36317. Metin
وتسمى سورة القتال، وهي مدنية عند الأكثرين ولم يذكروا استثناء، وعن ابن عباس وقتادة أنها مدنية إلا قوله تعالى: وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ [محمد: ١٣] إلى آخره فإنه ﷺ لما خرج من مكة إلى الغار التفت إليها
Bu sureye Kıtal Suresi de denir. Âlimlerin çoğunluğuna göre Medenîdir ve herhangi bir istisna zikretmemişlerdir. İbn Abbâs ve Katâde’den gelen rivayete göre ise Yüce Allah’ın: { وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ } [Muhammed: 13] ayetinden surenin sonuna kadar olan kısmı müstesna, Medenîdir. Zira Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke’den mağaraya doğru çıktığında Mekke’ye dönüp bakmış
36318. Metin
وقال: «أنت أحب بلاد الله تعالى إلى الله وأنت أحب بلاد الله تعالى إليّ ولولا أن أهلك أخرجوني منك لم أخرج منك»
ve şöyle buyurmuştur: «Sen Yüce Allah’ın beldeleri içinde Allah’a en sevimli olanısın ve sen Yüce Allah’ın beldeleri içinde bana da en sevimli olanısın. Eğer senin halkın beni senden çıkarmamış olsaydı, senden asla çıkmazdım.»
36319. Metin
فأنزل الله تعالى ذلك فيكون مكيا بناء على أن ما نزل في طريق المدينة قبل أن يبلغها النبي ﷺ. أعني ما نزل في سفر الهجرة. من المكي اصطلاحا كما يؤخذ من أثر أخرجه عثمان بن سعيد الدارمي بسنده إلى يحيى بن سلام، وعدة آيها أربعون في البصري وثمان وثلاثون في الكوفي وتسع بالتاء الفوقية وثلاثون فيما عداهما، والخلاف في قوله تعالى: حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها [محمد: ٤] وقوله تعالى: لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ [محمد: ١٥] ولا يخفى قوة ارتباط أولها بآخر السورة قبلها واتصاله وتلاحمه بحيث لو سقطت من البين البسملة لكانا متصلا واحدا لا تنافر فيه كالآية الواحدة آخذا بعضه بعنق بعض، وكان ﷺ على ما أخرج الطبراني في الأوسط عن ابن عمر رضي الله تعالى عنهما يقرؤها في صلاة المغرب.
Bunun üzerine Yüce Allah bu ayeti indirmiştir. Dolayısıyla, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem henüz Medine’ye varmadan yolda inenlerin -yani hicret yolculuğunda inenlerin- Osman b. Saîd ed-Dârimî’nin senediyle Yahyâ b. Sellâm’dan rivayet ettiği eserden anlaşıldığı üzere ıstılah bakımından Mekkî sayılması esasına göre bu ayet Mekkî olur. Surenin ayet sayısı Basra sayımına göre kırk, Kûfe sayımına göre otuz sekiz, bu ikisi dışındakilere göre ise otuz dokuzdur. İhtilaf Yüce Allah’ın: { حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها } [Muhammed: 4] ve { لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ } [Muhammed: 15] kavillerindedir. Bu surenin başının, kendisinden önceki surenin sonuyla olan irtibatının gücü, bitişikliği ve kaynaşmışlığı gizli değildir; öyle ki aradaki besmele düşecek olsa, sanki tek bir ayetmiş gibi, birbirinin boynuna sarılmış, aralarında hiçbir kopukluk bulunmayan tek bir bütün oluştururlardı. Taberânî’nin el-Evsat’ta İbn Ömer radıyallâhu anhümâ’dan rivayet ettiğine göre, Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem bu sureyi akşam namazında okurdu.
36320. Metin
وأخرج ابن مردويه عن علي كرم الله تعالى وجهه أنه قال: نزلت سورة محمد آية فينا وآية في بني أمية
İbn Merdûye’nin Ali kerremallâhu vecheh’den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Muhammed Suresi bir ayeti bizim hakkımızda, bir ayeti de Emevîler hakkında olmak üzere inmiştir.»
36321. Metin
، ولا أظن صحة الخبر. نعم لكفار بني أمية الحظ الأوفر من عمومات الآيات التي في الكفار كما أن لأهل البيت رضي الله تعالى عنهم المعلى والرقيب من عمومات الآيات التي في المؤمنين، وأكثر من هذا لا يقال سوى أني أقول: لعن الله تعالى من قطع الأرحام وآذى الآل.
Ancak ben bu haberin sahih olduğunu düşünmüyorum. Evet, kâfirler hakkındaki ayetlerin umumundan en büyük pay Emevîlerin kâfirlerine aittir; nitekim müminler hakkındaki ayetlerin umumundan en üstün ve en şerefli pay da Ehl-i Beyt radıyallâhu anhüm’e aittir. Bundan ötesi söylenemez; ancak ben şöyle derim: Akrabalık bağlarını koparanlara ve Ehl-i Beyt’e eziyet edenlere Yüce Allah lanet etsin.
36322. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ أي أعرضوا عن الإسلام وسلوك طريقه أو منعوا غيرهم عن ذلك على أن صد لازم أو متعد، قال في الكشف: والأول أظهر لأن الصد عن سبيل الله هو الإعراض عما أتى به محمد ﷺ لقوله تعالى: قُلْ هذِهِ سَبِيلِي أَدْعُوا إِلَى اللَّهِ [يوسف: ١٠٨] فيطابق قوله تعالى: وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ وكثير من الآثار تؤيد الثاني، وفسر الضحاك سَبِيلِ اللَّهِ ببيت الله ﷿، وقال: صدهم عنه منعهم قاصديه وليس بذلك.
Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. { الَّذِينَ كَفَرُوا وَصَدُّوا عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ } Yani İslâm’dan ve onun yoluna girmekten yüz çevirdiler yahut başkalarını bundan engellediler. Bu, sadd (صَدّ) fiilinin geçişsiz veya geçişli oluşuna dayanır. el-Keşşâf sahibi şöyle demiştir: Birincisi daha açıktır; çünkü Allah’ın yolundan yüz çevirmek, Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem’in getirdiklerinden yüz çevirmektir; nitekim Yüce Allah: { قُلْ هذِهِ سَبِيلِي أَدْعُوا إِلَى اللَّهِ } [Yûsuf: 108] buyurmuştur. Böylece bu, Yüce Allah’ın: { وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ } kavliyle tam bir uyum sağlar. Pek çok rivayet ise ikinci anlamı desteklemektedir. Dahhâk { سَبِيلِ اللَّهِ } ifadesini Yüce Allah’ın evi (Kâbe) olarak tefsir etmiş ve: «Onların Allah yolundan alıkoymaları, orayı kastedenleri engellemeleridir» demiştir; ancak bu pek isabetli değildir.
36323. Metin
والآية عامة لكل من اتصف بعنوان الصلة، وقال ابن عباس: هم أي الذين كفروا وصدوا على الوجه الثاني في صَدُّوا المطعمون يوم بدر الكبرى، وكأنه عنى من يدخل في العموم دخولا أوليا، فإن أولئك كانوا صادين بأموالهم وأنفسهم فصدهم أعظم من صد غيرهم ممن كفر وصد عن السبيل، وأول من أطعم منهم. على ما نقل عن سيرة ابن سيد الناس. أبو جهل عليه اللعنة نحر لكفار قريش حين خرجوا من مكة عشرا من الإبل، ثم صفوان بن أمية نحر تسعا بعسفان، ثم سهل بن عمرو نحر بقديد عشرا ثم شيبة بن ربيعة وقد ضلوا الطريق نحر تسعا ثم عتبة بن ربيعة نحر عشرا، ثم مقيس الجمحي بالأبواء نحر تسعا، ثم العباس نحر عشرا، والحرث بن عامر نحر تسعا، وأبو البختري على ماء بدر نحر عشرا، ومقيس تسعا ثم شغلتهم الحرب فأكلوا من أزوادهم، وقيل: كانوا ستة نفر نبيه ومنبه ابنا الحجاج وعتبة وشيبة ابنا ربيعة، وأبو جهل والحارث ابنا هشام، وضم مقاتل إليهم ستة أخرى وهم عامر بن نوفل. وحكيم بن حزام. وزمعة بن الأسود. والعباس بن عبد المطلب. وصفوان بن أمية. وأبو سفيان بن حرب أطعم كل واحد منهم يوما الأحابيش والجنود يستظهرون بهم على حرب رسول الله ﷺ، ولا ينافي عد أبي سفيان إن صحت الرواية من أولئك كونه مع العير لأن المراد بيوم بدر زمن وقعتها فيشمل من أطعم في الطريق وفي مدتها حتى انقضت، وقال مقاتل: هم اثنا عشر رجلا من أهل الشرك كانوا يصدون الناس عن الإسلام ويأمرونهم بالكفر، وقيل: هم شياطين من أهل الكتاب صدوا من أراد منهم أو من غيرهم عن الدخول في الإسلام.
Ayet, sıla cümlesindeki vasfı taşıyan herkes hakkında umumidir. İbn Abbâs ise şöyle demiştir: «Onlar, yani inkâr edip yüz çevirenler/alıkoyanlar -{ صَدُّوا } fiilinin ikinci anlamına göre- Büyük Bedir günü yemek yedirenlerdir (orduya iaşe sağlayanlardır).» Sanki o, genel hükmün kapsamına öncelikli olarak girenleri kastetmiştir; zira onlar hem mallarıyla hem de canlarıyla engel oluyorlardı, dolayısıyla onların engellemesi, inkâr edip Allah yolundan alıkoyan diğer kişilerin engellemesinden daha büyüktü. İbn Seyyidinnâs’ın Siyer’inden nakledildiğine göre, onlardan ilk yemek yediren melun Ebû Cehil olmuştur; Kureyş kâfirleri Mekke’den çıktıklarında onlara on deve kesmiştir. Sonra Safvân b. Ümeyye Usfân’da dokuz deve kesmiş, ardından Sehl b. Amr Kudeyd’de on deve kesmiş, sonra Şeybe b. Rebîa -yolu kaybettiklerinde- dokuz deve kesmiş, sonra Utbe b. Rebîa on deve kesmiş, sonra Mukayyis el-Cumahî Ebvâ’da dokuz deve kesmiş, sonra Abbâs on deve kesmiş, el-Hâris b. Âmir dokuz deve kesmiş, Ebû’l-Bahterî Bedir kuyusu başında on deve kesmiş, Mukayyis dokuz deve kesmiş; ardından savaş kendilerini meşgul edince kendi azıklarından yemişlerdir. Denildi ki: Onlar altı kişi idiler; Haccâc’ın oğulları Nübeyh ve Münebbih, Rebîa’nın oğulları Utbe ve Şeybe, Hişâm’ın oğulları Ebû Cehil ve el-Hâris. Mukâtil bunlara altı kişi daha eklemiştir: Âmir b. Nevfel, Hakîm b. Hizâm, Zem’a b. el-Esved, el-Abbâs b. Abdilmuttalib, Safvân b. Ümeyye ve Ebû Süfyân b. Harb. Bunların her biri, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e karşı savaşta kendilerinden güç almak amacıyla Ahâbîş kabilelerine ve askerlere birer gün yemek yedirmişlerdir. Rivayet sahih ise, Ebû Süfyân’ın bunlardan sayılması, onun kervanın başında olması gerçeğiyle çelişmez; zira Bedir gününden maksat, savaşın vuku bulduğu süreçtir; dolayısıyla yolda ve savaş süresince -savaş bitene kadar- yemek yedirenleri kapsar. Mukâtil şöyle demiştir: Onlar, insanları İslâm’dan alıkoyan ve onlara küfrü emreden müşriklerden on iki adamdır. Bir diğer görüşe göre ise onlar, gerek kendilerinden gerekse başkalarından İslâm’a girmek isteyenleri alıkoyan Ehl-i Kitap şeytanlarıdır.
36324. Metin
والموصول مبتدأ خبره قوله تعالى: أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ أي أبطلها وأحبطها وجعلها ضائعة لا أثر لها ولا نفع أصلا لا بمعنى أنه سبحانه أبطلها وأحبطها بعد أن لم تكن كذلك بل بمعنى أنه ﷿ حكم ببطلانها وضياعها وأريد بها ما كانوا يعملونه من أعمال البر كصلة الأرحام وقرى الأضياف وفك الأسارى وغيرها من المكارم.
İsm-i mevsul mübtedadır; haberi ise Yüce Allah’ın: { أَضَلَّ أَعْمالَهُمْ } kavlidir. Yani onların amellerini boşa çıkardı, heba etti ve hiçbir eseri, hiçbir faydası olmayacak şekilde zayi kıldı. Bu, Yüce Allah’ın daha önce geçerli olan amellerini sonradan iptal edip heba ettiği anlamına gelmez; bilakis Yüce Allah’ın onların amellerinin bâtıl ve zayi olduğuna hükmettiği anlamına gelir. Bu amellerden maksat ise akraba ziyareti, misafir ağırlama, esirleri kurtarma ve benzeri diğer faziletli davranışlar gibi onların yapmakta oldukları iyiliklerdir.
36325. Metin
وجوز أن يكون المعنى جعلها ضلالا أي غير هدى حيث لم يوفقهم سبحانه لأن يقصدوا بها وجهه سبحانه أو
Bunun anlamının; Yüce Allah onları bu amellerle Kendi rızasını gözetmeye muvaffak kılmadığı için amellerini sapkınlık, yani doğru yoldan uzak kıldığı şeklinde olması da caiz görülmüştür veya
36326. Metin
جعلها ضالة أي غير مهتدية على الإسناد المجازي، ومن قال الآية في المطعمين وأضرابهم قال: المعنى أبطل جلّ وعلا ما عملوه من الكيد لرسول الله ﷺ كالإنفاق الذي أنفقوه في سفرهم إلى محاربته ﵊ وغيره بنصر رسوله ﷺ وإظهار دينه على الدين كله، ولعله أوفق بما بعده، وكذا بما قيل إن الآية نزلت ببدر.
mecaz-ı aklî yoluyla amellerini sapmış, yani hedefe ulaşamamış kıldığı anlamındadır. Ayetin yemek yedirenler ve benzerleri hakkında olduğunu söyleyenler ise şöyle demiştir: Anlamı; Yüce Allah’ın, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’e karşı kurdukları tuzakları -örneğin O’nunla aleyhisselâm savaşmak üzere çıktıkları seferde yaptıkları harcamaları ve diğer şeyleri- Resûlü’ne sallallâhu aleyhi ve sellem yardım ederek ve O’nun dinini bütün dinlere üstün kılarak boşa çıkarmasıdır. Bu mana, ayetin devamına ve keza ayetin Bedir’de indiğine dair söylenenlere belki de daha uygundur.
36327. Metin
وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ قال ابن عباس فيما أخرجه عنه جماعة منهم الحاكم وصححه هم أهل المدينة الأنصار، وفسر رضي الله تعالى عنه الَّذِينَ كَفَرُوا بأهل مكة قريش، وقال مقاتل: هم ناس من قريش، وقيل:
{ وَالَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } İbn Abbâs -aralarında Hâkim’in de bulunduğu bir grubun kendisinden rivayet ettiği ve Hâkim’in sahihlediği rivayette- bunların Medine ehli olan Ensâr olduğunu belirtmiş, { الَّذِينَ كَفَرُوا } ifadesini ise Mekke ehli olan Kureyş olarak tefsir etmiştir. Mukâtil: «Onlar Kureyş’ten birtakım insanlardır» demiştir. Bir görüşe göre de:
36328. Metin
مؤمنو أهل الكتاب، وقيل: أعم من المذكورين وغيرهم فإن الموصول من صيغ العموم ولا داعي للتخصيص وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ من القرآن، وخص بالذكر الإيمان بذلك مع اندراجه فيما قبله تنويها بشأنه وتنبيها على سمو مكانه من بين سائر ما يجب الإيمان به وانه الأصل في الكل ولذلك أكد بقوله تعالى: وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ وهو جملة معترضة بين المبتدأ والخبر مفيدة لحصر الحقية فيه على طريقة الحصر في قوله تعالى: ذلِكَ الْكِتابُ وقولك: حاتم الجواد فيراد بالحق ضد الباطل، وجوز أن يكون الحصر على ظاهره والحق الثابت، وحقية ما نزل عليه ﵊ لكونه ناسخا لا ينسخ وهذا يقتضي الاعتناء به ومنه جاء التأكيد، وأيا ما كان فقوله تعالى مِنْ رَبِّهِمْ حال من ضمير الْحَقُّ وقرأ زيد بن علي. وابن مقسم «نزل» مبنيا للفاعل. والأعمش «أنزل» معدى بالهمزة مبنيا للمفعول، وقرىء «أنزل» بالهمز مبنيا للفاعل «ونزل» بالتخفيف كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ أي سترها بالإيمان والعمل الصالح، والمراد إزالها ولم يؤاخذهم بها وَأَصْلَحَ بالَهُمْ أي حالهم في الدين والدنيا بالتوفيق والتأييد، وتفسير البال بالحال مروي عن قتادة وعنه تفسيره بالشأن وهو الحال أيضا أو ما له خطر، وعليه قول الراغب: البال الحال التي يكترث بها، ولذلك يقال: ما باليت بكذا بالة أي ما اكترثت به، ومنه
Ehl-i Kitab’ın müminleridir. Bir diğer görüşe göre ise zikredilenlerden ve diğerlerinden daha geneldir; çünkü ism-i mevsul umum ifade eden lafızlardandır ve özelleştirmeyi gerektiren bir sebep yoktur. { وَآمَنُوا بِما نُزِّلَ عَلى مُحَمَّدٍ } Yani Kur’ân’a [iman edenler]. Önceki ifadenin kapsamına girmesine rağmen Kur’ân’a imanın özellikle zikredilmesi, onun şanını yüceltmek, iman edilmesi vacip olan diğer şeyler arasındaki yüksek makamına ve her şeyin aslı olduğuna dikkat çekmek içindir. Bundan dolayı Yüce Allah’ın: { وَهُوَ الْحَقُّ مِنْ رَبِّهِمْ } kavliyle tekit edilmiştir. Bu cümle, mübteda ile haber arasına girmiş bir ara cümlesidir (cümle-i mu’teriza) ve Yüce Allah’ın: { ذلِكَ الْكِتابُ } kavlindeki veya «Hâtim cömerttir» sözündeki hasr üslubu üzere, hakkın sadece onda bulunduğunu bildirmeye yarar; dolayısıyla buradaki «hak» ile bâtılın zıddı kastedilir. Hasrın zahiri üzere olması ve hakkın «sabit olan» manasına gelmesi de caizdir. O’na aleyhisselâm indirilenin hak olması, nesh edici olup asla nesh edilmeyecek olmasındandır. Bu durum ona özel bir ihtimamı gerektirir ve tekit de buradan kaynaklanmaktadır. Her halükarda Yüce Allah’ın: { مِنْ رَبِّهِمْ } kavli, { الْحَقُّ } lafzının zamirinden haldir. Zeyd b. Ali ve İbn Miksem «نَزَّلَ» şeklinde etken (mâlum), A’meş ise hemze ile geçişli yaparak «أُنْزِلَ» şeklinde edilgen (mechul) okumuştur. Ayrıca hemze ile etken olarak «أَنْزَلَ» ve şeddesiz olarak «نَزَلَ» şeklinde de okunmuştur. { كَفَّرَ عَنْهُمْ سَيِّئاتِهِمْ } Yani iman ve salih amel sebebiyle onların günahlarını örttü; kastedilen, günahlarını giderdiği ve onlardan dolayı kendilerini hesaba çekmediğidir. { وَأَصْلَحَ بالَهُمْ } Yani tevfik ve yardımıyla din ve dünyadaki durumlarını düzeltti. Bâl (بال) kelimesinin «hâl» ile tefsiri Katâde’den rivayet edilmiştir. Ondan «şân» şeklinde tefsir ettiği de rivayet edilmiştir ki bu da durum veya ehemmiyetli iş demektir. Râgıb’ın şu sözü de buna dayanır: «Bâl, kendisine önem verilen hâldir.» Bundan dolayı «ما باليت بكذا بالة» yani «buna hiç aldırış etmedim, önem vermedim» denilir.
36329. Metin
قوله ﷺ: «كل أمر ذي بال» الحديث
Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’in: «Önem taşıyan her iş...» hadisi de bu köktendir.
36330. Metin
ويكون بمعنى الخاطر القلبي ويتجوز به عن القلب كما قال الشهاب. وفي البحر حقيقة البال الفكر والموضع الذي فيه نظر الإنسان وهو القلب ومن صلح قلبه صلحت حاله، فكأن اللفظ مشير إلى صلاح عقيدتهم وغير ذلك من الحال تابع له، وحكى عن السفاقسي تفسيره هنا بالفكر وكأنه لنحو ما أشير إليه، وهو كما في البحر أيضا مما لا يثنى ولا يجمع وشذ قولهم في جمعه بآلات ذلِكَ إشارة إلى ما مر من الإضلال والتكفير والإصلاح وهو مبتدأ خبره قوله تعالى: بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ أي ذلك كائن بسبب اتباع الأولين الباطل واتباع الآخرين الحق والمراد بالحق والباطل معناهما المشهور.
Bu kelime kalbe gelen düşünce (hâtır) anlamına da gelir ve Şihâb’ın belirttiği gibi mecazen kalp için de kullanılır. el-Bahr’da şöyle denilmektedir: Bâl kelimesinin hakiki anlamı düşünce ve insanın baktığı/değerlendirdiği yerdir ki o da kalptir; kimin kalbi ıslah olursa durumu da ıslah olur. Sanki bu lafız onların akidelerinin salahına işaret etmekte olup durumun diğer kısımları da buna tabidir. Sefâkusî’den burada «düşünce» olarak tefsir ettiği nakledilmiştir; bu da sanki işaret edilen anlama binaendir. Yine el-Bahr’da belirtildiği üzere bu kelimenin tesniyesi ve çoğulu yapılmaz; çoğulunun «bâlât» şeklinde gelmesi ise kural dışıdır (şâzzdır). { ذلِكَ } Sapkın kılma, günahları örtme ve ıslah etmeye dair geçen hususlara işarettir. Bu bir mübtedadır; haberi ise Yüce Allah’ın: { بِأَنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا اتَّبَعُوا الْباطِلَ وَأَنَّ الَّذِينَ آمَنُوا اتَّبَعُوا الْحَقَّ مِنْ رَبِّهِمْ } kavlidir. Yani bu durum, öncekilerin bâtıla uyması ve sonrakilerin de Rablerinden gelen hakka uyması sebebiyle meydana gelmiştir. Hak ve bâtıldan maksat, meşhur olan anlamlarıdır.
36331. Metin
وأخرج ابن المنذر. وغيره عن مجاهد تفسير الْباطِلَ بالشيطان. وفي البحر قال مجاهد: الباطل الشيطان وكل ما يأمر به والْحَقَّ هو الرسول والشرع، وقيل: الباطل ما لا ينتفع به، وجوز الزمخشري كون ذلك خبر مبتدأ محذوف وبِأَنَّ إلخ في محل نصب على الحال، والتقدير الأمر ذلك أي كما ذكر ملتبسا بهذا السبب.
İbnü’l-Münzir ve diğerleri, Mücâhid’den { الْباطِلَ } lafzını şeytan olarak tefsir ettiğini rivayet etmişlerdir. el-Bahr’da şöyle denilmektedir: Mücâhid dedi ki: Bâtıl, şeytan ve onun emrettiği her şeydir; { الْحَقَّ } ise Resûl ve şeriattır. Bir görüşe göre bâtıl, kendisinden faydalanılmayan şeydir. Zemahşerî, { ذلِكَ } kelimesinin mahzuf bir mübtedanın haberi olmasını, { بِأَنَّ } ile başlayan kısmın ise hâl olarak nasb mahallinde bulunmasını caiz görmüştür. Takdiri şöyledir: Durum şudur; yani zikredildiği gibi bu sebeple irtibatlıdır.
36332. Metin
والعامل في الحال إما معنى الإشارة وإما نحو أثبته وأحقه فإن الجملة تدل على ذلك لأنه مضمون كل خبر وتعقبه أبو حيان بأن فيه ارتكابا للحذف من غير داع له، والجار والمجرور أعني مِنْ رَبِّهِمْ في موضع الحال على كل حال، والكلام أعني قوله تعالى: ذلِكَ بِأَنَّ إلى قوله سبحانه: مِنْ رَبِّهِمْ تصريح بما أشعر به الكلام السابق من السببية لما فيه من البناء على الموصول، ويسميه علماء البيان التفسير، ونظيره ما أنشده الزمخشري لنفسه:
Hâlde amel eden etken (âmil), ya işaretin manasıdır ya da «bunu sabit kıldı, hak kıldı» gibi bir fiildir; zira cümle buna delalet etmektedir, çünkü bu her haberin muhtevasıdır. Ebû Hayyân, ortada gerektirici bir sebep yokken hazfe başvurulduğu gerekçesiyle Zemahşerî’yi eleştirmiştir. Câr ve mecrûr, yani { مِنْ رَبِّهِمْ } ifadesi her halükarda hâl konumundadır. Yüce Allah’ın: { ذلِكَ بِأَنَّ } kavlinden { مِنْ رَبِّهِمْ } kavline kadar olan söz, önceki kelamın ism-i mevsul üzerine bina edilmesinden ötürü hissettirdiği sebepliliği açıkça ifade etmektedir; beyân âlimleri buna tefsir adını verirler. Zemahşerî’nin kendisi için okuduğu şu beyitler bunun benzeridir:
36333. Metin
به فجع الفرسان فوق خيولهم ... كما فجعت تحت الستور العواتق
«Onun yüzünden atları üzerindeki süvarilerin yüreği yandı ... Tıpkı örtüleri ardındaki genç kızların yüreğinin yandığı gibi.»
36334. Metin
تساقط من أيديهم البيض حيرة ... وزعزع عن أجيادهن المخانق
«Şaşkınlıktan kılıçlar düşüverdi ellerinden ... Ve kolyeler sarsılıp koptu boyunlarından.»
36335. Metin
فإن فيه تفسيرا على طريق اللف والنشر كما في الآية وهو من محاسن الكلام كَذلِكَ أي مثل ذلك الضرب
Çünkü bu beyitlerde, ayette olduğu gibi leff ü neşr yoluyla bir tefsir/açıklama vardır ve bu da kelamın güzelliklerindendir. { كَذلِكَ } Yani işte bu eşsiz anlatım gibi,
36336. Metin
البديع يَضْرِبُ اللَّهُ أي يبين لِلنَّاسِ أي لأجلهم أَمْثالَهُمْ أي أحوال الفريقين المؤمنين والكافرين وأوصافهما الجارية في الغرابة مجرى الأمثال، وهي اتباع المؤمنين الحق وفوزهم وفلاحهم، واتباع الكافرين الباطل وخيبتهم وخسرانهم، وجوز أن يراد بضرب الأمثال التمثيل والتشبيه بأن جعل سبحانه اتباع الباطل مثلا لعمل الكفار والإضلال مثلا لخيبتهم واتباع الحق مثلا لعمل المؤمنين وتكفير السيئات مثلا لفوزهم والإشارة بذلك لما تضمنه الكلام السابق، وجوز كون ضمير أَمْثالَهُمْ للناس والفاء في قوله تعالى: فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا لترتيب ما في حيزها من الأمر على ما قبلها فإن ضلال أعمال الكفرة وخيبتهم وصلاح أحوال المؤمنين وفلاحهم مما يوجب أن يترتب على كل من الجانبين ما يليق به من الأحكام أي إذا كان الأمر كذلك فإذا لقيتموهم في المحارب فَضَرْبَ الرِّقابِ وقال الزمخشري: لَقِيتُمُ من اللقاء وهو الحرب و (ضرب) نصب على المصدرية لفعل محذوف والأصل اضربوا الرقاب ضربا فحذف الفعل وقدم المصدرية وأنيب منابه مضافا إلى المفعول، وحذف الفعل الناصب في مثل ذلك بما أضيف إلى معموله واجب، وهو أحد مواضع يجب فيها الحذف ذكرت في مطولات كتب النحو، وليس منها نحو ضربا زيدا على ما نص عليه ابن عصفور.
{ يَضْرِبُ اللَّهُ } Yani Yüce Allah açıklar, { لِلنَّاسِ } yani insanlar için, { أَمْثالَهُمْ } yani mümin ve kâfir iki fırkanın durumlarını ve gariplikte darb-ı meseller gibi dilden dile dolaşan vasıflarını [açıklar]. Bu vasıflar; müminlerin hakka uymaları, kurtuluşa ve felaha ermeleri; kâfirlerin ise bâtıla uymaları, hüsrana ve kayba uğramalarıdır. Darb-ı mesellerden maksadın teşbih ve temsil olması da caizdir; şöyle ki Yüce Allah bâtıla uymayı kâfirlerin ameline mesel, amellerin sapkın kılınmasını onların hüsranına mesel; hakka uymayı müminlerin ameline mesel ve günahların örtülmesini de onların kurtuluşuna mesel kılmıştır. «Bunun gibi» anlamındaki işaret ise önceki kelamın içerdiği manayadır. { أَمْثالَهُمْ } lafzındaki zamirin insanlara ait olması da caizdir. Yüce Allah’ın: { فَإِذا لَقِيتُمُ الَّذِينَ كَفَرُوا } kavlindeki fâ (فَ), kapsadığı emrin öncesine terettüp ettiğini bildirmek içindir; zira kâfirlerin amellerinin boşa çıkması ve hüsranları ile müminlerin durumlarının ıslahı ve felahları, her iki tarafa da layık olan hükümlerin bağlanmasını gerektirir. Yani durum böyle olunca, savaş meydanlarında onlarla karşılaştığınızda { فَضَرْبَ الرِّقابِ } [hemen boyunlarını vurun]. Zemahşerî şöyle demiştir: { لَقِيتُمُ } fiili, harp manasındaki likâ (لقاء) kökündendir. «Darba» (ضرب) kelimesi mahzuf bir fiilin meful-i mutlakı olarak mansuptur. Aslı «Boyunları tam bir vuruşla vurun» şeklindedir; fiil hazfedilmiş, masdar öne geçirilmiş ve mefule muzaf kılınarak fiilin yerine kaim edilmiştir. Bu gibi yerlerde mamulüne muzaf olan masdarın nasbedici fiilini hazfetmek vaciptir. Bu, nahiv kitaplarının geniş kısımlarında zikredilen ve hazfin vacip olduğu yerlerden biridir; İbn Usfûr’un açıkça belirttiğine göre «Zeyd’i dövmek» türü ifadeler bunlardan değildir.
36337. Metin
وذكر غير واحد أن فيما ذكر اختصارا وتأكيدا ولا كلام في الاختصار، وأما التأكيد فظاهر القول به أن المصدر بعد حذف عامله مؤكد، وقال الحمصي في حواشي التصريح: إن المصدر في ذلك مؤكد في الأصل وأما الآن فلا لأنه صار بمنزلة الفعل الذي سد هو مسده فلا يكون مؤكدا بل كل مصدر صار بدلا من اللفظ بالفعل لا يكون مؤكدا ولا مبينا لنوع ولا عدد، وضرب الرِّقابِ مجاز مرسل عن القتل، وعبر به عنه إشعارا بأنه ينبغي أن يكون بضرب الرقبة حيث أمكن وتصويرا له بأشنع صورة لأن ضرب الرقبة فيه إطارة الرأس الذي هو أشرف أعضاء البدن ومجمع حواسه وبقاء البدن ملقى على هيئة منكرة والعياذ بالله تعالى، وذكر أن في التعبير المذكور تشجيع المؤمنين وأنهم منهم بحيث يتمكنون من القتل بضرب أعناقهم في الحرب حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ أي أوقعتم القتل بهم بشدة وكثرة على أن ذلك مستعار من ثخن المائعات لمنعه عن الحركة، والمراد حتى إذا أكثرتم قتلهم وتمكنتم من أخذ من لم يقتل فَشُدُّوا الْوَثاقَ أي فأسروهم واحفظوهم، فالشد وكذا ما بعد في حق من أسر منهم بعد اثخانهم لا للمثخن إذ هو بالمعنى السابق لا يشد ولا يمن عليه ولا يفدى لأنه قد قتل أو المعنى حتى إذا أثقلتموهم بالجراح ونحوه بحيث لا يستطيعون النهوض فأسروهم واحفظوهم فالشد وكذا ما بعد في حق المثخن لأنه بهذا المعنى هو الذي لم يصل إلى حد القتل لكن ثقل عن الحركة فصار كالشيء الثخين الذي لم يسل ولم يستمر في ذهابه، والإثخان عليه مجاز أيضا، والْوَثاقَ في الأصل مصدر كالخلاص وأريد به هنا ما يوثق به. وقرىء «الوثاق» بالكسر وهو اسم لذلك، ومجيء فعال اسم آلة كالحزام والركاب نادر على خلاف القياس، وظاهر كلام البعض أن كلا من المفتوح والمكسور اسم لما يوثق به، ولعل المراد بيان المراد هنا.
Pek çok âlim, bu zikredilen yapıda bir kısaltma (ihtisar) ve tekit olduğunu belirtmiştir. Kısaltma olduğu hususunda ihtilaf yoktur; tekide gelince, bu görüşün zahirine göre âmili hazfedilen masdar tekit ifade eder. Humusî, Havâşî’t-Tasrîh’te şöyle demiştir: «Buradaki masdar aslen tekit içindir; fakat şu an tekit için değildir, çünkü yerine geçtiği fiil makamına kaim olmuştur; dolayısıyla artık tekit edici olamaz. Bilakis lafzen fiilin yerine geçen her masdar ne tekit ne nevi ne de adet bildirir.» Boyun vurmak (darbü’r-rikâb), öldürmekten kinaye bir mecâz-ı mürseldir. Mümkün olan her durumda öldürmenin boyun vurarak yapılması gerektiğine dikkat çekmek ve onu en dehşetli suretiyle tasvir etmek için bu ifadeyle dile getirilmiştir. Çünkü boyun vurmada, bedenin en şerefli uzvu ve duyuların toplandığı yer olan başın uçurulması ve bedenin -Allah korusun- çirkin bir vaziyette yerde serili kalması söz konusudur. Belirtildiğine göre bu ifadede müminleri cesaretlendirme ve savaşta onların boyunlarını vurarak öldürmeye güç yetirebileceklerini hissettirme anlamı vardır. { حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ } Yani onları şiddetle ve çokça öldürdüğünüzde. Bu ifade, sıvı maddelerin akıcılığını kaybetmesini (kesifleşmesini) ifade eden sıhandan (ثخن) hareket etmeyi engellemesi sebebiyle istiare edilmiştir. Maksat, onları bolca öldürüp öldürülmeyenleri esir almaya güç yetirdiğiniz zamandır. { فَشُدُّوا الْوَثاقَ } Yani onları sımsıkı esir edip bağlayın ve muhafaza edin. Dolayısıyla bağı sıkmak ve sonrasındaki hükümler, onları ağır hezimete uğrattıktan sonra esir edilenler hakkındadır; öldürülüp saf dışı bırakılanlar (müshân) hakkında değildir. Zira öldürülen kimse ne bağlanır, ne karşılıksız salıverilir ne de fidye karşılığı bırakılır; çünkü o zaten ölmüştür. Yahut mana şöyledir: Onları yaralarla ve benzeri şeylerle ayağa kalkamayacak derecede ağırlaştırdığınız zaman onları esir alıp bağlayın ve muhafaza edin. Bu takdirde bağlamak ve sonrasındaki hükümler ağır yaralılar hakkındadır; çünkü bu anlama göre müshân, öldürülme derecesine varmamış ancak hareket edemeyecek kadar ağırlaşmış kimsedir; böylece akmayan ve akıp gitmesi devam etmeyen katılaşmış bir nesne gibi olur. Bu yaklaşıma göre iskân kelimesi yine mecazdır. Visâk (الوَثاقَ) lafzı aslen halâs (kurtuluş) gibi bir masdardır; burada ise kendisiyle bağlanılan nesne (bağ) kastedilmiştir. Kesre ile «el-Vifâk» şeklinde de okunmuştur ki bu bağ için bir isimdir. Fiâl vezninin «hizâm» (kemer) ve «rikâb» (üzengi) gibi alet ismi olarak gelmesi kıyasa aykırı olup nadirdir. Bazı âlimlerin sözünün zahirine göre hem fethalı hem de kesreli okunuşu kendisiyle bağlanan nesnenin ismidir; muhtemelen maksat buradaki muradı açıklamaktır.
36338. Metin
فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً أي فإما تمنون منا وإما تفدون فداء، والكلام تفصيل لعاقبة مضمون ما قبله من شد الوثاق، وحذف الفعل الناصب للمصدر في مثل ذلك واجب أيضا، ومنه قوله:
{ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً } Yani artık bundan sonra ya karşılıksız salıverirsiniz ya da fidye karşılığı serbest bırakırsınız. Bu söz, kendisinden önceki bağı sıkma emrinin doğuracağı akıbetin detaylı açıklamasıdır. Bu gibi yerlerde masdarı nasbeden fiilin hazfedilmesi de vaciptir. Şu beyit de bu kabildendir:
36339. Metin
لأجهدن فإما درء واقعة ... تخشى وإما بلوغ السؤل والأمل
«Elbette var gücümle çabalayacağım; ya korkulan bir musibeti savuştururum ... Ya da dilek ve umutlarıma kavuşurum.»
36340. Metin
وجوز أبو البقاء كون كل من مَنًّا وفِداءً مفعولا به لمحذوف أي أولوهم منّا أو اقبلوا منهم فداء، وليس كما قال أبو حيان إعراب نحوي. وقرأ ابن كثير في رواية شبل «وإمّا فدى» بالفتح والقصر كعصا. وزعم أبو حاتم أنه لا يجوز قصره لأنه مصدر فأديته، قال الشهاب: ولا عبرة به فإن فيه أربع لغات الفتح والكسر مع المد والقصر ولغة
Ebû’l-Bekâ, hem { مَنًّا } hem de { فِداءً } kelimelerinin mahzuf bir fiilin mefulü olmasını caiz görmüştür; yani: «Onlara lütufta bulunun yahut onlardan fidye kabul edin.» Ancak Ebû Hayyân’ın dediği gibi bu, bir nahivcinin yapacağı türden bir irap değildir. İbn Kesîr, Şibl rivayetinde «عَصَا» kelimesi gibi fetha ve kasr ile «وإمّا فدى» şeklinde okumuştur. Ebû Hâtim, «fâdeytü» fiilinin masdarı olduğu için kasr yapılmasının (kısa okunmasının) caiz olmadığını iddia etmiştir. Şihâb şöyle demiştir: «Onun bu sözüne itibar edilmez; zira bu kelimede med ve kasr ile birlikte fetha ve kesre olmak üzere dört lügat,
36341. Metin
خامسة البناء مع الكسر كما حكاه الثقات انتهى، وفي الكشف نقلا عن الصحاح الفداء إذا كسر أوله يمد ويقصر وإذا فتح فهو مقصور. ومن العرب من يكسر الهمزة أي يبنيه على الكسر إذا جاوز لام الجر خاصة لأنه اسم فعل بمعنى الدعاء، وأنشد الأصمعي بيت النابغة مهلا فداء لك. وهذا الكسر مع التنوين كما صرح به في البحر، وظاهر الآية. على ما ذكره السيوطي في أحكام القرآن العظيم. امتناع القتل بعد الأسر وبه قال الحسن. وأخرج ابن جرير. وابن مردويه عنه أنه قال: أتى الحجاج بأسارى فدفع إلى ابن عمر رضي الله تعالى عنهما رجلا يقتله فقال ابن عمر: ليس بهذا أمرنا إنما قال الله تعالى: حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً وفي حكم الأسارى خلاف فذهب الأكثرون إلى أن الإمام بالخيار إن شاء قتلهم إن لم يسلموا لأنه ﷺ قتل صبرا عقبة بن أبي معيط وطعيمة بن عدي والنضر بن الحرث التي قالت فيه أخته أبياتا منها تخاطب النبي ﷺ:
ayrıca güvenilir âlimlerin naklettiği gibi kesre üzere mebni olmak üzere beşinci bir lügat daha vardır.» Söz burada bitti. el-Keşf’te Sıhâh’tan naklen şöyle denir: «Fidâ» kelimesinin başı kesreli okunduğunda hem medli hem maksûr okunabilir; fethalı okunduğunda ise maksûrdur. Araplardan bazıları, özellikle cer lâmını aştığında hemzeyi kesre ile okur, yani kesre üzere mebni kılar; çünkü o dua manasında bir isim-fiildir. Asmaî, Nâbiğa’nın: «Mehla fidaen leke» beytini inşad etmiştir. Bu kesre, el-Bahr’da açıkça ifade edildiği gibi tenvin iledir. Süyûtî’nin Ahkâmü’l-Kur’âni’l-Azîm’de zikrettiğine göre ayetin zahiri, esir alındıktan sonra öldürmenin caiz olmadığını gösterir; Hasan[-ı Basrî] de bu görüştedir. İbn Cerîr ve İbn Merdûye’nin ondan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: Haccâc’a esirler getirildi, o da İbn Ömer radıyallâhu anhümâ’ya öldürmesi için bir adam verdi. İbn Ömer şöyle dedi: «Biz bununla emrolunmadık; Yüce Allah ancak şöyle buyurmuştur: { حَتَّى إِذا أَثْخَنْتُمُوهُمْ فَشُدُّوا الْوَثاقَ فَإِمَّا مَنًّا بَعْدُ وَإِمَّا فِداءً }» Esirlerin hükmü konusunda ihtilaf vardır; çoğunluk, Müslüman olmadıkları takdirde devlet başkanının (imamın) muhayyer olduğu, dilerse onları öldürebileceği görüşüne varmıştır. Çünkü Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem Ukbe b. Ebî Muayt’ı, Tuayme b. Adiy’i ve kız kardeşinin Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem’e hitaben söylediği şu beyitlerin de yer aldığı Nadr b. el-Hâris’i esirken (sabran) öldürmüştür:
36342. Metin
ما كان ضرك لو مننت وربما ... منّ الفتى وهو المغيظ المحنق
«Lütufta bulunup bağışlasaydın sana ne zararı olurdu? ... Bazen yiğit kişi öfke ve hırsla doluyken bile bağışlar.»
36343. Metin
ولأن في قتلهم حسم مادة فسادهم بالكلية، وليس لواحد من الغزاة أن يقتل أسيرا بنفسه فإن فعل بلا ملجىء كخوف شر الأسير كان للإمام أن يعزره إذا وقع على خلاف مقصوده ولكن لا يضمن شيئا، وإن شاء استرقهم لأن فيه دفع شرهم مع وفور المصلحة لأهل الإسلام، وإن شاء تركهم ذمة أحرارا للمسلمين كما فعل عمر رضي الله تعالى عنه ذلك في أهل السواد إلا أسارى مشركي العرب والمرتدين فإنهم لا تقبل منهم جزية ولا يجوز استرقاقهم بل الحكم فيهم إما الإسلام أو السيف، وإن أسلم الأسارى بعد الأسر لا يقتلهم لاندفاع شرهم بالإسلام، ولكن يجوز استرقاقهم فإن الإسلام لا ينافي الرق جزاء على الكفر الأصلي وقد وجد بعد انعقاد سبب الملك وهو الاستيلاء على الحربي غير المشرك من العرب، بخلاف ما لو أسلموا من قبل الأخذ فإنهم يكونون أحرارا لأنه إسلام قبل انعقاد سبب الملك فيهم، ولا يفادى بالأسارى في إحدى الروايتين عن الإمام أبي جنيفة رضي الله تعالى عنه لما في ذلك من معونة الكفر لأنه يعود الأسير الكافر حربا علينا، ودفع شر حرابته خير من استنقاذ المسلم لأنه إذا بقي في أيديهم كان ابتلاء في حقه فقط، والضرر بدفع أسيرهم إليهم يعود على جماعة المسلمين.
Bir diğer sebep de onları öldürmede fesatlarının kökünü tamamen kurutmanın bulunmasıdır. Gazilerden hiçbirinin bir esiri kendi başına öldürme yetkisi yoktur; eğer esirin şerrinden korkmak gibi zorunlu bir durum olmadan bunu yaparsa, maksadına aykırı davrandığı takdirde devlet başkanı onu tazir cezasıyla cezalandırabilir ancak herhangi bir tazminat (diyet) ödemez. Devlet başkanı dilerse onları köleleştirir; çünkü bunda İslâm ehli için büyük bir menfaatle birlikte onların şerrini savuşturma vardır. Dilerse, Ömer radıyallâhu anh’ın Sevâd halkına yaptığı gibi onları zimmî hürler olarak Müslümanların idaresinde bırakır; ancak Arap müşriklerinin esirleri ve mürtedler bundan müstesnadır, zira onlardan cizye kabul edilmez ve köleleştirilmeleri caiz değildir, aksine onlar hakkındaki hüküm ya İslâm ya da kılıçtır. Esirler esir alındıktan sonra Müslüman olurlarsa, şerleri İslâm ile savuştuğu için onları öldürmez; ancak köleleştirilmeleri caizdir, zira İslâm, mülkiyet sebebinin -yani Arap müşriki dışındaki harbîye galebe çalmanın- gerçekleşmesinden sonra ortaya çıktığı için asıl küfrün cezası olarak köleliğe engel teşkil etmez. Yakalanmadan önce Müslüman olmaları ise böyle değildir; bu takdirde hür olurlar, çünkü bu, haklarında mülkiyet sebebi gerçekleşmeden önce meydana gelen bir İslâm’dır. İmam Ebû Hanîfe radıyallâhu anh’tan gelen rivayetlerden birine göre esirler karşılığında fidye verilmez/esir değişimi yapılmaz; çünkü bunda küfre yardım vardır, zira kâfir esir bize karşı yeniden savaşa dönecektir. Savaşçılık şerrini savuşturmak, bir Müslümanı kurtarmaktan daha hayırlıdır; çünkü o kâfirlerin elinde kaldığında bu sadece onun şahsı için bir imtihan olur, esirlerinin onlara verilmesiyle doğacak zarar ise bütün Müslüman toplumuna döner.
36344. Metin
والرواية الأخرى عنه أنه يفادى وهو قول محمد وأبي يوسف والإمام الشافعي ومالك وأحمد إلا بالنساء فإنه لا يجوز المفاداة بهن عندهم، ومنع أحمد المفاداة بصبيانهم، وهذه رواية السير الكبير، قيل: وهو أظهر الروايتين عن الإمام أبي حنيفة، وقال أبو يوسف: تجوز المفاداة بالأسارى قبل القسمة لا بعدها، وعند محمد تجوز بكل حال.
Ebû Hanîfe’den gelen diğer rivayete göre ise fidye karşılığı serbest bırakılabilir; bu, Muhammed, Ebû Yûsuf, İmam Şâfiî, Mâlik ve Ahmed’in de görüşüdür; ancak kadınlar müstesnadır, zira onlara göre kadın esirlerin fidye olarak verilmesi caiz değildir. Ahmed, onların çocuklarıyla esir değişimini de men etmiştir. Bu, es-Siyerü’l-Kebîr’in rivayetidir; denildi ki İmam Ebû Hanîfe’den gelen iki rivayetin en açığı budur. Ebû Yûsuf şöyle demiştir: Esirlerle fidyeleşme ganimet taksiminden önce caizdir, taksimden sonra ise caiz değildir. İmam Muhammed’e göre ise her halükarda caizdir.
36345. Metin
ووجه ما ذكره الأئمة من جواز المفاداة أن تخليص المسلم أولى من قتل الكافر للانتفاع به ولأن حرمته عظيمة وما ذكر من الضرر الذي يعود إلينا بدفعه إليهم يدفعه ظاهرا المسلم الذي يتخلص منهم لأنه ضرر شخص واحد فيقوم بدفعه واحد مثله ظاهرا فيتكافئان وتبقى فضيلة تخليص المسلم وتمكينه من عبادة الله تعالى فإن فيها زيادة ترجيح.
İmamların esir değişiminin caiz olduğuna dair zikrettikleri delilin yönü şudur: Müslümanı kurtarmak, kâfiri öldürmekten daha evladır; zira Müslümandan istifade edilir ve onun hürmeti pek büyüktür. Esirin kâfirlere verilmesiyle bize döneceği zikredilen zararı, zahiren onların elinden kurtulan Müslüman bertaraf eder; zira bu tek bir şahsın zararıdır ve zahiren onun dengi bir şahıs bu zararı savuşturur; böylece birbirlerini dengelerler. Geriye ise Müslümanı kurtarmanın ve onu Yüce Allah’a ibadet etmeye muktedir kılmanın fazileti kalır ki bunda fazladan bir tercih sebebi vardır.
36346. Metin
ثم إنه قد ثبت ذلك عن رسول الله ﷺ أخرج مسلم وأبو داود والترمذي وعبد بن حميد وابن جرير عن عمران ابن حصين أن رسول الله ﷺ فدى رجلين من المسلمين برجل من المشركين ويحتج لمحمد بما
Ayrıca bu uygulama Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’den de sabit olmuştur. Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr’in İmrân b. Husayn’dan rivayet ettiklerine göre, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem iki Müslüman adamı müşriklerden bir adam karşılığında fidye olarak vermiştir. İmam Muhammed’in delili ise
36347. Metin
أخرجه مسلم أيضا عن إياس بن سلمة عن أبيه سلمة قال: خرجنا مع أبي بكر رضي الله تعالى عنه أمره علينا رسول الله ﷺ إلى أن قال فلقيني رسول الله ﷺ من الغد في السوق فقال: يا سلمة هب لي المرأة يعني التي نفله أبو بكر إياها. فقلت: يا رسول الله لقد أعجبتني وما كشفت لها ثوبا، ثم لقيني رسول الله ﷺ من الغد في السوق فقال: «يا سلمة هب لي المرأة لله أبوك» فقلت: هي لك يا رسول الله فو الله ما كشفت لها ثوبا فبعث بها رسول الله ﷺ ففدى بها ناسا من المسلمين أسروا بمكة
Müslim’in de İyâs b. Seleme yoluyla babası Seleme’den rivayet ettiği şu hadistir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in Ebû Bekir radıyallâhu anh’ı başımıza komutan tayin ettiği bir birlikte sefere çıktık...» Hadisin devamında şöyle demiştir: «Ertesi gün Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem çarşıda benimle karşılaştı ve: ‘Ey Seleme! O kadını bana hibe et’ buyurdu -Ebû Bekir’in ona ganimet olarak verdiği kadını kastediyordu-. Ben de: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Kadın çok hoşuma gitti ve henüz onun elbisesini bile açmadım’ dedim. Ertesi gün Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem çarşıda tekrar benimle karşılaştı ve: ‘Ey Seleme! Allah babanın hayrını versin, o kadını bana bağışla’ buyurdu. Ben de: ‘O senindir ey Allah’ın Resûlü! Vallahi onun elbisesini bile açmadım’ dedim. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem o kadını Mekke’ye gönderdi ve onunla Mekke’de esir bulunan birtakım Müslümanları fidye vererek kurtardı.»
36348. Metin
، ولا يفادى بالأسير إذا أسلم وهو بأيدينا لأنه لا يفيد إلا إذا طابت نفسه وهو مأمون على إسلامه فيجوز لأنه
Esir bizim elimizdeyken Müslüman olursa onunla esir değişimi yapılmaz; ancak kendi gönlü razı olur ve İslâm’ı hususunda kendisinden emin olunursa bu caizdir; çünkü
36349. Metin
يفيد تخليص مسلم من غير إضرار بمسلم آخر، وأما المفاداة بمال فلا تجوز في المشهور من مذهب الحنفية لما بين في المفاداة بالمسلمين من ردهم حربا علينا. وفي السير الكبير أنه لا بأس به إذا كان بالمسلمين حاجة. قيل: استدلالا بأسارى بدر فإنه لا شك في احتياج المسلمين بل في شدة حاجتهم إذ ذاك فليكن محمل المفاداة الكائنة في بدر بالمال. وأما المن على الأسارى وهو أن يطلقهم إلى دار الحرب من غير شيء فلا يجوز عند أبي حنيفة ومالك وأحمد، وأجازه الإمام الشافعي لأنه ﷺ من على جماعة من أسرى بدر منهم أبو العاص بن أبي الربيع على ما ذكره ابن اسحق بسنده.
başka bir Müslümana zarar vermeksizin bir Müslümanı kurtarmayı sağlar. Mal karşılığı fidyeye gelince; Hanefî mezhebinde meşhur olan görüşe göre bu caiz değildir; zira Müslümanlarla yapılan fidye değişiminde açıklandığı üzere, onların bize karşı yeniden savaşa dönmeleri söz konusudur. es-Siyerü’l-Kebîr’de ise Müslümanların ihtiyacı varsa bunda bir sakınca olmadığı belirtilmiştir. Denildi ki: Bu, Bedir esirlerine kıyasladır; zira o dönemde Müslümanların ihtiyaç içinde olduklarında, hatta şiddetli ihtiyaç duyduklarında şüphe yoktur; öyleyse Bedir’de mal karşılığı yapılan fidyenin bu duruma hamledilmesi gerekir. Esirleri karşılıksız salıvermeye (menn) -yani hiçbir karşılık almaksızın onları dârülharbe bırakmaya- gelince; bu, Ebû Hanîfe, Mâlik ve Ahmed’e göre caiz değildir. İmam Şâfiî ise bunu caiz görmüştür; çünkü Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem, İbn İshâk’ın senediyle zikrettiğine göre aralarında Ebû’l-Âs b. er-Rebî’in de bulunduğu Bedir esirlerinden bir grubu karşılıksız salıvermiştir.
36350. Metin
وأبو دواد من طريقه إلى عائشة لما بعث أهل مكة في فداء أسراهم بعثت بنت رسول الله ﷺ في فداء أبي العاص بمال وبعثت فيه بقلادة كانت خديجة أدخلته بها على أبي العاص حين بنائه عليها فلما رأى النبي ﷺ ذلك رق لها رقة شديدة وقال لأصحابه: «إن رأيتم أن تطلقوا لها أسيرها وتردوا لها الذي لها» ففعلوا ذلك مغتبطين به، ورواه الحاكم وصححه وزاد «وكان النبي ﷺ قد أخذ عليه أن يخلي زينب إليه ففعل»
Ebû Dâvûd’un onun tarikiyle Âişe’den rivayet ettiğine göre, Mekkeliler esirlerinin fidyesini gönderdiklerinde, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in kızı [Zeyneb] de Ebû’l-Âs’ın fidyesi için bir mal ve içinde Hatice’nin Ebû’l-Âs ile evlendiğinde kendisine taktığı bir kolyeyi gönderdi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bunu görünce kızı için pek ziyade duygulandı ve ashabına: «Eğer uygun görürseniz onun esirini serbest bırakın ve ona ait olanı da kendisine geri verin» buyurdu. Sahabîler de bundan sevinç duyarak bunu yaptılar. Hâkim bunu rivayet edip sahihlemiş ve şu ilaveyi yapmıştır: «Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem Ebû’l-Âs’tan Zeyneb’i kendisine göndereceğine dair söz almıştı, o da bunu yerine getirdi.»
