35363. Metin
مكية كما روي عن ابن عباس وحكى ابن عطية إجماع أهل العلم على ذلك ولم ينقل استثناء، وقال مقاتل: إلا قوله تعالى: وَسْئَلْ مَنْ أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنا [الزخرف: ٤٥] فإنها نزلت ببيت المقدس كذا في مجمع البيان، وفي الإتقان نزلت بالسماء، وقيل: بالمدينة، وعدد آيها ثمان وثمانون في الشامي وتسع وثمانون في غيره، ووجه مناسبة مفتتحها لمختتم ما قبلها ظاهر.
İbn Abbâs’tan rivayet edildiğine göre Mekkî’dir. İbn Atıyye ilim ehlinin bu hususta icmâ ettiğini nakletmiş ve hiçbir istisna aktarılmamıştır. Mukâtil ise: “Yalnızca { وَسْئَلْ مَنْ أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ مِنْ رُسُلِنا } “Senden önce gönderdiğimiz elçilerimize sor” [ez-Zuhruf 43/45] âyeti müstesnadır; zira o Beytü'l-Makdis’te inmiştir” demiştir. Mecmeu’l-Beyân’da böyle geçer; el-İtkân’da ise semada indiği zikredilmiştir. Medine’de indiği de söylenmiştir. Âyetlerinin sayısı Şam mushafında seksen sekiz, diğerlerinde ise seksen dokuzdur. Başlangıcının bir önceki [sûrenin] sonuyla olan münasebet vechi açıktır.
35364. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ حم الكلام فيه على نحو ما مر في مفتتح يس وَالْكِتابِ أي القرآن والمراد به جميعه، وجوز إرادة جنسه الصادق ببعضه وكله، وقيل: يجوز أن يراد به جنس الكتب المنزلة أو المكتوب في اللوح أو المعنى المصدري وهو الكتابة والخط، وأقسم سبحانه بها لما فيها من عظيم المنافع ولا يخفى ما في ذلك، والأولى على تقدير اسمية حم كونه اسما للقرآن وإن يراد ذلك أيضا بالكتاب وهو مقسم به إما ابتداء أو عطفا على حم على تقدير كونه مجرورا بإضمار باء القسم على أن مدار العطف المغايرة في العنوان لكن يلزم على هذا حذف حرف الجر وإبقاء عمله كما في:
{ بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ } “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” { حم } “Hâ-Mîm” Hakkındaki kelâm, Yâsîn’in başında geçtiği vechiyledir. { وَالْكِتابِ } “Andolsun o kitaba” yani Kur’an’a; bununla tamamı kastedilmiştir. Bir kısmına da bütününe de uyan cinsinin kastedilmiş olması caiz görülmüştür. İndirilen kitapların cinsi, Levh’te yazılı olan şey yahut masdar anlamı olup yazı ve hat manasının kastedilmesinin caiz olduğu da söylenmiştir. Yüce [Allah], onda bulunan büyük menfaatler sebebiyle ona yemin etmiştir; bundaki [nükte] ise gizli değildir. Hâ-Mîm’in isim kabul edilmesi takdirinde evlâ olan, onun Kur’an’ın bir ismi olması ve el-Kitâb ile de bunun kastedilmesidir. O, kasem harfi olan “bâ”nın hazfedilmesiyle mecrur kabul edildiğinde ya müstakil olarak yahut Hâ-Mîm üzerine atıf yoluyla muksemün bih (üzerine yemin edilen) olur; şu şartla ki atfın esası unvandaki farklılıktır. Ancak bu takdirde, cer harfinin hazfedilip amelinin baki bırakılması lazım gelir; nitekim şu beyitte olduğu gibi:
35365. Metin
أشارت كليب بالأكف الأصابع ومنع أن يقسم بشيئين بحرف واحد لا يلتفت إليه ومناط تكرير القسم المبالغة في تأكيد الجملة القسمية الْمُبِينِ أي المبين لمن أنزل عليهم لكونه بلغتهم وعلى أساليب كلامهم على أنه من أبان اللازم أو المبين لطريق الهدى من طريق الضلالة الموضح لأصول ما يحتاج إليه في أبواب الديانة على أنه من أبان المتعدي.
“Kuleyb avuçlarıyla, parmaklarıyla işaret etti.” Tek bir harfle iki şeye yemin edilmesinin caiz görülmemesine itibar edilmez. Yeminin tekrarlanmasının dayanağı, yemin cümlesini pekiştirmedeki mübalağadır. { الْمُبِينِ } “Apaçık olan” yani kendilerine indirilen kimselere dilleriyle ve kelâm üsluplarıyla gelmiş olması sebebiyle beyan edicidir; bu, lâzım fiil olan ebâne (أبان)’den türediğine göredir. Yahut hidâyet yolunu sapıklık yolundan ayıran, din meselelerinde muhtaç olunan esasları açıklayan demektir ki bu da müteaddî fiil olan ebâne (أبان)’den türediğine göredir.
35366. Metin
إِنَّا جَعَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا جواب للقسم، والجعل بمعنى التصيير المعدى لمفعولين لا بمعنى الخلق المعدى لواحد لا لأنه ينافي تعظيم القرآن بل لأنه يأباه ذوق المقام المتكلم فيه لأن الكلام لم يسبق لتأكيد كونه مخلوقا وما كان إنكارهم متوجها عليه بل هو مسوق لإثبات كونه قرآنا عربيا مفصلا واردا على أساليبهم لا يعسر عليهم فهم ما فيه ودرك كونه معجزا كما يؤذن به قوله تعالى: لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ أي لكي تفهموه وتحيطوا بما فيه من النظر الرائق والمعنى الفائق وتقفوا على ما يتضمنه من الشواهد الناطقة بخروجه عن طوق البشر وتعرفوا حق النعمة في ذلك وتنقطع أعذاركم بالكلية او لقسم بالقرآن على ذلك من الإيمان الحسنة البديعة لما فيه من رعاية المناسبة والتنبيه على أنه لا شيء أعلى منه فيقسم به ولا أهم من وصفه فيقسم عليه كما قال أبو تمام:
{ إِنَّا جَعَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا } “Şüphesiz biz onu Arapça bir Kur’an kıldık” [ifadesi] yeminin cevabıdır. Buradaki ca‘l (جعل), tek mef‘ûle geçişli olan yaratma manasında değil, iki mef‘ûle geçişli olan dönüştürme/kılma manasındadır. Bu, Kur’an’ı tazime aykırı olduğundan değil, aksine konuşulan makamın zevki buna elvermediğindendir. Zira söz onun mahlûk olduğunu pekiştirmek için söylenmemiştir ve onların inkârı da buna yönelik değildi. Bilakis o; Kur’an’ın Arapça, tafsilatlı ve onların üsluplarına uygun olarak geldiğini, içindekileri anlamalarının ve mucize olduğunu kavramalarının onlara zor gelmeyeceğini ispat etmek üzere sevk edilmiştir. Nitekim Yüce Allah’ın şu kavli de bunu hissettirmektedir: { لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ } “Umulur ki akledersiniz” yani onu anlayasınız, onda bulunan latif nazmı ve üstün manayı kavrayasınız, onun beşer takatinin dışına çıktığını haykıran şahitleri müşahede edesiniz, bundaki nimetin hakkını bilesiniz ve mazeretleriniz tamamen kesilsin diye [böyle yapılmıştır]. Bu hususta Kur’an ile yemin edilmesi, münasebetin gözetilmesi ve kendisiyle yemin edilecek ondan daha yüce bir şeyin, üzerine yemin edilecek onun vasfından daha mühim bir şeyin bulunmadığına dikkat çekilmesi sebebiyle pek güzel ve eşsiz yeminlerdendir; nitekim Ebû Temmâm şöyle demiştir:
35367. Metin
وثناياك إنها اغريض ... ولآل قوم وبرق وميض
“Ön dişlerine yemin olsun ki onlar beyaz tomurcuktur / Bir kavmin incileri ve çakan şimşektir.”
35368. Metin
بناء على أن جواب القسم قوله: إنها اغريض، واستدل بالآية على أن القرآن مخلوق وأطالوا الكلام في ذلك، وأجيب بأنه إن دل على المخلوقية فلا يدل على أكثر من مخلوقية الكلام اللفظي ولا نزاع فيها.
Bu, yeminin cevabının “onlar beyaz tomurcuktur” sözü olduğu esasına dayanır. Âyetten Kur’an’ın mahlûk olduğuna delil getirilmiş ve bu hususta söz uzatılmıştır. Buna şöyle cevap verilmiştir: Eğer [bu âyet] yaratılmışlığa delalet ediyorsa, lafzî kelâmın yaratılmış olmasından fazlasına delalet etmez ki bunda da bir ihtilaf yoktur.
35369. Metin
وأنت تعلم أن الحنابلة ينازعون في ذلك ولهم عن الاستدلال أجوبة مذكورة في كتبهم، وأخرج ابن مردويه عن طاوس قال: جاء رجل إلى ابن عباس من حضرموت فقال له: يا ابن عباس أخبرني عن القرآن أكلام من كلام الله تعالى أم خلق من خلق الله سبحانه قال: بل كلام من كلام الله تعالى أو ما سمعت الله سبحانه يقول: وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلامَ اللَّهِ [التوبة: ٦] فقال له الرجل أفرأيت قوله تعالى: إِنَّا جَعَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا قال: كتبه الله تعالى في اللوح المحفوظ بالعربية أما سمعت الله تعالى يقول: بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ فتأمل فيه وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتابِ أي في اللوح المحفوظ على ما ذهب إليه جمع فإنه أم الكتب السماوية أي أصلها لأنها كلها منقولة منه، وقيل: أُمِّ الْكِتابِ العلم الأزلي، وقيل: الآيات المحكمات والضمير. لحم. أو للكتاب بمعنى السورة أي إنها واقعة في الآيات المحكمات التي هي الأم وهو كما ترى.
Bilirsin ki Hanbelîler bu konuda ihtilaf ederler ve onların bu istidlalden getirdikleri cevaplar kendi kitaplarında zikredilmiştir. İbn Merdûye Tâvûs’tan şöyle rivayet etmiştir: Hadramut’tan İbn Abbâs’a bir adam gelip ona: “Ey İbn Abbâs! Bana Kur’an’dan haber ver, o Allah Teâlâ’nın kelâmından bir kelâm mıdır, yoksa Allah Sübhânehû’nun yarattıklarından bir yaratılmış mıdır?” dedi. İbn Abbâs: “Aksine, Allah Teâlâ’nın kelâmından bir kelâmıdır. Allah Sübhânehû’nun şöyle buyurduğunu işitmedin mi: { وَإِنْ أَحَدٌ مِنَ الْمُشْرِكِينَ اسْتَجارَكَ فَأَجِرْهُ حَتَّى يَسْمَعَ كَلامَ اللَّهِ } “Ve eğer müşriklerden biri senden sığınma hakkı isterse, Allah’ın kelâmını işitinceye kadar ona sığınma hakkı tanı” [et-Tevbe 9/6]” dedi. Bunun üzerine adam ona: “Peki Allah Teâlâ’nın { إِنَّا جَعَلْناهُ قُرْآناً عَرَبِيًّا } “Şüphesiz biz onu Arapça bir Kur’an kıldık” kavline ne dersin?” dedi. [İbn Abbâs]: “Allah Teâlâ onu Levh-i Mahfûz’da Arapça olarak yazdı; Allah Teâlâ’nın: { بَلْ هُوَ قُرْآنٌ مَجِيدٌ فِي لَوْحٍ مَحْفُوظٍ } “Hayır, o Levh-i Mahfûz’da bulunan şerefli bir Kur’an’dır” buyurduğunu işitmedin mi?” dedi. Artık bunu iyi düşün! { وَإِنَّهُ فِي أُمِّ الْكِتابِ } “Ve şüphesiz o, Ana Kitap’tadır” yani bir topluluğun benimsediği görüşe göre Levh-i Mahfûz’dadır; zira o semavî kitapların anası yani aslıdır, çünkü hepsi ondan nakledilmiştir. Ümmü’l-Kitâb (أُمِّ الْكِتابِ)’ın ezelî ilim olduğu da söylenmiştir. Muhkem âyetler olduğu da söylenmiştir; zamir Hâ-Mîm’e yahut sûre manasında el-Kitâb’a döner; yani o, asıl olan muhkem âyetlerde yer almaktadır demektir; bu da gördüğün gibidir.
35370. Metin
وقرأ الأخوان «إم» بكسر الهمزة لاتباع الميم أو الْكِتابِ فلا تكسر في عدم الوصل لَدَيْنا أي عندنا لَعَلِيٌّ رفيع الشان بين الكتب لإعجازه واشتماله على عظيم الأسرار حَكِيمٌ ذو حكمة بالغة أو محكم لا ينتسخه غيره أو حاكم على غيره من الكتب وهما خبران لإن، وفي أُمِّ الْكِتابِ قيل متعلق بعلي واللام لما فارقت محلها وتغيرت عن أصلها بطلت صدارتها فجاز تقديم ما في حيزها عليها أو حال منه لأنه صفة نكرة تقدمتها أو من ضميره المستتر ولَدَيْنا بدل من أُمِّ الْكِتابِ وهما وإن كانا متغايرين بالنظر إلى المعنى متوافقان بالنظر إلى الحاصل أو حال منه أو من الكتاب فإن المضاف في حكم الجزء لصحة سقوطه، ولعل المختار كون الظرفين في موضع الخبر لمبتدأ محذوف والجملة مستأنفة لبيان محل الحكم كأنه قيل بعد بيان اتصافه بما ذكر من الوصفين الجليلين هذا في أم الكتاب ولدينا، ولم يجوزوا كونهما في موضع الخبر لإن لدخول اللام في غيرهما.
İki kardeş (Hamza ve Kisâî), mîm harfine veya el-Kitâb (الْكِتابِ)’a tâbi kılmak suretiyle hemzenin kesresiyle «إم» şeklinde okumuştur; dolayısıyla vaslın olmaması durumunda kesre yapılmaz. { لَدَيْنا } “Katımızda” yani nezdimizde, { لَعَلِيٌّ } “Elbette pek yücedir” icazı ve büyük sırları ihtiva etmesi sebebiyle kitaplar arasında şanı pek yücedir, { حَكِيمٌ } “Hikmet doludur” hikmet-i bâliğa sahibidir yahut başkası tarafından neshedilmeyen muhkemdir veya diğer kitaplar üzerine hâkimdir. Bu iki kelime inne’nin iki haberidir. { فِي أُمِّ الْكِتابِ } ifadesinin “alî” lafzına müteallik olduğu söylenmiştir; lâm harfi yerinden ayrılıp aslından değişince cümlenin başında bulunma (sadâret) hakkı bâtıl olmuş ve onun etki alanında bulunan lafzın onun önüne geçirilmesi caiz olmuştur; yahut ondan hâldir, zira nekre bir sıfattır ve önüne geçmiştir veya onun müstetir zamirinden hâldir. { لَدَيْنا } ifadesi { أُمِّ الْكِتابِ } ifadesinden bedeldir; bu ikisi mana bakımından farklı olsalar da netice bakımından birbirine uygundur; yahut ondan veya Kitap’tan hâldir, zira düşmesi caiz olduğundan muzaf cüz hükmündedir. Muhtar olan görüşe göre bu iki zarf, mahzûf bir mübtedanın haberi konumundadır ve cümle, hükmün mahallini beyan etmek üzere müste’nefedir (bağımsız yeni bir cümledir); sanki zikredilen iki celil vasıfla nitelendiği beyan edildikten sonra “bu, Kitab’ın Aslı’nda ve katımızdadır” denilmiştir. Lâm harfi diğerlerine girdiği için bunların inne’nin haberi konumunda olmasını caiz görmemişlerdir.
35371. Metin
وأيا ما كان فالجملة المؤكدة إما عطف على الجملة المقسم عليها داخلة في حكمها وإما مستأنفة مقررة لعلو شأن القرآن الذي أنبأ الإقسام به على منهاج الاعتراض في قوله تعالى: «وَإِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظِيمٌ» وبعد ما بين سبحانه علو شأن القرآن العظيم وحقق جل وعلا أن إنزاله على لغتهم ليعقلوه ويؤمنوا به ويعملوا بموجبه عقب سبحانه ذلك بإنكار أن يكون الأمر بخلافه فقال جل شأنه: أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ أي أفننحيه ونبعده عنكم على سبيل الاستعارة التمثيلية من قولهم: ضرب الغرائب عن الحوض شبه حال الذكر وتنحيته بحال غرائب الإبل وذودها عن الحوض إذا دخلت مع غيرها عند الورد ثم استعمل ما كان في تلك القصة هاهنا، وفيه إشعار باقتضاء الحكمة توجه الذكر إليهم وملازمته لهم كأنه يتهافت عليهم، ولو جعل استعارة في المفرد بجعل التنحية ضربا جاز ومن ذلك قول طرفة:
Nasıl olursa olsun, bu tekitli cümle ya üzerine yemin edilen cümleye matuf olup onun hükmüne dâhildir ya da Yüce Allah’ın: “Şüphesiz bilseniz, o elbette büyük bir yemindir” kavlindeki itiraz üslubu üzere, kendisine yemin edilmekle bildirilen Kur’an’ın şanının yüceliğini pekiştiren bir müste’nefe cümledir. Yüce [Allah], Kur’ân-ı Azîm’in şanının yüceliğini beyan edip onun kendi dillerinde indirilmesinin, akletmeleri, iman etmeleri ve gereğince amel etmeleri için olduğunu tekit buyurduktan sonra, durumun bunun aksine olmasını inkâr ederek şunu peşi sıra getirdi ve şânı yüce olan şöyle buyurdu: { أَفَنَضْرِبُ عَنْكُمُ الذِّكْرَ } “Biz o Zikr’i sizden büsbütün uzaklaştırıp bir kenara mı koyalım?” Yani “havuzdan yabancı develeri kovmak/uzaklaştırmak” şeklindeki sözlerinden [alınma] temsîlî istiâre yoluyla onu sizden uzaklaştırıp bir kenara mı atalım? Zikr’in ve onun uzaklaştırılmasının hâli, yabancı develerin sulanma vaktinde başkalarıyla birlikte girdiklerinde havuzdan kovulup uzaklaştırılması hâline benzetilmiş, sonra o kıssada olan şey burada kullanılmıştır. Bunda, hikmetin Zikr’in onlara yönelmesini ve sanki üzerlerine dökülürcesine onlardan ayrılmamasını gerektirdiğine bir işaret vardır. Eğer uzaklaştırmayı “darp” kılmak suretiyle müfret lafızda istiâre kılınsaydı yine caiz olurdu; Tarafe’nin şu sözü de bundandır:
35372. Metin
اضرب عنك الهموم طارقها ... ضربك بالسيف قونس الفرس
“Kapını çalan gamları kendinden savıp uzaklaştır / Tıpkı kılıçla atın miğfer tepeliğine vurduğun gibi.”
35373. Metin
وقول الحجاج في خطبته يهدد أهل العراق: لأضربنكم ضرب غرائب الإبل. والذِّكْرَ قيل المراد به القرآن ويروي ذلك عن الضحاك وأبي صالح والكلام على تقدير مضاف أي إنزال الذكر وفيه إقامة الظاهر مقام المضمر تفخيما، وقيل: بل هو ذكر العباد بما فيه صلاحهم فهو بمعنى المصدر حقيقة، وعن ابن عباس. ومجاهد ما يقتضيه، والهمزة للإنكار والفاء للعطف على محذوف يقتضيه على أحد الرأيين في مثل هذا التركيب أي أنهملكم فننحي الذكر عنكم، وقال ابن الحاجب: الفاء لبيان ما قبلها وهو جعل القرآن عربيا سبب لما بعدها وهو إنكار أن يضرب سبحانه الذكر عنهم صَفْحاً أي إعراضا، وهو مصدر لنضرب من غير لفظه فإن تنحية الذكر إعراض فنصبه على أنه مفعول مطلق على نهج قعدت جلوسا كأنه قيل: أفنصفح عنكم صفحا أو هو منصوب على أنه مفعول له أو حال مؤول بصافحين بمعنى معرضين، وأصل الصفح أن تولي الشيء صفحة عنقك، وقيل: إنه بمعنى الجانب فينتصب على الظرفية أن أفننحيه عنكم جانبا، ويؤيده قراءة حسان بن عبد الرحمن الضبعي والسميط بن عمير وشبيل بن عذره «صفحا» بضم الصاد وحينئذ يحتمل أن يكون تخفيف صفح كرسل جمع صفوح بمعنى صافحين، وأبو حيان اختيار أن يكون مفردا بمعنى المفتوح كالسد والسد.
Haccâc’ın da Irak halkını tehdit ederken hutbesinde söylediği şu söz [bu kabildendir]: “Sizi yabancı develerin kovulduğu gibi mutlaka dövüp uzaklaştıracağım.” ez-Zikr (الذِّكْرَ) ile Kur’an’ın kastedildiği söylenmiştir; bu ed-Dahhâk ve Ebû Sâlih’ten rivayet edilmiştir. Kelâm muzafın takdiri üzeredir; yani “Zikr’in indirilmesini” [demektir] ve bunda tazim amacıyla zahirin muzmer yerine konulması vardır. Aksine o, kullara kendisinde maslahatları bulunan şeylerin hatırlatılmasıdır; dolayısıyla hakikat anlamında masdardır da denilmiştir. İbn Abbâs ve Mücâhid’den bunu gerektiren rivayetler gelmiştir. Hemze inkâr içindir; fâ ise bu tür terkipteki iki görüşten birine göre onun gerektirdiği mahzûf bir fiile atıf içindir; yani “Sizi başıboş mu bırakacağız da Zikr’i sizden uzaklaştıracağız?” demektir. İbnü’l-Hâcib şöyle demiştir: “Fâ, kendisinden öncekini açıklamak içindir; o da Kur’an’ın Arapça kılınmasının, sonrasındaki şeyin yani Yüce [Allah]’ın onlardan Zikr’i çevirmesini inkâr etmesinin sebebi olmasıdır.” { صَفْحاً } “Yüz çevirerek” yani büsbütün yüz çevirmiş olarak; bu, nadrıbu (نَضْرِبُ) fiilinin kendi lafzından olmayan masdarıdır. Zira Zikr’in uzaklaştırılması yüz çevirmedir; dolayısıyla “oturdum, bir oturuşla” kabilinden mef‘ûl-i mutlak olarak nasbedilmiştir; sanki: “Sizden büsbütün yüz mü çevirelim?” denilmiş gibidir. Yahut mef‘ûlün leh olarak nasbedilmiştir ya da yüz çeviriciler anlamında “sâfihîn” (صافحين) şeklinde tevil edilmiş bir hâldir. Sayfanın (safh) aslı, bir şeye boynunun yanını çevirmendir. Onun taraf/kenar manasında olduğu da söylenmiştir; bu takdirde zarfiyet üzere nasbedilir; yani “Onu sizden bir kenara mı uzaklaştıralım?” demektir. Hassân b. Abdirrahmân ed-Dubaî, Sümeyt b. Umeyr ve Şübeyl b. Azre’nin sâd harfinin zammesiyle «صفحا» şeklindeki kıraatleri de bunu destekler; bu durumda rusül (رسل) gibi safûh (صفوح)’un çoğulu olan sahfe (صفح)’nin hafifletilmişi olması muhtemeldir ki “safihîn/yüz çevirenler” manasındadır. Ebû Hayyân ise es-sedd ve es-südd gibi fethalı olanın manasında müfret olmasını tercih etmiştir.
35374. Metin
وحكي عن ابن عطية أن انتصاب صفحا على أنه مصدر مؤكد لمضمون الجملة السابقة فيكون العامل فيه محذوفا، ولا يخفى أنه لا يظهر ذلك، وأيا ما كان فالمراد إنكار أن يكون الأمر خلاف ما ذكر من إنزال كتاب على لغتهم ليفهموه أَنْ كُنْتُمْ قَوْماً مُسْرِفِينَ أي لأن كنتم منهمكين في الإسراف مصرين عليه على معنى أن الحكمة تقتضي ذكركم وإنزال القرآن عليكم فلا نترك ذلك لأجل أنكم مسرفون لا تلتفتون إليه بل نفعل التفتّم أم لا.
İbn Atıyye’den safhan (صفحا) lafzının nasbının, önceki cümlenin manasını tekit eden bir masdar olduğu, dolayısıyla amilinin mahzûf olduğu nakledilmiştir; bunun açık olmadığı ise gizli değildir. Her ne olursa olsun murad; durumun, anlamaları için kendi dillerinde bir kitap indirilmesi hususunda zikredilenin aksine olmasını inkâr etmektir. { أَنْ كُنْتُمْ قَوْماً مُسْرِفِينَ } “Haddi aşan bir topluluk oldunuz diye” yani israfta ileri gidip onda ısrar ettiğiniz için [mi bunu yapalım?]; şu manada ki hikmet, size hatırlatılmasını ve üzerinize Kur’an indirilmesini gerektirir; siz haddi aşan ve ona iltifat etmeyen kimselersiniz diye biz bunu terk etmeyiz, bilakis siz iltifat etseniz de etmeseniz de biz bunu yaparız.
35375. Metin
وقيل: هو على معنى أن حالكم وإن اقتضى تخليتكم وشأنكم حتى تموتوا على الكفر والضلالة وتبقوا في العذاب الخالد لكننا لسعة رحمتنا لا نفعل ذلك بل نهديكم إلى الحق بإرسال الرسول الأمين وإنزال الكتاب المبين.
Şöyle de denilmiştir: Bu şu manadadır: Hâliniz, küfür ve dalâlet üzere ölünceye ve ebedî azapta kalıncaya kadar kendi hâlinize bırakılmanızı gerektirse de biz rahmetimizin genişliği sebebiyle bunu yapmayız; bilakis güvenilir elçiyi gönderip apaçık Kitab’ı indirerek sizi hakka hidayet ederiz.
35376. Metin
وقرأ نافع والاخوان «إن كنتم» بكسر الهمزة على أن الجملة شرطية، وإن وإن كانت تستعمل للمشكوك وإسرافهم أمر محقق لكن جيء بها هنا بناء على جعل المخاطب كأنه متردد في ثبوت الشرط شاك فيه قصدا إلى نسبته إلى الجهل بارتكابه الإسراف لتصويره بصورة ما يفرض لوجوب انتفائه وعدم صدوره ممن يعقل، وقيل: لا حاجة إلى هذا لأن الشرط الإسراف في المستقبل وهو ليس بمتحقق، ورد بأن إن الداخلة على كان لا تقلبه للاستقبال عند الأكثر، ولذا قيل: أَنْ هنا بمعنى إذ. وأيد بأن علي بن زيد قرأ به وأنه يدل على التعليل فتوافق قراءة الفتح معنى، ولو سلم فالظاهر من حال المسرف المصرّ على إسرافه بقاؤه على ما هو عليه فيكون محققا في المستقبل أيضا على القول بأنها تقلب كان كغيرها من الأفعال وجواب الشرط محذوف ثقة بدلالة ما قبل عليه، وجوز أن يكون الشرط في موقع الحال أي مفروضا اسرافكم على أنه من الكلام المنصف فلا يحتاج إلى تقدير جواب.
Nâfi‘ ve iki kardeş (Hamza ve Kisâî), cümlenin şart cümlesi olması üzere hemzenin kesresiyle «إن كنتم» şeklinde okumuşlardır. “İn” (إن) şüpheli durumlar için kullanılsa ve onların israfı kesinleşmiş bir durum olsa da, akleden kimseden sadır olmaması ve yokluğunun gerekmesi sebebiyle farazi bir surette tasvir edilmek ve israfı irtikâp etmeleri sebebiyle cehalete nispet edilmek kastıyla muhatap sanki şartın sübûtunda tereddütlü ve onda şüphe içindeymiş gibi kılınarak burada getirilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Buna ihtiyaç yoktur, zira şart gelecekteki israftır ve o henüz gerçekleşmiş değildir. Ancak çoğunluğa göre “kâne” üzerine dâhil olan “in” edatının onu istikbale çevirmeyeceği gerekçesiyle buna itiraz edilmiştir. Bu yüzden buradaki “en” (أَنْ) edatının “iz” (إذ) manasında olduğu söylenmiştir. Ali b. Zeyd’in bu şekilde okumuş olması ve bunun illet bildirmesi de bunu desteklemektedir ki bu durumda fetha kıraatine mana bakımından muvafık olur. Kabul edilse bile, israfında ısrarcı olan müsrifin durumunun zahiri, olduğu hal üzere kalmasıdır; böylece diğer fiiller gibi kâne’yi de çevireceğini söyleyen görüşe göre gelecekte de tahakkuk etmiş olur. Şartın cevabı ise, kendisinden öncekilerin delaletine güvenilerek mahzûftur. Şartın hâl mevkiinde olması da caiz görülmüştür; yani “israfınız farz edilse bile” manasında olup insaflı söz (kelâm-ı munsıf) kabilindendir; dolayısıyla bir cevabın takdirine ihtiyaç kalmaz.
35377. Metin
وتعقب بأنه إنما يتأتى على القول بأن إن الوصلية ترد في كلامهم بدون الواو والمعروف في العربية خلافه.
Buna ise, ancak vasıl bildiren “in” edatının kelamlarında “vâv” harfi olmaksızın geldiğini söyleyen görüşe göre mümkün olabileceği, Arapçada meşhur olanın ise bunun aksi olduğu şeklinde itiraz edilmiştir.
35378. Metin
وقوله ﷿ وَكَمْ أَرْسَلْنا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ وَما يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ تقرير لما قبله ببيان أن إسراف الأمم السالفة لم يمنعه تعالى من إرسال الأنبياء إليهم وتسلية لرسول الله ﷺ عن استهزاء قومه به ﵊، فقد قيل: البلية إذا عمت طابت، وكَمْ مفعول أَرْسَلْنا وفِي الْأَوَّلِينَ متعلق به أو صفة نَبِيٍّ وما يأتيهم إلخ للاستمرار وضميره للأولين، وقوله تعالى: فَأَهْلَكْنا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشاً نوع آخر من التسلية له ﷺ، وضمير مِنْهُمْ يرجع إلى المسرفين المخاطبين لا إلى ما يرجع إليه ضمير ما يَأْتِيهِمْ لقوله تعالى:
Yüce Allah’ın: { وَكَمْ أَرْسَلْنا مِنْ نَبِيٍّ فِي الْأَوَّلِينَ وَما يَأْتِيهِمْ مِنْ نَبِيٍّ إِلَّا كانُوا بِهِ يَسْتَهْزِؤُنَ } “Biz öncekilere de nice peygamberler gönderdik. Onlara hiçbir peygamber gelmezdi ki onunla alay etmiş olmasınlar” kavli, önceki ümmetlerin israfının Yüce [Allah]’ı onlara peygamber göndermekten alıkoymadığını beyan ederek bir öncekinin pekiştirilmesidir ve kavminin kendisiyle alay etmesine karşı Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem için bir tesellidir aleyhisselâm; nitekim “Bela umumi olduğunda hafifler” denilmiştir. “Kem” (كَمْ), erselnâ (أَرْسَلْنا) fiilinin mef‘ûlüdür; { فِي الْأَوَّلِينَ } ise ona mütealliktir yahut nebiyyin (نَبِيٍّ) kelimesinin sıfatıdır. “Ve mâ ye’tîhim...” cümlesi istimrar (süreklilik) içindir ve zamiri öncekilere aittir. Yüce Allah’ın: { فَأَهْلَكْنا أَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشاً } “Biz onlardan yakalayışı daha zorlu olanları helâk ettik” kavli, [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem için başka bir teselli türüdür. { مِنْهُمْ } zamiri, “mâ ye’tîhim” fiilinin zamirinin döndüğü kimselere değil, muhatap olan müsriflere döner; zira Yüce Allah şöyle buyurmuştur:
35379. Metin
وَمَضى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ أي سلف في القرآن غير مرة ذكر قصتهم التي حقها أن تسير مسير المثل، ونصب بَطْشاً على التمييز وجوز كونه على الحال من فاعل فَأَهْلَكْنا أي باطشين، والأول أحسن، ووصف أولئك بالأشدية لإثبات حكمهم لهؤلاء بطريق الأولوية، وقوله تعالى:
{ وَمَضى مَثَلُ الْأَوَّلِينَ } “Ve öncekilerin misali geçmiştir” yani darbımesel olarak dillerde dolaşması gereken kıssalarının zikri Kur’an’da defalarca geçmişti. { بَطْشاً } kelimesinin nasbı temyiz üzeredir; fe-ehleknâ (فَأَهْلَكْنا) fiilinin failinden “zorba kimseler olarak” anlamında hâl olması da caiz görülmüştür; ancak birincisi daha güzeldir. Öncekilerin daha zorlu olarak nitelenmesi, onların hükmünün evleviyet yoluyla berikilere de sabit kılınması içindir. Yüce Allah’ın şu kavli de [öyledir]:
35380. Metin
وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ عطف على الخطاب السابق والآيتان أعني قوله تعالى: وَكَمْ أَرْسَلْنا اعتراض لإفادة التقرير والتسلية كما سمعت، والمراد ولئن سألتهم من خلق العالم ليسندن خلقه إلى من هو متصف بهذه الصفات في نفس الأمر لا أنهم يقولون هذه الألفاظ ويصفونه تعالى بما ذكر من الصفات ذكره الزمخشري فيما نسب إليه. وهذا حسن وله نظير عرفا وهو أن واحدا لو أخبرك أن الشيخ قال كذا وعنى بالشيخ شمس الأئمة ثم لقيت شمس الأئمة فقلت: إن فلانا أخبرني أن شمس الأئمة قال: كذا مع أن فلانا لم يجر على لسانه إلا الشيخ ولكنك تذكر ألقابه وأوصافه فكذا هاهنا الكفار يقولون: خلقهن الله لا ينكرون ثم إن الله ﷿ ذكر صفاته أي إن الله تعالى الذي يحيلون عليه خلق السموات والأرض من صفته سبحانه كيت وكيت، وقال ابن المنير:
{ وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّماواتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ } “Andolsun ki onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka: ‘Onları o Azîz ve Alîm olan yarattı’ diyeceklerdir” [ifadesi], önceki hitaba matuftur. Âyetler, yani Yüce Allah’ın { وَكَمْ أَرْسَلْنا } kavli, işittiğin üzere pekiştirme ve teselli ifade etmek için bir itiraziyyedir (ara cümledir). Murad şudur: Şayet onlara âlemi kimin yarattığını soracak olsan, onun yaratılışını işin hakikatinde bu sıfatlarla muttasıf olan zata dayandıracaklardır; yoksa bizzat bu lafızları söyleyecekleri ve Yüce Allah’ı zikredilen sıfatlarla niteleyecekleri manasında değildir. Zemahşerî kendisine nispet edilen görüşlerde bunu zikretmiştir. Bu güzeldir ve örfte bunun bir benzeri vardır: Biri sana şeyhin şöyle söylediğini haber verse ve şeyhten kastı Şemsü’l-Eimme olsa, sonra sen Şemsü’l-Eimme ile karşılaşıp: “Filanca bana Şemsü’l-Eimme’nin şöyle söylediğini haber verdi” desen; oysa filancanın dilinden sadece “şeyh” kelimesi çıkmıştır, fakat sen onun lakaplarını ve vasıflarını zikredersin. İşte burada da böyledir; kâfirler inkâr etmeksizin “Onları Allah yarattı” derler, sonra Allah Azze ve Celle O’nun sıfatlarını zikreder; yani göklerin ve yerin yaratılışını kendisine havale ettikleri Allah Teâlâ’nın sıfatı şöyledir ve böyledir [demektir]. İbnü’l-Müneyyir ise şöyle demiştir:
35381. Metin
إن الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ من كلام المسئولين وما بعد من كلامه سبحانه. وفي الكشف لا فرق بين ذلك الوجه وهذا في الحاصل فإنه حكاية كلام عنهم متصل به كلامه تعالى على أنه من تتمته وإن لم يكن قد تفوهوا به، وهذا كما يقول مخاطبك: أكرمني زيد فنقول: الذي أكرمك وحياك أو لجماعة آخرين حاضرين الذي أكرمكم وحياكم فإنك تصل كلامه على أنه من تتمته ولكن لا تجعله من مقوله، والأظهر من حيث اللفظ ما ذكره ابن المنير وحينئذ يقع الالتفات في فَأَنْشَرْنا بعد موقعه، ونظير ذلك قوله تعالى حكاية عن موسى ﵇: لا يَضِلُّ رَبِّي وَلا يَنْسى [طه: ٥٢] إلى قوله تعالى: فَأَخْرَجْنا بِهِ أَزْواجاً مِنْ نَباتٍ شَتَّى [طه: ٥٣] وفي إعادة الفعل في الجواب اعتناء بشأنه ومطابقته للسؤال
“{ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ } ifadesi sorulan kimselerin sözündendir, sonrası ise O Sübhânehû’nun kelâmındandır.” el-Keşşâf’ta [belirtildiğine göre], netice itibarıyla o vecih ile bu vecih arasında bir fark yoktur; zira bu, her ne kadar kendileri telaffuz etmemiş olsalar da O’nun tamamlayıcısı olarak kendisinden bir kelâmın bitiştiği onlardan bir sözün hikâyesidir. Bu tıpkı muhatabının: “Zeyd bana ikram etti” demesi üzerine senin: “Sana ikram eden ve selam veren kimsedir” demen yahut hazır bulunan diğer bir cemaate: “Size ikram eden ve selam veren kimsedir” demen gibidir; zira sen onun sözünü onun bir tamamlayıcısı olarak bağlarsın fakat onu onun söylediği sözden kılmazsın. Lafız cihetiyle daha zahir olanı ise İbnü’l-Müneyyir’in zikrettiğidir; bu durumda { فَأَنْشَرْنا } ifadesindeki iltifat yerli yerinde vaki olur. Bunun bir benzeri Yüce Allah’ın Mûsâ aleyhisselâm’dan hikâye ettiği şu kavlidir: { لا يَضِلُّ رَبِّي وَلا يَنْسى } “Rabbim şaşırmaz ve unutmaz” [Tâhâ 20/52] âyetinden { فَأَخْرَجْنا بِهِ أَزْواجاً مِنْ نَباتٍ شَتَّى } “Böylece onunla türlü türlü bitkilerden çiftler çıkardık” [Tâhâ 20/53] kavline kadar olan kısımdır. Cevapta fiilin tekrar edilmesinde onun şanına itina göstermek ve soruya uygunluk vardır;
35382. Metin
من حيث المعنى على ما زعم أبو حيان لا من حيث اللفظ قال: لأن من مبتدأ فلو طابق في اللفظ لكان بالاسم مبتدأ دون الفعل بأن يقال: العزيز العليم خلقهن الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْداً مكانا ممهدا أي موطأ ومآله بسطها لكم تستقرون فيها ولا ينافي ذلك كريتها لمكان العظم، وعن عاصم أنه قرأ «مهدا» بدون ألف وَجَعَلَ لَكُمْ فِيها سُبُلًا طرقا تسلكونها في أسفاركم لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ أي لكي تهتدوا بسلوكها إلى مقاصدكم أو بالتفكر فيها إلى التوحيد الذي هو المقصد الأصلي وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّماءِ ماءً بِقَدَرٍ أي بمقدار تقتضيه المشيئة المبنية على الحكم والمصالح ولا يعلم مقدار ما ينزل من ذلك في كل سنة على التحقيق إلا الله ﷿، والآلة التي صنعها الفلاسفة في هذه الأعصار المسماة بالأودوميتر يزعمون أنه يعرف بها مقدار المطر النازل في كل بلد من البلاد في جميع السنة لا تفيد تحقيقا في البقعة الواحدة الصغيرة فضلا عن غيرها كما لا يخفى على المنصف. وفي البحر بقدر أي بقضاء وحتم في الأزل، والأول أولى فَأَنْشَرْنا بِهِ أي أحيينا بذلك الماء بَلْدَةً مَيْتاً خالية عن النماء والنبات بالكلية.
Ebû Hayyân’ın iddia ettiğine göre mana cihetiyledir, lafız cihetiyle değildir; [şöyle] demiştir: “Çünkü men (مَنْ) mübtedadır; eğer lafızda mutabık olsaydı fiille değil isimle mübteda yapılarak: ‘el-Azîzü’l-Alîm onları yarattı’ denilirdi.” { الَّذِي جَعَلَ لَكُمُ الْأَرْضَ مَهْداً } “O ki yeri sizin için bir beşik kıldı” döşenmiş yani üzerinde yürünmeye elverişli bir mekân kıldı; neticesi, üzerinde yerleşesiniz diye onu sizin için yaymasıdır; büyüklüğü sebebiyle küre şeklinde olması buna mâni değildir. Âsım’dan elifsiz olarak «مهدا» şeklinde okuduğu rivayet edilmiştir. { وَجَعَلَ لَكُمْ فِيها سُبُلًا } “Ve yol bulasınız diye onda sizin için yollar açtı” yolculuklarınızda yürüyeceğiniz yollar [kıldı], { لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَ } “Umulur ki hidayete eresiniz / yol bulasınız” yani o yollarda yürümek suretiyle maksatlarınıza yahut onlar hakkında tefekkür ederek asıl maksat olan tevhide eresiniz diye [böyle yaptı]. { وَالَّذِي نَزَّلَ مِنَ السَّماءِ ماءً بِقَدَرٍ } “Ve O ki gökten bir ölçüye göre su indirdi” yani hikmetler ve maslahatlar üzerine kurulu olan meşietin gerektirdiği bir ölçü ile [indirdi]. Her senede ondan inen miktarı tam bir tahkik ile Allah Azze ve Celle’den başkası bilemez. Felsefecilerin bu asırlarda yaptığı ve odometre (yağmurölçer) adı verilen aletle her beldede bütün sene boyunca inen yağmur miktarının bilinebileceğini iddia etmeleri, insaflı kimseye gizli kalmayacağı üzere, diğer yerler bir yana küçük tek bir beldede dahi tahkik ifade etmez. el-Bahr’da [belirtildiğine göre] bi-kaderin (بِقَدَرٍ); ezelde bir kaza ve kesin hüküm ile demektir; ancak birinci görüş daha evlâdır. { فَأَنْشَرْنا بِهِ } “Biz onunla dirilttik” yani o su ile dirilttik, { بَلْدَةً مَيْتاً } “Ölü bir beldeyi” tamamen büyüme ve bitkiden yoksun olan [yeri].
35383. Metin
وقرأ أبو جعفر وعيسى «ميّتا» بالتشديد، وتذكيره لأن البلدة في معنى البلد والمكان، قال الجلبي: لا يبعد والله تعالى أعلم أن يكون تأنيث البلد وتذكير مَيْتاً إشارة إلى بلوغ ضعف حاله الغاية، وفي الكلام استعارة مكنية أو تصريحية.
Ebû Ca‘fer ve Îsâ şedde ile «ميّتا» şeklinde okumuşlardır. [Meyt kelimesinin] müzekker kılınması, beldenin “el-beled” ve “el-mekân” manasında olması sebebiyledir. Çelebi şöyle demiştir: “Allah Teâlâ en doğrusunu bilir ya, beldenin müennes kılınıp meyt lafzının müzekker getirilmesi onun hâlinin zayıflıkta son dereceye ulaştığına işaret olması uzak bir ihtimal değildir.” Kelâmda mekniyye yahut tasrihiyye istiâre vardır.
35384. Metin
والالتفات في (أنشرنا) إلى نون العظمة لإظهار كمال العناية بأمر الإحياء والإشعار بعظم خطره كَذلِكَ أي مثل ذلك الانشار الذي هو في الحقيقة إخراج من الأرض وهو صفة مصدر محذوف أي انشارا كذلك تُخْرَجُونَ أي تبعثون من قبوركم أحياء، وفي التعبير عن إخراج النبات بالإنشار الذي هو إحياء الموتى وعن إحيائهم بالإخراج تفخيم لشأن الإنبات وتهوين لأمر البعث، وفي ذلك من الرد على منكريه ما فيه.
{ فَأَنْشَرْنا } ifadesindeki azamet nûnuna yapılan iltifat, diriltme işine tam bir itina gösterildiğini ve onun işinin büyüklüğünü hissettirmek içindir. { كَذلِكَ } “İşte böylece” yani hakikatte yerden çıkarma olan o diriltmenin benzeri [bir diriltmeyle]; bu mahzûf bir masdarın sıfatıdır; yani “işte böyle bir diriltme ile” demektir, { تُخْرَجُونَ } “Çıkarılacaksınız” yani kabirlerinizden diri olarak ba‘solunacaksınız. Bitkinin çıkarılmasının ölüleri diriltmek olan inşâr ile, onların diriltilmesinin ise ihrâc ile ifade edilmesinde bitirmenin şanını yüceltme ve ba‘s işini kolay gösterme vardır; bunda onu inkâr edenlere gereken reddiye mevcuttur.
35385. Metin
وقرأ ابن وثاب وعبد الله بن جبير وعيسى وابن عامر والأخوان «تخرجون» مبينا للفاعل.
İbn Vessâb, Abdullah b. Cübeyr, Îsâ, İbn Âmir ve iki kardeş (Hamza ve Kisâî), etken fiil olarak «تخرجون» şeklinde okumuşlardır.
35386. Metin
وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْواجَ كُلَّها أي أصناف المخلوقات فالزوج هنا بمعنى الصنف لا بمعناه المشهور، وعن ابن عباس الأزواج الضروب والأنواع كالحلو والحامض والأبيض والأسود والذكر والأنثى، وقيل: كل ما سوى الله سبحانه زوج لأنه لا يخلو من المقابل كفوق وتحت ويمين وشمال وماض ومستقبل إلى غير ذلك والفرد المنزع عن المقابل هو الله ﷿، وتعقب بأن دعوى اطراده في الموجودات بأسرها لا تخلو عن النظر.
{ وَالَّذِي خَلَقَ الْأَزْواجَ كُلَّها } “Ve O ki bütün çiftleri yarattı” yani mahlûkatın sınıflarını [yarattı]; buradaki zevc meşhur manasında değil, sınıf manasındadır. İbn Abbâs’tan [gelen rivayete göre] el-ezvâc; tatlı ve ekşi, beyaz ve siyah, erkek ve dişi gibi çeşitler ve nevilerdir. Şöyle de denilmiştir: Allah Sübhânehû’nun dışındaki her şey çifttir; zira üst ve alt, sağ ve sol, geçmiş ve gelecek gibi karşıtı olmaktan uzak kalamaz; karşıtı olmaktan münezzeh olan tek varlık ise Allah Azze ve Celle’dir. Ancak bunun bütün mevcûdâtta geçerli olduğu iddiasının tartışmaya açık olduğu belirtilerek buna itiraz edilmiştir.
35387. Metin
ولعل من قال: كل ما سوى الله سبحانه زوج لم يبن الأمر على ما ذكر وإنما بناه على أن الواجب جلّ شأنه واحد من جميع الجهات لا تركيب فيه سبحانه بوجه من الوجوه لا عقلا ولا خارجا ولا كذلك شيء من الممكنات مادية كانت أو مجردة وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعامِ ما تَرْكَبُونَ أي ما تركبونه، فما موصولة والعائد محذوف، والركوب بالنظر إلى الفلك يتعدى بواسطة الحرف وهو في كما قال تعالى: فَإِذا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ [العنكبوت:
Belki de “Allah Sübhânehû’nun dışındaki her şey çifttir” diyen kimse meseleyi bu zikredilen üzerine kurmamış, bilakis Vâcib Teâlâ’nın şânının her cihetten bir olduğu, O Sübhânehû’da ne aklen ne de hâricen hiçbir vechile bir terkip bulunmadığı, ister maddî ister mücerret olsun mümkünâttan hiçbir şeyin ise böyle olmadığı esası üzerine kurmuştur. { وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْأَنْعامِ ما تَرْكَبُونَ } “Ve sizin için bineceğiniz gemileri ve hayvanları var etti” yani bindiğiniz şeyleri [var etti]. “Mâ” (ما) mevsûledir, sıla zamiri ise mahzûftur. Binmek (rukûb) eylemi, gemiler bakımından harf vasıtasıyla geçişli olur ki o da Yüce Allah’ın buyurduğu üzere “fî” harf-i ceridir: { فَإِذا رَكِبُوا فِي الْفُلْكِ } “Gemiye bindikleri zaman” [el-Ankebût 29/65].
35388. Metin
٦٥] بخلافه لا بالنظر إليه فإنه يتعدى بنفسه كما قال سبحانه: لِتَرْكَبُوها [النحل: ٨] إلا أنه غلب المتعدي بغير واسطة لقوته على المتعدي بواسطة فالتجوز الذي يقتضيه التغليب بالنسبة إلى المتعلق أو غلب المخلوق للركوب على المصنوع له لكونه مصنوع الخالق القدير أو الغالب على النادر فالتجوز في ما وضميره الذي تعدى الركوب إليه بنفسه دون النسبة إلى المفعول ولتغليب ما ركب من الحيوان على الفلك لِتَسْتَوُوا عَلى ظُهُورِهِ حيث عبر عن القرار على الجميع بالاستواء على الظهور المخصوص بالدواب والضمير. لما تركبون. وأفرد رعاية للفظ، وجمع ظهور مع إضافته إليه رعاية لمعناه، والظاهر أن لام لِتَسْتَوُوا لام كي، وقال الحوفي: من أثبت لا بالصيرورة جاز له أن
[Hayvanlar] bakımından ise bunun aksinedir; zira Yüce [Allah]’ın { لِتَرْكَبُوها } “Onlara binesiniz diye” [en-Nahl 16/8] buyurduğu gibi bizzat geçişli olur. Ancak vasıtasız geçişli olan, kuvvetinden ötürü vasıtayla geçişli olana tağlîb edilmiştir; dolayısıyla tağlîbin gerektirdiği mecaz, müteallike göredir; yahut binilmek için yaratılan, bizzat Kâdir olan Hâlik’ın sanatı olması sebebiyle kendisi için yapılan [gemi]ye tağlîb edilmiştir veya galip olan nâdir olana tağlîb edilmiştir; binaenaleyh mecaz “mâ” ve onun zamirindedir ki biniş mef‘ûle nispet edilmeksizin doğrudan ona geçişli olmuştur. Hayvanlardan binilenlerin gemiye tağlîb edilmesi sebebiyle: { لِتَسْتَوُوا عَلى ظُهُورِهِ } “Sırtlarına kurulasınız diye” buyrulmuştur; zira hepsinin üzerinde durup yerleşmek, sadece hayvanlara mahsus olan “sırtlara kurulmak” şeklinde ifade edilmiştir. Zamir “bindiğiniz şeyler” ifadesine aittir; lafzın riayeti sebebiyle müfret kılınmış, ona muzaf kılınmasıyla birlikte manasının riayeti sebebiyle zuhûr (ظهور) şeklinde cemi getirilmiştir. Zahir olan odur ki { لِتَسْتَوُوا } ifadesindeki lâm, sebebiyet (key) lâmıdır. el-Havfî: “Sayrûret lâmını kabul eden kimsenin burada da
35389. Metin
يقول به هنا، وقال ابن عطية: هي لام الأمر، وفيه بعد من حيث استعماله أمر المخاطب بتاء الخطاب، وقد اختلف في أمره فقيل: إنه لغة رديئة قليلة لا تكاد تحفظ إلا في قراءة شاذة نحو «فبذلك فلتفرحوا» (١) أو شعر نحو قوله:
onu söylemesi caiz olur” demiştir. İbn Atıyye ise: “O emir lâmıdır” demiştir; ancak muhatap tası ile muhataba emirde kullanılması cihetiyle bunda uzaklık vardır. Bu konudaki emirde ihtilaf edilmiş ve şöyle denilmiştir: “Bu, zayıf ve az kullanılan bir lügattir; ‘bununla ferahlansınlar’ [Yûnus 10/58] (¬١) gibi şâz bir kıraat yahut şu beyit gibi bir şiir dışında neredeyse nakledilmez:
35390. Metin
لتقم أنت يا بن خير قريش وما ذكره المحدثون من قوله ﵊: لتأخذوا مصافكم يحتمل أنه من المروي بالمعنى، وقال الزجاج: إنها لغة جيدة، وأبو حيان على الأول وحكاه عن جمهور النحويين.
“Kureyş’in en hayırlısının oğlu, sen kalk!” Muhaddislerin onun aleyhisselâm sözünden zikrettikleri: ‘Saflarınızı alasınız’ [ifadesi], mana ile rivayet edilenlerden olması muhtemeldir. ez-Zeccâc ise bunun fasih ve iyi bir lügat olduğunu söylemiştir. Ebû Hayyân birinci görüştedir ve bunu nahivcilerin çoğunluğundan nakletmiştir.
35391. Metin
ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ أي تذكروها بقلوبكم معترفين بها مستعظمين لها ثم تحمدوا عليها بألسنتكم وهذا هو معنى ذكر نعمة الله تعالى عليهم على ما قال الزمخشري، وحاصله أن الذكر يتضمن شعور القلب والمرور على اللسان فنزل على أكمل أحواله وهو أن يكون ذكرا باللسان مع شعور من القلب، وأما الاعتراف والاستعظام فمن نعمة ربكم لاقتضائه الإحضار في القلب لذلك وهذا عين الحمد الذي هو شكر في هذا المقام لا أنه يوجبه وإن كان ذلك التقرير سديدا أيضا، ومنه يظهر إيثاره على ثم تحمدوا إذا استويتم، ومن جوز استعمال المشترك في معنييه جوز هنا أن يراد بالذكر الذكر القلبي والذكر اللساني وهو كما ترى.
{ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ إِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ } “Sonra onların üzerine kurulduğunuzda Rabbinizin nimetini anasınız” yani onu itiraf edip büyüklüğünü kabul ederek kalplerinizle hatırlayasınız, sonra dillerinizle ona hamdedesiniz; Zemahşerî’nin söylediğine göre Allah Teâlâ’nın üzerlerindeki nimetini anmanın manası budur. Hulasası şudur: Zikir, kalbin hissetmesini ve dilden geçmesini ihtiva eder; dolayısıyla en kâmil hâline hamledilmiştir ki o da kalpten bir his ile birlikte dille zikredilmesidir. İtiraf etmek ve tazim etmek ise, bunun için kalpte hazır bulunmayı gerektirdiğinden “Rabbinizin nimeti” ifadesindendir; bu da bu makamda şükür olan hamdin ta kendisidir, yoksa onu gerektirmesi demek değildir; gerçi bu takrir de gayet isabetlidir. Buradan, “onun üzerine kurulduğunuzda hamdedesiniz” ifadesine tercih edilmesinin sebebi anlaşılır. Müşterek lafzın iki manasında da kullanılmasını caiz gören kimse, burada zikirden hem kalbî zikrin hem de lisânî zikrin kastedilmesini caiz görmüştür ki bu da gördüğün gibidir.
35392. Metin
ولما كانت تلك النعمة متضمنة لأمر عجيب قال سبحانه: وَتَقُولُوا سُبْحانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنا هذا أي وتقولوا سبحان الذي ذلله وجعله منقادا لنا متعجبين من ذلك، وليس الإشارة للتحقير بل تصوير الحال وفيها مزيد تقرير لمعنى التعجب، والكلام وإن كان إخبارا على ما سمعت أولا يشعر بالطلب.
Bu nimet hayret verici bir hususu ihtiva ettiği için Yüce [Allah] şöyle buyurdu: { وَتَقُولُوا سُبْحانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنا هذا } “Ve: ‘Bunu bizim hizmetimize veren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir’ diyesiniz” yani buna hayret ederek: “Bunu boyun eğdiren ve bizim emrimize amade kılan [Allah] noksan sıfatlardan münezzehtir” diyesiniz. İşaret tahkir için değil, hâli tasvir içindir ve onda taaccüp manasını daha fazla pekiştirme vardır. Kelâm, ilk başta işittiğin üzere haber kipi olsa da talep ifade etmektedir.
35393. Metin
أخرج عبد بن حميد وابن جرير وابن المنذر عن أبي مجلز قال: رأى الحسين بن علي رضي الله تعالى عنهما وكرم وجههما رجلا ركب دابة فقال: سبحان الذي سخر لنا هذا فقال: أو بذلك أمرت؟ فقال: فكيف أقول؟ قال:
Abd b. Humeyd, İbn Cerîr ve İbnü’l-Münzir Ebû Miclez’den şöyle rivayet etmiştir: Hüseyin b. Ali radıyallâhu anhümâ ve kerremallâhu vechehümâ, bir binek hayvanına binen ve: “Bunu bizim hizmetimize veren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir” diyen bir adam gördü ve: “Bununla mı emrolundun?” dedi. Adam: “Peki nasıl söyleyeyim?” deyince şöyle dedi:
35394. Metin
الحمد لله الذي هدانا للإسلام الحمد لله الذي منّ علينا بمحمد ﷺ الحمد لله الذي جعلني في خير أمة أخرجت للناس ثم تقول: سُبْحانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنا هذا- إلى- مُقْرِنِينَ
“Bizi İslâm’a hidayet eden Allah’a hamdolsun; Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem ile bize lütufta bulunan Allah’a hamdolsun; beni insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmet kılan Allah’a hamdolsun [de], sonra da: { سُبْحانَ الَّذِي سَخَّرَ لَنا هذا } “Bunu bizim hizmetimize veren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir” kavlinden { مُقْرِنِينَ } “Güç yetiremezdik” kavline kadar oku.”
35395. Metin
وهذا يومىء إلى أن ليس المراد من النعمة نعمة التسخير، وأخرج ابن المنذر عن شهر بن حوشب أنه فسرها بنعمة الإسلام.
Bu, nimetten muradın sadece boyun eğdirme nimeti olmadığına işaret etmektedir. İbnü’l-Münzir Şehr b. Havşeb’den onun bu nimeti İslâm nimeti olarak tefsir ettiğini rivayet etmiştir.
35396. Metin
وأخرج أحمد وأبو داود والترمذي وصححه والنسائي وجماعة عن علي كرم الله تعالى وجهه أنه أتى بدابة فلما وضع رجله في الركاب قال: بسم الله فلما استوى على ظهرها قال: الحمد لله ثلاثا والله أكبر ثلاثا سبحان الذي سخر لنا هذا إلى لمنقلبون سبحانك لا إله إلا أنت قد ظلمت نفسي فاغفر لي ذنوبي إنه لا يغفر الذنوب إلا أنت ثم ضحك فقيل له: مم ضحكت يا أمير المؤمنين؟ قال: رأيت رسول الله ﷺ فعل كما فعلت ثم ضحك فقلت: يا رسول الله مم ضحكت؟ فقال: يتعجب الرب من عبده إذا قال: رب اغفر لي ويقول: علم عبدي أنه لا يغفر الذنوب غيري
Ahmed, Ebû Dâvûd, Tirmizî (ve bunu sahihlemiştir), Nesâî ve bir cemaat Ali kerremallâhu teâlâ vecheh’ten şöyle rivayet etmiştir: Kendisine bir binek getirildi; ayağını üzengiye koyduğunda: “Bismillâh” dedi, sırtına kurulduğunda üç defa: “Elhamdülillâh” ve üç defa “Allâhu ekber” dedikten sonra: “Bunu bizim hizmetimize veren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir... Elbette O’na döneceğiz” [âyetlerini] okudu; [ardından]: “Seni tenzih ederim, Sen’den başka ilâh yoktur, muhakkak ki ben kendime zulmettim, günahlarımı bağışla; çünkü Sen’den başka günahları bağışlayacak kimse yoktur” dedi. Sonra güldü. Kendisine: “Ey Müminlerin Emîri, niçin güldün?” denildi. Dedi ki: “Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in benim yaptığım gibi yaptığını, sonra güldüğünü gördüm de: ‘Ey Allah’ın Resûlü, niçin güldün?’ dedim. Buyurdu ki: ‘Rabbi, kulu: Rabbim beni bağışla dediğinde hoşnutlukla tebessüm eder ve: Kulum, kendisinden başka günahları bağışlayacak kimse olmadığını bildi buyurur.’”
35397. Metin
،
,
35398. Metin
وفي حديث أخرجه مسلم والترمذي وأبو داود والدارمي عن ابن عمر أن رسول الله ﷺ كان إذا استوى على بعيره خارجا إلى سفر حمد الله تعالى وسبح وكبر ثلاثا ثم قال: سبحان الذي سخر لنا هذا إلى لمنقلبون
Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Dârimî’nin İbn Ömer’den rivayet ettiği bir hadiste; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem sefere çıkmak üzere devesine bindiğinde Allah Teâlâ’ya hamdeder, üç defa tesbih ve tekbir getirir, sonra: “Bunu bizim hizmetimize veren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir... Elbette O’na döneceğiz” [âyetlerini] okurdu.
35399. Metin
،
,
35400. Metin
وفي حديث أخرجه أحمد. وغيره عن رسول الله ﷺ قال: ما من بعير إلا في ذروته شيطان فاذكروا اسم الله تعالى إذا ركبتموه كما أمركم،
Ahmed ve başkalarının Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurmuştur: “Hiçbir deve yoktur ki hörgücünde bir şeytan bulunmasın. Ona bindiğiniz zaman, size emrettiği gibi Allah Teâlâ’nın ismini anın.”
35401. Metin
وظاهر النظم الجليل أن تذكر النعمة والقول المذكور لا يخصان ركوب الأنعام بل يعمانها والفلك،
Bu yüce nazmın zahiri, nimetin hatırlanmasının ve zikredilen sözün hayvanlara binmeye mahsus olmayıp hem onları hem de gemileri kapsadığını göstermektedir.
35402. Metin
وذكر بعضهم أنه يقال: إذا ركبت السفينة بِسْمِ اللَّهِ مَجْراها وَمُرْساها- إلى- رَحِيمٌ [هود: ٤١] ويقال: عند النزول منها «اللهم أنزلنا
Bazıları da gemiye binildiği zaman { بِسْمِ اللَّهِ مَجْراها وَمُرْساها- إلى- رَحِيمٌ } [Hûd: 41] “Onun akıp gitmesi de durması da Allah'ın adıyladır... – [Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir'e kadar]” denileceğini1, gemiden inerken ise şöyle söyleneceğini zikretmişlerdir: «اللهم أنزلنا «Allahım, bizi indir...
35403. Metin
منزلا مباركا وأنت خير المنزلين»
mübarek bir menzile indir; Sen konaklatanların en hayırlısısın” denileceğini zikretmişlerdir.
35404. Metin
وَما كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ أي مطيقين، وأنشد قطرب لعمرو بن معديكرب:
{ وَما كُنَّا لَهُ مُقْرِنِينَ } “Yoksa biz buna güç yetiremezdik” yani takat getiremezdik. Kutrub, Amr b. Ma‘dîkerib’in şu beytini inşad etmiştir:
35405. Metin
لقد علم القبائل ما عقيل ... لنا في النائبات بمقرنينا
“Kabileler bilmiştir ki Ukayl / Felaketlerde bize denk ve güç yetirecek değildir.”
35406. Metin
وهو من أقرن الشيء إذا أطاقه، قال ابن هرمة:
Bu, bir şeye güç yetirdiğinde söylenen akrane’ş-şey’e (أقرن الشيء) ifadesindendir. İbn Herime şöyle demiştir:
35407. Metin
وأقرنت ما حملتني ولقلما ... يطاق احتمال الصد يا دعد والهجر
“Bana yüklediğin şeye takat getirdim; oysa ey Da‘d, yüz çevirmeye / Ve ayrılığa tahammül etmeye pek az güç yetirilir.”
35408. Metin
وحقيقة أقرنه وجده قرينته وما يقرن به لأن الصعب لا يكون قرينة للضعيف ألا ترى إلى قولهم في الضعيف لا تقرن به الصعبة، والقرن الحبل الذي يقرن به، قال الشاعر:
Akranehû (أقرنه) kelimesinin hakikati; onu dengi ve kendisine bağlanacak bir eş olarak buldu demektir; zira zorlu olan, zayıf olana denk olmaz. Zayıf kimse hakkında söylenen “ona zor olanı bağlama/denk kılma” sözünü görmez misin? Kırn (القرن) ise kendisiyle [hayvanların] bağlandığı iptir. Şair şöyle demiştir:
35409. Metin
وابن اللبون إذا ما لز في قرن ... لم يستطع صولة البزل القناعيس
“İki yaşına basmış deve bir ipe bağlandığında / Yaşlı ve güçlü develerin hamlesine güç yetiremez.”
35410. Metin
وحاصل المعنى أنه ليس لنا من القوة ما يضبط به الدابة والفلك وإنما الله تعالى هو الذي سخر ذلك وضبطه لنا.
Mananın hulasası şudur: Bizde binek hayvanını ve gemiyi zaptedecek bir kuvvet yoktur; ancak Allah Teâlâ’dır ki onu bizim emrimize amade kılmış ve bizim için zaptetmiştir.
35411. Metin
أخرج عبد بن حميد وابن المنذر عن سليمان بن يسار أن قوما كانوا في سفر فكانوا إذا ركبوا قالوا: سبحانه الذي سخر لنا هذا وما كنا له مقرنين وكان فيهم رجل له ناقة رزام فقال: أما أنا فلهذه مقرن فقمصت به فصرعته فاندقت عنقه، وقرىء «مقرّنين» بتشديد الراء مع فتحها وكسرها وهما بمعنى المخفف.
Abd b. Humeyd ve İbnü’l-Münzir Süleyman b. Yesâr’dan rivayet etmiştir: Bir topluluk seferde idiler ve her bindiklerinde: “Bunu bizim hizmetimize veren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir; yoksa biz buna güç yetiremezdik” derlerdi. İçlerinde yorgunluktan çökmüş bir devesi olan bir adam vardı ve: “Bana gelince, ben buna elbette güç yetiririm” dedi. Bunun üzerine deve sıçrayıp onu yere fırlattı ve boynu kırıldı. Râ harfinin fethası ve kesresiyle şeddeli olarak «مقرّنين» şeklinde de okunmuştur ki ikisi de şeddesiz olanın manasındadır.
35412. Metin
وَإِنَّا إِلى رَبِّنا لَمُنْقَلِبُونَ أي راجعون، وفيه إيذان بأن حق الراكب أن يتأمل فيما يلابسه من السير ويتذكر منه المسافرة العظمى التي هي الانقلاب إلى الله تعالى فيبني أموره في مسيره ذلك على تلك الملاحظة ولا يأتي بما ينافيها، ومن ضرورة ذلك أن يكون ركوبه لأمر مشروع، وفيه إشارة إلى أن الركوب مخطرة فلا ينبغي أن يغفل فيه عن تذكر الآخرة.
{ وَإِنَّا إِلى رَبِّنا لَمُنْقَلِبُونَ } “Ve şüphesiz biz Rabbimize döneceğiz” yani rücû edeceğiz. Bunda, biniciye düşen görevin içinde bulunduğu yolculuğu tefekkür etmesi ve bundan Allah Teâlâ’ya dönüş demek olan en büyük yolculuğu hatırlaması, bu yolculuğundaki işlerini bu mülahaza üzerine bina etmesi ve buna aykırı bir şey yapmaması gerektiğine dair bir ihtar vardır. Bunun zorunlu bir gereği de binişinin meşru bir iş için olmasıdır. Bunda, binişin bir tehlike arz ettiğine, dolayısıyla onda ahireti hatırlamaktan gafil olunmaması gerektiğine bir işaret vardır.
35413. Metin
وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبادِهِ جُزْءاً متصل بقوله تعالى: وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ إلى آخره فهو حال من فاعل لَيَقُولُنَّ بتقدير قد أو بدونه، والمراد بيان أنهم مناقضون مكابرون حيث اعترفوا بأنه ﷿ خالق السموات والأرض ثم وصفوه سبحانه بصفات المخلوقين وما يناقض كونه تعالى خالقا لهما فجعلوا له سبحانه جزءا وقالوا: الملائكة بنات الله ﷾ عن ذلك علوا كبيرا، وعبر عن الولد بالجزء لأنه بضعة ممن هو ولد له كما قيل: أولادنا أكبادنا، وفيه دلالة على مزيد استحالته على الحق الواحد الذي لا يضاف إليه انقسام حقيقة ولا فرضا ولا خارجا ولا ذهنا جلّ شأنه وعلا، ولتأكيد أمر المناقضة لم يكتف بقوله تعالى: جُزْءاً وقيل مِنْ عِبادِهِ لأنه يلزمهم على موجب اعترافهم أن يكون ما فيهما مخلوقه تعالى وعبده سبحانه إذ هو حادث بعدهما محتاج إليهما ضرورة.
{ وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبادِهِ جُزْءاً } “Buna rağmen kullarından O'na bir parça/çocuk isnat ettiler” ifadesi, Allah Teâlâ'nın: { وَلَئِنْ سَأَلْتَهُمْ } “Andolsun onlara sorsan...” ayetine bağlıdır. Bu ifade, takdirî bir [kad] (قَدْ) edatıyla veya edatsız olarak { لَيَقُولُنَّ } fiilinin failinden hâldir. Maksat, onların çelişki içinde ve inatçı kimseler olduklarını beyan etmektir; zira onlar Allah Azze ve Celle'nin göklerin ve yerin yaratıcısı olduğunu itiraf etmiş, sonra da O Sübhânehu'yu yaratılmışların sıfatlarıyla ve O Teâlâ'nın her ikisinin yaratıcısı olması gerçeğiyle çelişen şeylerle nitelemişlerdir. Böylece O Sübhânehu'ya bir parça isnat etmişler ve: “Melekler Allah'ın kızlarıdır” demişlerdir. Allah bundan çok yücedir, pek münezzehtir. Çocuktan “cüz/parça” diye bahsedilmiştir; çünkü çocuk, kendisinin çocuğu olduğu kimseden bir parçadır; nitekim “Çocuklarımız ciğerparelerimizdir” denilmiştir. Bunda, hakikatte de faraziye olarak da haricî alemde de zihinde de kendisine bölünme nispet edilmesi imkânsız olan, şanı yüce ve ulu o Tek Hak Teâlâ hakkında [çocuk edinmenin] imkânsızlığının daha da katmerli olduğuna bir delalet vardır. Çelişkiyi pekiştirmek için sadece { جُزْءاً } “bir parça” buyurmakla yetinilmemiş, { مِنْ عِبادِهِ } “kullarından” denilmiştir; çünkü itiraflarının gereği olarak göklerde ve yerde olan her şeyin O Teâlâ'nın mahlûku ve O Sübhânehu'nun kulu olması zorunludur; zira o ikisinden sonra meydana gelmiş olup zorunlu olarak o ikisine muhtaçtır.
35414. Metin
وقيل: الجزء اسم للإناث يقال: أجزأت المرأة إذ ولدت أنثى، وأنشد قول الشاعر:
Bir görüşe göre cüz (الجزء), dişiler için kullanılan bir isimdir. Kadın dişi doğurduğunda eczeti'l-mer'etü (أجزأت المرأة) denir. Şairin şu sözü buna delil getirilmiştir:
35415. Metin
إن أجزأت حرة يوما فلا عجب ... قد تجزىء الحرة المذكار أحيانا
“Hür bir kadın günün birinde kız doğurursa buna şaşılmaz / Çünkü erkek doğuran hür kadın da bazen kız doğurabilir.”
35416. Metin
وقوله:
Ve [şairin] şu sözü de [buna delil getirilmiştir]:
35417. Metin
زوجتها من بنات الأوس مجزئة ... للعوسج اللدن في أنيابها زجل
“Evlendirdim onu Evs kızlarından bir kız doğuranla / Yumuşak avsec ağacının onun dişleri arasında bir çıtırtısı vardır.”
35418. Metin
وجعل ذلك الزمخشري من بدع التفاسير وذكر أن ادعاء أن الجزء في لغة العرب اسم للإناث كذب عليهم ووضع مستحدث منخول وأن البيتين مصنوعان، وقال الزجاج: في البيت الأول لا أدري قديم أم مصنوع.
Zemahşerî bunu tefsir bidatlerinden saymış ve Arap dilinde cüz kelimesinin dişilerin ismi olduğu iddiasının Araplara atılmış bir yalan, sonradan uydurulmuş temelsiz bir şey olduğunu ve bu iki beytin de uydurma olduğunu zikretmiştir. Zeccâc ise birinci beyit hakkında: “Eski midir yoksa uydurma mıdır bilmiyorum” demiştir.
35419. Metin
ووجه بعضهم ذلك بأن حواء خلقت من جزء آدم ﵇ فاستعير لكل الإناث.
Bazıları bunu, Havva'nın Âdem aleyhisselâm'ın bir parçasından yaratılmış olması sebebiyle bütün dişiler için istiare yoluyla kullanıldığı şeklinde izah etmiştir.
35420. Metin
وقرأ أبو بكر عاصم «جزأ» بضمتين، ثم للكلام وإن سيق للفرض المذكور يفهم منه كفرهم لتجسيم الخالق تعالى والاستخفاف به جلّ وعلا حيث جعلوا له سبحانه أخس النوعين بل إثبات ذلك يستدعي الأماكن المؤذن بحدوثه تعالى فلا يكون إلها ولا بارئا ولا خالقا تعالى عما يقولون وسبحانه عما يصفون، وليس الكلام مساقا لتعديد الكفران كما قيل. وقوله تعالى: إِنَّ الْإِنْسانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ لا يقتضيه فإن المراد المبالغة في كفران النعمة وهي في إنكار الصانع أشد من المبالغة في كفرهم به كما أشير إليه، ومُبِينٌ من أبان اللازم أي ظاهر الكفران، وجوز أن يكون من المتعدي أي مظهر كفرانه أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَناتٍ أَمِ مقطعة وما فيها من معنى بل للانتقال والهمزة للإنكار والتعجيب من شأنهم، وقوله تعالى: وَأَصْفاكُمْ بِالْبَنِينَ إما عطف على «اتخذ» داخل في حكم الإنكار والتعجب أو حال من فاعله بإضمار قد أو بدونه، والالتفات إلى خطابهم لتشديد الإنكار أي بل اتخذ سبحانه من خلقه أخس الصنفين واختار لكم أفضلهما على معنى هبوا أن إضافة اتخاذ الولد إليه سبحانه جائزة فرضا أما تفطنتم لما ارتكبتم من الشطط في القسمة وقبح ما ادعيتم من أنه سبحانه آثركم على نفسه بخير الجزئين وأعلاهما وترك له جلّ شأنه شرهما وأدناهما فما أنتم إلا في غاية الجهل والحماقة، وتنكير بنات وتعريف البنين لقرينة ما اعتبر فيهما من الحقارة والفخامة، وقوله تعالى: وَإِذا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِما ضَرَبَ لِلرَّحْمنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ قيل: حال وارتضاه العلامة الثاني على معنى أنهم نسبوا إليه تعالى ما ذكروا من حالهم أن أحدهم إذا بشر به اغتم، وقيل: استئناف مقرر لما قبله، وجوز عطفه على ما قبله وليس بذاك. والالتفات للإيذان باقتضاء ذكر قبائحهم أن يعرض عنه وتحكي لغيرهم تعجيبا، والجملة الاسمية في موضع الحال أي إذا أخبر أحدهم بجنس ما جعله مثلا للرحمن جل شأنه وهو جنس الإناث لأن الولد لا بد أن يجانس الولد ويماثله صار وجهه أسود في الغاية لسوء ما بشر به عنده والحال هو مملوء من الكرب والكآبة، وعن بعض العرب أن امرأته وضعت أنثى فهجر البيت الذي فيه المرأة فقالت:
Ebû Bekir Âsım'dan iki damme ile «جزأ» şeklinde okumuştur. Sonra bu söz, her ne kadar zikredilen faraziye için sevk edilmiş olsa da Yaratıcı Teâlâ'yı cisimleştirmeleri ve O Celal ve Azamet Sahibi'ni hafife almaları sebebiyle onların küfrü bundan anlaşılmaktadır; zira O Sübhânehu'ya iki türün en aşağısını isnat etmişlerdir. Hatta bunu ispat etmek, O Teâlâ'nın sonradan yaratılmış olduğunu hissettiren mekânları gerektirir; bu durumda O ne bir ilah ne bir yoktan var edici ne de bir yaratıcı olur. Allah onların söylediklerinden yüce ve niteledikleri şeylerden münezzehtir. Denildiği gibi bu söz, küfrü sayıp dökmek için sevk edilmiş değildir. Allah Teâlâ'nın: { إِنَّ الْإِنْسانَ لَكَفُورٌ مُبِينٌ } “Şüphesiz insan apaçık bir nankördür” kavli de bunu gerektirmez; zira buradaki maksat nimete nankörlükteki mübalağadır ki bu, Yaratıcı'yı inkârda, işaret edildiği üzere onların O'na küfründeki mübalağadan daha şiddetlidir. Mübîn (مُبِينٌ), lazım fiil olan ebâne (أبان) fiilindendir, yani küfrü zahir olandır. Müteaddi fiilden olup küfrünü açığa vuran manasında olması da caiz görülmüştür. { أَمِ اتَّخَذَ مِمَّا يَخْلُقُ بَناتٍ } “Yoksa O, yarattıklarından kendisine kızlar edindi de...” ifadesinde em (أَمِ) munkatıadır ve onda bulunan bel (بَلْ) anlamı intikal içindir, hemze ise inkâr ve onların durumuna hayret bildirmek içindir. Allah Teâlâ'nın: { وَأَصْفاكُمْ بِالْبَنِينَ } “...oğulları size mi seçip ayırdı?” kavli ya «اتخذ» üzerine matuftur ve inkâr ile taaccüp hükmüne dâhildir ya da failinden gizli bir [kad] veya edatsız olarak hâldir. Onlara hitaba iltifat yapılması, inkârı şiddetlendirmek içindir; yani bilakis O Sübhânehu mahlûkatından iki sınıfın en aşağısını edindi de size en üstün olanını mı seçti? Şöyle ki: Faraza O Sübhânehu'ya çocuk edinme isnadının caiz olduğunu kabul etseniz bile, taksimatta işlediğiniz aşırılığı ve O Sübhânehu'nun iki parçanın en hayırlısını ve en yücesini size ayırıp, en şerlisini ve en düşüğünü ise şanı yüce olan Kendisine bıraktığı yönündeki iddia ettiğiniz şeyin çirkinliğini hiç düşünmediniz mi? Siz ancak son derece cehalet ve ahmaklık içindesiniz. “Kızlar” kelimesinin nekra, “oğullar” kelimesinin marife getirilmesi, her ikisinde de kabul edilen değersizlik ve azamet karinesinden ötürüdür. Allah Teâlâ'nın: { وَإِذا بُشِّرَ أَحَدُهُمْ بِما ضَرَبَ لِلرَّحْمنِ مَثَلًا ظَلَّ وَجْهُهُ مُسْوَدًّا وَهُوَ كَظِيمٌ } “Onlardan biri Rahmân'a isnat ettiği şeyle müjdelendiğinde, öfkeden yutkunarak yüzü simsiyah kesilir” kavlinin hâl olduğu söylenmiştir ve Allâme-i Sânî bunu, onların kendilerine müjdelendiğinde kederlendikleri kendi hâllerini O Teâlâ'ya nispet ettikleri manasında uygun görmüştür. Öncesini pekiştiren bir istinaf olduğu da söylenmiştir. Öncesine atfedilmesi de caiz görülmüştür fakat bu pek isabetli değildir. Buradaki iltifat, çirkinliklerinin zikredilmesinin onlardan yüz çevrilmesini ve hayret uyandırmak için başkalarına anlatılmasını gerektirdiğini bildirmek içindir. İsim cümlesi hâl konumundadır; yani onlardan birine, şanı yüce olan Rahmân'a benzer kıldığı şeyin cinsi -ki o dişi cinsidir, zira çocuğun mutlaka doğurana denk ve benzer olması gerekir- haber verildiğinde, yanında kendisine müjdelenen şeyin kötülüğünden ötürü yüzü son derece kararır, oysa kendisi keder ve hüzünle doludur. Bazı Araplardan rivayet edildiğine göre, karısı bir kız çocuğu doğurmuş, o da kadının bulunduğu çadırı terk etmişti. Bunun üzerine kadın şöyle demiştir:
35421. Metin
ما لأبي حمزة لا يأتينا ... يظل في البيت الذي يلينا
“Ebû Hamza'ya ne oluyor da yanımıza gelmiyor? / Bize bitişik olan çadırda kalıp duruyor.”
35422. Metin
غضبان أن لا نلد البنينا ... وليس لنا من أمرنا ما شينا
“Oğlan çocukları doğurmadık diye öfkeleniyor / Oysa elimizde değildir dilediğimiz şey.”
35423. Metin
وإنما نأخذ ما أعطينا وقرىء «مسودّ» بالرفع و «مسواد» بصيغة المبالغة من اسواد كاحمار مع الرفع أيضا على أن في ظَلَّ ضمير المبشر ووجهه مسود أو مسواد جملة واقعة موقع الخبر، والمعنى صار المبشر مسود الوجه وقيل: الضمير المستتر في ظَلَّ ضمير الشأن والجملة خبرها، وقيل: الفعل تام والجملة حالية والوجه ما تقدم، وقوله تعالى:
“Biz ancak bize verileni alırız.” [Kelime] ref ile «مسودّ» şeklinde ve yine ref ile ihmarra (احمارّ) gibi isvadda (اسوادّ) fiilinden mübalağa sîgasıyla «مسوادّ» şeklinde de okunmuştur; buna göre { ظَلَّ } fiilinde müjdelenen kimsenin zamiri vardır, [vechuhû müsveddün] veya [müsvâddün] ise haber konumunda vaki olan bir cümledir. Mana: “Müjdelenen kimsenin yüzü kararmış hâle geldi” demektir. { ظَلَّ } fiilindeki müstetir zamirin şe'n zamiri olduğu ve cümlenin onun haberi olduğu da söylenmiştir. Fiilin tam fiil ve cümlenin hâl olduğu da söylenmiştir; tercih edilen vecih ise önceden geçendir. Allah Teâlâ'nın şu kavli:
35424. Metin
أَوَمَنْ يُنَشَّؤُا فِي الْحِلْيَةِ تكرير للإنكار ومَنْ منصوبة المحل بمضمر معطوف على جَعَلُوا وهناك مفعول محذوف أيضا أي أو جعلوا له تعالى من شأنه أن يتربى في الزينة وهن البنات كما قال ابن عباس ومجاهد وقتادة والسدي: ولذا فالهمزة لإنكار الواقع واستقباحه.
{ أَوَمَنْ يُنَشَّؤُا فِي الْحِلْيَةِ } “Yoksa süs içinde yetiştirileni mi...” ifadesi, inkârın tekrarıdır. Men (مَنْ), { جَعَلُوا } fiiline matuf gizli bir fiille mahallen mansubdur ve orada hazfedilmiş bir meful de vardır; yani: Yoksa onlar süs içinde yetişme özelliğinde olanı -ki bunlar İbn Abbas, Mücahid, Katâde ve Süddî'nin dediği gibi kız çocuklarıdır- Allah Teâlâ'ya mı isnat ettiler? Bu sebeple hemze, vaki olanı inkâr ve onu çirkin bulmak içindir.
35425. Metin
وجوز انتصاب مَنْ بمضمر معطوف على اتَّخَذَ فالهمزة حينئذ لإنكار الوقوع واستبعاده، واقحامها بين المعطوفين لتذكير ما في أم المنقطعة من الإنكار، والعطف للتغاير العنواني أي أو اتخذ سبحانه من هذه الصفة الذميمة ولدا وَهُوَ مع ما ذكر من القصور فِي الْخِصامِ أي الجدال الذي لا يكاد يخلو عنه إنسان في العادة غَيْرُ مُبِينٍ غير قادر على تقرير دعواه وإقامته حجته لنقصان عقله وضعف رأيه، والجار متعلق بمبين، وإضافة غَيْرُ لا تمنع عمل ما بعدها فيه لأنه بمعنى النفي فلا حاجة لجعله متعلقا بمقدر، وجوز كون من مبتدأ محذوف الخبر أي أو من حاله كيت وكيت ولده ﷿، وجعل بعضهم خبره جعلوه ولدا لله ﷾ أو اتخذه جلّ وعلا ولدا، وعن ابن زيد
Men (مَنْ) kelimesinin { اتَّخَذَ } fiiline matuf gizli bir fiille mansub olması da caiz görülmüştür. Bu durumda hemze, vuku bulmayı inkâr ve onu uzak görmek içindir. Hemzenin iki matuf arasına sokulması, munkatıa olan em (أم) edatındaki inkârı hatırlatmak içindir. Atıf ise unvan farklılığından ötürüdür; yani: Yoksa O Sübhânehu bu yerilmiş sıfata sahip olanı çocuk mu edindi? { وَهُوَ } “oysa o” zikredilen bu kusurla beraber { فِي الْخِصامِ } “tartışmada” yani adet üzere hiçbir insanın uzak kalamayacağı münakaşada { غَيْرُ مُبِينٍ } “açıkça ifade edemez” aklının noksanlığı ve fikrinin zayıflığı sebebiyle davasını ortaya koymaya ve delilini ikame etmeye güç yetiremez. Car-mecrur [mübîn] kelimesine müteallıktır. Gayr (غَيْرُ) kelimesinin muzâf olması, nefy manasında olduğu için kendisinden sonrakinin onda amel etmesine engel olmaz; bu yüzden onu takdirî bir kelimeye taalluk ettirmeye gerek yoktur. Men (مَنْ) kelimesinin haberi hazfedilmiş bir mübteda olması da caiz görülmüştür; yani: Yoksa durumu şöyle şöyle olan kimse O'nun Azze ve Celle çocuğu mudur? Bazıları ise haberini [ce‘alûhu veleden lillâh] veya [ittehâzehû veledâ] olarak takdir etmiştir. İbn Zeyd'den rivayet edildiğine göre,
35426. Metin
أن المراد بمن ينشأ في الحلية الأصنام قال: وكانوا يتخذون كثيرا منها من الذهب والفضة ويجعلون الحلي على كثير منها، وتعقب بأنه يبعد هذا القول قوله تعالى: وَهُوَ فِي الْخِصامِ غَيْرُ مُبِينٍ إلا إن أريد بنفي الإبانة نفي الخصام أي لا يكون منها خصام فإبانة كقوله:
Süs içinde yetiştirilenden maksadın putlar olduğunu söylemiş ve şöyle demiştir: “Onların birçoğunu altın ve gümüşten yapıyorlar ve birçoğunun üzerine de takılar takıyorlardı.” Ancak bu görüşe, Allah Teâlâ'nın: { وَهُوَ فِي الْخِصامِ غَيْرُ مُبِينٍ } “oysa o, tartışmada açıkça ifade edemez” kavlinin bu görüşü uzak kıldığı söylenerek itiraz edilmiştir; meğerki beyanın nefyinden maksat tartışmanın nefyi olsun, yani şairin şu sözünde olduğu gibi onlardan hiçbir tartışma meydana gelmez ki bir beyan olsun:
35427. Metin
على لا حب لا يهتدى بمناره وعندي أن هذا القول بعيد في نفسه وأن الكلام أعني قوله سبحانه: أَمِ اتَّخَذَ إلى هنا وارد لمزيد الإنكار في أنهم قوم من عادتهم المناقضة ورمي القول من غير علم، وفي المجيء بأم المنقطعة وما في ضمنها من الإضراب دليل على أن معتمد الكلام إثبات جهلهم ومناقضتهم لا إثبات كفرهم لكنه يفهم منه كما سمعت وتسمع إن شاء الله تعالى، وقرأ الجحدري في رواية «ينشأ» مبنيا للمفعول مخففا، وقرأ الحسن في رواية أيضا «يناشأ» على وزن يفاعل مبنيا للمفعول. والمناشاة بمعنى الإنشاء كالمغالاة بمعنى الإغلاء، وقرأ الجمهور «ينشأ» مبنيا للفاعل، والآية ظاهرة في أن النشوء في الزينة والنعومة من المعايب والمذام وأنه من صفات ربات الحجال فعلى الرجل أن يجتنب ذلك ويأنف منه ويربأ بنفسه عنه ويعيش كما قال عمر رضي الله تعالى عنه: اخشوشنوا في اللباس واخشوشنوا في الطعام وتمعددوا وإن أراد أن يزين نفسه زينها من باطن بلباس التقوى، وقوله تعالى:
“Yol işaretleriyle yol bulunamayan apaçık bir yol üzerinde.” Bana göre bu görüşün kendisi uzaktır ve bu söz, yani O Sübhânehu'nun: { أَمِ اتَّخَذَ } ifadesinden buraya kadar olan kısım, onların adetleri çelişkiye düşmek ve bilgisizce laf atmak olan bir topluluk olduklarını daha da fazla inkâr etmek için varit olmuştur. Munkatıa olan em (أم) edatının ve onun içerdiği ıdrâbın (vazgeçişin) getirilmesinde, kelamın dayanağının onların küfrünü ispat etmek değil, cehaletlerini ve çelişkilerini ispat etmek olduğuna bir delil vardır; fakat işittiğin ve inşallahu teâlâ işiteceğin üzere küfürleri de bundan anlaşılmaktadır. Cahderî bir rivayette «ينشأ» şeklinde meçhul ve şeddesiz okumuştur. Hasan da bir rivayette yüfâilu (يفاعل) vezninde meçhul olarak «يناشأ» şeklinde okumuştur. Münâşât (المناشاة), mugâlâtın (المغالاة) iglâ (الإغلاء) manasında olması gibi inşâ (الإنشاء) manasındadır. Cumhur ise malum olarak «ينشأ» okumuştur. Ayet, süs ve refah içinde büyümenin kusur ve yerilmiş şeylerden olduğuna, bunun çadırdaki kadınların sıfatlarından olduğuna delalet etmektedir. Öyleyse erkeğe düşen bundan kaçınmak, bunu kendine yedirememek, nefsini bundan üstün tutmak ve Ömer radıyallâhu teâlâ anh'ın dediği gibi yaşamaktır: “Kılık kıyafette sade ve sert olun, yiyecekte sert olun ve Ma‘ad gibi [zahmetlere alışkın] yaşayın.” Şayet nefsini süslemek isterse, onu içten takva elbisesiyle süslesin. Allah Teâlâ'nın şu kavli:
35428. Metin
وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبادُ الرَّحْمنِ إِناثاً أي سموا وقالوا: إنهم إناث، قال الزجاج: الجعل في مثله بمعنى القول والحكم على الشيء تقول: جعلت زيدا أعلم الناس أي وصفته بذلك وحكمت به، واختار أبو حيان أن المعنى صيروهم في اعتقادهم إناثا اعتراض وارد لإثبات مناقضتهم أيضا وادعاء ما لا علم لهم به المؤيد لجعله معتمد الكلام على ما سبق آنفا فإنهم أنثوهم في هذا المعتقد من غير استناد إلى علم فارشد إلى أن ما هم عليه من إثبات الولد مثل ما هم عليه من تأنيث الملائكة ﵈ في أنهما سخف وجهل كانا كفرين أولا، نعم هما في نفس الأمر كفران، أما الأول فظاهر. وأما الثاني فللاستخفاف برسله سبحانه أعني الملائكة وجعلهم أنقص العباد رأيا وأخسهم صنفا وهم العباد المكرمون المبرءون من الذكورة والأنوثة فإنهما من عوارض الحيوان المتغذي المحتاج إلى بقاء نوعه لعدم جريان حكمة الله تعالى ببقاء شخصه وليس ذلك عطفا على قوله سبحانه: وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبادِهِ جُزْءاً لما علمت من أن الجملة في موضع الحال من فاعل لَيَقُولُنَّ ولا يحسن بحسب الظاهر أن يقال. لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَزِيزُ الْعَلِيمُ وقد جعلوا الملائكة إناثا، وقرىء «عبيد» جمع عبد وكذا «عباد» وقيل: عباد جمع عابد كصائم وصيام وقائم وقيام، وقرأ عمر بن الخطاب والحسن وأبو رجاء وقتادة وأبو جعفر وشيبة والأعرج والابنان ونافع «عند الرحمن» ظرفا وهو أدل على رفع المنزلة وقرب المكانة، والكلام على الاستعارة في المشهور لاستحالة العندية المكانية في حقه سبحانه، وقرأ أبي عبد الرحمن بالباء مفرد عباد، والمعنى على الجمع بإرادة الجنس.
{ وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ الَّذِينَ هُمْ عِبادُ الرَّحْمنِ إِناثاً } “Onlar, Rahmân'ın kulları olan melekleri de dişiler kıldılar” yani onları böyle isimlendirdiler ve “Onlar dişidir” dediler. Zeccâc şöyle demiştir: “Bunun benzerinde ce‘l (جعل), söz ve bir şey hakkında hüküm verme manasındadır; 'Zeyd'i insanların en bilgini kıldım' dersin, yani onu bununla niteledin ve buna hükmettin demektir.” Ebû Hayyân mananın “onları inançlarında dişiler kıldılar” şeklinde olmasını tercih etmiştir. Bu, az önce geçtiği üzere kelamın dayanağı kılınmasını teyit eden bir şekilde, onların çelişkilerini ve hiçbir bilgileri olmayan şeyi iddia ettiklerini ispatlamak için varit olmuş bir itirazî cümledir; zira onlar bir bilgiye dayanmaksızın bu inançta melekleri dişi saymışlardır. Böylece onların çocuk isnat etme konusundaki durumlarının, melekleri -aleyhimüsselâm- dişi sayma konusundaki durumları gibi olduğu; her ikisinin de küfür olsun veya olmasın saçmalık ve cehalet olduğu hususunda uyarılmıştır. Evet, her ikisi de işin aslında küfürdür. Birincisine gelince, bu açıktır. İkincisine gelince; O Sübhânehu'nun elçilerini yani melekleri hafife almak, onları kulların görüşçe en noksanı ve sınıfça en düşüğü kılmak demektir; oysa onlar erkeklik ve dişilikten münezzeh, ikram olunmuş kullardır. Çünkü erkeklik ve dişilik, şahsının bekası konusunda Allah Teâlâ'nın hikmeti cereyan etmediği için türünün bekasına muhtaç olan, beslenen canlıların arazlarındandır. Bu, O Sübhânehu'nun: { وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبادِهِ جُزْءاً } kavline matuf değildir; zira bildiğin gibi bu cümle { لَيَقُولُنَّ } fiilinin failinden hâl konumundadır. Zahire göre: “Melekleri dişi kıldıkları hâlde, 'Onları o Azîz ve Alîm yarattı' diyecekler” denilmesi uygun düşmez. Abd (عبد) kelimesinin çoğulu olarak «عبيد» şeklinde ve aynı şekilde «عباد» şeklinde de okunmuştur. İbâd (عباد) kelimesinin, sâim-sıyâm ve kâim-kıyâm gibi âbid (عابد) kelimesinin çoğulu olduğu da söylenmiştir. Ömer b. el-Hattâb, el-Hasan, Ebû Recâ, Katâde, Ebû Ca‘fer, Şeybe, el-A‘rec, İbnen ve Nâfi‘ zarf olarak «عند الرحمن» şeklinde okumuşlardır ki bu, mertebenin yüceliğine ve mekânın yakınlığına daha çok delalet eder. Söz meşhur görüşe göre istiare üzeredir; zira O Sübhânehu hakkında mekânsal bir yakınlık imkânsızdır. Übey b. Ka‘b, ibâd kelimesinin tekili olarak bâ harfiyle «عبد الرحمن» okumuştur; mana cins irade edilmesiyle çoğul üzeredir.
35429. Metin
وقرأ الأعمش «عباد» بالجمع والنصب حكاها ابن خالويه وقال: هي في مصحف ابن مسعود كذلك، وخرج أبو حيان النصب على إضمار فعل أي الذين هم خلقوا عباد الرحمن، وقرأ زيد بن علي «أنثا» بضمتين ككتب جمع إناثا فهو جمع الجمع، وعلى جميع القراءات الحصر إذا سلّم إضافي فلا يتم الاستدلال به على أفضلية الملك على البشر.
A‘meş çoğul ve nasb ile «عباد» şeklinde okumuştur; bunu İbn Hâleveyh nakletmiş ve: “İbn Mes‘ûd'un mushafında da böyledir” demiştir. Ebû Hayyân nasbı gizli bir fiil ile açıklamıştır, yani: “Onlar Rahmân'ın kulları olarak yaratılmış olanlardır.” Zeyd b. Ali, kütüb gibi iki damme ile «أنثا» okumuştur ki bu inâs (إناث) kelimesinin çoğuludur, dolayısıyla cem‘u'l-cemdir (çoğulun çoğuludur). Bütün kıraatlere göre hasr kabul edilirse izafîdir; dolayısıyla bununla meleğin insandan daha faziletli olduğuna delil getirilmesi tamam olmaz.
35430. Metin
أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ أي أحضروا خلق الله تعالى إياهم فشاهدوهم إناثا حتى يحكموه بأنوثتهم فإن ذلك مما يعلم بالمشاهدة، وهذا كقوله تعالى: أَمْ خَلَقْنَا الْمَلائِكَةَ إِناثاً وَهُمْ شاهِدُونَ [الصافات: ١٥٠] وفيه تجهيل لهم وتهكم بهم، وإنما لم يتعرض لنفي الدلائل النقلية لأنها في مثل هذا المطلب مفرعة على القول بالنبوة وهم الكفرة الذين لا يقولون بها ولنفي الدلائل العقلية لظهور انتفائها والنفي المذكور أظهر في التهكم فافهم، وقرأ نافع «أأشهدوا» بهمزة
{ أَشَهِدُوا خَلْقَهُمْ } “Onların yaratılışına şahit mi oldular?” yani Allah Teâlâ onları yaratırken hazır bulunup onları dişi olarak gördüler mi ki dişiliklerine hükmediyorlar? Zira bu, ancak müşahede ile bilinebilecek şeylerdendir. Bu, Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir: { أَمْ خَلَقْنَا الْمَلائِكَةَ إِناثاً وَهُمْ شاهِدُونَ } [Sâffât: 150]. Bunda onları cahil sayma ve onlarla alay etme vardır. Naklî delillerin nefyi konusuna değinilmemiştir; çünkü böylesi bir meselede naklî deliller nübüvvete inanma esasına dayanır; oysa onlar nübüvvete inanmayan kâfirlerdir. Aklî delillerin nefyi ise bunların bulunmadığının apaçık olmasından ötürüdür; zikredilen nefy ise alay etme konusunda daha açıktır, anla! Nâfi‘ hemze ile «أأشهدوا» şeklinde okumuştur;
35431. Metin
داخلة على أشهد الرباعي المبني للمفعول، وفي رواية
Meçhul kalıptaki rubâî [eşhede] fiilinin başına dâhil olmuştur. Bir rivayette ise,
35432. Metin
أنه سهل هذه الهمزة فجعلها بين الهمزة والواو وهي رواية عن أبي عمرو، وروي ذلك عن علي كرم الله تعالى وجهه
Bu hemzeyi teshil ederek hemze ile vâv arasında kıldığı rivayet edilmiştir ki bu, Ebû Amr'dan bir rivayettir. Bu, Ali kerremallâhu teâlâ vecheh,
35433. Metin
وابن عباس ومجاهد، وفي أخرى أنه سهلها وأدخل بينها وبين الأولى ألفا كراهة اجتماع همزتين ونسبت إلى جماعة، والاكتفاء بالتسهيل أوجه، وقرأ الزهري وناس «أشهدوا» بغير استفهام مبنيا للمفعول رباعيا فقيل المعنى على الاستفهام نحو قوله:
İbn Abbas ve Mücahid'den de rivayet edilmiştir. Diğer bir rivayette ise iki hemzenin yan yana gelmesini hoş görmeyerek teshil etmiş ve onunla birincisi arasına bir elif sokmuştur; bu da bir topluluğa nispet edilmiştir. Yalnızca teshille yetinmek daha uygundur. Zührî ve bir grup insan istifhamsız olarak rubâî meçhul sîgada «أشهدوا» okumuşlardır; mananın şairin şu sözünde olduğu gibi istifham üzere olduğu söylenmiştir:
35434. Metin
قالوا تحبها قلت بهرا وهو الظاهر، وقيل: على الاخبار، والجملة صفة إِناثاً وهم وإن لم يشهدوا خلقهم لكن نزلوا لجراءتهم على ذلك منزلة من أشهد أو المراد أنهم أطلقوا عليهم الإناث المعروفات لهم اللاتي أشهدوا خلقهن لا صنفا آخر من الإناث ولا يخفى ما في كلا التأويلين من التكلف سَتُكْتَبُ في ديوان أعمالهم شَهادَتُهُمْ التي شهدوا بها على الملائكة ﵈، وقيل: سألهم الرسول ﷺ ما يدريكم أنهم إناث فقالوا: سمعنا ذلك من آبائنا ونحن نشهد أنهم لم يكذبوا فقال الله تعالى: سَتُكْتَبُ شَهادَتُهُمْ وَيُسْئَلُونَ عنها يوم القيامة، والكلام وعيد لهم بالعقاب والمجازاة على ذلك والسين للتأكيد، وقيل: يجوز أن تحمل على ظاهرها من الاستقبال ويكون ذلك إشارة إلى تأخير كتابة السيئات لرجاء التوبة والرجوع كما
“Dediler ki: ‘Onu seviyor musun?’ Dedim ki: ‘Elbette!’” Zahir olan da budur. Bir görüşe göre ise haber [ifadesi]dir ve bu cümle { إِناثاً } kelimesinin sıfatıdır; onlar [meleklerin] yaratılışına şahit tutulmamış olsalar da bu konudaki cüretkârlıklarından ötürü şahit tutulmuş kimseler konumuna konulmuşlardır. Yahut kastedilen, yaratılışına şahit tutuldukları kendilerince bilinen dişileri onlara nispet etmiş olmalarıdır, başka bir dişi türünü değil. Her iki yorumdaki zorlama da gizli değildir. Meleklere aleyhimesselâm dair ettikleri { شَهادَتُهُمْ } [şahitlikleri], { سَتُكْتَبُ } amel defterlerine yazılacaktır. Bir görüşe göre de Resulullah sallallâhu aleyhi ve sellem onlara: “Onların dişi olduğunu nereden biliyorsunuz?” diye sormuş, onlar da: “Bunu babalarımızdan duyduk ve onların yalan söylemediğine şahitlik ederiz” demişlerdir. Bunun üzerine Allah Teâlâ: { سَتُكْتَبُ شَهادَتُهُمْ وَيُسْئَلُونَ } “Şahitlikleri yazılacak ve sorguya çekileceklerdir” [buyurmuştur], yani kıyamet günü bundan hesaba çekileceklerdir. Bu söz, buna karşılık bir ceza ve yaptırımla onları tehdit etmektedir; sîn harfi (س) ise tekit içindir. Bir görüşe göre de sîn harfinin gelecek zaman bildiren zahirî manasına hamledilmesi caizdir ve bu, tövbe edip dönme ümidiyle kötülüklerin yazılmasının ertelenmesine bir işaret olur; nitekim
35435. Metin
ورد في الحديث إن كاتب الحسنات أمين على كاتب السيئات فإذا أراد أن يكتبها قال له: توقف فيتوقف سبع ساعات فإن استغفر وتاب لم يكتب
Hadiste şöyle varit olmuştur: “İyilikleri yazan melek, kötülükleri yazan meleğin üzerinde emindir; kötülüğü yazmak istediğinde ona 'Bekle' der, o da yedi saat bekler; şayet istiğfar edip tevbe ederse yazılmaz.”
35436. Metin
فلما كان ذلك من شأن الكتابة قرنت بالسين، وكونهم كفارا مصرين على الكفر لا يأباه. وقرأ الزهري «سيكتب» بالياء التحتية مبنيا للمفعول، وقرأ الحسن كالجمهور إلا أنه قرأ «شهاداتهم» بالجمع وهي قولهم: إن لله سبحانه جزء وإن له بنات وإنها الملائكة، وقيل: المراد ما أريد بالمفرد والجمع باعتبار التكرار، وقرأ ابن عباس وزيد بن علي وأبو جعفر وأبو حيوة وابن أبي عبلة والجحدري والأعرج «سنكتب» بالنون مبنيا للفاعل «شهادتهم» بالنصب والإفراد.
Yazmanın durumu böyle olunca, sîn (س) harfi ile bitiştirilmiştir. Onların küfürde ısrar eden kâfirler olması buna engel değildir. Zührî, meçhul olarak yâ harfiyle «سيكتب» okumuştur. Hasan da cumhur gibi okumuş, ancak çoğul olarak «شهاداتهم» okumuştur ki bunlar: Allah Sübhânehu'nun bir parçası olduğu, kızları bulunduğu ve bunların da melekler olduğu yönündeki sözleridir. Tekil ile kastedilenin tekrar itibarıyla çoğul olduğu da söylenmiştir. İbn Abbas, Zeyd b. Ali, Ebû Ca‘fer, Ebû Hayve, İbn Ebî Able, el-Cahderî ve el-A‘rec; malum olarak nûn harfiyle «سنكتب» ve nasb ile tekil olarak «شهادتهم» şeklinde okumuşlardır.
35437. Metin
وقرأت فرقة «سيكتب» بالياء التحتية مبنيا للفاعل وبإفراد «شهادتهم» ونصبها أي سيكتب الله تعالى شهادتهم.
Bir grup da malum olarak yâ harfiyle «سيكتب» ve «شهادتهم» kelimesini tekil ve mansub olarak okumuştur; yani: “Allah Teâlâ onların şahitliğini yazacaktır.”
35438. Metin
وقرىء «يسّاءلون» من المفاعلة للمبالغة وَقالُوا لَوْ شاءَ الرَّحْمنُ ما عَبَدْناهُمْ عطف على قوله سبحانه:
Mübalağa için müşareke (mufâale) babından «يسّاءلون» şeklinde de okunmuştur. { وَقالُوا لَوْ شاءَ الرَّحْمنُ ما عَبَدْناهُمْ } “Ve dediler ki: 'Eğer Rahmân dileseydi biz onlara tapmazdık'” ifadesi, O Sübhânehu'nun:
35439. Metin
وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ إلخ إشارة إلى أنه من جنس ادعائهم أنوثة الملائكة في أنهم قالوه من غير علم، ومرادهم بهذا القول على ما قاله بعض الأجلة الاستدلال بنفي مشيئة الله تعالى ترك عبادة الملائكة ﵈ على امتناع النهي عنها أو على حسنها فكأنهم قالوا: إن الله تعالى لم يشأ ترك عبادتها الملائكة ولو شاء سبحانه ذلك لتحقق بل شاء جل شأنه العبادة لأنها المتحققة فتكون مأمورا بها أو حسنة ويمتنع كونها منهيا عنها أو قبيحة، وهو استدلال باطل لأن المشيئة لا تستلزم الأمر أو الحسن لأنها ترجيح بعض الممكنات على بعض حسنا كان أو قبيحا فلذلك جهلوا بقوله سبحانه: ما لَهُمْ بِذلِكَ القول على الوجه الذي قصدوه منه، وحاصله يرجع إلى الإشارة إلى زعمهم أن المشيئة تقتضي طباق الأمر لها أو حسن ما تعلقت به مِنْ عِلْمٍ يستند إلى سند ما.
{ وَجَعَلُوا الْمَلائِكَةَ } “Melekleri kıldılar...” kavline matuftur; bunun da bilgisizce söyledikleri şeyler hususunda meleklerin dişiliği iddiası cinsinden olduğuna bir işarettir. Bazı büyük âlimlerin belirttiğine göre onların bu sözle maksatları; Allah Teâlâ'nın meleklerin -aleyhimüsselâm- ibadetini terk etmeyi dilememiş olmasını, bundan nehyedilmenin imkânsızlığına veya bunun güzel bir şey olduğuna delil getirmektir. Sanki şöyle demişlerdir: “Allah Teâlâ meleklerine ibadeti terk etmemizi dilemedi; şayet O Sübhânehu bunu dileseydi gerçekleşirdi. Bilakis şanı yüce olan ibadeti diledi; çünkü gerçekleşen odur. Dolayısıyla bu emredilmiş veya güzel bir şeydir; bundan nehyedilmiş veya çirkin olması ise imkânsızdır.” Bu batıl bir delillendirmedir; çünkü meşiet, emri veya güzelliği gerektirmez; zira meşiet, ister güzel ister çirkin olsun, mümkün olan bazı şeylerin diğerlerine tercih edilmesidir. Bundan dolayı O Sübhânehu'nun: { ما لَهُمْ بِذلِكَ } “Onların buna dair hiçbir şeyleri yoktur” kavliyle onların cehaleti ortaya konmuştur; yani kastettikleri anlamda o söze dair, meşietin emre uygunluğu veya taalluk ettiği şeyin güzelliğini gerektirdiği yönündeki iddialarına işaret eden { مِنْ عِلْمٍ } “bir bilgileri” bir dayanağa dayanan hiçbir bilgileri yoktur.
35440. Metin
إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ أي يكذبون كما فسره به غير واحد، ويطلق الخرص على الحزر وهو شائع بل قيل:
{ إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ } “Onlar sadece yalan uyduruyorlar” yani birden fazla müfessirin tefsir ettiği gibi yalan söylüyorlar. Hars (الخرص) kelimesi tahmin anlamında da kullanılır ve bu yaygındır; hatta denilmiştir ki:
35441. Metin
إنه الأصل وعلى كل هو قول عن ظن وتخمين، وقوله تعالى:
Asıl anlamı budur. Her hâlükârda bu, zan ve tahminle söylenmiş bir sözdür. Allah Teâlâ'nın şu kavli:
35442. Metin
أَمْ آتَيْناهُمْ كِتاباً مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ إضراب عن نفي أن يكون لهم بذلك علم من طريق العقل إلى إبطال أن يكون لهم سند من جهة النقل فأم منقطعة لا متصلة معادلة لقوله تعالى: أَشَهِدُوا كما قيل لعبده
{ أَمْ آتَيْناهُمْ كِتاباً مِنْ قَبْلِهِ فَهُمْ بِهِ مُسْتَمْسِكُونَ } “Yoksa onlara bundan önce bir kitap verdik de ona mı sarılıyorlar?” aklî yoldan buna dair bir bilgileri bulunmasının nefyedilmesinden, naklî yönden bir dayanakları olmasının iptaline geçiş bildiren bir ıdrâbdır. Dolayısıyla em (أَمْ) munkatıadır; kuluna söylendiği gibi Allah Teâlâ'nın: { أَشَهِدُوا } “Şahit mi oldular?” kavline denk kılınan müttasıla değildir.
35443. Metin
وضمير قَبْلِهِ للقرآن لعلمه من السياق أو الرسول ﵊، وسين مستمسكون للتأكيد لا للطلب أي بل آتيناهم كتابا من قبل القرآن أو من قبل الرسول ﷺ ينطق بصحة ما يدعونه فهم بذلك الكتاب متمسكون وعليه معولون، وقوله جلّ وعلا:
{ قَبْلِهِ } “bundan önce” kelimesindeki zamir, bağlamdan anlaşıldığı için Kur'ân'a veya Resûl aleyhisselâm'a aittir. [Müstemsikûn] kelimesindeki sîn (س) harfi talep için değil, tekit içindir; yani: Bilakis biz onlara Kur'ân'dan veya Peygamber ﷺ'den önce, iddia ettikleri şeyin doğruluğunu bildiren bir kitap mı verdik ki onlar o kitaba sarılmakta ve ona dayanmaktadırlar? Şanı yüce ve ulu olan Allah'ın şu kavli:
35444. Metin
بَلْ قالُوا إِنَّا وَجَدْنا آباءَنا عَلى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلى آثارِهِمْ مُهْتَدُونَ إبطال لأن يكون لهم حجة أصلا أي لا حجة لهم على ذلك عقلية ولا نقلية وإنما جنحوا فيه إلى تقليد آبائهم الجهلة مثلهم، والأمة الدين والطريقة التي تؤم أي كالرحلة للرجل العظيم الذي يقصد في المهمات يقال: فلان لا أمة له أي لا دين ولا نحلة، قال الشاعر: وهل يستوي ذو أمة وكفور. وقال قيس بن الحطيم:
{ بَلْ قالُوا إِنَّا وَجَدْنا آباءَنا عَلى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلى آثارِهِمْ مُهْتَدُونَ } “Hayır! 'Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerinden doğru yolu buluruz' dediler” onların hiçbir delilleri olmadığını iptal etmektir; yani onların buna dair ne aklî ne de naklî hiçbir delilleri yoktur; onlar bu hususta sadece kendileri gibi cahil olan atalarını taklit etmeye meyletmişlerdir. Ümmet (الأمة), din ve yönelinen (ümm olunan) yoldur; yani mühim işlerde kendisine başvurulan büyük bir adama doğru yapılan yolculuk (rıhle) gibidir. [Felânun lâ ümmete leh] denir ki “onun ne dini ne mezhebi vardır” demektir. Şair şöyle demiştir: “Bir dine sahip olanla kâfir hiç bir olur mu?” Kays b. el-Hatîm de şöyle demiştir:
35445. Metin
كنا على أمة آبائنا ... ويقتدي بالأول الآخر
“Biz atalarımızın dini üzerindeydik / Sonradan gelen de öncekine uyar.”
35446. Metin
وقال الجبائي: الأمة الجماعة والمراد وجدنا آباءنا متوافقين على ذلك، والجمهور على الأول وعليه المعول، ويقال فيها إمة بكسر الهمزة أيضا وبها قرأ عمر بن عبد العزيز ومجاهد وقتادة والجحدري.
Cübbâî şöyle demiştir: “Ümmet, topluluk demektir; maksat ise 'Babalarımızı bu konuda ittifak etmiş bulduk' demektir.” Cumhur ise birinci görüş üzeredir ve dayanak da odur. Bu kelime hemzenin kesresiyle «إمة» (immeten) şeklinde de söylenir; Ömer b. Abdilazîz, Mücahid, Katâde ve el-Cahderî bu şekilde okumuşlardır.
35447. Metin
وقرأ ابن عياش «أمّة» بفتح الهمزة، قال في البحر: أي على قصد وحال، وعَلى آثارِهِمْ مُهْتَدُونَ قيل خبران لأن، وقيل: عَلى آثارِهِمْ صلة مُهْتَدُونَ ومُهْتَدُونَ هو الخبر، هذا وجعل الزمخشري الآية دليلا على أنه تعالى لم يشأ الكفر من الكافر وإنما شاء سبحانه الإيمان، وكفر أهل السنة القائلين بأن المقدورات كلها بمشيئة الله تعالى، ووجه ذلك بأن الكفار لما ادعوا أنه تعالى شاء منهم الكفر حيث قالوا: لَوْ شاءَ الرَّحْمنُ إلخ أي لو شاء ﷻ منا أن نترك عبادة الأصنام تركناها رد الله تعالى ذلك عليهم وأبطل اعتقادهم بقوله سبحانه: ما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ إلخ فلزم حقيقة خلافه وهو عين ما ذهب إليه، والجملة عطف على قوله تعالى: وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبادِهِ جُزْءاً أو على جَعَلُوا الْمَلائِكَةَ إلخ فيكون ما تضمنته كفرا آخر ويلزمه كفر القائلين بأن الكل بمشيئته ﷿، ومما سمعت يعلم رده، وقيل: في رده أيضا: يجوز أن يكون ذلك إشارة إلى أصل الدعوى وهو جعل الملائكة ﵈ بنات الله ﷾ عن ذلك علوا كبيرا دون ما قصدوه من قولهم: لَوْ شاءَ إلخ وما ذكر بعد أصل الدعوى من تتمتها فإنه حكاية شبهتهم المزيفة لأن العبادة للملائكة وإن كانت بمشيئته تعالى لكن ذلك لا ينافي كونها من أقبح القبائح المنهي عنها وهذا خلاف الظاهر.
İbn Ayyâş hemzenin fethasıyla «أمّة» okumuştur. el-Bahr'da: “Yani bir gaye ve hâl üzerinde” demiştir. { عَلى آثارِهِمْ مُهْتَدُونَ } ifadesinin [inne] için iki haber olduğu söylenmiştir; { عَلى آثارِهِمْ } ifadesinin { مُهْتَدُونَ } kelimesinin sılası (müteallakı) ve { مُهْتَدُونَ } kelimesinin haber olduğu da söylenmiştir. Zemahşerî bu ayeti, Allah Teâlâ'nın kâfirden küfrü dilemediğine, O Sübhânehu'nun sadece imanı dilediğine delil kılmış ve takdir edilen her şeyin Allah Teâlâ'nın meşietiyle olduğunu söyleyen Ehl-i Sünnet'i tekfir etmiştir. Bunun izahını şöyle yapmıştır: Kâfirler: { لَوْ شاءَ الرَّحْمنُ } “Eğer Rahmân dileseydi...” vb. diyerek, yani “Allah ﷻ bizden putlara tapmayı bırakmamızı dileseydi bırakırdık” demek suretiyle O Teâlâ'nın kendilerinden küfrü dilediğini iddia ettiklerinde, Allah Teâlâ O Sübhânehu'nun: { ما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ } “Onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur” vb. kavliyle bunu onlara reddetmiş ve inançlarını iptal etmiştir; dolayısıyla hakikatte bunun zıddı gerekmiştir ki bu da tam olarak Zemahşerî'nin savunduğu görüştür. Cümle, Allah Teâlâ'nın: { وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبادِهِ جُزْءاً } kavline veya { جَعَلُوا الْمَلائِكَةَ } kavline matuftur; dolayısıyla içerdiği şey başka bir küfür olur ve her şeyin O'nun Azze ve Celle meşietiyle olduğunu söyleyenlerin küfrünü gerektirir. İşittiklerinden bunun reddi anlaşılmaktadır. Bu iddiaya verilen cevapta şöyle de denilmiştir: Bunun, sözleriyle kastettikleri şey olmaksızın, Rahmân'ın bundan pek yüce ve münezzeh olduğu melekleri -aleyhimüsselâm- Allah'ın kızları kılmak şeklindeki asıl iddiaya işaret olması caizdir; asıl iddiadan sonra zikredilen kısım ise onun tamamlayıcısıdır; zira bu onların çürük şüphelerinin hikâyesidir; çünkü meleklere ibadet etmek Allah Teâlâ'nın meşietiyle olsa bile, bu durum onun yasaklanmış en çirkin kötülüklerden biri olmasına engel teşkil etmez. Fakat bu zahire aykırıdır.
35448. Metin
وقال بعض الأجلة: إن كفرهم بذلك لأنهم قالوه على جهة الاستهزاء، ورده الزمخشري بأن السياق لا يدل على أنهم قالوه مستهزئين على الله تعالى قد حكى عنهم على سبيل الذم والشهادة بالكفر أنهم جعلوا له سبحانه جزءا وأنه جلّ وعلا اتخذ بنات واصطفاهم بالبنين وأنهم جعلوا الملائكة المكرمين إناثا وأنهم عبدوهم وقالوا لو شاء الرحمن ما عبدناهم فلو كانوا ناطقين بها على طريق الهزء لكان النطق بالمحكيات قبل هذا المحكي الذي هو إيمان عنده لوجدوا بالنطق به مدحا لهم من قبل أنها كلمات كفر نطقوا بها على طريق الهزء فبقي أن يكونوا جادين ويشترك كلها في أنها كلمات كفر، فإن جعلوا الأخير وحده مقولا على وجه الهزء دون ما قبله فما بهم إلا تعويج كتاب الله تعالى ولو كانت هذه كلمة حق نطقوا بها هزأ لم يكن لقوله سبحانه: ما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ إلخ معنى لأن الواجب فيمن تكلم بالحق استهزاء أن ينكر عليه استهزاؤه ولا يكذب، ولا يخفى أن رده بأنه لا يدل عليه السياق صحيح، وأما ما ذكر من حكاية الله سبحانه والتعويج فلا لأنه تعالى ما حكى عنهم قولا أولا بل أثبت لهم اعتقادا يتضمن قولا أو فعلا وقد بين أنهم مستخفون في ذلك العقد كما أنهم مستخفون في هذا القول فقوله: لو نطقوا إلخ لا مدخل له في السابق وليس
Bazı büyük âlimler: “Onların bununla kâfir olmaları, bunu alay yollu söylemiş olmalarındandır” demişlerdir. Zemahşerî ise buna bağlamın onların bunu alay ederek söylediklerine delalet etmediğini belirterek karşı çıkmıştır; zira Allah Teâlâ yerme ve küfürlerine şahitlik etme sadedinde onların O Sübhânehu'ya bir parça isnat ettiklerini, O Celal ve Azamet Sahibi'nin kızlar edinip oğulları onlara seçtiğini, ikram edilmiş melekleri dişi kıldıklarını, onlara taptıklarını ve “Rahmân dileseydi biz onlara tapmazdık” dediklerini hikâye etmiştir. Eğer onlar bunu alay yoluyla söylemiş olsalardı, kendisine göre iman olan bu hikâye edilenden önceki nakledilen sözleri söylemiş olmaları, alay yoluyla söyledikleri küfür sözleri olması hasebiyle onlar için bir övgü sayılırdı. Geriye onların ciddi oldukları ve hepsinin küfür sözleri olmada ortak olduğu kalmaktadır. Eğer öncekileri değil de sadece sonuncusunu alay yollu söylenmiş kılarlarsa, yaptıkları ancak Allah Teâlâ'nın Kitabı'nı tahrif etmekten ibarettir. Şayet bu alay yollu söyledikleri bir hak söz olsaydı, O Sübhânehu'nun: { ما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ } “Onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur” vb. kavlinin bir anlamı kalmazdı; zira hakkı alay ederek konuşan kimseye düşen görev, onun alayını inkâr etmektir, onu yalanlamak değildir. Zemahşerî'nin bağlamın buna delalet etmediği yönündeki reddinin doğru olduğu gizli değildir. Ancak Allah Sübhânehu'nun hikâyesi ve tahrif konusunda zikrettikleri ise öyle değildir; zira O Teâlâ başta onlardan bir söz hikâye etmemiş, aksine onlara bir söz veya fiili içeren bir inancı nispet etmiştir ve bu sözde hafife aldıkları gibi o inançta da hafife aldıklarını beyan etmiştir. Dolayısıyla Zemahşerî'nin “eğer söyleselerdi...” vb. sözünün öncekiyle bir ilgisi yoktur ve
35449. Metin
فيه تعويج البتة من هذا الوجه وكذلك قوله: لم يكن لقوله تعالى: ما لَهُمْ إلخ معنى مردود لأن الاستهزاء باب من الجهل كما يدل عليه قول موسى ﵇ أَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْجاهِلِينَ وقد تقدم في [البقرة: ٦٧] ، وأما الكذب فراجع إلى مضمونه والمراد منه كما سمعت فمن قال لا إله إلا الله استهزاء مكذب فيما يلزم من أنه إخبار عن إثبات التعدد لأنه إخبار عن التوحيد فافهم كذا في الكشف.
Bu açıdan onda kesinlikle bir tahrif yoktur. Aynı şekilde onun “Allah Teâlâ'nın: { ما لَهُمْ } kavlinin bir anlamı olmazdı” sözü de merduttur; çünkü alay cehaletin bir türüdür, nitekim Mûsâ aleyhisselâm'ın: { أَعُوذُ بِاللَّهِ أَنْ أَكُونَ مِنَ الْجاهِلِينَ } “Cahillerden olmaktan Allah'a sığınırım” kavli buna delalet eder ve bu daha önce [Bakara: 67]'de geçmiştir. Yalana gelince, işittiğin gibi onun içeriğine ve ondan kastedilene racidir; dolayısıyla kim alay ederek 'Lâ ilâhe illallâh' derse, bu tevhidin haberi olduğu için çokluğu ispat etme haberi olma gerekliliğinde yalanlanmış olur; iyi anla! Keşşâf hâşiyesinde böyledir.
35450. Metin
وفيه أيضا أن قولهم: لَوْ شاءَ الرَّحْمنُ إلخ فهم منه كونه كفرا من أوجه. أحدها أنه اعتذار عن عبادتهم الملائكة ﵈ التي هي كفر وإلزام أنه إذا كان بمشيئته تعالى لم يكن منكرا.
Aynı eserde onların: { لَوْ شاءَ الرَّحْمنُ } “Eğer Rahmân dileseydi...” vb. sözlerinin küfür olmasının birkaç vecihten anlaşıldığı da belirtilmiştir: Birincisi, bunun meleklerin -aleyhimüsselâm- ibadetine -ki bu küfürdür- bir mazeret sunma ve bu ibadet O Teâlâ'nın meşietiyle olduğuna göre münker/kötü bir şey olmaması gerektiği şeklinde bir ilzam (zorunlu kılma) olmasıdır.
35451. Metin
والثاني أن الكفر والإيمان بتصديق ما هو مضطر إلى العلم بثبوته بديهة أو استدلالا متعلقا بالمبدأ والمعاد وتكذيبه لا بإيقاع الفعل على وفق المشيئة وعدمه.
İkincisi, küfür ve imanın, başlangıç ve ahiretle ilgili olarak varlığı apaçık veya istidlal yoluyla zorunlu olarak bilinen şeyleri tasdik veya tekzip etmekle olmasıdır; fiilin meşiete uygun olarak işlenmesi veya işlenmemesiyle değildir.
35452. Metin
والثالث أنهم دفعوا قول الرسول بدعوتهم إلى عبادته تعالى ونهيهم عن عبادة غيره سبحانه بهذه المقالة ثم إنهم ملزمون على مساق هذا القول لأنه إذا استند الكل إلى مشيئته تعالى شأنه فقد شاء إرسال الرسل وشاء دعوتهم للعباد وشاء سبحانه جحودهم وشاء جلّ وعلا دخولهم النار فالإنكار والدفع بعد هذا القول دليل على أنهم قالوه لا عن اعتقاد بل مجازفة، وإليه الإشارة بقوله تعالى في مثله: قُلْ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبالِغَةُ فَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ [الأنعام: ١٤٩] وفيه أنهم يعجزون الخالق بإثبات التمانع بين المشيئة وضد المأمور به فيلزم أن لا يريد إلا ما أمر سبحانه وبه ولا ينهى جل شأنه إلا وهو سبحانه لا يريده وهذا تعجيز من وجهين. إخراج بعض المقدورات عن أن يصير محلها وتضييق محل أمره ونهيه وهذا بعينه مذهب إخوانهم من القدرية ولهذه النكتة جعل قولهم: وَقالُوا لَوْ شاءَ الرَّحْمنُ ما عَبَدْناهُمْ معتمد الكلام ولم يقل: وعبدوا الملائكة وقالوا: لو شاء ونظير قولهم في أنه إنما أتى به لدفع ما علم ضرورة قوله تعالى عنهم: لَوْ شاءَ رَبُّنا لَأَنْزَلَ مَلائِكَةً [المؤمنون: ٢٤] فالدفع كفر والتعجيز كفر في كفر، وقوله تعالى: ما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ يحتمل أن يرجع إلى جميع ما سبق من قوله تعالى وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبادِهِ إلى هذا المقام ويحتمل أن يرجع إلى الأخير فقد ثبت أنهم قالوه من غير علم وهو الأظهر للقرب وتعقيب كل بإنكار مستقل وطباقه لما في الأنعام، وقوله سبحانه: إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ على هذا التكذيب المفهوم منه راجع إلى استنتاج المقصود من هذه اللزومية فقد سبق أنها عليهم لا لهم ولوح إلى طرف منه في سورة الأنعام أو إلى الحكم بامتناع الانفكاك مع تجويز الحاكم الانفكاك حال حكمه فإن ذلك يدل على كذبه وإن كان ذلك الحكم في نفسه حقا صحيحا يحق أن يعلم كما تقول زيد قائم قطعا أو البتة وعندك احتمال نقيضه.
Üçüncüsü, onların bu sözle Resul'ün kendilerini Allah Teâlâ'ya ibadete çağırma ve O Sübhânehu'dan başkasına ibadetten nehyetme sözünü savuşturmuş olmalarıdır; sonra da onlar bu sözün akışı gereğince ilzam edilmişlerdir; çünkü şayet her şey şanı yüce olan Allah'ın meşietine dayanıyorsa, O peygamberler göndermeyi dilemiş, kulları davet etmelerini dilemiş, O Sübhânehu onların inkâr etmelerini dilemiş ve O Celal ve Azamet Sahibi onların cehenneme girmelerini dilemiştir. Dolayısıyla bu sözden sonraki inkâr ve savuşturma, bunu bir inançtan değil bilakis gelişi güzel bir cüretle söylediklerinin delilidir. Allah Teâlâ'nın bunun benzerinde söylediği şu kavli buna işarettir: { قُلْ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبالِغَةُ فَلَوْ شاءَ لَهَداكُمْ أَجْمَعِينَ } “De ki: 'Kesin delil Allah'ındır. O dileseydi hepinizi doğru yola iletirdi'” [En'âm: 149]. Bunda, meşiet ile emredilen şeyin zıddı arasında bir tezat ispat ederek Yaratıcı'yı aciz bıraktıkları yer alır; zira bu durumda O Sübhânehu'nun emrettiğinden başkasını irade etmemesi ve O şanı yüce olanın irade etmediği şeyden başkasını da nehyetmemesi gerekir. Bu ise iki yönden bir aciz bırakmadır: Takdir edilen bazı şeyleri O'nun tecelli mahalli olmaktan çıkarmak ve O'nun emir ve nehiy alanını daraltmak. Bu ise bizzat onların kaderiye fırkasından olan kardeşlerinin mezhebidir. İşte bu nükteden ötürü onların: { وَقالُوا لَوْ شاءَ الرَّحْمنُ ما عَبَدْناهُمْ } “Ve dediler ki: 'Eğer Rahmân dileseydi biz onlara tapmazdık'” sözü kelamın dayanağı kılınmış ve: “Meleklere taptılar ve 'eğer dileseydi...' dediler” denilmemiştir. Zaruretle bilinen bir şeyi defetmek için söylenmiş olması bakımından bu sözlerinin benzeri, Allah Teâlâ'nın onlardan naklettiği şu kavildir: { لَوْ شاءَ رَبُّنا لَأَنْزَلَ مَلائِكَةً } “Eğer Rabbimiz dileseydi melekler indirirdi” [Mü'minûn: 24]. Dolayısıyla reddetmek küfürdür, aciz bırakmak ise katmerli küfürdür. Allah Teâlâ'nın: { ما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ } “Onların buna dair hiçbir bilgileri yoktur” kavlinin, Allah Teâlâ'nın: { وَجَعَلُوا لَهُ مِنْ عِبادِهِ } ifadesinden buraya kadar geçmiş olanların tamamına raci olması muhtemeldir; en sonuncusuna raci olması da muhtemeldir; nitekim bunu bilgisizce söyledikleri sabit olmuştur ki yakınlıktan ve her birinin müstakil bir inkârla takip edilmesinden ve En'âm suresindekine mutabakatından dolayı daha zahir olanı budur. O Sübhânehu'nun: { إِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ } “Onlar sadece yalan uyduruyorlar” kavli, bu anlayışa göre bundan anlaşılan yalanlamanın, bu şartlı önermeden (mülazemetten) maksadın neticelendirilmesine raci olması demektir; zira onun onların lehine değil aleyhine olduğu daha önce geçmişti ve En'âm suresinde de bunun bir tarafına işaret edilmişti. Yahut hüküm verenin, hüküm verdiği anda ayrılmanın mümkün olduğunu kabul etmesiyle birlikte ayrılmanın imkânsızlığına hükmetmesine racidir; çünkü bu durum, o hükmün kendisi bilinmeyi hak eden doğru ve sahih bir hakikat olsa bile onun yalancılığına delalet eder; tıpkı senin zıddının ihtimali varken “Zeyd kesinlikle veya katiyen ayaktadır” demen gibi.
35453. Metin
وليس هذا رجوعا إلى مذهب من جعل الصدق بطباقه للمعتقد فافهم، على أنه لما كان اعتذارا على ما مر صح أن يرجع التكذيب إلى أنه لا يصلح اعتذارا أي إنهم كاذبون في أن المشيئة تقتضي طباق الأمر لها، وهذا ما آثره الإمام.
Bu, doğruluğu inanca mutabakat olarak kabul eden kimsenin mezhebine dönüş demek değildir, iyi anla! Bununla birlikte bu söz, geçtiği üzere bir özür beyanı olduğunda, yalanlamanın bunun bir özür olmaya elverişli olmadığına raci olması sahih olur; yani onlar meşietin emre uygunluğu gerektirdiği iddiasında yalancıdırlar. İmam [Râzî]'nin tercih ettiği de budur.
35454. Metin
والعلامة. والقاضي، والظاهر ما قدمناه. وتعقيب الخرص على وجه البيان أو الاستئناف عن قوله تعالى: ما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ وقوله تعالى: إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ في سورة الأنعام دليل على ما أشرنا فقد لاح للمسترشد أن الآية تصلح حجة لأهل السنة لا للمعتزلة وقال في آية سورة الأنعام: إن قولهم هذا إما لدعوى المشروعية ردا للرسل أو لتسليم أنهم على الباطل اعتذارا بأنهم مجبورون، والأول باطل لأن المشيئة تتعلق بفعلهم المشروع وغيره فما شاء الله تعالى أن يقع منهم مشروعا وقع كذلك وما شاء الله تعالى أن يقع لا كذلك وقع لا كذلك.
Allâme ve Kadı [Beyzâvî de bunu tercih etmiştir], zahir olan ise daha önce sunduğumuzdur. Hars (yalan/tahmin) ifadesinin, Allah Teâlâ'nın: { ما لَهُمْ بِذلِكَ مِنْ عِلْمٍ } kavlinden sonra bir beyan veya istinaf şeklinde getirilmesi ve En'âm suresindeki: { إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ } “Onlar sadece zanna uyuyorlar” kavli, işaret ettiğimiz hususa bir delildir. Doğru yolu arayan kimseye bu ayetin Mutezile'ye değil, Ehl-i Sünnet'e delil olmaya elverişli olduğu açıkça belirmiştir. En'âm suresindeki ayet hakkında şöyle demiştir: “Onların bu sözü ya elçileri reddetmek üzere meşruiyet iddiasından ya da mecbur oldukları mazeretine sığınarak batıl üzere olduklarını kabul etmelerindendir. Birincisi batıldır; çünkü meşiet onların hem meşru olan hem de meşru olmayan fiillerine taalluk eder. Allah Teâlâ'nın onlardan meşru olarak meydana gelmesini dilediği şey o şekilde meydana gelmiş, böyle olmamasını dilediği şey de öyle meydana gelmemiştir.”
35455. Metin
ولا شك أن من توهم أن كون الفعل بمشيئته تعالى ينافي مجيء الرسل ﵈ بخلاف ما عليه المباشر من الكفر والضلال فقد كذب التكذيب كله وهو كاذب في استنتاج المقصود من هذه اللزومية، وظاهر الآية مسوق
Şüphe yok ki fiilin O Teâlâ'nın meşietiyle oluşunun, peygamberlerin -aleyhimüsselâm- bizzat failin üzerinde bulunduğu küfür ve dalaletin aksine [hükümlerle] gelmesine mani olduğunu sanan kimse, baştan sona yalan söylemiş olur ve o, bu şartlı önermeden muradı neticelendirmede yalancıdır. Ayetin zahiri ise
35456. Metin
لهذا المعنى، والثاني على ما فيه من حصول المقصود وهو الاعتراف بالبطلان باطل أيضا إذ لا جبر لأن المشيئة تعلقت بأن يشركوا اختيارا منهم والعلم تعلق كذلك فهو يؤكد دفع القدر لا أنه يحققه وإليه الإشارة بقوله تعالى: قُلْ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبالِغَةُ [الأنعام: ١٤٩] ثم إنهم كاذبون في هذا القول لجزمهم حيث لا ظن مطلقا فضلا عن العلم وذلك لأن من المعلوم أن العلم بصفات الله سبحانه فرع العلم بذاته جل وعلا والإيمان بها كذلك والمحتجون به كفرة مشركون مجسمون، ونقل العلامة الطيبي نحوا من الكلام الأخير عن إمام الحرمين عليه الرحمة في الإرشاد اهـ.
Bu mana için sevk edilmiştir. İkincisi ise, batılı itiraf etme şeklindeki maksadın hasıl olmasını içermesine rağmen o da batıldır; zira cebr (zorlama) yoktur; çünkü meşiet onların kendi ihtiyarlarıyla şirk koşmalarına taalluk etmiş, ilim de bu şekilde taalluk etmiştir; dolayısıyla bu, kaderi gerçekleştirmeyi değil, kaderi [mazeret olarak ileri sürerek] defetmeyi teyit eder. Allah Teâlâ'nın: { قُلْ فَلِلَّهِ الْحُجَّةُ الْبالِغَةُ } “De ki: 'Kesin delil Allah'ındır'” [En'âm: 149] kavli buna işarettir. Sonra onlar, ilim bir yana, ortada mutlak bir zan dahi yokken kesin hüküm vermelerinden ötürü bu sözlerinde yalancıdırlar; çünkü bilinmektedir ki Allah Sübhânehu'nun sıfatlarını bilmek O'nun Zat-ı Celîli'ni bilmenin bir fer'idir ve sıfatlarına iman da böyledir. Bununla delil getirenler ise müşrik, cisimleştiren kâfirlerdir. Allâme Tîbî, el-İrşâd'da İmâmü'l-Haremeyn'den -aleyhirrahme- son sözün bir benzerini nakletmiştir, [nakil bitti].
35457. Metin
وقد أطال العلماء الأعلام الكلام في هذا المقام وأرى الرجل سقى الله تعالى مرقده صيب الرضوان قد مخض كل ذلك وأتى بزبده بل لم يترك من التحقيق شيئا لمن أتى من بعده فتأمل والله ﷿ هو الموفق.
Büyük âlimler bu makamda sözü uzatmışlardır. Görüyorum ki o zat -Allah Teâlâ kabrini rıza yağmurlarıyla sulasın- bütün bunları çalkalayıp özünü çıkarmış, hatta kendisinden sonra geleceklere tahkik edilecek hiçbir şey bırakmamıştır. İyice düşün; muvaffak kılan ancak Allah Azze ve Celle'dir.
35458. Metin
وَكَذلِكَ أي والأمر كما ذكر من عجزهم عن الحجة مطلقا وتشبثهم بذيل التقليد، وقوله سبحانه: ما أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلَّا قالَ مُتْرَفُوها إِنَّا وَجَدْنا آباءَنا عَلى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلى آثارِهِمْ مُقْتَدُونَ استئناف مبين لذلك دال على أن التقليد فيما بينهم ضلال قديم لأسلافهم وأن متقدميهم أيضا لم يكن لهم سند منظور إليه وتخصيص المترفين بتلك المقالة للإيذان بأن التنعم وحب البطالة صرفهم عن النظر إلى التقليد قالَ حكاية لما
{ وَكَذلِكَ } “İşte böylece” yani durum, onların mutlak olarak delilden aciz kalmaları ve taklit eteğine yapışmaları şeklinde zikredildiği gibidir. O Sübhânehu'nun: { ما أَرْسَلْنا مِنْ قَبْلِكَ فِي قَرْيَةٍ مِنْ نَذِيرٍ إِلَّا قالَ مُتْرَفُوها إِنَّا وَجَدْنا آباءَنا عَلى أُمَّةٍ وَإِنَّا عَلى آثارِهِمْ مُقْتَدُونَ } “Senden önce de hangi memlekete bir uyarıcı gönderdiysek, mutlaka oranın varlıklı ve şımarık kimseleri: 'Biz babalarımızı bir din üzerinde bulduk, biz de onların izlerine uyarız' dediler” kavli, bunu açıklayan ve aralarındaki taklidin geçmiş atalarından kalan eski bir sapıklık olduğuna, öncekilerin de itibar edilecek hiçbir dayanakları bulunmadığına delalet eden bir istinaftır. Bu sözün özellikle refah içindekilere tahsis edilmesi; zevk ü sefa ve boş işler sevgisinin onları tefekkürden alıkoyup taklide sevk ettiğini bildirmek içindir. [Kâle] (قالَ) kelimesi,
35459. Metin
جرى بين المنذرين وبين أممهم عند تعللهم بتقليد آبائهم أي قال: كل نذير من أولئك المنذرين لأمته أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ أي أتقتدون بآبائكم ولو جئتكم بِأَهْدى بدين أهدى مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آباءَكُمْ من الضلالة التي ليست من الهداية في شيء، وإنما عبر عنها بذلك مجاراة معهم على مسلك الإنصاف.
Uyarıcılar ile onların ümmetleri arasında, atalarını taklit etmeyi mazeret gösterdikleri sırada geçen şeyin hikâyesidir; yani o uyarıcılardan her bir uyarıcı kendi ümmetine dedi ki: { أَوَلَوْ جِئْتُكُمْ } “Size getirmiş olsam da mı?” yani atalarınıza mı uyacaksınız; size { بِأَهْدى } “daha doğrusunu” daha hidayetli bir dini { مِمَّا وَجَدْتُمْ عَلَيْهِ آباءَكُمْ } “babalarınızı üzerinde bulduğunuz şeyden” hidayetle hiçbir alakası olmayan sapıklıktan [daha doğrusunu getirmiş olsam da mı]? Bundan bu şekilde bahsedilmesi, onlarla insaf yolu üzere mülazemet/münazara etmek içindir.
35460. Metin
وقرأ الأكثرون «قل» على أنه حكاية أمر ماض أوحي إلى كل نذير أي فقيل أو قلنا للنذير قل إلخ، واستظهر في البحر كونه خطابا لنبينا ﷺ، والظاهر هو ما تقدم لقوله تعالى:
Çoğunluk, her uyarıcıya vahyedilen geçmiş bir emrin hikâyesi olarak «قل» (Kul / De ki) şeklinde okumuştur; yani uyarıcıya “De ki...” denildi veya dedik. el-Bahr'da bunun Peygamberimiz ﷺ'e hitap olduğu zahir görülmüştür; ancak zahir olan, Allah Teâlâ'nın şu kavlinden ötürü önceden geçendir:
35461. Metin
قالُوا إِنَّا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ كافِرُونَ فإنه ظاهر جدا في أنه حكاية عن الأمم السالفة أي قال كل أمة لنذيرها إنا بما أرسلتم به إلخ وقد أجمل عند الحكاية للإيجاز كما قرر في قوله تعالى: يا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّباتِ [المؤمنون:
{ قالُوا إِنَّا بِما أُرْسِلْتُمْ بِهِ كافِرُونَ } “Dediler ki: 'Doğrusu biz sizinle gönderilen şeyleri inkâr ediyoruz'”. Zira bu, geçmiş ümmetlerden bir hikâye olduğu hususunda gayet açıktır; yani her ümmet kendi uyarıcısına: “Biz sizinle gönderilen şeyleri...” vb. demiştir. Allah Teâlâ'nın: { يا أَيُّهَا الرُّسُلُ كُلُوا مِنَ الطَّيِّباتِ } “Ey peygamberler! Temiz şeylerden yiyin...” kavlinde kararlaştırıldığı gibi [Mü'minûn:
35462. Metin
٥١] .
51], hikâye edilirken icaz amacıyla mücmel bırakılmıştır.