7464. Metin
﷽
Bismillâhirrahmânirrahîm.
7465. Metin
سورة المائدة
Mâide Suresi
7466. Metin
وتسمى أيضا العقود والمنقذة، قال ابن الفرس: لأنها تنقذ صاحبها من ملائكة العذاب وهي مدنية في قول ابن عباس ومجاهد وقتادة، وقال أبو جعفر بن بشر والشعبي: إنها مدنية إلا قوله تعالى: الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ [المائدة: ٣] فإنه نزل بمكة.
Bu sureye aynı zamanda "el-Ukûd" (Akitler) ve "el-Münkize" (Kurtarıcı) da denir. İbnü'l-Feres: "Çünkü o, sahibini azap meleklerinden kurtarır" demiştir. İbn Abbâs, Mücâhid ve Katâde'nin kavline göre Medenîdir. Ebû Ca'fer b. Bişr ve eş-Şa'bî ise: "Yüce Allah'ın: 'Bugün sizin dininizi kemale erdirdim' [el-Mâide: 3] ayeti müstesna, o Medenîdir; zira bu ayet Mekke'de inmiştir" demişlerdir.
7467. Metin
وأخرج أبو عبيد عن محمد القرظي قال: «نزلت سورة المائدة على رسول الله ﷺ في حجة الوداع فيما بين مكة والمدينة وهو على ناقته فانصدعت كتفها فنزل عنها رسول الله ﷺ وذلك من ثقل الوحي»
Ebû Ubeyd, Muhammed el-Kurazî'den şöyle rivayet etmiştir: "Mâide Suresi, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e Veda Haccı'nda, Mekke ile Medine arasında devesinin üzerindeyken indi. [Ağırlığından dolayı] devenin kürek kemiği çatladı, bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem deveden indi; bu da vahyin ağırlığındandı."
7468. Metin
وأخرج غير واحد عن عائشة رضي الله تعالى عنها قالت: المائدة آخر سورة نزلت، وأخرج أحمد والترمذي عن ابن عمر أن آخر سورة المائدة والفتح، وقد تقدم آنفا عن البراء أن آخر سورة نزلت براءة، ولعل كلا ذكر ما عنده، وليس في ذلك شيء مرفوع إلى النبي ﷺ، نعم
Birçok kişi Âişe radıyallâhu teâlâ anhâ'dan: "Mâide, en son inen suredir" dediğini rivayet etmiştir. Ahmed ve Tirmizî, İbn Ömer'den en son inen surenin Mâide ve Fetih olduğunu rivayet etmiştir. Az önce el-Berâ'dan, en son inen surenin Berâe (Tevbe) olduğu geçmişti. Muhtemelen her biri kendi bildiğini zikretmiştir; bu konuda Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e merfû bir rivayet yoktur, evet,
7469. Metin
أخرج أبو عبيد عن ضمرة بن حبيب وعطية بن قيس قالا: «قال رسول الله ﷺ: المائدة من آخر القرآن تنزيلا فأحلوا حلالها وحرموا حرامها»
Ebû Ubeyd, Damre b. Habîb ve Atiyye b. Kays'tan şöyle dediklerini rivayet etmiştir: "Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Mâide, Kur'an'ın iniş bakımından sonlarındandır; öyleyse onun helal kıldığını helal sayın, haram kıldığını da haram sayın' buyurdu."
7470. Metin
وهو غير واف بالمقصود لمكان «من» .
Bu rivayet, "sonlarındandır" ifadesindeki "-den/-dan" (min) edatından dolayı maksadı tam olarak karşılamamaktadır.
7471. Metin
واستدل قوم بهذا الخبر على أنه لم ينسخ من هذه السورة شيء، وممن صرح بعدم النسخ عمرو بن شرحبيل والحسن رضي الله تعالى عنهما، كما أخرج ذلك عنهما أبو داود، وأخرج عن الشعبي أنه لم ينسخ منها إلا قوله تعالى:
Bir grup bu haberden yola çıkarak, bu sureden hiçbir şeyin neshedilmediğine delil getirmiştir. Neshedilmediğini açıkça belirtenler arasında Amr b. Şürahbîl ve el-Hasan radıyallâhu teâlâ anhümâ da vardır; nitekim bunu onlardan Ebû Dâvûd rivayet etmiştir. Şa'bî'den ise bu sureden yalnız şu ayetin neshedildiği rivayet edilmiştir:
7472. Metin
يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ وَلَا الْهَدْيَ وَلَا الْقَلائِدَ [المائدة: ٢] ، وأخرج ابن عباس رضي الله تعالى عنهما أنه قال: نسخ من هذه السورة آيتان آية القلائد وقوله سبحانه: فَإِنْ جاؤُكَ فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ [المائدة: ٤٢] وادعى بعضهم أن فيها تسع آيات منسوخات، وسيأتي الكلام على ذلك إن شاء الله تعالى.
"Ey iman edenler! Allah'ın nişanelerine, haram aya, kurbanlığa ve gerdanlıklı kurbanlıklara saygısızlık etmeyin" [el-Mâide: 2]. İbn Abbâs radıyallâhu teâlâ anhümâ'dan ise şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Bu sureden iki ayet neshedilmiştir: Gerdanlıklar ayeti ve Yüce Allah'ın: 'Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet yahut onlardan yüz çevir' [el-Mâide: 42] ayeti." Bazıları ise bu surede dokuz mensûh ayet bulunduğunu iddia etmiştir. İnşâallâhu Teâlâ buna dair açıklama ileride gelecektir.
7473. Metin
وعدة آيها مائة وعشرون عند الكوفيين، وثلاث وعشرون عند البصريين، واثنان وعشرون عند غيرهم، ووجه اعتلاقها بسورة النساء- على ما ذكره الجلال السيوطي عليه الرحمة- أن سورة النساء قد اشتملت على عدة عقود صريحا وضمنا، فالصريح عقود الأنكحة وعقد الصداق وعقد الحلف وعقد المعاهدة والأمان، والضمني عقد الوصية والوديعة والوكالة والعارية والإجارة، وغير ذلك الداخل في عموم قوله تعالى: إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَماناتِ إِلى أَهْلِها [النساء: ٥٨] فناسب أن تعقب بسورة مفتتحة بالأمر بالوفاء بالعقود فكأنه قيل: يا أيها الناس أوفوا بالعقود التي فرغ من ذكرها في السورة التي تمت، وإن كان في هذه السورة أيضا عقود، ووجه أيضا تقديم النساء وتأخير المائدة بأن أول تلك يا أَيُّهَا النَّاسُ [النساء: ١] وفيها الخطاب بذلك في مواضع وهو أشبه بتنزيل المكي، وأول هذه يا أَيُّهَا
Ayetlerinin sayısı Kûfelilere göre yüz yirmi, Basralılara göre yirmi üç, diğerlerine göre ise yirmi ikidir. Nisâ Suresi ile irtibatının yönü —Celâl es-Süyûtî'nin (rahmetullahi aleyh) zikrettiğine göre— şöyledir: Nisâ Suresi açıkça ve zımnen birçok akdi içermiştir. Açık olanlar nikah akitleri, mehir akdi, yeminleşme akdi, muâhede ve eman akdidir. Zımnî olanlar ise vasiyet, vedia (emanet bırakma), vekâlet, âriyet (ödünç verme) ve icâre (kiralama) akitleri ile Yüce Allah'ın: "Şüphesiz Allah, emanetleri ehline vermenizi emreder" [en-Nisâ: 58] ayetinin umumuna giren diğer akitlerdir. Dolayısıyla bunun ardından akitlere vefayı emrederek başlayan bir surenin gelmesi münasip düşmüştür; sanki şöyle denilmiştir: "Ey insanlar! Tamamlanan surede zikri biten akitleri yerine getirin." Gerçi bu surede de akitler mevcuttur. Nisâ'nın öne alınıp Mâide'nin sonraya bırakılmasının diğer bir gerekçesi de şudur: Nisâ'nın başı "Ey insanlar!" [en-Nisâ: 1] olup onda bu hitap birkaç yerde geçmektedir ve bu Mekkî nüzule daha çok benzemektedir. Bu surenin başı ise "Ey
7474. Metin
الَّذِينَ آمَنُوا
iman edenler!"
7475. Metin
[المائدة: ١] وفيها الخطاب بذلك في مواضع وهو أشبه بخطاب المدني، وتقديم العام وشبه المكي أنسب.
[el-Mâide: 1] şeklindedir ve bu hitap onda birkaç yerde geçmektedir ki bu da Medenî hitaba daha çok benzemektedir. Genel olanın ve Mekkîye benzeyenin öne alınması daha uygundur.
7476. Metin
ثم إن هاتين السورتين في التلازم والاتحاد نظير البقرة وآل عمران، فتانك اتحدا في تقرير الأصول من الوحدانية والنبوة ونحوهما، وهاتان في تقرير الفروع الحكمية.
Sonra, bu iki sure birbirini gerektirme ve bütünlük bakımından Bakara ve Âl-i İmrân gibidir. Zira o ikisi tevhid, nübüvvet ve benzeri asılların (inanç esaslarının) takririnde birleştiği gibi, bu ikisi de hükmî furûatın takririnde birleşmiştir.
7477. Metin
وقد ختمت المائدة في صفة القدرة كما افتتحت النساء بذلك، وافتتحت النساء ببدء الخلق، وختمت المائدة بالمنتهى من البعث والجزاء، فكأنهما سورة واحدة اشتملت على الأحكام من المبدأ إلى المنتهى، ولهذه السورة أيضا اعتلاق بالفاتحة والزهراوين كما لا يخفى على المتأمل.
Nisâ Suresi kudret sıfatıyla başladığı gibi Mâide Suresi de kudret sıfatıyla son bulmuştur. Nisâ Suresi yaratılışın başlangıcıyla açılmış, Mâide Suresi ise yeniden dirilme ve ceza gibi nihaî sonla tamamlanmıştır; sanki bu ikisi, başlangıçtan sona kadar hükümleri içeren tek bir sure gibidir. Ayrıca dikkatle düşünen kimseye gizli kalmayacağı üzere bu surenin Fâtiha ve Zehrâveyn (Bakara ve Âl-i İmrân) ile de irtibatı vardır.
7478. Metin
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ الوفاء حفظ ما يقتضيه العقد والقيام بموجبه، ويقال: وفى ووفى وأوفى بمعنى، لكن في المزيد مبالغة ليست في المجرد، وأصل العقد الربط محكما. ثم تجوز به عن العهد الموثوق، وفرق الطبرسي بين العقد والعهد، بأن العقد فيه معنى الاستيثاق والشد ولا يكون إلا بين اثنين، والعهد قد يتفرد به واحد، واختلفوا في المراد بهذه العقود على أقوال: أحدها أن المراد به العهود التي أخذ الله تعالى على عباده بالإيمان به وطاعته فيما أحل لهم أو حرم عليهم وهو مروي عن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما، وثانيهما العقود التي يتعاقدها الناس بينهم كعقد الايمان وعقد النكاح وعقد البيع. ونحو ذلك وإليه ذهب ابن زيد وزيد بن
Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla. "Ey iman edenler! Akitleri yerine getirin." el-Vefâ (الوفاء), akdin gerektirdiğini korumak ve onun icabını yerine getirmektir. Vefâ (وفى), veffâ (وفّى) ve evfâ (أوفى) aynı anlamda kullanılır; ancak mezîd (ek almış) kalıpta, mücerred (yalın) kalıpta olmayan bir mübalağa vardır. el-Akd (العقد) kelimesinin aslı bir şeyi sağlamca bağlamaktır. Daha sonra mecazen pekiştirilmiş sözleşme (ahid) anlamında kullanılmıştır. Tabersî, akid ile ahid arasını şöyle ayırmıştır: Akitte sağlama bağlama ve düğümleme manası vardır ve ancak iki kişi arasında olur; ahidde ise tek kişi tek başına bulunabilir. Bu akitlerden neyin kastedildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür: Birincisi, bundan kastın Yüce Allah'ın kullarından O'na iman etmeleri ve kendilerine helal veya haram kıldığı şeylerde O'na itaat etmeleri hususunda aldığı ahitler olduğudur; bu, İbn Abbâs radıyallâhu teâlâ anhümâ'dan rivayet edilmiştir. İkincisi, insanların kendi aralarında yaptıkları yemin akdi, nikah akdi, satım akdi ve benzeri akitlerdir; İbn Zeyd ve Zeyd b.
7479. Metin
أسلم، وثالثها العهود التي كانت تؤخذ في الجاهلية على النصرة والمؤازرة على من ظلم، وروي ذلك عن مجاهد، والربيع وقتادة وغيرهم ورابعها العهود التي أخذها الله تعالى على أهل الكتاب بالعمل بما في التوراة والإنجيل مما يقتضيه التصديق بالنبي ﷺ وبما جاء به، وروي ذلك عن ابن جريج وأبي صالح، وعليه فالمراد من الَّذِينَ آمَنُوا مؤمنو أهل الكتاب وهو خلاف الظاهر، واختار بعض المفسرين أن المراد بها ما يعم جميع ما ألزمه الله تعالى عباده وعقد عليهم من التكاليف والأحكام الدينية، وما يعقدونه فيما بينهم من عقود الأمانات والمعاملات ونحوهما مما يجب الوفاء به، أو يحسن دينا، ويحمل الأمر على مطلق الطلب ندبا أو وجوبا، ويدخل في ذلك اجتناب المحرمات والمكروهات لأنه أوفق بعموم اللفظ إذ هو جمع محلى باللام وأوفى بعموم الفائدة.
Eslem bu görüşe gitmiştir. Üçüncüsü, Câhiliye döneminde haksızlığa uğrayana yardım ve destek verme üzerine alınan ahitlerdir; bu, Mücâhid, er-Rebî', Katâde ve başkalarından rivayet edilmiştir. Dördüncüsü, Yüce Allah'ın Ehl-i Kitap'tan, Tevrat ve İncil'de bulunan ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ile getirdiklerini tasdik etmeyi gerektiren hükümlerle amel etmeleri hususunda aldığı ahitlerdir; bu, İbn Cüreyc ve Ebû Sâlih'ten rivayet edilmiştir. Bu görüşe göre "iman edenler" ifadesinden kastedilen, Ehl-i Kitab'ın iman edenleridir ki bu zahire aykırıdır. Bazı müfessirler ise bundan kastın, Yüce Allah'ın kullarına yüklediği ve bağlayıcı kıldığı tüm dini teklif ve hükümleri ve insanların kendi aralarında bağladıkları emanet, muamele ve benzeri yerine getirilmesi vacip olan yahut dinen güzel görülen tüm akitleri kapsayan genel mana olduğunu tercih etmişlerdir. Bu durumda emir, mendubluk veya vücûb ifade eden mutlak talebe hamledilir; haram ve mekruhlardan kaçınmak da buna dahil olur. Zira bu, lafzın umumuna —çünkü elif-lam ile belirlenmiş bir çoğuldur— daha uygun ve faydanın genelliğini daha iyi sağlayıcıdır.
7480. Metin
واستظهر الزمخشري كون المراد بها عقود الله تعالى عليهم في دينه من تحليل حلاله وتحريم حرامه لما فيه- كما في الكشف- من براعة الاستهلال والتفصيل بعد الإجمال، لكن ذكر فيه أن مختار البعض أولى لحصول الغرضين وزيادة التعميم، وأن السور الكريمة مشتملة على أمهات التكاليف الدينية في الأصول والفروع. ولو لم يكن إلا تَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى واعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوى [المائدة: ٨] لكفى، وتعقب بما لا يخلو عن نظر.
Zemahşerî, bundan kastın Yüce Allah'ın dininde helalini helal, haramını haram kılmak üzere kullarına yüklediği akitler olmasını zahir görmüştür; zira el-Keşşâf'ta geçtiği üzere bunda berâat-i istihlâl (güzel bir başlangıç) ve icmâlden sonra tafsilat bulunmaktadır. Ancak el-Keşşâf'ta, bazı müfessirlerin tercih ettiği [kapsamlı] görüşün, her iki gayeyi gerçekleştirmesi ve daha fazla genellik içermesi bakımından daha evla olduğu zikredilmiştir. Nitekim bu yüce sure, dinin usûl ve furûundaki temel teklifleri içermektedir. Şayet bu surede sadece: "İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın" ve "Adil olun; bu, takvaya daha yakındır" [el-Mâide: 8] ayetleri bulunsa bile yeterli olurdu. [Zemahşerî'nin görüşü] eleştiriye açık bir şekilde değerlendirilmiştir.
7481. Metin
وزعم بعضهم أن فيه نزع الخف قبل الوصول إلى الماء، وما استظهره الزمخشري خال عن ذلك. والأمر فيه هين، وفي القول بالعموم رغب الراغب- كما هو الظاهر- فقد قال: العقود باعتبار المعقود، والعاقد ثلاثة أضرب، عقد بين الله تعالى وبين العبد، وعقد بين العبد ونفسه، وعقد بينه وبين غيره من البشر، وكل واحد باعتبار الموجب له ضربان: ضرب أوجبه العقل وهو ما ركز الله تعالى معرفته في الإنسان فتوصل إليه إما ببديهة العقل، وإما بأدنى نظر دل عليه قوله تعالى: وَإِذْ أَخَذَ رَبُّكَ مِنْ بَنِي آدَمَ [الأعراف: ١٧٢] الآية، وضرب أوجبه الشرع وهو ما دلنا عليه كتاب الله تعالى وسنة نبيه ﷺ فذلك ستة أضرب، وكل واحد من ذلك إما أن يلزم ابتداء أو يلزم بالتزام الإنسان إياه، والثاني أربعة أضرب: فالأول واجب الوفاء كالنذور المتعلقة بالقرب نحو أن يقول: عليّ أن أصوم إن عافاني الله تعالى، والثاني مستحب الوفاء به ويجوز تركه كمن حلف على ترك فعل مباح فإن له أن يكفر عن يمينه ويفعل ذلك، والثالث يستحب ترك الوفاء به، وهو ما
Bazıları bunda "suya ulaşmadan mestleri çıkarmak" (gereksiz bir acelecilik) olduğunu iddia etmiş, Zemahşerî'nin zahir gördüğü görüşün bundan uzak olduğunu söylemiştir. Bu konudaki mesele kolaydır. Umum ifade ettiği görüşüne Râgıb da —zahir olan budur ki— meyletmiştir; nitekim şöyle demiştir: Akitler, akdedilen ve akdi yapan açısından üç kısımdır: Yüce Allah ile kul arasındaki akit, kulun kendi nefsiyle yaptığı akit ve kulun diğer insanlarla yaptığı akit. Bunların her biri, kendisini gerektiren sebep açısından iki kısımdır: Birincisi, aklın vacip kıldığıdır ki bu, Yüce Allah'ın bilgisini insana yerleştirdiği, insanın ya aklın bedâhetiyle (apaçık kavrayışıyla) ya da asgari bir tefekkürle ulaştığı şeydir; nitekim Yüce Allah'ın: "Hani Rabbin Âdemoğullarından almıştı..." [el-A'râf: 172] ayeti buna delalet eder. İkincisi, şeriatın vacip kıldığıdır ki bu da Allah Teâlâ'nın Kitabı'nın ve Peygamberi sallallâhu aleyhi ve sellem'in sünnetinin bize gösterdiği şeydir. Böylece altı kısım olur. Bunların her biri ya başlangıçta bağlayıcı olur ya da insanın kendisinin üstlenmesiyle bağlayıcı olur. İkincisi dört kısımdır: Birincisi, ibadetlerle ilgili adaklar gibi vefası vacip olan akittir; kişinin: "Allah bana şifa verirse oruç tutmak üzerime borç olsun" demesi gibi. İkincisi, vefası müstehap olup terki caiz olan akittir; mubah bir fiili terk etmeye yemin eden kimse gibi; zira o, yeminine kefaret verip o işi yapabilir. Üçüncüsü, vefasını terk etmek müstehap olan akittir; bu da
7482. Metin
قال ﷺ: «إذا حلف أحدكم على شيء فرأى غيره خيرا منه فليأت الذي هو خير منه وليكفر عن يمينه» ،
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in: "Sizden biri bir şeye yemin eder de ondan başkasını daha hayırlı görürse, daha hayırlı olanı yapsın ve yeminine kefaret versin" buyurduğu şeydir.
