Cuma Suresi

Âlûsî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

39348. Metin

مدنية كما روي عن ابن عباس وابن الزبير والحسن ومجاهد وعكرمة وقتادة وإليه ذهب الجمهور، وقال ابن يسار: هي مكية، وحكي ذلك عن ابن عباس ومجاهد والأول هو الصحيح لما في صحيح البخاري وغيره عن أبي هريرة قال: كنا جلوسا عند النبي صلّى الله تعالى عليه وسلم حين أنزلت سورة الجمعة الحديث، وسيأتي قريبا إن شاء الله تعالى، وإسلامه رضي الله تعالى عنه بعد الهجرة بمدة بالاتفاق، ولأن أمر الانفضاض الذي تضمنه آخر السورة وكذا أمر اليهود المشار إليه بقوله سبحانه: قُلْ يا أَيُّهَا الَّذِينَ هادُوا إِنْ زَعَمْتُمْ [الجمعة: ٦] إلخ- لم يكن إلا بالمدينة- وآيها إحدى عشرة آية بلا خلاف، ووجه اتصالها بما قبلها أنه تعالى لما ذكر فيما قبل حال موسى ﵇ مع قومه وأذاهم له ناعيا عليهم ذلك ذكر في هذه السورة حال الرسول صلّى الله تعالى عليه وسلم وفضل أمته تشريفا لهم لينظر فضل ما بين الأمتين، ولذا تعرض فيها لذكر اليهود، وأيضا لما حكي هناك قول عيسى ﵇ وَمُبَشِّراً بِرَسُولٍ يَأْتِي مِنْ بَعْدِي اسْمُهُ أَحْمَدُ [الصف: ٦] قال سبحانه هنا: هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ رَسُولًا مِنْهُمْ [الجمعة: ٢] إشارة إلى أنه الذي بشر به عيسى، وأيضا لما ختم تلك السورة بالأمر بالجهاد وسماه تِجارَةٍ [الصف: ١٠] ختم هذه بالأمر بالجمعة وأخبر أن ذلك خير من التجارة الدنيوية. وأيضا في كلتا السورتين إشارة إلى اصطفاف في عبادة، أما في الأولى فظاهر، وأما في هذه فلأن فيها الأمر بالجمعة، وهي يشترط فيها الجماعة التي تستلزم الاصطفاف إلى غير ذلك،

İbn Abbâs, İbnü'z-Zübeyr, el-Hasan, Mücâhid, İkrime ve Katâde'den rivayet edildiği üzere Medenîdir ve cumhur bu görüşe meyletmiştir. İbn Yesâr ise: «O Mekkîdir» demiş, bu görüş İbn Abbâs ve Mücâhid'den de nakledilmiştir. Ancak birinci görüş sahihtir; zira Sahîh-i Buhârî ve diğerlerinde Ebû Hüreyre'den şöyle rivayet edilmiştir: «Cuma sûresi indirildiği sırada Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında oturuyorduk...» Hadis inşâallâhu teâlâ az sonra gelecektir. Ebû Hüreyre'nin radıyallâhu teâlâ anh İslâm'a girişi ittifakla hicretten bir süre sonradır. Ayrıca sûrenin sonunda yer alan [mescitten] dağılma hadisesi ve Cenâb-ı Hakk'ın: «De ki: Ey Yahudiler! Eğer iddia ediyorsanız...» [Cum'a 6] vb. âyetiyle işaret edilen Yahudiler meselesi ancak Medine'de vuku bulmuştur. Âyetlerinin sayısı hilafsız on birdir. Kendinden önceki sûreyle irtibat yönü şudur: Yüce Allah önceki sûrede Mûsâ aleyhisselâm'ın kavmiyle olan durumunu ve onların ona eziyetlerini kınayarak zikredince, bu sûrede de iki ümmet arasındaki fazilet farkına dikkat çekilsin diye Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in durumunu ve ümmetinin üstünlüğünü onları şereflendirmek üzere zikretmiş, bu sebeple sûrede Yahudilerden de bahsetmiştir. Yine orada Îsâ aleyhisselâm'ın: «Ve benden sonra gelecek, adı Ahmed olan bir peygamberi müjdeleyici olarak...» [Saff 6] sözü nakledilince, burada da Cenâb-ı Hak: «Ümmîler arasından kendilerinden bir peygamber gönderen O'dur» [Cum'a 2] buyurarak Îsâ'nın müjdelediği peygamberin o olduğuna işaret etmiştir. Kezâ o sûre cihad emriyle bitirilip bu emir ticaret [Saff 10] olarak adlandırılınca, bu sûre de Cuma emriyle bitirilmiş ve bunun dünya ticaretinden daha hayırlı olduğu bildirilmiştir. Ayrıca her iki sûrede de bir ibadette saf tutmaya işaret vardır; birincisinde bu açıktır, ikincisinde ise saf tutmayı gerektiren cemaat şartına bağlı Cuma emri bulunması hasebiyledir; diğer irtibatlar da buna kıyas edilebilir.

39349. Metin

وقد كان صلّى الله تعالى عليه وسلم- كما أخرج مسلم- وأبو داود والنسائي وابن ماجة عن ابن عباس- يقرأ في الجمعة بسورتها- وإِذا جاءَكَ الْمُنافِقُونَ

Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve İbn Mâce'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Cuma namazında Cum'a sûresini ve «Münafıklar sana geldiğinde...»

39350. Metin

[المنافقون: ١] .

[el-Münâfikûn: 1] sûresini okurdu.

39351. Metin

وأخرج ابن حبان والبيهقي في سننه عن جابر بن سمرة أنه قال: كان رسول الله صلّى الله تعالى عليه وسلم يقرأ في صلاة المغرب ليلة الجمعة قُلْ يا أَيُّهَا الْكافِرُونَ [الكافرون: ١] وقُلْ هُوَ اللَّهُ أَحَدٌ [الإخلاص: ١] وكان يقرأ في صلاة العشاء الأخيرة ليلة الجمعة سورة الجمعة. والمنافقون

İbn Hibbân ve es-Sünen'inde el-Beyhakî, Câbir b. Semure'den şöyle dediğini nakletmişlerdir: «Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Cuma gecesi akşam namazında 'De ki: Ey kâfirler!' [el-Kâfirûn: 1] ve 'De ki: O Allah tektir' [el-İhlâs: 1] sûrelerini okur; Cuma gecesi son yatsı namazında ise Cum'a ve el-Münâfikûn sûrelerini okurdu.»

39352. Metin

- وفي ذلك دلالة على مزيد شرف هذه السورة.

Bunda bu sûrenin şerefinin büyüklüğüne bir delâlet vardır.

39353. Metin

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ يُسَبِّحُ لِلَّهِ ما فِي السَّماواتِ وَما فِي الْأَرْضِ تسبيحا متجددا على سبيل الاستمرار الْمَلِكِ الْقُدُّوسِ الْعَزِيزِ الْحَكِيمِ صفات للاسم الجليل، وقد تقدم معناها، وقرأ أبو وائل، ومسلمة بن محارب، ورؤبة، وأبو الدينار، والأعرابي برفعها على المدح، وحسن ذلك الفصل الذي فيه نوع طول بين الصفة والموصوف، وجاء كذلك عن يعقوب، وقرأ أبو الدينار، وزيد بن علي «القدّوس» بفتح القاف هُوَ الَّذِي بَعَثَ فِي الْأُمِّيِّينَ يعني سبحانه العرب لأن أكثرهم لا يكتبون ولا يقرؤون.

Bismillâhirrahmânirrahîm. «Göklerde ve yerde olanların tümü Allah'ı tesbih eder;» kesintisiz ve sürekli bir tesbihle tesbih eder. «el-Melik, el-Kuddûs, el-Azîz, el-Hakîm olan [Allah'ı].» Bunlar yüce ismin sıfatlarıdır ve anlamları daha önce geçmişti. Ebû Vâil, Mesleme b. Muhârib, Ru'be, Ebü'd-Dînâr ve el-A'râbî bu sıfatları medih üzere merfû olarak okumuşlardır; sıfat ile mevsûf arasındaki bir nevi uzun fasıla da bunu güzelleştirmiştir; Ya'kûb'dan da böyle rivayet edilmiştir. Ebü'd-Dînâr ve Zeyd b. Alî «el-Kuddûs» kelimesini kaf harfinin fethasıyla okumuşlardır. «Ümmîler arasından [peygamber] gönderen O'dur;» Cenâb-ı Hak bununla Arapları kastetmiştir; çünkü onların çoğu okuma ve yazma bilmezlerdi.

39354. Metin

وقد أخرج البخاري، ومسلم، وأبو داود، والنسائي عن ابن عمر عن النبي صلّى الله تعالى عليه وسلم قال: «إنا أمة أمية لا نكتب ولا نحسب»

Nitekim Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî, İbn Ömer'den Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu rivayet etmişlerdir: «Biz ümmî bir ümmetiz; yazı yazmaz ve hesap yapmayız.»

39355. Metin

وأريد بذلك أنهم على أصل ولادة أمهم لم يتعلموا الكتابة والحساب فهم على جبلتهم الأولى، فالأمي نسبة إلى الأم التي ولدته، وقيل: نسبة إلى أمة العرب وقيل: إلى أم القرى، والأول أشهر، واقتصر بعضهم في تفسيره على أنه الذي لا يكتب، والكتابة على ما قيل: بدئت بالطائف أخذوها من أهل الحيرة وهم من أهل الأنبار، وقرىء الأمين بحذف ياء النسب رَسُولًا مِنْهُمْ أي كائنا من جملتهم، فمن تبعيضية، والبعضية: إما باعتبار الجنس فلا تدل على أنه ﵊ أمي، أو باعتبار الخاصة المشتركة في الأكثر فتدل، واختار هذا جمع، فالمعنى رسولا من جملتهم أميا مثلهم يَتْلُوا عَلَيْهِمْ آياتِهِ مع كونه أميا مثلهم لم يعهد منه قراءة ولا تعلم وَيُزَكِّيهِمْ عطف على يَتْلُوا فهو صفة أيضا- لرسولا- أي يحملهم على ما يصيرون به أزكياء طاهرين من خبائث العقائد والأعمال.

Bununla kastedilen, onların annelerinden doğdukları aslî hal üzere olup okuma-yazma ve hesap öğrenmedikleri, dolayısıyla ilk fıtratları üzere bulunduklarıdır. Ümmî (الأُمِّيُّ) kelimesi onu doğuran anneye nisbettir. Arap ümmetine nisbet olduğu da söylenmiştir; Ümmü'l-Kurâ'ya (Mekke'ye) nisbet olduğu da söylenmiştir, ancak birincisi daha meşhurdur. Bazıları ise tefsirinde bunu 'yazı yazmayan kimse' ile sınırlandırmışlardır. Yazının Taif'te başladığı, oradakilerin Hire ehlinden, onların da Enbâr ehlinden aldıkları söylenmiştir. Nisbet 'yâ'sı hazfedilerek «el-Emin» şeklinde de okunmuştur. «Kendilerinden bir elçi;» yani onların içinden çıkan bir elçi. Buradaki 'min' teb'îz (kısmîlik) içindir. Bu kısımlık ya cins itibariyledir -ki o takdirde Resûlullah'ın aleyhisselâm ümmî olduğuna delâlet etmez-, ya da çoğunlukta ortak olan vasıf itibariyledir -ki o takdirde delâlet eder-. Bir grup âlim bu ikinci görüşü tercih etmiştir; anlamı: 'Onların içinden, kendileri gibi ümmî bir elçi' demektir. «Onlara O'nun âyetlerini okuyan;» kendisi de onlar gibi ümmî olduğu, kendisinden bir okuma ve öğrenme görülmediği halde [okuyan]. «Ve onları arındıran;» 'okuyan' ifadesine matuftur, dolayısıyla o da 'elçi' kelimesinin bir sıfatıdır; yani onları inanç ve amellerin çirkinliklerinden temizlenip arınmış fertler haline getirecek şeylere sevk eden [demektir].

39356. Metin

وَيُعَلِّمُهُمُ الْكِتابَ وَالْحِكْمَةَ صفة أيضا- لرسولا- مترتبة في الوجود على التلاوة. وإنما وسط بينهم التزكية التي هي عبارة عن تكميل النفس بحسب قوتها العملية وتهذيبها المتفرع على تكميلها بحسب القوة النظرية الحاصل بالتعلم المترتب على التلاوة للإيذان بأن كلا من الأمور المترتبة نعمة جليلة على حيالها مستوجبة للشكر، ولو روعي ترتيب الوجود لربما يتبادر إلى الفهم كون الكل نعمة واحدة كما مر في سورة البقرة، وهو السر في التعبير عن القرآن تارة بالآيات وأخرى بالكتاب والحكمة رمزا إلى أنه باعتبار كل عنوان نعمة على حدة. ولا يقدح فيه شمول الحكمة لما في تضاعيف الأحاديث النبوية من الأحكام والشرائع قاله بعض الأجلة، وجوز كون الْكِتابَ وَالْحِكْمَةَ كناية عن جميع النقليات والعقليات كالسماوات والأرض بجميع الموجودات. والأنصار والمهاجرين بجميع الصحابة رضي الله تعالى عنهم وفيه من الدلالة على مزيد علمه صلّى الله تعالى عليه وسلم ما فيه ولو لم يكن له ﵊ سوى ذلك معجزة لكفاه كما أشار إليه البوصيري بقوله:

«Onlara Kitabı ve hikmeti öğreten;» bu da 'elçi' kelimesinin diğer bir sıfatıdır ve varlık düzeninde âyetlerin okunmasına terettüp eder. Nefsin amelî gücü nispetinde kemale erdirilmesinden ve tilavete terettüp eden öğrenmeyle hâsıl olan nazarî gücün kemalinden doğan nefis terbiyesinden ibaret olan tezkiyenin araya alınması, terettüp eden bu hususların her birinin başlı başına şükrü gerektiren yüce bir nimet olduğunu bildirmek içindir. Şayet varlıktaki oluş sırası gözetilseydi, Bakara sûresinde geçtiği üzere hepsinin tek bir nimet olduğu zannı akla gelebilirdi. Kur'an'dan bazen âyetler, bazen de Kitap ve hikmet diye söz edilmesinin sırrı da budur; zira her bir unvan itibariyle onun müstakil bir nimet olduğuna işaret edilmektedir. Hikmet kavramının Nebevî hadislerin ihtiva ettiği hüküm ve şeriatları kapsaması da buna halel getirmez; bunu bazı büyük âlimler ifade etmiştir. «Kitap ve hikmet» lafzının, gökler ve yer ifadesiyle bütün varlıkların, ensâr ve muhâcir ifadesiyle bütün sahâbenin radıyallâhu teâlâ anhüm kastedilmesi gibi naklî ve aklî bütün ilimlerden kinâye olması da caiz görülmüştür. Bunda Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in ilminin enginliğine büyük bir delâlet vardır. Şayet Resûlullah'ın aleyhisselâm bundan başka hiçbir mucizesi olmasaydı bile bu ona yeterdi; nitekim Bûsîrî şu beytinde buna işaret etmiştir:

39357. Metin

كفاك بالعلم في الأمي معجزة ... في الجاهلية والتأديب في اليتم

Cahiliye devrinde ümmî bir zatta ilim mucizesi, ... Yetimlikte de edep mucizesi sana [delil olarak] yeter.

39358. Metin

وَإِنْ كانُوا مِنْ قَبْلُ لَفِي ضَلالٍ مُبِينٍ من الشرك وخبث الجاهلية، وهو بيان لشدة افتقارهم إلى من يرشدهم وإن كانت نسبة الضلال إليهم باعتبار الأكثر إذ منهم مهتد كورقة وأضرابه، وفي الكلام إزاحة لما عسى أن يتوهم من تعلمه ﵊ من الغير وَإِنْ هي المخففة واللام هي الفارقة وَآخَرِينَ جمع آخر بمعنى الغير، وهو عطف على الْأُمِّيِّينَ أي وفي آخرين مِنْهُمْ أي من الأميين، ومن- للتبيين لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ وَهُوَ الْعَزِيزُ الْحَكِيمُ أي لم يلحقوا بهم بعد وسيلحقون، وهم الذين جاؤوا بعد الصحابة إلى يوم الدين وجوز أن يكون عطفا على المنصوب في وَيُعَلِّمُهُمُ أي ويعلمهم ويعلم آخرين فإن التعليم إذا تناسق إلى آخر الزمان كان كله مستندا إلى أوله فكأنه ﵊ هو الذي تولى كل ما وجد منه واستظهر الأول، والمذكور في الآية قومه صلّى الله تعالى عليه وسلم، وجنس الذين بعث فيهم، وأما المبعوث إليهم فلم يتعرض له فيها نفيا أو إثباتا، وقد تعرض لإثباته في آيات أخر، وخصوص القوم لا ينافي عموم ذلك فلا إشكال في تخصيص الآخرين بكونهم من الأميين أي العرب في النسب، وقيل: المراد من الأميين في الأمية فيشمل العجم، وبهم فسره مجاهد- كما رواه عنه ابن جرير وغيره- وتعقب بأن العجم لم يكونوا أميين.

«Halbuki daha önce apaçık bir sapıklık içindeydiler;» şirkten ve cahiliye pisliklerinden ötürü. Bu, onların kendilerini doğru yola iletecek birine ne kadar muhtaç olduklarının beyanıdır; her ne kadar sapıklığın onlara nispet edilmesi çoğunluk itibariyle olsa da, zira içlerinde Varaka ve benzerleri gibi hidayet üzere olanlar da vardı. Bu ifadede, Resûlullah'ın aleyhisselâm başkasından öğrendiği şeklindeki muhtemel bir vehmi ortadan kaldırma da mevcuttur. Âyetteki «in» muhffefedir, «lâm» ise fârikadır (fark bildirendir). «Ve henüz onlara katılmamış olan diğerlerine de [gönderdi];» âharîn (آخَرِينَ) başkaları anlamında 'âhar'ın çoğuludur ve 'ümmîler' kelimesine matuftur; yani 've onlardan olan diğerlerine de' demektir. Buradaki 'min' beyan içindir. «O, Azîz'dir, Hakîm'dir;» yani henüz onlara katılmadılar, ileride katılacaklardır. Bunlar, sahâbeden sonra kıyamet gününe kadar gelecek olan kimselerdir. Bunun «ve onlara öğreten» ifadesindeki mansûb zamire matuf olması da caiz görülmüştür; yani 'onlara öğreten ve diğerlerine de öğreten' demektir; zira öğretim ahir zamana kadar zincirleme devam ettiğinde tamamı ilkine dayanmış olur, dolayısıyla sanki ortaya çıkan her öğretimi bizzat Resûlullah aleyhisselâm üstlenmiş gibidir. Birinci görüş daha kuvvetli görülmüştür. Âyette zikredilenler Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in kavmi ve içlerinde peygamber gönderildiği topluluğun cinsidir. Kendilerine peygamber gönderilenlerin bütününe ise burada olumlu veya olumsuz olarak değinilmemiştir; zira bu başka âyetlerde ortaya konmuştur. Kavmin hususî olması, risaletin umumîliğine mâni değildir; dolayısıyla sonraki geleceklerin nesepleri bakımından 'ümmîler'den yani Araplardan tahsis edilmesinde bir müşkillik yoktur. Buradaki ümmîlikten maksadın 'ümmîlik vasfında ortaklık' olduğu, dolayısıyla Acemleri (Arap olmayanları) de kapsadığı söylenmiştir; Mücâhid de -İbn Cerîr ve diğerlerinin rivayet ettiği üzere- böyle tefsir etmiştir. Ancak Acemlerin ümmî olmadıkları gerekçesiyle buna itiraz edilmiştir.

39359. Metin

وقيل: المراد منهم في كونهم منسوبين إلى أمة مطلقا لا في كونهم لا يقرؤون ولا يكتبون، وهو كما ترى إلا أنه لا يشكل عليه- وكذا على ما قبله- ما

Denildi ki: 'Onlardan' ifadesinden maksat, okuma-yazma bilmemeleri yönüyle değil, mutlak anlamda bir ümmete mensup olmaları yönüyledir. Bu görüş ortadadır; ancak buna ve bundan öncekine şu hadis itiraz teşkil etmez:

39360. Metin

أخرجه البخاري والترمذي والنسائي وجماعة عن أبي هريرة قال: «كنا جلوسا عند النبي صلّى الله تعالى عليه وسلم حين أنزلت سورة الجمعة فتلاها فلما بلغ وَآخَرِينَ مِنْهُمْ لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ قال له رجل: يا رسول الله من هؤلاء الذين لم يلحقوا بنا؟ فوضع يده على سلمان الفارسي رضي الله تعالى عنه، وقال: والذي نفسي بيده لو كان الإيمان بالثريا لناله رجال من هؤلاء» فإنه صلّى الله تعالى عليه وسلم أشار بذلك إلى أنهم فارس

Buhârî, Tirmizî, Nesâî ve bir cemaatin Ebû Hüreyre'den rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: «Cuma sûresi indirildiğinde Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanında oturuyorduk. Sûreyi okudu; 'Ve henüz onlara katılmamış olan diğerlerine de...' âyetine gelince bir adam ona: 'Ey Allah'ın Resûlü! Bize henüz katılmamış olan bu kimseler kimlerdir?' dedi. Resûlullah elini Selmân-ı Fârisî'nin radıyallâhu teâlâ anh üzerine koydu ve: 'Nefsim elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, iman Süreyyâ yıldızında bile olsa, bunlardan bazı erler ona mutlaka ulaşır' buyurdu.» Zira Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem bununla onların Fars kavmi olduğuna işaret etmiştir;

39361. Metin

، ومن المعلوم أنهم ليسوا من الأميين المراد بهم العرب في النسب.

malumdur ki onlar nesep itibariyle kastedilen ümmî Araplardan değillerdir.

39362. Metin

وقال بعض أهل العلم: المراد بالأميين مقابل أهل الكتاب لعدم اعتناء أكثرهم بالقراءة والكتابة لعدم كتاب لهم سماوي تدعوهم معرفته إلى ذلك فيشمل الفرس إذ لا كتاب لهم كالعرب، وعلى ذلك يخرج ما أشار إليه الحديث من تفسير الآخرين بالفرس وهو مع ذلك باب التمثيل، والاقتصار على بعض الأنواع بناء على أن بعض الأمم لا كتاب لهم أيضا، وربما يقال: إن- من- في مِنْهُمْ اسمية بمعنى بعض مبتدأ كما قيل في قوله تعالى: وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَقُولُ [البقرة: ٨] وضمير الجمع- لآخرين- وجملة لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ خبر فيشمل آخرين، طوائف الناس الذين يلحقون إلى يوم القيامة من العرب والروم والعجم وغيرهم وبذلك فسره الضحاك وابن حيان ومجاهد في رواية، ويكون الحديث من باب الاقتصار والتمثيل كقول ابن عمر: هم أهل اليمن، وابن جبير هم الروم والعجم فتدبر.

İlim ehlinden bazıları şöyle demiştir: 'Ümmîler' ile kastedilenler, kendilerini okuma ve yazmaya sevk edecek semavî bir kitapları bulunmadığından çoğunluğu okuma ve yazmaya ehemmiyet vermeyen Ehl-i Kitabın mukabilidir; dolayısıyla tıpkı Araplar gibi [semavî] bir kitapları olmayan Farsları da kapsar. Hadisin 'diğerleri' ifadesini Farslarla tefsir etmesine yaptığı işaret buna hamledilir; bununla birlikte bu bir temsil kabilindendir ve bazı ümmetlerin de kitapları olmadığı esasına dayalı olarak belirli kısımlarla yetinilmiştir. Şöyle de denilebilir: «minhüm» (مِنْهُمْ) lafzındaki 'min' tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın «İnsanlardan öyleleri vardır ki derler...» [el-Bakara: 8] âyetinde söylendiği gibi 'bazı' anlamında isim olup mübtedadır; cemi zamiri «âharîn»e aittir; «lemmâ yelhakû bihim» cümlesi ise haberdir. Bu durumda 'diğerleri' ifadesi kıyamet gününe kadar katılacak olan Araplardan, Rûmlardan, Acemlerden ve başkalarından bütün insan zümrelerini kapsar. Dahhâk, İbn Hayyân ve bir rivayette Mücâhid de bu şekilde tefsir etmiştir. Hadis de İbn Ömer'in: 'Onlar Yemen ehlidir', İbn Cübeyr'in: 'Onlar Rûmlar ve Acemlerdir' demesi gibi iktisar (özetleme) ve temsil kabilinden olur. İyi düşün!

39363. Metin

وزعم بعضهم أن المراد بقوله تعالى: لَمَّا يَلْحَقُوا بِهِمْ أنهم لم يلحقوا بهم في الفضل لفضل الصحابة على التابعين ومن بعدهم، وفيه أن لَمَّا منفيها مستمر إلى الحال ويتوقع وقوعه بعده فتفيد أن لحوق التابعين ومن بعدهم في الفضل للصحابة متوقع الوقوع مع أنه ليس كذلك، وقد صرحوا أنه لا يبلغ تابعي وإن جل قدرا في الفضل مرتبة صحابي وإن لم يكن من كبار الصحابة، وقد سئل عبد الله بن المبارك عن معاوية وعمر بن عبد العزيز أيهما أفضل؟ فقال: الغبار الذي دخل أنف فرس معاوية أفضل عند الله من مائة عمر بن عبد العزيز فقد صلّى معاوية خلف رسول الله صلّى الله تعالى عليه وسلم فقرأ اهْدِنَا الصِّراطَ الْمُسْتَقِيمَ [الفاتحة: ٦] إلخ فقال معاوية: آمين، واستدل على عدم اللحوق بما

Bazıları Cenâb-ı Hakk'ın: «Henüz onlara katılmamış olan» sözünden maksadın, sahâbenin tâbiîne ve sonrakilere olan üstünlüğünden dolayı 'fazilette onlara yetişmemiş olmaları' olduğunu iddia etmiştir. Ancak buna şöyle itiraz edilmiştir: «Lemmâ» (لَمَّا) edatının olumsuzluğu şimdiki zamana kadar devam eder ve sonrasında vuku bulması beklenir; bu ise tâbiîn ve sonrakilerin fazilet bakımından sahâbeye yetişmesinin beklendiği anlamını verir, oysa durum böyle değildir. Âlimler, kadr-ü kıymeti ne kadar yüce olursa olsun hiçbir tâbiînin, büyük sahâbîlerden olmasa bile bir sahâbînin fazilet mertebesine ulaşamayacağını açıkça belirtmişlerdir. Nitekim Abdullah b. Mübârek'e Muâviye ile Ömer b. Abdilazîz'den hangisinin daha efdal olduğu sorulduğunda: «Muâviye'nin atının burnuna giren toz, Allah katında yüz tane Ömer b. Abdilazîz'den daha hayırlıdır. Çünkü Muâviye, Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in arkasında namaz kılmış; o 'Bizi doğru yola ilet...' [el-Fâtiha: 6] âyetini okuyunca Muâviye 'Âmîn' demiştir» cevabını vermiştir. Sahâbeye yetişilemeyeceğine şu hadisle de istidlal edilmiştir:

39364. Metin

صح من قوله ﵊ فيهم: «لو أنفق أحدكم مثل أحد ذهبا ما بلغ مدّ أحدهم ولا نصيفه»

Resûlullah'ın aleyhisselâm onlar hakkında sahih olarak sabit olan şu sözüdür: «Sizden biriniz Uhud dağı kadar altın infak etse, onların ne bir müddüne ne de yarısına ulaşabilir.»

39365. Metin

على القول بأن الخطاب لسائر الأمة، وأما

Bu, hitabın ümmetin geri kalanına yönelik olduğu görüşüne göredir.

39366. Metin

قوله صلّى الله تعالى عليه وسلم: «أمتي كالمطر لا يدري

Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in: «Ümmetim yağmur gibidir; bilinmez

39367. Metin

أوله خير أم آخره»

evveli mi daha hayırlıdır, yoksa âhiri mi?» buyruğuna gelince;

39368. Metin

فمبالغة في خيريتهم كقول القائل في ثوب حسن البطانة: لا يدرى ظهارته خير أم بطانته ذلِكَ إشارة إلى ما تقدم من كونه ﵊ رسولا في الأميين ومن بعدهم معلما مزكيا وما فيه من معنى البعد للتعظيم أي ذلك الفضل العظيم فَضْلُ اللَّهِ وإحسانه جل شأنه يُؤْتِيهِ مَنْ يَشاءُ من عباده تفضلا، ولا يشاء سبحانه إيتاءه لأحد بعده صلّى الله تعالى عليه وسلم.

bu, astarı güzel bir elbise hakkında 'Yüzü mü daha hayırlı yoksa astarı mı bilinmez' diyen kimsenin sözü gibi, onların hayırlılığını mübalağa ile ifade etmektir. «İşte bu;» Resûlullah'ın aleyhisselâm ümmîler ve sonrakiler arasında öğretici ve arındırıcı bir elçi olarak gönderilmesi şeklindeki geçmiş hususlara işarettir. Buradaki uzaklık anlamı tazim içindir; yani 'işte bu büyük lütuf', «Allah'ın lütfudur;» ve şânı yüce olanın ihsanıdır. «Onu dilediğine verir;» kullarından dilediğine bir lütuf olarak bahşeder. Cenâb-ı Hak bunu Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'den sonra hiç kimseye vermeyi dilemez.

39369. Metin

وَاللَّهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظِيمِ الذي يستحقر دونه نعم الدنيا والآخرة مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ أي علموها وكلفوا العمل بما فيها، والتحميل في هذا شائع يلحق بالحقيقة، والمراد بهم اليهود ثُمَّ لَمْ يَحْمِلُوها أي لم يعملوا بما في تضاعيفها التي من جملتها الآيات الناطقة بنبوة رسول الله صلّى الله تعالى عليه وسلم.

«Allah büyük lütuf sahibidir;» O'nun lütfu yanında dünya ve ahiret nimetleri pek küçük kalır. «Tevrat'la yükümlü tutulup da;» yani kendilerine Tevrat öğretilip içindekilerle amel etmekle mükellef kılınanların durumu. Yükümlü kılma anlamında 'tahmîl' (yükleme) lafzının kullanımı yaygındır ve hakikate yakındır; bununla kastedilenler Yahudilerdir. «Sonra onu taşımayanların misali;» yani muhtevasında bulunan ve aralarında Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in peygamberliğini açıkça bildiren âyetlerle amel etmeyenlerin misali,

39370. Metin

كَمَثَلِ الْحِمارِ يَحْمِلُ أَسْفاراً أي كتبا كبارا على ما يشعر به التنكير، وإيثار لفظ السفر وما فيه من معنى الكشف من العلم يتعب بحملها ولا ينتفع بها، ويَحْمِلُ إما حال من- الحمار- لكونه معرفة لفظا والعامل فيه معنى المثل، أو صفة له لأن تعريفه ذهني فهو معنى نكرة فيوصف بما توصف به على الأصح.

«ciltlerle kitap taşıyan eşeğin misali gibidir;» yani nekireliğin ve ilmin açığa çıkarılması anlamını taşıyan 'esfâr' lafzının tercih edilmesinin hissettirdiği üzere, büyük kitapları taşıyan, fakat onları taşımaktan sadece yorulan ve onlardan istifade edemeyen [eşeğin durumu gibidir]. «Taşıyan» (يَحْمِلُ) fiili, 'el-hımâr' kelimesi lafzan marife olduğu ve amili de 'mesel' manası olduğu için ya ondan hâldir; ya da kelimenin marifeliği cinsî/zihnî olup mana bakımından nekire kabul edildiğinden onun sıfatıdır; nitekim en sahih görüşe göre mana bakımından nekire olan lafızlar nekire sıfatıyla nitelenebilir.

39371. Metin

ونسب أبو حيان للمحققين تعين الحالية في مثل ذلك، ووجه ارتباط الآية بما قبلها تضمنها الإشارة إلى أن ذلك الرسول المبعوث قد بعثه الله تعالى بما نعته به في التوراة وعلى ألسنة أنبياء بني إسرائيل كأنه قيل: هو الذي بعث المبشر به في التوراة المنعوت فيها بالنبي الأمي المبعوث إلى أمة أميين، مثل من جاءه نعته فيها وعلمه ثم لم يؤمن به مثل الحمار، وفي الآية دليل على سوء حال العالم الذي لا يعمل بعلمه، وتخصيص الحمال بالتشبيه به لأنه كالعلم في الجهل، ومن ذلك قوله الشاعر:

Ebû Hayyân bu gibi yerlerde hâl olmanın tahakkuk ettiğini muhakkik âlimlere nispet etmiştir. Bu âyetin öncekiyle irtibat yönü: Gönderilen o peygamberi Allah Teâlâ'nın Tevrat'ta ve İsrâiloğulları peygamberlerinin dillerinde nitelediği vasıflarla gönderdiğine işaret içermesidir; sanki şöyle denilmiştir: 'Tevrat'ta müjdelenen, orada ümmî bir ümmete gönderilecek ümmî peygamber olarak nitelenen zâtı gönderen O'dur; Tevrat'ta onun vasfı kendisine ulaştığı ve bunu bildiği halde sonra ona iman etmeyen kimsenin misali ise eşeğin misali gibidir.' Âyette, ilmiyle amel etmeyen âlimin durumunun kötülüğüne bir delil vardır. Eşeğin teşbihe tahsis edilmesi, cehalet konusunda bir alem (simge) gibi olmasındandır; nitekim şair şöyle demiştir:

39372. Metin

ذوو أمل للأسفار لا علم عندهم ... بجيدها إلا كعلم الأباعر

Büyük kitaplara heves edenlerdir onlar, fakat hiçbir ilimleri yoktur ... Kitapların iyisine dair, ancak develerin ilmi kadar!

39373. Metin

لعمرك ما يدري البعير إذا غدا ... بأوساقه أو راح ما في الغرائر

Ömrüne yemin olsun ki deve, sabah veya akşam yükleriyle gidip gelirken ... Çuvalların içinde ne olduğunu asla bilmez!

39374. Metin

بناء على نقل عن ابن خالويه أن البعير اسم من أسماء الحمار كالجمل البازل، وقرأ يحيى بن يعمر وزيد بن علي «حملوا» مبنيا للفاعل، وقرأ عبد الله- حمار- بالتنكير، وقرىء «يحمّل» بشد الميم مبنيا للمفعول بِئْسَ مَثَلُ الْقَوْمِ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآياتِ اللَّهِ أي بئس مثل القوم مثل الذين كذبوا فحذف المضاف وهو المخصوص بالذم وأقيم المضاف إليه مقامه، ويجوز أن يكون الَّذِينَ صفة القوم، والمخصوص محذوف أي بئس مثل القوم الذين كذبوا بآيات الله هو، والضمير راجع إلى مَثَلُ الَّذِينَ حُمِّلُوا التَّوْراةَ، وظاهر كلام الكشاف أن المخصوص هو مَثَلُ المذكور، والفاعل مستتر يفسره تمييز محذوف، والتقدير بئس مثلا مثل القوم إلخ، وتعقب بأن سيبويه نص على أن التمييز الذي يفسر الضمير المستتر في باب نعم لا يجوز حذفه ولو سلم جوازه فهو قليل، وأجيب بأن ذاك تقرير لحاصل المعنى وهو أقرب لاعتبار الوجه الأول، وكان قول ابن عطية التقدير بئس المثل القوم من ذلك الباب، وإلا ففيه حذف الفاعل، وقد قالوا بعدم جوازه إلا في مواضع ليس هذا منها وَاللَّهُ لا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ أي الواضعين للتكذيب في موضع التصديق، أو الظالمين لأنفسهم بتعريضها للعذاب الخالد بسبب التكذيب.

Bu, İbn Hâleveyh'ten nakledilen 'el-baîr' (deve/yük hayvanı) kelimesinin yaşını almış deve gibi eşeğin isimlerinden biri olduğu görüşüne dayanır. Yahyâ b. Ya'mer ve Zeyd b. Alî «hammelû» lafzını mâlûm (etken) olarak okumuşlardır. Abdullah [b. Mes'ûd] ise 'hımâr' kelimesini nekire olarak okumuştur. Mîm harfinin şeddesiyle meçhul olarak «yühammelü» şeklinde de okunmuştur. «Allah'ın âyetlerini yalanlayan kavmin misali ne kötüdür!» Yani yalanlayanların misali olan kavmin misali ne kötüdür; burada zemme tahsis edilen muzaf hazfedilmiş ve muzafun ileyh onun yerine kaim kılınmıştır. «ellezîne» (الَّذِينَ) kelimesinin kavmin sıfatı olması ve mahsusun hazfedilmiş olması da caizdir; yani 'Allah'ın âyetlerini yalanlayan kavmin misali ne kötüdür o [misal]!' demektir; zamir ise 'Tevrat'la yükümlü tutulanların misali' ifadesine döner. Keşşâf'ın zahir ifadesine göre ise mahsus, zikredilen 'mesel'dir; fail ise hazfedilmiş bir temyizin açıkladığı müstetir bir zamirdir; takdiri: 'Kavmin misali, misal olarak ne kötüdür...' şeklindedir. Buna, Sîbeveyh'in 'ni'me' babında müstetir zamiri tefsir eden temyizin hazfedilmesinin caiz olmadığını, caiz olduğu kabul edilse bile bunun pek az olduğunu açıkça belirttiği gerekçesiyle itiraz edilmiştir. Buna ise bunun mana neticesinin bir takriri olduğu ve birinci vechin kabul edilmesine daha yakın olduğu şeklinde cevap verilmiştir. İbn Atıyye'nin: 'Takdir: Ne kötü misaldir o kavim!' şeklindeki sözü de bu kabildendir; aksi takdirde failin hazfi söz konusu olur ki, âlimler burası hariç belirli yerler dışında bunun caiz olmadığını söylemişlerdir. «Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez;» yani tasdikin yerine yalanlamayı koyanları veya yalanlama sebebiyle nefislerini ebedî azaba maruz bırakarak kendilerine zulmedenleri [doğru yola iletmez].

39375. Metin

قُلْ يا أَيُّهَا الَّذِينَ هادُوا أي تهودوا أي صاروا يهودا إِنْ زَعَمْتُمْ أَنَّكُمْ أَوْلِياءُ لِلَّهِ أي أحباء له سبحانه ولم يضف أولياء إليه تعالى كما في قوله سبحانه: أَلا إِنَّ أَوْلِياءَ اللَّهِ قال الطيبي: ليؤذن بالفرق بين مدعي الولاية ومن يخصه ﷿ بها مِنْ دُونِ النَّاسِ حال من الضمير الراجع إلى اسم إِنْ أي متجاوزين عن الناس فَتَمَنَّوُا الْمَوْتَ أي فتمنوا من الله تعالى أن يميتكم وينقلكم من دار البلية إلى محل الكرامة إِنْ كُنْتُمْ صادِقِينَ جوابه محذوف لدلالة ما قبله عليه أي إن كنتم صادقين في زعمكم واثقين بأنه حق فتمنوا الموت فإن من

«De ki: Ey Yahudi olanlar!» Yani Yahudileşenler, Yahudi dinine girenler. «Eğer siz iddia ediyorsanız ki: Biz Allah'ın dostlarıyız;» yani O'nun sevgilileriyiz. Cenâb-ı Hak: «Bilesiniz ki Allah'ın dostları...» âyetinde olduğu gibi 'evliyâ' kelimesini bizzat Kendisine izafe etmemiştir. Tîbî şöyle demiştir: 'Velayet iddiasında bulunan kimse ile Allah Teâlâ'nın bu vasfa has kıldığı kimse arasındaki farkı bildirmek içindir.' «Diğer insanlardan ayrı olarak;» 'in'in ismine dönen zamirden hâldir; yani insanları dışarıda tutarak. «Ölümü temenni edin;» yani Allah Teâlâ'dan sizi öldürmesini ve bela yurdundan ikram mahalline intikal ettirmesini dileyin. «Eğer doğru sözlü iseniz;» bunun cevabı öncesinin ona delâlet etmesinden ötürü mahzuftur; yani 'Eğer iddianızda doğru sözlü iseniz ve bunun hak olduğuna inanıyorsanız ölümü temenni edin; çünkü kim

39376. Metin

أيقن أنه من أهل الجنة أحب أن يتخلص إليها من هذه الدار التي هي قرارة الأنكاد والأكدار، وأمر صلّى الله تعالى عليه وسلم أن يقول لهم ذلك إظهارا لكذبهم فإنهم كانوا يقولون: نَحْنُ أَبْناءُ اللَّهِ وَأَحِبَّاؤُهُ [المائدة: ١٨] ويدّعون أن الآخرة لهم عند الله خالصة ويقولون: لَنْ يَدْخُلَ الْجَنَّةَ إِلَّا مَنْ كانَ هُوداً [البقرة: ١١١] وروي أنه لما ظهر رسول الله صلّى الله تعالى عليه وسلم كتبت يهود المدينة ليهود خيبر: إن اتبعتم محمدا أطعناه وإن خالفتموه خالفناه. فقالوا:

cennetlik olduğuna kesin olarak inanırsa, kederlerin ve sıkıntıların karargâhı olan bu dünyadan kurtulup oraya gitmeyi arzu eder.' Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'e onlara bunu söylemesi, onların yalanlarını açığa çıkarmak için emredilmiştir; zira onlar: «Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz» [el-Mâide: 18] diyorlar, Allah katında ahiretin sadece kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlar ve: «Yahudi olanlardan başkası asla cennete giremez» [el-Bakara: 111] diyorlardı. Rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem zuhur edince Medine Yahudileri Hayber Yahudilerine şöyle yazmışlardı: 'Eğer siz Muhammed'e uyarsanız biz de ona uyarız; şayet ona muhalefet ederseniz biz de muhalefet ederiz.' Hayberliler ise şöyle dediler:

39377. Metin

نحن أبناء خليل الرحمن ومنا عزير ابن الله والأنبياء ومتى كانت النبوة في العرب نحن أحق بها من محمد ولا سبيل إلى اتباعه فنزلت قُلْ يا أَيُّهَا الَّذِينَ هادُوا الآية، واستعمال إِنْ التي للشك مع الزعم وهو محقق للإشارة إلى أنه لا ينبغي أن يجزم به لوجود ما يكذبه.

'Biz Halîlürrahmân'ın oğullarıyız, Üzeyr Allah'ın oğludur ve peygamberler bizdendir; Araplarda peygamberlik ne zaman görülmüş? Biz ona Muhammed'den daha lâyığız ve ona uymaya hiçbir yol yoktur.' Bunun üzerine: «De ki: Ey Yahudi olanlar...» âyeti indi. Şüphe bildiren «in» edatının, vukuu kesin olan «iddia» ile birlikte kullanılması, onu yalanlayan delillerin mevcudiyeti sebebiyle bu iddiada kesin konuşulmaması gerektiğine işaret içindir.

39378. Metin

وقرأ ابن يعمر وابن أبي إسحاق وابن السميفع «فتمنّوا الموت» بكسر الواو تشبيها بلو استطعنا، وعن ابن السميفع أيضا فتحها، وحكى الكسائي عن بعض الأعراب أنه قرأ بالهمزة مضمومة بدل الواو وَلا يَتَمَنَّوْنَهُ أَبَداً إخبار بحالهم المستقبلة وهو عدم تمنيهم الموت، وذلك خاص على ما صرح به جمع بأولئك المخاطبين،

İbn Ya'mer, İbn Ebî İshâk ve İbnu's-Sümeyka' «fetemennevü'l-mevt» ifadesini 'levisteta'nâ'ya kıyasla vâv harfinin kesrasıyla okumuşlardır; İbnu's-Sümeyka'dan fetha ile okuduğu da nakledilmiştir. Kisâî ise bazı bedevîlerden, vâv harfi yerine zammeli hemze ile okuduklarını nakletmiştir. «Onlar bunu ebediyen temenni edemezler;» onların gelecekteki durumlarını, yani ölümü asla temenni etmeyeceklerini bildiren bir haberdir; bu bir grubun açıkça belirttiği üzere o muhataplara mahsustur.

39379. Metin

وروي أن رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم قال لهم: «والذي نفسي بيده لا يقولها أحد منكم إلا غص بريقه»

Rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem onlara şöyle buyurmuştur: «Nefsim elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, sizden hiç kimse bunu söyleyemez; söylerse mutlaka tükürüğü boğazında tıkanır kalır.»

39380. Metin

فلم يتمنه أحد منهم وما ذلك إلا لأنهم كانوا موقنين بصدقه ﵊ فعلموا أنهم لو تمنوا لماتوا من ساعتهم ولحقهم الوعيد، وهذه إحدى المعجزات، وجاء نفي هذا التمني في آية أخرى- بلن- وهو من باب التفنن على القول المشهور في أن كلا من- لا- ولن- لنفي المستقبل من غير تأكيد، ومن قال: بإفادة- لن- التأكيد فوجه اختصاص التوكيد عنده بذلك الموضع أنهم ادعوا الاختصاص دون الناس في الموضعين، وزادوا هنالك أنه أمر مكشوف لا شبهة فيه محققة عند الله فناسب أن يؤكد ما ينفيه، والباء في قوله سبحانه: بِما قَدَّمَتْ أَيْدِيهِمْ سببية متعلقة بما يدل عليه النفي أي يأبون التمني بسبب ما قدمت، وجوز تعلقه بالانتفاء كأنه قيل: انتفى تمنيهم بسبب ما قدمت كما قيل ذلك في قوله تعالى:

Nitekim onlardan hiçbiri bunu temenni edememiştir; bunun yegâne sebebi, Resûlullah'ın aleyhisselâm doğruluğuna kesin olarak inanmalarıydı ve temenni ettikleri takdirde derhal öleceklerini ve tehdidin kendilerine ulaşacağını biliyorlardı. Bu da [nübüvvet] mucizelerinden biridir. Bu temenninin nefyedilmesi başka bir âyette «len» ile gelmiştir; her iki edatın («lâ» ve «len») tekit olmaksızın geleceği nefyettiği şeklindeki meşhur görüşe göre bu bir üslup zenginliğidir (tefennün). «Len» edatının tekit ifade ettiğini söyleyenlere göre ise, tekidin o makama tahsis edilme yönü şudur: Onlar her iki yerde de diğer insanların aksine kendilerinin imtiyaza sahip olduğunu iddia etmişler, orada buna ilaveten bunun Allah katında kesinleşmiş, şüphesiz ve apaçık bir husus olduğunu ileri sürmüşlerdi; dolayısıyla onu nefyeden ifadenin tekitli gelmesi münasip olmuştur. Cenâb-ı Hakk'ın «ellerinin önden gönderdikleri sebebiyle» buyruğundaki «bâ» harfi sebebiyye olup nefiy ifadesinin delâlet ettiği manaya taalluk eder; yani 'ellerinin önden sundukları sebebiyle temenniden imtina ederler' demektir. Sanki şöyle denilmiş gibi nefyin kendisine taalluk etmesi de caiz görülmüştür: 'Ellerinin önden sundukları sebebiyle temennileri ortadan kalktı'; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetinde de böyle söylenmiştir:

39381. Metin

ما أَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍ [القلم: ٢] والمراد بما قدمته أيديهم الكفر والمعاصي الموجبة لدخول النار، ولما كانت اليد من بين جوارح الإنسان مناط عامة أفعاله عبر بها تارة عن النفس وأخرى عن القدرة وَاللَّهُ عَلِيمٌ بِالظَّالِمِينَ أي بهم وإيثار الإظهار على الإضمار لذمهم والتسجيل عليهم بأنهم ظالمون في كل ما يأتون ويذرون من الأمور التي من جملتها ادعاء ما هم عنه بمعزل، والجملة تذييل لما قبلها مقررة لما أشار إليه من سوء أفعالهم واقتضائها العذاب أي والله تعالى عليم بما صدر منهم من فنون الظلم والمعاصي وبما سيكون منهم فيجازيهم على ذلك.

«Sen Rabbinin nimeti sayesinde bir mecnun değilsin» [el-Kalem: 2]. Ellerinin takdim ettiği şeylerden maksat, cehenneme girmeyi gerektiren küfür ve günahlardır. El, insanın uzuvları arasında amellerinin çoğunun mahalli olduğundan, onunla bazen nefis bazen de kudret kastedilmiştir. «Allah zalimleri hakkıyla bilendir;» yani onları [bilir]. Zamir yerine açık ismin tercih edilmesi, onları yermek ve uzak oldukları şeyleri iddia etmeleri de dahil olmak üzere yaptıkları ve terk ettikleri bütün işlerde zalim olduklarını tescil etmek içindir. Cümle, önceki ifadelere bir tezyîl olup onların kötü amellerine ve azabı hak ettiklerine işaret eden manayı teyit etmektedir; yani Allah Teâlâ onlardan sadır olan her türlü zulüm ve masiyeti ve ileride sadır olacak olanları hakkıyla bilir ve bundan ötürü onları cezalandıracaktır.

39382. Metin

قُلْ إِنَّ الْمَوْتَ الَّذِي تَفِرُّونَ مِنْهُ ولا تجسرون على أن تمنوه مخافة أن تؤخذوا بوبال أفعالكم فَإِنَّهُ مُلاقِيكُمْ البتة من غير صارف يلويه ولا عاطف يثنيه والجملة خبر إِنَّ والفاء لتضمن الاسم معنى الشرط باعتبار وصفه بالموصول، فإن الصفة والموصوف كالشيء الواحد، فلا يقال: إن الفاء إنما تدخل الخبر إذا تضمن المبتدأ معنى الشرط، والمتضمن له الموصول وليس بمبتدأ، ودخولها في مثل ذلك ليس بلازم كدخولها في الجواب الحقيقي، وإنما يكون لنكتة تليق بالمقام وهي هاهنا المبالغة في عدم الفوت، وذلك أن الفرار من الشيء في مجرى العادة سبب الفوت عليه فجيء بالفاء لإفادة أن الفرار سبب الملاقاة مبالغة فيما ذكر وتعكيسا للحال، وقيل: ما في حيزها جواب من حيث المعنى على معنى الإعلام فتفيد أن الفرار المظنون سببا للنجاة سبب للإعلام بملاقاته كما في قوله تعالى: وَما بِكُمْ مِنْ نِعْمَةٍ فَمِنَ اللَّهِ [النحل: ٥٣] وهو وجه ضعيف فيما نحن فيه لا مبالغة فيه من حيث المعنى، ومنع قوم منهم الفراء دخول الفاء في نحو هذا، وقالوا: هي هاهنا زائدة، وجوز أن يكون الموصول خبر إِنَّ والفاء عاطفة كأنه قيل: إن الموت هو الشيء الذي تفرون منه فيلاقيكم.

«De ki: Kendisinden kaçtığınız ölüm;» amellerinizin vebaline çarptırılma korkusuyla temenni etmeye cesaret edemediğiniz [ölüm], «şüphesiz o sizinle kesinlikle karşılaşacaktır;» onu saptıracak hiçbir engelleyici ve geri çevirecek hiçbir döndürücü olmaksızın. Bu cümle «inne»nin haberidir; «fâ» harfi ise ismin mevsûl ile nitelenmesi itibariyle şart manası içermesinden dolayı gelmiştir; zira sıfat ile mevsûf tek bir şey gibidir. Dolayısıyla: 'Fâ harfi habere ancak mübteda şart manası içerdiğinde dahil olur, burada ise şart manasını içeren mevsûldür ve o mübteda değildir' denilemez. Böyle yerlerde fâ'nın dahil olması, hakiki şart cevabında olduğu gibi zorunlu değildir; ancak makama uygun düşen bir nükteden dolayı bulunur ki, buradaki nükte kaçışın imkânsızlığını mübalağa ile vurgulamaktır. Şöyle ki: Âdetin akışında bir şeyden kaçmak ondan kurtulmanın sebebidir; dolayısıyla fâ harfi kaçmanın bizzat kavuşma sebebi olduğunu ifade etmek, belirtilen hususta mübalağa yapmak ve durumu tersine çevirmek için getirilmiştir. Şöyle de denilmiştir: Fâ'nın bulunduğu kısım bildirme manası taşıması cihetiyle mana bakımından bir cevaptır; dolayısıyla kurtuluş sebebi zannedilen kaçmanın, ölümle karşılaşmanın bildiriliş sebebi olduğunu ifade eder; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetinde de böyledir: «Nimet olarak size ne ulaşmışsa Allah'tandır» [en-Nahl: 53]. Ancak bizim konumuzda bu zayıf bir vecihtir, zira mana bakımından bir mübalağa içermez. Ferrâ'nın da dahil olduğu bir topluluk ise bu gibi yerlerde fâ'nın dahil olmasını men etmiş ve 'Buradaki fâ zâiddir' demişlerdir. Mevsûlün «inne»nin haberi olması, fâ'nın ise atıf harfi olması da caiz görülmüştür; sanki şöyle denilmiştir: 'Ölüm, kendisinden kaçtığınız şeydir, neticede sizinle karşılaşacaktır.'

39383. Metin

وقرأ زيد بن علي «إنه ملاقيكم» بدون فاء، وخرج على أن الخبر هو الموصول وهذه الجملة مستأنفة أو هي الخبر والموصول صفة كما في قراءة الجمهور، وجوز أن يكون الخبر مُلاقِيكُمْ وإنه- توكيدا لأن الموت، وذلك أنه لما طال الكلام أكد الحرف مصحوبا بضمير الاسم الذي لأن، وقرأ ابن مسعود «تفرون منه ملاقيكم» بدون الفاء ولا- إنه- وهي ظاهرة ثُمَّ تُرَدُّونَ إِلى عالِمِ الْغَيْبِ وَالشَّهادَةِ الذي لا يخفى عليه خافية.

Zeyd b. Alî «innehu mülâkîküm» şeklinde fâ harfi olmaksızın okumuştur; bu kıraat, haberin mevsûl olduğu ve bu cümlenin müste'nefe olduğu veya cumhurun kıraatinde olduğu gibi bu cümlenin haber olup mevsûlün sıfat olduğu esasına göre açıklanmıştır. Haberin «mülâkîküm» olması ve «innehu» ifadesinin «inne'l-mevte»yi tekit etmesi de caiz görülmüştür; şöyle ki söz uzayınca edat, inne'nin ismi olan zamirle birlikte tekit edilmiştir. İbn Mes'ûd ise fâ ve innehu olmaksızın «tefirrûne minhü mülâkîküm» şeklinde okumuştur ki bu açıktır. «Sonra gaybı ve şehâdeti bilene döndürüleceksiniz;» Kendisine hiçbir gizli şey gizli kalmayana [döndürüleceksiniz].

39384. Metin

فَيُنَبِّئُكُمْ بِما كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ من الكفر والمعاصي بأن يجازيكم بها، واستشعر غير واحد من الآية ذم الفرار من الطاعون، والكلام في ذلك طويل، فمنهم من حرمه- كابن خزيمة- فإنه ترجم في صحيحه- باب الفرار من الطاعون من الكبائر- وأن الله تعالى يعاقب من وقع منه ذلك ما لم يعف عنه، واستدل بحديث عائشة «الفرار من الطاعون كالفرار من الزحف» رواه الإمام أحمد والطبراني وابن عدي وغيرهم، وسنده حسن.

«O size neler yapmakta olduğunuzu bildirecektir;» küfür ve günahları karşılığında sizi cezalandırarak haber verecektir. Birden çok âlim bu âyetten taundan (vebadan) kaçmanın yerildiği manasını çıkarmıştır; bu husustaki sözler uzundur. Âlimlerden bazıları bunu haram saymıştır; nitekim İbn Huzeyme Sahîh'inde 'Taundan kaçmak büyük günahlardandır ve Allah Teâlâ affetmedikçe bunu yapanı cezalandırır' şeklinde bab başlığı açmış ve Âişe'nin radıyallâhu anhâ rivayet ettiği: «Taundan kaçmak savaştan kaçmak gibidir» hadisiyle istidlal etmiştir. Bu hadisi İmam Ahmed, Taberânî, İbn Adiy ve diğerleri rivayet etmiş olup senedi hasendir.

39385. Metin

وذكر التاج السبكي أن الأكثر على تحريمه، ومنهم من قال: بكراهته كالإمام مالك، ونقل القاضي عياض وغيره جواز الخروج عن الأرض التي يقع بها عن جماعة من الصحابة منهم أبو موسى الأشعري والمغيرة بن شعبة، وعن التابعين منهم الأسود بن هلال ومسروق، وروى الإمام أحمد والطبراني أن عمرو بن العاص قال في الطاعون في آخر خطبته: إن هذا رجز مثل السيل من تنكبه أخطأه ومثل النار من تنكبها أخطأها ومن أقام أحرقته، وفي لفظ إن هذا الطاعون رجس فتفرقوا منه في الشعاب وهذه الأودية فتفرقوا فبلغ ذلك عمر رضي الله تعالى عنه فلم ينكره ولم يكرهه، وعن طارق بن شهاب قال: كنا نتحدث إلى أبي موسى الأشعري وهو في داره بالكوفة فقال لنا وقد وقع الطاعون: لا عليكم أن تنزحوا عن هذه القرية فتخرجوا في فسيح بلادكم حتى يرفع هذا الوباء فإني سأخبركم بما يكره من ذلك، أن يظن من خرج أنه لو أقام فأصابه ذلك أنه لو خرج لم يصبه فاذا لم يظن هذا فلا عليه أن يخرج ويتنزه عنه.

Tâcüddîn es-Sübkî, çoğunluğun bunun haram olduğu görüşünde bulunduğunu zikretmiştir. İmam Mâlik gibi mekruh olduğunu söyleyenler de vardır. Kādî İyâz ve diğerleri taunun vuku bulduğu yerden çıkmanın cevazını aralarında Ebû Mûsâ el-Eş'arî ve Muğîre b. Şu'be'nin de bulunduğu bir grup sahâbîden; tâbiînden de Esved b. Hilâl ve Mesrûk'tan nakletmişlerdir. İmam Ahmed ve Taberânî rivayet etmişlerdir ki Amr b. el-Âs hutbesinin sonunda taun hakkında şöyle demiştir: 'Şüphesiz bu afet sel gibidir; ondan uzak duran kurtulur; ateş gibidir, ondan uzak duran yanmaktan kurtulur, kalan kimseyi ise yakar.' Bir lafızda ise: 'Şüphesiz bu taun bir pisliktir/azaptır; ondan kaçarak şu dağ yollarına ve vadilere dağılın' demiştir; insanlar da dağılmışlardır. Bu haber Ömer'e radıyallâhu teâlâ anh ulaşmış, o da bunu ne inkâr etmiş ne de hoş karşılamamazlık etmiştir. Târık b. Şihâb'dan rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: Kûfe'deki evinde Ebû Mûsâ el-Eş'arî ile konuşuyorduk; taun vuku bulduğu sırada bize şöyle dedi: 'Bu beldeden ayrılıp bu veba kalkıncaya kadar memleketinizin geniş yerlerine çıkmanızda size bir sakınca yoktur. Size bundan mekruh olan durumu haber vereyim: Çıkan kimsenin şayet kalsaydı buna yakalanacağını, çıktığı için ise kurtulduğunu zannetmesidir. Eğer bunu zannetmiyorsa, çıkıp ondan uzaklaşmasında bir beis yoktur.'

39386. Metin

وأخرج البيهقي وغيره عنه بسند حسن أنه قال: إن هذا الطاعون قد وقع فمن أراد أن يتنزه عنه فليفعل واحذروا اثنتين أن يقول قائل: خرج خارج فسلم وجلس جالس فأصيب، فلو كنت خرجت لسلمت كما سلم فلان ولو كنت جلست أصبت كما أصيب فلان، ويفهم أنه لا بأس بالخروج مع اعتقاد أن كل مقدر كائن، وكأني بك تختار ذلك، لكن في فتاوى العلامة ابن حجر أن محل النزاع فيما إذا خرج فارا منه مع اعتقاد أنه لو قدر عليه لأصابه وأن فراره لا ينجيه لكن يخرج مؤملا أن ينجو أما الخروج من محله بقصد أن له قدرة على التخلص من قضاء الله تعالى وأن فعله هو المنجي له فواضح أنه حرام بل كفر اتفاقا.

Beyhakî ve diğerleri hasen bir senetle Ebû Mûsâ'dan şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: 'Şüphesiz bu taun vuku bulmuştur; kim ondan uzaklaşmak isterse öyle yapsın. Ancak şu iki sözü söylemekten sakının: Birinin «Falan kimse çıktı kurtuldu, filan kimse oturdu yakalandı; şayet ben de çıksaydım falanın kurtulduğu gibi kurtulurdum, otursaydım falanın yakalandığı gibi yakalanırdım» demesidir.' Buradan, takdir edilen her şeyin mutlaka vuku bulacağına inanmak şartıyla çıkmakta bir beis olmadığı anlaşılmaktadır; sanki senin de bunu tercih edeceğin görülmektedir. Ancak Allâme İbn Hacer'in fetvalarında belirtildiğine göre ihtilaf mahalli, kişinin şayet aleyhine takdir edilmişse kendisine isabet edeceğine ve kaçmasının kendisini kurtarmayacağına inanmakla birlikte kurtulmayı umarak kaçıp çıkması durumudur. Fakat Allah Teâlâ'nın kazasından kurtulmaya gücü yettiği ve kendi fiilinin kendisini kurtaracağı kastıyla bulunduğu yerden çıkmaya gelince; bunun haram, hatta ittifakla küfür olduğu açıktır.

39387. Metin

وأما الخروج لعارض شغل أو للتداوي من علة طعن فيه أو غير ذلك فهو مما لا ينبغي أن يختلف في جوازه كما صرح به بعض المحققين، ومن ذلك فيما أرى عروض وسوسة طبيعية له لا يقدر على دفعها تضر به ضررا بينا وغلبة ظن عدم دفنه أو تغسيله إذا مات في ذلك المحل قيل: ولا يقاس على الفرار من الطاعون الفرار من غيره من المهالك فإنه مأمور به وقد قال الجلال السيوطي: الفرار من الوباء كالحمى ومن سائر أسباب الهلاك جائز بالإجماع، والطاعون مستثنى من عموم المهالك المأمور بالفرار منها للنهي التحريمي أو التنزيهي عن الفرار منه واختلفوا في علة النهي فقيل:

Bir iş gereği veya taunda yakalandığı bir hastalığı tedavi ettirmek gibi maksatlarla çıkmaya gelince; bazı muhakkiklerin açıkça belirttiği üzere bunun caiz olduğunda ihtilaf edilmemesi gerekir. Bana göre, kişinin defedemediği, kendisine açıkça zarar veren fıtrî bir vesvesenin arız olması veya o yerde vefat ettiği takdirde yıkanmayacağı yahut defnedilmeyeceği zannının galip gelmesi de bu kabildendir. Denildi ki: Taundan kaçmaya diğer helak edici şeylerden kaçmak kıyas edilemez; zira diğerlerinden kaçmak emredilmiştir. Nitekim Celâleddîn es-Süyûtî şöyle demiştir: 'Humma gibi salgın hastalıklardan ve diğer bütün helak sebeplerinden kaçmak icma ile caizdir. Taun ise, ondan kaçınmayı yasaklayan tahrîmî veya tenzîhî nehiy sebebiyle kaçılması emredilen genel helak edici şeylerden istisna edilmiştir.' Bu yasağın illetinde ihtilaf etmişlerdir; şöyle denilmiştir:

39388. Metin

هي أن الطاعون إذا وقع في بلد مثلا عم جميع من فيه بمداخلة سببه فلا يفيد الفرار منه بل إن كان أجله قد حضر فهو ميت وإن رحل وإلا فلا، وإن أقام فتعينت الإقامة لما في الخروج من العبث الذي لا يليق بالعقلاء، واعترض بمنع عمومه إذا وقع في بلد جميع من فيه بمداخلة سببه ولو سلم فالوباء مثله في أن الشخص الذي في بلده إن كان أجله قد حضر فهو ميت وإن رحل وإلا فلا وإن أقام مع أنهم جوزوا الفرار منه، وقيل: هي أن الناس لو تواردوا على الخروج لضاعت المرضى العاجزون عن الخروج لفقد من يتعهدهم والموتى لفقد من يجهزهم، وأيضا في خروج الأقوياء كسرا

İllet şudur: Taun bir beldede çıktığında sebebi sirayet ederek oradaki herkesi kuşatır; dolayısıyla ondan kaçmak fayda vermez. Bilakis şayet eceli gelmişse göç etse de ölecektir, eceli gelmemişse kalsa da ölmeyecektir. Dolayısıyla çıkmak akıllılara yakışmayan bir abeslik içerdiğinden ikamet etmek kesinleşir. Ancak bu görüşe, taun bir beldede çıktığında sebebinin sirayetiyle oradaki herkesi kuşattığı iddiasının doğru olmadığı gerekçesiyle itiraz edilmiştir; kabul edilse bile salgın hastalık da böyledir: Beldesinde bulunan kimsenin eceli gelmişse göç etse de ölecektir, eceli gelmemişse kalsa da ölmeyecektir; buna rağmen salgın hastalıktan kaçmayı caiz görmüşlerdir. Yine denildi ki: İllet şudur: İnsanlar akın akın çıkmaya kalkışırlarsa, kendilerine bakacak kimse kalmadığından çıkmaktan aciz hastalar zayi olur, techiz ve tekfin edecek kimse bulunmadığından da ölüler ortada kalır. Ayrıca güçlü olanların çıkması,

39389. Metin

لقلوب الضعفاء عن الخروج، وأيضا إن الخارج يقول: لو لم أخرج لمت، والمقيم: لو خرجت لسلمت فيقعان في اللو المنهي عنه، واعترض كل ذلك بأنه موجود في الفرار عن الوباء أيضا، وكذا الداء الحادث ظهوره المعروف بين الناس بأبي زوعة الذي أعيا الأطباء علاجه ولم ينفع فيه التحفظ والعزلة على الوجه المعروف في الطاعون، وقيل: هي إن للميت به وكذا للصابر المحتسب المقيم في محله وإن لم يمت به أجر شهيد، وفي الفرار إعراض عن الشهادة وهو محل التشبيه في حديث عائشة عند بعض، واعترض بأنه قد صح أنه صلّى الله تعالى عليه وسلم مر بحائط مائل فأسرع ولم يمنع أحد من ذلك. وكذا من الفرار من الحريق مع أن الميت بذلك شهيد أيضا، وذهب بعض العلماء إلى أن النهي تعبدي وكأنه لما رأى أنه لا تسلم علة له عن الطعن قال ذلك، ولهم في هذه المسألة رسائل عديدة فمن أراد استيفاء الكلام فيها فليرجع إليها.

çıkmaktan âciz zayıfların kalplerini kırar. Bir de çıkan kimse: 'Çıkmasaydım ölürdüm', kalan kimse ise: 'Çıksaydım kurtulurdum' der ve böylece her ikisi de nehyedilen 'keşke/şayet' lafzına düşmüş olur. Bütün bunlara, bu durumun genel salgın hastalıklardan kaçışta da mevcut olduğu gerekçesiyle itiraz edilmiştir. Kezâ tabiplerin tedavisinde aciz kaldığı, taundaki bilinen usul üzere korunma ve tecridin fayda vermediği, insanlar arasında 'Ebû Zü'a' diye bilinen yeni ortaya çıkan hastalıkta da bu durum vardır. Yine denildi ki: İllet şudur: Taundan ölene ve aynı şekilde bulunduğu yerde sabredip ecrini Allah'tan bekleyerek ikamet eden kimseye -ondan ölmese bile- şehit sevabı vardır; dolayısıyla kaçmakta şehadetten yüz çevirme söz konusudur ki bazılarına göre Âişe hadisindeki teşbihin mahalli de burasıdır. Ancak buna da Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem'in eğrilmiş bir duvarın yanından geçerken hızlandığı ve hiç kimsenin bunu men etmediği gerekçesiyle itiraz edilmiştir. Yangından kaçmak da böyledir; halbuki onda ölen de şehittir. Bazı âlimler ise bu nehyin taabbüdî olduğu görüşüne gitmişlerdir; sanki bu nehiy için zikredilen hiçbir illetin itirazdan kurtulamadığını görünce bu sözü söylemişlerdir. Âlimlerin bu meselede pek çok risalesi vardır; bu husustaki tafsilatı tam olarak görmek isteyen o risalelere müracaat etsin.

39390. Metin

يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا نُودِيَ لِلصَّلاةِ أي فعل النداء لها أي الأذان، والمراد به على ما حكاه في الكشاف الأذان عند قعود الإمام على المنبر. وقد كان لرسول الله صلّى الله تعالى عليه وسلم مؤذن واحد فكان إذا جلس على المنبر أذن على باب المسجد فإذا نزل ﵊ أقام الصلاة، ثم كان أبو بكر وعمر على ذلك حتى إذا كان عثمان وكثر الناس وتباعدت المنازل زاد مؤذنا آخر فأمر بالتأذين الأول على داره التي تسمى زوراء فإذا جلس على المنبر أذن المؤذن الثاني فإذا نزل أقام الصلاة فلم يعب ذلك عليه.

«Ey iman edenler! Namaz için çağrıda bulunulduğu zaman;» yani onun için nida fiili yani ezan yapıldığı zaman. Keşşâf'ta nakledildiğine göre bundan maksat, imamın minbere oturduğu sıradaki ezandır. Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem'in tek bir müezzini vardı; o minbere oturduğu vakit müezzin mescidin kapısında ezan okur, Resûlullah aleyhisselâm minberden indiğinde ise kamet getirirdi. Sonra Ebû Bekir ve Ömer devrinde de bu böyle devam etti. Nihayet Osman devri gelip insanlar çoğalınca ve evler uzaklaşınca bir müezzin daha ilave etti ve 'Zevrâ' adı verilen evinin üzerinde ilk ezanın okunmasını emretti; minbere oturduğunda ikinci müezzin ezan okur, minberden indiğinde ise kamet getirirdi; kimse de bu uygulamayı ayıplamadı.

39391. Metin

وفي حديث الجماعة- إلا مسلما- فلما كان عثمان وكثر الناس زاد النداء الثالث على الزوراء، وفي رواية للبخاري ومسلم زاد النداء الثاني، والكل بمعنى، وتسمية ما يفعل من الأذان أولا ثانيا باعتبار أنه لم يكن على عهد رسول الله صلّى الله تعالى عليه وسلم وإنما كان بعد، وتسميته ثالثا لأن الإقامة تسمى أذانا كما

Müslim hariç cemaatin hadisinde: 'Osman zamanı gelip insanlar çoğalınca Zevrâ üzerinde üçüncü nidayı ilave etti' denilmiştir. Buhârî ve Müslim'in bir rivayetinde ise 'ikinci nidayı ilave etti' denilmiştir; hepsi aynı anlamdadır. İlk okunan ezanın 'ikinci' diye isimlendirilmesi, Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem döneminde bulunmayıp sonradan ihdas edilmesi itibariyledir. 'Üçüncü' diye isimlendirilmesi ise kamete de ezan denilmesi sebebiyledir; nitekim

39392. Metin

في الحديث «بين كل أذانين صلاة»

hadiste: «Her iki ezan arasında bir namaz vardır» buyrulmuştur.

39393. Metin

وقال مفتي الحنفية في دار السلطنة السنية الفاضل سعد الله جلبي: المعتبر في تعلق الأمر يعني قوله تعالى الآتي: فَاسْعَوْا هو الأذان الأول في الأصح عندنا لأن حصول الإعلام به لا الأذان بين يدي المنبر، ورد بأن الأول لم يكن على عهد النبي صلّى الله تعالى عليه وسلم كما سمعت فكيف يقال: المراد الأول في الأصح، وأما كون الثاني لا إعلام فيه فلا يضر لأن وقته معلوم تخمينا ولو أريد ما ذكر وجب بالأول السعي وحرم البيع وليس كذلك.

Yüce Osmanlı Devleti'nin Hanefî müftüsü fâzıl Sa'dullah Çelebi şöyle demiştir: 'Gelecek olan Cenâb-ı Hakk'ın: «Hemen koşun» emrinin taallukunda mezhebimizce en sahih görüşe göre muteber olan ilk ezandır; zira vaktin bildirilmesi minber önündeki ezanla değil onunla hâsıl olur.' Buna ise şöyle itiraz edilmiştir: İşittiğin üzere birinci ezan Peygamber sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem zamanında yoktu; öyleyse en sahih görüşe göre maksadın birinci ezan olduğu nasıl söylenebilir? İkinci ezanda vaktin bildirilmesinin bulunmayışına gelince bu zarar vermez; zira onun vakti tahminle bilinmektedir. Şayet zikredilen mana kastedilseydi, birinci ezanla birlikte [namaza] koşmak vacip ve alışveriş haram olurdu, halbuki durum böyle değildir.

39394. Metin

وفي كتاب الأحكام روي عن ابن عمر والحسن في قوله تعالى: إِذا نُودِيَ إلخ قال: إذا خرج الإمام وأذن المؤذن فقد نودي للصلاة انتهى، وهو التفسير المأثور فلا عبرة بغيره كذا قال الخفاجي.

Kitâbü'l-Ahkâm'da İbn Ömer ve el-Hasan'dan Cenâb-ı Hakk'ın: «Namaz için çağrıda bulunulduğu zaman...» âyeti hakkında şöyle dedikleri rivayet edilmiştir: 'İmam [hutbeye] çıkıp müezzin ezan okuduğu vakit namaz için nida edilmiş olur.' Nakil bitti. İşte me'sûr olan tefsir budur, başkasına itibar edilmez; Hafâcî böyle demiştir.

39395. Metin

وفي كتب الحنفية خلافه ففي الكنز وشرحه: ويجب السعي وترك البيع بالأذان الأول لقوله تعالى: يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا نُودِيَ لِلصَّلاةِ الآية وإنما اعتبر لحصول الإعلام به، وهذا القول هو الصحيح في المذهب، وقيل:

Hanefî kitaplarında ise bunun hilafı yer almaktadır. Nitekim el-Kenz ve şerhinde şöyle denmektedir: 'Cenâb-ı Hakk'ın: «Ey iman edenler! Namaz için çağrıda bulunulduğu zaman...» âyeti gereğince birinci ezanla birlikte [namaza] koşmak ve alışverişi bırakmak vacip olur; bunun muteber sayılması vaktin onunla bildirilmesi sebebiyledir. Mezhepte sahih olan görüş de budur.' Denildi ki:

39396. Metin

العبرة للأذان الثاني الذي يكون بين يدي المنبر لأنه لم يكن في زمنه إلا هو- وهو ضعيف- لأنه لو اعتبر في وجوب

İtibar, minberin önünde okunan ikinci ezanadır; çünkü Resûlullah zamanında sadece o vardı. Fakat bu görüş zayıftır; çünkü koşmanın vacip oluşunda o ezan esas alınırsa,

39397. Metin

السعي لم يتمكن من السنة القبلية ومن الاستماع بل ربما يخشى عليه فوات الجمعة انتهى، ونحوه كثير لكن الاعتراض عليه قوي فتدبر مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ أي فيه كما في قوله تعالى: أَرُونِي ماذا خَلَقُوا مِنَ الْأَرْضِ [فاطر:

kişi ilk sünneti kılmaya ve [hutbeyi] dinlemeye imkân bulamaz, hatta Cuma namazını kaçırma endişesi dahi doğabilir. Nakil bitti. Buna benzer ifadeler çoktur, ancak buna yöneltilen itiraz da kuvvetlidir, iyi düşün! «Cuma gününde;» yani Cuma gününün içinde; nitekim Cenâb-ı Hakk'ın: «Yerden neyi yarattıklarını bana gösterin» [Fâtır:

39398. Metin

٤٠] أي فيها، وجوز أبو البقاء أيضا كون مِنْ للتبعيض، وفي الكشاف هي بيان- لإذا- وتفسير له، والظاهر أنه أراد البيان المشهور فأورد عليه أن شرط مِنْ البيانية أن يصح حمل ما بعدها على المبين قبلها وهو منتف هنا لأن الكل لا يحمل على الجزء واليوم لا يصح أن يراد به هنا مطلق الوقت لأن يوم الجمعة علم لليوم المعروف لا يطلق على غيره في العرف ولا قرينة عليه هنا وقيل: أراد البيان اللغوي أي لبيان أن ذلك الوقت في أي يوم من الأيام إذا فيه إبهام فيجامع كونها بمعنى في، وكونها للتبعيض وهو كما ترى.

40] yani onda (o günün içinde). Ebu'l-Bekâ da مِنْ (min) edatının teb'îz (kısmilik) için olmasını caiz görmüştür. el-Keşşâf'ta ise onun 'izâ' (إِذَا) için beyan ve onun tefsiri olduğu söylenmiştir. Zahir olan, onun meşhur beyan anlamını kastettiğidir; buna karşılık ona şu itiraz yöneltilmiştir: Beyaniyye olan مِنْ (min) edatının şartı, sonrasındakinin öncesindeki mübeyyene (açıklanana) hamledilmesinin caiz olmasıdır. Burada ise bu durum söz konusu değildir; zira bütün, parçaya hamledilemez. Gün (el-yevm) kelimesiyle burada mutlak vaktin kastedilmesi de doğru olmaz; çünkü Cuma günü bilinen gün için özel isimdir (alemdir), örfte bundan başkasına ıtlak olunmaz ve burada buna dair bir karine de yoktur. Şöyle de denildi: Lügavî beyanı kastetmiştir; yani o vaktin günlerden hangi günde olduğunu beyan etmek içindir, zira 'izâ' lafzında kapalılık vardır; bu durumda onun 'fî' (فِي) manasında olmasıyla ve teb'îz için olmasıyla bir arada bulunabilir. Bu ise gördüğün gibidir.

39399. Metin

والجمعة بضم الميم وهو الأفصح، والأكثر الشائع، وبه قرأ الجمهور وقرأ ابن الزبير وأبو حيوة وابن أبي عبلة وزيد بن علي والأعمش بسكونها، وروي عن أبي عمرو- وهي لغة تميم- وجاء فتحها ولم يقرأ به، ونقل بعضهم الكسر أيضا، وذكروا أن الجمعة بالضم مثل الجمعة بالإسكان. ومعناه المجموع أي يوم الفوج المجموع كقولهم:

Cuma (el-Cumu'a), mim harfinin ötresiyle [okunur]; en fasih olan, en çok yaygın bulunan budur ve cumhur da böyle okumuştur. İbnü'z-Zübeyr, Ebû Hayve, İbn Ebî Able, Zeyd b. Ali ve el-A'meş ise mimin sükûnuyla (el-Cum'a şeklinde) okumuşlardır. Ebû Amr'dan da böyle rivayet edilmiştir ki bu, Temîm kabilesinin lehçesidir. Mimin fethasıyla (el-Cuma'a şeklinde) da gelmiştir fakat bununla kıraat edilmemiştir. Bazıları kesresini de (el-Cumi'a şeklinde) nakletmişlerdir. Ötreli olan el-cumu'a ile sükunlu olan el-cum'anın aynı olduğunu zikretmişlerdir. Anlamı ise toplanmış (el-mecmû') demektir; yani toplanmış cemaat günü manasındadır; nitekim onların:

39400. Metin

ضحكة للمضحوك منه، وأما الجمعة: بالفتح فمعناه الجامع أي يوم الوقت الجامع كقولهم: ضحكة لكثير الضحك، وقال أبو البقاء: الجمعة بضمتين وبإسكان الميم مصدر بمعنى الاجتماع.

kendisiyle alay edilen kimse için duhketun (ضُحْكَة) demeleri gibidir. Mimin fethasıyla olan el-cuma'a (الجُمَعَة) kelimesine gelince, onun manası toplayandır; yani toplayan vakit günü demektir; nitekim onların çok gülen kimse için dahaketun (ضَحَكَة) / duheketun (ضُحَكَة) demeleri gibidir. Ebu'l-Bekâ şöyle demiştir: İki ötreyle (el-cumu'a) ve mimin sükûnuyla (el-cum'a) toplanmak manasında masdardır.

39401. Metin

وقيل: في المسكن هو بمعنى المجتمع فيه كرجل ضحكة أي كثير الضحك منه انتهى، وقد صار يوم الجمعة علما على اليوم المعروف من أيام الأسبوع، وظاهر عبارة أكثر اللغويين أن الجمعة وحدها من غير يوم صارت علما له ولا مانع منه، وإضافة العام المطلق إلى الخاص جائزة مستحسنة فيما إذا خفي الثاني كما هنا لأن التسمية حادثة كما ستعلمه إن شاء الله تعالى فليست قبيحة كالإضافة في إنسان زيد، وكانت العرب- على ما قال غير واحد- تسمي يوم الجمعة عروبة، قيل: وهو علم جنس يستعمل بأل وبدونها وقيل: أل لازمة، قال الخفاجي: والأول أصح.

Sükunlu olan için: 'Kendisinden çokça gülünendir' [manasında] raculun duhketun gibi 'içinde toplanılan' manasındadır, denilmiştir. Nakil bitti. 'Cuma günü' haftanın bilinen gününün özel ismi (alemi) olmuştur. Dilcilerin çoğunun ifadesinin zahirine göre 'yevm' kelimesi olmaksızın tek başına 'el-Cuma' da onun için özel isim olmuştur ve buna bir engel yoktur. Mutlak genel olanın özele izafeti, burada olduğu gibi ikincisi gizli/kapalı kaldığında caiz ve müstahsendir; zira bu isimlendirme sonradan olmadır -inşâallâhu teâlâ bunu öğreneceksin-; dolayısıyla 'Zeyd'in insanı' terkibindeki izafet gibi çirkin değildir. Birden fazla kişinin söylediğine göre Araplar Cuma gününe 'Arûbe' derlerdi. Bunun 'el' takısıyla ve 'el' takısız kullanılan bir cins ismi (alem-i cins) olduğu söylenmiştir; 'el' takısının ayrılmaz (lâzım) olduğu da söylenmiştir. Hafâcî: 'Birincisi daha sahihtir' demiştir.

39402. Metin

وفي النهاية لابن الأثير عروبة اسم قديم للجمعة، وكأنه ليس بعربي يقال: يوم عروبة، ويوم العروبة، والأفصح أن لا يدخلها الألف واللام انتهى، وما ظنه من أنه ليس بعربي جزم به مختصر كتاب التذييل والتكميل مما استعمل من اللفظ الدخيل لجمال الدين عبد الله بن أحمد الشهير بالشيشي فقال: عروبة منكرا ومعرفا هو يوم الجمعة اسم سرياني معرب، ثم قال: قال السهيلي: ومعنى العروبة الرحمة فيما بلغنا عن بعض أهل العلم انتهى وهو غريب فليحفظ.

İbnü'l-Esîr'in en-Nihâye'sinde şöyle denmektedir: 'Arûbe, Cuma gününün eski adıdır ve sanki Arapça değildir. Yevmu Arûbe ve Yevmu'l-Arûbe denir; en fasih olanı ise elif-lam takısının dahil olmamasıdır.' Nakil bitti. Onun Arapça olmadığı yönündeki zannını, eş-Şîşî diye meşhur Cemâleddîn Abdullah b. Ahmed'in Muhtasaru Kitâbi't-Tezyîl ve't-Tekmîl mimmâ ustu'mile mine'l-lafzi'd-dahîl adlı eseri kesin bir dille teyit etmiş ve şöyle demiştir: 'Belirsiz (nekre) ve belirli (marife) olarak Arûbe, Cuma günüdür; Süryanice'den Arapçalaşmış bir isimdir.' Sonra şöyle demiştir: 'es-Süheylî dedi ki: Bazı ilim ehlinden bize ulaştığına göre Arûbe'nin manası rahmettir.' Nakil bitti. Bu garip bir bilgidir, zihinde tutulmalıdır.

39403. Metin

وأول من سماه جمعة قيل: كعب بن لؤي، وأخرج عبد الرزاق وعبد بن حميد وابن المنذر عن ابن سيرين قال:

Onu Cuma diye ilk isimlendiren kişinin Ka'b b. Lüey olduğu söylenmiştir. Abdürrezzâk, Abd b. Humeyd ve İbnü'l-Münzir'in İbn Sîrîn'den rivayet ettiklerine göre o şöyle demiştir:

39404. Metin

جمع أهل المدينة قبل أن يقدم النبي ﷺ وقبل أن تنزل الجمعة قالت الأنصار: لليهود يوم يجتمعون فيه بكل سبعة أيام وللنصارى مثل ذلك فهلم فلنجعل لنا يوما نجتمع فيه فنذكر الله تعالى ونشكره، فقالوا: يوم السبت لليهود، ويوم الأحد للنصارى فاجعلوه يوم العروبة، وكانوا يسمون يوم الجمعة بذلك فاجتمعوا إلى أسعد بن زرارة فصلى بهم يومئذ ركعتين وذكرهم فسموه الجمعة حين اجتمعوا إليه فذبح لهم شاة فتغذوا وتعشوا منها وذلك لعامتهم، فأنزل الله تعالى في ذلك بعد يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذا نُودِيَ لِلصَّلاةِ الآية، وكون أسعد هذا أول من جمع مروي عن غير ابن سيرين أيضا، أخرج أبو داود وابن ماجة وابن حبان والبيهقي عن عبد الرحمن بن كعب أن أباه كان إذا سمع النداء يوم الجمعة ترحم على أسعد بن زرارة فقلت: يا أبتاه أرأيت استغفارك لأسعد بن زرارة كلما سمعت الأذان للجمعة ما هو؟ قال:

Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem [Medine'ye] gelmeden ve Cuma [ayeti] inmeden önce Medine ehli Cuma namazı kıldı. Ensar: 'Yahudilerin her yedi günde bir toplandıkları bir günleri var, Hristiyanların da öyle bir günleri var. Haydi gelin, biz de toplanacağımız, Allah Teâlâ'yı zikredip O'na şükredeceğimiz bir gün belirleyelim' dediler. Bunun üzerine: 'Cumartesi günü Yahudilerindir, Pazar günü Hristiyanlarındır; öyleyse siz onu Arûbe günü yapın' dediler; Cuma gününü böyle isimlendiriyorlardı. Es'ad b. Zürâre'nin yanında toplandılar; o da o gün onlara iki rekat namaz kıldırdı ve onlara vaaz u nasihatta bulundu. Onun yanında toplandıkları için o güne Cuma adını verdiler. Es'ad onlara bir koyun kesti; bundan hem öğle hem de akşam yemeği yediler ki bu onların hepsi içindi. Bunun üzerine Allah Teâlâ bundan sonra: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ } “Ey iman edenler! [Cuma günü] namaz için çağrıda bulunulduğu zaman...” ayetini indirdi. Bu Es'ad'ın Cuma namazı kıldıran ilk kişi olduğu İbn Sîrîn'den başkasından da rivayet edilmiştir. Ebû Dâvûd, İbn Mâce, İbn Hibbân ve el-Beyhakî'nin Abdurrahman b. Ka'b'dan rivayet ettiklerine göre, babası Cuma günü ezanı işittiğinde Es'ad b. Zürâre'ye rahmet okurdu. [Abdurrahman:] 'Babacığım, Cuma ezanını her işittiğinde Es'ad b. Zürâre için istiğfar etmenin sebebi nedir?' diye sordum. Babam dedi ki:

39405. Metin

لأنه أول من جمع بنا في نقيع الخضمات من حرة بني بياضة قلت: كم كنتم يومئذ؟ قال: أربعون رجلا، وظاهر قوله ابن سيرين: فأنزل الله تعالى في ذلك بعد يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إلخ أن أسعد أقام الجمعة قبل أن تفرض، وكذا قوله:

'Çünkü o, Benî Beyâza harresindeki Nakîu'l-Hadımât'ta bize ilk Cuma namazını kıldıran kimsedir.' Ben: 'O gün kaç kişiydiniz?' dedim. 'Kırk adamdık' dedi. İbn Sîrîn'in: 'Allah Teâlâ bundan sonra: { يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا } “Ey iman edenler!...” [ayetini] indirdi...' sözünün zahiri, Es'ad'ın Cuma namazını o farz kılınmadan önce ikame ettiğini göstermektedir. Keza onun:

39406. Metin

جمع أهل المدينة قبل أن يقدم النبي ﷺ وقبل أن تنزل الجمعة، في فتح القدير التصريح بذلك، وقال العلامة ابن حجر

'Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem gelmeden ve Cuma [ayeti] inmeden önce Medine ehli Cuma namazı kıldı' sözü de böyledir. Fethu'l-Kadîr'de bu açıkça ifade edilmiştir. Allâme İbn Hacer

39407. Metin

في تحفة المحتاج: فرضت- يعني صلاة الجمعة- بمكة ولم نقم بها لفقد العدد، أو لأن شعارها الإظهار، وكان صلى الله تعالى عليه وسلم بها مستخفيا، وأول من أقامها بالمدينة قبل الهجرة أسعد بن زرارة بقرية على ميل من المدينة انتهى، فلعلها فرضت ثم نزلت الآية كالوضوء للصلاة فإنه فرض أولا بمكة مع الصلاة ثم نزلت آيته لكن يعكر على هذا ما

Tuhfetü'l-Muhtâc'da şöyle demiştir: '[Cuma namazı] Mekke'de farz kılındı fakat [yeterli] sayının bulunmayışı sebebiyle veya onun şiârı [dini] açığa vurmak olup kendisi de sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem orada gizlenmekte olduğu için orada ikame edilmedi. Hicretten önce onu Medine'de ilk ikame eden ise Medine'den bir mil uzaklıktaki bir köyde Es'ad b. Zürâre'dir.' Nakil bitti. Muhtemelen o farz kılındı, ardından ayet indi; nitekim namaz için abdest de ilk önce Mekke'de namazla birlikte farz kılınmış, sonra ayeti inmiştir. Fakat buna şu rivayet ters düşmektedir:

39408. Metin

أخرجه ابن ماجة عن جابر أن رسول الله صلّى الله تعالى عليه وسلم خطب فقال: «إن الله افترض عليكم الجمعة في مقامي هذا في يومي هذا في شهري هذا في عامي هذا إلى يوم القيامة فمن تركها استخفافا بها أو جحودا بها فلا جمع الله شمله ولا بارك له في أمره ألا ولا صلاة له ولا زكاة له ولا حج له ولا صوم له ولا بر له حتى يتوب فمن تاب تاب الله عليه»

İbn Mâce'nin Câbir'den rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem hutbe okuyup şöyle buyurmuştur: «Şüphesiz Allah, şu bulunduğum makamda, şu günümde, şu ayımda ve şu yılımda kıyamet gününe kadar Cuma namazını üzerinize farz kılmıştır. Kim onu hafife alarak veya inkâr ederek terk ederse, Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin ve onun işini bereketli kılmasın! Dikkat edin; tövbe edinceye kadar onun ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de hiçbir iyiliği vardır! Kim tövbe ederse Allah onun tövbesini kabul eder.»

39409. Metin

فإن الظاهر أن هذه الخطبة كانت في المدينة بل ظاهر الخبر أنها بعد الهجرة بكثير إذ ظاهر

Zira zahir olan, bu hutbenin Medine'de irad edildiğidir; hatta haberin zahirine göre bu, hicretten hayli zaman sonradır; çünkü

39410. Metin

قوله ﵊ فيه: «لا حج له»

orada Peygamber aleyhisselâm'ın: «Onun haccı yoktur» buyurmasının zahiri,

39411. Metin

أن الحج كان مفروضا إذ ذاك، وهو وإن اختلف في وقت فرضه فقيل:

o esnada haccın farz kılınmış olduğunu göstermektedir. Her ne kadar haccın farziyet vaktinde ihtilaf edilip:

39412. Metin

فرض قبل الهجرة، وقيل: أول سنيها، وقيل: ثانيها، وهكذا إلى العاشرة لكن قالوا: إن الأصح أنه فرض في السنة السادسة فإما أن يقدح في صحة الحديث، وإما أن يقال: مفاده افتراض الجمعة إلى يوم القيامة أي بهذا القيد، ويقال:

'Hicretten önce farz kılındı', 'Hicretin ilk yılında', 'İkinci yılında' ve böylece onuncu yılına kadar denilmiş olsa da, en sahih görüşe göre altıncı yılda farz kılındığını söylemişlerdir. Bu durumda ya hadisin sıhhatine halel gelir ya da hadisin ifade ettiği mananın Cuma namazının kıyamet gününe kadar farz kılınışı olduğu, yani bu kayıtla farz kılındığı söylenir ve:

39413. Metin

إن الحاصل قبل افتراضها غير مقيد بهذا القيد ثم ما تقدم من كون أسعد أول من جمع بالمدينة يخالفه ما أخرج الطبراني من أبي مسعود الأنصاري قال: أول من قدم من المهاجرين المدينة مصعب بن عمير، وهو أول من جمع بها يوم الجمعة جمع بهم قبل أن يقدم رسول الله ﷺ وهم اثنا عشر رجلا.

Farz kılınmasından önce gerçekleşen durumun bu kayıtla kayıtlı olmadığı söylenir. Sonra, Es'ad'ın Medine'de Cuma namazı kıldıran ilk kişi olduğuna dair yukarıda geçen bilgiye, Taberânî'nin Ebû Mes'ûd el-Ensârî'den rivayet ettiği şu haber muhaliftir: 'Muhacirlerden Medine'ye ilk gelen Mus'ab b. Umeyr'dir; Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem gelmeden önce Cuma günü Medine'de onlara ilk Cuma namazı kıldıran da odur ve on iki adamdılar.'

39414. Metin

وأخرج البخاري على ما نقله السيوطي نحوه وكان ذلك بأمره ﵊، فقد أخرج الدارقطني عن ابن عباس قال: أذن النبي ﵊ بالجمعة قبل أن يهاجر ولم يستطع أن يجمع بمكة فكتب إلى مصعب ابن عمير: أما بعد فانظر اليوم الذي تجهر فيه اليهود بالزبور فاجمعوا نساءكم وأبناءكم فإذا مال النهار عن شطره عند الزوال من يوم الجمعة فتقربوا إلى الله تعالى بركعتين قال: فهو أول من جمع حتى قدم النبي ﷺ المدينة فجمع عند الزوال من الظهر وأظهر ذلك فلعل ما يدل على كون أسعد أول من جمع أثبت من هذه الأخبار أو يجمع بأن أسعد أول من أقامها بغير أمر منه صلّى الله تعالى عليه وسلم كما يدل عليه خبر ابن سيرين، وصرح به ابن الهمام ومصعبا أول من أقامها بأمره ﵊، أو بأن مصعبا أول من أقامها في المدينة نفسها وأسعد أول من أقامها في قرية قرب المدينة، وقولهم: في المدينة تسامح، وقال الحافظ ابن حجر: يجمع بين الحديثين بأن أسعد كان أميرا، ومصعبا كان إماما وهو كما ترى، ولم يصرح في شيء من الأخبار التي وقفت عليها فيمن أقامها قبل الهجرة بالمدينة بالخطبة التي هي أحد شروطها، وكان في خبر ابن سيرين رمزا إليها بقوله: وذكرهم، وقد يقال: إن صلاة الجمعة حقيقة شرعية في الصلاة المستوفية للشروط، فمتى قيل: إن فلانا أول من صلّى الجمعة كان متضمنا لتحقق الشروط لكن يبعد كل البعد كون ما وقع من أسعد رضي الله تعالى عنه إن كان قبل فرضيتها مستوفيا لما هو معروف اليوم من الشروط، ثم إني لا أدري هل صلّى أسعد الظهر ذلك اليوم أم اكتفى بالركعتين اللتين صلاهما عنها؟ وعلى تقدير الاكتفاء كيف ساغ له ذلك بدون أمره ﵊؟! وقصارى ما يظن أن الأنصار علموا فرضية الجمعة بمكة وعلموا شروطها وإغناءها عن صلاة الظهر فأرادوا أن يفعلوها قبل أن يؤمروا بخصوصهم فرغب خواصهم عوامهم على أحسن وجه وجاؤوا إلى أسعد فصلى بهم وهو خلاف الظاهر جدا فتدبر والله تعالى الموفق.

Süyûtî'nin naklettiğine göre Buhârî de buna benzer bir rivayette bulunmuştur. Bu ise Peygamber aleyhisselâm'ın emriyle olmuştu. Nitekim Dârekutnî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre o şöyle demiştir: 'Peygamber aleyhisselâm hicret etmeden önce Cuma namazına izin verdi fakat Mekke'de Cuma namazı kıldıramadı. Bunun üzerine Mus'ab b. Umeyr'e şöyle yazdı: İmdi, Yahudilerin Zebûr'u açıktan okudukları güne bak; kadınlarınızı ve çocuklarınızı toplayın. Cuma günü gündüz yarıyı geçip zeval vakti olunca iki rekatla Allah Teâlâ'ya yakınlaşın.' Dedi ki: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye gelip öğle vakti zeval vaktinde Cuma kıldırıncaya ve bunu açıkça ilan edinceye kadar Cuma kıldıran ilk kişi o oldu. Muhtemelen Es'ad'ın ilk Cuma kıldıran kimse olduğuna delalet eden rivayetler bu haberlerden daha sabittir; yahut İbn Sîrîn'in haberinin delalet ettiği ve İbnü'l-Hümâm'ın da açıkça belirttiği üzere Es'ad'ın onu Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem'in emri olmaksızın kıldıran ilk kişi olduğu, Mus'ab'ın ise onun aleyhisselâm emriyle kıldıran ilk kişi olduğu şeklinde uzlaştırılır. Veyahut Mus'ab'ın onu Medine'nin bizzat kendisinde kıldıran ilk kişi, Es'ad'ın ise Medine'ye yakın bir köyde kıldıran ilk kişi olduğu; 'Medine'de' denilmesinin ise bir müsamaha (genişlik) olduğu söylenerek uzlaştırılır. Hâfız İbn Hacer ise şöyle demiştir: 'İki hadis, Es'ad'ın emir (yönetici), Mus'ab'ın ise imam olduğu şeklinde uzlaştırılır.' Bu [yorum] ise gördüğün gibidir. Hicretten önce Medine'de Cuma namazı kıldıran kimselere dair muttali olduğum haberlerin hiçbirinde, Cuma namazının şartlarından biri olan hutbe açıkça zikredilmemiştir; ancak İbn Sîrîn'in haberinde: 've onlara vaaz u nasihatta bulundu' sözüyle buna bir işaret vardır. Şöyle de denilebilir: Cuma namazı, şartları tam olan namaz hakkında şer'î bir hakikattir. Dolayısıyla 'Filanca Cuma namazını ilk kılan kimsedir' denildiğinde, bu şartların gerçekleşmiş olmasını da içerir. Fakat Es'ad radıyallâhu teâlâ anh'tan sâdır olan fiilin -şayet farz kılınmasından önce ise- bugün bilinen şartları tam olarak haiz olması son derece uzaktır. Ayrıca ben, Es'ad'ın o gün öğle namazını kılıp kılmadığını, yoksa öğle yerine kıldığı o iki rekatla mı yetindiğini bilmiyorum. Yetinmiş olduğu varsayıldığında, onun aleyhisselâm emri olmaksızın bu ona nasıl caiz olmuştur?! Zannın varabileceği son nokta, Ensar'ın Mekke'de Cumanın farziyetini, şartlarını ve öğle namazının yerine geçtiğini öğrenip kendilerine hususi bir emir gelmeden önce bunu yerine getirmek istedikleri, havaslarının avamlarını en güzel şekilde teşvik edip Es'ad'a geldikleri ve onun da onlara kıldırdığı şeklindedir; bu ise zahire son derece aykırıdır, iyi düşün! Tevfik Allah Teâlâ'dandır.

39415. Metin

وأما ما كان من صلاته ﵊ إياها

Peygamber aleyhisselâm'ın Cuma namazını kıldırmasına gelince;

39416. Metin

فقد روي أنه ﵊ لما قدم المدينة مهاجرا نزل قبا على بني عمرو بن عوف وأقام بها يوم الأثنين والثلاثاء والأربعاء والخميس، وأسس مسجدهم ثم خرج يوم الجمعة إلى المدينة فأدركته صلاة الجمعة في بني سالم بن عوف في بطن واد لهم فخطب وصلّى الجمعة وهو أول جمعة

Rivayet edildiğine göre Peygamber aleyhisselâm hicret ederek Medine'ye geldiğinde Kubâ'da Benî Amr b. Avf'a indi; orada pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günleri ikamet etti ve mescidlerinin temelini attı. Sonra Cuma günü Medine'ye doğru çıktı. Benî Sâlim b. Avf yurdunda onlara ait bir vadinin tabanında iken Cuma namazı vakti girdi; hutbe okudu ve Cuma namazını kıldırdı. Bu, onun

39417. Metin

صلاها ﵊

aleyhisselâm kıldığı ilk Cuma namazıdır.

39418. Metin

، وقال بعضهم: إنما سمي هذا اليوم يوم الجمعة لأن آدم ﵇ اجتمع فيه مع حواء في الأرض، وقيل: لأن خلق آدم ﵇ جمع فيه وهو نحو ما

Bazıları şöyle demiştir: Bu güne Cuma günü denilmesinin sebebi, Âdem aleyhisselâm'ın yeryüzünde Havvâ ile bu günde bir araya gelmesidir. Bir görüşe göre de Âdem aleyhisselâm'ın yaratılışı bu günde bir araya getirildiği (tamamlandığı) içindir. Bu ise

39419. Metin

أخرجه سعيد بن منصور وابن مردويه عن أبي هريرة قال: قلت: «يا نبي الله لأي شيء سمي يوم الجمعة؟ فقال: لأن فيها جمعت طينة أبيكم آدم ﵇» الخبر،

Saîd b. Mansûr ve İbn Merdûye'nin Ebû Hüreyre'den rivayet ettikleri şu habere yakındır: Ebû Hüreyre dedi ki: «'Ey Allah'ın Peygamberi! Cuma günü niçin böyle isimlendirildi?' diye sordum. Buyurdu ki: 'Çünkü babanız Âdem aleyhisselâm'ın toprağı o günde bir araya getirilmiştir.'»

39420. Metin

ويشعر ذلك بأن التسمية كانت قبل كعب بن لؤي ويسميه الملائكة يوم القيامة يوم المزيد لما أن الله تعالى يتجلى فيه لأهل الجنة فيعطيهم ما لم تر عين ولم تسمع أذن ولم يخطر على قلب بشر كما

Bu durum, bu isimlendirmenin Ka'b b. Lüey'den önce olduğuna işaret etmektedir. Melekler ise kıyamet gününde ona 'Yevmü'l-mezîd' (ziyadelik günü) derler; zira Allah Teâlâ o günde cennet ehline tecelli eder ve onlara hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin kalbine gelmemiş olan şeyleri verir; nitekim

39421. Metin

في حديث رواه ابن أبي شيبة عن أنس مرفوعا وهو من أفضل الأيام

İbn Ebî Şeybe'nin Enes'ten merfû olarak rivayet ettiği hadiste böyle geçmektedir. O, en faziletli günlerdendir.

39422. Metin

،

.

39423. Metin

وفي خبر رواه كثيرون منهم الإمام أحمد وابن ماجة عن أبي لبابة بن عبد المنذر مرفوعا «يوم الجمعة سيد الأيام وأعظم عند الله تعالى من يوم الفطر ويوم الأضحى»

İmam Ahmed ve İbn Mâce'nin de aralarında bulunduğu birçok kişinin Ebû Lübâbe b. Abdil-Münzir'den merfû olarak rivayet ettikleri bir haberde şöyle buyrulmuştur: «Cuma günü günlerin efendisidir ve Allah Teâlâ katında Ramazan Bayramı gününden de Kurban Bayramı gününden de daha büyüktür.»

39424. Metin

وفيه أن فيه خلق آدم وإهباطه إلى الأرض وموته وساعة الإجابة- أي للدعاء- ما لم يكن سؤال حرام وقيام الساعة،

O haberde Âdem'in o günde yaratıldığı, yeryüzüne o günde indirildiği, o günde vefat ettiği, haram bir şey istenmedikçe duaların icabet saatinin o günde olduğu ve kıyametin o günde kopacağı da yer almaktadır.

39425. Metin

وفي خبر الطبراني «وفيه دخل الجنة وفيه خرج» .

Taberânî'nin haberinde ise: «Cennete o gün girdi ve cennetten o gün çıkarıldı» ifadesi vardır.

39426. Metin

وصحح ابن حبان خبر «لا تطلع الشمس ولا تغرب على يوم أفضل من يوم الجمعة»

İbn Hibbân şu haberi sahih kabul etmiştir: «Güneş, Cuma gününden daha faziletli bir gün üzerine doğmamış ve batmamıştır.»

39427. Metin

وفي خبر مسلم «فيه خلق آدم وفيه أدخل الجنة وفيه أخرج منها وفيه تقوم الساعة وأنه خير يوم طلعت عليه الشمس»

Müslim'in haberinde ise şöyle buyrulmuştur: «Âdem o günde yaratıldı, o günde cennete konuldu, o günde oradan çıkarıldı ve kıyamet o günde kopacaktır. O, üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gündür.»

39428. Metin

وصح خبر «وفيه تيب عليه وفيه مات» .

«Tövbesi o günde kabul edildi ve o günde vefat etti» haberi de sahih olmuştur.

39429. Metin

وأخذ أحمد من خبري مسلم وابن حبان أنه أفضل حتى من يوم عرفة، وفضل كثير من الحنابلة ليلته على ليلة القدر، قيل: ويردهما أن لذينك دلائل خاصة فقدمت، واختلف في تعيين ساعة الإجابة فيه، فعن أبي بردة: هي حين يقوم الإمام في الصلاة حتى ينصرف عنها، وعن الحسن: هي عند زوال الشمس، وعن الشعبي: هي ما بين أن يحرم البيع إلى أن يحل، وعن عائشة: هي حين ينادي المنادي بالصلاة،

Ahmed [b. Hanbel], Müslim ve İbn Hibbân'ın iki haberinden hareketle Cuma gününün Arefe gününden bile daha faziletli olduğu hükmünü çıkarmıştır. Hanbelîlerin çoğu da Cuma gecesini Kadir gecesinden üstün tutmuştur. Denildi ki: O ikisinin (Arefe ve Kadir gecesinin) özel delilleri bulunduğu ve bu sebeple öne geçirildiği gerekçesiyle bu iki görüş reddedilir. Cuma günündeki icabet saatinin belirlenmesinde ise ihtilaf edilmiştir: Ebû Bürde'den [gelen rivayete göre] o, imamın namaza durmasından namazdan ayrılmasına kadar geçen vakittir. Hasan'dan: Zeval vaktidir. Şa'bî'den: Alışverişin haram kılındığı andan helal olduğu ana kadar geçen süredir. Âişe'den: Münadinin namaz için nida ettiği (ezan okuduğu) vakittir.

39430. Metin

وفي حديث مرفوع أخرجه ابن أبي شيبة عن كثير ابن عبد الله المزني: هي حين تقام الصلاة إلى الانصراف منها

İbn Ebî Şeybe'nin Kesîr b. Abdillâh el-Müzenî'den merfû olarak rivayet ettiği bir hadiste ise: «O, namazın ikamet edildiği andan namazdan ayrılıncaya kadar geçen vakittir» buyrulmuştur.

39431. Metin

، وعن أبي أمامة إني لأرجو أن تكون الساعة التي في الجمعة إحدى هذه الساعات: إذا أذن المؤذن أو جلس الإمام على المنبر، أو عند الإقامة، وعن طاوس ومجاهد: هي بعد العصر، وقيل: غير ذلك، ولم يصح تعيين الأكثرين، وقد أخفاها الله تعالى كما أخفى سبحانه الاسم الأعظم وليلة القدر وغيرها لحكمة لا تخفى.

Ebû Ümâme'den şöyle dediği rivayet edilmiştir: 'Ben Cuma günündeki o saatin şu vakitlerden biri olmasını umuyorum: Müezzin ezan okuduğunda, imam minbere oturduğunda veya kamet getirildiğinde.' Tâvûs ve Mücâhid'den: 'O, ikindiden sonradır' denilmiştir. Başka görüşler de ileri sürülmüştür. Çoğunun belirlemesi sahih olmamıştır. Allah Teâlâ, gizli olmayan bir hikmete binaen İsm-i A'zam'ı, Kadir gecesini ve diğerlerini gizlediği gibi bu saati de gizlemiştir.

39432. Metin

فَاسْعَوْا إِلى ذِكْرِ اللَّهِ أي امشوا إليه بدون إفراط في السرعة،

{ فَاسْعَوْا إِلَىٰ ذِكْرِ اللَّهِ } “Hemen Allah'ın zikrine koşun;” yani aşırı hıza kaçmaksızın ona doğru yürüyün.

39433. Metin

وجاء في الحديث مقابلة السعي بالمشي،

Hadiste sa'y (koşma) kelimesi yürümek (meşy) ile karşılanmıştır;

39434. Metin

وجعل ذلك في خصائص الجمعة،

bu da Cumanın özelliklerinden kılınmıştır.

39435. Metin

فقد أخرج الستة في كتبهم عن أبي سلمة من حديث أبي هريرة قال: قال رسول الله صلى الله تعالى عليه وسلم: «إذا أقيمت الصلاة فلا تأتوها وأنتم تسعون وأتوها وأنتم تمشون وعليكم السكينة فما أدركتم فصلوا وما فاتكم فأتموا»

Nitekim altı hadis imamı kitaplarında Ebû Seleme'den, Ebû Hüreyre'nin hadisi olarak şunu rivayet etmişlerdir: Resûlullah sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: «Namaza kamet getirildiğinde ona koşarak gelmeyin; vakar ve sükûnet içinde yürüyerek gelin. Yetişebildiğiniz kısmını kılın, kaçırdığınız kısmını ise tamamlayın.»

39436. Metin

والمراد بذكر الله الخطبة والصلاة، واستظهر أن المراد به الصلاة، وجوز كون المراد به الخطبة- وهو على ما قيل- مجاز من إطلاق البعض على الكل كإطلاقه على الصلاة، أو لأنها كالمحل له، وقيل:

Allah'ın zikrinden murat hutbe ve namazdır. Muradın namaz olduğu kuvvetli görülmüş; hutbe olması da caiz kabul edilmiştir. Söylendiğine göre bu, namaz için kullanılması gibi parçanın bütüne ıtlak edilmesi kabilinden bir mecazdır yahut hutbenin zikrin mahalli gibi olmasındandır. Şöyle de denildi:

39437. Metin

الذكر عام يشمل الخطبة المعروفة ونحو التسبيحة، واستدلوا بالآية لأبي حنيفة رضي الله تعالى عنه على أنه يكفي في خطبة الجمعة التي هي شرط لصحتها الذكر مطلقا ولا يشترط الطويل وأقله قدر التشهد كما اشترطه صاحباه، وبينوا ذلك بأنه تعالى ذكر الذكر من غير فصل بين كونه ذكرا طويلا يسمى خطبة أو ذكرا لا يسمى خطبة فكان الشرط هو الذكر الأعم بالقاطع غير أن المأثور عنه صلّى الله تعالى عليه وسلم اختيار أحد الفردين وهو الذكر المسمى بالخطبة والمواظبة عليه فكان ذلك واجبا أو سنة لا أنه الشرط الذي لا يجزىء غيره إذ لا يكون بيانا لعدم الإجمال في لفظ الذكر، والشافعية يشترطون خطبتين: ولهما أركان عندهم، واستدلوا على ذلك بالآثار، وأيا ما كان فالأمر بالسعي للوجوب.

Zikir lafzı; bilinen hutbeyi ve tesbih benzeri şeyleri kapsayan genel bir ifadedir. Ebû Hanîfe radıyallâhu teâlâ anh lehine bu ayetle, Cumanın sıhhati için şart olan Cuma hutbesinde mutlak zikrin yeterli olduğuna, iki talebesinin şart koştuğu gibi en azı teşehhüd miktarı olan uzun bir zikrin şart olmadığına delil getirmişlerdir. Bunu da şöyle açıklamışlardır: Allah Teâlâ, hutbe olarak isimlendirilen uzun bir zikir ile hutbe olarak isimlendirilmeyen bir zikir arasında ayrım yapmaksızın zikri zikretmiştir; dolayısıyla kat'î delille şart olan, daha genel manadaki zikirdir. Ancak Peygamber sallallâhu teâlâ aleyhi ve sellem'den nakledilen, iki fertten birini yani hutbe olarak isimlendirilen zikri seçmesi ve buna devam etmesidir; binaenaleyh bu, başkası caiz olmayan bir şart değil, vacip veya sünnet olmuştur; zira zikir lafzında kapalılık (icmâl) bulunmadığı için [Peygamber'in uygulaması] şartı açıklayıcı (beyan) konumunda değildir. Şâfiîler ise iki hutbeyi şart koşarlar ve onlara göre bu iki hutbenin rükünleri vardır; buna da rivayetleri delil getirmişlerdir. Her hâlükârda sa'y (koşma/yönelme) emri vücub içindir.

39438. Metin

واستدل بذلك على فرضية الجمعة حيث رتب فيها الأمر بالسعي لذكر الله تعالى على النداء للصلاة فإن أريد به

Bununla Cumanın farziyetine delil getirilmiştir; zira orada Allah Teâlâ'nın zikrine koşma emri namaz için yapılan nidanın peşine bağlanmıştır. Şayet bundan

39439. Metin

الصلاة أو هي والخطبة فظاهر، وكذلك إن أريد به الخطبة لأن افتراض السعي إلى الشرط- وهو المقصود لغيره- فرع افتراض ذلك الغير، ألا ترى أن من لم تجب عليه الصلاة لا يجب عليه السعي إلى الجمعة بالإجماع؟ وكذا ثبتت فرضيتها بالسنة والإجماع، وقد صرح بعض الحنفية بأنها آكد فرضية من الظهر وبإكفار جاحدها وهي فرض عين، وقيل: كفاية وهو شاذ، وفي حديث رواه أبو داود وقال النووي: على شرط الشيخين «الجمعة حق واجب على كل مسلم في جماعة إلا أربعة: مملوك أو امرأة أو صبي أو مريض» .

namaz yahut namaz ile hutbe kastedilmişse [farziyet] açıktır. Aynı şekilde şayet bundan hutbe kastedilmişse de böyledir; zira bizzat kendisi için değil başkası için kastedilen şarta koşmanın farz kılınması, o başkasının farz kılınmasının bir fer'idir (sonucudur). Görmez misin ki kendisine namaz vacip olmayan kimseye icmâ ile Cumaya koşmak da vacip değildir? Cumanın farziyeti sünnet ve icmâ ile de sabittir. Hatta bazı Hanefîler onun farziyetinin öğle namazından daha kuvvetli olduğunu ve onu inkâr edenin kâfir olacağını açıkça belirtmişlerdir. O, farz-ı ayındır; farz-ı kifâye olduğu da söylenmiştir ki bu şâzz bir görüştür. Ebû Dâvûd'un rivayet ettiği ve Nevevî'nin 'Buhârî ve Müslim'in şartlarına uygundur' dediği bir hadiste şöyle buyrulmuştur: «Cuma namazı, cemaat içinde her Müslümana vacip bir haktır; ancak dört kişi müstesnadır: Köle, kadın, çocuk veya hasta.»

39440. Metin

وأجمعوا على اشتراط العدد فيها لهذا الخبر وغيره، وقول القاشاني: تصح بواحد لا يعتد به كما في شرح المهذب لكنهم اختلفوا في مقداره على أقوال: أحدها أنه اثنان أحدهما الإمام- وهو قول النخعي والحسن بن صالح وداود- الثاني: ثلاثة أحدهم الإمام- وحكي عن الأوزاعي وأبي ثور وعن أبي يوسف ومحمد وحكاه الرافعي وغيره عن قول الشافعي القديم- الثالث: أربعه أحدهم الإمام- وبه قال أبو حنيفة والثوري والليث وحكاه ابن المنذر عن الأوزاعي وأبي ثور واختاره، وحكاه في شرح المهذب عن محمد، وحكاه صاحب التلخيص قولا للشافعي في القديم- الرابع:

Bu haber ve diğer deliller sebebiyle onda cemaat sayısının şart olduğunda icmâ etmişlerdir. el-Kâşânî'nin: 'Bir kişiyle sahih olur' sözüne ise Şerhu'l-Mühezzeb'de belirtildiği üzere itibar edilmez. Ancak cemaat sayısının miktarı hususunda birtakım görüşlerle ihtilaf etmişlerdir: Birincisi: Biri imam olmak üzere iki kişidir -bu, en-Nehaî, Hasan b. Sâlih ve Dâvûd'un görüşüdür-. İkincisi: Biri imam olmak üzere üç kişidir -bu, el-Evzâî, Ebû Sevr, Ebû Yûsuf ve Muhammed'den nakledilmiş; er-Râfiî ve başkaları da bunu Şâfiî'nin kadîm (eski) görüşünden nakletmiştir-. Üçüncüsü: Biri imam olmak üzere dört kişidir -Ebû Hanîfe, Sevrî ve Leys bu görüştedir; İbnü'l-Münzir bunu el-Evzâî ve Ebû Sevr'den nakletmiş ve bunu tercih etmiştir; Şerhu'l-Mühezzeb müellifi bunu Muhammed'den nakletmiş, et-Telhîs sahibi de bunu kadîm mezhepte Şâfiî'nin bir görüşü olarak nakletmiştir-. Dördüncüsü:

39441. Metin

سبعة- حكي عن عكرمة- الخامس: تسعة- حكي عن ربيعة- السادس: اثني عشر- وفي رواية عن ربيعة. وحكاه الماوردي عن محمد والزهري والأوزاعي- السابع: ثلاثة عشر أحدهم الإمام- حكي عن إسحاق بن راهويه- الثامن:

Yedi kişidir -İkrime'den nakledilmiştir-. Beşincisi: Dokuz kişidir -Rebîa'dan nakledilmiştir-. Altıncısı: On iki kişidir -Rebîa'dan bir rivayette böyledir; Mâverdî bunu Muhammed, Zührî ve Evzâî'den nakletmiştir-. Yedincisi: Biri imam olmak üzere on üç kişidir -İshâk b. Râhûye'den nakledilmiştir-. Sekizincisi:

39442. Metin

عشرون- رواه ابن حبيب عن مالك- التاسع: ثلاثون- في رواية عن مالك- العاشر: أربعون أحدهم الإمام- وبه قال عبيد الله بن عبد الله بن عتبة والإمام الشافعي في الجديد، وهو المشهور عن الإمام أحمد، وأحد القولين المرويين عن عمر بن عبد العزيز- الحادي عشر: خمسون- في الرواية الأخرى عنه- الثاني عشر: ثمانون- حكاه المازري- الثالث عشر: جمع كثير بغير قيد- وهو مذهب مالك- فقد اشتهر أنه قال: لا يشترط عدد معين بل يشترط جماعة تسكن بهم قرية ويقع بينهم البيع، ولا تنعقد بالثلاثة والأربعة ونحوهم.

Yirmi kişidir -İbn Habîb bunu Mâlik'ten rivayet etmiştir-. Dokuzuncusu: Otuz kişidir -Mâlik'ten gelen bir rivayette-. Onuncusu: Biri imam olmak üzere kırk kişidir -Ubeydullah b. Abdillâh b. Utbe ve cedîd (yeni) mezhebinde İmam Şâfiî bu görüştedir; İmam Ahmed'den meşhur olan görüş ve Ömer b. Abdilazîz'den rivayet edilen iki görüşten biri de budur-. On birincisi: Elli kişidir -ondan gelen diğer rivayette-. On ikincisi: Seksen kişidir -el-Mâzerî nakletmiştir-. On üçüncüsü: Kayıtsız olarak kalabalık bir topluluktur -bu, Mâlik'in mezhebidir-; nitekim onun şöyle dediği meşhurdur: 'Belirli bir sayı şart koşulmaz; bilakis kendileriyle bir köyün şenlendiği ve aralarında alışverişin gerçekleştiği bir topluluk şarttır; üç, dört ve benzeri sayılarla Cuma namazı mün'akit olmaz.'

39443. Metin

قال الحافظ ابن حجر في شرح البخاري: ولعل هذا المذهب أرجح المذاهب من حيث الدليل، وأنا أقول أرجحها مذهب الإمام أبي حنيفة، وقد رجحه المزني- وهو من كبار الآخذين عن الشافعي- وهو اختيار الجلال السيوطي، ووجه اختياره مع ذكر أدلة أكثر الأقوال بما لها وعليها مذكور في رسالة له سماها ضوء الشمعة في عدد الجمعة، ولولا مزيد التطويل لذكرنا خلاصتها. ومن أراد ذلك فليرجع إليها ليظهر له بنورها حقيقة الحال.

Hâfız İbn Hacer, Şerhu'l-Buhârî'de şöyle demiştir: 'Delil bakımından mezheplerin en racihi muhtemelen bu mezheptir.' Ben de derim ki: Onların en racihi İmam Ebû Hanîfe'nin mezhebidir; Şâfiî'nin büyük talebelerinden olan el-Müzenî de bunu tercih etmiştir ve Celâl es-Süyûtî'nin tercihi de budur. Tercihinin gerekçesi, lehte ve aleyhteki yönleriyle görüşlerin çoğunun delilleriyle birlikte Dav'u'ş-şem'a fî adedi'l-cumu'a adını verdiği risalesinde zikredilmiştir. Sözü daha fazla uzatmak endişesi olmasaydı onun özetini zikrederdik. Bunu öğrenmek isteyen kimse, durumun hakikati o risalenin nuruyla kendisine zahir olsun diye ona müracaat etsin.

39444. Metin

وقرأ كثير من الصحابة والتابعين- فامضوا- وحملت على التفسير بناء على أنه لا يراد بالسعي الإسراع في المشي ولم تجعل قرآنا لمخالفتها سواد المصحف المجمع عليه وَذَرُوا الْبَيْعَ أي واتركوا المعاملة على أن البيع مجاز عن ذلك فيعم البيع والشراء والإجارة وغيرها من المعاملات، أو هو دال على ما عداه بدلالة النص ولعله الأولى، والأمر للوجوب فيحرم كل ذلك بل روي عن عطاء حرمة اللهو المباح وأن يأتي الرجل أهله وأن يكتب كتابا أيضا.

Sahabe ve tâbiînden pek çok kişi [bu ayeti] 'femdû' (فَامْضُوا / hemen gidin) şeklinde okumuştur; sa'y ile yürüyüşte hızlanmanın kastedilmediğine binaen bu kıraat tefsire hamledilmiştir ve üzerinde icmâ edilen Mushaf hattına muhalif olduğu için Kur'an sayılmamıştır. { وَذَرُوا الْبَيْعَ } “Alışverişi de bırakın.” Yani muameleyi terk edin; alışveriş lafzı bundan mecaz olup alım, satım, kira ve diğer muameleleri kapsar; yahut delâlet-i nass ile kendisi dışındakilere delalet etmektedir ki evlâ olan da muhtemelen budur. Emir vücub içindir, dolayısıyla bütün bunlar haram olur; hatta Atâ'dan mübah olan eğlencenin, kişinin eşine yaklaşmasının ve mektup/yazı yazmasının dahi haram olduğu rivayet edilmiştir.

39445. Metin

وعبر بعضهم بالكراهة وحملت على كراهة التحريم، وقول الأكمل في شرح المنار: إن الكراهة تنزيهية مردود وكأنه مأخوذ من زعم القاضي الإسبيجاني أن الأمر في الآية للندب وهو زعم باطل عند أكثر الأئمة، وعامة العلماء على صحة البيع، وإن حرم نظير ما قالوا في الصلاة بالثوب المغصوب أو في الأرض المغصوبة.

Bazıları [bunu] kerahetle ifade etmişlerdir ki bu, tahrîmen kerahete hamledilmiştir. el-Ekmel'in Şerhu'l-Menâr'daki: 'Kerahet tenzîhiyyedir' sözü ise merduttur; bu görüş, sanki Kadı el-İsbîcâbî'nin ayetteki emrin mendubluk için olduğu yönündeki iddiasından alınmış gibidir; bu ise imamların çoğuna göre batıl bir iddiadır. Âlimlerin geneline göre, gasp edilmiş elbise içinde veya gasp edilmiş arazide kılınan namaz hakkında söylediklerine benzer şekilde, haram olmakla birlikte alışveriş sahihtir.

39446. Metin

وقال ابن العربي: هو فاسد، وعبر مجاهد بقوله: مردود ويستمر زمن الحرمة إلى فراغ الإمام من الصلاة، وأوله إما وقت أذان الخطبة- وروي عن الزهري، وقال به جمع- وإما أول وقت الزوال- وروى ذلك عن عطاء والضحاك والحسن- والظاهر أن المأمورين بترك البيع هم المأمورون بالسعي إلى الصلاة.

İbnü'l-Arabî: 'O fâsiddir' demiştir. Mücâhid ise: 'Merduttur (geçersizdir)' ifadesini kullanmıştır. Haramlık vakti imam namazı bitirinceye kadar devam eder; başlangıcı ise ya hutbe ezanı vaktidir -Zührî'den rivayet edilmiş ve bir topluluk da bu görüşü benimsemiştir- ya da zeval vaktinin başlangıcıdır -bu da Atâ, Dahhâk ve Hasan'dan rivayet edilmiştir-. Zahir olan şudur ki, alışverişi bırakmakla emrolunanlar, namaza koşmakla emrolunan kimselerdir.

39447. Metin

وأخرج عبد بن حميد عن عبد الرحمن بن القاسم أن القاسم دخل على أهله يوم الجمعة وعندهم عطار يبايعونه

Abd b. Humeyd'in Abdurrahman b. el-Kâsım'dan rivayet ettiğine göre el-Kâsım Cuma günü ailesinin yanına girdi; yanlarında kendisiyle alışveriş yaptıkları bir aktar vardı,

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.