4586. Metin
مَكِّيَّة إلَّا آيَتَيْ ١٢ و ١٢١ فَمَدَنِيَّتَانِ وَآيَاتهَا ١٣٥ أَوْ أرعون أو اثنتان نزلت بعد مريم بسم الله الرحمن الرحيم
12 ve 121. ayetler hariç Mekkîdir, bu iki ayet ise Medenîdir. Ayetleri 135 veya 134 yahut 132'dir. Meryem [Suresi]'nden sonra inmiştir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
4587. Metin
{طَه} اللَّه أَعْلَم بِمُرَادِهِ بِذَلِكَ
{طَه} “Tâ-Hâ.” Allah bununla ne murad ettiğini en iyi bilendir.
4588. Metin
{مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْك الْقُرْآن} يَا مُحَمَّد {لِتَشْقَى} لِتَتْعَب بِمَا فَعَلْت بَعْد نُزُوله مِنْ طُول قِيَامك بِصَلَاةِ اللَّيْل أَيْ خَفِّفْ عَنْ نَفْسك
{مَا أَنْزَلْنَا عَلَيْك الْقُرْآن} “Biz sana Kur'an'ı indirmedik,” ey Muhammed, {لِتَشْقَى} “güçlük çekesin / zahmete düşesin diye;” [yani] inişinden sonra gece namazında uzun süre kıyamda kalarak yaptığın şey sebebiyle yorulasın diye [indirmedik]. Yani kendini biraz rahatlat.
4589. Metin
{إلَّا} لَكِنْ أَنْزَلْنَاهُ {تَذْكِرَة} بِهِ {لِمَنْ يَخْشَى} يخاف الله
{إلَّا} “Ancak” [onu indirdik], {تَذْكِرَة} “bir öğüt olsun diye” onunla, {لِمَنْ يَخْشَى} “korkan kimseye;” Allah'tan korkan kimseye.
4590. Metin
{تَنْزِيلًا} بَدَل مِنْ اللَّفْظ بِفِعْلِهِ النَّاصِب لَهُ {ممن خلق الأرض والسماوات الْعُلَى} جَمْع عُلْيَا كَكُبْرَى وَكُبَر
{تَنْزِيلًا} “Bir indirişle indirilmiştir,” onu nasbeden fiilin lafzından bedeldir, {ممن خلق الأرض والسماوات الْعُلَى} “yeri ve yüce gökleri yaratan [Allah] tarafından.” [Buradaki el-ulâ (العُلَى)], kübrâ ve küber gibi ulyâ (عُلْيَا) kelimesinin çoğuludur.
4591. Metin
هُوَ {الرَّحْمَن عَلَى الْعَرْش} وَهُوَ فِي اللُّغَة سَرِير الْمُلْك {اسْتَوَى} اسْتِوَاء يَلِيق بِهِ
O, {الرَّحْمَن عَلَى الْعَرْش} “Rahmân olan [Allah], Arş'a” -ki lügatte hükümranlık tahtıdır- {اسْتَوَى} “istivâ etmiştir;” Zâtına yaraşır bir istivâ ile.
4592. Metin
{لَهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا} مِنْ الْمَخْلُوقَات {وَمَا تَحْت الثَّرَى} هُوَ التُّرَاب النَّدِيّ وَالْمُرَاد الْأَرَضُونَ السَّبْع لِأَنَّهَا تحته
{لَهُ مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا} “Göklerde, yerde ve ikisi arasında bulunan her şey” yaratılmışlardan, {وَمَا تَحْت الثَّرَى} “ve toprağın altında bulunanlar O'nundur.” [Serâ (الثَّرَى)], nemli topraktır; kastedilen ise yedi kat yerdir, çünkü onun altındadır.
4593. Metin
{وَإِنْ تَجْهَر بِالْقَوْلِ} فِي ذِكْر أَوْ دُعَاء فَاَللَّه غَنِيّ عَنْ الْجَهْر بِهِ {فَإِنَّهُ يَعْلَم السِّرّ وَأَخْفَى} مِنْهُ أَيْ مَا حَدَّثْت بِهِ النَّفْس وَمَا خَطَرَ وَلَمْ تُحَدِّث بِهِ فَلَا تُجْهِد نَفْسك بِالْجَهْرِ
{وَإِنْ تَجْهَر بِالْقَوْلِ} “Eğer sözü açıktan söylersen” zikirde veya duada, muhakkak ki Allah sesin yükseltilmesine muhtaç değildir; {فَإِنَّهُ يَعْلَم السِّرّ وَأَخْفَى} “çünkü O, gizliyi de gizliden daha gizli olanı da bilir;” ondan daha gizli olanı yani nefsin fısıldadığını ve akla gelip de [henüz] nefsin fısıldamadığı şeyleri de bilir. O halde sesini yükselterek kendini yorma.
4594. Metin
{اللَّه لَا إلَه إلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى} التِّسْعَة وَالتِّسْعُونَ الْوَارِد بِهَا الْحَدِيث وَالْحُسْنَى مؤنث الأحسن
{اللَّه لَا إلَه إلَّا هُوَ لَهُ الْأَسْمَاء الْحُسْنَى} “Allah ki O'ndan başka ilah yoktur. En güzel isimler O'nundur.” Hadiste varit olan doksan dokuz isimdir. el-Hüsnâ (الْحُسْنَى), el-Ahsen (الْأَحْسَن) kelimesinin müennesidir.
4595. Metin
{وهل} قد {أتاك حديث موسى
{وهل} “Ve acaba” muhakkak {أتاك حديث موسى
4597. Metin
{إذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ} لِامْرَأَتِهِ {اُمْكُثُوا} هُنَا وَذَلِكَ فِي مَسِيره مِنْ مَدَيْنَ طَالِبًا مِصْر {إنِّي آنَسْت} أَبْصَرْت {نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ} بِشُعْلَةٍ فِي رَأْس فَتِيلَة أَوْ عود {أَوْ أَجِد عَلَى النَّار هُدًى} أَيْ هَادِيًا يَدُلّنِي عَلَى الطَّرِيق وَكَانَ أَخْطَأَهَا لِظُلْمَةِ اللَّيْل وقال لعل لعدم الجزم بوفاء الوعد
{إذْ رَأَى نَارًا فَقَالَ لِأَهْلِهِ} “Hani o bir ateş görmüştü de ailesine:” hanımına, {اُمْكُثُوا} “'Bekleyin” burada, -bu, Medyen'den Mısır'a yönelerek yaptığı yolculuk esnasındaydı- {إنِّي آنَسْت} “muhakkak ki ben gördüm” müşahede ettim {نَارًا لَعَلِّي آتِيكُمْ مِنْهَا بِقَبَسٍ} “bir ateş, umarım ki size ondan bir kor” bir fitil veya çubuk ucunda bir meşale {أَوْ أَجِد عَلَى النَّار هُدًى} “yahut ateşin yanında bir yol gösterici bulurum' [demişti].” Yani bana yolu gösterecek bir kılavuz [bulurum]. Gece karanlığından ötürü yolu kaybetmişti. Vaadin yerine geleceği kesin olmadığı için [lealle (لَعَلَّ)] “umarım ki” demiştir.
4599. Metin
{فلما أتاها} وهي شجرة عوسج {نودي يا موسى}
{فلما أتاها} “Oraya vardığında” -ki o bir çalı ağacı idi- {نودي يا موسى} “şöyle seslenildi: 'Ey Mûsâ!'”
4601. Metin
{إنِّي} بِكَسْرِ الْهَمْزَة بِتَأْوِيلِ نُودِيَ بِقِيلَ وَبِفَتْحِهَا بِتَقْدِيرِ الْبَاء {أَنَا} تَأْكِيد لِيَاءِ الْمُتَكَلِّم {رَبّك فاخلع نعليك إنك بالواد الْمُقَدَّس} الْمُطَهَّر أَوْ الْمُبَارَك {طُوًى} بَدَل أَوْ عَطْف بَيَان بِالتَّنْوِينِ وَتَرْكه مَصْرُوف بِاعْتِبَارِ الْمَكَان وَغَيْر مَصْرُوف لِلتَّأْنِيثِ بِاعْتِبَارِ الْبُقْعَة مَعَ الْعِلْمِيَّة
{إنِّي} “Muhakkak ki Ben,” nûdiye fiilinin kîle manasına teviliyle hemzenin kesresiyle okunmuştur; fetha ile [okunması ise] bâ harf-i cerinin takdiriyle olur, {أَنَا} “Ben” mütekellim yâ'sını tekit içindir, {رَبّك فاخلع نعليك إنك بالواد الْمُقَدَّس} “senin Rabbinim; hemen pabuçlarını çıkar! Çünkü sen mukaddes” tertemiz veya mübarek kılınmış {طُوًى} “Tuvâ vadisindesin.” Tenvinli veya tenvinsiz olarak bedel veya atf-ı beyandır; mekân itibarıyla munsarıf, buk'a (bölge) itibarıyla alemiyet ile birlikte müennes sayılarak gayrimunsarıftır.
4603. Metin
{وَأَنَا اخْتَرْتُك} مِنْ قَوْمك {فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى} إليك مني
{وَأَنَا اخْتَرْتُك} “Ben seni seçtim” kavmin arasından, {فَاسْتَمِعْ لِمَا يُوحَى} “o halde vahyolunanı dinle!” sana Benden [vahyolunanı].
4605. Metin
{إنَّنِي أَنَا اللَّه لَا إلَه إلَّا أَنَا فاعبدني وأقم الصلاة لذكري} فيها
{إنَّنِي أَنَا اللَّه لَا إلَه إلَّا أَنَا فاعبدني وأقم الصلاة لذكري} “Şüphesiz Ben, evet Ben Allah'ım. Benden başka ilah yoktur. Öyleyse Bana kulluk et ve Beni anmak için namaz kıl!” onun içinde [Beni anmak için].
4607. Metin
{إنَّ السَّاعَة آتِيَة أَكَاد أُخْفِيهَا} عَنْ النَّاس وَيَظْهَر لَهُمْ قُرْبهَا بِعَلَامَاتِهَا {لِتُجْزَى} فِيهَا {كُلّ نَفْس بِمَا تَسْعَى} بِهِ مِنْ خَيْر أَوْ شر
{إنَّ السَّاعَة آتِيَة أَكَاد أُخْفِيهَا} “Kıyamet mutlaka gelecektir; neredeyse onu gizleyeceğim” insanlardan; onun yakınlığı ise alametleriyle kendilerine belirir {لِتُجْزَى} “karşılık görsün diye” orada {كُلّ نَفْس بِمَا تَسْعَى} “her nefis çabaladığı şeyle;” hayır veya şerden yaptığıyla.
4609. Metin
{فَلَا يَصُدَّنَّك} يَصْرِفَنَّك {عَنْهَا} أَيْ عَنْ الْإِيمَان بِهَا {مَنْ لَا يُؤْمِن بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ} فِي إنْكَارهَا {فَتَرْدَى} أَيْ فَتَهْلِك إنْ صَدَدْت عنها
{فَلَا يَصُدَّنَّك} “Sakın seni alıkoymasın” çevirmesin {عَنْهَا} “ondan;” yani ona inanmaktan {مَنْ لَا يُؤْمِن بِهَا وَاتَّبَعَ هَوَاهُ} “ona inanmayan ve hevasına uyan kimse” onu inkâr etmekte, {فَتَرْدَى} “yoksa helak olursun;” yani eğer ondan yüz çevirirsen helak olursun.
4611. Metin
{وما تلك} كائنة {بيمينك يا موسى} الِاسْتِفْهَام لِلتَّقْرِيرِ لِيُرَتِّب عَلَيْهِ الْمُعْجِزَة فِيهَا
{وما تلك} “Şu nedir” bulunan {بيمينك يا موسى} “sağ elindeki, ey Mûsâ?” İstifham, takrir (onaylatma) içindir; ta ki onun üzerinde mucize tezahür ettirilsin.
4613. Metin
{قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأ} أَعْتَمِد {عَلَيْهَا} عِنْد الْوُثُوب وَالْمَشْي {وَأَهُشّ} أَخْبِط وَرَق الشَّجَر {بِهَا} لِيَسْقُط {عَلَى غَنَمِي} فَتَأْكُلهُ {وَلِيَ فِيهَا مَآرِب} جَمْع مَأْرُبَة مُثَلَّث الرَّاء أَيْ حَوَائِج {أُخْرَى} كَحَمْلِ الزَّاد وَالسِّقَاء وَطَرْد الْهَوَامّ زَادَ فِي الجواب بيان حاجاته بها
{قَالَ هِيَ عَصَايَ أَتَوَكَّأ} “Dedi ki: 'O benim asamdır, ona dayanırım” yaslanırım {عَلَيْهَا} sıçrarken ve yürürken, {وَأَهُشّ} “ve yaprak silkelerim” ağaç yapraklarına vururum {بِهَا} “onunla” dökülsün diye {عَلَى غَنَمِي} “koyunlarımın üzerine” de yesinler, {وَلِيَ فِيهَا مَآرِب} “ve onda benim ihtiyaçlarım vardır” me'rube (مَأْرُبَة) kelimesinin çoğuludur; râ'nın üç harekesiyle de okunur, yani ihtiyaçlar vardır {أُخْرَى} “başka.'” Azık ve su kırbası taşımak, haşaratı kovmak gibi. Cevapta asayla olan ihtiyaçlarını açıklamayı artırmıştır.
4615. Metin
{قال ألقها يا موسى}
{قال ألقها يا موسى} “Buyurdu: 'Onu at, ey Mûsâ!'”
4617. Metin
{فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّة} ثُعْبَان عَظِيم {تَسْعَى} تَمْشِي عَلَى بَطْنهَا سَرِيعًا كَسُرْعَةِ الثُّعْبَان الصَّغِير الْمُسَمَّى بِالْجَانِّ الْمُعَبَّر بِهِ فِيهَا فِي آيَة أخرى
{فَأَلْقَاهَا فَإِذَا هِيَ حَيَّة} “Hemen onu attı; bir de baktı ki o bir yılandır,” büyük bir ejderhadır, {تَسْعَى} “koşuyor;” karnı üzerinde hızlıca yürür; başka bir ayette kendisinden 'cân' (الْجَانّ) diye ifade edilen küçük yılanın hızı gibi.
4619. Metin
{قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ} مِنْهَا {سَنُعِيدُهَا سِيرَتهَا} مَنْصُوب بِنَزْعِ الْخَافِض أَيْ إلَى حَالَتهَا {الْأُولَى} فَأَدْخَلَ يَده فِي فَمهَا فَعَادَتْ عَصًا فَتَبَيَّنَ أَنَّ مَوْضِع الْإِدْخَال مَوْضِع مَسْكهَا بَيْن شُعْبَتَيْهَا وَأُرِيَ ذَلِكَ السَّيِّد مُوسَى لِئَلَّا يَجْزَع إذَا انْقَلَبَتْ حَيَّة لَدَى فِرْعَوْن
{قَالَ خُذْهَا وَلَا تَخَفْ} “Buyurdu: 'Tut onu ve korkma!” ondan. {سَنُعِيدُهَا سِيرَتهَا} “Biz onu eski haline çevireceğiz;” cer harfinin hazfedilmesiyle mansubdur, yani haline [çevireceğiz] {الْأُولَى} “ilk [haline].'” Bunun üzerine elini yılanın ağzına soktu ve o yine bir asa oldu. Böylece elini soktuğu yerin, asanın iki çatalı arasındaki tutma yeri olduğu anlaşıldı. Firavun'un huzurunda yılana dönüştüğünde dehşete kapılmasın diye bu durum Seyyidimiz Mûsâ'ya [önceden] gösterildi.
4621. Metin
{وَاضْمُمْ يَدك} الْيُمْنَى بِمَعْنَى الْكَفّ {إلَى جَنَاحك} أَيْ جَنْبك الْأَيْسَر تَحْت الْعَضُد إلَى الْإِبِط وَأَخْرِجْهَا {تَخْرُج} خِلَاف مَا كَانَتْ عَلَيْهِ مِنْ الْأَدَمَة {بَيْضَاء مِنْ غَيْر سُوء} أَيْ بَرَص تُضِيء كَشُعَاعِ الشَّمْس تَغْشَى الْبَصَر {آيَة أُخْرَى} وَهِيَ بَيْضَاء حَالَانِ مِنْ ضَمِير تَخْرُج
{وَاضْمُمْ يَدك} “Ve elini koy” sağ elini, yani avucunu {إلَى جَنَاحك} “koynuna;” yani pazu altından koltuk altına doğru sol yanına ve onu çıkar, {تَخْرُج} “çıksın” daha önce olduğu esmer ten renginden farklı olarak {بَيْضَاء مِنْ غَيْر سُوء} “kusursuz, bembeyaz olarak;” yani alacasız, gözleri kamaştıran güneş ışığı gibi parıldayarak, {آيَة أُخْرَى} “diğer bir mucize olarak.” [Ayetin metnindeki] 'beydâ' ve 'âyeten uhrâ' kelimeleri tehcrucu fiilinin fail zamirinden hâldir.
4623. Metin
{لِنُرِيَك} بِهَا إذَا فَعَلْت ذَلِكَ لِإِظْهَارِهَا {مِنْ آيَاتنَا} الْآيَة {الْكُبْرَى} أَيْ الْعُظْمَى عَلَى رِسَالَتك وَإِذَا أَرَادَ عَوْدهَا إلَى حَالَتهَا الْأُولَى ضَمَّهَا إلَى جَنَاحه كَمَا تَقَدَّمَ وَأَخْرَجَهَا
{لِنُرِيَك} “Sana göstermemiz için” onu ortaya çıkarmak üzere böyle yaptığında {مِنْ آيَاتنَا} “mucizelerimizden” mucizeyi {الْكُبْرَى} “en büyüğünü;” yani peygamberliğine delalet eden en büyük mucizeyi [göstermemiz için]. Onu ilk haline döndürmek istediğinde, daha önce geçtiği üzere koltuğunun altına koyar ve çıkarırdı.
4625. Metin
{اذْهَبْ} رَسُولًا {إلَى فِرْعَوْن} وَمَنْ مَعَهُ {إنَّهُ طَغَى} جَاوَزَ الْحَدّ فِي كُفْره إلَى ادِّعَاء الإلهية
{اذْهَبْ} “Git” elçi olarak {إلَى فِرْعَوْن} “Firavun'a” ve yanındakilere; {إنَّهُ طَغَى} “çünkü o azdı;” küfründe ilahlık iddia etme derecesine kadar haddi aştı.
4627. Metin
{قَالَ رَبّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي} وَسِّعْهُ لِتَحَمُّلِ الرسالة
{قَالَ رَبّ اشْرَحْ لِي صَدْرِي} “Dedi ki: 'Rabbim! Benim göğsümü genişlet;” risaleti yüklenebilmem için onu ferahlat,
4629. Metin
{وَيَسِّرْ} سَهِّلْ {لِي أَمْرِي} لِأُبَلِّغهَا
{وَيَسِّرْ} “Ve kolaylaştır” asan eyle {لِي أَمْرِي} “bana işimi” onu tebliğ edebilmem için,
4631. Metin
{وَاحْلُلْ عُقْدَة مِنْ لِسَانِي} حَدَثَتْ مِنْ احْتِرَاقه بِجَمْرَةٍ وَضَعَهَا بِفِيهِ وَهُوَ صَغِير
{وَاحْلُلْ عُقْدَة مِنْ لِسَانِي} “Dilimden düğümü çöz;” [bu düğüm] küçüklüğünde ağzına koyduğu bir kor parçasından ötürü yanmasıyla meydana gelmişti,
4633. Metin
{يَفْقَهُوا} يَفْهَمُوا {قَوْلِي} عِنْد تَبْلِيغ الرِّسَالَة
{يَفْقَهُوا} “Anlasınlar” kavrasınlar {قَوْلِي} “sözümü” risaleti tebliğ ederken.
4635. Metin
{وَاجْعَلْ لي وزيرا} معينا عليها {من أهلي}
{وَاجْعَلْ لي وزيرا} “Bana bir vezir ver” bunda bana yardımcı olacak birini {من أهلي} “ailemden;”
4637. Metin
{هارون} مفعول ثاني {أخي} عطف بيان
{هارون} “Hârûn'u,” ikinci mef‘ûl (tümleç), {أخي} “kardeşimi.” atf-ı beyândır.
4639. Metin
{اشدد به أزري} ظهري
{اشدد به أزري} “Onunla arkamı kuvvetlendir,” sırtımı,
4641. Metin
{وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي} أَيْ الرِّسَالَة وَالْفِعْلَانِ بِصِيغَتِي الْأَمْر وَالْمُضَارِع الْمَجْزُوم وَهُوَ جَوَاب الطَّلَب
{وَأَشْرِكْهُ فِي أَمْرِي} “Ve onu işime ortak et;” yani risalette. İki fiil de emir ve meczûm muzâri kalıbındadır ve talep cümlesinin cevabıdır.
4643. Metin
{كي نسبحك} تسبيحا {كثيرا}
{كي نسبحك} “Seni tesbih edelim diye” tesbih ederek {كثيرا} “çokça,”
4645. Metin
{ونذكرك} ذكرا {كثيرا}
{ونذكرك} “Ve Seni analım diye” anarak {كثيرا} “çokça.”
4647. Metin
{إنَّك كُنْت بِنَا بَصِيرًا} عَالِمًا فَأَنْعَمْت بِالرِّسَالَةِ
{إنَّك كُنْت بِنَا بَصِيرًا} “Şüphesiz Sen bizi görmektesin;” [hâlimizi] bilmektesin ve risalet [görevi] ile lütufta bulundun.
4649. Metin
{قَالَ قَدْ أُوتِيت سُؤْلك يَا مُوسَى} مِنَّا عليك
{قَالَ قَدْ أُوتِيت سُؤْلك يَا مُوسَى} “[Allah] buyurdu ki: 'İstediğin sana verildi, ey Mûsâ!'” sana olan bir lütfumuz olarak.
4651. Metin
{ولقد مننا عليك مرة أخرى}
{ولقد مننا عليك مرة أخرى} “Andolsun, Biz sana başka bir defa da lütufta bulunmuştuk.”
4653. Metin
{إذْ} لِلتَّعْلِيلِ {أَوْحَيْنَا إلَى أُمّك} مَنَامًا أَوْ إلْهَامًا لَمَّا وَلَدَتْك وَخَافَتْ أَنْ يَقْتُلك فِرْعَوْن فِي جُمْلَة مَنْ يُولَد {مَا يُوحَى} فِي أَمْرك وَيُبْدَل مِنْهُ
{إذْ} illet içindir, {أَوْحَيْنَا إلَى أُمّك} “Hani annene vahyetmiştik” rüyada yahut ilham yoluyla; seni doğurduğunda ve yeni doğanlar arasında Firavun'un seni öldürmesinden korktuğunda {مَا يُوحَى} “vahyedilecek olan şeyi;” senin durumun hakkında [vahyedilecek olanı]. [Bir sonraki ayet] bundan bedeldir:
4655. Metin
{أَنْ اقْذِفِيهِ} أَلْقِيهِ {فِي التَّابُوت فَاقْذِفِيهِ} بِالتَّابُوتِ {فِي الْيَمّ} بَحْر النِّيل {فَلْيُلْقِهِ الْيَمّ بِالسَّاحِلِ} أَيْ شَاطِئِهِ وَالْأَمْر بِمَعْنَى الْخَبَر {يَأْخُذهُ عَدُوّ لِي وَعَدُوّ لَهُ} وَهُوَ فِرْعَوْن {وَأَلْقَيْت} بَعْد أَنْ أَخَذَك {عَلَيْك مَحَبَّة مِنِّي} لِتُحَبّ فِي النَّاس فَأَحَبَّك فِرْعَوْن وَكُلّ مَنْ رَآك {وَلِتُصْنَع عَلَى عَيْنِي} تُرَبَّى عَلَى رِعَايَتِي وَحِفْظِي لَك
{أَنْ اقْذِفِيهِ} “Onu koy” bırak {فِي التَّابُوت فَاقْذِفِيهِ} “sandığa ve onu bırak” sandıkla birlikte {فِي الْيَمّ} “denize” Nil nehrine, {فَلْيُلْقِهِ الْيَمّ بِالسَّاحِلِ} “deniz onu kıyıya bıraksın;” yani kenarına. Emir haber anlamındadır. {يَأْخُذهُ عَدُوّ لِي وَعَدُوّ لَهُ} “onu hem Bana düşman hem de ona düşman olan biri alsın.” O da Firavun'dur. {وَأَلْقَيْت} “Ve bıraktım” o seni aldıktan sonra {عَلَيْك مَحَبَّة مِنِّي} “üzerine tarafımdan bir sevgi;” insanlar arasında sevilesin diye. Firavun ve seni gören herkes seni sevdi. {وَلِتُصْنَع عَلَى عَيْنِي} “ve gözetimim altında yetiştirilmen için;” sana olan himayem ve korumam altında büyütülmen için.
4657. Metin
{إذْ} لِلتَّعْلِيلِ {تَمْشِي أُخْتك} مَرْيَم لِتَتَعَرَّف مِنْ خَبَرك وَقَدْ أَحْضَرُوا مَرَاضِع وَأَنْتَ لَا تَقْبَل ثَدْي وَاحِدَة مِنْهُنَّ {فَتَقُول هَلْ أَدُلّكُمْ عَلَى من يكفله} فأجيت فَجَاءَتْ بِأُمِّهِ فَقَبِلَ ثَدْيهَا {فَرَجَعْنَاك إلَى أُمّك كَيْ تَقَرّ عَيْنهَا} بِلِقَائِك {وَلَا تَحْزَن} حِينَئِذٍ {وَقَتَلْت نَفْسًا} هُوَ الْقِبْطِيّ بِمِصْرَ فَاغْتَمَمْت لِقَتْلِهِ مِنْ جِهَة فِرْعَوْن {فَنَجَّيْنَاك مِنْ الْغَمّ وَفَتَنَّاك فُتُونًا} اخْتَبَرْنَاك بِالْإِيقَاعِ فِي غَيْر ذَلِكَ وَخَلَّصْنَاك مِنْهُ {فَلَبِثْت سِنِينَ} عَشْرًا {فِي أَهْل مَدَيْنَ} بَعْد مَجِيئِك إلَيْهَا مِنْ مِصْر عِنْد شُعَيْب النَّبِيّ وَتَزَوُّجك بِابْنَتِهِ {ثُمَّ جِئْت عَلَى قَدَر} فِي عِلْمِي بِالرِّسَالَةِ وَهُوَ أَرْبَعُونَ سَنَة مِنْ عمرك {يا موسى}
{إذْ} illet içindir, {تَمْشِي أُخْتك} “Hani kız kardeşin yürüyordu” Meryem, senden bir haber öğrenmek için. [Saraydakiler] sütanneler getirmişlerdi ama sen onlardan hiçbirinin memesini kabul etmiyordun. {فَتَقُول هَلْ أَدُلّكُمْ عَلَى من يكفله} “ve 'Ona bakacak birini size göstereyim mi?' diyordu.” [Teklifi] kabul edildi ve annesini getirdi; o da onun memesini kabul etti. {فَرَجَعْنَاك إلَى أُمّك كَيْ تَقَرّ عَيْنهَا} “Böylece gözü aydın olsun diye seni annene kavuşturduk” sana kavuşmasıyla {وَلَا تَحْزَن} “ve üzülmesin” o vakit. {وَقَتَلْت نَفْسًا} “Ve sen bir cana kıymıştın;” o, Mısır'daki Kıbtî idi. Firavun cihetinden onun öldürülmesinden ötürü kedere kapılmıştın. {فَنَجَّيْنَاك مِنْ الْغَمّ وَفَتَنَّاك فُتُونًا} “Seni o kederden kurtardık ve seni türlü imtihanlarla sınadık;” seni başka sıkıntılara düşürmek suretiyle sınadık ve seni ondan kurtardık. {فَلَبِثْت سِنِينَ} “Yıllarca kaldın” on yıl {فِي أَهْل مَدَيْنَ} “Medyen halkı arasında;” Mısır'dan oraya Şuayb Peygamber'in yanına gelişinden ve kızıyla evlenmenden sonra. {ثُمَّ جِئْت عَلَى قَدَر} “Sonra takdir edilmiş bir vakitte geldin” risalet konusundaki İlmime uygun olarak; o da ömrünün kırkıncı yılıdır {يا موسى} “ey Mûsâ!”
4659. Metin
{وَاصْطَنَعْتُك} اخْتَرْتُك {لِنَفْسِي} بِالرِّسَالَةِ
{وَاصْطَنَعْتُك} “Ve seni seçtim” seni seçip yetiştirdim {لِنَفْسِي} “kendim için” risalet ile.
4661. Metin
{اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوك} إلَى النَّاس {بِآيَاتِي} التِّسْع {وَلَا تَنِيَا} تَفْتُرَا {فِي ذِكْرِي} بِتَسْبِيحٍ وَغَيْره
{اذْهَبْ أَنْتَ وَأَخُوك} “Sen ve kardeşin gidin” insanlara {بِآيَاتِي} “ayetlerimle;” dokuz [mucizemle], {وَلَا تَنِيَا} “ve gevşeklik göstermeyin” tembellik etmeyin {فِي ذِكْرِي} “Beni zikretmekte;” tesbih ve benzeri ile.
4663. Metin
{اذْهَبَا إلَى فِرْعَوْن إنَّهُ طَغَى} بِادِّعَائِهِ الرُّبُوبِيَّة
{اذْهَبَا إلَى فِرْعَوْن إنَّهُ طَغَى} “Firavun'a gidin; çünkü o azdı;” ilahlık iddia etmekle.
4665. Metin
{فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا} فِي رُجُوعه عَنْ ذلك {لعله يتذكر} يتعظ {أو يخشى} الله فيرجع وَالتَّرَجِّي بِالنِّسْبَةِ إلَيْهِمَا لِعِلْمِهِ تَعَالَى بِأَنَّهُ لَا يرجع
{فَقُولَا لَهُ قَوْلًا لَيِّنًا} “Ona yumuşak söz söyleyin” bundan vazgeçmesi hususunda, {لعله يتذكر} “belki öğüt alır” ibret alır {أو يخشى} “yahut korkar” Allah'tan korkar da [hakk'a] döner. Umut bildiren ifade (teraccî) ikisine göredir; zira Yüce Allah onun dönmeyeceğini bilmektedir.
4667. Metin
{قَالَا رَبّنَا إنَّنَا نَخَاف أَنْ يَفْرُط عَلَيْنَا} أَيْ يَعْجَل بِالْعُقُوبَةِ {أَوْ أَنْ يَطْغَى عَلَيْنَا} أي يتكبر
{قَالَا رَبّنَا إنَّنَا نَخَاف أَنْ يَفْرُط عَلَيْنَا} “Dediler ki: 'Rabbimiz! Doğrusu biz, onun bize karşı aşırı gitmesinden” yani cezalandırmada acele etmesinden {أَوْ أَنْ يَطْغَى عَلَيْنَا} “yahut azgınlık etmesinden [korkuyoruz].'” yani büyüklük taslamasından.
4669. Metin
{قَالَ لَا تَخَافَا إنَّنِي مَعَكُمَا} بِعَوْنِي {أَسْمَع} مَا يَقُول {وَأَرَى} مَا يَفْعَل
{قَالَ لَا تَخَافَا إنَّنِي مَعَكُمَا} “[Allah] buyurdu ki: 'Korkmayın! Şüphesiz Ben sizinle beraberim;” yardımımla. {أَسْمَع} “İşitirim” ne söylediğini {وَأَرَى} “ve görürüm” ne yaptığını.
4671. Metin
{فَأْتِيَاهُ فَقُولَا إنَّا رَسُولَا رَبّك فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إسْرَائِيل} إلَى الشَّام {وَلَا تُعَذِّبهُمْ} أَيْ خَلِّ عَنْهُمْ مِنْ اسْتِعْمَالك إيَّاهُمْ فِي أَشْغَالك الشَّاقَّة كَالْحَفْرِ وَالْبِنَاء وَحَمْل الثَّقِيل {قَدْ جِئْنَاك بِآيَةٍ} بِحُجَّةٍ {مِنْ رَبّك} عَلَى صِدْقنَا بِالرِّسَالَةِ {وَالسَّلَام عَلَى مَنْ اتَّبَعَ الْهُدَى} أَيْ السَّلَامَة لَهُ مِنْ الْعَذَاب
{فَأْتِيَاهُ فَقُولَا إنَّا رَسُولَا رَبّك فَأَرْسِلْ مَعَنَا بَنِي إسْرَائِيل} “Hemen ona gidin ve deyin ki: 'Biz Rabbinin elçileriyiz; artık İsrâiloğullarını bizimle gönder” Şam'a {وَلَا تُعَذِّبهُمْ} “ve onlara azap etme;” yani kazı, inşaat ve ağır yük taşıma gibi meşakkatli işlerinde onları çalıştırmaktan vazgeç. {قَدْ جِئْنَاك بِآيَةٍ} “Sana bir delille geldik” bir hüccetle {مِنْ رَبّك} “Rabbinden” risaletimizin doğruluğuna dair. {وَالسَّلَام عَلَى مَنْ اتَّبَعَ الْهُدَى} “Selam, doğru yola uyanların üzerinedir;” yani azaptan esenlik onun içindir.
4673. Metin
{إنَّا قَدْ أُوحِيَ إلَيْنَا أَنَّ الْعَذَاب عَلَى مَنْ كَذَّبَ} مَا جِئْنَا بِهِ {وَتَوَلَّى} أَعْرَضَ عَنْهُ فَأَتَيَاهُ وَقَالَا جَمِيع مَا ذُكِرَ
{إنَّا قَدْ أُوحِيَ إلَيْنَا أَنَّ الْعَذَاب عَلَى مَنْ كَذَّبَ} “Bize vahyolundu ki azap, yalanlayan” getirdiğimiz şeyleri {وَتَوَلَّى} “ve yüz çevirenlerin üzerinedir.'” Ondan yüz çevirdi. Bunun üzerine ikisi ona gelip zikredilenlerin hepsini söylediler.
4675. Metin
{قَالَ فَمَنْ رَبّكُمَا يَا مُوسَى} اقْتَصَرَ عَلَيْهِ لِأَنَّهُ الْأَصْل وَلِإِدْلَالِهِ عَلَيْهِ بِالتَّرْبِيَةِ
{قَالَ فَمَنْ رَبّكُمَا يَا مُوسَى} “[Firavun] dedi ki: 'Sizin Rabbiniz kimdir, ey Mûsâ?'” [Hitabı] yalnız ona yöneltti; çünkü asıl muhatap oydu ve onu büyütmüş olmanın verdiği bir yakınlık vardı.
4677. Metin
{قَالَ رَبّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلّ شَيْء} مِنْ الْخَلْق {خَلْقه} الَّذِي هُوَ عَلَيْهِ مُتَمَيِّز بِهِ عَنْ غَيْره {ثُمَّ هَدَى} الْحَيَوَان مِنْهُ إلَى مَطْعَمه وَمَشْرَبه وَمَنْكَحِهِ وَغَيْر ذَلِكَ
{قَالَ رَبّنَا الَّذِي أَعْطَى كُلّ شَيْء} “[Mûsâ] dedi ki: 'Bizim Rabbimiz, her şeye veren” yaratılmış her varlığa {خَلْقه} “yaratılışını” başkalarından kendisiyle ayırt edildiği suretini [veren], {ثثمَّ هَدَى} “sonra da yol gösterendir.'” bunlardan canlı olanları yiyeceğine, içeceğine, çiftleşmesine ve diğer şeylerine [yol gösterendir].
4679. Metin
{قَالَ} فِرْعَوْن {فَمَا بَال} حَال {الْقُرُون} الْأُمَم {الْأُولَى} كَقَوْمِ نُوح وَهُود وَلُوط وَصَالِح فِي عبادتهم الأوثان
{قَالَ} Firavun “dedi ki:” {فَمَا بَال} “Öyleyse hâli nedir” durumu nedir {الْقُرُون} “nesillerin” ümmetlerin {الْأُولَى} “önceki;” Nûh, Hûd, Lût ve Sâlih kavmi gibi putlara tapınma hususundaki?
4681. Metin
{قَالَ} مُوسَى {عِلْمهَا} أَيْ عِلْم حَالهمْ مَحْفُوظ {عِنْد رَبِّي فِي كِتَاب} هُوَ اللَّوْح الْمَحْفُوظ يُجَازِيهِمْ عَلَيْهَا يَوْم الْقِيَامَة {لَا يَضِلّ} يَغِيب {رَبِّي} عَنْ شَيْء {وَلَا يَنْسَى} رَبِّي شَيْئًا
{قَالَ} Mûsâ “Dedi ki:” {عِلْمهَا} “Onların bilgisi” yani hâllerinin bilgisi korunmuştur {عِنْد رَبِّي فِي كِتَاب} “Rabbimin katında bir kitaptadır;” o da Levh-i Mahfûz'dur, kıyamet gününde onlara bunun karşılığını verecektir. {لَا يَضِلّ} “Şaşmaz” gayb olmaz {رَبِّي} “Rabbim” hiçbir şeyden {وَلَا يَنْسَى} “ve Rabbim hiçbir şeyi unutmaz.”
4683. Metin
هو {الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ} فِي جُمْلَة الْخَلْق {الْأَرْض مهادا} فِرَاشًا {وَسَلَكَ} سَهَّلَ {لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا} طُرُقًا {وَأَنْزَلَ مِنْ السَّمَاء مَاء} مَطَرًا قَالَ تَعَالَى تَتْمِيمًا لِمَا وَصَفَهُ بِهِ مُوسَى وَخِطَابًا لِأَهْلِ مَكَّة {فَأَخْرَجْنَا بِهِ أَزْوَاجًا} أَصْنَافًا {مِنْ نَبَات شَتَّى} صِفَة أَزْوَاجًا أَيْ مُخْتَلِفَة الْأَلْوَان وَالطُّعُوم وَغَيْرهمَا وَشَتَّى جَمْع شَتِيت كَمَرِيضٍ وَمَرْضَى مِنْ شَتَّ الْأَمْر تَفَرَّقَ
O, {الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ} “sizin için kılan” mahlukat içerisinde {الْأَرْض مهادا} “yeryüzünü bir döşek” beşik {وَسَلَكَ} “ve açan” kolaylaştıran {لَكُمْ فِيهَا سُبُلًا} “orada sizin için yollar” geçitler {وَأَنْزَلَ مِنْ السَّمَاء مَاء} “ve gökten su indirendir.” yağmur. Yüce Allah Mûsâ'nın O'nu nitelemesini tamamlamak ve Mekke ehline hitap etmek üzere buyurdu ki: {فَأَخْرَجْنَا بِهِ أَزْوَاجًا} “Böylece onunla çeşitler çıkardık” türler {مِنْ نَبَات شَتَّى} “türlü türlü bitkilerden.” 'Ezvâc' kelimesinin sıfatıdır; yani renkleri, tatları ve diğer özellikleri farklı farklı demektir. Şettâ (شَتَّى); marîd (مَرِيض) kelimesinin çoğulunun merdâ (مَرْضَى) olması gibi, şetît (شَتِيت) kelimesinin çoğuludur, 'şette'l-emru' (iş darmadağın oldu, ayrıştı) ifadesinden gelir.
4685. Metin
{كُلُوا} مِنْهَا {وَارْعَوْا أَنْعَامكُمْ} فِيهَا جَمْع نَعَم وَهِيَ الْإِبِل وَالْبَقَر وَالْغَنَم يُقَال رَعَتْ الْأَنْعَام وَرَعَيْتهَا وَالْأَمْر لِلْإِبَاحَةِ وَتَذْكِير النِّعْمَة وَالْجُمْلَة حَال مِنْ ضَمِير أَخْرَجْنَا أَيْ مُبِيحِينَ لَكُمْ الْأَكْل وَرَعْي الْأَنْعَام {إنَّ فِي ذَلِكَ} الْمَذْكُور هُنَا {لَآيَات} لَعِبَرًا {لِأُولِي النُّهَى} لِأَصْحَابِ الْعُقُول جَمْع نُهْيَة كَغُرْفَةٍ وَغُرَف سُمِّيَ بِهِ الْعَقْل لِأَنَّهُ يَنْهَى صَاحِبه عَنْ ارْتِكَاب الْقَبَائِح
{كُلُوا} “Yiyin” onlardan {وَارْعَوْا أَنْعَامكُمْ} “ve hayvanlarınızı otlatın” orada. En'âm (أَنْعَام); ne'am (نَعَم) kelimesinin çoğuludur, bunlar deve, sığır ve davardır. “R‘at'il-en‘âmu” (hayvanlar otladı) ve “re‘aytuhâ” (onları otlattım) denir. Emir, mubahlık bildirmek ve nimeti hatırlatmak içindir. Cümle, ahrecnâ fiilinin zamirinden hâldir; yani sizin için yemeyi ve hayvanları otlatmayı mubah kılarak. {إنَّ فِي ذَلِكَ} “Şüphesiz bunda” burada zikredilenlerde {لَآيَات} “elbette ibretler vardır” deliller {لِأُولِي النُّهَى} “akıl sahipleri için;” akıl sahipleri için. Nuhâ (نُهَى); gurfe (غُرْفَة) kelimesinin çoğulunun guref (غُرَف) olması gibi, nuhye (نُهْيَة) kelimesinin çoğuludur. Akla bu isim verilmiştir çünkü o sahibini çirkin işleri işlemekten alıkoyar.
4687. Metin
{مِنْهَا} أَيْ مِنْ الْأَرْض {خَلَقْنَاكُمْ} بِخَلْقِ أَبِيكُمْ آدَم مِنْهَا {وَفِيهَا نُعِيدكُمْ} مَقْبُورِينَ بَعْد الْمَوْت {وَمِنْهَا نُخْرِجكُمْ} عِنْد الْبَعْث {تَارَة} مَرَّة {أُخْرَى} كَمَا أَخْرَجْنَاكُمْ عِنْد ابْتِدَاء خَلْقكُمْ
{مِنْهَا} “Ondan” yani topraktan {خَلَقْنَاكُمْ} “sizi yarattık,” babanız Âdem'i ondan yaratmak suretiyle, {وَفِيهَا نُعِيدكُمْ} “ve oraya sizi döndüreceğiz,” ölümden sonra kabirlere konularak {وَمِنْهَا نُخْرِجكُمْ} “ve ondan sizi çıkaracağız” diriliş anında {تَارَة} “bir defa” defaten {أُخْرَى} “daha,” tıpkı yaratılışınızın başlangıcında sizi çıkardığımız gibi.
4689. Metin
{وَلَقَدْ أَرَيْنَاهُ} أَيْ أَبْصَرْنَا فِرْعَوْن {آيَاتنَا كُلّهَا} التِّسْع {فَكَذَّبَ} بِهَا وَزَعَمَ أَنَّهَا سِحْر {وَأَبَى} أَنْ يُوَحِّد اللَّه تَعَالَى
{وَلَقَدْ أَرَيْنَاهُ} “Andolsun biz ona gösterdik” yani Firavun'a gösterdik {آيَاتنَا كُلّهَا} “bütün mucizelerimizi;” dokuz [mucizeyi]. {فَكَذَّبَ} “Fakat o yalanladı” onları ve büyü olduğunu iddia etti {وَأَبَى} “ve reddetti” Yüce Allah'ı birlemeyi.
4691. Metin
{قَالَ أَجِئْتنَا لِتُخْرِجنَا مِنْ أَرْضنَا} مِصْر وَيَكُون لك الملك فيها {بسحرك يا موسى}
{قَالَ أَجِئْتنَا لِتُخْرِجنَا مِنْ أَرْضنَا} “Dedi ki: Bizi yurdumuzdan çıkarmak için mi geldin” Mısır'dan ve orada hâkimiyet senin olsun diye {بسحرك يا موسى} “büyünle ey Mûsâ?”
4693. Metin
{فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِهِ} يُعَارِضُهُ {فَاجْعَلْ بَيْننَا وَبَيْنك مَوْعِدًا} لِذَلِكَ {لَا نُخْلِفهُ نَحْنُ وَلَا أَنْتَ مَكَانًا} مَنْصُوب بِنَزْعِ الْخَافِض فِي {سُوًى} بِكَسْرِ أَوَّله وَضَمّه أَيْ وَسَطًا تَسْتَوِي إلَيْهِ مَسَافَة الْجَائِي مِنْ الطَّرَفَيْنِ
{فَلَنَأْتِيَنَّكَ بِسِحْرٍ مِثْلِهِ} “Biz de mutlaka sana onun benzeri bir büyü getireceğiz;” ona karşı koyacak. {فَاجْعَلْ بَيْننَا وَبَيْنك مَوْعِدًا} “Bunun için bizimle senin aranda bir buluşma vakti belirle” bunun için; {لَا نُخْلِفهُ نَحْنُ وَلَا أَنْتَ مَكَانًا} “ne bizim ne de senin caymayacağımız bir mekânda,” cer edatının düşmesiyle (nez‘u’l-hâfıd) mansubdur {سُوًى} “uygun [düz/orta bir yerde].” İlk harfinin kesresi ve dammesiyle [süven/siven okunur], yani her iki taraftan gelenin mesafesi eşit olan orta bir yerde.
4695. Metin
{قَالَ} مُوسَى {مَوْعِدكُمْ يَوْم الزِّينَة} يَوْم عِيد لَهُمْ يَتَزَيَّنُونَ فِيهِ وَيَجْتَمِعُونَ {وَأَنْ يُحْشَر النَّاس} يُجْمَع أَهْل مِصْر {ضُحًى} وَقَّتَهُ لِلنَّظَرِ فِيمَا يقع
{قَالَ} Mûsâ “Dedi ki:” {مَوْعِدكُمْ يَوْم الزِّينَة} “Buluşma vaktiniz süs günüdür;” süslendikleri ve toplandıkları bayram günüdür {وَأَنْ يُحْشَر النَّاس} “ve insanların toplanmasıdır” Mısır halkının toplanması {ضُحًى} “kuşluk vaktinde.” Ne olup biteceğini görmeleri için bu vakti belirledi.
4697. Metin
{فَتَوَلَّى فِرْعَوْن} أَدْبَرَ {فَجَمَعَ كَيْده} أَيْ ذَوِي كَيْده مِنْ السَّحَرَة {ثُمَّ أَتَى} بِهِمْ الْمَوْعِد
{فَتَوَلَّى فِرْعَوْن} “Bunun üzerine Firavun dönüp gitti” arkasını döndü, {فَجَمَعَ كَيْده} “ve hilesini topladı;” yani büyücülerden hile sahiplerini {ثُمَّ أَتَى} “sonra geldi” onları buluşma yerine [getirdi].
4699. Metin
{قَالَ لَهُمْ مُوسَى} وَهُمْ اثْنَانِ وَسَبْعُونَ مَعَ كُلّ وَاحِد حَبْل وَعَصًا {وَيْلكُمْ} أَيْ أَلْزَمَكُمْ اللَّه الْوَيْل {لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللَّه كَذِبًا} بِإِشْرَاكِ أَحَد مَعَهُ {فَيُسْحِتَكُمْ} بِضَمِّ الْيَاء وَكَسْر الْحَاء وَبِفَتْحِهِمَا أَيْ يُهْلِككُمْ {بِعَذَابٍ} مِنْ عِنْده {وَقَدْ خَابَ} خَسِرَ {مَنْ افْتَرَى} كَذَبَ عَلَى الله
{قَالَ لَهُمْ مُوسَى} “Mûsâ onlara dedi ki:” —onlar yetmiş iki kişiydi, her birinin yanında bir ip ve bir asa vardı— {وَيْلكُمْ} “Yazıklar olsun size!” yani Allah size helaki vacip kılsın, {لَا تَفْتَرُوا عَلَى اللَّه كَذِبًا} “Allah'a karşı yalan uydurmayın” O'na bir şeyi ortak koşarak, {فَيُسْحِتَكُمْ} “yoksa kökünüzü kazır” yâ'nın dammesi ve hâ'nın kesresiyle veya ikisinin fethasıyla [yüshiteküm/yeshateküm okunur], yani sizi helak eder {بِعَذَابٍ} “bir azap ile” Kendi katından. {وَقَدْ خَابَ} “Muhakkak hüsrana uğramıştır” kaybetmiştir {مَنْ افْتَرَى} “iftira eden [kimse].” Allah'a yalan uyduran.
4701. Metin
{فَتَنَازَعُوا أَمْرهمْ بَيْنهمْ} فِي مُوسَى وَأَخِيهِ {وَأَسَرُّوا النَّجْوَى} أَيْ الْكَلَام بَيْنهمْ فِيهِمَا
{فَتَنَازَعُوا أَمْرهمْ بَيْنهمْ} “Bunun üzerine işlerini aralarında tartıştılar” Mûsâ ve kardeşi hakkında {وَأَسَرُّوا النَّجْوَى} “ve gizlice fısıldaştılar;” yani ikisi hakkındaki konuşmalarını aralarında gizli tuttular.
4703. Metin
{قَالُوا} لِأَنْفُسِهِمْ {إنْ هَذَانِ} وَهُوَ مُوَافِق لِلُغَةِ من يأتي في المثنى بالألف في أحولاه الثلاثة وَلِأَبِي عَمْرو هَذَيْنِ {لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَنْ يُخْرِجَاكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمْ الْمُثْلَى} مُؤَنَّث أَمْثَل بِمَعْنَى أَشْرَف أَيْ بِأَشْرَافِكُمْ بِمَيْلِهِمْ إلَيْهِمَا لغلبتهما
{قَالُوا} “Dediler ki:” kendi aralarında {إنْ هَذَانِ} “Şüphesiz bu ikisi” —bu, tesniyeyi (ikili) her üç hâlinde de elif ile getiren kimsenin lehçesine uygundur; Ebû Amr'ın kıraatinde ise 'hâzeyni' şeklindedir— {لَسَاحِرَانِ يُرِيدَانِ أَنْ يُخْرِجَاكُمْ مِنْ أَرْضِكُمْ بِسِحْرِهِمَا وَيَذْهَبَا بِطَرِيقَتِكُمْ الْمُثْلَى} “büyüleriyle sizi yurdunuzdan çıkarmak ve en üstün yolunuzu ortadan kaldırmak isteyen iki büyücüdür.” 'El-Müslâ', en şerefli anlamına gelen 'emsel'in müennesidir; yani galip gelecekleri için onların tarafına meyletmeleri sebebiyle ileri gelenlerinizle [birlikte yolunuzu ortadan kaldırmak isterler].
4705. Metin
{فَاجْمَعُوا كَيْدَكُمْ} مِنْ السِّحْر بِهَمْزَةِ وَصْل وَفَتْح الْمِيم مِنْ جَمَعَ أَيْ لَمَّ وَبِهَمْزَةِ قَطْع وَكَسْر الْمِيم مِنْ أَجْمَعَ أَحْكَمَ {ثُمَّ ائْتُوا صَفًّا} حَال أَيْ مُصْطَفِّينَ {وَقَدْ أَفْلَحَ} فَازَ {الْيَوْم مَنْ اسْتَعْلَى} غَلَبَ
{فَاجْمَعُوا كَيْدَكُمْ} “Öyleyse hilenizi birleştirin” büyüden [ibaret olan]; vasıl hemzesi ve mîm'in fethasıyla 'cema‘a'dan (bir araya getirdi) veya kat‘ hemzesi ve mîm'in kesresiyle 'ecme‘a'dan (sağlamlaştırdı, karar kıldı) gelir, {ثُمَّ ائْتُوا صَفًّا} “sonra saf halinde gelin!” Hâldir; yani saf tutmuş olarak. {وَقَدْ أَفْلَحَ} “Muhakkak kurtuluşa ermiştir” kazanmıştır {الْيَوْم مَنْ اسْتَعْلَى} “bugün üstün gelen.” galip gelen.
4707. Metin
{قَالُوا يَا مُوسَى} اخْتَرْ {إمَّا أَنْ تُلْقِيَ} عَصَاك أَوَّلًا {وَإِمَّا أَنْ نَكُون أَوَّل مَنْ ألقى} عصاه
{قَالُوا يَا مُوسَى} “Dediler ki: Ey Mûsâ!” [Sen] seç; {إمَّا أَنْ تُلْقِيَ} “ya sen at” önce asanı {وَإِمَّا أَنْ نَكُون أَوَّل مَنْ ألقى} “ya da ilk atan biz olalım.” asasını.
4709. Metin
{قَالَ بَلْ أَلْقُوا} فَأَلْقَوْا {فَإِذَا حِبَالهمْ وَعِصِيّهمْ} أَصْله عُصُوو قُلِبَتْ الْوَاوَانِ يَاءَيْنِ وَكُسِرَتْ الْعَيْن وَالصَّاد {يُخَيَّل إلَيْهِ مِنْ سِحْرهمْ أَنَّهَا} حَيَّات {تَسْعَى} عَلَى بُطُونهَا
{قَالَ بَلْ أَلْقُوا} “[Mûsâ:] Hayır, siz atın, dedi.” Bunun üzerine attılar. {فَإِذَا حِبَالهمْ وَعِصِيّهمْ} “Bir de ne görsün, ipleri ve değnekleri,” aslı '‘usuvv'dur; iki vâv iki yâ'ya dönüştürülmüş, ‘ayn ve sâd kesrelenmiştir. {يُخَيَّل إلَيْهِ مِنْ سِحْرهمْ أَنَّهَا} “büyülerinden ötürü ona sanki” yılanlarmış gibi {تَسْعَى} “koşuyormuş gibi geliyordu.” karınları üzerinde.
4711. Metin
{فَأَوْجَسَ} أَحَسَّ {فِي نَفْسه خِيفَة مُوسَى} أَيْ خَافَ مِنْ جِهَة أَنَّ سِحْرهمْ مِنْ جِنْس مُعْجِزَته أَنْ يَلْتَبِس أَمْره عَلَى النَّاس فَلَا يؤمنوا به
{فَأَوْجَسَ} “Bunun üzerine hissetti” duydu {فِي نَفْسه خِيفَة مُوسَى} “Mûsâ içinde bir korku;” yani onların büyüleri kendi mucizesi türünden olduğu için halkın nezdinde durumun karışmasından ve bu yüzden kendisine iman etmemelerinden korktu.
4713. Metin
{قُلْنَا} لَهُ {لَا تَخَفْ إنَّك أَنْتَ الْأَعْلَى} عليهم بالغلبة
{قُلْنَا} ona “Dedik ki:” {لَا تَخَفْ إنَّك أَنْتَ الْأَعْلَى} “Korkma, şüphesiz sen daha üstünsün!” galibiyetle onlara üstünsün.
4715. Metin
{وَأَلْقِ مَا فِي يَمِينك} وَهِيَ عَصَاهُ {تَلْقَف} تَبْتَلِع {مَا صَنَعُوا إنَّمَا صَنَعُوا كَيْد سَاحِرٍ} أَيْ جِنْسه {وَلَا يُفْلِح السَّاحِر حَيْثُ أَتَى} بِسِحْرِهِ فَأَلْقَى مُوسَى عَصَاهُ فَتَلَقَّفَتْ كُلّ مَا صنعوه
{وَأَلْقِ مَا فِي يَمِينك} “Sağ elindekini at” o da asasıdır, {تَلْقَف} “yutsun” yalasın yutsun {مَا صَنَعُوا إنَّمَا صَنَعُوا كَيْد سَاحِرٍ} “onların yaptıklarını; şüphesiz onların yaptıkları sadece bir büyücü hilesidir.” yani büyücü cinsinin [hilesidir]. {وَلَا يُفْلِح السَّاحِر حَيْثُ أَتَى} “Büyücü ise her nereye varsa kurtuluşa eremez.” büyüsüyle. Bunun üzerine Mûsâ asasını attı ve o, onların yaptığı her şeyi yuttu.
4717. Metin
{فَأُلْقِيَ السَّحَرَة سُجَّدًا} خَرُّوا سَاجِدِينَ لِلَّهِ تَعَالَى {قالوا آمنا برب هارون وموسى}
{فَأُلْقِيَ السَّحَرَة سُجَّدًا} “Sonunda büyücüler secdeye kapandılar;” Yüce Allah'a secde ederek yere kapandılar. {قالوا آمنا برب هارون وموسى} “Hârûn ve Mûsâ'nın Rabbine iman ettik, dediler.”
4719. Metin
{قال} فرعون {أآمنتم} بِتَحْقِيقِ الْهَمْزَتَيْنِ وَإِبْدَال الثَّانِيَة أَلِفًا {لَهُ قَبْل أَنْ آذَن} أَنَا {لَكُمْ إنَّهُ لَكَبِيركُمْ} مُعَلِّمكُمْ {الَّذِي عَلَّمَكُمْ السِّحْر فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلكُمْ مِنْ خِلَاف} حَال بِمَعْنَى مُخْتَلِفَة أَيْ الْأَيْدِي الْيُمْنَى وَالْأَرْجُل الْيُسْرَى {وَلَأُصَلِّبَنكُمْ فِي جُذُوع النَّخْل} أَيْ عَلَيْهَا {وَلَتَعْلَمُنَّ أَيّنَا} يَعْنِي نَفْسه وَرَبّ مُوسَى {أَشَدّ عَذَابًا وَأَبْقَى} أَدْوَم عَلَى مُخَالَفَته
{قال} Firavun “Dedi ki:” {أآمنتم} “İman mı ettiniz” —iki hemzenin tahkikiyle veya ikincisinin elif'e tebdiliyle [e-âmentüm / âmentüm]— {لَهُ قَبْل أَنْ آذَن} “ben izin vermeden önce ona?” ben {لَكُمْ إنَّهُ لَكَبِيركُمْ} “size. Şüphesiz o sizin büyüğünüzdür;” hocanızdır {الَّذِي عَلَّمَكُمْ السِّحْر فَلَأُقَطِّعَنَّ أَيْدِيَكُمْ وَأَرْجُلكُمْ مِنْ خِلَاف} “size büyüyü öğreten. Andolsun ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim” hâldir, farklı olarak; yani sağ elleri ve sol ayakları, {وَلَأُصَلِّبَنكُمْ فِي جُذُوع النَّخْل} “ve sizi hurma kütüklerine asacağım!” yani üzerlerine. {وَلَتَعْلَمُنَّ أَيّنَا} “Ve hangimizin” kendisini ve Mûsâ'nın Rabbini kastediyor {أَشَدّ عَذَابًا وَأَبْقَى} “azapça daha şiddetli ve daha kalıcı olduğunu mutlaka bileceksiniz!” kendisine muhalefet hususunda daha devamlı olduğunu.
4721. Metin
{قَالُوا لَنْ نُؤْثِرك} نَخْتَارك {عَلَى مَا جَاءَنَا مِنْ الْبَيِّنَات} الدَّالَّة عَلَى صِدْق مُوسَى {وَاَلَّذِي فَطَرَنَا} خَلَقَنَا قَسَم أَوْ عَطْف عَلَى مَا {فَاقْضِ مَا أَنْتَ قَاضٍ} أَيْ اصْنَعْ مَا قُلْته {إنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ الْحَيَاة الدُّنْيَا} النَّصْب عَلَى الِاتِّسَاع أَيْ فِيهَا وَتُجْزَى عَلَيْهِ فِي الآخرة
{قَالُوا لَنْ نُؤْثِرك} “Dediler ki: Seni asla üstün tutmayız” seni tercih etmeyiz {عَلَى مَا جَاءَنَا مِنْ الْبَيِّنَات} “bize gelen apaçık delillere” Mûsâ'nın doğruluğuna delalet eden, {وَاَلَّذِي فَطَرَنَا} “ve bizi yaratana;” bizi yaratana, yemin veya 'mâ' üzerine atıftır. {فَاقْضِ مَا أَنْتَ قَاضٍ} “artık ne hüküm vereceksen ver!” yani ne söylediysen yap. {إنَّمَا تَقْضِي هَذِهِ الْحَيَاة الدُّنْيَا} “Sen ancak bu dünya hayatında hükmedersin.” [Hayati'd-dünya'nın] nasbı ittisâ' (zarfiyyet genişlemesi) iledir; yani orada [hükmedebilirsin] ve ahirette bunun cezasını görürsün.
4723. Metin
{إنَّا آمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِر لَنَا خَطَايَانَا} مِنْ الْإِشْرَاك وَغَيْره {وَمَا أَكْرَهْتنَا عَلَيْهِ مِنْ السِّحْر} تَعَلُّمًا وَعَمَلًا لِمُعَارَضَةِ مُوسَى {وَاَللَّه خَيْر} مِنْك ثَوَابًا إذَا أُطِيعَ {وَأَبْقَى} مِنْك عَذَابًا إذَا عصي
{إنَّا آمَنَّا بِرَبِّنَا لِيَغْفِر لَنَا خَطَايَانَا} “Şüphesiz biz, günahlarımızı” şirk ve diğer günahlarımızı {وَمَا أَكْرَهْتنَا عَلَيْهِ مِنْ السِّحْر} “ve bizi mecbur ettiğin büyüyü bağışlasın diye Rabbimize iman ettik;” Mûsâ'ya karşı koymak için öğrenme ve uygulama olarak. {وَاَللَّه خَيْر} “Allah daha hayırlıdır” itaat edildiğinde sevap bakımından senden, {وَأَبْقَى} “ve daha kalıcıdır” isyan edildiğinde azap bakımından senden.
4725. Metin
قال تعالى {إنَّهُ مَنْ يَأْتِ رَبّه مُجْرِمًا} كَافِرًا كَفِرْعَوْن {فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّم لَا يَمُوت فِيهَا} فَيَسْتَرِيح {ولا يحيى} حياة تنفعه
Yüce Allah buyurdu ki: {إنَّهُ مَنْ يَأْتِ رَبّه مُجْرِمًا} “Şüphesiz kim Rabbine günahkâr olarak varırsa” Firavun gibi kâfir olarak {فَإِنَّ لَهُ جَهَنَّم لَا يَمُوت فِيهَا} “muhakkak ki cehennem onun içindir; orada ne ölür” ki rahatlasın {ولا يحيى} “ne de yaşar.” kendisine fayda verecek bir hayatı yaşar.
4727. Metin
{وَمَنْ يَأْتِهِ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَات} الْفَرَائِض وَالنَّوَافِل {فَأُولَئِكَ لَهُمْ الدَّرَجَات الْعُلَى} جَمْع عُلْيَا مؤنث أعلى
{وَمَنْ يَأْتِهِ مُؤْمِنًا قَدْ عَمِلَ الصَّالِحَات} “Kim de O'na salih ameller işlemiş bir mümin olarak varırsa,” farzları ve nafileleri {فَأُولَئِكَ لَهُمْ الدَّرَجَات الْعُلَى} “işte onlar için en yüksek dereceler vardır.” [U‘lâ], a‘lâ'nın müennesi olan ulyâ'nın çoğuludur.
4729. Metin
{جنات عدن} أي إقامة بيان له {تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِك جَزَاء مَنْ تَزَكَّى} تَطَهَّرَ مِنْ الذُّنُوب
{جنات عدن} “Adn cennetleri;” yani ikamet [cennetleridir], onun beyanıdır {تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِك جَزَاء مَنْ تَزَكَّى} “altından ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları [cennetler]. İşte bu, arınan kimsenin mükâfatıdır.” günahlardan temizlenen.
4731. Metin
{وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي} بِهَمْزَةِ قَطْع مِنْ أَسْرَى وَبِهَمْزَةِ وَصْل وَكَسْر النُّون مِنْ سَرَى لُغَتَانِ أَيْ سِرْ بِهِمْ لَيْلًا مِنْ أَرْض مِصْر {فَاضْرِبْ لَهُمْ} اجْعَلْ لَهُمْ بِالضَّرْبِ بِعَصَاك {طَرِيقًا فِي الْبَحْر يَبَسًا} أَيْ يَابِسًا فَامْتَثَلَ مَا أُمِرَ بِهِ وَأَيْبَسَ اللَّه الْأَرْض فَمَرُّوا فيها {لَا تَخَاف دَرَكًا} أَيْ أَنْ يُدْرِكك فِرْعَوْن {وَلَا تَخْشَى} غَرَقًا
{وَلَقَدْ أَوْحَيْنَا إلَى مُوسَى أَنْ أَسْرِ بِعِبَادِي} “Andolsun biz Mûsâ'ya: Kullarımla geceleyin yola çık” —esrâ fiilinden kat‘ hemzesi ile [en esri] veya serâ fiilinden vasıl hemzesi ve nûn'un kesresi ile [eni'sri] iki lügattir— yani Mısır toprağından geceleyin onlarla yürü {فَاضْرِبْ لَهُمْ} “ve onlar için vur” asanla vurarak onlar için aç {طَرِيقًا فِي الْبَحْر يَبَسًا} “denizde kuru bir yol,” yani kupkuru. Emrolunduğu şeyi yerine getirdi ve Allah yeri kuruttu, onlar da orada yürüdüler {لَا تَخَاف دَرَكًا} “yetişilmekten korkmaksızın” yani Firavun'un sana yetişmesinden {وَلَا تَخْشَى} “ve endişe etmeksizin, [diye vahyettik].” boğulmaktan.
4733. Metin
{فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْن بِجُنُودِهِ} وَهُوَ مَعَهُمْ {فَغَشِيَهُمْ مِنْ اليم} أي البحر {ما غشيهم} أغرقهم
{فَأَتْبَعَهُمْ فِرْعَوْن بِجُنُودِهِ} “Bunun üzerine Firavun askerleriyle onları takip etti” kendisi de onlarla beraberdi {فَغَشِيَهُمْ مِنْ اليم} “ve onları denizden kaplayıverdi” yani denizden {ما غشيهم} “kaplayıp bürüyen şey;” onları boğdu.
4735. Metin
{وَأَضَلَّ فِرْعَوْن قَوْمه} بِدُعَائِهِمْ إلَى عِبَادَته {وَمَا هَدَى} بَلْ أَوْقَعَهُمْ فِي الْهَلَاك خِلَاف قَوْله {وَمَا أَهْدِيكُمْ إلَّا سَبِيل الرَّشَاد}
{وَأَضَلَّ فِرْعَوْن قَوْمه} “Firavun kavmini saptırdı” onları kendisine tapınmaya çağırarak {وَمَا هَدَى} “ve doğru yola iletmedi;” aksine onları helake sürükledi, {وَمَا أَهْدِيكُمْ إلَّا سَبِيل الرَّشَاد} “Ben size ancak doğru yolu gösteriyorum” sözünün aksine.
4737. Metin
{يَا بَنِي إسْرَائِيل قَدْ أَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ عَدُوّكُمْ} فِرْعَوْن بِإِغْرَاقِهِ {وَوَاعَدْنَاكُمْ جَانِب الطُّور الْأَيْمَن} فَنُؤْتِي مُوسَى التَّوْرَاة لِلْعَمَلِ بِهَا {وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمْ الْمَنّ وَالسَّلْوَى} هُمَا الترنجبين وَالطَّيْر السُّمَانَى بِتَخْفِيفِ الْمِيم وَالْقَصْر وَالْمُنَادَى مَنْ وُجِدَ مِنْ الْيَهُود زَمَن النَّبِيّ ﷺ وَخُوطِبُوا بِمَا أَنْعَمَ اللَّه بِهِ عَلَى أَجْدَادهمْ زَمَن النَّبِيّ مُوسَى تَوْطِئَة لِقَوْلِهِ تَعَالَى لَهُمْ
{يَا بَنِي إسْرَائِيل قَدْ أَنْجَيْنَاكُمْ مِنْ عَدُوّكُمْ} “Ey İsrâiloğulları! Sizi düşmanınızdan kurtardık” Firavun'u boğarak {وَوَاعَدْنَاكُمْ جَانِب الطُّور الْأَيْمَن} “ve Tûr'un sağ tarafında size randevu verdik” gereğince amel etmesi için Mûsâ'ya Tevrat'ı vermek üzere {وَنَزَّلْنَا عَلَيْكُمْ الْمَنّ وَالسَّلْوَى} “ve üzerinize kudret helvası ile bıldırcın indirdik.” O ikisi kudret helvası ve bıldırcın kuşudur (sümânâ, mîm'in hafifletilmesi ve kasr iledir). Hitap edilenler, Peygamber ﷺ zamanında bulunan Yahudilerdir; onlara Yüce Allah'ın kendilerine söyleyeceği söze bir hazırlık olmak üzere Mûsâ Peygamber zamanında atalarına ihsan ettiği nimetlerle hitap edilmiştir.
4739. Metin
{كُلُوا مِنْ طَيِّبَات مَا رَزَقْنَاكُمْ} أَيْ الْمُنْعَم بِهِ عَلَيْكُمْ {وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ} بِأَنْ تَكْفُرُوا النِّعْمَة بِهِ {فَيَحِلّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي} بِكَسْرِ الْحَاء أَيْ يَجِب وَبِضَمِّهَا أَيْ يَنْزِل {وَمَنْ يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي} بِكَسْرِ اللَّام وَضَمّهَا {فَقَدْ هَوَى} سَقَطَ فِي النَّار
{كُلُوا مِنْ طَيِّبَات مَا رَزَقْنَاكُمْ} “Size rızık olarak verdiklerimizin temizlerinden yiyin” yani size lütfedilenlerden {وَلَا تَطْغَوْا فِيهِ} “ve onda taşkınlık etmeyin,” onunla nimete nankörlük ederek {فَيَحِلّ عَلَيْكُمْ غَضَبِي} “yoksa üzerinize gazabım vacip olur/iner.” hâ harfinin kesresi ile [yehillu] yani vacip olur, zammesi ile [yehullu] yani iner {وَمَنْ يَحْلِلْ عَلَيْهِ غَضَبِي} “Gazabım kime vacip olursa/inerse,” lâm'ın kesresi ve zammesi ile {فَقَدْ هَوَى} “muhakkak ki o uçuruma yuvarlanmıştır.” ateşe düşmüştür.
4741. Metin
{وَإِنِّي لَغَفَّار لِمَنْ تَابَ} مِنْ الشِّرْك {وَآمَنَ} وَحَّدَ اللَّه {وَعَمِلَ صَالِحًا} يَصْدُق بِالْفَرْضِ وَالنَّفْل {ثُمَّ اهْتَدَى} بِاسْتِمْرَارِهِ عَلَى مَا ذُكِرَ إلَى موته
{وَإِنِّي لَغَفَّار لِمَنْ تَابَ} “Şüphesiz ben tövbe eden kimse için çok bağışlayıcıyım,” şirkten {وَآمَنَ} “iman eden,” Allah'ı birleyen {وَعَمِلَ صَالِحًا} “ve salih amel işleyen;” farz ve nafile için geçerlidir {ثُمَّ اهْتَدَى} “sonra da doğru yolda giden.” ölene kadar bu zikredilenler üzere devam etmesiyle.
4743. Metin
{وَمَا أَعْجَلَك عَنْ قَوْمك} لِمَجِيءِ مِيعَاد أَخْذ التوراة {يا موسى}
{وَمَا أَعْجَلَك عَنْ قَوْمك} Tevrat'ı alma vaktine gelmek için {يا موسى} “Seni kavminden aceleyle ayıran nedir ey Mûsâ?”
4745. Metin
{قَالَ هُمْ أُولَاءِ} أَيْ بِالْقُرْبِ مِنِّي يَأْتُونَ {عَلَى أَثَرِي وَعَجِلْت إلَيْك رَبّ لِتَرْضَى} عَنِّي أَيْ زِيَادَة فِي رِضَاك وَقَبْل الْجَوَاب أَتَى بِالِاعْتِذَارِ حَسَب ظَنّه وَتَخَلُّف الْمَظْنُون لَمَّا
{قَالَ هُمْ أُولَاءِ} “Dedi ki: İşte onlar” yani bana yakınlar, geliyorlar {عَلَى أَثَرِي وَعَجِلْت إلَيْك رَبّ لِتَرْضَى} “arkamdan [gelmektedirler]. Rabbim, hoşnut olasın diye sana acele ettim.” benden [hoşnut olasın diye], yani rızan artsın diye. Cevaptan önce zannına göre bir mazeret beyan etti; fakat zannedilenin gecikmesi...
4747. Metin
{قَالَ} تَعَالَى {فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمك مِنْ بَعْدك {أَيْ بَعْد فِرَاقك لَهُمْ {وَأَضَلَّهُمْ السَّامِرِيّ} فعبدوا العجل
{قَالَ} “[Allah] buyurdu:” Teâlâ {فَإِنَّا قَدْ فَتَنَّا قَوْمك مِنْ بَعْدك} “Şüphesiz biz senden sonra kavmini imtihan ettik” yani onlardan ayrılışından sonra {وَأَضَلَّهُمْ السَّامِرِيّ} “ve Sâmirî onları saptırdı.” Böylece buzağıya taptılar.
4749. Metin
{فَرَجَعَ مُوسَى إلَى قَوْمه غَضْبَان} مِنْ جِهَتهمْ {أَسِفًا} شَدِيد الْحُزْن {قَالَ يَا قَوْم أَلَمْ يَعِدكُمْ رَبّكُمْ وَعْدًا حَسَنًا} أَيْ صِدْقًا أَنَّهُ يُعْطِيكُمْ التَّوْرَاة {أَفَطَالَ عَلَيْكُمْ الْعَهْد} مُدَّة مُفَارَقَتِي إياكم {أم أردتم أن يحل} يجب {عليكم غضب من ربكم} بِعِبَادَتِكُمْ الْعِجْل {فَأَخْلَفْتُمْ مَوْعِدِي} وَتَرَكْتُمْ الْمَجِيء بَعْدِي
{فَرَجَعَ مُوسَى إلَى قَوْمه غَضْبَان} “Bunun üzerine Mûsâ kavmine öfkeli” onların tarafından ötürü {أَسِفًا} “[ve] üzgün olarak döndü.” son derece kederli [olarak]. {قَالَ يَا قَوْم أَلَمْ يَعِدكُمْ رَبّكُمْ وَعْدًا حَسَنًا} “Dedi ki: Ey kavmim! Rabbiniz size güzel bir vaatte bulunmadı mı?” yani size Tevrat'ı vereceğine dair gerçek bir vaatte {أَفَطَالَ عَلَيْكُمْ الْعَهْد} “Size süre mi uzun geldi,” sizden ayrılık süremin müddeti {أم أردتم أن يحل} “yoksa üzerinize vacip olmasını mı istediniz” vacip olmasını {عليكم غضب من ربكم} “Rabbinizden bir gazabın” buzağıya tapmanız sebebiyle {فَأَخْلَفْتُمْ مَوْعِدِي} “da bana verdiğiniz sözden caydınız?” ve ardımdan gelmeyi terk ettiniz.
4751. Metin
{قَالُوا مَا أَخْلَفْنَا مَوْعِدك بِمَلْكِنَا} مُثَلَّث الْمِيم أَيْ بِقُدْرَتِنَا أَوْ أَمْرنَا {وَلَكِنَّا حُمِّلْنَا} بِفَتْحِ الْحَاء مُخَفَّفًا وَبِضَمِّهَا وَكَسْر الْمِيم مُشَدَّدًا {أَوْزَارًا} أَثْقَالًا {مِنْ زِينَة الْقَوْم} أَيْ حُلِيّ قَوْم فِرْعَوْن اسْتَعَارَهَا مِنْهُمْ بَنُو إسْرَائِيل بِعِلَّةِ عُرْس فَبَقِيَتْ عِنْدهمْ {فَقَذَفْنَاهَا} طَرَحْنَاهَا فِي النَّار بِإِمْرِ السَّامِرِيّ {فَكَذَلِكَ} كَمَا أَلْقَيْنَا {أَلْقَى السَّامِرِيّ} مَا مَعَهُ مِنْ حُلِيّهمْ وَمِنْ التُّرَاب الَّذِي أَخَذَهُ مِنْ أَثَر حَافِر فَرَس جِبْرِيل عَلَى الْوَجْه الآتي
{قَالُوا مَا أَخْلَفْنَا مَوْعِدك بِمَلْكِنَا} “Dediler ki: Sana verdiğimiz sözden kendi irademizle/gücümüzle caymadık;” mîm harfinin üç harekesi iledir [melkinâ, milkinâ, mülkinâ]; yani kendi gücümüzle veya emrimizle {وَلَكِنَّا حُمِّلْنَا} “fakat bize yüklendi” hâ'nın fethası ve şeddesiz [hamelnâ] veya hâ'nın zammesi ve mîm'in kesresi ve şeddeli [hummilnâ] ile {أَوْزَارًا} “ağırlıklar” yükler {مِنْ زِينَة الْقَوْم} “o kavmin ziynet eşyalarından,” yani Firavun kavminin ziynetleri; İsrâiloğulları bir düğün bahanesiyle onlardan ödünç almışlardı da yanlarında kalmıştı {فَقَذَفْنَاهَا} “biz de onları attık;” Sâmirî'nin emriyle ateşe attık {فَكَذَلِكَ} “aynı şekilde” bizim attığımız gibi {أَلْقَى السَّامِرِيّ} “Sâmirî de attı.” yanında bulunan onların ziynetlerini ve Cebrail'in atının ayağının izinden aldığı toprağı, geleceği üzere [ateşe] attı.
4753. Metin
{فَأَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا} صَاغَهُ مِنْ الْحُلِيّ {جَسَدًا} لَحْمًا وَدَمًا {لَهُ خُوَار} أَيْ صَوْت يُسْمَع أَيْ انْقَلَبَ كَذَلِكَ بِسَبَبِ التُّرَاب الَّذِي أَثَرُهُ الْحَيَاةُ فِيمَا يُوضَع فِيهِ وَوَضَعَهُ بَعْد صَوْغه فِي فَمه {فَقَالُوا} أَيْ السَّامِرِيّ وَأَتْبَاعه {هَذَا إلَهكُمْ وَإِلَه مُوسَى فَنَسِيَ} مُوسَى رَبّه هُنَا وذهب يطلبه قال تعالى
{فَأَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا} “Böylece onlara bir buzağı çıkardı,” ziynet eşyalarından döktüğü {جَسَدًا} “bir ceset,” et ve kandan {لَهُ خُوَار} “böğürmesi olan.” yani işitilen bir ses; yani içine konulduğu şeye canlılık verme özelliği olan toprak sebebiyle o hâle dönüştü ve dökümden sonra onu ağzına koydu {فَقَالُوا} “Bunun üzerine dediler ki:” yani Sâmirî ve ona uyanlar {هَذَا إلَهكُمْ وَإِلَه مُوسَى فَنَسِيَ} “Bu sizin de ilahınızdır, Mûsâ'nın da ilahıdır; fakat o unuttu.” Mûsâ Rabbini burada unuttu ve O'nu aramaya gitti. Yüce Allah buyurdu:
4755. Metin
{أَفَلَا يَرَوْنَ أَ} أَنْ مُخَفَّفَة مِنْ الثَّقِيلَة وَاسْمهَا مَحْذُوف أَيْ أَنَّهُ {لَا يَرْجِع} الْعِجْل {إلَيْهِمْ قَوْلًا} أَيْ لَا يَرُدّ لَهُمْ جَوَابًا {وَلَا يَمْلِك لَهُمْ ضَرًّا} أَيْ دَفْعه {وَلَا نَفْعًا} أَيْ جَلْبه أَيْ فَكَيْفَ يَتَّخِذ إلَهًا
{أَفَلَا يَرَوْنَ أَ} [En], şeddeli enne'den hafifletilmiştir ve ismi mahzuftur; yani {لَا يَرْجِع} “Görmüyorlar mı ki o” buzağı “onlara döndürmüyor” {إلَيْهِمْ قَوْلًا} “bir söz” yani onlara bir cevap vermiyor {وَلَا يَمْلِك لَهُمْ ضَرًّا} “ve onlar için ne bir zarara” yani onu defetmeye {وَلَا نَفْعًا} “ne de bir faydaya malik olabiliyor?” yani onu celbetmeye; yani o hâlde nasıl ilah edinilebilir?
4757. Metin
{وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَارُون مِنْ قَبْل} أَيْ قَبْل أَنْ يَرْجِع مُوسَى {يَا قَوْم إنَّمَا فَتَنْتُمْ بِهِ وَإِنَّ رَبّكُمْ الرَّحْمَن فَاتَّبِعُونِي} فِي عِبَادَته {وَأَطِيعُوا أَمْرِي} فِيهَا
{وَلَقَدْ قَالَ لَهُمْ هَارُون مِنْ قَبْل} “Andolsun Hârûn daha önce onlara şöyle demişti:” yani Mûsâ dönmeden önce {يَا قَوْم إنَّمَا فَتَنْتُمْ بِهِ وَإِنَّ رَبّكُمْ الرَّحْمَن فَاتَّبِعُونِي} “Ey kavmim! Siz bununla ancak imtihan edildiniz. Şüphesiz sizin Rabbiniz Rahmân'dır; öyleyse bana uyun” O'na ibadette {وَأَطِيعُوا أَمْرِي} “ve emrime itaat edin.” onda.
4759. Metin
{قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ} نَزَال {عَلَيْهِ عَاكِفِينَ} عَلَى عبادته مقيمين {حتى يرجع إلينا موسى}
{قَالُوا لَنْ نَبْرَحَ} “Dediler ki: Biz asla vazgeçmeyeceğiz” devam edeceğiz {عَلَيْهِ عَاكِفِينَ} “ona tapmaya devam etmekten” ibadetinde devamlı kalmaya {حتى يرجع إلينا موسى} “Mûsâ bize dönünceye kadar.”
4761. Metin
{قَالَ} مُوسَى بَعْد رُجُوعه {يَا هَارُون مَا مَنَعَك إذْ رَأَيْتهمْ ضَلُّوا} بِعِبَادَتِهِ
{قَالَ} “[Mûsâ] döndükten sonra dedi ki:” {يَا هَارُون مَا مَنَعَك إذْ رَأَيْتهمْ ضَلُّوا} “Ey Hârûn! Onların saptıklarını gördüğün zaman sana ne engel oldu,” ona tapmakla
4763. Metin
{أ} ن {لا تتبعن} لَا زَائِدَة {أَفَعَصَيْت أَمْرِي} بِإِقَامَتِك بَيْن مَنْ يعبد غير الله تعالى
{أ} n {لا تتبعن} [Lâ] zaidedir {أَفَعَصَيْت أَمْرِي} “bana uymaktan? Yoksa emrime karşı mı geldin?” Allah Teâlâ'dan başkasına tapanların arasında kalmak suretiyle.
4765. Metin
{قال} هارون {يا بن أُمّ} بِكَسْرِ الْمِيم وَفَتْحهَا أَرَادَ أُمِّي وَذِكْرهَا أَعْطَف لِقَلْبِهِ {لَا تَأْخُذ بِلِحْيَتِي} وَكَانَ أَخَذَهَا بِشِمَالِهِ {وَلَا بِرَأْسِي} وَكَانَ أَخَذَ شَعَره بِيَمِينِهِ غَضَبًا {إنِّي خَشِيت} لَوْ اتَّبَعْتُك وَلَا بُدّ أَنْ يَتَّبِعَنِي جَمْع مِمَّنْ لَمْ يَعْبُدُوا الْعِجْل {أَنْ تَقُول فَرَّقْت بَيْن بَنِي إسْرَائِيل} وَتَغْضَب عَلَيَّ {وَلَمْ تَرْقُب} تَنْتَظِر {قَوْلِي} فِيمَا رَأَيْته فِي ذلك
{قال} “[Hârûn] dedi:” {يا بن أُمّ} “Ey anamın oğlu!” mîm'in kesresi ve fethası ile [yebne ümmi / yebne ümme], annemi kastetmiştir; anneyi zikretmek kalbi daha çok yumuşatıcıdır {لَا تَأْخُذ بِلِحْيَتِي} “Sakalımı tutma” onu sol eliyle tutmuştu {وَلَا بِرَأْسِي} “ve başımı [saçımı çekme]!” öfkesinden sağ eliyle de saçını tutmuştu {إنِّي خَشِيت} “Şüphesiz ben korktum” eğer senin ardınca gelseydim —ki buzağıya tapmayanlardan bir topluluğun da bana uyması gerekirdi— {أَنْ تَقُول فَرَّقْت بَيْن بَنِي إسْرَائِيل} “İsrâiloğulları arasına ayrılık soktun” ve bana öfkelenmenden {وَلَمْ تَرْقُب} “ve gözetmedin [demenden korktum].” beklemedin {قَوْلِي} “benim sözümü” bu husustaki görüşümde.
4767. Metin
{قَالَ فَمَا خَطْبك} شَأْنك الدَّاعِي إلَى مَا صنعت {يا سامري}
{قَالَ فَمَا خَطْبك} “[Mûsâ] dedi ki: Senin derdin neydi” seni bu yaptığını yapmaya sevk eden durumun neydi {يا سامري} “ey Sâmirî?”
4769. Metin
{قَالَ بَصُرْت بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء أَيْ عَلِمْت مَا لَمْ يَعْلَمُوهُ {فَقَبَضْت قَبْضَة مِنْ} تُرَاب {أَثَر} حَافِر فَرَس {الرَّسُول} جِبْرِيل {فَنَبَذْتهَا} أَلْقَيْتهَا فِي صُورَة الْعِجْل الْمُصَاغ {وَكَذَلِكَ سَوَّلَتْ} زَيَّنَتْ {لِي نَفْسِي} وَأُلْقِيَ فِيهَا أَنَّ آخِذ قَبْضَة مِنْ تُرَاب مَا ذُكِرَ وَأُلْقِيهَا عَلَى مَا لَا رُوح لَهُ يَصِير لَهُ رُوح وَرَأَيْت قَوْمك طَلَبُوا مِنْك أَنْ تَجْعَل لَهُمْ إلَهًا فَحَدَّثَتْنِي نَفْسِي أَنْ يَكُون ذَلِكَ الْعِجْل إلَههمْ
{قَالَ بَصُرْت بِمَا لَمْ يَبْصُرُوا بِهِ} “Dedi ki: Ben onların görmediği bir şeyi gördüm;” yâ ve tâ ile [yebsurû / tebsurû], yani onların bilmediğini bildim {فَقَبَضْت قَبْضَة مِنْ} “bunun üzerine avuçladım bir avuç” toprağından {أَثَر} “izinden” atının ayağının {الرَّسُول} “elçinin” Cebrail'in {فَنَبَذْتهَا} “ve onu attım.” dökülmüş buzağı suretine fırlattım {وَكَذَلِكَ سَوَّلَتْ} “İşte böyle hoş gösterdi” süsledi {لِي نَفْسِي} “bana nefsim.” İçime zikredilen topraktan bir avuç alıp cansız bir şeyin üzerine atarsam onda can oluşacağı duygusu doğdu; kavminin de senden kendileri için bir ilah yapmanı istediklerini gördüm, nefsim bana o buzağının onların ilahı olmasını fısıldadı.
4771. Metin
{قَالَ} لَهُ مُوسَى {فَاذْهَبْ} مِنْ بَيْننَا {فَإِنَّ لَك فِي الْحَيَاة} أَيْ مُدَّة حَيَاتك {أَنْ تَقُول} لِمَنْ رَأَيْته {لَا مِسَاس} أَيْ لَا تَقْرَبنِي فَكَانَ يَهِيم فِي الْبَرِيَّة وَإِذَا مَسَّ أَحَدًا أَوْ مَسَّهُ أَحَد حُمَّا جَمِيعًا {وَإِنَّ لَك مَوْعِدًا} لِعَذَابِك {لَنْ تُخْلِفهُ} بِكَسْرِ اللَّام أَيْ لَنْ تَغِيب عَنْهُ وَبِفَتْحِهَا أَيْ بَلْ تُبْعَث إلَيْهِ {وَانْظُرْ إلَى إلَهك الَّذِي ظَلْتَ} أَصْله ظَلِلْت بِلَامَيْنِ أُولَاهُمَا مَكْسُورَة حُذِفَتْ تَخْفِيفًا أَيْ دُمْت {عَلَيْهِ عَاكِفًا} أَيْ مُقِيمًا تَعْبُدهُ {لَنُحَرِّقَنَّهُ} بِالنَّارِ {ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي الْيَمّ نَسْفًا} نُذْرِيَنَّهُ فِي هَوَاء الْبَحْر وَفَعَلَ مُوسَى بَعْد ذَبْحه مَا ذَكَرَهُ
{قَالَ} “[Mûsâ] dedi:” {فَاذْهَبْ} “Çekil git” aramızdan {فَإِنَّ لَك فِي الْحَيَاة} “şüphesiz senin için hayatta” yani yaşadığın sürece {أَنْ تَقُول} “demen [vardır]:” gördüğün kimseye {لَا مِسَاس} “Bana dokunmayın!” yani bana yaklaşmayın. Böylece çölde başıboş dolaşırdı; birine dokunsa yahut biri ona dokunsa ikisi de hummaya yakalanırdı {وَإِنَّ لَك مَوْعِدًا} “Ve şüphesiz senin için bir vaat/ceza vakti vardır ki” azabın için {لَنْ تُخْلِفهُ} “ondan asla kaçamayacaksın;” lâm'ın kesresi ile [len tuhlifehû] yani ondan kaybolup kurtulamayacaksın, fethası ile [len tuhlefehû] yani oraya sevk edileceksin {وَانْظُرْ إلَى إلَهك الَّذِي ظَلْتَ} “kendisine durup durduğun ilahına bir bak” aslı iki lâm ile zalilte (ظَلِلْتَ)'dir, ilki kesreli olup hafifletmek için hazfedilmiştir; yani devam ettin {عَلَيْهِ عَاكِفًا} “ona tapmaya devam ettiğin;” yani ibadetinde ısrar ettiğin {لَنُحَرِّقَنَّهُ} “biz onu muhakkak yakacağız” ateşle {ثُمَّ لَنَنْسِفَنَّهُ فِي الْيَمّ نَسْفًا} “sonra onu denize savurup darmadağın edeceğiz.” denizin havasına savuracağız. Mûsâ onu kestikten sonra zikrettiği şeyi yaptı.
4773. Metin
{إنَّمَا إلَهكُمْ اللَّه الَّذِي لَا إلَه إلَّا هُوَ وَسِعَ كُلّ شَيْء عِلْمًا} تَمْيِيز مُحَوَّل عَنْ الْفَاعِل أَيْ وَسِعَ عِلْمه كُلّ شَيْء
{إنَّمَا إلَهكُمْ اللَّه الَّذِي لَا إلَه إلَّا هُوَ وَسِعَ كُلّ شَيْء عِلْمًا} “Sizin ilahınız ancak kendisinden başka hiçbir ilah olmayan Allah'tır; O ilmiyle her şeyi kuşatmıştır.” Fâilden dönüştürülmüş temyizdir; yani O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır.
4775. Metin
{كَذَلِكَ} أَيْ كَمَا قَصَصْنَا عَلَيْك يَا مُحَمَّد هَذِهِ الْقِصَّة {نَقُصّ عَلَيْك مِنْ أَنْبَاء} أَخْبَار {مَا قَدْ سَبَقَ} مِنْ الْأُمَم {وَقَدْ آتَيْنَاك} أَعْطَيْنَاك {مِنْ لَدُنَّا}
{كَذَلِكَ} “İşte böylece” yani ey Muhammed, sana bu kıssayı anlattığımız gibi {نَقُصّ عَلَيْك مِنْ أَنْبَاء} “sana haberlerinden aktarıyoruz” haberlerinden {مَا قَدْ سَبَقَ} “geçmiş olanların” ümmetlerden {وَقَدْ آتَيْنَاك} “ve sana verdik” lütfettik {مِنْ لَدُنَّا}