7483. Metin
والرابع واجب ترك الوفاء به نحو أن يقول: عليّ أن أقتل فلانا المسلم، فيحصل من ضرب ستة في أربعة أربعة وعشرون ضربا وظاهر الآية يقتضي كل عقد سوى ما كان تركه قربة أو واجبا فافهم ولا تغفل أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ شروع في تفصيل الأحكام التي أمر بإيفائها، وبدأ سبحانه بذلك لأنه مما يتعلق بضروريات المعاش، والبهيمة- من ذوات الأرواح ما لا عقل له مطلقا، وإلى ذلك ذهب الزجاج، وسمي «بهيمة» لعدم تمييزه وإبهام الأمر عليه.
Dördüncüsü, vefasını terk etmek vacip olan akittir; kişinin: "Falan Müslümanı öldürmek üzerime borç olsun" demesi gibi. Altının dört ile çarpımından yirmi dört kısım hasıl olur. Ayetin zahiri, terk edilmesi ibadet veya vacip olanlar dışındaki her akdi gerektirir; anla ve gaflet etme! "Size behîmetü'l-en'âm (sağmal hayvanlar) helal kılındı." Bu, ifası emredilen hükümlerin detaylandırılmasına bir giriştir. Yüce Allah bununla başlamıştır; zira bu, maişetin zorunlu ihtiyaçlarındandır. el-Behîme (البهيمة), canlılardan mutlak olarak aklı olmayan varlıklardır; Zeccâc bu görüşe gitmiştir. Temyiz gücünün olmaması ve durumunun kapalılığı sebebiyle buna "behîme" denmiştir.
7484. Metin
ونقل الإمام الشعراني عن شيخه علي الخواص قدس سره أن سبب تسمية البهائم بهائم ليس إلا لكون أمر كلامها وأحوالها أبهم على غالب الخلق لا أن الأمر أبهم عليها، وذكر ما يدل على عقلها وعلمها، وسيأتي تحقيق ذلك إن شاء الله تعالى.
İmam Şa'rânî, şeyhi Ali el-Havvâs'tan (kuddise sirruh) nakletmiştir ki hayvanlara behâim (behîmeler) denmesinin sebebi, yalnızca konuşmalarının ve hallerinin yaratılmışların çoğuna kapalı olmasından ibarettir; yoksa işin kendilerine kapalı olmasından değildir. Şeyh, onların aklına ve ilmine delalet eden hususları zikretmiştir. İnşâallâhu Teâlâ bunun tahkiki ileride gelecektir.
7485. Metin
وقال غير واحد: البهيمة اسم لكل ذي أربع من دواب البر والبحر، وإضافته إلى الأنعام للبيان كثوب خز أي أحل لكم أكل البهيمة من الأنعام، وهي الأزواج الثمانية المذكورة في سورتها، واعترض بأن البهيمة اسم جنس، والأنعام نوع منه، فإضافتها إليه كإضافة حيوان إنسان وهي مستقبحة، وأجيب بأن إضافة العام إلى الخاص إذا صدرت من بليغ وقصد بذكره فائدة فحسنة- كمدينة بغداد- فإن لفظ بغداد لما كان غير عربي لم يعهد معناه أضيف إليه مدينة لبيان
Birçok âlim şöyle demiştir: Behîme, kara ve deniz hayvanlarından dört ayaklı olan her varlığın adıdır. Bunun el-en'âm (الأنعام) kelimesine izafeti, sevb-i hazz (ipek elbise) ifadesinde olduğu gibi beyan içindir; yani "Size en'âmdan olan behîmenin yenilmesi helal kılındı." Bunlar, kendi suresinde zikredilen sekiz çifttir. Şöyle itiraz edilmiştir: Behîme cins ismidir, en'âm ise onun bir türüdür; dolayısıyla bunun ona izafeti, "hayvan-ı insan" (insan hayvanı) izafeti gibi olup çirkindir. Şöyle cevap verilmiştir: Genel olanın özele izafeti, belagat ehli birinden sadır olur ve zikredilmesiyle bir fayda kastedilirse güzeldir; "Bağdat şehri" gibi. Nitekim Bağdat lafzı Arapça olmadığı ve anlamı bilinmediği için, müsemmasını
7486. Metin
مسماه وتوضيحه- وكشجر الأراك- فإنه لما كان الأراك يطلق على قضبانه أضيف لبيان المراد وهكذا وإلا فلغو زائد مستهجن، وهنا لما كان الأنعام قد يختص بالإبل إذ هو أصل معناه على ما قيل، ولذا لا يقال: النعم إلا لها أضيف إليه بهيمة إشارة إلى ما قصد به، وذكر البهيمة وإفرادها لإرادة الجنس، وجمع الأنعام ليشمل أنواعها وألحق بها الظباء وبقر الوحش، وقيل: هما المراد بالبهيمة ونحوهما مما يماثل الأنعام في الاجترار وعدم الأنياب، وروي ذلك عن الكلبي والفراء، وإضافتها إلى الأنعام حينئذ لملابسة المشابهة بينهما، وجوز بعض المحققين في إضافة المشبه للمشبه به كونها بمعنى اللام على جعل ملابسة المشبه اختصاصا بينهما، أي بمعنى من البيانية على جعل المشبه نفس المشبه به، وفائدة هذه الإضافة هنا الإشعار بعلة الحكم المشتركة بين المتضايفين كأنه قيل: أحلت لكم البهيمة المشبهة بالأنعام التي بين إحلالها فيما سبق لكم المماثلة لها في مناط الحكم، وقيل:
ve ne olduğunu açıklamak üzere ona "şehir" lafzı izafe edilmiştir. Yine "erâk ağacı" ifadesi de böyledir; zira erâk onun dallarına da dendiği için kastedilen meramı açıklamak üzere izafe edilmiştir, diğerleri de böyledir; aksi halde çirkin ve gereksiz bir fazlalık olurdu. Burada da en'âm kelimesi bazen sadece deveye tahsis edilebildiği için —ki söylendiğine göre onun asıl anlamı budur, bu yüzden niam (en'âm) ancak develer için kullanılır— kastedilene işaret etmek üzere ona behîme izafe edilmiştir. Behîmenin müfred (tekil) zikredilmesi cinsi kastetmek içindir; en'âmın çoğul getirilmesi ise türlerini kapsaması içindir. Ceylanlar ve yaban sığırları da bunlara dahil edilmiştir. Denildi ki: Behîmeden kastedilen bu ikisi ve geviş getirme ile köpek dişlerinin bulunmaması bakımından en'âma benzeyen benzerleridir. Bu, Kelbî ve Ferrâ'dan rivayet edilmiştir. Bu durumda onun en'âma izafeti aralarındaki benzerlik münasebetiyle olur. Bazı muhakkikler, müşebbehin (benzeyenin) müşebbehün bihe (benzetilene) izafetinde, müşebbehin münasebetini aralarında bir tahsis kılarak lâm manasında olmasını; yani müşebbehi müşebbehün bihin kendisi kılarak beyaniyye olan "min" manasında olmasını caiz görmüşlerdir. Buradaki bu izafetin faydası, muzâf ile muzâfun ileyh arasındaki müşterek hüküm illetini bildirmektir; sanki şöyle denilmiştir: "Size daha önce helal kılındığı açıklanan en'âma benzeyen ve hükmün menâtında (gerekçesinde) ona denk olan behîme helal kılındı." Şöyle de denilmiştir:
7487. Metin
المراد ببهيمة الأنعام ما يخرج من بطونها من الأجنة بعد ذكاتها وهي ميتة، وروي ذلك عن ابن عباس وابن عمر- وهو المروي عن أبي جعفر وأبي عبد الله رضي الله تعالى عنهم-
"Behîmetü'l-en'âm"dan kasıt, kesildikten sonra en'âmın karınlarından ölü olarak çıkan ceninlerdir. Bu, İbn Abbâs ve İbn Ömer'den rivayet edilmiştir; Ebû Ca'fer ve Ebû Abdullah radıyallâhu teâlâ anhüm'den rivayet edilen de budur.
7488. Metin
فيكون مفاد الآية صريحا حل أكلها، وبه قال الشافعي، واستدل عليه بغير ما خبر، ويفهم منها حل الأنعام، وتقديم الجار والمجرور على القائم مقام الفاعل لإظهار العناية بالمقدم لما فيه من تعجيل المسرة والتشويق إلى ذكر المؤخر.
Buna göre ayetin açık ifadesi, bunların yenilmesinin helal olmasıdır; Şâfiî de bu görüşü benimsemiş ve buna birçok haberle delil getirmiştir. Ayetten en'âmın helal olduğu da anlaşılmaktadır. Câr ve mecrûrun nâib-i fâile takdim edilmesi, sevinci çabuklaştırmak ve sonraya bırakılanı zikretmeye teşvik etmek gibi faydalar içerdiğinden, öne alınana gösterilen ihtimamı belirtmek içindir.
7489. Metin
وفي الآية ردّ على المجوس فإنهم حرموا ذبح الحيوانات وأكلها قالوا: لأن ذبحها إيلام والإيلام قبيح خصوصا إيلام من بلغ في العجز إلى حيث لا يقدر أن يدفع عن نفسه والقبيح لا يرضى به الإله الرحيم الحكيم.
Bu ayette Mecûsilere bir reddiye vardır; zira onlar hayvanların boğazlanmasını ve yenilmesini haram kılmışlardır. Şöyle demişlerdir: "Çünkü onları boğazlamak acı vermektir; acı vermek ise çirkindir; bilhassa kendisini savunamayacak derecede aciz olan birine acı vermek daha da çirkindir. Çirkin olan şeye ise Rahîm ve Hakîm olan İlah razı olmaz."
7490. Metin
وزعموا لعنهم الله أن إيلام الحيوانات إنما يصدر من الظلمة دون النور، والتناسخية لم يجوزوا صدور الآلام منه تعالى ابتداء بوجه من الوجوه إلا بطريق المجازاة على ما سبق من اقتراف الجرائم، والتزموا أن البهائم مكلفة عالمة بما يجري عليها من الآلام وأنها مجازاة على فعلها ولولا ذلك لما تصور انزجارها بالآلام عن العود إلى الجريمة بتقدير انتقالها إلى بدن أشرف.
Allah onlara lanet etsin, onlar hayvanlara acı vermenin nurdan değil, ancak karanlıktan (zülmetten) kaynaklandığını iddia etmişlerdir. Tenâsühçüler (ruh göçüne inananlar) ise, geçmişte işlenen suçların cezalandırılması yolu dışında Allah Teâlâ'dan başlangıçta hiçbir şekilde acıların sâdır olmasını caiz görmemişlerdir. Onlar, hayvanların mükellef olduğunu, başlarına gelen acıları bildiklerini ve bunların kendi yaptıklarının cezası olduğunu kabul etmişlerdir; onlara göre bu olmasaydı, daha şerefli bir bedene intikal etmeleri varsayımıyla acılar vasıtasıyla suça dönmekten sakınmaları tasavvur edilemezdi.
7491. Metin
وزعم البعض منهم أنه ما من جنس من البهائم إلا وفيهم نبي مبعوث إليهم من جنسهم، بل زعم آخرون أن جميع الجمادات أحياء مكلفة وأنها مجازاة على ما تقترفه من الخير والشر، ونسب نحوا من ذلك الإمام الشعراني إلى السادة الصوفية، وأبى أهل الظاهر ذلك كل الإباء، ولما أشكل على البكرية من المسلمين الجواب عن هذه الشبهة على أصولهم واعتقدوا ورود الأمر بذبح الحيوانات من الله تعالى زعموا أن البهائم لا تتألم وكذلك الأطفال الذين لا يعقلون، ولا يخفى أن ذلك مصادم للبديهة ولا يقصر عن إنكار حياة المذكورين وحركاتهم وحسهم وإدراكهم، وأجاب المعتزلة بما ردّه أهل السنة، وأجابوا بأن الإذن في ذبح الحيوانات تصرف من الله تعالى في خالص ملكه فلا اعتراض عليه، والتحسين والتقبيح العقليان قد طوي بساط الكلام فيهما في علم الكلام وكذا القول بالنور والظلمة، وقال بعض المحققين: لما كان الإنسان أشرف أنواع الحيوانات وبه تمت نسخة العالم لم يقبح عقلا جعل شيء مما دونه غذاء له مأذونا بذبحه وإيلامه اعتناء بمصلحته حسبما تقتضيه الحكمة التي لا يحلق إلى سرها طائر الأفكار، وقال بعض الناس: الآية مجملة لاحتمال أن يكون المراد إحلال الانتفاع بجلدها أو عظمها أو صوفها أو الكل، وفيه نظر لأن ظهور تقدير الأكل مما لا يكاد ينتطح فيه كبشان، نعم ذكر ابن السبكي وغيره أن قوله تعالى: إِلَّا ما يُتْلى عَلَيْكُمْ مجمل للجهل بمعناه قبل نزول مبينه، ويسري الإجمال إلى ما تقدم، ولكن ذاك ليس محل النزاع، والاستثناء متصل من بَهِيمَةُ بتقدير مضاف محذوف م ما يُتْلى أي إلا محرم ما يُتْلى عَلَيْكُمْ، وعني بالمحرم الميتة وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ إلى آخر ما ذكر في الآية الثالثة من السورة، أو من فاعل يُتْلى أي إِلَّا ما يُتْلى عَلَيْكُمْ
Onlardan bazıları, her hayvan cinsine kendi cinslerinden gönderilmiş bir peygamber bulunduğunu iddia etmiştir. Hatta diğer bazıları, bütün cansız varlıkların da diri ve mükellef olduğunu, işledikleri hayır ve şerre göre cezalandırıldıklarını iddia etmişlerdir. İmam Şa'rânî buna benzer bir görüşü Sûfî efendilere nispet etmiştir. Ehl-i Zâhir ise bunu tamamen reddetmiştir. Müslümanlardan Bekriyye'ye kendi usullerine göre bu şüphenin cevabı müşkül gelince ve hayvanları boğazlama emrinin Allah Teâlâ'dan geldiğine inandıklarından, hayvanların ve aynı şekilde aklı ermeyen çocukların acı hissetmediğini iddia etmişlerdir. Bunun apaçık gerçeğe (bedâhete) aykırı olduğu ve zikredilenlerin hayatını, hareketlerini, his ve idraklerini inkardan geri kalır yanı olmadığı gizli değildir. Mu'tezile, Ehl-i Sünnet'in reddettiği bir şekilde cevap vermiştir. Ehl-i Sünnet ise şöyle cevap vermiştir: Hayvanların boğazlanmasına izin verilmesi, Allah Teâlâ'nın kendi mülkünde mutlak tasarrufudur; dolayısıyla O'na itiraz edilemez. Aklî hüsün ve kubuh (iyilik ve kötülük) meselesi kelam ilminde etraflıca ele alınmış ve dürülmüştür; nur ve karanlık iddiası da böyledir. Bazı muhakkikler şöyle demiştir: İnsan, hayvan türlerinin en şereflisi olduğundan ve âlemin nüshası onunla tamamlandığından, fikir kuşunun sırrına uçamayacağı hikmetin gereği olarak onun maslahatına ihtimam gösterilerek altındaki varlıkların ona rızık kılınması, boğazlanmasına ve acı çekmesine izin verilmesi aklen çirkin görülmemiştir. Bazı insanlar şöyle demiştir: Ayet mücmeldir; zira derisinden, kemiğinden, yününden veya hepsinden faydalanmanın helal kılınmasının kastedilmiş olması muhtemeldir. Bu görüşte tutarsızlık vardır; zira yemenin takdir edileceğinin açıklığı, üzerinde iki koçun bile tokuşmayacağı (şüphe götürmez) bir husustur. Evet, İbnü's-Sübkî ve başkaları: "Size okunacak olanlar müstesna" ayetinin, açıklayıcısı inmeden önce anlamı bilinmediği için mücmel olduğunu ve bu icmâlin önceki kısma da sirayet ettiğini belirtmişlerdir; fakat orası ihtilaf mahalli değildir. İstisna, "mâ yütlâ" ifadesinden mahzuf bir muzâf takdiriyle "behîmetü" lafzından muttasıl bir istisnadır; yani "size okunacak olanın haram kılınanı müstesna" demektir. Haram kılınandan kasıt, leş ve "Allah'tan başkası adına kesilenler" ile surenin üçüncü ayetinde zikredilen diğer şeylerdir. Yahut "yütlâ" fiilinin fâilinden istisnadır; yani "size okunacak olan
7492. Metin
آية تحريمه لتكون ما عبارة عن البهيمة المحرمة لا اللفظ المتلو، وجوز اعتبار التجوز في الإسناد من غير تقدير وليس بالبعيد وأما جعله مفرغا من الموجب في موقع الحال أي إلا كائنة على الحالات المتلوة فبعيد- كما قال الشهاب- جدا، وذهب بعضهم إلى أنه منقطع بناء على الظاهر لأن المتلو لفظ، والمستثنى منه ليس من جنسه والأكثرون على الأول، ومحل المستثنى النصب وجوز الرفع على ما حقق في النحو غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ حال من الضمير في لَكُمْ على ما عليه أكثر المفسرين، والصَّيْدِ يحتمل المصدر والمفعول، وقوله تعالى: وَأَنْتُمْ حُرُمٌ حال عما استكن في «محل» والحرم جمع حرام وهو المحرم، ومحصل المعنى أحلت لكم هذه الأشياء لا محلين الاصطياد، أو أكل الصيد في الإحرام، وفسر الزمخشري عدم إجلال الصيد في حالة الإحرام بالامتناع عنه وهم محرمون حيث قال: كأنه قيل: أحللنا لكم بعض الأنعام في حالة امتناعكم عن الصيد وَأَنْتُمْ حُرُمٌ لئلا يكون عليكم حرج، ولم يحمل الاحلال على اعتقاد الحل ظنّا منه أن تقييد الإحلال بعدم اعتقاد الحل غير موجه، وقد يقال:
haram kılınma ayeti müstesna" demektir; böylece "mâ", okunan lafzı değil, haram kılınan behîmeyi ifade etmiş olur. Takdir yapmaksızın isnadda mecaz kabul edilmesi de caiz görülmüştür ki bu da uzak değildir. Müspet kelamdan hâl konumunda gayr-i müferrağ kılınması, yani "okunan haller üzere bulunanlar müstesna" denmesi ise —Şihâb'ın dediği gibi— son derece uzaktır. Bazıları, zahire dayanarak bunun munkatı' bir istisna olduğuna hükmetmiştir; çünkü okunan şey bir lafızdır, kendisinden istisna edilen ise onun cinsinden değildir. Çoğunluk ise birinci görüştedir. Müstesnanın iraptaki yeri mansubdur; nahivde tahkik edildiği üzere merfû olması da caiz görülmüştür. "Avı helal saymaksızın"; müfessirlerin çoğuna göre bu, "size" (leküm) lafzındaki zamirden hâldir. es-Sayd (الصيد) lafzı hem masdar hem de mef'ûl (avlanan hayvan) manasını muhtemeldir. Yüce Allah'ın: "Siz ihramlı iken" kavli ise "muhillî" kelimesinde gizli olan zamirden hâldir. el-Hurum (حُرُم), ihrâmda olan anlamındaki "harâm"ın çoğuludur. Mananın özeti şöyledir: İhramda iken avlanmayı yahut avı yemeyi helal saymaksızın bu şeyler size helal kılındı. Zemahşerî, ihram halindeyken avı helal saymamayı, ihramlı iken ondan kaçınmakla tefsir etmiş ve şöyle demiştir: Sanki şöyle denilmiştir: Üzerinizde bir zorluk olmasın diye siz ihramlı iken avdan sakınmanız halinde bazı en'âmı size helal kıldık. O, helal saymayı helalliğe inanmak manasına hamletmemiştir; çünkü helal kılmayı helalliğe inanmamakla kayıtlamanın tutarsız olduğunu zannetmiştir. Şöyle de denilebilir:
7493. Metin
إن الأمر كذلك لو كان المراد مطلق اعتقاد الحل أما لو كان المراد عدم اعتقاد ناشئ من الشرع ومترتب منه فلا لأن حاله إن لم يكن عين حال الامتناع فليس بالأجنبي عنه كما لا يخفى على المتدبر، وأشار إليه شيخ مشايخنا جرجيس أفندي الاربلي رحمة الله تعالى عليه.
