30175. Metin
أخرج ابن الضريس، وابن مردويه، والبيهقي في الدلائل عن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما أنه قال: أنزلت سورة لقمان بمكة، ولا استثناء في هذه الرواية. وفي رواية النحاس في تاريخه عنه استثناء ثلاث آيات منها وهي وَلَوْ أَنَّما فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ [لقمان: ٢٧] إلى تمام الثلاث فإنها نزلن بالمدينة، وذلك
İbnü’d-Dureys, İbn Merdûye ve ed-Delâil’de el-Beyhakî, İbn Abbâs radıyallâhu teâlâ anhümâ’dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Lokmân sûresi Mekke’de indirilmiştir.” Bu rivayette hiçbir istisna yoktur. en-Nahhâs’ın Târîh’inde ondan [naklettiği] rivayette ise bu sûreden üç ayet istisna edilmiştir ki onlar { وَلَوْ أَنَّما فِي الْأَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ أَقْلامٌ } “Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa...” [ayetinden] itibaren üç ayetin tamamına kadar olanlardır; zira bunlar Medine’de inmiştir. Bunun sebebi de şudur:
30176. Metin
أنه صلى الله تعالى عليه وسلم لما هاجر قال له أحبار اليهود: بلغنا أنك تقول: وَما أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا [الإسراء: ٨٥] أعنيتنا أم قومك؟ قال: كلّا عنيت فقالوا: إنك تعلم أننا أوتينا التوراة وفيها بيان كل شيء فقال ﵊: ذلك في علم الله تعالى قليل فأنزل الآيات.
O sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem hicret ettiğinde, Yahudi hahamları kendisine: “Bize ulaştığına göre sen: { وَما أُوتِيتُمْ مِنَ الْعِلْمِ إِلَّا قَلِيلًا } “Size ilimden pek az bir şey verilmiştir” diyormuşsun. Bununla bizi mi kastettin, yoksa kendi kavmini mi?” dediler. [Allah Resûlü]: “Her ikinizi de kastettim” buyurdu. Bunun üzerine onlar: “Sen biliyorsun ki bize Tevrat verilmiştir ve onda her şeyin açıklaması vardır” dediler. Bunun üzerine [Aleyhisselâm]: “O, Allah Teâlâ’nın ilmine nispetle pek azdır” buyurdu ve bu ayetler indirildi.
30177. Metin
ونقل الداني عن عطاء، وأبو حيان عن قتادة أنهما قالا: هي مكية إلا آيتين هما وَلَوْ أَنَّما فِي الْأَرْضِ إلى آخر الآيتين، وقيل: هي مكية إلّا آية وهي قوله تعالى: الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكاةَ [لقمان: ٤] فإن إيجابهما بالمدينة، وأنت تعلم أن الصلاة فرضت بمكة ليلة الإسراء كما في صحيح البخاري وغيره فما ذكر من أن إيجابها بالمدينة غير مسلم، ولو سلم فيكفي كونهم مأمورين بها بمكة ولو ندبا فلا يتم التقريب فيها، نعم المشهور أن الزكاة إيجابها بالمدينة فلعل ذلك القائل أراد أن إيجابهما معا تحقق بالمدينة لا أن إيجاب كل منهما تحقق فيها، ولا يضر في ذلك أن إيجاب الصلاة كان بمكة، وقيل: إن الزكاة إيجابها كان بمكة كالصلاة وتقدير الأنصباء هو الذي كان بالمدينة وعليه لا تقريب فيهما، وايها ثلاث وثلاثون في المكي والمدني وأربع وثلاثون في عدد الباقين.
ed-Dânî Atâ’dan, Ebû Hayyân da Katâde’den her ikisinin şöyle dediklerini nakletmiştir: “O, { وَلَوْ أَنَّما فِي الْأَرْضِ } “Eğer yeryüzündeki...” ayetinden iki ayetin sonuna kadar olan iki ayet müstesna, Mekkîdir.” Bir görüşe göre de o, Yüce Allah’ın: { الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكاةَ } “Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar ve zekâtı verirler” kavli olan tek bir ayet müstesna Mekkîdir; zira her ikisinin farz kılınması Medine’dedir. Oysa sen bilirsin ki namaz, Sahîh-i Buhârî ve diğerlerinde [belirtildiği] üzere İsrâ gecesinde Mekke’de farz kılınmıştır. Dolayısıyla onun farz kılınmasının Medine’de olduğuna dair zikredilen husus kabul edilemez. Kabul edilse bile, Mekke’de mendup olarak dahi olsa onunla emrolunmuş olmaları yeterlidir; binaenaleyh bunda delillendirme tam olmaz. Evet, meşhur olan zekâtın farziyetinin Medine’de olduğudur; dolayısıyla belki de o sözü söyleyen kimse, her birinin farz kılınmasının ayrı ayrı Medine’de gerçekleştiğini değil, ikisinin birlikte farz kılınmasının Medine’de gerçekleştiğini kastetmiştir. Namazın farz kılınışının Mekke’de olması da buna zarar vermez. Bir diğer görüşe göre ise zekâtın farz kılınması da namaz gibi Mekke’de olmuş, nisapların takdiri ise Medine’de gerçekleşmiştir; buna göre de ikisinde [Medenîliğe dair] bir delillendirme olamaz. Sûrenin ayet sayısı Mekkî ve Medenî sayımında otuz üç, diğerlerinin sayımında ise otuz dörttür.
30178. Metin
وسبب نزولها على ما في البحر أن قريشا سألت عن قصة لقمان مع ابنه وعن بر والديه فنزلت. ووجه مناسبتها لما قبلها على ما فيه أيضا أنه قال تعالى فيما قبل: وَلَقَدْ ضَرَبْنا لِلنَّاسِ فِي هذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ [الروم: ٥٨] وأشار إلى ذلك في مفتتح هذه السورة، وأنه كان في آخر ما قبلها وَلَئِنْ جِئْتَهُمْ بِآيَةٍ [الروم: ٥٨] وفيها وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا وَلَّى مُسْتَكْبِراً [لقمان: ٧] وقال الجلال السيوطي: ظهر لي في اتصالها بما قبلها مع المؤاخاة في الافتتاح- بألم إن قوله تعالى: هُدىً وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ [لقمان: ٤٣] متعلق بقوله تعالى فيما قبل: وَقالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَالْإِيمانَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ فِي كِتابِ اللَّهِ إِلى يَوْمِ الْبَعْثِ [الروم: ٥٦] الآية فهذا عين إيقانهم بالآخرة وهم المحسنون الموصوفون بما ذكر، وأيضا ففي كلتا السورتين جملة من الآيات وابتداء الخلق.
el-Bahr’da zikredildiğine göre sûrenin iniş sebebi, Kureyş’in Lokmân’ın oğluyla olan kıssasını ve anne babasına iyiliğini sormasıdır; bunun üzerine inmiştir. Yine orada zikredildiğine göre önceki sûre ile münasebet yönü şöyledir: Yüce Allah önceki sûrede: { وَلَقَدْ ضَرَبْنا لِلنَّاسِ فِي هذَا الْقُرْآنِ مِنْ كُلِّ مَثَلٍ } “Andolsun ki biz bu Kur’an’da insanlara her türlü misali verdik” buyurmuş ve bu sûrenin başında da buna işaret etmiştir. Ayrıca önceki sûrenin sonunda { وَلَئِنْ جِئْتَهُمْ بِآيَةٍ } “Andolsun ki onlara bir ayet getirsen...” ifadesi yer alırken, bu sûrede { وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِ آياتُنا وَلَّى مُسْتَكْبِراً } “Âyetlerimiz ona okunduğu zaman büyüklük taslayarak yüz çevirir” buyrulmuştur. Celâl es-Süyûtî ise şöyle demiştir: “Elif-lâm-mîm ile başlamadaki kardeşlikle birlikte bu sûrenin önceki sûreye irtibatında bana şu zâhir oldu: Yüce Allah’ın { هُدىً وَرَحْمَةً لِلْمُحْسِنِينَ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ } “Güzel davrananlar için bir hidayet ve bir rahmet olarak... Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar” buyruğu, önceki sûrede geçen Yüce Allah’ın: { وَقالَ الَّذِينَ أُوتُوا الْعِلْمَ وَالْإِيمانَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ فِي كِتابِ اللَّهِ إِلى يَوْمِ الْبَعْثِ } “Kendilerine ilim ve iman verilenler ise şöyle dediler: Andolsun ki siz Allah’ın Kitabı’nda yeniden diriliş gününe kadar kaldınız...” ayetiyle irtibatlıdır. Bu da onların ahirete olan kesin inançlarının ta kendisidir; nitekim onlar zikredilen vasıflara sahip muhsinlerdir. Ayrıca her iki sûrede de birtakım ayetler ve yaratılışın başlangıcı yer almaktadır.”
30179. Metin
وذكر في السابقة فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ [الروم: ١٥] وقد فسر بالسماع وذكر هنا وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ [لقمان: ٦] وقد فسر بالغناء وآلات الملاهي اهـ.
Önceki sûrede { فِي رَوْضَةٍ يُحْبَرُونَ } “Bir bahçe içinde sevindirilirler/ağırlanırlar” buyrulmuş olup bu [müzik/tegannî] dinlemekle tefsir edilmiştir; burada ise { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ } “İnsanlardan öylesi vardır ki boş sözü satın alır” buyrulmuş olup bu da şarkı ve çalgı aletleriyle tefsir edilmiştir, [Süyûtî’nin sözü] bitti.
30180. Metin
وسيأتي إن شاء الله تعالى الكلام في ذلك، وأقول في الاتصال أيضا: إنه قد ذكر فيما تقدم قوله تعالى: وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ [الروم: ٢٧] وهنا قوله سبحانه: ما خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ واحِدَةٍ [لقمان: ٢٨] وكلاهما يفيد سهولة البعث وقرر ذلك هنا بقوله ﷿ قائلا: إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ وذكر سبحانه هناك قوله تعالى: وَإِذا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبَّهُمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذا أَذاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً إِذا فَرِيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ [الروم: ٣٣] وقال ﷿ هنا: وَإِذا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ [لقمان: ٣٢] فذكر سبحانه في كل من الآيتين قسما لم يذكره في الأخرى إلى غير ذلك.
İnşâallâhu teâlâ bu konudaki açıklama gelecektir. Ben de sûreler arası irtibat hususunda ayrıca şöyle diyorum: Önceki sûrede Yüce Allah’ın: { وَهُوَ الَّذِي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُعِيدُهُ وَهُوَ أَهْوَنُ عَلَيْهِ } “Yaratmayı başlatan, sonra onu iade edecek olan O’dur; bu O’na göre pek kolaydır” buyruğu zikredilmiş, burada ise Sübhânehu: { ما خَلْقُكُمْ وَلا بَعْثُكُمْ إِلَّا كَنَفْسٍ واحِدَةٍ } “Sizin yaratılmanız da diriltilmeniz de ancak tek bir kişi[nin yaratılıp diriltilmesi] gibidir” buyurmuştur. Her ikisi de yeniden dirilişin kolaylığını ifade etmektedir; Yüce Allah burada da: { إِنَّ اللَّهَ سَمِيعٌ بَصِيرٌ } “Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir” buyurarak bunu pekiştirmiştir. Orada Sübhânehu Yüce Allah’ın: { وَإِذا مَسَّ النَّاسَ ضُرٌّ دَعَوْا رَبِّهِمْ مُنِيبِينَ إِلَيْهِ ثُمَّ إِذا أَذاقَهُمْ مِنْهُ رَحْمَةً إِذا فَرِيقٌ مِنْهُمْ بِرَبِّهِمْ يُشْرِكُونَ } “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, O’na yönelerek Rablerine dua ederler. Sonra onlara katından bir rahmet tattırınca bir de bakarsın ki onlardan bir grup Rablerine ortak koşarlar” buyruğunu zikretmiş; burada ise Azze ve Celle: { وَإِذا غَشِيَهُمْ مَوْجٌ كَالظُّلَلِ دَعَوُا اللَّهَ مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّينَ فَلَمَّا نَجَّاهُمْ إِلَى الْبَرِّ فَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌ } “Onları gölgeler gibi dalgalar bürüdüğü zaman, dini sadece O’na has kılarak Allah’a dua ederler. Onları karaya çıkarıp kurtarınca da içlerinden bir kısmı orta yolu tutar” buyurmuştur. Böylece Sübhânehu her iki ayette diğerinde zikretmediği bir kısmı zikretmiştir; ve benzeri diğer hususlar da mevcuttur.
30181. Metin
وما ألطف هذا الاتصال من حيث إن السورة الأولى ذكر فيها مغلوبية الروم وغلبتهم المبنيتين على المحاربة بين ملكين عظيمين من ملوك الدنيا تحاربا عليها وخرج بذلك عن مقتضى الحكمة فإن الحكيم لا يحارب على دنيا دنية لا تعدل عند الله تعالى جناح بعوضة وهذه ذكر فيها قصة عبد مملوك على كثير من الأقوال حكيم زاهد في الدنيا غير مكترث بها ولا ملتفت إليها أوصى ابنه بما يأبى المحاربة ويقتضي الصبر والمسالمة وبين الأمرين من التقابل ما لا يخفى.
Bu irtibat ne kadar da latiftir! Zira ilk sûrede, dünya hükümdarlarından iki büyük hükümdar arasındaki savaşa dayanan Rûmların yenilgisi ve galibiyeti zikredilmiştir ki onlar dünya için birbirleriyle savaşmış ve böylece hikmetin gereğinin dışına çıkmışlardır; çünkü hakîm olan kimse, Allah Teâlâ katında bir sivrisinek kanadı kadar değeri olmayan değersiz bir dünya için savaşmaz. Bu sûrede ise pek çok görüşe göre köle olan, dünyada zâhid, dünyaya aldırış etmeyen ve ona iltifat etmeyen hakîm bir kulun kıssası zikredilmiştir; o, oğluna savaşmayı reddeden, sabrı ve barışı gerektiren tavsiyelerde bulunmuştur. Bu iki durum arasındaki tezat/karşıtlık ise gizli kalmayacak kadar açıktır.
30182. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ الم تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ أي ذي الحكمة، ووصف الكتاب بذلك عند بعض المغاربة مجاز لأن الوصف بذلك للتملك وهو لا يملك الحكمة بل يشتمل عليها ويتضمنها فلأجل ذلك وصف بالحكيم بمعنى ذي الحكمة، واستظهر الطيبي أنه على ذلك من الاستعارة المكنية. والحق أنه من باب عِيشَةٍ راضِيَةٍ [الحاقة: ٢١] على حد لابن وتامر.
{ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ الم تِلْكَ آياتُ الْكِتابِ الْحَكِيمِ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Elif, Lâm, Mîm. İşte bunlar, o hikmet dolu Kitab’ın ayetleridir.” Yani hikmet sahibi [Kitab’ın ayetleridir]. Kitab’ın bu şekilde nitelenmesi bazı Mağriplilere göre mecazdır; zira bu vasıfla nitelenmek mülk edinmek içindir, oysa [Kitap] hikmete mâlik olmayıp bilakis onu içerir ve ihtiva eder; bundan dolayı “hikmet sahibi” manasında “el-Hakîm” ile nitelenmiştir. et-Tîbî, bu yaklaşıma göre bunun istiâre-i mekniyye türünden olduğunu zâhir görmüştür. Hak olan ise bunun, “lâbin” (süt sahibi) ve “tâmir” (hurma sahibi) kalıbında olduğu gibi { عِيشَةٍ راضِيَةٍ } “Hoşnut olunan bir hayat” kabilinden olduğudur.
30183. Metin
نعم يجوز أن يكون هناك استعارة بالكناية أي الناطق بالحكمة كالحي، ويجوز أن يكون الحكيم من صفاته ﷿ ووصف الكتاب به من باب الإسناد المجازي فإنه منه سبحانه بدا، وقد يوصف الشيء بصفة مبدئه كما في قول الأعشى:
Evet, burada kinayeli istiâre (istiâre bi’l-kinâye) olması da caizdir; yani canlı gibi hikmetle konuşan [demektir]. “el-Hakîm” lafzının O Azze ve Celle’nin sıfatlarından olması ve Kitab’ın bununla nitelenmesinin mecâz-ı aklî (isnad mecazı) babından olması da caizdir; zira o, Sübhânehu’dan sadır olmuştur. Bir şey bazen A‘şâ’nın şu sözünde olduğu gibi kendi kaynağının sıfatıyla nitelenebilir:
30184. Metin
وغريبة تأتي الملوك حكيمة ... قد قلتها ليقال من ذا قالها
“Hükümdarlara ulaşan hikmetli, eşsiz bir şiir ki... Onu ‘Bunu söyleyen de kimmiş?’ densin diye söyledim.”
30185. Metin
وأن يكون الأصل الحكيم منزله أو قائله فحذف المضاف إلى الضمير المجرور وأقيم المضاف إليه مقامه فانقلب مرفوعا ثم استسكن في الصفة المشبهة وأن يكون الْحَكِيمِ فعيلا بمعنى مفعل كما قالوا: عقدت العسل فهو عقيد أي معقد وهذا قليل، وقيل: هو بمعنى حاكم، وتمام الكلام في هذه الآية قد تقدم في الكلام على نظيرها هُدىً وَرَحْمَةً بالنصب على الحالية من آياتُ والعامل فيهما معنى الإشارة على ما ذكره غير واحد وبحث فيه.
[Diğer bir ihtimal de] aslının “el-Hakîmu münzilühû” (onu indiren hakîmdir) veya “kāilühû” (onu söyleyen hakîmdir) şeklinde olması, mecrur zamire muzâf olan kelimenin hazfedilip muzâfun ileyhin onun yerine geçirilerek merfûa dönüşmesi ve ardından sıfat-ı müşebbehe içinde gizlenmiş olmasıdır. Bir diğer ihtimal ise “el-Hakîm” (الْحَكِيمِ) kelimesinin, Arapların bal için koyulaştığında “akîd” yani “mu‘kad” (koyulaştırılmış) demeleri gibi “müf‘il” manasında “faîl” olmasıdır; fakat bu azdır. Bir görüşe göre de “hâkim” (hüküm veren) manasındadır. Bu ayete dair sözün tamamı benzerinin açıklamasında daha önce geçmişti. { هُدىً وَرَحْمَةً } “Bir hidayet ve bir rahmet olarak” ifadesi, birden fazla âlimin zikrettiği ve üzerinde incelemede bulunduğu üzere { آياتُ } kelimesinden hâl olmak üzere mansuptur; her ikisindeki âmil ise işaret manasıdır.
30186. Metin
وقرأ حمزة، والأعمش، والزعفراني، وطلحة، وقنبل من طريق أبي الفضل الواسطي، ونظيف بالرفع على الخبر بعد الخبر- لتلك- على مذهب الجمهور أو الخبر لمحذوف أي هي أو هو هدى ورحمة عظيمة لِلْمُحْسِنِينَ أي العاملين الحسنات، والجار والمجرور متعلق بمحذوف وقع صفة للمتعاطفين، وقوله تعالى:
Hamza, el-A‘meş, ez-Za‘ferânî, Talha, Ebu’l-Fadl el-Vâsıtî tarikiyle Kunbül ve Nazîf ise; cumhurun mezhebine göre { تِلْكَ } lafzının haber üstüne haberi olarak yahut mahzuf bir [mübtedanın] haberi olarak merfû [yani “Huden ve rahmetün”] okumuşlardır; yani o, büyük bir hidayet ve rahmettir. { لِلْمُحْسِنِينَ } “İyilik yapanlar için”, yani güzel ameller işleyenler demektir. Câr-mecrûr ise atfedilen iki kelimenin sıfatı konumundaki mahzuf bir lafza müteallıktır. Yüce Allah’ın şu kavline gelince:
30187. Metin
الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ إما مجرور على أنه صفة كاشفة أو بدل أو بيان لما قبله، وإما منصوب أو مرفوع على القطع وعلى كل فهو تفسير للمحسنين على طريقة قول أوس بن حجر:
{ الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكاةَ وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ } “Onlar ki namazı dosdoğru kılarlar, zekâtı verirler ve ahirete de kesin olarak inanırlar.” [Ayetindeki mevsul], ya sıfat-ı kâşife (açıklayıcı sıfat), bedel veya öncesi için beyan (atf-ı beyân) olarak mecrurdur; ya da kat‘ (övgü amacıyla irabdan kesilme) yoluyla mansup veya merfûdur. Her halükarda bu, Evs b. Hacer’in şu sözünün üslubu üzere “muhsinler”in bir tefsiridir:
30188. Metin
الألمعي الذي يظن بك الظن ... كأن قد رأى وقد سمعا
“Zeki ve ferasetli kimse (el-elma‘î) odur ki senin hakkında bir zanda bulunduğunda, sanki bizzat görmüş ve işitmiş gibi olur.”
30189. Metin
فقد حكي عن الأصمعي أنه سأل عن الألمعي فأنشده ولم يزد عليه، وهذا ظاهر على تقدير أن يراد بالحسنات مشاهيرها المعهودة في الدين، وأما على تقدير أن يراد بها جميع ما يحسن من الأعمال فلا يظهر إلا باعتبار جعل المذكورات بمنزلة الجميع من باب «كل الصيد في جوف الفرا» ، وقيل: إذا أريد بالحسنات المذكورات يكون الموصول صفة كاشفة وقوله تعالى: أُولئِكَ عَلى هُدىً مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ استئنافا، وإذا أريد بها جميع ما يحسن من الأعمال وكان تخصيص المذكورات بالذكر لفضل اعتداد بها يكون الموصول مبتدأ وجملة أُولئِكَ عَلى هُدىً إلخ خبره والكلام استئناف بذكر الصفة الموجبة للاستئهال.
Nitekim el-Asmaî’den, kendisine ferasetli kimsenin (el-elma‘î) ne olduğu sorulduğunda bu beyti okuduğu ve üzerine bir şey eklemediği nakledilmiştir. Bu [açıklama], hasenâttan (iyiliklerden) dinde bilinen meşhur amellerin kastedildiği takdirde açıktır. Ancak bununla güzel olan bütün amellerin kastedildiği takdirde ise, “Bütün avlar yabani eşeğin karnındadır (en büyük av odur)” kabilinden zikredilenlerin tamamı hükmünde sayılması itibarıyla zâhir olur. Bir görüşe göre: Hasenâttan zikredilenler kastedildiğinde mevsul sıfat-ı kâşife olur; Yüce Allah’ın: { أُولئِكَ عَلى هُدىً مِنْ رَبِّهِمْ وَأُولئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ } “İşte onlar Rablerinden bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir” kavli ise isti’nâf (yeni bir cümle) olur. Eğer hasenât ile güzel olan bütün ameller kastedilir ve zikredilenlerin tahsis edilmesi onlara verilen üstün değerden kaynaklanırsa, bu durumda mevsul mübteda, { أُولئِكَ عَلى هُدىً } ilâ ahirihî cümlesi onun haberi olur; söz de [bu mükâfata] hak kazanmayı gerektiren sıfatın zikredilmesiyle yapılan bir isti’nâf olur.
30190. Metin
وقيل: إن الموصول على التقديرين صفة إلا أنه على التقدير الأول كاشفة وعلى التقدير الثاني صفة مادحة للوصف لا للموصوف، وبناء يُوقِنُونَ على هُمْ للتقوى، وأعيد الضمير للتأكيد ولدفع توهم كون بِالْآخِرَةِ خبرا وجبرا للفصل بين المبتدأ وخبره ولم يؤخر الفاصل للفاصلة.
Denildi ki: Mevsul her iki takdire göre de sıfattır; ancak birinci takdire göre sıfat-ı kâşife, ikinci takdire göre ise mevsuftan ziyade vasfı öven bir sıfattır (sıfat-ı mâdiha). { يُوقِنُونَ } fiilinin { هُمْ } zamirine isnad edilmesi tekit (pekiştirme) içindir. Zamir, tekit etmek, { بِالْآخِرَةِ } ifadesinin haber olduğu vehmini defetmek ve mübteda ile haberi arasındaki faslı (ayrılığı) telafi etmek için tekrar edilmiş; fâsıla (ayet sonu uyumu) sebebiyle de ayıran unsur sonraya bırakılmamıştır.
30191. Metin
وذكر بعض أجلة المفسرين في قوله تعالى أول سورة البقرة: وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ إن بناء يُوقِنُونَ على هُمْ يدل على أن مقابليهم ليسوا من اليقين في ظل ولا فيء وأن تقديم «في الآخرة» يدل على أن ما عليه مقابلوهم ليس من الآخرة في شيء وذلك لإفادة تقديم الفاعل المعنوي وتقديم الجار على متعلقه الاختصاص فانظر هل يتسنى نحو ذلك هنا، وقد مر أول سورة البقرة ما يعلم منه وجه اختيار اسم الإشارة ووجه تكراره، وفي الآية كلام بعد لا يخفى على من راجع ما ذكروه من الكلام على ما يشبهها هناك وتأمل فراجع وتأمل.
Müfessirlerin önde gelenlerinden bazıları, Bakara sûresinin başındaki Yüce Allah’ın: { وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ } “Ve onlar ahirete de kesin olarak inanırlar” kavli hakkında şöyle demiştir: { يُوقِنُونَ } fiilinin { هُمْ } zamirine bina edilmesi, onların muhatabı olan karşıtlarının yakîn (kesin inanç) hususunda ne bir gölgede ne de bir serinlikte olduklarına delalet eder; “bi’l-âhireti” ifadesinin öne geçirilmesi ise karşıtlarının üzerinde bulunduğu durumun ahiretle hiçbir ilgisi olmadığına delalet eder. Zira manevî fâilin öne alınması ve cârrın müteallakının önüne geçirilmesi ihtisâs (özel kılma) ifade eder. Bak bakalım, benzer bir durum burada da geçerli olur mu? Bakara sûresinin başında, işaret isminin seçilme gerekçesi ve tekrar edilme hikmeti hakkında bilgi verilmişti. Ayet hakkında daha başka sözler de vardır ki, orada geçen benzer ayetler hakkındaki açıklamaları gözden geçirip düşünen kimseye bu gizli kalmaz; binaenaleyh oraya müracaat et ve tefekkür et.
30192. Metin
وَمِنَ النَّاسِ أي بعض من الناس أو بعض الناس مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ أي الذي أو فريق يشتري على أن مناط الإفادة والمقصود بالأصالة هو اتصافهم بما في حيز الصلة أو الصفة لا كونهم ذوات أولئك المذكورين، والجملة عطف على ما قبلها بحسب المعنى كأنه قيل: من الناس هاد مهدي ومنهم ضال مضل أو عطف قصة على قصة، وقيل: إنها حال من فاعل الإشارة أي أشير الى آيات الكتاب حال كونها هدى ورحمة والحال من الناس من يشتري إلخ، ولَهْوَ الْحَدِيثِ على ما روي عن الحسن كل ما شغلك عن عبادة الله تعالى وذكره من السمر والأضاحيك والخرافات والغناء ونحوها، والإضافة بمعنى من أن أريد بالحديث المنكر كما
{ وَمِنَ النَّاسِ } “İnsanlardan kimi de...” yani insanların bir kısmı veya bazı insanlar; { مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ } “boş sözü satın alır”, yani satın alan kimse yahut bir gruptur. Asıl kastedilen ve ifadenin dayanağı, o zikredilenlerin bizzat şahısları değil, sıla veya sıfat cümlesindeki vasıfla nitelenmiş olmalarıdır. Bu cümle mana bakımından öncesine matuftur; sanki şöyle denilmiştir: “İnsanlardan kimi hidayet veren ve hidayete ermiştir, kimi de sapan ve saptırandır.” Yahut bir kıssanın diğer bir kıssaya atfıdır. Bir görüşe göre de işaretin failinden hâldir; yani Kitab’ın ayetlerine, onlar hidayet ve rahmet iken ve insanlardan da [boş sözü] satın alan kimseler bulunmakta iken işaret edilmiştir... Hasan[-ı Basrî]’den rivayet edildiğine göre lehve’l-hadîs (لَهْوَ الْحَدِيثِ); gece sohbetleri, güldürücü sözler, hurafeler, şarkı ve benzerleri gibi seni Allah Teâlâ’ya ibadetten ve O’nu zikretmekten alıkoyan her şeydir. Eğer “hadis” ile münker olan söz kastedilmişse izâfet, şu hadiste olduğu gibi “min” (مِنْ) anlamındadır:
30193. Metin
في حديث «الحديث في
“Mescitteki
30194. Metin
المسجد يأكل الحسنات كما تأكل البهيمة الحشيش»
[boş] konuşma, hayvanın otu yemesi gibi sevapları yer” hadisinde olduğu gibi;
30195. Metin
بناء على أنها بيانية وتبعيضية أن أريد به ما هو أعم منه بناء على مذهب بعض النحاة كابن كيسان، والسيرافي قالوا: إضافة ما هو جزء من المضاف إليه بمعنى من التبعيضية كما يدل عليه وقوع الفصل بها في كلامهم، والذي عليه أكثر المتأخرين وذهب إليه ابن السراج، والفارسي وهو الأصح أنها على معنى اللام كما فصله أبو حيان في شرح التسهيل وذكره شارح اللمع.
[bu], onun beyâniyye olduğu esasına dayanır. Şayet bununla daha genel bir mana kastedilmişse, İbn Keysân ve es-Sîrâfî gibi bazı nahivcilerin mezhebine göre teb‘îdiyyedir (parça bildiren min anlamındadır). Onlar şöyle demişlerdir: Muzâfun ileyhin bir cüzü olan şeyin izâfeti, kelamlarında faslın bununla gerçekleşmesinin de gösterdiği üzere teb‘îd bildiren “min” manasındadır. Müteahhirînin çoğunun benimsediği, İbnü’s-Serrâc ile el-Fârisî’nin gittiği ve en sahih olan görüşe göre ise, Ebû Hayyân’ın Şerhu’t-Teshîl’de ayrıntılarıyla açıkladığı ve Şârihu’l-Lüma‘ın da zikrettiği üzere lâm manasındadır.
30196. Metin
وعن الضحاك أن لَهْوَ الْحَدِيثِ الشرك، وقيل: السحر، وأخرج ابن أبي شيبة، وابن أبي الدنيا، وابن جرير، وابن المنذر، والحاكم وصححه، والبيهقي في شعب الإيمان عن أبي الصهباء قال سألت عبد الله بن مسعود عن قوله تعالى: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ قال: هو والله الغناء وبه وفسر كثير، والأحسن تفسيره بما يعم كل ذلك كما ذكرناه عن الحسن، وهو الذي يقتضيه ما أخرجه البخاري في الأدب المفرد، وابن أبي الدنيا، وابن جرير، وابن أبي حاتم، وابن مردويه، والبيهقي في سننه عن ابن عباس أنه قال: لَهْوَ الْحَدِيثِ هو الغناء، وأشباهه، وعلى جميع ذلك يكون الاشتراء استعارة لاختياره على القرآن واستبداله به، وأخرج ابن عساكر عن مكحول في قوله تعالى: مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ قال الجواري الضاربات.
Dahhâk’tan, lehve’l-hadîsin (لَهْوَ الْحَدِيثِ) şirk olduğu nakledilmiştir; sihir olduğu da söylenmiştir. İbn Ebî Şeybe, İbn Ebi’d-Dünyâ, İbn Cerîr, İbnu’l-Münzir, tashih ederek Hâkim ve Şuabü’l-Îmân’da el-Beyhakî, Ebü’s-Sahbâ’dan rivayet etmişlerdir; o şöyle demiştir: Abdullah b. Mes‘ûd’a Yüce Allah’ın: { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ } “İnsanlardan öylesi vardır ki boş sözü satın alır” kavlini sordum, o da: “Vallahi o, şarkıdır/müziktir” dedi. Pek çok kimse de böyle tefsir etmiştir. En güzeli ise Hasan[-ı Basrî]’den aktardığımız gibi bütün bunları kapsayacak şekilde tefsir edilmesidir. Nitekim Buhârî’nin el-Edebü’l-Müfred’de, İbn Ebi’d-Dünyâ’nın, İbn Cerîr’in, İbn Ebî Hâtim’in, İbn Merdûye’nin ve es-Sünen’de el-Beyhakî’nin İbn Abbâs’tan rivayet ettikleri şu söz de bunu gerektirmektedir; o şöyle demiştir: “Lehve’l-hadîs; şarkı/müzik ve benzerleridir.” Bütün bunlara göre satın alma (iştirâ), onu Kur’an’a tercih etmek ve onunla değiştirmek manasında bir istiâredir. İbn Asâkir de Mekhûl’den Yüce Allah’ın: { مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ } “boş sözü satın alır” kavli hakkında: “[Çalgı] çalan cariyelerdir” dediğini rivayet etmiştir.
30197. Metin
وأخرج آدم، وابن جرير، والبيهقي في سننه عن مجاهد أنه قال فيه: هو اشتراؤه المغني والمغنية والاستماع إليه وإلى مثله من الباطل، وفي رواية ذكرها البيهقي في السنن عن ابن مسعود أنه قال: في الآية هو رجل يشتري جارية تغنيه ليلا أو نهارا واشتهر أن الآية نزلت في النضر بن الحارث، ففي رواية جويبر عن ابن عباس أنه اشترى قينة فكان لا يسمع بأحد يريد الإسلام إلا انطلق به إلى قينته، فيقول: أطعميه واسقيه وغنيه ويقول: خذ أخير مما يدعوك إليه محمد صلى الله تعالى عليه وسلم من الصلاة والصيام وأن تقاتل بين يديه فنزلت.
Âdem, İbn Cerîr ve es-Sünen’de el-Beyhakî Mücâhid’den bu [ayet] hakkında şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Bu, kişinin erkek ve kadın şarkıcıyı satın alması, onu ve bâtıl kabilinden benzerlerini dinlemesidir.” el-Beyhakî’nin es-Sünen’de zikrettiği bir rivayette İbn Mes‘ûd ayet hakkında şöyle demiştir: “O, gece veya gündüz kendisine şarkı söyleyecek bir cariye satın alan adamdır.” Ayetin en-Nadr b. el-Hâris hakkında indiği meşhurdur. Cüveybir’in İbn Abbâs’tan gelen rivayetinde belirtildiğine göre o, bir şarkıcı cariye satın almıştı; İslâm’a girmek isteyen birini duyduğu anda onu hemen cariyesine götürür ve: “Ona yedir, içir ve şarkı söyle” der, ardından da [o adama]: “Al, bu Muhammed sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem’in seni davet ettiği namazdan, oruçtan ve onun önünde savaşmaktan daha hayırlıdır” derdi; bunun üzerine bu ayet indi.
30198. Metin
وفي أسباب النزول للواحدي عن الكلبي، ومقاتل أنه كان يخرج تاجرا إلى فارس فيشتري أخبار الأعاجم وفي بعض الروايات كتب الأعاجم فيرويها ويحدث بها قريشا ويقول لهم: إن محمدا ﵊ يحدثكم بحديث عاد، وثمود وأنا أحدثكم بحديث رستم، وإسفنديار وأخبار الأكاسرة فيستملحون حديثه ويتركون استماع القرآن فنزلت، وقيل: إنها نزلت في ابن خطل اشترى جارية تغني بالسب، ولا يأبى نزولها فيمن ذكر الجمع في قوله تعالى بعد: أُولئِكَ لَهُمْ كما لا يخفى على الفطن، والاشتراء على أكثر هذه الروايات على حقيقته ويحتاج في بعضها إلى عموم المجاز أو الجمع بين الحقيقة والمجاز كما لا يخفى على من دقق النظر، وجعل المغنية ونحوها نفس لهو الحديث مبالغة كما جعل النِّساءِ في قوله تعالى: زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَواتِ مِنَ النِّساءِ [آل عمران:
el-Vâhidî’nin Esbâb-ı Nüzûl’ünde el-Kelbî ve Mukātil’den nakledildiğine göre o, Fars diyarına tüccar olarak gider, Acemlerin haberlerini—bazı rivayetlerde Acemlerin kitaplarını—satın alır, bunları Kureyş’e rivayet edip anlatır ve onlara: “Muhammed aleyhisselâm size Âd ve Semûd’un haberlerini anlatıyor; ben ise size Rüstem’in, İsfendiyâr’ın hikâyelerini ve Kisrâların haberlerini anlatıyorum” derdi. Onlar da onun anlattıklarını tatlı bulup Kur’an dinlemeyi bırakırlardı; bunun üzerine ayet indi. Bir görüşe göre de ayet, hiciv ve hakaret içerikli şarkılar söyleyen bir cariye satın alan İbn Hatal hakkında inmiştir. Ayetin bu zikredilen şahıslar hakkında inmiş olması, sonrasında gelen Yüce Allah’ın: { أُولئِكَ لَهُمْ } “İşte onlar için... vardır” kavlindeki çoğul kipine engel teşkil etmez; nitekim bu, anlayışlı kimselere gizli değildir. Bu rivayetlerin çoğuna göre satın alma (iştirâ) hakiki anlamındadır; bazılarında ise dikkatle inceleyen bir kimseye gizli kalmayacağı üzere umûm-ı mecaza veya hakikat ile mecazın birlikte cem edilmesine ihtiyaç duyulur. Şarkıcı cariyeyi ve benzerlerini bizzat “lehve’l-hadîs” (boş sözün kendisi) kılmak mübalağa kabilindendir; nitekim Yüce Allah’ın: { زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبُّ الشَّهَواتِ مِنَ النِّساءِ } “Nefsani arzulara düşkünlük insanlara süslü gösterildi: Kadınlar...” kavlinde kadınlar bizzat
30199. Metin
١٤] نفس الزينة.
zinetin kendisi kılınmıştır.
30200. Metin
وفي البحر إن أريد بلهو الحديث ما يقع عليه الشراء كالجواري المغنيات وككتب الأعاجم فالاشتراء حقيقة ويكون الكلام على حذف مضاف أي من يشتري ذات لهو الحديث.
el-Bahr’da şöyle denilmektedir: Eğer lehve’l-hadîs ile şarkıcı cariyeler ve Acem kitapları gibi satın almaya konu olan şeyler kastediliyorsa, bu durumda satın alma hakikattir ve söz muzâfın hazfi üzeredir; yani “lehve’l-hadîs sahibi olanı satın alan kimse” demektir.
30201. Metin
وقال الخفاجي: عليه الرحمة لا حاجة إلى تقدير ذات لأنه لما اشتريت المغنية لغنائها فكأن المشتري هو الغناء نفسه فتدبره، وفي الآية عند الأكثرين ذم للغناء بأعلى صوت وقد تضافرت الآثار وكلمات كثير من العلماء الأخيار على ذمه مطلقا لا في مقام دون مقام، فأخرج ابن أبي الدنيا، والبيهقي، في شعبه عن ابن مسعود قال: إذا ركب الرجل الدابة ولم يسم ردفه شيطان فقال: تغنه فإن كان لا يحسن قال: تمنه، وأخرجا أيضا عن الشعبي قال: عن القاسم بن محمد أنه سأل عن الغناء فقال للسائل: أنهاك عنه وأكرهه لك فقال السائل: أحراء هو؟ قال: انظر يا ابن أخي إذا ميز الله تعالى الحق من الباطل في أيهما يجعل سبحانه الغناء، وأخرجا عنه أيضا أنه قال: «لعن الله تعالى المغني والمغني له» ،
el-Hafâcî aleyhirrahme şöyle demiştir: “Zât” kelimesini takdir etmeye gerek yoktur; zira şarkıcı kadın şarkısı için satın alındığında, sanki satın alınan şey şarkının bizzat kendisi olmuş olur; bunu iyi düşün. Çoğunluğa göre ayette şarkı/müzik en yüksek perdeden yerilmiştir. Nitekim sadece belli bir makamda değil, mutlak surette yerildiğine dair pek çok rivayet ve seçkin âlimlerin sözleri birbirini desteklemektedir. İbn Ebi’d-Dünyâ ve Şuab’ında el-Beyhakî, İbn Mes‘ûd’dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: “Kişi hayvana bindiğinde besmele çekmezse arkasına bir şeytan biner ve ona: ‘Şarkı söyle’ der; eğer beceremezse: ‘[Boş] hayallere dal’ der.” Yine ikisi eş-Şa‘bî’den rivayet ettiklerine göre o, Kāsım b. Muhammed’in şarkı hakkında sorulduğunda soruyu sorana: “Seni bundan nehyederim ve senin için bunu kerih görürüm” dediğini; soran kimsenin: “O haram mıdır?” demesi üzerine: “Ey kardeşimin oğlu! Allah Teâlâ hakkı bâtıldan ayırdığı zaman, Sübhânehu şarkıyı hangisinin içine koyar bir bak!” dediğini aktarmıştır. Yine ikisi ondan: “Allah Teâlâ şarkı söyleyene de kendisi için şarkı söylenene de lanet etsin” dediğini rivayet etmişlerdir.
30202. Metin
وفي السنن عن ابن مسعود قال: «قال رسول الله ﷺ الغناء ينبت النفاق في القلب كما ينبت الماء البقل»
es-Sünen’de İbn Mes‘ûd’dan şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: ‘Suyun sebzeyi yeşerttiği gibi şarkı/müzik de kalpte nifakı yeşertir.’”
30203. Metin
، وأخرج عنه نحوه ابن أبي الدنيا ورواه عن أبي هريرة، والديلمي عنه وعن أنس وضعفه ابن القطان، وقال النووي لا يصح، وقال العراقي: رفعه غير صحيح لأن في إسناده من لم يسم وفيه إشارة إلى أن وقفه على ابن مسعود صحيح وهو في حكم المرفوع إذ مثله لا يقال من قبل الرأي.
İbn Ebi’d-Dünyâ da ondan benzerini rivayet etmiş; ayrıca bunu Ebû Hüreyre’den rivayet etmiştir. ed-Deylemî de Ebû Hüreyre’den ve Enes’ten rivayet etmiş, İbnü’l-Kattân ise bunu zayıf saymıştır. en-Nevevî “Sahih değildir” demiş; el-Irâkî ise şöyle demiştir: “Merfû olarak nakli sahih değildir, zira senedinde ismi zikredilmeyen bir ravi vardır.” Bu ifadede, hadisin İbn Mes‘ûd’a mevkuf oluşunun sahih olduğuna işaret vardır ki bu da merfû hükmündedir; çünkü böylesi bir söz şahsi görüşle söylenecek bir şey değildir.
30204. Metin
وأخرج ابن أبي الدنيا وابن مردويه عن أبي أمامة رضي الله تعالى عنه أن رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم قال: «ما رفع أحد صوته بغناء إلا بعث الله تعالى إليه شيطانين يجلسان على منكبيه يضربان بأعقابهما على صدره حتى يمسك»
İbn Ebi’d-Dünyâ ve İbn Merdûye, Ebû Ümâme radıyallâhu teâlâ anh’tan Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Bir kimse şarkı ile sesini yükselttiğinde, Allah Teâlâ ona mutlaka iki omuzuna oturup o susuncaya kadar topuklarıyla göğsüne vuran iki şeytan musallat eder.”
30205. Metin
وأخرج ابن أبي الدنيا والبيهقي عن أبي عثمان الليثي قال: قال يزيد بن الوليد الناقص: يا بني أمية إياكم والغناء فإنه ينقص الحياء ويزيد في الشهوة ويهدم المروءة وإنه لينوب عن الخمر ويفعل ما يفعل السكر فإن كنتم لا بد فاعلين فجنبوه النساء فإن الغناء داعية الزنا، وقال الضحاك: الغناء منفدة للمال مسخطة للرب مفسدة للقلب،
İbn Ebi’d-Dünyâ ve el-Beyhakî, Ebû Osmân el-Leysî’den rivayet ettiklerine göre Yezîd b. el-Velîd en-Nâkıs şöyle demiştir: “Ey Emevîoğulları! Şarkıdan/müzikten sakının; zira o hayâyı azaltır, şehveti artırır ve mürüvveti yıkar. O kesinlikle şarabın yerini tutar ve sarhoşluğun yaptığını yapar. Şayet mutlaka yapacaksanız bari kadınlardan uzak tutun; çünkü şarkı zinaya davetiyedir.” Dahhâk ise şöyle demiştir: “Şarkı malı tüketir, Rabbi gazaplandırır ve kalbi ifsat eder.”
30206. Metin
وأخرج سعيد بن منصور، وأحمد، والترمذي، وابن ماجة، وابن جرير، وابن المنذر، وابن أبي حاتم، والطبراني، وغيرهم عن أبي أمامة عن رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم قال: «لا تبيعوا القينات ولا تشتروهن ولا تعلموهن ولا خير في تجارة فيهن وثمنهن حرام في مثل هذا أنزلت هذه الآية وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ إلى آخر الآية»
Saîd b. Mansûr, Ahmed, et-Tirmizî, İbn Mâce, İbn Cerîr, İbnu’l-Münzir, İbn Ebî Hâtim, et-Taberânî ve diğerleri Ebû Ümâme’den Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: “Şarkıcı cariyeleri satmayın, onları satın almayın ve onlara [şarkı] öğretmeyin. Onların ticaretinde hiçbir hayır yoktur ve onların bedeli/ücreti haramdır. İşte şu ayet böylesi durumlar hakkında inmiştir: { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ } “İnsanlardan kimi de boş sözü satın alır...” ayetin sonuna kadar.”