36351. Metin
ومنّ ﷺ على ثمامة بن أثال ابن النعمان الحنفي سيد أهل اليمامة ثم أسلم وحسن إسلامه، وحديثه في صحيح مسلم عن أبي هريرة، ويكفي ما
Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem, Yemâme halkının efendisi olan Sümâme b. Üsâl b. en-Nu’mân el-Hanefî’yi de karşılıksız salıvermiş, o da daha sonra Müslüman olmuş ve güzel bir Müslümanlık sergilemiştir; onun hadisi Sahîh-i Müslim’de Ebû Hüreyre’den nakledilmektedir. Ayrıca şu rivayet de delil olarak yeterlidir:
36352. Metin
ثبت في صحيح البخاري من قوله ﵊: «لو كان المطعم بن عدي حيا ثم كلمني في هؤلاء النتنى- يعني أسارى بدر- لتركتهم له»
Sahîh-i Buhârî’de Nebi aleyhisselâm’ın şöyle buyurduğu sabittir: «Eğer Mut’im b. Adiyy hayatta olsaydı da şu kokmuş herifler -yani Bedir esirleri- hakkında benimle konuşsaydı, onları kesinlikle ona bağışlardım.»
36353. Metin
فإنه ﷺ أخبر وهو الصادق المصدوق بأنه يطلقهم لو سأله المطعم، والإطلاق على ذلك التقدير لا يثبت إلا وهو جائز شرعا لمكان العصمة، وكونه لم يقع لعدم وقوع ما علق عليه لا ينفي جوازه شرعا.
Çünkü doğru sözlü ve doğrulanmış olan Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem, Mut’im kendisinden isteseydi onları serbest bırakacağını bildirmiştir. Bu takdirdeki bir serbest bırakma ise ismet sıfatı gereğince ancak şer’an caiz olması durumunda sübut bulur. Şarta bağlanan husus gerçekleşmediği için fiilen vaki olmamış olması, onun şer’an caiz olmasına engel teşkil etmez.
36354. Metin
واستدل أيضا بالآية التي تحت فيها فإن الله تعالى خير فيها بين المن والفداء، والظاهر إن المراد بالمن الإطلاق مجانا وكون المراد المن عليهم بترك القتل وإبقاءهم مسترقين أو تخليتهم لقبول الجزية وكونهم من أهل الذمة خلاف الظاهر، وبعض النفوس يجد طعم الالاء أحلى من هذا المن. وأجاب بعض الحنفية بأن الآية منسوحة بقوله تعالى:
Yine altında bulunduğumuz bu ayetle de istidlal edilmiştir; zira Yüce Allah bu ayette karşılıksız salıverme ile fidye alma arasında muhayyerlik tanımıştır. Zahir olan şudur ki menn (karşılıksız salıverme) ile kastedilen, meccanen serbest bırakmaktır. Buradaki menn ile kastedilenin öldürmeyi terk edip onları köle olarak tutmak veya cizyeyi kabul etmeleri ve zimmî olmaları için onları serbest bırakmak olduğu yönündeki görüş ise zahire aykırıdır; nitekim bazı nefisler nimetin tadını bu tür bir lütuftan daha tatlı bulur. Bazı Hanefîler ise bu ayetin Yüce Allah’ın şu kavliyle mensuh olduğunu söyleyerek cevap vermişlerdir:
36355. Metin
فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ [التوبة: ٥] من سورة براءة فإنه يقتضي عدم جواز المن وكذا عدم جواز الفداء وهي آخر سورة نزلت في هذا الشأن، وزعم أن ما وقع من المن والفداء إنما كان في قضية بدر وهي سابقة عليها وإن كان شيء من ذلك بعد بدر فهو أيضا قبل السورة.
{ فَاقْتُلُوا الْمُشْرِكِينَ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ } [Tevbe: 5] Berâe Suresi’ndeki bu ayet, karşılıksız salıvermenin ve aynı şekilde fidye almanın caiz olmamasını gerektirir ve bu konuda inen en son suredir. Karşılıksız salıverme ve fidyeye dair vaki olan uygulamaların sadece Bedir hadisesinde olduğunu, bunun ise o sureden önce gerçekleştiğini, şayet Bedir’den sonra bunlardan bir şey vaki olmuşsa onun da yine bu sureden önce olduğunu iddia etmişlerdir.
36356. Metin
والقول بالنسخ جاء عن ابن عباس وقتادة والضحاك ومجاهد في روايات ذكرها الجلال السيوطي في الدر المنثور، وقال العلامة ابن الهمام: قد يقال إن ذلك- يعني ما في سورة براءة- في حق غير الأسارى بدليل جواز الاسترقاق فيهم فيعلم أن القتل المأمور به في حق غيرهم، وما ذكره في جواز الاسترقاق ليس على إطلاقه إذ لا يجوز كما علمت استرقاق مشركي العرب حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها أي آلاتها وأثقالها من السلاح وغيره، قال الأعشى:
Nesh görüşü İbn Abbâs, Katâde, Dahhâk ve Mücâhid’den Celâl es-Süyûtî’nin ed-Dürrü’l-Mensûr’da zikrettiği rivayetlerle nakledilmiştir. Allâme İbnü’l-Hümâm ise şöyle demiştir: Denilebilir ki bu emir -yani Berâe Suresi’ndeki hüküm- esirler dışındakiler hakkındadır; zira haklarında köleleştirmenin caiz oluşu, emredilen öldürmenin esirler dışındakiler hakkında olduğunu gösterir. Ancak onun köleleştirmenin cevazına dair zikrettiği husus mutlak değildir; zira bildiğin gibi Arap müşriklerinin köleleştirilmesi caiz değildir. { حَتَّى تَضَعَ الْحَرْبُ أَوْزارَها } Yani savaş silah ve diğer ağırlıklarını, aletlerini bırakıncaya kadar. A’şâ şöyle demiştir:
36357. Metin
وأعددت للحرب أوزارها ... رماحا طوالا وخيلا ذكورا
«Savaş için hazırladım onun tüm ağırlıklarını ... Uzun mızrakları ve aygır atları.»
36358. Metin
ومن نسج داود موضونة ... تساق إلى الحرب عيرا فعيرا
«Ve Dâvûd’un dokuduğu sıkı zırhları ... Ki savaşa taşınırlar kervan kervan.»
36359. Metin
وهي في الأصل الأحمال فاستعيرت لما ذكر استعارة تصريحية، ويجوز أن يكون في الْحَرْبُ استعارة مكنية بأن تشبه بإنسان يحمل حملا على رأسه أو ظهره ويثبت لها ما أثبت تخييلا، وكلام الكشاف أميل إليه، وقيل:
Evzâr (أَوْزار) aslen yükler demektir; istiare-i tasrihiyye yoluyla zikredilen harp aletleri için kullanılmıştır. { الْحَرْبُ } kelimesinde, başında veya sırtında yük taşıyan bir insana benzetilip tahyil yoluyla ona yüklerin isnat edilmesi şeklinde bir istiare-i mekniyye bulunması da caizdir; Keşşâf’ın ifadesi buna daha meyillidir. Bir görüşe göre de:
36360. Metin
هي أحمال المحارب أضيفت للحرب تجوزا في النسبة الإضافية وتغليبا لها على الكراع، وإسناد الوضع للحرب مجاري أيضا وليس بذاك. وعد بعض الأماثل الكلام تمثيلا، والمراد حتى تنقضي الحرب وقال: يجوز أن يكون إرادة ذلك من باب المجاز المتفرع على الكناية كما في قوله: فألقت عصاها واستقر بها النوى. فإنه كنى به عن انقضاء السفر والإقامة، قيل: الأوزار جمع وز بمعنى إثم وهو هنا الشرك والمعاصي، و «تضع» بمعنى تترك مجازا، وإسناده
Bunlar savaşçının yükleridir; izafet nispetindeki mecaz yoluyla ve süvari birliklerine galebe kılınarak savaşa nispet edilmiştir. Yükü bırakma fiilinin savaşa isnat edilmesi de mecaz-ı aklîdir; ancak bu pek güçlü bir görüş değildir. Bazı yetkin âlimler bu ifadeyi temsilî istiare saymış ve maksadın «savaş sona erene kadar» olduğunu belirtmişlerdir. Yine bu âlim şöyle demiştir: Bu mananın kastedilmesi; «Asasını bıraktı ve yolculuk sona erdi» sözünde olduğu gibi kinayeden türeyen mecaz kabilinden de olabilir; zira burada yolculuğun bitmesi ve ikamet kinaye yoluyla anlatılmıştır. Denildi ki: Evzâr (أَوْزار), günah manasındaki vizr (وزر) kelimesinin çoğuludur; buradaki anlamı ise şirk ve günahlardır. { تَضَعَ } ise mecazen «terk eder» anlamındadır. Fiilin
36361. Metin
للحرب مجاز أو بتقدير مضاف، والمعنى حتى يضع أهل الحرب شركهم ومعاصيهم، وفيه أنه لا يستحسن إضافة الأوزار بمعنى الآثام إلى الحرب، وحَتَّى عند الشافعي عليه الرحمة ومن قال نحو قوله: غاية للضرب، والمعنى اضربوا أعناقهم حتى تنقضي الحرب، وليس هذا بدلا من الأول ولا تأكيدا له بناء على ما قرروه من أن حتى الداخلة على إذا الشرطية ابتدائية أو غاية للشد أو للمن والفداء معا أو للمجموع من قوله تعالى: فَضَرْبَ الرِّقابِ إلخ بمعنى أن هذه الأحكام جارية فيهم حتى لا يكون حرب مع المشركين بزوال شوكتهم، وقيل: بنزول عيسى ﵇، وروي ذلك عن سعيد بن جبير. والحسن،
savaşa isnat edilmesi mecazdır yahut mahzuf bir muzaf takdiri iledir. Anlamı ise: Savaş ehli şirk ve günahlarını terk edinceye kadardır. Ancak burada günahlar manasındaki evzârın savaşa izafe edilmesi pek uygun görülmemiştir. İmam Şâfiî rahmetullâhi aleyh ve onun gibi düşünenlere göre { حَتَّى } edatı boyun vurmanın (darbın) gayesidir. Anlamı: Savaş sona erene kadar boyunlarını vurun, demektir. Şart edatı olan «izâ»nın başına gelen «hattâ»nın ibtidâiyye olduğuna dair kurala binaen bu, birinciden bedel veya onun tekiti değildir. Yahut bağlamanın gayesidir veya hem karşılıksız salıverme hem de fidyenin gayesidir yahut Yüce Allah’ın: { فَضَرْبَ الرِّقابِ } kavlinden itibaren hepsinin gayesidir. Yani bu hükümler, müşriklerin güç ve hâkimiyetlerinin yok olmasıyla onlarla hiçbir savaş kalmayıncaya kadar geçerlidir. Denildi ki: Bu, İsa aleyhisselâm’ın nüzulü iledir; bu görüş Saîd b. Cübeyr ve Hasan[-ı Basrî]’den rivayet edilmiştir.
36362. Metin
وفي الحديث ما يؤيده أخرج أحمد والنسائي وغيرهما عن سلمة بن نفيل قال: بينما أنا جالس عند رسول الله ﷺ إذ جاء رجل فقال: يا رسول الله إن الخيل قد سيبت ووضع السلاح وزعم أقوام أن لا قتال وإن قد وضعت الحرب أوزارها فقال رسول الله ﷺ: «كذبوا فالآن جاء القتال ولا تزال طائفة من أمتي يقاتلون في سبيل الله لا يضرهم من خالفهم يزيغ الله تعالى قلوب قوم ليرزقهم منهم وتقاتلون حتى تقوم الساعة ولا تزال الخيل معقودا في نواصيها الخير حتى تقوم الساعة ولا تضع الحرب أوزارها حتى يخرج يأجوج ومأجوج»
Hadiste de bunu destekleyen rivayet vardır. Ahmed, Nesâî ve diğerlerinin Seleme b. Nüfeyl’den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem’in yanında oturuyorken bir adam gelip: «Ey Allah’ın Resûlü! Atlar salıverildi, silahlar bırakıldı ve birtakım insanlar artık savaşın kalmadığını, savaşın ağırlıklarını bıraktığını iddia ediyorlar» dedi. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Yalan söylediler! Asıl şimdi savaş geldi. Ümmetimden bir topluluk Allah yolunda savaşmaya devam edecektir; onlara muhalefet edenler kendilerine zarar veremez. Allah Teâlâ, onların rızkını kendilerinden sağlamak için birtakım kavimlerin kalplerini haktan saptıracaktır. Siz kıyamet kopuncaya kadar savaşacaksınız. Kıyamet kopuncaya kadar atların alınlarına hayır düğümlenmiştir ve Ye’cûc ile Me’cûc çıkıncaya kadar da savaş ağırlıklarını bırakmayacaktır.»
36363. Metin
وهي عند من يقول: لا منّ ولا فداء اليوم غاية للمن والفداء إن حمل على الحرب على حرب بدر بجعل تعريفه للعهد، والمعنى المن عليهم ويفادون حتى تضع حرب بدر أوزارها، وغاية للضرب والشد إن حملت على الجنس، والمعنى أنهم يقتلون ويؤسرون حتى تضع جنس الحرب أوزارها بأن لا يبقى للمشركين شوكة، ولا تجعل غاية للمن والفداء مع إرادة الجنس.
«Bugün karşılıksız salıverme ve fidye yoktur» diyenlere göre ise bu gaye, savaş lafzı ahd için kabul edilip Bedir savaşına hamledilirse, karşılıksız salıverme ve fidyenin gayesidir. Anlamı: Bedir savaşı ağırlıklarını bırakıncaya kadar onlara lütufta bulunulur ve fidyeleri alınır, şeklinde olur. Şayet cins manasına hamledilirse, boyun vurmanın ve bağlamanın gayesi olur. Anlamı: Müşriklerin hiçbir gücü kalmayacak şekilde savaş cinsi ağırlıklarını bırakıncaya kadar onlar öldürülür ve esir alınır, demektir. Cins manası kastedildiğinde ise bu, karşılıksız salıverme ve fidyenin gayesi kılınmaz.
36364. Metin
وفي زعم جوازه والتزام النسخ كلام فتأمل ذلِكَ أي الأمر ذلك أو افعلوا ذلك فهو في محل رفع خبر مبتدأ محذوف أو في محل نصب مفعول لفعل كذلك، والإشارة إلى ما دل عليه قوله تعالى: فَضَرْبَ الرِّقابِ إلخ لا إلى ما تقدم من أول السورة إلى هاهنا لأن افعلوا لا يقع على جميع السالف وعلى الرفع ينفك النظم الجليل إن لم يحمل عليه لأن ما بعد كلام فيهم وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ لانتقم منهم ببعض أسباب الهلاك من خسف أو رجفة أو غرق أو موت جارف وَلكِنْ لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ ولكن أمركم سبحانه بالقتال ليبلو المؤمنين بالكافرين بأن يجاهدوهم فينالوا الثواب ويخلد في صحف الدهر ما لهم من الفضل الجسيم والكافرين بالمؤمنين بأن يعاجلهم ﷿ ببعض انتقامه سبحانه فيتعظ به بعض منهم ويكون سببا لإسلامه واللام متعلقة بالفعل المقدر الذي ذكرناه وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ أي استشهدوا.
Bunun cevazı iddiasında ve neshin kabul edilmesinde eleştiriye açık yönler vardır, iyi düşün! { ذلِكَ } Yani durum budur yahut bunu yapın; dolayısıyla mahzuf bir mübtedanın haberi olarak ref mahallinde veya aynı şekilde mahzuf bir fiilin mefulü olarak nasb mahallindedir. İşaret ise surenin başından buraya kadar geçenlere değil, Yüce Allah’ın: { فَضَرْبَ الرِّقابِ } kavlinin delalet ettiği hususadır; zira «bunu yapın» emri geçmişteki her şeye taalluk etmez. Ref takdirinde ise şayet bu manaya hamledilmezse o yüce nazım birbirinden kopar; çünkü sonrası onlar hakkındaki kelamdır. { وَلَوْ يَشاءُ اللَّهُ لَانْتَصَرَ مِنْهُمْ } Yere batırma, şiddetli sarsıntı, boğma veya kök kazıyıcı bir ölüm gibi helak sebeplerinden biriyle onlardan intikam alırdı. { وَلكِنْ لِيَبْلُوَا بَعْضَكُمْ بِبَعْضٍ } Fakat Yüce Allah, müminlerin onlarla cihad edip sevaba nail olmaları ve sahip oldukları muazzam faziletin zamanın sayfalarında ebedileşmesi için müminleri kâfirlerle; kâfirlere de intikamının bir kısmını acele tattırıp onların bir kısmının bundan ibret alması ve bunun Müslüman olmalarına vesile olması için kâfirleri müminlerle imtihan etmek üzere size savaşı emretmiştir. [Cümlenin başındaki] lâm (لِـ), zikrettiğimiz takdirî fiile müteallıktır. { وَالَّذِينَ قُتِلُوا فِي سَبِيلِ اللَّهِ } Yani şehit edilenler.
36365. Metin
وقرأ الجمهور «قاتلوا» أي جاهدوا، والجحدري بخلاف عنه «قتلوا» بفتح القاف والتاء بلا ألف، وزيد بن ثابت والحسن وأبو رجاء وعيسى والجحدري أيضا «قتّلوا» بالبناء للمفعول وشد التاء.
Cumhur «قاتَلُوا» yani «cihad ettiler» şeklinde okumuştur. Cahderî ise bir rivayette elifsiz olarak kaf ve tâ’nın fethasıyla «قَتَلُوا» şeklinde okumuştur. Zeyd b. Sâbit, Hasan, Ebû Recâ, Îsâ ve yine Cahderî ise meçhul (edilgen) ve tâ’nın şeddesiyle «قُتِّلُوا» şeklinde okumuşlardır.
36366. Metin
فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ فلن يضيعها سبحانه،
{ فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ } Yüce Allah onların amellerini asla zayi etmeyecektir.
36367. Metin
وقرأ علي كرم الله تعالى وجهه «يضلّ» مبنيا للمفعول
Ali kerremallâhu teâlâ vecheh [bu kelimeyi] meçhul (edilgen) olarak «يُضَلُّ» şeklinde,
36368. Metin
«أعمالهم» بالرفع على النيابة عن الفاعل. وقرىء «يضلّ» بفتح الياء من ضل «أعمالهم» بالرفع على الفاعلية. والآية قال قتادة: كما
«أعمالُهم» lafzını da nâib-i fâil olarak ref ile okumuştur. Dal harfinin fethasıyla (ضل) kökünden «يَضَلُّ» ve «أعمالُهم» lafzı fâil olarak ref ile de okunmuştur. Ayet hakkında Katâde şöyle demiştir: İbn Cerîr ve İbn Ebî Hâtim'in
36369. Metin
أخرجه عنه ابن جرير. وابن أبي حاتم ذكر لنا أنها نزلت في يوم أحد ورسول الله ﷺ في الشعب وقد فشت فيهم الجراحات والقتل وقد نادى المشركون يومئذ أعل هبل ونادى المسلمون الله أعلى وأجل فنادى المشركون يوم بيوم بدر وان الحرب سجال لنا عزى ولا عزى لكم فقال رسول الله ﷺ: «الله مولانا ولا مولى لكم إن القتلى مختلفة أما قتلانا فأحياء مرزوقون وأما قتلاكم ففي النار يعذبون»
ondan rivayet ettiğine göre: Bize anlatıldığına göre bu ayet Uhud günü, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem dağ geçidinde iken, içlerinde yaralanmalar ve ölüm çoğaldığı sırada inmiştir. O gün müşrikler: «Yücel Hübel!» diye bağırmış, Müslümanlar da: «Allah en yüce ve en uludur!» diye seslenmişlerdi. Bunun üzerine müşrikler: «[Bu gün] Bedir gününe bedeldir, savaş nöbetleşedir; bizim Uzzâ'mız var, sizin Uzzâ'nız yok!» diye bağırmış, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem de şöyle buyurmuştur: «Allah bizim Mevlâmızdır, sizin ise bir mevlânız yoktur. Şüphesiz ölüler eşit değildir; bizim ölülerimiz diri olup rızıklandırılmaktadırlar, sizin ölüleriniz ise ateşte azap görmektedirler.»
36370. Metin
ومنه يعلم وجه قراءة «قتلوا» بصيغة التفعيل سَيَهْدِيهِمْ سيوصلهم إلى ثواب تلك الأعمال من النعيم المقيم والفضل العظيم، وهذا كالبيان لقوله سبحانه: فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ أو سيثبت جلّ شأنه في الدنيا هدايتهم، والمراد الوعد بأن يحفظهم سبحانه ويصونهم عما يورث الضلال وحبط الأعمال، وهو كالتعليل لذلك، ويجوز أن يكون كالبيان له أيضا.
Buradan «قُتِّلُوا» kıraatinin tef'îl babında gelişinin gerekçesi anlaşılır. { سَيَهْدِيهِمْ } “Onları doğru yola iletecektir” yani onları bu amellerin sevabı olan bitimsiz nimete ve muazzam lütfa ulaştıracaktır; bu da Yüce Allah'ın: { فَلَنْ يُضِلَّ أَعْمالَهُمْ } “Onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır” kavlinin bir açıklaması gibidir. Yahut şânı yüce olan [Allah], onların hidayetlerini dünyada sabit kılacaktır. Kastedilen ise Yüce Allah'ın onları koruyup sapıklığa ve amellerin boşa çıkmasına yol açacak şeylerden muhafaza edeceğini vaat etmesidir; bu da mezkûr hükmün bir gerekçesi gibidir; aynı şekilde onun bir beyanı olması da caizdir.
36371. Metin
وَيُصْلِحُ بالَهُمْ أي شأنهم، قال الطبرسي: المراد إصلاح ذلك في العقبى فلا يتكرر مع ما تقدم لأن المراد به إصلاح شأنهم في الدين والدنيا فلا تغفل وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَها لَهُمْ في موضع الحال بتقدير قد أو بدونه أو استئناف كما قال أبو البقاء، والتعريف في الآخرة. أخرج عبد بن حميد وابن جرير عن مجاهد أنه قال: يهدي أهل الجنة إلى بيوتهم ومساكنهم وحيث قسم الله تعالى لهم منها لا يخطئون كأنهم ساكنوها منذ خلقوا لا يستدلون عليها أحدا،
{ وَيُصْلِحُ بالَهُمْ } “Ve durumlarını düzeltecektir.” Yani hâllerini düzeltecektir. Tabersî şöyle demiştir: Kastedilen, bunun ahirette düzeltilmesidir; dolayısıyla öncekiyle bir tekrar teşkil etmez, zira öncekiyle kastedilen onların din ve dünya hususundaki hâllerinin düzeltilmesidir, gafil olma! { وَيُدْخِلُهُمُ الْجَنَّةَ عَرَّفَها لَهُمْ } “Ve onları kendilerine tanıttığı cennete koyacaktır.” [Buradaki «عَرَّفَها لَهُمْ» cümlesi] Ebü'l-Bekâ'nın belirttiği gibi gizli bir «kad» (قد) takdiriyle yahut takdîrsiz olarak hâl konumundadır veya istînâftır; tanıtma ise ahirettedir. Abd b. Humeyd ve İbn Cerîr, Mücâhid'den şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Cennet ehlini cennetteki evlerine, meskenlerine ve Yüce Allah'ın kendilerine oradan taksim ettiği yerlere yöneltir; yaratıldıklarından beri orada oturuyorlarmış gibi asla şaşırmazlar ve kimseye oranın yolunu sormazlar.
36372. Metin
وفي الحديث «لأحدكم بمنزله في الجنة أعرف منه بمنزله في الدنيا»
Hadiste şöyle buyrulmuştur: «Her biriniz cennetteki konağını, dünyadaki konağından daha iyi bilir.»
36373. Metin
وذلك بإلهام منه ﷿، وأخرج ابن أبي حاتم عن مقاتل أنه قال: بلغنا أن الملك الذي كان وكل بحفظ عمل الشخص في الدنيا يمشي بين يديه في الجنة ويتبعه الشخص حتى يأتي أقصى منزل هو له فيعرفه كل شيء أعطاه الله تعالى في الجنة فإذا انتهى إلى أقصى منزله في الجنة دخل إلى منزله وأزواجه وانصرف الملك عنه.
Bu da Azîz ve Celîl olan Allah'ın bir ilhamı sayesindedir. İbn Ebî Hâtim, Mukâtil'den şöyle dediğini rivayet etmiştir: Bize ulaştığına göre, dünyada kişinin amelini kaydetmekle görevlendirilen melek, cennette onun önünde yürür, kişi de cennetteki en uçtaki konağına varıncaya kadar onu takip eder. Melek, Yüce Allah'ın cennette ona verdiği her şeyi ona tanıtır; cennetteki en uçtaki konağına ulaştığında, adam meskenine ve eşlerinin yanına girer, melek de yanından ayrılır.
36374. Metin
وورد في بعض الآثار أن حسناته تكون دليلا إلى منزله فيها، وقيل: إنه تعالى رسم على كل منزل اسم صاحبه وهو نوع من التعريف، وقيل: تعريفها تحديدها يقال: عرف الدار وأرفها أي حددها أي حددها لهم بحيث يكون لكل جنة مفرزة، وقيل: أي شرفها لهم ورفعها وعلاها على أن عرفها من الأعراف التي هي الجبال وما أشبهها، وعن ابن عباس في رواية عطاء. وروي عن مؤرج أي طيبها لهم على أنه من العرف وهو الريح الطيبة هاهنا، ومنه طعام معرف أي مطيب، وعرفت القدر طيبتها بالملح والتابل، وعن الجبائي أن التعريف في الدنيا وهو بذكر أوصافها، والمراد أنه تعالى لم يزل يمدحها لهم حتى عشقوها فاجتهدوا فيما يوصلهم إليها:
Bazı rivayetlerde kişinin iyiliklerinin oradaki konağına bir rehber olacağı nakledilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Yüce Allah her konağın üzerine sahibinin ismini yazmıştır ki bu da bir nevi tanıtmadır. Bir görüşe göre onları tanıtması (ta'rîf), sınırlarını belirlemesidir; nitekim «evi sınırlandırdı» anlamında (عَرَفَ الدَّارَ وَأَرَّفَهَا) denilir, yani her cennet bağımsız olacak şekilde onlar için sınırlarını belirledi demektir. Bir görüşe göre, dağlar ve benzeri yüksek yerler anlamına gelen «a'râf» kelimesinden hareketle, [cenneti] onlar için şerefli, yüce ve yüksek kıldı demektir. Atâ rivayetiyle İbn Abbas'tan ve Müerric'den nakledildiğine göre ise, buradaki güzel koku anlamına gelen «arf» (العَرْف) kökünden hareketle, cenneti onlar için güzel kokulu kıldı demektir; nitekim güzel kokulu yemeğe (طَعَامٌ مُعَرَّفٌ), tuz ve baharatla lezzetlendirilip kokusu güzelleştirilen tencereye de (عُرِّفَتِ القِدْرُ) denir. Cübbâî'den nakledildiğine göre bu tanıtma dünyadadır ve onun niteliklerinin zikredilmesiyle olmuştur; kastedilen, Yüce Allah'ın cenneti onlar ona âşık oluncaya kadar methetmeye devam etmesi, onların da kendilerini ona ulaştıracak ameller hususunda gayret göstermeleridir:
36375. Metin
والأذن تعشق قبل العين أحيانا وعلى هذا المراد قيل:
«Kulak, bazen gözden önce âşık olur.» Bu maksada binaen şöyle denilmiştir:
36376. Metin
اشتقاقه من قبل رؤيته كما ... تهوى الجنان بطيّب الأخبار
«Onu görmeden önceki özlemi... Cennetlerin güzel haberlerle sevilmesi gibidir.»
36377. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ أي دينه ورسوله ﷺ لا على أن الكلام على تقدير مضاف بل على أن نصرة الله فيه تجوز في النسبة فنصرته سبحانه نصرة رسوله ودينه إذ هو جل شأنه وعلا المعين الناصر وغيره سبحانه المعان المنصور يَنْصُرْكُمْ على أعدائكم ويفتح لكم وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ في مواطن الحرب ومواقفها أو على محجة الإسلام، والمراد يقويكم أو يوفقكم للدوام على الطاعة.
{ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ تَنْصُرُوا اللَّهَ } “Ey iman edenler! Eğer siz Allah'a yardım ederseniz” yani O'nun dinine ve Resûlü'ne sallallâhu aleyhi ve sellem [yardım ederseniz]; bu, sözün takdîrî bir muzâf içermesi üzerine değil, Allah'a yardımın nispetinde mecaz bulunması esasına göredir. Zira şânı yüce ve âlî olan O'nun yardımı, Resûlü'nün ve dininin yardımıdır; çünkü gerçek yardımcı ve muîn bizzat O'dur, O'ndan başkası ise yardım edilen ve zafere ulaştırılandır. { يَنْصُرْكُمْ } “O da size yardım eder” düşmanlarınıza karşı ve size fetihler nasip eder, { وَيُثَبِّتْ أَقْدامَكُمْ } “ve ayaklarınızı sağlam tutar.” Savaş meydanlarında ve mevzilerinde yahut İslam caddesinde; kastedilen sizi güçlendirmesi veya itaatte devamlılığa muvaffak kılmasıdır.
36378. Metin
وقرأ المفضل عن عاصم «ويثبت» مخففا وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ من تعس الرجل بفتح العين تعسا أي سقط على وجهه، وضده انتعش أي قام من سقوطه. وقال شمر وابن شميل وأبو الهيثم وغيرهم: تعس بكسر العين، ويقال: تعسا له ونكسا على أن الأول. كما قال ابن السكيت. بمعنى السقوط على الوجه والثاني بمعنى السقوط على الرأس، وقال الحمصي في حواشيه على التصريح: تعس تعسا أي لا انتعش من عثرته ونكسا بضم النون وقد تفتح إما في لغة قليلة وإما اتباعا لتعسا، والنكس بالضم عود المرض بعد النقه، ويراد بذلك الدعاء، وكثر في الدعاء على العاثر تعسا له، وفي الدعاء له لعا له أي انتعاشا وإقامة، وأنشدوا قول الأعشى يصف ناقة:
Mufaddal, Âsım'dan [bu kelimeyi] şeddesiz olarak «يُثْبِتْ» şeklinde okumuştur. { وَالَّذِينَ كَفَرُوا فَتَعْساً لَهُمْ } “İnkâr edenlere gelince, yıkım onlara olsun!” Ayn harfinin fethasıyla «تَعِسَ الرَّجُلُ تَعَسًا» denilir ki yüzüstü düştü demektir; zıddı ise düştüğü yerden kalkan anlamında «انْتَعَشَ» fiilidir. Şemir, İbn Şümeyl, Ebü'l-Heysem ve başkaları ayn harfinin kesrasıyla «تَعِسَ» olduğunu söylemişlerdir. «تَعْسًا لَهُ وَنَكْسًا» denilir; İbnü's-Sikkît'in belirttiği gibi birincisi yüzüstü düşmek, ikincisi ise başüstü düşmek anlamındadır. Hımsî, et-Tasrîh haşiyesinde şöyle demiştir: «تَعِسَ تَعْسًا» yani tökezlemesinden doğrulamasın demektir; «نَكْسًا» ise nûn harfinin zammesiyle okunur, nâdir bir lehçede veya «تَعْسًا» lafzına tâbi olarak fethayla da gelebilir. Zammeli olarak «النُّكْسُ», nekâhet döneminden sonra hastalığın nüksetmesidir. Bununla beddua kastedilir; tökezleyene beddua sadedinde çokça «تَعْسًا لَهُ» (yıkılsın!), ona dua sadedinde ise «لَعًا لَهُ» yani toparlansın ve ayağa kalksın denilir. A'şâ'nın bir deveyi vasfederken söylediği şu beyti inşad etmişlerdir:
36379. Metin
كلفت مجهولة نفسي وشايعني ... همي عليها إذا ما آلها لمعا
«Bilinmedik bir yola sürdüm nefsimi; serap parıldadığında devesinin üzerinde gayretim bana yoldaş oldu;»
36380. Metin
بذات لوث عفرناة إذا عثرت ... فالتعس أولى لها من أن أقول لعا
«Güçlü ve iri cüsseli [bir deve ile]; tökezlediğinde ona “doğrul” demektense “yıkılasıca” demek daha lâyıktır.»
36381. Metin
وقال ثعلب وابن السكيت أيضا: التعس الهلاك، ومنه قول مجمع بن هلال:
Sa'leb ve yine İbnü's-Sikkît şöyle demişlerdir: Ta's (التعس), helak olmak demektir. Mücmî' b. Hilâl'in şu sözü de bundandır:
36382. Metin
تقول وقد أفردتها من حليلها ... تعست كما أتعستني يا مجمع
«Onu kocasından ayırdığımda şöyle diyordu: Ey Mücmî', beni yıktığın gibi sen de yıkılasın!»
36383. Metin
وفي القاموس التعس الهلاك والعثار والسقوط والشر والبعد والانحطاط والفعل كمنع وسمع أو إذا خاطبت قلت:
el-Kâmûs'ta Ta's (التعس); helak, tökezleme, düşme, şer, uzaklık ve alçalma olarak açıklanmıştır. Fiili (مَنَعَ) ve (سَمِعَ) bablarındandır; yahut hitap ettiğinde şöyle dersin:
36384. Metin
تعست كمنع وإذا حكيت قلت: تعس كسمع، ويقال: تعسه الله تعالى وأتعسه ورجل تاعس وتعس، وانتصابه على المصدر بفعل من لفظه يجب إضماره لأنه للدعاء كسقيا ورعيا فيجري مجرى الأمثال إذا قصد به ذلك، والجار والمجرور بعده متعلق بمقدر للتبيين عند كثير أي أعني له مثلا فنحو تعسا له جملتان. وذهب الكوفيون إلى أنه كلام واحد، ولابن هشام كلام في هذا الجار مذكور في بحث لام التبيين فلينظر هناك.
(مَنَعَ) babı gibi «تَعَسْتَ» dersin, hikâye ettiğinde ise (سَمِعَ) babı gibi «تَعِسَ» dersin. «تَعَسَهُ اللَّهُ تَعَالَى وَأَتْعَسَهُ» (Allah onu helak etti/yıktı) ve «رَجُلٌ تَاعِسٌ وَتَعِسٌ» (yıkılmış adam) denir. Nasbı, dua için olduğundan hazfi vacip olan kendi lafzından bir fiille mef'ûl-i mutlak oluşu sebebiyledir; «سَقْيًا وَرَعْيًا» gibi olup bununla kastedildiğinde darb-ı mesel hükmünü alır. Sonrasındaki câr ve mecrûr, birçok âlime göre beyan için takdîr edilen bir âmile müteallıktır; yani örneğin «ona demek istiyorum» takdirindedir, dolayısıyla «تَعْسًا لَهُ» gibi ifadeler iki cümledir. Kûfeliler ise bunun tek bir kelam olduğu görüşüne gitmişlerdir. İbn Hişâm'ın bu câr hakkında «lâm-ı tebyîn» bahsinde zikredilmiş bir izahı vardır, oraya bakılmalıdır.
36385. Metin
واختلفت العبارات في تفسير ما في الآية الكريمة، فقال ابن عباس: أي بعدا لهم. وابن جريج. والسدي أي حزنا لهم، والحسن أي شتما لهم، وابن زيد أي شقاء لهم، والضحاك أي رغما لهم، وحكى النقاش تفسيره بقبحا لهم، وقال غير واحد: أي عثورا وانحطاطا لهم، وما ألطف ذكر ذلك في حقهم بعد ذكر تثبيت الأقدام في حق المؤمنين، وفي رواية عن ابن عباس يريد في الدنيا القتل وفي الآخرة التردي في النار، وأكثر الأقوال ترجع إلى الدعاء عليهم بالهلاك.
Ayet-i kerimedeki ifadenin tefsirinde ibareler farklılık göstermiştir: İbn Abbas «onlara uzaklık olsun», İbn Cüreyc ve Süddî «onlara hüzün olsun», Hasan «onlara yergi/kınama olsun», İbn Zeyd «onlara bedbahtlık olsun», Dahhâk «onların burnu sürtülsün» demiş; Nakkâş «onlara çirkinlik olsun» şeklinde tefsir edildiğini nakletmiştir. Pek çok âlim ise «onlara tökezleme ve alçalma olsun» demiştir. Müminler hakkında ayakların sabit kılınmasının zikrinden sonra kâfirler hakkında bunun zikredilmesi ne kadar latiftir! İbn Abbas'tan gelen bir rivayette; dünyada öldürülmeyi, ahirette ise ateşe yuvarlanmayı kastettiği belirtilmiştir. Görüşlerin çoğu onların helaki için bedduaya racidir.
36386. Metin
وجوز الزمخشري في إعرابه وجهين: الأول كونه مفعولا مطلقا لفعل محذوف كما تقدم. والثاني مفعولا به لمحذوف أي فقضى تعسا لهم، وقدر على الأول القول أي فقال: تعسا لهم، والذي دعاه لذلك على ما قيل جعل الَّذِينَ مبتدأ والجملة المقرونة بالفاء خبرا له وهي لا نشاء الدعاء. والإنشاء لا يقع خبرا بدون تأويل، فإما أن يقدر معها قول أو تجعل خبرا بتقدير قضى، وجعل قوله تعالى: وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ عطفا على ما قدر.
Zemahşerî bunun irabında iki veche cevaz vermiştir: Birincisi, daha önce geçtiği üzere mahzuf bir fiilin mef'ûl-i mutlakı olmasıdır. İkincisi, mahzuf bir fiilin mef'ûlün bihi olmasıdır; yani «onlara yıkım takdir etti» demektir. Birinciye göre «kavl» takdir etmiş, yani «onlara yıkım olsun dedi» anlamını vermiştir. Söylendiğine göre onu buna sevk eden sebep, «الَّذِينَ» lafzını mübteda, fâ ile bitişen cümleyi ise onun haberi kılmasıdır; oysa bu cümle inşaî bir duadır. İnşa ise bir tevil olmaksızın haber vaki olamaz; bu sebeple ya beraberinde bir «kavl» takdir edilecek ya da «kadâ» takdiriyle haber kılınacaktır. Yüce Allah'ın: { وَأَضَلَّ أَعْمالَهُمْ } kavlini de takdir edilene atfetmiştir.
36387. Metin
وفي الكشف المراد من قال: تعسا لهم أهلكهم الله لا أن ثم دعاء وقولا، وذلك لأنه لا يدعي على شخص إلا وهو مستحق له فإذا أخبر تعالى أنه يدعو عليه دل على تحقق الهلاك لا سيما وظاهر اللفظ أن الدعاء منه ﷿، وهذا مجاز على مجاز أعني أن القول مجاز وكذلك الدعاء بالتعس، ولم يجعل العطف على (تعسا) لأنه دعاء، وأَضَلَّ إخبار، ولو جعل دعاء أيضا عطفا على (تعسا) على التجوز المذكور لكان له وجه انتهى. وأنت تعلم أن اعتبار ما اعتبره الزمخشري ليس لأجل أمر العطف فقط بل لأجل أمر الخبرية أيضا، فإن قيل بصحة الأخبار بالجملة الإنشائية من غير تأويل استغنى عما قاله بالكلية، ودخلت الفاء في خبر الموصول لتضمنه معنى الشرط.
el-Keşşâf'ta [şöyle denilmiştir]: «Onlara yıkım olsun» diyenin muradı, «Allah onları helak etti» demektir, yoksa orada bir dua ve söz bulunduğu anlamına gelmez; çünkü bir kimseye ancak hak ettiği zaman beddua edilir. Yüce Allah ona beddua ettiğini haber verince, bu durum helakin tahakkuk ettiğine delalet eder; bilhassa lafzın zahirinde bedduanın bizzat Azîz ve Celîl olan Allah'tan olması bunu gösterir. Bu, mecaz üstüne mecazdır; yani söz mecaz olduğu gibi ta's ile dua da mecazdır. [«وَأَضَلَّ» fiili] «تَعْسًا» lafzına atfedilmemiştir; çünkü o duadır, «أَضَلَّ» ise ihbardır. Şayet mezkûr mecaz üzere «تَعْسًا» lafzına atıfla o da dua kılınsaydı, bunun bir vechi olurdu [el-Keşşâf'tan iktibas bitti]. Sen de bilirsin ki Zemahşerî'nin dikkate aldığı husus sadece atıf meselesi için değil, haberiyyet meselesi içindir de. Şayet inşa cümlesiyle tevilsiz haber vermenin sahih olduğu söylenirse, onun söylediğine tamamen ihtiyaç kalmaz. İsm-i mevsûlün haberine fâ harfinin dâhil olması ise şart manasını tazammun etmesinden dolayıdır.
36388. Metin
وجوز أن يكون الموصول في محل نصب على المفعولية لفعل مقدر يفسره الناصب- لتعسا- أي أتعس الله الذين كفروا أو تعس الله الذين كفروا تعسا لما سمعت عن القاموس وقد حكي عن أبي عبيدة، والفاء زائدة في الكلام كما في قوله تعالى: وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ [المدثر: ٣] ويزيدها العرب في مثل ذلك على توهم الشرط، وقيل: يقدر الفعل مضارعا معطوفا على قوله تعالى: يُثَبِّتْ أي ويتعس الذين إلخ. والفاء للعطف فالمراد اتعاس بعد اتعاس، ونظيره قوله تعالى: وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ [البقرة: ٤٠] أو لأن حق المفسر أن يذكر عقب المفسر كالتفصيل بعد الإجمال، وفيه مقال.
İsm-i mevsûlün, «تَعْسًا» lafzını nasbeden âmilin tefsir ettiği mahzuf bir fiilin mef'ûlü olarak nasb mahallinde olması da caiz görülmüştür; yani el-Kâmûs'tan duyduğun üzere «Allah inkâr edenleri yıktı/helak etti» demektir ve bu Ebû Ubeyde'den nakledilmiştir. Kelamdaki fâ harfi ise, Yüce Allah'ın: { وَرَبَّكَ فَكَبِّرْ } [Müddessir: 3] kavlinde olduğu gibi zâiddir; Araplar şart vehmine binaen bunun gibilerde fâ'yı ziyade ederler. Şöyle de denilmiştir: Fiil muzâri olarak takdir edilir ve Yüce Allah'ın: { يُثَبِّتْ } kavline atfedilir; yani «inkâr edenleri de yıkar...» demektir. Fâ ise atıf içindir ve kastedilen yıkım üstüne yıkımdır; bunun benzeri Yüce Allah'ın: { وَإِيَّايَ فَارْهَبُونِ } [Bakara: 40] kavlidir. Yahut müfessirin hakkı müfesserin hemen peşinden zikredilmek olduğu içindir, tıpkı icmalden sonraki tafsil gibi; ancak bunda eleştiriye açık yönler vardır.
36389. Metin
ذلِكَ أي ما ذكر من التعس والإضلال بِأَنَّهُمْ بسبب أنهم كَرِهُوا ما أَنْزَلَ اللَّهُ من القرآن لما فيه من التوحيد وسائر الأحكام المخالفة لما ألفوه واشتهته أنفسهم الأمارة بالسوء، وهذا تخصيص وتصريح بسببية الكفر بالقرآن للتعس والإضلال إذ قد علم من قوله تعالى: وَالَّذِينَ كَفَرُوا إلخ سببية مطلق الكفر الداخل فيه الكفر بالقرآن دخولا أوليا لذلك فَأَحْبَطَ لأجل ذلك أَعْمالَهُمْ التي لو كانوا عملوها التي لو كانوا عملوها مع الإيمان لأثيبوا عليها، وذكر الإحباط مع ذكر الإضلال المراد هو منه إشعارا بأنه يلزم الكفر بالقرآن ولا ينفك عنه بحال أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ أي أقعدوا في أماكنهم فلم يسيروا فيها فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ من الأمم المكذبة فإن آثار ديارهم تنبىء عن أخبارهم، وقوله تعالى: دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ استئناف بياني كأنه قيل: كيف كانت
{ ذلِكَ } “İşte böyle;” yani zikredilen bu yıkım ve amellerin boşa çıkması, { بِأَنَّهُمْ } “çünkü onlar...” sebebiyle olmuştur: { كَرِهُوا ما أَنْزَلَ اللَّهُ } “Allah'ın indirdiğini beğenmediler.” İçerdiği tevhid ve alıştıkları şeylere, kötülüğü emreden nefislerinin arzuladığı heveslere aykırı diğer hükümler sebebiyle Kur'an'ı kerih gördüler. Bu, Kur'an'ı inkâr etmenin yıkım ve amellerin boşa çıkmasına sebep oluşunun tahsisi ve tasrihidir; zira Yüce Allah'ın: { وَالَّذِينَ كَفَرُوا } kavlinden, Kur'an'ı inkârın da öncelikle dâhil olduğu mutlak küfrün buna sebep olduğu zaten anlaşılmıştır. { فَأَحْبَطَ } Bu sebeple [Allah] boşa çıkardı { أَعْمالَهُمْ } “onların amellerini;” ki şayet imanla birlikte yapmış olsalardı kendilerine sevap verilecek olan amellerini. Amellerin saptırılması/boşa çıkarılması kastıyla birlikte ihbâtın (boşa çıkarmanın) zikredilmesi, bunun Kur'an'ı inkâr etmenin zorunlu bir neticesi olduğuna ve hiçbir hâlükârda ondan ayrılmayacağına dikkat çekmek içindir. { أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ } “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı?” Yani yerlerinde oturup kaldılar da orada dolaşmadılar mı? { فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كانَ عاقِبَةُ الَّذِينَ مِنْ قَبْلِهِمْ } “Ki kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğuna baksınlar!” Yalanlayan o önceki ümmetlerin; zira onların yurtlarının kalıntıları haberlerini bildirmektedir. Yüce Allah'ın: { دَمَّرَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ } “Allah onları yerle bir etti” kavli ise istînâf-ı beyânîdir; sanki şöyle denilmiştir: Nasıl oldu
36390. Metin
عاقبتهم؟ فقيل: أهلك ما يختص بهم من النفس والأهل والمال يقال: دمره أهلكه دمر عليه أهلك ما يختص به فدمر عليه أبلغ من دمره، وجاءت المبالغة من حذف المفعول وجعله نسيا منسيا والإتيان بكلمة الاستعلاء وهي لتضمن التدمير معنى الإيقاع أو الهجوم أو نحوه وَلِلْكافِرِينَ أي لهؤلاء الكافرين السائرين سيرتهم أَمْثالُها أمثال عاقبتهم أو عقوبتهم لدلالة ما سبق عليها لكن لا على أن لهؤلاء أمثال ما لأولئك وأضعافه بل مثله، وإنما جمع باعتبار مماثلته لعواقب متعددة حسب تعدد الأمم المعذبة، وقيل: يجوز أن يكون عذابهم أشد من عذاب الأولين وقد قتلوا وأسروا بأيدي من كانوا يستخفونهم ويستضعفونهم، والقتل بيد المثل أشد من الهلاك بسبب عام، وقيل: المراد بالكافرين المتقدمون بطريق وضع الظاهر موضع الضمير كأنه قيل: دمر الله تعالى عليهم في الدنيا ولهم الآخرة أمثالها ذلِكَ إشارة إلى ثبوت أمثال عاقبة أو عقوبة الأمم السالفة لهؤلاء، وقيل: إشارة إلى النصر وهو كما ترى بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا أي ناصرهم على أعدائهم، وقرىء «ولي الذين آمنوا» وَأَنَّ الْكافِرِينَ لا مَوْلى لَهُمْ فيدفع ما حل بهم من العقوبة والعذاب، ولا يناقض هذا قوله تعالى: ثُمَّ رُدُّوا إِلَى اللَّهِ مَوْلاهُمُ الْحَقِّ [يونس: ٣٠] لأن المولى هناك بمعنى المالك فلم يتوارد النفي والإثبات على معنى واحد.
onların sonu? Şöyle denilmiştir: Onlara ait can, aile ve maldan ne varsa helak etti. «دَمَّرَهُ» onu helak etti, «دَمَّرَ عَلَيْهِ» ise ona ait her şeyi helak etti demektir; dolayısıyla «دَمَّرَ عَلَيْهِ» ifadesi «دَمَّرَهُ» ifadesinden daha beliğdir. Mübalağa; mef'ûlün hazfedilip tamamen unutturulmasından ve istilâ bildiren harf-i cerrin getirilmesinden kaynaklanmaktadır ki bu da helakin başa gelmesi veya ansızın basması gibi bir manayı tazammun etmesindendir. { وَلِلْكافِرِينَ } “O kâfirler için de vardır” yani onların izinden giden bu kâfirler için de { أَمْثالُها } “bunların benzerleri.” Önceki ifadenin delaletinden ötürü onların akıbetlerinin veya cezalarının benzerleri vardır; fakat bu, bunlar için öncekilerin başına gelenlerin misilleri ve kat kat fazlası olacağı anlamına gelmez, bilakis onun dengi anlamındadır. Çoğul getirilmesi ise azap edilen ümmetlerin çokluğuna göre muhtelif akıbetlere benzerliği itibarıyladır. Şöyle de denilmiştir: Onların azabının öncekilerin azabından daha şiddetli olması caizdir; nitekim hor ve zayıf gördükleri kimselerin elleriyle öldürülmüş ve esir alınmışlardır; emsalin eliyle öldürülmek, umumi bir sebeple helak olmaktan daha ağırdır. Bir görüşe göre kâfirlerden murat, zamir makamına zahir ismin getirilmesi yoluyla öncekilerdir; sanki şöyle denilmiştir: Yüce Allah dünyada onları yerle bir etti, ahirette de onlar için benzerleri vardır. { ذلِكَ } “Bu böyledir;” geçmiş ümmetlerin akıbet veya cezalarının benzerlerinin bunlara da sübut bulduğuna işarettir; bir görüşe göre ise zafere işarettir ki bu görüşün durumu ortadadır. { بِأَنَّ اللَّهَ مَوْلَى الَّذِينَ آمَنُوا } “Çünkü Allah, iman edenlerin yardımcısıdır,” yani düşmanlarına karşı onların muînidir; «وَلِيُّ الَّذِينَ آمَنُوا» şeklinde de okunmuştur. { وَأَنَّ الْكافِرِينَ لا مَوْلى لَهُمْ } “Kâfirlerin ise hiçbir yardımcısı yoktur.” Dolayısıyla başlarına gelen ceza ve azabı defedecek kimseleri yoktur. Bu durum, Yüce Allah'ın: { ثُمَّ رُدُّوا إِلَى اللَّهِ مَوْلاهُمُ الْحَقِّ } [Yûnus: 30] kavliyle çelişmez; zira oradaki «Mevlâ» Mâlik (sahip) anlamındadır; dolayısıyla nefy ve ispat aynı manaya yönelmiş değildir.
36391. Metin
إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ بيان لحكم ولايته تعالى لهم وثمرتها الأخروية وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ أي ينتفعون بمتاع الدنيا أياما قلائل وَيَأْكُلُونَ كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ الكاف في موضع نصب إما على الحال من ضمير المصدر كما يقول سيبويه أي يأكلونه أي الأكل مشبها أكل الأنعام، وإما على أنه نعت لمصدر محذوف كما يقول أكثر المعربين أي أكلا مثل أكل الأنعام، والمعنى أن أكلهم مجرد من الفكر والنظر كما تقول للجاهل تعيش كما تعيش البهيمة لا تريد التشبيه في مطلق العيش ولكن في خواصه ولوازمه، وحاصله أنهم يأكلون غافلين عن عواقبهم ومنتهى أمورهم، وقوله تعالى: وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ أي موضع إقامة لهم، حال مقدر من واو يَأْكُلُونَ.
{ إِنَّ اللَّهَ يُدْخِلُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهارُ } “Şüphesiz Allah, iman edip salih ameller işleyenleri altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır.” Bu, Yüce Allah'ın onlara olan velâyetinin hükmünün ve onun ahiretteki semeresinin beyanıdır. { وَالَّذِينَ كَفَرُوا يَتَمَتَّعُونَ } “İnkâr edenler ise zevklenirler,” yani birkaç gün dünya metaından faydalanırlar, { وَيَأْكُلُونَ كَما تَأْكُلُ الْأَنْعامُ } “ve hayvanların yediği gibi yerler.” Kâf (كَـ) harfi nasb mahallindedir; Sîbeveyhi'nin dediği gibi ya masdarın zamirinden hâl olarak nasbtır; yani hayvanların yiyişine benzer bir şekilde o yiyişi yerler demektir; ya da çoğu irap âliminin dediği gibi mahzuf bir masdarın sıfatıdır; yani hayvanların yiyişi gibi bir yiyişle yerler demektir. Anlamı şudur: Onların yemesi tefekkürden ve ibret nazarıyla bakmaktan uzaktır; nitekim cahil bir kimseye, mutlak yaşayışta değil ancak onun vasıf ve gereklerinde benzetmeyi kastederek «sen hayvanın yaşadığı gibi yaşıyorsun» dersin. Hâsılı onlar sonlarından ve işlerinin varacağı noktadan gafil olarak yerler. Yüce Allah'ın: { وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ } “Ve ateş onlar için bir konaktır” kavli, yani onlar için bir ikametgâhtır; { يَأْكُلُونَ } fiilindeki vâv'dan takdîrî bir hâldir.
36392. Metin
وجوز أن يكون استئنافا وكان قوله تعالى: يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ في مقابلة قوله سبحانه: وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ لما فيه من الإيماء إلى أنهم عرفوا أن نعيم الدنيا خيال باطل وظل زائل، فتركوا الشهوات وتفرغوا للصالحات، فكان عاقبتهم النعيم المقيم في مقام كريم وهؤلاء غفلوا عن ذلك فرتعوا في دمنهم كالبهائم حتى ساقهم الخذلان إلى مقرهم من درك النيران، وهذا ما ذكره العلامة الطيبي في بيان التقابل بين الآيتين، وقال بعض الأجلة: في الكلام احتباك وذلك أنه ذكر الأعمال الصالحة ودخول الجنة أولا دليلا على حذف الأعمال الفاسدة ودخول النار ثانيا وذكر التمتع والمثوى ثانيا دليلا على حذف التقلل والمأوى أولا والأول أحسن وأدق، وأسند إدخال الجنة إلى الله تعالى ولم يسلك نحو هذا المسلك في قوله تعالى: وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ وخولف بين الجملتين فعلية واسمية للإيذان بسبق الرحمة والإعلام بمصير المؤمنين والوعد بأن عاقبتهم أن الله سبحانه يدخلهم جنات وأن الكافرين مثواهم النار وهم الآن حاضرون فيها ولا يدرون وكالبهائم يأكلون.
İstînâf olması da caiz görülmüştür. Yüce Allah'ın: { يَتَمَتَّعُونَ وَيَأْكُلُونَ } kavli, şânı yüce olanın: { وَعَمِلُوا الصَّالِحاتِ } kavlinin mukabilinde yer almıştır; zira bunda, müminlerin dünya nimetinin batıl bir hayal ve zail bir gölge olduğunu bilip şehvetleri terk ettiklerine ve salih amellere yöneldiklerine, bu sebeple akıbetlerinin şerefli bir makamda bitimsiz nimet olduğuna; bunların ise bundan gafil olup hayvanlar gibi süprüntülüklerinde yayıldıklarına ve nihayet yardımsız bırakılmanın onları cehennem çukurlarındaki karargâhlarına sürüklediğine bir ima vardır. Allâme Tîbî'nin iki ayet arasındaki karşıtlığın beyanında zikrettiği husus budur. Bazı büyük âlimler ise şöyle demiştir: Kelamda ihtibâk sanatı vardır; şöyle ki, önce salih amellerin ve cennete girişin zikredilmesi, ikinci kısımda fasit amellerin ve cehenneme girişin hazfedildiğine delildir; ikinci kısımda zevklenmenin ve barınağın zikredilmesi ise birinci kısımda aza kanaat etmenin ve sığınağın hazfedildiğine delildir; ancak birinci açıklama daha güzel ve daha dakiktir. Cennete girdirme fiili Yüce Allah'a isnat edilmiş, Yüce Allah'ın: { وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ } kavlinde ise bu yol izlenmemiştir; ayrıca rahmetin önde olduğunu bildirmek, müminlerin varacağı yeri haber vermek ve onların akıbetinin Yüce Allah'ın kendilerini cennetlere koyması olacağını, kâfirlerin barınağının ise ateş olduğunu, onların şu anda bile farkında olmadan onda hazır bulunduklarını ve hayvanlar gibi yediklerini vaat etmek için iki cümle fiilî ve isim [cümlesi] olarak birbirinden farklı kılınmıştır.
36393. Metin
وَكَأَيِّنْ بمعنى كم الخبرية وهي مبتدأ، وقوله تعالى: مِنْ قَرْيَةٍ تمييز لها، وقوله سبحانه: هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ صفة لقرية كما أن قوله ﷿: الَّتِي أَخْرَجَتْكَ صفة لقريتك، وقد حذف عنهما المضاف وأجري أحكامه عليهما كما يفصح عنه الخبر الذي هو قوله تعالى: أَهْلَكْناهُمْ أي وكم من أهل قرية هم أشد قوة من أهل قريتك الذين أخرجوك أهلكناهم بأنواع العذاب، وجوز أن لا يكون هناك حذف وإنما أطلق المحل وأريد الحال مجازا، وإسناد الإخراج إلى أهل قريته ﷺ وهي مكة المكرمة مجاز من باب الإسناد إلى السبب لأنهم عاملوه ﷺ بما عاملوه
{ وَكَأَيِّنْ } çokluk bildiren «kem» (كَمْ) anlamında olup mübtedadır. Yüce Allah'ın: { مِنْ قَرْيَةٍ } kavli onun temyizidir. Şânı yüce olanın: { هِيَ أَشَدُّ قُوَّةً مِنْ قَرْيَتِكَ } kavli, karye lafzının sıfatıdır; nitekim Azîz ve Celîl olanın: { الَّتِي أَخْرَجَتْكَ } kavli de «karyetike» ifadesinin sıfatıdır. İkisinden de muzâf hazfedilmiş ve haber olan Yüce Allah'ın: { أَهْلَكْناهُمْ } kavlinin açıkça gösterdiği gibi muzâfın hükümleri onlara uygulanmıştır; yani «seni çıkaran kendi memleketinin halkından daha kuvvetli nice memleket halkı vardı ki biz onları türlü azaplarla helak ettik» demektir. Orada bir hazif bulunmayıp mecaz yoluyla mahal (mekân) lafzının kullanılıp hâl (içindekiler) kastedilmiş olması da caiz görülmüştür. Çıkarma işinin onun sallallâhu aleyhi ve sellem memleketinin halkına -ki orası Mekke-i Mükerreme'dir- isnat edilmesi sebebe isnat babından mecazdır; zira onlar ona sallallâhu aleyhi ve sellem yaptıkları muameleyi yapmışlar,
36394. Metin
فكانوا بذلك سببا لإخراجه حين أذن الله تعالى ﵊ بالهجرة منها، ونظير ذلك أقدمني بلدك حق لي عليك. وأنت تعلم أنه على ما حققه الأجلة يحتمل أوجها ثلاثة، مجازا في الإسناد إذا كان الإقدام مستعملا في معناه الذي وضع له وإن كان موهوما. ومجازا في الطرف إذا كان مستعملا في معنى الحمل على القدوم. واستعارة بالكناية إن كان الحق مستعملا في المقدم، والشيخ يقول في مثل ذلك: إن الفعل المتعدي موهوم لا فاعل له ليصير الإسناد إليه حقيقة فلا إقدام مثلا في قصد المتكلم وإنما هو تصوير القدوم بصورة الإقدام، وإسناده إلى الحق المصور بصورة المقدم مبالغة في كونه داعيا للقدوم، وارتضاه السالكوتي في حواشي شرح مختصر التلخيص وذب عنه القال والقيل، وتمام الكلام هناك، والكلام في الآية على طرز ذاك، ووصف القرية الأولى بشدة القوة للإيذان بأولوية الثانية منها بالإهلاك لضعف قوتها كما أن وصف الثانية بإخراجه ﵊ للإيذان بأولويتها به لقوة جنايتها، وعلى طريقته قول النابغة:
böylece Yüce Allah ona oradan hicret etmesi için izin verdiğinde onun çıkarılmasına sebep olmuşlardır. Bunun benzeri «sendeki bir hakkım beni senin memleketine getirdi» sözüdür. Sen de bilirsin ki büyük âlimlerin tahkikine göre bu üç veçhe ihtimallidir: Şayet getirme (ikdâm), vehmedilmiş olsa bile konulduğu anlamda kullanılmışsa isnatta mecazdır. Şayet gelmeye sevk etme anlamında kullanılmışsa taraf mecazıdır. Şayet hak, getiren (önde yürüyen) anlamında kullanılmışsa istiare-i mekniyyedir. Şeyh bu gibi durumlarda şöyle der: Müteaddî fiil vehmedilmiştir, isnadın ona hakikat olması için bir fâili yoktur; dolayısıyla mütekellimin kastında örneğin bir getirme yoktur, ancak bu, gelişin getirme suretinde tasvir edilmesidir; gelmeye sevk edici oluşundaki mübalağa sebebiyle de getiren suretinde tasvir edilen hakka isnat edilmiştir. Siyalkûtî, Şerhu Muhtasari't-Telhîs haşiyesinde bunu benimsemiş, aleyhteki dedikoduları savuşturmuştur; sözün tamamı oradadır. Ayetteki kelam da bu üslup üzeredir. Birinci karyenin (ülkenin/halkın) kuvvetçe daha şiddetli olarak nitelenmesi, gücünün zayıflığı sebebiyle ikincisinin helak edilmeye daha evlâ olduğunu bildirmek içindir; nitekim ikincisinin onu aleyhisselâm çıkarmakla nitelenmesi de cinayetinin büyüklüğü sebebiyle helake daha lâyık olduğunu bildirmek içindir. Nâbiğa'nın şu sözü de bu üslup üzeredir:
36395. Metin
كليب لعمري كان أكثر ناصرا ... وأيسر جرما منك ضرج بالدم
«Ömrüme yemin olsun ki Kuleyb, yardımcısı daha çok ve cürmü senden daha hafif olduğu hâlde kana bulandı.»
36396. Metin
وقوله تعالى: فَلا ناصِرَ لَهُمْ بيان لعدم خلاصهم بواسطة الأعوان والأنصار إثر بيان عدم خلاصهم منه بأنفسهم، والفاء لترتيب ذكر ما بالغير على ذكر ما بالذات وهو حكاية حال ماضية كما في قوله تعالى: فَأَغْشَيْناهُمْ فَهُمْ لا يُبْصِرُونَ ولا نسلم أن اسم الفاعل إذا لم يعمل حقيقة في الماضية، والآية تسلية له ﷺ،
Yüce Allah'ın: { فَلا ناصِرَ لَهُمْ } “Onların hiçbir yardımcısı da olmadı” kavli, kendileri sebebiyle kurtulamayışlarının beyanının ardından, yardımcılar ve dostlar vasıtasıyla da kurtulamayışlarının beyanıdır. Fâ harfi, zâtî olanın zikrinin ardından gayrî olanın zikrinin tertibi içindir; bu da Yüce Allah'ın: { فَأَغْشَيْناهُمْ فَهُمْ لا يُبْصِرُونَ } [Yâsîn: 9] kavlinde olduğu gibi geçmiş hâlin hikâyesidir; ism-i fâilin amel etmediğinde geçmiş zaman için hakiki olduğunu ise kabul etmiyoruz. Ayet onun sallallâhu aleyhi ve sellem için bir tesellidir;
36397. Metin
فقد أخرج عبد بن حميد وأبو يعلى وابن جرير وابن أبي حاتم وابن مردويه عن ابن عباس أن النبي ﷺ لما خرج من مكة إلى الغار التفت إلى مكة وقال: «أنت أحب بلاد الله تعالى إلى الله وأنت أحب بلاد الله تعالى إلي ولولا أن أهلك أخرجوني منك لم أخرج منك»
Nitekim Abd b. Humeyd, Ebû Ya'lâ, İbn Cerîr, İbn Ebî Hâtim ve İbn Merdûye'nin İbn Abbas'tan rivayet ettiğine göre, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Mekke'den mağaraya doğru çıktığında Mekke'ye dönüp baktı ve şöyle buyurdu: «Sen Allah katında Allah'ın beldelerinin en sevimlisisin ve bana da Allah'ın beldelerinin en sevimli olanısın. Eğer senin halkın beni senden çıkarmamış olsaydı, senden asla çıkmazdım.»
36398. Metin
فأعدى الأعداء من عدا على الله تعالى في حرمه أو قتل غير قاتله أو قتل بدخول أهل الجاهلية فأنزل الله سبحانه وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ إلخ، وقد تقدم ما يتعلق بذلك أول السورة فتذكر.
Düşmanların en azılısı; Harem'de Allah'a haddi aşarak isyan eden yahut kendi katilinden başkasını öldüren ya da Câhiliye davasıyla adam öldürendir. Bunun üzerine Yüce Allah: { وَكَأَيِّنْ مِنْ قَرْيَةٍ } ayetini indirdi. Surenin başında buna dair hususlar geçmişti, hatırla!
36399. Metin
أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ تقرير لتباين حال الفريقين المؤمنين والكافرين وكون الأولين في أعلى عليين والآخرين في أسفل سافلين وبيان لعلة ما لكل منهما من الحال، والهمزة لإنكار استوائهما أو لإنكار كون الأمر ليس كما ذكر، والفاء للعطف على مقدر يقتضيه المقام وقد قرىء بدونها، و (من) عبارة عن المؤمنين المتمسكين بأدلة الدين كما أنها في قوله تعالى: كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ عبارة عن أضدادهم من المشركين.
{ أَفَمَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse...” Müminler ve kâfirler olmak üzere iki zümrenin durumlarının zıtlığını, birincilerin İlliyyîn'in en yücesinde, ikincilerin ise Esfele Sâfilîn'de olduğunu ve her birinin hâlinin illetini teyit ve takrirdir. Hemze (أَ), onların eşitliğini inkâr veya durumun zikredildiği gibi olmadığını inkâr içindir. Fâ harfi, makamın gerektirdiği mahzuf bir ifadeye atıf içindir; fâ olmaksızın da okunmuştur. «Men» (مَنْ), dinin delillerine sımsıkı sarılan müminlerden ibarettir; nitekim Yüce Allah'ın: { كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ } “...kötü ameli kendisine süslü gösterilen kimse gibi midir?” kavlindeki [men] de onların zıddı olan müşriklerden ibarettir.
36400. Metin
وأخرج جماعة عن ابن عباس أن من كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ هو رسول الله ﷺ ومن زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ هم المشركون، وروي عن قتادة نحوه وإليه ذهب الزمخشري. وتعقب بأن التخصيص لا يساعده النظم الكريم ولا داعي إليه، قيل: ومثله كون (من) الأول عبارة عنه ﷺ وعن المؤمنين، والمعنى أيستوي الفريقان أو أليس الأمر كما ذكر فمن كان ثابتا على حجة ظاهرة وبرهان نير من مالك أمره ومربيه وهو القرآن العظيم وسائر المعجزات والحجج العقلية كمن زين له الشيطان عمله السيء من الشرك وسائر المعاصي كإخراجك من قريتك مع كون ذلك في نفسه أقبح القبائح وَاتَّبَعُوا في ذلك العمل السيء، وقيل: بسبب ذلك التزيين أَهْواءَهُمْ الزائغة من غير أن يكون لهم شبهة توهم صحة ما هم عليه فضلا عن حجة تدلك عليها. وجمع الضميرين الأخيرين باعتبار معنى (من) كما أن افراد الأولين باعتبار لفظها.
Bir grup âlim İbn Abbas'tan; { مَنْ كانَ عَلى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ } ifadesinin Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, { وَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ } ifadesinin ise müşrikler olduğunu rivayet etmiştir; Katâde'den de benzeri nakledilmiş ve Zemahşerî bu görüşe gitmiştir. Ancak bu tahsisi o yüce nazmın desteklemediği ve buna bir gerekçe olmadığı belirtilerek eleştirilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Bunun bir benzeri de birinci «men» lafzının hem ondan sallallâhu aleyhi ve sellem hem de müminlerden ibaret olmasıdır. Anlamı şudur: İki grup eşit olur mu yahut durum zikredildiği gibi değil midir? İşinin mâliki ve terbiyecisi olan Rabbinden apaçık bir hüccet ve nurlu bir bürhan -ki o ulu Kur'an, diğer mucizeler ve aklî delillerdir- üzerinde sabit olan kimse; kendi içinde çirkinliklerin en çirkini olmasına rağmen seni memleketinden çıkarmak gibi şirk ve diğer günahlardan ibaret kötü amelini şeytanın süslü gösterdiği ve { وَاتَّبَعُوا } bu kötü amelde -bir görüşe göre bu süsleme sebebiyle- kendilerini ona sevk edecek bir hüccet şöyle dursun, üzerinde bulundukları şeyin doğruluğunu vehmettirecek hiçbir şüpheleri dahi bulunmaksızın { أَهْواءَهُمْ } “kendi heva ve heveslerine uyan” o sapkın kimseler gibi midir? Son iki zamirin çoğul getirilmesi «men» lafzının manası itibarıyladır; nitekim ilk iki zamirin tekil getirilmesi de onun lafzı itibarıyladır.
36401. Metin
مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ إلى آخره استئناف مسوق لشرح إيذانا بأن الإيمان والعمل الصالح من باب التقوى الذي هو عبارة عن فعل الواجبات وترك السيئات، والمثل الوصف العجيب الشأن وهو مبتدأ باتفاق المعربين، واختلف في خبره فقيل محذوف فقال النضر بن شميل: تقديره ما تسمعون، وقوله ﷿: فِيها أَنْهارٌ إلى آخره مفسر له، وقال سيبويه: تقديره فيما يتلى عليكم أو فيما قصصنا عليك ويقدر مقدما وفِيها أَنْهارٌ إلخ بيان لذلك المثل، وقدره ابن عطية ظاهر في نفس من وعى هذه الأوصاف وليس بذاك، ولعل الأنسب بصدر النظم الكريم تقدير النضر، وقيل: هو مذكور فقيل هو قوله تعالى: فِيها أَنْهارٌ إلخ على معنى مثل الجنة وصفتها مضمون هذا الكلام ولا يحتاج مثل هذا الخير إلى رابط.
{ مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّتِي وُعِدَ الْمُتَّقُونَ } “Müttakilere vaat olunan cennetin temsili/niteliği...” ayetin sonuna kadar olan kısım, imanın ve salih amelin vâcipleri yapmak ve kötülükleri terk etmekten ibaret olan takva kabilinden olduğunu bildirmek üzere şerh sadedinde sevk edilmiş bir istînâftır. Mesel (الْمَثَلُ), şânı hayret verici nitelik/vasıftır; irap âlimlerinin ittifakıyla mübtedadır. Haberi hususunda ise ihtilaf edilmiştir: Bir görüşe göre mahzuftur; Nadr b. Şümeyl takdirinin «işittiğiniz gibidir» olduğunu, Azîz ve Celîl olanın: { فِيها أَنْهارٌ } kavlinden ayetin sonuna kadar olan kısmın da onu açıkladığını söylemiştir. Sîbeveyhi ise takdirinin «size okunanlar arasındadır» veya «sana anlattıklarımız arasındadır» şeklinde olduğunu ve öne geçmiş olarak takdir edileceğini; { فِيها أَنْهارٌ } vb. kısmın bu meselin bir beyanı olduğunu belirtmiştir. İbn Atıyye ise takdirini «bu vasıfları kavrayan kimsenin nefsinde apaçıktır» şeklinde yapmışsa da bu pek isabetli değildir; o yüce nazmın başına en uygun olanı muhtemelen Nadr'ın takdiridir. Bir görüşe göre haber zikredilmiştir; buna göre cennetin meseli ve sıfatı bu kelamın muhtevasıdır anlamında Yüce Allah'ın: { فِيها أَنْهارٌ } vb. kavlidir ve böylesi bir haber bir rabıta gerektirmez.
36402. Metin
وقيل هذه الجملة هي الخبر إلا أن لفظ مَثَلُ زائد زيادة اسم في قول من قال:
Bir görüşe göre şu cümle haberdir; ancak şu beyitte «isim» lafzının zâid olduğunu söyleyen kimsenin görüşündeki gibi «mesel» (مَثَلُ) lafzı zâiddir:
36403. Metin
إلى الحول ثم اسم السلام عليكما فالمبتدأ في الحقيقة هو المضاف إليه فكأنه قيل: الجنة فيها أنهار إلخ وليس بشيء، وقيل: الخبر قوله تعالى الآتي: كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ وسيأتي إن شاء الله تعالى بسط الكلام فيه.
«Bir yıla kadar; sonra selâmın ismi üzerinize olsun.» Dolayısıyla hakikatte mübteda muzâfun ileyhtir, sanki «Cennette ırmaklar vardır...» denilmiştir; fakat bu bir değer taşımaz. Bir görüşe göre haber, Yüce Allah'ın gelecek olan: { كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ } kavlidir; inşâallahu teâlâ buna dair geniş açıklama gelecektir.
36404. Metin
وقرأ علي كرم الله تعالى وجهه وابن عباس وعبد الله والسلمي «أمثال الجنة»
Ali kerremallâhu teâlâ vecheh, İbn Abbas, Abdullah ve Sülemî «أمثالُ الجنة» şeklinde okumuşlardır;
36405. Metin
أي صفاتها، قال ابن جني: وهذا دليل على أن قراءة العامة بالتوحيد معناها الكثرة لما في مثل من معنى المصدرية ولذا جاز مررت برجل مثل رجلين وبرجلين مثل رجال وبامرأة مثل رجل،
Yani «onun sıfatları» demektir. İbn Cinnî şöyle demiştir: Bu, genel kıraatteki tekil kullanımın çokluk manasında olduğuna bir delildir; zira «mesel» lafzında masdarlık anlamı vardır, bu yüzden «iki adam gibi bir adama», «adamlar gibi iki adama» ve «adam gibi bir kadına uğradım» denilebilmiştir.
36406. Metin
وعن علي كرم الله تعالى وجهه أيضا أنه قرىء «مثال الجنة»
Yine Ali'den kerremallâhu teâlâ vecheh «مثالُ الجنة» şeklinde okunduğu da nakledilmiştir.
36407. Metin
ومثال الشيء في الأصل نظيره الذي يقابل به.
Bir şeyin misâli (örneği), aslında onun karşıtı olan dengidir.
36408. Metin
مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ أي غير متغير الطعم والريح لطول مكث ونحوه، وماضيه أسن بالفتح من باب ضرب ونصر وبالكسر من باب علم حكى ذلك الخفاجي عن أهل اللغة. وفي البحر أسن الماء تغير ريحه يأسن ويأسن ذكره ثعلب في الفصيح، والمصدر أسون، وأسن بكسر السين يأسن بفتحها لغة أسنا قاله اليزيدي، وأسن الرجل بالكسر لا غير إذا دخل البئر فأصابته ريح منتنة منها فغشي عليه أو دار رأسه ومنه قول الشاعر:
{ مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ } “Bozulmamış sudan;” yani uzun süre bekleme ve benzeri sebeplerle tadı ve kokusu değişmemiş [sudan]. Mâzisi fetha ile «أَسَنَ», darabe ve nasara bablarından; kesra ile «أَسِنَ» ise alime babındandır; Hafâcî bunu lügat ehlinden nakletmiştir. el-Bahr'da [şöyle denilmiştir]: Suyun kokusu değiştiğinde «أَسَنَ المَاءُ يَأْسُنُ وَيَأْسِنُ» denir; Sa'leb bunu el-Fasîh'te zikretmiştir, masdarı «أُسُونٌ» gelir. Sîn'in kesrasıyla «أَسِنَ» muzâride fethayla «يَأْسَنُ» gelir ki bir lügattir, masdarı «أَسَنًا» gelir; bunu Yezîdî söylemiştir. Adam kuyuya inip oradan pis bir koku kendisine ulaştığında bayılırsa veya başı dönerse sadece kesra ile «أَسِنَ الرَّجُلُ» denir; şairin şu sözü de bundandır:
36409. Metin
قد أترك القرن مصفرا أنامله ... يميد في الريح ميد المائح الأسن
«Nice hasmı parmak uçları sararmış olarak bırakmışımdır da... Rüzgârda kuyudan pis koku almış ve sersemlemiş su çekicinin yalpalaması gibi yalpalar.»
36410. Metin
وقرأ ابن كثير. وأهل مكة «أسن» على وزن حذر فهو صفة مشبهة أو صيغة مبالغة، وقرأ «يسن» بالياء قال أبو علي: وذلك على تخفيف الهمزة وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ لم يحمض ولم يصر قارصا ولا حاذرا كألبان الدنيا وتغير الريح لا يفارق تغير الطعم وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ أي لذيذة لهم ليس فيها كراهة طعم وريح ولا غائلة سكر وخمار كخمور الدنيا فإنها لا لذة في نفس شربها وفيها من المكاره والغوائل ما فيها وهي صفة مشبهة مؤنث لذ وصفت بها الخمر لأنها مؤنثة وقد تذكر أو مصدر نعت به بتقدير مضاف أو بجعلها عين اللذة مبالغة على ما هو المعروف في أمثال ذلك وقرئت بالرفع على أنها صفة أَنْهارٌ وبالنصب على أنها مفعول له أي كائنة لأجل اللذة لا لشيء آخر من الصداع وسائر آفات خمور الدنيا وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى مما يخالفه فلا يخالطه الشمع
İbn Kesîr ve Mekke ehli «حَذِر» vezninde «أَسِنٍ» şeklinde okumuşlardır; bu durumda sıfat-ı müşebbehe veya mübalağa sîgasıdır. Yâ ile «يَاسِنٍ» şeklinde de okunmuştur; Ebû Ali, bunun hemzenin teshili üzere olduğunu söylemiştir. { وَأَنْهارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُ } “Ve tadı bozulmamış sütten ırmaklar;” dünya sütleri gibi ekşimeyen, acımayan ve bozulmayan süttendir; kokunun değişmesi tadın değişmesinden ayrı olmaz. { وَأَنْهارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِبِينَ } “Ve içenlere lezzet veren şaraptan ırmaklar;” yani onlar için lezzetlidir; dünya şarapları gibi ne tadında ve kokusunda bir nahoşluk ne de sarhoşluk ve baş ağrısı gibi bir kötülük vardır; zira dünya şarabının bizzat içilmesinde bir lezzet olmadığı gibi içinde nice hoşa gitmeyen ve felakete sürükleyen şeyler vardır. Bu lafız «لَذّ» kelimesinin müennesi olan bir sıfat-ı müşebbehedir; şarap müennes olduğu için onunla nitelenmiştir, bazen müzekker de kılınabilir; yahut benzerlerinde bilindiği üzere mübalağa için muzâf takdiriyle veya bizzat lezzetin kendisi kılınarak kendisiyle niteleme yapılan bir masdardır. «أَنْهارٌ» lafzının sıfatı olarak ref ile ve mef'ûlün leh olarak nasb ile de okunmuştur; yani dünya şaraplarının baş ağrısı ve diğer âfetleri gibi başka bir şey için değil, sadece lezzet için var olan demektir. { وَأَنْهارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّى } “Ve süzme baldan ırmaklar vardır.” Kendisine aykırı olan şeylerden arındırılmıştır; dolayısıyla içine mum
36411. Metin
وفضلات النحل وغيرها، ووصفه بمصفى لأنه الغالب على العسل التذكير وهو مما يذكر ويؤنث كما نص عليه أبو حيان. وغيره، وهذا على ما قيل تمثيل لما يجري مجرى الأشربة في الجنة بأنواع ما يستطاب منها أو يستلذ في الدنيا بالتخلية عما ينقصها وينغصها والتحلية بما يوجب غزارتها ودوامها.
ve arı artıkları ile diğer yabancı maddeler karışmaz. «مُصَفًّى» şeklinde müzekker sıfat getirilmesi balda (asel) galip olanın müzekkerlik olmasındandır; oysa Ebû Hayyân ve başkalarının belirttiği gibi müzekker ve müennes olarak kullanılabilen kelimelerdendir. Söylendiğine göre bu durum; cennette içecek kabilinden olan şeylerin, dünyada hoş bulunan veya lezzet alınan türleriyle, onları eksilten ve tatsızlaştıran unsurlardan arındırılarak (tahliye) ve bollaşıp devamlılığını sağlayan vasıflarla bezenerek (tahliye) örneklendirilmesidir.
36412. Metin
وبدىء بالماء لأنه في الدنيا مما لا يستغنى عنه ثم باللبن إذ كان يجري مجرى المطعم لكثير من العرب في كثير من أوقاتهم ثم بالخمر لأنه إذا حصل الري والمطعوم تشوفت النفس إلى ما يلتذ به ثم بالعسل لأن فيه الشفاء في الدنيا مما يعرض من المشروب والمطعوم فهو متأخر بالرتبة، وجاء عن ابن عباس أن لبن تلك الأنهار لم يحلب، وقال سعيد بن جبير: إنه لم يخرج من بين فرث ودم وإن خمرها لم تدسها الرجال بأرجلها وإن عسلها لم يخرج من بطون النحل. وأخرج ابن جرير عن سعد قال: سألت أبا إسحق عن قوله تعالى: مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ فقال: سألت عنه الحارث فحدثني أن ذلك الماء تسنيم وقال: بلغني أنه لا تمسه يد وأنه يجيء الماء هكذا حتى يدخل الفم.
Su ile başlanmıştır, çünkü dünyada ondan asla müstağni olunamaz; sonra süt zikredilmiştir, çünkü Arapların çoğu için vakitlerinin çoğunda yemek mesabesindedir; sonra şarap zikredilmiştir, çünkü suya kanma ve yiyecek hâsıl olduğunda nefis lezzet alacağı şeye iştiyak duyar; sonra bal zikredilmiştir, çünkü onda yiyecek ve içecekten arız olan şeylere karşı dünyada şifa vardır, dolayısıyla mertebece sonradır. İbn Abbas'tan nakledildiğine göre bu nehirlerin sütü sağılmamıştır; Saîd b. Cübeyr ise onun işkembeden ve kandan çıkmadığını, şarabını insanların ayaklarıyla çiğnemediğini ve balının da arıların karınlarından çıkmadığını söylemiştir. İbn Cerîr, Sa'd'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Ebû İshak'a Yüce Allah'ın: { مِنْ ماءٍ غَيْرِ آسِنٍ } kavlini sordum, o da: Bunu Hâris'e sordum; o bana bu suyun Tesnîm olduğunu anlattı ve: Bana ulaştığına göre ona hiçbir el değmez, su böyle gelir ve doğrudan ağza girer, dedi.
36413. Metin
وفي حديث أخرجه ابن مردويه عن الكلبي أن نهر دجلة نهر الخمر في الجنة وأن عليه إبراهيم ﵇ ونهر جيحون نهر الماء فيها ويقال له نهر الرب ونهر الفرات نهر اللبن وأنه لذرية المؤمنين ونهر النيل نهر العسل.
İbn Merdûye'nin Kelbî'den rivayet ettiği bir hadiste; Dicle nehrinin cennetteki şarap nehri olduğu ve başında İbrahim'in aleyhisselâm bulunduğu, Ceyhun nehrinin oradaki su nehri olup ona Rabbin nehri denildiği, Fırat nehrinin süt nehri olup müminlerin zürriyetine ait olduğu, Nil nehrinin ise bal nehri olduğu zikredilmiştir.
36414. Metin
وأخرج الحرث بن أبي أسامة في مسنده. والبيهقي عن كعب قال: نهر النيل نهر العسل ونهر دجلة نهر اللبن ونهر الفرات نهر الخمر ونهر سيحان نهر الماء في الجنة. وأنت تعلم أن المذكور في الآية لكل أنهار بالجمع والله تعالى أعلم بصحة هذه الأخبار ونحوها، ثم إنها إن صحت لا يبعد تأويلها وإن كانت القدرة الإلهية لا يتعاصاها شيء وَلَهُمْ فِيها مع ما ذكر من فنون الأنهار مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ أي أنواع من كل الثمرات فالجار والمجرور صفة مبتدأ مقدر وقدره بعضهم زوجان وكأنه انتزعه من قوله تعالى: فِيهِما مِنْ كُلِّ فاكِهَةٍ زَوْجانِ [الرحمن: ٥٢] وقيل:
Hâris b. Ebî Üsâme Müsned'inde ve Beyhakî Ka'b'dan şöyle dediğini rivayet etmiştir: Nil nehri bal nehri, Dicle nehri süt nehri, Fırat nehri şarap nehri, Seyhan nehri de cennetteki su nehridir. Sen de bilirsin ki ayette her biri için çoğul olarak «nehirler» zikredilmiştir; bu ve benzeri haberlerin sıhhatini en iyi Yüce Allah bilir. Kaldı ki bunlar sahih olsa bile tevil edilmeleri uzak değildir; gerçi ilâhî kudrete hiçbir şey zor gelmez. { وَلَهُمْ فِيها } Zikredilen bu nehir çeşitleriyle birlikte onlar için orada vardır: { مِنْ كُلِّ الثَّمَراتِ } “Her türlü meyveden;” yani her türlü meyveden çeşitler vardır; dolayısıyla câr ve mecrûr mahzuf bir mübtedanın sıfatıdır, bazısı bunu «ikişer çift» olarak takdir etmiştir ki bunu Yüce Allah'ın: { فِيهِما مِنْ كُلِّ فاكِهَةٍ زَوْجانِ } [Rahmân: 52] kavlinden çıkarmış gibidir. Şöyle de denilmiştir:
36415. Metin
مِنْ زائدة أي ولهم فيها كل الثمرات وَمَغْفِرَةٌ مبتدأ خبره محذوف والجملة عطف على الجملة السابقة أي ولهم مغفرة، وجوز أن يكون عطفا على المبتدأ قبل بدون قيد فيها لأن المغفرة قبل دخول الجنة أو بالقيد والكلام على حذف مضاف أي ونعيم مغفرة أو جعل المغفرة عبارة عن أثرها وهو النعيم أو مجازا عن رضوان الله ﷿، وقد يقال: المراد بالمغفرة هنا ستر ذنوبهم وعدم ذكرها لهم لئلا يستحيوا فتتنغص لذتهم والمغفرة السابقة ستر الذنوب وعدم المؤاخذة بها وحينئذ العطف على المبتدأ من غير ارتكاب شيء مما ذكر، وقد رأيت نحو هذا بعد كتابته للطبرسي مقتصرا عليه ولعله أولى مما قالوه، وتنوين مَغْفِرَةٌ للتعظيم أي مغفرة عظيمة لا يقادر قدرها، وقوله تعالى:
«Min» (مِنْ) zâiddir, yani «onlar için orada bütün meyveler vardır» demektir. { وَمَغْفِرَةٌ } “Ve bir bağışlanma...” Mübtedadır, haberi mahzuftur ve cümle önceki cümleye matuftur; yani «ve onlar için bir mağfiret vardır» demektir. Cennete girmeden önce mağfiret gerçekleştiği için «orada» kaydı olmaksızın önceki mübtedaya matuf olması da caiz görülmüştür; yahut mezkûr kayıtla birlikte olup kelam muzâfın hazfi üzeredir; yani «mağfiret nimeti vardır» demektir veya mağfiret eseri olan nimetten ibaret kılınmıştır yahut Azîz ve Celîl olan Allah'ın rızasından mecazdır. Şöyle de denilebilir: Buradaki mağfiretten murat günahlarının örtülmesi ve utanç duyup lezzetleri kaçmasın diye kendilerine hatırlatılmamasıdır; önceki mağfiret ise günahların örtülmesi ve onlardan ötürü muaheze edilmemektir; bu durumda zikredilen şeylerden hiçbirine başvurulmaksızın doğrudan mübtedaya atfedilir. Bunu yazdıktan sonra Tabersî'nin sadece bununla yetindiğini gördüm, muhtemelen onların söylediklerinden daha evlâdır. { مَغْفِرَةٌ } kelimesinin tenvini tazim içindir; yani kadrine paha biçilemez ulu bir mağfiret demektir. Yüce Allah'ın:
36416. Metin
مِنْ رَبِّهِمْ متعلق بمحذوف صفة لها مؤكدة لما أفاده التنكير من الفخامة الذاتية بالفخامة الإضافية أي كائنة من ربهم، وقوله ﷿: كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ خبر لمبتدأ محذوف تقديره أمن هو خالد في هذه الجنة حسبما جرى به الوعد كمن هو خالد في النار كما نطق به قوله تعالى: وَالنَّارُ مَثْوىً لهم، وجوز أن يكون بدلا من قوله سبحانه: كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وما بينهما اعتراض لبيان ما يمتاز به من على بينة في الآخرة تقرير الإنكار المساواة وفيه بعد. وذهب جار الله إلى أنه خبر مَثَلُ الْجَنَّةِ وأن ذاك مرتب على الإنكار السابق أعني قوله تعالى:
{ مِنْ رَبِّهِمْ } “Rabbinden...” kavli, tenvinin ifade ettiği zâtî azameti izafî azametle pekiştiren mahzuf bir sıfata müteallıktır; yani Rablerinden olan [bir mağfiret] demektir. Azîz ve Celîl olanın: { كَمَنْ هُوَ خالِدٌ فِي النَّارِ } “Ateşte ebedî kalan kimse gibi midir?” kavli, mahzuf bir mübtedanın haberidir; takdiri: Yüce Allah'ın: { وَالنَّارُ مَثْوىً لَهُمْ } kavlinin dile getirdiği gibi, vuku bulan vaade göre bu cennette ebedî kalan kimse, ateşte ebedî kalan kimse gibi midir? Şânı yüce olanın: { كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ } kavlinden bedel olması da caiz görülmüştür; aradaki kısım ise eşitliğin inkârını takrir etmek üzere apaçık delil üzere bulunan kimsenin ahirette ne ile temayüz edeceğini beyan eden bir itiraziyedir; ancak bunda uzaklık vardır. Cârullah ise bunun { مَثَلُ الْجَنَّةِ } lafzının haberi olduğu ve bunun önceki inkâra, yani Yüce Allah'ın: