعل ما أمر به الأمير

harf ise isim veya fiil olmayan bir manayı bildiren kelimedir.” Sonra şöyle buyurdu: “Bunun izini sür ve aklına gelenleri buna ekle. Bil ki varlıklar/şeyler üçtür: Zahir (açık isim), muzmer (zamir) ve ne zahir ne de muzmer olan şey. İnsanlar ancak ne muzmer ne de zahir olanı bilmekte birbirine üstünlük sağlarlar.” Ebü'l-Esved ed-Düelî dedi ki: “Bunun üzerine bazı hususlar derleyip ona sundum. Bunlar arasında nasb edatları da vardı; onlardan inne, enne, leyte, lealle ve keenne'yi zikrettim, lâkinne'yi ise zikretmedim. Bana: ‘Onu niçin bıraktın?’ dedi. Ben de: ‘Onlardan saymadım’ dedim. O da: ‘Aksine o da onlardandır, onu da aralarına ekle’ buyurdu.” Ebû Bekir Muhammed b. el-Hasan ez-Zübeydî Tabakātü'n-Nahviyyîn adlı eserinde şöyle der: Ebü'l-Abbâs Muhammed b. Yezîd dedi ki: Ebü'l-Esved ed-Düelî'ye, nahiv ilmini vazetme (kurma) yolunu kendisine kimin açtığı ve onu buna kimin yönlendirdiği sorulduğunda: “Bunu bana Ali b. Ebî Tâlib telkin etti” demiştir. Başka bir rivayette ise: “Bana birtakım esaslar verdi, ben de onlara göre hareket ettim” demiştir. Hâfız Muhammed b. İmrân el-Merzübânî'nin Muhtasaru Tabakātihim adlı eserinde ise şöyle geçmektedir: Ali b. Ebî Tâlib radıyallâhu anh, dilleri bozulunca insanlara öğretmesi için Ebü'l-Esved ed-Düelî'ye birtakım kaideler çizmişti. Fakat o, Ali radıyallâhu anh'tan sonra [bu ilme] kıyamadığı için bunu ortaya çıkarmak istemiyordu. Ziyâd vali olunca ona: “İnsanların dillerini düzeltmek için vaktinde başlamış olduğun o şeyi tamamla da bu hususta bir önder ol ve insanlar bundan yararlansın” diye haber gönderdi. Ebü'l-Esved ise bundan imtina edip durdu. Nihayet bir gün Basra'nın otlak/liman tarafından geçerken bir okuyucunun {أن الله بريء من المشركين ورسوله} ayetini [esre ile] okuduğunu, hatta bir adamın da “sekātat asâtî” (asâm düştü) [diyerek lahn yaptığını] işitince: “Bundan sonra insanları kendi hallerine bırakmam bana helal olmaz!” dedi. Ziyâd'ın yanına gelerek: “Emirin emrettiği şeyi yapacağım;

6875. Metin

فليبتغ لي كاتباً حصيفاً ذكياً يعقل ما أقول، فأتي بكاتب من عبد القيس فلم يرضه، فأتي بآخر من ثقيف؛ وقال ابن الأنباري في كتاب الوقف: حدثني أبي قال: حدثنا أبو عكرمه قال: قال العتبي: كتب معاوية إلى زياد يطلب عبيد الله ابنه، فلما قدم عليه كلمه فوجده يلحن، فرده إلى زياد وكتب إليه كتاباً يلومه فيه ويقول: أمثل عبيد الله يضيع؟ فبعث زياد إلى أبي الأسود فقال: يا أبا الأسود! إن هذه الحمراء قد كثرت وأفسدت من ألسن العرب، فلو وضعت شيئاً يصلح به الناس كلامهم ويعربون به كتاب الله، فأبى ذلك أبو الأسود وكره إجابة زياد إلى ما سأل، فوجه زياد رجلاً فقال له: اقعد في طريق أبي الأسود، فإذا مر بك فاقرأ شيئاً من القرآن وتعمد اللحن فيه، ففعل ذلك.

bana söylediğimi anlayacak basiretli ve zeki bir kâtip bulsun” dedi. Kendisine Abdülkays kabilesinden bir kâtip getirildi, onu beğenmedi; sonra Sakîf kabilesinden bir başkası getirildi. İbnü'l-Enbârî Kitâbü'l-Vakf'ta şöyle der: Babam bana anlattı, dedi ki: Bize Ebû İkrime anlattı, dedi ki: el-Utbî şöyle dedi: Muâviye, Ziyâd'a mektup yazarak oğlu Ubeydullah'ı yanına göndermesini istedi. Ubeydullah yanına gelip onunla konuşunca dilinde bozukluk (lahn) olduğunu gördü. Bunun üzerine onu Ziyâd'a geri gönderdi ve onu kınayan bir mektup yazıp şöyle dedi: “Ubeydullah gibisi zayi mi edilir?” Bunun üzerine Ziyâd, Ebü'l-Esved'e haber gönderip şöyle dedi: “Ey Ebü'l-Esved! Şu mevaliler (Arap olmayanlar) çoğaldı ve Arapların dillerini bozdular. İnsanların sözlerini düzeltecekleri ve onunla Allah'ın Kitabı'nı doğru okuyup irap yapacakları bir şey ortaya koysan olmaz mı?” Fakat Ebü'l-Esved bundan kaçındı ve Ziyâd'ın istediği şeye icabet etmek istemedi. Bunun üzerine Ziyâd bir adamı görevlendirip ona: “Ebü'l-Esved'in yoluna otur; yanından geçtiğinde Kur'an'dan bir şey oku ve kasten lahn yap (hatalı oku)” dedi. Adam da öyle yaptı.

6876. Metin

فلما مر به أبو الأسود رفع الرجل صوته يقرأ {أن الله بريء من المشركين ورسولِه} فاستعظم ذلك أبو الأسود وقال: عز وجه الله أن يبرأ من رسوله، ثم رجع من فوره إلى زياد فقال: يا هذا، قد أجبتك إلى ما سألت، ورأيت أن أبدأ بإعراب القرآن، فابعث إليّ ثلاثين رجلاً، فأحضرهم زياد فاختار منهم أبو الأسود عشرة، ثم لم يزل يختارهم حتى اختار منهم رجلاً من عبد القيس، فقال: خذ المصحف وصبغاً يخالف

Ebü'l-Esved onun yanından geçerken adam sesini yükselterek {أن الله بريء من المشركين ورسولِه} [şeklinde esreli] okudu. Ebü'l-Esved bunu çok vahim bulup: “Allah'ın Zâtı, Resûlü'nden berî olmaktan münezzehtir!” dedi. Ardından derhal Ziyâd'a dönerek: “Ey kişi, benden istediğin şeye icabet ettim. İşe Kur'an'ın irabını yapmakla (harekelemekle) başlamayı uygun gördüm. Bana otuz adam gönder” dedi. Ziyâd onları getirdi; Ebü'l-Esved içlerinden on kişiyi seçti. Sonra aralarından elemeye devam etti ve nihayet Abdülkays kabilesinden bir adamı seçti. Ona şöyle dedi: “Mushaf'ı ve mürekkebin rengine muhalif bir boya al.

6877. Metin

لون المداد، فإذا فتحت شفتيّ فانقط واحدة فوق الحرف، وإذا ضممتهما فاجعل النقطة إلى جانب الحرف، وإذا كسرتهما فاجعل النقطة في أسفله، فإن أتبعت شيئاً من هذه الحركات غنة فانقط نقطتين، فابتدأ بالمصحف حتى أتى على آخره، ثم وضع المختصر المنسوب إليه بعد ذلك - انتهى. ويوم الحج المذكور هنا للجنس، أي في جميع أيام الحج - قاله سفيان الثوري - كيوم صفين والجمل وبعاث يراد به الحين والزمان الذي كان فيه ذلك، ولذلك نادى علي رضى الله عنه بنفسه ومن ندبه لذلك في جميع تلك الأيام، وقال أبو حيان: الظاهر أنه يوم واحد فقال عمر ﵁ وجماعة: هو يوم عرفة، وروي مرفوعاً الى رسول الله ﷺ، وقال أبو موسى ﵁ وجماعة: هو يوم النحر، وقيل: أيام الحج كلها - قاله سفيان بن عيينة قال ابن عطية: والذي تظاهرت به الأحاديث أن علياً ﵁ أذن بتلك الآيات يوم عرفة إثر خطبة أبي بكر ﵁، ثم رأى أنه لم يعم الناس بالإسماع

Dudaklarımı açtığımda (fetha) harfin üstüne bir nokta koy; dudaklarımı yumduğumda (zamme) noktayı harfin yanına koy; dudaklarımı aşağı çektiğimde (kesre) noktayı harfin altına koy. Eğer bu hareketlerden birine gunne (tenvin) katarsam iki nokta koy.” Böylece Mushaf'a başlayıp sonuna kadar tamamladı; ardından kendisine nispet edilen o muhtasarı ortaya koydu -ikinci rivayet burada bitti-. Burada zikredilen ‘hac günü’ cins içindir; yani hac günlerinin tamamı demektir -bunu Süfyân es-Sevrî söylemiştir-. Tıpkı Sıffîn, Cemel ve Buâs günü denildiğinde bunların vuku bulduğu vaktin ve zamanın kastedilmesi gibidir. Bu sebeple Ali radıyallâhu anh bizzat kendisi ve bu işe tayin ettiği kimseler o günlerin tamamında nida etmişlerdir. Ebû Hayyân şöyle der: Zahir olan onun tek bir gün olmasıdır. Nitekim Ömer radıyallâhu anh ve bir grup: “O, Arefe günüdür” demişlerdir; bu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e merfû olarak da rivayet edilmiştir. Ebû Mûsâ radıyallâhu anh ve bir grup ise: “O, Kurban bayramı (Nahr) günüdür” demişlerdir. “Bütün hac günleridir” de denilmiştir -bunu Süfyân b. Uyeyne söylemiştir-. İbn Atıyye der ki: Hadislerin açıkça ortaya koyduğu şudur: Ali radıyallâhu anh bu ayetleri Arefe günü Ebû Bekir radıyallâhu anh'ın hutbesinin hemen ardından ilan etmiş, sonra sesini bütün insanlara ulaştıramadığını görünce

6878. Metin

فتتبعهم بالأذان بها أيضاً يوم النحر، وفي ذلك اليوم بعث أبو بكر ﵁ من يعينه بها كأبي هريرة وغيره ﵃ ويتبعوا ايضاً أسواق العرب كذي المجاز وغيره؛ وبهذا يترجح قول سفيان - انتهى. وروى عبد الرزاق عن علي ﵁ أن يوم النحر، وقال في تفسيره أيضاً: أخبرنا معمر عن الحسن قال: إنما سمي الحج الأكبر لأنه حج أبو بكر ﵁ الحجة التي حجها، واجتمع فيها المسلمون والمشركون، ووافق أيضاً ذلك عيد اليهود والنصارى -.

Kurban bayramı gününde de onları takip edip bu ayetleri ilan etmiştir. O gün Ebû Bekir radıyallâhu anh, Ebû Hureyre ve diğer sahâbîler radıyallâhu anhüm gibi bu hususta ona yardım edecek kimseler göndermiş; ayrıca Zülmecâz ve benzeri Arap panayırlarını da dolaşmışlardır. Bu sebeple Süfyân'ın görüşü tercih kazanmaktadır -İbn Atıyye'nin sözü bitti-. Abdürrezzâk, Ali radıyallâhu anh'tan onun Kurban bayramı günü olduğunu rivayet etmiştir. Yine tefsirinde şöyle demiştir: Bize Ma‘mer, Hasan'dan haber verdi; Hasan dedi ki: “Büyük Hac (Hacc-ı Ekber) diye isimlendirilmesinin sebebi; Ebû Bekir radıyallâhu anh'ın yaptığı o hacda Müslümanlar ile müşriklerin bir arada bulunması ve o günün aynı zamanda Yahudi ve Hristiyanların bayramına denk gelmesidir.”

6879. Metin

ولما أعلم سبحانه بالبراءة عنها، سبب عنها مرغباً مرهباً قوله التفاتاً إلى الخطاب: {فإن تبتم} أي عن الكفر والغدر {فهو} أي ذلك الأمر العظيم وهو المتاب {خير لكم} أي لأنكم تفوزون في الوفاء بالأمان في الدنيا، وفي الإسلام بالسلامة في الدارين.

Allah Teâlâ onlardan berî olduğunu bildirince, buna bağlı olarak muhataba hitap iltifatıyla teşvik ve sakındırma maksadıyla şöyle buyurdu: {فإن تبتم} “Eğer tövbe ederseniz”, yani küfürden ve hıyanetten [vazgeçerseniz], {فهو} “bu”, yani tövbe gibi o yüce şey, {خير لكم} “sizin için daha hayırlıdır”; çünkü siz antlaşmaya vefada dünyada emana kavuşursunuz, İslam'da ise her iki cihanda kurtuluşa erersiniz.

6880. Metin

ولما كانت التوبة محبوبة بالطبع لما لها من النفع قال: {وإن توليتم} أي كلفتم أنفسكم خلاف ما يشتهي من التوبة موافقة للفطرة الأولى، وأصررتهم على الكفر والغدر اتباعاً للهوى المكتسب من خباثة الجبلة ورداءة الأخلاط التي قعدت بالروح عن أوجها الأول إلى الحضيض الأسفل {فاعلموا} أي علماً لا شبهة فيه {أنكم غير معجزي الله}

Tövbe, sağladığı faydadan ötürü fıtraten sevimli olduğu için şöyle buyurdu: {وإن توليتم} “Eğer yüz çevirirseniz”, yani ilk fıtrata uygun düşen o sevimli tövbenin aksine nefsinize külfet yükler de, yaratılışın bayağılığından ve ruhu ilk zirvesinden en aşağı çukura düşüren kötü huylardan kazanılan hevese uyarak küfür ve hıyanette ısrar ederseniz, {فاعلموا} “iyi bilin ki”, yani şüpheye yer bırakmayacak kesin bir ilimle bilin ki, {أنكم غير معجزي الله} “siz Allah'ı âciz bırakamazsınız”;

6881. Metin

أي لأن له صفات الكمال من الجلال والجمال، والالتفات هنا مثله في {فسيحوا} والإشارة به إلى ما ذكر في ذلك.

çünkü O, celâl ve cemâl kemâl sıfatlarına sahiptir. Buradaki iltifat, {فسيحوا} ayetindeki iltifat gibidir ve bununla orada zikredilen hususa işaret edilmektedir.

6882. Metin

ولما واجههم بالتهديد، أعرض عنهم وجه الخطاب تحقيراً لهم مخاطباً لأعلى خلقه مبشراً له في أسلوب التهكم بهم، فقال عاطفاً على ما تقديره: فبشر الغادرين بالخدلان، أو فبشر التائبين بنعيم مقيم: {وبشر الذين كفروا} أي أوقعوا هذا الوصف {بعذاب أليم*} أي في الدنيا والآخرة أو فيهما.

Onları tehditle yüz yüze getirdikten sonra, onları tahkir etmek amacıyla hitabın yönünü onlardan çevirip mahlukatının en yücesine yöneltti ve onlarla alay etme üslubuyla ona müjde vererek, takdiri “Hainleri yardımsız kalmakla müjdele” veya “Tövbe edenleri kalıcı nimetle müjdele” olan anlama atıfla şöyle buyurdu: {وبشر الذين كفروا} “O inkâr edenleri müjdele”, yani bu vasfı işleyenleri, {بعذاب أليم*} “can yakıcı bir azapla”, yani dünyada ve ahirette yahut her ikisinde.

6883. Metin

ولما أعلمهم بالبراءة وبالوقت الذي يؤذن بها فيه، وكان معنى البراءة منهم أنه لا عهد لهم، استثنى بعض المعاهدين فقال: {إلا الذين عاهدتم} أي أوقعتم بينكم وبينهم عهداً {من المشركين ثم} أي بعد طول المدة اتصفوا بأنهم {لم ينقصوكم شيئاً} أي من الأمارات الدالة على الوفاء في أنفسهم كما نقض بنو الديل من بني بكر في قتالهم لخزاعة حلفاء النبي ﷺ {ولم يظاهروا} أي يعاونوا معاونة تظهر {عليكم أحداً} أي من أعدائكم كما ظاهرت قريش حلفاءهم من بني الدليل على حلفائكم من خزاعة {فأتموا} واشار إلى بعدهم عن الخير بحرف الغاية فقال: {إليهم عهدهم إلى مدتهم} أي وإن طالت؛ قال البغوي: وهم بنو ضمرة

Onlara berî olunduğunu ve bunun ilan edileceği vakti bildirince -onlardan berî olmanın anlamı ise aralarında hiçbir antlaşma kalmaması demek olduğundan- antlaşmalılardan bir kısmını istisna ederek şöyle buyurdu: {إلا الذين عاهدتم} “Ancak kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesna”, yani kendileriyle aranızda bir ahit oluşturduğunuz kimseler, {من المشركين ثم} “müşriklerden olup da sonra”, yani uzun bir sürenin ardından şu vasıfla nitelenenler: {لم ينقصوكم شيئاً} “size hiçbir şey eksiltmemiş olanlar”, yani Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müttefiki olan Huzâa kabilesiyle savaşarak antlaşmayı bozan Benî Bekir'den Benî Düil'in yaptığı gibi kendi taraflarından vefaya delalet eden alametleri bozmayanlar, {ولم يظاهروا} “ve arka çıkmamış olanlar”, yani aşikâr bir yardımla yardım etmemiş olanlar, {عليكم أحداً} “size karşı hiç kimseye”, yani Kureyş'in, Benî Düil'den olan müttefiklerine sizin müttefikiniz olan Huzâa aleyhine yardım ettiği gibi düşmanlarınızdan birine yardım etmeyenler [müstesnadır]. {فأتموا} “Artık tamamlayın” -onların hayırdan uzaklığına gaye harfiyle (ilâ) işaret ederek buyurdu ki:- {إليهم عهددهم إلى مدتهم} “onlara antlaşmalarını sürelerinin sonuna kadar”, yani ne kadar uzun olursa olsun; Begavî der ki: Onlar Benî Damre'dir,

6884. Metin

حي من كنانة، وكان قد بقي من عهدهم تسعة أشهر، وكان السبب فيه أنهم لم ينقضوا؛ وقال النحاس: ويقال: إن هذا مخصوص يراد به بنو ضمرة خاصة؛ وقال أبو محمد البستي: حدثنا قتيبة قال: ثنا الحجاج عن ابن جريج عن مجاهد قال: كان بين بني مدلج وخزاعة عهد، وهم الذين قال الله {فأتموا إليهم عهدهم إلى مدتهم} .

Kinâne kabilesinden bir koldur ve antlaşmalarından geriye dokuz ay kalmıştı. Sebebi ise onların ahdi bozmamış olmalarıydı. Nehhâs der ki: Bunun özel olduğu ve onunla sadece Benî Damre'nin kastedildiği söylenir. Ebû Muhammed el-Büstî dedi ki: Bize Kuteybe anlattı, dedi ki: Bize el-Haccâc, İbn Cüreyc'den, o da Mücâhid'den nakletti; Mücâhid şöyle dedi: Benî Müdlic ile Huzâa arasında bir antlaşma vardı; işte Allah'ın haklarında {فأتموا إليهم عهدهم إلى مدتهم} “onlara antlaşmalarını sürelerinin sonuna kadar tamamlayın” buyurduğu kimseler bunlardır.

6885. Metin

ولما كانت محافظتهم على عهدهم من أفراد التقوى، وكان الأمر بالإحسان إلى شخص من أفعال المحب، قال تعالى معللاً: {إن الله} أي الذي له صفات الكمال {يحب المتقين*} أي يفعل بهم وبكم افعال المحب، فهو قول حاث للكل على التقوى، وكل ينزله على ما يفهم، فهو من الإعجاز الباهر.

Onların ahitlerine riayet etmeleri takvanın fertlerinden biri olduğundan ve bir şahsa ihsanda bulunmayı emretmek de seven kimsenin fiillerinden sayıldığından, Allah Teâlâ gerekçe göstererek şöyle buyurdu: {إن الله} “Şüphesiz Allah”, yani kemâl sıfatlarına sahip olan Allah, {يحب المتقين*} “sakınanları sever”, yani onlara ve size sevenin muamelesiyle muamele eder. Bu, herkesi takvaya teşvik eden bir sözdür; herkes bunu anladığı ölçüde tatbik eder. Bu ise apaçık bir icazdır.

6886. Metin

ولما قرر أمر البراءة إثباتاً ونفياً، أمر بما يصنع بعد ما ضربه لهم من الأجل فقال: {فإذا} أي فتسبب عن ذلك أنه إذا {انسلخ} أي انقضى وانجرد وخرج ومضى {الأشهر الحرم} أي التي حرمت عليكم فيها قتالهم وضربتها أجلاً لسياحتهم، والتعريف فيها مثله {كما أرسلنا إلى فرعون رسولاً فعصى فرعون الرسول} [المزمل: ١٥-١٦] {فاقتلوا المشركين} أي الناكثين الذين ضربتم لهم هذا الأجل إحساناً وكرماً؛ قال البغوي: قال الحسن بن الفضل: هذه الآية تنسخ كل آية في القرآن فيها ذكر الإعراض والصبر على

Berâet emrini olumlu ve olumsuz yönleriyle ortaya koyunca, onlar için tanıdığı mühletin ardından ne yapılacağını emrederek şöyle buyurdu: {فإذا} “Artık ... zaman”, yani bundan kaynaklanarak o vakit geldiğinde, {انسلخ} “çıktığı”, yani sona erip sıyrıldığı, çıkıp geçtiği [zaman], {الأشهر الحرم} “o haram aylar”, yani kendilerinde onlarla savaşmayı size haram kıldığım ve kendilerine serbestçe dolaşmaları için mühlet olarak tayin ettiğim [aylar]. Buradaki harf-i tarif (el-), {كما أرسلنا إلى فرعون رسولاً فعصى فرعون الرسول} [Müzzemmil: 15-16] ayetindeki gibidir (ahd içindir). {فاقتلوا المشركين} “o müşrikleri öldürün”, yani bir lütuf ve ikram olarak kendilerine bu mühleti tanıdığınız o antlaşmayı bozanları. Begavî der ki: Hasan b. Fadl şöyle demiştir: Bu ayet, Kur'an'da yüz çevirmeyi ve düşmanların eziyetine sabretmeyi

6887. Metin

أذى الأعداء - انتهى.

zikreden bütün ayetleri neshetmiştir -Begavî'nin sözü bitti-.

6888. Metin

ومعنى {حيث وجدتموهم} أي في حل أو حرم في شهر حرام أو غيره {وخذوهم} أي بالأسر {واحصروهم} أي بالحبس عن إتيان المسجد والتصرف في بلاد الإسلام وكل مقصد {واقعدوا لهم} أي لأجلهم خاصة فإن ذلك من أفضل العبادات {كل مرصد} أي ارصدوهم وخذوهم بكل طريق يمكن ولو على غرة أو اغتيالاً من غير دعوة، وانتصابه على الظرف لأن معنى اقعدوا لهم: ارصدوهم، ومتى كان العامل في الظرف المختص عاملاً من لفظه أو من معناه جاز أن يصل إليه بغير واسطة «في» فكما يتعدى الفعل إلى المصدر من غير لفظه إذا كان بمعناه فكذلك إلى الظرف - ذكره أبو حيان، والتعبير بالقعود للارشاد إلى التأني، وفي الترصد والاستقرار والتمكن وإيصال الفعل إلى الظرف إشارة إلى أن يشغلوا في الترصد كل جزء من أجزاء كل مرصد إن قدروا على ذلك بخلاف ما لو عبر ب «في» فإنه إنما يدل على شغل كل مرصد الصادق بالكون في موضع واحد منه أيّ موضع كان.

{حيث وجدتموهم} “onları bulduğunuz yerde” ifadesinin manası; haram bölgede (Harem) olsun, helal bölgede (Hilm) olsun, haram ayda olsun veya başka zamanda olsun demektir. {وخذوهم} “onları yakalayın”, yani esir alarak, {واحصروهم} “onları kuşatın”, yani Mescid'e gelmelerine, İslam beldelerinde dolaşmalarına ve her türlü maksatlarına engel olmak üzere onları hapsedin, {واقعدوا لهم} “onlar için oturun”, yani özellikle onlar için [pusuya yatın], çünkü bu en faziletli ibadetlerdendir, {كل مرصد} “her gözetleme yerinde”, yani onları gözetleyin ve mümkün olan her yolda, davet etmeksizin baskınla veya ansızın olsa dahi onları yakalayın. Kelimenin mensûb olması zarfiyet sebebiyledir; zira ‘onlar için oturun’ demek ‘onları gözetleyin’ demektir. Özel zarfta amel eden fiil, zarfın kendi lafzından veya manasından bir âmil olduğunda ona harf-i cer olan ‘fî’ vasıtası olmaksızın ulaşması caizdir. Nitekim fiil, kendi lafzından olmasa da manasını taşıdığı mef‘ûl-i mutlakına nasıl geçiş yapıyorsa aynı şekilde zarfa da öyle geçer -bunu Ebû Hayyân zikretmiştir-. Oturmak (kuûd) fiiliyle ifade edilmesi, acele etmeyip temkinli davranmayı göstermek içindir. Gözetleme, yerleşme, hâkim olma ve fiilin zarfa vasıtasız ulaşmasında ise; güçleri yettiği takdirde her bir gözetleme yerinin her bir parçasını gözetleme ile doldurmalarına bir işaret vardır. ‘fî’ ile ifade edilseydi böyle olmazdı; zira o sadece her gözetleme yerinin hangi noktasında olursa olsun tek bir yerinde bulunmakla dahi gerçekleşecek bir tutmayı ifade ederdi.

6889. Metin

ولما أمر تعالى بالتضييق عليهم، بين ما يوجب الكف عنهم فقال: {فإن تابوا} أي عن الكفر {وأقاموا} أي وصدقوا دعواهم التوبة بالبينه العادلة بأن أقاموا {الصلاة وآتوا الزكاة} أي فوصلوا

Allah Teâlâ onları sıkıştırmayı emredince, onlara dokunmaktan vazgeçmeyi gerektiren hususu beyan ederek şöyle buyurdu: {فإن تابوا} “Fakat tövbe ederlerse”, yani küfürden [dönerlerse], {وأقاموا} “ve kılarlarsa”, yani adil bir delille tövbe iddialarını doğrulayıp ikame ederlerse, {الصلاة وآتوا الزكاة} “namazı ve verirlerse zekâtı”, yani

6890. Metin

ما بينهم وبين الخالق وما بينهم وبين الخلائق خضوعاً لله تعالى وتركاً للفساد ومباشرة للصلاح على الوجه الذي أمر به رسول الله ﷺ، فإذا وجد هذان الشاهدان العدلان {فخلوا} أي بسبب ذلك {سبيلهم} أي بأن لا تعرضوا لشيء مما تقدم لأن الله يقبل ذلك منهم ويغفر لهم ما سلف {إن} أي لأن {الله} أي الذي له الجلال والإكرام {غفور رحيم*} أي بليغ المحو للذنوب التي تاب صاحبها عنها والاتباع له بالإكرام.

Allah Teâlâ'ya boyun eğerek, fesadı bırakıp Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in emrettiği şekilde ıslah yoluna girerek Yaratıcı ile aralarındaki bağı ve yaratılmışlarla aralarındaki hukuku tesis ederlerse; işte bu iki adil şahit bulunduğunda, {فخلوا} “artık serbest bırakın”, yani bundan dolayı, {سبيلهم} “onların yollarını”, yani daha önce zikredilen şeylerin hiçbirine kalkışmayarak [yollarını açın]; çünkü Allah bunu onlardan kabul eder ve geçmiş günahlarını bağışlar. {إن} “Şüphesiz”, çünkü, {الله} “Allah”, yani celâl ve ikram sahibi olan Allah, {غفور رحيم*} “çok bağışlayandır, çok merhamet edendir”, yani tövbe edilen günahları fazlasıyla silen ve kulunu ikramla ödüllendirendir.

6891. Metin

ولما سد عليهم طريق مخالطتهم ما لم يتصفوا بالتوبة المدلول عليها بالشهيدين المذكورين سداً مطلقاً، وفتحه عند الاتصاف بها فتحاً مطلقاً، عطف على ذلك طريقاً آخر وسطاً مقيداً فقال: {وإن أحد من المشركين} أي الذين أمرناكم بقتالهم {استجارك} أي طلب أن تعامله في الإكرام معاملة الجار بعد انقضاء مدة السياحة {فأجره} أي فآمنه ودافع عنه من يقصده بسوء {حتى يسمع كلام الله} أي الملك الأعظم بسماع التلاوة الدالة عليه، فيعلم بذلك ما يدعو إليه من المحاسن ويتحقق أنه ليس كلام الخلق. ولما ذكر إجارته، وكان له بعدها توبة وإصرار. وكان حال التائب قد ذكر، بين ما يفعل به إن أصر فقال: {ثم أبلغه} أي إن أراد الانصراف ولم يسلم {مأمنه} أي الموضع الذي يأمن فيه ثم قاتله بعد بلوغه المأمن إن شئت من غير

Zikredilen iki şahitle delillendirilen tövbe vasfını kazanmadıkları müddetçe onlarla karışma yolunu tamamen kapatıp, bu vasfı kazandıklarında ise sonuna kadar açınca; buna mutavassıt ve kayıtlı başka bir yolu atfederek şöyle buyurdu: {وإن أحد من المشركين} “Ve eğer müşriklerden biri”, yani kendileriyle savaşmanızı emrettiğimiz kimselerden biri, {استجارك} “senden sığınma hakkı dilerse”, yani dolaşma süresi bittikten sonra kendisine bir komşuya yapılan ikram gibi davranmanı talep ederse, {فأجره} “ona güvence ver”, yani ona eman ver ve ona kötülük yapmak isteyenlere karşı onu koru, {حتى يسمع كلام الله} “ta ki Allah'ın kelamını işitsin”, yani buna delalet eden tilaveti işitmek suretiyle en yüce Hükümran'ın sözünü işitsin; böylece onun davet ettiği güzellikleri bilsin ve mahluk sözü olmadığını kesin olarak anlasın. Ona güvence verilmesini zikredince -bundan sonra onun için ya tövbe ya da inkârda ısrar söz konusu olacağından ve tövbe edenin durumu da daha önce açıklandığından- ısrar ettiği takdirde kendisine ne yapılacağını beyan ederek şöyle buyurdu: {ثم أبلغه} “Sonra onu ulaştır”, yani eğer Müslüman olmadan dönmek isterse, {مأمنه} “güvenlik içinde olacağı yere”, yani güvende olacağı yere [ulaştır]; sonra güvenli yerine ulaştıktan sonra dilersen onunla savaş; hiçbir

6892. Metin

غدر ولا خيانه؛ قال الحسن: هي محكمة إلى يوم القيامة؛ ثم علل ذلك بما يبين غدرهم بقوله: {ذلك بأنهم} أي الأمر بالإجارة للغرض المذكور بسبب أنهم {قوم لا يعلمون*} أي لا علم لهم لأنه لا عهد لهم بنبوة ولا رسالة ولا كتاب، فإذا علموا أوشك أن ينفعهم العلم.

hıyanet ve vefasızlık olmaksızın. Hasan [el-Basrî] şöyle demiştir: “Bu ayet kıyamet gününe kadar muhkemdir (hükmü geçerlidir).” Sonra bunu, onların hainliklerini ortaya koyan şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {ذلك بأنهم} “Bu, onların ... olmalarındandır”, yani zikredilen gaye için eman verme emri şundandır ki onlar, {قوم لا يعلمون*} “bilmeyen bir topluluk”, yani hiçbir ilimleri yoktur; çünkü onların peygamberlik, elçilik ve kitapla bir aşinalıkları bulunmamaktadır. Şayet bilirlerse bu ilmin kendilerine fayda vermesi pek muhtemeldir.

6893. Metin

ولما كان الأمر بالنبذ مظنة لأن يعجب منه، عجب فقال: فمن يتعجب منه؟ وأنكر عليه فقال: {كيف يكون للمشركين} أي أهل العراقة في الشرك الذين توجب عراقتهم فيه ومحبتهم لظهوره نكثَ العهد الذي لا أقبح منه عند العرب ولا أشنع {عهد عند الله} أي المستجمع لصفات الكمال، فهو لا يحب النقض من أوليائه فكيف به من أعدائه {وعند رسوله} أي الذي هو أكمل الخلق وأوفاهم وأحفظهم للعهود وأرعاهم فهم أضداده فأعمالهم أضداد أعماله، وقد بدا منهم الغدر.

Antlaşmayı bozup atma emri hayret edilecek bir durum zannedilebileceğinden, hayret ifade ederek buyurdu ki: Kim buna hayret eder? Sonra bunu inkâr ederek şöyle buyurdu: {كيف يكون للمشركين} “Müşriklerin nasıl olabilir ki”, yani şirkteki kökleşmişlikleri ve şirkin üstün gelmesini arzulamaları sebebiyle Araplar nezdinde bundan daha çirkin ve daha korkunç bir şey olmayan ahit bozmayı kendilerine huy edinen kimselerin, {عهد عند الله} “Allah katında bir ahdi”, yani bütün kemâl sıfatlarını kendinde toplayan Allah katında; O, dostlarının ahdi bozmasını sevmezken düşmanlarınınkini nasıl hoş görsün? {وعند رسوله} “ve O'nun Resûlü katında”, yani mahlukatın en mükemmeli, en vefalısı, ahitleri en iyi koruyanı ve en çok gözeteninin katında; onlar ise O'nun zıddıdırlar ve amelleri de O'nun amellerinin zıddıdır, nitekim onlardan hıyanet sadır olmuştur.

6894. Metin

ولما كان استفهام الإنكار في معنى النفي، صح الاستثناء منه، فكأنه قيل: لا يكون للمشركين عهد {إلا الذين عاهدتم} أي منهم كما تقدم {عند المسجد الحرام} أي الحرم يوم الحديبية، وهذا مما يدل على أن الاستثناء المتقدم من {الذين} في قوله {براءة من الله ورسوله إلى الذين عاهدتم من المشركين} ؛ قال البغوي؛ قال السدي والكلبي وابن اسحاق: هم من قبائل بكر: بنو خزيمة وبنو مدلج وبنو ضمرة وبنو الديل وهم الذين كانوا قد دخلوا في عهد قريش يوم الحديبية، فلم يكن نقض العهد إلا قريش وبنو الديل من بني بكر فأمر بإتمام العهد لمن لم ينقض، ولما استثنى، بين حكم المستثني فقال: {فما استقاموا لكم} أي ركبوا الطريق الأقوم في الوفاء بعهدهم {فاستقيموا لهم} والقول في {إن الله} أي المحيط بالجلال والجمال {يحب المتقين*} كما سبق.

İnkârî istifham (reddeden soru) olumsuzluk anlamında olduğu için ondan istisna yapılması sahih olmuştur. Sanki şöyle denilmiştir: Müşrikler için bir ahit olamaz, {إلا الذين عاهدتم} “Ancak kendileriyle antlaşma yaptıklarınız müstesna” yani daha önce geçtiği üzere onlardan [olanlar]; {عند المسجد الحرام} “Mescid-i Harâm'ın yanında” yani Hudeybiye günü Harem [bölgesinde]. Bu durum, {براءة من الله ورسوله إلى الذين عاهدتم من المشركين} “Allah ve Resulünden, kendileriyle antlaşma yaptığınız müşriklere bir ültimatomdur” sözündeki {الذين} [ifadesinden] yapılan önceki istisnaya delalet eden hususlardandır. el-Begavî dedi ki: es-Süddî, el-Kelbî ve İbn İshâk şöyle dediler: Onlar Bekr kabilelerindendir: Benû Huzeyme, Benû Müdlic, Benû Damre ve Benû ed-Dîl. Bunlar Hudeybiye günü Kureyş'in ahdine girmiş olan kimselerdi. Ahdi bozanlar ise sadece Kureyş ile Benû Bekr'den Benû ed-Dîl idi; bu yüzden ahdi bozmayanlar için ahdin tamamlanması emredildi. [Allah Teâlâ] istisna yapınca, istisna edilenin hükmünü beyan ederek şöyle buyurdu: {فما استقاموا لكم} “Onlar size dürüst davrandıkları sürece” yani ahitlerine vefa göstermede en doğru yolda gittikleri müddetçe, {فاستقيموا لهم} “siz de onlara dürüst davranın”. {إن الله} “Şüphesiz Allah” yani celâl ve cemâli kuşatan [Allah], {يحب المتقين*} “sakınanları sever” ifadesine dair açıklama da daha önce geçtiği gibidir.

6896. Metin

ولما أنكر سبحانه ان يكون للمشركين غير المستثنين عهد، بين السبب الموجب للانكار مكرراً أداة الإنكار تأكيداً للمعنى فقال: {كيف} أي يكون لهم عهد ثابت {وإن} أي والحال أنهم مضمرون لكم الغدر والخيانة فهم إن {يظهروا عليكم} أي إن يعل أمر لهم على أمركم بأن يظفروا بكم بعد العهد والميثاق {لا يرقبوا} أي لا ينظروا ويرعوا {فيكم} أي في أذاكم بكل جليل وحقير {إلاًّ} أي قرابة محققة {ولا ذمة} أي عهداً، يعني أن الأمر المبيح للنبذ خوف الخيانة، وعلام الغيوب يخبركم أنهم في غاية الخيانة لكم، والإل هذا: القرابة - وهو قول ابن عباس، والمادة تدور على الألة وهي حربة في نصلها

Allah Teâlâ, istisna edilenler dışındaki müşriklerin bir ahdi olmasını inkâr edince, manayı pekiştirmek için inkâr edatını tekrarlayarak bu inkârı gerektiren sebebi beyan edip şöyle buyurdu: {كيف} “Nasıl [olabilir ki]”, yani nasıl sabit bir ahitleri olabilir ki, {وإن} “halbuki”, yani onlar size karşı içlerinde hıyanet ve vefasızlık beslemektedirler; nitekim onlar, {يظهروا عليكم} “eğer size üstün gelirlerse”, yani antlaşma ve sözleşmeden sonra size karşı bir zafer kazanıp durumları sizin durumunuza galebe çalarsa, {لا يرقبوا} “gözetmezler”, yani bakıp riayet etmezler, {فيكم} “hakkınızda”, yani büyük-küçük her türlü eziyetinizde, {إلاًّ} “ne bir yakınlık”, yani kesinleşmiş bir akrabalık bağını, {ولا ذمة} “ne de bir ahit”, yani bir sözleşmeyi. Demek ki antlaşmayı bozup atmayı mubah kılan şey hıyanet korkusudur; gaybları hakkıyla bilen Allah ise onların size karşı son derece hain olduklarını haber vermektedir. Buradaki ‘ill’ (إل); akrabalık demektir -bu İbn Abbas'ın görüşüdür-. Bu kelimenin kökü geniş uçlu bir mızrak olan ‘ellet’e dayanır;

6897. Metin

عرض، ويلزمها الصفاء والرقة والبريق، ويشبه به الإسراع في العدو، والثبات في نفسها، ومنه القرابة والعهد والتغير في وصفها، ومنه تغير رائحة الإناء وفساد الأسنان والصوت، ومنه الأنين والجؤار في الدعاء مع البكاء وخرير الماء والطعن والقهر-، ومنه: إن هذا - أي كلام مسيلمة - ما يخرخ من إل، أي من ربوبية، وفي إل الله، أي قدرته وإلهيته.

bu mızrak berraklık, incelik ve parlaklık barındırır. Koşuda sürat gösterme ve zatında sebat etme buna benzetilir. Akrabalık, ahit ve nitelikteki değişim de buradan gelir. Kabın kokusunun değişmesi, dişlerin bozulması ve sesin bozulması da bu köktendir. Ağlama ile birlikte inleme ve duada feryat etme, suyun çağıltısı, mızraklama ve kahretme de bu köktendir. Yine [Müseylime'nin sözü hakkında denilen] “Şüphesiz bu, bir ill'den çıkmaz” yani bir rablikten/ilahi kaynaktan çıkmaz sözü ve “Allah'ın ill'i” yani O'nun kudreti ve ilahlığı ifadeleri de bu köktendir.

6898. Metin

ولما كان ذلك مظنة لأن يقال: قد أكدوا لنا الأيمان وأوثقوا العهود، ولم يدعوا باباً من أبواب الاستعطاف، قال معللاً لما مضى مجيباً لمن استبعده: {يرضونكم} وعبر بأقصى ما يمكن الكلام به من القلوب تحقيقاً لأنهم ليس في قلوبهم شيء منه فقال: {بأفواههم} أي بذلك التأكيد، وصرح بالمقصود بقوله: {وتأبى قلوبهم} أي العمل بما أبدته ألسنتهم، وقليل منهم من يحمله الخوف ونحوه على الثبات أو يرجع عن الفسق ويؤمن {وأكثرهم فاسقون*} أي راسخو الأقدام في الفسق خارجون - لمخالفة الفعل للقول - عما تريدونه، وإذا نقض الأكثر اضطر الأقل إلى موافقتهم.

Bu durum: “Onlar bize yeminleri pekiştirmiş, sözleşmeleri sağlamlaştırmış ve gönül alma yollarından hiçbirini bırakmamışlardı” denilmesine sebep olabileceğinden; geçmiş olanı gerekçelendirerek ve bunu uzak gören kimseye cevap vererek şöyle buyurdu: {يرضونكم} “Sizi razı etmeye çalışırlar” -kalplerinde bundan zerre kadar bir şey olmadığını teyit etmek için sözün kalplerden en uzak olabileceği vasıfla ifade ederek buyurdu ki:- {بأفواههم} “ağızlarıyla”, yani bu pekiştirmeyle. Kastedilen hususu ise açıkça şöyle belirtti: {وتأبى قلوبهم} “halbuki kalpleri direnir”, yani dillerinin açığa vurduğu şeyle amel etmeye yanaşmaz. Onlardan pek azı korku ve benzeri bir sebeple sebata yönelir yahut fâsıklıktan dönüp iman eder; {وأكثرهم فاسقون*} “ve onların çoğu fâsıktır”, yani fâsıklıkta ayakları kökleşmiş kimselerdir, fiilleri sözlerine uymadığı için sizin istediğiniz şeyin dışına çıkarlar. Çoğunluk bozduğunda ise azınlık da onlara uymak zorunda kalır.

6899. Metin

ولما دام ما ترى من كشف سرائرهم، شرع سبحانه يقيم لهم الدليل على فسقهم وخيانتهم بتذكيرهم ما بدا من بعضهم من النقض بعد أن أثبت فيما مضى أنهم شرع واحد بعضهم أولياء بعض، وفيما يأتي أنهم بعضهم من بعض، فقال معبراً بما يفيد أنهم تمكنوا من ضد

İç dünyalarının bu şekilde açığa vurulması sürüp gidince Allah Teâlâ, daha önce onların tek bir yol üzere olup birbirlerinin dostları olduklarını ve ileride de birbirlerinden olduklarını ispat ettikten sonra, içlerinden bazılarının sergilediği ahit bozmayı kendilerine hatırlatarak onların fâsıklık ve hıyanetlerine delil getirmeye başlayıp imanın zıddı olan şeye,

6900. Metin

الإيمان تمكناً صار به كأنه في حوزتهم: {اشتروا} أي لجوا في أهويتهم بعد قيام الدليل الذي لا يشكون فيه فأخذوا {بآيات الله} أي الذي لا شيء مثله في جلال ولا جمال على ما لها من العظم في أنفسها وبإضافتها إليه {ثمناً قليلاً} من أعراض الدنيا فرضوا بها مع مصاحبة الكفر، وذلك أن أبا سفيان أطعمهم أكلة فنقضوا بها عهودهم {فصدوا} أي فسبب لهم ذلك وأداهم إلى أن صدوا {عن سبيله} أي من يريد السير عليه ومنعوا من الدخول في الدين أنفسهم ومن قدروا على منعه.

adeta kendi mülkleri haline gelecek şekilde hâkim olduklarını ifade eden bir üslupla şöyle buyurdu: {اشتروا} “Sattılar”, yani şüphe etmeyecekleri kesin delil ortaya konduktan sonra hevalarında inat edip aldılar, {بآيات الله} “Allah'ın ayetleri karşılığında”, yani celâl ve cemâlde hiçbir benzeri olmayan Allah'ın ayetlerine karşı -bizzat kendilerindeki azamete ve O'na nispet edilmelerine rağmen-, {ثمناً قليلاً} “az bir değeri”, yani değersiz dünya metaını alıp küfürle birlikte ona razı oldular. Şöyle ki: Ebû Süfyân onlara bir ziyafet verdi, onlar da buna karşılık antlaşmalarını bozdular; {فصدوا} “ve böylece alıkoydular”, yani bu durum onların alıkoymasına sebep oldu ve onları sevk etti, {عن سبيله} “O'nun yolundan”, yani o yolda yürümek isteyenleri [engellediler], bizzat kendilerini ve engel olabildikleri kimseleri dine girmekten menettiler.

6901. Metin

ولما دل على ما أخبر به من فساد قلوبهم، استأنف بيان ما استحقوه من عظيم الذم بقوله معجباً منهم: {إنهم ساء ما} وبين عراقتهم في القبائح وأنها في جبلتهم بذكر الكون فقال: {كانوا يعملون*} أي يجددون عمله في كل وقت، وكأنه سبحانه يشير بهذا إلى ما فعلت عضل والقارة بعاصم بن ثابت وخبيب بن عدي، ذكر ابن إسحاق في السيرة عن عاصم بن عمر ﵁ والبخاري في الصحيح عن أبي هريرة ﵁، كل يزيد على صاحبه وقد جمعت بين حديثيهما أنه قدم على رسول الله ﷺ بعد أحد رهط من عضل والقارة فقالوا: يا رسول الله إن فينا إسلاماً فابعث معنا نفراً من أصحابك يفقهوننا في الدين ويقرؤوننا القرآن ويعلموننا شرائع الإسلام

Kalplerinin fesadına dair haber verdiği hususa delil getirince, onlara hayret ifade ederek hak ettikleri büyük kınamayı yeni bir sözle beyan edip şöyle buyurdu: {إنهم ساء ما} “Gerçekten onlar ne kötü şey”, -‘kâne’ fiilini zikrederek kötülüklerdeki kökleşmişliklerini ve bunun onların fıtratında olduğunu beyan ederek buyurdu ki:- {كانوا يعملون*} “yapageldiler!”, yani her vakit amelini yeniledikleri şey ne kötüdür! Allah Teâlâ bununla adeta Adal ve el-Kāre kabilelerinin Âsım b. Sâbit ve Hubeyb b. Adiyy'e yaptıklarına işaret etmektedir. İbn İshâk es-Sîre'de Âsım b. Ömer radıyallâhu anh'tan, Buhârî de Sahîh'inde Ebû Hureyre radıyallâhu anh'tan rivayet etmiştir; her biri diğerinden fazla bilgi aktarmış olup ben iki hadisi birleştirdim. Uhud'dan sonra Adal ve el-Kāre'den bir grup Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna gelip: “Ey Allah'ın Resûlü, aramızda İslam [yayıldı], bizimle birlikte ashabından bize dini öğretecek, Kur'an okutacak ve İslam'ın şeriatını belletecek birkaç kişi gönder” dediler.

6902. Metin

فبعث معهم نفراً ستة - وقال البخاري: عشرة - وأمر عليهم عاصم بن ثابت فخرج معهم، حتى إذا كانوا بالرجيع ماء لهذيل غدروا بهم فاستصرخوا عليهم هذيلاً، فلما أتوهم أخذوا أسيافهم ليقاتلوهم، فقالوا: إنا والله لا نريد قتلكم، ولكنا نريد أن نصيب بكم شيئاً من أهل مكة، ولكن عهد الله وميثاقه أن لا نقتل منكم أحداً، فأما عاصم فلم يقبل وقاتل حتى قتل هو ناس من أصحابه، ونزل منهم ثلاثة نفر على العهد والميثاق، فلما استمكنوا منهم أطلقوا أوتار قسيهم فربطوهم بها، فقال رجل منهم: هذا أول الغدر، والله لا أصحبكم، إن لي بهؤلاء أسوة - يريد القتلى، فجرروه وعالجوه فأبى أن يصحبهم فقتلوه؛ فانطلقوا بخبيب وزيد بن الدثنة حتى باعوهما بمكة فقتلوهما.

Bunun üzerine onlarla altı kişilik -Buhârî on kişilik der- bir grup gönderdi ve başlarına Âsım b. Sâbit'i emir tayin etti. Onlarla birlikte yola çıktı; nihayet Hüzeyl kabilesine ait bir su olan Recî' mevkiine vardıklarında onlara hıyanet edip aleyhlerine Hüzeyl'i yardıma çağırdılar. Hüzeylliler gelince Müslümanlar kendileriyle savaşmak için kılıçlarını çektiler. Müşrikler: “Vallahi biz sizi öldürmek istemiyoruz, fakat sizin sayenizde Mekkelilerden bir bedel elde etmek istiyoruz. Allah adına söz ve ahit olsun ki sizden hiçbir kimseyi öldürmeyeceğiz” dediler. Âsım bunu kabul etmeyip savaştı ve ashabından bazı kimselerle birlikte şehit edildi. İçlerinden üç kişi ise söz ve ahit üzerine teslim oldu. Müşrikler onları ele geçirince yaylarının kirişlerini çıkarıp onları bunlarla bağladılar. İçlerinden bir adam: “Bu ilk vefasızlıktır! Vallahi size yoldaşlık etmem; benim için şu öldürülenlerde güzel bir örnek vardır” dedi. Onu sürükleyip zorladılar; onlarla gitmeye yanaşmayınca onu da öldürdüler. Hubeyb ile Zeyd b. ed-Desinne'yi alıp götürdüler ve nihayet Mekke'de satıp orada onları şehit ettiler.

6903. Metin

وقصة العرنيين الذين قدموا على رسول الله ﷺ فأظهروا الإسلام ثم خرجوا إلى لقاح النبي ﷺ فقتلوا الراعي واستاقوا اللقاح بعد ما رأوا من الآيات، فبعث النبي ﷺ في آثارهم فقتلهم؛ وفي تاريخ ابن الفرات عن القتبي أن النبي ﷺ بعث عبد الله بن عوسجة البجلي إلى بني حارثة بن عمرو بن قرط بكتاب فرقعوا دلوهم بالكتاب فقال النبي ﷺ: ما لهم! أذهب الله عقولهم، فهم أهل رعدة وكلام مختلط؛ ولما خرج أهل مكة بعد أن عاملهم ﷺ بغاية

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna gelip Müslüman olduklarını açıklayan, sonra Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in sağmal develerine gidip bunca mucizeyi gördükten sonra çobanı öldüren ve develeri sürüp götüren Ureynelilerin kıssası da böyledir; Nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem arkalarından adam gönderip onları yakalatmış ve öldürtmüştür. Târîhu İbni'l-Fürât'ta el-Kutebî'den nakledildiğine göre: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, Abdullah b. Evsece el-Becelî'yi bir mektupla Hârise b. Amr b. Kurt oğullarına göndermişti; onlar ise mektupla kovalarını yamadılar. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: “Onlara ne oluyor! Allah onların akıllarını gidersin; onlar titreme ve karmaşık konuşma ehlidirler” buyurdu. Mekke ehli de sallallâhu aleyhi ve sellem kendilerine son derece

6904. Metin

الإحسان أعتقهم وعفا عنهم بعد تلك الحروب والأذى في المبالغة في النكايات التي لا يعفو عن مثلها إلا الأنبياء، خرجوا معه إلى حنين غير مريدين لنصره ولا محبين لعلو أمره، بل هم الذين انهزموا بالناس - كما نقله البغوي عن قتادة؛ وقال أبو حيان ويقال: إن الطلقاء من أهل مكة فروا وقصدوا إلقاء الهزيمة في المسلمين وبلغ فلهم مكة -انتهى. وقال الواقدي: وخرج رجال مكة مع النبي ﷺ فلم يتغادر منهم أحد على غير دين ركباناً ومشاة، ينظرون لمن تكون الدائرة فيصيبون من الغنائم، ولا يكرهون أن تكون الصدمة بمحمد وأصحابه، وقال هو وغيره: فلما كانت الهزيمة حيث كانت والدائرة على المسلمين تكلم قوم بما في أنفسهم من الكفر والضغن والغش، وذكروا أنه عزم ناس منهم على قتل النبي ﷺ ولكن الله منعه منهم.

ihsanla muamele edip onları serbest bıraktıktan, sadece peygamberlerin affedebileceği o savaşlar, eziyetler ve aşırı düşmanlıklardan sonra kendilerini bağışladıktan sonra; Huneyn'e O'nunla birlikte çıktıklarında ne O'na yardım etmek istiyorlar ne de davasının üstün gelmesini arzuluyorlardı; bilakis Begavî'nin Katâde'den naklettiği gibi insanları bozguna uğratıp kaçıranlar bizzat onlardı. Ebû Hayyân der ki: Şöyle denilir: Mekke'nin Tulekā'sı (fetihte serbest bırakılanlar) kaçtılar ve Müslümanlar arasına bozgun salmayı kastettiler; onların kaçanları Mekke'ye kadar ulaştı -Ebû Hayyân'ın sözü bitti-. Vâkıdî der ki: Mekke erkekleri Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte çıktılar; binekli ve yaya olarak hiçbiri geride kalmadı; hepsi başka bir din üzere idiler. Zaferin kime ait olacağını gözetliyorlar, ganimetlerden pay almayı umuyorlar ve darbenin Muhammed ile ashabına inmesinden hoşnutsuzluk duymuyorlardı. Vâkıdî ve başkaları der ki: Bozgun vuku bulup çember Müslümanların aleyhine dönünce bir topluluk içlerindeki küfrü, kini ve hıyaneti açığa vurdu; hatta onlardan bazılarının Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i öldürmeye azmettiği, fakat Allah'ın O'nu koruduğu zikredilmiştir.

6905. Metin

هذا بعض ما غدر فيه كفار العرب، وأما اليهود فكلهم نقض: بنو قينقاع ثم النضير ثم قريظة ثم أهل خيبر، حتى كان ذلك سبب إخراجهم منها وإجلائهم إلى بلاد الشام، ويجوز أن يكون ذلك إشارة إلى أنهم قد تبين لهم مثل الصبح جميعاً ما أخبرهم به النبي ﷺ، فلما لم يرجعوا لمجرد أهوائهم كانوا قد اشتروا بذلك ثمناً قليلاً، وهو

İşte bu, Arap kâfirlerinin hıyanet ettiği durumlardan bazılarıdır. Yahudilere gelince; onların hepsi ahitlerini bozmuştur: Önce Benî Kaynukā, sonra Benî Nadîr, sonra Benî Kurayza, sonra Hayber ehli; nihayet bu durum onların oradan çıkarılıp Şam beldelerine sürülmelerinin sebebi olmuştur. Bu ifadenin, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in kendilerine haber verdiği şeylerin hepsinin sabah aydınlığı gibi açıkça ortaya çıktığına, sırf hevaları yüzünden haktan dönmediklerinde bunun karşılığında az bir değeri satın almış olduklarına bir işaret olması da caizdir; o değer ise,

6906. Metin

التمتع بما هم فيه مدة حياتهم على ما صاروا إليه من سفول الكلمة وإدبار الأمر، فمن قاده هواه إلى ترك السعادة العظمى لهذا العرض الزائل اليسير كان غير مأمون على شيء لأنه رهينة داعي الهوى وأمر الشيطان، لأنه أول ما بدأ بنفسه فغدر بها وغشها غير ناظر في مصلحة ولا مفكر في عاقبة.

düşen itibarlarına ve geri giden durumlarına rağmen hayatları boyunca içinde bulundukları şeyden yararlanmaktır. Hevası kendisini şu geçici ve değersiz meta uğruna en büyük saadeti terk etmeye sürükleyen kimseye hiçbir hususta güvenilmez; çünkü o nefsin hevasına ve şeytanın emrine rehin olmuştur. Zira o işe ilk önce kendi nefsinden başlayarak ona hıyanet etmiş, bir maslahat gözetmeksizin ve akıbeti düşünmeksizin onu aldatmıştır.

6907. Metin

ولما أخبر تعالى بعراقتهم في الفسق، دل عليه بأن خيانتهم ليست خاصة بالمخاطبين، بل عامة لكل من اتصف بصفتهم من الإيمان، فمدار خيانتهم على الوصف، فقال: {لا يرقبون في مؤمن إِلاًّ} أي قرابة وأصلاً جيداً ثابتاً {ولا ذمة} أي عهداً أكيداً {وأولئك} أي البعداء من كل خير {هم} أي خاصة لتناهي عدوانهم {المعتدون*} أي عادتهم المبالغة في حمل أنفسهم على أن يعدوا الحدود لعدم ما يردهم عن ذلك من وازع إلهي ورادع شرعي كما فعل عامر بن الطفيل بأهل بئر معونة مع أنهم في جوار عمه وكان من خبرهم أن عمه أبا براء عامر بن مالك بن جعفر ملاعب الأسنة قدم على رسول الله ﷺ فقال له: لو بعثت رجالاً من أصحابك إلى أهل نجد رجوت أن يستجيبوا لك، فقال رسول الله ﷺ: إني أخشى عليهم أهل نجد، قال أبو براء: أنا لهم جار. فبعث رسول الله ﷺ: المنذر بن عمرو أخا بني ساعدة المعنق ليموت في سبعين رجلاً من أصحابه

Allah Teâlâ onların fâsıklıkta kökleştiklerini haber verince, hıyanetlerinin sadece muhataplara has olmayıp bilakis onların taşıdığı iman sıfatına sahip olan herkese yönelik genel bir durum olduğunu bildirerek buna delil getirdi; demek ki onların hıyanetlerinin ekseni bu sıfattır. Şöyle buyurdu: {لا يرقبون في مؤمن إِلاًّ} “Bir mümin hakkında ne bir yakınlık gözetirler”, yani sağlam ve sabit güzel bir akrabalık bağını, {ولا ذمة} “ne de bir ahit”, yani kesinleşmiş bir sözleşmeyi [gözetirler]. {وأولئك} “Ve işte onlar”, yani her türlü hayırdan uzak olanlar, {هم} “onlar bizzat”, yani haddi aşmadaki aşırılıkları sebebiyle özellikle onlar, {المعتدون*} “haddi aşanların ta kendileridir”; yani kendilerini bundan alıkoyacak ilahi bir engel ve şer'i bir caydırıcı bulunmadığı için hadleri aşmaya nefislerini zorlamak onların âdetidir. Âmir b. et-Tufeyl'in, amcasının himayesinde olmalarına rağmen Bi'r-i Maûne ehline yaptığı gibi. Onların haberi şöyleydi: Amcası Ebû Berâ Âmir b. Mâlik b. Ca‘fer (Mülâibü'l-Esinne) Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in huzuruna gelip ona: “Ashabından Necid ehline bazı adamlar göndersen, sana icabet edeceklerini umarım” dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: “Necid ehlinden onlar adına endişe ederim” buyurdu. Ebû Berâ: “Ben onlara kefilim (himayemdedirler)” dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, ashâbından Müslümanların hayırlılarından yetmiş kişi içinde ölüme koşan Benî Sâide'nin kardeşi Münzir b. Amr'ı gönderdi.

6908. Metin

من خيار المسلمين، فما نزلوا بئر معونه بعثوا حرام بن ملحان بكتاب رسول الله ﷺ إلى عامر بن الطفيل فلم ينظر في كتابه وعدا عليه فقتله، ثم استصرخ عليهم بني عامر فأبوا وقالوا: لن نخفر أبا براء، فاستصرخ عليهم قبائل من بني سليم: عصية ورعلاً وذكوان فقتلوهم فلم يفلت منهم إلا ثلاثة نفر عمرو بن أمية الضمري أحدهم، فعظم ذلك النبي ﷺ ودعا على قتلتهم شهراً؛ قال البغوي: وقال ابن عباس ﵄: إن أهل الطائف أمدوهم - يعني قريشاً - بالأموال ليقووهم على حرب رسول الله ﷺ، فهذا الذي أحكمه تعالى من نبذ العهد نظر للدين، لأنه نظر لجميع أهله الذين لا يوجد إلا بهم.

Bi'r-i Maûne'ye indiklerinde Harâm b. Milhân'ı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in mektubuyla Âmir b. et-Tufeyl'e gönderdiler. Âmir mektuba bakmadı bile, üzerine saldırıp onu öldürdü. Sonra Benî Âmir'i Müslümanlara karşı yardıma çağırdı; fakat onlar: “Ebû Berâ'nın ahdini bozamayız” diyerek reddettiler. Bunun üzerine Benî Süleym kabilelerinden Usayye, Rı‘l ve Zekvân'ı yardıma çağırdı; onlar da Müslümanları öldürdüler. İçlerinden Amr b. Ümeyye ed-Damrî'nin de aralarında bulunduğu sadece üç kişi kurtulabildi. Bu durum Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e çok ağır geldi ve onları öldürenlere bir ay boyunca beddua etti. Begavî der ki: İbn Abbas radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: Tâif ehli, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile savaşta güç kazansınlar diye onlara -yani Kureyş'e- mallarla destek oldular. Allah Teâlâ'nın antlaşmayı bozup atma hususunda koyduğu bu hüküm dinin maslahatını gözetmektir; çünkü bu, ancak kendileriyle dinin var olabileceği bütün din ehlinin maslahatını gözetmektir.

6909. Metin

ولما بين ما أوجب بعدهم منهم ومعاداتهم لهم، بين ما يصيرون به أهلاً فقال {فإن تابوا} أي بالإيمان بسبب ما أبديتم لهم من الغلظة {وأقاموا} أي أيدوا ذلك بأن أقاموا {الصلاة} أي بجميع حدودها {وآتوا الزكاة} أي كما حده رسول الله ﷺ {فإخوانكم} أي هم، وبين أنها ليست أخوة النسب فقال: {في الدين} لهم ما لكم وعليهم ما عليكم، فلا تعرضوا لهم بما يكرهونه.

Onlardan uzak durmayı ve onlara düşmanlık etmeyi gerektiren sebepleri beyan edince, ne ile dine ehil/kardeş haline geleceklerini açıklayarak şöyle buyurdu: {فإن تابوا} “Fakat tövbe ederlerse”, yani onlara gösterdiğiniz sertlik sebebiyle iman ederek [dönerlerse], {وأقاموا} “ve kılarlarsa”, yani bunu ikame ederek teyit ederlerse, {الصلاة} “namazı”, yani bütün şart ve rükünleriyle, {وآتوا الزكاة} “ve verirlerse zekâtı”, yani Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in belirlediği şekilde, {فإخوانكم} “artık sizin kardeşlerinizdirler”, yani onlar [kardeşlerinizdir]. Bunun nesep kardeşliği olmadığını açıklayarak buyurdu ki: {في الدين} “dinde”; sizin lehinize olan onların da lehinedir, sizin aleyhinize olan onların da aleyhinedir; artık hoşlanmayacakları bir şeyle onlara ilişmeyin.

6910. Metin

ولما كان كأنه قيل بعثاً وتحريضاً على تأمل ما فصل: قد فصلنا لكم

Ayrıntılı olarak açıklanan şeyleri tefekküre sevk ve teşvik etmek amacıyla sanki şöyle denilmiş gibidir: Biz size

6911. Metin

أمرهم في هذه الآيات تفصيلاً، عطف عليه قوله: {ونفصل} أي في كل أمر يحتاجون جميع {الآيات} وعظم هذه الآيات وحثم على تدبرها بقوله: {لقوم يعلمون*} أي صار العلم لهم صفة فلهم ملكة يتصرفون بها في أصوله وفروعه، لا يغترون بمجرد كلام من شأنه الرداءة والمخالفة بين القول والعمل، والاعتراض بهذا بين هذه الجمل المتلاحمة إشارة إلى عظم الأمر الذي نبه عليه وتحريض على إنعام النظر فيه ليعلم أن مدخوله جليل الأمر عظيم القدر لئلا يظن أنه تكرار.

onların durumunu bu ayetlerde etraflıca açıkladık. Buna atıfla şöyle buyurdu: {ونفصل} “ve etraflıca açıklıyoruz”, yani muhtaç oldukları her meselede bütün, {الآيات} “ayetleri”. Şu buyruğuyla bu ayetleri yüceltti ve onları tefekküre teşvik etti: {لقوم يعلمون*} “bilen bir topluluk için”, yani ilim kendileri için bir vasıf haline gelmiş, onun usul ve furuunda tasarruf edebilecekleri bir melekeye sahip olmuş, tabiatı kötülük ve sözle amel arasında tutarsızlık olan kuru laflara aldanmayan bir topluluk için. Birbiriyle kenetlenmiş bu cümleler arasına bu cümlenin itiraziyye (ara cümle) olarak girmesi; dikkat çekilen meselenin büyüklüğüne bir işaret ve onun üzerinde etraflıca düşünmeye bir teşviktir; ta ki onun ifade ettiği mananın pek yüce ve kadri pek büyük bir husus olduğu bilinsin de bir tekrar olduğu sanılmasın.

6912. Metin

ولما بين السبب الموجب لمجازاتهم بجنس عملهم، وهو البراءة منهم وما يتبع ذلك إلى أن ختم بتقدير توبتهم، رجع إلى قسيم قوله {فما استقاموا لكم} فقال: {وإن نكثوا أيمانهم} أي التي حلفوها لكم؛ ولما كان النقض ضاراً وإن قصر زمنه، أتى بالجار فقال: {من بعد عهدهم} أي الذي عقدوه {وطعنوا} أي أوقعوا الطعن {في دينكم} أي بقول أو فعل.

Onlara kendi amellerinin cinsiyle ceza vermeyi gerektiren sebebi -yani onlardan berî olmayı ve tövbe ettikleri takdirde olacak durumla son bulana dek buna bağlı hususları- beyan edince, {فما استقاموا لكم} {Artık onlar size dürüst davrandıkça} buyruğunun mukabili olan kısma dönerek şöyle buyurdu: {وإن نكثوا أيمانهم} “Ve eğer yeminlerini bozarlarsa”, yani size verdikleri o yeminleri; antlaşmayı bozmak süresi kısa da olsa zarar verici olduğundan harf-i cer ile getirerek buyurdu ki: {من بعد عهدهم} “antlaşmalarından sonra”, yani akdettikleri antlaşmadan sonra, {وطعنوا} “ve dil uzatırlarsa”, yani ta‘nda bulunurlarsa, {في دينكم} “dininize”, yani söz veya fiille.

6913. Metin

ولما كان هذا الفعل لا يستقل به في الأغلب إلا الرؤساء، أشار إلى ذلك بقوله: {فقاتلوا} ووضع موضع ضميرهم تحريضاً على قتالهم وإشارة إلى أنهم ما نكثوا وأقدموا على هجنة الكذب ولم يستهجنوا الخروج عن عادات الكرام إلا وقد رسخوا في الكفر فقال: {أئمة الكفر} ثم أشار - بقوله معللاً لجواز المقاتله: {إنهم لا أيمان لهم} إلى أن

Bu fiili çoğunlukla sadece önderler tek başına yürütebileceğinden, şu buyruğuyla buna işaret etti: {فقاتلوا} “artık savaşın” -onlarla savaşmaya teşvik etmek ve onların ahitleri bozmadıklarını, yalanın çirkinliğine kalkışmadıklarını ve kerem ehlinin âdetlerinden çıkmayı çirkin görmediklerini ancak küfürde kökleştiklerini belirtmek için zamirleri yerine açık isim koyarak buyurdu ki:- {أئمة الكفر} “küfrün önderleriyle”. Sonra savaşmanın cevazını gerekçelendirerek söylediği: {إنهم لا أيمان لهم} “çünkü onların yeminleri [yoktur]” buyruğuyla işaret etti ki,

6914. Metin

ذلك ولو فعله الأتباع ولم يكفهم الرؤساء فهو عن تمال منهم فابدؤوا بالرؤوس فاقطعوها تنقطع الأذناب، وقراءة ابن عامر بالكسر معناها: لا أمان لهم لأنهم قد نقضوا العهد الموجب له بما وقع منهم، ومن طعن من أهل الذمة في الإسلام طعناً ظاهراً جاز قتله، فإن العهد مأخوذ عليه أن لا يطعن، ثم علل المقاتله بقوله: {لعلهم ينتهون*} أي اجعلوا قصدكم لقتالهم أن يكون حالهم حال من ينتهي عن غيه بما يرى منكم من صادق الجد بماضي الحد، روى البخاري في التفسير عن حذيفة ﵁ قال: ما بقي من أصحاب هذه الآية إلا ثلاثة ولا من المنافقين إلا أربعة احدهم شيخ كبير لو شرب الماء البارد لما وجد برده.

bu durum tabiler tarafından yapılsa ve önderler onlara engel olmasa dahi bu onların ortak bir dayanışmasından kaynaklanır; öyleyse başlardan başlayın ve onları kesin ki kuyruklar da kesilsin. İbn Âmir'in [hemzenin] kesresiyle (îmân) okuyuşunun manası şudur: “Onlar için hiçbir eman (güvence) yoktur; çünkü onlar kendilerinden sadır olan bu hareketle emanı gerektiren antlaşmayı bozmuşlardır.” Zimmîlerden kim İslam'a açıkça dil uzatırsa öldürülmesi caiz olur; zira antlaşma ondan dil uzatmaması şartıyla alınmıştır. Sonra savaşmayı şu buyruğuyla gerekçelendirdi: {لعلهم ينتهون*} “umulur ki vazgeçerler”, yani onlarla savaşırken kastınızı öyle belirleyin ki durumları, sizden görecekleri kesin ciddiyet ve keskin kılıç sebebiyle azgınlıklarından vazgeçecek kimselerin durumu gibi olsun. Buhârî Tefsîr bölümünde Huzeyfe radıyallâhu anh'tan şöyle rivayet etmiştir: “Bu ayetin muhataplarından sadece üç kişi kaldı; münafıklardan da sadece dört kişi kaldı ki onlardan biri yaşlı bir pirdir, soğuk su içse onun soğukluğunu bile hissetmez.”

6915. Metin

ولما نفى أيمانهم بنفي إيمانهم، شرع يقيم الدليل على ذلك بأمور ارتكبوها، كل منها بسبب باعث على الإقدام عليهم، ويحث على قتالهم في صورة تعجيب ممن يتواني فيه فقال: {ألا} وهو حرف عرض، ومعناه هنا الحض لدخول همزة الإنكار على النافي فنفته فصار مدخولها مثبتاً على سبيل الحث عليه فهو ابلغ مما لو أثبت بغير هذا الأسلوب {تقاتلون قوماً} أي وإن كانوا ذوي منعة عظيمة {نكثوا أيمانهم} أي في قصة عاصم وأصحابه والمنذر وأصحابه والإعانة على خزاعة وغير ذلك،

Onların imanlarını nefyederek yeminlerini hükümsüz kılınca, onların işledikleri ve her biri onların üzerine yürümeyi gerektiren bir sebep teşkil eden hususlarla buna delil getirmeye başladı ve bu konuda gevşeklik gösteren kimseye hayret etme tarzında onları savaşa teşvik ederek şöyle buyurdu: {ألا} “...maz mısınız?” -bu bir arz (teklif) harfidir; buradaki manası teşviktir, zira inkâr hemzesi nefyin üzerine girip onu nefyetmiş ve böylece girdigi yer teşvik yoluyla sübut bulmuştur; bu ise başka bir üslupla ifade edilmesinden çok daha beliğdir-: {تقاتلون قوماً} “Savaşmaz mısınız bir toplulukla?”, yani son derece güçlü ve korunaklı olsalar bile, {نكثوا أيمانهم} “yeminlerini bozan”, yani Âsım ve ashabı kıssasında, Münzir ve ashabı kıssasında, Huzâa aleyhine yardım etmelerinde ve diğer hadiselerde,

6916. Metin

فكان النكث لهم عادة وخلقاً، وهذا يدل على أن قتال الناكثين أولى من قتال غيرهم ليكون ذلك زاجراً عن النقض، وكانت قصة خزاعة أنه كان بينهم وبين بني بكر بن عبد مناة بن كنانة قتل في الجاهلية، وكانت خزاعة قد دخلت في عهد النبي ﷺ بالحديبية لما كان لهم فيه من المحبة من مسلمهم وكافرهم لما بينهم من الحلف - كما تقدم آخر الأنفال، ودخلت بنو بكر في عهد قريش فمرت على ذلك مدة، ثم إن أنس بن زنيم الديلي هجا رسول الله ﷺ فسمعه غلام من خزاعة فوقع به فشجه فخرج إلى قومه فأراهم شجته فثار الشر مع ما كان بينهم، وما تطلب بنو بكر من خزاعة من دمائها، فكلمت بنو نفاثة من بني بكر أشراف قريش فوجدوا القوم إلى ذلك سراعاً فأعانوهم بالسلاح والكراع والرجال، فخرج نوفل بن معاوية الديلي وهو يومئذ قائدهم؛ قال ابن إسحاق: وليس كل بني بكر بايعه - وقال الواقدي: واعتزلت بنو مدلج فلم ينقضوا العهد - حتى بيت خزاعة وهم على الوتير ماء لهم، فأصابوا منهم رجلاً وتجاوزوا واقتتلوا وقاتل معهم

böylece ahit bozmak onlar için bir âdet ve ahlak haline gelmişti. Bu da antlaşmayı bozanlarla savaşmanın, ahdi bozmaktan caydırıcı olsun diye diğerleriyle savaşmaktan daha öncelikli olduğuna delalet eder. Huzâa kıssası şöyleydi: Onlar ile Kinâne'den Benî Bekir b. Abdimenât arasında Cahiliye devrinde kan davası vardı. Huzâa kabilesi, gerek Müslümanlarının gerekse kâfirlerinin aralarındaki ittifak sebebiyle Resûlullah'a duydukları sevgiden ötürü Hudeybiye'de Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in antlaşmasına dahil olmuştu -nitekim Enfâl suresinin sonunda geçtiği üzere-. Benî Bekir ise Kureyş'in antlaşmasına girmişti. Aradan bir süre geçti. Sonra ed-Düilî'den Enes b. Zenîm, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'i hicvetti. Huzâa'dan bir genç bunu işitince ona saldırıp başını yardı. O da kavminin yanına gidip başındaki yarığı gösterdi. Bunun üzerine aralarındaki eski düşmanlık ve Benî Bekir'in Huzâa'dan talep ettiği kan davalarıyla birlikte şer alevlendi. Benî Bekir'den Benî Nüfâse, Kureyş'in ileri gelenleriyle konuştu; Kureyşlileri de bu işe çok hevesli buldular. Onlara silah, binek ve adamla yardım ettiler. O gün Benî Bekir'in lideri olan Nevfel b. Muâviye ed-Düilî yola çıktı -İbn İshâk der ki: Benî Bekir'in tamamı ona biat etmemişti; Vâkıdî de der ki: Benî Müdlic tarafsız kalıp antlaşmayı bozmadı-. Nihayet Vetîr denilen suları başında bulunan Huzâa'ya gece baskını yaptılar. Onlardan bir adamı vurdular, haddi aşıp savaştılar. Kureyş'ten geceleyin

6917. Metin

من قريش من قاتل بالليل مستخفياً متنكرين منتقبين: صفوان بن أمية ومكرز بن حفص بن الأخيف وحويطب بن عبد العزى وعكرمة بن أبي جهل وأجلبوا معهم أرقاءهم، وكانت خزاعة آمنة لمكان العهد والموادعة.

gizlenerek, tanınmamak için kılık değiştirip yüzlerini örterek savaşanlar da onlarla birlikte savaştı: Safvân b. Ümeyye, Mükriz b. Hafs b. el-Ahyaf, Huveytıb b. Abdiluzzâ ve İkrime b. Ebî Cehl kölelerini de yanlarına katarak katıldılar. Huzâa ise antlaşma ve barış güvencesi sebebiyle emniyet içindeydi.

6918. Metin

ولما ذكرهم بمطلق نكثهم في حقهم عامة، وذكرهم بما خصوا به سيدهم بل سيد الخلق كلهم فقال: {وهموا بإخراج الرسول} أي من مكة في عمرة القضاء، بل أمروه بالخروج عند انقضاء الثلاثة الأيام وألحو في ذلك وهو وإن كان قاضاهم على ذلك، لكن قد نقل ابن إسحاق وغيره في قصة النداء بسورة براءة أنه كان في القضية والعهد الذي كان بينه وبينهم أن لا يمنع من البيت أحد جاءه زائراً، ولعلهم هموا بإخراجه قبل الثلاثة الأيام لما داخلهم من الحسد عند ما عاينوا من نشاط أصحابه وكثرتهم وحسن حالهم، وذلك غير بعيد من أفعالهم، وإظهارهم التبرؤ به ﷺ حتى اجترؤوا - وهو أعلى الخلق مقداراً، وأظهرهم هيئة وأنواراً وأطهرهم رسوماً وآثاراً - على الإلحاح عليه في الخروج من بلد آبائه وأجداده الذين هم أحقهم بها ومسقط رأسه وموضع مرباه، ولكن لم أراه مصرحاً به، وهوعندي على ما فيه أولى مما ذكروه من الهم بإخراجه عند الهجرة على ما لا يخفى، أو يكون

Onlara genel olarak kendileri hakkındaki ahit bozmalarını hatırlattıktan sonra, bizzat efendilerine, hatta bütün yaratılmışların efendisine has kıldıkları şeyi hatırlatarak şöyle buyurdu: {وهموا بإخراج الرسول} “ve Resûl'ü çıkarmaya yeltendiler”, yani Kazâ umresinde Mekke'den [çıkarmaya yeltendiler]; bilakis üç gün sona erdiğinde O'nun çıkmasını emrettiler ve bu konuda son derece ısrarcı oldular. Gerçi Peygamber onlarla bu şart üzere anlaşmıştı; fakat İbn İshâk ve diğerleri Berâet suresinin ilanı kıssasında nakletmişlerdir ki: O'nunla aralarındaki anlaşmada ve ahitte Beytullah'ı ziyarete gelen hiç kimsenin engellenmeyeceği hükmü vardı. Muhtemelen ashabının gayretini, çokluğunu ve güzel halini gördüklerinde içlerine düşen haset sebebiyle üç gün dolmadan önce O'nu çıkarmaya yeltendiler. Onların fiilleri ve sallallâhu aleyhi ve sellem'den berî olduklarını açığa vurmaları düşünüldüğünde bu hiç de uzak değildir. Hatta O -mahlukatın mertebece en yücesi, heyet ve nurları en zahir olanı, iz ve eserleri en temiz olanı iken-, O'na en layık olan ata ve dedelerinin beldesinden, doğup büyüdüğü topraklardan çıkması hususunda O'na baskı yapmaya cüret ettiler. Gerçi bunu açıkça zikredilmiş görmedim; fakat bana göre taşıdığı anlamlarla birlikte bu, gizli olmadığı üzere hicret esnasında O'nu çıkarmaya yeltenmeleri şeklinde zikrettikleri görüşten daha evladır; yahut

6919. Metin

المراد ما همّ به ابن أبي المنافق ومن تابعه من أصحابه من إخراج النبي ﷺ من المدينة حيث قال في غزوة المريسيع: لئن رجعنا إلى المدينة ليخرجن الأعز منها الذل بعد إعطائهم العهود على الإيواء والنصرة والإسلام، وذلك لتذكير المؤمنين بمسارعتهم إلى النقض بعد أن أثبت أنهم في الالتحام في كيد الإسلام كالجسد الواحد، فكأنه يقول: إذا ترك هؤلاء إيمانهم فاولئك أحرى أن ينقضوا أيمانهم، وهو بعث للمؤمنين على التبرؤ من الكافرين منافقين كانوا أو مجاهرين مقاربين أو مباعدين.

bundan maksat, münafık İbn Übey ve ona uyan taraftarlarının Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'i Medine'den çıkarmaya yeltenmeleridir. Nitekim Müreysî‘ gazvesinde barındırma, yardım ve İslam üzerine söz verdikten sonra: “Medine'ye dönersek en üstün olan, en alçak olanı oradan mutlaka çıkaracaktır” demişti. Bu da müminlere, İslam'a tuzak kurma hususunda tek bir vücut gibi kenetlendikleri ortaya konduktan sonra onların ahit bozmadaki aceleciliklerini hatırlatmak içindir. Sanki şöyle buyurmaktadır: Şunlar yeminlerini terk ettilerse, ötekilerin yeminlerini bozmaları çok daha evladır. Bu ise müminleri, münafık olsun açık kâfir olsun, yakın olsun uzak olsun kâfirlerden berî olmaya bir teşviktir.

6920. Metin

ولما ذكرهم بالخيانة عامة وخاصة، أتبعها ما حققها بالقتال فقال: {وهم بدءوكم} أي بتطابق من ضمائرهم وظواهرهم {أول مرة} أي بالقتال والصد في الحديبية بعد إخباركم إياهم بأنكم لم تجيئوا للقتال وأنكم ما جئتم إلا زواراً للبيت الحرام الذي الناس فيه سواء وأنتم أحق به منهم، وذلك أول بالنسبة إلى هذا الثاني مثل قوله {إنكم رضيتم بالقعود أول مرة} وقال بعض المفسرين: المراد بأول مرة قتالهم خزاعة، وهو واضح لأنه بعد عقد الصلح، وقيل: في بدر بعد ما سلمت عيرهم وقالوا: لا نرجع حتى نستأصل محمداً وأصحابه، وقيل: المراد به مطلق القتال لأن النبي ﷺ جاءهم بالكتاب المنير ودعاهم بغاية اللين، وتحداهم به عند التكذيب، فعدلوا عن ذلك إلى القتال فهم

Onlara genel ve özel hıyanetlerini hatırlatınca, bunu fiili savaşla perçinleyen hususu peşinden getirerek şöyle buyurdu: {وهم بدءوكم} “ve onlar size başlamışlardı”, yani iç dünyaları ile dış halleri mutabık olarak, {أول مرة} “ilk defa”, yani savaşmaya gelmediğinizi, insanların eşit olduğu ve sizin onlardan daha layık olduğunuz Mescid-i Haram'ı sadece ziyaret etmek için geldiğinizi kendilerine bildirdiğiniz halde Hudeybiye'de savaşla ve [Mekke'ye girmekten] menederek [ilk başlatan onlardı]. Bu ilklik, {إنكم رضيتم بالقعود أول مرة} {Çünkü siz ilk defasında oturup kalmaya razı oldunuz} ayetinde olduğu gibi şu ikinci duruma nispetledir. Bazı müfessirler: “İlk defa ile kastedilen onların Huzâa ile savaşmasıdır” demişlerdir ki bu açıktır, zira sulh yapıldıktan sonradır. “Kervanları kurtulduktan sonra: ‘Muhammed ve ashabının kökünü kazımadıkça geri dönmeyeceğiz’ dedikleri Bedir'dedir” de denilmiştir. “Bundan maksat mutlak savaştır; zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onlara apaçık bir kitapla gelmiş, kendilerini son derece yumuşaklıkla davet etmiş, yalanladıklarında onları onunla meydan okumaya çağırmış; onlar ise bundan yüz çevirip savaşa yönelmişlerdir; dolayısıyla

6921. Metin

البادئون البادىء أظلم.

ilk başlatanlar onlardır; ilk başlatan ise daha zalimdir” de denilmiştir.

6922. Metin

ولما أمرهم بالقتال وكان مكرهاً إلى النفوس على كل حال. شرع يبين الأسباب الحاملة على التواني عن قتالهم، وحصرها في في الخشية والعاطفة، وقسم العاطفة إلى ما سببه القرب في محاسن الأفعال وإلى ما سببه القرب في النسب والصهر، ونقض الكل وبين أنه لا شيء منها يصلح للسببية، فقال بادئاً بالخشية لأنها السبب الأعظم في ترك المصادمة منكراً عليهم موبخاً لهم ليكون أبلغ في الحث على قتالهم منبهاً على أن التواني عنهم مصحح للوصف بالجبن ورقة الدين: {أتخشونهم} أي أتخافون أن يظفرون بكم في القتال بأن يكونوا على باطلهم أشد منكم على حقكم {فالله} أي الذي له مجامع العظمة {أحق} أي منهم {أن تخشوة} أي بأن يكون مخشياً لكم لما تعلمون من قدرته في أخذه لمن خالفه ولو بعد طول الأناة {إن كنتم مؤمنين*} أي فإن من صدق بانه الواحد الذي تفرد بصفات العظمة لم ينظر إلى غير هيبته.

Onlara savaşmayı emredince -savaş ise her halükarda nefislere zor geldiğinden- onlarla savaşmaktan geri durmaya sevk eden sebepleri açıklamaya başladı. Bunları korku ve şefkat/duygusal bağ olarak sınırlandırdı; şefkati de güzel amellerdeki yakınlıktan kaynaklanan ve nesep ile sıhriyet yakınlığından kaynaklanan kısımlara ayırdı. Bütün bunları çürüterek hiçbirinin sebep olmaya elverişli olmadığını beyan etti. Onlarla savaşmaya teşvikte daha beliğ olsun ve onlara karşı gevşeklik göstermenin korkaklık ve din zayıflığı ile nitelenmeyi haklı kılacağına dikkat çekmek üzere, çarpışmayı terk etmenin en büyük sebebi olan korku ile başlayıp onları inkâr ve tekdir ederek şöyle buyurdu: {أتخشونهم} “Onlardan korkuyor musunuz?”, yani onların batıllarında sizin hakkınızda olduğunuzdan daha şiddetli olmaları sebebiyle savaşta size üstün geleceklerinden mi korkuyorsunuz? {فالله} “Halbuki Allah”, yani azamet sıfatlarının tamamına sahip olan Allah, {أحق} “daha layıktır”, yani onlardan daha çok hak sahibidir, {أن تخشوه} “Kendisinden korkmanıza”, yani mühlet tanısa bile Kendisine muhalefet edeni cezalandırmadaki kudretini bildiğiniz için Kendisinden korkulmaya [daha layıktır], {إن كنتم مؤمنين*} “eğer müminler iseniz”; zira O'nun azamet sıfatlarında bir ve tek olduğunu tasdik eden kimse, O'nun heybetinden başkasına bakmaz.

6923. Metin

ولما بكت في التواني عنهم، وعدهم بما يزيل خشيتهم منهم، بل يوجب إقدامهم عليهم ورغبتهم فيهم، فقال مصرحاً فيهم، فقال مصرحاً بما تضمنه الاستفهام الإنكاري في {ألا تقاتلون} من الأمر: {قاتلوهم} أي لله لا لغرض غيره {يعذبهم الله} أي الذي أنتم مؤمنون بأنه المتفرد بصفات الجلال

Onlardan geri durma hususunda azarlayınca, onlara karşı duydukları korkuyu giderecek, bilakis üzerlerine atılmalarını ve [cihada] rağbet etmelerini gerektirecek şeyleri vaadetti ve {ألا تقاتلون} “Savaşmaz mısınız?” inkârî istifhamının içerdiği emri açıkça ifade ederek şöyle buyurdu: {قاتلوهم} “Onlarla savaşın ki”, yani başka bir gaye için değil, sadece Allah için [savaşın]; {يعذبهم الله} “Allah onlara azap etsin”, yani celal

6924. Metin

والجمال {بأيديكم} أي بأن تقتلوهم وتأسروهم وتهزموهم {ويخزهم} أي بالذل في الدنيا والفضيحة والعذاب في الأخرى.

ve cemal sıfatlarında tek olduğuna inandığınız Allah, {بأيديكم} “sizin ellerinizle”, yani onları öldürmeniz, esir almanız ve hezimete uğratmanız suretiyle [onlara azap etsin], {ويخزهم} “ve onları rezil rüsvay etsin”, yani dünyada zilletle, ahirette ise rezillik ve azapla [onları perişan etsin].

6925. Metin

ولما كان ذلك قولاً لا يقتضي النصر الذي هو علو العاقبة قال: {وينصركم عليهم} أي فترضوا ربكم بذلك لإذلالة من يعاديه بكم؛ ولما كان نكالهم بما ذكر يثمر لبعض المؤمنين سروراً لهم فيه حظ، بين تعالى أنه لا يؤثر في العمل بعد ثباته على أساس الإخلاص فقال: {ويشف} أي بذلك {صدور قوم مؤمنين*} أي راسخين في الإيمان، أسلفوا إليهم مساوىء أوجبت ضغائن وإحناً كخزاعة وغيرهم ممن أعانوا عليه أو أساؤوا إليه.

Bu [azap ve rüsvaylık] ifadesi akıbetin üstünlüğü demek olan zaferi bizzat gerektirmeyebileceği için: {وينصركم عليهم} “ve onlara karşı size zafer versin”, yani Kendisine düşmanlık edeni sizin vasıtanızla zelil kıldığı için Rabbinizi bu sayede razı edersiniz, buyurdu. Onların bu şekilde cezalandırılması bazı müminler için kendilerine ait bir payın bulunduğu bir sevinç doğuracağından, Yüce Allah bunun ihlas temeline oturduktan sonra amele zarar vermeyeceğini beyan ederek şöyle buyurdu: {ويشف} “ve şifa versin”, yani bununla, {صدور قوم مؤمنين*} “müminler topluluğunun göğüslerine”, yani imanda kökleşmiş olan, Huzâa ve aleyhlerine yardım edilen veya kendilerine kötülük yapılan diğer kimseler gibi, kendilerine kin ve nefret doğuran kötülükler yapılmış kimselerin [göğüslerine ferahlık versin].

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.