30207. Metin
وفي رواية ابن أبي الدنيا، وابن مردويه عن عائشة قالت: «قال رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم: إن الله تعالى حرم القينة وبيعها وثمنها وتعليمها والاستماع إليها ثم قرأ وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ
İbn Ebi’d-Dünyâ ve İbn Merdûye’nin rivayetinde Âişe şöyle demiştir: “Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem: ‘Şüphesiz Allah Teâlâ şarkıcı cariyeyi, onun satışını, parasını, ona [şarkı] öğretilmesini ve onu dinlemeyi haram kılmıştır’ buyurdu ve ardından: { وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ } “İnsanlardan kimi de boş sözü satın alır” [ayetini] okudu.”
30208. Metin
ويعود هذا ونحوه إلى ذم الغناء.
Bu ve benzeri rivayetler şarkı ve müziğin yerilmesine râcidir.
30209. Metin
وقيل: الغناء جاسوس القلب وسارق المروءة والعقول يتغلغل في سويداء القلوب ويطلع على سرائر الأفئدة ويدب إلى بيت التخييل فينشر ما غرز فيها من الهوى والشهوة والسخافة والرعونة فبينما ترى الرجل وعليه سمت الوقار وبهاء العقل وبهجة الإيمان ووقار العلم كلامه حكمة وسكوته عبرة فإذا سمع الغناء نقص عقله وحياؤه وذهبت مروءته وبهاؤه فيستحسن ما كان قبل السماع يستقبحه ويبدي من أسراره ما كان يكتمه وينتقل من بهاء السكوت والسكون إلى كثرة الكلام والهذيان والاهتزاز كأنه جان وربما صفق بيديه ودق الأرض برجليه وهكذا تفعل الخمر إلى غير ذلك، واختلف العلماء في حكمه فحكي تحريمه عن الإمام أبي حنيفة رضي الله تعالى عنه القاضي أبو الطيب، والقرطبي، والماوردي، والقاضي عياض.
Denildi ki: Şarkı kalbin casusu, mürüvvetin ve akılların hırsızıdır; kalplerin derinliklerine nüfuz eder, gönüllerin sırlarına muttali olur ve hayal merkezine sızarak orada gizlenmiş heva, şehvet, hafiflik ve ahmaklığı açığa çıkarır. Öyle ki, üzerinde vakâr alameti, akıl güzelliği, iman sevinci ve ilim ağırlığı bulunan; konuşması hikmet, susması ibret olan bir adam görürsün; şarkı dinlediğinde ise aklı ve hayâsı azalır, mürüvveti ve heybeti yok olur. Dinlemeden önce çirkin gördüğü şeyleri güzel bulmaya başlar, gizlediği sırlarını açığa vurur; sükûtun ve vakarın güzelliğinden çok konuşmaya, hezeyana ve sanki bir cin çarpmış gibi çırpınmaya geçer; hatta bazen ellerini çırpar, ayaklarıyla yere vurur. Nitekim şarap da buna benzer tesirler yapar... Âlimler onun hükmü hakkında ihtilaf etmişlerdir; Kādî Ebü’t-Tayyib, el-Kurtubî, el-Mâverdî ve Kādî İyâz, İmâm Ebû Hanîfe radıyallâhu teâlâ anh’tan onun haram olduğunu nakletmişlerdir.
30210. Metin
وفي التاتار خانية اعلم أن التغني حرام في جميع الأديان، وذكر في الزيادات أن الوصية للمغنين والمغنيات مما هو معصية عندنا وعند أهل الكتاب، وحكي عن ظهير الدين المرغيناني: أنه قال من قال لمقرىء زماننا أحسنت عند قراءته كفر. وصاحبا الهداية والذخيرة سمياه كبيرة. هذا في التغني للناس في غير الأعياد والأعراس ويدخل فيه تغني صوفية زماننا في المساجد والدعوات بالأشعار والأذكار مع اختلاط أهل الأهواء والمراد بل هذا أشد من كل تغني لأنه مع اعتقاد العبادة وأما التغني وحده بالأشعار لدفع الوحشة أو في الأعياد والأعراس فاختلفوا فيه والصواب منعه مطلقا في هذا الزمان انتهى.
et-Tâtârhâniyye’de şöyle denir: “Bil ki şarkı söylemek/tegannî bütün dinlerde haramdır. ez-Ziyâdât’ta, erkek ve kadın şarkıcılara vasiyette bulunmanın bizim nezdimizde de Ehl-i Kitap nezdinde de masiyet olduğu zikredilmiştir. Zahîrüddîn el-Mergīnânî’den nakledildiğine göre o: ‘Bizim zamanımızın mukriine (okuyucusuna) okuyuşu esnasında ‘ne güzel yaptın/ağzına sağlık’ diyen kimse kâfir olur’ demiştir. el-Hidâye ve ez-Zahîra sahipleri ise bunu büyük günah olarak isimlendirmişlerdir. Bu durum, bayramlar ve düğünler dışında insanlara şarkı söylemek hakkındadır; heva ve heves ehlinin karışmasıyla birlikte zamanımızın mutasavvıflarının camilerde ve davetlerde şiirlerle ve zikirlerle tegannî etmeleri de buna dahildir. Hatta bu, ibadet inancıyla yapıldığı için her türlü tegannîden daha şiddetlidir. Yalnız başına yalnızlığı gidermek için şiirlerle tegannî etmeye veya bayram ve düğünlerdeki tegannîye gelince, bu hususta ihtilaf etmişlerdir; doğru olan ise bu zamanda mutlak olarak engellenmesidir”, [Tâtârhâniyye’nin sözü] bitti.
30211. Metin
وفي الدر المختار التغني لنفسه لدفع الوحشة لا بأس به ١ عند العامة على ما في العناية وصححه العيني ٢
ed-Dürrü’l-Muhtâr’da [şöyle denilmektedir]: el-‘İnâye’de yer aldığı üzere, yalnızlığı gidermek için kişinin kendi kendine [nağme ile] şarkı/şiir söylemesinde (tegannî) âmmeye (âlimlerin ekseriyetine) göre bir sakınca yoktur1; el-‘Aynî bunu sahih görmüştür2
30212. Metin
وغيره. قال ولو فيه وعظ وحكمة فجائز اتفاقا ومنهم من أجازه في العرس كما جاز ضرب الدف فيه ومنهم من أباحه مطلقا ومنهم من كرهه مطلقا انتهى. وفي البحر والمذهب حرمته مطلقا فانقطع الاختلاف بل ظاهر الهداية أنه كبيرة ولو لنفسه وأقره المصنف وقال: ولا تقبل شهادة من يسمع الغناء أو يجلس مجلسه انتهى كلام الدر.
ve başkaları sahih görmüştür. [Müellif] demiştir ki: Eğer içinde vaaz ve hikmet varsa ittifakla caizdir. Kimisi def çalmanın caiz olması gibi onu da düğünde caiz görmüş, kimisi mutlak olarak mübah saymış, kimisi de mutlak olarak mekruh görmüştür”, bitti. el-Bahr’da ise şöyle denir: Mezhep onun mutlak olarak haram olduğudur, binaenaleyh ihtilaf sona ermiştir; hatta el-Hidâye’nin zâhiri, kendi kendine de olsa bunun büyük günah olduğudur. Musannıf da bunu onaylamış ve şöyle demiştir: ‘Şarkı dinleyen veya onun meclisinde oturan kimsenin şahitliği kabul edilmez.’” ed-Dürr’ün kelamı burada bitti.
30213. Metin
وذكر الإمام أبو بكر الطرسوسي في كتابه في تحريم السماع أن الإمام أبا حنيفة يكره الغناء ويجعله من الذنوب وكذلك مذهب أهل الكوفة سفيان، وحماد، وإبراهيم، والشعبي، وغيرهم لا اختلاف بينهم في ذلك ولا نعلم خلافا بين أهل البصرة في كراهة ذلك والمنع منه انتهى وكأن مراده بالكراهة الحرمة، والمتقدمون كثيرا ما يريدون بالمكروه الحرام كما في قوله تعالى: كُلُّ ذلِكَ كانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً [الإسراء: ٣٨] ونقل عليه الرحمة فيه أيضا عن الإمام مالك انه نهى عن الغناء وعن استماعه وقال: إذا اشترى جارية فوجدها مغنية فله أن يردها بالعيب وإنه سئل ما ترخص فيه أهل المدينة من الغناء فقال: إنما يفعله عندنا الفساق؟ ونقل التحريم عن جمع من الحنابلة على ما حكاه شارح المقنع وغيره، وذكر شيخ الإسلام ابن تيمية في كتاب البلغة أن أكثر أصحابهم على التحريم وعن عبد الله ابن الإمام أحمد انه قال: سألت أبي عن الغناء فقال ينبت النفاق في القلب لا يعجبني ثم ذكر قول مالك: إنما يفعله عندنا الفساق، وقال المحاسبي في رسالة الإنشاء الغناء حرام كالميتة، ونقل الطرسوسي أيضا عن كتاب أدب القضاء أن الإمام الشافعي رضي الله تعالى عنه قال: إن الغناء لهو مكروه يشبه الباطل والمحال من استكثر منه فهو سفيه ترد شهادته، وفيه أنه صرح أصحابه العارفون بمذهبه بتحريمه وأنكروا على من نسب إليه حله كالقاضي أبي الطيب، والطبري، والشيخ أبي إسحاق في التنبيه وذكر بعض تلامذة البغوي في كتابه الذي سماه التقريب أن الغناء حرام فعله وسماعه، وقال ابن الصلاح في فتاواه بعد كلام طويل: فإذن هذا السماع حرام بإجماع أهل الحل والعقد من المسلمين انتهى. والذي رأيته في الشرح الكبير للجامع الصغير للفاضل المناوي أن مذهب الشافعي أنه مكروه تنزيها عند أمن الفتنة، وفي المنهاج يكره الغناء بلا آلة قال العلامة ابن حجر لما صح عن ابن مسعود رضي الله تعالى عنه وذكر الحديث السابق الموقوف عليه وإنه جاء مرفوعا من طرق كثيرة بينها في كتابه كف الرعاع عن محرمات اللهو والسماع ثم قال: وزعم أنه لا دلالة فيه على كراهته لأن بعض المباح كلبس الثياب الجميلة ينبت النفاق في القلب وليس بمكروه يرد بأنا لا نسلم أن هذا ينبت نفاقا أصلا، ولئن سلمناه فالنفاق مختلف فالنفاق الذي ينبته الغناء من التخنث وما يترتب عليه أقبح وأشنع كما لا يخفى ثم قال: وقد جزم الشيخان يعني النووي والرافعي في موضع بأنه معصية وينبغي حمله على ما فيه وصف نحو خمر أو تشبب بأمرد أو أجنبية ونحو ذلك مما يحمل غالبا على معصية، قال الأذرعي: أما ما اعتيد عند محاولة عمل وحمل ثقيل كحداء الأعراب لإبلهم والنساء لتسكين صغارهن فلا شك في جوازه بل ربما يندب إذا نشط على سير أو رغب في خير كالحداء في الحج والغزو، وعلى هذا يحمل ما جاء عن بعض الصحابة انتهى، وقضية قولهم بلا آلة حرمته مع الآلة، قال الزركشي لكن القياس تحريم الآلة فقط وبقاء الغناء على الكراهة انتهى.
İmâm Ebû Bekr et-Tarsûsî, Kitâbu Tahrîmi’s-Semâ‘ adlı eserinde İmâm Ebû Hanîfe’nin şarkıyı mekruh görüp onu günahlardan saydığını; Kûfe ehli olan Süfyân, Hammâd, İbrâhîm, eş-Şa‘bî ve diğerlerinin mezhebinin de böyle olup bu hususta aralarında bir ihtilaf olmadığını ve Basra ehli arasında da bunu mekruh görme ve yasaklama konusunda bir ihtilaf bilmediklerini zikretmiştir, bitti. Sanki onun kerahetten kastı haramlıktır; nitekim mütekaddimûn âlimleri, Yüce Allah’ın: { كُلُّ ذلِكَ كانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً } “Bütün bunların kötülüğü Rabbinin katında mekruhtur (hoş karşılanmaz/harSingleamdır)” kavlinde olduğu gibi mekruh ile çoğunlukla haramı kastederler. [Tarsûsî] aleyhirrahme o eserinde İmâm Mâlik’ten de onun şarkıyı ve onu dinlemeyi yasakladığını, “Bir kimse bir cariye satın alıp da onun şarkıcı olduğunu öğrenirse onu ayıp sebebiyle geri verme hakkına sahiptir” dediğini ve Medine ehlinin şarkı konusundaki ruhsatı kendisine sorulduğunda: “Bunu bizim memleketimizde ancak fâsıklar yapar!” dediğini nakletmiştir. Şerhu’l-Mukni‘ müellifi ve başkalarının aktardığına göre Hanbelîlerden bir topluluktan da haram olduğu nakledilmiştir. Şeyhülislâm İbn Teymiyye el-Bülgâ kitabında mezhep arkadaşlarının çoğunun haram olduğu görüşünde olduğunu zikretmiştir. İmam Ahmed’in oğlu Abdullah’tan nakledildiğine göre o: “Babama şarkıyı sordum; o da ‘Kalpte nifakı yeşertir, hoşuma gitmez’ dedi ve ardından Mâlik’in ‘Bunu bizim memleketimizde ancak fâsıklar yapar’ sözünü zikretti” demiştir. el-Muhâsibî Risâletü’l-İnşâ’da: “Şarkı, leş gibi haramdır” demiştir. et-Tarsûsî Edebü’l-Kazâ kitabından İmâm Şâfiî radıyallâhu teâlâ anh’ın şöyle dediğini nakletmiştir: “Şarkı, bâtıla ve saçmalığa benzeyen mekruh bir eğlencedir. Onu çokça yapan kimse sefihtir, şahitliği reddedilir.” O eserde, Şâfiî’nin mezhebini iyi bilen arkadaşlarının onun haram olduğunu açıkça belirttikleri; Kādî Ebü’t-Tayyib, et-Taberî ve et-Tenbîh’te Şeyh Ebû İshak gibi âlimlerin şarkının helal olduğunu ona nispet edenleri reddettikleri bildirilmektedir. el-Begavî’nin bazı talebeleri et-Takrîb adını verdiği kitabında şarkının söylenmesinin de dinlenmesinin de haram olduğunu belirtmiştir. İbnü’s-Salâh fetvalarında uzun bir izahın ardından şöyle demiştir: “Şu halde bu semâ‘, Müslümanların ehl-i hal ve akdinin icmâı ile haramdır”, bitti. Fâzıl el-Münâvî’nin eş-Şerhu’l-Kebîr ale’l-Câmii’s-Sagīr adlı eserinde gördüğüme göre Şâfiî’nin mezhebi, fitneden emin olunduğunda bunun tenzîhen mekruh olduğudur. el-Minhâc’da: “Çalgısız şarkı mekruhtur” denilmektedir. Allâme İbn Hacer şöyle demiştir: “İbn Mes‘ûd radıyallâhu teâlâ anh’tan sahih olarak rivayet edildiği için...” ve mevkuf olan önceki hadisi zikretmiş, bunun Keffü’r-Re‘â‘ an Muharremâti’l-Lehvi ve’s-Semâ‘ adlı kitabında açıkladığı pek çok merfû tarikten de geldiğini belirtmiştir. Sonra şöyle demiştir: “Güzel elbiseler giymek gibi bazı mübahların da kalpte nifak yeşerttiği ve mekruh olmadığı öne sürülerek bu hadiste şarkının kerahetine delalet bulunmadığı iddiası, bunun asla nifak yeşertmeyeceğini kabul etmememizle reddedilir. Kabul etsek bile nifak çeşit çeşittir; şarkının yeşerttiği kadınlaşma/efeminelik ve buna bağlı nifak ise gizli kalmayacağı üzere çok daha çirkin ve vahimdir.” Sonra şöyle demiştir: “İki Şeyh (yani Nevevî ve Râfiî) bir yerde onun masiyet olduğunu kesin bir dille ifade etmişlerdir; bu ifade şarap tasviri, tüysüz genç oğlan veya nâmahrem kadına aşk sözleri gibi çoğunlukla masiyete sevk eden unsurları içeren şarkılara hamledilmelidir.” el-Ezraî şöyle demiştir: “Bir iş yaparken ve ağır yük taşırken bedevilerin develerini yürütmek için söyledikleri ezgiler (hudâ) ve kadınların çocuklarını sakinleştirmek için söyledikleri ninniler gibi alışılagelmiş şeylerin caiz olduğunda şüphe yoktur; hatta hacda ve gazâda olduğu gibi yolculukta gayrete getirecek veya hayra teşvik edecekse müstehap bile olabilir. Bazı sahâbîlerden nakledilen rivayetler de buna hamledilir”, bitti. Âlimlerin “çalgısız” sözlerinin muktezası, çalgı ile birlikte olduğunda haram olmasıdır. ez-Zerkeşî ise: “Fakat kıyas, sadece çalgı aletinin haram olması ve şarkının ise kerahet üzere kalmasıdır” demiştir, bitti.
30214. Metin
ومثل الاختلاف في الغناء الاختلاف في السماع فأباحه قوم كما أباحوا الغناء واستدلوا على ذلك بما
Şarkı konusundaki ihtilaf gibi semâ‘ (müzik dinleme) konusunda da ihtilaf edilmiştir; bir topluluk şarkıyı mübah gördükleri gibi semâı da mübah görmüş ve buna şu rivayeti delil getirmişlerdir:
30215. Metin
رواه البخاري عن عائشة قالت: «دخل على النبي صلى الله تعالى عليه وسلم وعندي جاريتان تغنيان بغناء بعاث فاضطجع على الفراش وحول وجهه- وفي رواية لمسلم- تسجى بثوبه ودخل أبو بكر فانتهرني وقال مزمارة الشيطان عند النبي صلى الله تعالى عليه وسلم فأقبل عليه رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم فقال: دعهما فلما غفل غمرتهما فخرجتا وكان يوم عيد» الحديث
Buhârî’nin Âişe’den rivayet ettiği şu hadistir; o şöyle demiştir: “Nebî sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem yanıma girdi, yanımda Buâs günü ezgilerini söyleyen iki cariye vardı. Yatağa uzandı ve yüzünü çevirdi—Müslim’in bir rivayetinde—elbisesine büründü. Derken Ebû Bekr girdi ve beni azarlayıp: ‘Nebî sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem’in yanında şeytanın düdüğü mü?!’ dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem ona dönüp: ‘Onları bırak’ buyurdu. O başka tarafa bakınca ben onlara [çıkmaları için] işaret ettim, onlar da çıktılar. O gün bir bayram günüydü...” hadis.
30216. Metin
ووجه الاستدلال أن هناك غناء أو سماعا وقد أنكر ﵊ إنكار أبي بكر رضي
Delillendirme yönü şudur: Orada bir şarkı/tegannî yahut semâ‘ gerçekleşmiş ve [Aleyhisselâm], Ebû Bekr radıyallâhu
30217. Metin
الله تعالى عنه بل فيه دليل أيضا على جواز سماع الرجل صوت الجارية ولو لم تكن مملوكة لأنه ﵊ سمع ولم ينكر على أبي بكر سماعه بل أنكر إنكاره وقد استمرتا تغنيان إلى أن أشارت إليهما عائشة بالخروج. وإنكار أبي بكر على ابنته رضي الله تعالى عنهما مع علمه بوجود رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم كان لظن أن ذلك لم يكن بعلمه ﵊ لكونه دخل فوجده مغطى بثوبه فظنه نائما. وفي فتح الباري استدل جماعة من الصوفية بهذا الحديث على إباحة الغناء وسماعه بآلة وبغير آلة.
teâlâ anh’ın bu durumu inkâr edip karşı çıkmasını reddetmiştir. Hatta bu hadiste, cariye kişinin kendi mülkü olmasa bile erkeğin onun sesini dinlemesinin caiz olduğuna da delil vardır; çünkü o aleyhisselâm dinlemiş, Ebû Bekr’in dinlemesine de karşı çıkmamış, bilakis onun engellemesine müdahale etmiştir. Cariyeler de Âişe kendilerine çıkmalarını işaret edene kadar söylemeye devam etmişlerdir. Ebû Bekr radıyallâhu anh’ın, Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem’in orada olduğunu bilmesine rağmen kızını azarlaması ise, içeri girdiğinde Allah Resûlü’nü örtüsüne bürünmüş bulup uyuduğunu zannetmesi ve durumun onun aleyhisselâm bilgisi dahilinde olmadığını düşünmesinden kaynaklanmıştır. Fethu’l-Bârî’de, mutasavvıflardan bir grubun bu hadisi çalgılı ve çalgısız şarkı söylemenin ve dinlemenin mübahlığına delil getirdikleri zikredilmiştir.
30218. Metin
ويكفي في رد ذلك ما
Bunu reddetmek için,
30219. Metin
رواه البخاري أيضا بعيده عن عائشة أيضا قالت: «دخل علي أبو بكر وعندي جاريتان من جواري الأنصار تغنيان بما تقاولت الأنصار يوم بعاث قالت: وليستا بمغنيتين فقال أبو بكر: أبمزامير الشيطان في بيت رسول الله ﷺ وذلك في يوم عيد فقال رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم: يا أبا بكر إن لكل قوم عيدا وهذا عيدنا»
Buhârî’nin hemen ardından yine Âişe’den rivayet ettiği şu hadis yeterlidir; o şöyle demiştir: “Yanımda Ensâr cariyelerinden iki cariye, Ensâr’ın Buâs gününde birbirlerine söyledikleri [kahramanlık] şiirlerini söylerken Ebû Bekr yanıma girdi. Âişe dedi ki: ‘Onlar şarkıcı değillerdi.’ Ebû Bekr: ‘Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in evinde şeytan düdükleri ha!’ dedi; o gün de bayram günüydü. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem: ‘Ey Ebû Bekr! Şüphesiz her kavmin bir bayramı vardır, bu da bizim bayramımızdır’ buyurdu.”
30220. Metin
فنفت فيه عنهما من طريق المعنى ما أثبتته لهما باللفظ لأن الغناء يطلق على رفع الصوت وعلى الترنم الذي تسميه العرب النصب بفتح النون وسكون المهملة وعلى الحداء ولا يسمى فاعله مغنيا وإنما يسمى بذلك من ينشد بتمطيط وتكسير وتهييج وتشويق بما فيه تعريض بالفواحش أو تصريح.
[Hz. Âişe] bu ifadede lafzen kendilerine nispet ettiği vasfı mana yönünden onlardan nefyetmiştir; zira “gınâ” (şarkı) kelimesi sesin yükseltilmesine, Arapların “nasb” (نَصْب - nûn’un fethası ve sâd’ın sükûnu ile) dedikleri nağmeli okuyuşa ve deve ezgisine (hudâ) de ıtlak olunur; fakat bunları yapan kimseye “mugannî/şarkıcı” denilmez. Şarkıcı ancak çirkinliklere üstü kapalı veya açıkça işaret eden sözlerle, sesini uzatarak, bükerek, coşturup şevke getirerek şiir terennüm eden kimseye denir.
30221. Metin
قال القرطبي: قولها «ليستا بمغنيتين» أي ليستا ممن يعرف الغناء كما تعرفه المغنيات المعروفات بذلك وهذا منهما تجوز عن الغناء المعتاد عند المشتهرين به وهو الذي يحرك الساكن ويبعث الكامن، وهذا النوع إذا كان في شعر فيه وصف محاسن النساء والخمر وغيرهما من الأمور المحرمة لا يختلف في تحريمه وأما ما ابتدعه الصوفية في ذلك فمن قبيل ما لا يختلف في تحريمه لكن النفوس الشهوانية غلبت على كثير ممن ينسب إلى الخير حتى لقد ظهرت في كثير منهم فعلات المجانين والصبيان حتى رقصوا بحركات متطابقة وتقطيعات متلاحقة وانتهى التواقح بقوم منهم إلى أن جعلوها من باب القرب وصالح الأعمال وأن ذلك يثمر سني الأحوال، وهذا على التحقيق من آثار الزندقة وقول أهل المخرقة والله تعالى المستعان انتهى كلام القرطبي، وكذا الغرض من كلام فتح الباري وهو كلام حسن بيد أن قوله:
el-Kurtubî şöyle demiştir: “Onun ‘Onlar şarkıcı değillerdi’ sözü; bu işle tanınan profesyonel şarkıcı kadınların bildiği manada şarkıyı bilen kimselerden değillerdi, demektir. Bu, şöhret bulan kimselerin icra ettiği, durgun hisleri harekete geçiren ve içte saklı duyguları uyandıran mutat şarkı manasında mecazi bir kullanımdır. Bu tür şarkı; kadınların güzelliklerinin, şarabın ve diğer haram şeylerin vasfedildiği bir şiirde yer aldığında haramlığında ihtilaf edilmez. Mutasavvıfların bu hususta ihdas ettikleri şeylere gelince, bu da haramlığında ihtilaf edilmeyen türdendir. Ne var ki şehvanî arzular hayra nispet edilen pek çok kimseye galip gelmiş, hatta pek çoğunda delilerin ve çocukların hareketleri zuhur etmiş, birbirine uyumlu hareketlerle ve peş peşe ritimlerle raks etmişlerdir. Hatta içlerinden bir grubun yüzsüzlüğü, bunu Allah’a yakınlaşma ve salih ameller kabilinden saymaya ve bunun yüce haller meyve verdiğini iddia etmeye kadar varmıştır. Bu ise hakikatte zındıklık alametlerinden ve sahtekârların hezeyanlarındandır; Allah Teâlâ’dan yardım dilenir”, el-Kurtubî’nin sözü bitti. Fethu’l-Bârî’nin ifadelerinden hedeflenen mana da böyledir ve güzel bir kelamdır; ancak onun:
30222. Metin
وإنما يسمى بذلك من ينشد إلخ لا يخلو عن شيء بناء على أن المتبادر عموم ذلك لما يكون في المنشد منه تعريض أو تصريح بالفواحش ولما لا يكون فيه ذلك، وقال بعض الأجلة: ليس في الخبر الإباحة مطلقا بل قصارى ما فيه إباحته في سرور شرعي كما في الأعياد والأعراس فهو دليل لمن أجازه في العرس كما أجاز ضرب الدف فيه، وأيضا إنكار أبي بكر رضي الله تعالى عنه ظاهر في أنه كان سمع من رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم ذم الغناء والنهي عنه فظن عموم الحكم فأنكر، وبإنكاره ﵊ عليه إنكاره تبين له عدم العموم. وفي الخبر الآخر ما يدل على أنه أوضح له صلى الله تعالى عليه وسلم مقرونا ببيان الحكمة وهو أنه يوم عيد فلا ينكر فيه مثل هذا كما لا ينكر في الأعراس، ومع هذا أشار صلى الله تعالى عليه وسلم بالتفافه بثوبه وتحويل وجهه الشريف إلى أن الإعراض عن ذلك أولى، وسماع صوت الجارية الغير المملوكة بمثل هذا الغناء إذا أمنت الفتنة مما لا بأس به فليكن الخبر دليلا على جوازه.
“Şarkıcı ancak... şiir terennüm eden kimseye denir” sözü, akla ilk gelen mananın hem okunan şiirde fahşiyâta üstü kapalı veya açıkça işaret bulunan hem de bulunmayan durumları genellemesi esasına binaen tenkide açıktır. Önde gelen bazı âlimler şöyle demiştir: “Bu rivayette mutlak bir mübahlık yoktur; bilakis rivayetin en fazla ifade edeceği şey, bayramlar ve düğünler gibi şer‘î bir sevinç anında mübah olmasıdır. Dolayısıyla bu, def çalmayı caiz gördüğü gibi bunu da düğünde caiz gören kimse için bir delildir. Ayrıca Ebû Bekr radıyallâhu teâlâ anh’ın inkâr edip karşı çıkması, onun Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem’den şarkının yerilmesini ve nehyedildiğini işitmiş olduğuna, hükmün genel olduğunu zannederek karşı çıktığına delalet eder. Allah Resûlü’nün aleyhisselâm onun inkârını reddetmesiyle de hükmün genel olmadığı Ebû Bekr’e tebeyyün etmiştir. Diğer rivayette ise Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem’in hikmetini de beyan ederek durumu ona açıkladığına dair delil vardır ki o da o günün bayram günü olmasıdır; dolayısıyla düğünlerde inkâr edilmediği gibi böylesi bir günde de bu tür şeyler inkâr edilmez. Bununla birlikte Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem elbisesine bürünmesi ve mübarek yüzünü çevirmesiyle bundan yüz çevirmenin daha evlâ olduğuna işaret etmiştir. Fitneden emin olunduğunda mülk olmayan cariyenin sesini bu tür şarkılarla dinlemek sakıncasız şeylerdendir; binaenaleyh bu rivayet onun caiz olduğuna delil teşkil eder.”
30223. Metin
واستدل بعضهم على ذلك بما جاء عن أنس بن مالك أنه دخل على أخيه البراء بن مالك وكان من دهاة الصحابة رضي الله تعالى عنهم وكان يتغنى، ولا يخفى ما فيه فإن هذا التغني ليس بالمعنى المشهور، ونحوه التغني في
Bazıları buna, Enes b. Mâlik’ten gelen şu rivayeti delil getirmişlerdir: O, sahâbenin radıyallâhu teâlâ anhüm dâhilerinden olan kardeşi el-Berâ b. Mâlik’in yanına girmişti ve o nağmeyle bir şeyler terennüm ediyordu (yetegannâ). Bunda ne gibi bir zafiyet olduğu gizli değildir; zira buradaki tegannî meşhur manasında değildir.
30224. Metin
قوله ﵊: «ليس منا من لم يتغن بالقرآن»
[Aleyhisselâm]’ın: “Kur’an ile tegannî etmeyen (onu nağmeli/güzel sesle okumayan) bizden değildir” buyruğundaki tegannî de bunun gibidir.
30225. Metin
وسفيان بن عيينة وأبو عبيدة فسرا التغني في هذا الحديث بالاستغناء فكأنه قيل: ليس منا من لم يستغن بالقرآن عن غيره، وهو مع هذا تغن لإزالة الوحشة عن نفسه في عقر داره، ومثله ما روي عن عبد الله بن عوف قال: أتيت باب عمر رضي الله تعالى عنه فسمعته يغني:
Süfyân b. Uyeyne ve Ebû Ubeyde bu hadisteki tegannîyi "istiğnâ" (ihtiyaç duymamak, yetinmek) ile tefsir etmişlerdir; sanki: "Kur'an ile [yetinip] başkasına ihtiyaç duymayan kimse bizden değildir" denilmiş gibidir. Bununla birlikte bu, [kişinin] kendi evinde içindeki yalnızlık hissini gidermek için tegannîde bulunmasıdır (terennüm etmesidir). Nitekim Abdullah b. Avf’tan rivayet edilen şu söz de bunun gibidir; demiştir ki: Ömer radıyallâhu teâlâ anh'ın kapısına geldim ve onun şöyle tegannî ettiğini (terennüm ettiğini) duydum:
30226. Metin
فكيف ثوائي بالمدينة بعد ما ... قضى وطرا منها جميل بن معمر
"Cemîl b. Ma'mer ondan muradını aldıktan sonra / Artık Medine'de kalmam nasıl mümkün olur?"
30227. Metin
أراد به جميلا الجمحي وكان خاصا به فلما استأذنت عليه قال لي: أسمعت ما قلت؟ قلت: نعم قال: إنا إذا خلونا قلنا ما يقول الناس في بيوتهم. وحرم جماعة السماع مطلقا، وقال الغزالي: السماع إما محبوب بأن غلب على السامع حب الله تعالى ولقائه ليستخرج به أحوالا من المكاشفات والملاطفات، وإما مباح بأن كان عنده عشق مباح لحليلته أو لم يغلب عليه حب الله تعالى ولا الهوى، وإما محرم بأن غلب عليه هوى محرم.
[Ömer] bununla, kendisine yakın olan Cemîl el-Cumehî’yi kastetmiştir. Yanına girmek için izin istediğimde bana: "Söylediğimi duydun mu?" dedi. Ben: "Evet" dedim. O da: "Biz yalnız kaldığımızda, insanların evlerinde söylediklerini söyleriz" dedi. Bir grup âlim semâyı (musiki dinlemeyi) mutlak olarak haram kılmıştır. Gazzâlî ise şöyle demiştir: "Semâ; ya dinleyene mükâşefe ve lütuflardan haller çıkarmak üzere Allah Teâlâ'nın ve O'na kavuşmanın sevgisi galip geldiği için müstehaptır/sevimlidir; ya nikâhlı eşine karşı mübah bir aşkı bulunduğu veya kendisine ne Allah Teâlâ sevgisinin ne de hevânın galip gelmediği durumdaki gibi mübahtır; ya da haram bir hevâ galip geldiği için haramdır."
30228. Metin
وسئل العز بن عبد السلام عن استماع الإنشاد في المحبة والرقص فقال: الرقص بدعة لا يتعاطاه إلا ناقص العقل فلا يصلح إلا للنساء، وأما استماع الإنشاد المحرك للأحوال السنية وذكر أمور الآخرة فلا بأس به بل يندب عند الفتور وسآمة القلب، ولا يحضر السماع من في قلبه هوى خبيث فإنه يحرك ما في القلب، وقال أيضا: السماع يختلف باختلاف السامعين والمسموع منهم، وهم أما عارفون بالله تعالى ويختلف سماعهم باختلاف أحوالهم فمن غلب عليه الخوف أثر فيه السماع عند ذكر المخوفات نحو حزن وبكاء وتغير لون، وهو إما خوف عقاب أو فوات ثواب أو أنس وقرب وهو أفضل الخائفين والسامعين وتأثير القرآن فيه أشد، ومن غلب عليه الرجاء أثر فيه السماع عند ذكر المطمعات والمرجيات، فإن كان رجاؤه للأنس والقرب كان سماعه أفضل سماع الراجين وإن كان رجاؤه للثواب فهذا في المرتبة الثانية، وتأثير السماع في الأول أشد من تأثيره في الثاني، ومن غلب عليه حب الله تعالى لإنعامه فيؤثر فيه سماع الإنعام والإكرام، أو لجماله سبحانه المطلق فيؤثر فيه ذكر شرف الذات وكمال الصفات، وهو أفضل مما قبله لأن سبب حبه أفضل الأسباب، ويشتد التأثير فيه عند ذكر الإقصاء والأبعاد، ومن غلب عليه التعظيم والإجلال وهو أفضل من جميع ما قبله، وتختلف أحوال هؤلاء في المسموع منه، فالسماع من الولي أشد تأثيرا من السماع من عامي ومن نبي أشد تأثيرا منه ومن ولي، ومن الرب ﷿ أشد تأثيرا من السماع من نبي لأن كلام المهيب أشد تأثيرا في الهائب من كلام غيره كما أن كلام الحبيب أشد تأثيرا في المحب من كلام غيره، ولهذا لم يشتغل النبيون والصديقون وأصحابهم بسماع الملاهي والغناء واقتصروا على كلام ربهم جلّ شأنه، ومن يغلب عليه هوى محرم يعشق حليلته فهو يؤثر فيه آثار الشوق وخوف الفراق ورجاء التلاق فسماعه لا بأس به، ومن يغلب عليه هوى محرم كعشق أمرد أو أجنبية فهو يؤثر فيه السعي إلى الحرام وما أدى إلى الحرام فهو حرام، وأما من لم يجد في نفسه شيئا من هذه الأقسام الستة فيكره سماعه من جهة أن الغالب على العامة إنما هي الأهواء الفاسدة فربما هيجه السماع إلى صورة محرمة فيتعلق بها ويميل إليها، ولا يحرم عليه ذلك لأنا لا نتحقق السبب المحرم، وقد يحضر السماع قوم من الفجرة فيبكون وينزعجون لأغراض خبيثة انطووا عليها ويراؤون الحاضرين بأن سماعهم لشيء محبوب، وهؤلاء قد جمعوا بين المعصية وبين إيهام كونهم من الصالحين، وقد يحضر السماع قوم قد فقدوا أهاليهم ومن يعز عليهم ويذكرهم المنشد فراق الأحبة وعدم الأنس فيبكي أحدهم ويوهم الحاضرين أن بكاءه لأجل رب العالمين جل وعلا وهذا مراء بأمر غير محرم، ثم قال: اعلم أنه لا يحصل السماع المحمود إلا عند ذكر الصفات الموجبة للأحوال السنية والأفعال الرضية، ولكل صفة من الصفات حال مختص بها، فمن ذكر صفة الرحمة أو ذكر بها كانت حاله حال الراجين وسمعه سماعهم، ومن ذكر شدة النقمة أو ذكر بها كانت حاله حال الخائفين وسماعه سماعهم، وعلى هذا القياس، وقد تغلب الأحوال على بعضهم بحيث لا يصغي إلى ما يقوله المنشد ولا يلتفت إليه لغلبة حاله الأولى عليه انتهى، وقد نقله بعض الأجلة وأقره وفيه ما يخالف ما نقل عن الغزالي.
İzz b. Abdisselâm’a sevgi üzerine şiir dinlemek ve raks etmek hakkında sorulduğunda şöyle demiştir: "Raks bir bidattir; onu ancak aklı kıt kimse yapar, dolayısıyla o sadece kadınlara yakışır. Yüce halleri harekete geçiren ve ahiret işlerini hatırlatan şiirleri dinlemeye gelince bunda bir beis yoktur; bilakis gevşeklik ve kalp bıkkınlığı anında menduptur. Kalbinde kötü bir arzu bulunan kimse ise semâ meclisinde bulunmasın; çünkü o kalpte olanı harekete geçirir." Yine şöyle demiştir: "Semâ, dinleyenlere ve kendilerinden dinlenen kimselere göre farklılık gösterir. Dinleyenler ya Allah Teâlâ'yı tanıyan âriflerdir ve onların semâı hallerinin farklılığına göre değişir: Kendisine korku galip gelen kimseye, korkutucu şeyler anıldığında hüzün, ağlama ve rengin değişmesi gibi hallerle semâ tesir eder. Bu korku ya azap korkusu ya sevabı kaçırma korkusu ya da ünsiyet ve yakınlık korkusudur ki bu, korkanların ve dinleyenlerin en faziletlisidir ve Kur'an'ın ona tesiri daha şiddetlidir. Kendisine recâ (ümit) galip gelen kimseye, ümit ve arzu verici şeyler anıldığında semâ tesir eder; eğer ümidi ünsiyet ve yakınlık içinse onun semâı ümit edenlerin semâının en faziletlisidir, eğer ümidi sevap içinse bu ikinci mertebededir ve semâın birinciye tesiri ikinciye tesirinden daha şiddetlidir. Kendisine ihsanından ötürü Allah Teâlâ sevgisi galip gelen kimseye ihsan ve ikramın anılması tesir eder; yahut Sübhânehu’nun mutlak cemâli sebebiyle [seven kimseye] zâtın şerefi ve sıfatların kemâlinin zikri tesir eder ki bu öncekinden daha faziletlidir, çünkü sevgisinin sebebi sebeplerin en faziletlisidir; uzaklaştırma ve kovulma anıldığında ona olan tesir şiddetlenir. Kendisine tâzim ve iclâl galip gelen kimseye gelince, bu öncekilerin hepsinden daha faziletlidir. Bunların halleri kendisinden dinlenilen kimseye göre de değişir: Bir veliden dinlemek, avamdan birinden dinlemekten daha tesirlidir; bir peygamberden dinlemek, hem avamdan hem de veliden dinlemekten daha tesirlidir; Rab Teâlâ ve Tekaddes Hazretleri’nden dinlemek ise bir peygamberden dinlemekten daha tesirlidir. Çünkü heybet sahibinin kelamı, heybet duyan kimsede başkasının kelamından daha tesirlidir; tıpkı sevgilinin kelamının seven kimsede başkasının kelamından daha tesirli olması gibi. Bundan dolayı peygamberler, sıddîklar ve onların ashabı çalgı aletlerini ve şarkıyı dinlemekle meşgul olmamış, şânı yüce Rablerinin kelamıyla yetinmişlerdir. Kendisine haram olmayan bir sevgi galip gelip de nikâhlı eşine âşık olan kimseye semâ, şevk eserleri, ayrılık korkusu ve kavuşma ümidi tesir eder; dolayısıyla onun dinlemesinde bir beis yoktur. Kendisine bıyıksız delikanlıya (emred) veya yabancı bir kadına âşık olmak gibi haram bir sevgi galip gelen kimseye gelince, semâ onda harama yönelmeyi tetikler; harama götüren şey ise haramdır. Nefsinde bu altı kısımdan hiçbirini bulamayan kimseye gelince, avam tabakasına çoğunlukla bozuk arzuların galip gelmesi sebebiyle onun semâı mekruh olur; zira semâ onu haram bir sûrete doğru heyecanlandırabilir ve ona bağlanıp meyledebilir; fakat haram kılıcı sebebi kesin olarak bilemediğimiz için bu ona haram olmaz. Bazen semâ meclisinde fâcir kimselerden bir topluluk bulunur; içlerinde gizledikleri kötü maksatlar sebebiyle ağlayıp sarsılırlar ve orada bulunanlara sevimli bir şey için dinliyorlarmış gibi riyakârlık yaparlar. Bunlar günah ile salihlerden görünme yanılgısını bir araya getirmişlerdir. Bazen de semâ meclisinde ailesini ve değer verdiği birini kaybetmiş kimseler bulunur; şiir okuyan kimse onlara sevdiklerinden ayrılmayı ve yalnızlığı hatırlatır, içlerinden biri ağlar ve oradakilere ağlamasının Âlemlerin Rabbi celle ve alâ için olduğu vehmini verir; bu ise haram olmayan bir konuda riyakârlık yapmaktır." Sonra şöyle demiştir: "Bil ki övülen semâ ancak yüce halleri ve rızaya muvafık amelleri gerektiren sıfatlar anıldığında hâsıl olur. Sıfatlardan her bir sıfatın kendisine mahsus bir hali vardır: Rahmet sıfatını anan veya kendisine bu hatırlatılan kimsenin hali ümit edenlerin hali, semâı da onların semâı olur. Şiddetli intikamı anan veya kendisine bu hatırlatılan kimsenin hali korkanların hali, semâı da onların semâı olur. Diğerleri de buna kıyas edilir. Bazen haller bazısına öyle galip gelir ki önceki halinin kendisine baskın gelmesi yüzünden şiir okuyanın ne dediğine kulak vermez ve ona dönüp bakmaz." [İzz b. Abdisselâm'ın sözü] bitti. Önde gelen bazı âlimler bunu nakletmiş ve ikrar etmiştir; bunda Gazzâlî’den nakledilene muhalif noktalar vardır.
30229. Metin
ونقل القاضي حسين عن الجنيد قدس سره أنه قال: الناس في السماع إما عوام وهو حرام عليهم لبقاء نفوسهم،
Kādî Hüseyin, Cüneyd kaddesallâhu sırrah’tan şöyle dediğini nakletmiştir: "Semâ hususunda insanlar ya nefislerinin [baskınlığı] baki kaldığı için kendilerine haram olan avamdır;
30230. Metin
وإما زهاد وهو مباح لهم لحصول مجاهدتهم، وإما عارفون وهو مستحب لهم لحياة قلوبهم، وذكر نحوه أبو طالب المكي وصححه السهروردي عليه الرحمة في عوارفه، والظاهر أن الجنيد أراد بالحرام معناه الاصطلاحي.
ya mücahedeleri tahakkuk ettiği için kendilerine mübah olan zâhidlerdir; ya da kalplerinin diriliği sebebiyle kendilerine müstehap olan âriflerdir." Ebû Tâlib el-Mekkî de buna benzer bir söz zikretmiş ve Sühreverdî aleyhirrahme el-Avârif adlı eserinde bunu tashih etmiştir. Zâhir olan odur ki Cüneyd "haram" ile onun terim anlamını kastetmiştir.
30231. Metin
واستظهر بعضهم أنه لم يرد ذلك وإنما أراد أنه لا ينبغي، ونقل بعضهم عن الجنيد قدس سره أنه سئل عن السماع فقال: هو ضلال للمبتدي والمنتهي لا يحتاج إليه، وفيه مخالفة لما سمعت.
Bazıları ise onun bunu kastetmediğini, sadece "yakışık almaz/uygun düşmez" manasını kastettiğini zâhir görmüşlerdir. Bazıları da Cüneyd kaddesallâhu sırrah’tan, semâ hakkında sorulduğunda: "O, yeni başlayan için dalâlettir; nihayete ermiş olanın ise ona ihtiyacı yoktur" dediğini nakletmiştir ki bunda duyduğun hususa bir muhalefet vardır.
30232. Metin
وقال القشيري رحمه الله تعالى: إن للسماع شرائط منها معرفة الأسماء والصفات ليعلم صفات الذات من صفات الأفعال وما يمتنع في نعت الحق سبحانه وما يجوز وصفه تعالى به وما يجب وما يصح إطلاقه عليه عز شأنه من الأسماء وما يمتنع، ثم قال: فهذه شرائط صحة السماع على لسان أهل التحصيل من ذوي العقول، وأما عند أهل الحقائق فالشرط فناء النفس بصدق المجاهدة ثم حياة القلب بروح المشاهدة فمن لم تتقدم بالصحة معاملته ولم تحصل بالصدق منازلته فسماعه ضياع وتواجده طباع، والسماع فتنة يدعو إليها استيلاء العشق إلا عند سقوط الشهوة وحصول الصفوة، وأطال بما يطول ذكره، قيل: وبه يتبين تحريم السماع على أكثر متصوفة الزمان لعقد شروط القيام بأدائه. ومن العجب أنهم ينسبون السماع والتواجد إلى رسول الله ﷺ
Kuşeyrî rahmetullâhi teâlâ aleyh şöyle demiştir: "Semâın şartları vardır; bunlardan biri, zâtî sıfatları fiilî sıfatlardan ayırt edebilmek, Hak Sübhânehu’nun vasfında neyin imkânsız olduğunu, O Teâlâ’nın ne ile vasıflanmasının caiz olduğunu, neyin vacip olduğunu ve O Azze Şânuhû hakkında hangi isimlerin kullanılmasının sahih, hangilerinin imkânsız olduğunu bilmek için esmâ ve sıfâtı bilmektir." Sonra şöyle demiştir: "Bunlar, akıl sahibi ilim ehlinin dilinde semâın sıhhat şartlarıdır. Hakikat ehline göre ise şart, samimi bir mücahede ile nefsin fenâ bulması, ardından müşahede ruhuyla kalbin dirilmesidir. Muamelesi sıhhatle öne geçmemiş ve münazelesi sadakatle hâsıl olmamış kimsenin semâı ziyan, vecde gelmesi (tevâcüdü) ise nefsin tabiatıdır. Şehvet düşmedikçe ve duruluk (safvet) hâsıl olmadıkça semâ, aşkın istilasının davet ettiği bir fitnedir." [Kuşeyrî] zikri uzayacak açıklamalar yapmıştır. Denildi ki: Bununla, semâyı eda etme şartlarının bulunmaması sebebiyle zamanın mutasavvıflarının çoğuna semâın haram olduğu açıklık kazanmaktadır. Şaşılacak şeydir ki onlar semâ ve vecdi Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e nispet etmektedirler.
30233. Metin
ويروون عن عطية أنه ﵊ دخل على أصحاب الصفة يوما فجلس بينهم، وقال عليه الصلاة والتحية: هل فيكم من ينشدنا أبياتا. فقال واحد:
Ve Atıyye’den rivayet ederler ki: [Aleyhisselâm] bir gün Suffe ashabının yanına girip aralarına oturmuş ve aleyhissalâtü ve’t-tahiyye: "İçinizde bize birkaç beyit okuyacak kimse var mı?" buyurmuş; bunun üzerine biri:
30234. Metin
لسعت حية الهوى كبدي ولا طبيب لها ولا راقي إلا الحبيب الذي شغفت به فعنده رقيتي وترياقي فقام ﵊ وتمايل حتى سقط الرداء الشريف عن منكبيه فأخذه أصحاب الصفة فقسموه فيما بينهم بأربعمائة قطعة
"Aşk yılanı ciğerimi soktu; onun ne bir tabibi vardır ne de bir efsuncusu / Ancak tutulduğum sevgili müstesna; efsunum da tiryakım da onun yanındadır" [beyitlerini okumuş]. Bunun üzerine [Aleyhisselâm] kalkıp şerefli ridası omuzlarından düşünceye kadar sallanmış, Suffe ashabı da o ridayı alıp aralarında dörtyüz parçaya bölmüşler!
30235. Metin
، وهو لعمري كذب صريح وإفك قبيح لا أصل له بإجماع محدثي أهل السنة وما أراه إلا من وضع الزنادقة. فهذا القرآن العظيم يتلوه جبريل ﵇ صلى الله تعالى عليه وسلم ويتلوه هو أيضا ويسمعه من غير واحد ولا يعتريه ﵊ شيء مما ذكروه في سماع بيتين هما كما سمعت سبحانك هذا بهتان عظيم، وأنا أقول: قد عمت البلوى بالغناء والسماع في سائر البلاد والبقاع ولا يتحاشى من ذلك في المساجد وغيرها بل قد عين مغنون يغنون على المنائر في أوقات مخصوصة شريفة بأشعار مشتملة على وصف الخمر والخانات وسائر ما يعد من المحظورات، ومع ذلك قد وظف لهم من غلة الوقف ما وظف ويسمونهم الممجدين، ويعدون خلو الجوامع من ذلك من قلة الاكتراث بالدين، وأشنع من ذلك ما يفعله أبالسة المتصوفة ومردتهم ثم إنهم قبحهم الله تعالى إذا اعترض عليهم بما اشتمل عليه نشيدهم من الباطل يقولون: نعني بالخمر المحبة الإلهية وبالسكر غلبتها وبمية، وليلى، وسعدى مثلا المحبوب الأعظم وهو الله ﷿، وفي ذلك من سوء الأدب ما فيه وَلِلَّهِ الْأَسْماءُ الْحُسْنى فَادْعُوهُ بِها وَذَرُوا الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمائِهِ [الأعراف: ١٨٠] وفي القواعد الكبرى للعز بن عبد السلام ليس من أدب السماع أن يشبه غلبة المحبة بالسكر من الخمر فإنه سوء الأدب وكذا تشبيه المحبة بالخمر أم الخبائث فلا يشبه ما أحبه الله تعالى بما أبغضه وقضى بخبثه ونجاسته فإن تشبيه النفيس بالخسيس سوء الأدب بلا شك فيه، وكذا التشبيه بالخصر والردف ونحو ذلك من التشبيهات المستقبحات، ولقد كره لبعضهم قوله: أنتم روحي ومعلم راحتي ولبعضهم قوله: فأنت السمع والبصر لأنه لا شبيه له بروحه الخسيسة وسمعه وبصره اللذين لا قدر لهما، ثم إنه وإن أباح بعض أقسام السماع حط على من يرقص ويصفق عنده فقال: أما الرقص والتصفيق فخفة ورعونة مشبهة برعونة الإناث لا يفعلها إلا أرعن أو متصنع كذاب، وكيف يتأتى الرقص المتزن بأوزان الغناء ممن طاش لبه وذهب قلبه،
Ömrüme yemin olsun ki bu, Ehl-i Sünnet muhaddislerinin icmâıyla aslı olmayan apaçık bir yalan ve çirkin bir iftiradır; bunu zındıkların uydurmasından başka bir şey olarak görmüyorum. İşte şu azim Kur'an'ı Cibrîl aleyhisselâm tilavet etmekte, [Resûlullah] sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem de onu tilavet etmekte ve birden fazla kimseden dinlemektedir; fakat dinlediğin gibi olan iki beyti dinlemede zikrettikleri şeylerden hiçbiri [Aleyhisselâm]’ın başına gelmemiştir; { سُبْحَانَكَ هَذَا بُهْتَانٌ عَظِيمٌ } “Seni tenzih ederiz; bu, büyük bir iftiradır!” Ben de derim ki: Şarkı ve semâ belası bütün memleket ve beldelerde umumi bir hal almıştır; camilerde ve diğer yerlerde bundan sakınılmamaktadır. Hatta şarap, meyhane ve haram sayılan diğer şeylerin tavsifini içeren şiirlerle hususi ve şerefli vakitlerde minarelerde şarkı/kaside söyleyen mugannîler tayin edilmiş, üstelik vakıf gelirlerinden kendilerine maaş bağlanmış ve onlara "mümeccidûn" (temcid okuyanlar) adı verilmiştir; camilerin bundan boş kalmasını da dine karşı ilgisizlik saymaktadırlar. Bundan daha çirkini ise mutasavvıfların şeytanlarının ve azgınlarının yaptıklarıdır. Sonra onlar -Allah Teâlâ onları çirkin kılsın- okudukları şiirlerin içerdiği batıl hususlarda kendilerine itiraz edildiğinde şöyle derler: "Biz şarapla ilahî muhabbeti, sarhoşlukla onun galebesini; Meyye, Leylâ ve Su'dâ gibi isimlerle de en büyük Sevgili olan Allah Azze ve Celle'yi kastediyoruz." Bunda ise ne büyük bir edep eksikliği vardır; { وَلِلَّهِ الْأَسْمَاءُ الْحُسْنَى فَادْعُوهُ بِهَا وَذَرُوا الَّذِينَ يُلْحِدُونَ فِي أَسْمَائِهِ } “En güzel isimler Allah’ındır; O’na o isimlerle dua edin ve O’nun isimlerinde sapıklık edenleri bırakın!” [el-A‘râf: 180]. İzz b. Abdisselâm’ın el-Kavâidü’l-Kübrâ adlı eserinde şöyle geçer: "Muhabbetin galebesini şarabın sarhoşluğuna benzetmek semâ edebinden değildir; çünkü bu edepsizliktir. Aynı şekilde muhabbeti bütün kötülüklerin anası olan şaraba benzetmek de böyledir; zira Allah Teâlâ'nın sevdiği şey, O'nun buğzettiği, pis ve necis olduğuna hükmettiği şeye benzetilmez; nitekim değerli olanı değersiz olana benzetmek şüphesiz edepsizliktir. İnce bele, dolgun kalçaya ve benzeri çirkin teşbihlere benzetmek de böyledir. Bazılarının 'Siz benim ruhumsunuz ve huzurumun kaynağısınız', bazılarının da 'Sen işitme ve görmemsin' sözü mekruh görülmüştür; çünkü hiçbir değeri olmayan değersiz ruhunun, işitmesinin ve görmesinin O'na benzerliği yoktur." Sonra o, semâın bazı kısımlarını mübah saysa da semâ esnasında raks edip el çırpanları yermiş ve şöyle demiştir: "Raks ve el çırpmaya gelince, bu kadınların hafifmeşrepliğine benzeyen bir hafiflik ve ahmaklıktır; bunu ancak ahmak yahut riyakâr bir yalancı yapar. Aklı başından gitmiş ve kalbi kendinden geçmiş kimseden şarkı vezinlerine uygun ölçülü bir raks nasıl sadır olabilir ki?"
30236. Metin
وقد قال ﵊: «خير القرون قرني ثم الذين يلونهم»
Halbuki [Aleyhisselâm]: "Asırların en hayırlısı benim asrımdır, sonra onları takip edenlerdir" buyurmuştur;
30237. Metin
ولم يكن أحد من هؤلاء الذين يقتدى بهم يفعل شيئا من ذلك،
kendilerine uyulan bu kimselerden hiçbiri bunlardan hiçbir şey yapmamıştır.
30238. Metin
وإنما استحوذ الشيطان على قوم يظنون أن طربهم عند السماع إنما هو متعلق بالله تعالى شأنه ولقد مانوا فيما قالوا وكذبوا فيما ادعوا من جهة أنهم عند سماع المطربات وجدوا لذتين. إحداهما لذة قليل من الأحوال المتعلقة بذي الجلال. والثانية لذة الأصوات والنغمات والكلمات الموزونات الموجبات للذات ليست من آثار الدين ولا متعلقة بأموره فلما عظمت عندهم اللذات غلطوا فظنوا أن مجموع ما حصل لهم إنما حصل بسبب حصول ذلك القليل من الأحوال وليس كذلك بل الأغلب عليهم حصول لذات النفوس التي ليست من الدين في شيء. وقد حرم بعض العلماء التصفيق
Şeytan ancak, semâ esnasındaki coşkularının (tarablarının) sırf şânı yüce Allah Teâlâ ile alakalı olduğunu zanneden bir topluluğu kuşatmıştır. Söylediklerinde yalan söylemiş ve iddia ettiklerinde uydurmuşlardır; çünkü onlar coşku verici şeyleri dinlediklerinde iki lezzet bulmuşlardır: Birincisi, Zü’l-Celâl ile alakalı azıcık hallerin lezzetidir. İkincisi ise dinin eserlerinden olmayan ve onun meseleleriyle ilgisi bulunmayan lezzetleri gerektiren vezinli kelimelerin, nağmelerin ve seslerin lezzetidir. Bu lezzetler gözlerinde büyüyünce yanıldılar ve kendilerinde hâsıl olan şeylerin tamamının sırf o azıcık hallerin hâsıl olmasından kaynaklandığını zannettiler; oysa durum böyle değildir, bilakis onlara galip gelen şey dinden hiçbir bağı olmayan nefis lezzetlerinin hâsıl olmasıdır. Bazı âlimler el çırpmayı (alkışı) haram kılmıştır;
30239. Metin
لقوله ﵊: «إنما التصفيق للنساء»
[Aleyhisselâm]’ın: "El çırpmak ancak kadınlara mahsustur" buyruğundan dolayı.
30240. Metin
ولعن رسول الله ﷺ المتشبهات من النساء بالرجال والمتشبهين من الرجال بالنساء، ومن هاب الإله أدرك شيئا من تعظيمه لم يتصور منه رقص ولا تصفيق ولا يصدر أن إلا من جاهل، ويدل على جهالة فاعلهما أن الشريعة لم ترد بهما في كتاب ولا سنة ولم يفعل ذلك أحد من الأنبياء ولا معتبر من أتباعهم وإنما يفعل ذلك الجهلة السفهاء الذين التبست عليهم الحقائق بالأهواء، وقد قال تعالى: وَنَزَّلْنا عَلَيْكَ الْكِتابَ تِبْياناً لِكُلِّ شَيْءٍ [النحل: ٨٩] ولقد مضى السلف وأفاضل الخلف ولم يلابسوا شيئا من ذلك فما ذاك إلا غرض من أغراض النفس وليس بقربة إلى الرب جلّ وعلا، وفاعله إن كان ممن يقتدى به ويعتقد أنه ما فعله إلا لكونه قربة فبئس ما صنع لإيهامه أن هذا من الطاعات وإنما هو من أقبح الرعونات. وأما الصياح والتغاشي ونحوهما فتصنع ورياء، فإن كان ذلك عن حال لا يقتضيهما فإثم الفاعل من جهتين. إحداهما إيهامه الحال الثابتة الموجبة لهما. والثانية تصنعه ورياؤه، وإن كان عن مقتض أثم إثم رياء لا غير. وكذلك نتف الشعور وضرب الصدور وتمزيق الثياب محرم لما فيه من إضاعة المال، وأي ثمرة لضرب الصدور ونتف الشعور وشق الجيوب إلا رعونات صادرة عن النفوس اهـ كلامه، ومنه يعلم ما في نقل الأسنوي عنه رحمه الله تعالى أنه كان يرقص في السماع، والعلامة ابن حجر قال: يحمل ذلك على مجرد القيام والتحرك لغلبة وجد وشهود وتجل لا يعرفه إلا أهله، ومن ثم قال الإمام إسماعيل الحضرمي: موقف الشمس عن قوم يتحركون في السماع هؤلاء قوم يروحون قلوبهم بالأصوات الحسنة حتى يصيروا روحانيين فهم بالقلوب مع الحق وبالأجساد مع الخلق، ومع هذا فلا يؤمن عليهم العدو ولا يعول عليهم فيما فعلوا ولا يقتدى بهم فيما قالوا اهـ، وما ذكره فيمن يصدر عنه نحو الصياح والتغاشي عن حال يقتضيه لا يخلو عن شيء، فقد قال البلقيني فيما يصدر عنهم من الرقص الذي هو عند جمع ليس بمحرم ولا مكروه لأنه مجرد حركات على استقامة أو اعوجاج ولأنه ﵊، أقر الحبشة عليه في مسجده يوم عيد، وعند آخرين مكروه، وعند هذا القائل حرام إذا كثر بحيث أسقط المروءة إن كان باختيارهم فهم كغيرهم وإلا فليسوا بمكلفين، واستوضحه بعض الأجلة وقال: يجب اطراده في سائر ما يحكى عن الصوفية مما يخالف ظواهر الشرع فلا يحتج به لأنه إن صدر عنهم في حال تكليفهم فهم كغيرهم أو مع غيبتهم لم يكونوا مكلفين به، والذي يظهر لي أن غناء الرجل بمثل هذه الألحان إن كان لدفع الوحشة عن نفسه فمباح غير مكروه كما ذهب إليه شمس الأئمة السرخسي لكن بشرط أن لا يسمعه من يخشى عليه الفتنة من امرأة أو غيرها ولا من يستخف به ويسترذله وبشرط أن لا يغير اسم معظم بنحو زيادة ليست فيه في أصل وضعه لأجل أن لا يخرج عن مقتضى الصنعة مثل أن يقول في الله إيلاه وفي محمد موحامد، هذا مع كون ما يتغنى به مما لا بأس بإنشاده وإن كان للناس للهو في غير حادث سرور كعرس بأجرة أو بدونها ازدرى به لذلك أو لم يزدر كان ما يتغنى به مباح الإنشاد أو لم يكن فحرام وإن أمنت الفتنة وأراه من الصغائر كما يقتضيه كلام الماوردي حيث قال: وإذا قلنا بتحريم الأغاني والملاهي فهي من الصغائر دون الكبائر، وإن كان في حادث سرور فهو مباح إن أمنت الفتنة وكان ما يتغنى به جائز الإنشاد ولم يغير فيه اسم معظم ولم يكن سببا للازدراء به وهتك مروءته ولا لاجتماع الرجال والنساء على وجه محظور، وإن كان سببا لمحرم فهو حرام وتتفاوت مراتب حرمته حسب تفاوت حرمة ما كان هو سببا له وإن كان للناس لا للهو بل لتنشيطهم على ذكر الله
Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, erkeklere benzeyen kadınlara ve kadınlara benzeyen erkeklere lânet etmiştir. Allah’tan heybet duyan ve O’nun taziminden bir nasip alan kimseden raks ve el çırpma asla tasavvur edilemez; bu ikisi ancak bir câhilden sadır olur. Bu ikisini yapanın cehaletine delalet eden husus, şeriatın ne Kitap’ta ne de Sünnet’te bunları getirmemiş olması, ne peygamberlerden ne de onlara tâbi olan muteber şahsiyetlerden hiçbirinin bunu yapmamış olmasıdır. Bunu ancak hakikatleri hevalarıyla birbirine karıştıran cahil ve sefih kimseler yapar. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِكُلِّ شَيْءٍ } “Sana her şeyi açıklayan Kitab'ı indirdik” [en-Nahl: 89]. Selef ve halefin faziletli âlimleri geçip gitmiş ve bu tür şeylerden hiçbirine bulaşmamışlardır; binaenaleyh bu, nefsin gayelerinden bir gaye olup Rabb-i Celil ve A‘lâ’ya bir yakınlaşma (kurbet) değildir. Bunu yapan kişi eğer kendisine uyulan biri olup bunu sırf bir kurbet olduğu inancıyla yapıyorsa, bunun taatlerden olduğu zannını vermesinden ötürü ne kötü bir iş yapmıştır; halbuki bu en çirkin ahmaklıklardandır. Haykırma, bayılma numarası yapma (tegaşî) ve benzerlerine gelince bu yapmacıklık ve riyadır. Eğer bu, bunları gerektirmeyen bir halden ötürü ise yapanın günahı iki yöndendir: Birincisi bunları gerektiren sabit bir halin var olduğu vehmini vermesi, ikincisi ise yapmacıklığı ve riyakârlığıdır. Şayet gerektirici bir sebepten ise sadece riya günahı işlemiş olur. Aynı şekilde saç baş yolmak, göğüslere vurmak ve elbiseleri yırtmak da malı zayi etmeyi içerdiğinden haramdır; göğüslere vurmanın, saç baş yolmanın ve yaka paça yırtmanın nefislerden sadır olan ahmaklıklardan başka ne semeresi vardır!" [İzz b. Abdisselâm'ın] sözü bitti. Bundan, el-Esnevî’nin ondan rahmetullâhi teâlâ aleyh semâda raks ettiğine dair naklettiği rivayette ne gibi bir sakınca bulunduğu anlaşılır. Allâme İbn Hacer şöyle demiştir: "Bu, ancak ehlinin bileceği bir vecd, şuhûd ve tecellî galebesi sebebiyle sırf ayağa kalkmaya ve hareket etmeye hamledilir." Nitekim İmam İsmâil el-Hadramî şöyle demiştir: "Mevkıfü'ş-Şems, semâda hareket eden bir topluluk hakkındadır: Bunlar, ruhânîleşinceye kadar güzel seslerle kalplerini rahatlatan bir topluluktur; onlar kalpleriyle Hak iledirler, bedenleriyle halk iledirler. Bununla birlikte düşmandan yana onlara güvenilmez, yaptıklarına itibar edilmez ve söylediklerine uyulmaz." [İzz b. Abdisselâm'ın] gerektirici bir halden ötürü kendisinden haykırma ve tegaşî gibi şeyler sadır olan kimse hakkında zikrettiği husus tenkide açıktır. Nitekim el-Bulkīnî, onlardan sadır olan ve bir topluluğa göre ne haram ne de mekruh olan -çünkü doğru veya eğri hareketlerden ibarettir ve [Aleyhisselâm] bayram günü mescidinde Habeşlilerin bunu yapmasını ikrar etmiştir-, diğer bazılarına göre mekruh olan, bu sözün sahibine göre ise mürüvveti düşürecek derecede çok olduğunda -eğer kendi ihtiyarlarıyla ise onlar diğer insanlar gibidir, değilse mükellef değillerdir- haram olan raks hakkında konuşmuş; önde gelen bazı âlimler bunu açıklığa kavuşturarak şöyle demiştir: "Tasavvuf ehlinden şeriatın zâhirine muhalif olarak nakledilen diğer hususlarda da bunun geçerli olması gerekir, dolayısıyla bunlarla delil getirilmez; çünkü bu onlardan mükellefiyet hallerinde sadır olmuşsa onlar da diğerleri gibidir, yahut kendilerinden geçtikleri (gaybet) halde sadır olmuşsa onunla mükellef değillerdir." Bana zâhir olan şudur ki: Şayet bir kimsenin bu tür nağmelerle şarkı/terennüm söylemesi kendi içindeki yalnızlık hissini gidermek içinse, Şemsü’l-Eimme es-Serahsî’nin gittiği görüş doğrultusunda mekruh olmayan bir mübahtır. Ancak kadın veya başkası gibi kendisi hakkında fitneden korkulan kimsenin dinlememesi, onu hafife alıp alçaltacak kimsenin bulunmaması ve sanatın gereğinden çıkmamak adına -mesela 'Allah' yerine 'İlâh', 'Muhammed' yerine 'Mûhâmed' demek gibi- tazim edilen bir isme aslında olmayan bir ziyadelikle değişiklik yapılmaması şarttır; bununla beraber terennüm edilen şeyin söylenmesinde sakınca bulunmayan türden olması gerekir. Şayet düğün gibi sevinçli bir hadise olmaksızın, ücretli veya ücretsiz olarak insanların eğlenmesi için söyleniyorsa, bundan ötürü o kişi aşağılansın veya aşağılanmasın, terennüm edilen şeyin söylenmesi mübah olsun veya olmasın haramdır, fitneden emin olunsa bile haramdır; Mâverdî’nin: "Şarkı ve çalgı aletlerinin haram olduğunu söylediğimizde, bunlar büyük günahlardan değil küçük günahlardandır" sözünün gerektirdiği üzere bunu küçük günahlardan görüyorum. Şayet sevinçli bir hadisede ise fitneden emin olunduğu, terennüm edilen şeyin söylenmesi caiz olduğu, içinde tazim edilen bir ismin değiştirilmediği, onun aşağılanmasına ve mürüvvetinin zedelenmesine yol açmadığı, kadın ve erkeklerin mahzurlu bir şekilde bir araya gelmesine sebep olmadığı takdirde mübahtır. Şayet haram bir şeye sebep oluyorsa haramdır ve haramlığının mertebeleri sebep olduğu şeyin haramlığının farklılığına göre değişir. Şayet insanlar için eğlence maksadıyla değil de Allah'ı zikretmeye onları teşvik etmek için olursa
30241. Metin
تعالى كما يفعل في بعض حلق التهليل في بلادنا فمحتمل الإباحة إن لم يتضمن مفسدة ولعله إلى الكراهة أقرب.
-memleketimizdeki bazı tehlil halkalarında yapıldığı gibi- bir fesat içermediği takdirde mübah olma ihtimali vardır; fakat kerahete daha yakın olsa gerektir.
30242. Metin
وربما يقال: إنه حينئذ قربة كالحداء وهو ما يقال خلف الإبل من زجر وغيره إذا كان منشطا لسير هو قربة لأن وسيلة القربة به اتفاقا فيقال: لم نقف على خبر في اشتمال حلق الذكر على عهد رسول الله ﷺ وكذا على عهد خلفائه وأصحابه رضي الله تعالى عنهم وهم أحرص الناس على القرب على هذا الغناء ولا على سائر أنواعه وصحت أحاديث في الحداء ولذا أطلق جمع القول بندبه وكونهم نشطين بدون ذلك لا يمنع أن يكون فيهم من يزيده ذلك نشاطا فلو كان لذلك قربة لفعلوه ولو مرة ولم ينقل أنهم فعلوه أصلا، على أنه لا يبعد أن يقال: إنه يشوش على الذاكرين ولا يتم لهم معه معنى الذكر وتصوره وهو بدون ذلك لا ثواب فيه بالإجماع، ولعل ما يفعل على المنائر مما يسمونه تمجيدا منتظم عند الجهلة في سلك وسائل القرب بل يعده أكثرهم قربة من حيث ذاته وهو لعمري عند العالم بمعزل عن ذلك، وإن كان لحاجة مرض تعين شفاؤه به فلا شك في جوازه والإكباب على المباح منه يخرم المروءة كاتخاذه حرفة، وقول الرافعي: لا يخرمها إذا لاق به رده الزركشي بأن الشافعي نص على رد شهادته وجرى عليه أصحابه لأنها حرفة دنية ويعد فاعلها في العرف ممن لا حياء له، وعن الحسن أن رجلا قال له: ما تقول في الغناء؟ قال: نعم الشيء الغناء يوصل به الرحم وينفس به عن المكروب ويفعل فيه المعروف قال: إنما أعني الشد، قال: وما الشد أتعرف منه شيئا؟ قال: نعم قال: فما هو؟ فاندفع الرجل يغني ويلوي شدقيه ومنخريه ويكسر عينيه فقال الحسن: ما كنت أرى أن عاقلا يبلغ من نفسه ما أرى، واختلفوا في تعاطي خارم المروءة على أوجه. ثالثها إن تعلقت به شهادة حرم وإلا فلا.
Bazen de şöyle denilebilir: Bu durumda o, kurbet olan bir yürüyüşü canlandırdığı vakit ittifakla kurbetin vesilesi olduğu için kurbet sayılan hidâ (develeri sürmek için arkalarından söylenen ezgiler ve benzeri şeyler) gibidir. Buna karşılık şöyle denir: Kurbetlere en düşkün insanlar oldukları halde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem döneminde, keza halifeleri ve ashabı radıyallâhu teâlâ anhüm döneminde zikir halkalarının bu şarkıyı veya diğer türlerini içerdiğine dair hiçbir rivayete rastlamadık. Hidâ hakkında ise sahih hadisler vârit olmuştur, bu yüzden bir grup âlim onun mendup olduğunu mutlak olarak ifade etmiştir. Onların bunlar olmaksızın gayretli olmaları, içlerinde bunun gayretini artıracağı kimselerin bulunmasına engel değildir; şayet bu sebeple kurbet olsaydı onu bir defa olsun yaparlardı; halbuki bunu asla yaptıkları nakledilmemiştir. Kaldı ki bunun zikredenlerin zihnini bulandırdığı, bununla beraber zikrin manasının ve tasavvurunun onlar için tam gerçekleşmediği söylenmesi uzak bir ihtimal değildir; zikir ise bu olmadan icmâ ile sevapsızdır. Minarelerde yapılan ve temcid dedikleri şey de cahiller katında kurbet vesileleri sırasına girmiş, hatta çoğu onu bizzat kurbet saymıştır; ömrüme yemin olsun ki bu, ilim ehli katında bundan tamamen uzaktır. Şayet iyileşmesi ancak bununla mümkün olan bir hastalık ihtiyacı içinse caiz olduğunda şüphe yoktur. Mübah olanına aşırı düşkünlük ise, meslek edinmek gibi mürüvveti zedeler. er-Râfiî’nin: "Kendisine yakışıyorsa mürüvveti zedelemez" sözünü ez-Zerkeşî reddederek, eş-Şâfiî’nin onun şahitliğini reddetmeyi nass ile belirttiğini ve mezhep arkadaşlarının da bunu benimsediğini ifade etmiştir; zira bu alçak bir meslektir ve örfte bunu yapan kimse hayâsı olmayanlardan sayılır. el-Hasan’dan rivayet edildiğine göre bir adam ona: "Şarkı/tegannî hakkında ne dersin?" diye sormuş; o da: "Şarkı ne güzel şeydir; onunla sıla-i rahim yapılır, darda kalanın sıkıntısı giderilir ve onunla iyilik yapılır" demiştir. Adam: "Ben ancak tegannîdeki 'şedd'i (nağmeli uzatmayı) kastediyorum" deyince, [el-Hasan]: "Şedd nedir, ondan bir şey bilir misin?" demiştir. Adam: "Evet" deyince, "O nedir?" demiştir. Bunun üzerine adam şarkı söylemeye, yanaklarını ve burun deliklerini bükmeye, gözlerini süzmeye başlamıştır. Bunun üzerine el-Hasan: "Akıllı bir kimsenin nefsini gördüğüm şu dereceye düşüreceğini hiç sanmazdım!" demiştir. Mürüvveti zedeleyen şeyi irtikâp etme hususunda farklı görüşler ileri sürmüşlerdir; üçüncüsü şudur: Şayet ona bir şahitlik taalluk ederse haram olur, aksi halde haram olmaz.
30243. Metin
قال بعض الأجلة: وهو الأوجه لأنه يحرم عليه التسبب في إسقاط ما تحمله وصار أمانة عنده لغيره ويظهر لي أنه إن كان ذلك من عالم يقتدى به أو كان ذلك سببا للازدراء حرم أيضا وإن سماعه أي استماعه لا مجرد سماعه بلا قصد عند أمن الفتنة وكون ما يتغنى به جائز الإنشاد وعدم تسببه لمعصية كاستدامة مغن لغناء آثم به مباح والإكباب عليه كما قال النووي: بسقط المروءة كالإكباب على الغناء المباح، والاختلاف في تعاطي مسقطها قد ذكرناه آنفا وأما سماعه عند عدم أمن الفتنة وكون ما يتغنى به غير جائز الإنشاد وكونه متسببا لمعصية فحرام، وتتفاوت مراتب حرمته ولعلها تصل إلى حرمة كبيرة، ومن السماع المحرم سماع متصوفة زماننا وإن خلا عن رقص فإن مفاسده أكثر من أن تحصى وكثير مما يسمعونه من الأشعار من أشنع ما يتلى ومع هذا يعتقدونه قربة ويزعمون أن أكثرهم رغبة فيه أشدهم رغبة أو رهبة قاتلهم الله تعالى أنى يؤفكون.
Önde gelen bazı âlimler şöyle demiştir: "En uygun olanı da budur; çünkü yüklendiği ve başkası için yanında emanet haline gelen şeyi düşürmeye sebep olması kendisine haramdır." Bana zâhir olan şudur ki eğer bu, kendisine uyulan bir âlimden sadır olursa yahut aşağılanmaya sebep olursa yine haram olur. Fitneden emin olunduğunda, terennüm edilen şeyin söylenmesi caiz olduğunda ve -şarkıcının günaha girdiği bir şarkıyı sürdürmesi gibi- bir günaha sebep olmadığında semâı, yani kasıt olmaksızın sadece kulağa gelmesi değil kulak verip dinlenmesi mübahtır; ona aşırı düşkünlük ise Nevevî’nin dediği gibi, mübah şarkıya aşırı düşkünlük gibi mürüvveti düşürür; mürüvveti düşüren şeyi irtikâp etmedeki ihtilafı da az önce zikrettik. Fitneden emin olunmadığında, terennüm edilen şeyin söylenmesi caiz olmadığında ve bir günaha sebep olduğunda ise onu dinlemek haramdır; haramlığının mertebeleri farklılık gösterir ve belki de büyük günah haramlığına kadar ulaşır. Haram semâdan biri de -rakstan uzak olsa bile- zamanımız mutasavvıflarının semâıdır; zira onun fesatları sayılamayacak kadar çoktur, dinledikleri şiirlerin birçoğu okunan şeylerin en çirkinlerindendir; buna rağmen onu kurbet kabul ederler ve ona en çok rağbet edenlerinin rağbet veya korku bakımından en şiddetlileri olduğunu iddia ederler; Allah Teâlâ onları kahretsin, nasıl da haktan çevriliyorlar!
30244. Metin
ولا يخفى على من أحاط خبرا بما تقدم عن القشيري وغيره أن سماعهم مذموم عند من يعتقدون انتصاره لهم ويحسبون أنهم وإياه من حزب واحد فويل لمن شفعاؤه خصماؤه وأحباؤه أعداؤه، وأما رقصهم عليه فقد زادوا به في الطنبور رنة وضموا كسر الله تعالى شوكتهم بذلك إلى السفه جنة. وقد أفاد بعض الأجلة أنه لا تقبل شهادة الصوفية الذين يرقصون على الدف الذي قيل يباح أو يسن ضربه لعرس وختان وغيرهما من كل سرور، ومنه قدوم عالم ينفع المسلمين رادا على من زعم القبول فقال: وعن بعضهم تقبل شهادة الصوفية الذين يرقصون على الدف لاعتقادهم أن ذلك قربة كما تقبل شهادة حنفي شرب النبيذ لاعتقاده إباحته وكذا كل من فعل ما اعتقد إباحته اهـ، ورد بأنه خطأ قبيح لأن اعتقاد الحنفي نشأ عن تقليد صحيح ولا كذلك غيره وإنما منشؤه الجهل والتقصير فكان خيالا باطلا لا يلتفت إليه اهـ.
Kuşeyrî ve diğerlerinden daha önce geçen nakillere vâkıf olan kimse için gizli değildir ki onların semâı, kendilerini savunduğunu zannettikleri ve kendileriyle onun aynı fırkadan olduğunu sandıkları zatlar katında da yerilmiştir; şefaatçileri hasmı, sevdikleri düşmanı olan kimsenin vay haline! Semâ eşliğindeki rakslarına gelince, bununla tambura bir tını daha eklemişler ve -Allah Teâlâ onların gücünü kırsın- bununla sefahate bir de delilik katmışlardır. Önde gelen bazı âlimler, düğün, sünnet ve Müslümanlara fayda sağlayan bir âlimin gelişi gibi her türlü sevinçli durum için çalınmasının mübah veya sünnet olduğu söylenen def eşliğinde raks eden sûfîlerin şahitliğinin kabul edilmeyeceğini ifade ederek, kabul edileceğini zanneden kimseye reddiye vermiş ve şöyle demiştir: "Bazılarından nakledildiğine göre def eşliğinde raks eden sûfîlerin şahitliği, bunu kurbet kabul ettikleri için kabul edilir; tıpkı nebîz içen bir Hanefî’nin mübah olduğuna inandığı için şahitliğinin kabul edilmesi gibi ve mübah olduğuna inandığı şeyi yapan herkes böyledir." [Bu iddia] ise şöyle reddedilmiştir: Bu çirkin bir hatadır; çünkü Hanefî’nin inancı sahih bir taklitten doğmuştur, diğerinin durumu ise böyle değildir; onun kaynağı sadece cehalet ve kusurdur, dolayısıyla iltifat edilmeyecek batıl bir hayalden ibarettir.
30245. Metin
ثم إني أقول: لا يبعد أن يكون صاحب حال يحركه السماع ويثير منه ما يلجئه إلى الرقص أو التصفيق أو الصعق والصياح وتمزيق الثياب أو نحو ذلك مما هو مكروه أو حرام فالذي يظهر لي في ذلك أنه إن علم من نفسه
Sonra ben derim ki: Semâın kendisini harekete geçirdiği ve onda raks etmeye, el çırpmaya, bayılmaya, çığlık atmaya, elbiselerini yırtmaya yahut mekruh veya haram olan benzeri şeylere mecbur bırakan halleri tetiklediği bir hal sahibinin bulunması uzak bir ihtimal değildir. Bu hususta bana zâhir olan şudur ki eğer kişi kendisinden
30246. Metin
صدور ما ذكر كان حكم الاستماع في حقه حكم ما يترتب عليه، وإن تردد فيه فالأحوط في حقه إن لم نقل بالكراهة عدم الاستماع،
zikredilen şeylerin sadır olacağını biliyorsa, onun hakkında dinlemenin hükmü buna terettüp edecek şeyin hükmü gibidir. Şayet bu hususta tereddüt ediyorsa, kerahet olduğunu söylemesek bile onun hakkında en ihtiyatlı olanı dinlememesidir;
30247. Metin
ففي الخبر «دع ما يريبك إلى ما لا يريبك»
nitekim hadiste: "Sana şüphe veren şeyi bırak, şüphe vermeyene bak" buyrulmuştur.
30248. Metin
ثم إن ما حصل له شيء من ذلك بمجرد السماع من غير قصد ولم يقدر على دفعه أصلا فلا لوم ولا عتاب فيه عليه، وحكمه في ذلك حكم من اعتراه نحو عطاس وسعال قهريين ولا يشترط في دفع اللوم والعتاب عنه كون ذلك مع غيبته فلا يجب على من صدر منه ذلك إن لم يغب إعادة الوضوء للصلاة مثلا، ولينظر فيما لو اعتراه وهو في الصلاة بدون غيبة هل حكمه حكم نحو العطاس والسعال إذا اعتراه فيها أم لا، والذي سمعته عن بعض الكبار الثاني فتدبر. ومن الناس من يعتريه شيء مما ذكر عند سماع القرآن إما مطلقا أو إذا كان بصوت حسن، وقلما يقع ذلك من سماع القرآن أو غيره لكامل.
Sonra bir kimsede kasıt olmaksızın sırf semâ sebebiyle bunlardan bir şey meydana gelir ve onu defetmeye kesinlikle güç yetiremezse, bundan dolayı ona hiçbir kınama ve azarlama yoktur. Bu hususta onun hükmü, gayriihtiyari olarak hapşırma ve öksürme gibi hallere maruz kalan kimsenin hükmü gibidir. Kınama ve azarlamanın ondan kalkması için bunun kendinden geçme (gaybet) halinde olması da şart değildir; dolayısıyla kendisinden bu durum sadır olan kimse kendinden geçmemiş olsa bile mesela namaz için abdestini yenilemesi vacip olmaz. Namazda iken kendinden geçmeksizin bu hale maruz kalırsa, hükmünün namazda hapşırma ve öksürmeye maruz kalan kimsenin hükmü gibi olup olmadığına bakılmalıdır; büyük zatların bazısından işittiğim şey ikincisidir, iyi düşün! İnsanlardan kimi de Kur'an dinlerken -ya mutlak olarak ya da güzel bir sesle okunduğunda- zikredilen şeylerden birine maruz kalır; kâmil bir kimsede Kur'an dinlemekten veya başkasından bu durum pek nadir vaki olur.
30249. Metin
وعن عائشة رضي الله تعالى عنها أنه قيل لها: إن قوما إذا سمعوا القرآن صعقوا فقالت: القرآن أكرم من أن يسرق منه عقول الرجال ولكنه كما قال الله تعالى: تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلى ذِكْرِ اللَّهِ [الزمر: ٢٣] وكثيرا ما يكون لضعف تحمل الوارد، وبعض المتصنعين يفعله رياء، وعن ابن سيرين أنه سئل عمن يسمع القرآن فيصعق فقال: ميعاد ما بيننا وبينهم أن يجلسوا على حائط فيقرأ عليهم القرآن من أوله إلى آخره فإن صعقوا فهو كما قالوا، ولا يرد على إباحة الغناء وسماعه في بعض الصور
Âişe radıyallâhu teâlâ anhâ’dan rivayet edildiğine göre kendisine: "Bir topluluk var ki Kur'an'ı işittiklerinde bayılıyorlar" denilmiş; o da şöyle demiştir: "Kur'an, adamların aklını başından alacak şeyden daha kerimdir; lâkin o, Allah Teâlâ’nın buyurduğu gibidir: { تَقْشَعِرُّ مِنْهُ جُلُودُ الَّذِينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ ثُمَّ تَلِينُ جُلُودُهُمْ وَقُلُوبُهُمْ إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ } “Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir; sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar” [ez-Zümer: 23]." Bu durum çoğu zaman gelen mânevî vâridâtı taşımadaki zafiyetten kaynaklanır; bazı yapmacık kimseler ise bunu riyakârlıkla yapar. İbn Sîrîn’den rivayet edildiğine göre Kur'an işitip de bayılan kimse hakkında sorulduğunda şöyle demiştir: "Bizimle onlar arasındaki buluşma noktası, bir duvarın üzerine oturmaları ve Kur'an'ın baştan sona onlara okunmasıdır; şayet [duvardan düşüp] bayılırlarsa dedikleri gibidir." Bazı sûretlerde şarkının ve onu dinlemenin mübahlığına,
30250. Metin
خبر ابن مسعود «الغناء ينبت النفاق في القلب كما ينبت الماء البقل»
İbn Mes'ûd’un: "Şarkı, suyun sebzeyi yeşerttiği gibi kalpte nifakı yeşertir" hadisi bir itiraz olarak getirilemez;
30251. Metin
لا لأن الغناء فيه مقصور وأن المراد به غنى المال الذي هو ضد الفقر إذ يرد ذلك أن الخبر روي من وجه آخر بزيادة والذكر ينبت الإيمان في القلب كما ينبت الماء الزرع، ومقابلة الغناء بالذكر ظاهر في المراد به التغني، على أن الرواية كما قال بعض الحفاظ بالمد بل لأن المراد أن الغناء من شأنه أن يترتب عليه النفاق أي العملي بأن يحرك إلى غدر وخلف وعد وكذب ونحوها ولا يلزم من ذلك اطراد الترتب.
bu, hadisteki "gınâ" kelimesinin maksûr (kısa elifle) olup bununla fakirliğin zıddı olan mal zenginliğinin kastedilmiş olmasından ötürü değildir; zira hadisin başka bir vecihten "Zikir ise suyun ekini yeşerttiği gibi kalpte imanı yeşertir" ziyadesiyle rivayet edilmiş olması bu ihtimali reddeder ve şarkının zikir ile karşı karşıya getirilmesi, onunla tegannînin kastedildiğinde zâhirdir; nitekim bazı hafızların belirttiği gibi rivayet med ile (uzatılarak: gınâ’) gelmiştir. Bilakis [itiraz olmamasının sebebi], şarkının tabiatı gereği nifakı -yani hıyanete, sözden dönmeye, yalana ve benzerlerine sevk etmesi suretiyle amelî nifakı- netice vermeye elverişli olmasıdır; bundan ise bu neticenin her zaman kesintisiz olarak meydana gelmesi gerekmez.
30252. Metin
وربما يشير إلى ذلك التشبيه في قوله: كما ينبت الماء البقل فإن إنبات الماء البقل غير مطرد، ونظير ذلك في الكلام كثير، والقائل بإباحته في بعض الصور إنما يبيحه حيث لا يترتب عليه ذلك. نعم لا شك أن ما هذا شأنه الأحوط بعد كل قيل وقال عدم الرغبة فيه كذا قيل.
Hadisteki "Suyun sebzeyi yeşerttiği gibi" ifadesindeki teşbih de belki buna işaret etmektedir; zira suyun sebzeyi bitirmesi her durumda kesin ve kesintisiz değildir. Kelamda bunun benzerleri pek çoktur. Bazı sûretlerde onun mübah olduğunu söyleyen kimse, ancak bu tür bir sonucun doğmadığı durumlarda onu mübah görmektedir. Evet, şüphe yok ki durumu böyle olan bir şeye karşı her türlü dedikodudan sonra en ihtiyatlı olanı ona rağbet etmemektir; böyle denilmiştir.
30253. Metin
وقيل: يجوز أن يكون أريد بالنفاق الإيماني، ويؤيده مقابلته في بعض الروايات بالإيمان ويكون مساق الخبر للتنفير عن الغناء إذ كان الناس حديثي عهد بجاهلية كان يستعمل فيها الغناء للهو ويجتمع عليه في مجالس الشرب، ووجه انباته للنفاق إذ ذاك أن كثيرا منهم لقرب عهده بلذة الغناء وما يكون عنده من اللهو والشرب وغيره من أنواع الفسق يتحرك قلبه لما كان عليه ويحن حنين العشار إليه ويكره لذلك الإيمان الذي صده عما هنالك ولا يستطيع لقوة شوكة الإسلام أن يظهر ما أضمر وينبذ الإيمان وراء ظهره ويتقدم إلى ما عنه تأخر فلم يسعه إلا النفاق لما اجتمع عليه مخافة الردة والاشتياق فتأمل ذاك والله تعالى يتولى هداك، وأما الآية فإن كان وجه الاستدلال بها تسمية الغناء لهوا فكم لهو هو حلال وإن كان الوعيد على اشترائه واختياره فلا نسلم أن ذلك على مجرد الاشتراء لجواز أن يكون على الاشتراء ليضل عن سبيل الله تعالى ولا شك أن ذلك من الكبائر ولا نزاع لنا فيه وقال ابن عطية: الذي يترجح أن الآية نزلت في لهو الحديث مضافا إلى الكفر فلذلك اشتدت ألفاظ الآية بقوله تعالى: لِيُضِلَّ إلخ اهـ.
Şöyle de denilmiştir: Nifaktan kastın imanî nifak olması da caizdir; nitekim bazı rivayetlerde iman ile karşılaştırılması bunu teyit eder ve hadisin sevki şarkıdan nefret ettirmek içindir; zira insanlar şarkının eğlence için kullanıldığı ve içki meclislerinde uğruna toplanıldığı cahiliye devrinden yeni çıkmışlardı. O dönemde nifakı yeşertmesinin vechi şudur: Onlardan pek çoğunun şarkının lezzetine ve onun yanında bulunan eğlence, içki ve diğer fısk çeşitlerine yakınlığı sebebiyle kalbi eski haline doğru hareket eder, doğurmaya yakın dişi develerin inlediği gibi ona özlem duyar ve bu yüzden kendisini oradaki şeylerden alıkoyan imandan hoşlanmaz; fakat İslam’ın güç ve kuvveti sebebiyle içinde gizlediğini açığa vuramaz, imanı arkasına atıp geri kaldığı şeylere yönelemez; böylece irtidat korkusu ve eski günlere duyulan özlemin bir araya gelmesi yüzünden nifaktan başka bir çıkar yol bulamazdı. Bunu iyi düşün, hidayetini Allah Teâlâ üstlensin! Âyete gelince; şayet onunla istidlalin vechi şarkının "lehv" (eğlence) olarak isimlendirilmesi ise nice lehv vardır ki helaldir; şayet tehdit onu satın almak ve tercih etmek üzerine ise, bunun sırf satın alma üzerine olduğunu kabul etmeyiz; zira bunun Allah Teâlâ’nın yolundan saptırmak için satın alma üzerine olması muhtemeldir ve şüphesiz bu büyük günahlardandır, bunda bizim bir ihtilafımız yoktur. İbn Atıyye şöyle demiştir: "Tercihe şayan olan, âyetin küfre ilave olarak 'lehve’l-hadîs' hakkında inmiş olmasıdır; bu sebeple âyetin lafızları Allah Teâlâ’nın { لِيُضِلَّ } 'saptırmak için' vb. buyruğuyla şiddetli kılınmıştır." [İbn Atıyye'nin sözü] bitti.
30254. Metin
ومما ذكرنا يعلم ما في الاستدلال بها على حرمة الملاهي كالرباب والجنك والسنطير والكمنجة والمزمار وغيرها من الآلات المطربة بناء على ما روي عن ابن عباس والحسن أنهما فسرا لَهْوَ الْحَدِيثِ بها نعم أنه يحرم استعمالها واستماعها لغير ما ذكر فقد صح من طرق خلافا لما وهم فيه ابن حزم الضال المضل فقد علقه البخاري ووصله الإسماعيلي، وأحمد، وابن ماجة، وأبو نعيم وأبو داود بأسانيد صحيحة لا مطعن فيها وصححه جماعة آخرون
Zikrettiğimiz hususlardan, İbn Abbâs ve el-Hasan’dan gelen rivayete göre { لَهْوَ الْحَدِيثِ } lafzını bunlarla tefsir etmelerine binaen rebap, çeng, santur, kemençe, kaval ve benzeri coşku verici çalgı aletlerinin haramlığına âyet ile delil getirmedeki durum anlaşılır. Evet, sapan ve saptıran İbn Hazm’ın vehmettiğinin aksine, bunların kullanımının ve dinlenmesinin zikredilenlerin dışındaki durumlar için haram olduğu birçok yoldan sahih olarak sabit olmuştur; nitekim Buhârî bunu muallak olarak zikretmiş; el-İsmâîlî, Ahmed, İbn Mâce, Ebû Nuaym ve Ebû Dâvûd ise kendisinde hiçbir kusur bulunmayan sahih isnadlarla mevsûl olarak rivayet etmişlerdir. Diğer bir grup
30255. Metin
من الأئمة كما قاله بعض الحفاظ
imam da bazı hafızların belirttiği gibi bunu sahih kabul etmiştir;
30256. Metin
أنه صلى الله تعالى عليه وسلم قال: «ليكونن في أمتي قوم يستحلون الخز والخمر والمعازف»
[öyle ki] [Resûlullah] sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Ümmetimden bir kavim gelecek, ipeği, şarabı ve çalgı aletlerini helal sayacaklar."
30257. Metin
وهو صريح في تحريم جميع آلات اللهو المطربة ومما يشبه الصريح في ذلك ما
Bu hadis, coşku veren bütün çalgı aletlerinin haramlığı hususunda sarihtir. Bu konuda sarihe benzeyen rivayetlerden biri de
30258. Metin
رواه ابن أبي الدنيا في كتاب ذم الملاهي عن أنس، وأحمد، والطبراني عن ابن عباس، وأبي أمامة مرفوعا «ليكونن في هذه الأمة خسف وقذف ومسخ وذلك إذا شربوا الخمور واتخذوا القينات وضربوا بالمعازف»
İbn Ebî’d-Dünyâ’nın Zemmu’l-Melâhî adlı kitabında Enes’ten; Ahmed ve et-Taberânî’nin İbn Abbâs ve Ebû Ümâme’den merfû olarak rivayet ettikleri şu hadistir: "Bu ümmette yere batma, taş yağması ve sûret değişmesi (mesh) vuku bulacaktır; bu da şaraplar içtikleri, şarkıcı cariyeler edindikleri ve çalgı aletleri çaldıkları zaman olacaktır."
30259. Metin
وهي الملاهي التي سمعتها، ومنها الصنج العجمي وهو صفر يجعل عليه أوتار يضرب بها على ما ذهب إليه غير واحد خلافا للماوردي حيث قال: إن الصنج يكره مع الغناء ولا يكره منفردا لأنه بانفراده غير مطرب، ولعله أراد به العربي وهو قطعتان من صفر تضرب أحدهما بالأخرى فإنه بحسب الظاهر هو الذي لا يطرب منفردا لكن يزيد الغناء طربا، وذكر أنه يستعمله المخنثون في بعض البلاد، ولا يبعد عليه القول بالحرمة، ومنها اليراع وهو الشبابة فإنه مطرب بانفراده بل قال بعض أهل الموسيقى: إنه آلة كاملة جامعة لجميع النغمات إلا يسيرا، وقد أطنب الإمام الدولعي وهو من أجلة العلماء في دلائل تحريمه ومنها القياس وهو إما أولى أو مسار وقال: العجب كل العجب ممن هو من أهل العلم بزعم أن الشبابة حلال اهـ ومنه يعلم ما في قول التاج السبكي في توشيحه لم يقر عندي دليل على تحريم اليراع مع كثرة التتبع والذي أراه الحل فإن انضم إليه محرم فلكل منهما حكمة، ثم الأولى عندي لمن ليس من أهل الذوق الإعراض عنه مطلقا لأن غاية ما فيه حصول لذة نفسانية وهي ليست من المطالب الشرعية وأما أهل الذوق فحالهم مسلم إليهم وهم على حسب ما يجدونه من أنفسهم اهـ.
Bunlar duyduğun çalgı aletleridir. Bunlardan biri de Acem zillidir (senci); Mâverdî’nin: "Zil şarkı ile birlikte mekruhtur, tek başına mekruh değildir; çünkü tek başına coşku vermez" sözünün aksine birden fazla âlimin gittiği görüşe göre o, üzerine vurularak çalınan teller takılmış pirinç/bakırdır. Mâverdî belki de bununla, birbirine vurulan iki pirinç parçasından ibaret olan Arap zillini kastetmiştir; zira zâhire göre tek başına coşku vermeyen fakat şarkıya coşku katan odur. Bazı memleketlerde onu hünsâların/muhanneslerin kullandığı zikredilmiştir; bu durumda haram olduğunu söylemek uzak bir ihtimal değildir. Bunlardan biri de kaval/düdük olan yera‘dır (şebbâbe); zira o tek başına coşku vericidir, hatta bazı musiki ehli onun pek azı müstesna bütün nağmeleri kendinde toplayan kâmil bir alet olduğunu söylemiştir. Önde gelen âlimlerden olan İmam ed-Devle‘î onun haramlığının delillerini etraflıca açıklamış ve bunlardan birinin -ya evleviyet ya da müsavat yoluyla- kıyas olduğunu belirtip şöyle demiştir: "İlim ehlinden olup da şebbâbenin helal olduğunu iddia eden kimseye şaşılır da şaşılır!" [Devle‘î'nin sözü] bitti. Bundan, Tâcüddîn es-Sübkî’nin Tevşîh adlı eserindeki şu sözünün durumu anlaşılır: "Pek çok araştırmama rağmen yera‘ın haramlığına dair bir delil bende sabit olmadı; benim gördüğüm hüküm helal oluşudur. Şayet ona haram bir şey eklenirse her birinin kendi hükmü vardır. Sonra bana göre zevk ehlinden olmayan kimsenin ondan mutlak olarak yüz çevirmesi daha evlâdır; çünkü onun nihai neticesi şer‘î taleplerden olmayan nefsanî bir lezzetin hâsıl olmasıdır. Zevk ehline gelince onların hali kendilerine bırakılmıştır ve onlar nefislerinde buldukları hale göredirler." [Sübkî'nin sözü] bitti.
30260. Metin
وحكي عن العز بن عبد السلام، وابن دقيق العيد أنهما كانا يسمعان ذلك والظاهر أنه كذب لا أصل له وبذلك جزم بعض الأجلة، ولا يبعد حلها إذا صفر فيها كالأطفال والرعاء على غير القانون المعروف من الإطراب.
İzz b. Abdisselâm ve İbn Dakīki’l-Îd’den onların bunu dinledikleri rivayet edilmiştir; zâhir olan odur ki bu, aslı olmayan bir yalandır ve önde gelen bazı âlimler de bunu kesin bir dille belirtmiştir. Çocuklar ve çobanlar gibi coşku vermenin bilinen kuralı dışında bir ıslık/ötüş şeklinde çalındığında ise helal olması uzak bir ihtimal değildir.
30261. Metin
ومنها العود وهو آلة للهو غير الطنبور وأطلقه بعضهم عليه وحكاية النجس ابن طاهر عن الشيخ أبي إسحاق الشيرازي أنه كان يسمع العود من جملة كذبه وتهوره كدعواه إجماع الصحابة والتابعين على إباحة الغناء واللهو، ومثله في المجازفة وارتكاب الأباطيل على الجزم ابن حزم لا الدف فيجوز ضربه من رجل وامرأة لا من امرأة فقط خلافا للحليمي واستماعه لعرس ونكاح وكذا غيرهما من كل سرور في الأصح وبحل ذي الجلاجل منه وهي إما نحو حلق يجعل داخله كدف العرب أو صنوج عراض من صفر تجعل في حروف دائرته كدف العجم جزم جماعة وجزم آخرون بحرمته وبها أقول لأنه كما قال الأذرعي أشد إطرابا من أكثر الملاهي المتفق على تحريمها، وبعض المتصوفة ألفوا رسائل في حل الأوتار والمزامير وغيرها من آلات اللهو وأتوا فيها بكذب عجيب على الله تعالى وعلى رسول الله ﷺ وعلى أصحابه رضي الله تعالى عنهم والتابعين والعلماء العاملين وقلدهم في ذلك من لعب به الشيطان وهوى به الهوى إلى هوة الحرمان فهو عن الحق بمعزل وبينه وبين حقيقة التصوف ألف ألف منزل، وإذا تحقق لديك قول بعض الكبار بحل شيء من ذلك فلا تغتر به لأنه مخالف لما عليه أئمة المذاهب الأربعة وغيرهم من الأكابر المؤيد بالأدلة القوية التي لا يأتيها الباطل من بين يديها ولا من خلفها وكل أحد يؤخذ من قوله ويترك ما عدا رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم، ومن رزق عقلا مستقيما وقلبا من الأهواء الفاسدة سليما لا يشك في أن ذلك ليس من الدين وأنه بعيد بمراحل عن مقاصد شريعة سيد المرسلين صلى الله تعالى عليه وعلى آله وصحبه أجمعين واستدل بعض أهل الإباحة على حل الشبابة بما
Bunlardan biri de tamburdan farklı bir eğlence aleti olan uddur; bazısı ud kelimesini tambur için de kullanmıştır. Pis herif İbn Tâhir’in, Şeyh Ebû İshâk eş-Şîrâzî’den naklettiği ud dinlediği rivayeti, sahâbe ve tâbiînin şarkı ve eğlencenin mübahlığında icmâ ettiğine dair iddiası gibi onun yalanlarından ve cüretkârlıklarındandır; bu tür gelişigüzel hükümlerde ve batılları işlemekte İbn Hazm da kesin olarak onun gibidir. Defe gelince; el-Halîmî’nin aksine sadece kadının değil, erkeğin ve kadının onu çalması ve en sahih görüşe göre düğün, nikâh ve diğer her türlü sevinçli durum için dinlenmesi caizdir. Çıngıraklı define -ki bu ya Arap defi gibi içine takılan halkalar yahut Acem defi gibi çemberinin kenarlarına takılan geniş pirinç zillerdir- gelince, bir topluluk helal olduğunu kesin bir dille söylerken diğerleri haram olduğunu belirtmiştir; ben de haram olduğu görüşündeyim; çünkü el-Ezra‘î’nin dediği gibi o, haramlığında ittifak edilen çalgı aletlerinin çoğundan daha fazla coşku vericidir. Mutasavvıflardan bazıları telli çalgıların, kavalların ve diğer eğlence aletlerinin helalliği hakkında risaleler telif etmiş, bunlarda Allah Teâlâ’ya, Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem’e, ashabına radıyallâhu teâlâ anhüm, tâbiîne ve âmil âlimlere karşı acayip yalanlar uydurmuşlardır. Şeytanın kendisiyle oynadığı ve hevânın mahrumiyet çukuruna düşürdüğü kimseler de bu hususta onları taklit etmiştir; böylesi kimse haktan uzaktır ve onunla tasavvufun hakikati arasında binlerce merhale vardır. Büyük zatlardan bazısının bunlardan birinin helal olduğuna dair sözü senin katında sabit olsa bile buna aldanma; zira bu, önünden ve ardından batılın yaklaşamayacağı güçlü delillerle desteklenen dört mezhep imamının ve diğer büyüklerin benimsediği hükme muhaliftir; Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem müstesna, herkesin sözü alınabilir de bırakılabilir de. Kendisine dosdoğru bir akıl ve bozuk hevalardan selamet bulmuş bir kalp rızık olarak verilen kimse, bunun dinden olmadığından ve Peygamberlerin Efendisi’nin -sallallâhu teâlâ aleyhi ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn- şeriatının maksatlarından fersah fersah uzak olduğundan şüphe etmez. Mübah olduğunu savunanlardan bazıları şebbâbenin (kavalın) helalliğine şu rivayeti delil getirmişlerdir:
30262. Metin
أخرجه ابن حبان في صحيحه عن نافع عن ابن عمر رضي الله تعالى عنهما أنه سمع صوت زمارة راع فجعل إصبعيه في أذنيه وعدل عن الطريق وجعل يقول: يا نافع أتسمع فأقول: نعم فلما قلت: لا رجع إلى الطريق ثم قال: هكذا رأيت رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم يفعله، وأخرجه ابن أبي الدنيا، والبيهقي عن نافع أيضا،
İbn Hibbân’ın Sahîh’inde Nâfi‘den, onun da İbn Ömer radıyallâhu teâlâ anhümâ’dan rivayet ettiğine göre: İbn Ömer bir çoban kavalının sesini duymuş, bunun üzerine iki parmağını kulaklarına tıkamış ve yoldan sapmış; sonra da: "Ey Nâfi‘, duyuyor musun?" demeye başlamış. Ben: "Evet" diyordum. "Hayır" dediğimde ise yola geri dönmüş, sonra da şöyle demiştir: "Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem’in böyle yaptığını gördüm." Bunu İbn Ebî’d-Dünyâ ve el-Beyhakī de yine Nâfi‘den rivayet etmişlerdir.
30263. Metin
وسأل عنه الحافظ محمد بن نصر السلامي فقال: إنه حديث صحيح، ووجه الاستدلال به أنه صلى الله تعالى عليه وسلم لم يأمر ابن عمر وكان عمره إذ ذاك كما قال الحافظ المذكور سبع عشرة سنة بسد أذنيه ولا نهى الفاعل فلو كان ذلك حراما لأمر ونهى ﵊، وسد أذنيه صلى الله تعالى عليه وسلم يحتمل أن يكون لكونه ﵊ إذ ذاك في حال ذكر أو فكر وكان السماع يشغله ﵊ والتحية ويحتمل أن يكون إنما فعله ﷺ تنزيها وقال الأذرعي: بهذا الحديث استدل أصحابنا على تحريم المزامير وعليه بنوا التحريم في الشبابة اهـ.
Hafız Muhammed b. Nasr es-Sellâmî’ye bu hadis sorulduğunda: "O sahih bir hadistir" demiştir. Hadisle istidlalin vechi şudur: [Resûlullah] sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem, o vakit zikredilen hafızın belirttiği üzere on yedi yaşında olan İbn Ömer’e kulaklarını tıkamasını emretmemiş ve çalan kişiyi de nehyetmemiştir; şayet bu haram olsaydı [Aleyhisselâm] emreder ve nehyederdi. Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem’in kulaklarını tıkaması ise, [Aleyhisselâm]’ın o sırada zikir veya tefekkür halinde bulunması ve dinlemenin onu [aleyhisselâm ve’t-tahiyye] meşgul edecek olması ihtimaline dayanabilir; yahut [Aleyhissalâtü vesselâm]’ın bunu sırf bir tenzih (sakınma) olarak yapmış olması da muhtemeldir. el-Ezra‘î şöyle demiştir: "Ashabımız (Şâfiî âlimleri) kaval ve düdüklerin haramlığına bu hadisle delil getirmiş ve şebbâbedeki haramlığı da buna bina etmişlerdir." [Ezra‘î'nin sözü] bitti.
30264. Metin
والحق عندي أنه ليس نصا في حرمتها لأن سد الأذنين عند السماع من باب فعله ﷺ وليس مما وضح فيه أمر الجبلة ولأثبت تخصيصه به ﵊ ولا مما وضح أنه بيان لنص علم جهته من الوجوب والندب والإباحة فإن كان مما علمت صفته فلا يخلو من أن تكون الوجوب أو الندب أو الإباحة لا جائز أن تكون الوجوب المستلزم لحرمة سماع اليراع إذ لا قائل بأنه يجب على أحد سد الأذنين عند سماع محرم إذ يأمن الإثم بعدم القصد فقد قالوا:
Bana göre hak olan şudur ki bu hadis onların haramlığı hususunda açık bir nass değildir; çünkü dinleme esnasında kulakları tıkamak [Aleyhissalâtü vesselâm]’ın fiili kabilindendir; ne fıtrî bir durum olduğu açıktır, ne [Aleyhisselâm]’a tahsis edildiği sabittir, ne de vücup, nedip veya ibâha yönünden ciheti bilinen bir nassın beyanı olduğu açıktır. Şayet niteliği bilinen şeylerden ise vacip, mendup veya mübah olmaktan hâli değildir. Yera‘ı (kavalı) dinlemenin haramlığını gerektiren vücup olması caiz değildir; zira haram bir şeyi işittiğinde bir kimseye kulaklarını tıkamanın vacip olduğunu söyleyen hiçbir kimse yoktur, çünkü kasıt bulunmamakla günahtan emin olunur; nitekim şöyle demişlerdir:
30265. Metin
إن الحرام الاستماع لا مجرد السماع بلا قصد، وفي الزواجر الممنوع هو الاستماع لا السماع لا عن قصد اتفاقا، ومن ثم صرح أصحابنا- يعني الشافعية- أن من بجواره آلات محرمة ولا يمكنه إزالتها لا يلزمه النقلة ولا يأثم بسماعها لا عن قصد وإصغاء اهـ، والظاهر أن الأمر كذلك عند سائر الأئمة، نعم لهم تفصيل في القعود في مكان فيه نحو ذلك، قال في تنوير الأبصار وشرحه الدر المختار: دعي إلى وليمة وثمة لعب وغناء قعد وأكل ولو على المائدة لا ينبغي أن يقعد بل يخرج معرضا لقوله تعالى: فَلا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ [الأنعام: ٦٨] فإن قدر على المنع فعل وإلا يقدر صبر إن لم يكن ممن يقتدى به فإن كان مقتدى به ولم يقدر على المنع خرج ولا يقعد لأن فيه شين الدين، والمحكي عن الإمام أبي حنيفة رضي الله تعالى عنه كان قبل أن يصير مقتدى به، وإن علم أولا لا يحضر أصلا سواء كان ممن يقتدى به أولا اهـ فتعين كونها الندب أو الإباحة وكلا الأمرين لا يستلزمان الحرمة فيحتمل أن يكون ذلك حراما أو مكروها يندب سد الأذنين عند سماعه احتياطا من أن يدعو إلى الاستماع المحرم أو المكروه، وإن كان مما لم تعلم صفته فقد قالوا فيما كان كذلك المذاهب فيه بالنسبة إلى الأمة خمسة الوجوب والندب والإباحة والوقف والتفصيل وهو أنه إن ظهر قصد القربة فالندب وإلا فالإباحة ويعلم مما ذكرنا الحال على كل مذهب والذي يغلب على الظن أن ما أشار إليه الخبر إن كان الزمر بزمارة الراعي على وجه التأنق وإجراء النغمات التي تحرك الشهوات كما يفعله من جعل ذلك صنعته اليوم فاستماعه حرام وسد الأذنين المشار إليه فيه لعله كان منه ﵊ تعليما للأمة أحد طرق الاحتياط المعلوم حاله لئلا يجرهم ذلك إلى الاستماع وإلا فالاستماع لمكان العصمة مما لا يتصور في حقه صلى الله تعالى عليه وسلم، ومن عرف قدر الصحابة واطلع على سبيلهم وحرصهم على التأسي به ﵊ لم يشك في أن ابن عمر رضي الله تعالى عنه سد أذنيه أيضا تأسيا ويكون حينئذ قوله ﵊ الذي يشير إليه الخبر له رضي الله تعالى عنه أتسمع على معنى تسمع (١) أتسمع وإنما أسقط تسمع لدلالة الحال عليه إذ من سد أذنيه لا يسمع، وإنما أذن له صلى الله تعالى عليه وسلم بذلك لموضع الحاجة وهذا أقرب من احتمال كون سد الأذنين منه صلى الله تعالى عليه وسلم لأنه كان في حال ذكر أو فكر وكان يشغله صلى الله تعالى عليه وسلم عند السماع.
"Haram olan, kasıtsız olarak sadece kulağa gelmesi değil kulak verip dinlemektir." ez-Zevâcir’de: "Yasak olan şey, ittifakla kasıtsız kulağa gelmesi değil kulak verip dinlemektir. Bundan dolayı mezhep arkadaşlarımız -yani Şâfiîler- komşusunda haram aletler bulunan ve bunları ortadan kaldırmaya gücü yetmeyen kimsenin oradan taşınmasının gerekmediğini, kasıt ve kulak verme olmaksızın işitmekle günaha girmeyeceğini açıkça belirtmişlerdir" denmektedir. Zâhir olan odur ki diğer imamlar katında da durum böyledir. Evet, bu tür şeylerin bulunduğu bir mekânda oturma hususunda onların tafsilatı vardır. Tenvîrü’l-Ebsâr ve şerhi ed-Dürrü’l-Muhtâr’da şöyle denilmiştir: "Bir kimse eğlence ve şarkının bulunduğu bir ziyafete davet edilirse oturur ve yer; şayet bunlar sofranın üzerindeyse oturması uygun olmaz, bilakis Allah Teâlâ’nın: { فَلَا تَقْعُدْ بَعْدَ الذِّكْرَى مَعَ الْقَوْمِ الظَّالِمِينَ } “Hatırladıktan sonra artık o zâlimler topluluğu ile beraber oturma!” [el-En‘âm: 68] buyruğu gereğince yüz çevirerek çıkar. Engel olmaya gücü yetiyorsa engeller; gücü yetmiyorsa kendisine uyulan bir kimse olmadığı takdirde sabreder. Eğer kendisine uyulan bir önder ise ve engel olmaya da gücü yetmiyorsa çıkar, oturmaz; çünkü bunda dinin lekelenmesi vardır. İmam Ebû Hanîfe radıyallâhu teâlâ anh’tan nakledilen durum ise kendisine uyulan bir önder olmadan önceki haline aittir. Şayet bunu önceden bilirse, ister kendisine uyulan biri olsun ister olmasın asla katılmaz." [Dürrü'l-Muhtar'dan nakil] bitti. Böylece bunun mendup veya mübah olması taayyün etmiştir; her iki durum da haramlığı gerektirmez. Dolayısıyla haram veya mekruh olan dinlemeye sevk etmesinden ihtiyat amacıyla, işitildiği sırada kulakların tıkanması mendup olan haram veya mekruh bir şey olması muhtemeldir. Şayet niteliği bilinmeyen şeylerden ise, bu tür durumlarda ümmet hakkında beş mezhep bulunduğunu söylemişlerdir: Vücup, nedip, ibâha, tevakkuf ve tafsilat; tafsilat ise şudur: Eğer kurbet kastı zâhir olursa nedip, aksi halde ibâhadır. Zikrettiğimiz hususlardan her bir mezhebe göre durum anlaşılır. Zanna galip gelen şudur ki: Hadisin işaret ettiği durum, şayet bugün bunu meslek edinenlerin yaptığı gibi çoban kavalıyla şehvetleri harekete geçiren nağmeler çıkarmak ve sanat icra etmek suretiyle üflemek ise onu dinlemek haramdır; hadiste işaret edilen kulak tıkama ise, onları dinlemeye sürüklemesin diye ümmete bilinen ihtiyat yollarından birini öğretmek maksadıyla [Aleyhisselâm]’dan sadır olmuş olabilir; aksi takdirde ismet sıfatı sebebiyle [Resûlullah] sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem hakkında [kasıtlı] dinleme asla tasavvur edilemez. Ashabın kadrini bilen, onların yoluna ve [Aleyhisselâm]’a tâbi olma hususundaki hırslarına vâkıf olan kimse, İbn Ömer radıyallâhu teâlâ anh’ın da ona uymak maksadıyla kulaklarını tıkadığından şüphe etmez; bu takdirde hadisin işaret ettiği [Aleyhisselâm]’ın ona radıyallâhu teâlâ anh: "Duyuyor musun?" buyruğu, [kulağını açıp] "Dinle, duyuyor musun?" manasındadır; hâlin delaleti sebebiyle "dinle" lafzını hazfetmiştir, zira kulaklarını tıkayan kimse duymaz; Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem ona buna ancak ihtiyaç sebebiyle izin vermiştir. Bu açıklama, kulak tıkamasının [Resûlullah] sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem zikir veya tefekkür halinde iken işitmenin onu meşgul etmesinden ötürü olduğu ihtimalinden daha uygundur.
30266. Metin
وأما عدم نهيه ﵊ من كان يرمز عن الزمر والإنكار عليه فلا يسلم دلالته على الجواز فإنه يجوز
[Peygamber] aleyhisselâm’ın kaval çalan kimseyi kaval çalmaktan nehyetmemesi ve ona tepki göstermemesine gelince, bunun [kaval çalmanın] caiz olduğuna delalet ettiği kabul edilemez. Zira şöyle olması mümkündür:1
30267. Metin
أن يكون الصوت جاء من بعيد وبين الزامر وبينه ﵊ ما يمنع من الوصول إليه أو لم يعرف عينه ﷺ لأن الصوت قد جاء من وراء حجاب ولا تتحقق القدرة معه على الإنكار، ويجوز أيضا أن يكون التحريم معلوما من قبل وعلم من النبي ﷺ الإصرار عليه وأن يكون قد علم إصرار ذلك الفاعل على فعله فيكون ذلك كاختلاف أهل الذمة إلى كنائسهم، وفي مثل ذلك لا يدل السكوت وعدم الإنكار على الجواز إجماعا، ومن قال بأن الكافر غير مكلف بالفروع قال: يجوز أن يكون ذلك الزامر كافرا وأن السكوت في حقه ليس دليل الجواز وإن كان الزمر بها لا على وجه التأنق وإجراء النغمات التي تحرك الشهوات فلا بعبد في أن يقال بالجواز والإباحة فعلا واستماعا، وسد الأذنين عليه لغاية التنزه اللائق به ﵊، وقول الأذرعي في الجواب إن قوله في الخبر: زمارة راع لا يعين أنها الشبابة فإن الرعاة يضربون بالشعيبية وغيرها يوهم أن ما يسمى شعيبية مباح مفروغ منه وفيه نظر فإنها عبارة عن عدة قصبات صغار ولها اطراب بحسب حذق متعاطيها فهي شبابة أو مزمار لا محالة، وفي إباحة ذلك كلام، وبعد هذا كله نقول:
sesin uzaktan gelmiş olması ve kaval çalan ile [Aleyhisselâm] arasında ona ulaşmaya mani bir engelin bulunması yahut ses bir perdenin ardından geldiği için [Aleyhissalâtü vesselâm]’ın onun kim olduğunu bilmemesi ve dolayısıyla karşı çıkma gücünün tahakkuk etmemiş olması mümkündür. Yine haramlığın önceden bilinmiş olması ve o yapan kişinin fiilinde ısrarcı olduğunun Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem tarafından bilinmesi de muhtemeldir; bu takdirde bu durum zimmîlerin kiliselerine gidip gelmeleri gibi olur; böylesi bir durumda susmak ve karşı çıkmamak icmâ ile cevaza delalet etmez. Kâfirin furû ile mükellef olmadığını söyleyen kimse ise: "O çalan kimsenin kâfir olması ve onun hakkında sükût etmenin cevaza delil olmaması muhtemeldir" demiştir. Şayet onunla çalmak sanat icra etmek ve şehvetleri tahrik eden nağmeler çıkarmak suretiyle değilse, fiil ve dinleme olarak cevaz ve ibâhanın söylenmesi uzak bir ihtimal değildir; kulaklarını tıkaması ise [Aleyhisselâm]’a layık olan son derece nezih ve takvalı tavırdan ötürüdür. el-Ezra‘î’nin cevabında yer alan "Hadisteki 'çoban kavalı' ifadesi onun şebbâbe olduğunu tayin etmez; zira çobanlar şuaybiyye ve benzerlerini çalarlar" şeklindeki sözü, şuaybiyye adı verilen şeyin kesin olarak mübah olduğu vehmini vermektedir ki bunda tenkide açık yön vardır; zira o küçük birkaç kamıştan ibarettir ve çalanın maharetine göre coşku verir, dolayısıyla o muhakkak bir şebbâbe veya kaval/düdüktür; bunun mübahlığında ise söz vardır. Bütün bunlardan sonra deriz ki:
30268. Metin
إن الخبر المذكور رواه أبو داود وقال: إنه منكر وعليه لا حجة فيه للطرفين وكفى الله تعالى المؤمنين القتال، ثم إنك إذا ابتليت بشيء من ذلك فإياك ثم إياك أن تعتقد أن فعله أو استماعه قربة كما يعتقد ذلك من لا خلاق له من المتصوفة فلو كان الأمر كما زعموا لما أهمل الأنبياء أن يفعلوه ويأمروا اتباعهم به، ولم ينقل ذلك عن أحد من الأنبياء عليهم الصلاة والسلام ولا أشار إليه كتاب من الكتب المنزلة من السماء، وقد قال الله تعالى: الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ ولو كان استعمال الملاهي المطربات او استماعها من الدين ومما يقرب إلى حضرة رب العالمين لبينه ﷺ وأوضحه كمال الإيضاح لأمته،
Zikredilen hadisi Ebû Dâvûd rivayet etmiş ve: "O münkerdir" demiştir; binaenaleyh bunda her iki taraf için de bir delil yoktur; "Allah Teâlâ müminlere savaşta kâfi gelmiştir." Sonra şayet bunlardan birine müptela olursan, nasipsiz mutasavvıfların inandığı gibi onu yapmanın veya dinlemenin bir kurbet olduğuna inanmaktan sakın ha sakın! Zira onların iddia ettiği gibi olsaydı peygamberler onu yapmayı ve tâbilerine emretmeyi ihmal etmezlerdi; halbuki peygamberlerden aleyhimüssalâtü vesselâm hiçbirinden bu nakledilmemiştir ve gökten indirilen kitaplardan hiçbiri de buna işaret etmemiştir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: { الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ } “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim” [el-Mâide: 3]. Şayet coşku veren çalgı aletlerini kullanmak veya dinlemek dinden ve Âlemlerin Rabbi’nin huzuruna yaklaştıran şeylerden olsaydı, [Resûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem bunu ümmetine beyan eder ve tastamam açıklığa kavuştururdu;
30269. Metin
وقد قال ﵊ «والذي نفسي بيده ما تركت شيئا يقربكم من الجنة ويباعدكم عن النار إلا أمرتكم به وما تركت شيئا يقربكم من النار ويباعدكم عن الجنة إلا نهيتكم عنه»
nitekim [Aleyhisselâm]: "Nefsim elinde olan [Allah]’a yemin olsun ki sizi cennete yaklaştıracak ve cehennemden uzaklaştıracak hiçbir şey bırakmadım ki onu size emretmiş olmayayım; sizi cehenneme yaklaştıracak ve cennetten uzaklaştıracak hiçbir şey de bırakmadım ki onu size yasaklamış olmayayım" buyurmuştur.
30270. Metin
وما ذكر داخل في الشق الثاني كما لا يخفى على من له قلب سليم وعقل مستقيم فتأمل وأنصف وإياك من الاعتراض قبل أن تراجع تعرف، ولنا عودة إن شاء الله تعالى للكلام في هذا المطلب يسر الله تعالى ذلك لنا بحرمة حبيبه الأعظم ﷺ.
Zikredilen hususlar ise selim bir kalbi ve dosdoğru bir aklı olan kimse için gizli kalmayacağı üzere ikinci kısma dâhildir. Öyleyse iyi düşün, insaflı ol ve [kaynaklara] müracaat edip öğrenmeden önce itiraz etmekten sakın! İnşâallâh Teâlâ bu mesele hakkında konuşmaya tekrar döneceğiz; Allah Teâlâ en büyük sevgilisi [hürmetine] -sallallâhu aleyhi ve sellem- bunu bize kolaylaştırsın.
30271. Metin
واستدل بعضهم بالآية على القول بأن لهو الحديث الكتب التي اشتراها النضر بن الحارث على حرمة مطالعة كتب تواريخ الفرس القديمة وسماع ما فيها وقراءته، وفيه بحث، ولا يخفى أن فيها من الكذب ما فيها فالاشتغال بها لغير غرض ديني خوض في الباطل، وعده ابن نجيم في رسالته في بيان المعاصي من الصغائر ومثل له بذكر تنعم الملوك والأغنياء فافهم هذا، ومن الغريب البعيد وفيه جعل الاشتراء بمعنى البيع ما ذهب إليه صاحب التحرير قال:
Bazıları "lehve’l-hadîs"in Nadr b. el-Hâris’in satın aldığı kitaplar olduğu görüşüne binaen âyeti, eski Fars tarihi kitaplarını mütalaa etmenin, içindekileri dinlemenin ve okumanın haramlığına delil getirmişlerdir ki bunda incelenecek yönler vardır. Gizli değildir ki o kitaplarda yalan namına pek çok şey vardır; binaenaleyh dinî bir maksat olmaksızın onlarla meşgul olmak batıla dalmaktır. İbn Nüceym, günahların beyanı hakkındaki risalesinde bunu küçük günahlardan saymış ve kralların ile zenginlerin refah ve lüks içinde yaşayışlarının anlatılmasını buna örnek göstermiştir; öyleyse bunu iyi anla! Satın almayı (iştirâ) satmak (bey‘) manasında kılmayı içeren garip ve uzak bir görüş de et-Tahrîr sahibinin benimsediği şu görüştür; demiştir ki:
30272. Metin
يظهر لي أنه أراد سبحانه بلهو الحديث ما كانوا يظهرونه من الأحاديث في تقوية دينهم والأمر بالدوام عليه وتغيير صفة الرسول ﵊ وأن التوراة تدل على أنه من ولد إسحاق ﵇ يقصدون صد أتباعهم عن الإيمان وأطلق اسم الاشتراء لكونهم يأخذون على ذلك الرشا والجعائل من ملوكهم، وقال: يؤيده قوله تعالى: لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ وهو كما ترى، والمراد بسبيله تعالى دينه ﷿ أو قراءة كتابه سبحانه أو ما يعمهما، واللام في لِيُضِلَّ للتعليل. وقرأ ابن كثير، وأبو عمرو «ليضل» بفتح الياء، والمراد ليثبت على ضلاله ويزيد فيه فإن المخبر عنه ضال قبل: واللام للعاقبة وكونها على أصلها كما قيل بعيد، وجوز الزمخشري أن يكون قد وضع «ليضل» على هذه القراءة موضع ليضل من قبل أن من أضل كان ضالا لا محالة فدل بالرديف وهو الضلال على المردوف وهو الإضلال، ووجه الدلالة أنه أريد بالضلال المضاعف في شأن من جانب سبيل الله تعالى وتركه رأسا وهذا الضلال لا ينفك عن الإضلال وبالعكس، وبه يندفع نظر صاحب الفرائد بأن الضلال لا يلزمه إلا ضلال، وفيه توافق القراءتين وبقاء اللام على حقيقتها، وهي على الوجهين متعلقة بقوله سبحانه: يَشْتَرِي وقوله ﷿: بِغَيْرِ عِلْمٍ يجوز أن يكون
"Bana öyle geliyor ki Sübhânehu 'lehve’l-hadîs' ile, dinlerini güçlendirmek, ona devam etmeyi emretmek, Resûl’ün aleyhisselâm sıfatını değiştirmek ve Tevrat’ın onun İshak aleyhisselâm’ın soyundan geldiğine delalet ettiğini ileri sürmek suretiyle tâbilerini imandan alıkoymayı kastederek ortaya attıkları sözleri murat etmiştir. Satın alma (iştirâ) ismini ise krallarından bunun karşılığında rüşvet ve bağışlar aldıkları için kullanmıştır." Yine demiştir ki: "Allah Teâlâ’nın { لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } “Allah'ın yolundan saptırmak için” buyruğu da bunu teyit eder." Bu ise gördüğün gibidir. Allah Teâlâ’nın "yolu"ndan maksat O Azze ve Celle’nin dini yahut Sübhânehu’nun Kitabını okumak veya her ikisini kapsayan şeydir. { لِيُضِلَّ } lafzındaki lâm ta‘lîl (gerekçe) içindir. İbn Kesîr ve Ebû Amr, yâ harfinin fethasıyla «ليَضِلَّ» (sapması için) şeklinde okumuşlardır; bundan maksat sapıklığı üzerinde sebat etmesi ve onu artırmasıdır; zira hakkında haber verilen kimse önceden de sapıktır. Lâm ise âkıbet (sonuç) içindir; asıl manasında (ta‘lîl için) olması ise denildiği gibi uzaktır. ez-Zemahşerî, bu kıraate göre «ليَضِلَّ» kelimesinin «ليُضِلَّ» (saptırmak için) yerine konmuş olmasını caiz görmüştür; çünkü saptıran kimse muhakkak sapıktır, dolayısıyla ardıl olan delaleti (dalâleti), asıl olan saptırmaya (idlal) delalet kılmıştır. Delaletin vechi şudur: Allah Teâlâ’nın yolundan uzaklaşan ve onu tamamen terk eden kimse hakkında katmerli sapıklık murat edilmiştir; bu sapıklık ise saptırmaktan ayrılmaz, bunun tersi de böyledir. Bununla Sahibü’l-Ferâid’in 'sapıklık ancak sapıklığı gerektirir' şeklindeki itirazı defedilmiş olur; bunda iki kıraatin birbiriyle uyumu ve lâm harfinin hakiki manasında kalması söz konusudur. Lâm her iki veche göre de Sübhânehu’nun { يَشْتَرِي } “satın alır” buyruğuna müteallıktır. Azze ve Celle’nin { بِغَيْرِ عِلْمٍ } “bir bilgisi olmaksızın” buyruğu ise caizdir ki
30273. Metin
متعلقا به أيضا أي يشتري ذلك بغير علم بحال ما يشتريه أو بالتجارة حيث استبدل الضلال بالهدى والباطل بالحق، ويجوز أن يكون متعلقا بيضل أي ليضل عن سبيله تعالى جاهلا أنها سبيله ﷿ أو جاهلا أنه يضل أو جاهلا الحق وَيَتَّخِذَها بالنصب عطفا على «يضل» والضمير للسبيل فإنه مما يذكر ويؤنث، وجوز أن يكون للآيات، وقيل:
yine ona müteallık olsun; yani satın aldığı şeyin durumunu bilmeksizin yahut dalâleti hidayete, batılı da hakka değişmek suretiyle ticaretin mahiyetini bilmeksizin onu satın alır. Yine { يُضِلَّ } lafzına müteallık olması da caizdir; yani onun Allah Azze ve Celle’nin yolu olduğunu bilmeyerek yahut saptırdığını bilmeyerek veya hakkı bilmeyerek O Teâlâ’nın yolundan saptırmak için [satın alır]. { وَيَتَّخِذَهَا } lafzı «يضل» üzerine atıfla mansuptur; zamir ise hem müzekker hem müennes olarak kullanılan "sebîl" (yol) kelimesine aittir. Âyetlere ait olması da caiz görülmüştür. Denildi ki:
30274. Metin
يجوز أن يكون للأحاديث لأن الحديث اسم جنس بمعنى الأحاديث وهو كما ترى هُزُواً أي مهزوءا به. وقرأ جمع من السبعة يَتَّخِذَها بالرفع عطفا على يَشْتَرِي وجوز أن يكون على إضمار هو أُولئِكَ لَهُمْ عَذابٌ مُهِينٌ لما اتصفوا به من اهانتهم الحق بإيثار الباطل عليه وترغيب الناس فيه والجزاء من جنس العمل، وأُولئِكَ إشارة إلى مِنَ وما فيه من معنى البعد للإشارة إلى بعد المنزلة في الشرارة، والجمع في اسم الإشارة والضمير باعتبار معناها كما أن الأفراد في الفعلين باعتبار لفظها، وكذا في قوله تعالى: وَإِذا تُتْلى عَلَيْهِ ففي الآية مراعاة اللفظ ثم مراعاة المعنى ثم مراعاة اللفظ ونظيرها في ذلك قوله تعالى في سورة [الطلاق: ٢] وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ الآية، قال أبو حيان:
[Zamir] sözlere (ehâdîs) de ait olabilir; çünkü "hadîs" kelimesi "ehâdîs" manasında cins ismidir, bu ise gördüğün gibidir. { هُزُوًا } yani alay konusu [edinmek için]. Yedi kıraat imamından bir cemaat { وَيَتَّخِذُهَا } kelimesini { يَشْتَرِي } üzerine atıfla merfû okumuştur; gizli bir "hüve" zamirine binaen olması da caiz görülmüştür. { أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ } “İşte onlar için alçaltıcı bir azap vardır”; batılı hakka tercih edip insanları ona teşvik etmek suretiyle hakkı tahkir etme vasfını taşıdıkları içindir; ceza da amelin cinsindendir. { أُولَئِكَ } “İşte onlar” lafzı { مَنْ } kelimesine işarettir; onda bulunan uzaklık manası ise kötülükteki derecenin uzaklığına işaret etmek içindir. İsm-i işaretteki ve zamirdeki cemi (çoğulluk) lafzın manası itibarıyladır; nitekim iki fiildeki müfredlik (tekillik) de lafzı itibarıyladır. Allah Teâlâ’nın { وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِ } “Ona okunduğu zaman” buyruğunda da böyledir; dolayısıyla âyette önce lafza riayet, sonra manaya riayet, sonra tekrar lafza riayet vardır. Bunun bir benzeri de [et-Talâk: 11] sûresindeki Allah Teâlâ’nın: { وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللَّهِ } “Kim Allah'a iman ederse...” âyetidir. Ebû Hayyân şöyle demiştir: