2901. Metin
{الر} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ بِذَلِكَ هَذَا {كِتَاب أُحْكِمَتْ آيَاته} بِعَجِيبِ النَّظْم وَبَدِيع الْمَعَانِي {ثُمَّ فُصِّلَتْ} بُيِّنَتْ بِالْأَحْكَامِ وَالْقَصَص وَالْمَوَاعِظ {مِنْ لَدُنْ حَكِيم خَبِير} أَيّ اللَّه
{الر} “Elif. Lâm. Râ.” Allah bununla ne murad ettiğini en iyi bilendir. Bu, {كِتَاب أُحْكِمَتْ آيَاته} harika bir nazım ve eşsiz manalar ile “ayetleri sağlam kılınmış,” {ثُمَّ فُصِّلَتْ} hükümlerle, kıssalarla ve öğütlerle “sonra da açıklanmış bir kitaptır;” {مِنْ لَدُنْ حَكِيم خَبِير} yani Allah “tarafından” [indirilmiştir].
2902. Metin
{أَ} أَيْ بِأَنْ {لَا تَعْبُدُوا إلَّا اللَّه إنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِير} بِالْعَذَابِ إنْ كَفَرْتُمْ {وَبَشِير} بِالثَّوَابِ إنْ آمَنْتُمْ
{أَ} Yani {لَا تَعْبُدُوا إلَّا اللَّه إنَّنِي لَكُمْ مِنْهُ نَذِير} inkâr ederseniz azapla “Allah'tan başkasına kulluk etmeyesiniz diye. Şüphesiz ben de size O'nun tarafından [gönderilmiş] bir uyarıcı” {وَبَشِير} iman ederseniz sevapla “ve bir müjdeciyim.”
2903. Metin
{وَأَنْ اسْتَغْفِرُوا رَبّكُمْ} مِنْ الشِّرْك {ثُمَّ تُوبُوا} ارْجِعُوا {إلَيْهِ} بِالطَّاعَةِ {يُمَتِّعكُمْ} فِي الدُّنْيَا {مَتَاعًا حَسَنًا} بِطِيبِ عَيْش وَسِعَة رِزْق {إلَى أَجَل مُسَمًّى} هُوَ الْمَوْت {وَيُؤْتِ} فِي الْآخِرَة {كُلّ ذِي فَضْل} فِي الْعَمَل {فَضْله} جَزَاءَهُ {وَإِنْ تَوَلَّوْا} فِيهِ حَذْف إحْدَى التَّاءَيْنِ أَيْ تُعْرِضُوا {فَإِنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ عَذَاب يَوْم كَبِير} هُوَ يوم القيامة
{وَأَنْ اسْتَغْفِرُوا رَبّكُمْ} şirkten “Ve Rabbinizden bağışlanma dileyin,” {ثُمَّ تُوبُوا} itaatle O'na “sonra” yönelin/dönün {إلَيْهِ} “ki,” {يُمَتِّعكُمْ} dünyada {مَتَاعًا حَسَنًا} güzel bir hayat ve geniş bir rızıkla “sizi güzel bir geçimlikle yararlandırsın” {إلَى أَجَل مُسَمًّى} o da ölümdür “belirlenmiş bir süreye kadar;” {وَيُؤْتِ} ahirette de versin {كُلّ ذِي فَضْل} amelde “her lütuf/fazilet sahibine” {فَضْله} karşılığını/lütfunu “kendi lütfundan.” {وَإِنْ تَوَلَّوْa} burada iki ‘te’ harfinden biri hazfedilmiştir; yani yüz çevirirseniz, {فَإِنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ عَذَاب يَوْم كَبِير} ki o da kıyamet günüdür “şüphesiz ben sizin aleyhinize büyük bir günün azabından korkarım.”
2904. Metin
{إلَى اللَّه مَرْجِعكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلّ شَيْء قَدِير} وَمِنْهُ الثَّوَاب وَالْعَذَاب
{إلَى اللَّه مَرْجِعكُمْ وَهُوَ عَلَى كُلّ شَيْء قَدِير} mükâfat ve azap da O'ndandır “Dönüşünüz yalnızca Allah'adır ve O her şeye hakkıyla kadirdir.”
2905. Metin
ونزل كما رواه البخاري عن بن عباس فيمن كان يستحيي أَنْ يَتَخَلَّى أَوْ يُجَامِع فَيُفْضِي إلَى السَّمَاء وَقِيلَ فِي الْمُنَافِقِينَ {أَلَا إنَّهُمْ يُثْنُونَ صُدُورهمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ} أَيْ اللَّه {أَلَا حِين يَسْتَغْشُونَ ثِيَابهمْ} يَتَغَطَّوْنَ بِهَا {يَعْلَم} تَعَالَى {مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ} فَلَا يُغْنِي اسْتِخْفَاؤُهُمْ {إنَّهُ عَلِيم بِذَاتِ الصُّدُور} أَيْ بِمَا فِي الْقُلُوب
Buhârî'nin İbn Abbâs'tan rivayet ettiğine göre bu ayet, büyük veya küçük abdest bozarken yahut eşiyle cinsi münasebette bulunurken göğe karşı açılmaktan utanan kimseler hakkında inmiştir. Münafıklar hakkında olduğu da söylenmiştir: {أَلَا إنَّهُمْ يُثْنُونَ صُدُورهمْ لِيَسْتَخْفُوا مِنْهُ} yani Allah'tan “Haberiniz olsun! Onlar, O'ndan gizlenmek için göğüslerini bükerler.” {أَلَا حِين يَسْتَغْشُونَ ثِيَابهمْ} elbiselerine büründükleri “Haberiniz olsun! Elbiselerine büründükleri zaman” Yüce Allah {يَعْلَم} {مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ} “gizlediklerini de açığa vurduklarını da bilir.” Dolayısıyla gizlenmeleri kendilerine hiçbir fayda sağlamaz. {إنَّهُ عَلِيم بِذَاتِ الصُّدُور} yani kalplerde olanı “Şüphesiz O, göğüslerin özünü hakkıyla bilendir.”
2906. Metin
{وَمَا مِنْ} زَائِدَة {دَابَّة فِي الْأَرْض} هِيَ مَا دَبَّ عَلَيْهَا {إلَّا عَلَى اللَّه رِزْقهَا} تَكَفَّلَ بِهِ فَضْلًا مِنْهُ تَعَالَى {وَيَعْلَم مُسْتَقَرّهَا} مَسْكَنهَا فِي الدُّنْيَا أَوْ الصُّلْب {وَمُسْتَوْدَعهَا} بَعْد الْمَوْت أَوْ فِي الرَّحِم {كُلّ} مِمَّا ذُكِرَ {فِي كِتَاب مُبِين} بَيِّن هُوَ اللَّوْح الْمَحْفُوظ
{وَمَا مِنْ} [min] zaidedir {دَابَّة فِي الْأَرْض} yeryüzünde debelenen/hareket eden hiçbir canlı yoktur {إلَّا عَلَى اللَّه رِزْقهَا} Yüce Allah lütfuyla onu üstlenmiştir “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah'a ait olmasın.” {وَيَعْلَم مُسْتَقَرّهَا} dünyadaki veya sulbteki yerini “O, onun durup eğleştiği yeri” {وَمُسْتَوْدَعهَا} ölümden sonraki veya rahimdeki yerini “ve emaneten bırakıldığı yeri de bilir.” {كُلّ} bahsedilenlerin hepsi {فِي كِتَاب مُبِين} açık ve net olan Levh-i Mahfûz'da “apaçık bir kitaptadır.”
2907. Metin
{وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض فِي سِتَّة أَيَّام} أَوَّلهَا الْأَحَد وَآخِرهَا الْجُمُعَة {وَكَانَ عَرْشه} قَبْل خَلْقهمَا {عَلَى الْمَاء} وَهُوَ عَلَى مَتْن الرِّيح {لِيَبْلُوَكُمْ} مُتَعَلِّق بِخَلَقَ أَيْ خَلَقَهُمَا وَمَا فِيهِمَا مِنْ مَنَافِع لَكُمْ وَمَصَالِح لِيَخْتَبِركُمْ {أَيّكُمْ أَحْسَن عَمَلًا} أَيْ أَطْوَع لِلَّهِ {وَلَئِنْ قُلْت} يَا مُحَمَّد لَهُمْ {إنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْد الْمَوْت لَيَقُولَن الَّذِينَ كَفَرُوا إنْ} مَا {هَذَا} الْقُرْآن النَّاطِق بِالْبَعْثِ أَوْ الَّذِي تَقُولهُ {إلَّا سِحْر مُبِين} بَيِّن وَفِي قِرَاءَة سَاحِر وَالْمُشَار إلَيْهِ النَّبِيّ صَلَّى اللَّه عَلَيْهِ وَسَلَّمَ
{وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض فِي سِتَّة أَيَّام} ilki pazar, sonuncusu cuma günüdür “Gökleri ve yeri altı günde yaratan O'dur.” İkisinin yaratılmasından önce {وَكَانَ عَرْشه} {عَلَى الْمَاء} su da rüzgârın üzerindeydi “O'nun arşı su üzerindeydi.” {لِيَبْلُوَكُمْ} halakaya bağlıdır; yani ikisini ve içlerindeki sizin menfaat ve maslahatınıza olan şeyleri sizi sınamak için yarattı: {أَيّكُمْ أَحْسَن عَمَلًا} yani hanginiz Allah'a daha çok itaatkârdır “Hanginizin amel bakımından daha güzel olduğunu sınamak için.” [Ey Muhammed!] {وَلَئِنْ قُلْت} onlara “Şüphesiz siz öldükten sonra diriltileceksiniz dersen,” {إنَّكُمْ مَبْعُوثُونَ مِنْ بَعْد الْمَوْت لَيَقُولَن الَّذِينَ كَفَرُوا إنْ} değildir {هَذَا} dirilmeyi haber veren bu Kur'an veya senin söylediğin bu söz {إلَّا سِحْر مُبِين} açık “inkâr edenler mutlaka şöyle derler: 'Bu apaçık bir büyüden başka bir şey değildir.'” Bir kıraatte سَاحِرٌ (sahih bir büyücü) şeklindedir ve bununla kastedilen Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem'dir.
2908. Metin
{وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمْ الْعَذَاب إلَى} مَجِيء {أُمَّة} أَوْقَات {مَعْدُودَة لَيَقُولُنَّ} اسْتِهْزَاء {مَا يَحْبِسهُ} مَا يمنعه من النزول قال تعالى {أَلَا يَوْم يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا} مَدْفُوعًا {عَنْهُمْ وَحَاقَ} نَزَلَ {بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} من العذاب
{وَلَئِنْ أَخَّرْنَا عَنْهُمْ الْعَذَاب إلَى} vaktin gelmesine kadar {أُمَّة} zamanlar {مَعْدُودَة لَيَقُولُنَّ} alay ederek “Andolsun, eğer onlardan azabı sayılı bir süreye ertelesek, mutlaka” {مَا يَحْبِسهُ} inmesine ne engel oluyor [diyeceklerdir]. Yüce Allah buyurdu ki: {أَلَا يَوْم يَأْتِيهِمْ لَيْسَ مَصْرُوفًا} savuşturulacak/geri çevrilecek “'Onu alıkoyan nedir?' derler. Haberiniz olsun! O gün onlara geldiğinde, onlardan savuşturulacak değildir” {عَنْهُمْ وَحَاقَ} inmiştir {بِهِمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} azaptan “ve alay edip durdukları şey onları çepeçevre kuşatacaktır.”
2909. Metin
{وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسَان} الْكَافِر {مِنَّا رَحْمَة} غِنًى وَصِحَّة {ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إنَّهُ لَيَئُوس} قَنُوط مِنْ رَحْمَة اللَّه {كَفُور} شَدِيد الْكُفْر به
{وَلَئِنْ أَذَقْنَا الْإِنْسَان} kâfire {مِنَّا رَحْمَة} zenginlik ve sağlık “Eğer insana tarafımızdan bir rahmet tattırır,” {ثُمَّ نَزَعْنَاهَا مِنْهُ إنَّهُ لَيَئُوس} Allah'ın rahmetinden ümitsiz “sonra da onu kendisinden çekip alırsak, şüphesiz o pek ümitsiz,” {كَفُور} O'na karşı son derece nankördür “pek nankör olur.”
2911. Metin
{وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاء بَعْد ضَرَّاء} فَقْر وَشِدَّة {مسته ليقولن ذهب السيئات} المصائب {عني} وَلَمْ يَتَوَقَّع زَوَالهَا وَلَا شُكْر عَلَيْهَا {إنَّهُ لَفَرِح} بَطِر {فَخُور} عَلَى النَّاس بِمَا أُوتِيَ
{وَلَئِنْ أَذَقْنَاهُ نَعْمَاء بَعْد ضَرَّاء} fakirlik ve sıkıntıdan sonra “Ve eğer kendisine dokunan bir sıkıntıdan sonra ona bir nimet tattırırsak,” {مسته ليقولن ذهب السيئات} musibetler “mutlaka: 'Kötülükler” {عني} “benden gitti' der;” ne o kötülüklerin zevalini hesaba katar ne de nimete şükreder. {إنَّهُ لَفَرِح} şımarık “Şüphesiz o pek şımarık,” {فَخُور} kendisine verilen şeylerle insanlara karşı “pek böbürlenendir.”
2913. Metin
{إلَّا} لَكِنْ {الَّذِينَ صَبَرُوا} عَلَى الضَّرَّاء {وَعَمِلُوا الصَّالِحَات} فِي النَّعْمَاء {أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَة وَأَجْر كَبِير} هُوَ الْجَنَّة
{إلَّا} ancak {الَّذِينَ صَبَرُوا} sıkıntılara “Sabredenler” {وَعَمِلُوا الصَّالِحَات} nimet anında “ve salih ameller işleyenler müstesnadır.” {أُولَئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَة وَأَجْر كَبِير} o da cennettir “İşte onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.”
2915. Metin
{فَلَعَلَّك} يَا مُحَمَّد {تَارِك بَعْض مَا يُوحَى إلَيْك} فَلَا تُبَلِّغهُمْ إيَّاهُ لِتَهَاوُنِهِمْ بِهِ {وَضَائِق بِهِ صَدْرك} بِتِلَاوَتِهِ عَلَيْهِمْ لِأَجْلِ {أَنْ يَقُولُوا لَوْلَا} هَلَّا {أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْز أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَك} يُصَدِّقهُ كَمَا اقْتَرَحْنَا {إنَّمَا أَنْت نَذِير} فَمَا عَلَيْك إلَّا الْبَلَاغ لَا الْإِتْيَان بِمَا اقْتَرَحُوهُ {وَاَللَّه عَلَى كُلّ شَيْء وَكِيل} حفيظ فيجازيهم
Ey Muhammed! {فَلَعَلَّك} {تَارِك بَعْض مَا يُوحَى إلَيْك} onu hafife aldıkları için tebliğ etmeyeceksin “Belki de sen sana vahyolunanın bir kısmını terk edeceksin” {وَضَائِق بِهِ صَدْرك} onlara okumaktan dolayı “ve göğsün bununla daralacaktır,” {أَنْ يَقُولُوا لَوْلَا} niçin {أُنْزِلَ عَلَيْهِ كَنْز أَوْ جَاءَ مَعَهُ مَلَك} teklif ettiğimiz gibi onu doğrulayacak “'Ona bir hazine indirilseydi ya da onunla beraber bir melek gelseydi ya!' demeleri yüzünden.” {إنَّمَا أَنْت نَذِير} sana düşen sadece tebliğdir, onların teklif ettiklerini getirmek değil “Sen ancak bir uyarıcısın.” {وَاَللَّه عَلَى كُلّ شَيْء وَكِيل} koruyucudur, binaenaleyh onları cezalandırır “Allah ise her şeye vekildir.”
2917. Metin
{أَمْ} بَلْ أَ {يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} أَيْ الْقُرْآن {قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَر مِثْله} فِي الْفَصَاحَة وَالْبَلَاغَة {مُفْتَرَيَات} فَإِنَّكُمْ عَرَبِيُّونَ فُصَحَاء مِثْلِي تَحَدَّاهُمْ بِهَا أَوَّلًا ثُمَّ بِسُورَةٍ وَادْعُوا} لِلْمُعَاوَنَةِ عَلَى ذَلِكَ {مَنْ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} فِي أَنَّهُ افْتِرَاء
{أَمْ} Yoksa {يَقُولُونَ افْتَرَاهُ} yani Kur'an'ı “'Onu uydurdu' mu diyorlar?” {قُلْ فَأْتُوا بِعَشْرِ سُوَر مِثْله} fesahat ve belagatte “De ki: 'Öyleyse onun benzeri on sure getirin” {مُفْتَرَيَات} uydurulmuş olarak; zira siz de benim gibi fasih Araplarsınız. Önce onlara on sure ile meydan okudu, sonra tek bir sure ile. {وَادْعُوا} buna yardım etmesi için “ve çağırın” {مَنْ اسْتَطَعْتُمْ مِنْ دُون اللَّه} yani O'ndan başka “Allah'tan başka güç yetirebildiklerinizi,” {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} onun bir uydurma olduğu iddiasında “eğer doğru söyleyenler iseniz.'”
2919. Metin
{فَإِ} نْ {لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ} أَيْ مَنْ دَعَوْتُمُوهُمْ لِلْمُعَاوَنَةِ {فَاعْلَمُوا} خِطَاب لِلْمُشْرِكِينَ {أَنَّمَا أُنْزِلَ} مُلْتَبِسًا {بِعِلْمِ اللَّه} وَلَيْسَ افْتِرَاء عَلَيْهِ {وَأَنْ} مُخَفَّفَة أَيْ أَنَّهُ {لَا إلَه إلَّا هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} بَعْد هَذِهِ الْحُجَّة الْقَاطِعَة أي أسلموا
{فَإِ} ğer {لَمْ يَسْتَجِيبُوا لَكُمْ} yani yardıma çağırdıklarınız “Bunun üzerine size cevap veremedilerse,” {فَاعْلَمُوا} müşriklere hitaptır “bilin ki” {أَنَّمَا أُنْزِلَ} ihtiva ederek “o ancak Allah'ın ilmiyle indirilmiştir” ve O'na bir iftira değildir. {وَأَنْ} muhaffefedir, yani şüphesiz {لَا إلَه إلَّا هُوَ فَهَلْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} bu kesin delilden sonra; yani artık teslim olun “ve O'ndan başka hiçbir ilah yoktur. Artık siz teslim oluyor musunuz (müslüman oluyor musunuz)?”
2921. Metin
{مَنْ كَانَ يُرِيد الْحَيَاة الدُّنْيَا وَزِينَتهَا} بِأَنْ أَصَرَّ عَلَى الشِّرْك وَقِيلَ هِيَ فِي الْمُرَائِينَ {نُوَفِّ إلَيْهِمْ أَعْمَالهمْ} أَيْ جَزَاء مَا عَمِلُوهُ مِنْ خَيْر كَصَدَقَةٍ وَصِلَة رَحِم {فِيهَا} بِأَنْ نُوَسِّع عَلَيْهِمْ رِزْقهمْ {وَهُمْ فِيهَا} أَيْ الدُّنْيَا {لَا يُبْخَسُونَ} يُنْقَصُونَ شَيْئًا
{مَنْ كَانَ يُرِيد الْحَيَاة الدُّنْيَا وَزِينَتهَا} şirkte ısrar ederek [bunu isteyenler] -bunun riyakârlar hakkında olduğu da söylenmiştir-; “Kim dünya hayatını ve onun süsünü isterse,” {نُوَفِّ إلَيْهِمْ أَعْمَالهمْ} yani sadaka ve sıla-i rahim gibi yaptıkları hayırların karşılığını {فِيهَا} rızıklarını genişleterek “onlara orada amellerinin karşılığını tastamam öderiz” {وَهُمْ فِيهَا} yani dünyada {لَا يُبْخَسُونَ} hiçbir eksiltmeye uğratılmazlar “ve onlar orada hiçbir eksikliğe uğratılmazlar.”
2923. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَة إلَّا النار وحبط} بطل {ما صنعو} هـ {فيها} أي الآخرة فلا ثواب له {وباطل ما كانوا يعملون
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَيْسَ لَهُمْ فِي الْآخِرَة إلَّا النار وحبط} boşa gitmiştir {ما صنعو} yaptıkları şeyler {فيها} yani ahirette, artık onun hiçbir sevabı yoktur {وباطل ما كانوا يعملون} “İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka bir şey olmayan kimselerdir. Yaptıkları şeyler orada boşa gitmiştir ve işleyip durdukları da batıldır.”
2925. Metin
{أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَة} بَيَان {مِنْ رَبّه} وَهُوَ النَّبِيّ ﷺ أَوْ الْمُؤْمِنُونَ وَهِيَ الْقُرْآن {وَيَتْلُوهُ} يَتْبَعهُ {شَاهِد} لَهُ بِصِدْقِهِ {مِنْهُ} أَيْ مِنْ اللَّه وَهُوَ جِبْرِيل {وَمِنْ قَبْله} الْقُرْآن {كِتَاب مُوسَى} التَّوْرَاة شَاهِد لَهُ أَيْضًا {إمَامًا وَرَحْمَة} حَال كَمَنْ لَيْسَ كَذَلِكَ لَا {أُولَئِكَ} أَيْ مَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَة {يُؤْمِنُونَ بِهِ} أَيْ بِالْقُرْآنِ فَلَهُمْ الْجَنَّة {وَمَنْ يَكْفُر بِهِ مِنْ الْأَحْزَاب} جَمِيع الْكُفَّار {فَالنَّار مَوْعِده فَلَا تَكُ فِي مِرْيَة} شَكّ {مِنْهُ} مِنْ الْقُرْآن {إنَّهُ الْحَقّ مِنْ رَبّك وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس} أَيْ أَهْل مَكَّة {لَا يؤمنون}
{أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَة} apaçık bir delil üzere “Rabbinden apaçık bir delil üzerinde bulunan kimse mi?” {مِنْ رَبّه} o da Nebi sallallâhu aleyhi ve sellem ya da müminlerdir; delil ise Kur'an'dır; {وَيَتْلُوهُ} onu takip eden {شَاهِد} doğruluğuna şahitlik eden {مِنْهُ} yani Allah'tan; o da Cebrail'dir “Ve onu O'ndan bir şahit takip etmektedir.” {وَمِنْ قَبْله} Kur'an'dan önce de {كِتَاب مُوسَى} Tevrat da ona şahittir “Ondan önce de bir önder ve rahmet olarak Musa'nın kitabı vardı.” {إمَامًا وَرَحْمَة} haldir; böyle olmayan kimse gibi midir? Hayır. {أُولَئِكَ} yani apaçık delil üzere olanlar {يُؤْمِنُونَ بِهِ} yani Kur'an'a; binaenaleyh onlar için cennet vardır “İşte onlar ona iman ederler.” {وَمَنْ يَكْفُر بِهِ مِنْ الْأَحْزَاب} bütün kâfirlerden “Topluluklardan kim onu inkâr ederse,” {فَالنَّار مَوْعِده فَلَا تَكُ فِي مِرْيَة} şüphe {مِنْهُ} Kur'an'dan “onun buluşma yeri ateştir. Sakın bundan şüphe içinde olma;” {إنَّهُ الْحَقّ مِنْ رَبّك وَلَكِنَّ أَكْثَر النَّاس} yani Mekke halkı {لَا يؤمنون} “çünkü o, Rabbinden gelen haktır, fakat insanların çoğu inanmazlar.”
2927. Metin
{وَمَنْ} أَيْ لَا أَحَد {أَظْلَم مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى اللَّه كَذِبًا} بِنِسْبَةِ الشَّرِيك وَالْوَلَد إلَيْهِ {أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبّهمْ} يَوْم الْقِيَامَة فِي جُمْلَة الْخَلْق {وَيَقُول الْأَشْهَاد} جَمْع شَاهِد وَهُمْ الْمَلَائِكَة يَشْهَدُونَ لِلرُّسُلِ بِالْبَلَاغِ وَعَلَى الْكُفَّار بِالتَّكْذِيبِ {هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبّهمْ أَلَا لَعْنَة اللَّه عَلَى الظَّالِمِينَ} الْمُشْرِكِينَ
{وَمَنْ} yani hiç kimse {أَظْلَم مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى اللَّه كَذِبًا} O'na ortak ve çocuk nispet ederek “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?” {أُولَئِكَ يُعْرَضُونَ عَلَى رَبّهمْ} kıyamet gününde mahlukatın huzurunda “İşte onlar Rablerine arz edilecekler” {وَيَقُول الْأَشْهَاد} şâhidin çoğuludur; onlar da elçilerin tebliğ ettiğine ve kâfirlerin yalanladığına şahitlik eden meleklerdir “ve şahitler:” {هَؤُلَاءِ الَّذِينَ كَذَبُوا عَلَى رَبّهمْ أَلَا لَعْنَة اللَّه عَلَى الظَّالِمِينَ} müşriklere “'İşte bunlar Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir! Haberiniz olsun, Allah'ın laneti zalimlerin üzerinedir!' diyeceklerdir.”
2929. Metin
{الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيل اللَّه} دِين الْإِسْلَام {وَيَبْغُونَهَا} يَطْلُبُونَ السَّبِيل {عِوَجًا} مُعْوَجَّة {وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هم} تأكيد {كافرون}
{الَّذِينَ يَصُدُّونَ عَنْ سَبِيل اللَّه} İslam dininden “Onlar ki Allah'ın yolundan alıkoyarlar” {وَيَبْغُونَهَا} o yolu ararlar “ve onu” {عِوَجًا} eğri büğrü [yapmak] “eğriltmek isterler;” {وَهُمْ بِالْآخِرَةِ هم} tekit içindir {كافرون} “onlar ahireti de inkâr edenlerin ta kendileridir.”
2931. Metin
{أولئك لم يكونوا معجزين} الله {فِي الْأَرْض وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره {مِنْ أَوْلِيَاء} أَنْصَار يَمْنَعُونَهُمْ مِنْ عَذَابه {يُضَاعَف لَهُمْ الْعَذَاب} بِإِضْلَالِهِمْ غَيْرهمْ {مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْع} لِلْحَقِّ {وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ} هُ أَيْ لِفَرْطِ كَرَاهَتهمْ لَهُ كَأَنَّهُمْ لَمْ يَسْتَطِيعُوا ذَلِكَ
{أولئك لم يكونوا معجزين} Allah'ı {فِي الْأَرْض وَمَا كَانَ لَهُمْ مِنْ دُون اللَّه} yani O'ndan başka {مِنْ أَوْلِيَاء} kendilerini O'nun azabından koruyacak yardımcılar “Onlar yeryüzünde [Allah'ı] aciz bırakacak değillerdi; Allah'tan başka onların dostları da yoktu.” {يُضَاعَف لَهُمْ الْعَذَاب} başkalarını saptırmaları sebebiyle “Azap onlar için kat kat artırılacaktır.” {مَا كَانُوا يَسْتَطِيعُونَ السَّمْع} hakkı {وَمَا كَانُوا يُبْصِرُونَ} onu; yani ona karşı aşırı nefretlerinden dolayı sanki buna güç yetiremiyor gibiydiler “Onlar ne işitmeye güç yetirebiliyorlardı ne de görebiliyorlardı.”
2933. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسهمْ} لِمَصِيرِهِمْ إلَى النَّار الْمُؤَبَّدَة عَلَيْهِمْ {وَضَلَّ} غَابَ {عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} عَلَى اللَّه مِنْ دَعْوَى الشَّرِيك
{أُولَئِكَ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسهمْ} kendileri için ebedi olan cehenneme gidecekleri için “İşte onlar, kendilerini ziyana uğratan kimselerdir” {وَضَلَّ} kaybolup gitmiştir {عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} ortaklık iddiasıyla Allah'a karşı “ve uydurup durdukları şeyler de kendilerinden kaybolup gitmiştir.”
2935. Metin
{لَا جَرَم} حَقًّا {أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَة هُمْ الأخسرون}
{لَا جَرَم} şüphesiz/kesin olarak “Şüphe yok ki” {أَنَّهُمْ فِي الْآخِرَة هُمْ الأخسرون} “onlar ahirette en çok ziyana uğrayanların ta kendileridir.”
2937. Metin
إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات وَأَخْبَتُوا} سَكَنُوا واطمأنوا أو أنابوا {إلى ربهم أولئك أصحاب الجنة هم فيها خالدون
“İman edip salih ameller işleyen ve” {إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات وَأَخْبَتُوا} huzur ve sükûnet bulup bağlanan veya yönelenler {إلى ربهم أولئك أصحاب الجنة هم فيها خالدون} “Rablerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet ehlidirler; onlar orada ebedî kalacaklardır.”
2939. Metin
{مَثَل} صِفَة {الْفَرِيقَيْنِ} الْكُفَّار وَالْمُؤْمِنِينَ {كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمّ} هَذَا مَثَل الْكَافِر {وَالْبَصِير وَالسَّمِيع} هَذَا مَثَل الْمُؤْمِن {هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا} لَا {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} فِيهِ إدْغَام التَّاء فِي الْأَصْل فِي الذَّال تتعظون
{مَثَل} sıfatı/durumu {الْفَرِيقَيْنِ} kâfirler ve müminler topluluğunun “Bu iki zümrenin durumu” {كَالْأَعْمَى وَالْأَصَمّ} bu kâfirin misalidir “kör ile sağır” {وَالْبَصِير وَالسَّمِيع} bu da müminin misalidir “ve gören ile işiten gibidir.” {هَلْ يَسْتَوِيَانِ مَثَلًا} hayır “Bunlar durum bakımından hiç eşit olurlar mı?” {أَفَلَا تَذَكَّرُونَ} aslında te harfi zâl harfine idgam edilmiştir; ibret almaz mısınız? “Hâlâ düşünmüyor musunuz?”
2941. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إلَى قَوْمه إِنِّي} أَيْ بِأَنِّي وَفِي قِرَاءَة بِالْكَسْرِ عَلَى حَذْف الْقَوْل {لَكُمْ نَذِير مُبِين} بَيِّن الْإِنْذَار
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا نُوحًا إلَى قَوْمه إِنِّي} yani ‘şüphesiz ben’ diyerek; bir kıraatte kavlin hazfiyle kesre ile okunmuştur “Andolsun biz Nûh'u kavmine gönderdik; 'Şüphesiz ben” {لَكُمْ نَذِير مُبِين} uyarması apaçık “sizin için apaçık bir uyarıcıyım' [dedi].”
2943. Metin
{أَنْ} أَيْ بِأَنْ {لَا تَعْبُدُوا إلَّا اللَّه إني أخاف عليكم} إن عبدتم غيره {عذاب يَوْم أَلِيم} مُؤْلِم فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَة
{أَنْ} yani {لَا تَعْبُدُوا إلَّا اللَّه إني أخاف عليكم} O'ndan başkasına kulluk ederseniz {عذاب يَوْم أَلِيم} dünyada ve ahirette elem verici olan “'Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin hakkınızda can yakıcı bir günün azabından korkuyorum.'”
2945. Metin
{فَقَالَ الْمَلَأ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمه} وَهُمْ الْأَشْرَاف {مَا نَرَاك إلَّا بَشَرًا مِثْلنَا} وَلَا فَضْل لَك عَلَيْنَا {وَمَا نَرَاك اتَّبَعَك إلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلنَا} أَسَافِلنَا كَالْحَاكَةِ وَالْأَسَاكِفَة {بَادِئ الرَّأْي} بِالْهَمْزِ وَتَرْكه أَيْ ابْتِدَاء مِنْ غَيْر تَفَكُّر فِيك وَنَصْبه عَلَى الظَّرْف أَيْ وَقْت حُدُوث أَوَّل رَأْيهمْ {وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْل} فَتَسْتَحِقُّونَ بِهِ الِاتِّبَاع مِنَّا {بَلْ نَظُنّكُمْ كَاذِبِينَ} فِي دَعْوَى الرِّسَالَة أَدْرَجُوا قَوْمه مَعَهُ فِي الْخِطَاب
{فَقَالَ الْمَلَأ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ قَوْمه} onlar ileri gelenlerdir “Kavminden inkâr eden ileri gelenler dediler ki:” {مَا نَرَاك إلَّا بَشَرًا مِثْلنَا} senin bize hiçbir üstünlüğün yoktur “'Biz seni sadece bizim gibi bir insan olarak görüyoruz;” {وَمَا نَرَاك اتَّبَعَك إلَّا الَّذِينَ هُمْ أَرَاذِلنَا} dokumacılar ve kunduracılar gibi en aşağı tabakamız “ve sana ancak basit görüşle hareket eden en aşağılıklarımızdan başkasının uyduğunu da görmüyoruz.” {بَادِئ الرَّأْي} hemzeli ve hemzesiz okunur; yani senin hakkında hiç düşünmeden ilk etapta; zarf olarak nasb edilmiştir, yani ilk görüşlerinin ortaya çıktığı anda. {وَمَا نَرَى لَكُمْ عَلَيْنَا مِنْ فَضْل} ki bu sayede bizden tâbi olunmayı hak edesiniz “Sizin bize karşı bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz;” {بَلْ نَظُنّكُمْ كَاذِبِينَ} peygamberlik davasında; hitaba onunla birlikte kavmini de dahil ettiler “bilakis sizi yalancılar sanıyoruz.'”
2947. Metin
{قَالَ يَا قَوْم أَرَأَيْتُمْ} أَخْبِرُونِي {إنْ كُنْت عَلَى بَيِّنَة} بَيَان {مِنْ رَبِّي وَآتَانِي رَحْمَة} نُبُوَّة {مِنْ عِنْده فَعَمِيَتْ} خَفِيَتْ {عَلَيْكُمْ} وَفِي قِرَاءَة بِتَشْدِيدِ الْمِيم وَالْبِنَاء لِلْمَفْعُولِ {أَنُلْزِمُكُمُوهَا} أَنُجْبِرُكُمْ عَلَى قَبُولهَا {وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ} لَا نَقْدِر على ذلك
{قَالَ يَا قَوْم أَرَأَيْتُمْ} bana haber verin “Dedi ki: 'Ey kavmim! Ne dersiniz,” {إنْ كُنْت عَلَى بَيِّنَة} apaçık bir delil “eğer ben Rabbimden apaçık bir delil üzerinde isem” {مِنْ رَبِّي وَآتَانِي رَحْمَة} peygamberlik “ve O bana katından bir rahmet vermiş de” {مِنْ عِنْده فَعَمِيَتْ} gizli kalmışsa “bu sizden gizli tutulmuşsa” -bir kıraatte mim harfinin şeddesi ve meçhul sîgasıyla (فَعُمِّيَتْ) okunmuştur-; {أَنُلْزِمُكُمُوهَا} onu kabul etmeye sizi zorlayacak mıyız? “siz onu istemediğiniz halde biz sizi ona zorlayacak mıyız?'” {وَأَنْتُمْ لَهَا كَارِهُونَ} buna gücümüz yetmez.
2949. Metin
{وَيَا قَوْم لَا أَسْأَلكُمْ عَلَيْهِ} عَلَى تَبْلِيغ الرِّسَالَة {مَالًا} تُعْطُونِيهِ {إنْ} مَا {أَجْرِي} ثَوَابِي {إلَّا عَلَى اللَّه وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمنوا} كما أمرتموني {إنهم ملاقوا رَبّهمْ} بِالْبَعْثِ فَيُجَازِيهِمْ وَيَأْخُذ لَهُمْ مِمَّنْ ظَلَمَهُمْ وَطَرَدَهُمْ {وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ} عَاقِبَة أَمْركُمْ
{وَيَا قَوْم لَا أَسْأَلكُمْ عَلَيْهِ} risaleti tebliğ etme karşılığında {مَالًا} bana vereceğiniz bir mal “'Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden bir mal da istemiyorum.” {إنْ} değildir {أَجْرِي} mükâfatım {إلَّا عَلَى اللَّه وَمَا أَنَا بِطَارِدِ الَّذِينَ آمنوا} bana emrettiğiniz gibi “Benim mükâfatım ancak Allah'a aittir. Ben iman edenleri kovacak da değilim.” {إنهم ملاقوا رَبّهمْ} dirilme ile, O da onların mükâfatını verecek ve onlara zulmedip kovanlardan haklarını alacaktır “Şüphesiz onlar Rablerine kavuşacaklardır.” {وَلَكِنِّي أَرَاكُمْ قَوْمًا تَجْهَلُونَ} işinizin sonunu “Fakat ben sizi cahillik eden bir kavim olarak görüyorum.'”
2951. Metin
{وَيَا قَوْم مَنْ يَنْصُرنِي} يَمْنَعنِي {مِنْ اللَّه} أَيْ عَذَابه {إنْ طَرَدْتهمْ} أَيْ لَا نَاصِر لِي {أَفَلَا} فَهَلَّا {تَذَكَّرُونَ} بِإِدْغَامِ التَّاء الثَّانِيَة فِي الْأَصْل فِي الذَّال تَتَّعِظُونَ
{وَيَا قَوْم مَنْ يَنْصُرنِي} beni kim korur “'Ey kavmim!” {مِنْ اللَّه} yani O'nun azabından “eğer onları kovarsam Allah'a karşı beni kim koruyabilir?” {إنْ طَرَدْتهمْ} yani bana yardım edecek kimse olmaz. {أَفَلَا} hâlâ mı “Hâlâ” {تَذَكَّرُونَ} -aslındaki ikinci te harfinin zâl harfine idgamıyla-; ibret alıp düşünmüyorsunuz? “düşünüp öğüt almaz mısınız?”
2953. Metin
{وَلَا أَقُول لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِن اللَّه وَلَا} إنِّي {أَعْلَم الْغَيْب وَلَا أَقُول إنِّي مَلَك} بَلْ أَنَا بَشَر مِثْلكُمْ {وَلَا أَقُول لِلَّذِينَ تَزْدَرِي} تَحْتَقِر {أَعْيُنكُمْ لَنْ يُؤْتِيهِمْ اللَّه خَيْرًا اللَّه أَعْلَم بِمَا فِي أَنْفُسهمْ} قُلُوبهمْ {إنِّي إذا} إن قلت ذلك {لمن الظالمين}
{وَلَا أَقُول لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِن اللَّه وَلَا} ne de benim “Ben size 'Allah'ın hazineleri benim yanımdadır' demiyorum;” {أَعْلَم الْغَيْب وَلَا أَقُول إنِّي مَلَك} gaybı bildiğimi; bilakis ben de sizin gibi bir insanım “gaybı da bilmem. 'Ben bir meleğim' de demiyorum.” {وَلَا أَقُول لِلَّذِينَ تَزْدَرِي} hakir gördüğü “Gözlerinizin hor gördüğü kimseler için de,” {أَعْيُنكُمْ لَنْ يُؤْتِيهِمْ اللَّه خَيْرًا اللَّه أَعْلَم بِمَا فِي أَنْفُسهمْ} kalplerindekini “'Allah onlara asla bir hayır vermez' demiyorum. Onların içlerinde olanı Allah daha iyi bilir.” {إنِّي إذا} şayet bunu söylersem “O takdirde ben” {لمن الظالمين} “kesinlikle zalimlerden olurum.'”
2955. Metin
{قَالُوا يَا نُوح قَدْ جَادَلْتنَا} خَاصَمْتنَا {فَأَكْثَرْت جِدَالنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدنَا} بِهِ مِنْ الْعَذَاب {إنْ كُنْت مِنْ الصَّادِقِينَ} فِيهِ
{قَالُوا يَا نُوح قَدْ جَادَلْتنَا} bizimle tartıştın “Dediler ki: 'Ey Nûh! Sen bizimle gerçekten mücadele ettin” {فَأَكْثَرْت جِدَالنَا فَأْتِنَا بِمَا تَعِدنَا} azaptan bize vadettiğini “ve mücadelemizi çok uzattın. Eğer doğru söyleyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi” {إنْ كُنْت مِنْ الصَّادِقِينَ} onda “başımıza getir.'”
2957. Metin
{قَالَ إنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّه إنْ شَاءَ} تَعْجِيله لَكُمْ فَإِنَّ أَمْره إلَيْهِ لَا إلَيَّ {وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ} بِفَائَتِينَ اللَّه
{قَالَ إنَّمَا يَأْتِيكُمْ بِهِ اللَّه إنْ شَاءَ} onu size çabucak getirmeyi; çünkü bu iş bana değil, O'na aittir “Dedi ki: 'Onu size dilerse ancak Allah getirir” {وَمَا أَنْتُمْ بِمُعْجِزِينَ} Allah'ın elinden kaçıp kurtulamazsınız “ve siz [O'nu] âciz bırakacak değilsiniz.'”
2959. Metin
{وَلَا يَنْفَعكُمْ نُصْحِي إنْ أَرَدْت أَنْ أَنْصَح لَكُمْ إنْ كَانَ اللَّه يُرِيد أَنْ يُغْوِيكُمْ} أَيْ إغْوَاءَكُمْ وَجَوَاب الشَّرْط دَلَّ عَلَيْهِ {وَلَا ينفعكم نصحي} {هو ربكم وإليه ترجعون} قال تعالى
{وَلَا يَنْفَعكُمْ نُصْحِي إنْ أَرَدْت أَنْ أَنْصَح لَكُمْ إنْ كَانَ اللَّه يُرِيد أَنْ يُغْوِيكُمْ} yani sizi saptırmayı dilerse; şartın cevabına {وَلَا ينفعكم نصحي} “Ben size öğüt vermek istesem de, eğer Allah sizi saptırmak istiyorsa, öğüdüm size hiçbir fayda vermez.” ifadesi delalet etmektedir. {هو ربكم وإليه ترجعون} “O sizin Rabbinizdir ve O'na döndürüleceksiniz.'” Yüce Allah buyurdu:
2961. Metin
{أم} بل أ {يَقُولُونَ} أَيْ كُفَّار مَكَّة {افْتَرَاهُ} اخْتَلَقَ مُحَمَّد الْقُرْآن {قُلْ إنْ افْتَرَيْته فَعَلَيَّ إجْرَامِي} إثْمِي أَيْ عُقُوبَته {وَأَنَا بَرِيء مِمَّا تُجْرِمُونَ} مِنْ إجْرَامكُمْ فِي نِسْبَة الِافْتِرَاء إلَيَّ
{أم} bilakis “Yoksa” {يَقُولُونَ} yani Mekke kâfirleri “'Onu kendisi uydurdu' mu diyorlar?” {افْتَرَاهُ} Muhammed Kur'an'ı kendisi uydurdu [mu diyorlar]? {قُلْ إنْ افْتَرَيْته فَعَلَيَّ إجْرَامِي} günahım, yani onun cezası benim boynumadır “De ki: 'Eğer onu ben uydurmuşsam, günahı bana aittir;” {وَأَنَا بَرِيء مِمَّا تُجْرِمُونَ} iftirayı bana nispet etme cürmünüzden “ben ise sizin işlediğiniz suçlardan uzağım.'”
2963. Metin
{وَأُوحِيَ إلَى نُوح أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِن مِنْ قَوْمك إلَّا مَنْ قَدْ آمَنَ فَلَا تَبْتَئِس} تَحْزَن {بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ} مِنْ الشِّرْك فَدَعَا عَلَيْهِمْ بِقَوْلِهِ {رَبّ لَا تَذَر عَلَى الْأَرْض} إلخ فأجاب الله دعاءه فقال
{وَأُوحِيَ إلَى نُوح أَنَّهُ لَنْ يُؤْمِن مِنْ قَوْمك إلَّا مَنْ قَدْ آمَنَ فَلَا تَبْتَئِس} üzülme “Nûh'a vahyolundu ki: 'Kavminden, daha önce iman etmiş olanlardan başkası asla inanmayacaktır. Artık sen onların” {بِمَا كَانُوا يَفْعَلُونَ} şirk koştukları şeylerden ötürü; bunun üzerine Nuh {رَبّ لَا تَذَر عَلَى الْأَرْض} “Rabbim! Yeryüzünde [hiçbir kâfiri] bırakma...” diyerek onlara beddua etti. Allah da onun duasını kabul edip şöyle buyurdu:
2965. Metin
{وَاصْنَعْ الْفُلْك} السَّفِينَة {بِأَعْيُنِنَا} بِمَرْأَى مِنَّا وَحِفْظنَا {وَوَحْينَا} أَمْرنَا {وَلَا تُخَاطِبنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا} كَفَرُوا بِتَرْكِ إهلاكهم {إنهم مغرقون
{وَاصْنَعْ الْفُلْك} gemiyi “Gözlerimizin önünde” {بِأَعْيُنِنَا} gözetimimiz ve korumamız altında {وَوَحْينَا} emrimiz doğrultusunda “ve vahyimizle gemiyi yap;” {وَلَا تُخَاطِبنِي فِي الَّذِينَ ظَلَمُوا} kâfir olanların helak edilmelerini engellemek için “zulmedenler hakkında bana bir şey söyleme!” {إنهم مغرقون
2967. Metin
{وَيَصْنَع الْفُلْك} حِكَايَة حَال مَاضِيَة {وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأ} جَمَاعَة {مِنْ قَوْمه سَخِرُوا مِنْهُ} استهزؤوا بِهِ {قَالَ إنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَر مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ} إذَا نَجَوْنَا وَغَرِقْتُمْ
{وَيَصْنَع الْفُلْك} geçmiş bir durumun hikâye edilmesidir “Gemiyi yapıyordu.” {وَكُلَّمَا مَرَّ عَلَيْهِ مَلَأ} bir topluluk “Kavminden bir ileri gelen grup onun yanından her geçtikçe” {مِنْ قَوْمه سَخِرُوا مِنْهُ} onunla alay ederlerdi “onunla alay ediyordu.” {قَالَ إنْ تَسْخَرُوا مِنَّا فَإِنَّا نَسْخَر مِنْكُمْ كَمَا تَسْخَرُونَ} biz kurtulup siz boğulduğunuz vakit “Dedi ki: 'Eğer bizimle alay ediyorsanız, sizin alay ettiğiniz gibi şüphesiz biz de sizinle alay edeceğiz.”
2969. Metin
{فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ} مَوْصُولَة مَفْعُول الْعِلْم {يَأْتِيه عَذَاب يُخْزِيه ويحل} ينزل {عليه عذاب مقيم}
{فَسَوْفَ تَعْلَمُونَ مَنْ} sıla ismidir ve bilme fiilinin mefulüdür “Artık kendisini rezil edecek azabın kime” {يَأْتِيه عَذَاب يُخْزِيه ويحل} ineceğini “geleceğini ve üzerine sürekli bir azabın” {عليه عذاب مقيم} “kimin başına ineceğini yakında bileceksiniz!'”
2971. Metin
{حَتَّى} غَايَة لِلصُّنْعِ {إذَا جَاءَ أَمْرنَا} بِإِهْلَاكِهِمْ {وَفَارَ التَّنُّور} لِلْخَبَّازِ بِالْمَاءِ وَكَانَ ذَلِكَ عَلَامَة لِنُوحٍ {قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا} فِي السَّفِينَة {مِنْ كُلّ زَوْجَيْنِ} ذَكَرًا وَأُنْثَى أَيْ مِنْ كُلّ أَنْوَاعهمَا {اثْنَيْنِ} ذَكَرًا وَأُنْثَى وَهُوَ مَفْعُول وَفِي الْقِصَّة أَنَّ اللَّه حَشَرَ لِنُوحٍ السِّبَاع وَالطَّيْر وَغَيْرهَا فَجَعَلَ يَضْرِب بِيَدَيْهِ فِي كُلّ نَوْع فَتَقَع يَده الْيُمْنَى عَلَى الذَّكَر وَالْيُسْرَى عَلَى الْأُنْثَى فَيَحْمِلهُمَا فِي السَّفِينَة {وَأَهْلك} أَيْ زَوْجَته وَأَوْلَاده {إلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْل} أَيْ مِنْهُمْ بِالْإِهْلَاكِ وَهُوَ زَوْجَته وَوَلَده كَنْعَان بِخِلَافِ سَام وَحَام وَيَافِث فَحَمَلَهُمْ وَزَوْجَاتهمْ الثَّلَاثَة {وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إلَّا قَلِيل} قِيلَ كَانُوا سِتَّة رِجَال وَنِسَاءَهُمْ وَقِيلَ جَمِيع مَنْ كَانَ فِي السَّفِينَة ثَمَانُونَ نِصْفهمْ رِجَال وَنِصْفهمْ نساء
{حَتَّى} gemi yapımının gayesidir “Nihayet” {إذَا جَاءَ أَمْرنَا} onları helak etme emrimiz “emrimiz gelip de” {وَفَارَ التَّنُّور} ekmekçinin tandırı su ile kaynadığı vakit; bu durum Nûh için bir alametti “tandır kaynadığı zaman,” {قُلْنَا احْمِلْ فِيهَا} gemiye “dedik ki: 'Ona” {مِنْ كُلّ زَوْجَيْنِ} bir erkek ve bir dişi, yani her çiftten “her çiftten” {اثْنَيْنِ} erkek ve dişi; bu kelime mefuldür. Kıssada anlatıldığına göre Allah Nûh için vahşi hayvanları, kuşları ve diğer canlıları topladı; o da ellerini her türe uzatıyor, sağ eli erkeğe, sol eli dişiye denk geliyor ve böylece ikisini gemiye bindiriyordu “ikişer tane” {وَأَهْلك} yani eşini ve çocuklarını “ve aileni yükle;” {إلَّا مَنْ سَبَقَ عَلَيْهِ الْقَوْل} yani onlardan helakine dair hüküm verilmiş olanlar hariç; bu da karısı ve oğlu Ken'ân idi. Sâm, Hâm ve Yâfes ise müstesnadır, onları ve onların üç eşini bindirdi “ancak haklarında hüküm verilmiş olanlar müstesna;” {وَمَنْ آمَنَ وَمَا آمَنَ مَعَهُ إلَّا قَلِيل} onların altı erkek ve eşleri olduğu söylenmiştir; gemide bulunanların hepsinin seksen kişi olduğu, yarısının erkek, yarısının kadın olduğu da söylenmiştir “ve iman edenleri de [bindir]!' Zaten onunla birlikte pek az kimse iman etmişti.”
2973. Metin
{وَقَالَ} نُوح {ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللَّه مَجْرَاهَا وَمَرْسَاهَا} بِفَتْحِ الْمِيمَيْنِ وَضَمّهمَا مَصْدَرَانِ أَيْ جَرْيهَا وَرَسْوهَا أَيْ مُنْتَهَى سَيْرهَا {إنَّ رَبِّي لَغَفُور رَحِيم} حَيْثُ لَمْ يُهْلِكنَا
{وَقَالَ} Nûh “[Nûh] dedi ki:” {ارْكَبُوا فِيهَا بِسْمِ اللَّه مَجْرَاهَا وَمَرْسَاهَا} iki mimin fethası ve zammesiyle iki mastardır; yani onun yüzmesi ve demirlemesi, seyrinin son bulmasıdır “'Ona binin! Onun yüzmesi de durması da Allah'ın adıyladır.” {إنَّ رَبِّي لَغَفُور رَحِيم} bizi helak etmediği için “Şüphesiz Rabbim çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'”
2975. Metin
{وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْج كَالْجِبَالِ} فِي الِارْتِفَاع وَالْعِظَم {وَنَادَى نُوح ابْنه} كَنْعَان {وَكَانَ في معزل} عن السفينة {يا بني اركب معنا ولا تكن مع الكافرين
{وَهِيَ تَجْرِي بِهِمْ فِي مَوْج كَالْجِبَالِ} yükseklik ve büyüklükte “Gemi, dağlar gibi dalgalar arasında onları götürüyordu.” {وَنَادَى نُوح ابْنه} Ken'ân'ı “Nûh oğluna seslendi” {وَكَانَ في معزل} gemiden ayrı bir yerdeydi “-ki o ayrı bir yerde bulunuyordu-: 'Ey oğulcağızım! Bizimle beraber bin, kâfirlerle birlikte olma!'” {يا بني اركب معنا ولا تكن مع الكافرين
2977. Metin
{قَالَ سَآوِي إلَى جَبَل يَعْصِمنِي} يَمْنَعنِي {مِنْ الماء قال لَا عَاصِم الْيَوْم مِنْ أَمْر اللَّه} عَذَابه {إلَّا} لَكِنْ {مَنْ رَحِمَ} اللَّه فَهُوَ الْمَعْصُوم قال تعالى {وحال بينهما الموج فكان من المغرقين}
{قَالَ سَآوِي إلَى جَبَل يَعْصِمنِي} beni koruyacak “[Oğlu:] 'Beni sudan koruyacak bir dağa sığınacağım' dedi.” {مِنْ الماء قال لَا عَاصِم الْيَوْم مِنْ أَمْر اللَّه} O'nun azabından “[Nûh:] 'Bugün Allah'ın emrinden koruyacak hiçbir şey yoktur;” {إلَّا} ancak “ancak” {مَنْ رَحِمَ} Allah'ın merhamet ettiği kişi korunur. Yüce Allah buyurdu: “O'nun merhamet ettiği müstesna' dedi.” {وحال بينهما الموج فكان من المغرقين} “Derken aralarına dalga girdi de o da boğulanlardan oldu.”
2979. Metin
{وَقِيلَ يَا أَرْض ابْلَعِي مَاءَك} الَّذِي نَبَعَ مِنْك فَشَرِبَتْهُ دُون مَا نَزَلَ مِنْ السَّمَاء فَصَارَ أَنْهَارًا وَبِحَارًا {وَيَا سَمَاء أَقْلِعِي} أَمْسِكِي عَنْ الْمَطَر فَأَمْسَكَتْ {وَغِيض} نَقَصَ {الْمَاء وَقُضِيَ الْأَمْر} تَمَّ أَمْر هَلَاك قَوْم نُوح {وَاسْتَوَتْ} وَقَفَتْ السَّفِينَة {عَلَى الْجُودِيّ} جَبَل بِالْجَزِيرَةِ بِقُرْبِ الْمُوصِل {وَقِيلَ بُعْدًا} هَلَاكًا {لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} الْكَافِرِينَ
{وَقِيلَ يَا أَرْض ابْلَعِي مَاءَك} senden fışkıranı; böylece yeryüzü onu yuttu, gökten ineni ise yutmadı, o da nehirler ve denizler haline geldi “Ve denildi ki: 'Ey yer! Suyunu yut!” {وَيَا سَمَاء أَقْلِعِي} yağmuru tut; o da tuttu “Ey gök! Sen de [suyunu] tut!'” {وَغِيض} çekildi “Su çekildi,” {الْمَاء وَقُضِيَ الْأَمْر} Nûh kavminin helak edilme işi tamamlandı “iş bitirildi” {وَاسْتَوَتْ} gemi oturdu “ve [gemi] Cûdî üzerine oturdu.” {عَلَى الْجُودِيّ} Musul yakınlarında Cezîre'de bulunan bir dağdır. {وَقِيلَ بُعْدًا} helak olsun “Ve 'Zalimler topluluğu yok olsun!' denildi.” {لِلْقَوْمِ الظَّالِمِينَ} kâfirlere.
2981. Metin
{وَنَادَى نُوح رَبّه فَقَالَ رَبّ إنَّ ابْنِي} كَنْعَان {مِنْ أَهْلِي} وَقَدْ وَعَدْتنِي بِنَجَاتِهِمْ {وَإِنَّ وَعْدك الْحَقّ} الَّذِي لَا خُلْف فِيهِ {وَأَنْت أَحْكَم الْحَاكِمِينَ} أَعْلَمهمْ وَأَعْدَلهمْ
{وَنَادَى نُوح رَبّه فَقَالَ رَبّ إنَّ ابْنِي} Ken'ân “Nûh Rabbine seslenip dedi ki: 'Rabbim! Şüphesiz oğlum” {مِنْ أَهْلِي} sen ise onların kurtulacağını bana vadetmiştin “benim ailemdendir.” {وَإِنَّ وَعْدك الْحَقّ} asla hilafı olmayandır “Senin vaadin elbette haktır” {وَأَنْت أَحْكَم الْحَاكِمِينَ} onların en iyi bileni ve en adil olanısın “ve sen hüküm verenlerin en adilisin.'”
2983. Metin
{قَالَ} تَعَالَى {يَا نُوح إنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلك} النَّاجِينَ أَوْ مِنْ أَهْل دِينك {إنَّهُ} أَيْ سُؤَالك إيَّايَ بِنَجَاتِهِ {عَمَل غَيْر صَالِح} فَإِنَّهُ كَافِر وَلَا نَجَاة لِلْكَافِرِينَ وَفِي قِرَاءَة بِكَسْرِ مِيم عَمِلَ فِعْل وَنَصْب غَيْر فَالضَّمِير لابنه {فلا تسألن} بِالتَّشْدِيدِ وَالتَّخْفِيف {مَا لَيْسَ لَك بِهِ عِلْم} مِنْ إنْجَاء ابْنك {إنِّي أَعِظك أَنْ تَكُون مِنْ الْجَاهِلِينَ} بِسُؤَالِك مَا لَمْ تَعْلَم
{قَالَ} Yüce Allah “[Allah] buyurdu ki:” {يَا نُوح إنَّهُ لَيْسَ مِنْ أَهْلك} kurtulanlardan ya da dininden olan ehlinden değildir “'Ey Nûh! Şüphesiz o senin ailenden değildir.” {إنَّهُ} yani senin benden onun kurtuluşunu istemen “Çünkü o, salih olmayan bir ameldir.” {عَمَل غَيْر صَالِح} zira o bir kâfirdir ve kâfirlere kurtuluş yoktur. Bir kıraatte mîm harfinin kesresiyle mazi fiil olarak (عَمِلَ) ve gayr kelimesinin nasbıyla (غَيْرَ) okunmuştur ki bu durumda zamir oğluna döner. {فلا تسألن} şeddeli ve şeddesiz [kıraatlerle] “Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi” {مَا لَيْسَ لَك بِهِ عِلْم} oğlunun kurtarılmasına dair “benden isteme!” {إنِّي أَعِظك أَنْ تَكُون مِنْ الْجَاهِلِينَ} bilmediğin şeyi benden istemek suretiyle “Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.'”
2985. Metin
{قَالَ رَبّ إنِّي أَعُوذ بِك} مِنْ {أَنْ أَسْأَلك مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْم وَإِلَّا تغفر لي} ما فرط مني {وترحمني أكن من الخاسرين}
{قَالَ رَبّ إنِّي أَعُوذ بِك} sana sığınırım “[Nûh] dedi ki: 'Rabbim! Hakkında bilgim olmayan şeyi” {أَنْ أَسْأَلك مَا لَيْسَ لِي بِهِ عِلْم وَإِلَّا تغفر لي} benden sadır olan şeyi “senden istemekten sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz” {وترحمني أكن من الخاسرين} “ve bana merhamet etmezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum.'”
2987. Metin
{قِيلَ يَا نُوح اهْبِطْ} انْزِلْ مِنْ السَّفِينَة {بِسَلَامٍ} بِسَلَامَةٍ أَوْ بِتَحِيَّةٍ {مِنَّا وَبَرَكَات} خَيْرَات {عَلَيْك وَعَلَى أُمَم مِمَّنْ مَعَك} فِي السَّفِينَة أَيْ مِنْ أَوْلَادهمْ وَذُرِّيَّتهمْ وَهُمْ الْمُؤْمِنُونَ {وَأُمَم} بِالرَّفْعِ مِمَّنْ مَعَك {سَنُمَتِّعُهُمْ} فِي الدُّنْيَا} ثُمَّ يَمَسّهُمْ مِنَّا عَذَاب أَلِيم} فِي الْآخِرَة وَهُمْ الكفار
{قِيلَ يَا نُوح اهْبِطْ} gemiden in “Denildi ki: 'Ey Nûh!” {بِسَلَامٍ} selametle veya bir tebrik/selamla “Tarafımızdan bir selamet” {مِنَّا وَبَرَكَات} hayırlarla “ve sana ve seninle birlikte olan topluluklara bereketlerle [gemiden] in!” {عَلَيْك وَعَلَى أُمَم مِمَّنْ مَعَك} gemide bulunanlardan, yani onların evlatlarından ve zürriyetlerinden; bunlar müminlerdir. {وَأُمَم} -merfû olarak-; seninle beraber bulunanlardan bir kısım ümmetler de vardır ki {سَنُمَتِّعُهُمْ} dünyada {ثُمَّ يَمَسّهُمْ مِنَّا عَذَاب أَلِيم} ahirette; bunlar da kâfirlerdir “Daha birtakım topluluklar da olacak ki, onları [dünyada] faydalandıracağız, sonra onlara tarafımızdan can yakıcı bir azap dokunacaktır.'”
2989. Metin
{تِلْكَ} أَيْ هَذِهِ الْآيَات الْمُتَضَمِّنَة قِصَّة نُوح {مِنْ أَنْبَاء الْغَيْب} أَخْبَار مَا غَابَ عَنْك {نُوحِيهَا إلَيْك} يَا مُحَمَّد {مَا كُنْت تَعْلَمهَا أَنْت وَلَا قَوْمك مِنْ قَبْل هَذَا} الْقُرْآن {فَاصْبِرْ} عَلَى التَّبْلِيغ وَأَذَى قَوْمك كَمَا صَبَرَ نوح {إن العاقبة} المحمودة {للمتقين}
{تِلْكَ} yani Nûh kıssasını içeren bu ayetler “İşte bunlar,” {مِنْ أَنْبَاء الْغَيْب} sana gizli kalan haberlerdendir “gayb haberlerindendir.” {نُوحِيهَا إلَيْك} ey Muhammed! “Onları sana vahyediyoruz.” {مَا كُنْت تَعْلَمهَا أَنْت وَلَا قَوْمك مِنْ قَبْل هَذَا} Kur'an'dan önce “Bundan önce ne sen onları biliyordun ne de kavmin.” {فَاصْبِرْ} tebliğde bulunmaya ve Nûh'un sabrettiği gibi kavminin eziyetlerine [sabret] “Artık sabret!” {إن العاقبة} övgüye layık olan [akıbet] “Şüphesiz akıbet,” {للمتقين} “müttakilerindir.”
2991. Metin
{و} أَرْسَلْنَا {إلَى عَادٍ أَخَاهُمْ} مِنْ الْقَبِيلَة {هُودًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه} وَحِّدُوهُ {مَا لَكُمْ مِنْ} زَائِدَة {إلَه غَيْره إنْ} مَا {أَنْتُمْ} فِي عِبَادَتكُمْ الْأَوْثَان {إلَّا مُفْتَرُونَ} كَاذِبُونَ على الله
{و} gönderdik “Ve” {إلَى عَادٍ أَخَاهُمْ} kabileden “Âd kavmine de kardeşleri” {هُودًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه} O'nu birleyin “Hûd'u [gönderdik]. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin;” {مَا لَكُمْ مِنْ} zaidedir {إلَه غَيْره إنْ} değilsiniz “sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Siz” {أَنْتُمْ} putlara tapmanızda “ancak” {إلَّا مُفْتَرُونَ} Allah'a karşı yalan uyduranlarsınız “iftira edenlersiniz.”
2993. Metin
{يَا قَوْم لَا أَسْأَلكُمْ عَلَيْهِ} عَلَى التَّوْحِيد {أَجْرًا إنْ} مَا {أَجْرِي إلَّا عَلَى الَّذِي فطرني} خلقني {أفلا تعقلون}
{يَا قَوْم لَا أَسْأَلكُمْ عَلَيْهِ} tevhide davet karşılığında “Ey kavmim! Buna karşılık ben sizden” {أَجْرًا إنْ} değildir “bir ücret istemiyorum.” {أَجْرِي إلَّا عَلَى الَّذِي فطرني} beni yaratan “Benim mükâfatım ancak beni yaratana aittir.” {أفلا تعقلون} “Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz?”
2995. Metin
{وَيَا قَوْم اسْتَغْفِرُوا رَبّكُمْ} مِنْ الشِّرْك {ثُمَّ تُوبُوا} ارْجِعُوا {إلَيْهِ} بِالطَّاعَةِ {يُرْسِل السَّمَاء} الْمَطَر وَكَانُوا قَدْ مَنَعُوهُ {عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا} كَثِير الدُّرُور {وَيُزِدْكُمْ قُوَّة إلَى} مَعَ {قُوَّتكُمْ} بِالْمَالِ وَالْوَلَد {وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِمِينَ} مُشْرِكِينَ
{وَيَا قَوْم اسْتَغْفِرُوا رَبّكُمْ} şirkten dolayı “Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin,” {ثُمَّ تُوبُوا} dönün “sonra O'na tövbe edin” {إلَيْهِ} itaatle “ki” {يُرْسِل السَّمَاء} yağmuru; yağmur onların üzerinden kesilmişti “üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin” {عَلَيْكُمْ مِدْرَارًا} bolca yağan {وَيُزِدْكُمْ قُوَّة إلَى} beraber {قُوَّتكُمْ} malla ve evlatla “ve gücünüze güç katsın.” {وَلَا تَتَوَلَّوْا مُجْرِمِينَ} müşrikler olarak “Günahkârlar olarak yüz çevirmeyin.'”
2997. Metin
{قَالُوا يَا هُود مَا جِئْتنَا بِبَيِّنَةٍ} بُرْهَان عَلَى قَوْلك {وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتنَا عَنْ قولك} أي لقولك {وما نحن لك بمؤمنين}
{قَالُوا يَا هُود مَا جِئْتنَا بِبَيِّنَةٍ} sözüne bir delille “Dediler ki: 'Ey Hûd! Sen bize apaçık bir delil getirmedin.” {وَمَا نَحْنُ بِتَارِكِي آلِهَتنَا عَنْ قولك} yani senin sözünle “Biz senin sözünle ilahlarımızı terk edecek değiliz” {وما نحن لك بمؤمنين} “ve biz sana inanacak da değiliz.”
2999. Metin
{إنْ} مَا {نَقُول} فِي شَأْنك {إلَّا اعْتَرَاك} أَصَابَك {بَعْض آلِهَتنَا بِسُوءٍ} فَخَبَلَك لِسَبِّك إيَّاهَا فَأَنْت تَهْذِي {قَالَ إنِّي أُشْهِد اللَّه} عَلَيَّ {واشهدوا أني بريء مما تشركون} هـ به
{إنْ} sadece “Biz ancak” {نَقُول} senin durumun hakkında “şunu söylüyoruz:” {إلَّا اعْتَرَاك} sana isabet etti “'İlahlarımızdan bazısı seni fena çarpmış.'” {بَعْض آلِهَتنَا بِسُوءٍ} onlara sövdüğün için aklını başından aldı da sen hezeyan ediyorsun. {قَالَ إنِّي أُشْهِد اللَّه} kendi üzerime “[Hûd] dedi ki: 'Ben kesinlikle Allah'ı şahit tutuyorum;” {واشهدوا أني بريء مما تشركون} O'na ortak koştuğunuz şeylerden “siz de şahit olun ki ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım;”
3001. Metin
{مِنْ دُونه فَكِيدُونِي} احْتَالُوا فِي هَلَاكِي {جَمِيعًا} أنتم وأوثانكم {ثم لا تنظرون} تمهلون
{مِنْ دُونه فَكِيدُونِي} beni helak etmek için tuzak kurun {جَمِيعًا} siz ve putlarınız “O'ndan başka [taptıklarınızdan uzağım]. Artık hepiniz bana tuzak kurun,” {ثم لا تنظرون} bana mühlet vermeyin “sonra da bana hiç mühlet vermeyin!”
3003. Metin
{إنِّي تَوَكَّلْت عَلَى اللَّه رَبِّي وَرَبّكُمْ مَا مِنْ} زَائِدَة {دَابَّة} نَسَمَة تَدِبّ عَلَى الْأَرْض {إلَّا هُوَ آخِذ بِنَاصِيَتِهَا} أَيْ مَالِكهَا وَقَاهِرهَا فَلَا نَفْع وَلَا ضَرَر إلَّا بِإِذْنِهِ وَخَصَّ الناصبة بِالذِّكْرِ لِأَنَّ مَنْ أَخَذَ بِنَاصِيَتِهِ يَكُون فِي غَايَة الذُّلّ {إنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاط مُسْتَقِيم} أَيْ طَرِيق الْحَقّ وَالْعَدْل
{إنِّي تَوَكَّلْت عَلَى اللَّه رَبِّي وَرَبّكُمْ مَا مِنْ} zaidedir {دَابَّة} yeryüzünde debelenen hiçbir canlı varlık yoktur ki {إلَّا هُوَ آخِذ بِنَاصِيَتِهَا} yani onun maliki ve hâkimidir; O'nun izni olmaksızın hiçbir fayda ve zarar verilemez. Perçemin zikredilmesi, perçeminden tutulan kişinin son derece zelil durumda olmasından dolayıdır “Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah'a tevekkül ettim. Yeryüzünde debelenen hiçbir canlı yoktur ki O, onun perçeminden tutmuş olmasın.” {إنَّ رَبِّي عَلَى صِرَاط مُسْتَقِيم} yani hak ve adalet yolu üzeredir “Şüphesiz Rabbim dosdoğru bir yol üzeredir.”
3005. Metin
{فإن تولوا} فيه حذف إحدى التائين أَيْ تُعْرِضُوا {فَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ مَا أُرْسِلْت بِهِ إلَيْكُمْ وَيَسْتَخْلِف رَبِّي قَوْمًا غَيْركُمْ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْئًا} بِإِشْرَاكِكُمْ {إنَّ رَبِّي عَلَى كُلّ شَيْء حفيظ} رقيب
{فإن تولوا} burada iki 'te'den biri hazfedilmiştir; yani yüz çevirirseniz “Eğer yüz çevirirseniz,” {فَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ مَا أُرْسِلْت بِهِ إلَيْكُمْ وَيَسْتَخْلِف رَبِّي قَوْمًا غَيْركُمْ وَلَا تَضُرُّونَهُ شَيْئًا} O'na ortak koşmanızla “ben size benimle gönderilen [mesajı] tebliğ ettim. Rabbim yerinize başka bir kavim getirir de siz O'na hiçbir şekilde zarar veremezsiniz.” {إنَّ رَبِّي عَلَى كُلّ شَيْء حفيظ} gözetendir “Şüphesiz Rabbim her şeyi hakkıyla gözetendir.'”
3007. Metin
{وَلَمَّا جَاءَ أَمْرنَا} عَذَابنَا {نَجَّيْنَا هُودًا وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ} هِدَايَة {مِنَّا وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَاب غَلِيظ} شَدِيد
{وَلَمَّا جَاءَ أَمْرنَا} azabımız {نَجَّيْنَا هُودًا وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ} bir hidayetle “Emrimiz geldiğinde, Hûd'u ve beraberindeki inananları tarafımızdan bir rahmetle kurtardık” {مِنَّا وَنَجَّيْنَاهُمْ مِنْ عَذَاب غَلِيظ} şiddetli “ve onları çetin bir azaptan kurtardık.”
3009. Metin
{وَتِلْكَ عَاد} إشَارَة إلَى آثَارهمْ أَيْ فَسِيحُوا فِي الْأَرْض وَانْظُرُوا إلَيْهَا ثُمَّ وَصَفَ أَحْوَالهمْ فَقَالَ {جَحَدُوا بِآيَاتِ رَبّهمْ وَعَصَوْا رُسُله} جُمِعَ لِأَنَّ مَنْ عَصَى رَسُولًا عَصَى جَمِيع الرُّسُل لاشتراكهم في أصل ما جاؤوا بِهِ وَهُوَ التَّوْحِيد {وَاتَّبَعُوا} أَيْ السَّفَلَة {أَمْر كُلّ جُبَار عَنِيد} مُعَانِد لِلْحَقِّ مِنْ رُؤَسَائِهِمْ
{وَتِلْكَ عَاد} onların kalıntılarına işarettir; yani yeryüzünde gezip dolaşın da onlara bakın. Sonra onların hallerini niteleyerek şöyle buyurdu: “İşte bu Âd [halkı idi].” {جَحَدُوا بِآيَاتِ رَبّهمْ وَعَصَوْا رُسُله} çoğul getirilmiştir; çünkü bir resule isyan eden kimse, getirdikleri mesajın esası olan tevhid konusunda müşterek oldukları için bütün resullere isyan etmiş olur “Rablerinin ayetlerini inkâr ettiler, O'nun peygamberlerine isyan ettiler” {وَاتَّبَعُوا} yani ayak takımı {أَمْر كُلّ جُبَار عَنِيد} ileri gelenlerinden hakka karşı inatlaşan “ve her inatçı zorbanın emrine uydular.”
3011. Metin
{وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَة} مِنْ النَّاس {ويوم القيامة} لعنة على رؤوس الْخَلَائِق {أَلَا إنَّ عَادًا كَفَرُوا} جَحَدُوا {رَبّهمْ ألا بعدا} من رحمة الله {لعاد قوم هود}
{وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ الدُّنْيَا لَعْنَة} insanlardan bir lanet “Onlar bu dünyada da lanete tabi tutuldular,” {ويوم القيامة} bütün mahlukatın huzurunda bir lanete “kıyamet gününde de.” {أَلَا إنَّ عَادًا كَفَرُوا} inkâr ettiler “Bilin ki Âd [kavmi],” {رَبّهمْ ألا بعدا} Allah'ın rahmetinden uzak olsunlar “Rablerini inkâr etti. Bilin ki” {لعاد قوم هود} “Hûd'un kavmi Âd [rahmetten] uzak oldu!”
3013. Metin
{و} أَرْسَلْنَا {إلَى ثَمُود أَخَاهُمْ} مِنْ الْقَبِيلَة {صَالِحًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه} وَحِّدُوهُ {مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره هُوَ أَنْشَأَكُمْ} ابْتَدَأَ خَلْقكُمْ {مِنْ الْأَرْض} بِخَلْقِ أَبِيكُمْ آدَم مِنْهَا {وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا} جَعَلَكُمْ عُمَّارًا تَسْكُنُونَ بِهَا {فَاسْتَغْفِرُوهُ} مِنْ الشِّرْك {ثُمَّ تُوبُوا} ارْجِعُوا {إلَيْهِ} بِالطَّاعَةِ {إنَّ رَبِّي قَرِيب} مِنْ خَلْقه بِعِلْمِهِ {مُجِيب} لِمَنْ سَأَلَهُ
{و} gönderdik “Ve” {إلَى ثَمُود أَخَاهُمْ} kabileden “Semûd'a da kardeşleri” {صَالِحًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه} O'nu birleyin “Salih'i [gönderdik]. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin;” {مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره هُوَ أَنْشَأَكُمْ} yaratılışınızı başlattı “sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. O sizi” {مِنْ الْأَرْض} babanız Âdem'i topraktan yaratmak suretiyle “topraktan yarattı” {وَاسْتَعْمَرَكُمْ فِيهَا} sizi orada oturan ve imar eden kimseler kıldı “ve sizi orada yaşattı.” {فَاسْتَغْفِرُوهُ} şirkten dolayı bağışlanma dileyin “Öyleyse O'ndan bağışlanma dileyin,” {ثُمَّ تُوبُوا} dönün “sonra da O'na tövbe edin.” {إلَيْهِ} itaatle {إنَّ رَبِّي قَرِيب} ilmiyle yarattıklarına yakındır “Şüphesiz Rabbim yakındır,” {مُجِيب} Kendisine dua edene karşılık verendir “[duaları] kabul edendir.'”
3015. Metin
{قَالُوا يَا صَالِح قَدْ كُنْت فِينَا مَرْجُوًّا} نَرْجُو أَنْ تَكُون سَيِّدًا {قَبْل هَذَا} الَّذِي صَدَرَ مِنْك {أَتَنْهَانَا أَنْ نَعْبُد مَا يَعْبُد آبَاؤُنَا} مِنْ الْأَوْثَان {وَإِنَّنَا لَفِي شَكّ مِمَّا تَدْعُونَا إلَيْهِ} مِنْ التَّوْحِيد {مُرِيب} مُوقِع فِي الريب
{قَالُوا يَا صَالِح قَدْ كُنْت فِينَا مَرْجُوًّا} bizim efendimiz olacağını umuyorduk “Dediler ki: 'Ey Salih! Sen bundan önce” {قَبْل هَذَا} senden sadır olan bu sözden önce “içimizde ümit bağlanan bir kimseydin.” {أَتَنْهَانَا أَنْ نَعْبُد مَا يَعْبُد آبَاؤُنَا} putlardan “Babalarımızın taptığı şeylere tapmaktan bizi men mi ediyorsun?” {وَإِنَّنَا لَفِي شَكّ مِمَّا تَدْعُونَا إلَيْهِ} tevhidden “Biz, bizi davet ettiğin şeyden” {مُرِيب} şüpheye düşüren “derin bir şüphe içindeyiz.'”
3017. Metin
{قَالَ يَا قَوْم أَرَأَيْتُمْ إنْ كُنْت عَلَى بَيِّنَة} بَيَان {مِنْ رَبِّي وَآتَانِي مِنْهُ رَحْمَة} نُبُوَّة {فَمَنْ يَنْصُرنِي} يَمْنَعنِي {مِنْ اللَّه} أَيْ عَذَابه {إنْ عَصَيْته فَمَا تَزِيدُونَنِي} بِأَمْرِكُمْ لِي بِذَلِكَ {غَيْر تَخْسِير} تَضْلِيل
{قَالَ يَا قَوْم أَرَأَيْتُمْ إنْ كُنْت عَلَى بَيِّنَة} apaçık bir delil “[Salih] dedi ki: 'Ey kavmim! Ne dersiniz, ya ben Rabbimden apaçık bir delil” {مِنْ رَبِّي وَآتَانِي مِنْهُ رَحْمَة} peygamberlik “üzere isem ve O bana tarafından bir rahmet vermişse?” {فَمَنْ يَنْصُرنِي} beni kim korur {مِنْ اللَّه} yani O'nun azabından “O'na isyan edersem beni Allah'a karşı kim koruyabilir?” {إنْ عَصَيْته فَمَا تَزِيدُونَنِي} bana bunu emretmenizle “Demek ki siz bana” {غَيْر تَخْسِير} sapkınlıktan ve ziyandan “ziyandan başka bir şey artırmıyorsunuz!”
3019. Metin
{وَيَا قَوْم هَذِهِ نَاقَة اللَّه لَكُمْ آيَة} حَال عَامِله الْإِشَارَة {فَذَرُوهَا تَأْكُل فِي أَرْض اللَّه وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ} عَقْر {فَيَأْخُذكُمْ عَذَاب قَرِيب} إنْ عَقَرْتُمُوهَا
{وَيَا قَوْم هَذِهِ نَاقَة اللَّه لَكُمْ آيَة} hâldir; âmili ise işaret ismidir “Ey kavmim! İşte size bir mucize olarak Allah'ın dişi devesi!” {فَذَرُوهَا تَأْكُل فِي أَرْض اللَّه وَلَا تَمَسُّوهَا بِسُوءٍ} boğazlamak suretiyle “Onu bırakın, Allah'ın arzında otlasın; ona hiçbir kötülükle dokunmayın,” {فَيَأْخُذكُمْ عَذَاب قَرِيب} onu boğazlarsanız “yoksa sizi pek yakın bir azap yakalar.'”
3021. Metin
{فَعَقَرُوهَا} عَقَرَهَا قِدَار بِأَمْرِهِمْ {فَقَالَ} صَالِح {تَمَتَّعُوا} عِيشُوا {فِي دَاركُمْ ثَلَاثَة أَيَّام} ثُمَّ تَهْلَكُونَ {ذَلِكَ وَعْد غَيْر مَكْذُوب} فِيهِ
{فَعَقَرُوهَا} onların emriyle Kıdâr onu boğazladı “Derken onu kestiler.” {فَقَالَ} Salih “Bunun üzerine [Salih] dedi ki:” {تَمَتَّعُوا} yaşayın “'Yurdunuzda” {فِي دَاركُمْ ثَلَاثَة أَيَّام} sonra helak olacaksınız “üç gün daha yaşayın.” {ذَلِكَ وَعْد غَيْر مَكْذُوب} içinde yalan olmayan “Bu, yalanlanamayacak bir vaaddir.'”
3023. Metin
{فَلَمَّا جَاءَ أَمْرنَا} بِإِهْلَاكِهِمْ {نَجَّيْنَا صَالِحًا وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ} وَهُمْ أَرْبَعَة آلَاف {بِرَحْمَةٍ مِنَّا و} نجيناهم {من خِزْي يَوْمئِذٍ} بِكَسْرِ الْمِيم إعْرَابًا وَفَتْحهَا بِنَاء لِإِضَافَتِهِ إلَى مَبْنِيّ وَهُوَ الْأَكْثَر {إنَّ رَبّك هُوَ الْقَوِيّ الْعَزِيز} الْغَالِب
{فَلَمَّا جَاءَ أَمْرنَا} onları helak etme emrimiz “Emrimiz geldiğinde,” {نَجَّيْنَا صَالِحًا وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ} onlar dört bin kişi idi “Salih'i ve beraberindeki inananları” {بِرَحْمَةٍ مِنَّا و} onları kurtardık “tarafımızdan bir rahmetle” {من خِزْي يَوْمئِذٍ} îrab olarak mim harfinin kesresiyle okunabileceği gibi, mebniye muzaf olduğu için -ki ekseriyet böyledir- fethasıyla mebni olarak da okunur “ve o günün zilletinden kurtardık.” {إنَّ رَبّك هُوَ الْقَوِيّ الْعَزِيز} galip olandır “Şüphesiz Rabbin, mutlak güç sahibidir, mutlak galiptir.”
3025. Metin
{وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَة فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارهمْ جَاثِمِينَ} بَارِكِينَ عَلَى الرُّكَب مَيِّتِينَ
{وَأَخَذَ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَة فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارهمْ جَاثِمِينَ} dizleri üstüne çökmüş, ölü vaziyette “O zulmedenleri ise korkunç bir ses yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar;”
3027. Metin
{كَأَنْ} مُخَفَّفَة وَاسْمهَا مَحْذُوف أَيْ كَأَنَّهُمْ {لَمْ يَغْنَوْا} يُقِيمُوا {فِيهَا} فِي دَارهمْ {أَلَا إنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبّهمْ أَلَا بُعْدًا لِثَمُودٍ} بِالصَّرْفِ وَتَرْكه عَلَى مَعْنَى الْحَيّ وَالْقَبِيلَة
{كَأَنْ} muhaffefedir ve ismi mahzuftur; yani sanki onlar “Sanki onlar” {لَمْ يَغْنَوْا} ikamet etmemiş gibiydiler “orada hiç yaşamamışlardı.” {فِيهَا} yurtlarında {أَلَا إنَّ ثَمُودَ كَفَرُوا رَبّهمْ أَلَا بُعْدًا لِثَمُودٍ} munsarıf veya gayrimunsarıf olarak okunması kabile yahut mahalle anlamı gözetilmesindendir “Bilin ki Semûd [halkı], Rablerini inkâr etti. Bilin ki Semûd [rahmetten] uzak oldu!”
3029. Metin
{وَلَقَدْ جَاءَتْ رُسُلنَا إبْرَاهِيم بِالْبُشْرَى} بِإسْحَاق وَيَعْقُوب بَعْده {قَالُوا سَلَامًا} مَصْدَر {قَالَ سَلَام} عَلَيْكُمْ {فَمَا لَبِثَ أَنْ جَاءَ بِعِجْلٍ حَنِيذ} مَشْوِيّ
{وَلَقَدْ جَاءَتْ رُسُلنَا إبْرَاهِيم بِالْبُشْرَى} İshak ve ardından Yakub ile “Andolsun, elçilerimiz İbrahim'e müjde ile geldiler.” {قَالُوا سَلَامًا} mastardır “'Selâm!' dediler.” {قَالَ سَلَام} üzerinize olsun “[O da] 'Selâm!' dedi.” {فَمَا لَبِثَ أَنْ جَاءَ بِعِجْلٍ حَنِيذ} kızartılmış “Çok geçmeden kızartılmış bir buzağı getirdi.”
3031. Metin
{فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيهمْ لَا تَصِل إلَيْهِ نَكِرهمْ} بِمَعْنَى أَنْكَرَهُمْ {وَأَوْجَسَ} أَضْمَرَ فِي نَفْسه {مِنْهُمْ خِيفَة} خَوْفًا {قَالُوا لَا تَخَفْ إنَّا أُرْسِلنَا إلَى قَوْم لُوط} لِنُهْلِكهُمْ
{فَلَمَّا رَأَى أَيْدِيهمْ لَا تَصِل إلَيْهِ نَكِرهمْ} onları yadırgadı “Ellerinin ona uzanmadığını görünce onları yadırgadı” {وَأَوْجَسَ} içinde gizledi {مِنْهُمْ خِيفَة} bir korku “ve onlardan dolayı içine bir korku düştü.” {قَالُوا لَا تَخَفْ إنَّا أُرْسِلنَا إلَى قَوْم لُوط} onları helak etmek için “Dediler ki: 'Korkma! Biz Lût kavmine gönderildik.'”
3033. Metin
{وَامْرَأَته} أَيْ امْرَأَة إبْرَاهِيم سَارَّة {قَائِمَة} تَخْدُمهُمْ {فَضَحِكَتْ} اسْتِبْشَارًا بِهَلَاكِهِمْ {فَبَشَّرْنَاهَا بِإسْحَاق وَمِنْ وَرَاء} بَعْد {إسْحَاق يَعْقُوب} وَلَده تَعِيش إلَى أَنْ تراه
{وَامْرَأَته} yani İbrahim'in hanımı Sâre “[İbrahim'in] karısı da” {قَائِمَة} onlara hizmet ediyordu “ayakta idi;” {فَضَحِكَتْ} onların helak olacağı müjdesine sevindi “bunun üzerine güldü.” {فَبَشَّرْنَاهَا بِإسْحَاق وَمِنْ وَرَاء} ardından “Biz de ona İshak'ı, İshak'ın ardından da” {إسْحَاق يَعْقُوب} onun çocuğunu; onu görünceye kadar yaşayacaktır “Yakub'u müjdeledik.”
3035. Metin
{قَالَتْ يَا وَيْلَتَى} كَلِمَة تُقَال عِنْد أَمْر عَظِيم وَالْأَلِف مُبْدَلَة مِنْ يَاء الْإِضَافَة {أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوز} لِي تِسْع وَتِسْعُونَ سَنَة {وَهَذَا بَعْلِي شَيْخًا} لَهُ مِائَة أَوْ وَعِشْرُونَ سَنَة وَنَصْبه عَلَى الْحَال وَالْعَامِل فِيهِ مَا فِي ذَا مِنْ الْإِشَارَة {إنَّ هَذَا لَشَيْء عَجِيب} أَنْ يُولَد وَلَد لِهَرَمَيْنِ
{قَالَتْ يَا وَيْلَتَى} büyük bir hadise karşısında söylenen bir sözdür; elif harfi izafet yâ'sından dönüştürülmüştür “[Kadın] 'Vay başıma gelenler!' dedi,” {أَأَلِدُ وَأَنَا عَجُوز} doksan dokuz yaşındayım “'Ben bir yaşlı kadın,” {وَهَذَا بَعْلِي شَيْخًا} yüz veya yüz yirmi yaşındadır; mensub oluşu hâl sebebiyledir, âmili ise 'zâ'daki işaret manasıdır “şu kocam da bir ihtiyar iken doğuracak mıyım?” {إنَّ هَذَا لَشَيْء عَجِيب} iki pîrifâniden bir çocuğun doğması “Şüphesiz bu çok şaşılacak bir şey!'”
3037. Metin
{قَالُوا أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْر اللَّه} قُدْرَته {رَحْمَة اللَّه وَبَرَكَاته عَلَيْكُمْ} يَا {أَهْل الْبَيْت} بَيْت إبْرَاهِيم {إنَّهُ حَمِيد} مَحْمُود {مَجِيد} كَرِيم
{قَالُوا أَتَعْجَبِينَ مِنْ أَمْر اللَّه} O'nun kudretinden “Dediler ki: 'Allah'ın emrine mi şaşıyorsun?” {رَحْمَة اللَّه وَبَرَكَاته عَلَيْكُمْ} ey “Allah'ın rahmeti ve bereketleri üzerinizedir,” {أَهْل الْبَيْت} İbrahim'in ev halkı “ey ev halkı!” {إنَّهُ حَمِيد} övülmeye layıktır “Şüphesiz O, övülmeye layıktır,” {مَجِيد} cömerttir, şanı yücedir “şânı pek yücedir.'”
3039. Metin
{فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إبْرَاهِيم الرَّوْع} الْخَوْف {وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَى} بِالْوَلَدِ أَخَذَ {يُجَادِلنَا} يُجَادِل رُسُلنَا {فِي} شأن {قوم لوط
{فَلَمَّا ذَهَبَ عَنْ إبْرَاهِيم الرَّوْع} korku “İbrahim'den korku gidip” {وَجَاءَتْهُ الْبُشْرَى} çocukla “kendisine müjde gelince,” {يُجَادِلنَا} elçilerimizle tartışmaya başladı “bizimle mücadele etmeye başladı” {فِي} hakkında {قوم لوط} “Lût kavmi hakkında.”
3041. Metin
{إنَّ إبْرَاهِيم لَحَلِيم} كَثِير الْأَنَاة {أَوَّاه مُنِيب} رَجَّاع فَقَالَ لَهُمْ أَتُهْلِكُونَ قَرْيَة فِيهَا ثَلَاثمِائَةِ مُؤْمِن قَالُوا لَا قَالَ أَفَتُهْلِكُونَ قَرْيَة فِيهَا مائتا مؤمن قالوا لا قال أفتهلكون قراية فِيهَا أَرْبَعُونَ مُؤْمِنًا قَالُوا لَا قَالَ أَفَتُهْلِكُونَ قَرْيَة فِيهَا أَرْبَعَة عَشَرَ مُؤْمِنًا قَالُوا لَا قَالَ أَفَرَأَيْتُمْ إنْ كَانَ فِيهَا مُؤْمِن وَاحِد قَالُوا لَا قَالَ إنَّ فِيهَا لُوطًا قَالُوا نَحْنُ أَعْلَم بِمَنْ فِيهَا إلَخْ
{إنَّ إبْرَاهِيم لَحَلِيم} son derece yumuşak huyludur “Şüphesiz İbrahim gerçekten çok yumuşak huylu,” {أَوَّاه مُنِيب} çokça tövbe edendir “yüreği yanık ve [Rabbine] yönelen bir kimseydi.” Onlara: 'İçinde üç yüz mümin bulunan bir beldeyi helak eder misiniz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'İçinde iki yüz mümin bulunan bir beldeyi helak eder misiniz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'İçinde kırk mümin bulunan bir beldeyi helak eder misiniz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'İçinde on dört mümin bulunan bir beldeyi helak eder misiniz?' dedi. 'Hayır' dediler. 'Ne dersiniz, şayet içinde tek bir mümin bulunsa?' dedi. 'Hayır' dediler. 'Fakat orada Lût var!' dedi. Onlar: 'Biz orada kimin olduğunu daha iyi biliriz...' dediler.
3043. Metin
فَلَمَّا أَطَالَ مُجَادَلَتهمْ قَالُوا {يَا إبْرَاهِيم أَعْرِض عَنْ هَذَا} الْجِدَال {إنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْر ربك} بهلاكهم {وإنهم آتيهم عذاب غير مردود}
Onlarla tartışmayı uzatınca dediler ki: {يَا إبْرَاهِيم أَعْرِض عَنْ هَذَا} bu mücadeleden “'Ey İbrahim! Bundan vazgeç!” {إنَّهُ قَدْ جَاءَ أَمْر ربك} onların helak edilmesi konusunda “Çünkü Rabbinin emri kesinlikle gelmiştir.” {وإنهم آتيهم عذاب غير مردود} “Onlara geri çevrilmeyecek bir azap mutlaka gelecektir.'”
3045. Metin
{وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ} حَزِنَ بِسَبَبِهِمْ {وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا} صَدْرًا لِأَنَّهُمْ حِسَان الْوُجُوه فِي صُورَة أَضْيَاف فَخَافَ عَلَيْهِمْ قَوْمه {وَقَالَ هَذَا يَوْم عَصِيب} شَدِيد
{وَلَمَّا جَاءَتْ رُسُلنَا لُوطًا سِيءَ بِهِمْ} onlar yüzünden kederlendi “Elçilerimiz Lût'a geldikleri zaman, onların yüzünden fenalaştı” {وَضَاقَ بِهِمْ ذَرْعًا} içi daraldı; çünkü onlar misafir kılığında güzel yüzlü kimselerdi, bu yüzden kavminden onlar adına endişelendi “ve onlar sebebiyle içi daraldı” {وَقَالَ هَذَا يَوْم عَصِيب} çetin “ve 'Bu, pek zorlu bir gündür!' dedi.”
3047. Metin
{وَجَاءَهُ قَوْمه} لَمَّا عَلِمُوا بِهِمْ {يُهْرَعُونَ} يُسْرِعُونَ {إلَيْهِ وَمِنْ قَبْل} قَبْل مَجِيئِهِمْ {كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّئَات} وَهِيَ إتْيَان الرِّجَال فِي الْأَدْبَار {قَالَ} لُوط {يَا قَوْم هَؤُلَاءِ بَنَاتِي} فَتَزَوَّجُوهُنَّ {هُنَّ أطهر لكم فاتقوا الله ولا تخزون} تَفْضَحُونِ {فِي ضَيْفِي} أَضْيَافِي {أَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُل رَشِيد} يَأْمُر بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَى عَنْ الْمُنْكَر
{وَجَاءَهُ قَوْمه} onları öğrendiklerinde “Kavmi ona” {يُهْرَعُونَ} koşarak “koşarak geldi.” {إلَيْهِ وَمِنْ قَبْل} onların gelişinden önce de “Zaten daha önce de” {كَانُوا يَعْمَلُونَ السَّيِّئَات} o da erkeklerle arkalarından ilişkiye girmekti “o çirkin işleri yapmaktaydılar.” {قَالَ} Lût “[Lût] dedi ki:” {يَا قَوْم هَؤُلَاءِ بَنَاتِي} onlarla evlenin “'Ey kavmim! İşte bunlar benim kızlarımdır;” {هُنَّ أطهر لكم فاتقوا الله ولا تخزون} beni rezil etmeyin “onlar sizin için daha temizdir. Allah'tan korkun da” {فِي ضَيْفِي} misafirlerim hususunda “misafirlerimin yanında beni rezil etmeyin!” {أَلَيْسَ مِنْكُمْ رَجُل رَشِيد} iyiliği emredip kötülükten nehyeden “İçinizde aklı başında bir adam yok mu?'”
3049. Metin
{قَالُوا لَقَدْ عَلِمْت مَا لَنَا فِي بَنَاتك مِنْ حَقّ} حَاجَة {وَإِنَّك لَتَعْلَم مَا نُرِيد} مِنْ إتْيَان الرِّجَال
{قَالُوا لَقَدْ عَلِمْت مَا لَنَا فِي بَنَاتك مِنْ حَقّ} bir ihtiyacımız “Dediler ki: 'Andolsun, senin kızlarında bizim hiçbir hakkımız (ihtiyacımız) olmadığını biliyorsun.” {وَإِنَّك لَتَعْلَم مَا نُرِيد} erkeklerle ilişkiye girmeyi “Ve sen bizim ne istediğimizi pekâlâ biliyorsun.'”
3051. Metin
{قَالَ لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّة} طَاقَة {أَوْ آوِي إلَى رُكْن شَدِيد} عَشِيرَة تَنْصُرنِي لَبَطَشْت بِكُمْ فَلَمَّا رَأَتْ الْمَلَائِكَة ذَلِكَ
{قَالَ لَوْ أَنَّ لِي بِكُمْ قُوَّة} gücüm “[Lût] dedi ki: 'Keşke size karşı bir gücüm olsaydı” {أَوْ آوِي إلَى رُكْن شَدِيد} bana yardım edecek güçlü bir aşirete [sığınabilseydim], elbette sizi perişan ederdim “yahut güçlü bir kaleye (dayanağa) sığınabilseydim!'” Melekler bunu görünce:
3053. Metin
{قَالُوا يَا لُوط إنَّا رُسُل رَبّك لَنْ يَصِلُوا إلَيْك} بِسُوءٍ {فَأَسْرِ بِأَهْلِك بِقِطَعٍ} طَائِفَة {مِنْ اللَّيْل وَلَا يَلْتَفِت مِنْكُمْ أَحَد} لِئَلَّا يَرَى عَظِيم مَا يَنْزِل بِهِمْ {إلَّا امْرَأَتك} بِالرَّفْعِ بَدَل مِنْ أَحَد وَفِي قِرَاءَة بِالنَّصْبِ اسْتِثْنَاء مِنْ الْأَهْل أَيْ فَلَا تَسِرْ بِهَا {إنَّهُ مُصِيبهَا مَا أَصَابَهُمْ} فَقِيلَ لَمْ يَخْرُج بِهَا وَقِيلَ خَرَجَتْ وَالْتَفَتَتْ فَقَالَتْ وَاقَوْمَاه فَجَاءَهَا حَجَر فَقَتَلَهَا وَسَأَلَهُمْ عَنْ وَقْت هَلَاكهمْ فَقَالُوا {إنَّ مَوْعِدهمْ الصُّبْح} فَقَالَ أُرِيد أَعْجَل مِنْ ذَلِكَ قَالُوا {أَلَيْسَ الصُّبْح بِقَرِيبٍ}
{قَالُوا يَا لُوط إنَّا رُسُل رَبّك لَنْ يَصِلُوا إلَيْك} bir kötülükle “[Melekler] dediler ki: 'Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz; onlar sana asla dokunamazlar.” {فَأَسْرِ بِأَهْلِك بِقِطَعٍ} bir parçasında “Gecenin bir vaktinde ailenle yola çık” {مِنْ اللَّيْل وَلَا يَلْتَفِت مِنْكُمْ أَحَد} başlarına gelecek olan o korkunç şeyi görmemesi için “ve içinizden hiç kimse arkasına dönüp bakmasın.” {إلَّا امْرَأَتك} [kelimesi] ref ile {أَحَد} kelimesinden bedeldir; bir kıraatte ise nasb ile {الْأَهْل} kelimesinden istisnadır, yani onunla birlikte yola çıkma “Karı hariç;” {إنَّهُ مُصِيبهَا مَا أَصَابَهُمْ} denildi ki: [Lût] onu yanında çıkarmadı; denildi ki: kadın çıktı ve arkasına dönüp baktı da 'Vah kavmim!' dedi; bunun üzerine bir taş gelip onu öldürdü “çünkü onların başına gelecek olan, onun da başına gelecektir.” Onlara kavminin helak vaktini sordu; şöyle dediler: {إنَّ مَوْعِدهمْ الصُّبْح} [Lût]: 'Bundan daha erken olmasını istiyorum' dedi. Onlar: {أَلَيْسَ الصُّبْح بِقَرِيبٍ} “Onların vadesi sabah vaktidir. Sabah da yakın değil midir?'” dediler.
3055. Metin
{فَلَمَّا جَاءَ أَمْرنَا} بِإِهْلَاكِهِمْ {جَعَلْنَا عَالِيَهَا} أَيْ قُرَاهُمْ {سَافِلهَا} أَيْ بِأَنْ رَفَعَهَا جِبْرِيل إلَى السماء وأسقطها مقلوبة إلى الأرض {وأمطرنا عليها حِجَارَة مِنْ سِجِّيل} طِين طُبِخَ بِالنَّارِ {مَنْضُود} متتابع
{فَلَمَّا جَاءَ أَمْرنَا} onları helak etme [emrimiz] “Emrimiz geldiği zaman” {جَعَلْنَا عَالِيَهَا} yani şehirlerinin [üstünü] “orayı alt üst ettik;” yani Cebrail orayı göğe doğru kaldırıp altı üstüne gelmiş vaziyette yere çarptı {سَافِلهَا} “üstünü altına getirdik” {وأمطرنا عليها حِجَارَة مِنْ سِجِّيل} ateşte pişirilmiş balçıktan “ve üzerlerine pişirilip sertleştirilmiş balçıktan taşlar yağdırdık” {مَنْضُود} birbiri ardınca “istif edilmiş olarak,”
3057. Metin
{مُسَوَّمَة} مُعَلَّمَة عَلَيْهَا اسْم مَنْ يُرْمَى بِهَا {عِنْد رَبّك} ظَرْف لَهَا {وَمَا هِيَ} الْحِجَارَة أَوْ بِلَادهمْ {مِنْ الظَّالِمِينَ} أَيْ أَهْل مَكَّة {ببعيد}
{مُسَوَّمَة} işaretlenmiş; üzerinde kime atılacağının ismi bulunan “[Rabbinin katında] işaretlenmiş olarak” {عِنْد رَبّك} onun için zarftır “Rabbinin katında.” {وَمَا هِيَ} o taşlar veya onların beldeleri “Ve onlar” {مِنْ الظَّالِمِينَ} yani Mekke halkından “o zalimlerden” {ببعيد} “uzak değildir.”
3059. Metin
{و} أَرْسَلْنَا {إلَى مَدْيَن أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه} وَحِّدُوهُ {مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَال وَالْمِيزَان إنِّي أَرَاكُمْ بِخَيْرٍ} نِعْمَة تُغْنِيكُمْ عَنْ التَّطْفِيف {وَإِنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ} إنْ لَمْ تُؤْمِنُوا {عَذَاب يَوْم مُحِيط} بِكُمْ يُهْلِككُمْ وَوَصْف الْيَوْم بِهِ مَجَاز لِوُقُوعِهِ فِيهِ
{و} [ve] gönderdik {إلَى مَدْيَن أَخَاهُمْ شُعَيْبًا قَالَ يَا قَوْم اُعْبُدُوا اللَّه} O'nu birleyin “Medyen'e de kardeşleri Şuayb'ı [gönderdik]. Dedi ki: 'Ey kavmim! Allah'a kulluk edin;” {مَا لَكُمْ مِنْ إلَه غَيْره وَلَا تَنْقُصُوا الْمِكْيَال وَالْمِيزَان إنِّي أَرَاكُمْ بِخَيْرٍ} sizi ölçü ve tartıda hile yapmaktan müstağni kılacak bir nimet içinde “sizin O'ndan başka hiçbir ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik tutmayın. Gerçekten ben sizi bir hayır (bolluk) içinde görüyorum.” {وَإِنِّي أَخَاف عَلَيْكُمْ} iman etmezseniz “Ve doğrusu ben sizin adınıza korkuyorum,” {عَذَاب يَوْم مُحِيط} sizi kuşatıp helak edecek; günün bu özellikle nitelenmesi, azabın o günde vuku bulmasından ötürü mecazdır “kuşatıcı bir günün azabından.'”
3061. Metin
{وَيَا قَوْم أَوْفُوا الْمِكْيَال وَالْمِيزَان} أَتِمُّوهُمَا {بِالْقِسْطِ} بِالْعَدْلِ {وَلَا تَبْخَسُوا النَّاس أَشْيَاءَهُمْ} لَا تُنْقِصُوهُمْ مِنْ حَقّهمْ شَيْئًا {وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْض مُفْسِدِينَ} بِالْقَتْلِ وَغَيْره مِنْ عَثِيَ بِكَسْرِ الْمُثَلَّثَة أَفْسَدَ وَمُفْسِدِينَ حَال مُؤَكِّدَة لِمَعْنَى عَامِلهَا تَعْثَوْا
{وَيَا قَوْم أَوْفُوا الْمِكْيَال وَالْمِيزَان} ikisini de tam yapın “'Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı tam yapın” {بِالْقِسْطِ} adaletle “adaletle.” {وَلَا تَبْخَسُوا النَّاس أَشْيَاءَهُمْ} onların haklarından hiçbir şeyi eksiltmeyin “İnsanların mallarını (eşyalarını) eksiltmeyin” {وَلَا تَعْثَوْا فِي الْأَرْض مُفْسِدِينَ} öldürmek ve başka yollarla; kelime üç noktalı [se] harfinin kesresiyle (عَثِيَ) [kökünden gelip] bozgunculuk yaptı demektir. {مُفْسِدِينَ} ise amili olan {تَعْثَوْا} fiilinin anlamını teyit eden bir haldir “ve yeryüzünde bozguncular olarak fesat çıkarmayın.'”
3063. Metin
{بقيت اللَّه} رِزْقه الْبَاقِي لَكُمْ بَعْد إيفَاء الْكَيْل والوزن {خير لكم} من البخس {إن كنتم مؤمنين} {وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ} رَقِيب أُجَازِيكُمْ بِأَعْمَالِكُمْ إنَّمَا بُعِثْت نَذِيرًا
{بقيت اللَّه} ölçü ve tartıyı tam yaptıktan sonra sizin için geriye kalan O'nun rızkı “Allah'ın bıraktığı [helal kazanç],” {خير لكم} eksiltmekten “sizin için daha hayırlıdır,” {إن كنتم مؤمنين} “eğer inananlar iseniz.” {وَمَا أَنَا عَلَيْكُمْ بِحَفِيظٍ} yaptıklarınıza karşılık verecek bir gözetleyici; ben yalnızca bir uyarıcı olarak gönderildim “Ben sizin üzerinize bir bekçi de değilim.'”
3065. Metin
{قَالُوا} لَهُ اسْتِهْزَاء {يَا شُعَيْب أَصَلَاتك تَأْمُرك} بِتَكْلِيفِ {أَنْ نَتْرُك مَا يَعْبُد آبَاؤُنَا} مِنْ الْأَصْنَام {أَوْ} نَتْرُك {أَنْ نَفْعَل فِي أَمْوَالنَا مَا نَشَاء} الْمَعْنَى هَذَا أَمْر بَاطِل لَا يَدْعُو إلَيْهِ دَاعٍ بِخَيْرٍ {إنَّك لَأَنْت الْحَلِيم الرَّشِيد} قَالُوا ذَلِكَ اسْتِهْزَاء
{قَالُوا} ona alay yollu dediler ki “Dediler ki:” {يَا شُعَيْب أَصَلَاتك تَأْمُرك} yükümlülüğüyle “'Ey Şuayb! Namazın mı sana emrediyor” {أَنْ نَتْرُك مَا يَعْبُد آبَاؤُنَا} putlardan “atalarımızın taptıklarını bırakmamızı” {أَوْ} yahut bırakmamızı “yahut” {أَنْ نَفْعَل فِي أَمْوَالنَا مَا نَشَاء} Anlamı şudur: Bu, iyilik isteyen hiçbir davetçinin çağırmayacağı batıl bir iştir “mallarımız hususunda dilediğimiz gibi davranmayı [bırakmamızı]?” {إنَّك لَأَنْت الْحَلِيم الرَّشِيد} Bunu alay ederek söylediler “Doğrusu sen yumuşak huylu, aklı başında birisin.'”
3067. Metin
{قَالَ يَا قَوْم أَرَأَيْتُمْ إنْ كُنْت عَلَى بينة من ربي ورزقني منه رِزْقًا حَسَنًا} حَلَالًا أَفَأُشَوِّبهُ بِالْحَرَامِ مِنْ الْبَخْس وَالتَّطْفِيف {وَمَا أُرِيد أَنْ أُخَالِفكُمْ} وَأَذْهَب {إلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ} فَأَرْتَكِبهُ {إنْ} مَا {أُرِيد إلَّا الْإِصْلَاح} لَكُمْ بِالْعَدْلِ {مَا اسْتَطَعْت وَمَا تَوْفِيقِي} قُدْرَتِي عَلَى ذَلِكَ وَغَيْره مِنْ الطَّاعَات {إلَّا بِاَللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْت وَإِلَيْهِ أُنِيب} أَرْجِع
{قَالَ يَا قَوْم أَرَأَيْتُمْ إنْ كُنْت عَلَى بينة من ربي ورزقني منه رِزْقًا حَسَنًا} helal bir rızık; [böyleyken] onu ölçü ve tartıyı eksilterek haramla mı karıştırayım? “[Şuayb] dedi ki: 'Ey kavmim! Ne dersiniz, ya ben Rabbimden açık bir delil üzerinde isem ve O bana katından güzel bir rızık lütfetmişse?” {وَمَا أُرِيد أَنْ أُخَالِفكُمْ} ve yönelip “Ben size aykırı davranmak istemiyorum;” {إلَى مَا أَنْهَاكُمْ عَنْهُ} onu işleyerek “sizi kendisinden menettiğim şeylere yönelerek.” {إنْ} sadece “Ben sadece” {أُرِيد إلَّا الْإِصْلَاح} adaletle [durumunuzu düzeltmeyi] “ıslah etmek istiyorum” {مَا اسْتَطَعْت وَمَا تَوْفِيقِي} buna ve diğer taatlere olan gücüm “gücüm yettiğince. Benim muvaffakiyetim de” {إلَّا بِاَللَّهِ عَلَيْهِ تَوَكَّلْت وَإِلَيْهِ أُنِيب} dönerim “ancak Allah'tandır. Yalnız O'na dayandım ve yalnız O'na yönelirim.”
3069. Metin
{وَيَا قَوْم لَا يَجْرِمَنكُمْ} يَكْسِبَنكُمْ {شِقَاقِي} خِلَافِي فَاعِل يَجْرِم وَالضَّمِير مَفْعُول أَوَّل وَالثَّانِي {أَنْ يُصِيبكُمْ مِثْل مَا أَصَابَ قَوْم نُوح أَوْ قَوْم هُود أَوْ قَوْم صَالِح} مِنْ الْعَذَاب {وَمَا قَوْم لُوط} أَيْ مَنَازِلهمْ أَوْ زَمَن هَلَاكهمْ {مِنْكُمْ بِبَعِيدٍ} فَاعْتَبِرُوا
{وَيَا قَوْم لَا يَجْرِمَنكُمْ} size kazandırmasın “'Ey kavmim!” {شِقَاقِي} bana muhalefet etmeniz; bu, {يَجْرِم} fiilinin failidir, zamir birinci mef'uldür, ikinci mef'ul ise şudur: “Bana karşı çıkmanız sakın sizi sürüklemesin,” {أَنْ يُصِيبكُمْ مِثْل مَا أَصَابَ قَوْم نُوح أَوْ قَوْم هُود أَوْ قَوْم صَالِح} azaptan “Nuh kavminin yahut Hûd kavminin yahut Salih kavminin başına gelenlerin bir benzerinin sizin de başınıza gelmesine!” {وَمَا قَوْم لُوط} yani onların yurtları veya helak vakitleri “Lût kavmi de” {مِنْكُمْ بِبَعِيدٍ} ibret alın “sizden uzak değildir.”
3071. Metin
{وَاسْتَغْفِرُوا رَبّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إلَيْهِ إنَّ رَبِّي رَحِيم} بِالْمُؤْمِنِينَ {وَدُود} مُحِبّ لَهُمْ
{وَاسْتَغْفِرُوا رَبّكُمْ ثُمَّ تُوبُوا إلَيْهِ إنَّ رَبِّي رَحِيم} müminlere merhametlidir “Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O'na tövbe edin. Muhakkak ki Rabbim pek merhametlidir,” {وَدُود} onları çok sevendir “çok sevendir.'”
3073. Metin
{قَالُوا} إيذَانًا بِقِلَّةِ الْمُبَالَاة {يَا شُعَيْب مَا نَفْقَه} نَفْهَم {كَثِيرًا مِمَّا تَقُول وَإِنَّا لَنَرَاك فِينَا ضَعِيفًا} ذَلِيلًا {وَلَوْلَا رَهْطك} عَشِيرَتك {لَرَجَمْنَاك} بِالْحِجَارَةِ {وَمَا أَنْت عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ} كَرِيم عَنْ الرَّجْم وَإِنَّمَا رَهْطك هُمْ الْأَعِزَّة
{قَالُوا} umursamazlıklarını belirterek dediler ki “Dediler ki:” {يَا شُعَيْب مَا نَفْقَه} anlamıyoruz “'Ey Şuayb! Söylediklerinin birçoğunu anlamıyoruz;” {كَثِيرًا مِمَّا تَقُول وَإِنَّا لَنَرَاك فِينَا ضَعِيفًا} aciz/zayıf “ve doğrusu biz seni içimizde zayıf görüyoruz.” {وَلَوْلَا رَهْطك} kabilen “Eğer kabilen olmasaydı” {لَرَجَمْنَاك} taşlayarak [öldürürdük] “seni mutlaka taşlayarak öldürürdük.” {وَمَا أَنْت عَلَيْنَا بِعَزِيزٍ} taşlanmaktan koruyacak derecede değerli; bilakis değerli olan senin kabilendir “Senin bize karşı hiçbir üstünlüğün (itibarın) yoktur.'”
3075. Metin
{قَالَ يَا قَوْم أَرَهْطِي أَعَزّ عَلَيْكُمْ مِنْ اللَّه} فَتَتْرُكُوا قَتْلِي لِأَجْلِهِمْ وَلَا تَحْفَظُونِي لِلَّهِ {وَاِتَّخَذْتُمُوهُ} أَيْ اللَّه {وَرَاءَكُمْ ظِهْرِيًّا} مَنْبُوذًا خَلْف ظُهُوركُمْ لَا تُرَاقِبُونَهُ {إنَّ رَبِّي بِمَا تَعْمَلُونَ مُحِيط} عِلْمًا فَيُجَازِيكُمْ
{قَالَ يَا قَوْم أَرَهْطِي أَعَزّ عَلَيْكُمْ مِنْ اللَّه} bu yüzden onlar hatırına beni öldürmeyi bırakıyorsunuz da Allah için beni gözetmiyorsunuz “[Şuayb] dedi ki: 'Ey kavmim! Benim kabilem size Allah'tan daha mı değerli” {وَاِتَّخَذْتُمُوهُ} yani Allah'ı “ki O'nu” {وَرَاءَكُمْ ظِهْرِيًّا} arkalarınıza atılmış, O'nu hiç gözetmediğiniz bir şey kıldınız “arkanıza atıp unuttunuz?” {إنَّ رَبِّي بِمَا تَعْمَلُونَ مُحِيط} ilmiyle; dolayısıyla size karşılığını verecektir “Muhakkak ki Rabbim yaptıklarınızı çepeçevre kuşatmıştır.”
3077. Metin
{وَيَا قَوْم اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتكُمْ} حَالَتكُمْ {إنِّي عَامِل} عَلَى حَالَتِي {سَوْف تَعْلَمُونَ مَنْ} مَوْصُولَة مَفْعُول الْعِلْم {يَأْتِيه عَذَاب يُخْزِيه وَمَنْ هُوَ كَاذِب وَارْتَقِبُوا} انْتَظِرُوا عَاقِبَة أَمْركُمْ {إنِّي مَعَكُمْ رقيب} منتظر
{وَيَا قَوْم اعْمَلُوا عَلَى مَكَانَتكُمْ} durumunuza göre “'Ey kavmim! Elinizden geleni yapın (durumunuza göre hareket edin);” {إنِّي عَامِل} kendi durumuma göre “ben de yapacağım.” {سَوْف تَعْلَمُونَ مَنْ} sıla ismidir, ilim fiilinin mef'ulüdür “Yakında bileceksiniz kime” {يَأْتِيه عَذَاب يُخْزِيه وَمَنْ هُوَ كَاذِب وَارْتَقِبُوا} işinizin akıbetini bekleyin “kendisini rezil edecek bir azabın geleceğini ve kimin yalancı olduğunu! Gözetleyin;” {إنِّي مَعَكُمْ رقيب} bekleyen “doğrusu ben de sizinle beraber gözetlemekteyim.'”
3079. Metin
{وَلَمَّا جَاءَ أَمْرنَا} بِإِهْلَاكِهِمْ {نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَأَخَذَتْ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَة} صَاحَ بِهِمْ جِبْرِيل {فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارهمْ جَاثِمِينَ} بَارِكِينَ عَلَى الرُّكَب مَيِّتِينَ
{وَلَمَّا جَاءَ أَمْرنَا} onları helak etme [emrimiz] “Emrimiz geldiği zaman” {نَجَّيْنَا شُعَيْبًا وَاَلَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ بِرَحْمَةٍ مِنَّا وَأَخَذَتْ الَّذِينَ ظَلَمُوا الصَّيْحَة} Cebrail onlara bir çığlık attı “Şuayb'ı ve onunla beraber iman edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise o korkunç çığlık yakaladı” {فَأَصْبَحُوا فِي دِيَارهمْ جَاثِمِينَ} dizleri üstüne çökmüş ölüler halinde “da yurtlarında dizüstü çöke kaldılar (cansız yığılıp kaldılar).”
3081. Metin
{كَأَنْ} مُخَفَّفَة أَيْ كَأَنَّهُمْ {لَمْ يَغْنَوْا} يُقِيمُوا {فيها ألا بعدا لمدين كما بعدت ثمود}
{كَأَنْ} muhaffefedir, yani sanki onlar “Sanki onlar” {لَمْ يَغْنَوْا} ikamet etmemişlerdi “orada hiç yaşamamışlardı.” {فيها ألا بعدا لمدين كما بعدت ثمود} “Haberiniz olsun; Semûd [kavmi] uzaklaştığı (helak olduğu) gibi Medyen de uzaklaştı (helak oldu).”
3083. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَان مُبِين} بُرْهَان بين ظاهر
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا مُوسَى بِآيَاتِنَا وَسُلْطَان مُبِين} açık ve aşikâr bir delil “Andolsun ki biz Musa'yı ayetlerimizle ve apaçık bir delille gönderdik;”
3085. Metin
{إلَى فِرْعَوْن وَمَلَئِهِ فَاتَّبَعُوا أَمْر فِرْعَوْن وَمَا أَمْر فِرْعَوْن بِرَشِيدٍ} سَدِيد
{إلَى فِرْعَوْن وَمَلَئِهِ فَاتَّبَعُوا أَمْر فِرْعَوْن وَمَا أَمْر فِرْعَوْن بِرَشِيدٍ} isabetli “Firavun'a ve onun ileri gelenlerine. Fakat onlar Firavun'un emrine uydular. Oysa Firavun'un emri doğruya iletici (isabetli) değildi.”
3087. Metin
{يَقْدُم} يَتَقَدَّم {قَوْمه يَوْم الْقِيَامَة} فَيَتَّبِعُونَهُ كَمَا اتَّبَعُوهُ فِي الدُّنْيَا {فَأَوْرَدَهُمْ} أَدْخَلَهُمْ {النَّار وَبِئْسَ الْوِرْد الْمَوْرُود} هِيَ
{يَقْدُم} önüne düşer “[Firavun] önderlik eder” {قَوْمه يَوْم الْقِيَامَة} dünyada uydukları gibi ona uyarlar “kıyamet gününde kavmine;” {فَأَوْرَدَهُمْ} onları sokar “böylece onları götürür” {النَّار وَبِئْسَ الْوِرْد الْمَوْرُود} o ateştir “ateşe. Vardıkları yer ne kötü bir varış yeridir!”
3089. Metin
{وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ} أَيْ الدُّنْيَا {لَعْنَة وَيَوْم الْقِيَامَة} لَعْنَة {بِئْسَ الرِّفْد} الْعَوْن {الْمَرْفُود} رِفْدهمْ
{وَأُتْبِعُوا فِي هَذِهِ} yani dünyada “Onlar burada da” {لَعْنَة وَيَوْم الْقِيَامَة} bir lanete [uğratıldılar] “lanete tabi tutuldular, kıyamet gününde de.” {بِئْسَ الرِّفْد} bağış/yardım “Ne kötü bir bağıştır” {الْمَرْفُود} onlara verilen bağış “kendilerine verilen bu bağış!”
3091. Metin
{ذَلِكَ} الْمَذْكُور مُبْتَدَأ خَبَره {مِنْ أَنْبَاء الْقُرَى نَقُصّهُ عَلَيْك} يَا مُحَمَّد {مِنْهَا} أَيْ الْقُرَى {قائم} هلك أهله دونه {و} مِنْهَا {حَصِيد} هَلَكَ بِأَهْلِهِ فَلَا أَثَر لَهُ كَالزَّرْعِ الْمَحْصُود بِالْمَنَاجِلِ
{ذَلِكَ} zikredilenler mübtedadır, haberi ise şudur: “İşte bu,” {مِنْ أَنْبَاء الْقُرَى نَقُصّهُ عَلَيْك} ey Muhammed “o kasabaların haberlerindendir; onu sana anlatıyoruz.” {مِنْهَا} yani o kasabalardan “Onlardan” {قائم} kendisi kalıp halkı helak olmuş olan vardır “ayakta kalanı da vardır,” {و} ve onlardan {حَصِيد} halkıyla birlikte helak olup orakla biçilmiş ekin gibi hiçbir izi kalmayanı vardır “biçilmiş ekin gibi olanı da.”