Eğer mutlak helallik inancı kastedilseydi durum böyle olurdu; ancak şeriattan kaynaklanan ve ondan neşet eden bir inançsızlık kastedilirse öyle olmaz; zira onun hali, kaçınma halinin bizzat kendisi olmasa bile, düşünen kimseye gizli kalmayacağı üzere ona yabancı da değildir. Şeyhlerimizin şeyhi Cercîs Efendi el-Erbilî (rahmetullâhi teâlâ aleyh) de buna işaret etmiştir.
7494. Metin
واعترض في البحر على ما ذهب إليه الأكثرون بأنه يلزم منه تقييد إحلال بهيمة الأنعام بحال انتفاء حل الصيد وهم حرم، وهي قد أحلت لهم مطلقا فلا يظهر له فائدة إلا إذا أريد ببهيمة الأنعام الصيود المشبهة بها كالظباء وبقر الوحش وحمره، ودفع بأنه مع عدم اطراد اعتبار المفهوم يعلم منه غيره بالطريق الأولى لأنها إذا أحلت في عدم الإحلال لغيرها وهم محرمون لدفع الحرج عنهم، فكيف في غير هذه الحال؟ فيكون بيانا لإنعام الله تعالى عليهم بما رخص لهم من ذلك وبيانا لأنهم في غنية عن الصيد وانتهاك حرمة الحرم.
el-Bahr'da, çoğunluğun benimsediği görüşe şöyle itiraz edilmiştir: Bu görüşten, sağmal hayvanların helal kılınmasının onlar ihramlı iken avın helal olmaması haline bağlanması gerekir; halbuki bu hayvanlar onlara mutlak olarak helal kılınmıştır. Dolayısıyla behîmetü'l-en'âmdan kasıt ceylan, yaban sığırı ve yaban eşeği gibi ona benzeyen av hayvanları olmadıkça bunun bir faydası ortaya çıkmaz. Buna şöyle cevap verilmiştir: Mefhum-i muhalifin geçerliliğinin süreklilik arz etmemesiyle birlikte, bundan başkası evleviyet yoluyla anlaşılır; zira bu hayvanlar üzerlerindeki zorluğu kaldırmak için onlar ihramlı iken diğerlerini helal kılmama durumunda bile helal kılındığına göre, bu durumun dışında nasıl helal olmasın? Dolayısıyla bu, Allah Teâlâ'nın kendilerine ruhsat verdiği şeylerle onlara olan nimetini açıklamak ve onların ava ve Harem'in hürmetini çiğnemeye ihtiyaçlarının bulunmadığını bildirmek olur.
7495. Metin
وعبارة الزمخشري كالصريحة في ذلك، ودفعه العلامة الثاني بأن المراد من الْأَنْعامِ ما هو أعم من الإنسي والوحشي مجازا أو تغليبا أو دلالة أو كيفما شئت، وإحلالها على عمومها مختص بحال كونكم غير محلين الصيد في الإحرام إذ معه يحرم البعض وهو الوحش، ولا يخفى أنه توجيه وحشي لا ينبغي لحمزة- غابة التنزيل- أن يقصده من مراصد عباراته، وذهب الأخفش إلى أن انتصاب غَيْرَ على الحالية من ضمير أَوْفُوا وضعف بأن فيه الفصل من الحال وصاحبها بجملة ليست اعتراضية إذ هي مبينة، وتخلل بعض أجزاء المبين بين أجزاء المبين مع ما يجب فيه من تخصيص العقود بما هو واجب أو مندوب في الحج، وإلا فلا يبقى للتقييد بتلك الحال- مع أنهم مأمورون بمطلق العقود مطلقا- وجه.
Zemahşerî'nin ifadesi bu hususta gayet açıktır. İkinci Allâme (Teftâzânî) ise buna şöyle cevap vermiştir: el-En'âm'dan kasıt, mecaz, tağlib, delalet veya dilediğin şekilde ehli ve yabani olanları kapsayan genel anlamdır. Onların umumiyetle helal kılınması ise, ihramda avı helal kılmadığınız hale mahsustur; zira ihramla birlikte bir kısmı, yani yabani olanı haram olur. Gizli değildir ki bu, garip (vahşî) bir tevil olup vahiy ormanının aslanına sözlerinin hedeflerinden bunu kastetmek yakışmaz. Ahfeş ise gayra (غَيْرَ) kelimesinin "yerine getirin" (evfû) emrindeki zamirden hâl olarak mansub olduğu görüşüne gitmiştir. Bu görüş, hâl ile zü'l-hâl (hâl sahibi) arasının itirazî olmayan açıklayıcı bir cümleyle ayrılması, açıklayanın bazı kısımlarının açıklananın kısımları arasına girmesi ve bununla birlikte hacda vacip veya mendup olan şeylerle akitlerin tahsis edilmesinin zorunlu olması sebebiyle zayıf görülmüştür; aksi takdirde —onlar mutlak olarak her türlü akitle emrolunmuşken— o hal ile kayıtlamanın bir anlamı kalmaz.
7496. Metin
وزعم العلامة أنه أقرب من الأول معنى وإن كان أبعد لفظا، واستدل عليه بما هو على طرف الثمام، ثم قال:
Allâme, lafız bakımından daha uzak olsa da mana bakımından birinci görüşten daha yakın olduğunu iddia etmiş ve buna zayıf deliller getirmiştir; sonra şöyle demiştir:
7497. Metin
ومنهم من جعله حالا من فاعل أحللنا المدلول عليه بقوله تعالى: أُحِلَّتْ لَكُمْ ويستلزم جعل وَأَنْتُمْ حُرُمٌ أيضا حالا من مقدر أي حال كوننا غير محلين الصيد في حال إحرامكم وليس ببعيد إلا من جهة انتصاب حالين متداخلين من غير ظهور ذي الحال في اللفظ.
Onlardan bazıları bunu, Yüce Allah'ın: "Size helal kılındı" kavlinin delalet ettiği "helal kıldık" (ahlelnâ) fiilinin fâilinden hâl kılmıştır. Bu da: "Siz ihramlı iken" ifadesinin takdir edilen bir ifadeden hâl kılınmasını gerektirir; yani "ihramınız halinde avı helal kılmadığımız halde" demektir. Zü'l-hâlin lafızda açıkça görünmeksizin iç içe geçmiş iki hâlin mansub olması yönü dışında bu uzak değildir.
7498. Metin
وتعقبه أبو حيان بأنه فاسد لأنهم نصوا على أن الفاعل المحذوف في مثل هذا يصير نسيا منسيا فلا يجوز وقوع الحال منه، فقد قالوا: لو قلت: أنزل الغيث مجيبا لدعائهم على أن مجيبا حال من فاعل الفعل المبني للمفعول لم يجز لا سيما على مذهب القائلين: بأن المبني للمفعول صيغة أصلية ليست محولة عن المعلوم على أن في التقييد أيضا مقالا، وجعله بعضهم حالا من الضمير المجرور في عَلَيْكُمْ ويرده أن الذي يُتْلى لا يتقيد بحال انتفاء
Ebû Hayyân buna itiraz ederek bunun fasit olduğunu söylemiştir; çünkü nahivciler böyle bir yerde hazfedilen fâilin tamamen unutulup gideceğini, dolayısıyla ondan hâl gelmesinin caiz olmayacağını açıkça belirtmişlerdir. Nitekim şöyle demişlerdir: Meçhul fiilin fâilinden "mucîben" kelimesini hâl yaparak "dualarına icabet edici olarak yağmur indirildi" desen caiz olmaz; bilhassa meçhul fiil kalıbının malumdan dönüştürülmüş olmayıp asıl bir kalıp olduğunu söyleyenlerin mezhebine göre bu hiç caiz değildir; kaldı ki kayıtta da söz götürür taraflar vardır. Bazıları da onu "aleyküm"deki mecrûr zamirden hâl kılmıştır; bunu ise okunacak olan şeyin,
7499. Metin
إحلالهم الصيد وهم حرم، بل هو يتلى عليهم في هذه الحال وفي غيرها، ونقل العلامة البيضاوي عن بعض أن النصب على الاستثناء، وذكر أن فيه تعسفا، وبينه مولانا شيخ الكل في الكل صبغة الله أفندي الحيدري عليه الرحمة بأنه لو كان استثناء لكان إما من الضمير في لَكُمْ أو في أَوْفُوا إذ لا جواز لاستثنائه من بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ وعلى الأول يجب أن يخص البهيمة بما عدا الأنعام مما يماثلها، أو تبقى على العموم لكن بشرط إدارة المماثل فقط في حيز الاستثناء، وأن يجعل قوله تعالى: وَأَنْتُمْ حُرُمٌ من تتمة المستثنى بأن يكون حالا عما استكن في مُحِلِّي ليصح الاستثناء إذ لا صحة له بدون هذين الاعتبارين، فسوق العبارة يقتضي أن يقال: وهم حرم لأن الاستثناء أخرج المحلين من زمرة المخاطبين، واعتبار الالتفات هنا بعيد لكونه رافعا فيما هو بمنزلة كلمة واحدة، وعلى الثاني يجب تخصيص العقود بالتكاليف الواردة في الحج، وتأويل الكلام الطلبي بما يلزمه من الخبر مع ما يلزمه من الفصل بين المستثنى والمستثنى منه بالأجنبي، وكل ذلك تعسف أي تعسف انتهى، وكأنه رحمه الله تعالى لم يذكر احتمال كون الاستثناء من الاستثناء، مع أن القرطبي نقله عن البصريين لأن ذلك فاسد- كما قاله القرطبي وأبو حيان- لا متعسف إذ يلزم عليه إباحة الصيد في الحرم لأن المستثنى من المحرم حلال، نعم ذكر أبو حيان أنه استثناء من بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ على وجه عينه وأنفه التكلف والتعسف فقد قال رحمه الله تعالى: إنما عرض الإشكال في الآية حتى اضطرب الناس في تخريجها من كون رسم مُحِلِّي بالياء فظنوا أنه اسم فاعل من أحل، وأنه مضاف إلى الصيد إضافة اسم الفاعل المتعدي إلى المفعول، وأنه جمع حذف منه النون للإضافة، وأصل غير محلين الصيد.
onlar ihramlı iken avı helal saymamaları haliyle kayıtlı olmaması reddeder; aksine o, bu halde de diğer hallerde de onlara okunmaktadır. Allâme Beyzâvî, bazılarından nasbın istisna üzere olduğunu nakletmiş ve bunda zorlama (taassuf) bulunduğunu zikretmiştir. Efendimiz, her ilimde yetkin olan Sıbgatullah Efendi el-Haydarî (aleyhirrahme) bunu şöyle açıklamıştır: Şayet istisna olsaydı, ya "leküm"deki zamirden ya da "evfû"daki zamirden olurdu; zira "behîmetü'l-en'âm"dan istisna edilmesi caiz değildir. Birincisine göre, behîmeyi en'âm dışındaki benzerlerine tahsis etmek gerekir yahut genel anlamında bırakılır fakat benzerlerini sadece istisna çerçevesinde tutmak şartıyla; ayrıca Yüce Allah'ın: "Siz ihramlı iken" kavlinin müstesnanın tamamlayıcısı kılınması ve istisnanın sahih olabilmesi için "muhillî"deki gizli zamirden hâl yapılması gerekir; zira bu iki değerlendirme olmaksızın sahih olmaz. İfadenin gelişi ise "onlar ihramlı iken" denmesini gerektirirdi; çünkü istisna, helal sayanları muhataplar zümresinden çıkarmıştır. Burada iltifat sanatını kabul etmek ise, tek bir kelime mesabesinde olan bir yapıda gerçekleştiği için uzaktır. İkincisine göre ise, akitlerin hacda gelen yükümlülüklere tahsis edilmesi ve talebî kelamın gerektirdiği haberle tevil edilmesi gerekir; bununla birlikte müstesna ile müstesnâ minh arasının yabancı bir unsurla ayrılması lazım gelir ki bütün bunlar tam anlamıyla birer zorlamadır (taassuftur), sözü burada bitti. Sanki o rahmetullahi aleyh, istisnanın istisnadan olması ihtimalini zikretmemiştir; halbuki Kurtubî bunu Basralılardan nakletmiştir; çünkü bu —Kurtubî ve Ebû Hayyân'ın dediği gibi— zorlama değil bizzat fasittir, zira bundan Harem'de avlanmanın mubah olması gerekir; çünkü haramdan istisna edilen şey helaldir. Evet, Ebû Hayyân bunun külfet ve zorlamadan uzak, bizzat tayin ettiği bir vecih üzere "behîmetü'l-en'âm"dan istisna olduğunu zikretmiştir. Nitekim o rahmetullâhi teâlâ aleyh şöyle demiştir: Ayetteki müşkillik ve insanların onun irabında ihtilafa düşmesi, ancak "muhillî" lafzının "yâ" ile yazılmasından kaynaklanmıştır; bu yüzden onun "ehalle" fiilinin ism-i fâili olduğunu, ism-i fâilin mef'ûle izafeti gibi av kelimesine izafe edildiğini ve izafetten dolayı nun harfi düşmüş bir cemi olduğunu ve aslının "gayra muhillîne's-sayde" olduğunu zannetmişlerdir.
7500. Metin
والذي يزول به الإشكال ويتضح المعنى أن يجعل قوله تعالى: غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ من باب قولهم: حسان النساء، والمعنى النساء الحسان، وكذا هذا أصله غير الصيد المحل، والمحلّ صفة للصيد لا للناس، ووصف الصيد بأنه محل، إما بمعنى داخل في الحل كما تقول أحل الرجل أي دخل في الحل، وأحرم أي دخل في الحرم، أو بمعنى صار ذا حل أي حلالا بتحليل الله تعالى، ومجيء أفعل على الوجهين المذكورين كثير في لسان العرب، فمن الأول أعرق وأشأم وأيمن وأنجد وأتهم، ومن الثاني أعشبت الأرض وأبقلت، وأغد البعير، وإذا تقرر أن الصيد يوصف بكونه محلا باعتبار الوجهين اتضح كونه استثناء ثانيا، ثم إن كان المراد ب بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ أنفسها فهو استثناء منقطع، أو الظباء ونحوها فمتصل على تفسير المحل بالذي يبلغ الحل في حال كونهم محرمين، «فإن قلت» ما فائدة هذا الاستثناء بقيد بلوغ الحل والصيد الذي في الحرم لا يحل أيضا؟.
Müşkilliği gideren ve manayı açıklığa kavuşturan şey şudur: Yüce Allah'ın: "Avı helal saymaksızın" kavli, Arapların "kudretli kadınlar" (kavminde saygın kadınlar) sözü kabilinden kılınır; manası "saygın kadınlar" demektir. Bunun aslı da böyledir; yani "helal olan av müstesna" demektir. "el-Muhill" burada insanların değil, avın sıfatıdır. Avın muhill olarak nitelenmesi ise, ya "adam hille girdi" yani hile girdi, "ihrama girdi" yani Harem'e girdi denmesi gibi hil bölgesine giren anlamındadır; yahut Allah Teâlâ'nın helal kılmasıyla hil sahibi olan yani helal olan manasındadır. "Ef'ale" kalıbının zikredilen iki anlamda gelmesi Arap dilinde çoktur. Birincisine örnek: A'raka (Irak'a girdi), eş'eme (Şam'a girdi), eymene (Yemen'e girdi), encede (Necid'e girdi) ve etheme (Tihâme'ye girdi). İkincisine örnek: A'şebeti'l-ardu (yer otlandı), ebkalet (yeşerdi), ağadde'l-baîru (devenin bezleri şişti). Avın iki cihetle de muhill olarak nitelendiği sabit olunca, bunun ikinci bir istisna olduğu açıklığa kavuşur. Sonra, şayet behîmetü'l-en'âmdan kasıt bizzat kendileri ise bu munkatı' bir istisnadır; şayet ceylan ve benzerleri ise, muhillin ihramlı oldukları halde hil bölgesine ulaşan şeklinde tefsir edilmesine göre muttasıl bir istisnadır. "Eğer dersen ki": Hil bölgesine ulaşma kaydıyla bu istisnanın faydası nedir, halbuki Harem'deki av da helal değildir?
7501. Metin
قلت: الصيد الذي في الحرم لا يحل للمحرم ولا لغير المحرم، والقصد بيان تحريم ما يختص تحريمه بالمحرم.
Derim ki: Harem'deki av, ihramlıya da ihramsıza da helal değildir; buradaki kasıt ise haramlığı ihramlıya mahsus olanı açıklamaktır.
7502. Metin
فإن قلت: ما ذكرته من هذا التوجيه الغريب يعكر عليه رسمه في المصحف بالياء والوقف عليه بها.
Eğer dersen ki: Zikrettiğin bu garip izahı, Mushaf'ta "yâ" ile yazılması ve onda "yâ" ile vakıf yapılması bozmaktadır.
7503. Metin
قلت: قد كتبوا في المصحف أشياء تخالف النطق نحو «لأذبحنه» بالألف، والوقف اتبعوا فيه الرسم انتهى.
Derim ki: Mushaf'ta elif ile yazılan "leezbehannehû" gibi telaffuza muhalif şeyler yazmışlardır; vakıfta ise Mushaf hattına uymuşlardır, sözü burada bitti.
7504. Metin
وتعقبه السفاقسي بمثل ما قدمناه من حيث زيادة الياء، وفيها التباس المفرد بالجمع وهم يفرّون من زيادة أو نقصان في الرسم، فكيف يزيدون زيادة ينشأ عنها لبس؟ ومن حيث إضافة الصفة للموصوف وهو غير مقيس، وقال الحلبي: إن فيه خرقا للإجماع فإنهم لم يعربوا غير إلا حالا، وإنما اختلفوا في صاحبها، ثم قال السفاقسي: ويمكن فيه تخريجان: أحدهما أن يكون غير استثناء منقطعا، ومُحِلِّي جمع على بابه، والمراد به الناس الداخلون حل الصيد، أي لكن إن دخلتم حل الصيد فلا يجوز لكم الاصطياد، والثاني أن يكون متصلا من بَهِيمَةُ الْأَنْعامِ، وفي الكلام حذف مضاف، أي أحلت لكم بهيمة الأنعام إلا صيد الداخلين حل الاصطياد وَأَنْتُمْ حُرُمٌ فلا يحل، ويحتمل أن يكون على بابه من التحليل، ويكون الاستثناء متصلا والمضاف محذوف، أي إلا صيد محلي الاصطياد وَأَنْتُمْ
Sefâkusî, daha önce sunduğumuz gibi 'yâ' harfinin fazlalığı yönünden ona itiraz etmiştir; zira bunda tekilin çoğulla karışması söz konusudur ve onlar resm-i hatta fazlalık veya eksiklikten kaçınırlar; durum böyleyken karışıklığa yol açacak bir fazlalığı nasıl yaparlar? Ayrıca sıfatın mevsûfa izafeti yönünden de itiraz etmiştir ki bu kıyasa uygun değildir. Halebî ise şöyle demiştir: Bunda icmâın delinmesi vardır; zira âlimler 'gayr' kelimesini hâlden başka bir şekilde irap etmemişler, sadece zü'l-hâlin kim olduğunda ihtilaf etmişlerdir. Sonra Sefâkusî şöyle demiştir: Burada iki tevil mümkündür: Birincisi, 'gayr' kelimesinin munkatı' bir istisna olmasıdır; 'muhillî' ise kendi kuralı üzere çoğuldur ve bundan kasıt avın helal olduğu bölgeye (hile) giren insanlardır; yani 'fakat avın helal olduğu bölgeye girerseniz avlanmanız caiz olmaz' demektir. İkincisi, 'behîmetü'l-en'âm'dan muttasıl istisna olmasıdır ve kelamda mahzuf bir muzâf vardır; yani 'Size sağmal hayvanlar helal kılındı; ancak siz ihramlı iken avlanma hille girenlerin avı müstesnadır, o helal olmaz' demektir. Kendi kuralı üzere helal kılmak manasında olması, istisnanın muttasıl ve muzâfın mahzuf olması da muhtemeldir; yani 'Siz ihramlı iken avlanmayı helal sayanların avı müstesna
7505. Metin
حُرُمٌ
[helal değildir]'
7506. Metin
، والمراد بالمحلين الفاعلون فعل من يعتقد التحليل فلا يحل، ويكون معناه أن صيد الحرم كالميتة لا يحل أكله مطلقا، ويحتمل أن يكون حالا من ضمير لكم، وحذف المعطوف للدلالة عليه وهو كثير، وتقديره غير محلي الصيد محليه كما قال تعالى: تَقِيكُمُ الْحَرَّ [النحل: ٨١] أي والبرد، وهو تخريج حسن.
demektir. Helal sayanlardan kasıt, helal olduğuna inanan kimsenin fiilini yapanlardır ki bu helal olmaz; anlamı da Harem avının leş gibi olup hiçbir şekilde yenilmesinin helal olmadığı şeklinde olur. 'Leküm'deki zamirden hâl olması ve delalet etmesinden ötürü matûfun hazfedilmiş olması da muhtemeldir ki bu çokça görülür; takdiri: 'avı helal saymaksızın ve helal sayarak' şeklinde olur; nitekim Allah Teâlâ: 'Sizi sıcaktan korur' [en-Nahl: 81] yani 've soğuktan' buyurmuştur; bu da güzel bir tevildir.
7507. Metin
هذا ولا يخفى أن يد الله تعالى مع الجماعة، وأن ما ذكره غيرهم لا يكاد يسلم من الاعتراض.
Şurası gizli değildir ki Allah Teâlâ'nın eli (yardımı) cemaatledir ve cemaatin dışındakilerin zikrettiği görüşler itirazdan neredeyse kurtulamaz.
7508. Metin
إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ ما يُرِيدُ من الأحكام حسبما تقتضيه مشيئته المبنية على الحكم البالغة التي تقف دونها الأفكار، فيدخل فيها ما ذكره من التحليل والتحريم دخولا أوليا، وضمن يَحْكُمُ معنى يفعل، فعداه بنفسه وإلا فهو متعد بالياء يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لا تُحِلُّوا شَعائِرَ اللَّهِ لما بين سبحانه حرمة إحلال الحرم الذي هو من شعائر الحج عقب جل شأنه ببيان إحلال سائر الشعائر، وهو جمع شعرة، وهي اسم لما أشعر، أي جعل شعارا وعلامة للنسك من مواقف الحج ومرامي الجمار والطواف والمسعى، والأفعال التي هي علامات الحاج يعرف بها من الإحرام والطواف والسعي والحلق والنحر، وإضافتها إلى الله تعالى لتشريفها وتهويل الخطب في إحلالها، والمراد منه التهاون بحرمتها، وأن يحال بينها وبين المتنسكين بها، وروي عن عطاء أنه فسر الشعائر بمعالم حدود الله تعالى وأمره ونهيه وفرضه، وعن أبي علي الجبائي أن المراد بها العلامات المنصوبة للفرق بين الحل والحرم، ومعنى إحلالها عنده مجاوزتها إلى مكة بغير إحرام، وقيل: هي الصفا والمروة، والهدي من البدن وغيرها، وروي ذلك عن مجاهد وَلَا الشَّهْرَ الْحَرامَ أي لا تحلوه بأن تقاتلوا فيه أعداءكم من المشركين- كما روي عن ابن عباس وقتادة- أو بالنسيء كما نقل عن القتيبي، والأول هو الأولى بحال المؤمنين.
"Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir." Fikirlerin önünde durup kaldığı üstün hikmetlerin gerektirdiği meşîetine uygun hükümlerden dilediğini hükmeder. Dolayısıyla zikredilen helal ve haram kılma hususları buna öncelikli olarak dahildir. Yahkümü (يَحْكُمُ) fiili yef'alü (يَفْعَلُ / yapar) anlamını tazammun etmiş ve bizzat müteaddi olmuştur; aksi takdirde 'bâ' harf-i cerriyle müteaddi olurdu. "Ey iman edenler! Allah'ın nişanelerine saygısızlık etmeyin." Yüce Allah, haccın şiarlarından olan Harem'i helal saymanın haramlığını açıklayınca, şânı yüce olan Allah hemen ardından diğer şiarların helal sayılmasını açıklamayı getirdi. Şeâir (شَعائِرَ), 'şaîre'nin çoğuludur; hac durakları, taş atma yerleri, tavaf ve sa'y gibi ibadet için şiar ve alamet kılınan şeylerin adıdır. Ayrıca ihram, tavaf, sa'y, tıraş olma ve kurban kesme gibi hacının kendisiyle tanındığı alametler olan fiillerdir. Bunların Allah Teâlâ'ya izafeti, onları şereflendirmek ve onları helal saymanın vahametini bildirmek içindir. Helal saymaktan kasıt, onların hürmetini hafife almak ve ibadet edenlerle onların arasına engel koymaktır. Atâ'dan şiarları; Allah Teâlâ'nın sınırlarının, emirlerinin, yasaklarının ve farzlarının alametleri şeklinde tefsir ettiği rivayet edilmiştir. Ebû Ali el-Cübbâî'den ise bundan kastın hil ile Harem'in arasını ayırmak için dikilen alametler olduğu rivayet edilmiştir; ona göre bunları helal saymanın anlamı, Mekke'ye ihramsız olarak geçmektir. Denildi ki: Onlar Safâ, Merve, develer ve diğer kurbanlıklardır; bu da Mücâhid'den rivayet edilmiştir. "Haram aya da [saygısızlık etmeyin]"; yani İbn Abbâs ve Katâde'den rivayet edildiği üzere onda müşrik düşmanlarınızla savaşarak yahut el-Kuteybî'den nakledildiği üzere nesî' (ayların yerini değiştirme) yaparak onu helal saymayın; birinci görüş müminlerin haline daha uygundur.
7509. Metin
واختلف في المراد منه فقيل: رجب، وقيل: ذو القعدة، وروي ذلك عن عكرمة، وقيل: الأشهر الأربعة الحرم، واختاره الجبائي والبلخي، وإفراده لإرادة الجنس وَلَا الْهَدْيَ بأن يتعرض له بالغصب أو بالمنع من أن يبلغ محله، والمراد به ما يهدى إلى الكعبة من إبل أو بقر أو شاء، وهو جمع هدية- كجدي وجدية- وهي ما يحشى تحت السرج والرحل، وخص ذلك بالذكر بناء على دخوله في الشعائر لأن فيه نفعا للناس، ولأنه مالي قد يتساهل فيه، وتعظيما له لأنه من أعظمها وَلَا الْقَلائِدَ جمع قلادة وهي ما يقلد به الهدي من نعل أو لحاء شجر أو غيرهما ليعلم أنه هدي فلا يتعرض له، والمراد النهي عن التعرض لذوات القلائد من الهدي وهي البدن، وخصت بالذكر تشريفا لها واعتناء بها، أو التعرض لنفس القلائد مبالغة في النهي عن التعرض لذواتها كما في قوله تعالى: وَلا يُبْدِينَ زِينَتَهُنَّ [النور: ٣١] فإنهن إذا نهين عن إظهار الزينة كالخلخال والسوار علم النهي عن إبداء محلها بالطريق الأولى، ونقل عن أبي علي الجبائي أن المراد النهي عن إحلال نفس القلائد، وإيجاب التصدق بها إن كانت لها قيمة، وروي ذلك عن الحسن، وروي عن السدي أن المراد من القلائد أصحاب الهدي فإن العرب كانوا يقلدون من لحاء شجر مكة يقيم الرجل بمكة حتى إذا انقضت الأشهر الحرم، وأراد أن يرجع إلى أهله قلد نفسه وناقته من لحاء الشجر فيأمن حتى يأتي أهله، وقال الفراء: أهل الحرم كانوا يتقلدون بلحاء الشجر، وغير أهل الحرم كانوا يتقلدون بالصوف والشعر وغيرهما، وعن الربيع وعطاء أن المراد نهي المؤمنين أن ينزعوا شيئا من شجر الحرم يقلدون به كما كان المشركون يفعلونه في جاهليتهم وَلَا آمِّينَ الْبَيْتَ الْحَرامَ أي ولا تحلوا أقواما قاصدين البيت الحرام بأن تصدوهم عنه بأي وجه كان، وجوز أن يكون على حذف مضاف أي قتال قوم أو أذى قوم آمِّينَ.
Haram aydan neyin kastedildiği hususunda ihtilaf edilmiştir: Receb olduğu söylenmiştir; Zilkade olduğu söylenmiştir ki bu İkrime'den rivayet edilmiştir; dört haram ay olduğu da söylenmiştir, el-Cübbâî ve el-Belhî bunu tercih etmiştir. Tekil getirilmesi cinsi kastetmek içindir. "Kurbanlığa da [saygısızlık etmeyin]"; gasp edilerek yahut yerine ulaşmasına engel olunarak ona ilişilmemelidir. Kurbanlıktan (el-Hedy) kasıt, deve, sığır veya davardan Kâbe'ye hediye edilenlerdir. Bu, semer ve binek hayvanının altına konan keçe anlamındaki cedy ve cedyenin çoğulu gibi, hedyenin çoğuludur. Şiarların kapsamına girmesine rağmen bunun ayrıca zikredilmesi, insanlara faydası olduğu, kolayca gevşeklik gösterilebilen bir mal olduğu ve en büyüklerinden olması hasebiyle onu tazim etmek içindir. "Gerdanlıklı kurbanlıklara da [saygısızlık etmeyin]"; el-Kalâid (الْقَلائِدَ), kurbanlık olduğu bilinsin de dokunulmasın diye kurbanlığın boynuna takılan pabuç, ağaç kabuğu veya benzeri gerdanlığın (kılâde) çoğuludur. Kastedilen, boynuna gerdanlık takılmış kurbanlıklara (ki onlar develerdir) dokunmaktan nehyetmektir; onları şereflendirmek ve onlara ihtimam göstermek için ayrıca zikredilmiştir. Yahut bizzat kendilerine dokunmayı yasaklamaktaki mübalağa sebebiyle bizzat gerdanlıklara dokunmanın yasaklanmasıdır; nitekim Yüce Allah'ın: "Zinetlerini göstermesinler" [en-Nûr: 31] ayetinde olduğu gibi, kadınlar halhal ve bilezik gibi zinetleri göstermekten nehyedildiklerinde, onların takıldığı yerleri göstermenin yasak olduğu evleviyetle anlaşılır. Ebû Ali el-Cübbâî'den, maksadın bizzat gerdanlıkları helal saymaktan nehyetmek ve eğer bir değerleri varsa onları tasadduk etmeyi vacip kılmak olduğu nakledilmiştir; bu, el-Hasan'dan da rivayet edilmiştir. Süddî'den ise gerdanlıklardan kastın kurbanlık sahipleri olduğu rivayet edilmiştir; zira Araplar Mekke ağaçlarının kabuklarından gerdanlık yaparlardı; kişi haram aylar bitene kadar Mekke'de ikamet eder, ailesine dönmek istediğinde kendisinin ve devesinin boynuna ağaç kabuğundan gerdanlık takar, böylece ailesine varıncaya kadar emniyette olurdu. Ferrâ şöyle demiştir: Harem ehli ağaç kabuklarından gerdanlık takınırdı; Harem ehli dışındakiler ise yün, kıl ve benzeri şeylerden gerdanlık takınırdı. er-Rebî' ve Atâ'dan ise maksadın, müminlerin Câhiliye döneminde müşriklerin yaptığı gibi boyunlarına takmak üzere Harem ağaçlarından bir şey koparmaktan nehyedilmesi olduğu rivayet edilmiştir. "Beyt-i Harâm'a yönelenlere de [saygısızlık etmeyin]"; yani Beyt-i Harâm'a yönelen toplulukları, her ne şekilde olursa olsun onları bundan alıkoyarak helal saymayın. Mahzuf bir muzâf takdiriyle "yönelen bir kavimle savaşmayı yahut onlara eziyet etmeyi [helal saymayın]" manasında olması da caiz görülmüştür.
7510. Metin
وقرىء- ولا آمي البيت الحرام- بالإضافة، والْبَيْتَ مفعول به لا ظرف، ووجه عمل اسم الفاعل فيه ظاهر، وقوله تعالى: يَبْتَغُونَ فَضْلًا مِنْ رَبِّهِمْ وَرِضْواناً حال من المستكن في آمِّينَ، وجوز أن يكون صفة،
İzafetle "ve lâ âmmî el-Beyti'l-Harâm" şeklinde de okunmuştur. "el-Beyt" zarf değil mef'ûlün bihtir ve ism-i fâilin onda amel etme gerekçesi açıktır. Yüce Allah'ın: "Rablerinden lütuf ve rıza arayarak" kavli, "âmmîn" lafzındaki gizli zamirden hâldir; sıfat olması da caiz görülmüştür,
7511. Metin
وضعف بأن اسم الفاعل الموصوف لا يعمل لضعف شبهه بالفعل الذي عمل بالحمل عليه لأن الموصوفية تبعد الشبه بأنها من خواص الأسماء، وأجيب بأن الوصف إنما يمنع من العمل إذا تقدم المعمول، فلو تأخر لم يمنع لمجيئه بعد الفراغ من مقتضاه كما صرح به صاحب اللب وغيره، وتنكير فَضْلًا وَرِضْواناً للتفخيم، ومِنْ رَبِّهِمْ متعلق بنفس الفعل، أو بمحذوف وقع صفة- لفضلا- مغنية عن وصف ما عطف عليه بها، أي فضلا كائنا من ربهم ورضوانا كذلك، والتعرض لعنوان الربوبية مع الإضافة إلى ضميرهم لتشريفهم والإشعار بحصول مبتغاهم، والمراد بهم المسلمون خاصة، والآية محكمة.
fakat sıfatlanan ism-i fâilin amel etmeyeceği gerekçesiyle zayıf bulunmuştur; çünkü sıfatlanmış olmak, isimlerin has özelliklerinden olduğu için ism-i fâilin kendisine kıyasla amel ettiği fiile olan benzerliğini zayıflatır. Buna şöyle cevap verilmiştir: Sıfat, ancak mamulden önce geldiğinde amel etmeye engel olur; şayet sonra gelirse, gerektirdiği şey tamamlandıktan sonra geldiği için amele engel olmaz; nitekim Lübb sahibi ve başkaları bunu açıkça belirtmiştir. Fadlan ve rıdvânen (فَضْلًا وَرِضْواناً) kelimelerinin nekre (belirsiz) gelmesi tazim içindir. Min Rabbihim (مِنْ رَبِّهِمْ) ise ya bizzat fiile taalluk eder yahut "fadlan" kelimesine sıfat olan mahzuf bir ifadeye taalluk eder ki bu da matûfun onunla sıfatlanmasını müstağni kılar; yani "Rablerinden olan bir lütuf ve yine öylece bir rıza" demektir. Zamirlerine izafe edilerek Rubûbiyyet unvanına yer verilmesi, onları şereflendirmek ve aradıklarına kavuşacaklarını hissettirmek içindir. Bunlardan kasıt özellikle Müslümanlardır ve ayet muhkemdir.
7512. Metin
وفي الجملة إشارة إلى تعليل النهي واستنكار المنهي عنه كذا قيل، واعترض بأن التعرض للمسلمين حرام مطلقا سواء كانوا آمين أم لا؟ فلا وجه لتخصيصهم بالنهي عن الإحلال، ولذا قال الحسن وغيره: المراد بالآمين هم المشركون خاصة، والمراد من الفضل حينئذ الربح في تجاراتهم، ومن الرضوان ما في زعمهم، ويجوز إبقاء الفضل على ظاهره إذا أريد ما في الزعم أيضا لكنه لما أمكن حمله على ما هو في نفس الأمر كان حمله عليه أولى، ويؤيد هذا القول إن الآية نزلت- كما قال السدي وغيره- في رجل من بني ربيعة يقال له الحطيم بن هند، وذلك
Bu cümlede nehyin gerekçelendirilmesine ve nehyedilen şeyin çirkinliğine işaret vardır, böyle denilmiştir. Şöyle itiraz edilmiştir: Müslümanlara dokunmak, onlar Kâbe'ye yönelsinler veya yönelmesinler mutlak olarak haramdır; dolayısıyla onların helal sayılma yasağına tahsis edilmelerinin bir anlamı kalmaz. Bu sebeple Hasan ve başkaları: "Yönelenlerden kasıt sadece müşriklerdir; bu durumda lütuftan kasıt ticaretlerindeki kazanç, rızadan kasıt ise kendi zanlarındaki rızadır" demişlerdir. Zanlarındaki şey kastedildiği takdirde lütuf kelimesini zahirinde bırakmak da caizdir; fakat gerçeğin bizzat kendisinde olan duruma hamledilmesi mümkün olduğunda, ona hamledilmesi daha evladır. Bu görüşü, ayetin —Süddî ve başkalarının dediği gibi— Rebîa oğullarından Hutaym b. Hind denilen bir adam hakkında inmiş olması da teyit etmektedir; şöyle ki
7513. Metin
أنه أتى إلى النبي ﷺ وحده وخلف خيله خارج المدينة فقال: إلام تدعو الناس؟ فقال ﷺ: إلى شهادة أن لا إله إلا الله، وإقام الصلاة، وإيتاء الزكاة، فقال: حسن إلا أن لي أمراء لا أقطع أمرا دونهم، ولعلي أسلم وآتي بهم، وقد كان النبي ﷺ قال لأصحابه: يدخل عليكم رجل يتكلم بلسان شيطان ثم خرج من عنده، فلما خرج قال رسول الله ﷺ: لقد دخل بوجه كافر وخرج بعقبى غادر وما الرجل بمسلم، فمر بسرح المدينة فاستاقه وانطلق به وهو يرتجز ويقول:
o, atlarını Medine'nin dışında bırakarak tek başına Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına geldi ve: "İnsanları neye davet ediyorsun?" dedi. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Allah'tan başka ilah olmadığına şahitlik etmeye, namazı kılmaya ve zekatı vermeye" buyurdu. Adam: "Güzel, ancak benim arkamda kendilerine danışmadan hiçbir iş yapmadığım yöneticilerim var; umulur ki Müslüman olur onları da getiririm" dedi. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ise o girmeden önce ashabına: "Yanınıza şeytan diliyle konuşan bir adam girecek" buyurmuştu. Sonra adam onun yanından çıktı. Çıkınca Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: "Kafir yüzüyle girdi, hain topuğuyla çıktı; adam Müslüman değildir" buyurdu. Adam Medine'nin otlağına uğradı, oradaki hayvanları sürüp götürdü ve recez (şiir) söyleyerek şöyle diyordu:
7514. Metin
قد لفها بسواق حطم ... ليس براعي إبل ولا غنم
Onları kırıp geçiren bir sürücüyle toplayıp sevk etti ... Ne deve çobanıdır o ne de koyun güden biri
7515. Metin
ولا بخوار على ظهر قطم ... باتوا نياما وابن هند لم ينم
Ne de hırçın bir devenin sırtında korkakça sinen biri ... Onlar geceyi uykuda geçirdiler, Hind'in oğlu ise uyumadı
7516. Metin
بات يقاسيها غلام كالزلم ... مدملج الساقين ممسوح القدم
Ok gibi düzgün bir delikanlı gece boyu onlarla uğraşıp durdu ... Bacakları dolgun ve sağlam, ayak tabanı düz bir delikanlı
7517. Metin
فطلبه المسلمون فعجزوا، فلما خرج رسول الله ﷺ عام قضاء العمرة التي أحصر عنها سمع تلبية حجاج اليمامة فقال ﷺ: هذا الحطيم وأصحابه فدونكموه وكان قد قلد ما نهب من السرح وجعله هديا فلما توجهوا لذلك نزلت الآية فكفوا.
Müslümanlar onun peşine düştülerse de [onu yakalamaktan] aciz kaldılar. Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem engellendiği umrenin kaza edildiği yıl [yola] çıktığında Yemâme hacılarının telbiyesini işitti ve sallallâhu aleyhi ve sellem: "İşte Hutaym ve arkadaşları, haydi onu yakalayın!" buyurdu. O, otlaktan yağmaladığı hayvanlara gerdanlık takmış ve onları hedy (kurbanlık) yapmıştı. [Müslümanlar] bunun için yöneldiklerinde ayet indi ve [onlar da] vazgeçtiler.
7518. Metin
وروي عن ابن زيد «أنها نزلت يوم فتح مكة في فوارس يؤمون البيت من المشركين يهلون بعمرة فقال المسلمون: يا رسول الله هؤلاء المشركون مثل هؤلاء، دعنا نغير عليهم، فأنزل الله سبحانه الآية»
İbn Zeyd'den şöyle rivayet edilmiştir: "Bu ayet Mekke'nin fethi günü, müşriklerden Beyt'e yönelip umre için telbiye getiren süvariler hakkında indi. Bunun üzerine Müslümanlar: 'Ey Allah'ın Resûlü! Bunlar da o müşrikler gibidir, bırak bizi onlara baskın yapalım' dediler; Allah Teâlâ da bu ayeti indirdi."
7519. Metin
واختلف القائلون بأن المراد من الآمين المشركون في النسخ وعدمه، فعن ابن جريج أنه لا نسخ لأنه يجوز أن يبتدىء المشركون في الأشهر الحرم بالقتال، وأنت تعلم أن الآية ليست نصا في القتال على تقدير تسليم ما في حيز التعليم، وقال أبو مسلم:
Yönelenlerden kastın müşrikler olduğunu söyleyenler neshin olup olmadığı hususunda ihtilaf etmişlerdir. İbn Cüreyc'den rivayet edildiğine göre nesh yoktur; çünkü müşriklerin haram aylarda savaşı başlatmaları caizdir. Sen de bilirsin ki, illetlendirme dairesindeki husus kabul edilse bile ayet savaş konusunda nass değildir. Ebû Müslim ise şöyle demiştir:
7520. Metin
إن الآية منسوخة بقوله تعالى: فَلا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرامَ بَعْدَ عامِهِمْ هذا [التوبة: ٢٨] ، وقيل: بآية السيف، وقيل:
Ayet, Yüce Allah'ın: { فَلا يَقْرَبُوا الْمَسْجِدَ الْحَرامَ بَعْدَ عامِهِمْ هذا } “Artık bu yıllarından sonra Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar” [et-Tevbe 9/28] kavliyle neshedilmiştir. Kılıç ayetiyle neshedildiği de söylenmiştir; keza
7521. Metin
بهما، وقيل: لم ينسخ من هذه الآية إلا القلائد، وروي ذلك عن ابن أبي نجيح عن مجاهد، وادعى بعضهم أن المراد بالآمين كافة المسلمين والمشركين وخصوص السبب لا يمنع عموم اللفظ، والنسخ حينئذ في حق المشركين خاصة.
her ikisiyle birden [neshedildiği] de söylenmiştir. Bu ayetten sadece boyunlarına gerdanlık takılan hayvanlar hükmünün neshedildiği de söylenmiş olup bu, İbn Ebî Necîh yoluyla Mücâhid'den rivayet edilmiştir. Bazıları ise "yönelenler" ifadesinden kastın bütün Müslümanlar ve müşrikler olduğunu, sebebin hususi oluşunun lafzın umumiliğine engel teşkil etmeyeceğini, bu durumda neshin yalnızca müşrikler hakkında geçerli olduğunu ileri sürmüşlerdir.
7522. Metin
وبعض الأئمة يسمي مثل ذلك تخصيصا كما حقق في الأصول، ولا بد على هذا من تفسير الفضل والرضوان بما يناسب الفريقين، وقرأ حميد بن قيس الأعرج تبتغون بالتاء على خطاب المؤمنين، والجملة على ذلك حال من ضمير المخاطبين في لا تُحِلُّوا على أن المراد بيان منافاة حالهم هذه للمنهي عنه لا تقييد النهي بها، واعترض بأنه لو أريد خطاب المؤمنين لكان المناسب من ربكم وربهم وأجيب بأن ترك التعبير بما ذكر للتخويف بأن ربهم يحميهم ولا يرضى بما فعلوه وفيه بلاغة لا تخفى. وإشارة إلى ما مر من أن الله تعالى رب العالمين لا المسلمين فقط، وقال
Bazı imamlar, fıkıh usulünde tahkik edildiği üzere bu tür durumları tahsis olarak adlandırırlar. Buna göre lütuf ve rızayı her iki gruba da uygun düşecek şekilde tefsir etmek gerekir. Humeyd b. Kays el-A'rec müminlere hitap olarak te (ت) harfi ile { تَبْتَغُونَ } şeklinde okumuştur. Bu kıraate göre cümle, { لا تُحِلُّوا } ifadesindeki muhatap zamirinden hal olur; şu kadar var ki buradaki maksat onların bu durumunun nehyedilen şeyle bağdaşmadığını beyan etmektir, nehyi bununla kayıtlamak değildir. Buna karşı şöyle itiraz edilmiştir: Eğer müminlere hitap kastedilseydi "Rabbinizden ve onların Rabbinden" denilmesi uygun düşerdi. Buna şöyle cevap verilmiştir: Bu ifadenin terk edilmesi, Rablerinin onları koruduğu ve yaptıklarına razı olmadığı yönünde bir korkutma içindir; bunda gizli kalmayacak bir belagat vardır. Ayrıca daha önce geçtiği üzere Yüce Allah'ın sadece Müslümanların değil, bütün âlemlerin Rabbi olduğuna bir işarettir.
7523. Metin
شيخ الإسلام: إن إضافة الرب إلى ضمير آمِّينَ على قراءة الخطاب للإيماء إلى اقتصار التشريف عليهم وحرمان المخاطبين عنه وعن نيل المبتغى، وفي ذلك من تعليل النهي وتأكيده والمبالغة في استنكار المنهي عنه ما لا يخفى وَإِذا حَلَلْتُمْ من الإحرام المشار إليه بقوله سبحانه: وَأَنْتُمْ حُرُمٌ فَاصْطادُوا أي فلا جناح عليكم بالاصطياد لزوال المانع، فالأمر للإباحة بعد الحظر ومثله لا تدخلن هذه الدار حتى تؤدي ثمنها فإذا أديت فادخلها أي إذا أديت أبيح لك دخولها، وإلى كون الأمر للإباحة بعد الحظر ذهب كثير.
Şeyhülislam şöyle demiştir: Hitap kıraatine göre Rabb isminin "yönelenler" zamirine izafe edilmesi, bu şerefin sadece onlara ait olduğuna, muhatapların ise bundan ve maksatlarına ulaşmaktan mahrum bırakıldığına ima etmek içindir. Bunda nehyin gerekçelendirilmesi, teyit edilmesi ve nehyedilen şeyin çirkinliğinin vurgulanması bakımından gizli kalmayacak incelikler vardır. { وَإِذا حَلَلْتُمْ } Yüce Allah'ın: { وَأَنْتُمْ حُرُمٌ } sözüyle işaret edilen ihramdan çıktığınız zaman, { فَاصْطادُوا } “avlanın”, yani engel ortadan kalktığı için avlanmanızda bir sakınca yoktur. Buradaki emir, yasaktan sonraki ibaha (mubahlık) içindir. Bunun benzeri: "Parasini ödeyene kadar bu eve sakın girme; ödediğin zaman gir" sözüdür; yani ödediğin takdirde oraya girmen mubah olur demektir. Yasaktan sonra gelen emrin ibaha ifade ettiği görüşüne birçok âlim gitmiştir.
7524. Metin
وقال صاحب القواطع: إنه ظاهر كلام الشافعي في أحكام القرآن، ونقله ابن برهان عن أكثر الفقهاء والمتكلمين لأن سبق الحظر قرينة صارفة، وهو أحد ثلاثة مذاهب في المسألة، ثانيها أنه للوجوب لأن الصيغة تقتضيه، ووروده بعد الحظر لا تأثير له، وهو اختيار القاضي أبي الطيب والشيخ أبي إسحاق والسمعاني والإمام في المحصول، ونقله الشيخ أبو حامد الأسفرايني في كتابه عن أكثر الشافعية، ثم قال: وهو قول كافة الفقهاء وأكثر المتكلمين، وثالثها الوقف بينهما، وهو قول إمام الحرمين مع كونه أبطل الوقف في لفظه ابتداء من غير تقدم حظر، ولا يبعد على- ما قاله الزركشي- أن يقال هنا برجوع الحال إلى ما كان قبل، كما قيل في مسألة النهي الوارد بعد الوجوب. ومن قال: إن حقيقة الأمر المذكور للإيجاب قال: إنه مبالغة في صحة المباح حتى كأنه واجب، وقيل: إن الأمر في مثله لوجوب اعتقاد الحل فيكون التجوز في المادة كأنه قيل: اعتقدوا حل الصيد وليس بشيء، وقرىء- أحللتم- وهو لغة في حل، وعن الحسن أنه قرىء فَاصْطادُوا بكسر الفاء بنقل حركة همزة الوصل عليها، وضعفت من جهة العربية بأن النقل إلى المتحرك مخالف للقياس، وقيل: إنه لم يقرأ بكسرة محضة بل أمال لإمالة الطاء، وإن كانت من المستعلية وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ أي لا يحملنكم كما فسره به قتادة، ونقل عن ثعلب والكسائي وغيرهما، وأنشدوا له بقوله:
el-Kavâtı' müellifi bunun, İmam Şâfiî'nin Ahkâmu'l-Kur'ân'daki sözünün zahiri olduğunu belirtmiş ve İbn Bürhân da bunu fakihlerin ve kelamcıların çoğundan nakletmiştir; çünkü yasağın önceden geçmiş olması [vücubu] engelleyen bir karinedir. Bu, meseledeki üç mezhepten biridir. İkincisi: Emrin vücub (farziyet) ifade ettiğidir; zira emrin kalıbı bunu gerektirir ve yasaktan sonra gelmesinin buna bir etkisi yoktur. Bu, Kâdî Ebü't-Tayyib, Şeyh Ebû İshak, Sem'ânî ve el-Mahsûl'de İmam [Râzî]'nin tercihidir. Şeyh Ebû Hâmid el-İsferâyînî kitabında bunu Şâfiîlerin çoğundan nakletmiş, ardından şöyle demiştir: "Bu, bütün fakihlerin ve kelamcıların çoğunun görüşüdür." Üçüncüsü: İkisi arasında tevakkuf etmektir (duraksamaktır). Bu, İmamü'l-Harameyn'in görüşüdür; oysa o, öncesinde bir yasak bulunmaksızın ilk baştaki lafzında tevakkufu geçersiz saymıştır. Zerkeşî'nin dediğine göre, vaciplikten sonra gelen nehiy meselesinde söylendiği gibi burada da durumun önceki haline dönmesi görüşünün ileri sürülmesi uzak bir ihtimal değildir. Söz konusu emrin hakikatinin vücub için olduğunu söyleyen kimse şöyle demiştir: Bu, mubahın geçerliliğini o kadar kuvvetle vurgulamaktır ki adeta vacip gibi olmuştur. Böylesi bir durumda emrin, helal olduğuna inanmanın vacipliği için olduğu da söylenmiştir; bu takdirde mecaz maddede (kelimenin aslında) olur, sanki "avın helal olduğuna inanın" denilmiş gibi olur; ancak bu bir şey değildir. Bir kıraatte [hallele kökünden] { أحللتم } şeklinde okunmuştur ki bu da "halele" kökünün bir lehçesidir. Hasan'dan, vasıl hemzesinin harekesi fe harfine nakledilerek fe'nin kesresiyle { فَاصْطادُوا } okunduğu rivayet edilmiştir. Bu kıraat Arap dili açısından, harekeli harfe nakil yapmanın kıyasa aykırı olması sebebiyle zayıf bulunmuştur. Sırf bir kesre ile okumadığı, kalın harflerden olmasına rağmen tı harfinin imalesinden ötürü [fe'yi] imale ettiği de söylenmiştir. { وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ } Yani "sakın sizi sevk etmesin / sürüklemesin"; nitekim Katâde bunu böyle tefsir etmiş, Sa'leb, Kisâî ve başkalarından da bu şekilde nakledilmiştir. Onlar şu beyti buna şahit getirmişlerdir:
7525. Metin
ولقد طعنت أبا عيينة طعنة ... جرمت فزارة بعدها أن تغضبا
Ebû Uyeyne'ye öyle bir mızrak darbesi indirdim ki ... Ondan sonra Fezâre'yi öfkelenmeye sevk etti
7526. Metin
فجرم على هذا يتعدى لواحد بنفسه، وإلى الآخر بعلى، وقال الفراء وأبو عبيدة: المعنى لا يكسبنكم، وجرم جار مجرى كسب في المعنى، والتعدي إلى مفعول واحد وإلى اثنين يقال: جرم ذنبا نحو كسبه، وجرمته ذنبا نحو كسبته إياه خلا أن جرم يستعمل غالبا في كسب ما لا خير فيه، وهو السبب في إيثاره هاهنا على الثاني، ومنه الجريمة، وأصل مادته موضوعة لمعنى القطع لأن الكاسب ينقطع لكسبه، وقد يقال: أجرمته ذنبا على نقل المتعدي إلى مفعول بالهمزة إلى مفعولين كما يقال: أكسبته ذنبا، وعليه قراءة عبد الله «لا يجرمنكم» بضم الياء شَنَآنُ قَوْمٍ بفتح النون وقرأ ابن عامر وأبو بكر عن عاصم، وإسماعيل عن نافع بسكونها، وفيهما احتمالان: الأول أن يكونا مصدرين بمعنى البغض أو شدته شذوذا لأن فعلان بالفتح مصدر ما يدل على الحركة- كجولان- ولا يكون لفعل متعد كما قال: س، وهذا متعد إذ يقال: شنئته، ولا دلالة له على الحركة إلا على بعد، وفعلان بالسكون في المصادر قليل نحو- لويته ليانا- بمعنى مطلته، والثاني أن يكونا صفتين لأن فعلان في الصفات كثير كسكران، وبالفتح ورد فيها قليلا- كحمار قطوان عسر السير، وتيس عدوان كثير العدو- فإن كان مصدرا فالظاهر أن إضافته إلى المفعول أي إن تبغضوا قوما، وجوز أن تكون إلى الفاعل أي إن يبغضكم قوم، والأول أظهر- كما في البحر- وإن كان وصفا فهو بمعنى بغيض، وإضافته بيانية وليس مضافا إلى مفعوله أو فاعله كالمصدر أي البغيض من بينهم أَنْ صَدُّوكُمْ بفتح الهمزة بتقدير اللام على أنه علة- للشنآن- أي لأن صدوكم عام الحديبية، وقرأ ابن كثير وأبو عمرو بكسر الهمزة على أن أَنْ شرطية، وما قبلها دليل الجواب، أو الجواب على القول المرجوح بجواز تقدمه، وأورد على ذلك أنه لا صد بعد فتح مكة.
Buna göre cerame (جرم) fiili bir mef'ule bizzat, diğerine ise alâ (على) harf-i ceriyle geçişli olur. Ferrâ ve Ebû Ubeyde ise şöyle demişlerdir: Mana "sakın size kazandırmasın" demektir. Cerame (جرم) fiili mana bakımından kasebe (كسب) gibidir; bir mef'ule veya iki mef'ule geçişli olması da öyledir. Tıpkı "kesebe zenben" (günah kazandı) denildiği gibi "cerame zenben" denir; "kesebtühû iyyâhu" (ona onu kazandırdım) denildiği gibi "ceremtühû zenben" (ona günah kazandırdım) denir. Şu kadar var ki cerame çoğunlukla kendisinde hayır olmayan şeyleri kazanmakta kullanılır; burada ikincisine (kesebeye) tercih edilmesinin sebebi de budur. Cürüm/cinayet kelimesi de buradan gelir. Bu maddenin aslı "kesmek" manası için konulmuştur; çünkü kazanan kimse kazandığı şeye odaklanıp diğer şeylerle ilgisini keser. Hemze ile tek mef'ullü geçişli fiilin iki mef'ule geçişli kılınması suretiyle, tıpkı "eksebtühû zenben" denildiği gibi "ecremtühû zenben" de denilebilir. Abdullah [b. Mes'ûd]'un { لَا يُجْرِمَنَّكُمْ } şeklinde ye harfinin ötresiyle olan kıraati buna dayanır. { شَنَآنُ قَوْمٍ } nun harfinin fethasıyladır. İbn Âmir, Âsım'dan rivayetle Ebû Bekir ve Nâfi'den rivayetle İsmâil ise nun harfinin sükûnuyla [şen'ân] okumuşlardır. Bu iki okuyuşta iki ihtimal vardır: Birincisi: Her ikisi de şaz olarak buğz veya buğzun şiddeti manasında masdar olurlar; çünkü fetha ile fe'lân vezni ancak "cevelân" gibi harekete delalet eden kelimelerin masdarı olur ve Sîbeveyhi'nin dediği gibi geçişli fiil için gelmez. Bu ise geçişli bir fiildir; nitekim "şeni'tühû" (ona buğzettim) denir ve uzak bir tevil dışında harekete delaleti yoktur. Masdarlarda sükûn ile fe'lân vezni ise "geciktirmek" anlamında "leveytühû leyânen" örneğinde olduğu gibi azdır. İkincisi: Her ikisinin de sıfat olmasıdır; zira sıfatlarda fe'lân vezni "sekrân" gibi çoktur, fetha ile ise —yürüyüşü güç merkep için "hımârun katavân" ve çok koşan teke için "teysün 'adavân" örneklerinde olduğu gibi— sıfatlarda az gelmiştir. Şayet masdar ise zahir olan mef'ulüne izafe edilmiş olmasıdır; yani "bir kavme buğz etmeniz" demektir. Fâiline izafe edilmiş olması da caiz görülmüştür; yani "bir kavmin size buğz etmesi" demektir; el-Bahr'da belirtildiği gibi birincisi daha açıktır. Şayet sıfat ise "buğzedilen/sevimsiz" anlamındadır ve izafeti beyâniyyedir, masdar gibi mef'ulüne veya fâiline izafe edilmiş değildir; yani "onların arasından buğzedilen kimse" demektir. { أَنْ صَدُّوكُمْ } [ifadesinde] hemzenin fethasıyla olup şeneân kelimesinin illeti olarak lam harfinin takdiriyle "çünkü sizi engellediler" manasındadır; yani Hudeybiye yılında sizi engelledikleri için demektir. İbn Kesîr ve Ebû Amr ise hemzenin kesresiyle { إِنْ صَدُّوكُمْ } şeklinde okumuşlardır; bu takdirde "in" (إِنْ) şart edatıdır, öncesi ise cevabın delilidir yahut cevabın öne geçmesinin caiz olduğu yönündeki mercuh görüşe göre bizzat cevaptır. Buna karşı Mekke'nin fethinden sonra hiçbir engellemenin bulunmadığı itirazı getirilmiştir.
7527. Metin
وأجيب بأنه للتوبيخ على أن الصدّ السابق على فتح مكة مما لا يصح أن يكون وقوعه إلا على سبيل الفرض، وذلك كقوله تعالى: أَنْ كُنْتُمْ قَوْماً مُسْرِفِينَ [الزخرف: ٥] وجوز أن يكون بتقدير إن كانوا قد صدوكم، وأن يكون على ظاهره إشارة إلى أنه لا ينبغي أن يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ بعد ظهور الإسلام وقوته، ويعلم منه النهي عن ذلك باعتبار الصد السابق بالطريق الأولى عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ أي عن زيارته والطواف به للعمرة، وهذه- كما قال شيخ الإسلام- آية بينة في عموم آمِّينَ للمشركين قطعا، وجعلها البعض دليلا على تخصيصه بهم أَنْ تَعْتَدُوا أي عليهم، وحذف تعويلا على الظهور، وإيماء إلى أن المقصد الأصلي منع صدور الاعتداء من المخاطبين محافظة على تعظيم الشعائر لا منع وقوعه على القوم مراعاة لجانبهم، وأن على حذف الجار أي على أن تعتدوا، والمحل بعده إما جر، أو نصب على المذهبين أي لا يحملنكم بغض قوم لصدهم إياكم عن المسجد الحرام على اعتدائكم عليهم وانتقامكم منهم للتشفي، أو لا حذف، والمنسبك ثاني مفعولي يَجْرِمَنَّكُمْ أي لا يكسبنكم ذلك اعتداؤكم، وهذا على التقديرين وإن كان بحسب الظاهر نهيا للشنآن عما نسب إليه لكنه في الحقيقة نهي لهم عن الاعتداء على أبلغ وجه وآكده، فإن النهي عن أسباب الشيء ومبادئه المؤدية إليه نهي عنه بالطريق البرهاني وإبطال للسببية، ويقال: لا أرينك هاهنا والمقصود نهي المخاطب على الحضور.
Buna şöyle cevap verilmiştir: Bu, Mekke'nin fethinden önceki engellemenin ancak bir varsayım yoluyla gerçekleşebileceğini belirtmek suretiyle bir kınama içindir; bu tıpkı Yüce Allah'ın: { أَنْ كُنْتُمْ قَوْماً مُسْرِفِينَ } “Siz haddi aşan bir kavimsiniz diye mi?” [ez-Zuhruf 43/5] kavli gibidir. "Eğer sizi engellemişlerse" takdirinde olması veya İslam'ın üstünlüğü ve gücünden sonra { أَنْ صَدُّوكُمْ } “sizi engellediler diye” { شَنَآنُ قَوْمٍ } “bir kavme olan kininiz” sakın sizi { يَجْرِمَنَّكُمْ } [haddi aşmaya] sevk etmemelidir şeklinde zahirine hamledilmesi de caiz görülmüştür. Buradan, önceki engelleme sebebiyle [böyle bir şeye kalkışmanın] evleviyetle yasaklandığı anlaşılır. { عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرامِ } Yani umre için orayı ziyaret etmekten ve tavaf etmekten [engellemeleri]. Bu ayet —Şeyhülislam'ın dediği gibi— Mescid-i Haram'a yönelenlerin kesinlikle müşrikleri de kapsadığına dair apaçık bir delildir. Bazıları ise bunu yasağın yalnızca onlara tahsis edildiğine delil saymışlardır. { أَنْ تَعْتَدُوا } Yani onlara karşı [haddi aşmanıza]. [Kime karşı olduğu] açıkça anlaşıldığı için hazfedilmiştir; ayrıca asıl maksadın o kavmin hukukunu gözetmekten ziyade, şeâire saygıyı korumak amacıyla muhataplardan bir tecavüzün sadır olmasını engellemek olduğuna da bir imadır. "En" (أَنْ) harf-i cerin hazfiyle "alâ en ta'tedû" (haddi aşmanız üzere) takdirindedir. Ondan sonraki konum iki mezhebe göre ya cer ya da nasptır; yani "bir kavmin sizi Mescid-i Haram'dan alıkoyması sebebiyle onlara duyduğunuz kin, içinizi soğutmak için onlara tecavüz etmeye ve onlardan intikam almaya sakın sizi sevk etmesin." Yahut hazif yoktur ve masdar-ı müevvel { يَجْرِمَنَّكُمْ } fiilinin ikinci mef'ulüdür; yani "bu durum size tecavüz etmenizi kazandırmasın." Bu iki takdire göre de lafız zahiren kin duymayı kendisine nisbet edilen şeyden nehyetmek gibi görünse de, hakikatte onları en beliğ ve en tekitli bir şekilde haddi aşmaktan nehyetmektir; zira bir şeyin sebeplerini ve ona götüren başlangıçlarını nehyetmek, burhan yoluyla bizzat o şeyi nehyetmektir ve sebebiyeti iptal etmektir. Nitekim: "Seni burada görmeyeyim" denilir ve maksat muhatabın orada bulunmasını yasaklamaktır.
7528. Metin
ووجه العلامة الطيبي الاعتراض بقوله تعالى: وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا بين ما تقدم وبين هذا النهي المتعلق به ليكون إشارة وإدماجا إلى أن القاصدين ما داموا محرمين مبتغين فضلا من ربهم كانوا كالصيد عند المحرم فلا تتعرضوهم، وإذا حللتم أنتم وهم فشأنكم وإياهم لأنهم صاروا كالصيد المباح أبيح لكم تعرضهم حينئذ.
Allâme Tîbî, Yüce Allah'ın: { وَإِذا حَلَلْتُمْ فَاصْطادُوا } “İhramdan çıktığınız zaman avlanın” kavlinin daha önce geçenler ile buna bağlı olan bu nehiy arasına itiraz cümlesi (ara cümle) olarak girmesini şöyle açıklamıştır: Bu, Kâbe'ye yönelenlerin ihramlı oldukları ve Rablerinden bir lütuf aradıkları müddetçe ihramlı kimsenin yanındaki av gibi olduklarına ve bu sebeple onlara dokunmamanız gerektiğine; siz ve onlar ihramdan çıktığınızda ise artık aranızdaki duruma göre hareket edebileceğinize, zira onların da mubah av gibi olup o vakit onlara dokunmanızın size mubah kılındığına dair bir işaret ve idraçtır.
7529. Metin
وقال شيخ الإسلام: لعل تأخير هذا النهي عن ذلك مع ظهور تعلقه بما قبله للإيذان بأن حرمة الاعتداء لا تنتهي بالخروج عن الإحرام كانتهاء حرمة الاصطياد به بل هي باقية ما لم تنقطع علاقتهم عن الشعائر بالكلية، وبذلك يعلم بقاء حرمة التعرض لسائر الآمّين بالطريق الأولى، ولعله الأولى وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى عطف على وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ من حيث المعنى كأنه قيل: لا تعتدوا على قاصدي المسجد الحرام لأجل أن صددتم عنه وتعاونوا على العفو والإغضاء، وقال بعضهم: هو استئناف والوقف على أَنْ تَعْتَدُوا لازم، واختار غير واحد أن المراد بالبر متابعة الأمر مطلقا، وبالتقوى اجتناب الهوى لتصير الآية من جوامع الكلم وتكون تذييلا للكلام، فيدخل في البر والتقوى جميع مناسك الحج، فقد قال تعالى: فَإِنَّها مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ [الحج: ٣٢] ويدخل العفو والإغضاء أيضا دخولا أوليا، وعلى العموم أيضا حمل قوله تعالى: وَلا تَعاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ فيعم النهي كل ما هو من مقولة الظلم والمعاصي، ويندرج فيه النهي عن التعاون على الاعتداء والانتقام.
Şeyhülislam şöyle demiştir: Bu nehyin, önceki kısımla irtibatı aşikâr olmasına rağmen sonraya bırakılması, tecavüz haramlığının ihramdan çıkmakla avlanma haramlığı gibi sona ermediğini, bilakis onların şeâirle olan bağları tamamen kopmadıkça bu haramlığın devam ettiğini bildirmek içindir. Böylece Mescid-i Haram'a yönelen diğer kimselere dokunmanın haramlığının devam ettiği evleviyet yoluyla anlaşılır; nitekim evla olan da budur. { وَتَعاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوى } “İyilik ve takva üzerinde yardımlaşın”, mana bakımından { وَلا يَجْرِمَنَّكُمْ } üzerine matuftur; sanki: "Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoydular diye oraya yönelenlere saldırmayın, affetmek ve görmezden gelmek hususunda yardımlaşın" denilmiştir. Bazıları: "Bu yeni bir cümledir (isti'nâf) ve { أَنْ تَعْتَدُوا } üzerinde durmak lazımdır" demişlerdir. Birden fazla âlim, ayetin veciz sözlerden (cevâmiu'l-kelim) olması ve söze fezleke (tezyîl) teşkil etmesi için berr (iyilik) kelimesinden maksadın mutlak olarak emre uymak, takvadan maksadın ise heva ve hevesten sakınmak olduğunu tercih etmişlerdir. Böylece hac menâsikinin tamamı iyilik ve takvanın kapsamına girer; nitekim Yüce Allah: { فَإِنَّها مِنْ تَقْوَى الْقُلُوبِ } “Şüphesiz bu, kalplerin takvasındandır” [el-Hac 22/32] buyurmuştur. Affetmek ve görmezden gelmek de öncelikli olarak buna dahil olur. Yüce Allah'ın: { وَلا تَعاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوانِ } “Günah ve düşmanlık üzerinde yardımlaşmayın” kavli de umuma hamledilmiştir; böylece nehiy zulüm ve masiyet kabilinden olan her şeyi kapsar ve haddi aşma ile intikam alma hususunda yardımlaşma yasağı da bunun içine girer.
7530. Metin
وعن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما وأبي العالية أنهما فسرا الإثم بترك ما أمرهم به وارتكاب ما نهاهم عنه، والعدوان بمجاوزة ما حده سبحانه لعباده في دينهم وفرضه عليهم في أنفسهم، وقدمت التحلية على التخلية مسارعة إلى إيجاب ما هو المقصود بالذات، وقوله تعالى: وَاتَّقُوا اللَّهَ أمر بالاتقاء في جميع الأمور التي من جملتها مخالفة ما ذكر من الأوامر والنواهي، ويثبت وجوب الاتقاء فيها بالطريق البرهاني.
İbn Abbas radıyallâhu anhümâ ve Ebu'l-Âliye'den rivayet edildiğine göre onlar "ism"i (günah), emredilen şeyleri terk etmek ve nehyedilen şeyleri işlemek; "udvân"ı (düşmanlık) ise Yüce Allah'ın kullarına dinlerinde çizdiği sınırları aşmak ve nefislerine farz kıldığı şeylerin dışına çıkmak şeklinde tefsir etmişlerdir. Bizzat maksat olan şeyi vacip kılmaya acele etmek gayesiyle süsleme (tahliye), arındırmanın (tahliye) önüne geçirilmiştir. Yüce Allah'ın: { وَاتَّقُوا اللَّهَ } “Allah'tan korkun” kavli, zikredilen emir ve yasaklara muhalefet etmenin de dahil olduğu bütün hususlarda takvalı olmayı emretmektedir; bu hususlarda takvanın gerekliliği kesin delil (burhanî yol) ile sabittir.
7531. Metin
إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ لمن لا يتقيه، وهذا في موضع التعليل لما قبله، وإظهار الاسم الجليل لما مر غير مرة حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ شروع في بيان المحرمات التي أشير إليها بقوله سبحانه: إِلَّا ما يُتْلى عَلَيْكُمْ والمراد تحريم أكل الميتة، وهي ما فارقه الروح حتف أنفه من غير سبب خارج عنه وَالدَّمُ أي المسفوح منه وكان أهل الجاهلية يجعلونه في المباعر ويشوونه ويأكلونه، وأما الدم غير المسفوح كالكبد فمباح، وأما الطحال فالأكثرون على
{ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقابِ } “Şüphesiz Allah, cezası pek çetin olandır”, O'ndan sakınmayanlar için böyledir. Bu ifade kendisinden önceki hükmün gerekçesi konumundadır. Lafza-i Celâl'in açıkça zikredilmesi daha önce defalarca geçtiği sebeplerden ötürüdür. { حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ } “Ölmüş hayvan size haram kılındı”; Yüce Allah'ın: { إِلَّا ما يُتْلى عَلَيْكُمْ } “Size okunacak olanlar müstesna” kavliyle işaret edilen haramların beyanına başlanmaktadır. Buradaki maksat, kendiliğinden ölen hayvanın etini yemenin haram kılınmasıdır; o da harici bir sebep olmaksızın kendi eceliyle ruhu bedeninden ayrılan hayvandır. { وَالدَّمُ } “ve kan”, yani akıtılmış olan kan. Cahiliye ehli bu kanı bağırsaklara doldurur, kızartır ve yerlerdi. Karaciğer gibi akıtılmamış kana gelince, o mubahtır. Dalağa gelince, çoğunluk
7532. Metin
إباحته، وأجمعت الإمامية على حرمته،
onun mubah olduğu görüşündedir; İmâmiyye ise haramlığında icma etmiştir.
7533. Metin
ورويت الكراهة فيه عن علي كرم الله تعالى وجهه
Ali kerremallâhu vecheh
7534. Metin
وابن مسعود رضي الله تعالى عنه وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ إقحام اللحم لما مر، وأخذ داود وأصحابه بظاهره فحرموا اللحم وأباحوا غيره، وظاهر العطف أنه حرام حرمة غيره، وأخرج عبد الرزاق في المصنف عن قتادة أنه قال: «من أكل لحم الخنزير عرضت عليه التوبة فإن تاب وإلا قتل» وهو غريب، ولعل ذلك لأن أكله صار اليوم من علامات الكفر كلبس الزنار، وفيه تأمل وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ أي رفع الصوت لغير الله تعالى عند ذبحه، والمراد بالإهلال هنا ذكر ما يذبح له- كاللات والعزى- وَالْمُنْخَنِقَةُ قال السدي: هي التي يدخل رأسها بين شعبتين من شجرة فتختنق فتموت، وقال الضحاك وقتادة: هي التي تختنق بحبل الصائد فتموت.
ve İbn Mes'ûd radıyallâhu anh'tan onun mekruh olduğu rivayet edilmiştir. { وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ } “ve domuz eti”; et lafzının açıkça zikredilmesi daha önce geçen sebepten ötürüdür. Dâvûd ve ashabı bu lafzın zahirini esas alarak etini haram saymış, diğer kısımlarını mubah görmüşlerdir; oysa atfın zahiri, onun da diğerleri gibi haram olduğunu gösterir. Abdürrezzâk el-Musannef'te Katâde'nin şöyle dediğini nakletmiştir: "Domuz eti yiyen kimseye tevbe teklif edilir; tevbe ederse ne âlâ, etmezse öldürülür." Bu garip bir nakildir; bunun sebebi belki de onun etini yemenin günümüzde zünnar takmak gibi küfür alametlerinden biri haline gelmiş olmasıdır; ancak bu izahta tereddüt vardır. { وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ } “ve Allah'tan başkası adına boğazlanan”, yani kesilirken Allah Teâlâ'dan başkasının adı anılarak sesi yükseltilen hayvandır. Buradaki ihlâlden maksat, Lât ve Uzzâ gibi adına kesilen şeyin anılmasıdır. { وَالْمُنْخَنِقَةُ } “boğulmuş”; Süddî: "Başını bir ağacın iki dalı arasına sokup boğularak ölen hayvandır" demiştir. Dahhâk ve Katâde ise: "Avcının tuzağının ipine takılıp boğularak ölen hayvandır" demişlerdir.
7535. Metin
وقال ابن عباس رضي الله تعالى عنهما: كان أهل الجاهلية يخنقون البهيمة ويأكلونها فحرم ذلك على المؤمنين، والأولى أن تحمل على التي ماتت بالخنق مطلقا وَالْمَوْقُوذَةُ أي التي تضرب حتى تموت، قاله ابن عباس رضي الله تعالى عنهما وقتادة والسدي، وهو من وقذته بمعنى ضربته، وأصله أن تضربه حتى يسترخي، ومنه وقذه النعاس أي غلب عليه وَالْمُتَرَدِّيَةُ أي التي تقع من مكان عال أو في بئر فتموت وَالنَّطِيحَةُ أي التي ينطحها غيرها فتموت، وتاؤها للنقل فلا يرد أن فعيل بمعنى مفعول لا يدخله التاء، وقال بعض الكوفيين: إن ذلك حيث ذكر الموصوف مثل- كف خضيب وعين كحيل- وأما إذا حذف فيجوز دخول التاء فيه، ولا حاجة إلى القول بأنها للنقل، وقرىء والمنطوحة وَما أَكَلَ السَّبُعُ أي ما أكل منه السبع فمات وفسر بذلك لأن ما أكله كله لا يتعلق به حكم ولا يصح أن يستثنى منه قوله تعالى: إِلَّا ما ذَكَّيْتُمْ أي إلا ما أدركتموه وفيه بقية حياة يضطرب اضطراب المذبوح وذكيتموه
İbn Abbas radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: "Cahiliye ehli hayvanı boğar ve yerlerdi; bu durum müminlere haram kılındı." Evla olan, bunun mutlak surette boğularak ölen hayvanlara hamledilmesidir. { وَالْمَوْقُوذَةُ } “vurularak öldürülmüş”, yani vurula vurula öldürülen hayvandır; bunu İbn Abbas radıyallâhu anhümâ, Katâde ve Süddî söylemiştir. Bu kelime, "ona vurdum" anlamındaki "vakaztühû" (وقذته) fiilindendir; aslı ise hayvan gevşeyip hareketsiz kalıncaya kadar vurmandır. Uyku bastırdığı zaman "vakazahü'n-nuâs" denmesi de bundandır. { وَالْمُتَرَدِّيَةُ } “yuvarlanmış”, yani yüksek bir yerden veya kuyuya düşüp ölen hayvan. { وَالنَّطِيحَةُ } “süslmüş”, yani bir başkası tarafından boynuzlanıp ölen hayvan. Buradaki te (ة) harfi isimleştirmek içindir; dolayısıyla mef'ul manasındaki faîl veznine dişilik te'sinin girmeyeceği itirazı varid olmaz. Bazı Kûfeliler: "Bu kural, 'kınalı el' (keffün hadîb) ve 'sürmeli göz' (aynün kehîl) örneklerinde olduğu gibi mevsuf zikredildiği takdirdedir; mevsuf hazfedildiğinde ise te'nin dahil olması caizdir ve onun isimleştirme için olduğunu söylemeye gerek yoktur" demişlerdir. Bir kıraatte { والمنطوحة } şeklinde okunmuştur. { وَما أَكَلَ السَّبُعُ } “yırtıcı hayvanın yediği”, yani yırtıcı hayvanın bir kısmını yiyip de ölen hayvan. Böyle tefsir edilmiştir; çünkü tamamını yediği hayvana herhangi bir hüküm taalluk etmez ve Yüce Allah'ın: { إِلَّا ما ذَكَّيْتُمْ } “ancak kestikleriniz müstesnadır” kavlinin ondan istisna edilmesi sahih olmaz; yani henüz canı çıkmadan yetişip de kesilen hayvan gibi çırpınırken kesebildikleriniz müstesnadır.
7536. Metin
وعن السيدين السندين الباقر والصادق رضي الله تعالى عنهما أن أدنى ما يدرك به الذكاة أن يدركه وهو يحرك الأذن أو الذنب أو الجفن،
İki yüce dayanak İmam Bâkır ve İmam Sâdık radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre kesime yetişmenin asgari şartı, kulağını, kuyruğunu veya göz kapağını hareket ettirirken ona yetişmektir.
7537. Metin
وبه قال الحسن وقتادة وإبراهيم وطاوس والضحاك وابن زيد، وقال بعضهم: يشترط الحياة المستقرة وهي التي لا تكون على شرف الزوال وعلامتها على ما قيل: أن يضطرب بعد الذبح لا وقته، وعن علي كرم الله تعالى وجهه وابن عباس رضي الله تعالى عنهما أن الاستثناء راجع إلى جميع ما تقدم ذكره من المحرمات سوى ما لا يقبل الذكاة من الميتة والدم والخنزير وما أكل السبع على تقدير إبقائه على ظاهره، وقيل: هو استثناء من التحريم لا من المحرمات، والمعنى حرم عليكم سائر ما ذكر لكن ما ذكيتم مما أحله الله تعالى بالتذكية فإنه حلال لكم.
Hasan, Katâde, İbrâhim, Tâvûs, Dahhâk ve İbn Zeyd de bu görüştedir. Bazıları ise şöyle demiştir: Can çekişme sınırında olmayan istikrarlı bir hayat şarttır; bunun alameti de söylendiğine göre kesim anında değil, kesimden sonra çırpınmasıdır. Ali kerremallâhu vecheh ve İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan nakledildiğine göre istisna, zahirinde bırakılması takdirinde leş, kan, domuz ve yırtıcı hayvanın yediği gibi kesimi kabul etmeyenler dışındaki daha önce zikredilen haramların tamamına racidir. İstisnanın haram kılınan hayvanlardan değil, bizzat haram kılma fiilinden olduğu da söylenmiştir; mana: Zikredilenlerin tamamı size haram kılındı, ancak Allah Teâlâ'nın kesimle helal kıldıklarından kesebildikleriniz sizin için helaldir, şeklindedir.
7538. Metin
وروي ذلك عن مالك وجماعة من أهل المدينة، واختاره الجبائي، والتذكية في الشرع قطع الحلقوم والمريء بمحدد، والتفصيل في الفقه، واستدل بالآية على أن جوارح الصيد إذا أكلت مما صادته لم يحل.
Bu görüş Mâlik'ten ve Medine ehlinden bir topluluktan rivayet edilmiş, Cübbâî de bunu tercih etmiştir. Şeriattaki tezkiye (kesim), boğaz ve yemek borusunun kesici bir aletle kesilmesidir; bunun ayrıntısı fıkıhtadır. Bu ayetten, av hayvanlarının yakaladıkları avdan yemeleri halinde o avın helal olmayacağına delil getirilmiştir.
7539. Metin
وقرأ الحسن: «السبع» بسكون الباء، وابن عباس رضي الله تعالى عنهما- وأكيل السبع.. وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ جمع نصاب كحمر وحمار، وقيل: واحد الأنصاب كطنب وأطناب، واختلف فيها فقيل هي حجارة كانت حول الكعبة وكانت ثلاثمائة وستين حجرا، وكان أهل الجاهلية يذبحون عليها- فعلى- على أصلها، ولعل ذبحهم عليها كان علامة لكونه لغير الله تعالى وقيل: هي الأصنام لأنها تنصب فتعبد من دون الله تعالى، وعَلَى إما بمعنى اللام، أو على أصلها بتقدير وما ذبح مسمى على الأصنام.
Hasan [el-Basrî], be harfinin sükûnuyla { السَّبْعُ } şeklinde, İbn Abbas radıyallâhu anhümâ ise { وأكيل السبع } şeklinde okumuştur. { وَما ذُبِحَ عَلَى النُّصُبِ } “Dikili taşlar üzerinde boğazlananlar”; nusub (نُصُب), humur ve hımâr gibi nisâb (نِصَاب) kelimesinin çoğuludur. Tınab ve etnâb gibi ensâb (أَنْصَاب) kelimesinin tekili olduğu da söylenmiştir. Bunlar hakkında ihtilaf edilmiştir: Kâbe'nin etrafında bulunan ve sayıları üç yüz altmış olan taşlar olduğu söylenmiştir; Cahiliye ehli bunların üzerinde kurban keserlerdi; dolayısıyla alâ (عَلَى) harf-i ceri asıl anlamındadır; taşların üzerinde kesmeleri, o kurbanın Allah'tan başkası adına kesildiğinin bir alameti olmalıdır. Bunların putlar olduğu da söylenmiştir; çünkü bunlar dikilir ve Allah'tan başka kendilerine tapılırdı. Bu durumda alâ (عَلَى) ya lâm (لِ) manasındadır yahut putların üzerine ismi anılarak kesilenler takdiriyle kendi asıl manasındadır.
7540. Metin
واعترض بأنه حينئذ يكون كالتكرار لقوله سبحانه: وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ والأمر في ذلك هين، والموصول معطوف على المحرمات، وقرىء النُّصُبِ بضم النون وتسكين الصاد تخفيفا، وقرىء بفتحتين، وبفتح فسكون وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ جمع زلم- كجمل- أو زلم- كصرد- وهو القدح، أي وحرم عليكم الاستقسام بالأقداح
Buna karşı, bu takdirde Yüce Allah'ın: { وَما أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ } kavlinin tekrarı gibi olacağı itirazı getirilmiştir; ancak bu husustaki mesele basittir. İsmi mevsul haram kılınan şeylere matuftur. Nusub kelimesi hafifletmek maksadıyla nun'un zammesi ve sad'ın sükûnuyla { النُّصْبِ } şeklinde okunduğu gibi, her iki harfin fethasıyla [en-nasab] ve fetha ile sükûnla [en-nasb] da okunmuştur. { وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا بِالْأَزْلامِ } “ve fal oklarıyla kısmet aramanız”; ezlâm (أَزْلَام), cemel gibi zelem (زَلَم) veya surad gibi zülem (زُلَم) kelimesinin çoğuludur ki o da fal okudur; yani fal oklarıyla kısmet aramanız da size haram kılındı demektir.
7541. Metin
وذلك أنهم- كما روي عن الحسن وغيره- إذا قصدوا فعلا ضربوا ثلاثة أقداح، مكتوب على أحدها أمرني ربي، وعلى الثاني نهاني ربي وأبقوا الثالث غفلا لم يكتب عليه شيء فإن خرج الآمر مضوا لحاجتهم، وإن خرج الناهي تجنبوا، وإن خرج الغفل أجالوها ثانيا، فمعنى الاستقسام طلب معرفة ما قسم لهم دون ما لم يقسم بالأزلام، واستشكل تحريم ما ذكر بأنه من جملة التفاؤل، وقد كان النبي ﷺ يحب الفأل.
Şöyle ki onlar —Hasan ve başkalarından rivayet edildiğine göre— bir iş yapmak istediklerinde üç ok çekerlerdi; birinin üzerinde "Rabbim bana emretti", ikincisinin üzerinde "Rabbim beni nehyetti" yazılıydı; üçüncüsünü ise boş bırakırlar, üzerine hiçbir şey yazmazlardı. Şayet emreden ok çıkarsa işlerine giderler, nehyeden çıkarsa vazgeçerler, boş olan çıkarsa okları yeniden çekerlerdi. İstiksâmın (kısmet aramanın) anlamı, fal oklarıyla kendilerine taksim edilmeyeni değil, taksim edilen şeyi bilmeyi talep etmektir. Zikredilen bu uygulamanın haram kılınması, bunun tefeül (uğur sayma) kabilinden olduğu ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in de tefeülü sevdiği gerekçesiyle müşkil görülmüştür.
7542. Metin
وأجيب بأنه كان استشارة مع الأصنام واستعانة منهم كما يشير إلى ذلك ما روي عن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما من أنهم إذا أرادوا ذلك أتوا بيت أصنامهم وفعلوا ما فعلوا فلهذا صار حراما، وقيل: لأن فيه افتراء على الله تعالى إن أريد- بربي- الله تعالى، وجهالة وشركا إن أريد به الصنم، وقيل: لأنه دخول في علم الغيب الذي استأثر الله تعالى به، واعترض بأنا لا نسلم أن الدخول في علم الغيب حرام، ومعنى استئثار الله تعالى بعلم الغيب أنه لا يعلم إلا منه، ولهذا صار استعلام الخير والشر من المنجمين والكهنة ممنوعا حراما بخلاف الاستخارة من القرآن فإنه استعلام من الله تعالى، ولهذا أطبقوا على جوازها ومن ينظر في ترتيب المقدمات أو يرتاض فهو لا يطلب إلا علم الغيب منه سبحانه فلو كان طلب علم الغيب حراما لا نسد طريق الفكر والرياضة، ولا قائل به.
Buna şöyle cevap verilmiştir: Bu uygulama putlara danışmak ve onlardan yardım istemekti; nitekim İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan rivayet edilen "Onlar bunu yapmak istediklerinde putlarının evine gelir ve yapacaklarını yaparlardı" haberi de buna işaret etmektedir; bu sebeple haram olmuştur. Şayet "Rabbim" ifadesiyle Allah Teâlâ kastediliyorsa bunda Allah'a iftira, şayet put kastediliyorsa cehalet ve şirk bulunduğu için [haram kılındığı] da söylenmiştir. Allah Teâlâ'nın zâtına has kıldığı gayb ilmine girmek olduğu için [haram kılındığı] da ileri sürülmüştür. Buna karşı şöyle itiraz edilmiştir: Gayb ilmine girmenin haram olduğunu kabul etmeyiz. Allah Teâlâ'nın gayb ilmini zâtına has kılmasının anlamı, onun ancak O'ndan bilinebileceğidir. Bu sebeple müneccimlerden ve kâhinlerden hayır ve şerri öğrenmeye çalışmak menedilmiş ve haram kılınmıştır; Kur'an'dan istihare yapmak ise böyle değildir, çünkü o Allah Teâlâ'dan bilgi talep etmektir; bu yüzden onun caiz olduğunda ittifak etmişlerdir. Mukaddimeleri tertip etmeye bakan veya riyazet yapan kimse de ancak O Yüce Zât'tan gayb ilmini talep etmektedir. Şayet gayb ilmini talep etmek haram olsaydı, tefekkür ve riyazet yolu kapanırdı; bunu ise hiç kimse söylememiştir.
7543. Metin
وقال الإمام رحمه الله تعالى: لو لم يجز طلب علم الغيب لزم أن يكون علم التعبير كفرا لأنه طلب للغيب، وأن يكون أصحاب الكرامات المدعون للإلهامات كفارا، ومعلوم أن كل ذلك باطل، وتعقب القول- بجواز الاستخارة بالقرآن- بأنه لم ينقل فعلها عن السلف، وقد قيل: إن الإمام مالكا كرهها. وأما ما في فتاوى الصوفية نقلا عن الزندوستي من أنه لا بأس بها وأنه قد فعلها علي كرم الله تعالى وجهه ومعاذ رضي الله تعالى عنه.
İmam [Râzî] —Allah Teâlâ ona rahmet eylesin— şöyle demiştir: Gayb ilmini talep etmek caiz olmasaydı, rüya tabiri ilminin küfür olması gerekirdi; çünkü o da gaybı aramaktır; ilham aldığını iddia eden keramet sahiplerinin de kâfir olması gerekirdi. Oysa bütün bunların batıl olduğu malumdur. "Kur'an ile istiharenin caiz olduğu" sözü ise, selef-i sâlihînden böyle bir uygulamanın nakledilmediği gerekçesiyle tenkit edilmiştir; nitekim İmam Mâlik'in bunu mekruh gördüğü söylenmiştir. Zendevestî'den naklen tasavvuf fetvalarında yer alan, bunda bir sakınca olmadığı ve Ali kerremallâhu vecheh ile Muâz radıyallâhu anh'ın bunu yaptığına dair rivayete gelince;
7544. Metin
وروي عن علي كرم الله تعالى وجهه أنه قال:- من أراد أن يتفاءل بكتاب الله تعالى فليقرأ قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ [الإخلاص: ١] سبع مرات، وليقل ثلاث مرات: اللهم بكتابك تفاءلت، وعليك توكلت، اللهم أرني في كتابك ما هو المكتوم من سرك المكنون في غيبك، ثم يتفاءل بأول الصحيفة- ففي النفس منه شيء.
Ali kerremallâhu vecheh'ten rivayet edilen: "Kim Allah Teâlâ'nın Kitabı ile tefeülde bulunmak isterse yedi defa { قُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ } [el-İhlâs 112/1] okusun, sonra üç defa: 'Allahım! Senin Kitabınla tefeül ettim ve Sana tevekkül ettim. Allahım, gaybındaki gizli sırrından Kitabında saklı olanı bana göster' desin; sonra sayfanın başıyla tefeülde bulunsun" sözü hakkında nefiste bir şüphe ve tereddüt vardır.
7545. Metin
وفي كتاب الأحكام للجصاص أن الآية تدل على بطلان القرعة في عتق العبيد لأنها في معنى ذلك بعينه إذا كان فيها إثبات ما أخرجته القرعة من غير استحقاق كما إذا أعتق أحد عبيده عند موته على ما بين في الفقه، ولا يرد أن القرعة قد جازت في قسمة الغنائم مثلا، وفي إخراج النساء لأنا نقول: إنها فيما ذكر لتطييب النفوس والبراءة من التهمة في إيثار البعض ولو اصطلحوا على ذلك جاز من غير قرعة، وأما الحرية الواقعة على واحد من البعيد فيما نحن فيه فغير جائز نقلها عنه إلى غيره، وفي استعمال القرعة النقل، وخالف الشافعي في ذلك، فجوز القرعة في العتق كما جوزها في غيره، وظواهر الأدلة معه، وتحقيق ذلك في موضعه.
Cessâs'ın el-Ahkâm adlı kitabında, bu ayetin kölelerin azat edilmesinde kuranın batıl olduğuna delalet ettiği belirtilmiştir; çünkü fıkıhta açıklandığı üzere bir kimsenin ölümü anında kölelerinden birini azat etmesi durumunda olduğu gibi, kuranın çıkardığı şeyi hak etmeksizin sübuta erdirmesi halinde kur'a çekmek tam da bu manadadır. Örneğin ganimetlerin taksiminde ve kadınların [sefere] çıkarılmasında kuranın caiz görülmüş olması buna nakîza teşkil etmez; zira biz deriz ki: Bu sayılanlarda kura gönülleri hoş etmek ve bazısını tercih etme töhmetinden uzak kalmak içindir; şayet bu hususta anlaşsalardı kurasız da caiz olurdu. Bahsettiğimiz meselede ise kölelerden birine taalluk eden hürriyetin ondan başkasına nakledilmesi caiz değildir; kurayı kullanmakta ise nakil vardır. Şâfiî bu hususta muhalefet etmiş; diğer konularda kurayı caiz gördüğü gibi azatta da caiz görmüştür ve delillerin zahirleri de onunladır. Bunun tahkiki kendi yerindedir.
7546. Metin
والحق عندي أن الاستقسام الذي كان يفعله أهل الجاهلية حرام بلا شبهة كما هو نص الكتاب، وأن حرمته ناشئة من سوء الاعتقاد، وأنه لا يخلو عن تشاؤم، وليس بتقاؤل محض، وإن مثل ذلك ليس من الدخول في علم الغيب أصلا بل هو من باب الدخول في الظن، وأن الاستخارة بالقرآن مما لم يرد فيها شيء يعول عليه عن الصدر الأول، وتركها أحب إليّ لا سيما وقد أغنى الله تعالى ورسوله ﷺ عنها بما سن من الاستخارة الثابتة في غير ما خبر صحيح، وأن تصديق المنجمين فيما ليس من جنس الخسوف والكسوف مما يخبرون به من الحوادث المستقبلة محظور وليس من علم الغيب ولا دخولا فيه، وإن زعمه الزجاج لبنائه على الأسباب، ونقل الشيخ محيي الدين النووي في شرح مسلم عن القاضي كانت الكهانة في العرب ثلاثة أضرب: أحدها أن يكون للإنسان رئي من الجن يخبره به بما يسترقه من السمع من السماء، وهذا القسم بطل من حين بعث الله تعالى نبينا ﷺ الثاني أن يخبره بما يطرأ ويكون في
Bana göre doğru olan şudur: Cahiliye ehlinin yaptığı istiksâm (oklarla kısmet arama), Kitab'ın açık nassıyla şüphesiz haramdır; bu haramlık bozuk inançtan kaynaklanmaktadır; bu iş uğursuzluk saymaktan (teşe'üm) uzak değildir ve sırf tefeül kabilinden bir şey değildir. Bu tür şeyler asla gayb ilmine girmekten sayılmaz, bilakis zanna tabi olmak babındandır. Kur'an ile istihare hususunda ilk nesilden güvenilecek hiçbir rivayet gelmemiştir ve bunu terk etmek bana göre daha sevimlidir; hele ki Allah Teâlâ ve Resûlü sallallâhu aleyhi ve sellem, birden çok sahih haberde sabit olan meşru istihare ile bizi bundan müstağni kılmışken. Müneccimlerin ay ve güneş tutulması cinsinden olmayan gelecekteki olaylara dair verdikleri haberleri doğrulamak yasaktır; bu ne gayb ilmindendir ne de gayba girmektir; her ne kadar Zeccâc sebeplere dayandığı için böyle zannetmiş olsa da. Şeyh Muhyiddin en-Nevevî Şerhu Müslim'de Kâdî'den naklen şöyle demiştir: Araplarda kehanet üç kısımdı: Birincisi, insanın cinlerden gökten kulak hırsızlığı yoluyla çaldığı haberleri kendisine bildiren bir irtibatçısının (reiyy) bulunmasıdır; bu kısım Allah Teâlâ Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem'i gönderdiği andan itibaren batıl olmuştur. İkincisi, yeryüzünün dört bir yanında
7547. Metin
أقطار الأرض وما خفي عنه مما قرب أو بعد، وهذا لا يبعد وجوده، ونفت المعتزلة وبعض المتكلمين هذين الضربين وأحالوهما، ولا استحالة في ذلك ولا بعد في وجوده لكنهم يصدقون ويكذبون، والنهي عن تصديقهم والسماع منهم عام، الثالث المنجمون وهذا الضرب بخلق الله تعالى في بعض الناس قوة ما لكن الكذب فيه أغلب، ومن هذا الفن العرافة فصاحبها عرّاف وهو الذي يستدل على الأمور بأسباب ومقدمات يدعي معرفتها بها- كالزجر والطرق بالحصى- وهذه الأضراب كلها تسمى كهانة، وقد أكذبهم الشرع ونهى عن تصديقهم وإتيانهم انتهى.
meydana gelen ve olacak olan olayları, yakın veya uzak olup kendisinden gizli kalan şeyleri bildirmesidir; bunun var olması uzak bir ihtimal değildir. Mu'tezile ve bazı kelamcılar bu iki kısmı reddetmiş ve imkânsız görmüşlerdir; oysa bunda bir imkânsızlık ve varlığında bir uzaklık yoktur; ancak onlar bazen doğru söyler, bazen yalan söylerler. Onları doğrulamak ve dinlemek hususundaki yasak ise geneldir. Üçüncüsü müneccimlerdir; bu kısım Allah Teâlâ'nın bazı insanlarda yarattığı bir tür güçledir, ancak bunda yalan daha galiptir. Arrâflık (bakıcılık) da bu sanattandır; bunun sahibi arrâftır ki o, kuş uçurma ve çakıl taşlarıyla fala bakma gibi bildiğini iddia ettiği sebepler ve mukaddimelerle olaylara delil getiren kimsedir. Bu kısımların tamamına kehanet denir; şeriat onları yalanlamış, onları doğrulamayı ve onlara gitmeyi yasaklamıştır, nakil bitti.
7548. Metin
ولعل النهي عن ذلك لغلبة الكذب في كلامهم ولأن في تصديقهم فتح باب يوصل إلى لظى إذ قد يجر إلى تعطيل الشريعة والطعن فيها لا سيما من العوام، واستثناء ما هو من جنس الكسوف والخسوف لندرة خطئهم فيه بل لعدمه إذا أمكنوا الحساب، ولا كذلك ما يخبرون به من الحوادث إذ قد بنوا ذلك على أوضاع السيارات بعضها مع بعض، أو مع بعض الثوابت ولا شك أن ذلك لا يكفي في الغرض والوقوف على جميع الأوضاع، وما تقتضيه مما يتعذر الوقوف عليه لغير علام الغيوب فليفهم، وقيل: المراد بالاستقسام استقسام الجزور بالأقداح على الأنصباء المعلومة أي طلب قسم من الجزور أو ما قسمه الله تعالى عنهم، ورجح بأنه يناسب ذكره مع محرمات الطعام، وروي عن مجاهد أنه فسر الأزلام بسهام العرب وكعاب فارس التي يتقامرون بها.
Bunun yasaklanması, sözlerinde yalanın galip gelmesinden ve onları tasdik etmekte cehenneme ulaştıracak bir kapı açılmasından ötürüdür; zira bu durum özellikle avam tabakasında şeriatın iptaline ve ona dil uzatılmasına yol açabilir. Güneş ve ay tutulması cinsinden olan şeylerin istisna edilmesi, hesaplama yapabildikleri takdirde bu konudaki hatalarının pek az, hatta hiç olmamasındandır. Haber verdikleri diğer hadiseler ise böyle değildir; çünkü onlar bunu seyyar yıldızların birbirleriyle veya bazı sabit yıldızlarla olan konumlarına dayandırmışlardır. Şüphe yok ki bu, maksat için yeterli değildir; bütün konumları ve bunların gerektirdiği neticeleri bilmek ise gaybları hakkıyla bilen [Allah]'tan başkası için imkânsızdır; iyi anlaşılsın. İstiksâmdan maksadın, kesilen devenin bilinen paylar üzerinden oklarla taksim edilmesi, yani deveden bir pay veya Allah Teâlâ'nın onlara taksim ettiği payı talep etmek olduğu da söylenmiştir; bunun yiyecek haramları ile birlikte zikredilmesine uygun düşmesi sebebiyle bu görüş tercih edilmiştir. Mücâhid'den ezlâmı, Arapların okları ve Farsların kumar oynadıkları aşık kemikleri olarak tefsir ettiği rivayet edilmiştir.
7549. Metin
وعن وكيع أنها أحجار الشطرنج ذلِكُمْ أي الاستقسام بالأزلام، ومعنى البعد فيه الإشارة إلى بعد منزلته في الشر فِسْقٌ أي ذنب عظيم وخروج عن طاعة الله تعالى إلى معصيته لما أشرنا إليه، وعن ابن عباس رضي الله تعالى عنهما أن ذلِكُمْ إشارة إلى تناول جميع ما تقدم من المحرمات المعلوم من السياق الْيَوْمَ أي الزمان الحاضر وما يتصل به من الأزمنة الآتية، وقيل: يوم نزول الآية، وروي ذلك عن ابن جريج ومجاهد وابن زيد، وكان- كما رواه الشيخان عن عمر رضي الله تعالى عنه- عصر يوم الجمعة عرفة حجة الوداع، وقيل: يوم دخوله ﷺ مكة لثمان بقين من رمضان سنة تسع، وقيل: سنة ثمان، وهو منصوب على الظرفية بقوله تعالى: يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ
Vekî'den bunların satranç taşları olduğu rivayet edilmiştir. { ذلِكُمْ } Yani fal oklarıyla kısmet aramak; buradaki uzaklık işaretinin manası, onun şerdeki derekesinin uzaklığına işarettir. { فِسْقٌ } Yani işaret ettiğimiz sebeplerden ötürü büyük bir günah ve Allah Teâlâ'ya itaatten çıkıp O'na isyana yönelmektir. İbn Abbas radıyallâhu anhümâ'dan gelen rivayete göre { ذلِكُمْ } ifadesi, siyakın gereğinden anlaşıldığı üzere daha önce geçen bütün haramları tüketmeye yönelik bir işarettir. { الْيَوْمَ } Yani şimdiki zaman ve buna bağlı olan gelecek zamanlardır. Ayetin indiği gün olduğu da söylenmiştir; bu rivayet İbn Cüreyc, Mücâhid ve İbn Zeyd'den nakledilmiştir. Bu gün —Şeyhayn'ın Ömer radıyallâhu anh'tan rivayet ettiği üzere— Veda Haccı'ndaki Arefe cuma gününün ikindisi idi. [Hz. Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem'in dokuzuncu yılın ramazan ayının bitimine sekiz gün kala Mekke'ye girdiği gün olduğu söylendiği gibi sekizinci yıl olduğu da söylenmiştir. Bu kelime, Yüce Allah'ın: { يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ } sözüyle zarfiyet üzere mensuptur;
7550. Metin
واليأس انقطاع الرجاء وهو ضد الطمع.
Ye's (ümit kesmek), umudun kesilmesidir ve tamahın (beklentinin) zıddıdır.
7551. Metin
والمراد انقطع رجاؤهم من إبطال دينكم ورجوعكم عنه بتحليل هذه الخبائث وغيرها، أو من أن يغلبوكم عليه لما شاهدوا أن الله تعالى وفى بوعده حيث أظهره على الدين كله.
Buradaki maksat, bu pis şeyleri ve diğerlerini helal kılmak suretiyle dininizi iptal etmelerinden ve sizi dininizden döndürmelerinden yahut Allah Teâlâ'nın bu dini bütün dinlere üstün kılarak vaadini yerine getirdiğini gördükleri için size galip gelmelerinden ümitlerinin kesilmesidir.
7552. Metin
وروي أنه لما نزلت الآية نظر ﷺ في الموقف فلم ير إلا مسلما، ورجح هذا الاحتمال بأنه الأنسب بقوله سبحانه: فَلا تَخْشَوْهُمْ أن يظهروا عليكم وهو متفرع عن اليأس وَاخْشَوْنِ أن أحل بكم عقابي إن خالفتم أمري وارتكبتم معصيتي الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ بالنصر والإظهار لأنهم بذلك يجرون أحكام الدين من غير مانع وبه تمامه، وهذا كما تقول: تم لي الملك إذا كفيت ما تخافه، وإلى ذلك ذهب الزجاج، وعن ابن عباس والسدي أن المعنى اليوم أكملت لكم حدودي وفرائضي وحلالي وحرامي بتنزيل ما أنزلت وبيان ما بينت لكم فلا زيادة في ذلك ولا نقصان منه بالنسخ بعد هذا اليوم، وكان يوم عرفة عام حجة الوداع، واختاره الجبائي والبلخي وغيرهما، وادعوا أنه لم ينزل بعد ذلك شيء من الفرائض على رسول الله ﷺ في تحليل ولا تحريم، وأنه ﵊ لم يلبث بعد سوى أحد وثمانين يوما، ومضى- روحي فداه- إلى الرفيق الأعلى ﷺ.
Ayet indiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in vakfe yerine baktığı ve Müslüman'dan başkasını görmediği rivayet edilmiştir. Bu ihtimal, Yüce Allah'ın: { فَلا تَخْشَوْهُمْ } “Artık onlardan korkmayın”, yani size galip gelmelerinden korkmayın kavline en uygun düşen görüş olarak tercih edilmiştir ve bu da ye's (ümit kesme) hükmüne terettüp eden bir sonuçtur. { وَاخْشَوْنِ } “Benden korkun”; yani emrime muhalefet edip isyanımı işlerseniz azabımı başınıza indirmemden [korkun]. { الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ } “Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim”; zaferle ve dini üstün kılmakla [kemale erdirdim], zira bununla dinin hükümlerini hiçbir engel olmaksızın tatbik ederler ve dinin tamamlanması da bununla olur. Bu, korktuğun şeyden emin kılındığında "mülk benim için tamam oldu" demen gibidir; Zeccâc bu görüşe gitmiştir. İbn Abbas ve Süddî'den rivayet edildiğine göre mana şudur: "Bugün indirdiğim hükümleri indirerek ve size açıkladıklarımı açıklayarak sınırlarımı, farzlarımı, helalimi ve haramımı sizin için kemale erdirdim; artık bu günden sonra nesh yoluyla bunda ne bir artma ne de bir eksilme olacaktır." Bu da Veda Haccı yılı Arefe günüydü. Cübbâî, Belhî ve başkaları bu görüşü tercih etmiş ve bundan sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e helal veya haram kılma konusunda hiçbir farzın inmediğini, bundan sonra aleyhisselâm'ın sadece seksen bir gün yaşadığını ve —ruhum ona feda olsun— Yüce Dost'a (er-Refîku'l-A'lâ) göçtüğünü sallallâhu aleyhi ve sellem ileri sürmüşlerdir.
7553. Metin
وفهم عمر رضي الله تعالى عنه لما سمع الآية نعي رسول الله ﷺ،
Ömer radıyallâhu anh bu ayeti işittiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in vefat haberini sezmişti;
7554. Metin
فقد أخرج ابن أبي شيبة عن عنترة «أن عمر رضي الله تعالى عنه لما نزلت الآية بكى فقال له النبي ﷺ: ما يبكيك؟ قال: أبكاني أنا كنا في زيادة من ديننا فأما إذا كمل فإنه لم يكمل شيء قط إلا نقص فقال ﵊: صدقت»
nitekim İbn Ebî Şeybe Antere'den şöyle rivayet etmiştir: "Ayet indiğinde Ömer radıyallâhu anh ağladı. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ona: 'Seni ağlatan nedir?' buyurdu. O da: 'Bizi ağlatan şey, dinimizde sürekli bir artış içinde olmamızdı; oysa bir şey kemale erdi mi mutlaka eksilmeye başlar' dedi. Bunun üzerine aleyhisselâm: 'Doğru söyledin' buyurdu."
7555. Metin
ولا يحتج بها على هذا القول على إبطال
Bu görüşe göre bu ayetle,
7556. Metin
القياس- كما زعم بعضهم- لأن المراد إكمال الدين نفسه ببيان ما يلزم بيانه، ويستنبط منه غيره والتنصيص على قواعد العقائد، والتوقيف على أصول الشرع وقوانين الاجتهاد، وروي عن سعيد بن جبير وقتادة أن المعنى الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ حجكم وأقررتكم بالبلد الحرام تحجونه دون المشركين- واختاره الطبري- وقال: يرد على ما روي عن ابن عباس والسدي رضي الله تعالى عنهم أن الله تعالى أنزل بعد ذلك آية الكلالة وهي آخر آية نزلت، واعترض بالمنع، وتقديم الجار للإيذان من أول الأمر بأن الإكمال لمنفعتهم ومصلحتهم، وفيه أيضا تشويق إلى ذكر المؤخر كما في قوله تعالى: وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وليس الجار فيه متعلقا- بنعمتي- لأن المصدر لا يتقدم عليه معموله، وقيل: متعلق به ولا بأس بتقدم معمول المصدر إذا كان ظرفا، وإتمام النعمة على المخاطبين بفتح مكة، ودخولها آمنين ظاهرين، وهدم منار الجاهلية ومناسكها، والنهي عن حج المشركين وطواف العريان، وقيل: بإتمام الهداية والتوفيق بإتمام سببهما، وقيل: بإكمال الدين، وقيل: بإعطائهم من العلم والحكمة ما لم يعطه أحدا قبلهم، وقيل: معنى أَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي أنجزت لكم وعدي بقوله سبحانه: وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً أي اخترته لكم من بين الأديان، وهو الدين عند الله تعالى لا غير وهو المقبول وعليه المدار.
bazılarının iddia ettiği gibi kıyasın iptaline delil getirilemez; zira maksat açıklanması gerekenlerin açıklanması, başkalarının kendisinden istinbat edileceği esasların konulması, inanç kaidelerinin nassla belirlenmesi ve şeriatın usulleri ile ictihad kanunlarının bildirilmesi suretiyle bizzat dinin kemale erdirilmesidir. Saîd b. Cübeyr ve Katâde'den rivayet edildiğine göre mana: "Bugün sizin haccınızı kemale erdirdim ve müşrikler olmaksızın haccettiğiniz bu Haram Belde'de sizi yerleşik kıldım" şeklindedir. Taberî bunu tercih etmiş ve şöyle demiştir: İbn Abbas ve Süddî radıyallâhu anhüm'den rivayet edilen görüşe, Yüce Allah'ın bundan sonra en son inen ayet olan Kelâle ayetini indirmiş olduğu gerçeği itiraz olarak yöneltilir. Bu itiraz ise kabul edilmeyerek reddedilmiştir. Câr ve mecrûrun [leküm] öne alınması, kemale erdirmenin onların menfaati ve maslahatı için olduğunu en baştan bildirmek içindir; ayrıca Yüce Allah'ın: { وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي } kavlinde olduğu gibi sonraya bırakılanın zikredilmesine karşı bir iştiyak uyandırma da vardır. Buradaki câr ve mecrûr "ni'metî" kelimesine taalluk etmez; zira masdarın mamulü onun önüne geçemez. Ona taalluk ettiği ve masdarın mamulü zarf olduğunda öne geçmesinde bir sakınca bulunmadığı da söylenmiştir. Muhataplar üzerindeki nimetin tamamlanması Mekke'nin fethi, oraya emin ve galip olarak girmeleri, Cahiliye alametleri ile menâsikinin yıkılması, müşriklerin haccedip çıplak tavaf etmelerinin yasaklanması iledir. Sebeplerinin tamamlanması suretiyle hidayet ve tevfîkin tamamlanmasıyla olduğu da söylenmiştir; dinin kemale erdirilmesiyle olduğu da söylenmiştir; onlara kendilerinden önce hiç kimseye verilmeyen ilim ve hikmetin verilmesiyle olduğu da söylenmiştir. { أَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي } ifadesinin manasının, Yüce Allah'ın: { وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي } kavliyle sizlere olan vaadimi yerine getirdim şeklinde olduğu da söylenmiştir. { وَرَضِيتُ لَكُمُ الْإِسْلامَ دِيناً } “ve sizin için din olarak İslam'a razı oldum”; yani bütün dinler arasından sizin için onu seçtim; Allah Teâlâ katında yegane din odur, başka değil; makbul olan ve etrafında dönülen din de odur.
7557. Metin
وأخرج ابن جبير عن قتادة قال: «ذكر لنا أنه يمثل لأهل كل دين دينهم يوم القيامة، فأما الإيمان فيبشر أصحابه وأهله ويعدهم في الخير حتى يجيء الإسلام فيقول: رب أنت السلام وأنا الإسلام، فيقول: إياك اليوم أقبل وبك اليوم أجزي»
İbn Cübeyr Katâde'den şöyle rivayet etmiştir: "Bize anlatıldığına göre, kıyamet günü her din mensubuna kendi dini cisimleştirilip gösterilir. İmana gelince, mensuplarını ve ehlini müjdeler ve onlara hayır vadeder; nihayet İslam gelir ve: 'Ey Rabbim! Sen Selâm'sın, ben de İslâm'ım' der. Yüce Allah da: 'Bugün ancak seni kabul ederim ve bugün ancak seninle mükâfat veririm' buyurur."
7558. Metin
وقد نظر في الرضا معنى الاختيار ولذا عدي باللام، ومنهم من جعل الجار- صفة لدين- قدم عليه فانتصب حالا، والْإِسْلامَ ودِيناً مفعولا رَضِيتُ إن ضمن معنى صير، أو دِيناً منصوب على الحالية من الإسلام، أو تمييز من لَكُمْ والجملة- على ما ذهب إليه الكرخي- مستأنفة لا معطوفة على أَكْمَلْتُ وإلا كان مفهوم ذلك أنه لم يرض لهم الإسلام قبل ذلك اليوم دينا، وليس كذلك إذ الإسلام لم يزل دينا مرضيا لله تعالى وللنبي ﷺ وأصحابه رضي الله تعالى عنهم منذ شرع والجمهور على العطف، وأجيب عن التقييد بأن المراد برضاه سبحانه حكمه جل وعلا باختياره حكما أبديا لا ينسخ وهو كان في ذلك اليوم.
Rıza kelimesinde seçme manası gözetilmiştir ve bu yüzden lam harfi ile müteaddi kılınmıştır. Câr ve mecrûru "dînen" kelimesinin sıfatı kılıp öne geçmesi sebebiyle hal olarak nasbedenler de olmuştur. Şayet dönüştürme manası verilirse { الْإِسْلامَ } ve { دِيناً } kelimeleri { رَضِيتُ } fiilinin iki mef'ulü olurlar yahut { دِيناً } kelimesi el-İslâm'dan hal olarak veya { لَكُمْ } ifadesinden temyiz olarak mensuptur. Kerhî'nin gittiği görüşe göre bu cümle, { أَكْمَلْتُ } üzerine matuf olmayıp müstakil bir cümledir (isti'nâf); aksi takdirde bundan o günden önce onlar için din olarak İslam'a razı olmadığı manası çıkardı ki durum böyle değildir; zira İslam meşru kılındığından beri Allah Teâlâ, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ve ashabı radıyallâhu anhüm katında daima razı olunan bir din olagelmiştir. Cumhur ise matuf olduğu görüşündedir. [Zamanla] kayıtlanma itirazına ise şöyle cevap verilmiştir: Yüce Zât'ın rızasından maksat, O'nun neshedilmeyecek ebedi bir hüküm olarak onu seçtiğine hükmetmesidir ki bu da o günde gerçekleşmiştir.
7559. Metin
وأخرج الشيعة عن أبي سعيد الخدري أن هذه الآية نزلت بعد أن قال النبي ﷺ لعلي كرم الله تعالى وجهه في غدير خم: من كنت مولاه فعلي مولاه فلما نزلت قال ﵊: الله أكبر على إكمال الدين وإتمام النعمة ورضاء الرب برسالتي وولاية علي كرم الله تعالى وجهه بعدي،
Şia, Ebû Saîd el-Hudrî'den şu rivayeti nakletmiştir: Bu ayet, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Gadîr-i Hum'da Ali kerremallâhu vecheh için: "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır" dedikten sonra indi. Ayet inince aleyhisselâm: "Dinin kemale ermesine, nimetin tamamlanmasına, Rabbimin risaletime ve benden sonra Ali kerremallâhu vecheh'in velayetine razı olmasına Allahu Ekber!" buyurdu.
7560. Metin
ولا يخفى أن هذا من مفترياتهم، وركاكة الخبر شاهدة على ذلك في مبتدأ الأمر، نعم ثبت عندنا
Bunun onların uydurmalarından olduğu gizli değildir ve haberin lafzındaki tutarsızlık en başından buna şahitlik etmektedir. Evet, bizim katımızda da sabit olmuştur ki,
7561. Metin
أنه ﷺ قال في حق الأمير كرم الله تعالى وجهه هناك: من كنت مولاه فعلي مولاه
Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem orada Müminlerin Emîri kerremallâhu vecheh hakkında: "Ben kimin mevlası isem Ali de onun mevlasıdır" buyurmuş
7562. Metin
وزاد على ذلك- كما في بعض الروايات- لكن لا دلالة في الجميع على ما يدعونه من الإمامة الكبرى والزعامة العظمى كما سيأتي إن شاء الله تعالى غير بعيد.
ve bazı rivayetlerde geçtiği üzere buna eklemeler de yapmıştır; ancak bunların hiçbirinde onların iddia ettikleri büyük imamet ve yüce liderliğe dair bir delalet yoktur; nitekim inşallah çok geçmeden gelecektir.
7563. Metin
وقد بسطنا الكلام عليه في كتابنا النفحات القدسية في رد الإمامية ولم يتم إلى الآن ونسأل الله تعالى إتمامه، ورواياتهم في هذا الفصل ينادي لفظها على وضعها، وقد أكثر منها يوسف إلا والى عليه ما عليه فَمَنِ اضْطُرَّ متصل بذكر المحرمات وما بينهما، وهو سبع جمل- على ما قال الطيبي- اعتراض بما يوجب التجنب عنها، وهو أن تناولها فسق عظيم، وحرمتها من جملة الدين الكامل والنعمة التامة والإسلام المرضي، والاضطرار الوقوع في الضرورة، أي فمن وقع في ضرورة تناول شيء من هذه المحرمات فِي مَخْمَصَةٍ أي مجاعة تخمص لها البطون أن تضمر يخاف معها أو مبادئه غَيْرَ مُتَجانِفٍ لِإِثْمٍ أي غير مائل ومنحرف إليه ومختار له بأن يأكل منها زائدا على ما يمسك رمقه، فإن ذلك حرام- كما روي عن ابن عباس ومجاهد وقتادة رضي الله تعالى عنهم- وبه قال أهل العراق، وقال أهل
Biz bu konudaki sözü en-Nefehâtü'l-Kudsiyye fî Reddi'l-İmâmiyye adlı kitabımızda genişçe açıkladık; kitap henüz tamamlanmadı, Allah Teâlâ'dan onu tamamlamayı dileriz. Onların bu konudaki rivayetlerinin lafzı bizzat uydurma olduğunu haykırmaktadır; Yûsuf el-Bahrânî bunlardan pek çok aktarmış, hak ettiğini bulsun. { فَمَنِ اضْطُرَّ } “Artık kim mecbur kalırsa”; Tîbî'nin dediğine göre yedi cümle olan aradaki kısımla birlikte bu ifade haramların zikrine bağlıdır; bu ara cümleler ise onlardan sakınmayı gerektiren hususlardır ki o da bunları yemenin büyük bir fısk olduğu, haram kılınmalarının kâmil din, tam nimet ve razı olunan İslam'ın bir parçası olduğudur. Iztırar, zaruret içine düşmektir; yani kim bu haram kılınan şeylerden birini yemeye mecbur kalırsa demektir. { فِي مَخْمَصَةٍ } “bir açlıkta”; yani açlıktan karınların çöktüğü, kendisinden veya başlangıçlarından korkulan bir açlıkta. { غَيْرَ مُتَجانِفٍ لِإِثْمٍ } “günaha meyletmeksizin”; yani nefsin canını kurtaracak miktardan fazlasını yemek suretiyle günaha meyletmeyerek, ona yönelmeyerek ve onu kasten seçmeyerek [yerse]; zira bu fazlalık —İbn Abbas, Mücâhid ve Katâde radıyallâhu anhüm'den rivayet edildiği üzere— haramdır; Irak ehli de bu görüşe gitmiştir; [Hicaz] ehli ise şöyle demiştir: