Yûnus

Mahallî & Süyûtî · Arapça Orijinal Metin · AI Türkçe Çeviri

2689. Metin

﷽

Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla

2690. Metin

{الر} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ بِذَلِكَ {تِلْكَ} أَيْ هَذِهِ الْآيَات {آيَات الْكِتَاب} الْقُرْآن وَالْإِضَافَة بِمَعْنَى مِنْ {الْحَكِيم} الْمُحْكِم

{الر} “Elif, Lâm, Râ.” Allah bununla ne kastettiğini en iyi bilendir. {تِلْكَ} “İşte bunlar” yani bu ayetler {آيَات الْكِتَاب} “Kitab’ın ayetleridir.” Kur'an'ın [ayetleridir]. Buradaki tamlama (izâfet) min (من/den) anlamındadır. {الْحَكِيم} “Hikmet dolu [Kitab'ın].” Muhkem kılınmış [Kitab'ın].

2691. Metin

{أَكَانَ لِلنَّاسِ} أَيْ أَهَلْ مَكَّة اسْتِفْهَام إنْكَار وَالْجَار وَالْمَجْرُور حَال مِنْ قَوْله {عَجَبًا} بِالنَّصْبِ خَبَر كَانَ وَبِالرَّفْعِ اسْمهَا وَالْخَبَر وَهُوَ اسْمهَا عَلَى الْأُولَى {أَنْ أَوْحَيْنَا} أَيْ إيحَاؤُنَا {إلَى رَجُل مِنْهُمْ} مُحَمَّد ﷺ {أَنْ} مُفَسِّرَة {أَنْذِرْ} خَوِّفْ {النَّاس} الْكَافِرِينَ بِالْعَذَابِ {وَبَشِّرْ الَّذِينَ آمَنُوا أَنَّ} أَيْ بِأَنَّ {لَهُمْ قَدَم} سَلَف {صِدْق عِنْد رَبّهمْ} أَيْ أَجْرًا حَسَنًا بِمَا قَدَّمُوهُ مِنْ الْأَعْمَال {قَالَ الْكَافِرُونَ إن هذا} القرآن المشتمل على ذلك {لسحر مُبِين} بَيِّن وَفِي قِرَاءَة لَسَاحِر وَالْمُشَار إلَيْهِ النَّبِيّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ

{أَكَانَ لِلنَّاسِ} “İnsanlar için ... oldu mu?” yani Mekke halkı için. Bu bir inkârî soru (istifhâm-ı inkârî) olup câr-mecrûr {عَجَبًا} “şaşılacak bir şey” kelimesinden hâldir. [عَجَبًا kelimesi] mansûb okunuşta kâne'nin haberi, merfû okunuşta ise ismidir. Birinci kıraate göre kâne'nin ismi, {أَنْ أَوْحَيْنَا} “vahyettiğimiz” yani vahyetmemiz ifadesidir; {إلَى رَجُل مِنْهُمْ} “içlerinden bir adama:” Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e. Buradaki {أَنْ} tefsir edatıdır. {أَنْذِرْ} “Uyar” korkut {النَّاس} “insanları” azapla kâfirleri [korkut] {وَبَشِّرْ الَّذِينَ آمَنُوا أَنَّ} “ve iman edenleri ... müjdele!” yani şununla [müjdele]: {لَهُمْ قَدَم} “onlar için bir öncelik / geçmiş” {صِدْق عِنْد رَبّهمْ} “Rableri katında sadakat [makamı vardır].” Yani önden gönderdikleri ameller sebebiyle kendilerine güzel bir mükâfat vardır. {قَالَ الْكَافِرُونَ إن هذا} “Kâfirler dediler ki: ‘Şüphesiz bu” bunları içeren Kur'an {لسحر مُبِين} “apaçık bir büyüdür.’” [Mübîn,] apaçık demektir. Bir kıraatte 'şüphesiz bu apaçık bir büyücüdür' (لَسَاحِر) şeklindedir ki işaret edilen Hz. Peygamber (sallallâhu aleyhi ve sellem)’dir.

2692. Metin

إنَّ رَبّكُمْ اللَّه الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض فِي سِتَّة أَيَّام} مِنْ أَيَّام الدُّنْيَا أَيْ فِي قَدْرهَا لِأَنَّهُ لَمْ يَكُنْ ثَمَّ شَمْس وَلَا قَمَر وَلَوْ شَاءَ لَخَلَقَهُنَّ فِي لَمْحَة وَالْعُدُول عَنْهُ لِتَعْلِيمِ خَلْقه التَّثَبُّت {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْش} اسْتِوَاء يَلِيق بِهِ {يُدَبِّر الْأَمْر} بَيْن الْخَلَائِق {مَا مِنْ} صِلَة {شَفِيع} يَشْفَع لِأَحَدٍ {إلَّا مِنْ بَعْد إذْنه} رَدّ لِقَوْلِهِمْ إنَّ الْأَصْنَام تَشْفَع لَهُمْ {ذَلِكُمْ} الْخَالِق الْمُدَبِّر {اللَّه رَبّكُمْ فَاعْبُدُوهُ} وَحِّدُوهُ {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} بِإِدْغَامِ التَّاء فِي الْأَصْل فِي الذَّال

{إنَّ رَبّكُمْ اللَّه الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض فِي سِتَّة أَيَّام} “Şüphesiz sizin Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan Allah'tır” dünya günlerinden [altı günde], yani onun miktarında bir sürede. Çünkü o sırada güneş ve ay yoktu. Dileseydi onları bir göz açıp kapama süresinde yaratırdı; bundan dönülmesi (tedrici yaratılması) yaratıklarına acele etmemeyi öğretmek içindir. {ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْش} “Sonra Arş'a istivâ etti;” Kendisine layık bir istivâ ile [istivâ etti]. {يُدَبِّر الْأَمْر} “İşleri çekip çevirir.” Yaratıklar arasında [çekip çevirir]. {مَا مِنْ} sıladır (zâiddir). {شَفِيع} “Hiçbir şefaatçi yoktur” bir kimseye şefaat edecek, {إلَّا مِنْ بَعْد إذْنه} “O'nun izni olmadıkça.” Bu, putların kendilerine şefaat edeceği şeklindeki sözlerini reddir. {ذَلِكُمْ} “İşte bu” Yaratan ve çekip çeviren, {اللَّه رَبّكُمْ فَاعْبُدُوهُ} “Rabbiniz olan Allah'tır; öyleyse O'na kulluk edin.” O'nu birleyin. {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} “Hâlâ düşünmüyor musunuz?” Aslında [تَتَذَكَّرُونَ olup] tâ (ت) harfinin zâl (ذ) harfine idğâmı iledir.

2693. Metin

{إلَيْهِ} تَعَالَى {مَرْجِعكُمْ جَمِيعًا وَعْد اللَّه حَقًّا} مَصْدَرَانِ مَنْصُوبَانِ بِفِعْلِهِمَا الْمُقَدَّر {إنَّهُ} بِالْكَسْرِ اسْتِئْنَافًا وَالْفَتْح عَلَى تَقْدِير اللَّام {يَبْدَأ الْخَلْق} أَيْ بَدَأَهُ بِالْإِنْشَاءِ {ثُمَّ يُعِيدهُ} بِالْبَعْثِ {لِيَجْزِيَ} يُثِيب {الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات بِالْقِسْطِ وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَاب مِنْ حَمِيم} مَاء بَالِغ نِهَايَة الْحَرَارَة {وَعَذَاب أَلِيم} مُؤْلِم {بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ} أَيْ بِسَبَبِ كُفْرهمْ

{إلَيْهِ} “Yalnızca O'nadır” Yüce Allah'adır {مَرْجِعكُمْ جَمِيعًا وَعْد اللَّه حَقًّا} “hepinizin dönüşü. Allah'ın vaadi bir gerçektir.” [Va'd ve hakkan] takdir edilen fiilleriyle mansûb iki mastardır. {إنَّهُ} [İnnehû] kesre ile istînâf olarak, fetha ile ise (ennehû) gizli lâm harfinin takdiri iledir: {يَبْدَأ الْخَلْق} “Şüphesiz O, yaratılışı başlatır,” yani yoktan var ederek yaratır {ثُمَّ يُعِيدهُ} “sonra onu tekrar iade eder;” dirilterek [tekrar yaratır], {لِيَجْزِيَ} “karşılığını versin diye” mükâfatlandırsın diye {الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات بِالْقِسْطِ وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا لَهُمْ شَرَاب مِنْ حَمِيم} “iman edip salih ameller işleyenleri adaletle. İnkâr edenlere ise kaynar sudan bir içecek” sıcaklığın son noktasına ulaşmış su {وَعَذَاب أَلِيم} “ve can yakıcı bir azap vardır,” acı veren {بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ} “inkâr ettiklerinden dolayı.” Yani küfürleri sebebiyle.

2694. Metin

{هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْس ضِيَاء} ذَات ضِيَاء أَيْ نُور {وَالْقَمَر نُورًا وَقَدَّرَهُ} مِنْ حَيْثُ سَيَّرَهُ {مَنَازِل} ثَمَانِيَة وَعِشْرِينَ مَنْزِلًا فِي ثَمَان وَعِشْرِينَ لَيْلَة مِنْ كُلّ شَهْر وَيَسْتَتِر لَيْلَتَيْنِ إنْ كَانَ الشَّهْر ثَلَاثِينَ يَوْمًا أَوْ لَيْلَة إنْ كَانَ تِسْعَة وَعِشْرِينَ يَوْمًا {لِتَعْلَمُوا} بِذَلِكَ {عَدَد السِّنِينَ وَالْحِسَاب مَا خَلَقَ اللَّه ذَلِكَ} الْمَذْكُور {إلَّا بِالْحَقِّ} لَا عَبَثًا تَعَالَى عَنْ ذَلِكَ {يُفَصِّل} بِالْيَاءِ وَالنُّون يُبَيِّن {الْآيَات لِقَوْمٍ يعلمون} يتدبرون

{هُوَ الَّذِي جَعَلَ الشَّمْس ضِيَاء} “Güneşi ışık” yani aydınlık sahibi, ışık kılan {وَالْقَمَر نُورًا وَقَدَّرَهُ} “ve ayı bir nur yapan, ona takdir buyuran O'dur” hareketi bakımından {مَنَازِل} “menziller” her ayda yirmi sekiz gecede yirmi sekiz menzil [takdir eden]. Eğer ay otuz gün ise iki gece, yirmi dokuz gün ise bir gece gizlenir. {لِتَعْلَمُوا} “Bilesiniz diye” bununla {عَدَد السِّنِينَ وَالْحِسَاب مَا خَلَقَ اللَّه ذَلِكَ} “yılların sayısını ve hesabı. Allah bunu yaratmamıştır” adı geçen şeyleri {إلَّا بِالْحَقِّ} “ancak hak ile [yaratmıştır].” Boş yere değil; Yüce Allah bundan münezzehtir. {يُفَصِّل} “Açıklıyor” yâ ve nûn ile (yüfassilu / nüfassilu); yani açıklar {الْآيَات لِقَوْمٍ يعلمون} “ayetleri, bilen bir kavim için.” [Ayetler üzerinde] düşünen [bir kavim için].

2695. Metin

{إنَّ فِي اخْتِلَاف اللَّيْل وَالنَّهَار} بِالذَّهَابِ وَالْمَجِيء وَالزِّيَادَة وَالنُّقْصَان {وَمَا خَلَقَ اللَّه فِي السَّمَاوَات} مِنْ مَلَائِكَة وَشَمْس وَقَمَر وَنُجُوم وَغَيْر ذَلِكَ {و} فِي {الْأَرْض} مِنْ حَيَوَان وَجِبَال وَبِحَار وَأَنْهَار وَأَشْجَار وَغَيْرهَا {لَآيَات} دَلَالَات عَلَى قُدْرَته تعالى {لقوم يتقون} هـ فَيُؤْمِنُونَ خَصَّهُمْ بِالذِّكْرِ لِأَنَّهُمْ الْمُنْتَفِعُونَ بِهَا

{إنَّ فِي اخْتِلَاف اللَّيْل وَالنَّهَار} “Şüphesiz gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde” gidip gelmelerinde, uzayıp kısalmalarında {وَمَا خَلَقَ اللَّه فِي السَّمَاوَات} “ve Allah'ın göklerde yarattığı şeylerde” melekler, güneş, ay, yıldızlar ve diğer şeylerde {و} “ve” {الْأَرْض} “yerde [yarattığı şeylerde]” hayvanlar, dağlar, denizler, nehirler, ağaçlar ve diğerlerinde {لَآيَات} “elbette ayetler vardır” Yüce Allah'ın kudretine dair deliller vardır {لقوم يتقون} “sakınan bir kavim için.” O'ndan sakınıp iman edenler [için]. Onları özellikle zikretti, çünkü bunlardan istifade edenler onlardır.

2696. Metin

{إنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا} بِالْبَعْثِ {وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا} بَدَل الْآخِرَة لِإِنْكَارِهِمْ لَهَا {وَاطْمَأَنُّوا بِهَا} سَكَنُوا إلَيْهَا {وَاَلَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتنَا} دَلَائِل وَحْدَانِيّتنَا {غَافِلُونَ} تَارِكُونَ النَّظَر فِيهَا

{إنَّ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا} “Bize kavuşmayı ummayanlar” yeniden dirilme ile [kavuşmayı], {وَرَضُوا بِالْحَيَاةِ الدُّنْيَا} “ve dünya hayatına razı olanlar” ahireti inkâr ettikleri için onun yerine [dünya hayatına razı olanlar] {وَاطْمَأَنُّوا بِهَا} “ve onunla tatmin bulanlar” ona meyledip huzur bulanlar {وَاَلَّذِينَ هُمْ عَنْ آيَاتنَا} “ve ayetlerimizden” birliğimizin delillerinden {غَافِلُونَ} “gafil olanlar [var ya],” onlar üzerinde düşünmeyi terk edenler;

2697. Metin

{أُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ النَّار بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} مِنْ الشرك والمعاصي

{أُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ النَّار بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ} “İşte onların kazanmakta oldukları şeyler sebebiyle varacakları yer ateştir.” Şirkten ve günahlardan [kazandıkları sebebiyle].

2698. Metin

{إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات يَهْدِيهِمْ} يُرْشِدهُمْ {رَبّهمْ بِإِيمَانِهِمْ} بِهِ بِأَنْ يَجْعَل لَهُمْ نُورًا يهتدون به يوم القيامة {تجري من تحتهم الأنهار في جنات النعيم}

{إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات يَهْدِيهِمْ} “İman edip salih ameller işleyenlere gelince,” [onlara] yol gösterir {رَبّهمْ بِإِيمَانِهِمْ} “Rableri imanları sebebiyle;” O'na olan [imanları sebebiyle], kendilerine kıyamet günü hidayet bulacakları bir nur var ederek [yol gösterir]. {تجري من تحتهم الأنهار في جنات النعيم} “Naim cennetlerinde altlarından ırmaklar akar.”

2700. Metin

{دَعْوَاهُمْ فِيهَا} طَلَبهمْ يَشْتَهُونَهُ فِي الْجَنَّة أَنْ يَقُولُوا {سُبْحَانك اللَّهُمَّ} أَيْ يَا اللَّه فَإِذَا مَا طَلَبُوهُ وَجَدُوهُ بَيْن أَيْدِيهمْ {وَتَحِيَّتهمْ} فِيمَا بَيْنهمْ {فِيهَا سَلَام وَآخِر دَعْوَاهُمْ أَنْ} مُفَسِّرَة {الحمد لله رب العالمين} وَنَزَلَ لَمَّا اسْتَعْجَلَ الْمُشْرِكُونَ الْعَذَاب

{دَعْوَاهُمْ فِيهَا} “Oradaki duaları” cennette arzuladıkları şeyleri istemeleri {سُبْحَانك اللَّهُمَّ} “‘Seni tenzih ederiz, Allah'ım!’” yani 'Ey Allah!' demeleridir. Bir şey istediklerinde onu önlerinde hazır bulurlar. {وَتَحِيَّتهمْ} “ve ... temennileri” kendi aralarındaki [temennileri] {فِيهَا سَلَام وَآخِر دَعْوَاهُمْ أَنْ} “orada selamdır. Dualarının sonu ise şudur:” [Buradaki en] tefsir edatıdır: {الحمد لله رب العالمين} “‘Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamdolsun.’” [Aşağıdaki ayet] müşrikler azabın acele gelmesini istediklerinde indi:

2702. Metin

{وَلَوْ يُعَجِّل اللَّه لِلنَّاسِ الشَّرّ اسْتِعْجَالهمْ} أَيْ كَاسْتِعْجَالِهِمْ {بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ} بِالْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ وَلِلْفَاعِلِ {إلَيْهِمْ أَجَلهمْ} بِالرَّفْعِ وَالنَّصْب بِأَنْ يُهْلِكهُمْ وَلَكِنْ يُمْهِلهُمْ {فَنَذَر نَتْرُك الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا فِي طُغْيَانهمْ يَعْمَهُونَ} يَتَرَدَّدُونَ مُتَحَيِّرِينَ

{وَلَوْ يُعَجِّل اللَّه لِلنَّاسِ الشَّرّ اسْتِعْجَالهمْ} “Eğer Allah insanlara şerri, onların acele istemeleri gibi çarçabuk verseydi” yani onların acele istemeleri gibi {بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ} “hayrı [acele istedikleri gibi], elbette onların ecelleri yerine getirilirdi” [لقضي fiili] meçhul ve mâlum sîgada okunmuştur, {إلَيْهِمْ أَجَلهمْ} “kendilerine ecelleri” [ecelühüm/ecelehüm kelimesi] merfû ve mansûb kıraatle okunmuştur; onları helak etmek suretiyle [ecelleri sona erdirilirdi], fakat onlara mühlet verir. {فَنَذَر نَتْرُك الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا فِي طُغْيَانهمْ يَعْمَهُونَ} “Bize kavuşmayı ummayanları azgınlıkları içinde bocalayıp dururlarken bırakırız.” Tereddüt edip şaşkınlık içinde bırakırız.

2704. Metin

{وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَان} الْكَافِر {الضُّرّ} الْمَرَض وَالْفَقْر {دَعَانَا لِجَنْبِهِ} أَيْ مُضْطَجِعًا {أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا} أَيْ فِي كُلّ حَال {فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرّه مَرَّ} عَلَى كُفْره {كَأَنْ} مُخَفَّفَة وَاسْمهَا مَحْذُوف أَيْ كَأَنَّهُ {لَمْ يَدْعُنَا إلَى ضُرّ مَسَّهُ كَذَلِكَ} كَمَا زَيَّنَ لَهُ الدُّعَاء عِنْد الضَّرَر وَالْإِعْرَاض عِنْد الرَّخَاء {زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ} المشركين {ما كانوا يعملون}

{وَإِذَا مَسَّ الْإِنْسَان} “İnsana dokunduğu zaman” kâfire [dokunduğu zaman] {الضُّرّ} “bir sıkıntı” hastalık ve fakirlik, {دَعَانَا لِجَنْبِهِ} “yan yatarken Bize dua eder” yani uzanmış hâldeyken {أَوْ قَاعِدًا أَوْ قَائِمًا} “yahut otururken veya ayaktayken;” yani her durumda. {فَلَمَّا كَشَفْنَا عَنْهُ ضُرّه مَرَّ} “Fakat biz ondan sıkıntısını giderdiğimiz zaman ise geçer gider” küfrü üzere [devam eder], {كَأَنْ} [ke-en] muhaffefedir ve ismi mahzuftur; yani sanki o {لَمْ يَدْعُنَا إلَى ضُرّ مَسَّهُ كَذَلِكَ} “kendisine dokunan bir sıkıntı için Bize hiç dua etmemiş gibi. İşte böylece” darlık anında dua edip ferahlık anında yüz çevirmek kendisine süslü gösterildiği gibi {زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ} “haddi aşanlara süslü gösterilmiştir” müşriklere [süslü gösterilmiştir] {ما كانوا يعملون} “yapmakta oldukları şeyler.”

2706. Metin

وَلَقَدْ أَهَلَكْنَا الْقُرُون} الْأُمَم {مِنْ قَبْلكُمْ} يَا أَهْل مَكَّة {لَمَّا ظَلَمُوا}

{وَلَقَدْ أَهَلَكْنَا الْقُرُون} “Andolsun ki nice nesilleri helak ettik” kavimleri {مِنْ قَبْلكُمْ} “sizden önceki” ey Mekke halkı! {لَمَّا ظَلَمُوا} “zulmettikleri zaman;”

2707. Metin

بِالشِّرْكِ {و} قَدْ {جَاءَتْهُمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} الدَّالَّات عَلَى صِدْقهمْ {وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا} عَطْف عَلَى ظَلَمُوا {كَذَلِكَ} كَمَا أَهْلَكْنَا أُولَئِكَ {نَجْزِي الْقَوْم الْمُجْرِمِينَ} الْكَافِرِينَ

Şirk ile [zulmettikleri zaman]. {و} “ve” muhakkak {جَاءَتْهُمْ رُسُلهمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “onlara peygamberleri apaçık delillerle gelmişti.” Doğruluklarına delalet eden [delillerle]. {وَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا} “Onlar iman edecek değillerdi.” [Bu ifade] 'zulmettikleri zaman' (zalemû) üzerine matuftur. {كَذَلِكَ} “İşte böyle” onları helak ettiğimiz gibi {نَجْزِي الْقَوْم الْمُجْرِمِينَ} “suçlu bir kavmi cezalandırırız.” Kâfirleri [cezalandırırız].

2709. Metin

{ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ} يَا أَهْل مَكَّة {خَلَائِف} جَمْع خَلِيفَة {فِي الْأَرْض مِنْ بَعْدهمْ لِنَنْظُر كَيْفَ تَعْمَلُونَ} فِيهَا وَهَلْ تَعْتَبِرُونَ بِهِمْ فَتُصَدِّقُوا رُسُلنَا

{ثُمَّ جَعَلْنَاكُمْ} “Sonra sizi kıldık” ey Mekke halkı! {خَلَائِف} “halifeler” halîfe kelimesinin çoğuludur {فِي الْأَرْض مِنْ بَعْدهمْ لِنَنْظُر كَيْفَ تَعْمَلُونَ} “onların ardından yeryüzünde, nasıl davranacağınızı görelim diye;” orada [nasıl amel edeceğinizi] ve onlardan ibret alıp peygamberlerimizi tasdik edip etmeyeceğinizi [görelim diye].

2711. Metin

{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتنَا} الْقُرْآن {بَيِّنَات} ظَاهِرَات حَال {قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا} لَا يَخَافُونَ الْبَعْث {ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْر هَذَا} لَيْسَ فِيهِ عَيْب آلِهَتنَا {أَوْ بَدِّلْهُ} مِنْ تِلْقَاء نَفْسك {قُلْ} لَهُمْ {مَا يَكُون} يَنْبَغِي {لِي أَنْ أُبَدِّلهُ مِنْ تِلْقَاء} قِبَل {نَفْسِي إنْ} مَا {أَتَّبِع إلَّا مَا يُوحَى إلَيَّ إنِّي أَخَاف إنْ عَصَيْت رَبِّي} بِتَبْدِيلِهِ {عَذَاب يَوْم عَظِيم} هُوَ يَوْم الْقِيَامَة

{وَإِذَا تُتْلَى عَلَيْهِمْ آيَاتنَا} “Kendilerine ayetlerimiz okunduğu zaman” Kur'an [okunduğu zaman], {بَيِّنَات} “apaçık olarak” zâhir oldukları hâlde; {قَالَ الَّذِينَ لَا يَرْجُونَ لِقَاءَنَا} “Bize kavuşmayı ummayanlar dediler ki:” yeniden dirilmekten korkmayanlar [dediler ki]: {ائْتِ بِقُرْآنٍ غَيْر هَذَا} “‘Bundan başka bir Kur'an getir” içinde ilahlarımızı yerme bulunmayan [bir Kur'an], {أَوْ بَدِّلْهُ} “yahut onu değiştir!’” kendiliğinden [değiştir]. {قُلْ} “De ki:” onlara; {مَا يَكُون} “benim için olacak şey değildir” yakışmaz {لِي أَنْ أُبَدِّلهُ مِنْ تِلْقَاء} “onu kendiliğimden” kendi tarafımdan {نَفْسِي إنْ} “değiştirmem. Ben ancak... başkasına” {أَتَّبِع إلَّا مَا يُوحَى إلَيَّ إنِّي أَخَاف إنْ عَصَيْت رَبِّي} “bana vahyolunana uyarım. Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem” onu değiştirmek suretiyle [isyan edersem], {عَذَاب يَوْم عَظِيم} “büyük bir günün azabından [korkarım].” O da kıyamet günüdür.

2713. Metin

{قُلْ لَوْ شَاءَ اللَّه مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَا أَدْرَاكُمْ} أَعْلَمَكُمْ {بِهِ} وَلَا نَافِيَة عَطْف عَلَى مَا قَبْله وَفِي قِرَاءَة بِلَامِ جَوَاب لَوْ أَيْ لِأُعْلِمكُمْ بِهِ عَلَى لِسَان غَيْرِي {فَقَدْ لَبِثْت} مَكَثْت {فِيكُمْ عُمْرًا} سَنِينًا أَرْبَعِينَ {مِنْ قَبْله} لَا أُحَدِّثكُمْ بِشَيْءٍ {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} أَنَّهُ لَيْسَ مِنْ قَبْلِي

{قُلْ لَوْ شَاءَ اللَّه مَا تَلَوْتُهُ عَلَيْكُمْ وَلَا أَدْرَاكُمْ} “De ki: ‘Eğer Allah dileseydi, ben onu size okumazdım ve O da size onu bildirmezdi.’” Size onu bildirmezdi. [Buradaki] 'lâ' (لَا) nâfiyedir, kendisinden öncekine matuftur. Bir kıraatte 'lev'in (لَوْ) cevap lâm'ı ile okunmuştur; yani 'onu size benim dışımdakilerin diliyle bildirirdi'. {فَقَدْ لَبِثْت} “Ben kaldım” durdum {فِيكُمْ عُمْرًا} “aranızda bir ömür” kırk yıl {مِنْ قَبْله} “bundan önce;” size hiçbir şeyden bahsetmeksizin. {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} “Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz?” Bunun benden kaynaklanmadığını [akletmiyor musunuz]?

2715. Metin

{فَمَنْ} أَيْ لَا أَحَد {أَظْلَم مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى اللَّه كَذِبًا} بِنِسْبَةِ الشَّرِيك إلَيْهِ {أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ} الْقُرْآن {إنَّهُ} أَيْ الشَّأْن {لَا يُفْلِح} يُسْعِد {الْمُجْرِمُونَ} الْمُشْرِكُونَ

{فَمَنْ} “Kimdir?” yani hiç kimse [olamaz] {أَظْلَم مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى اللَّه كَذِبًا} “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim” O'na ortak koşarak, {أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ} “yahut O'nun ayetlerini yalanlayandan [daha zalim]?” Kur'an'ı [yalanlayandan]. {إنَّهُ} “Şüphesiz ki gerçek şudur:” {لَا يُفْلِح} “kurtuluşa ermez” saadete kavuşmaz {الْمُجْرِمُونَ} “suçlular.” Müşrikler.

2717. Metin

{وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره {مَا لَا يَضُرّهُمْ} إنْ لَمْ يَعْبُدُوهُ {وَلَا يَنْفَعهُمْ} إنْ عَبَدُوهُ وَهُوَ الْأَصْنَام {وَيَقُولُونَ} عَنْهَا {هَؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْد اللَّه قُلْ} لَهُمْ {أَتُنَبِّئُونَ اللَّه} تُخْبِرُونَهُ {بِمَا لَا يَعْلَم فِي السَّمَاوَات وَلَا فِي الْأَرْض} اسْتِفْهَام إنْكَار إذْ لَوْ كَانَ لَهُ شَرِيك لِعِلْمِهِ إذْ لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْء {سُبْحَانه} تَنْزِيهًا لَهُ {وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} هـ معه

{وَيَعْبُدُونَ مِنْ دُون اللَّه} “Allah'ı bırakıp kulluk ediyorlar” yani O'ndan başkasına, {مَا لَا يَضُرّهُمْ} “kendilerine zarar vermeyecek” şayet ona tapmazlarsa {وَلَا يَنْفَعهُمْ} “ve kendilerine fayda sağlamayacak şeylere” şayet taparlarsa; bunlar putlardır. {وَيَقُولُونَ} “Ve diyorlar ki:” onlar hakkında: {هَؤُلَاءِ شُفَعَاؤُنَا عِنْد اللَّه قُلْ} “‘Bunlar, Allah katında bizim şefaatçilerimizdir.’ De ki:” onlara; {أَتُنَبِّئُونَ اللَّه} “Siz Allah'a haber mi veriyorsunuz?” bildiriyor musunuz? {بِمَا لَا يَعْلَم فِي السَّمَاوَات وَلَا فِي الْأَرْض} “Göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi?” Bu bir inkârî sorudur; zira O'nun bir ortağı olsaydı bunu bilirdi, çünkü hiçbir şey O'na gizli kalmaz. {سُبْحَانه} “O, münezzehtir” O'nu tenzih ederiz {وَتَعَالَى عَمَّا يُشْرِكُونَ} “ve onların ortak koştukları şeylerden yücedir.” Kendisiyle birlikte [koştukları ortaklardan].

2719. Metin

{وَمَا كَانَ النَّاس إلَّا أُمَّة وَاحِدَة} عَلَى دِين وَاحِد وَهُوَ الْإِسْلَام مِنْ لَدُنْ آدَم إلَى نُوح وَقِيلَ مِنْ عَهْد إبْرَاهِيم إلَى عَمْرو بْن لُحَيّ {فَاخْتَلَفُوا} بِأَنْ ثَبَتَ بَعْض وَكَفَرَ بَعْض {وَلَوْلَا كَلِمَة سَبَقَتْ مِنْ رَبّك} بِتَأْخِيرِ الْجَزَاء إلَى يَوْم الْقِيَامَة {لَقُضِيَ بَيْنهمْ} أَيْ النَّاس فِي الدُّنْيَا {فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} مِنْ الدِّين بِتَعْذِيبِ الْكَافِرِينَ

{وَمَا كَانَ النَّاس إلَّا أُمَّة وَاحِدَة} “İnsanlar ancak tek bir ümmetti,” tek bir din, yani Âdem'den Nûh'a kadar İslâm üzere idiler; İbrâhim devrinden Amr b. Luhayy'a kadar olduğu da söylenmiştir. {فَاخْتَلَفُوا} “sonra ayrılığa düştüler.” Kimi [imanda] sebat etti, kimi inkâr etti. {وَلَوْلَا كَلِمَة سَبَقَتْ مِنْ رَبّك} “Eğer Rabbinden geçmiş bir söz olmasaydı” cezanın kıyamet gününe ertelenmesine dair [bir söz], {لَقُضِيَ بَيْنهمْ} “elbette aralarında hüküm verilirdi” yani kâfirlerin cezalandırılmasıyla dünyada insanlar arasında [hüküm verilirdi] {فِيمَا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “hakkında ayrılığa düştükleri şeyde.” Din konusunda [ayrılığa düştükleri şeyde].

2721. Metin

{وَيَقُولُونَ} أَيْ أَهْل مَكَّة {لَوْلَا} هَلَّا {أُنْزِلَ عَلَيْهِ} عَلَى مُحَمَّد ﷺ {آيَة مِنْ رَبّه} كَمَا كَانَ لِلْأَنْبِيَاءِ مِنْ النَّاقَة وَالْعَصَا وَالْيَد {فَقُلْ} لَهُمْ {إنَّمَا الْغَيْب} ما غاب عن العباد أي أمره {لله} وَمِنْهُ الْآيَات فَلَا يَأْتِي بِهَا إلَّا هُوَ وَإِنَّمَا عَلَيَّ التَّبْلِيغ {فَانْتَظِرُوا} الْعَذَاب إنْ لَمْ تؤمنوا {إني معكم من المنتظرين}

{وَيَقُولُونَ} “Ve diyorlar ki:” yani Mekke halkı; {لَوْلَا} “‘Ona ... indirilmeli değil miydi?’” {أُنْزِلَ عَلَيْهِ} “ona indirilmeli [değil miydi?]” Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem)’e {آيَة مِنْ رَبّه} “Rabbinden bir mucize?” Peygamberlerin sahip olduğu deve, asa ve [beyaz] el gibi. {فَقُلْ} “De ki:” onlara; {إنَّمَا الْغَيْب} “‘Gayb ancak’” kullardan gizli kalan şey, yani onun işi {لله} “‘Allah'a aittir.’” Mucizeler de bunlardandır; dolayısıyla onları O'ndan başkası getiremez, bana düşen ise ancak tebliğ etmektir. {فَانْتَظِرُوا} “‘Öyleyse bekleyin!’” İman etmezseniz azabı [bekleyin]. {إني معكم من المنتظرين} “‘Şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.’”

2723. Metin

{وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاس} أَيْ كُفَّار مَكَّة {رَحْمَة} مَطَرًا وَخِصْبًا {مِنْ بَعْد ضَرَّاء} بُؤْس وَجَدْب {مَسَّتْهُمْ إذَا لَهُمْ مَكْر فِي آيَاتنَا} بِالِاسْتِهْزَاءِ وَالتَّكْذِيب {قُلْ} لَهُمْ {اللَّه أَسْرَع مَكْرًا} مُجَازَاة {إنَّ رُسُلنَا} الْحَفَظَة {يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ} بِالتَّاءِ والياء

{وَإِذَا أَذَقْنَا النَّاس} “İnsanlara tattırdığımız zaman” yani Mekke kâfirlerine {رَحْمَة} “bir rahmet” yağmur ve bolluk {مِنْ بَعْد ضَرَّاء} “bir darlıktan sonra” sıkıntı ve kuraklıktan [sonra] {مَسَّتْهُمْ إذَا لَهُمْ مَكْر فِي آيَاتنَا} “kendilerine dokunan; hemen ayetlerimiz hakkında bir tuzak kurmaya kalkışırlar.” Alay ederek ve yalanlayarak. {قُلْ} “De ki:” onlara; {اللَّه أَسْرَع مَكْرًا} “‘Allah tuzak kurmada daha hızlıdır.’” Cezalandırmada [daha hızlıdır]. {إنَّ رُسُلنَا} “Şüphesiz elçilerimiz” koruyucu melekler {يَكْتُبُونَ مَا تَمْكُرُونَ} “kurduğunuz tuzakları yazıyorlar.’” [Temkürûne fiili] tâ ve yâ ile (temkürûne / yemkürûne) okunmuştur.

2725. Metin

{هُوَ الَّذِي يُسَيِّركُمْ} وَفِي قِرَاءَة يَنْشُركُمْ {فِي الْبَرّ وَالْبَحْر حَتَّى إذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْك} السُّفُن {وَجَرَيْنَ بِهِمْ} فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْخِطَاب {بِرِيحٍ طَيِّبَة} لَيِّنَة {وَفَرِحُوا بِهَا جَاءَتْهَا رِيح عَاصِف} شَدِيدَة الْهُبُوب تَكْسِر كُلّ شَيْء {وَجَاءَهُمْ الموج من كل مكان وظنوا أنهم أُحِيطَ بِهِمْ} أَيْ أُهْلِكُوا {دَعَوْا اللَّه مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّين} الدُّعَاء {لَئِنْ} لَام قَسَم {أَنْجَيْتنَا مِنْ هَذِهِ} الْأَهْوَال {لَنَكُونَنَّ مِنْ الشَّاكِرِينَ} الْمُوَحِّدِينَ

{هُوَ الَّذِي يُسَيِّركُمْ} “Sizi gezdiren O'dur” bir kıraatte 'sizi yayan' (يَنْشُرُكُمْ) şeklindedir {فِي الْبَرّ وَالْبَحْر حَتَّى إذَا كُنْتُمْ فِي الْفُلْك} “karada ve denizde. Nihayet gemide olduğunuzda” gemilerde {وَجَرَيْنَ بِهِمْ} “ve onlar bunları alıp götürdüğünde” burada hitaptan [üçüncü şahsa] iltifat vardır; {بِرِيحٍ طَيِّبَة} “tatlı bir rüzgârla” yumuşak [bir rüzgârla] {وَفَرِحُوا بِهَا جَاءَتْهَا رِيح عَاصِف} “ve bununla sevindiklerinde, ona şiddetli bir fırtına gelir çatar” esişi şiddetli olan, her şeyi kırıp döken [bir rüzgâr], {وَجَاءَهُمْ الموج من كل مكان وظنوا أنهم أُحِيطَ بِهِمْ} “her taraftan dalgalar üzerlerine gelir ve kuşatıldıklarını anlarlar;” yani helak edildiklerini [anlarlar], {دَعَوْا اللَّه مُخْلِصِينَ لَهُ الدِّين} “dini yalnız O'na has kılarak Allah'a yalvarırlar:” duayı [has kılarak], {لَئِنْ} [buradaki lâm] kasem lâm'ıdır: {أَنْجَيْتنَا مِنْ هَذِهِ} “‘Andolsun, bizi bundan kurtarırsan’” bu korkulardan {لَنَكُونَنَّ مِنْ الشَّاكِرِينَ} “‘kesinlikle şükredenlerden olacağız.’” [Allah'ı] birleyenlerden [olacağız].

2727. Metin

{فَلَمَّا أَنَجَاهُمْ إذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْأَرْض بغير الحق} بالشرك {يأيها النَّاس إنَّمَا بَغْيكُمْ} ظُلْمكُمْ {عَلَى أَنْفُسكُمْ} لِأَنَّ إثْمه عَلَيْهَا هُوَ {مَتَاع الْحَيَاة الدُّنْيَا} تُمَتَّعُونَ فِيهَا قَلِيلًا {ثُمَّ إلَيْنَا مَرْجِعكُمْ} بَعْد الْمَوْت {فَنُنَبِّئكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} فَنُجَازِيكُمْ عَلَيْهِ وَفِي قِرَاءَة بِنَصْبِ مَتَاع أَيْ تَتَمَتَّعُونَ

{فَلَمَّا أَنَجَاهُمْ إذَا هُمْ يَبْغُونَ فِي الْأَرْض بغير الحق} “Fakat onları kurtarınca, hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlık yaparlar.” Şirk koşarak. {يأيها النَّاس إنَّمَا بَغْيكُمْ} “Ey insanlar! Sizin taşkınlığınız” zulmünüz {عَلَى أَنْفُسكُمْ} “ancak kendi aleyhinizedir;” çünkü onun günahı kendi aleyhinedir. O, {مَتَاع الْحَيَاة الدُّنْيَا} “dünya hayatının bir geçimliğidir.” Onda az bir süre faydalanırsınız. {ثُمَّ إلَيْنَا مَرْجِعكُمْ} “Sonra dönüşünüz Bizedir” ölümden sonra {فَنُنَبِّئكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “ve yapmakta olduklarınızı size haber veririz.” Bununla sizi cezalandırırız. Bir kıraatte 'metâ‘' kelimesinin nasbı iledir (مَتَاعَ), yani 'faydalanırsınız' anlamındadır.

2729. Metin

{إنَّمَا مَثَل} صِفَة {الْحَيَاة الدُّنْيَا كَمَاءٍ} مَطَر {أَنْزَلْنَاهُ مِنْ السَّمَاء فَاخْتَلَطَ بِهِ} بِسَبَبِهِ {نَبَات الْأَرْض} وَاشْتَبَكَ بَعْضه بِبَعْضٍ {مِمَّا يَأْكُل النَّاس} مِنْ الْبُرّ وَالشَّعِير وَغَيْرهمَا {وَالْأَنْعَام} مِنْ الْكَلَأ {حَتَّى إذَا أَخَذَتْ الْأَرْض زُخْرُفهَا} بَهْجَتهَا مِنْ النَّبَات {وَازَّيَّنَتْ} بِالزَّهْرِ وَأَصْله تَزَيَّنَتْ أُبْدِلَتْ التَّاء زَايًا وَأُدْغِمَتْ فِي الزَّاي {وَظَنَّ أَهْلهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَا} مُتَمَكِّنُونَ مِنْ تَحْصِيل ثِمَارهَا {أَتَاهَا أَمْرنَا} قَضَاؤُنَا أَوْ عَذَابنَا {لَيْلًا أَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا} أَيْ زَرْعهَا {حَصِيدًا} كَالْمَحْصُودِ بِالْمَنَاجِلِ {كَأَنْ} مُخَفَّفَة أَيْ كَأَنَّهَا {لَمْ تَغْنَ} تَكُنْ {بِالْأَمْسِ كذلك نفصل} نبين {الآيات لقوم يتفكرون}

{إنَّمَا مَثَل} “Durumu / misali ancak şöyledir:” vasfı {الْحَيَاة الدُّنْيَا كَمَاءٍ} “dünya hayatının, bir su gibidir” yağmur suyu [gibidir], {أَنْزَلْنَاهُ مِنْ السَّمَاء فَاخْتَلَطَ بِهِ} “ki onu gökten indirdik de onunla birbirine karıştı” onun sebebiyle [birbirine karıştı] {نَبَات الْأَرْض} “yeryüzünün bitkileri” birbirine sarmaş dolaş oldu {مِمَّا يَأْكُل النَّاس} “insanların yedikleri şeylerden” buğday, arpa ve diğerlerinden {وَالْأَنْعَام} “ve hayvanların [yedikleri şeylerden].” Ottan. {حَتَّى إذَا أَخَذَتْ الْأَرْض زُخْرُفهَا} “Nihayet yer güzelliğini takınıp” bitkiden gelen albenisini [takınıp] {وَازَّيَّنَتْ} “süslendiği” çiçeklerle [süslendiği] -aslı tezeyyenet (تَزَيَّنَتْ) olup tâ (ت) harfi zây (ز) harfine dönüştürülmüş ve zâya idğâm edilmiştir- {وَظَنَّ أَهْلهَا أَنَّهُمْ قَادِرُونَ عَلَيْهَا} “ve sahipleri de onun üzerinde güç sahibi olduklarını sandıkları zaman” meyvelerini toplamaya güç yetirebileceklerini [sandıklarında], {أَتَاهَا أَمْرنَا} “ona emrimiz geliverdi” hükmümüz veya azabımız {لَيْلًا أَوْ نَهَارًا فَجَعَلْنَاهَا} “geceleyin veya gündüzün; böylece onu kıldık” yani ekinini [kıldık] {حَصِيدًا} “biçilmiş [bir ekin gibi],” oraklarla biçilmiş gibi {كَأَنْ} [ke-en] muhaffefedir; yani sanki o {لَمْ تَغْنَ} “hiç var olmamış gibi” bulunmamış gibi {بِالْأَمْسِ كذلك نفصل} “dün. İşte böylece açıklarız” beyan ederiz {الآيات لقوم يتفكرون} “ayetleri, düşünen bir kavim için.”

2731. Metin

{وَاَللَّه يَدْعُو إلَى دَار السَّلَام} أَيْ السَّلَامَة وَهِيَ الْجَنَّة بِالدُّعَاءِ إلَى الْإِيمَان {وَيَهْدِي مَنْ يَشَاء} هِدَايَته {إلَى صِرَاط مُسْتَقِيم} دِين الْإِسْلَام

{وَاَللَّه يَدْعُو إلَى دَار السَّلَام} “Allah esenlik yurduna çağırır” yani selâmet yurduna ki o da Cennet'tir, imana davet ederek [çağırır] {وَيَهْدِي مَنْ يَشَاء} “ve dilediğini iletir” hidayetini dilediğini {إلَى صِرَاط مُسْتَقِيم} “doğru bir yola.” İslâm dinine.

2733. Metin

{لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا} بِالْإِيمَانِ {الْحُسْنَى} الْجَنَّة {وَزِيَادَة} هِيَ النَّظَر إلَيْهِ تَعَالَى كَمَا فِي حَدِيث مُسْلِم {وَلَا يَرْهَق} يَغْشَى {وُجُوههمْ قَتَر} سَوَاد {وَلَا ذلة} كآبة {أولئك أصحاب الجنة هم فيها خالدون}

{لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا} “Güzel davrananlara” iman ile [güzel davrananlara] {الْحُسْنَى} “daha güzeli” Cennet {وَزِيَادَة} “ve bir de fazlası vardır.” Müslim hadisinde geçtiği üzere o da Yüce Allah'a bakmaktır. {وَلَا يَرْهَق} “Bürümez” kaplamaz {وُجُوههمْ قَتَر} “onların yüzlerini bir karalık” bir siyahlık {وَلَا ذلة} “ve bir zillet de.” Bir keder de. {أولئك أصحاب الجنة هم فيها خالدون} “İşte onlar cennetliklerdir; onlar orada ebedî kalacaklardır.”

2735. Metin

{وَاَلَّذِينَ} عَطْف عَلَى لِلَّذِينَ أَحْسَنُوا أَيْ وَلِلَّذِينَ {كَسَبُوا السَّيِّئَات} عَمِلُوا الشِّرْك {جَزَاء سَيِّئَة بِمِثْلِهَا وَتَرْهَقهُمْ ذِلَّة مَا لَهُمْ مِنْ اللَّه مِنْ} زَائِدَة {عَاصِم} مَانِع {كَأَنَّمَا أُغْشِيَتْ} أَلُبِسَتْ {وُجُوههمْ قِطَعًا} بِفَتْحِ الطَّاء جَمْع قِطْعَة وَإِسْكَانهَا أَيْ جزءا {من الليل مظلما أولئك أصحاب النار هم فيها خالدون

{وَاَلَّذِينَ} “O kimseler ki” 'güzel davrananlara' (lillezîne ahsenû) ifadesine matuftur; yani ve o kimseler için {كَسَبُوا السَّيِّئَات} “kötülükleri kazandılar,” şirk işlediler; {جَزَاء سَيِّئَة بِمِثْلِهَا وَتَرْهَقهُمْ ذِلَّة مَا لَهُمْ مِنْ اللَّه مِنْ} “kötülüğün cezası misliyledir ve onları bir zillet bürür. Onları Allah'tan [koruyacak] hiçbir” [min] zâiddir {عَاصِم} “koruyucu yoktur.” Engelleyici yoktur. {كَأَنَّمَا أُغْشِيَتْ} “Sanki bürünmüş gibidir” giydirilmiş gibidir {وُجُوههمْ قِطَعًا} “yüzleri parçalarla;” kıt'a (قِطْعَة) kelimesinin çoğulu olarak tâ (ط) harfinin fethasıyla veya sükûnuyla, yani bir parça ile {من الليل مظلما أولئك أصحاب النار هم فيها خالدون

2737. Metin

{و} اُذْكُرْ {يَوْم نَحْشُرهُمْ} أَيْ الْخَلْق {جَمِيعًا ثُمَّ نَقُول لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا مَكَانكُمْ} نُصِبَ بِأُلْزِمُوا مُقَدَّرًا {أَنْتُمْ} تَأْكِيد لِلضَّمِيرِ الْمُسْتَتِر فِي الْفِعْل الْمُقَدَّر لِيَعْطِف عَلَيْهِ {وَشُرَكَاؤُكُمْ} أَيْ الْأَصْنَام {فَزَيَّلْنَا} مَيَّزْنَا {بَيْنهمْ} وَبَيْن الْمُؤْمِنِينَ كَمَا فِي آيَة {وَامْتَازُوا الْيَوْم أَيّهَا الْمُجْرِمُونَ} {وَقَالَ} لَهُمْ {شُرَكَاؤُهُمْ مَا كُنْتُمْ إيَّانَا تَعْبُدُونَ} مَا نَافِيَة وَقَدَّمَ المفعول للمفاصلة

{و} “Ve” hatırla {يَوْم نَحْشُرهُمْ} “onları toplayacağımız günü;” yani mahlukatı [toplayacağımız günü], {جَمِيعًا ثُمَّ نَقُول لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا مَكَانكُمْ} “hepsini [toplayıp] sonra şirk koşanlara deriz ki: ‘Olduğunuz yerde kalın!’” [Mekâneküm,] takdir edilen bir fiille mansûbdur. {أَنْتُمْ} “Siz” takdir edilen fiildeki müstetir zamiri tekittir ki üzerine atıf yapılabilsin: {وَشُرَكَاؤُكُمْ} “ve ortaklarınız da!’” yani putlarınız da. {فَزَيَّلْنَا} “Artık ayırmışızdır” birbirinden ayırmışızdır {بَيْنهمْ} “aralarını” onlarla müminlerin arasını; nitekim şu ayette de böyledir: {وَامْتَازُوا الْيَوْم أَيّهَا الْمُجْرِمُونَ} “‘Ayrılın bugün, ey suçlular!’” {وَقَالَ} “Ve der ki:” onlara {شُرَكَاؤُهُمْ مَا كُنْتُمْ إيَّانَا تَعْبُدُونَ} “ortakları: ‘Siz bize kulluk etmiyordunuz.’” [Buradaki] 'mâ' nâfiyedir; mef'ûl ise ayrışma ifade etmek için öne geçirilmiştir.

2739. Metin

{فَكَفَى بِاَللَّهِ شَهِيدًا بَيْننَا وَبَيْنكُمْ إنْ} مُخَفَّفَة أي إنا {كنا عن عبادتكم لغافلين}

{فَكَفَى بِاَللَّهِ شَهِيدًا بَيْننَا وَبَيْنكُمْ إنْ} “Bizimle sizin aranızda Allah'ın şahitliği yeter; doğrusu” [İn] muhaffefedir, yani şüphesiz biz {كنا عن عبادتكم لغافلين} “sizin bize kulluk ettiğinizden habersizdik.’”

2741. Metin

{هنالك} أي ذلك اليوم {تبلوا} مِنْ الْبَلْوَى وَفِي قِرَاءَة بِتَاءَيْنِ مِنْ التِّلَاوَة {كُلّ نَفْس مَا أَسْلَفَتْ} قَدَّمَتْ مِنْ الْعَمَل {وَرُدُّوا إلَى اللَّه مَوْلَاهُمْ الْحَقّ} الثَّابِت الدَّائِم {وَضَلَّ} غَابَ {عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} عَلَيْهِ من الشركاء

{هنالك} “Orada” yani o gün {تبلوا} “deneyip öğrenir” 'belvâ' kökündendir; iki tâ (ت) ile okunuşta ise 'tilâvet' kökündendir, {كُلّ نَفْس مَا أَسْلَفَتْ} “her nefis önceden yaptıklarını;” önden gönderdiği amelleri {وَرُدُّوا إلَى اللَّه مَوْلَاهُمْ الْحَقّ} “ve gerçek mevlâları olan Allah'a döndürülürler.” [O el-Hakk], varlığı sabit ve daim olandır. {وَضَلَّ} “Ve kaybolup gider” gayb olur {عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “uydurageldikleri şeyler onlardan.” ortak koştukları [uydurmalar].

2743. Metin

{قُلْ} لَهُمْ {مَنْ يَرْزُقكُمْ مِنْ السَّمَاء} بِالْمَطَرِ {وَالْأَرْض} بِالنَّبَاتِ {أَمَّنْ يَمْلِك السَّمْع} بِمَعْنَى الْأَسْمَاع أَيْ خَلْقهَا {وَالْأَبْصَار وَمَنْ يُخْرِج الْحَيّ مِنْ الْمَيِّت وَيُخْرِج الْمَيِّت مِنْ الْحَيّ وَمَنْ يُدَبِّر الْأَمْر} بَيْن الْخَلَائِق {فَسَيَقُولُونَ} هُوَ {اللَّه فَقُلْ} لَهُمْ {أَفَلَا تَتَّقُونَ} هُ فَتُؤْمِنُونَ

{قُلْ} “De ki:” onlara, {مَنْ يَرْزُقكُمْ مِنْ السَّمَاء} “‘Gökten sizi kim rızıklandırıyor’” yağmurla {وَالْأَرْض} “ve yerden?’” bitkiyle; {أَمَّنْ يَمْلِك السَّمْع} “‘yahut o işitme duyusuna’” işitmeler manasındadır; yani onları yaratmaya {وَالْأَبْصَار وَمَنْ يُخْرِج الْحَيّ مِنْ الْمَيِّت وَيُخْرِج الْمَيِّت مِنْ الْحَيّ وَمَنْ يُدَبِّر الْأَمْر} “ve görme duyularına kim mâliktir? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor ve bütün işleri kim yönetip yürütüyor?’” yaratılmışlar arasındaki [bütün işleri]. {فَسَيَقُولُونَ} “Hemen diyecekler ki:” O, {اللَّه فَقُلْ} “‘Allah!’ De ki:” onlara {أَفَلَا تَتَّقُونَ} “‘O hâlde [O'ndan] sakınmaz mısınız?’” [O'ndan sakınıp] da iman etmez misiniz?

2745. Metin

{فَذَلِكُمْ} الْفَاعِل لِهَذِهِ الْأَشْيَاء {اللَّه رَبّكُمْ الْحَقّ} الثَّابِت {فَمَاذَا بَعْد الْحَقّ إلَّا الضَّلَال} اسْتِفْهَام تَقْرِير أَيْ لَيْسَ بَعْده غَيْره فَمَنْ أَخْطَأَ الْحَقّ وَهُوَ عِبَادَة اللَّه وَقَعَ فِي الضَّلَال {فَأَنَّى} كَيْفَ {تُصْرَفُونَ} عَنْ الْإِيمَان مَعَ قِيَام الْبُرْهَان

{فَذَلِكُمْ} “İşte bu,” bütün bunları yapan, {اللَّه رَبّكُمْ الْحَقّ} “sizin hak Rabbiniz olan Allah'tır.” [Varlığı ve rubûbiyyeti] sabit olandır. {فَمَاذَا بَعْد الْحَقّ إلَّا الضَّلَال} “Artık haktan sonra sapıklıktan başka ne vardır?” İkrâr istifhamıdır; yani O'ndan sonra başkası yoktur. Dolayısıyla kim hakkı —ki o Allah'a kulluktur— terk ederse sapıklığa düşer. {فَأَنَّى} “O hâlde nasıl” nice {تُصْرَفُونَ} “çevriliyorsunuz?” delil apaçık dururken imandan [nasıl çevriliyorsunuz]?

2747. Metin

{كَذَلِكَ} كَمَا صَرَفَ هَؤُلَاءِ عَنْ الْإِيمَان {حَقَّتْ كَلِمَة رَبّك عَلَى الَّذِينَ فَسَقُوا} كَفَرُوا وَهِيَ {لَأَمْلَأَن جَهَنَّم} الْآيَة أَوْ هِيَ {أَنَّهُمْ لَا يؤمنون

{كَذَلِكَ} “İşte böylece,” bunların imandan çevrildiği gibi, {حَقَّتْ كَلِمَة رَبّك عَلَى الَّذِينَ فَسَقُوا} “yoldan çıkanların aleyhine Rabbinin sözü gerçekleşmiştir:” kâfir olanların [aleyhine;] o da {لَأَمْلَأَن جَهَنَّم} “‘Cehennemi mutlaka dolduracağım’” ayetidir yahut {أَنَّهُمْ لَا يؤمنون

2749. Metin

{قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَبْدَأ الْخَلْق ثُمَّ يُعِيدهُ قُلْ اللَّه يَبْدَأ الْخَلْق ثُمَّ يُعِيدهُ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ} تُصْرَفُونَ عَنْ عِبَادَته مَعَ قيام الدليل

{قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَبْدَأ الْخَلْق ثُمَّ يُعِيدهُ قُلْ اللَّه يَبْدَأ الْخَلْق ثُمَّ يُعِيدهُ فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ} “De ki: ‘Ortaklarınız arasında ilk defa yaratıp sonra onu tekrar var edecek biri var mı?’ De ki: ‘Allah yaratmayı ilk defa başlatır, sonra onu tekrar var eder. O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz?’” Delil ortadayken O'na kulluk etmekten [nasıl] çevriliyorsunuz?

2751. Metin

{قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَهْدِي إلَى الْحَقّ} بِنَصْبِ الْحُجَج وَخَلْق الِاهْتِدَاء {قُلْ اللَّه يهدي للحق فمن يَهْدِي إلَى الْحَقّ} وَهُوَ اللَّه {أَحَقّ أَنْ يُتَّبَع أَمَّنْ لَا يَهِدِّي} يَهْتَدِي {إلَّا أَنْ يُهْدَى} أَحَقّ أَنْ يُتَّبَع اسْتِفْهَام تَقْرِير وَتَوْبِيخ أَيْ الْأَوَّل أَحَقّ {فَمَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ} هَذَا الْحُكْم الْفَاسِد مِنْ اتِّبَاع مَا لَا يحق اتباعه

{قُلْ هَلْ مِنْ شُرَكَائِكُمْ مَنْ يَهْدِي إلَى الْحَقّ} “De ki: ‘Ortak koştuklarınızdan gerçeğe iletecek olan var mı?’” Delilleri ortaya koyarak ve hidayeti yaratarak [gerçeğe iletecek olan]. {قُلْ اللَّه يهدي للحق فمن يَهْدِي إلَى الْحَقّ} “De ki: ‘Allah gerçeğe iletir. Öyleyse gerçeğe ileten mi’” ki O Allah'tır, {أَحَقّ أَنْ يُتَّبَع أَمَّنْ لَا يَهِدِّي} “uyulmaya daha layıktır, yoksa doğru yola ulaşamayan mı’” hidayet bulamayan [mı], {إلَّا أَنْ يُهْدَى} “ancak kendisine yol gösterilirse [ulaşabilen mi]?’” 'uyulmaya daha layıktır?' [kısmı], ikrar ve azarlama istifhamıdır; yani birincisi daha layıktır. {فَمَا لَكُمْ كَيْفَ تَحْكُمُونَ} “Size ne oluyor, nasıl hüküm veriyorsunuz?’” Uyulmaya layık olmayana uymak şeklindeki bu bozuk hükmü [nasıl veriyorsunuz]?

2753. Metin

{وَمَا يَتَّبِع أَكْثَرهمْ} فِي عِبَادَة الْأَصْنَام {إلَّا ظَنًّا} حَيْثُ قَلَّدُوا فِيهِ آبَاءَهُمْ {إنَّ الظَّنّ لَا يُغْنِي مِنْ الْحَقّ شَيْئًا} فِيمَا الْمَطْلُوب مِنْهُ الْعِلْم {إنَّ اللَّه عَلِيم بِمَا يَفْعَلُونَ} فيجازيهم عليه

{وَمَا يَتَّبِع أَكْثَرهمْ} “Onların çoğu uymaz,” putlara tapma hususunda, {إلَّا ظَنًّا} “ancak bir zanna [uyar].” Zira bu hususta atalarını taklit etmişlerdir. {إنَّ الظَّنّ لَا يُغْنِي مِنْ الْحَقّ شَيْئًا} “Şüphesiz zan, haktan hiçbir şeyin yerini tutmaz;” kendisinde kesin bilgi talep edilen hususlarda [hiçbir fayda vermez]. {إنَّ اللَّه عَلِيم بِمَا يَفْعَلُونَ} “şüphesiz Allah, onların yaptıklarını hakkıyla bilendir.” Dolayısıyla onları bununla cezalandıracaktır.

2755. Metin

{وَمَا كَانَ هَذَا الْقُرْآن أَنْ يُفْتَرَى} أَيْ افْتِرَاء {مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره {وَلَكِنْ} أُنْزِلَ {تَصْدِيق الَّذِي بَيْن يَدَيْهِ} مِنْ الْكُتُب {وَتَفْصِيل الْكِتَاب} تَبْيِين مَا كَتَبَهُ اللَّه مِنْ الْأَحْكَام وَغَيْرهَا {لَا رَيْب} شَكّ {فِيهِ مِنْ رَبّ الْعَالَمِينَ} مُتَعَلِّق بِتَصْدِيقِ أَوْ بِأُنْزِلَ الْمَحْذُوف وَقُرِئَ بِرَفْعِ تَصْدِيق وَتَفْصِيل بِتَقْدِيرِ هُوَ

{وَمَا كَانَ هَذَا الْقُرْآن أَنْ يُفْتَرَى} “Bu Kur'an uydurulacak bir şey değildir,” uydurulmuş [olamaz], {مِنْ دُون اللَّه} “Allah'tan başkası tarafından;” yani O'nun gayrısı tarafından. {وَلَكِنْ} “Fakat [o],” indirilmiştir {تَصْدِيق الَّذِي بَيْن يَدَيْهِ} “kendinden öncekileri doğrulayan” kitapları [doğrulayan] {وَتَفْصِيل الْكِتَاب} “ve Kitab'ı açıklayan olarak;” Allah'ın takdir ettiği hükümleri ve diğer hususları beyan eden olarak [indirilmiştir]. {لَا رَيْب} “Hiçbir şüphe yoktur” hiçbir şek [yoktur] {فِيهِ مِنْ رَبّ الْعَالَمِينَ} “onda; âlemlerin Rabbindendir.” [Min Rabbi'l-âlemîn ifadesi] 'tasdîk' kelimesine veya hazfedilmiş olan 'ünzile' fiiline müteallıktır. 'Tasdîk' ve 'tafsîl' kelimeleri, takdiri 'o' (hüve) olan [bir mübtedanın haberi olarak] merfû da okunmuştur.

2757. Metin

{أم} بل أ {يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} اخْتَلَقَهُ مُحَمَّد {قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْله} فِي الْفَصَاحَة وَالْبَلَاغَة عَلَى وَجْه الِافْتِرَاء فَإِنَّكُمْ عَرَبِيُّونَ فُصَحَاء مِثْلِي {وَادْعُوَا} لِلْإِعَانَةِ عَلَيْهِ {مَنْ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} فِي أَنَّهُ افْتِرَاء فَلَمْ تقدروا على ذلك قال تعالى

{أم} “Yoksa,” bilakis mı? {يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} “‘Onu uydurdu’ mu diyorlar?” [Yani] Muhammed onu kendisi uydurdu [mu diyorlar]? {قُلْ فَأْتُوا بِسُورَةٍ مِثْله} “De ki: ‘Onun benzeri bir sure getirin’” fesahat ve belağatta, uydurma yoluyla da olsa [bir sure getirin]; zira sizler de benim gibi fasih Araplarsınız; {وَادْعُوَا} “ve çağırın” ona güç yetirmek için yardıma {مَنْ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُون اللَّه} “Allah'tan başka gücünüzün yettiklerini,” yani O'nun gayrısını, {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “eğer doğru söyleyenler iseniz.’” onun bir uydurma olduğu hususunda [doğru söyleyenler iseniz]. Fakat buna güç yetiremediler. Yüce Allah buyurdu ki:

2759. Metin

{بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ يُحِيطُوا بِعِلْمِهِ} أَيْ الْقُرْآن وَلَمْ يَتَدَبَّرُوهُ {وَلَمَّا} لَمْ {يَأْتِهِمْ تَأْوِيله} عَاقِبَة مَا فِيهِ مِنْ الْوَعِيد {كَذَلِكَ} التَّكْذِيب {كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} رُسُلهمْ {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الظَّالِمِينَ} بِتَكْذِيبِ الرُّسُل أَيْ آخِر أَمْرهمْ مِنْ الْهَلَاك فَكَذَلِكَ نُهْلِك هَؤُلَاءِ

{بَلْ كَذَّبُوا بِمَا لَمْ يُحِيطُوا بِعِلْمِهِ} “Bilakis, bilgisini kavrayamadıkları şeyi yalanladılar;” yani Kur'an'ı ve onu derinlemesine düşünmediler. {وَلَمَّا} “Henüz [kendilerine] gelmemişken” henüz gelmemişken {يَأْتِهِمْ تَأْوِيله} “onun tevili;” onda yer alan tehditlerin akıbeti [gelmemişken]. {كَذَلِكَ} “İşte böylece” böylesi bir yalanlamayla {كَذَّبَ الَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} “onlardan öncekiler de yalanlamışlardı” kendi elçilerini. {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الظَّالِمِينَ} “Bak, o zalimlerin sonu nasıl oldu!” Elçileri yalanlamak suretiyle [zalim olanların akıbetine bir bak], yani onların sonunun helak oluşuna; işte Biz bunları da öylece helak ederiz.

2761. Metin

{وَمِنْهُمْ} أَيْ أَهْل مَكَّة {مَنْ يُؤْمِن بِهِ} لِعِلْمِ اللَّه ذَلِكَ مِنْهُمْ {وَمِنْهُمْ مَنْ لَا يُؤْمِن بِهِ} أَبَدًا {وَرَبّك أَعْلَم بِالْمُفْسِدِينَ} تَهْدِيد لهم

{وَمِنْهُمْ} “Onlardan” yani Mekke ehlinden {مَنْ يُؤْمِن بِهِ} “ona iman edecek kimse de vardır,” Allah'ın onlardan bunu bilmesi sebebiyle; {وَمِنْهُمْ مَنْ لَا يُؤْمِن بِهِ} “onlardan ona iman etmeyecek kimse de vardır,” asla [iman etmeyecek olan]. {وَرَبّك أَعْلَم بِالْمُفْسِدِينَ} “Rabbin bozguncuları en iyi bilendir;” onlara yönelik bir tehdittir.

2763. Metin

{وَإِنْ كَذَّبُوك فَقُلْ} لَهُمْ {لِي عَمَلِي وَلَكُمْ عَمَلكُمْ} أَيْ لِكُلٍّ جَزَاء عَمَله {أَنْتُمْ بَرِيئُونَ مِمَّا أَعَمَل وَأَنَا بَرِيء مِمَّا تَعْمَلُونَ} وَهَذَا مَنْسُوخ بِآيَةِ السَّيْف

{وَإِنْ كَذَّبُوك فَقُلْ} “Eğer seni yalanlarlarsa de ki:” onlara, {لِي عَمَلِي وَلَكُمْ عَمَلكُمْ} “‘Benim amelim bana, sizin ameliniz sizedir.’” Yani herkes kendi amelinin karşılığını alır. {أَنْتُمْ بَرِيئُونَ مِمَّا أَعَمَل وَأَنَا بَرِيء مِمَّا تَعْمَلُونَ} “‘Siz benim yaptığımdan uzaksınız, ben de sizin yaptığınızdan uzağım.’” Bu hüküm kılıç ayetiyle neshedilmiştir.

2765. Metin

{وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ إلَيْك} إذَا قَرَأْت الْقُرْآن {أَفَأَنْتَ تُسْمِع الصُّمّ} شَبَّهَهُمْ بِهِمْ فِي عَدِم الِانْتِفَاع بِمَا يُتْلَى عَلَيْهِمْ {وَلَوْ كَانُوا} مَعَ الصم {لَا يَعْقِلُونَ} يَتَدَبَّرُونَ

{وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُونَ إلَيْك} “İçlerinden seni dinleyenler de vardır;” Kur'an okuduğun vakit. {أَفَأَنْتَ تُسْمِع الصُّمّ} “sağırlara sen mi işittireceksin,” kendilerine okunan şeyden faydalanamama hususunda onları sağırlara benzetti, {وَلَوْ كَانُوا} “hele bir de” sağırlıkla beraber {لَا يَعْقِلُونَ} “akletmiyorlarsa?” [yani] düşünmüyorlarsa?

2767. Metin

{وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُر إلَيْك أَفَأَنْتَ تَهْدِي الْعُمْي وَلَوْ كَانُوا لَا يُبْصِرُونَ} شَبَّهَهُمْ بِهِمْ فِي عَدِم الِاهْتِدَاء بَلْ أَعْظَم {فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَار وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوب الَّتِي فِي الصُّدُور}

{وَمِنْهُمْ مَنْ يَنْظُر إلَيْك أَفَأَنْتَ تَهْدِي الْعُمْي وَلَوْ كَانُوا لَا يُبْصِرُونَ} “Onlardan sana bakanlar da vardır. Körleri sen mi doğru yola ileteceksin, hele bir de görmüyorlarsa?” Hidayete erememe hususunda onları körlere benzetti; hatta daha da ileri düzeydedir: {فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَار وَلَكِنْ تَعْمَى الْقُلُوب الَّتِي فِي الصُّدُور} “‘Gerçek şu ki gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler kör olur.’”

2769. Metin

{إن الله لا يظلم الناس شيئا ولكن الناس أنفسهم يظلمون}

{إن الله لا يظلم الناس شيئا ولكن الناس أنفسهم يظلمون} “Şüphesiz ki Allah insanlara hiçbir şekilde zulmetmez; fakat insanlar kendilerine zulmederler.”

2771. Metin

{وَيَوْم يَحْشُرهُمْ كَأَنْ} أَيْ كَأَنَّهُمْ {لَمْ يَلْبَثُوا} فِي الدُّنْيَا أَوْ الْقُبُور {إلَّا سَاعَة مِنْ النَّهَار} لِهَوْلِ مَا رَأَوْا وَجُمْلَة التَّشْبِيه حَال مِنْ الضَّمِير {يَتَعَارَفُونَ بَيْنهمْ} يَعْرِف بَعْضهمْ بَعْضًا إذَا بُعِثُوا ثُمَّ يَنْقَطِع التَّعَارُف لِشِدَّةِ الْأَهْوَال وَالْجُمْلَة حَال مُقَدَّرَة أَوْ مُتَعَلِّق الظَّرْف {قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّه} بِالْبَعْثِ {وما كانوا مهتدين

{وَيَوْم يَحْشُرهُمْ كَأَنْ} “Onları toplayacağı gün sanki” yani sanki onlar {لَمْ يَلْبَثُوا} “kalmamış gibidirler” dünyada veya kabirlerde {إلَّا سَاعَة مِنْ النَّهَار} “gündüzün ancak bir saati kadar;” gördükleri şeyin dehşetinden dolayı. Teşbih cümlesi zamirden hâldir. {يَتَعَارَفُونَ بَيْنهمْ} “birbirlerini tanırlar.” Diriltildiklerinde birbirlerini tanırlar; sonra korkuların şiddetinden dolayı tanışma kesilir. Bu cümle mukadder bir hâldir yahut zarfın müteallakıdır. {قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّه} “Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten hüsrana uğramışlardır;” [yani] dirilişi [yalanlayanlar] {وما كانوا مهتدين

2773. Metin

{وَإِمَّا} فِيهِ إدْغَام نُون إنْ الشَّرْطِيَّة فِي مَا الْمَزِيدَة {نُرِيَنَّكَ بَعْض الَّذِي نَعِدهُمْ} بِهِ مِنْ الْعَذَاب فِي حَيَاتك وَجَوَاب الشَّرْط مَحْذُوف أَيْ فَذَاكَ {أَوْ نَتَوَفَّيَنك} قَبْل تَعْذِيبهمْ {فَإِلَيْنَا مَرْجِعهمْ ثُمَّ اللَّه شَهِيد} مُطَّلِع {عَلَى مَا يَفْعَلُونَ} مِنْ تَكْذِيبهمْ وَكُفْرهمْ فَيُعَذِّبهُمْ أَشَدّ الْعَذَاب

{وَإِمَّا} “Ya” bunda şart edatı olan 'in'in nun harfi zâid 'mâ'ya idgam edilmiştir; {نُرِيَنَّكَ بَعْض الَّذِي نَعِدهُمْ} “onlara vaad ettiğimiz şeylerin bir kısmını sana gösteririz” azaptan olanları senin hayatında [gösteririz;] şartın cevabı mahzuftur, yani 'öyle de olsa', {أَوْ نَتَوَفَّيَنك} “yahut senin canını alırız” onları azaplandırmadan önce; {فَإِلَيْنَا مَرْجِعهمْ ثُمَّ اللَّه شَهِيد} “sonunda onların dönüşü bizedir. Sonra Allah şahittir” muttalidir {عَلَى مَا يَفْعَلُونَ} “onların yaptıklarına;” yalanlamalarına ve küfürlerine [şahittir]. Artık onlara en şiddetli azabı verecektir.

2775. Metin

{وَلِكُلِّ أُمَّة} مِنْ الْأُمَم {رَسُول فَإِذَا جَاءَ رَسُولهمْ} إلَيْهِمْ فَكَذَّبُوهُ {قُضِيَ بَيْنهمْ بِالْقِسْطِ} بِالْعَدْلِ فَيُعَذَّبُونَ وَيُنَجَّى الرَّسُول وَمَنْ صَدَّقَهُ {وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} بِتَعْذِيبِهِمْ بِغَيْرِ جُرْم فَكَذَلِكَ نَفْعَل بِهَؤُلَاءِ

{وَلِكُلِّ أُمَّة} “Her ümmetin” ümmetlerden [her birinin] {رَسُول فَإِذَا جَاءَ رَسُولهمْ} “bir peygamberi vardır. Peygamberleri geldiğinde” kendilerine gelip de onu yalanladıklarında, {قُضِيَ بَيْنهمْ بِالْقِسْطِ} “aralarında adaletle hükmolunur;” hakkaniyetle [hükmedilir]; böylece onlar azaplandırılır, Peygamber ve onu doğrulayan kimse ise kurtarılır. {وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} “Ve onlara asla haksızlık edilmez;” günahsız yere azaplandırılmak suretiyle [haksızlığa uğramazlar]. İşte bunlara da böyle muamele edeceğiz.

2777. Metin

{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْد} بِالْعَذَابِ {إنْ كُنْتُمْ صادقين} فيه

{وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْد} “Ve derler ki: ‘Bu vaad ne zaman’” azaba dair [olan vaad], {إنْ كُنْتُمْ صادقين} “‘eğer doğru sözlü iseniz?’” bunda [doğru sözlü iseniz].

2779. Metin

{قُلْ لَا أَمْلِك لِنَفْسِي ضَرًّا} أَدْفَعهُ {وَلَا نَفْعًا} أَجْلِبهُ {إلَّا مَا شَاءَ اللَّه} أَنْ يُقْدِرنِي عَلَيْهِ فَكَيْفَ أَمْلِك لَكُمْ حُلُول الْعَذَاب {لِكُلِّ أُمَّة أَجَل} مُدَّة مَعْلُومَة لِهَلَاكِهِمْ {إذَا جَاءَ أَجَلهمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ} يَتَأَخَّرُونَ عَنْهُ {سَاعَة وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ} يَتَقَدَّمُونَ عَلَيْهِ

{قُلْ لَا أَمْلِك لِنَفْسِي ضَرًّا} “De ki: ‘Ben kendi kendime bir zarar vermeye’” [zararı] defetmeye {وَلَا نَفْعًا} “ne de bir fayda sağlamaya mâlikim;” [faydayı] celbetmeye [mâlik değilim], {إلَّا مَا شَاءَ اللَّه} “Allah'ın dilediği müstesna.’” beni ona muktedir kılması müstesna. O hâlde sizin başınıza azabın inmesine nasıl mâlik olabilirim? {لِكُلِّ أُمَّة أَجَل} “Her ümmetin bir eceli vardır;” helakleri için belirlenmiş bir süre [vardır]. {إذَا جَاءَ أَجَلهمْ فَلَا يَسْتَأْخِرُونَ} “Ecelleri geldiği zaman bir an dahi geri kalamazlar” ondan geri kalamazlar {سَاعَة وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ} “ve öne de geçemezler.” onun önüne de geçemezler.

2781. Metin

{قُلْ أَرَأَيْتُمْ} أَخْبِرُونِي {إنْ أَتَاكُمْ عَذَابه} أَيْ اللَّه {بَيَاتًا} لَيْلًا {أَوْ نَهَارًا مَاذَا} أَيّ شَيْء {يَسْتَعْجِل مِنْهُ} أَيْ الْعَذَاب {الْمُجْرِمُونَ} الْمُشْرِكُونَ فِيهِ وَضَعَ الظَّاهِر مَوْضِع الْمُضْمَر وَجُمْلَة الِاسْتِفْهَام جَوَاب الشَّرْط كَقَوْلِك إذَا أَتَيْتُك مَاذَا تُعْطِينِي وَالْمُرَاد بِهِ التَّهْوِيل أَيْ مَا أَعْظَم مَا استعجلوه

{قُلْ أَرَأَيْتُمْ} “De ki: ‘Bana haber verin;’” söyleyin bana, {إنْ أَتَاكُمْ عَذَابه} “‘şayet O'nun azabı size gelirse’” yani Allah'ın [azabı], {بَيَاتًا} “‘geceleyin’” gece vaktinde {أَوْ نَهَارًا مَاذَا} “‘veya gündüzün, neyi’” hangi şeyi {يَسْتَعْجِل مِنْهُ} “‘acele istemektedir ondan’” yani azaptan {الْمُجْرِمُونَ} “‘suçlular?’” Müşrikler [neyi acele istemektedir]? Burada zâhir isim zamir yerine konmuştur. İstifham cümlesi şartın cevabıdır; tıpkı 'sana geldiğimde bana ne verirsin?' demen gibidir. Bununla kastedilen ise korkunçluğu vurgulamaktır; yani ne kadar da büyük bir şeyi acele istediler!

2783. Metin

{أَثُمَّ إذَا مَا وَقَعَ} حَلَّ بِكُمْ {آمَنْتُمْ بِهِ} أَيْ اللَّه أَوْ الْعَذَاب عِنْد نُزُوله وَالْهَمْزَة لِإِنْكَارِ التَّأْخِير فَلَا يَقْبَل مِنْكُمْ وَيُقَال لَكُمْ {آلْآنَ} تُؤْمِنُونَ {وَقَدْ كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ} استهزاء

{أَثُمَّ إذَا مَا وَقَعَ} “Sonra o gerçekleştikten sonra mı’” başınıza indikten [sonra mı], {آمَنْتُمْ بِهِ} “‘O'na iman edeceksiniz?’” Yani Allah'a veya inişi anında azaba [mı inanacaksınız?] Hemze, tehir etmeyi inkâr (kınama) içindir; artık sizden kabul edilmez ve size şöyle denir: {آلْآنَ} “‘Şimdi mi’” iman ediyorsunuz? {وَقَدْ كُنْتُمْ بِهِ تَسْتَعْجِلُونَ} “‘hâlbuki siz onu acele istiyordunuz!’” alay ederek.

2785. Metin

{ثُمَّ قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَاب الْخُلْد} أَيْ الَّذِي تَخْلُدُونَ فِيهِ {هَلْ} مَا {تُجْزَوْنَ إلا} جزاء {بما كنتم تكسبون

{ثُمَّ قِيلَ لِلَّذِينَ ظَلَمُوا ذُوقُوا عَذَاب الْخُلْد} “Sonra o zulmedenlere denir ki: ‘Tadın ebedî azabı!’” yani içinde ebedî kalacağınız [azabı]. {هَلْ} “Acaba” [hel, mâ/olumsuzluk manasındadır;] {تُجْزَوْنَ إلا} “cezalandırılıyor musunuz, ancak” cezasıyla {بما كنتم تكسبون

2787. Metin

{وَيَسْتَنْبِئُونَك} يَسْتَخْبِرُونَك {أَحَقّ هُوَ} أَيْ مَا وَعَدْتنَا بِهِ مِنْ الْعَذَاب وَالْبَعْث {قُلْ إي} نَعَمْ {وَرَبِّي إنَّهُ لَحَقّ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ} بِفَائِتِينَ العذاب

{وَيَسْتَنْبِئُونَك} “Senden haber sorarlar:” senden haber almak isterler: {أَحَقّ هُوَ} “‘O gerçek midir?’” Yani bize vadettiğin azap ve diriliş [gerçek midir]? {قُلْ إي} “De ki: ‘Evet,” evet, {وَرَبِّي إنَّهُ لَحَقّ وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ} “Rabbime andolsun ki o elbette bir gerçektir ve siz [O'nu] âciz bırakacak değilsiniz.’” Azabın elinden kaçıp kurtulacak değilsiniz.

2789. Metin

{وَلَوْ أَنَّ لِكُلِّ نَفْس ظَلَمَتْ} كَفَرَتْ {مَا فِي الْأَرْض} جَمِيعًا مِنْ الْأَمْوَال {لَافْتَدَتْ بِهِ} مِنْ الْعَذَاب يَوْم الْقِيَامَة {وَأَسَرُّوا النَّدَامَة} عَلَى تَرْك الْإِيمَان {لَمَّا رَأَوْا الْعَذَاب} أَخْفَاهَا رُؤَسَاؤُهُمْ عن الضعفاء الذين أضلوهم مخافة التعبير {وَقُضِيَ بَيْنهمْ} بَيْن الْخَلَائِق {بِالْقِسْطِ} بِالْعَدْلِ {وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} شَيْئًا

{وَلَوْ أَنَّ لِكُلِّ نَفْس ظَلَمَتْ} “Zulmetmiş olan her nefis için” inkâr etmiş olan [her nefis], {مَا فِي الْأَرْض} “yeryüzünde bulunanların hepsi” malların tamamı [kendisine ait olsaydı], {لَافْتَدَتْ بِهِ} “kıyamet günü azaptan kurtulmak için elbette onu feda ederdi.” {وَأَسَرُّوا النَّدَامَة} “Ve pişmanlıklarını gizlediler” imanı terk ettiklerine dair [pişmanlığı]. {لَمَّا رَأَوْا الْعَذَاب} “Azabı gördükleri zaman” onların önderleri, ayıplanma korkusuyla saptırdıkları zayıflardan bunu gizledi. {وَقُضِيَ بَيْنهمْ} “Aralarında hüküm verilmiştir” mahlûkat arasında {بِالْقِسْطِ} “adaletle” adilce, {وَهُمْ لَا يُظْلَمُونَ} “ve onlar asla zulme uğratılmazlar.” hiçbir şekilde [haksızlık görmezler].

2791. Metin

{أَلَا إنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض أَلَا إنَّ وَعْد اللَّه} بِالْبَعْثِ وَالْجَزَاء {حَقّ} ثَابِت {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ} أَيْ النَّاس {لَا يعلمون} ذلك

{أَلَا إنَّ لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض أَلَا إنَّ وَعْد اللَّه} “Bilesiniz ki, göklerde ve yerde ne varsa şüphesiz Allah'ındır. Bilesiniz ki, Allah'ın vaadi” yeniden diriltme ve karşılık verme konusundaki [vaadi] {حَقّ} “haktır,” sabittir; {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ} “fakat onların çoğu” yani insanların [çoğu] {لَا يعلمون} “bilmezler.” bunu.

2793. Metin

{هو يحيي وَيُمِيت وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} فِي الْآخِرَة فَيُجَازِيكُمْ بِأَعْمَالِكُمْ

{هو يحيي وَيُمِيت وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ} “O, hem diriltir hem öldürür ve ancak O'na döndürüleceksiniz.” ahirette; böylece amellerinizin karşılığını size verir.

2795. Metin

{يأيها النَّاس} أَيْ أَهْل مَكَّة {قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَة مِنْ رَبّكُمْ} كِتَاب فِيهِ مَا لَكُمْ وَمَا عَلَيْكُمْ وَهُوَ الْقُرْآن {وَشِفَاء} دَوَاء {لِمَا فِي الصُّدُور} مِنْ الْعَقَائِد الْفَاسِدَة وَالشُّكُوك {وَهُدًى} مِنْ الضَّلَال {وَرَحْمَة لِلْمُؤْمِنِينَ} بِهِ

{يأيها النَّاس} “Ey insanlar!” yani Mekke ehli! {قَدْ جَاءَتْكُمْ مَوْعِظَة مِنْ رَبّكُمْ} “Size Rabbinizden bir öğüt gelmiştir;” içinde yararınıza ve zararınıza olan şeylerin bulunduğu bir kitap ki o Kur'an'dır; {وَشِفَاء} “ve bir şifa” bir ilaç {لِمَا فِي الصُّدُور} “göğüslerde olana,” bozuk inançlara ve şüphelere [karşı], {وَهُدًى} “bir hidayet” sapıklıktan [kurtarıcı] {وَرَحْمَة لِلْمُؤْمِنِينَ} “ve müminler için bir rahmettir.” ona inananlar için.

2797. Metin

{قُلْ بِفَضْلِ اللَّه} الْإِسْلَام {وَبِرَحْمَتِهِ} الْقُرْآن {فَبِذَلِكَ} الْفَضْل وَالرَّحْمَة {فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْر مِمَّا يَجْمَعُونَ} مِنْ الدُّنْيَا بِالْيَاءِ وَالتَّاء

{قُلْ بِفَضْلِ اللَّه} “De ki: ‘Allah'ın lütfuyla’” İslâm ile {وَبِرَحْمَتِهِ} “‘ve rahmetiyle,’” Kur'an ile, {فَبِذَلِكَ} “‘işte sadece bununla’” bu lütuf ve rahmetle {فَلْيَفْرَحُوا هُوَ خَيْر مِمَّا يَجْمَعُونَ} “‘ferahlasınlar! O, onların toplayıp yığdıklarından daha hayırlıdır.’” dünyalıklardan [daha hayırlıdır]. (يَجْمَعُونَ) kelimesi [kıraatte] yâ ve tâ ile okunmuştur.

2799. Metin

{قُلْ أَرَأَيْتُمْ} أَخْبِرُونِي {مَا أَنَزَلَ اللَّه} خَلَقَ {لَكُمْ مِنْ رِزْق فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًا} كَالْبَحِيرَةِ وَالسَّائِبَة وَالْمَيْتَة {قُلْ آللَّه أَذِنَ لَكُمْ} فِي ذَلِكَ بِالتَّحْلِيلِ وَالتَّحْرِيم لَا {أَمْ بَلْ عَلَى اللَّه تَفْتَرُونَ} تُكَذِّبُونَ بِنِسْبَةِ ذَلِكَ إلَيْهِ

{قُلْ أَرَأَيْتُمْ} “De ki: ‘Bana haber verin;’” söyleyin bana, {مَا أَنَزَلَ اللَّه} “‘Allah'ın indirdiği’” yarattığı {لَكُمْ مِنْ رِزْق فَجَعَلْتُمْ مِنْهُ حَرَامًا وَحَلَالًا} “‘rızkı ki, siz ondan bir kısmını haram, bir kısmını helal kıldınız?’” bahîre, sâibe ve ölü hayvan eti gibi. {قُلْ آللَّه أَذِنَ لَكُمْ} “De ki: ‘Allah mı size izin verdi’” bunda helal ve haram kılma konusunda? Hayır! {أَمْ بَلْ عَلَى اللَّه تَفْتَرُونَ} “‘yoksa Allah'a iftira mı ediyorsunuz?’” bunu O'na isnat ederek yalan mı söylüyorsunuz?

2801. Metin

{وَمَا ظَنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّه الْكَذِب} أَيْ أَيّ شَيْء ظَنّهُمْ بِهِ {يَوْم الْقِيَامَة} أَيَحْسَبُونَ أَنَّهُ لَا يُعَاقِبهُمْ لَا {إنَّ اللَّه لَذُو فَضْل عَلَى النَّاس} بِإِمْهَالِهِمْ وَالْإِنْعَام عَلَيْهِمْ {ولكن أكثرهم لا يشكرون}

{وَمَا ظَنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّه الْكَذِب} “Allah'a karşı yalan uyduranların zannı nedir” yani O'nun hakkındaki zannı ne olabilir {يَوْم الْقِيَامَة} “kıyamet günü?” Kendilerine ceza vermeyeceğini mi sanıyorlar? Hayır! {إنَّ اللَّه لَذُو فَضْل عَلَى النَّاس} “Şüphesiz Allah insanlara karşı elbette lütuf sahibidir;” onlara mühlet vererek ve onlara nimet bahşederek, {ولكن أكثرهم لا يشكرون} “fakat onların çoğu şükretmezler.”

2803. Metin

{وَمَا تَكُون} يَا مُحَمَّد {فِي شَأْن} أَمْر {وما تتلو مِنْهُ} أَيْ مِنْ الشَّأْن أَوْ اللَّه {مِنْ قُرْآن} أَنْزَلَهُ عَلَيْك {وَلَا تَعْمَلُونَ} خَاطَبَهُ وَأُمَّته {مِنْ عَمَل إلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا} رُقَبَاء {إذْ تُفِيضُونَ} تَأْخُذُونَ {فِيهِ} أَيْ الْعَمَل {وَمَا يَعْزُب} يَغِيب {عَنْ رَبّك مِنْ مِثْقَال} وَزْن {ذَرَّة} أَصْغَر نَمْلَة {فِي الْأَرْض وَلَا فِي السَّمَاء وَلَا أَصْغَر مِنْ ذَلِكَ وَلَا أَكْبَر إلَّا فِي كِتَاب مُبِين} بَيِّن هُوَ اللَّوْح الْمَحْفُوظ

{وَمَا تَكُون} “Sen bulunmazsın” ey Muhammed, {فِي شَأْن} “hiçbir durumda,” hiçbir işte {وما تتلو مِنْهُ} “ve ona dair okumazsın” yani o duruma veya Allah'a dair [okumazsın] {مِنْ قُرْآن} “Kur'an'dan hiçbir şey” sana indirdiği [Kur'an'dan], {وَلَا تَعْمَلُونَ} “ve siz işlemezsiniz” Peygamber'e ve ümmetine hitap etmektedir {مِنْ عَمَل إلَّا كُنَّا عَلَيْكُمْ شُهُودًا} “hiçbir amel ki, biz sizin üzerinizde şahitler olmayalım;” gözetleyiciler [olmayalım], {إذْ تُفِيضُونَ} “daldığınız” koyulduğunuz {فِيهِ} “zaman ona.” yani o amele. {وَمَا يَعْزُب} “Gizli kalmaz” gaip olmaz {عَنْ رَبّك مِنْ مِثْقَال} “Rabbinden ağırlığınca hiçbir şey;” miktarında {ذَرَّة} “bir zerre” en küçük karınca [kadar], {فِي الْأَرْض وَلَا فِي السَّمَاء وَلَا أَصْغَر مِنْ ذَلِكَ وَلَا أَكْبَر إلَّا فِي كِتَاب مُبِين} “ne yerde ne de gökte; bundan daha küçüğü ve daha büyüğü de olmasın ki, hepsi apaçık bir kitapta olmasın.” Açık bir kitaptadır ki o da Levh-i Mahfuz'dur.

2805. Metin

{أَلَا إنَّ أَوْلِيَاء اللَّه لَا خَوْف عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} فِي الْآخِرَة

{أَلَا إنَّ أَوْلِيَاء اللَّه لَا خَوْف عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} “Bilesiniz ki, Allah'ın veli kullarına korku yoktur ve onlar mahzun da olmazlar.” ahirette.

2807. Metin

هم {الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ} اللَّه بِامْتِثَالِ أَمْره ونهيه

Onlar, {الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ} “iman edip sakınanlardır;” emirlerini ve yasaklarını yerine getirerek Allah'tan [sakınanlardır].

2809. Metin

{لَهُمْ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا} فُسِّرَتْ فِي حَدِيث صَحَّحَهُ الْحَاكِم بِالرُّؤْيَا الصَّالِحَة يَرَاهَا الرَّجُل أَوْ تُرَى لَهُ {وَفِي الْآخِرَة} الْجَنَّة وَالثَّوَاب {لَا تَبْدِيل لِكَلِمَاتِ اللَّه} لَا خُلْف لِمَوَاعِيدِهِ {ذلك} المذكور {هو الفوز العظيم}

{لَهُمْ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا} “Dünya hayatında onlara müjde vardır;” Hâkim'in sahih olduğunu belirttiği bir hadiste bu, kişinin gördüğü veya kendisine gösterilen salih rüya olarak tefsir edilmiştir; {وَفِي الْآخِرَة} “ve ahirette de” cennet ve sevap vardır. {لَا تَبْدِيل لِكَلِمَاتِ اللَّه} “Allah'ın kelimelerinde hiçbir değişiklik yoktur;” vaatlerinden dönme yoktur. {ذلك} “İşte bu” zikredilen [nimetler], {هو الفوز العظيم} “büyük kurtuluşun ta kendisidir.”

2811. Metin

{وَلَا يَحْزُنك قَوْلهمْ} لَك لَسْت مُرْسَلًا وَغَيْره {إنَّ} اسْتِئْنَاف {الْعِزَّة} الْقُوَّة {لِلَّهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيع} لِلْقَوْلِ {الْعَلِيم} بِالْفِعْلِ فَيُجَازِيهِمْ وَيَنْصُرك

{وَلَا يَحْزُنك قَوْلهمْ} “Onların sözü seni üzmesin;” sana 'sen elçi değilsin' demeleri ve benzeri sözleri. {إنَّ} “Şüphesiz” [cümle başı/istînâfiyye] {الْعِزَّة} “izzet” güç {لِلَّهِ جَمِيعًا هُوَ السَّمِيع} “tamamen Allah'ındır. O, hakkıyla işitendir” sözleri, {الْعَلِيم} “hakkıyla bilendir” yapılan fiilleri; böylece onları cezalandırır ve sana yardım eder.

2813. Metin

{أَلَا إنَّ لِلَّهِ مَنْ فِي السَّمَاوَات وَمَنْ فِي الْأَرْض} عَبِيدًا وَمُلْكًا وَخَلْقًا {وَمَا يَتَّبِع الَّذِينَ يَدْعُونَ} يَعْبُدُونَ {مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره أَصْنَامًا {شُرَكَاء} لَهُ عَلَى الْحَقِيقَة تَعَالَى عَنْ ذَلِكَ {إنْ} مَا {يَتَّبِعُونَ} فِي ذَلِكَ {إلَّا الظَّنّ} أَيْ ظَنَّهُمْ أَنَّهَا آلِهَة تَشْفَع لَهُمْ {وَإِنْ} مَا {هُمْ إلَّا يَخْرُصُونَ} يَكْذِبُونَ فِي ذلك

{أَلَا إنَّ لِلَّهِ مَنْ فِي السَّمَاوَات وَمَنْ فِي الْأَرْض} “Bilesiniz ki, göklerde kim var ve yerde kim varsa şüphesiz Allah'ındır;” kulluk, mülkiyet ve yaratılış bakımından. {وَمَا يَتَّبِع الَّذِينَ يَدْعُونَ} “Tapanlar uymazlar” ibadet edenler [uymazlar], {مِنْ دُون اللَّه} “Allah'tan başkasına” yani O'ndan başka putlara {شُرَكَاء} “ortaklara;” gerçek anlamda O'na [ortak koştuklarına]. Allah bundan yücedir! {إنْ} “Uymazlar” [in, olumsuzluk manasındadır;] {يَتَّبِعُونَ} “uymazlar” bunda {إلَّا الظَّنّ} “zandan başkasına;” yani onların kendilerine şefaat edecek ilahlar oldukları yönündeki zanlarına [uyarlar]. {وَإِنْ} “Ve değildirler” [ve-in, olumsuzluk manasındadır;] {هُمْ إلَّا يَخْرُصُونَ} “onlar ancak yalan söylerler.” bunda yalan uydurmaktadırlar.

2815. Metin

{هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ اللَّيْل لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَار مُبْصِرًا} إسْنَاد الْإِبْصَار إلَيْهِ مَجَاز لِأَنَّهُ يُبْصِر فِيهِ {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات} دَلَالَات عَلَى وَحْدَانِيّته تَعَالَى {لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ} سَمَاع تَدَبُّر واتعاظ

{هُوَ الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ اللَّيْل لِتَسْكُنُوا فِيهِ وَالنَّهَار مُبْصِرًا} “O, içinde dinlenesiniz diye geceyi ve aydınlık olarak da gündüzü sizin için var edendir.” Görmenin gündüze isnat edilmesi mecazdır; çünkü insan onun içinde görür. {إنَّ فِي ذَلِكَ لَآيَات} “Şüphesiz bunda elbette ibretler vardır;” Yüce Allah'ın birliğine dair deliller [vardır], {لِقَوْمٍ يَسْمَعُونَ} “işiten bir topluluk için;” düşünüp ibret alma işitişiyle [işitenler için].

2817. Metin

{قَالُوا} أَيْ الْيَهُود وَالنَّصَارَى وَمَنْ زَعَمَ أَنَّ الْمَلَائِكَة بَنَات اللَّه {اتَّخَذَ اللَّه وَلَدًا} قَالَ تَعَالَى لَهُمْ {سُبْحَانه} تَنْزِيهًا لَهُ عَنْ الْوَلَد {هُوَ الْغَنِيّ} عَنْ كُلّ أَحَد وَإِنَّمَا يَطْلُب الْوَلَد مَنْ يَحْتَاج إلَيْهِ {لَهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الْأَرْض} مُلْكًا وَخَلْقًا وَعَبِيدًا {إنْ} مَا {عِنْدكُمْ مِنْ سُلْطَان} حُجَّة {بِهَذَا} الَّذِي تَقُولُونَهُ {أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّه مَا لَا تَعْلَمُونَ} اسْتِفْهَام تَوْبِيخ

{قَالُوا} “Dediler ki:” yani Yahudiler, Hristiyanlar ve meleklerin Allah'ın kızları olduğunu iddia edenler: {اتَّخَذَ اللَّه وَلَدًا} “‘Allah çocuk edindi.’” Allah Teâlâ onlara şöyle buyurdu: {سُبْحَانه} “O, münezzehtir;” çocuk edinmekten O'nu tenzih ederiz. {هُوَ الْغَنِيّ} “O, zengindir;” hiç kimseye muhtaç değildir. Çocuk edinmeyi ancak ona ihtiyacı olan ister. {لَهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الْأَرْض} “Göklerde ve yerde ne varsa O'nundur;” mülkiyet, yaratılış ve kulluk bakımından. {إنْ} “Yoktur” [in, olumsuzluk manasındadır;] {عِنْدكُمْ مِنْ سُلْطَان} “sizin yanınızda hiçbir delil” hiçbir hüccet {بِهَذَا} “buna dair;” bu söylediğinize dair. {أَتَقُولُونَ عَلَى اللَّه مَا لَا تَعْلَمُونَ} “Allah'a karşı bilmediğiniz bir şeyi mi söylüyorsunuz?” Bu soru kınama (tevbih) içindir.

2819. Metin

{قُلْ إنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّه الْكَذِب} بِنَسَبِهِ الْوَلَد إلَيْهِ {لَا يُفْلِحُونَ} لَا يَسْعَدُونَ

{قُلْ إنَّ الَّذِينَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّه الْكَذِب} “De ki: ‘Allah'a karşı yalan uyduranlar’” O'na çocuk nispet ederek [yalan uyduranlar], {لَا يُفْلِحُونَ} “kurtuluşa eremezler.’” saadete kavuşamazlar.

2821. Metin

لَهُمْ {مَتَاع} قَلِيل {فِي الدُّنْيَا} يَتَمَتَّعُونَ بِهِ مُدَّة حَيَاتهمْ {ثُمَّ إلَيْنَا مَرْجِعهمْ} بِالْمَوْتِ {ثُمَّ نذيقهم العذاب الشديد} بعد الموت {بما كانوا يكفرون}

Onlar için {مَتَاع} “bir faydalanma vardır” az bir [faydalanma], {فِي الدُّنْيَا} “dünyada;” hayatları müddetince onunla faydalanırlar; {ثُمَّ إلَيْنَا مَرْجِعهمْ} “sonra dönüşleri bizedir” ölümle; {ثُمَّ نذيقهم العذاب الشديد} “sonra onlara şiddetli azabı tattırırız” ölümden sonra, {بما كانوا يكفرون} “inkâr edegeldiklerinden ötürü.”

2823. Metin

{وَاتْلُ} يَا مُحَمَّد {عَلَيْهِمْ} أَيْ كُفَّار مَكَّة {نَبَأ} خَبَر {نُوح} وَيُبْدَل مِنْهُ {إذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَا قَوْم إنْ كَانَ كَبُرَ} شَقَّ {عَلَيْكُمْ مَقَامِي} لُبْثِي فِيكُمْ {وَتَذْكِيرِي} وَعْظِي إيَّاكُمْ {بِآيَاتِ اللَّه فَعَلَى اللَّه تَوَكَّلْت فَأَجْمِعُوا أَمْركُمْ} اعْزِمُوا عَلَى أَمْر تَفْعَلُونَهُ بِي {وَشُرَكَاءَكُمْ} الْوَاو بِمَعْنَى مَعَ {ثُمَّ لَا يَكُنْ أَمْركُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّة} مَسْتُورًا بَلْ أَظْهِرُوهُ وَجَاهِرُونِي بِهِ {ثُمَّ اقْضُوا إلَيَّ} امْضُوا فِيمَا أَرَدْتُمُوهُ {وَلَا تُنْظِرُونِ} تُمْهِلُونِ فَإِنِّي لَسْت مُبَالِيًا بِكُمْ

{وَاتْلُ} “Oku” ey Muhammed, {عَلَيْهِمْ} “onlara” yani Mekke kâfirlerine {نَبَأ} “haberini” {نُوح} “Nuh'un;” bundan bedel olarak: {إذْ قَالَ لِقَوْمِهِ يَا قَوْم إنْ كَانَ كَبُرَ} “Hani kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim! Şayet ağır geliyorsa’” zor geliyorsa {عَلَيْكُمْ مَقَامِي} “aranızda bulunuşum” aranızda ikamet etmem {وَتَذْكِيرِي} “ve öğüt vermem” size vaaz etmem {بِآيَاتِ اللَّه فَعَلَى اللَّه تَوَكَّلْت فَأَجْمِعُوا أَمْركُمْ} “Allah'ın ayetleriyle, ben yalnız Allah'a tevekkül ettim. Artık siz kararınızı verin” bana yapacağınız işe azmedin {وَشُرَكَاءَكُمْ} “ve ortaklarınızı da [toplayın]!’” Vâv, 'birlikte/ile' (ma'a) anlamındadır. {ثُمَّ لَا يَكُنْ أَمْركُمْ عَلَيْكُمْ غُمَّة} “Sonra işiniz sizin için gizli kalmasın;” gizli olmasın; bilakis onu açığa vurun ve bana karşı açık olun. {ثُمَّ اقْضُوا إلَيَّ} “Sonra benim hakkımdaki hükmünüzü uygulayın” yapmak istediğinizi yerine getirin {وَلَا تُنْظِرُونِ} “ve bana mühlet de vermeyin!’” bana süre tanımayın; zira ben size asla aldırış etmem.

2825. Metin

{فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ} عَنْ تَذْكِيرِي {فَمَا سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْر} ثَوَاب عَلَيْهِ فَتَوَلَّوْا {إنْ} مَا {أَجْرِيَ} ثوابي {إلا على الله وأمرت أن أكون من المسلمين}

{فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ} “Eğer yüz çevirirseniz,” benim hatırlatmamdan [yüz çevirirseniz], {فَمَا سَأَلْتُكُمْ مِنْ أَجْر} “zaten ben sizden hiçbir ücret istemedim” buna karşılık bir sevap [istemedim ki yüz çeviresiniz]. {إنْ} “Değildir” [in, olumsuzluk manasındadır;] {أَجْرِيَ} “benim ücretim” benim mükâfatım {إلا على الله وأمرت أن أكون من المسلمين} “ancak Allah'a aittir ve bana müslümanlardan olmam emrolundu.”

2827. Metin

{فكذبوه فنجيناه وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْك} السَّفِينَة {وَجَعَلْنَاهُمْ} أَيْ مَنْ مَعَهُ {خَلَائِف} فِي الْأَرْض {وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} بِالطُّوفَانِ {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الْمُنْذَرِينَ} مِنْ إهْلَاكهمْ فَكَذَلِكَ نَفْعَل بِمَنْ كَذَّبَ

{فكذبوه فنجيناه وَمَنْ مَعَهُ فِي الْفُلْك} “Bunun üzerine onu yalanladılar; biz de onu ve onunla beraber gemide bulunanları kurtardık” gemide {وَجَعَلْنَاهُمْ} “ve onları kıldık” yani onunla beraber olanları {خَلَائِف} “halifeler” yeryüzünde, {وَأَغْرَقْنَا الَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} “ayetlerimizi yalanlayanları ise suda boğduk” tufan ile. {فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الْمُنْذَرِينَ} “Bak işte, o uyarılanların sonu nice oldu!” helak edilmeleri nasıl oldu; nitekim yalanlayan herkese de böyle yaparız.

2829. Metin

{ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْده} أَيْ نُوح {رُسُلًا إلَى قَوْمهمْ} كَإِبْرَاهِيم وَهُود وَصَالِح {فَجَاءُوهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} الْمُعْجِزَات {فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِهِ مِنْ قَبْل} أَيْ قَبْل بَعْث الرُّسُل إلَيْهِمْ {كَذَلِكَ نَطْبَع} نَخْتِم {عَلَى قُلُوب الْمُعْتَدِينَ} فَلَا تَقْبَل الْإِيمَان كَمَا طَبَعْنَا عَلَى قُلُوب أُولَئِكَ

{ثُمَّ بَعَثْنَا مِنْ بَعْده} “Sonra onun ardından gönderdik” yani Nuh'tan [sonra], {رُسُلًا إلَى قَوْمهمْ} “kavimlerine elçiler;” İbrahim, Hud ve Salih gibi. {فَجَاءُوهُمْ بِالْبَيِّنَاتِ} “Onlara apaçık delillerle geldiler;” mucizelerle, {فَمَا كَانُوا لِيُؤْمِنُوا بِمَا كَذَّبُوا بِهِ مِنْ قَبْل} “fakat onlar daha önce yalanladıklarına iman edecek değillerdi;” yani elçiler kendilerine gönderilmeden önce [yalanladıklarına]. {كَذَلِكَ نَطْبَع} “İşte böyle mühürleriz” damgalarız {عَلَى قُلُوب الْمُعْتَدِينَ} “haddi aşanların kalplerini;” böylece imanı kabul etmezler; tıpkı öncekilerin kalplerini mühürlediğimiz gibi.

2831. Metin

{ثم بعثنا من بعدهم مُوسَى وَهَارُونَ إلَى فِرْعَوْن وَمَلَئِهِ} قَوْمه {بِآيَاتِنَا} التسع {فاستكبروا} عن الإيمان بها {وكانوا قوما مجرمين}

{ثم بعثنا من بعدهم مُوسَى وَهَارُونَ إلَى فِرْعَوْن وَمَلَئِهِ} “Sonra onların ardından Musa ve Harun'u Firavun'a ve onun ileri gelenlerine gönderdik” onun kavmine {بِآيَاتِنَا} “ayetlerimizle;” dokuz mucizeyle. {فاستكبروا} “Fakat onlar büyüklük tasladılar” onlara iman etmekten kaçınarak {وكانوا قوما مجرمين} “ve suçlu bir kavim oldular.”

2833. Metin

{فَلَمَّا جَاءَهُمْ الْحَقّ مِنْ عِنْدنَا قَالُوا إنَّ هَذَا لَسِحْر مُبِين} بَيِّن ظَاهِر

{فَلَمَّا جَاءَهُمْ الْحَقّ مِنْ عِنْدنَا قَالُوا إنَّ هَذَا لَسِحْر مُبِين} “Katımızdan onlara hak geldiği zaman: ‘Şüphesiz bu, apaçık bir büyüdür!’ dediler.” açık ve ortada [bir büyüdür].

2835. Metin

{قال موسى أتقولون للحق لما جاءكم} إنه لسحر {أسحر هذا} وَقَدْ أَفْلَحَ مَنْ أَتَى بِهِ وَأَبْطَلَ سِحْر السحرة {ولا يفلح الساحرون} وَالِاسْتِفْهَام فِي الْمَوْضِعَيْنِ لِلْإِنْكَارِ

{قال موسى أتقولون للحق لما جاءكم} “Musa dedi ki: ‘Size geldiğinde hak hakkında böyle mi söylüyorsunuz?’” şüphesiz bu bir büyüdür [diye mi?] {أسحر هذا} “‘Bu bir büyü müdür?’” Hâlbuki onu getiren kurtuluşa ermiş ve büyücülerin büyüsünü iptal etmiştir. {ولا يفلح الساحرون} “‘Hâlbuki büyücüler kurtuluşa eremezler.’” Her iki yerdeki istifham da inkâr (kınama) içindir.

2837. Metin

{قَالُوا أَجِئْتنَا لِتَلْفِتنَا} لِتَرُدّنَا {عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آباءنا وتكون لَكُمَا الْكِبْرِيَاء} الْمُلْك {فِي الْأَرْض} أَرْض مِصْر {وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ} مُصَدِّقِينَ

{قَالُوا أَجِئْتنَا لِتَلْفِتنَا} “Dediler ki: ‘Bizi çevirmek için mi geldin’” bizi döndürmek için mi {عَمَّا وَجَدْنَا عَلَيْهِ آباءنا وتكون لَكُمَا الْكِبْرِيَاء} “atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeyden ve büyüklük ikinizin olsun diye mi’” hâkimiyet {فِي الْأَرْض} “yeryüzünde?’” Mısır toprağında. {وَمَا نَحْنُ لَكُمَا بِمُؤْمِنِينَ} “‘Biz ikinize de inanacak değiliz.’” tasdik edecek değiliz.

2839. Metin

{وَقَالَ فِرْعَوْن ائْتُونِي بِكُلِّ سَاحِر عَلِيم} فَائِق فِي عِلْم السِّحْر

{وَقَالَ فِرْعَوْن ائْتُونِي بِكُلِّ سَاحِر عَلِيم} “Firavun: 'Bana bütün bilgili büyücüleri getirin!' dedi.” büyü ilminde üstün [olanları].

2841. Metin

{فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَة قَالَ لَهُمْ مُوسَى} بَعْد مَا قَالُوا لَهُ {إمَّا أَنْ تُلْقِي وَإِمَّا أَنْ نَكُون نَحْنُ الْمُلْقِينَ} {أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ}

{فَلَمَّا جَاءَ السَّحَرَة قَالَ لَهُمْ مُوسَى} “Büyücüler gelince, Musa onlara dedi ki:” —onlar kendisine {إمَّا أَنْ تُلْقِي وَإِمَّا أَنْ نَكُون نَحْنُ الْمُلْقِينَ} “'Ya sen at ya da ilk atanlar biz olalım'” dedikten sonra— {أَلْقُوا مَا أَنْتُمْ مُلْقُونَ} “'Ne atacaksanız atın!'”

2843. Metin

{فَلَمَّا أَلْقَوْا} حِبَالهمْ وَعِصِيّهمْ {قَالَ مُوسَى مَا} اسْتِفْهَامِيَّة مُبْتَدَأ خَبَره {جِئْتُمْ بِهِ السِّحْر} بَدَل وَفِي قِرَاءَة بِهَمْزَةٍ وَاحِدَة إخْبَار فَمَا اسْم مَوْصُول مُبْتَدَأ {إنَّ اللَّه سَيُبْطِلُهُ} أَيْ سَيَمْحَقُهُ {إن الله لا يصلح عمل المفسدين}

{فَلَمَّا أَلْقَوْا} “Onlar [iplerini ve değneklerini] atınca” {قَالَ مُوسَى مَا} “Musa dedi ki: 'Sizin” [mâ] istifhamiyye olup mübtedadır, haberi şudur: {جِئْتُمْ بِهِ السِّحْر} “getirdiğiniz şey büyüdür.” [es-Sihru] bedeldir. Tek hemze ile olan [haber kipi] kıraatinde ise "mâ" ismi mevsul olup mübtedadır. {إنَّ اللَّه سَيُبْطِلُهُ} “Şüphesiz Allah onu boşa çıkaracaktır.” yani onu yok edecektir. {إن الله لا يصلح عمل المفسدين} “Şüphesiz Allah, bozguncuların işini düzeltmez.'”

2845. Metin

{وَيُحِقّ} يُثْبِت وَيُظْهِر {اللَّه الْحَقّ بِكَلِمَاتِهِ} بِمَوَاعِيدِهِ {ولو كره المجرمون}

{وَيُحِقّ} “Ve hakkı gerçekleştirir” sabit kılar ve açığa çıkarır {اللَّه الْحَقّ بِكَلِمَاتِهِ} “Allah kelimeleriyle” vaatleriyle {ولو كره المجرمون} “günahkârlar hoşlanmasa bile.”

2847. Metin

{فَمَا آمَنَ لِمُوسَى إلَّا ذُرِّيَّة} طَائِفَة {مِنْ} أَوْلَاد {قَوْمه} أَيْ فِرْعَوْن {عَلَى خَوْف مِنْ فرعون وملئهم أَنْ يَفْتِنهُمْ} يَصْرِفهُمْ عَنْ دِينه بِتَعْذِيبِهِ {وَإِنَّ فِرْعَوْن لَعَالٍ} مُتَكَبِّر {فِي الْأَرْض} أَرْض مِصْر {وَإِنَّهُ لَمِنْ الْمُسْرِفِينَ} الْمُتَجَاوِزِينَ الْحَدّ بِادِّعَاءِ الرُّبُوبِيَّة

{فَمَا آمَنَ لِمُوسَى إلَّا ذُرِّيَّة} “Musa'ya ancak bir zürriyet iman etti” bir topluluk {مِنْ} {قَوْمه} “kendi kavminin [gençlerinden]” yani Firavun'un [kavminden], {عَلَى خَوْف مِنْ فرعون وملئهم أَنْ يَفْتِنهُمْ} “Firavun'dan ve ileri gelenlerinden kendilerine işkence edip dinlerinden döndürür korkusuyla.” azap ederek onları dininden çevirmesinden [korkarak]. {وَإِنَّ فِرْعَوْن لَعَالٍ} “Şüphesiz Firavun çok üstün” kibirliydi {فِي الْأَرْض} “yeryüzünde;” Mısır toprağında {وَإِنَّهُ لَمِنْ الْمُسْرِفِينَ} “ve şüphesiz o, haddi aşanlardandı;” ilahlık iddiasıyla sınırı aşanlardandı.

2849. Metin

{وقال موسى يا قوم إن كنتم آمنتم بالله فعليه توكلوا إن كنتم مسلمين}

{وقال موسى يا قوم إن كنتم آمنتم بالله فعليه توكلوا إن كنتم مسلمين} “Musa dedi ki: 'Ey kavmim! Eğer Allah'a iman ettiyseniz ve O'na teslim olduysanız, artık yalnızca O'na tevekkül edin.'”

2851. Metin

{فَقَالُوا عَلَى اللَّه تَوَكَّلْنَا رَبّنَا لَا تَجْعَلنَا فِتْنَة لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} أَيْ لَا تُظْهِرهُمْ عَلَيْنَا فَيَظُنُّوا أَنَّهُمْ عَلَى الحق فيفتتنوا بنا

{فَقَالُوا عَلَى اللَّه تَوَكَّلْنَا رَبّنَا لَا تَجْعَلنَا فِتْنَة لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} “Onlar da dediler ki: 'Biz yalnızca Allah'a tevekkül ettik. Rabbimiz! Bizi o zalimler kavmi için bir imtihan vesilesi kılma!'” yani bizi onlara galip kılma ki hak üzere olduklarını zannedip bizim yüzümüzden fitneye düşmesinler,

2853. Metin

{ونجنا برحمتك من القوم الكافرين}

{ونجنا برحمتك من القوم الكافرين} “'Ve rahmetinle bizi o kâfirler kavminden kurtar!'”

2855. Metin

{وَأَوْحَيْنَا إلَى مُوسَى وَأَخِيهِ أَنْ تَبَوَّآ} اتَّخِذَا {لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُوا بُيُوتكُمْ قِبْلَة} مُصَلًّى تُصَلُّونَ فِيهِ لِتَأْمَنُوا مِنْ الْخَوْف وَكَانَ فِرْعَوْن مَنَعَهُمْ مِنْ الصَّلَاة {وَأَقِيمُوا الصَّلَاة} أَتِمُّوهَا {وَبَشِّرْ الْمُؤْمِنِينَ} بِالنَّصْرِ وَالْجَنَّة

{وَأَوْحَيْنَا إلَى مُوسَى وَأَخِيهِ أَنْ تَبَوَّآ} “Musa'ya ve kardeşine vahyettik ki: 'Edinin” tutun {لِقَوْمِكُمَا بِمِصْرَ بُيُوتًا وَاجْعَلُوا بُيُوتكُمْ قِبْلَة} “kavminiz için Mısır'da evler ve evlerinizi kıble” korkudan emin olmak için içinde namaz kılacağınız ibadethane [kılın]. Firavun onları namaz kılmaktan men ediyordu. {وَأَقِيمُوا الصَّلَاة} “Ve namazı kılın!” eksiksiz kılın {وَبَشِّرْ الْمُؤْمِنِينَ} “Müminleri müjdele!'” zaferle ve cennetle.

2857. Metin

{وَقَالَ مُوسَى رَبّنَا إنَّك آتَيْت فِرْعَوْن وَمَلَأَه زِينَة وَأَمْوَالًا فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا رَبّنَا} آتَيْتهمْ ذَلِكَ {لِيُضِلُّوا} فِي {عَنْ سَبِيلك} دِينك {رَبّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالهمْ} امْسَخْهَا {وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبهمْ} اطْبَعْ عَلَيْهَا وَاسْتَوْثِقْ {فَلَا يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوْا العذاب الأليم} المؤلم دعا عليه وَأَمَّنَ هَارُونَ عَلَى دُعَائِهِ

{وَقَالَ مُوسَى رَبّنَا إنَّك آتَيْت فِرْعَوْن وَمَلَأَه زِينَة وَأَمْوَالًا فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا رَبّنَا} “Musa dedi ki: 'Rabbimiz! Şüphesiz sen Firavun'a ve onun ileri gelenlerine dünya hayatında ziynet ve mallar verdin. Rabbimiz!'” onlara bunu verdin {لِيُضِلُّوا} “saptırsınlar diye” {عَنْ سَبِيلك} “senin yolundan'” dininden. {رَبّنَا اطْمِسْ عَلَى أَمْوَالهمْ} “'Rabbimiz! Mallarını silip yok et'” onları başkalaştır [taş yap] {وَاشْدُدْ عَلَى قُلُوبهمْ} “'ve kalplerini mühürle'” üzerlerini damgala ve sımsıkı kapat {فَلَا يُؤْمِنُوا حَتَّى يَرَوْا العذاب الأليم} “'ki can yakıcı azabı görünceye kadar iman etmesinler!'” elem verici [azabı]. Musa onların aleyhine dua etti, Harun da duasına amin dedi.

2859. Metin

{قَالَ} تَعَالَى {قَدْ أُجِيبَتْ دَعْوَتكُمَا} فَمُسِخَتْ أَمْوَالهمْ حِجَارَة وَلَمْ يُؤْمِن فِرْعَوْن حَتَّى أَدْرَكَهُ الْغَرَق {فَاسْتَقِيمَا} عَلَى الرِّسَالَة وَالدَّعْوَة إلَى أَنْ يَأْتِيهِمْ الْعَذَاب {وَلَا تَتَّبِعَانِّ سَبِيل الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ} فِي اسْتِعْجَال قَضَائِي رُوِيَ أَنَّهُ مَكَثَ بَعْدهَا أربعين سنة

{قَالَ} “[Allah] Teâlâ buyurdu:” {قَدْ أُجِيبَتْ دَعْوَتكُمَا} “'İkinizin de duası kabul edilmiştir.'” Bunun üzerine onların malları taşa dönüştürüldü ve Firavun da boğulma anı gelip çatana kadar iman etmedi. {فَاسْتَقِيمَا} “'Şu halde dosdoğru olun'” kendilerine azap gelinceye kadar risalet ve davet üzere [sebat edin], {وَلَا تَتَّبِعَانِّ سَبِيل الَّذِينَ لَا يَعْلَمُونَ} “'ve bilmeyenlerin yoluna uymayın!'” hükmümün acele gelmesini isteme hususunda. Rivayet edildiğine göre [Musa] bundan sonra kırk yıl daha kaldı.

2861. Metin

{وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إسْرَائِيل الْبَحْر فَأَتْبَعَهُمْ} لَحِقَهُمْ {فِرْعَوْن وَجُنُوده بَغْيًا وَعَدْوًا} مَفْعُول لَهُ {حَتَّى إذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَق قَالَ آمَنْت أَنَّهُ} أَيْ بِأَنَّهُ وَفِي قِرَاءَة بِالْكَسْرِ اسْتِئْنَافًا {لَا إلَه إلَّا الذي آمنت به بنوا إسْرَائِيل وَأَنَا مِنْ الْمُسْلِمِينَ} كَرَّرَهُ لِيَقْبَل مِنْهُ فَلَمْ يَقْبَل وَدَسَّ جِبْرِيل فِي فِيهِ مِنْ حَمْأَة الْبَحْر مَخَافَة أَنْ تَنَالهُ الرَّحْمَة وَقَالَ له

{وَجَاوَزْنَا بِبَنِي إسْرَائِيل الْبَحْر فَأَتْبَعَهُمْ} “İsrailoğullarını denizden geçirdik; ardından” onlara yetişti {فِرْعَوْن وَجُنُوده بَغْيًا وَعَدْوًا} “Firavun ve askerleri azgınlık ve düşmanlıkla” mef'ûlun leh'tir {حَتَّى إذَا أَدْرَكَهُ الْغَرَق قَالَ آمَنْت أَنَّهُ} “Nihayet boğulma ona ulaştığında dedi ki: 'İnandım ki” yani [bi-ennehû]. Kesre ile olan kıraatte [innehu] istînaftır. {لَا إلَه إلَّا الذي آمنت به بنوا إسْرَائِيل وَأَنَا مِنْ الْمُسْلِمِينَ} “İsrailoğullarının inandığından başka ilah yoktur ve ben de teslim olanlardanım.'” Kendisinden kabul edilsin diye bunu tekrarladı fakat kabul edilmedi; Cebrail de kendisine rahmet ulaşır korkusuyla ağzına denizin balçığından tıkadı ve ona şöyle dedi:

2863. Metin

{آلْآنَ} تُؤْمِن {وَقَدْ عَصَيْت قَبْل وَكُنْت مِنْ الْمُفْسِدِينَ} بِضَلَالِك وَإِضْلَالك عَنْ الْإِيمَان

{آلْآنَ} “'Şimdi mi'” iman ediyorsun {وَقَدْ عَصَيْت قَبْل وَكُنْت مِنْ الْمُفْسِدِينَ} “'hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozguncular arasında yer almıştın?'” sapkınlığınla ve [insanları] imandan saptırmanla.

2865. Metin

{فَالْيَوْم نُنَجِّيك} نُخْرِجك مِنْ الْبَحْر {بِبَدَنِك} جَسَدك الَّذِي لَا رُوح فِيهِ {لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفك} بَعْدك {آيَة} عِبْرَة فَيَعْرِفُوا عُبُودِيَّتك وَلَا يَقْدَمُوا على مثل فعلك وعن بن عَبَّاس أَنَّ بَعْض بَنِي إسْرَائِيل شَكُّوا فِي مَوْته فَأُخْرِجَ لَهُمْ لِيَرَوْهُ {وَإِنَّ كَثِيرًا مِنْ النَّاس} أَيْ أَهْل مَكَّة {عَنْ آيَاتنَا لَغَافِلُونَ} لَا يَعْتَبِرُونَ بِهَا

{فَالْيَوْم نُنَجِّيك} “Bugün seni kurtaracağız” seni denizden çıkaracağız {بِبَدَنِك} “bedeninle” ruhu olmayan cesedinle {لِتَكُونَ لِمَنْ خَلْفك} “arkandan gelenlere” senden sonrakilere {آيَة} “bir ibret olsun diye;” böylece senin kul olduğunu anlasınlar ve senin yaptığın gibi yapmaya kalkışmasınlar. İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre, İsrailoğullarından bazıları onun ölümünden şüphe ettiler, bunun üzerine görsünler diye [cesedi] onlara çıkarıldı. {وَإِنَّ كَثِيرًا مِنْ النَّاس} “Şüphesiz insanların çoğu” yani Mekke ehli {عَنْ آيَاتنَا لَغَافِلُونَ} “ayetlerimizden gerçekten habersizdirler;” onlardan ibret almazlar.

2867. Metin

{وَلَقَدْ بَوَّأْنَا} أَنْزَلْنَا {بَنِي إسْرَائِيل مُبَوَّأ صِدْق} مَنْزِل كَرَامَة وَهُوَ الشَّام وَمِصْر {وَرَزَقْنَاهُمْ مِنْ الطَّيِّبَات فَمَا اخْتَلَفُوا} بِأَنْ آمَنَ بَعْض وَكَفَرَ بَعْض {حَتَّى جَاءَهُمْ الْعِلْم إنَّ رَبّك يَقْضِي بَيْنهمْ يَوْم الْقِيَامَة فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} مِنْ أَمْر الدِّين بِإِنْجَاءِ الْمُؤْمِنِينَ وَتَعْذِيب الْكَافِرِينَ

{وَلَقَدْ بَوَّأْنَا} “Andolsun biz yerleştirdik” iskân ettik {بَنِي إسْرَائِيل مُبَوَّأ صِدْق} “İsrailoğullarını güzel bir yere;” şerefli bir konağa ki o Şam ve Mısır'dır. {وَرَزَقْنَاهُمْ مِنْ الطَّيِّبَات فَمَا اخْتَلَفُوا} “Ve onlara temiz şeylerden rızık verdik; ihtilafa düşmediler” bazılarının iman edip bazılarının inkâr etmesiyle [ayrılığa düşmediler], {حَتَّى جَاءَهُمْ الْعِلْم إنَّ رَبّك يَقْضِي بَيْنهمْ يَوْم الْقِيَامَة فِيمَا كَانُوا فِيهِ يَخْتَلِفُونَ} “kendilerine ilim gelinceye kadar. Şüphesiz Rabbin kıyamet günü, ihtilaf etmekte oldukları şeyler hakkında aralarında hüküm verecektir;” müminleri kurtarıp kâfirlere azap ederek din hususunda [aralarında hüküm verecektir].

2869. Metin

فَإِنْ كُنْت} يَا مُحَمَّد {فِي شَكّ مِمَّا أَنْزَلْنَا إلَيْك} مِنْ الْقَصَص فَرْضًا {فَاسْأَلْ الَّذِينَ يقرؤون الْكِتَاب} التَّوْرَاة {مِنْ قَبْلك} فَإِنَّهُ ثَابِت عِنْدهمْ يخبرونك بِصِدْقِهِ قَالَ ﷺ لَا أَشُكّ وَلَا أَسْأَل {لَقَدْ جَاءَك الْحَقّ مِنْ رَبّك فَلَا تَكُونَن مِنْ الْمُمْتَرِينَ} الشَّاكِّينَ فِيهِ

{فَإِنْ كُنْت} “Eğer sen” ey Muhammed, faraza {فِي شَكّ مِمَّا أَنْزَلْنَا إلَيْك} “sana indirdiğimiz şeyden şüphede isen” kıssalardan, {فَاسْأَلْ الَّذِينَ يقرؤون الْكِتَاب} “kitabı okuyanlara sor” Tevrat'ı {مِنْ قَبْلك} “senden önce;” çünkü bu onların yanında sabittir, sana doğruluğunu haber verirler. [Rasûlullah] sallallâhu aleyhi ve sellem: "Ben ne şüphe ederim ne de sorarım" buyurdu. {لَقَدْ جَاءَك الْحَقّ مِنْ رَبّك فَلَا تَكُونَن مِنْ الْمُمْتَرِينَ} “Andolsun ki sana Rabbinden hak gelmiştir; sakın şüphe edenlerden olma!” onda şüpheye düşenlerden.

2871. Metin

{ولا تكونن من الذين كذبوا بآيات الله فتكون من الخاسرين}

{ولا تكونن من الذين كذبوا بآيات الله فتكون من الخاسرين} “Ve Allah'ın ayetlerini yalanlayanlardan da olma, yoksa hüsrana uğrayanlardan olursun!”

2873. Metin

{إنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ} وَجَبَتْ {عَلَيْهِمْ كَلِمَة رَبّك} بالعذاب {لا يؤمنون}

{إنَّ الَّذِينَ حَقَّتْ} “Şüphesiz hak olan kimseler” kesinleşen {عَلَيْهِمْ كَلِمَة رَبّك} “üzerlerine Rabbinin sözü” azap [sözü] {لا يؤمنون} “iman etmezler.”

2875. Metin

{وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلّ آيَة حَتَّى يَرَوْا الْعَذَاب الْأَلِيم} فَلَا يَنْفَعهُمْ حِينَئِذٍ

{وَلَوْ جَاءَتْهُمْ كُلّ آيَة حَتَّى يَرَوْا الْعَذَاب الْأَلِيم} “Kendilerine her türlü mucize gelse bile, can yakıcı azabı görünceye kadar [iman etmezler].” o vakit ise [iman etmeleri] kendilerine fayda vermez.

2877. Metin

{فَلَوْلَا} فَهَلَّا {كَانَتْ قَرْيَة} أُرِيدَ أَهْلهَا {آمَنَتْ} قَبْل نُزُول الْعَذَاب بِهَا {فَنَفَعَهَا إيمَانهَا إلَّا} لَكِنْ {قَوْم يُونُس لَمَّا آمَنُوا} عِنْد رُؤْيَة أَمَارَة الْعَذَاب وَلَمْ يُؤَخَّرُوا إلَى حُلُوله {كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَاب الْخِزْي فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إلَى حِين} انْقِضَاء آجَالهمْ

{فَلَوْلَا} “Keşke” niçin olmasaydı {كَانَتْ قَرْيَة} “bir memleket” ahalisi kastedilmektedir {آمَنَتْ} “ki iman etmiş” başlarına azap inmeden önce {فَنَفَعَهَا إيمَانهَا إلَّا} “ve imanı kendisine fayda vermiş olsun! Ancak” lakin {قَوْم يُونُس لَمَّا آمَنُوا} “Yunus'un kavmi iman edince” azabın alametini gördüklerinde; azap başlarına inene kadar tehir etmediler {كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَاب الْخِزْي فِي الْحَيَاة الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ إلَى حِين} “onlardan dünya hayatındaki rezillik azabını kaldırdık ve onları bir süreye kadar yararlandırdık;” ecelleri sona erene kadar.

Okumaya devam etmek için uygulamada aşağı kaydırın.