Mü'minûn Suresi

Âlûsî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

25620. Metin

مكية كما أخرج ابن مردويه عن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما، وفي البحر هي مكية بلا خلاف، واستثنى منها كما يقال في الإتقان قوله تعالى: حَتَّى إِذا أَخَذْنا مُتْرَفِيهِمْ [المؤمنون: ٦٤] إلى قوله سبحانه: مُبْلِسُونَ [المؤمنون: ٧٧] واستشكل الحكم على ما عداه بكونه مكيا لما فيه من ذكر الزكاة وهي إنما فرضت بالمدينة، وأجيب بأنه بعد تسليم أن ما ذكر فيه يدل على فرضيتها يقال: إن الزكاة كانت واجبة بمكة والمفروض بالمدينة ذات النصب وستسمع تمام الكلام في ذلك إن شاء الله تعالى وهي كما في كتاب العدد للداني ومجمع البيان للطبرسي مائة وثمان عشرة آية في الكوفي ومائة وسبع عشرة آية في الباقي، وقد مدح النبي ﷺ العشر الأول منها

İbn Merdûye'nin İbn Abbâs radıyallâhu teâlâ anhümâdan rivayet ettiğine göre Mekkîdir. el-Bahr'da [belirtildiğine göre] bu hususta ihtilaf yoktur. el-İtkān'da denildiği üzere, Yüce Allah'ın: { حَتَّى إِذا أَخَذْنا مُتْرَفِيهِمْ } [el-Mü'minûn: 64] ayetinden Yüce Allah'ın: { مُبْلِسُونَ } [el-Mü'minûn: 77] ayetine kadar olan kısmı bundan istisna edilmiştir. Bunun dışındakilerin Mekkî olduğuna hükmedilmesi, içinde zekâtın zikredilmesi sebebiyle müşkil görülmüştür; çünkü zekât ancak Medine'de farz kılınmıştır. Buna şöyle cevap verilmiştir: Ayette zikredilen hususun zekâtın farziyetine delalet ettiği kabul edilse bile, zekâtın Mekke'de de vacip olduğu, Medine'de farz kılınanın ise nisap miktarlarıyla belirlenen zekât olduğu söylenir. İnşâallâhu teâlâ bu konudaki sözün tamamını işiteceksin. Bu sure, Dânî'nin Kitâbü'l-Aded'inde ve Tabersî'nin Mecma'u'l-Beyân'ında [belirtildiği] üzere, Kûfe ekolüne göre yüz on sekiz ayet, diğerlerine göre ise yüz on yedi ayettir. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onun ilk on ayetini övmüştür.

25621. Metin

فقد أخرج أحمد والترمذي والنسائي والحاكم وصححه والضياء في المختارة وغيرهم عن عمر بن الخطاب رضي الله تعالى عنه قال: «كان إذا نزل على رسول الله ﷺ الوحي نسمع عند وجهه كدوي النحل فأنزل عليه يوما فمكثنا ساعة فسري عنه فاستقبل القبلة فرفع يديه فقال: اللهم زدنا ولا تنقصنا وأكرمنا ولا تهنا وأعطنا ولا تحرمنا وآثرنا ولا تؤثر علينا وارض عنا وارضنا ثم قال: «لقد أنزلت عليّ عشر آيات من أقامهن دخل الجنة» ثم قرأ قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ [المؤمنون: ١]

Nitekim Ahmed, Tirmizî, Nesâî, Hâkim -ve bunu sahihlemiştir-, Ziyâ el-Muhtâre'de ve diğerleri Ömer b. el-Hattâb radıyallâhu teâlâ anhdan şöyle rivayet etmişlerdir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selleme vahiy indiğinde yüzünün yanında arı uğultusu gibi bir ses işitirdik. Bir gün ona vahiy indirildi, bir süre bekledik, ardından kendisinden [vahiy hali] açıldı. Kıbleye yöneldi, ellerini kaldırdı ve: 'Allahım! Bizi artır, eksiltme; bize ikram et, bizi hor kılma; bize ver, mahrum etme; bizi tercih et, aleyhimize tercih etme; bizden razı ol ve bizi razı kıl' buyurdu. Sonra: 'Bana on ayet indirildi ki, kim onları ikame ederse Cennet'e girer' dedi. Ardından { قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ } [el-Mü'minûn: 1] “Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir.” [ayetini] okudu,

25622. Metin

حتى ختم العشر، ومناسبتها لآخر السورة قبلها ظاهرة لأنه تعالى خاطب المؤمنين بقوله سبحانه: يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ارْكَعُوا [المؤمنون: ١. ٢٢] لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ [الحج: ٧٧] فناسب أن يحقق ذلك فقال عز قائلا:

on ayeti bitirinceye kadar [okudu]. Bu surenin kendisinden önceki surenin sonu ile münasebeti açıktır; zira Yüce Allah müminlere: { يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا ارْكَعُوا } [el-Hac: 77] “Ey iman edenler! Rükû edin...” { لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ } “...umulur ki kurtuluşa erersiniz.” kavliyle hitap etmişti. Dolayısıyla bunu gerçekleştirmesi uygun düştü ve şanı yüce olan şöyle buyurdu:

25623. Metin

قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ والفلاح الفوز بالمرام، وقيل: البقاء في الخير والإفلاح الدخول في ذلك كالإبشار الذي هو الدخول بالبشارة، وقد يجيء متعديا وعليه قراءة طلحة بن مصرف وعمرو بن عبيد «أفلح» بالبناء للمفعول، وقَدْ لثبوت أمر متوقع وتحققه، والظاهر أنه هنا الفلاح لأن قد دخلت على فعله وهو متوقع الثبوت من حال المؤمنين، وجعله الزمخشري الأخبار بثباته وذلك لأن الفلاح مستقبل أبرز في معرض الماضي مؤكدا بقد دلالة على تحققه فيفيد تحقق البشارة وثباتها كأنه قيل: قد تحقق أن المؤمنين من أهل الفلاح في الآخرة، وجوز أن يكون جملة قَدْ أَفْلَحَ جواب قسم محذوف وقد ذكر الزجاج في قوله تعالى: قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها [الشمس: ٩] أنه جواب القسم المذكور قبله بتقدير اللام.

{ قَدْ أَفْلَحَ الْمُؤْمِنُونَ } “Müminler gerçekten kurtuluşa ermiştir.” Felah, murada ermektir. Hayır içinde ebedî kalmak olduğu da söylenmiştir. İflah ise müjdeye girmek anlamındaki ibşâr gibi buna dahil olmaktır. Bazen geçişli de gelir; Talha b. Musarrif ve Amr b. Ubeyd'in meçhul sîgada { أفلح } okuyuşu buna dayanır. [Ayetin başındaki] { قَدْ } edatı, beklenen bir hususun sabit ve muhakkak olduğunu bildirmek içindir. Zahir olan odur ki burada [beklenen husus] felahtır; zira { قد } fiilinin başına gelmiştir ve o da müminlerin halinden gerçekleşmesi beklenen bir durumdur. Zemahşerî ise bunu onun sebatının bildirilmesi olarak değerlendirmiştir. Zira felah gelecek zamanda vuku bulacak bir şey iken, kesinliğini göstermek için geçmiş zaman kalıbında sunulmuş ve { قد } ile pekiştirilmiştir; böylece müjdenin gerçekleştiğini ve sabit olduğunu ifade eder. Sanki: 'Müminlerin ahirette kurtuluş ehlinden olduğu kesinleşmiştir' denilmiş gibidir. { قَدْ أَفْلَحَ } cümlesinin hazfedilmiş bir yeminin cevabı olması da caiz görülmüştür. Zeccâc, Yüce Allah'ın: { قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها } [eş-Şems: 9] “Onu temizleyen kurtuluşa ermiştir.” kavlinde bunun, lâm harfinin takdiriyle kendisinden önce zikredilen yeminin cevabı olduğunu belirtmiştir.

25624. Metin

وقرأ ورش عن نافع «قد أفلح» بإلقاء حركة الهمزة على الدال وحذفها لفظا لالتقاء الساكنين كما قال أبو البقاء وهما الهمزة الساكنة بعد نقل حركتها والدال الساكنة بحسب الأصل لأنه لا يعتد بحركتها العارضة.

Nâfi'den rivayetle Verş, Ebü'l-Bekā'nın belirttiği üzere hemzenin harekesini dâl harfine nakledip iki sakinin karşılaşması sebebiyle lafzen hazfederek { قد أفلح } şeklinde okumuştur. Bu iki sakin ise harekesi nakledildikten sonraki sakin hemze ile aslı itibarıyla sakin olan dâl harfidir; zira onun arızi harekesine itibar edilmez.

25625. Metin

وقرأ طلحة أيضا «وقد أفلحوا» بضم الهمزة والحاء وإلقاء واو الجمع وهي مخرجة على لغة أكلوني البراغيث، وقول ابن عطية هي قراءة مردودة مردود، وعن عيسى بن عمر قال: سمعت طلحة يقرأ «قد أفلحوا المؤمنون» فقلت له:

Talha ayrıca hemzenin ve hâ harfinin zammesiyle ve çoğul vav'ının eklenmesiyle { وقد أفلحوا } şeklinde okumuştur ki bu, 'ekelûnî el-berâğîs' lügatine göre tahrîc edilir. İbn Atıyye'nin bunun merdud bir kıraat olduğu yönündeki sözü ise merduttur. Îsâ b. Ömer'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: Talha'nın { قد أفلحوا المؤمنون } şeklinde okuduğunu işittim ve ona:

25626. Metin

أتلحن؟ قال: نعم كما لحن أصحابي، ولعل مراده أن مرجع قراءتي الرواية ومتى صحت في شيء لا يكون لحنا في نفس الأمر وإن كان كذلك ظاهرا، وإثبات الواو في الرسم مروي عن كتاب ابن خالويه.

"Lahn (dil kuralı hatası) mı yapıyorsun?" dedim. O da: "Evet, arkadaşlarımın lahn yaptığı gibi" dedi. Muhtemelen onun muradı, kıraatimin dayanağının rivayet olduğu ve bir şeyde rivayet sahih olduğunda zahiren öyle görünse bile hakikatte lahn olmayacağıdır. Vav harfinin hatta (yazıda) sabit kılınması İbn Hâleveyh'in kitabından rivayet edilmiştir.

25627. Metin

وفي اللوامح أنها حذفت في الدرج لالتقاء الساكنين وحملت الكتابة على ذلك فهي محذوفة فيها أيضا، ونظير ذلك يَمْحُ اللَّهُ الْباطِلَ [الشورى: ٢٤] وقد جاء حذف الواو لفظا وكتابة والاكتفاء بالضمة الدالة عليها كما في قوله:

el-Levâmih'te belirtildiğine göre, [bu vav] vasıl halinde iki sakinin karşılaşması sebebiyle hazfedilmiş ve yazı da buna hamledilmiştir; dolayısıyla yazıda da hazfedilmiştir. Bunun benzeri { يَمْحُ اللَّهُ الْباطِلَ } [eş-Şûrâ: 24] “Allah batılı yok eder...” ayetidir. Vav'ın hem lafzen hem de yazıda hazfedilip ona delalet eden zamme ile yetinilmesi, şu beyitte olduğu gibi vaki olmuştur:

25628. Metin

ولو أن الأطباء كان حولي ... وكان مع الأطباء الاساة

"Eğer tabipler etrafımda olsaydı... ve tabiplerle birlikte şifacılar da bulunsaydı."

25629. Metin

وهو ضرورة عند بعض النحاة، والمراد بالمؤمنين قيل إما المصدقون بما علم ضرورة أنه من دين نبينا ﷺ من التوحيد والنبوة والحشر الجسماني والجزاء ونظائرها فقوله تعالى: الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاتِهِمْ خاشِعُونَ وما عطف عليه صفات مخصصة لهم، وإما الآتون بفروعه أيضا كما ينبىء عنه إضافة الصلاة إليهم فهي صفات موضحة أو مادحة لهم، وفي بعض الآثار ما يؤيد كونها مخصصة وجعل الزمخشري الإضافة للإشارة إلى أنهم هم المنتفعون بالصلاة دون المصلى له ﷿، والخشوع التذلل مع خوف وسكون للجوارح، ولذا قال ابن عباس فيما رواه عنه ابن جرير وغيره خاشعون خائفون ساكنون وعن مجاهد أنه غض البصر وخفض الجناح، وقال مسلم بن يسار وقتادة: تنكيس الرأس،

Bu, bazı nahivcilere göre bir zarurettir. Müminlerden muradın; tevhid, nübüvvet, cismani haşir, ceza ve benzerleri gibi Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellemin dininden olduğu zaruri olarak bilinen şeyleri tasdik edenler olduğu söylenmiştir. Bu takdirde Yüce Allah'ın: { الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاتِهِمْ خاشِعُونَ } “Onlar ki namazlarında huşû içindedirler.” kavli ve ona atfedilenler, onları niteleyen tahsis edici sıfatlardır. Ya da namazın onlara izafe edilmesinin hissettirdiği üzere, dinin fer'î hükümlerini de yerine getirenlerdir; bu durumda sıfatlar onları açıklayıcı veya övücü sıfatlar olur. Bazı rivayetlerde bunların tahsis edici olduğunu destekleyen hususlar vardır. Zemahşerî, namazın [onlara] izafesini, namazdan faydalananın namaz kılınan [Allah] azze ve celle değil, bizzat kendileri olduğuna işaret etmek için kılmıştır. Huşû ise, korku ve uzuvların sükûnetiyle birlikte boyun eğmektir. Bu sebeple İbn Cerîr ve diğerlerinin kendisinden rivayet ettiğine göre İbn Abbâs: "Huşû duyanlar, korkan ve sakin olanlardır" demiştir. Mücâhid'den ise bunun gözü yummak ve tevazu kanatlarını indirmek olduğu rivayet edilmiştir. Müslim b. Yesâr ve Katâde: "Başı öne eğmektir" demişlerdir.

25630. Metin

وعن علي كرّم الله تعالى وجهه ترك الالتفات

Ali kerremallâhu teâlâ vechehden ise [namazda sağa sola] bakınmayı terk etmek [olduğu rivayet edilmiştir].

25631. Metin

، وقال الضحاك: وضع اليمين على الشمال.

Dahhâk: "Sağ eli sol elin üzerine koymaktır" demiştir.

25632. Metin

وعن أبي الدرداء إعظام المقام وإخلاص المقال واليقين التام وجمع الاهتمام، ويتبع ذلك ترك الالتفات وهو من

Ebû'd-Derdâ'dan ise makamı yüceltmek, sözü ihlaslı kılmak, tam bir yakîn ve himmeti toplamak olduğu nakledilmiştir. Sağa sola bakınmayı terk etmek de buna bağlıdır; nitekim bu [bakınma]

25633. Metin

الشيطان

şeytandandır.

25634. Metin

فقد روى البخاري وأبو داود والنسائي عن عائشة رضي الله تعالى عنها قالت: سألت رسول الله ﷺ عن الالتفات في الصلاة فقال: «هو اختلاس يختلسه الشيطان من صلاة العبد» .

Nitekim Buhârî, Ebû Dâvûd ve Nesâî, Âişe radıyallâhu teâlâ anhâdan şöyle rivayet etmişlerdir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selleme namazda sağa sola bakınmayı sordum, şöyle buyurdu: «O, şeytanın kulun namazından aşırdığı bir hırsızlıktır.»

25635. Metin

وأخرج ابن أبي شيبة عن أبي هريرة أنه قال في مرضه: أقعدوني أقعدوني فإن عندي وديعة أودعنيها رسول الله ﷺ قال: «لا يلتفت أحدكم في صلاته فإن كان لا بدّ فاعلا ففي غير ما افترض الله تعالى عليه» .

İbn Ebî Şeybe Ebû Hureyre'den rivayet etmiştir ki o, hastalığında şöyle demiştir: "Beni oturtun, beni oturtun! Zira yanımda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin bana emanet ettiği bir emanet vardır." Şöyle buyurmuştu: «Hiçbiriniz namazında bakınmasın; eğer mutlaka yapacaksa, Allah Teâlâ'nın kendisine farz kıldığı [namazın] dışında [yapsın].»

25636. Metin

وترك العبث بثيابه أو شيء من جسده، وإنكار منافاته للخشوع مكابرة، وقد أخرج الحكيم الترمذي في نوادر الأصول لكن بسند ضعيف

[Huşû], elbiseleriyle veya bedeninden bir şeyle oynamayı terk etmektir. Bunun huşûya aykırı olduğunu inkâr etmek inatlaşmaktır. Hakîm et-Tirmizî Nevâdirü'l-Usûl'de zayıf bir senetle de olsa şöyle rivayet etmiştir:

25637. Metin

عن أبي هريرة عن رسول الله ﷺ أنه رأى رجلا يعبث بلحيته في صلاته فقال: «لو خشع قلب هذا خشعت جوارحه»

Ebû Hureyre'den, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin namazında sakalıyla oynayan bir adam görüp şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: «Eğer şunun kalbi huşû duysaydı, uzuvları da huşû duyardı.»

25638. Metin

، وترك رفع البصر إلى السماء وإن كان المصلي أعمى وقد جاء النهي عنه،

Namaz kılan kimse âmâ bile olsa gözü göğe kaldırmayı terk etmek de [huşûdandır]; nitekim bundan nehiy varid olmuştur.

25639. Metin

فقد أخرج مسلم وأبو داود وابن ماجة عن جابر بن سمرة قال: «قال النبي ﷺ: «لينتهين أقوام يرفعون أبصارهم إلى السماء في الصلاة أو لا ترجع إليهم»

Nitekim Müslim, Ebû Dâvûd ve İbn Mâce Câbir b. Semure'den şöyle rivayet etmişlerdir: "Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Namazda gözlerini semaya kaldıran birtakım topluluklar ya bundan kesinlikle vazgeçerler ya da [gözleri] kendilerine geri dönmez.»"

25640. Metin

وكان قبل نزول الآية غير منهي عنه،

Ayet inmeden önce bu yasaklanmamıştı.

25641. Metin

فقد أخرج الحاكم وصححه وابن مردويه والبيهقي في سننه عن محمد بن سيرين عن أبي هريرة أن النبي ﷺ كان إذا صلى رفع بصره إلى السماء فنزلت الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاتِهِمْ خاشِعُونَ فطأطأ رأسه

Nitekim Hâkim -ve bunu sahihlemiştir-, İbn Merdûye ve es-Sünen'inde Beyhakî, Muhammed b. Sîrîn vasıtasıyla Ebû Hureyre'den rivayet etmişlerdir ki: Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem namaz kıldığında gözünü semaya kaldırırdı. Bunun üzerine { الَّذِينَ هُمْ فِي صَلاتِهِمْ خاشِعُونَ } “Onlar ki namazlarında huşû içindedirler.” ayeti indi ve başını öne eğdi.

25642. Metin

، وترك الاختصار وهو وضع اليد على الخاصرة وقد ذكروا أنه مكروه،

İhtisârı, yani eli böğre koymayı terk etmek de [huşûdandır]. Bunun mekruh olduğunu zikretmişlerdir.

25643. Metin

وجاء عنه ﷺ «الاختصار في الصلاة أصل النار»

Ondan sallallâhu aleyhi ve sellem: «Namazda eli böğre koymak ateş ehlinin rahatlama şeklidir» [hadisi] rivayet edilmiştir.

25644. Metin

أي إن ذلك فعل اليهود في صلاتهم استراحة وهم أهل النار لا أن فيها راحة كيف وقد قال تعالى: لا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ [الزخرف: ٧٥] ومن أفعالهم أيضا فيها التميل وقد جاء النهي عنه.

Yani bu, Yahudilerin namazlarında dinlenmek için yaptıkları bir davranıştır; onlar da cehennem ehlidir, yoksa orada bir rahatlık olduğundan değil. Nasıl olsun ki, Yüce Allah: { لا يُفَتَّرُ عَنْهُمْ وَهُمْ فِيهِ مُبْلِسُونَ } [ez-Zuhruf: 75] “Onlardan [azap] hafifletilmez ve onlar orada ümitsizdirler.” buyurmuştur. Onların namazdaki fiillerinden biri de sallanmaktır; nitekim bundan da nehiy varid olmuştur.

25645. Metin

أخرج الحكيم الترمذي من طريق القاسم بن محمد عن أسماء بنت أبي بكر عن أم رومان والدة عائشة رضي الله تعالى عنها قالت: رآني أبو بكر رضي الله تعالى عنه أتميل في صلاتي فزجرني زجرة كدت أنصرف عن صلاتي ثم قال: «سمعت رسول الله ﷺ يقول: «إذا قام أحدكم في الصلاة فليسكن أطرافه لا يتميل تميل اليهود فإن سكون الأطراف في الصلاة من تمام الصلاة»

Hakîm et-Tirmizî, Kāsım b. Muhammed yoluyla Esmâ bint Ebî Bekir'den, o da Âişe'nin annesi Ümmü Rûmân radıyallâhu teâlâ anhâdan şöyle rivayet etmiştir: "Ebû Bekir radıyallâhu teâlâ anh beni namazımda sallanırken gördü ve beni neredeyse namazımdan çıkacak derecede azarladı. Sonra şöyle dedi: 'Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu işittim: «Biriniz namaza durduğunda uzuvlarını sakin tutsun, Yahudilerin sallandığı gibi sallanmasın; zira namazda uzuvların sükûneti namazın tamamındandır.»'"

25646. Metin

وقال في الكشاف: من الخشوع أن يستعمل الآداب وذكر من ذلك توقي كف الثوب والتمطي والتثاؤب والتغميض (١) وتغطية الفم والسدل والفرقعة والتشبيك وتقلب الحصى، وفي البحر نقلا عن التحرير أنه اختلف في الخشوع هل هو من فرائض الصلاة أو من فضائلها ومكملاتها على قولين والصحيح الأول ومحله القلب اهـ، والصحيح عندنا خلافه، نعم الحق أنه شرط القبول لا الإجزاء.

el-Keşşâf'ta şöyle denilmiştir: Edepleri uygulamak huşûdandır. Bunlar arasında elbiseyi toplamaktan sakınmayı, gerinmeyi, esnemeyi, [gözleri] yummayı (١), ağzı kapatmayı, elbiseyi sarkıtmayı (sedl), parmak çıtlatmayı, parmakları birbirine geçirmeyi ve çakıl taşlarını çevirmeyi zikretmiştir. el-Bahr'da et-Tahrîr'den naklen, huşûnun namazın farzlarından mı yoksa fazilet ve tamamlayıcılarından mı olduğu hususunda iki görüşle ihtilaf edildiği, sahih olanın birinci görüş olduğu ve yerinin kalp olduğu belirtilmiştir. Bizim katımızda sahih olan ise bunun hilafınadır; evet, doğru olan, onun sıhhat değil kabul şartı olduğudur.

25647. Metin

وفي المنهاج وشرحه لابن حجر ويسن الخشوع في كل صلاته بقلبه بأن لا يحضر فيه غير ما هو فيه وإن تعلق بالآخرة وبجوارحه بأن لا يعبث بأحدها، وظاهر أن هذا مراد النووي من الخشوع لأنه سيذكر الأول بقوله: ويسن دخول الصلاة بنشاط وفراغ قلب إلا أن يجعل ذلك سببا له ولذا خصه بحالة الدخول.

el-Minhâc ve İbn Hacer'in şerhinde şöyle denmektedir: Bütün namazında kalbiyle -ahiretle ilgili olsa bile içinde bulunduğu şeyden başkasını hazır etmeyerek- ve uzuvlarıyla -onlardan biriyle oynamayarak- huşû duymak sünnettir. Nevevî'nin huşûdan muradının bu olduğu açıktır; zira o, birincisini: "Namaza dinçlikle ve kalbi boşaltarak girmek sünnettir" sözüyle zikredecektir; meğerki bunu ona bir sebep kılsın, bu yüzden onu giriş haliyle sınırlandırmıştır.

25648. Metin

وفي الآية المراد كل منهما كما هو ظاهر أيضا، وكان سنة لثناء الله تعالى في كتابه العزيز على فاعليه ولانتفاء ثواب الصلاة بانتفائه كما دلت عليه الأحاديث الصحيحة، ولأن لنا وجها اختاره جمع أنه شرط للصحة لكن في البعض فيكره الاسترسال مع حديث النفس والعبث كتسوية ردائه أو عمامته لغير ضرورة من تحصيل سنة أو دفع مضرة، وقيل يحرم اهـ، وللإمام في هذا المقام كلام طويل من أراده فليرجع إليه.

Ayetten muradın da açık olduğu üzere her ikisi birdendir. Allah Teâlâ'nın aziz kitabında bunu yapanları övmesi ve sahih hadislerin gösterdiği üzere huşûnun yokluğu ile namazın sevabının yok olması sebebiyle sünnet olmuştur. Zira bizde bir grubun tercih ettiği bir görüşe göre o sıhhat şartıdır, fakat bir kısmında [olması kafidir]. Bu yüzden nefsin vesveselerine kapılmak ve bir sünneti elde etmek veya bir zararı defetmek gibi bir zaruret olmaksızın ridasını veya sarığını düzeltmek gibi boş davranışlar mekruhtur; haram olduğu da söylenmiştir. İmam'ın bu makamda uzun bir sözü vardır, dileyen ona müracaat etsin.

25649. Metin

وتقديم الظرف قيل لرعاية الفواصل، وقيل ليقرب ذكر الصلاة من ذكر الإيمان فإنهما أخوان وقد جاء إطلاق

Zarfın öne geçirilmesinin 1 fasılaları gözetmek için olduğu söylenmiştir. Namaz zikrinin iman zikrine yakın olması için olduğu da söylenmiştir; zira ikisi kardeştir ve nitekim [şu ayette]...

25650. Metin

الإيمان عليها في قوله تعالى: وَما كانَ اللَّهُ لِيُضِيعَ إِيمانَكُمْ [البقرة: ١٤٣] وقيل للحصر على معنى الذين هم في جميع صلاتهم دون بعضها خاشعون، وفي تقديم وصفهم بالخشوع في الصلاة على سائر ما يذكر بعد ما لا يخفى من التنويه بشأن الخشوع، وجاء أن الخشوع أول ما يرفع من الناس، ففي خبر رواه الحاكم وصححه أن عبادة بن الصامت قال: يوشك أن تدخل المسجد فلا ترى فيه رجلا خاشعا.

Yüce Allah'ın: { وَما كانَ اللَّهُ لِيُضِيعَ إِيمانَكُمْ } [el-Bakara: 143] “Allah sizin imanınızı boşa çıkaracak değildir.” kavlinde namaza iman ismi verilmiştir. Bir kısmında değil de namazlarının tamamında huşû duyanlar anlamında hasr için olduğu da söylenmiştir. Onların namazda huşû ile nitelenmesinin bundan sonra zikredilecek diğer hususların önüne geçirilmesinde huşûnun şanını yüceltme anlamı bulunduğu gizli değildir. Huşûnun insanlardan ilk kaldırılacak şey olduğu rivayet edilmiştir. Nitekim Hâkim'in rivayet edip sahihlediği bir haberde Ubâde b. es-Sâmit şöyle demiştir: "Neredeyse mescide girdiğinde orada huşû sahibi tek bir adam göremeyeceksin."

25651. Metin

وأخرج ابن أبي شيبة وأحمد في الزهد والحاكم وصححه عن حذيفة قال: «أول ما تفقدون من دينكم الخشوع وآخر ما تفقدون من دينكم الصلاة وتنتقض عرى الإسلام عروة عروة» الخبر

İbn Ebî Şeybe, Ahmed ez-Zühd'de ve Hâkim -sahih olduğunu belirterek- Huzeyfe'den şöyle rivayet etmişlerdir: «Dininizden ilk kaybedeceğiniz şey huşû, dininizden en son kaybedeceğiniz şey ise namazdır. İslâm'ın kulpları birer birer kopacaktır.»

25652. Metin

وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ وهو ما لا يعتد به من الأقوال والأفعال، وعن ابن عباس تفسيره بالباطل، وشاع في الكلام الذي يورد لا عن روية وفكر فيجري مجرى اللغاء وهو صوت العصافير ونحوها من الطير وقد يسمى كل كلام قبيح لغوا، ويقال فيه كما قال أبو عبيدة لغو ولغا نحو عيب وعاب، وأنشد. عن اللغا ورفث التكليم. مُعْرِضُونَ في عامة أوقاتهم لما فيه من الحالة الداعية إلى الإعراض عنه مع ما فيهم من الاشتغال بما يعنيهم، وهذا أبلغ من أن يقال: لا يلهون من وجوه، جعل الجملة اسمية دالة على الثبات والدوام، وتقديم الضمير المفيد لتقوي الحكم بتكريره، والتعبير في المسند بالاسم الدال كما شاع على الثبات، وتقديم الظرف عليه المفيد للحصر، وإقامة الإعراض مقام الترك ليدل على تباعدهم عنه رأسا مباشرة وتسببا وميلا وحضورا فإن أصله أن يكون في عرض أي ناحية غير عرضه وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكاةِ فاعِلُونَ الظاهر أن المراد بالزكاة المعنى المصدري- أعني التزكية- لأنه الذي يتعلق به فعلهم، وأما المعنى الثاني وهو القدر الذي يخرجه المزكي فلا يكون نفسه مفعولا لهم فلا بد إذا أريد من تقدير مضاف أي لأداء الزكاة فاعلون أو تضمين فاعِلُونَ معنى مؤدون وبذلك فسره التبريزي إلا أنه تعقب بأنه لا يقال فعلت الزكاة أي أديتها، وإذا أريد المعنى الأول أدى وصفهم بفعل التزكية إلى أداء العين بطريق الكناية التي هي أبلغ، وهذا أحد الوجوه للعدول عن والذين يزكون إلى ما في النظم الكريم.

{ وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ } “Ve onlar ki boş ve faydasız şeylerden...” Lağv, söz ve fiillerden itibar edilmeyen şeylerdir. İbn Abbâs'tan bunu batıl olarak tefsir ettiği nakledilmiştir. Düşünmeden ve tefekkür etmeksizin ortaya konan ve serçelerin ve benzeri kuşların cıvıltısı olan leğā mesabesinde cereyan eden söz hakkında yaygınlaşmıştır. Bazen her çirkin söze de lağv denir. Ebû Ubeyde'nin dediği gibi, ayb ve âb gibi lağv ve leğā da denir. Şair şöyle demiştir: "Boş sözden ve çirkin konuşmadan..." { مُعْرِضُونَ } “...yüz çevirirler.” Kendilerini ilgilendiren şeylerle meşgul olmalarıyla birlikte, onda yüz çevirmeyi gerektiren bir hal bulunduğu için vakitlerinin çoğunda [yüz çevirirler]. Bu ifade, birkaç açıdan 'oyalanmazlar' denilmesinden daha beliğdir: Cümlenin sebat ve devamlılık bildiren isim cümlesi kılınması; hükmün tekrar edilerek pekiştirilmesini sağlayan zamirin öne alınması; müsnedde yaygın olduğu üzere sebat bildiren isimle ifade edilmesi; hasr ifade eden zarfın onun önüne geçirilmesi; doğrudan, sebep olarak, meylederek ve hazır bulunarak ondan tamamen uzaklaştıklarını göstermek için terk etme yerine yüz çevirmenin (i'râz) ikame edilmesidir; zira onun aslı, onun yönünden başka bir tarafta (ırz) bulunmaktır. { وَالَّذِينَ هُمْ لِلزَّكاةِ فاعِلُونَ } “Ve onlar ki zekâtı verirler.” Zahir olan, zekâttan muradın masdar anlamı -yani tezkiye- olduğudur; zira fiillerinin taalluk ettiği şey odur. İkinci anlam olan zekât verenin çıkardığı miktara gelince, bu miktarın kendisi onların fiili olmaz; dolayısıyla bu anlam murat edildiğinde bir muzâfın takdir edilmesi -yani zekâtı eda etmeyi yapanlar- veya { فاعِلُونَ } kelimesine 'eda ediciler' anlamının tazmin edilmesi gerekir. Tebrîzî bunu böyle tefsir etmiştir; ancak 'zekâtı yaptım' denilip bundan 'onu eda ettim' kastedilmeyeceği gerekçesiyle tenkit edilmiştir. Birinci anlam murat edildiğinde ise, onları tezkiye fiilini işlemekle nitelemek, daha beliğ olan kinaye yoluyla malın bizzat eda edilmesine götürür. { والذين يزكون } ifadesinden yüce nazımdaki ifadeye dönülmesinin vechelerinden biri de budur.

25653. Metin

وجميع ما مر آنفا في بيان أبلغية وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ من والذين لا يلهون جار هنا سوى الوجه الخامس اتفاقا والرابع عند بعض لأن المقدم متعلق تعلق الجار والمجرور بما بعده كيف واللام زائدة لتقوية العمل من وجهين، تقديم المعمول، وكون العامل اسما.

Az önce { وَالَّذِينَ هُمْ عَنِ اللَّغْوِ مُعْرِضُونَ } ifadesinin { والذين لا يلهون } ifadesinden daha beliğ oluşunun beyanında geçenlerin tamamı, ittifakla beşinci vechi ve bazılarına göre de dördüncü vechi müstesna burada da geçerlidir; zira öne alınan cer-mecrûr kendisinden sonrakine taalluk etmektedir; nitekim lâm harfi, mamulün öne geçmesi ve amilin isim olması olmak üzere iki yönden ameli güçlendirmek için zâiddir.

25654. Metin

وقال بعض آخر: يمكن جريان مثله حيث قدم المعمول مع ضعف عامله لا للتخصيص بل لكونه مصب الفائدة، ويجوز اعتبار التخصيص الإضافي أيضا بالنسبة إلى الإنفاق فيما لا يليق، ووصفهم بذلك بعد وصفهم بالخشوع في الصلاة للدلالة على أنهم لم يألوا جهدا بالعبادة البدنية والمالية، وتوسيط حديث الإعراض بينهما لكمال ملابسته بالخشوع في الصلاة وإلا فأكثر ما تذكر هاتان العبادتان في القرآن معا بلا فاصل.

Diğer bazıları ise şöyle demiştir: Amili zayıf olduğu halde mamulün öne geçirilmesi tahsis için değil, faydanın odak noktası olması sebebiyle benzer şekilde geçerli olabilir. Uygun olmayan yerlere harcamaya nispetle izafî tahsisin kabul edilmesi de caizdir. Onların namazda huşû ile nitelenmelerinden sonra bununla nitelenmeleri, bedenî ve mâlî ibadette hiçbir çabayı esirgemeyip ellerinden geleni yaptıklarını göstermek içindir. Yüz çevirme konusunun bu ikisi arasına yerleştirilmesi ise namazdaki huşû ile tam bir irtibatı bulunmasındandır; aksi takdirde bu iki ibadet Kur'an'da çoğunlukla fasılasız birlikte zikredilir.

25655. Metin

وعن أبي مسلم أن الزكاة هنا بمعنى العمل الصالح كما في قوله: خَيْراً مِنْهُ زَكاةً [الكهف: ٨١] واختار الراغب أن الزكاة بمعنى الطهارة واللام للتعليل، والمعنى والذين يفعلون ما يفعلون من العبادة ليزكيهم الله تعالى أو ليزكوا أنفسهم، ونقل نحوه الطيبي عن صاحب الكشف فقال: قال صاحب الكشف: معنى الآية الذين هم لأجل الطهارة وتزكية النفس عاملون الخير، ويرشد إلى ذلك قوله تعالى: قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى [الأعلى: ١٤، ١٥] وقَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها [الشمس: ٩] فإن القرآن يفسر بعضه بعضا ولا ينبغي أن يعدل عن تفسير بعضه ببعض ما أمكن، وقال بعض الأجلة: إن اقتران ذلك بالصلاة ينادي على أن المراد وصفهم بأداء الزكاة الذي هو عبادة مالية، وتنظير ما نحن فيه بالآيتين بعيد لأنهما ليستا من هذا القبيل في شيء، وربما يقال: الفصل بينهما يشعر

Ebû Müslim'den, Yüce Allah'ın: { خَيْراً مِنْهُ زَكاةً } [el-Kehf: 81] “...temizlikçe ondan daha hayırlı...” kavlinde olduğu gibi buradaki zekâtın salih amel anlamında olduğu rivayet edilmiştir. Râgıb, zekâtın temizlik (taharet) anlamında olduğunu ve lâm harfinin talil (gerekçe) için olduğunu tercih etmiştir. Anlam şöyledir: 'Onlar, Allah Teâlâ kendilerini temizlesin veya nefislerini temizlesinler diye yaptıkları ibadetleri yapanlardır.' Tîbî, el-Keşf sahibinden buna benzer bir nakil yaparak şöyle demiştir: Sâhibu'l-Keşf dedi ki: Ayetin anlamı; onlar temizlik ve nefis tezkiyesi uğruna hayır işleyenlerdir. Yüce Allah'ın: { قَدْ أَفْلَحَ مَنْ تَزَكَّى } { وَذَكَرَ اسْمَ رَبِّهِ فَصَلَّى } [el-A'lâ: 14-15] “Arınan kurtuluşa ermiştir. Ve Rabbinin adını anıp namaz kılan.” ve { قَدْ أَفْلَحَ مَنْ زَكَّاها } [eş-Şems: 9] “Onu temizleyen kurtuluşa ermiştir.” kavli buna işaret etmektedir. Zira Kur'an'ın bir kısmı diğer kısmını tefsir eder ve mümkün oldukça bir kısmının diğeriyle tefsir edilmesinden vazgeçilmemelidir. Bazı büyük âlimler ise şöyle demiştir: Bunun namaz ile birlikte zikredilmesi, muradın mâlî bir ibadet olan zekâtın edasıyla nitelenmeleri olduğunu açıkça haykırmaktadır. Üzerinde bulunduğumuz ayetin o iki ayetle kıyaslanması uzaktır; çünkü o iki ayet hiçbir şekilde bu kabilden değildir. Bazen şöyle de denilebilir: İkisinin arasının ayrılması,

25656. Metin

بما اختاره الراغب ومن حذا حذوه، وأيضا كون السورة مكية والزكاة فرضت بالمدينة يؤيده لئلا يحتاج إلى التأويل بما مر فتدبر.

Râgıb ve onun yolunu izleyenlerin tercih ettiği şeyi hissettirmektedir. Ayrıca surenin Mekkî olması ve zekâtın Medine'de farz kılınmış olması da, daha önce geçen teville tevil etmeye ihtiyaç kalmaması için bunu desteklemektedir; iyice düşün!

25657. Metin

وأيا ما كان فالآية في أعلى مراتب الفصاحة والبلاغة، وقول بعض زنادقة الأعاجم الذين حرموا ذوق العربية: ألا قيل مؤدون بدل فاعِلُونَ من محض الجهل والحماقة التي أعيت من يداويها فإنه لو فرض أن القرآن وحاشا لله سبحانه كلام النبي ﷺ فهو ﵊ الذي مخضت له الفصاحة زبدها وأعطته البلاغة مقودها وكان ﷺ بين مصاقع نقاد لم يألوا جهدا في طلب طعن ليستريحوا به من طعن الصعاد، وقد جاء نظير ذلك في كلام أمية بن أبي الصلت قال:

Her halükarda ayet, fesahat ve belagatin en üst derecelerindedir. Arapçanın zevkinden mahrum olan bazı Acem zındıklarının: "{ فاعِلُونَ } yerine 'müeddûn (eda ediciler)' denilmeli değil miydi?" sözü, çaresi bulunmayan katıksız bir cehalet ve ahmaklıktır. Zira Kur'an'ın -hâşâ lillâh- Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin sözü olduğu farz edilse bile, o [aleyhisselâm] fesahatin kaymağını çıkardığı ve belagatin dizginlerini kendisine teslim ettiği zattır. O sallallâhu aleyhi ve sellem, süngülerin dürtüşünden kurtulmak için en ufak bir kusur ve ta'n bulma çabasını esirgemeyen fasih eleştirmenler arasında bulunuyordu. Bunun benzeri Ümeyye b. Ebî's-Salt'ın sözünde de geçmiştir; o şöyle demiştir:

25658. Metin

المطعمون الطعام في السنة ... الأزمة والفاعلون للزكوات

"Kıtlık ve darlık senesinde yemek yedirenler... ve zekâtları yapanlar (eda edenler)."

25659. Metin

ولم يرد عليه أحد من فصحاء العرب ولا أعابوه، واختار الزمخشري في هذا حمل الزكاة على العين وتقدير المضاف دون الآية، وعلل بجمعها وهو إنما يكون للعين دون المصدر، وتعقب بأنه قد جاء كثير من المصادر مجموعة كالظنون والعلوم والحلوم والأشغال وغير ذلك، وهي إذا اختلف فالأكثرون على جواز جمعها وقد اختلفت هاهنا بحسب متعلقاتها فإن إخراج النقد غير إخراج الحيوان وإخراج الحيوان غير إخراج النبات فليحفظ.

Arap fasihlerinden hiçbiri buna itiraz etmemiş ve onu ayıplamamıştır. Zemahşerî bu ayette değil, bu beyitte zekâtı aynî mala hamletmeyi ve muzâf takdir etmeyi tercih etmiş; bunu da onun çoğul yapılmasıyla gerekçelendirmiştir ki bu ancak masdar için değil aynî mal için olur. Ancak buna, zünûn (zanlar), ulûm (ilimler), hulûm (akıllar/rüyalar), eşgāl (meşguliyetler) ve diğerleri gibi pek çok masdarın çoğul olarak geldiği şeklinde itiraz edilmiştir. Masdarlar farklılaştığında çoğunluk onların çoğul yapılmasının caiz olduğu görüşündedir. Burada da taalluk ettikleri şeyler bakımından farklılaşmıştır; zira nakit paranın çıkarılması hayvanın çıkarılmasından, hayvanın çıkarılması da bitkisel ürünlerin çıkarılmasından farklıdır; bunu iyi belle.

25660. Metin

وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حافِظُونَ إِلَّا عَلى أَزْواجِهِمْ أَوْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُهُمْ وصف لهم بالعفة وهو وان استدعاه وصفهم بالإعراض عن اللغو إلا أنه جيء به اعتناء بشأنه، ويجوز أن يقال: إن ما تقدم وإن استدعى وصفهم بأصل العفة لكن جيء بهذا لما فيه من الإيذان بأن قوتهم الشهوية داعية لهم إلى ما لا يخفى وإنهم حافظون لها عن استيفاء مقتضاها وبذلك يتحقق كمال العفة، واللام للتقوية كما مر في نظيره، وعَلى متعلق بحافظون لتضمينه معنى ممسكون على ما اختاره أبو حيان والإمساك يتعدى بعلى كما في قوله تعالى: أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ [الأحزاب: ٣٧] وذهب جمع إلى اعتبار معنى النفي المفهوم من الإمساك ليصح التفريغ فكأنه قيل حافظون فروجهم لا يرسلونها على أحد إلا على أزواجهم، وقال بعضهم: لا يلزم ذلك الصحة العموم هنا فيصح التفريغ في الإيجاب، وفي الكشف الوجه أن يقال: ما في الآية من قبيل حفظت على الصبي ماله إذا ضبطه مقصورا عليه لا يتعداه، والأصل حافظون فروجهم على الأزواج لا تتعداهن ثم قيل غير حافظين إلا على الأزواج تأكيدا على تأكيد، وعلى هذا تضمين معنى النفي الذي ذكره الزمخشري من السياق واستدعاء الاستثناء المفرغ ذلك ولم يؤخذ مما في الحفظ من معنى المنع والإمساك لأن حرف الاستعلاء يمنعه انتهى وفيه ما فيه.

{ وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حافِظُونَ } “Ve onlar ki iffetlerini korurlar.” { إِلَّا عَلى أَزْواجِهِمْ أَوْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُهُمْ } “Eşleri veya sahip oldukları cariyeleri müstesna.” Onların iffetle nitelenmesidir. Bu nitelik her ne kadar onların lağvden yüz çevirmekle nitelenmelerinin bir gereği olsa da, şanına ehemmiyet verilerek getirilmiştir. Şöyle de denilebilir: Her ne kadar önceki husus onların asıl iffetle nitelenmelerini gerektirse de, şehvet kuvvetlerinin gizli olmayan hususlara sevk ettiğini ve onların bu kuvveti gereğini yerine getirmekten koruduklarını hissettirmek için bu getirilmiştir; böylece iffetin kemali gerçekleşir. Lâm harfi, benzerinde geçtiği üzere takviye içindir. { عَلى } ise Ebû Hayyân'ın tercih ettiği üzere { ممسكون } (tutucular) anlamını tazmin etmesi sebebiyle { حافِظُونَ } kelimesine taalluk eder; tutmak (imsak) fiili ise Yüce Allah'ın: { أَمْسِكْ عَلَيْكَ زَوْجَكَ } [el-Ahzâb: 37] “Eşini yanında tut...” kavlinde olduğu gibi { على } ile müteaddi olur. Bir grup âlim, istisnâ-i müferrağın sahih olması için imsakten anlaşılan nefy manasını muteber kılma yoluna gitmiştir; sanki: 'Onlar iffetlerini korurlar, eşleri dışında hiç kimseye salıvermezler' denilmiş gibidir. Bazıları ise şöyle demiştir: Burada umumun sıhhati sebebiyle bu gerekmez, dolayısıyla olumlu cümlede istisnâ-i müferrağ sahih olur. el-Keşf'te şöyle denilmiştir: Uygun olan görüş şudur: Ayetteki durum, çocuğu aşıp başkasına geçmeyecek şekilde malını yalnız ona has kılarak zaptettiğinde söylediğin 'çocuğun malını korudum' kabilindendir. Aslı şudur: İffetlerini eşlerine karşı korurlar, onları aşıp başkasına geçmezler. Sonra tekit üstüne tekit olmak üzere eşleri dışında korumazlar denilmiştir. Buna göre Zemahşerî'nin zikrettiği nefy manasının tazmini siyaktan ve müferrağ istisnanın bunu gerektirmesindendir; korumada (hıfz) bulunan engelleme ve tutma manasından alınmamıştır, zira isti'lâ harfi buna engeldir; [el-Keşf'in sözü] bitti. Fakat bu görüşte tartışılacak hususlar vardır.

25661. Metin

ويا ليت شعري كيف عد حرف الاستعلاء مانعا عن ذلك مع أن كون الإمساك مما يتعدى به أمر شائع، وقال الفراء وتبعه ابن مالك وغيره: إن عَلى هنا بمعنى من أي إلا من أزواجهم كما أن من بمعنى على في قوله تعالى:

Doğrusu şaşılır ki, tutmanın (imsak) kendisiyle müteaddi olduğu yaygın bir husus iken isti'lâ harfi nasıl buna engel sayılmıştır? Ferrâ -ve ona tâbi olarak İbn Mâlik ve diğerleri- buradaki { عَلى } harfinin { من } anlamında olduğunu, yani 'eşleri müstesna' demek olduğunu söylemişlerdir; nitekim Yüce Allah'ın:

25662. Metin

وَنَصَرْناهُ مِنَ الْقَوْمِ [الأنبياء: ٧٧] أي على القوم، وقيل هي متعلقة بمحذوف وقع حالا من ضمير حافِظُونَ والاستثناء مفرغ من أعم الأحوال أي حافظون لفروجهم في جميع الأحوال إلا حال كونهم والين وقوامين على أزواجهم من قولك: كان فلان على فلانة فمات عنها، ومنه قولهم: فلانة تحت فلان ولذا سميت المرأة فراشا أو متعلقة بمحذوف يدل على غَيْرُ مَلُومِينَ كأنه قيل: يلامون إلا على أزواجهم أي يلامون على كل مباشر إلا على ما أطلق لهم فإنهم غير ملومين عليه، وكلا الوجهين ذكرهما الزمخشري.

{ وَنَصَرْناهُ مِنَ الْقَوْمِ } [el-Enbiyâ: 77] “Ve o kavme karşı ona yardım ettik...” yani kavme galip gelecek şekilde kavme karşı yardım ettik kavlinde { من } harfi { على } anlamındadır. Bunun { حافِظُونَ } lafzının zamirinden hal olan mahzuf bir kelimeye taalluk ettiği ve istisnanın hallerin en umumisinden müferrağ olduğu da söylenmiştir; yani 'falan kadın falanın nikâhı altında idi ve adam onu terk ederek vefat etti' sözünden hareketle, eşleri üzerinde veli ve yönetici oldukları hal müstesna, her halükarda mahrem yerlerini korurlar demektir. 'Falan kadın falanın nikâhı altındadır' sözü de bundandır; bu yüzden kadına 'firâş (yatak)' adı verilmiştir. Ya da { غَيْرُ مَلُومِينَ } ifadesine delalet eden mahzuf bir kelimeye taalluk eder; sanki: 'Onlar kınanırlar, ancak eşleri müstesna' denilmiş gibidir; yani kendilerine serbest bırakılanlar dışında her türlü cinsi münasebetten dolayı kınanırlar, zira onlar bundan dolayı kınanmazlar. Bu iki vechi de Zemahşerî zikretmiştir.

25663. Metin

واعترض بأنهما متكلفان ظاهرا فيهما العجمة وأورد على الأخير أن إثبات اللوم لهم في أثناء المدح غير مناسب مع أنه لا يختص بهم، وكون ذلك على فرض عصيانهم وهو مثل قوله تعالى: فَمَنِ ابْتَغى إلخ لا يدفعه كما توهم

Bu iki vechin tekellüflü olduğu ve bunlarda bariz bir yabancılık (Arapça zevkine uymama) bulunduğu belirtilerek itiraz edilmiştir. Son veche ise övgü esnasında onlara kınama isnat edilmesinin uygun olmadığı, üstelik kınamanın sadece onlara has olmadığı itirazı yöneltilmiştir. Bunun onların isyan etmeleri varsayımına dayanması ve Yüce Allah'ın: { فَمَنِ ابْتَغى } vd. kavli gibi olması durumu, zannedildiği gibi bu itirazı bertaraf etmez.

25664. Metin

ولا يجوز أن تتعلق بملومين المذكور بعد لما قال أبو البقاء من أن ما بعد أن لا يعمل فيما قبلها وأن المضاف إليه لا يعمل فيما قبله، والمراد مما ملكت أيمانهم السريات، والتخصيص ذلك للإجماع على عدم حل وطء المملوك الذكر، والتعبير عنهن- بما- على القول باختصاصها بغير العقلاء لأنهن يشبهن السلع بيعا وشراء أو لأنهن لأنوثتهن المنبئة عن قلة عقولهن جاريات مجرى العقلاء، وهذا ظاهر فيما إذا كن من الجركس أو الروم أو نحوهم فكيف إذا كن من الزنج والحبش وسائر السودان فلعمري إنهن حينئذ إن لم يكن من نوع البهائم فما نوع البهائم منهن ببعيد، والآية خاصة بالرجال فإن التسري للنساء لا يجوز بالإجماع، وعن قتادة (١) قال تسرت امرأة غلاما فذكرت لعمر رضي الله تعالى عنه فسألها ما حملك على هذا؟ فقالت: كنت أرى أنه يحل لي ما يحل للرجال من ملك اليمين فاستشار عمر فيها أصحاب النبي ﷺ فقالوا: تأولت كتاب الله تعالى على غير تأويله فقال رضي الله تعالى عنه: لا جرم لا أحلك لحر بعده أبدا كأنه عاقبها بذلك ودرأ الحد عنها وأمر العبد أن لا يقربها، ولو كانت المرأة متزوجة بعبد فملكته فأعتقته حالة الملك انفسخ النكاح عند فقهاء الأمصار.

Ebû'l-Bekā'nın belirttiği üzere inne'den sonrakinin ondan öncekinde amel edemeyeceği ve muzâfun ileyhin kendinden öncekinde amel edemeyeceği gerekçesiyle, [bu harf-i cerin] daha sonra zikredilen { ملومين } kelimesine taalluk etmesi caiz değildir. 'Sağ ellerinin sahip oldukları'ndan murat cariyelerdir. Bunun bu şekilde tahsis edilmesi, erkek köle ile cinsi münasebetin helal olmadığına dair icma bulunmasındandır. Cariyelerden akıl sahibi olmayanlara mahsus olduğu görüşüne göre { ما } lafzıyla bahsedilmesi, alım satımda mallara benzemeleri veya akıllarının azlığını hissettiren dişilikleri sebebiyle akıl sahipleri hükmünde cereyan etmelerindendir. Bu durum Çerkes, Rum veya benzerlerinden olduklarında açıktır; hele Zenci, Habeşî ve diğer siyahlardan olduklarında nasıl olmasın! Hayatıma yemin olsun ki onlar bu durumda hayvanlar türünden değillerse bile hayvanlar türü de onlardan uzak değildir! Ayet erkeklere mahsustur; zira kadınların cariyeler/kölelerle cinsî münasebette bulunması (teserrî) icma ile caiz değildir. Katâde'den (١) rivayet edildiğine göre bir kadın bir köleyle cinsî münasebette bulundu ve bu durum Ömer radıyallâhu teâlâ anha aktarıldı. Ömer ona: "Seni buna sevk eden nedir?" diye sordu. Kadın: "Sağ ellerinin malik olduğu kimseler hususunda erkeklere helal olanın bana da helal olduğunu düşünüyordum" dedi. Ömer bu hususta Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin ashabıyla istişare etti; onlar: "Allah Teâlâ'nın Kitabı'nı tevilinin dışında tevil etmiş" dediler. Bunun üzerine Ömer radıyallâhu anh: "Şüphesiz bundan sonra seni hür bir erkeğe ebediyen helal kılmam" dedi. Sanki onu bununla cezalandırmış, had cezasını ondan düşürmüş ve köleye de ona yaklaşmamasını emretmiştir. Eğer bir kadın bir köle ile evli olup sonra ona malik olsa ve mülkiyet halindeyken onu azat etse, beldelerin fakihlerine göre nikâh fesholur.

25665. Metin

وقال النخعي والشعبي وعبيد الله بن عبد الله بن عتبة: يبقيان على نكاحهما فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ تعليل لما يفيده الاستثناء من عدم حفظ فروجهم من المذكورات أي فإنهم غير ملومين على ترك حفظها منهن.

Nehaî, Şa'bî ve Ubeydullāh b. Abdillâh b. Utbe: "Nikâhları üzere kalırlar" demişlerdir. { فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ } “Çünkü onlar kınanacak değillerdir.” [ifadesi], istisnanın ifade ettiği zikredilen kadınlardan mahrem yerlerini korumama durumunun gerekçesidir (talilidir); yani onlar mahrem yerlerini o kadınlardan korumayı terk etmekten dolayı kınanmış değillerdir.

25666. Metin

وقيل الفاء في جواب شرط مقدر أي فإن بذلوا فروجهم لأزواجهم أو إمائهم فإنهم غير ملومين على ذلك، والمراد بيان جنس ما يحل وطؤه في الجملة وإلا فقد قالوا: يحرم وطء الحائض والأمة إذا زوجت والمظاهر منها حتى يكفر وهذا مجمع عليه.

Fâ harfinin takdir edilen bir şartın cevabında olduğu da söylenmiştir; yani eğer mahrem yerlerini eşlerine veya cariyelerine verirlerse bundan dolayı kınanmış değillerdir. Murad, genel olarak cinsi münasebetin helal olduğu cinsin beyanıdır; aksi takdirde âlimler şöyle demişlerdir: Hayızlı kadınla, evlendirildiği takdirde cariye ile ve keffaret verinceye kadar zıhâr yapılan kadınla cinsi münasebette bulunmak haramdır ve bu husus icma ile sabittir.

25667. Metin

وفي الجمع بين الأختين من ملك اليمين وبين المملوكة وعمتها أو خالتها خلاف على ما في البحر،

el-Bahr'da belirtildiğine göre, mülk-i yemîn yoluyla iki kız kardeşin veya cariye ile onun halasının yahut teyzesinin bir arada nikâhlanması hususunda ihtilaf vardır.

25668. Metin

وذكر الآمدي في الأحكام أن عليا كرّم الله تعالى وجهه احتج على جواز الجمع بين الأختين في الملك بقوله تعالى: أَوْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُهُمْ

Âmidî el-İhkâm'da Ali kerremallâhu teâlâ vechehin mülkiyet altında iki kız kardeşi bir arada bulundurmanın caiz olduğuna dair Yüce Allah'ın: { أَوْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُهُمْ } “...veya sahip oldukları cariyeleri...” kavlini delil getirdiğini zikretmiştir.

25669. Metin

فَمَنِ ابْتَغى وَراءَ ذلِكَ أي المذكور من الحد المتسع وهو أربع من الحرائر وما شاء من الإماء، وانتصاب وَراءَ على أنه مفعول ابْتَغى أي خلاف ذلك وهو الذي ذهب إليه أبو حيان، وقال بعض المحققين:

{ فَمَنِ ابْتَغى وَراءَ ذلِكَ } “Artık kim bundan ötesini ararsa...” Yani dört hür kadın ve dilediği kadar cariye şeklinde geniş tutulan mezkûr sınırın ötesini [ararsa]. { وَراءَ } kelimesinin nasbı, Ebû Hayyân'ın gittiği görüş üzere { ابْتَغى } fiilinin mefulü olması sebebiyledir; yani bunun dışındakini [ararsa demektir]. Muhakkiklerden bazıları şöyle demiştir:

25670. Metin

إن وَراءَ ظرف لا يصلح أن يكون مفعولا به وإنما هو ساد مسد المفعول به، ولذا قال الزمخشري: أي فمن أحدث ابتغاء وراء ذلك فَأُولئِكَ هُمُ العادُونَ الكاملون في العدوان المتناهون فيه كما يشير إليه الإشارة والتعريف وتوسيط الضمير المفيد لجعلهم جنس العادين أو جميعهم، وفي الآية رعاية لفظ (من) ومعناها ويدخل فيما وراء ذلك الزنا واللواط ومواقعة البهائم وهذا مما لا خلاف فيه.

Şüphesiz { وَراءَ } bir zarftır, mefulün bih olmaya elverişli değildir; ancak mefulün bihin yerine geçmiştir (sedd-i meseddir). Bundan dolayı Zemahşerî şöyle demiştir: "Yani kim bunun ötesinde bir arayış ortaya koyarsa, { فَأُولئِكَ هُمُ العادُونَ } [“...işte onlar haddi aşanların ta kendileridir.”], haddi aşmada kemale ermiş ve onda son sınıra varmış olanlardır." Nitekim işaret ismi, marifelik ve fasıl zamirinin araya girmesi onların haddi aşanların cinsi veya onların tamamı kılındıklarını ifade ederek buna işaret etmektedir. Ayette (men / مَنْ) kelimesinin hem lafzı hem de manası gözetilmiştir. Bunun ötesine zina, livata ve hayvanlarla cinsi münasebet de girer ki bu hususta hiçbir ihtilaf yoktur.

25671. Metin

واختلف في وطء جارية أبيح له وطؤها فقال الجمهور: هو داخل فيما وراء ذلك أيضا فيحرم وهو قول الحسن وابن سيرين وروي ذلك عن ابن عمر رضي الله تعالى عنهما، فقد أخرج ابن أبي شيبة وعبد الرزاق عنه أنه سئل عن امرأة أحلت جاريتها لزوجها فقال: لا يحل لك أن تطأ فرجا أي غير فرج زوجتك إلا فرجا إن شئت بعت وإن شئت وهبت وإن شئت أعتقت، وعن ابن عباس أنه غير داخل فلا يحرم، فقد أخرج عبد الرزاق عنه رضي الله تعالى عنه قال: إذا أحلت امرأة الرجل أو ابنته أو أخته له جاريتها فليصبها وهي لها وهو قول طاوس، أخرج عنه عبد الرزاق أيضا أنه قال: هو أحل من الطعام فإن ولدت فولدها للذي أحلت، وهي لسيدها الأول، وأخرج عن عطاء أنه قال: كان يفعل ذلك يحل الرجل وليدته لغلامه وابنه وأخيه وأبيه والمرأة لزوجها وقد بلغني أن الرجل يرسل وليدته لصديقه وإلى هذا ذهبت

Kendisine [ilişkide bulunması] helal kılınan bir cariye ile cinsel ilişkide bulunma hususunda ihtilaf edilmiştir. Cumhur şöyle demiştir: Bu da "bundan ötesi" [kapsamına] dâhildir, dolayısıyla haramdır. Bu, Hasan [el-Basrî] ve İbn Sîrîn'in görüşüdür; ayrıca İbn Ömer radıyallâhu teâlâ anhümâ'dan da rivayet edilmiştir. Nitekim İbn Ebî Şeybe ve Abdürrezzâk'ın ondan naklettiğine göre, cariyesini kocasına helal kılan bir kadın hakkında kendisine sorulmuş, o da şöyle demiştir: «Dilediğinde satabileceğin, dilediğinde hibe edebileceğin ve dilediğinde azat edebileceğin bir ferc (cariye) müstesna; bir ferce -yani eşinin ferci dışındakine- yaklaşman sana helal olmaz.» İbn Abbâs'tan ise bunun [kapsama] dâhil olmadığı, dolayısıyla haram olmadığı [rivayet edilmiştir]. Nitekim Abdürrezzâk ondan (radıyallâhu teâlâ anh) şöyle dediğini nakletmiştir: «Bir adamın karısı, kızı veya kız kardeşi cariyesini ona helal kılarsa, onunla münasebette bulunsun; cariye yine sahibinindir.» Bu, Tâvûs'un da kavlidir. Abdürrezzâk ondan da şöyle dediğini nakletmiştir: «O, yemekten daha helaldir. Şayet doğurursa çocuğu, kendisine helal kılınan kimseye aittir; cariye ise ilk efendisinindir.» Yine [Abdürrezzâk], Atâ'dan onun şöyle dediğini nakletmiştir: «Bu yapılırdı; adam cariyesini kölesine, oğluna, erkek kardeşine ve babasına, kadın da kocasına helal kılardı. Hatta bana ulaştığına göre kişi cariyesini arkadaşına [ilişki için] gönderirdi.»1 İşte buna [Şia da gitmiştir...]

25672. Metin

الشيعة، والآية ظاهرة في هذه لظهور أن المعارة للجماع ليست بزوجة ولا مملوكة وكذا قوله تعالى فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا فَواحِدَةً أَوْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ [النساء: ٣] فإن السكوت في معرض البيان يفيد الحصر خصوصا إذا كان المقام مقتضيا لذكر جميع ما لا يجب العدل فيه، وفي عدم وجوب العدل تكون العارية أقدم من الكل إذ لا يجب فيها ألا تحمل منة مالك الفرج فقط وكذا قوله سبحانه: وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلًا أَنْ يَنْكِحَ الْمُحْصَناتِ الْمُؤْمِناتِ فَمِنْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ. إلى قوله تعالى: ذلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْ وَأَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْ [النساء: ٢٥] فإنه لو جازت العارية لما كان خوف العنت والحاجة إلى نكاح الإماء وإلى الصبر على ترك نكاحهن متحققا، ونحوه قوله سبحانه:

Şia gitmiştir. Oysa bu ayet bu meselede açıktır; çünkü cinsi münasebet için ariyet verilen (ödünç verilen) kadın ne eştir ne de mülktür. Nitekim Yüce Allah'ın: { فَإِنْ خِفْتُمْ أَلَّا تَعْدِلُوا فَواحِدَةً أَوْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ } [en-Nisâ: 3] “Eğer adaleti gözetememekten korkarsanız bir tane ile yahut sahip olduğunuz cariyelerle [yetinin].” kavli de böyledir; zira açıklama makamında sükût etmek hasr ifade eder; bilhassa makam, kendisinde adaletin vacip olmadığı her şeyin zikredilmesini gerektirdiği zaman. Adaletin vacip olmaması hususunda ise ariyet (ödünç cariye) hepsinden daha önceliklidir; zira onda fercin sahibinin minnetini taşımama dışında hiçbir şey vacip değildir. Aynı şekilde Sübhânehu [ve Teâlâ]'nın şu kavli de böyledir: { وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ مِنْكُمْ طَوْلًا أَنْ يَنْكِحَ الْمُحْصَناتِ الْمُؤْمِناتِ فَمِنْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُكُمْ } ilâ { ذلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْ وَأَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْ } [en-Nisâ: 25] “İçinizden hür mümin kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, sahip olduğunuz... [mümin cariyelerinizden alsın]... Bu, içinizden günaha girmekten (zinaya düşmekten) korkanlar içindir. Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır.” Zira şayet ariyet caiz olsaydı, günaha düşme korkusu, cariye nikâhlamaya duyulan ihtiyaç ve onların nikâhını terk etmeye sabretme [durumu] gerçekleşmezdi. Sübhânehu [ve Teâlâ]'nın şu kavli de bunun gibidir:

25673. Metin

وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لا يَجِدُونَ نِكاحاً حَتَّى يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ [النور: ٣٣] فإنه لو كانت العارية جائزة لم يؤمر الذين لا يجدون نكاحا بالاستعفاف، ولعل الرواية السابقة عن ابن عباس غير صحيحة، وكذا اختلف في المتعة فذهبت الشيعة أيضا إلى جوازها، ويرد عليهم بما ذكرنا من الآيات الظاهرة في تحريم العارية، وأخرج عبد الرزاق وأبو داود في ناسخه عن القاسم بن محمد أنه سئل عن المتعة فقال: هي محرمة في كتاب الله تعالى وتلا: وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حافِظُونَ الآية وقرر وجه دلالة الآية على ذلك أن المستمتع بها ليست ملك اليمين ولا زوجة فوجب أن لا تحل له أما أنها ليست ملك اليمين فظاهر وأما أنها ليست زوجة له فلأنهما لا يتوارثان بالإجماع ولو كانت زوجة لحصل التوارث لقوله تعالى: وَلَكُمْ نِصْفُ ما تَرَكَ أَزْواجُكُمْ [النساء: ١٢] وتعقبه في الكشف بأن لهم أن يقولوا: إنها زوجة يكشف الموت عن بينونتها قبيله كما أنها تبين بانقضاء الأجل قضاء لحق التعليق والتأجيل، وحاصله منع استفسار في الملازمة إن أريد لو كانت زوجة حال الحياة لم يفد وإن أريد بعد الموت فالملازمة ممنوعة فإن قيل: لا تبين بالموت كالنكاح المؤبد، أجيب بأنه قياس في عين ما افترق النكاحان به وهو فاسد بالإجماع.

{ وَلْيَسْتَعْفِفِ الَّذِينَ لا يَجِدُونَ نِكاحاً حَتَّى يُغْنِيَهُمُ اللَّهُ مِنْ فَضْلِهِ } [en-Nûr: 33] “Evlenmeye [güç] bulamayanlar da Allah kendilerini lütfundan zengin kılıncaya kadar iffetlerini korusunlar.” Çünkü şayet ariyet caiz olsaydı, evlenmeye güç bulamayanlara iffetli kalmaları emredilmezdi. İbn Abbas'tan gelen önceki rivayet de muhtemelen sahih değildir. Aynı şekilde mut'a nikâhı hususunda da ihtilaf edilmiş ve Şia yine onun cevazına gitmiştir. Ariyetin haramlığı hususunda açık olan zikrettiğimiz ayetlerle onlara reddiye verilir. Abdürrezzâk ve nâsihinde Ebû Dâvûd, Kāsım b. Muhammed'den mut'a nikâhı hakkında sorulduğunda şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: "O, Allah Teâlâ'nın Kitabı'nda haram kılınmıştır." Ve şu ayeti okumuştur: { وَالَّذِينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حافِظُونَ } “Ve onlar ki mahrem yerlerini korurlar...” [Kāsım], ayetin buna delalet yönünü şöyle açıklamıştır: Mut'a ile faydalanılan kadın ne mülk-i yemîndir ne de zevcedir (ektir); dolayısıyla ona helal olmaması vacip olmuştur. Mülk-i yemîn olmadığı açıktır. Zevce olmadığına gelince; çünkü icma ile onlar birbirine mirasçı olamazlar. Şayet zevce olsaydı, Yüce Allah'ın: { وَلَكُمْ نِصْفُ ما تَرَكَ أَزْواجُكُمْ } [en-Nisâ: 12] “Eğer eşlerinizin çocuğu yoksa bıraktıklarının yarısı sizindir...” kavlinden dolayı mirasçılık gerçekleşirdi. el-Keşşâf hâşiyesi el-Keşf'te bu husus şöyle tenkit edilmiştir: Onların şöyle deme hakları vardır: "O öyle bir zevcedir ki, tıpkı ta'lik ve te'cil hakkının gereği olarak sürenin bitmesiyle bâin (ayrı) olduğu gibi, ölüm de ölümün hemen öncesinde onun bâin olduğunu açığa çıkarır." Bunun özü, mülazemet hakkında bir istifsar (açıklama isteme) men'idir: Eğer "şayet hayatta iken zevce olsaydı" kastediliyorsa bir fayda vermez; eğer "ölümden sonra" kastediliyorsa mülazemet memnûdur (kabul edilmez). Şayet: "Müebbet nikâhta olduğu gibi ölümle bâin olmaz" denilirse; buna: "Bu, iki nikâhın birbirinden ayrıldığı noktanın bizzat kendisinde kıyas yapmaktır ve icma ile fasittir" diye cevap verilir.

25674. Metin

وتعقب هذا شيخ الإسلام لخفاء معناه عليه بأنه ليس للترديد معنى محصل ولو قيل: إن أريد لو كانت زوجة حال الحياة فالملازمة ممنوعة وإن أريد بعد الموت لم يفد لكان له وجه، وقال هو في رد الاستدلال لهم أن يقولوا إنها زوجة له في الجملة وأما إن كل زوجة ترث فهم لا يسلمونه، وقال بعضهم: الحق أن الآية دليل على الشيعة فإن ظاهر كلامهم أنها ليست بزوجة أصلا حيث ينفون عنها لوازم الزوجية بالكلية من العدة والطلاق والإيلاء والظهار وحصول الإحصان وإمكان اللعان والنفقة والكسوة والتوارث ويقولون بجواز جمع ما شاء بالمتعة ولا شك أن نفي اللازم دليل نفي الملزوم. وتعقب بأن هذا حق لو سلم أنهم ينفون اللوازم كلها لكنه لا يسلم، ونفي بعض اللوازم لا يكفي في الرد عليهم إذا قالوا: إن الزوجية قسمان كاملة وغير كاملة إذ بنفي ذلك البعض إنما ينتفي القسم الأول وهو لا يضرهم، وقيل: الذي يقتضيه الإنصاف أن الآية ظاهرة في تحريم المتعة فإن المستمتع بها لا يقال لها زوجة في العرف ولا يقصد منها ما هو السر في مشروعية النكاح من التوالد والتناسل لبقاء النوع بل مجرد قضاء الوطر وتسكين دغدغة المني ونحو ذلك، وزعم أنه يتم الاستدلال بالآية بهذا الطرز على التحريم سواء نفيت اللوازم أم لم تنف كما هو مذهب بعض القائلين بالحل كما سنشير إليه إن شاء الله تعالى.

Şeyhülislam, anlamı kendisine kapalı kaldığı için bunu şöyle tenkit etmiştir: Bu ترديد (ikilemli taksimin) elde edilen bir manası yoktur; şayet "eğer hayattayken zevce olması kastediliyorsa mülazemet memnûdur, eğer ölümden sonrası kastediliyorsa fayda vermez" denseydi bir vechi olurdu. O, bu istidlalin reddinde şöyle demiştir: Onların "O genel anlamda onun zevcesidir; fakat her zevcenin mirasçı olacağını kabul etmiyoruz" deme hakları vardır. Bazıları ise şöyle demiştir: Hak olan şudur ki, ayet Şia aleyhine bir delildir; zira iddet, talak, îlâ, zıhâr, ihsanın gerçekleşmesi, lianın imkânı, nafaka, kisve ve karşılıklı mirasçılık gibi zevcelik gereklerini (levâzımını) tamamen nefyettikleri ve mut'a ile dilediği kadarını bir araya getirmeyi caiz gördükleri için sözlerinin zahirine göre o kadın asla zevce değildir. Şüphe yok ki lâzımın nefyi, melzûmun nefiyine delildir. Buna karşı şöyle denilmiştir: Bu, şayet bütün levâzımı nefyettikleri kabul edilirse doğrudur; fakat bu kabul edilmez. Şayet onlar: "Zevcelik tam ve nakıs olmak üzere iki kısımdır" derlerse, bazı levâzımın nefyi onlara reddiye için yetmez; zira o bazı şeylerin nefyiyle ancak birinci kısım nefyolur ki bu da onlara zarar vermez. Şöyle de denilmiştir: İnsafın gerektirdiği şudur ki ayet mut'anın haramlığında açıktır; zira mut'a ile faydalanılan kadına örfte zevce denmez ve türün devamı için üreme ve nesil yetiştirme şeklindeki nikâhın meşru kılınmasındaki hikmet ondan kastedilmez; aksine sadece ihtiyacı gidermek, meninin şehvetini teskin etmek ve benzeri şeyler kastedilir. Ve iddia edilmiştir ki; tıpkı inşaallah işaret edeceğimiz üzere mut'anın helalliğini savunan bazılarının mezhebinde olduğu gibi, levâzım nefyedilsin veya nefyedilmesin, bu tarzda ayetle haramlığa istidlal tam olur.

25675. Metin

ولعل الأقرب إلى الإنصاف أن يقال: متى قيل بنفي اللوازم من حصول الإحصان حرمة الزيادة على الأربع ونحو ذلك كانت الآية دليلا على الحرمة لأن المتبادر من الزوجية فيها الزوجية التي يلزمها مثل ذلك وهو كاف في الاستدلال على مثل هذا المطلب الفرعي، ومتى لم يقل بنفي اللوازم ولم يفرق بينها وبين النكاح المؤبد إلا بالتوقيت وعدمه لم تكن الآية دليلا على التحريم، هذا ولي هاهنا بحث لم أر من تعرض له وهو أنه قد ذكر في الصحيحين أن النبي ﷺ حرم المتعة يوم خيبر، وفي صحيح مسلم أنه ﵊ حرمها يوم الفتح، ووافق ابن الهمام بأنها

İnsafa en yakın olanı muhtemelen şöyle denmesidir: İhzanın sübutu, dörtten fazlasının haram olması ve benzeri levâzımın nefyi söylendiği vakit, ayet haramlığa delil olur; çünkü buradaki zevcelikten ilk akla gelen (mütebâdir olan), bu gibi şeylerin kendisi için lâzım olduğu zevceliktir ve bu da böylesi fer'î bir meseleye istidlal için yeterlidir. Levâzımın nefyi söylenmediği ve onunla müebbet nikâh arasında sadece vakit tayini (tevkît) ve bunun yokluğu dışında bir fark gözetilmediği vakit ise ayet haram kılınmaya delil olmaz. Bununla birlikte burada benim, başkasının değindiğini görmediğim bir incelemem (bahsim) vardır: Sahihayn'da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin mut'ayı Hayber günü haram kıldığı zikredilmiş, Sahih-i Müslim'de ise onun aleyhisselâm bunu Fetih günü haram kıldığı belirtilmiştir. İbnü'l-Hümâm da mut'anın

25676. Metin

حرمت مرتين مرة يوم خيبر ومرة يوم الفتح وذلك يقتضي أنها كانت حلالا قبل هذين اليومين، وقد سمعت آنفا ما يدل على أن هذه الآية مكية بالاتفاق فإذا كانت دالة على التحريم كما سمعت عن القاسم بن محمد وروى مثله ابن المنذر وابن أبي حاتم والحاكم وصححه عن عائشة رضي الله تعالى عنها لزم أن تكون محرمة بمكة يوم نزلت الآية وهو قبل هذين اليومين فتكون قد حرمت ثلاث مرات ولم أر أحدا صرح بذلك، وإذا التزمناه يبقى شيء آخر وهو عدم تمامية الاستدلال بها وحدها على تحريم المتعة لمن يعلم أنها أحلت بعد نزولها كما لا يخفى، لا يقال: إن للناس في المكي والمدني اصطلاحات ثلاثة، الأول أن المكي ما نزل قبل الهجرة والمدني ما نزل بعدها سواء نزل بالمدينة أم بمكة عام الفتح أم عام حجة الوداع أم بسفر من الأسفار، الثاني أن المكي ما نزل بمكة ولو بعد الهجرة والمدني ما نزل بالمدينة وعلى هذا تثبت الواسطة، فما نزل بالأسفار لا يطلق عليه مكي ولا مدني، الثالث أن المكي ما وقع خطابا لأهل مكة والمدني ما وقع خطابا لأهل المدينة، وحينئذ يمكن أن تكون هذه الآية مكية بالاصطلاح الثاني وتكون نازلة يوم الفتح يوم حرمت المتعة في المرة الثانية ولا يكون التحريم إلا مرتين ويكون استدلال من استدلوا بها من الصحابة والتابعين وغيرهم على التحريم وإن علموا أن المتعة أحلت بعد الهجرة في بعض الغزوات مما لا غبار عليه، وإذا التزم هذا الاصطلاح في مكية جميع السورة المجمع عليها حسبما سمعت عن البحر ينحل إشكال حمل الزكاة على الزكاة الشرعية مع فرضيته بالمدينة بأن يقال: إن أوائل السورة نزلت بعد فرضية الزكاة في المدينة عام الفتح في مكة لأنا نقول: لا شبهة في أنه يمكن كون الآية مكية بالاصطلاح الثاني وكونها نازلة يوم الفتح وكذلك يمكن كون كل السورة أو أغلبها مكيا بذلك الاصطلاح وكل ما بني على ذلك صحيح بناء عليه إلا أن المتبادر من المكي والمدني المعني المصطلح عليه أولا لأن الاصطلاح الأول أشهر الاصطلاحات الثلاثة كما قال الجلال السيوطي في الإتقان.

iki kez, bir kez Hayber günü bir kez de Fetih günü haram kılındığı görüşüne katılmıştır. Bu da mut'anın bu iki günden önce helal olduğunu iktiza eder. Az önce bu surenin ittifakla Mekkî olduğuna delalet eden hususları duymuştun; dolayısıyla Kāsım b. Muhammed'den duyduğun gibi bu ayet haramlığa delalet ediyorsa -ki benzerini İbnü'l-Münzir, İbn Ebî Hâtim ve sahih olduğunu belirterek Hâkim, Âişe radıyallâhu teâlâ anhâdan rivayet etmişlerdir- ayetin indiği gün Mekke'de haram kılınmış olması gerekir ki bu da mezkûr iki günden öncedir; böylece üç kez haram kılınmış olur, oysa hiç kimsenin bunu açıkça söylediğini görmedim. Bunu kabul ettiğimiz takdirde geriye başka bir husus kalır: Gizli kalmayacağı üzere nüzulünden sonra mut'anın helal kılındığını bilen kimse için tek başına bu ayetle mut'anın haramlığına istidlal tam olmaz. Şöyle denilemez: İnsanların Mekkî ve Medenî hakkında üç ıstılahı vardır: Birincisi; Mekkî hicretten önce inen, Medenî ise hicretten sonra inendir; ister Medine'de, ister Fetih yılında veya Vedâ Haccı yılında Mekke'de, isterse yolculuklardan birinde inmiş olsun. İkincisi; Mekkî hicretten sonra da olsa Mekke'de inen, Medenî ise Medine'de inendir; buna göre arada kalan (vâsıta) sabit olur, yolculuklarda inenlere ne Mekkî ne de Medenî denir. Üçüncüsü; Mekkî Mekke ehline hitap olan, Medenî ise Medine ehline hitap olandır. Bu durumda bu ayetin ikinci ıstılaha göre Mekkî olması ve mut'anın ikinci defa haram kılındığı Fetih gününde inmiş olması mümkündür; böylece tahrim sadece iki defa olmuş olur ve mut'anın hicretten sonra bazı gazvelerde helal kılındığını bilseler dahi sahabe, tabiîn ve başkalarından bu ayetle haramlığa istidlal edenlerin delil getirmesi üzerinde hiçbir şüphe kalmaz. el-Bahr'dan duyduğun üzere üzerinde icma bulunan bütün surenin Mekkî oluşunda bu ıstılah esas alındığında, Medine'de farz kılınmış olmasıyla birlikte zekâtın şer'î zekâta hamledilmesindeki müşkül de: "Surenin baş tarafı zekâtın Medine'de farz kılınışından sonra Fetih yılında Mekke'de inmiştir" denilerek çözülmüş olur. [Buna karşı] deriz ki: Ayetin ikinci ıstılaha göre Mekkî olması ve Fetih günü inmiş olması ihtimalinde şüphe yoktur; aynı şekilde surenin tamamının veya çoğunun bu ıstılaha göre Mekkî olması ve buna bina edilen her şeyin buna göre sahih olması da mümkündür; ancak Mekkî ve Medenî'den ilk akla gelen, ilk olarak ıstılahlaştırılan manadır; çünkü Celâl es-Süyûtî'nin el-İtkān'da dediği gibi birinci ıstılah bu üç ıstılahın en meşhur olanıdır.

25677. Metin

فالظاهر من قولهم: إن هذه السورة مكية أنها نزلت قبل الهجرة بل قد صرح الجلال المذكور بأنها إلا ما استثني منها مما سمعته مكية على الاصطلاح الأول دون الثاني ولا يحرم مثله بذلك إلا عن وقوف فما ذكر مجرد تجويز أمر لا يساعد على ثبوته صريح نقل بل النقل الصريح مساعد على خلافه وهو المرجع فيما نحن فيه.

Âlimlerin: "Bu sure Mekkîdir" sözlerinden zahir olan, onun hicretten önce inmiş olduğudur. Hatta mezkûr Celâl [es-Süyûtî], duyduğun istisna edilenler müstesna, bu surenin ikinciye göre değil birinci ıstılaha göre Mekkî olduğunu açıkça ifade etmiştir; onun gibisi de böyle bir hükmü ancak [naklî bir] vukufiyete dayanarak verir. Dolayısıyla zikredilen şey, sübutunu sarih bir naklin desteklemediği bir ihtimalden ibarettir; bilakis sarih nakil bunun aksini desteklemektedir ve üzerinde bulunduğumuz konuda merci olan da odur.

25678. Metin

فقد قال القاضي أبو بكر في الانتصار: إنما يرجع في معرفة المكي والمدني لحفظ الصحابة والتابعين، وكونهما قد يعرفان بالقياس على ما ذكره الجعبري وغيره مع عدم جدواه ليس بشيء. نعم إذا جعل استدلال الصحابي أو التابعي المطلع على إباحة المتعة بعد الهجرة بها قولا باستثنائها عن أخواتها من آيات السورة وحكما عليها بنزولها بعد الهجرة دونهن فالأمر واضح، وستطلع أيضا إن شاء الله تعالى على ما يوجب استثناء غير ذلك، وبالجملة متى قيل المدار في أمثال هذه المقامات صريح النقل تعين القول بأن الآية مكية بمعنى أنها نزلت قبل الهجرة، وأشكل الاستدلال بها على تحريم المتعة بعد تحليلها بعد الهجرة لكون دليل التحليل مخصصا لعمومها، ومذهب الأئمة الأربعة جواز تخصيص عموم القرآن بالسنة مطلقا وهو المختار ويحتاج حينئذ إلى دليل غيرها على التحريم، وبعد ثبوت الدليل تكون هي دليلا آخر بمعونته وهذا الدليل الأخبار الصحيحة من تحريم رسول الله ﷺ إياها وقد تقدم بعضها،

Nitekim Kādî Ebû Bekir el-İntisâr'da şöyle demiştir: "Mekkî ve Medenî'yi bilme hususunda ancak sahabe ve tabiînin ezberine/nakline başvurulur. Ca'berî ve başkalarının zikrettiği üzere bunların kıyasla da bilinebileceği iddiası ise, hiçbir faydası olmamakla birlikte kayda değer bir şey değildir." Evet, hicretten sonra mut'anın mübah kılındığına vâkıf olan sahabî veya tabiînin bu ayetle istidlal etmesi, onun surenin diğer ayetlerinden istisna edildiğine ve diğerlerinin aksine hicretten sonra indiğine dair bir hüküm olarak kabul edilirse mesele açıktır. İnşaallah Teâlâ bundan başkasının da istisna edilmesini gerektiren hususlara vâkıf olacaksın. Hasılı kelam; bu gibi makamlarda dayanağın sarih nakil olduğu söylendiği vakit, ayetin hicretten önce inmiş olması anlamında Mekkî olduğunu söylemek taayyün eder ve hicretten sonra helal kılınmasından sonra mut'anın haramlığına bu ayetle delil getirmek müşkül hale gelir; çünkü helal kılma delili bu ayetin umumunu tahsis etmiştir. Dört mezhep imamının mezhebi ise Kur'an'ın umumunun sünnetle mutlak olarak tahsis edilmesinin caiz olduğudur ve muhtar olan da budur. Bu takdirde haramlığa dair bu ayetin dışında başka bir delile ihtiyaç duyulur; delil sabit olduktan sonra ise onun yardımıyla bu ayet başka bir delil olur. Bu delil de Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellemin mut'ayı haram kıldığına dair sahih haberlerdir ve bunların bir kısmı geçmişti.

25679. Metin

وفي صحيح مسلم عنه ﵊ «كنت أذنت لكم في الاستمتاع من النساء وقد حرم الله تعالى ذلك إلى يوم القيامة» .

Sahih-i Müslim'de ondan aleyhisselâm şöyle rivayet edilmiştir: «Kadınlarla mut'a yapmanıza izin vermiştim; ancak Allah Teâlâ kıyamet gününe kadar bunu kesinlikle haram kılmıştır.»

25680. Metin

وأخرج الحازمي بسنده إلى جابر قال: «خرجنا مع رسول الله ﷺ إلى غزوة تبوك حتى إذا كنا عند العقبة مما

Hâzimî senediyle Câbir'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ile birlikte Tebük Gazvesi'ne çıktık. Nihayet Akabe'de,

25681. Metin

يلي الشام جاءت نسوة فذكرنا تمتعنا وهن يطفن في رحالنا فجاء رسول الله ﷺ فنظر إليهن وقال: من هؤلاء النسوة؟

Şam tarafına bakan kısımda iken birtakım kadınlar geldi. Biz de mut'a yaptığımızı belirttik; onlar bineklerimizin/çadırlarımızın etrafında dolaşıyorlardı. Derken Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem gelip onlara baktı ve: “Bu kadınlar da kim?” dedi.

25682. Metin

فقلنا: يا رسول الله نسوة تمتعنا منهن فغضب رسول الله ﷺ حتى احمرت وجنتاه وتمعر وجهه وقام فينا خطيبا فحمد الله تعالى وأثنى عليه ثم نهى عن المتعة فتوادعنا يومئذ الرجال والنساء ولم نعد ولا نعود أبدا» ، وقد روى تحريمها عنه ﵊ أيضا عليّ كرم الله تعالى وجهه

Biz: “Ey Allah'ın Resûlü, kendileriyle mut'a yaptığımız kadınlardır” dedik. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem yanakları kızaracak ve yüzünün rengi değişecek derecede öfkelendi. İçimizde ayağa kalkıp bir hutbe irat etti; Allah Teâlâ'ya hamdüsenada bulundu, sonra da mut'ayı yasakladı. O gün erkekler ve kadınlar birbirimizle vedalaştık; artık bir daha [buna] dönmedik ve ebediyen de dönmeyiz.» Mut'anın haram kılındığını ondan aleyhisselâm Ali kerremallâhu teâlâ vecheh de rivayet etmiştir.

25683. Metin

وجاء ذلك في صحيح مسلم ووقع على ما قيل إجماع الصحابة على أنها حرام وصح عند بعض رجوع ابن عباس رضي الله تعالى عنهما إلى القول بالحرمة بعد قوله بحلها مطلقا أو وقت الاضطرار إليها، واستدل ابن الهمام على رجوعه بما رواه الترمذي عنه أنه قال: إنما كانت المتعة في أول الإسلام كان الرجل يقدم البلد ليس له بها معرفة فيتزوج بقدر ما يرى أنه مقيم فتحفظ له متاعه وتصلح له شأنه حتى إذا نزلت الآية إِلَّا عَلى أَزْواجِهِمْ أَوْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ. قال ابن عباس: فكل فرج سواهما فهو حرام، ولا أدري ما عنى بأول الإسلام فإن عنى ما كان في مكة قبل الهجرة أفاد الخبر أنها كانت تفعل قبل إلى أن نزلت الآية فإن كان نزولها قبل الهجرة فلا إشكال في الاستدلال بها على الحرمة لو لم يكن بعد نزولها إباحة لكنه قد كان ذلك، وإن عنى ما كان بعد الهجرة أوائلها وأنها كانت مباحة إذ ذاك إلى أن نزلت الآية كان ذلك قولا بنزول الآية بعد الهجرة وهو خلاف ما روي عنه من أن السورة مكية المتبادر منه الاصطلاح الأول ولعله يلتزم ذلك ويقال: إن استدلاله بالآية قوله باستثنائها كما مر آنفا أو يقال: إن هذا الخبر لم يصح، ويؤيدها قول العلامة ابن حجر: إن حكاية الرجوع عن ابن عباس لم تصح بل صح كما قال بعضهم عن جمع أنهم وافقوه في الحل لكن خالفوه فقالوا: لا يترتب على ذلك أحكام النكاح، وبهذا نازع الزركشي في حكاية الإجماع فقال: الخلاف محقق وإن ادعى جمع نفيه انتهى. ويفهم منه أن ابن عباس يدخل المستمتع بها في الأزواج وحينئذ لا تقوم الآية دليلا عليه فتدبر.

Bu husus Sahih-i Müslim'de geçmektedir. Denildiğine göre mut'anın haram olduğu hususunda sahabe icması gerçekleşmiştir. Bazılarına göre İbn Abbas radıyallâhu teâlâ anhümânın mut'anın mutlak olarak veya zaruret halinde helal olduğu görüşünden sonra haramlığı görüşüne rücu ettiği sahih kabul edilmiştir. İbnü'l-Hümâm onun rücu ettiğine, Tirmizî'nin ondan rivayet ettiği şu sözü delil getirmiştir: "Mut'a ancak İslam'ın ilk dönemindeydi. Adam hiç tanımadığı bir beldeye gelir, orada kalacağını tahmin ettiği süre kadar evlenirdi; kadın da onun eşyasını korur ve işini görürdü. Nihayet { إِلَّا عَلى أَزْواجِهِمْ أَوْ ما مَلَكَتْ أَيْمانُهُمْ فَإِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُومِينَ } [“Ancak eşleri yahut sahip oldukları cariyeleri müstesnadır; çünkü onlar kınanacak değillerdir.”] ayeti indi." İbn Abbas: "Bu ikisi dışındaki her ferc haramdır" demiştir. Ben [İbn Abbas'ın] İslam'ın ilk dönemi ile neyi kastettiğini bilmiyorum; zira şayet hicretten önce Mekke'de olan dönemi kastettiyse, haber ayet inene kadar mut'anın yapıldığını ifade eder. Şayet ayetin nüzulü hicretten önce ise, nüzulünden sonra ibâha olmasaydı onunla haramlığa istidlalde hiçbir müşkül olmazdı; fakat bu ibâha gerçekleşmiştir. Şayet hicretten sonraki dönemi, yani ilk zamanlarını ve ayet inene kadar o vakitte mübah olduğunu kastettiyse, bu ayetin hicretten sonra indiğini söylemek olur; bu ise kendisinden rivayet edilen ve ilk akla gelenin birinci ıstılah olduğu surenin Mekkî oluşu rivayetine aykırıdır. Belki de bu kabul edilir ve: "Onun ayetle istidlal etmesi, az önce geçtiği üzere onun istisna edildiğini söylemesidir" denilir; yahut "bu haber sahih değildir" denilir. Bunu Allâme İbn Hacer'in şu sözü de teyit etmektedir: "İbn Abbas'tan rücu nakli sahih değildir; bilakis bazılarının dediği gibi bir topluluktan sahih olan, helallik hususunda ona muvafakat ettikleri, ancak 'buna nikâh hükümleri terettüp etmez' diyerek ona muhalefet ettikleridir." İşte bununla Zerkeşî icma nakline itiraz etmiş ve: "Bir topluluk bunu nefyetse de ihtilaf muhakkaktır" demiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki İbn Abbas mut'a yapılan kadını zevceler (eşler) kapsamına dâhil etmektedir ve bu takdirde ayet onun aleyhine bir delil teşkil etmez; iyi düşün!

25684. Metin

ونسب القول بجواز المتعة إلى مالك رضي الله تعالى عنه وهو افتراء عليه بل هو كغيره من الأئمة قائل بحرمتها بل قيل إنه زيادة على القول بالحرمة يوجب الحد على المستمتع لم يوجبه غيره من القائلين بالحرمة لمكان الشبهة.

Mut'anın cevazı kavli Mâlik radıyallâhu teâlâ anha da nisbet edilmiştir; oysa bu ona bir iftiradır. Bilakis o da diğer imamlar gibi onun haramlığına kâildir. Hatta haramlık kavline ilaveten, şüphe gerekçesiyle haram olduğunu söyleyen diğer âlimlerin vacip görmediği had cezasını mut'a yapana vacip kıldığı dahi söylenmiştir.

25685. Metin

وكذا اختلف في استمناء الرجل بيده ويسمى الخضخضة وجلد عميرة فجمهور الأئمة على تحريمه وهو عندهم داخل فيما وراء ذلك، وكان أحمد بن حنبل يجيزه لأن المني فضلة في البدن فجاز إخراجها عند الحاجة كالفصد والحجامة، وقال ابن الهمام: يحرم فإن غلبته الشهوة ففعل إرادة تسكينها به فالرجاء أن لا يعاقب ومن الناس من منع دخوله فيما ذكر ففي البحر: كان قد جرى لي في ذلك كلام مع قاضي القضاة أبي الفتح محمد بن علي ابن مطيع القشيري بن دقيق العيد فاستدل على منع ذلك بهذه الآية فقلت: إن ذلك خرج مخرج ما كانت العرب تفعله من الزنا والتفاخر به في أشعارها وكان ذلك كثيرا فيهم بحيث كان في بغاياهم صاحبات رايات ولم يكونوا ينكرون ذلك وأما جلد عميرة فلم يكن معهودا فيهم ولا ذكره أحد منهم في شعر فيما علمناه فليس بمندرج فيما وراء ذلك انتهى، وأنت تعلم أنه إذا ثبت أن جلد عميرة كناية عن الاستمناء باليد عند العرب كما هو ظاهر عبارة القاموس فالظاهر أن هذا الفعل كان موجودا فيما بينهم وإن لم يكن كثيرا شائعا كالزنا فمتى كان ذلك من أفراد العام لم يتوقف اندراجه تحته على شيوعه كسائر أفراده، وفي الأحكام إذا كان من عادة المخاطبين تناول طعام خاص مثلا فورد خطاب عام بتحريم الطعام نحو حرمت عليكم الطعام فقد اتفق الجمهور من العلماء على إجراء اللفظ على عمومه في تحريم كل طعام على وجه يدخل فيه المعتاد وغيره وأن العادة لا تكون منزلة للعموم على تحريم المعتاد دون غيره خلافا لأبي حنيفة عليه الرحمة وذلك لأن الحجة إنما هي في اللفظ الوارد وهو مستغرق لكل مطعوم بلفظه ولا ارتباط له بالعوائد وهو حاكم على العوائد فلا تكون العوائد حاكمة عليه، نعم لو كانت العادة في الطعام المعتاد أكله قد خصصت بعرف

Aynı şekilde kişinin eliyle istimna yapması (mastürbasyon) -buna hadhada / خضخضة ve celdu amîre / جلد عميرة de denir- hakkında da ihtilaf edilmiştir. İmamların cumhuru bunun haram olduğu görüşündedir ve onlara göre bu eylem de "bunun ötesi" kapsamına dâhildir. Ahmed b. Hanbel ise buna cevaz verirdi; çünkü meni bedende bir fazlalıktır (fazla maddedir), dolayısıyla hacamat ve kan aldırma (fasd) gibi ihtiyaç anında onun dışarı çıkarılması caizdir. İbnü'l-Hümâm şöyle demiştir: "Haramdır; şayet kişiye şehvet galip gelir de şehvetini bununla teskin etmek kastıyla yaparsa cezalandırılmayacağı umulur." İnsanlardan bazıları ise bunun zikredilen şeyin altına girmesini men etmiştir (kabul etmemiştir). el-Bahr'da şöyle geçer: "Bu hususta Kādılkudât Ebu'l-Feth Muhammed b. Alî b. Mutî' el-Kuşeyrî İbn Dakīki'l-Îd ile aramda bir konuşma geçmişti; o bunun yasaklığına bu ayeti delil getirdi. Ben de dedim ki: Bu [ayet], Arapların yaptığı, şiirlerinde kendisiyle övündükleri zina bağlamında varit olmuştur; bu durum onlarda o kadar çoktu ki fahişelerinden bayrak sahipleri (tabelalı genelevleri) vardı ve bunu çirkin görmezlerdi. Celdu amîreye gelince; bildiğimiz kadarıyla bu onlarda bilinen bir şey değildi ve onlardan hiç kimse şiirinde bundan bahsetmemiştir; dolayısıyla o 'bunun ötesi' kapsamına girmez." Sen bilirsin ki, Kāmûs'un ibaresinden zahir olduğu üzere şayet Araplarda "celdu amîre" tabirinin elle istimnadan kinaye olduğu sabit olursa, zina gibi çok yaygın olmasa da bu fiilin aralarında mevcut olduğu açıktır. Dolayısıyla bu, âmmın (genel lafzın) fertlerinden biri olduğunda, diğer fertleri gibi onun bu umum altına girmesi yaygın olmasına bağlı değildir. el-İhkâm'da şöyle denilmektedir: Şayet muhatapların adeti örneğin özel bir yemeği yemek iken, 'Size yiyecek haram kılındı' şeklinde yiyeceğin haramlığına dair âmm bir hitap gelse, âlimlerin cumhuru lafzın umumuna göre amel edilerek alışılmış olan ve olmayan her yiyeceğin haram kılınması kapsamında dâhil olacağı, Ebû Hanîfe -aleyhirrahme-'nin aksine adetin, bu umumu diğerleri hariç sadece alışılmış olanın haramlığına tahsis etmeyeceği hususunda ittifak etmişlerdir. Çünkü hüccet ancak varit olan lafızdadır; o lafzıyla yenilen her şeyi içine almaktadır, adetlerle bir bağı yoktur, adetlere hâkimdir; dolayısıyla adetler ona hâkim olamaz. Evet, şayet yenmesi adet olan yemekteki örf

25686. Metin

الاستعمال اسم الطعام بذلك كما خصصت الدابة بذوات القوائم الأربع لكان لفظ الطعام منزلا عليه دون غيره ضرورة تنزيل مخاطبة الشارع للعرب على ما هو المفهوم لهم من لغتهم.

kullanım örfüyle, tıpkı "dâbbe" kelimesinin dört ayaklılara tahsis edilmesi gibi "yiyecek" (taam) ismini ona tahsis etmiş olsaydı; Şâri'in Araplara hitabını onların kendi dillerinden anladıkları manaya hamletmenin zorunluluğundan ötürü yiyecek lafzı başkasına değil sadece ona hamledilirdi.

25687. Metin

والفرق أن العادة أولا إنما هي مطردة في اعتياد أكل ذلك الطعام المخصوص فلا تكون قاضية على ما اقتضاه عموم لفظ الطعام، وثانيا هي مطردة في تخصيص اسم الطعام بذلك الطعام الخاص فتكون قاضية على الاستعمال الأصلي اهـ، ومنه يعلم أن الاستمناء باليد إن كان قد جرت عادة العرب على إطلاق ما وراء ذلك عليه دخل عند الجمهور وإن لم تجر عادتهم على فعله وإن كان لم تجر عادتهم على إطلاق ذلك عليه وجرت على إطلاقه على ما عداه من الزنا ونحوه لم يدخل ذلك الفعل في العموم عن الجمهور.

Aradaki fark şudur: Birincisinde adet, ancak o özel yemeği yeme alışkanlığında caridir; dolayısıyla yiyecek lafzının umumunun gerektirdiği hükme hâkim olamaz. İkincisinde ise adet, yiyecek ismini o özel yemeğe tahsis etmede caridir; dolayısıyla asıl kullanıma hâkim olur [alıntı bitti]. Buradan anlaşılır ki, elle istimna hakkında Arapların adeti "bunun ötesi" tabirini onun için de kullanma şeklinde cereyan etmişse, fiilen yapma adetleri bulunmasa bile cumhura göre o da [kapsama] girer. Şayet adetleri bunu onun için kullanma şeklinde cereyan etmeyip bunun dışındaki zina ve benzeri şeyler için kullanma şeklinde cereyan etmişse, cumhura göre o fiil umuma dâhil olmaz.

25688. Metin

ومن الناس من استدل على تحريمه بشيء آخر نحو ما ذكره المشايخ من

İnsanlardan bazıları ise onun haramlığına, meşâyihin zikrettiği

25689. Metin

قوله ﷺ: «ناكح اليد معلون»

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellemin: «Elini nikâhlayan (eliyle tatmin olan) lanetlenmiştir» kavli gibi başka bir delille istidlal etmiştir.

25690. Metin

وعن سعيد بن جبير: عذب الله تعالى أمة كانوا يعبثون بمذاكيرهم

Saîd b. Cübeyr'den: "Allah Teâlâ cinsel organlarıyla oynayan bir ümmete azap etmiştir" [rivayeti de böyledir].

25691. Metin

، وعن عطاء: سمعت قوما يحشرون وأيديهم حبالى وأظن أنهم الذين يستمنون بأيديهم والله تعالى أعلم، وتمام الكلام في هذا المقام يطلب من محله، ولا يخفى أن كل ما يدخل في العموم تفيد الآية حرمة فعله على أبلغ وجه ونظير ذلك إفادة قوله تعالى: وَلا تَقْرَبُوا الزِّنى [الإسراء: ٣٢] حرمة فعل الزنا فافهم.

Atâ'dan da şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Birtakım insanların elleri hamile (şişkin/gebe) olarak haşredileceğini duydum; zannedersem bunlar elleriyle istimna yapanlardır." Doğrusunu Allah Teâlâ bilir. Bu makamdaki sözün tamamı kendi yerinden aranmalıdır. Gizli değildir ki, umuma dâhil olan her şeyin fiilinin haramlığını bu ayet en beliğ şekilde ifade etmektedir; nitekim Yüce Allah'ın: { وَلا تَقْرَبُوا الزِّنى } [el-İsrâ: 32] “Zinaya yaklaşmayın...” kavlinin zina fiilinin haramlığını ifade etmesi de bunun bir benzeridir; iyi anla!

25692. Metin

وَالَّذِينَ هُمْ لِأَماناتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ راعُونَ قائمون بحفظها وإصلاحها، وأصل الرعي حفظ الحيوان إما بغذائه الحافظ لحياته أو بذب العدو عنه، ثم استعمل في الحفظ مطلقا، والأمانات جمع أمانة وهي في الأصل مصدر لكن أريد بها هنا ما ائتمن عليه إذ الحفظ للعين لا للمعنى وأما جمعها فلا يعين ذلك إذ المصادر قد تجمع كما قدمنا غير بعيد، وكذا العهد مصدر أريد به ما عوهد عليه لذلك، والآية عند أكثر المفسرين عامة في كل ما ائتمنوا عليه وعوهدوا من جهة الله تعالى ومن جهة الناس كالتكاليف الشرعية والأموال المودعة والأيمان والنذور والعقود ونحوها، وجمعت الأمانة دون العهد قيل لأنها متنوعة متعددة جدا بالنسبة إلى كل مكلف من جهته تعالى ولا يكاد يخلو مكلف من ذلك ولا كذلك العهد.

{ وَالَّذِينَ هُمْ لِأَماناتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ راعُونَ } “Onlar ki emanetlerine ve ahitlerine riayet ederler.” [Yani] onları korumayı ve ifa etmeyi yerine getirenlerdir. Riayetin aslı, hayvanı ya hayatını koruyan gıdasıyla yahut düşmanı ondan defederek korumaktır; daha sonra mutlak olarak korumak anlamında kullanılmıştır. { الأمانات } kelimesi emanetin çoğuludur; o aslen mastardır, ancak burada kendisine güvenilip emanet edilen şeyler kastedilmiştir; zira koruma manaya değil ayânadır (somut varlığadır). Çoğul getirilmesi ise bunu tayin etmez; zira az önce geçtiği üzere mastarlar da bazen çoğul yapılabilir. Aynı şekilde { العهد } de mastardır, aynı sebepten ötürü kendisiyle sözleşilen şeyler kastedilmiştir. Ayet müfessirlerin çoğuna göre, şer'î mükellefiyetler, emanet bırakılan mallar, yeminler, adaklar, akitler ve benzerleri gibi Allah Teâlâ tarafından ve insanlar tarafından kendilerine emanet edilen ve ahdedilen her şeyde âmmdır (geneldir). Ahdin değil de emanetin çoğul getirilmesi hakkında denildiğine göre; çünkü Allah Teâlâ cihetinden her bir mükellefe nisbetle o çok çeşitli ve pek çoktur; hemen hiçbir mükellef bundan hâli kalmaz; ahit ise böyle değildir.

25693. Metin

وجوز بعض المفسرين كونها خاصة فيما ائتمنوا عليه وعوهدوا من جهة الناس وليس بذاك، ويجوز عندي أن يراد بالأمانات ما ائتمنهم الله تعالى عليه من الأعضاء والقوى، والمراد برعيها حفظها عن التصرف بها على خلاف أمره ﷿. وأن يراد بالعهد ما عاهدهم الله تعالى عليه مما أمرهم به سبحانه بكتابه وعلى لسان رسوله ﷺ، والمراد برعيه حفظه عن الإخلال به وذلك بفعله على أكمل وجه فحفظ الأمانات كالتخلية وحفظ العهد كالتحلية، وكأنه جل وعلا بعد أن ذكر حفظهم لفروجهم ذكر حفظهم لما يشملها وغيرها، ويجوز أن تعمم الأمانات بحيث تشمل الأموال ونحوها وجمعها لما فيها لمن التعدد المحسوس المشاهد فتأمل.

Bazı müfessirler bunun sadece insanlar cihetinden kendilerine emanet edilen ve ahdedilen şeylere mahsus olmasını caiz görmüşlerdir; fakat bu [görüş] isabetli değildir. Bana göre ise emanetlerden kastın, Allah Teâlâ'nın kendilerine emanet ettiği organlar ve melekeler olması caizdir; bunlara riayetten murad ise onları Azîz ve Celîl olan [Allah]'ın emrine aykırı tasarrufta bulunmaktan korumaktır. Ahitten kastın da Yüce Allah'ın Kitabı'nda ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellemin lisanıyla onlara emrettiği ve kendileriyle ahitleştiği şeyler olması [caizdir]; ona riayetten murad ise onu en mükemmel şekilde yerine getirmek suretiyle ona halel gelmesinden korumaktır. Dolayısıyla emanetleri korumak tahliye (kötülüklerden arınma), ahdi korumak ise tahliye (güzelliklerle bezenme) gibidir. Sanki O Celle ve Alâ, onların mahrem yerlerini korumalarını zikrettikten sonra, hem onları hem de diğer şeyleri kapsayan şeyleri korumalarını zikretmiştir. Emanetlerin malları ve benzerlerini kapsayacak şekilde genellenmesi de caizdir; çoğul kılınması ise onda hissedilen ve müşahede edilen çokluktan ötürüdür; iyi düşün!

25694. Metin

وقرأ ابن كثير وأبو عمرو في رواية «لأمانتهم» بالإفراد وَالَّذِينَ هُمْ عَلى صَلَواتِهِمْ المكتوبة عليهم كما أخرج ابن المنذر عن أبي صالح وعبد بن حميد عن عكرمة يُحافِظُونَ بتأديتها في أوقاتها بشروطها وإتمام ركوعها وسجودها وسائر أركانها كما روي عن قتادة.

İbn Kesîr ve bir rivayette Ebû Amr, tekil olarak { «لأمانتهم» } şeklinde okumuşlardır. { وَالَّذِينَ هُمْ عَلى صَلَواتِهِمْ } İbnü'l-Münzir'in Ebû Sâlih'ten ve Abd b. Humeyd'in İkrime'den rivayet ettiği üzere kendilerine farz kılınan namazlarına, { يُحافِظُونَ } Katâde'den rivayet edildiği üzere şartlarıyla birlikte vakitlerinde eda ederek, rükûlarını, secdelerini ve diğer rükünlerini tam yaparak devam ederler [“Ve onlar ki namazlarını titizlikle korurlar.”].

25695. Metin

وأخرج جماعة عن ابن مسعود أنه قيل: إن الله تعالى يكثر ذكر الصلاة في القرآن الَّذِينَ هُمْ عَلى صَلاتِهِمْ دائِمُونَ [المعارج: ٢٣] وَالَّذِينَ هُمْ عَلى صَلَواتِهِمْ يُحافِظُونَ قال ذاك على مواقيتها قالوا: ما كنا نرى ذلك إلا على فعلها وعدم تركها قال: تركها الكفر، وقيل: المحافظة عليها المواظبة على فعلها على أكمل وجه. وجيء بالفعل دون الاسم كما في سائر رؤوس الآية السابقة لما في الصلاة من التجدد والتكرر ولذلك جمعت في قراءة السبعة ما

Bir grup âlim İbn Mes'ûd'dan şöyle rivayet etmiştir: Ona: "Allah Teâlâ Kur'an'da namazı çokça zikretmektedir: { الَّذِينَ هُمْ عَلى صَلاتِهِمْ دائِمُونَ } [el-Meâric: 23] [“Onlar ki namazlarında devamlıdırlar”] ve { وَالَّذِينَ هُمْ عَلى صَلَواتِهِمْ يُحافِظُونَ } [“Ve onlar ki namazlarını titizlikle korurlar”]

25696. Metin

عدا الأخوين وليس ذلك تكريرا لما وصفهم به أولا من الخشوع في جنس الصلاة للمغايرة التامة بين ما هنا وما هناك كما لا يخفى.

iki kardeş (Hamza ve Kisâî) dışındaki Yedi [kıraat imamının] kıraatinde çoğul okunmuştur. Bu, gizli kalmayacağı üzere buradaki ile oradaki arasındaki tam farklılıktan dolayı, başta namaz cinsinde huşû sahibi olmakla onları nitelemesinin bir tekrarı değildir.

25697. Metin

وفي تصدير الأوصاف وختمها بأمر الصلاة تعظيم لشأنها، وتقديم الخشوع للاهتمام به فإن الصلاة بدونه كلا صلاة بالإجماع وقد قالوا: صلاة بلا خشوع جسد بلا روح، وقيل: تقديمه لعموم ما هنا له أُولئِكَ إشارة إلى المؤمنين باعتبار اتصافهم بما ذكر من الصفات وإيثارها على الإضمار للإشعار بامتيازهم بها عن غيرهم ونزولهم منزلة المشار إليهم حسا، وما فيه من معنى البعد للإيذان بعلو طبقتهم وبعد درجتهم في الفضل والشرف أي أولئك المنعوتون بالنعوت الجليلة المذكورة هُمُ الْوارِثُونَ أي الأحقاء أن يسموا وراثا دون من عداهم ممن لم يتصف بتلك الصفات من المؤمنين، وقيل: ممن ورث رغائب الأموال والذخائر وكرائمها.

Vasıfların namaz emriyle başlayıp namaz emriyle bitirilmesinde onun şanını yüceltme vardır. Huşûun öne alınması ise ona verilen önem sebebiyledir; zira icma ile huşûsuz namaz adeta namaz değildir. Nitekim: "Huşûsuz namaz ruhsuz ceset gibidir" demişlerdir. Huşûun öne alınmasının buradaki umûmun onu da kapsaması sebebiyle olduğu da söylenmiştir. { أُولئِكَ } [“İşte onlar...”], zikredilen sıfatlarla muttasıf olmaları hasebiyle müminlere bir işarettir. Zamir yerine işaret isminin tercih edilmesi, bu sıfatlarla başkalarından temayüz ettiklerini ve hissen işaret edilenler menzilesine indiklerini hissettirmek içindir; işaret ismindeki uzaklık manası ise onların mertebelerinin yüceliğini, fazilet ve şerefteki derecelerinin yüksekliğini bildirmek içindir. Yani zikredilen o yüce vasıflarla nitelenen kimseler, { هُمُ الْوارِثُونَ } “varislerin ta kendileridir.” Yani müminlerden bu sıfatlarla muttasıf olmayan diğer kimselerin değil, ancak onların varis olarak isimlendirilmeye layık olduklarını ifade eder. Bir görüşe göre: Rağbet edilen değerli mallara, hazinelere ve kıymetli eşyalara varis olanlar değil [bunlar gerçek varistir].

25698. Metin

الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ صفة كاشفة أو عطف بيان أو بدل، وإيّا ما كان ففيه بيان لما يرثونه وتقييد للوراثة بعد إطلاقها تفخيما لها وتأكيدا، والفردوس أعلى الجنان،

{ الَّذِينَ يَرِثُونَ الْفِرْدَوْسَ } “Onlar Firdevs'e vâris olurlar.” [ifadesi] açıklayıcı bir sıfat, atf-ı beyân veya bedeldir. Hangisi olursa olsun, onda neye varis olacaklarının beyanı ve yüceltmek ve pekiştirmek gayesiyle mutlak bırakıldıktan sonra verasetin takyit edilmesi vardır. Firdevs ise cennetlerin en yücesidir.

25699. Metin

أخرج عبد بن حميد والترمذي وقال: حسن صحيح غريب عن أنس رضي الله تعالى عنه أن الربيع بنت نضير أتت رسول الله ﷺ وكان ابنها الحارث بن سراقة أصيب يوم بدر أصابه سهم غرب فقالت: أخبرني عن حارثة فإن كان أصاب الجنة احتسبت وصبرت وإن كان لم يصب الجنة اجتهدت في الدعاء فقال النبي ﷺ: «إنها جنان في جنة وإن ابنك أصاب الفردوس الأعلى والفردوس ربوة الجنة وأوسطها وأفضلها»

Abd b. Humeyd ve hasen-sahih-garib olduğunu belirterek Tirmizî, Enes radıyallâhu teâlâ anhdan şöyle rivayet etmişlerdir: Nadr'ın kızı Rübeyyi', Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selleme geldi. Oğlu Hârise b. Sürâka Bedir günü isabet eden serseri bir okla vurulmuştu. Rübeyyi': "Bana Hârise'den haber ver; eğer cennete kavuştuysa ecrini Allah'tan bekler ve sabrederim; şayet cennete kavuşmadıysa [onun için] var gücümle dua ederim" dedi. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem: «Şüphesiz o, bir cennet içindeki cennetlerdir ve senin oğlun Firdevs-i A'lâ'ya kavuştu. Firdevs cennetin en yüksek yeri, en ortası ve en faziletlisidir» buyurdu.

25700. Metin

وعلى هذا لا إشكال في الحصر على ما أشرنا إليه أولا فإن غير المتصف بما ذكر من الصفات وإن دخل الجنة لا يرث الفردوس التي هي أفضلها، وبتقدير إرثه إياها فهو ليس حقيقا بأن يسمى وارثا لما أن ذلك إنما يكون في الأغلب بعد كد ونصب، وإرثهم إياها من الكفار حيث فوتوها على أنفسهم لأنه تعالى خلق لكل منزلا في الجنة ومنزلا في النار.

Buna göre, ilk başta işaret ettiğimiz hasr (sınırlandırma) hususunda hiçbir müşkül yoktur; zira zikredilen bu vasıflarla muttasıf olmayan kimse cennete girse bile onun en faziletlisi olan Firdevs'e varis olamaz. Ona varis olduğu takdirde dahi, bu durum çoğunlukla zahmet ve meşakkatten sonra gerçekleştiği için o kişi gerçek anlamda varis olarak isimlendirilmeye layık değildir. Onların Firdevs'e varis olmaları, inkârcıların bunu kendi aleyhlerine kaçırmış olmalarından ötürüdür; çünkü Allah Teâlâ herkes için cennette bir konak, cehennemde de bir konak yaratmıştır.

25701. Metin

أخرج سعيد بن منصور وابن ماجة وابن جرير وابن المنذر وغيرهم عن أبي هريرة قال: «قال رسول الله ﷺ ما منكم من أحد إلا وله منزلان منزل في الجنة ومنزل في النار فإذا مات فدخل النار ورث أهل الجنة منزله فذلك قوله تعالى: أُولئِكَ هُمُ الْوارِثُونَ»

Saîd b. Mansûr, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnü'l-Münzir ve diğerleri Ebû Hureyre'den şöyle rivayet etmişlerdir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem buyurdu ki: “Sizden hiç kimse yoktur ki onun biri cennette diğeri cehennemde iki konağı olmasın. Ölüp cehenneme girdiği zaman cennet ehli onun [cennetteki] konağına vâris olur. İşte Allah Teâlâ'nın: { أُولئِكَ هُمُ الْوارِثُونَ } [“İşte onlar varislerin ta kendileridir.”] kavli budur.”»

25702. Metin

وقيل الإرث استعارة للاستحقاق وفي ذلك من المبالغة ما فيه لأن الإرث أقوى أسباب الملك، واختير الأول لأنه تفسير رسول الله ﵊ على ما صححه القرطبي هُمْ فِيها أي في الفردوس وهو على ما ذكره ابن الشحنة مما يؤنث ويذكر.

İrsin (varis olmanın) hak edişten (istihkaktan) istiare olduğu da söylenmiştir; bunda ise bilindiği üzere mübalağa vardır; çünkü miras mülkiyet sebeplerinin en kuvvetlisidir. Kurtubî'nin sahih kabul ettiği üzere Resûlullah aleyhisselâmın tefsiri olduğu için birinci görüş tercih edilmiştir. { هُمْ فِيها } “Onlar orada...” yani Firdevs'te [kalacaklardır]. İbnü'ş-Şıhne'nin zikrettiğine göre bu kelime hem müennes hem müzekker olarak kullanılan kelimelerdendir.

25703. Metin

وذكر بعضهم أن التأنيث باعتبار أنه اسم للجنة أو لطبقتها العليا، وقد تقدم لك تمام الكلام في الفردوس.

Bazıları müennes kılınışın, onun cennetin veya cennetin en üst tabakasının ismi olması itibarıyla olduğunu zikretmiştir. Firdevs hakkında sözün tamamı daha önce geçmişti.

25704. Metin

خالِدُونَ لا يخرجون منها أبدا، والجملة إما مستأنفة مقررة لما قبلها وإما حال مقدرة من فاعل يَرِثُونَ أو مفعوله كما قال أبو البقاء إذ فيها ذكر كل منهما، ومعنى الكلام لا يموتون ولا يخرجون منها.

{ خالِدُونَ } “...ebedî kalıcıdırlar.” [Yani] oradan asla çıkarılmazlar. Bu cümle ya kendinden öncekini pekiştiren bir istînâfiyye cümlesidir yahut Ebü'l-Bekā'nın dediği gibi { يَرِثُونَ } fiilinin fâilinden veya mef'ûlünden mukadder bir haldir; zira cümlede her ikisinin de zikri vardır. Kelâmın manası: "Orada ölmezler ve oradan çıkarılmazlar" demektir.

25705. Metin

وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ سُلالَةٍ مِنْ طِينٍ لما ذكر سبحانه أولا أحوال السعداء عقبه بذكر مبدئهم ومآل أمرهم في ضمن ما يعمهم وغيرهم وفي ذلك إعظام للمنة عليهم وحث على الاتصاف بالصفات الحميدة وتحمل مؤن التكليفات الشديدة أو لما ذكر إرث الفردوس عقبه بذكر البعث لتوقفه عليه أو لما حث على عبادته سبحانه وامتثال أمره عقبه بما يدل على ألوهيته لتوقف العبادة على ذلك ولعل الأول أولى في وجه مناسبة الآية لما قبلها، ويجوز أن يكون مجموع الأمور المذكورة، واللام واقعة في جواب القسم والواو للاستئناف.

{ وَلَقَدْ خَلَقْنَا الْإِنْسانَ مِنْ سُلالَةٍ مِنْ طِينٍ } “Andolsun biz insanı çamurdan [süzülmüş] bir özden yarattık.” Sübhânehu [ve Teâlâ] ilk başta bahtiyar kimselerin (müminlerin) hallerini zikredince, hemen ardından hem onları hem de başkalarını kapsayan umum içinde onların başlangıçlarını ve akıbetlerini zikretmiştir. Bunda onlara yönelik nimetin büyüklüğünü hatırlatma, övgüye değer sıfatlarla bezenmeye ve ağır mükellefiyetlerin külfetlerini yüklenmeye teşvik vardır. Yahut Firdevs'e varis olmayı zikredince, buna bağlı olduğu için hemen ardından ba'si (yeniden dirilişi) zikretmiştir; yahut Kendisine ibadete ve emrine uymaya teşvik edince, ibadet buna bağlı olduğu için hemen ardından uluhiyetine delalet eden şeyleri zikretmiştir. Ayetin öncesiyle münasebeti vechinde muhtemelen birincisi en evla olanıdır; zikredilen hususların tamamının kastedilmiş olması da caizdir. [Ayetin başındaki] lâm yeminin cevabında vâkidir, vâv ise istînâf içindir.

25706. Metin

وقال ابن عطية: هي عاطفة جملة كلام على جملة وإن تباينتا في المعاني وفيه نظر، والمراد بالإنسان الجنس، والسلالة من سللت الشيء من الشيء إذا استخرجته منه فهي ما سلّ من الشيء واستخرج منه فإن فعالة اسم لما يحصل

İbn Atıyye şöyle demiştir: "O, anlam bakımından farklı olsalar da bir söz cümlesini diğer bir cümleye bağlayan atıf harfidir." Ancak bu görüşte tutarsızlık vardır. İnsandan murad cinstir. Sülâle (سُلالَة) ise, bir şeyi başka bir şeyden çekip çıkardığında söylenen "seleltü'ş-şey'e mine'ş-şey'" (سللت الشيء من الشيء) kökünden gelir; dolayısıyla o, bir şeyden çekilip çıkarılan ve süzülen özdür. Zira fuâle (فُعَالَة) vezni, bir fiilden meydana gelen şeyin

25707. Metin

من الفعل فتارة تكون مقصودة منه كالخلاصة وأخرى غير مقصودة منه كالقلامة والكناسة والسلالة من قبيل الأول فإنها مقصودة بالسل.

ismidir; bazen hulâsa (öz) gibi fiilden bizzat kastedilen şey olur, bazen de tırnak kırıntısı (kulâme) ve süprüntü (künâse) gibi fiilden kastedilmeyen artık şey olur. Sülâle ise birinci kabildendir; zira o, çekip süzülmekle bizzat kastedilen şeydir.

25708. Metin

وذكر الزمخشري أن هذا البناء يدل على القلة، ومن الأولى ابتدائية متعلقة بالخلق، ومن الثانية يحتمل أن تكون كذلك إلا أنها متعلقة بسلالة على أنها بمعنى مسلولة أو متعلقة بمحذوف وقع صفة لسلالة، ويحتمل أن تكون على هذا تبعيضية وأن تكون بيانية، وجوز أن يكون مِنْ طِينٍ بدلا أو عطف بيان بإعادة الجار، وخلق جنس الإنسان مما ذكر باعتبار خلق أول الأفراد وأصل النوع وهو آدم ﵇ منه فيكون الكل مخلوقا من ذلك خلقا إجماليا في ضمن خلقه كما مر تحقيقه، وقيل: خلق الجنس من ذلك باعتبار أنه مبدأ بعيد لأفراد الجنس فإنهم من النطف الحاصلة من الغذاء الذي هو سلالة الطين وصفوته، وفيه وصف الجنس بوصف أكثر أفراده لأن خلق آدم ﵇ لم يكن كذلك أو يقال ترك بيان حاله ﵇ لأنه معلوم، واقتصر على بيان حال أولاده. وجاء ذلك في بعض الروايات عن ابن عباس، وقيل المراد بالطين آدم ﵇ على أنه من مجاز الكون، والمراد بالسلالة النطفة وبالإنسان الجنس ووصفه بما ذكر باعتبار أكثر أفراده أو يقال كما قيل آنفا، ولا يخفى خفاء قرينة المجاز وعدم تبادر النطفة من السلالة، وقيل المراد بالإنسان آدم ﵇ وروي ذلك عن جماعة وما ذهبنا إليه أولا أولى، والضمير في قوله تعالى: ثُمَّ جَعَلْناهُ نُطْفَةً عائد على الجنس باعتبار أفراده المغايرة لآدم ﵇، وإذا أريد بالإنسان أولا آدم ﵇ فالضمير على ما في البحر عائد على غير مذكور وهو ابن آدم، وجاز لوضوح الأمر وشهرته وهو كما ترى أو على الإنسان والكلام على حذف مضاف أي ثم جعلنا نسله، وقيل يراد بالإنسان أولا آدم ﵇ وعند عود الضمير عليه ما تناسل منه على سبيل الاستخدام، ومن البعيد جدا أن يراد بالإنسان أفراد بني آدم والضمير عائد عليه ويقدر مضاف في أول الكلام أي ولقد خلقنا أصل الإنسان إلخ، ومثله أن يراد بالإنسان الجنس أو آدم ﵇ والضمير عائد على سُلالَةٍ والتذكير بتأويل المسلول أو الماء أي ثم صيرنا السلالة نطفة.

Zemahşerî bu veznin azlığa delalet ettiğini zikretmiştir. Birinci { مِنْ }, { خلق } (yaratma) fiiline müteallık ibtidâiyye (başlangıç) harf-i cerridir. İkinci { مِنْ } harfinin de aynı şekilde olması muhtemeldir; ancak o, "meslûle" (süzülüp çıkarılmış) manasında olması hasebiyle { سُلالَة } kelimesine veya { سُلالَة } kelimesine sıfat olan mahzuf bir kelimeye müteallıktır. Buna göre teb'îdiyye (parça bildiren) veya beyâniyye (açıklayıcı) olması da muhtemeldir. { مِنْ طِينٍ } ifadesinin harf-i cerrin tekrarıyla bedel veya atf-ı beyân olması da caiz görülmüştür. İnsan cinsinin zikredilen şeyden yaratılması, ilk ferdin ve türün aslının -yani Âdem aleyhisselâmın- ondan yaratılmış olması itibarıyladır; böylece daha önce tahkik edildiği üzere hepsi onun yaratılışı zımnında icmâlî bir yaratılışla bundan yaratılmış olurlar. Şöyle de denilmiştir: Cinsin bundan yaratılması, onun cinsin fertleri için uzak bir başlangıç olması itibarıyladır; zira onlar, toprağın süzülmüş özü ve durusu olan gıdadan hâsıl olan nutfelerdendir. Bunda, cinsin fertlerinin çoğunun vasfıyla vasıflanması vardır; çünkü Âdem aleyhisselâmın yaratılışı böyle olmamıştır; yahut "malum olduğu için onun aleyhisselâm hali beyan edilmeyip sadece çocuklarının halinin beyanıyla yetinilmiştir" denilir. Bu, İbn Abbas'tan gelen bazı rivayetlerde vârit olmuştur. Bir görüşe göre ise çamurdan (tıyn) murad, 'kâne' (oluş) mecazı yoluyla Âdem aleyhisselâmdır; sülâleden murad nutfedir; insandan murad ise cinstir ve zikredilen şeyle nitelenmesi fertlerinin çoğunluğu itibarıyladır; yahut az önce denildiği gibi denir. Ancak mecaz karinesinin kapalılığı ve sülâleden nutfenin ilk akla gelen mana olmaması gizli değildir. Bir görüşe göre de insandan murad Âdem aleyhisselâmdır; bu bir topluluktan rivayet edilmiştir; bizim ilk benimsediğimiz görüş ise daha evladır. Yüce Allah'ın: { ثُمَّ جَعَلْناهُ نُطْفَةً } [“Sonra onu bir nutfe yaptık”] kavlindeki zamir, Âdem aleyhisselâm dışındaki fertleri itibarıyla cinse racidir. Şayet ilk başta insandan Âdem aleyhisselâm kastedilmişse, el-Bahr'da belirtildiğine göre zamir lafızda zikredilmeyen bir şeye, yani Âdemoğluna racidir; meselenin açıklığı ve şöhretinden ötürü bu caiz görülmüştür ki bunun durumu ortadadır; yahut insana racidir ve kelâmda muzâf hazfedilmiştir; yani "sonra onun neslini nutfe yaptık" demektir. Bir görüşe göre de ilk başta insandan Âdem aleyhisselâm kastedilmiş, zamirin ona rücuu esnasında ise istihdâm yoluyla ondan türeyenler kastedilmiştir. İnsandan Âdemoğlunun fertlerinin kastedilip zamirin ona raci olması ve sözün başında bir muzâf takdir edilerek "Andolsun insanın aslını yarattık..." denilmesi ise oldukça uzaktır. İnsandan cinsin veya Âdem aleyhisselâmın kastedilip zamirin { سُلالَة } kelimesine dönmesi ve müzekker kılınmasının çekilip çıkarılan şey (el-meslûl) veya su (el-mâ) teviliyle olması da bunun gibidir; yani "sonra o süzülmüş özü nutfeye dönüştürdük" demektir.

25709. Metin

والظاهر أن نُطْفَةً في سائر الوجوه مفعولا ثانيا للجعل على أنه بمعنى التصيير وهو على الوجه الأخير ظاهر، وأما على وجه عود الضمير على الإنسان فلا بد من ارتكاب مجاز الأول بأن يراد بالإنسان ما سيصير إنسانا، ويجوز أن يكون الجعل بمعنى الخلق المتعدي إلى مفعول واحد ويكون نُطْفَةً منصوبا بنزع الخافض واختاره بعض المحققين أي ثم خلقنا الإنسان من نطفة كائنة فِي قَرارٍ أي مستقر وهو في الأصل من قريقر قرارا بمعنى ثبت ثبوتا وأطلق على ذلك مبالغة، والمراد به الرحم ووصفه بقوله تعالى: مَكِينٍ أي متمكن مع أن التمكن وصف ذي المكان وهو النطفة هنا على سبيل المجاز كما يقال طريق سائر، وجوز أن يقال: إن الرحم نفسها متمكنة ومعنى تمكنها أنها لا تنفصل لثقل حملها أولا تمج ما فيها فهو كناية عن جعل النطفة محرزة مصونة وهو وجه وجيه ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً أي دما جامدا وذلك بإفاضة أعراض الدم عليها فتصيرها دما بحسب الوصف، وهذا من باب الحركة في الكيف فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً أي قطعة لحم بقدر ما يمضغ لا استبانة ولا تمايز فيها، وهذا التصيير على ما قيل بحسب الذات كتصيير الماء حجرا وبالعكس، وحقيقته إزالة الصورة الأولى عن المادة وإفاضة صورة أخرى عليها وهو من باب الكون والفساد ولا يخلو ذلك من الحركة في الكيفية الاستعدادية فإن استعداد الماء مثلا للصورة الأولى الفاسدة يأخذ في الانتقاص واستعداده للصورة الثانية الكائنة يأخذ في الاشتداد ولا يزال الأول ينقص والثاني يشتد إلى أن تنتهي المادة إلى حيث تزول عنها الصورة الأولى فتحدث فيها الثانية دفعة فتتوارد هذه الاستعدادات التي هي من مقولة الكيف على موضوع واحد فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ غالبها ومعظمها أو كلها عِظاماً

Zahir olan şudur ki { نُطْفَةً } kelimesi diğer vecihlerde dönüştürme (tasyîr) anlamındaki ce'l fiilinin ikinci mefulüdür; bu da son vecihte gayet açıktır. Zamirin insana dönmesi vechinde ise insandan 'ileride insan olacak şeyin' kastedilmesi suretiyle evveliyet mecazına başvurmak gerekir. Ce'l fiilinin tek mefule geçişli yaratma (halk) manasında olması ve { نُطْفَةً } kelimesinin harf-i cerrin hazfiyle (nez'u'l-hâfız ile) mansub olması da caizdir; bazı muhakkikler bunu tercih etmiştir; yani "sonra insanı, { فِي قَرارٍ } yani karargâhta (yerleşik yerde) bulunan bir nutfeden yarattık." Karar kelimesi aslen sabit olmak anlamındaki 'karra yekırru karâran' kökünden gelir ve mübalağa yoluyla oraya isim kılınmıştır. Ondan murad rahimdir. Yüce Allah'ın onu: { مَكِينٍ } yani yerleşmiş (muhkem) olarak nitelemesi ise, mekîn oluşun mekân sahibinin -ki burada nutfedir- vasfı olmasına rağmen, "yürüyen yol" denilmesi kabilinden mecaz yoluyladır. Rahmin bizzat kendisinin mekîn (sağlam yerleşmiş) olduğu da söylenebilir; onun mekîn olmasının anlamı, taşıdığı yükün ağırlığından dolayı ayrılıp düşmemesi veya içindekini dışarı atmamasıdır; dolayısıyla bu, nutfenin korunmuş ve muhafaza edilmiş kılınmasından kinayedir ki bu da gayet veciz ve makul bir vecihtir. { ثُمَّ خَلَقْنَا النُّطْفَةَ عَلَقَةً } “Sonra nutfeyi alakaya (yapışkan bir kana) dönüştürdük.” Yani donmuş bir kana [dönüştürdük]; bu da üzerine kan arazlarının ifaze edilmesiyle olur ve böylece vasıf bakımından kana dönüşür; bu durum keyfiyette hareket (istihale) kabilindendir. { فَخَلَقْنَا الْعَلَقَةَ مُضْغَةً } “Ardından alakayı bir çiğnemlik ete dönüştürdük.” Yani çiğnenecek miktarda, içinde belirginlik ve uzuv ayrımı bulunmayan bir et parçasına [dönüştürdük]. Denildiğine göre bu dönüştürme, suyun taşa veya taşın suya dönüştürülmesi gibi zat bakımındandır; hakikati ise maddeden ilk sûretin soyutlanıp ona başka bir sûretin ifaze edilmesidir ve bu da kevn ve fesad (oluş ve bozuluş) kabilindendir. Bu durum istidâdî keyfiyette hareketten de hâli değildir; nitekim örneğin suyun bozulacak olan birinci sûrete olan istidadı azalmaya başlar, meydana gelecek ikinci sûrete olan istidadı ise şiddetlenmeye başlar; nihayet madde birinci sûretin kendisinden zail olacağı bir noktaya varıncaya kadar birinci azalmaya, ikinci şiddetlenmeye devam eder ve ikinci sûret onda bir anda meydana gelir; böylece keyfiyet makulesinden olan bu istidatlar tek bir mevzu üzerine peş peşe gelir. { فَخَلَقْنَا الْمُضْغَةَ } [“Ardından mudğayı... dönüştürdük”] çoğunu, ekserisini veya tamamını, { عِظاماً } kemiklere

25710. Metin

صغارا وعظاما حسبما تقتضيه الحكمة وذلك التصيير بالتصليب لما يراد جعله عظاما من المضغة وهذا أيضا تصيير بحسب الوصف فيكون من الباب الأول.

hikmetin gerektirdiği şekilde küçük ve büyük kemiklere [dönüştürdük]. Bu dönüştürme, et parçasından kemik yapılması murad edilen kısımların sertleştirilmesiyle olur. Bu da vasıf bakımından bir dönüştürmedir, dolayısıyla birinci kabildendir.

25711. Metin

وفي كلام العلامة البيضاوي إشارة ما إلى مجموع ما ذكرنا وهو يستلزم القول بأن النطفة والعلقة متحدان في الحقيقة وإنما الاختلاف بالأعراض كالحمرة والبياض مثلا وكذا المضغة والعظام متحدان في الحقيقة وإنما الاختلاف بنحو الرخاوة والصلابة وأن العلقة والمضغة مختلفان في الحقيقة كما أنهما مختلفان بالأعراض.

Allâme Beyzâvî'nin sözünde zikrettiğimiz şeylerin tamamına bir işaret vardır; bu da nutfe ile alakanın hakikatte bir olduğunu, aralarındaki farkın sadece kırmızılık ve beyazlık gibi arazlarla olduğunu; aynı şekilde mudğa (et parçası) ile kemiklerin hakikatte bir olduğunu, aralarındaki farkın yumuşaklık ve sertlik gibi hususlarla olduğunu; alaka ile mudğanın ise arazlarla farklı oldukları gibi hakikatte de farklı olduklarını söylemeyi gerektirir.

25712. Metin

والظاهر أنه تتعاقب في جميع هذه الأطوار على مادة واحدة صور حسب تعاقب الاستعدادات إلى أن تنتهي إلى الصورة الإنسانية، ونحن نقول به إلى أن يقوم الدليل على خلافه فتدبر فَكَسَوْنَا الْعِظامَ المعهودة لَحْماً أي جعلنا ساترا لكل منها كاللباس، وذلك اللحم يحتمل أن يكون من لحم المضغة بأن لم تجعل كلها عظاما بل بعضها ويبقى البعض فيمد على العظام حتى يسترها، ويحتمل أن يكون لحما آخر خلقه الله تعالى على العظام من دم في الرحم.

Zahir olan şudur ki, bütün bu evrelerde tek bir madde üzerinde, istidatların peş peşe gelmesine göre sûretler peş peşe gelir ve nihayet insanî sûrete ulaşır. Aksine bir delil sabit oluncaya kadar biz bunu söyleriz; iyi düşün! { فَكَسَوْنَا الْعِظامَ } bilinen o kemiklere, { لَحْماً } “...et giydirdik.” Yani her biri için elbise gibi örtücü bir şey kıldık. Bu etin, mudğanın tamamının kemik yapılmayıp bir kısmının kemik yapılması, kalan kısmın ise örtünceye kadar kemiklerin üzerine yayılması suretiyle mudğanın etinden olması muhtemel olduğu gibi; Allah Teâlâ'nın rahimdeki kandan kemikler üzerinde yarattığı başka bir et olması da muhtemeldir.

25713. Metin

وجمع الْعِظامَ دون غيرها مما في الأطوار لأنها متغايرة هيئة وصلابة بخلاف غيرها ألا ترى عظم الساق وعظم الأصابع وأطراف الأضلاع، وعدة العظام مطلقا على ما قيل مائتان وثمانية وأربعون عظما وهي عدة رحم بالجمل الكبير، وجعل بعضهم هذه عدة أجزاء الإنسان والله تعالى أعلم.

Bu evrelerde geçen diğer kelimelerin değil de { الْعِظامَ } kelimesinin çoğul kılınması, diğerlerinin aksine kemiklerin biçim ve sertlik bakımından birbirinden farklı olması sebebiyledir; baldır kemiğini, parmak kemiklerini ve kaburga uçlarını görmez misin? Mutlak olarak kemiklerin sayısının, denildiğine göre iki yüz kırk sekiz kemik olduğu söylenmiştir ki bu da ebced-i kebîr (büyük ebced) hesabıyla "rahim" (رحم) kelimesinin adedidir. Bazıları bunu insanın cüzlerinin sayısı kabul etmiştir. Doğrusunu Allah Teâlâ bilir.

25714. Metin

وقرأ ابن عامر وأبو بكر عن عاصم وأبان والمفضل والحسن وقتادة وهارون والجعفي ويونس عن أبي عمرو وزيد بن علي رضي الله تعالى عنهما بإفراد الْعِظامَ في الموضعين اكتفاء باسم الجنس الصادق على القليل والكثير مع عدم اللبس كما في قوله: «كلوا في بعض بطنكم تعفوا» . واختصاص مثل ذلك بالضرورة على ما نقل عن سيبويه لا يخلو عن نظر، وفي الإفراد هنا مشاكلة لما ذكر قبل في الأطوار كما ذكره ابن جني.

İbn Âmir, Âsım'dan rivayetle Ebû Bekir, Ebân, Mufaddal, Hasan, Katâde, Hârûn, Cu'fî, Ebû Amr'dan rivayetle Yûnus ve Zeyd b. Alî radıyallâhu teâlâ anhümâ, karışıklık olmamasıyla birlikte az ve çoğa uyan cins ismiyle yetinerek her iki yerde de { الْعِظامَ } kelimesini tekil [العَظْمَ] okumuşlardır; nitekim şu sözde olduğu gibi: «Karnınızın bir kısmıyla yiyiniz ki iffetli ve zinde kalasınız.» Sîbeveyh'ten nakledilen bunun gibi durumların zarurete mahsus olduğu görüşü ise tenkide açıktır. Buradaki tekil okuyuşta, İbn Cinnî'nin zikrettiği üzere daha önce evrelerde geçen lafızlarla bir müşâkele (uyum) vardır.

25715. Metin

وقرأ السلمي وقتادة أيضا والأعرج والأعمش ومجاهد وابن محيصن بإفراد الأول وجمع الثاني.

Sülemî, yine Katâde, A'rec, A'meş, Mücâhid ve İbn Muhaysın birincisini tekil, ikincisini çoğul okumuşlardır.

25716. Metin

وقرأ أبو رجاء وإبراهيم بن أبي بكر ومجاهد أيضا بجمع الأول وإفراد الثاني ثُمَّ أَنْشَأْناهُ خَلْقاً آخَرَ مباينا للخلق الأول مباينة ما أبعدها حيث جعل حيوانا ناطقا سميعا بصيرا وأودع كل عضو منه وكل جزء عجائب وغرائب لا تدرك بوصف ولا تبلغ بشرح، ومن هنا قيل:

Ebû Recâ, İbrâhîm b. Ebî Bekr ve yine Mücâhid birincisini çoğul, ikincisini tekil okumuşlardır. { ثُمَّ أَنْشَأْناهُ خَلْقاً آخَرَ } “Sonra onu bambaşka bir yaratılışla inşa ettik.” [Yani] onu konuşan, işiten, gören bir canlı kılarak, her bir uzvuna ve her bir parçasına vasıfla kavranamayacak ve açıklamayla ulaşılamayacak acayiplikler ve gariplikler tevdi ederek ilk yaratılıştan son derece uzak, bambaşka bir yaratılışla [var ettik]. Bundan dolayı şöyle denilmiştir:

25717. Metin

وتزعم أنك جرم صغير ... وفيك انطوى العالم الأكبر

Sanırsın ki sen küçük bir cisimsin, Oysa en büyük âlem sende dürülmüştür.

25718. Metin

وقيل الخلق الآخر الروح والمراد بها النفس الناطقة. والمعنى أنشأنا له أو فيه خلقا آخر، والمتبادر من إنشاء الروح خلقها وظاهر العطف بثم يقتضي حدوث البدن وهو قول أكثر الإسلاميين وإليه ذهب أرسطو، وقيل إنشاؤها نفخها في البدن وهو عند بعض عبارة عن جعلها متعلقة به، وعند أكثر المسلمين جعلها سارية فيه، وإذا أريد بالروح الروح الحيوانية فلا كلام في حدوثها بعد البدن وسريانها فيه، وقيل: الخلق الآخر القوى الحساسة، وقال الضحاك ويكاد يضحك منه فيما أخرجه عنه عبد بن حميد: الخلق الآخر الأسنان والشعر فقيل له: أليس يولد وعلى رأسه الشعر؟ فقال: فأين العانة والإبط، وما أشرنا إليه من كون ثُمَّ للترتيب الزماني هو ما يقتضيه أكثر استعمالاتها، ويجوز أن تكون للترتيب الرتبي فإن الخلق الثاني أعظم من الأول ورتبته أعلى وجاءت المعطوفات الأول بعضها بثم وبعضها بالفاء ولم يجىء جميعها بثم أو بالفاء مع صحة ذلك في مثلها للإشارة إلى تفاوت الاستحالات فالمعطوف بثم مستبعد حصوله مما قبله فجعل الاستبعاد عقلا أو رتبة بمنزلة التراخي والبعد الحسي لأن حصول النطفة من أجزاء ترابية غريب جدا وكذا جعل النطفة البيضاء السيالة دما أحمر جامدا بخلاف جعل الدم لحما مشابها له في اللون والصورة

Başka bir yaratılıştan (halk-ı âhar) kastın ruh olduğu da söylenmiştir; bundan murad ise nefs-i nâtıkadır. Mana: "Onun için veya onda başka bir yaratılış var ettik" demektir. Ruhun inşasından ilk akla gelen onun yaratılmasıdır; sümme (ثُمَّ) ile atfın zahiri bedenin [ruhtan önce] sonradan var olduğunu iktiza eder ki bu İslam âlimlerinin çoğunun kavlidir ve Aristo da buna gitmiştir. Ruhun inşasının bedene üflenmesi olduğu da söylenmiştir; bu bazılarına göre onun bedenle irtibatlandırılmasından, Müslümanların çoğuna göre ise bedene sirayet ettirilmesinden ibarettir. Şayet ruhtan hayvanî ruh kastedilirse, onun bedenden sonra meydana gelmesinde ve bedene sirayet etmesinde hiçbir ihtilaf yoktur. Başka yaratılışın duyusal melekeler (kuvâ-yi hassâse) olduğu da söylenmiştir. Dahhâk ise -ki Abd b. Humeyd'in kendisinden rivayet ettiği şey neredeyse insanı güldürür- şöyle demiştir: "Başka yaratılış, dişler ve saçlardır." Ona: "Çocuk başında saçla doğmaz mı?" denilince; o: "Peki etek tıraşı yeri ve koltuk altı [kılları] nerede?" demiştir. { ثُمَّ } edatının zamansal tertip için olduğuna dair işaret ettiğimiz husus, kullanımlarının çoğunun gerektirdiği şeydir; mertebe tertibi için olması da caizdir; zira ikinci yaratılış birincisinden daha azametli ve mertebesi daha yücedir. Önceki matufların bazısının 'sümme' ile bazısının ise 'fâ' ile gelip tamamının 'sümme' veya 'fâ' ile gelmemesi -oysa benzerlerinde bu sahihtir- dönüşümlerin (istihâlelerin) birbirinden farklılığına işaret etmek içindir. Dolayısıyla 'sümme' ile matuf olanın kendinden öncekinden meydana gelmesi aklen veya rütbece uzak görüldüğünden, bu uzaklık hissî gecikme ve uzaklık menzilesinde kılınmıştır; çünkü nutfenin toprağın parçalarından meydana gelmesi son derece gariptir; aynı şekilde akıcı beyaz nutfenin donmuş kırmızı bir kana dönüştürülmesi de böyledir. Kanın renk ve sûrette kendisine benzeyen bir ete dönüştürülmesi ise böyle değildir.

25719. Metin

وكذا تصليب المضغة حتى تصير عظما وكذا مد لحمها عليه ليستره كذا قيل ولا يخلو عن قيل وقال.

Mudğanın sertleşip kemik haline gelmesi ve onu örtmesi için etinin onun üzerine yayılması da böyledir. Böyle denilmiştir; ancak bu da dedikodudan (tartışmadan) hâli değildir.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.