578. Metin
{مَدَنِيَّة وَآيَاتهَا مِائَتَانِ أو إلا آية نزلت بعد الأنفال} بسم الله الرحمن الرحيم
{مَدَنِيَّة وَآيَاتهَا مِائَتَانِ أو إلا آية نزلت بعد الأنفال} “Medenîdir, iki yüz veya [biri] müstesna [iki yüz] ayettir; Enfâl [suresin]den sonra inmiştir.” Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
579. Metin
{ألم} الله أعلم بمراده بذلك
{ألم} “Elif, Lâm, Mîm.” Allah bununla ne murat ettiğini en iyi bilendir.
580. Metin
{الله لا إله إلا هو الحي القيوم
{الله لا إله إلا هو الحي القيوم
581. Metin
{نَزَّلَ عَلَيْك} يَا مُحَمَّد {الْكِتَاب} الْقُرْآن مُلْتَبِسًا {بِالْحَقِّ} بِالصِّدْقِ فِي أَخْبَاره {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْن يَدَيْهِ} قَبْله مِنْ الْكُتُب {وَأَنْزَلَ التَّوْرَاة وَالْإِنْجِيل مِنْ قَبْل} أَيْ قَبْل تَنْزِيله {هُدًى} حَال بِمَعْنَى هَادِينَ مِنْ الضَّلَالَة {لِلنَّاسِ} مِمَّنْ تَبِعَهُمَا وَعَبَّرَ فِيهِمَا بِأَنْزَل وَفِي الْقُرْآن بِنَزَّلَ الْمُقْتَضِي لِلتَّكْرِيرِ لِأَنَّهُمَا أُنْزِلَا دُفْعَة وَاحِدَة بِخِلَافِهِ {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَان} بِمَعْنَى الْكُتُب الْفَارِقَة بَيْن الْحَقّ وَالْبَاطِل وَذَكَرَهُ بَعْد ذِكْر الثَّلَاثَة لِيَعُمّ مَا عَدَاهَا
[Ey Muhammed!] {نَزَّلَ عَلَيْك} “Sana indirdi” {الْكِتَاب} “o Kitab'ı” Kur'an'ı, haberlerinde {بِالْحَقِّ} “hak ile” doğrulukla iç içe olarak; {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْن يَدَيْهِ} “kendisinden öncekileri doğrulayıcı olarak” kendisinden önceki kitapları {وَأَنْزَلَ التَّوْرَاة وَالْإِنْجِيل مِنْ قَبْل} “ve daha önce Tevrat ile İncil'i de indirmişti” yani onu indirmeden önce, {هُدًى} “bir hidayet rehberi olarak” -sapıklıktan hidayete erdiriciler anlamında hâldir- {لِلنَّاسِ} “insanlar için” onlara uyan kimseler için. [Allah Teâlâ] o ikisi hakkında tek seferde indirilmeleri sebebiyle [tek seferde indirmeyi ifade eden] “enzele”yi, Kur'an hakkında ise peyderpey indirilmeyi gerektiren “nezzele”yi kullanmıştır. {وَأَنْزَلَ الْفُرْقَان} “ve Furkan'ı da indirdi” hak ile batılı ayıran kitaplar anlamındadır. Üç [kitab]ın zikrinden sonra onu zikretmesi, bunların dışındakileri de kapsaması içindir.
582. Metin
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّه} الْقُرْآن وَغَيْره {لَهُمْ عَذَاب شَدِيد وَاَللَّه عَزِيز} غَالِب عَلَى أَمْره فَلَا يَمْنَعهُ شَيْء مِنْ إنْجَاز وَعْده وَوَعِيده {ذُو انْتِقَام} عُقُوبَة شَدِيدَة مِمَّنْ عَصَاهُ لَا يَقْدِر عَلَى مِثْلهَا أَحَد
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِ اللَّه} “Şüphesiz Allah'ın ayetlerini inkâr edenler” Kur'an'ı ve diğerlerini [inkâr edenler], {لَهُمْ عَذَاب شَدِيد وَاَللَّه عَزِيز} “onlar için şiddetli bir azap vardır. Allah mutlak güç sahibidir” emrinde üstündür, hiçbir şey O'nun vaadini ve tehdidini gerçekleştirmesine engel olamaz, {ذُو انْتِقَام} “intikam sahibidir” Kendisine isyan edenlere hiç kimsenin benzerine güç yetiremeyeceği şiddetli bir ceza vericidir.
583. Metin
{إنَّ اللَّه لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْء} كَائِن {فِي الْأَرْض وَلَا فِي السَّمَاء} لِعِلْمِهِ بِمَا يَقَع فِي الْعَالَم مِنْ كُلِّيّ وَجُزْئِيّ وَخَصَّهُمَا بِالذِّكْرِ لِأَنَّ الْحِسّ لَا يَتَجَاوَزهُمَا
{إنَّ اللَّه لَا يَخْفَى عَلَيْهِ شَيْء} “Şüphesiz Allah'a hiçbir şey gizli kalmaz” var olan hiçbir şey [gizli kalmaz], {فِي الْأَرْض وَلَا فِي السَّمَاء} “ne yerde ne de gökte”. Çünkü O, âlemde meydana gelen tümel ve tikel her şeyi bilir. Bu ikisini özellikle zikretmiştir; zira duyu organları bunların ötesine geçemez.
584. Metin
{هُوَ الَّذِي يُصَوِّركُمْ فِي الْأَرْحَام كَيْف يَشَاء} مِنْ ذُكُورَة وَأُنُوثَة وَبَيَاض وَسَوَاد وَغَيْر ذَلِكَ {لَا إلَه إلَّا هُوَ الْعَزِيز} فِي مُلْكه {الْحَكِيم} فِي صُنْعه
{هُوَ الَّذِي يُصَوِّركُمْ فِي الْأَرْحَام كَيْف يَشَاء} “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren O'dur” erkeklik, dişilik, beyazlık, siyahlık ve benzeri şekillerde. {لَا إلَه إلَّا هُوَ الْعَزِيز} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur; O mutlak güç sahibidir” mülkünde [üstündür], {الْحَكِيم} “hüküm ve hikmet sahibidir” yaratmasında.
585. Metin
{هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْك الْكِتَاب مِنْهُ آيَات مُحْكَمَات} وَاضِحَات الدَّلَالَة {هُنَّ أُمّ الْكِتَاب} أَصْله الْمُعْتَمَد عَلَيْهِ فِي الْأَحْكَام {وَأُخَر مُتَشَابِهَات} لَا تُفْهَم مَعَانِيهَا كَأَوَائِل السُّوَر وَجَعَلَهُ كُلّه مُحْكَمًا فِي قَوْله {أُحْكِمَتْ آيَاته} بِمَعْنَى أَنَّهُ لَيْسَ فِيهِ عَيْب وَمُتَشَابِهًا فِي قَوْله {كِتَابًا مُتَشَابِهًا} بِمَعْنَى أَنَّهُ يُشْبِه بَعْضه بَعْضًا فِي الْحُسْن وَالصِّدْق {فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبهمْ زَيْغ} مَيْل عَنْ الْحَقّ {فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء} طَلَب {الْفِتْنَة} لِجُهَّالِهِمْ بِوُقُوعِهِمْ فِي الشُّبُهَات وَاللَّبْس {وَابْتِغَاء تَأْوِيله} تَفْسِيره {وَمَا يَعْلَم تَأْوِيله} تَفْسِيره {إلَّا اللَّه} وَحْده {وَالرَّاسِخُونَ} الثَّابِتُونَ الْمُتَمَكِّنُونَ {فِي الْعِلْم} مُبْتَدَأ خَبَره {يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ} أَيْ بِالْمُتَشَابِهِ أَنَّهُ مِنْ عِنْد اللَّه وَلَا نَعْلَم مَعْنَاهُ {كُلّ} مِنْ الْمُحْكَم وَالْمُتَشَابِه {مِنْ عِنْد رَبّنَا وَمَا يَذَّكَّر} بِإِدْغَامِ التَّاء فِي الْأَصْل فِي الذَّال أَيْ يَتَّعِظ {إلا أولوا الْأَلْبَاب} أَصْحَاب الْعُقُول وَيَقُولُونَ أَيْضًا إذَا رَأَوْا من يتبعه
{هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْك الْكِتَاب مِنْهُ آيَات مُحْكَمَات} “Sana Kitab'ı indiren O'dur. O'ndan bir kısım ayetler muhkemdir” delaleti açıktır, {هُنَّ أُمّ الْكِتَاب} “onlar Kitab'ın anasıdır” aslıdır, hükümlerde kendisine dayanılan kısmıdır. {وَأُخَر مُتَشَابِهَات} “Diğerleri ise müteşâbihtir” sure başlarındaki [harfler] gibi anlamları anlaşılmaz olandır. O'nun {أُحْكِمَتْ آيَاته} “Ayetleri muhkem kılınmıştır” sözünde [Kur'an'ın] tamamını muhkem kılması, onda hiçbir kusur bulunmadığı anlamındadır; {كِتَابًا مُتَشَابِهًا} “Müteşabih bir kitap” sözünde ise güzellik ve doğrulukta bir kısmının bir kısmına benzediği anlamındadır. {فَأَمَّا الَّذِينَ فِي قُلُوبهمْ زَيْغ} “Kalplerinde eğrilik bulunanlara gelince” haktan sapma [bulunanlar], {فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَاء} “fitne çıkarmak arayışıyla ondan müteşabih olanın ardına düşerler” şüphelere ve karmaşaya düşürerek cahillerini saptırmayı arzulayarak {الْفِتْنَة} “fitne”, {وَابْتِغَاء تَأْوِيله} “ve onun tevilini (yorumunu) arzu ederek” tefsirini [arzu ederek]. {وَمَا يَعْلَم تَأْوِيله} “Halbuki onun tevilini (yorumunu) bilmez” tefsirini {إلَّا اللَّه} “ancak Allah bilir” yalnızca O bilir. {وَالرَّاسِخُونَ} “İlimde derinleşmiş olanlar ise” sağlam ve yetkin olanlar {فِي الْعِلْم} “ilimde” -mübtedadır, haberi şudur:- {يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ} “‘Ona inandık’ derler” yani müteşabihin Allah katından olduğuna ve manasını bilmediğimize [inandık], {كُلّ} “hepsi” muhkem ve müteşabihin hepsi {مِنْ عِنْد رَبّنَا وَمَا يَذَّكَّر} “Rabbimizin katındandır. Bunu düşünüp öğüt almaz” -aslındaki te harfi zâl harfine idgam edilmiştir- yani ibret almaz {إلا أولوا الْأَلْبَاب} “ancak akıl sahipleri.” Onlar [yani ilimde derinleşenler], onun [müteşabihin] peşine düşeni gördüklerinde de şöyle derler:
586. Metin
{رَبّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبنَا} تَمِلْهَا عَنْ الْحَقّ بِابْتِغَاءِ تَأْوِيله الَّذِي لَا يَلِيق بِنَا كَمَا أَزَغْت قُلُوب أُولَئِكَ {بَعْد إذْ هَدَيْتنَا} أَرْشَدْتنَا إلَيْهِ {وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْك} مِنْ عِنْدك {رَحْمَة} تَثْبِيتًا {إنك أنت الوهاب}
{رَبّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبنَا} “‘Rabbimiz! Kalplerimizi eğriltme’” bize yakışmayan yorumunun ardına düşmek suretiyle, o kimselerin kalplerini eğrilttiğin gibi [bizi] haktan meylettirme {بَعْد إذْ هَدَيْتنَا} “bizi doğru yola ilettikten sonra” bizi ona yönelttikten sonra, {وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْك} “ve bize katından bağışla” Kendi katından {رَحْمَة} “bir rahmet” sebat, {إنك أنت الوهاب} “şüphesiz Sen, evet Sen çokça lütfedensin.”
587. Metin
يَا {رَبّنَا إنَّك جَامِع النَّاس} تَجْمَعهُمْ {لِيَوْمٍ} أَيْ فِي يَوْم {لَا رَيْب} لَا شَكَّ {فِيهِ} هُوَ يَوْم الْقِيَامَة فَتُجَازِيهِمْ بِأَعْمَالِهِمْ كَمَا وَعَدْت بِذَلِكَ {إنَّ اللَّه لَا يُخْلِف الْمِيعَاد} مَوْعِده بِالْبَعْثِ فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْخِطَاب وَيَحْتَمِل أَنْ يَكُون مِنْ كَلَامه تَعَالَى وَالْغَرَض مِنْ الدُّعَاء بِذَلِكَ بَيَان أَنَّ هَمَّهُمْ أَمْر الْآخِرَة وَلِذَلِك سَأَلُوا الثَّبَات عَلَى الْهِدَايَة لِيَنَالُوا ثَوَابهَا رَوَى الشَّيْخَانِ عَنْ عَائِشَة ﵂ قَالَتْ تَلَا رَسُول اللَّه ﷺ هَذِهِ الْآيَة {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْك الْكِتَاب مِنْهُ آيَات مُحْكَمَات} إلَى آخِرهَا وَقَالَ فإذا رأيتم الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ فَأُولَئِكَ الَّذِينَ سَمَّى اللَّه فَاحْذَرُوهُمْ وَرَوَى الطَّبَرَانِيّ فِي الْكَبِير عَنْ أَبِي مُوسَى الْأَشْعَرِيّ أَنَّهُ سَمِعَ النَّبِيّ ﷺ يَقُول مَا أَخَاف عَلَى أُمَّتِي إلَّا ثَلَاث خِلَال وَذَكَرَ مِنْهَا أنه يُفْتَح لَهُمْ الْكِتَاب فَيَأْخُذهُ الْمُؤْمِن يَبْتَغِي تَأْوِيله وَلَيْسَ يَعْلَم تَأْوِيله إلَّا اللَّه وَالرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْم يَقُولُونَ آمَنَّا بِهِ كُلّ مِنْ عِنْد ربنا وما يذكر إلا أولوا الألباب الحديث
Ey {رَبّنَا إنَّك جَامِع النَّاس} “Rabbimiz! Muhakkak ki Sen insanları toplayacaksın” onları bir araya getireceksin {لِيَوْمٍ} “bir gün için” yani bir günde ki {لَا رَيْب} “hiçbir şüphe yoktur” hiçbir şek yoktur {فِيهِ} “onda”, o da kıyamet günüdür; böylece onlara vadettiğin üzere amellerinin karşılığını verirsin. {إنَّ اللَّه لَا يُخْلِف الْمِيعَاد} “Şüphesiz Allah sözünden dönmez.” Yeniden diriltme vaadinden dönmez. Burada hitaptan [gaibe] iltifat (geçiş) sanatı vardır; bunun Allah Teâlâ’nın sözünden olması da muhtemeldir. Bu şekilde dua etmekteki amaç, onların derdinin ahiret işi olduğunu beyan etmektir. İşte bu sebeple sevabına nail olmak için hidayet üzere sebat istediler. İki Şeyh (Buhârî ve Müslim), Âişe radıyallâhu anhâ'dan şöyle rivayet etmiştir: Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şu ayeti: {هُوَ الَّذِي أَنْزَلَ عَلَيْك الْكِتَاب مِنْهُ آيَات مُحْكَمَات} sonuna kadar okudu ve buyurdu ki: “Ondan müteşabih olanın ardına düşenleri gördüğünüzde, işte onlar Allah'ın isimlendirdiği kimselerdir, onlardan sakının.” Taberânî de el-Kebîr'de Ebû Mûsâ el-Eş‘arî'den rivayet etmiştir ki o, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğunu işitmiştir: “Ümmetim hakkında ancak üç husustan korkarım.” Bunlardan biri olarak şunu zikretti: “Onlara Kitap açılır; mümin onun tevilini arzulayarak onu alır, halbuki onun tevilini ancak Allah bilir; ilimde derinleşmiş olanlar ise ‘Ona inandık, hepsi Rabbimizin katındandır’ derler, bunu ancak akıl sahipleri düşünüp öğüt alır.” [hadis devam eder].
589. Metin
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِي} تَدْفَع {عَنْهُمْ أَمْوَالهمْ وَلَا أَوْلَادهمْ مِنْ اللَّه} أَيْ عَذَابه {شَيْئًا وَأُولَئِكَ هُمْ وَقُود النَّار} بِفَتْحِ الْوَاو مَا تُوقَد بِهِ
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَنْ تُغْنِي} “Şüphesiz o inkâr edenlere asla fayda vermeyecektir” savamayacaktır {عَنْهُمْ أَمْوَالهمْ وَلَا أَوْلَادهمْ مِنْ اللَّه} “malları da evlatları da onlardan Allah'a karşı” yani O'nun azabına karşı {شَيْئًا وَأُولَئِكَ هُمْ وَقُود النَّار} “hiçbir şeyi. İşte onlar, cehennemin yakıtıdırlar” -vav harfinin fethasıyla- onunla tutuşturulan şeydir.
591. Metin
دَأبُهُم {كَدَأْبِ} كَعَادَةِ {آل فِرْعَوْن وَاَلَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} مِنْ الْأُمَم كَعَادٍ وَثَمُود {كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَأَخَذَهُمْ اللَّه} أَهْلَكَهُمْ {بِذُنُوبِهِمْ} وَالْجُمْلَة مُفَسِّرَة لِمَا قَبْلهَا {وَاَللَّه شَدِيد الْعِقَاب} وَنَزَلَ لَمَّا أَمَرَ النَّبِيّ ﷺ الْيَهُود بِالْإِسْلَامِ بَعْد مَرْجِعه مِنْ بَدْر فَقَالُوا لَا يَغُرَّنك أَنْ قَتَلْت نَفَرًا مِنْ قُرَيْش أَغْمَارًا لَا يعرفون القتال
Onların gidişatı {كَدَأْبِ} “âdeti gibidir” âdeti gibidir {آل فِرْعَوْن وَاَلَّذِينَ مِنْ قَبْلهمْ} “Firavun ailesinin ve onlardan öncekilerin” Âd ve Semûd gibi ümmetlerin; {كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا فَأَخَذَهُمْ اللَّه} “Ayetlerimizi yalanladılar da Allah onları yakalayıverdi” helak etti {بِذُنُوبِهِمْ} “günahları sebebiyle.” Bu cümle kendisinden öncekini açıklayıcıdır. {وَاَللَّه شَدِيد الْعِقَاب} “Allah'ın cezalandırması pek şiddetlidir.” Bu ayet, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Bedir dönüşünden sonra Yahudileri İslam'a davet ettiğinde, onların: “Savaş bilmeyen Kureyş'ten tecrübesiz bir topluluğu öldürmen seni aldatmasın” demeleri üzerine inmiştir.
593. Metin
{قُلْ} يَا مُحَمَّد {لِلَّذِينَ كَفَرُوا} مِنْ الْيَهُود {سَتُغْلَبُونَ} بِالتَّاءِ وَالْيَاء فِي الدُّنْيَا بِالْقَتْلِ وَالْأَسْر وَضَرْب الْجِزْيَة وَقَدْ وَقَعَ ذَلِكَ {وَتُحْشَرُونَ} بِالْوَجْهَيْنِ فِي الْآخِرَة {إلَى جَهَنَّم} فَتَدْخُلُونَهَا {وَبِئْسَ الْمِهَاد} الفراش هي
[Ey Muhammed!] {قُلْ} “De ki” {لِلَّذِينَ كَفَرُوا} “o inkâr edenlere” Yahudilerden [inkâr edenlere]: {سَتُغْلَبُونَ} “‘Yenileceksiniz’” -tâ ve yâ harfiyle okunmuştur- dünyada öldürülmek, esir alınmak ve cizye konulmak suretiyle [yenileceksiniz]; nitekim bu gerçekleşmiştir, {وَتُحْشَرُونَ} “‘ve toplanıp sürüleceksiniz’” -her iki okuyuşla da- ahirette {إلَى جَهَنَّم} “‘cehenneme’” ve oraya gireceksiniz. {وَبِئْسَ الْمِهَاد} “‘Ne kötü bir yataktır o!’” döşektir o.
595. Metin
{قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَة} عِبْرَة وَذَكَرَ الْفِعْل لِلْفَصْلِ {فِي فِئَتَيْنِ} فِرْقَتَيْنِ {الْتَقَتَا} يَوْم بَدْر لِلْقِتَالِ {فِئَة تُقَاتِل فِي سَبِيل اللَّه} أَيْ طاعته وهم النبي وأصحابه وكانوا ثلاثمائة وَثَلَاثَة عَشَرَ رَجُلًا مَعَهُمْ فَرَسَانِ وَسِتّ أَدْرُع وَثَمَانِيَة سُيُوف وَأَكْثَرهمْ رَجَّالَة {وَأُخْرَى كَافِرَة يَرَوْنَهُمْ} أي الكفار {مثليهم} أي المسلمين أي أكثر مِنْهُمْ وَكَانُوا نَحْو أَلْف {رَأْي الْعَيْن} أَيْ رُؤْيَة ظَاهِرَة مُعَايَنَة وَقَدْ نَصَرَهُمْ اللَّه مَعَ قِلَّتهمْ {وَاَللَّه يُؤَيِّد} يُقَوِّي {بِنَصْرِهِ مَنْ يَشَاء إنَّ فِي ذَلِكَ} الْمَذْكُور {لَعِبْرَة لِأُولِي الْأَبْصَار} لِذَوِي الْبَصَائِر أَفَلَا تَعْتَبِرُونَ بِذَلِكَ فَتُؤْمِنُونَ
{قَدْ كَانَ لَكُمْ آيَة} “Şüphesiz sizin için bir ibret olmuştur” ders olmuştur -araya fâsıla girdiği için fiil müzekker getirilmiştir- {فِي فِئَتَيْنِ} “karşılaşan iki toplulukta” iki grupta {الْتَقَتَا} “karşı karşıya gelen” Bedir günü savaşmak için; {فِئَة تُقَاتِل فِي سَبِيل اللَّه} “Bir topluluk Allah yolunda savaşıyordu” yani O'na itaat uğrunda, onlar Peygamber ve ashabıydı; üç yüz on üç kişiydiler, yanlarında iki at, altı zırh ve sekiz kılıç vardı ve çoğu yayaydı. {وَأُخْرَى كَافِرَة يَرَوْنَهُمْ} “Diğeri ise kâfir bir topluluktu. Onları görüyorlardı” yani kâfirler [görüyorlardı], {مثليهم} “onların iki katı olarak” yani Müslümanları [kendilerinin iki katı olarak], yani kendilerinden daha çok [görüyorlardı], onlar ise bin kişi kadardılar, {رَأْي الْعَيْن} “göz göre göre” yani açık ve ayan beyan bir görüşle; halbuki sayıları az olmasına rağmen Allah onlara yardım etmişti. {وَاَللَّه يُؤَيِّد} “Allah destekler” güçlendirir {بِنَصْرِهِ مَنْ يَشَاء إنَّ فِي ذَلِكَ} “yardımıyla dilediğini. Şüphesiz bunda” zikredilen hususta {لَعِبْرَة لِأُولِي الْأَبْصَار} “basiret sahipleri için elbette bir ibret vardır” basiret sahipleri için; bundan ibret alıp da iman etmez misiniz?
597. Metin
{زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبّ الشَّهَوَات} مَا تَشْتَهِيه النَّفْس وَتَدْعُو إلَيْهِ زَيَّنَهَا اللَّه ابْتِلَاء أَوْ الشَّيْطَان {مِنْ النِّسَاء وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِير} الْأَمْوَال الْكَثِيرَة {الْمُقَنْطَرَة} الْمُجْمَعَة {مِنْ الذَّهَب وَالْفِضَّة وَالْخَيْل الْمُسَوَّمَة} الْحِسَان {وَالْأَنْعَام} أَيْ الْإِبِل وَالْبَقَر وَالْغَنَم {وَالْحَرْث} الزَّرْع {ذَلِكَ} الْمَذْكُور {مَتَاع الْحَيَاة الدُّنْيَا} يَتَمَتَّع بِهِ فِيهَا ثُمَّ يَفْنَى {وَاَللَّه عِنْده حُسْن الْمَآب} الْمَرْجِع وَهُوَ الْجَنَّة فَيَنْبَغِي الرَّغْبَة فِيهِ دُون غيره
{زُيِّنَ لِلنَّاسِ حُبّ الشَّهَوَات} “İnsanlara, şehvetlerin (arzu duyulan şeylerin) sevgisi süslü gösterildi” nefsin arzuladığı ve çağırdığı şeyler. İmtihan amacıyla Allah yahut şeytan süslü göstermiştir: {مِنْ النِّسَاء وَالْبَنِينَ وَالْقَنَاطِير} “kadınlar, oğullar, yığın yığın biriktirilmiş” pek çok mallar {الْمُقَنْطَرَة} “kantar kantar” toplanmış, {مِنْ الذَّهَب وَالْفِضَّة وَالْخَيْل الْمُسَوَّمَة} “altın ve gümüş, salma güzel atlar” güzel atlar, {وَالْأَنْعَام} “ve davarlar” yani deve, sığır ve koyun {وَالْحَرْث} “ve ekinler.” {ذَلِكَ} “İşte bunlar” zikredilenler {مَتَاع الْحَيَاة الدُّنْيَا} “dünya hayatının geçimliğidir” dünyada kendisinden faydalanılır, sonra yok olup gider. {وَاَللَّه عِنْده حُسْن الْمَآب} “Halbuki Allah katında varılacak güzel yer vardır” dönülecek yer, o da cennettir; dolayısıyla başkasına değil ona rağbet edilmelidir.
599. Metin
{قل} يا محمد لقومك {أؤنبئكم} أُخْبِركُمْ {بِخَيْرٍ مِنْ ذَلِكُمْ} الْمَذْكُور مِنْ الشَّهَوَات اسْتِفْهَام تَقْرِير {لِلَّذِينَ اتَّقَوْا} الشِّرْك {عِنْد رَبّهمْ}
[Ey Muhammed!] Kavmine {قل} “De ki:” {أؤنبئكم} “‘Size haber vereyim mi’” bildireyim mi {بِخَيْرٍ مِنْ ذَلِكُمْ} “‘bunlardan daha hayırlısını?’” şehvetlerden zikredilen bu şeylerden [daha hayırlısını? Bu] ikrar istifhamıdır. {لِلَّذِينَ اتَّقَوْا} “‘Sakınanlar için’” şirkten [sakınanlar için] {عِنْد رَبّهمْ} “‘Rableri katında vardır.’”
600. Metin
خَبَر مُبْتَدَؤُهُ {جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ} أَيْ مُقَدَّرِينَ الْخُلُود {فِيهَا} إذَا دَخَلُوهَا {وَأَزْوَاج مُطَهَّرَة} مِنْ الْحَيْض وَغَيْره مِمَّا يُسْتَقْذَر {وَرِضْوَان} بِكَسْرِ أَوَّله وَضَمّه لُغَتَانِ أَيْ رِضًا كَثِير {مِنْ اللَّه وَاَللَّه بَصِير} عَالِم {بِالْعِبَادِ} فَيُجَازِي كُلًّا مِنْهُمْ بِعَمَلِهِ
[Bu,] haberi müpteda olan kısımdır: {جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ} “Altından ırmaklar akan cennetler vardır; ebedî kalıcıdırlar” yani ebedî kalmaları takdir edilmiş olarak {فِيهَا} “orada” oraya girdiklerinde, {وَأَزْوَاج مُطَهَّرَة} “ve tertemiz eşler” hayızdan ve iğrenç sayılan diğer şeylerden [arındırılmış eşler], {وَرِضْوَan} “ve bir rıza” -ilk harfin kesresiyle ve zammesiyle iki lügattir- yani bolca bir hoşnutluk {مِنْ اللَّه وَاَللَّه بَصِير} “Allah'tan. Allah hakkıyla görendir” hakkıyla bilendir {بِالْعِبَادِ} “kulları” ve onların her birine amelinin karşılığını verir.
602. Metin
{الَّذِينَ} نَعْت أَوْ بَدَل مِنْ الَّذِينَ قَبْله {يَقُولُونَ} يَا {رَبّنَا إنَّنَا آمَنَّا} صَدَّقْنَا بِك وَبِرَسُولِك {فاغفر لنا ذنوبنا وقنا عذاب النار}
{الَّذِينَ} “Onlar ki” kendisinden önceki “ellezîne” kelimesinin sıfatı veya bedelidir, {يَقُولُونَ} “şöyle derler:” Ey {رَبّنَا إنَّنَا آمَنَّا} “‘Rabbimiz! Şüphesiz biz iman ettik’” Sana ve Resûlüne inandık, {فاغفر لنا ذنوبنا وقنا عذاب النار} “‘artık günahlarımızı bağışla ve bizi ateşin azabından koru!’”
604. Metin
{الصَّابِرِينَ} عَلَى الطَّاعَة وَعَنْ الْمَعْصِيَة نَعْت {وَالصَّادِقِينَ} فِي الْإِيمَان {وَالْقَانِتِينَ} الْمُطِيعِينَ لِلَّهِ {وَالْمُنْفِقِينَ} الْمُتَصَدِّقِينَ {والمستغفرين} اللَّه بِأَنْ يَقُولُوا اللَّهُمَّ اغْفِرْ لَنَا {بِالْأَسْحَارِ} أَوَاخِر اللَّيْل خُصَّتْ بِالذِّكْرِ لِأَنَّهَا وَقْت الغفلة ولذة النوم
{الصَّابِرِينَ} “Sabredenler” itaate ve günahtan [kaçınmaya sabredenler -sıfattır-], {وَالصَّادِقِينَ} “doğru olanlar” imanda, {وَالْقَانِتِينَ} “itaat edenler” Allah'a boyun eğenler, {وَالْمُنْفِقِينَ} “infak edenler” sadaka verenler, {والمستغفرين} “ve bağışlanma dileyenler” “Allah'ım bizi bağışla” diyerek Allah'tan [mağfiret dileyenler] {بِالْأَسْحَارِ} “seher vakitlerinde” gecelerin sonlarında. [Seher vakitleri] özellikle zikredilmiştir; çünkü o vakit gaflet ve uykunun lezzetli olduğu andır.
606. Metin
{شهد الله} بين الله لخلقه الدلائل وَالْآيَات {أَنَّهُ لَا إلَه} أَيْ لَا مَعْبُود في الوجود بحق {إلا هو و} شهد بذلك {الملائكة} بالإقرار {وأولوا الْعِلْم} مِنْ الْأَنْبِيَاء وَالْمُؤْمِنِينَ بِالِاعْتِقَادِ وَاللَّفْظ {قَائِمًا} بِتَدْبِيرِ مَصْنُوعَاته وَنَصْبه عَلَى الْحَال وَالْعَامِل فِيهَا مَعْنَى الْجُمْلَة أَيْ تَفَرَّدَ {بِالْقِسْطِ} بِالْعَدْلِ {لَا إلَه إلَّا هُوَ} كَرَّرَهُ تَأْكِيدًا {الْعَزِيز} فِي مُلْكه {الْحَكِيم} فِي صُنْعه
{شهد الله} “Allah şahitlik etti” Allah deliller ve ayetler ile yaratıklarına açıkladı {أَنَّهُ لَا إلَه} “şüphesiz hiçbir ilah olmadığına” yani varlıkta hak olarak tapılacak hiçbir mabut olmadığına {إلا هو و} “O'ndan başka; ve” buna şahitlik etti {الملائكة} “melekler de” ikrar ile [şahitlik etti], {وأولوا الْعِلْم} “ve ilim sahipleri de” peygamberler ve müminlerden [olan ilim sahipleri de] itikat ve ikrar ile [şahitlik etti]. {قَائِمًا} “ayakta tutarak” yarattıklarını yöneterek -hâl olarak mansuptur, onun âmili cümlenin manasıdır; yani tek başına ayakta tutarak- {بِالْقِسْطِ} “adaletle.” {لَا إلَه إلَّا هُوَ} “O'ndan başka hiçbir ilah yoktur” tekit amacıyla tekrarlamıştır; {الْعَزِيز} “mutlak güç sahibidir” mülkünde [üstündür], {الْحَكِيم} “hüküm ve hikmet sahibidir” yaratmasında.
608. Metin
{إنَّ الدِّين} الْمَرَضِيّ {عِنْد اللَّه} هُوَ {الْإِسْلَام} أَيْ الشَّرْع الْمَبْعُوث بِهِ الرُّسُل الْمَبْنِيّ عَلَى التَّوْحِيد وَفِي قِرَاءَة بِفَتْحِ أَنَّ بَدَل مِنْ أَنَّهُ إلَخْ بَدَل اشْتِمَال {وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب} الْيَهُود وَالنَّصَارَى فِي الدِّين بِأَنْ وَحَّدَ بَعْض وَكَفَرَ بَعْض {إلَّا مِنْ بَعْد مَا جَاءَهُمْ الْعِلْم} بِالتَّوْحِيدِ {بَغْيًا} مِنْ الْكَافِرِينَ {بينهم ومن يكفر بآيات الله} {فَإِنَّ اللَّه سَرِيع الْحِسَاب}
{إنَّ الدِّين} “Şüphesiz din” makbul olan din {عِنْد اللَّه} “Allah katında” ancak {الْإِسْلَام} “İslam'dır” yani peygamberlerin kendisiyle gönderildiği tevhid üzerine kurulu şeriattır. Bir kıraatte inne fetha ile [enne okunarak] “ennehû...” ifadesinden bedel-i iştimal yapılmıştır. {وَمَا اخْتَلَفَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب} “Kendilerine kitap verilenler ayrılığa düşmediler” Yahudiler ve Hristiyanlar dinde bir kısmının tevhide inanıp bir kısmının inkâr etmesiyle [ayrılığa düşmediler], {إلَّا مِنْ بَعْد مَا جَاءَهُمْ الْعِلْم} “ancak kendilerine ilim geldikten sonra” tevhide dair [ilim geldikten sonra], {بَغْيًا} “haset ve kıskançlık yüzünden” kâfirlerin [hasedi yüzünden] {بينهم ومن يكفر بآيات الله} “aralarındaki. Kim Allah'ın ayetlerini inkâr ederse” {فَإِنَّ اللَّه سَرِيع الْحِسَاب} “şüphesiz Allah, hesabı pek çabuk görendir”
609. Metin
أَيْ الْمُجَازَاة لَهُ
yani ona cezasını [pek çabuk] verendir.
611. Metin
{فَإِنْ حَاجُّوك} خَاصَمَك الْكُفَّار يَا مُحَمَّد فِي الدين {فقل} لهم {أسلمت وجهي لله} انْقَدْت لَهُ أَنَا {وَمَنْ اتَّبَعَنِ} وَخَصَّ الْوَجْه بِالذِّكْرِ لِشَرَفِهِ فَغَيْره أَوْلَى {وَقُلْ لِلَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب} الْيَهُود وَالنَّصَارَى {وَالْأُمِّيِّينَ} مُشْرِكِي الْعَرَب {أَأَسْلَمْتُمْ} أَيْ أَسْلِمُوا {فَإِنْ أَسْلَمُوا فَقَدْ اهْتَدَوْا} مِنْ الضَّلَال {وَإِنْ تَوَلَّوْا} عَنْ الْإِسْلَام {فَإِنَّمَا عَلَيْك الْبَلَاغ} أَيْ التَّبْلِيغ لِلرِّسَالَةِ {وَاَللَّه بَصِير بِالْعِبَادِ} فَيُجَازِيهِمْ بِأَعْمَالِهِمْ وَهَذَا قَبْل الْأَمْر بِالْقِتَالِ
{فَإِنْ حَاجُّوك} “Eğer seninle tartışırlarsa” kâfirler din konusunda seninle münakaşa ederlerse ey Muhammed, {فقل} “de ki:” onlara {أسلمت وجهي لله} “‘Ben yüzümü Allah'a teslim ettim’” ben O'na boyun eğdim {وَمَنْ اتَّبَعَنِ} “‘ve bana uyanlar da.’” Şerefinden dolayı yüzü özellikle zikretmiştir, diğer azalar hayli hayli böyledir. {وَقُلْ لِلَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب} “Kendilerine kitap verilenlere” Yahudilere ve Hristiyanlara {وَالْأُمِّيِّينَ} “ve ümmîlere” Arap müşriklerine {أَأَسْلَمْتُمْ} “‘Teslim oldunuz mu?’ de.” yani İslam'a girin. {فَإِنْ أَسْلَمُوا فَقَدْ اهْتَدَوْا} “Eğer teslim olurlarsa muhakkak doğru yolu bulmuş olurlar” sapıklıktan [kurtulmuş olurlar], {وَإِنْ تَوَلَّوْا} “yüz çevirirlerse” İslam'dan, {فَإِنَّمَا عَلَيْك الْبَلَاغ} “artık sana düşen ancak tebliğdir” yani risaleti ulaştırmaktır. {وَاَللَّه بَصِير بِالْعِبَادِ} “Allah kulları hakkıyla görendir” ve amellerinin karşılığını onlara verecektir. Bu, savaş emrinden önceydi.
613. Metin
{إنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّه وَيَقْتُلُونَ} وَفِي قِرَاءَة يُقَاتِلُونَ {النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقّ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ} بِالْعَدْلِ {مِنْ النَّاس} وَهُمْ الْيَهُود رُوِيَ أَنَّهُمْ قَتَلُوا ثَلَاثَة وَأَرْبَعِينَ نَبِيًّا فَنَهَاهُمْ مِائَة وَسَبْعُونَ مِنْ عِبَادهمْ فَقَتَلُوهُمْ مِنْ يَوْمهمْ {فَبَشِّرْهُمْ} أَعْلِمْهُمْ {بِعَذَابٍ أَلِيم} مُؤْلِم وَذِكْر الْبِشَارَة تَهَكُّم بِهِمْ وَدَخَلَتْ الْفَاء فِي خَبَر إنَّ لِشَبَهِ اسْمهَا الْمَوْصُول بِالشَّرْطِ
{إنَّ الَّذِينَ يَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّه وَيَقْتُلُونَ} “Şüphesiz Allah'ın ayetlerini inkâr edenler ve öldürenler” -bir kıraatte 'savaşanlar' anlamında yukâtilûne şeklindedir- {النَّبِيِّينَ بِغَيْرِ حَقّ وَيَقْتُلُونَ الَّذِينَ يَأْمُرُونَ بِالْقِسْطِ} “peygamberleri haksız yere ve adaleti emredenleri öldürenler” adaletle [emredenleri] {مِنْ النَّاس} “insanlardan” -onlar Yahudilerdir; rivayet edildiğine göre onlar kırk üç peygamberi öldürmüş, ibadet ehli yüz yetmiş kişi onları bundan menedince onları da aynı gün öldürmüşlerdi- {فَبَشِّرْهُمْ} “onları müjdele” onlara bildir {بِعَذَابٍ أَلِيم} “elem verici bir azap ile.” Can yakıcı [bir azapla]. Müjde ifadesinin zikredilmesi onlarla alay etmek içindir. İsmi mevsulü şarta benzediği için “inne”nin haberine fâ harfi girmiştir.
615. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ} بَطَلَتْ {أَعْمَالهمْ} مَا عَمِلُوا مِنْ خَيْر كَصَدَقَةٍ وَصِلَة رَحِم {فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَة} فَلَا اعْتِدَاد بِهَا لِعَدَمِ شَرْطهَا {وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} مَانِعِينَ مِنْ الْعَذَاب
{أُولَئِكَ الَّذِينَ حَبِطَتْ} “İşte onlar, boşa çıkmış olanlardır” bâtıl olmuştur {أَعْمَالهمْ} “amelleri” sadaka ve sıla-i rahim gibi işledikleri hayırlar {فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَة} “dünyada ve ahirette” şartı bulunmadığı için bunlara itibar edilmez, {وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} “ve onlar için hiçbir yardımcı da yoktur” azaptan engelleyecek [hiçbir kimse yoktur].
617. Metin
{أَلَمْ تَرَ} تَنْظُر {إلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا} حَظًّا {مِنْ الْكِتَاب} التَّوْرَاة {يُدْعَوْنَ} حَال {إلَى كِتَاب اللَّه لِيَحْكُم بَيْنهمْ ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيق مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ} عَنْ قَبُول حُكْمه نَزَلَتْ فِي الْيَهُود زَنَى مِنْهُمْ اثْنَانِ فَتَحَاكَمُوا إلَى النَّبِيّ ﷺ فَحَكَمَ عَلَيْهِمَا بِالرَّجْمِ فَأَبَوْا فَجِيءَ بِالتَّوْرَاةِ فَوَجَدَ فِيهَا فَرُجِمَا فغضبوا
{أَلَمْ تَرَ} “Görmedin mi?” bakmadın mı {إلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا} “kendilerine bir pay verilenleri” bir nasip [verilenleri] {مِنْ الْكِتَاب} “Kitap'tan” Tevrat'tan, {يُدْعَوْنَ} “çağrılıyorlar” -hâldir- {إلَى كِتَاب اللَّه لِيَحْكُم بَيْنهمْ ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيق مِنْهُمْ وَهُمْ مُعْرِضُونَ} “aralarında hüküm versin diye Allah'ın Kitabı'na; sonra onlardan bir fırka arkasını dönüyor, onlar zaten yüz çeviricidirler.” O'nun hükmünü kabul etmekten [yüz çevirirler]. Bu ayet Yahudiler hakkında inmiştir: Onlardan iki kişi zina etmişti, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in hakemliğine başvurdular. O da recm edilmelerine hükmetti, fakat onlar kabul etmediler. Bunun üzerine Tevrat getirildi ve onda [bu hüküm] bulundu, böylece recmedildiler ve buna öfkelendiler.
619. Metin
{ذَلِكَ} التَّوَلِّي وَالْإِعْرَاض {بِأَنَّهُمْ قَالُوا} أَيْ بِسَبَبِ قَوْلهمْ {لَنْ تَمَسّنَا النَّار إلَّا أَيَّامًا مَعْدُودَات} أَرْبَعِينَ يَوْمًا مُدَّة عِبَادَة آبَائِهِمْ الْعِجْل ثُمَّ تَزُول عَنْهُمْ {وَغَرَّهُمْ فِي دِينهمْ} مُتَعَلِّق بِقَوْلِهِ {مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} مِنْ قَوْلهمْ ذَلِكَ
{ذَلِكَ} “Bu” dönme ve yüz çevirme, {بِأَنَّهُمْ قَالُوا} “onların şöyle demeleri sebebiyledir:” yani sözleri sebebiyledir: {لَنْ تَمَسّنَا النَّار إلَّا أَيَّامًا مَعْدُودَات} “‘Ateş bize sayılı birkaç günden başka asla dokunmayacaktır.’” Atalarının buzağıya taptığı süre olan kırk gün [dokunacak], sonra onlardan kalkacaktır. {وَغَرَّهُمْ فِي دِينهمْ} “Ve dinleri hususunda onları aldattı” şu söze taalluk etmektedir: {مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “uydurageldikleri şeyler.” bu tür sözlerinden ibaret olan [uydurmaları].
621. Metin
{فَكَيْفَ} حَالهمْ {إذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ} أَيْ فِي يَوْم {لَا رَيْب} لَا شَكَّ {فِيهِ} هُوَ يَوْم الْقِيَامَة {وَوُفِّيَتْ كُلّ نَفْس} مِنْ أَهْل الْكِتَاب وَغَيْرهمْ جَزَاء {مَا كَسَبَتْ} عَمِلَتْ مِنْ خَيْر وَشَرّ {وَهُمْ} أَيْ النَّاس {لَا يُظْلَمُونَ} بِنَقْصِ حَسَنَة أَوْ زِيَادَة سَيِّئَة
{فَكَيْفَ} “Artık nasıl olacak?” durumları ne olacak {إذَا جَمَعْنَاهُمْ لِيَوْمٍ} “onları topladığımız zaman bir gün için” yani bir günde ki {لَا رَيْب} “hiçbir şüphe yoktur” hiçbir şek yoktur {فِيهِ} “onda”, o da kıyamet günüdür; {وَوُفِّيَتْ كُلّ نَفْس} “ve her nefse tam olarak ödendiği [zaman]” Ehl-i Kitap'tan ve diğerlerinden olan her kişiye karşılığı [tam olarak ödendiği zaman] {مَا كَسَبَتْ} “kazandığının” hayır ve şerden işlediğinin [karşılığı], {وَهُمْ} “ve onlar” yani insanlar {لَا يُظْلَمُونَ} “haksızlığa uğratılmazlar.” bir sevabın eksiltilmesi veya bir günahın artırılması suretiyle [haksızlığa uğratılmazlar].
623. Metin
وَنَزَلَتْ لَمَّا وَعَدَ ﷺ أُمَّته مَلِك فَارِس وَالرُّوم فَقَالَ الْمُنَافِقُونَ هَيْهَاتَ {قُلْ اللَّهُمَّ} يَا اللَّه {مَالِك الْمُلْك تُؤْتِي} تُعْطِي {الْمُلْك مَنْ تُشَاء} مِنْ خَلْقك {وَتَنْزِع الملك ممن تشاء} بإتيانه {وَتُذِلّ مَنْ تَشَاء} بِنَزْعِهِ مِنْهُ {بِيَدِك} بِقُدْرَتِك {الْخَيْر} أَيْ وَالشَّرّ {إنك على كل شيء قدير}
Bu ayet, Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem ümmetine Fars ve Rum mülkünü vadettiğinde, münafıkların “Heyhat!” demeleri üzerine inmiştir: {قُلْ اللَّهُمَّ} “De ki: ‘Ey Allah'ım!’” ey Allah {مَالِك الْمُلْك تُؤْتِي} “‘mülkün gerçek sahibi! Sen verirsin’” bağışlarsın {الْمُلْك مَنْ تُشَاء} “‘mülkü dilediğine’” yarattıklarından [dilediğine], {وَتَنْزِع الملك ممن تشاء} “‘ve mülkü dilediğinden çekip alırsın’” onu [başkasına] vererek, {وَتُذِلّ مَنْ تَشَاء} “‘ve dilediğini alçaltırsın’” mülkü ondan çekip alarak. {بِيَدِك} “‘Senin elindedir’” Senin kudretindedir {الْخَيْر} “‘bütün hayır’” ve şer de. {إنك على كل شيء قدير} “‘Şüphesiz Sen her şeye hakkıyla güç yetirensin.’”
625. Metin
{تُولِج} تُدْخِل {اللَّيْل فِي النَّهَار وَتُولِج النَّهَار} تُدْخِلهُ {فِي اللَّيْل}
{تُولِج} “Sokarsın” girdirirsin {اللَّيْل فِي النَّهَار وَتُولِج النَّهَار} “geceyi gündüze ve gündüzü sokarsın” onu girdirirsin {فِي اللَّيْل} “geceye”
626. Metin
فَيَزِيد كُلّ مِنْهُمَا بِمَا نَقَصَ مِنْ الْآخَر {وَتُخْرِج الْحَيّ مِنْ الْمَيِّت} كَالْإِنْسَانِ وَالطَّائِر مِنْ النُّطْفَة وَالْبَيْضَة {وَتُخْرِج الْمَيِّت} كَالنُّطْفَةِ وَالْبَيْضَة {مِنْ الْحَيّ وَتَرْزُق مَنْ تَشَاء بِغَيْرِ حِسَاب} أَيْ رِزْقًا وَاسِعًا
böylece her biri diğerinden eksilen miktarca uzar. {وَتُخْرِج الْحَيّ مِنْ الْمَيِّت} “Ölüden diriyi çıkarırsın” nutfe ve yumurtadan insanı ve kuşu [çıkardığın gibi], {وَتُخْرِج الْمَيِّت} “ve ölüyü çıkarırsın” nutfe ve yumurta gibi şeyleri {مِنْ الْحَيّ وَتَرْزُق مَنْ تَشَاء بِغَيْرِ حِسَاب} “diriden [çıkarırsın]. Dilediğine de hesapsız rızık verirsin” yani bol ve geniş bir rızık [verirsin].
628. Metin
{لَا يَتَّخِذ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء} يُوَالُونَهُمْ {مِنْ دُون} أَيْ غَيْر {الْمُؤْمِنِينَ وَمَنْ يَفْعَل ذَلِكَ} أَيْ يُوَالِيهِمْ {فَلَيْسَ مِنْ} دِين {اللَّه فِي شَيْء إلَّا أَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقَاة} مَصْدَر تَقَيْته أَيْ تَخَافُوا مَخَافَة فَلَكُمْ مُوَالَاتهمْ بِاللِّسَانِ دُون الْقَلْب وَهَذَا قَبْل عِزَّة الْإِسْلَام وَيَجْرِي فِيمَنْ هُوَ فِي بَلَد لَيْسَ قَوِيًّا فِيهَا {وَيُحَذِّركُمْ} يُخَوِّفكُمْ {اللَّه نَفْسه} أَنْ يَغْضَب عَلَيْكُمْ إنْ وَالَيْتُمُوهُمْ {وَإِلَى اللَّه الْمَصِير} الْمَرْجِع فَيُجَازِيكُمْ
{لَا يَتَّخِذ الْمُؤْمِنُونَ الْكَافِرِينَ أَوْلِيَاء} “Müminler kâfirleri dost edinmesinler” onlara sevgi ve dostluk beslemesinler {مِنْ دُون} “bırakıp” yani gayrısını [bırakıp] {الْمُؤْمِنِينَ وَمَنْ يَفْعَل ذَلِكَ} “müminleri. Kim böyle yaparsa” yani onları dost edinirse {فَلَيْسَ مِنْ} “artık onun hiçbir bağı yoktur” [onun hiçbir bağı kalmamıştır] {اللَّه فِي شَيْء} dininden {إلَّا أَنْ تَتَّقُوا مِنْهُمْ تُقَاة} “ancak onlardan sakınmanız müstesnadır.” تَقَيْته fiilinin masdarıdır; yani bir korku sebebiyle korkmanız durumunda [onları dost edinmeniz müstesnadır]. Bu durumda kalben olmaksızın sadece dille dostluk göstermenize izin vardır. Bu ruhsat, İslam'ın güç kazanmasından önceki döneme aitti ve kişinin güçlü olmadığı bir memlekette bulunması durumunda [hâlâ] geçerlidir. {وَيُحَذِّركُمْ} “sakındırır” sizi korkutur {اللَّه نَفْسه} “Allah bizzat kendisinden” eğer onları dost edinirseniz size gazap etmesinden [sakındırır]. {وَإِلَى اللَّه الْمَصِير} “Dönüş de ancak Allah'adır.” varış O'nadır, böylece size karşılığınızı verir.
630. Metin
{قُلْ} لَهُمْ {إنْ تُخْفُوا مَا فِي صُدُوركُمْ} قُلُوبكُمْ مِنْ مُوَالَاتهمْ {أَوْ تُبْدُوهُ} تُظْهِرُوهُ {يَعْلَمهُ الله و} هو {يَعْلَم مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الْأَرْض وَاَللَّه عَلَى كُلّ شَيْء قَدِير} وَمِنْهُ تَعْذِيب من والاهم
{قُلْ} “De ki:” onlara: {إنْ تُخْفُوا مَا فِي صُدُوركُمْ} “‘Göğüslerinizdekini gizleseniz de’” kalplerinizdekini, onlara olan sevginizi [gizleseniz de] {أَوْ تُبْدُوهُ} “‘yahut açığa vursanız da’” onu gösterseniz de {يَعْلَمهُ الله و} “‘Allah onu bilir. Ve’” O {يَعْلَم مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الْأَرْض وَاَللَّه عَلَى كُلّ شَيْء قَدِير} “‘göklerde olanı da yerde olanı da bilir. Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir.’” onları dost edinenleri cezalandırmak da buna dâhildir.
632. Metin
اُذْكُرْ {يَوْم تَجِد كُلّ نَفْس مَا عَمِلَتْ} هُ {مِنْ خَيْر مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ} هُ {مِنْ سُوء} مُبْتَدَأ خَبَره {تَوَدّ لَوْ أَنَّ بَيْنهَا وَبَيْنه أَمَدًا بَعِيدًا} غَايَة فِي نِهَايَة الْبُعْد فَلَا يَصِل إلَيْهَا {وَيُحَذِّركُمْ اللَّه نَفْسه} كرر التأكيد {والله رؤوف بالعباد
Hatırla: {يَوْم تَجِد كُلّ نَفْس مَا عَمِلَتْ} “Her nefsin yaptığı şeyi bulacağı gün” o yaptığı şeyi {مِنْ خَيْر مُحْضَرًا وَمَا عَمِلَتْ} “hayır olarak hazır bulacağı ve yaptığı” o şeyi de {مِنْ سُوء} “kötülükten” [mübtedadır], haberi ise şudur: {تَوَدّ لَوْ أَنَّ بَيْنهَا وَبَيْنه أَمَدًا بَعِيدًا} “kendiyle onun arasında uzak bir mesafe olmasını ister.” son derece uzak bir mesafe olmasını ister ki o kötülük kendisine ulaşamasın. {وَيُحَذِّركُمْ اللَّه نَفْسه} “Allah sizi bizzat kendisinden sakındırır.” pekiştirmek için tekrarlanmıştır. {والله رؤوف بالعباد
634. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا قَالُوا مَا نَعْبُد الْأَصْنَام إلَّا حُبًّا لِلَّهِ لِيُقَرِّبُونَا إلَيْهِ {قُلْ} لَهُمْ يَا مُحَمَّد {إنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّه فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّه} بِمَعْنَى يُثِيبكُمْ {وَيَغْفِر لَكُمْ ذُنُوبكُمْ وَاَللَّه غَفُور} لِمَنْ اتَّبَعَنِي مَا سَلَفَ مِنْهُ قَبْل ذَلِكَ {رَحِيم} بِهِ
Onların “Biz putlara sadece Allah sevgisinden dolayı ve bizi O'na yaklaştırsınlar diye tapıyoruz” demeleri üzerine şu ayet indi: {قُلْ} “De ki:” onlara ey Muhammed: {إنْ كُنْتُمْ تُحِبُّونَ اللَّه فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمْ اللَّه} “‘Eğer siz Allah'ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi sevsin’” yani size mükâfat versin {وَيَغْفِر لَكُمْ ذُنُوبكُمْ وَاَللَّه غَفُور} “‘ve günahlarınızı bağışlasın. Allah çok bağışlayıcıdır’” bana uyan kişinin daha önceki günahlarını [bağışlayıcıdır], {رَحِيم} “‘merhamet edendir.’” ona merhamet edendir.
636. Metin
{قُلْ} لَهُمْ {أَطِيعُوا اللَّه وَالرَّسُول} فِيمَا يَأْمُركُمْ بِهِ مِنْ التَّوْحِيد {فَإِنْ تَوَلَّوْا} أَعْرَضُوا عَنْ الطَّاعَة {فَإِنَّ اللَّه لَا يُحِبّ الْكَافِرِينَ} فِيهِ إقَامَة الظَّاهِر مَقَام الْمُضْمَر أَيْ لَا يُحِبّهُمْ بِمَعْنَى أَنَّهُ يُعَاقِبهُمْ
{قُلْ} “De ki:” onlara: {أَطِيعُوا اللَّه وَالرَّسُول} “‘Allah'a ve Resûl'e itaat edin.’” tevhid konusunda size emrettiği hususlarda [itaat edin]. {فَإِنْ تَوَلَّوْا} “Eğer yüz çevirirlerse” itaatten yüz çevirirlerse, {فَإِنَّ اللَّه لَا يُحِبّ الْكَافِرِينَ} “şüphesiz Allah kâfirleri sevmez.” Burada zamir yerine zahir isim kullanılmıştır; yani onları sevmez, bunun anlamı da onlara azap edeceğidir.
638. Metin
{إنَّ اللَّه اصْطَفَى} اخْتَارَ {آدَم وَنُوحًا وَآل إبْرَاهِيم وَآل عِمْرَان} بِمَعْنَى أَنْفُسهمَا {عَلَى الْعَالَمِينَ} يجعل الْأَنْبِيَاء مِنْ نَسْلهمْ
{إنَّ اللَّه اصْطَفَى} “Şüphesiz Allah seçti” seçip üstün kıldı {آدَم وَنُوحًا وَآل إبْرَاهِيم وَآل عِمْرَان} “Âdem'i, Nûh'u, İbrahim ailesini ve İmrân ailesini” bizzat kendilerini {عَلَى الْعَالَمِينَ} “âlemlere.” peygamberleri onların soyundan kılarak [seçti].
640. Metin
{ذرية بعضها من} ولد {بعض} منهم {والله سميع عليم}
{ذرية بعضها من} “Birbirinden gelme bir zürriyettir” bazısının evladı [olarak] {بعض} “birbirinden” onlardan [türemiş]; {والله سميع عليم} “Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.”
642. Metin
اُذْكُرْ {إذْ قَالَتْ امْرَأَة عِمْرَان} حَنَّة لَمَّا أَسَنَّتْ وَاشْتَاقَتْ لِلْوَلَدِ فَدَعَتْ اللَّه وَأَحَسَّتْ بِالْحَمْلِ يَا {رَبّ إنِّي نَذَرْت} أَنْ أَجْعَل {لَك مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا} عَتِيقًا خَالِصًا مِنْ شَوَاغِل الدُّنْيَا لِخِدْمَةِ بَيْتك الْمُقَدَّس {فَتَقَبَّلْ مِنِّي إنَّك أَنْت السَّمِيع} لِلدُّعَاءِ {الْعَلِيم} بِالنِّيَّاتِ وَهَلَكَ عِمْرَان وَهِيَ حَامِل
Hatırla: {إذْ قَالَتْ امْرَأَة عِمْرَان} “Hani İmrân'ın karısı demişti:” Hanne, yaşı ilerleyip çocuk özlemi çekince Allah'a dua etmiş ve hamile olduğunu hissettiğinde: “Ey {رَبّ إنِّي نَذَرْت} “‘Rabbim! Ben adadım’” kılmayı adadım {لَك مَا فِي بَطْنِي مُحَرَّرًا} “‘karnımdakini Sana, hür bir şekilde’” dünya meşgalelerinden arınmış, halis olarak Beytü'l-Makdis'e hizmet etmek üzere [adadım], {فَتَقَبَّلْ مِنِّي إنَّك أَنْت السَّمِيع} “‘benden kabul buyur; şüphesiz Sen, evet Sen hakkıyla işitensin’” duayı [işitensin], {الْعَلِيم} “‘hakkıyla bilensin.’” niyetleri [bilensin].” O hamile iken İmrân vefat etti.
644. Metin
{فَلَمَّا وَضَعَتْهَا} وَلَدَتْهَا جَارِيَة وَكَانَتْ تَرْجُو أَنْ يَكُون غُلَامًا إذْ لَمْ يَكُنْ يُحَرَّر إلَّا الْغِلْمَان {قَالَتْ} مُعْتَذِرَة يَا {رَبّ إنِّي وَضَعْتهَا أنثى وَاَللَّه أَعْلَم} أَيْ عَالِم {بِمَا وَضَعَتْ} جُمْلَة اعْتِرَاض مِنْ كَلَامه تَعَالَى وَفِي قِرَاءَة بِضَمِّ التَّاء {وَلَيْسَ الذَّكَر} الَّذِي طَلَبْت {كَالْأُنْثَى} الَّتِي وَهَبْت لِأَنَّهُ يُقْصَد لِلْخِدْمَةِ وَهِيَ لَا تَصْلُح لِضَعْفِهَا وَعَوْرَتهَا وَمَا يَعْتَرِيهَا مِنْ الْحَيْض وَنَحْوه {وَإِنِّي سَمَّيْتهَا مَرْيَم وَإِنِّي أُعِيذهَا بِك وَذُرِّيَّتهَا} أَوْلَادهَا {مِنْ الشَّيْطَان الرَّجِيم} الْمَطْرُود فِي الْحَدِيث مَا مِنْ مَوْلُود يُولَد إلَّا مَسَّهُ الشَّيْطَان حَيْن يُولَد فَيَسْتَهِلّ صَارِخًا إلَّا مَرْيَم وَابْنهَا رواه الشيخان
{فَلَمَّا وَضَعَتْهَا} “Onu doğurduğunda” onu bir kız çocuğu olarak dünyaya getirdiğinde -ki o bir erkek olmasını umuyordu, zira sadece erkekler adanırdı- {قَالَتْ} “dedi:” mazeret beyan ederek: “Ey {رَبّ إنِّي وَضَعْتهَا أنثى وَاَللَّه أَعْلَم} “‘Rabbim! Ben onu bir kız doğurdum.’ -Oysa Allah daha iyi bilir-” yani bilmektedir {بِمَا وَضَعَتْ} “‘ne doğurduğunu-’” Bu, Yüce Allah'ın kelamından bir ara cümledir. Bir kıraatte ت harfinin ötresiyle [vada'tü] okunmuştur. {وَلَيْسَ الذَّكَر} “‘Erkek değildir’” senin talep ettiğin [erkek] {كَالْأُنْثَى} “‘dişi gibi.’” Sana bağışlanan [dişi gibi]; çünkü erkek hizmet için hedeflenir, dişi ise zayıflığı, avret olması ve hayız gibi başına gelen haller sebebiyle buna elverişli değildir. {وَإِنِّي سَمَّيْتهَا مَرْيَم وَإِنِّي أُعِيذهَا بِك وَذُرِّيَّتهَا} “‘Ben onun adını Meryem koydum. Onu ve soyunu Sana sığındırıyorum’” onun çocuklarını [Sana sığındırıyorum] {مِنْ الشَّيْطَان الرَّجِيم} “‘kovulmuş şeytandan.’” taşlanmış [şeytandan]. Hadiste şöyle buyrulmuştur: “Doğan hiçbir çocuk yoktur ki doğduğu anda şeytan ona dokunmasın ve bu yüzden bağırarak ağlamasın; ancak Meryem ve oğlu müstesnadır.” Bunu Şeyhân (Buhârî ve Müslim) rivayet etmiştir.
646. Metin
{فَتَقَبَّلَهَا رَبّهَا} أَيْ قَبِلَ مَرْيَم مِنْ أُمّهَا {بِقَبُولٍ حَسَن وَأَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا} أَنْشَأَهَا بِخُلُقٍ حَسَن فَكَانَتْ تَنْبُت فِي الْيَوْم كَمَا يَنْبُت الْمَوْلُود فِي الْعَام وَأَتَتْ بِهَا أُمّهَا الْأَحْبَار سَدَنَة بَيْت الْمَقْدِس فَقَالَتْ دُونكُمْ هَذِهِ النَّذِيرَة فَتَنَافَسُوا فِيهَا لِأَنَّهَا بِنْت إمَامهمْ فَقَالَ زَكَرِيَّا أَنَا أَحَقّ بِهَا لِأَنَّ خَالَتهَا عِنْدِي فَقَالُوا لَا حَتَّى نَقْتَرِع فَانْطَلَقُوا وَهُمْ تِسْعَة وَعِشْرُونَ إلَى نَهْر الْأُرْدُنّ وَأَلْقَوْا أَقْلَامهمْ عَلَى أَنَّ مَنْ ثَبَتَ قَلَمه فِي الْمَاء وَصَعِدَ أَوْلَى بِهَا فَثَبَتَ قَلَم زَكَرِيَّا فَأَخَذَهَا وَبَنَى لَهَا غُرْفَة فِي الْمَسْجِد بِسُلَّمٍ لَا يَصْعَد إلَيْهَا غَيْره وَكَانَ يَأْتِيهَا بِأَكْلِهَا وَشُرْبهَا وَدُهْنهَا فَيَجِد عِنْدهَا فَاكِهَة الصَّيْف فِي الشِّتَاء وَفَاكِهَة الشِّتَاء في الصيف كما قال تعالى {وكفلها زكريا} ضَمَّهَا إلَيْهِ وَفِي قِرَاءَة بِالتَّشْدِيدِ وَنَصْب زَكَرِيَّا مَمْدُودًا وَمَقْصُورًا وَالْفَاعِل اللَّه {كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَاب} الْغُرْفَة وَهِيَ أَشْرَف الْمَجَالِس {وَجَدَ عِنْدهَا رِزْقًا قَالَ يَا مَرْيَم أَنَّى} مِنْ أَيْنَ {لَك هَذَا قَالَتْ} وَهِيَ صَغِيرَة {هُوَ مِنْ عِنْد اللَّه} يَأْتِينِي بِهِ مِنْ الْجَنَّة {إنَّ اللَّه يَرْزُق مَنْ يَشَاء بِغَيْرِ حِسَاب} رِزْقًا وَاسِعًا بِلَا تَبَعَة
{فَتَقَبَّلَهَا رَبّهَا} “Bunun üzerine Rabbi onu kabul etti” yani Meryem'i annesinden kabul etti {بِقَبُولٍ حَسَن وَأَنْبَتَهَا نَبَاتًا حَسَنًا} “güzel bir kabulle ve onu güzel bir bitki gibi yetiştirdi” onu güzel bir ahlak üzere büyüttü. Meryem normal bir çocuğun bir yılda büyüyeceği kadar bir günde büyüyordu. Annesi onu Beytü'l-Makdis'in hizmetkârları olan din adamlarına getirdi ve “İşte adanan bu çocuğu alın” dedi. Onların imamlarının kızı olduğu için onun bakımını üstlenmek hususunda birbirleriyle yarıştılar. Zekeriyyâ: “Ona ben daha layığım, çünkü teyzesi benim yanımdadır” dedi. Onlar: “Hayır, kura çekmedikçe olmaz” dediler. Yirmi dokuz kişi olarak Ürdün Nehri'ne gittiler ve kalemlerini, kalemi suda dik durup yukarı çıkan kimse ona daha layık olmak üzere attılar. Zekeriyyâ'nın kalemi dik durdu; böylece onu aldı ve mescidde onun için merdivenle çıkılan, kendisinden başkasının çıkamayacağı bir oda yaptı. Ona yiyeceğini, içeceğini ve yağını getirirdi; kışın onun yanında yaz meyvesi, yazın da kış meyvesi bulurdu; nitekim Yüce Allah şöyle buyurmuştur: {وكفلها زكريا} “ve Zekeriyyâ onu himayesine aldı.” onu yanına kattı. Bir kıraatte şedde ile ve Zekeriyyâ isminin hem medli hem de kasr ile nasbıyla [vekeffelehâ Zekeriyyâ] okunmuştur; bu durumda fail Allah'tır. {كُلَّمَا دَخَلَ عَلَيْهَا زَكَرِيَّا الْمِحْرَاب} “Zekeriyyâ onun yanına mabede her girdiğinde” odaya ki orası meclislerin en şereflisidir {وَجَدَ عِنْدهَا رِزْقًا قَالَ يَا مَرْيَم أَنَّى} “yanında bir rızık bulurdu. ‘Ey Meryem!’ dedi, ‘Bu nereden?’” nereden {لَك هَذَا قَالَتْ} “‘sana bu?’ O da dedi:” henüz küçük yaşta iken: {هُوَ مِنْ عِنْد اللَّه} “‘O, Allah katındandır.’” bana onu cennetten getirmektedir {إنَّ اللَّه يَرْزُق مَنْ يَشَاء بِغَيْرِ حِسَاب} “‘Şüphesiz Allah dilediğine hesapsız rızık verir.’” külfetsiz ve hesapsız bol bir rızık [verir].
648. Metin
{هُنَالِكَ} أَيْ لَمَّا رَأَى زَكَرِيَّا ذَلِكَ وَعَلِمَ أَنَّ الْقَادِر عَلَى الْإِتْيَان بِالشَّيْءِ فِي غَيْر حِينه قَادِر عَلَى الْإِتْيَان بِالْوَلَدِ عَلَى الْكِبَر وَكَانَ أَهْل بَيْته انْقَرَضُوا {دَعَا زَكَرِيَّا رَبّه} لَمَّا دَخَلَ الْمِحْرَاب لِلصَّلَاةِ جَوْف اللَّيْل {قَالَ رَبّ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْك} مِنْ عِنْدك {ذُرِّيَّة طَيِّبَة} وَلَدًا صَالِحًا {إنَّك سَمِيع} مُجِيب {الدعاء}
{هُنَالِكَ} “Orada” yani Zekeriyyâ bunu görüp bir şeyi mevsimi dışında var etmeye kadir olanın, yaşlılıkta da çocuk var etmeye kadir olduğunu anlayınca -ki ev halkının soyu tükenmek üzereydi- {دَعَا زَكَرِيَّا رَبّه} “Zekeriyyâ Rabbine dua etti” gecenin bir vaktinde namaz kılmak üzere mabede girdiğinde {قَالَ رَبّ هَبْ لِي مِنْ لَدُنْك} “dedi ki: ‘Rabbim! Bana katından lütfet’” Senin katından [lütfet] {ذُرِّيَّة طَيِّبَة} “‘tertemiz bir zürriyet;’” salih bir çocuk; {إنَّك سَمِيع} “‘şüphesiz Sen hakkıyla işitensin’” dualara icabet edensin {الدعاء} “‘duayı.’”
650. Metin
{فَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَة} أَيْ جِبْرِيل {وَهُوَ قَائِم يُصَلِّي فِي الْمِحْرَاب} أَيْ الْمَسْجِد {أَنَّ} أَيْ بِأَنَّ وفي قراءة بالكسر بتقديره الْقَوْل {اللَّه يُبَشِّرك} مُثَقَّلًا وَمُخَفَّفًا {بِيَحْيَى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ} كَائِنَة {مِنْ اللَّه} أَيْ بِعِيسَى أَنَّهُ رُوح اللَّه وَسُمِّيَ كَلِمَة لِأَنَّهُ خُلِقَ بِكَلِمَةِ كُنْ {وَسَيِّدًا} مَتْبُوعًا {وَحَصُورًا} مَمْنُوعًا مِنْ النِّسَاء {وَنَبِيًّا مِنْ الصَّالِحِينَ} رُوِيَ أَنَّهُ لَمْ يَعْمَل خَطِيئَة وَلَمْ يَهِمّ بِهَا
{فَنَادَتْهُ الْمَلَائِكَة} “Bunun üzerine melekler ona seslendi:” yani Cibrîl {وَهُوَ قَائِم يُصَلِّي فِي الْمِحْرَاب} “o mabette durmuş namaz kılarken” yani mescidde {أَنَّ} “diye:” yani şununla ki; bir kıraatte söz takdiriyle kesre ile [inne] okunmuştur: {اللَّه يُبَشِّرك} “‘Allah seni müjdeliyor’” şeddeli ve şeddesiz [yübeşşiruke / yebşüruke] okunmuştur {بِيَحْيَى مُصَدِّقًا بِكَلِمَةٍ} “‘Yahya ile; doğrulayıcı olarak bir kelimeyi’” vaki olan {مِنْ اللَّه} “‘Allah'tan gelen’” yani İsa'yı, onun Allah'ın bir ruhu olduğunu; ona kelime denmiştir çünkü “ol” (kün) kelimesiyle yaratılmıştır; {وَسَيِّدًا} “‘ve bir efendi’” kendisine uyulan bir önder {وَحَصُورًا} “‘ve nefsine hâkim’” kadınlardan uzak duran {وَنَبِيًّا مِنْ الصَّالِحِينَ} “‘ve salihlerden bir peygamber olarak.’” Rivayet edildiğine göre o hiçbir günah işlemedi ve buna yeltenmedi bile.
652. Metin
{قَالَ رَبّ أَنَّى} كَيْفَ {يَكُون لِي غُلَام} وَلَد {وَقَدْ بَلَغَنِي الْكِبَر} أَيْ بَلَغْت نِهَايَة السِّنّ مِائَة وَعِشْرِينَ سَنَة {وَامْرَأَتِي عَاقِر} بَلَغَتْ ثَمَانِيَة وَتِسْعِينَ سَنَة {قَالَ} الْأَمْر {كَذَلِكَ} مِنْ خَلْق اللَّه غُلَامًا مِنْكُمَا {اللَّه يَفْعَل مَا يَشَاء} لَا يُعْجِزهُ عَنْهُ شَيْء وَلِإِظْهَارِ هَذِهِ الْقُدْرَة الْعَظِيمَة أَلْهَمَهُ السُّؤَال لِيُجَابَ بِهَا وَلَمَّا تَاقَتْ نَفْسه إلَى سُرْعَة الْمُبَشَّر بِهِ
{قَالَ رَبّ أَنَّى} “Dedi ki: ‘Rabbim! Nasıl’” nasıl {يَكُون لِي غُلَام} “‘benim bir oğlum olur’” bir çocuğum [olur] {وَقَدْ بَلَغَنِي الْكِبَر} “‘bana ihtiyarlık gelip çatmışken?’” yani yüz yirmi yaşına ulaşıp yaşlılığın son sınırına varmışken {وَامْرَأَتِي عَاقِر} “‘ve karım da kısırdır?’” doksan sekiz yaşına ulaşmıştır. {قَالَ} “Buyurdu:” durum {كَذَلِكَ} “‘Öyledir;’” Allah'ın siz ikinizden bir çocuk yaratması böyledir; {اللَّه يَفْعَل مَا يَشَاء} “‘Allah dilediğini yapar.’” hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz. Bu büyük kudretin açığa çıkması için ona bu soruyu sormayı ilham etti ki böylece cevaplandırılsın. Kendisine müjdelenen şeyin çabucak gerçekleşmesini arzulayınca da,
654. Metin
{قَالَ رَبّ اجْعَلْ لِي آيَة} أَيْ عَلَامَة على حمل امرأتي {قال آيتك} عليه {أ} ن {لا تُكَلِّم النَّاس} أَيْ تَمْتَنِع مِنْ كَلَامهمْ بِخِلَافِ ذِكْر اللَّه تَعَالَى {ثَلَاثَة أَيَّام} أَيْ بِلَيَالِيِهَا {إلَّا رَمْزًا} إشَارَة {وَاذْكُرْ رَبّك كَثِيرًا وَسَبِّحْ} صَلِّ {بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَار} أَوَاخِر النَّهَار وَأَوَائِله
{قَالَ رَبّ اجْعَلْ لِي آيَة} “Dedi ki: ‘Rabbim! Bana bir işaret ver.’” yani hanımımın hamile kaldığına dair bir alamet ver. {قال آيتك} “Buyurdu ki: ‘Senin işaretin’” buna dair [alametin], {أ} “-dir” şudur ki {لا تُكَلِّم النَّاس} “‘insanlarla konuşamamandır’” yani Yüce Allah'ı zikretmek hariç onların sözlerinden kendini alıkoymandır {ثَلَاثَة أَيَّام} “‘üç gün’” yani geceleriyle birlikte {إلَّا رَمْزًا} “‘ancak işaretle [konuşabilirsin].’” ima ile. {وَاذْكُرْ رَبّك كَثِيرًا وَسَبِّحْ} “‘Rabbini çokça zikret ve tesbih et’” namaz kıl {بِالْعَشِيِّ وَالْإِبْكَار} “‘akşam ve sabah vakitlerinde.’” günün sonlarında ve başlarında.
656. Metin
{و} اُذْكُرْ {إذْ قَالَتْ الْمَلَائِكَة} أَيْ جِبْرِيل {يَا مَرْيَم إنَّ اللَّه اصْطَفَاك} اخْتَارَك {وَطَهَّرَك} مِنْ مَسِيس الرِّجَال {وَاصْطَفَاك عَلَى نِسَاء الْعَالَمِينَ} أَيْ أَهْل زَمَانك
{و} “Ve” hatırla {إذْ قَالَتْ الْمَلَائِكَة} “hani melekler demişti:” yani Cibrîl: {يَا مَرْيَم إنَّ اللَّه اصْطَفَاك} “‘Ey Meryem! Şüphesiz Allah seni seçti’” seni seçip beğendi {وَطَهَّرَك} “‘ve seni tertemiz kıldı’” erkeklerin dokunmasından [uzak tuttu] {وَاصْطَفَاك عَلَى نِسَاء الْعَالَمِينَ} “‘ve seni âlemlerin kadınlarına üstün kıldı.’” yani kendi zamanının kadınlarına [üstün kıldı].
658. Metin
{يَا مَرْيَم اُقْنُتِي لِرَبِّك} أَطِيعِيهِ {وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ} أَيْ صَلِّي مَعَ الْمُصَلِّينَ
{يَا مَرْيَم اُقْنُتِي لِرَبِّك} “‘Ey Meryem! Rabbine divan dur’” O'na itaat et {وَاسْجُدِي وَارْكَعِي مَعَ الرَّاكِعِينَ} “‘ve secde et, rükû edenlerle birlikte rükû et.’” yani namaz kılanlarla birlikte namaz kıl.
660. Metin
{ذَلِكَ} الْمَذْكُور مِنْ أَمْر زَكَرِيَّا وَمَرْيَم {مِنْ أَنْبَاء الْغَيْب} أَخْبَار مَا غَابَ عَنْك {نُوحِيهِ إلَيْك} يَا مُحَمَّد {وَمَا كُنْت لَدَيْهِمْ إذْ يُلْقُونَ أَقْلَامهمْ} فِي الْمَاء يَقْتَرِعُونَ لِيَظْهَر لَهُمْ {أَيّهمْ يَكْفُل} يُرَبِّي {مَرْيَم وَمَا كُنْت لَدَيْهِمْ إذْ يَخْتَصِمُونَ} فِي كَفَالَتهَا فَتَعْرِف ذَلِكَ فَتُخْبِر به وإنما عرفته من جهة الوحي
{ذَلِكَ} “İşte bu” Zekeriyyâ ve Meryem'in durumuna dair zikredilenler {مِنْ أَنْبَاء الْغَيْب} “gayb haberlerindendir;” senden gizli kalan haberlerdendir; {نُوحِيهِ إلَيْك} “onu sana vahyediyoruz” ey Muhammed. {وَمَا كُنْت لَدَيْهِمْ إذْ يُلْقُونَ أَقْلَامهمْ} “Sen onların yanında değildin hani kalemlerini atarlarken” suya, kendilerine belli olsun diye kura çekerlerken {أَيّهمْ يَكْفُل} “hangisi himayesine alacak diye” yetiştirecek [diye] {مَرْيَم وَمَا كُنْت لَدَيْهِمْ إذْ يَخْتَصِمُونَ} “Meryem'i; ve sen onların yanında değildin hani çekişirlerken.” onun bakımı konusunda; böylece bunu bilip haber veresin; sen bunu ancak vahiy yoluyla öğrendin.
662. Metin
اُذْكُرْ {إذْ قَالَتْ الْمَلَائِكَة} أَيْ جِبْرِيل {يَا مَرْيَم إنَّ اللَّه يُبَشِّرك بِكَلِمَةٍ مِنْهُ} أَيْ ولد {اسمه المسيح عيسى بن مَرْيَم} خَاطَبَهَا بِنِسْبَتِهِ إلَيْهَا تَنْبِيهًا عَلَى أَنَّهَا تَلِدهُ بِلَا أَب إذْ عَادَة الرِّجَال نِسْبَتهمْ إلَى آبَائِهِمْ {وَجِيهًا} ذَا جَاه {فِي الدُّنْيَا} بِالنُّبُوَّةِ {وَالْآخِرَة} بِالشَّفَاعَةِ وَالدَّرَجَات الْعُلَا {وَمِنْ الْمُقَرَّبِينَ} عند الله
Hatırla: {إذْ قَالَتْ الْمَلَائِكَة} “Hani melekler demişti:” yani Cibrîl: {يَا مَرْيَم إنَّ اللَّه يُبَشِّرك بِكَلِمَةٍ مِنْهُ} “‘Ey Meryem! Şüphesiz Allah sana Kendisinden bir kelimeyi müjdeliyor’” yani bir çocuğu; {اسمه المسيح عيسى بن مَرْيَم} “‘adı Meryem oğlu İsa Mesih'tir;’” Onu babasız doğuracağına dikkat çekmek üzere kendisine nispet ederek ona hitap etmiştir; zira insanların adeti babalarına nispet edilmeleridir; {وَجِيهًا} “‘itibarlıdır’” şeref sahibidir {فِي الدُّنْيَا} “‘dünyada’” peygamberlikle {وَالْآخِرَة} “‘ve ahirette’” şefaat ve yüce derecelerle {وَمِنْ الْمُقَرَّبِينَ} “‘ve yakınlaştırılmış olanlardandır.’” Allah katında.
664. Metin
{وَيُكَلِّم النَّاس فِي الْمَهْد} أَيْ طِفْلًا قَبْل وَقْت الْكَلَام {وكهلا ومن الصالحين}
{وَيُكَلِّم النَّاس فِي الْمَهْد} “İnsanlarla beşikte konuşur” yani konuşma çağından önce bir bebekken {وكهلا ومن الصالحين} “ve yetişkin iken ve salihlerdendir.”
666. Metin
{قَالَتْ رَبّ أَنَّى} كَيْفَ {يَكُون لِي وَلَد وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَر} بِتَزَوُّجٍ وَلَا غَيْره {قَالَ} الْأَمْر {كَذَلِك} مِنْ خَلْق وَلَد مِنْك بِلَا أَب {اللَّه يَخْلُق مَا يَشَاء إذَا قَضَى أَمْرًا} أَرَادَ خَلْقه {فَإِنَّمَا يَقُول لَهُ كُنْ فَيَكُون} أَيْ فَهُوَ يَكُون
{قَالَتْ رَبّ أَنَّى} “Dedi ki: ‘Rabbim! Nasıl’” nasıl {يَكُون لِي وَلَد وَلَمْ يَمْسَسْنِي بَشَر} “‘benim bir çocuğum olur; bana hiçbir insan dokunmamışken?’” evlilikle veya başka bir yolla. {قَالَ} “Buyurdu:” durum {كَذَلِك} “‘Öyledir;’” senden babasız bir çocuk yaratması böyledir; {اللَّه يَخْلُق مَا يَشَاء إذَا قَضَى أَمْرًا} “‘Allah dilediğini yaratır. Bir işe hükmettiği zaman’” onu yaratmayı dilediğinde {فَإِنَّمَا يَقُول لَهُ كُنْ فَيَكُون} “‘ona sadece “Ol!” der, o da hemen oluverir.’” yani meydana gelir.
668. Metin
{وَيُعَلِّمهُ} بِالنُّونِ وَالْيَاء {الْكِتَاب} الْخَطّ {والحكمة والتوراة والإنجيل
{وَيُعَلِّمهُ} “Ve ona öğretecektir” nûn ve yâ ile [nüallimühû / yüallimühû] okunmuştur {الْكِتَاب} “yazıyı” hat sanatını {والحكمة والتوراة والإنجيل
670. Metin
{و} يَجْعَلهُ {رَسُولًا إلَى بَنِي إسْرَائِيل} فِي الصِّبَا أَوْ بَعْد الْبُلُوغ فَنَفَخَ جِبْرِيل فِي جَيْب دِرْعهَا فَحَمَلَتْ وَكَانَ مِنْ أَمْرهَا مَا ذُكِرَ فِي سُورَة مَرْيَم فَلَمَّا بَعَثَهُ اللَّه إلَى بَنِي إسْرَائِيل قَالَ لَهُمْ إنِّي رَسُول اللَّه إلَيْكُمْ {أَنِّي} أَيْ بِأَنِّي {قَدْ جِئْتُكُمْ بِآيَةٍ} عَلَامَة عَلَى صِدْقِي {مِنْ رَبّكُمْ} هِيَ {أَنِّي} وَفِي قِرَاءَة بِالْكَسْرِ اسْتِئْنَافًا {أَخْلُق} أُصَوِّر {لَكُمْ مِنْ الطِّين كَهَيْئَةِ الطَّيْر} مِثْل صُورَته فَالْكَاف اسْم مَفْعُول {فَأَنْفُخ فِيهِ} الضَّمِير لِلْكَافِ {فَيَكُون طَيْرًا} وَفِي قِرَاءَة طَائِرًا {بِإِذْنِ اللَّه} بِإِرَادَتِهِ فَخَلَقَ لَهُمْ الْخُفَّاش لِأَنَّهُ أَكْمَل الطَّيْر خَلْقًا فَكَانَ يَطِير وَهُمْ يَنْظُرُونَهُ فَإِذَا غَابَ عَنْ أَعْيُنهمْ سَقَطَ مَيِّتًا {وَأُبْرِئ} أُشْفِي {الْأَكْمَه} الَّذِي وُلِدَ أَعْمَى {وَالْأَبْرَص} وَخُصَّا بِالذِّكْرِ لِأَنَّهُمَا دَاءَا إعْيَاء وَكَانَ بَعْثه فِي زَمَن الطِّبّ فَأَبْرَأ فِي يَوْم خَمْسِينَ أَلْفًا بِالدُّعَاءِ بِشَرْطِ الإيمان {وأحيي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللَّه} كَرَّرَهُ لِنَفْيِ تَوَهُّم الْأُلُوهِيَّة فيه فأحيا عازر صديقا له وبن الْعَجُوز وَابْنَة الْعَاشِر فَعَاشُوا وَوُلِدَ لَهُمْ وَسَام بْن نُوح وَمَاتَ فِي الْحَال {وَأُنَبِّئكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ} تُخَبِّئُونَ {فِي بُيُوتكُمْ} مِمَّا لَمْ أُعَايِنهُ فَكَانَ يُخْبِر الشَّخْص بِمَا أَكَلَ وَبِمَا يَأْكُل بَعْد {إنَّ فِي ذَلِكَ} الْمَذْكُور {لآية لكم إن كنتم مؤمنين}
{و} “ve” onu kılacaktır {رَسُولًا إلَى بَنِي إسْرَائِيل} “İsrailoğullarına bir elçi [olarak]:” çocukluğunda veya bülûğa erdikten sonra. Cibrîl onun gömleğinin yakasına üfledi ve o hamile kaldı; onun durumu Meryem Suresi'nde zikredildiği gibi cereyan etti. Allah onu İsrailoğullarına gönderdiğinde onlara dedi ki: “Ben Allah'ın size gönderdiği elçisiyim; {أَنِّي} “şu sebeple ki” yani şununla ki {قَدْ جِئْتُكُمْ بِآيَةٍ} “‘ben size bir ayetle geldim’” doğruluğuma bir delille [geldim] {مِنْ رَبّكُمْ} “‘Rabbinizden:’” o da şudur: {أَنِّي} “‘şüphesiz ben’” bir kıraatte istînâf olarak kesre ile [innî] okunmuştur {أَخْلُق} “‘yapıp şekil veririm’” suret veririm {لَكُمْ مِنْ الطِّين كَهَيْئَةِ الطَّيْر} “‘sizin için çamurdan kuş biçiminde bir şey;’” onun sureti gibi, ك harfi ism-i mef'ûldür {فَأَنْفُخ فِيهِ} “‘ve ona üflerim’” zamir ك harfine dönmektedir {فَيَكُون طَيْرًا} “‘o da bir kuş oluverir’” bir kıraatte طَائِرًا şeklinde okunmuştur {بِإِذْنِ اللَّه} “‘Allah'ın izniyle.’” O'nun iradesiyle. Onlar için yarasa yarattı; çünkü o yaratılış bakımından kuşların en kâmil olanıdır; o uçuyor, onlar da ona bakıyorlardı; gözlerinden kaybolduğunda ise ölü olarak düşüyordu. {وَأُبْرِئ} “‘Ve iyileştiririm’” şifa veririm {الْأَكْمَه} “‘anadan doğma körü’” kör doğan kimseyi {وَالْأَبْرَص} “‘ve alacalıyı.’” Bu iki hastalık özellikle zikredilmiştir; zira bunlar tedavisi güç hastalıklardır. Onun peygamber olarak gönderilmesi tıp ilminde ilerlenmiş bir zamandaydı; böylece o bir günde iman etme şartıyla dua ederek elli bin kişiyi iyileştirdi. {وأحيي الْمَوْتَى بِإِذْنِ اللَّه} “‘Ve ölüleri diriltirim Allah'ın izniyle.’” Ondaki ilahlık vehmini gidermek için bunu tekrar etti. Bir arkadaşı olan Âzir'i, yaşlı kadının oğlunu ve ondalıkçının (vergi memurunun) kızını diriltti; yaşadılar ve çocukları oldu; ayrıca Nûh'un oğlu Sâm'ı da diriltti ve o hemen o anda vefat etti. {وَأُنَبِّئكُمْ بِمَا تَأْكُلُونَ وَمَا تَدَّخِرُونَ} “‘Ayrıca yediklerinizi ve sakladıklarınızı size haber veririm’” gizlediklerinizi {فِي بُيُوتكُمْ} “‘evlerinizde’” bizzat görmediğim şeylerden. Kişiye ne yediğini ve daha sonra ne yiyeceğini haber verirdi. {إنَّ فِي ذَلِكَ} “‘Şüphesiz bunda’” zikredilen bu hususlarda {لآية لكم إن كنتم مؤمنين} “‘sizin için kesin bir delil vardır, eğer inananlar iseniz.’”
672. Metin
{و} جِئْتُكُمْ {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْن يَدَيَّ} قَبْلِي {مِنْ التَّوْرَاة وَلِأُحِلّ لَكُمْ بَعْض الَّذِي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ} فِيهَا فَأَحَلَّ لَهُمْ مِنْ السَّمَك وَالطَّيْر مالا صِيصَة لَهُ وَقِيلَ أَحَلَّ الْجَمِيع فَبَعْض بِمَعْنَى كُلّ {وَجِئْتُكُمْ بِآيَةٍ مِنْ رَبّكُمْ} كَرَّرَهُ تَأْكِيدًا وَلِيَبْنِيَ عَلَيْهِ {فَاتَّقُوا اللَّه وَأَطِيعُونِ} فِيمَا آمُركُمْ بِهِ مِنْ تَوْحِيد اللَّه وَطَاعَته
{و} “Ve” size geldim {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْن يَدَيَّ} “önümdekini tasdik edici olarak” benden öncekini {مِنْ التَّوْرَاة وَلِأُحِلّ لَكُمْ بَعْض الَّذِي حُرِّمَ عَلَيْكُمْ} “Tevrat'ı ve size haram kılınanların bir kısmını helal kılmak için” onda [haram kılınan]; böylece onlar için balık ve kuşlardan yüzgeci/mahmuzu olmayanları helal kıldı. Hepsinin helal kılındığı da söylenmiştir; bu durumda بَعْض kelimesi كُلّ anlamındadır. {وَجِئْتُكُمْ بِآيَةٍ مِنْ رَبّكُمْ} “Ve size Rabbinizden bir ayetle geldim.” Pekiştirmek ve üzerine hüküm bina etmek için tekrarladı: {فَاتَّقُوا اللَّه وَأَطِيعُونِ} “‘Artık Allah'tan sakının ve bana itaat edin.’” Allah'ın tevhidi ve O'na itaat hususunda size emrettiğim şeylerde.
674. Metin
{إنَّ اللَّه رَبِّي وَرَبّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا} الَّذِي آمُركُمْ بِهِ {صِرَاط} طَرِيق {مُسْتَقِيم} فَكَذَّبُوهُ وَلَمْ يؤمنوا به
{إنَّ اللَّه رَبِّي وَرَبّكُمْ فَاعْبُدُوهُ هَذَا} “‘Şüphesiz Allah benim de Rabbim, sizin de Rabbinizdir; öyleyse O'na kulluk edin. İşte bu’” size emrettiğim şey {صِرَاط} “bir yoldur” bir tariktir {مُسْتَقِيم} “dosdoğru.’” Fakat onu yalanladılar ve ona inanmadılar.
676. Metin
{فَلَمَّا أَحَسَّ} عَلِمَ {عِيسَى مِنْهُمْ الْكُفْر} وَأَرَادُوا قَتْله {قَالَ مَنْ أَنْصَارِي} أَعْوَانِي ذَاهِبًا {إلَى اللَّه} لِأَنْصُر دِينه {قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنْصَار اللَّه} أَعْوَان دِينه وَهُمْ أَصْفِيَاء عِيسَى أَوَّل مَنْ آمَنَ بِهِ وَكَانُوا اثْنَيْ عَشَرَ رَجُلًا مِنْ الْحُور وَهُوَ الْبَيَاض الْخَالِص وَقِيلَ كَانُوا قَصَّارِينَ يَحُورُونَ الثِّيَاب أَيْ يُبَيِّضُونَهَا {آمَنَّا} صَدَّقْنَا {بِاَللَّهِ وَاشْهَدْ} يَا عِيسَى {بأنا مسلمون}
{فَلَمَّا أَحَسَّ} “Hissettiğinde” anladığında {عِيسَى مِنْهُمْ الْكُفْر} “İsa onların inkârını” ve onu öldürmek istediklerini {قَالَ مَنْ أَنْصَارِي} “dedi ki: ‘Kimdir benim yardımcılarım’” yardımcılarım olup yönelerek {إلَى اللَّه} “‘Allah'a giden yolda?’” O'nun dinine yardım etmem hususunda? {قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ أَنْصَار اللَّه} “Havariler dediler: ‘Biziz Allah'ın yardımcıları;’” O'nun dininin yardımcıları. Onlar İsa'nın seçkin dostları olup ona ilk iman edenlerdir. On iki adam idiler; isimleri katıksız beyazlık anlamına gelen الْحُور kelimesinden gelmektedir. Elbiseleri yıkayıp beyazlatan çamaşırcılar oldukları da söylenmiştir. {آمَنَّا} “‘İman ettik’” tasdik ettik {بِاَللَّهِ وَاشْهَدْ} “‘Allah'a ve sen de şahit ol’” ey İsa {بأنا مسلمون} “‘bizim Müslüman olduğumuza.’”
678. Metin
{رَبّنَا آمَنَّا بِمَا أَنْزَلْت} مِنْ الْإِنْجِيل {وَاتَّبَعْنَا الرَّسُول} عِيسَى {فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ} لَك بالوحدانية ولرسولك بالصدق
{رَبّنَا آمَنَّا بِمَا أَنْزَلْت} “‘Rabbimiz, indirdiğine iman ettik’” İncil'e {وَاتَّبَعْنَا الرَّسُول} “‘ve Resûl'e uyduk;’” İsa'ya {فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ} “‘artık bizi şahitlerle beraber yaz.’” Senin birliğine ve Resûlünün doğruluğuna şahitlik edenlerle.
680. Metin
قال تعالى {وَمَكَرُوا} أَيْ كُفَّار بَنِي إسْرَائِيل بِعِيسَى إذْ وَكَلُوا بِهِ مَنْ يَقْتُلهُ غِيلَة {وَمَكَرَ اللَّه} بِهِمْ بِأَنْ أَلْقَى شَبَه عِيسَى عَلَى مَنْ قَصَدَ قَتْله فَقَتَلُوهُ وَرَفَعَ عِيسَى إلَى السَّمَاء {وَاَللَّه خَيْر الْمَاكِرِينَ} أَعْلَمهُمْ بِهِ
Allah Teâlâ buyurdu ki: {وَمَكَرُوا} “Ve tuzak kurdular,” yani İsrâiloğullarının inkârcıları İsa'ya [tuzak kurdular], şöyle ki onu suikastla öldürecek birini görevlendirdiler. {وَمَكَرَ اللَّه} “Allah da tuzak kurdu;” İsa'nın benzerini onu öldürmek isteyene yükledi de onu öldürdüler ve İsa'yı semaya yükseltti. {وَاَللَّه خَيْر الْمَاكِرِينَ} “Allah, tuzak kuranların en hayırlısıdır.” Onu en iyi bilendir.
682. Metin
{إذْ قَالَ اللَّه يَا عِيسَى إنِّي مُتَوَفِّيك} قَابِضك {وَرَافِعك إلَيَّ} مِنْ الدُّنْيَا مِنْ غَيْر مَوْت {وَمُطَهِّرك} مُبْعِدك {مِنْ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِل الَّذِينَ اتَّبَعُوك} صَدَّقُوا بِنُبُوَّتِك مِنْ الْمُسْلِمِينَ وَالنَّصَارَى {فَوْق الَّذِينَ كَفَرُوا} بِك وَهُمْ الْيَهُود يَعْلُونَهُمْ بِالْحُجَّةِ وَالسَّيْف {إلَى يَوْم الْقِيَامَة ثُمَّ إلَيَّ مَرْجِعكُمْ فَأَحْكُم بَيْنكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ} مِنْ أَمْر الدِّين
{إذْ قَالَ اللَّه يَا عِيسَى إنِّي مُتَوَفِّيك} “Hani Allah şöyle buyurmuştu: ‘Ey İsa, şüphesiz seni vefat ettireceğim’” seni kabzedeceğim {وَرَافِعك إلَيَّ} “‘ve seni kendime yükselteceğim’” dünyadan ölmeksizin {وَمُطَهِّرك} “‘ve seni arındıracağım’” uzaklaştıracağım {مِنْ الَّذِينَ كَفَرُوا وَجَاعِل الَّذِينَ اتَّبَعُوك} “‘inkâr edenlerden; ve sana uyanları kılacağım’” peygamberliğini tasdik eden Müslümanları ve Hristiyanları {فَوْق الَّذِينَ كَفَرُوا} “‘inkâr edenlerin üstünde’” seni inkâr eden Yahudilerin üstünde, delil ve kılıç ile onlara üstün kılarak {إلَى يَوْم الْقِيَامَة ثُمَّ إلَيَّ مَرْجِعكُمْ فَأَحْكُم بَيْنكُمْ فِيمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ} “‘kıyamet gününe kadar. Sonra dönüşünüz banadır; aranızda ihtilaf edip durduğunuz hususlarda hüküm vereceğim.’” din konusundaki.
684. Metin
فَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَأُعَذِّبهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فِي الدُّنْيَا} بِالْقَتْلِ وَالسَّبْي وَالْجِزْيَة {وَالْآخِرَة} بِالنَّارِ {وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} مَانِعِينَ مِنْهُ
{فَأَمَّا الَّذِينَ كَفَرُوا فَأُعَذِّبهُمْ عَذَابًا شَدِيدًا فِي الدُّنْيَا} “‘İnkâr edenlere gelince, onlara dünyada şiddetli bir azapla azap edeceğim’” öldürülme, esaret ve cizye ile {وَالْآخِرَة} “‘ve ahirette de’” ateşle {وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} “‘ve onların hiçbir yardımcıları yoktur.’” O azaptan kurtaracak kimseleri.
686. Metin
{وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات فَيُوَفِّيهِمْ} بِالْيَاءِ وَالنُّون {أُجُورهمْ وَاَللَّه لَا يُحِبّ الظَّالِمِينَ} أَيْ يعاقبهم روي أنه تَعَالَى أَرْسَلَ إلَيْهِ سَحَابَة فَرَفَعَتْهُ فَتَعَلَّقَتْ بِهِ أُمّه وَبَكَتْ فَقَالَ لَهَا إنَّ الْقِيَامَة تَجْمَعنَا وَكَانَ ذَلِكَ لَيْلَة الْقَدْر بِبَيْتِ الْمَقْدِس وَلَهُ ثَلَاث وَثَلَاثُونَ سَنَة وَعَاشَتْ أُمّه بَعْده سِتّ سِنِينَ وَرَوَى الشَّيْخَانِ حَدِيث أَنَّهُ يَنْزِل قُرْب السَّاعَة وَيَحْكُم بِشَرِيعَةِ نَبِيّنَا وَيَقْتُل الدَّجَّال وَالْخِنْزِير وَيَكْسِر الصَّلِيب وَيَضَع الْجِزْيَة وَفِي حَدِيث مُسْلِم أَنَّهُ يَمْكُث سَبْع سِنِينَ وَفِي حَدِيث عَنْ أبي داود الطيالسي أربعين سنة يتوفى وَيُصَلَّى عَلَيْهِ فَيَحْتَمِل أَنَّ الْمُرَاد مَجْمُوع لُبْثه فِي الْأَرْض قَبْل الرَّفْع وَبَعْده
{وَأَمَّا الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات فَيُوَفِّيهِمْ} “‘İman edip salih ameller işleyenlere gelince, [Allah] onlara eksiksiz verecektir’” [fiil] ye ve nun harfiyle [okunmuştur] {أُجُورهمْ وَاَللَّه لَا يُحِبّ الظَّالِمِينَ} “‘mükâfatlarını. Allah zalimleri sevmez.’” Yani onları cezalandırır. Rivayet edildiğine göre Yüce Allah ona bir bulut göndermiş, bulut onu yükseltmiş, annesi ona tutunup ağlamış; o da ona: "Şüphesiz kıyamet bizi bir araya getirecektir" demiştir. Bu olay Beytülmakdis'te Kadir gecesinde gerçekleştiğinde otuz üç yaşındaydı. Annesi ondan sonra altı yıl yaşadı. Şeyhayn (Buhârî ve Müslim), onun kıyamete yakın ineceğine, Peygamberimizin şeriatıyla hükmedeceğine, Deccal'i ve domuzu öldüreceğine, haçı kıracağına ve cizyeyi kaldıracağına dair hadisi rivayet etmişlerdir. Müslim'in hadisinde onun yedi yıl kalacağı, Ebû Dâvûd et-Tayâlisî'nin rivayet ettiği bir hadiste ise kırk yıl kalacağı, vefat edeceği ve üzerine [cenaze] namazı kılınacağı yer almaktadır. Bundan maksadın, yükseltilmesinden önce ve sonra yeryüzünde kalışının toplam süresi olması muhtemeldir.
688. Metin
{ذَلِكَ} الْمَذْكُور مِنْ أَمْر عِيسَى {نَتْلُوهُ} نَقُصّهُ {عَلَيْك} يَا مُحَمَّد {مِنْ الْآيَات} حَال مِنْ الْهَاء فِي نَتْلُوهُ وَعَامِله مَا فِي ذَلِكَ مِنْ مَعْنَى الْإِشَارَة {وَالذِّكْر الْحَكِيم} الْمُحْكَم أَيْ القرآن
{ذَلِكَ} “İşte bu” İsa'nın durumuna dair zikredilenler {نَتْلُوهُ} “sana okuduğumuzdur” aktardığımızdır {عَلَيْك} “sana” ey Muhammed {مِنْ الْآيَات} “ayetlerden” نَتْلُوهُ fiilindeki zamirden haldir, amili ise ذَلِكَ lafzındaki işaret manasıdır {وَالذِّكْر الْحَكِيم} “ve hikmet dolu Zikir'den.” Muhkem olandan, yani Kur'an'dan.
690. Metin
{إنَّ مَثَل عِيسَى} شَأْنه الْغَرِيب {عِنْد اللَّه كَمَثَلِ آدَم} كَشَأْنِهِ فِي خَلْقه مِنْ غَيْر أَب وَهُوَ مِنْ تَشْبِيه الْغَرِيب بِالْأَغْرَبِ لِيَكُونَ أَقْطَع لِلْخَصْمِ وَأَوْقَع فِي النَّفْس {خَلَقَهُ مِنْ تُرَاب ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ} بَشَرًا {فَيَكُون} أَيْ فَكَانَ وَكَذَلِكَ عِيسَى قَالَ لَهُ كُنْ مِنْ غَيْر أَب فَكَانَ
{إنَّ مَثَل عِيسَى} “Şüphesiz İsa'nın durumu” şaşılacak hali {عِنْد اللَّه كَمَثَلِ آدَم} “Allah katında Âdem'in durumu gibidir.” Babasız yaratılışındaki durumu gibidir. Bu, hasmı daha kesin susturmak ve nefiste daha etkili olmak için garip olanın daha garip olana benzetilmesidir. {خَلَقَهُ مِنْ تُرَاب ثُمَّ قَالَ لَهُ كُنْ} “Onu topraktan yarattı, sonra ona ‘Ol’ dedi,” bir insan [olarak], {فَيَكُون} “o da hemen oluverdi.” Yani oldu. Aynı şekilde İsa'ya da babasız olarak ‘Ol’ dedi, o da oldu.
692. Metin
{الْحَقّ مِنْ رَبّك} خَبَر مُبْتَدَأ مَحْذُوف أَيْ أَمْر عِيسَى {فَلَا تَكُنْ مِنْ الْمُمْتَرِينَ} الشَّاكِّينَ فيه
{الْحَقّ مِنْ رَبّك} “[Bu,] Rabbinden gelen haktır,” mahzuf mübtedanın haberidir, yani İsa'nın durumudur {فَلَا تَكُنْ مِنْ الْمُمْتَرِينَ} “sakın şüphe edenlerden olma.” Bu hususta kuşkuya düşenlerden.
694. Metin
{فَمَنْ حَاجَّك} جَادَلَك مِنْ النَّصَارَى {فِيهِ مِنْ بَعْد مَا جَاءَك مِنْ الْعِلْم} بِأَمْرِهِ {فَقُلْ} لَهُمْ {تَعَالَوْا نَدْعُ أَبْنَاءَنَا وَأَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَأَنْفُسنَا وَأَنْفُسكُمْ} فَنَجْمَعهُمْ {ثُمَّ نَبْتَهِل} نَتَضَرَّع فِي الدُّعَاء {فَنَجْعَل لَعْنَة اللَّه عَلَى الْكَاذِبِينَ} بِأَنْ نَقُول اللَّهُمَّ الْعَنْ الْكَاذِب فِي شَأْن عِيسَى وَقَدْ دَعَا ﷺ وَفْد نَجْرَان لِذَلِكَ لَمَّا حَاجُّوهُ بِهِ فَقَالُوا حَتَّى نَنْظُر فِي أَمْرنَا ثُمَّ نَأْتِيك فَقَالَ ذَوُو رَأْيهمْ لَقَدْ عَرَفْتُمْ نُبُوَّته وَأَنَّهُ مَا بِأَهْلِ قَوْم نَبِيًّا إلَّا هَلَكُوا فَوَادَعُوا الرَّجُل وَانْصَرَفُوا فَأَتَوْا الرَّسُول ﷺ وَقَدْ خَرَجَ وَمَعَهُ الْحَسَن وَالْحُسَيْن وَفَاطِمَة وَعَلِيّ وَقَالَ لَهُمْ إذَا دَعَوْت فَأَمِّنُوا فَأَبَوْا أَنْ يُلَاعِنُوا وَصَالَحُوهُ عَلَى الْجِزْيَة رَوَاهُ أَبُو نُعَيْم وَعَنْ بن عَبَّاس قَالَ لَوْ خَرَجَ الَّذِينَ يُبَاهِلُونَ لَرَجَعُوا لَا يَجِدُونَ مَالًا وَلَا أَهْلًا وَرُوِيَ لَوْ خرجوا لاحترقوا
{فَمَنْ حَاجَّك} “Artık kim seninle tartışırsa” Hristiyanlardan seninle münakaşa ederse {فِيهِ مِنْ بَعْد مَا جَاءَك مِنْ الْعِلْم} “onun hakkında, sana gelen ilimden sonra,” onun durumuna dair [ilim geldikten sonra], {فَقُلْ} “de ki” onlara: {تَعَالَوْا نَدْعُ أَبْنَاءَنَا وَأَبْنَاءَكُمْ وَنِسَاءَنَا وَنِسَاءَكُمْ وَأَنْفُسنَا وَأَنْفُسكُمْ} “‘Gelin, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendimizi ve kendinizi çağıralım;’” onları bir araya getirelim {ثُمَّ نَبْتَهِل} “‘sonra gönülden dua edelim de’” duada yalvarıp yakaralım da {فَنَجْعَل لَعْنَة اللَّه عَلَى الْكَاذِبِينَ} “‘Allah'ın lanetini yalancıların üzerine kılalım.’” Şöyle diyerek: "Allah'ım, İsa konusunda yalancı olana lanet et!" sallallâhu aleyhi ve sellem, Necran heyeti onunla tartıştığında onları buna çağırdı. Bunun üzerine onlar: "Durumumuzu bir değerlendirelim, sonra sana geliriz" dediler. Görüş sahipleri dedi ki: "Siz onun peygamber olduğunu kesinlikle bildiniz; bir kavim bir peygamberle lanetleştiğinde mutlaka helak olmuştur." Bunun üzerine adamla anlaşıp ayrıldılar. Sonra Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem'in yanına geldiler; o, yanında Hasan, Hüseyin, Fâtıma ve Ali olduğu halde çıkmıştı ve onlara: "Ben dua ettiğimde siz ‘âmin’ deyin" demişti. Onlar lanetleşmekten kaçındılar ve cizye ödemek üzere onunla sulh yaptılar. Bunu Ebû Nuaym rivayet etmiştir. İbn Abbâs'tan şöyle dediği rivayet edilmiştir: "Eğer lanetleşmek isteyenler çıksalardı, döndüklerinde ne mal ne de aile bulabilirlerdi." Çıksalardı yanarlardı şeklinde de rivayet edilmiştir.
696. Metin
{إنَّ هَذَا} الْمَذْكُور {لَهُوَ الْقَصَص} الْخَبَر {الْحَقّ} الَّذِي لَا شَكَّ فِيهِ {وَمَا مِنْ إلَه إلَّا اللَّه وَإِنَّ اللَّه لَهُوَ الْعَزِيز} فِي مُلْكه {الْحَكِيم} فِي صُنْعه
{إنَّ هَذَا} “Şüphesiz bu” zikredilenler {لَهُوَ الْقَصَص} “kesinlikle o kıssadır” haberdir {الْحَقّ} “hak olan,” kendisinde hiçbir şüphe bulunmayan {وَمَا مِنْ إلَه إلَّا اللَّه وَإِنَّ اللَّه لَهُوَ الْعَزِيز} “ve Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur. Şüphesiz Allah, elbette O Azîz'dir” mülkünde {الْحَكِيم} “Hakîm'dir.” Yaratışında/sanatında.
698. Metin
{فَإِنْ تَوَلَّوْا} أَعْرَضُوا عَنْ الْإِيمَان {فَإِنَّ اللَّه عَلِيم بِالْمُفْسِدِينَ} فَيُجَازِيهِمْ وَفِيهِ وَضْع الظَّاهِر مَوْضِع المضمر
{فَإِنْ تَوَلَّوْا} “Eğer yüz çevirirlerse” imandan yüz çevirirlerse {فَإِنَّ اللَّه عَلِيم بِالْمُفْسِدِينَ} “şüphesiz Allah fesat çıkaranları hakkıyla bilendir.” Onları cezalandıracaktır. Burada zamir yerine açık isim (zâhir) kullanılmıştır.
700. Metin
{قل يأهل الْكِتَاب} الْيَهُود وَالنَّصَارَى {تَعَالَوْا إلَى كَلِمَة سَوَاء} مَصْدَر بِمَعْنَى مُسْتَوٍ أَمْرهَا {بَيْننَا وَبَيْنكُمْ} هِيَ {أ} ن {لا نَعْبُد إلَّا اللَّه وَلَا نُشْرِك بِهِ شَيْئًا وَلَا يَتَّخِذ بَعْضنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُون اللَّه} كَمَا اتَّخَذْتُمْ الْأَحْبَار وَالرُّهْبَان {فَإِنْ تَوَلَّوْا} أَعْرَضُوا عَنْ التَّوْحِيد {فَقُولُوا} أَنْتُمْ لَهُمْ {اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ} مُوَحِّدُونَ
{قل يأهل الْكِتَاب} “De ki: ‘Ey Kitap ehli!’” Yahudiler ve Hristiyanlar! {تَعَالَوْا إلَى كَلِمَة سَوَاء} “‘Ortak bir kelimeye gelin’” durumu eşit ve denk olan bir kelimeye {بَيْننَا وَبَيْنكُمْ} “‘bizimle sizin aranızda;’” o da: {أ} ن {لا نَعْبُد إلَّا اللَّه وَلَا نُشْرِك بِهِ شَيْئًا وَلَا يَتَّخِذ بَعْضنَا بَعْضًا أَرْبَابًا مِنْ دُون اللَّه} “‘Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah'ı bırakıp da birbirimizi rabler edinmeyelim.’” Sizin hahamları ve rahipleri edindiğiniz gibi. {فَإِنْ تَوَلَّوْا} “Eğer yüz çevirirlerse” tevhidden yüz çevirirlerse {فَقُولُوا} “deyin ki” siz onlara: {اشْهَدُوا بِأَنَّا مُسْلِمُونَ} “‘Şahit olun ki biz Müslümanlarız!’” Muvahhidleriz.
702. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا قَالَ الْيَهُود إبْرَاهِيم يَهُودِيّ وَنَحْنُ على دينه وقالت النصارى كذلك {يأهل الْكِتَاب لِمَ تُحَاجُّونَ} تُخَاصِمُونَ {فِي إبْرَاهِيم} بِزَعْمِكُمْ أَنَّهُ عَلَى دِينكُمْ {وَمَا أُنْزِلَتْ التَّوْرَاة وَالْإِنْجِيل إلا من بعده} بزمن طويل وبعد نزولها حَدَثَتْ الْيَهُودِيَّة وَالنَّصْرَانِيَّة {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} بُطْلَان قَوْلكُمْ}
Yahudilerin: "İbrahim Yahudi idi, biz de onun dinindeyiz" demeleri ve Hristiyanların da aynı şeyi söylemeleri üzerine şu ayet indi: {يأهل الْكِتَاب لِمَ تُحَاجُّونَ} “‘Ey Kitap ehli! Niçin tartışıyorsunuz’” çekişiyorsunuz {فِي إبْرَاهِيم} “‘İbrahim hakkında?’” Onun sizin dininiz üzere olduğu iddianızla? {وَمَا أُنْزِلَتْ التَّوْرَاة وَالْإِنْجِيل إلا من بعده} “‘Halbuki Tevrat da İncil de ancak ondan sonra indirilmiştir.’” Uzun bir zaman sonra. Onların inişinden sonra Yahudilik ve Hristiyanlık ortaya çıkmıştır. {أَفَلَا تَعْقِلُونَ} “‘Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz?’” Sözünüzün bâtıl olduğuna?
704. Metin
{هَا} لِلتَّنْبِيهِ {أَنْتُمْ} مُبْتَدَأ يَا {هَؤُلَاءِ} وَالْخَبَر {حَاجَجْتُمْ فِيمَا لَكُمْ بِهِ عِلْم} مِنْ أَمْر مُوسَى وَعِيسَى وَزَعْمكُمْ أَنَّكُمْ عَلَى دِينهمَا {فَلِمَ تُحَاجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْم} مِنْ شَأْن إبْرَاهِيم {وَاَللَّه يَعْلَم} شَأْنه {وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} قَالَ تَعَالَى تَبْرِئَة لِإِبْرَاهِيم
{هَا} “İşte” dikkat çekmek içindir {أَنْتُمْ} “sizler” mübtedadır, ey {هَؤُلَاءِ} “kimseler!” Haberi ise: {حَاجَجْتُمْ فِيمَا لَكُمْ بِهِ عِلْم} “hakkında bilginiz olan şeyde tartıştınız;” Musa ve İsa'nın durumu ile ikisinin dini üzere olduğunuz iddianız hakkında; {فَلِمَ تُحَاجُّونَ فِيمَا لَيْسَ لَكُمْ بِهِ عِلْم} “artık hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyde niçin tartışıyorsunuz?” İbrahim'in durumu hakkında? {وَاَللَّه يَعْلَم} “Allah bilir” onun durumunu {وَأَنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ} “siz ise bilmezsiniz.” Allah Teâlâ İbrahim'i temize çıkarmak üzere buyurdu ki:
706. Metin
{مَا كَانَ إبْرَاهِيم يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلَكِنْ كَانَ حَنِيفًا} مَائِلًا عَنْ الْأَدْيَان كُلّهَا إلَى الدِّين الْقَيِّم {مُسْلِمًا} مُوَحِّدًا {وما كان من المشركين}
{مَا كَانَ إبْرَاهِيم يَهُودِيًّا وَلَا نَصْرَانِيًّا وَلَكِنْ كَانَ حَنِيفًا} “İbrahim ne bir Yahudi ne de bir Hristiyandı; fakat o hanifti” bütün [bâtıl] dinlerden dosdoğru dine yönelmişti {مُسْلِمًا} “Müslümandı,” muvahhiddi {وما كان من المشركين} “ve müşriklerden de değildi.”
708. Metin
{إنَّ أَوْلَى النَّاس} أَحَقّهمْ {بِإِبْرَاهِيم لَلَّذِينَ اتَّبَعُوهُ} فِي زَمَانه {وَهَذَا النَّبِيّ} مُحَمَّد لِمُوَافَقَتِهِ لَهُ فِي أَكْثَر شَرْعه {وَاَلَّذِينَ آمَنُوا} مِنْ أُمَّته فَهُمْ الَّذِينَ يَنْبَغِي أَنْ يَقُولُوا نَحْنُ عَلَى دِينه لَا أَنْتُمْ {وَاَللَّه وَلِيّ الْمُؤْمِنِينَ} نَاصِرهمْ وحافظهم
{إنَّ أَوْلَى النَّاس} “Şüphesiz insanların en layık olanı” en hak sahibi olanı {بِإِبْرَاهِيم لَلَّذِينَ اتَّبَعُوهُ} “İbrahim'e elbette ona uyanlardır” onun döneminde {وَهَذَا النَّبِيّ} “ve şu Peygamber'dir” Muhammed'dir, şeriatının çoğunda ona uyduğu için {وَاَلَّذِينَ آمَنُوا} “ve iman edenlerdir” onun ümmetinden. Onlar, "Biz onun dinindeyiz" demesi gerekenlerdir, sizler değil! {وَاَللَّه وَلِيّ الْمُؤْمِنِينَ} “Allah müminlerin velisidir.” Onların yardımcısı ve koruyucusudur.
710. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا دَعَا الْيَهُود مُعَاذًا وَحُذَيْفَة وَعَمَّارًا إلَى دِينهمْ {وَدَّتْ طَائِفَة مِنْ أَهْل الْكِتَاب لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إلَّا أَنْفُسهمْ} لِأَنَّ إثْم إضْلَالهمْ عَلَيْهِمْ وَالْمُؤْمِنُونَ لَا يُطِيعُونَهُمْ فِيهِ {وما يشعرون} بذلك
Yahudilerin Muâz, Huzeyfe ve Ammâr'ı kendi dinlerine davet etmeleri üzerine şu ayet indi: {وَدَّتْ طَائِفَة مِنْ أَهْل الْكِتَاب لَوْ يُضِلُّونَكُمْ وَمَا يُضِلُّونَ إلَّا أَنْفُسهمْ} “Kitap ehlinden bir topluluk sizi saptırmayı çok arzu etti. Oysa onlar ancak kendilerini saptırırlar;” çünkü onları saptırmanın günahı kendi üzerlerinedir ve müminler bu konuda onlara uymazlar {وما يشعرون} “fakat farkına varmazlar.” Bunun.
712. Metin
{يأهل الْكِتَاب لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّه} الْقُرْآن الْمُشْتَمِل عَلَى نَعْت مُحَمَّد ﷺ {وأنتم تشهدون} تعلمون أنه الحق
{يأهل الْكِتَاب لِمَ تَكْفُرُونَ بِآيَاتِ اللَّه} “Ey Kitap ehli! Niçin inkâr ediyorsunuz Allah'ın ayetlerini?” Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in vasfını içeren Kur'an'ı {وأنتم تشهدون} “Halbuki siz şahitsiniz.” Onun hak olduğunu biliyorsunuz.
714. Metin
{يأهل الْكِتَاب لِمَ تُلْبِسُونَ} تَخْلِطُونَ {الْحَقّ بِالْبَاطِلِ} بِالتَّحْرِيفِ وَالتَّزْوِير {وَتَكْتُمُونَ الْحَقّ} أَيْ نَعْت النَّبِيّ {وَأَنْتُمْ تعلمون} أنه حق
{يأهل الْكِتَاب لِمَ تُلْبِسُونَ} “Ey Kitap ehli! Niçin karıştırıyorsunuz” katıyorsunuz {الْحَقّ بِالْبَاطِلِ} “hakkı bâtıla” tahrif ve sahtecilik ile {وَتَكْتُمُونَ الْحَقّ} “ve hakkı gizliyorsunuz?” Yani Peygamber'in vasfını {وَأَنْتُمْ تعلمون} “Üstelik biliyorsunuz.” Onun hak olduğunu.
716. Metin
{وقالت طائفة من أهل الكتاب} اليهود بعضهم {آمِنُوا بِاَلَّذِي أُنْزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا} أَيْ القرآن {وجه النهار} أوله {واكفروا} دِينهمْ إذْ يَقُولُونَ مَا رَجَعَ هَؤُلَاءِ عَنْهُ بَعْد دُخُولهمْ فِيهِ وَهُمْ أُولُو عِلْم إلَّا لعلمهم بطلانه
{وقالت طائفة من أهل الكتاب} “Kitap ehlinden bir grup dedi ki:” Yahudiler birbirlerine [şöyle dediler]: {آمِنُوا بِاَلَّذِي أُنْزِلَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا} “‘İman edenlere indirilene iman edin’” yani Kur'an'a {وجه النهار} “‘günün başında’” ilk vaktinde {واكفروا} “‘ve inkâr edin’” onların dinini, şöyle diyerek: "Bu kimseler ilim sahibi oldukları halde o dine girdikten sonra ondan ancak onun bâtıl olduğunu bildikleri için dönmüşlerdir." [dedirtmek amacıyla].
718. Metin
وقالوا أيضا {وَلَا تُؤْمِنُوا} تُصَدِّقُوا {إلَّا لِمَنْ تَبِعَ} وَافَقَ {دِينكُمْ} قَالَ تَعَالَى {قُلْ} لَهُمْ يَا مُحَمَّد {إنَّ الْهُدَى هُدَى اللَّه} الَّذِي هُوَ الْإِسْلَام وَمَا عَدَاهُ ضَلَال وَالْجُمْلَة اعْتِرَاض {أَنْ} أَيْ بِأَنْ {يُؤْتَى أَحَد مِثْل مَا أُوتِيتُمْ} مِنْ الْكِتَاب وَالْحِكْمَة وَالْفَضَائِل وَأَنْ مَفْعُول تُؤْمِنُوا وَالْمُسْتَثْنَى مِنْهُ أَحَد قُدِّمَ عَلَيْهِ الْمُسْتَثْنَى الْمَعْنَى لَا تُقِرُّوا بِأَنْ أَحَدًا يُؤْتَى ذَلِكَ إلَّا لِمَنْ اتَّبَعَ دِينكُمْ {أَوْ} بِأَنْ {يُحَاجُّوكُمْ} أَيْ الْمُؤْمِنُونَ يَغْلِبُوكُمْ {عِنْد رَبّكُمْ} يَوْم الْقِيَامَة لِأَنَّكُمْ أَصَحّ دِينًا وَفِي قِرَاءَة أَأَنْ بِهَمْزَةِ التَّوْبِيخ أَيْ إيتَاء أَحَد مِثْله تُقِرُّونَ بِهِ قال تعالى {قُلْ إنَّ الْفَضْل بِيَدِ اللَّه يُؤْتِيه مَنْ يَشَاء} فَمِنْ أَيْنَ لَكُمْ أَنَّهُ لَا يُؤْتَى أَحَد مِثْل مَا أُوتِيتُمْ {وَاَللَّه وَاسِع} كَثِير الفضل {عليم} بمن هو أهله
Şöyle de dediler: {وَلَا تُؤْمِنُوا} “‘Ve inanmayın’” tasdik etmeyin {إلَّا لِمَنْ تَبِعَ} “‘ancak uyan kimseden başkasına’” uygun davranan {دِينكُمْ} “‘dininize.’” Allah Teâlâ buyurdu ki: {قُلْ} “De ki” onlara ey Muhammed: {إنَّ الْهُدَى هُدَى اللَّه} “‘Şüphesiz doğru yol Allah'ın yoludur;’” ki o da İslam'dır, onun dışındakiler ise sapıklıktır. Bu cümle itiraziyedir (ara cümledir). {أَنْ} “verilmesine” yani şöyle olmasına: {يُؤْتَى أَحَد مِثْل مَا أُوتِيتُمْ} “‘herhangi bir kimseye size verilenin bir benzeri verilmesine’” kitaptan, hikmetten ve faziletlerden. أَنْ kelimesi تُؤْمِنُوا fiilinin mefulüdür; müstesna minhu olan أَحَد kelimesinin önüne müstesna geçmiştir. Anlamı şudur: Bir kimseye bunun verilebileceğini ancak sizin dininize uyan kimse için kabul edin; {أَوْ} “yahut” şöyle olmasına: {يُحَاجُّوكُمْ} “‘onların sizinle tartışmasına’” yani müminlerin size üstün gelmesine {عِنْد رَبّكُمْ} “‘Rabbinizin huzurunda’” kıyamet gününde, çünkü siz en doğru din üzeresiniz. Bir kıraatte azarlama hemzesiyle أَأَنْ [şeklindedir], yani: "Birine benzerinin verilmesini mi itiraf ediyorsunuz?" demektir. Allah Teâlâ buyurdu ki: {قُلْ إنَّ الْفَضْل بِيَدِ اللَّه يُؤْتِيه مَنْ يَشَاء} “De ki: ‘Lütuf şüphesiz Allah'ın elindedir, onu dilediğine verir.’” Size verilenin bir benzerinin hiç kimseye verilmeyeceği hükmüne nereden vardınız? {وَاَللَّه وَاسِع} “Allah Vâsi'dir” lütfu pek geniştir {عليم} “Alîm'dir.” Ona ehil olanı hakkıyla bilendir.
720. Metin
{يختص برحمته من يشاء والله ذو الفضل العظيم}
{يختص برحمته من يشاء والله ذو الفضل العظيم} “Rahmetini dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir.”
722. Metin
{وَمِنْ أَهْل الْكِتَاب مَنْ إنْ تَأْمَنهُ بِقِنْطَارٍ} أَيْ بِمَالٍ كَثِير {يُؤَدِّهِ إلَيْك} لِأَمَانَتِهِ كَعَبْدِ اللَّه بْن سَلَام أَوْدَعَهُ رَجُل أَلْفًا وَمِائَتَيْ أُوقِيَّة ذَهَبًا فَأَدَّاهَا إلَيْهِ {وَمِنْهُمْ مَنْ إنْ تَأْمَنهُ بِدِينَارٍ لَا يُؤَدِّهِ إلَيْك} لِخِيَانَتِهِ {إلَّا مَا دُمْت عَلَيْهِ قَائِمًا} لَا تُفَارِقهُ فَمَتَى فَارَقْته أَنْكَرَهُ كَكَعْبِ بْن الْأَشْرَف اسْتَوْدَعَهُ قُرَشِيّ دِينَارًا فَجَحَدَهُ {ذَلِكَ} أَيْ تَرْك الْأَدَاء {بِأَنَّهُمْ قَالُوا} بِسَبَبِ قَوْلهمْ {لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْأُمِّيِّينَ} أَيْ الْعَرَب {سَبِيل} أَيْ إثْم لِاسْتِحْلَالِهِمْ ظُلْم من خالف دينهم ونسبوه إليه تعالى قال تَعَالَى {وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّه الْكَذِب} فِي نِسْبَة ذَلِكَ إلَيْهِ {وَهُمْ يَعْلَمُونَ} أَنَّهُمْ كَاذِبُونَ
{وَمِنْ أَهْل الْكِتَاب مَنْ إنْ تَأْمَنهُ بِقِنْطَارٍ} “Kitap ehlinden öylesi vardır ki ona kantar emanet etsen” yani çokça mal [emanet etsen] {يُؤَدِّهِ إلَيْك} “onu sana öder” güvenilirliği sebebiyle; nitekim bir adam Abdullah b. Selâm'a bin iki yüz ukıyye altın emanet bırakmış, o da bunu ona aynen geri vermiştir. {وَمِنْهُمْ مَنْ إنْ تَأْمَنهُ بِدِينَارٍ لَا يُؤَدِّهِ إلَيْك} “Onlardan öylesi de vardır ki ona bir dinar emanet etsen onu sana ödemez” hainliği yüzünden; {إلَّا مَا دُمْت عَلَيْهِ قَائِمًا} “meğerki başında dikilip durasın.” Ondan hiç ayrılmayasın; ne zaman ayrılsan onu inkâr eder; nitekim Kureyşli biri Kâ'b b. el-Eşref'e bir dinar emanet bırakmış, o da bunu inkâr etmiştir. {ذَلِكَ} “İşte bu” yani ödemeyi terk etmeleri {بِأَنَّهُمْ قَالُوا} “onların şöyle demeleri sebebiyledir:” şu sözleri yüzündendir: {لَيْسَ عَلَيْنَا فِي الْأُمِّيِّينَ} “‘Ümmîler hakkında bizim üzerimize yoktur’” yani Araplar hakkında {سَبِيل} “‘bir yol/sorumluluk.’” Yani günah [yoktur], kendi dinlerine muhalif olanlara zulmetmeyi helal saydıkları ve bunu da Allah Teâlâ'ya nispet ettikleri için. Allah Teâlâ buyurdu ki: {وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّه الْكَذِب} “Ve Allah'a karşı yalan söylerler” bunu O'na isnat etmekle {وَهُمْ يَعْلَمُونَ} “üstelik onlar bilirler” yalancı olduklarını.
724. Metin
{بلى} عليهم فيه سَبِيل {مَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ} الَّذِي عَاهَدَ عَلَيْهِ أَوْ بِعَهْدِ اللَّه إلَيْهِ مِنْ أَدَاء الْأَمَانَة وَغَيْره {وَاتَّقَى} اللَّه بِتَرْكِ الْمَعَاصِي وَعَمِلَ الطَّاعَات {فَإِنَّ اللَّه يُحِبّ الْمُتَّقِينَ} فِيهِ وَضْع الظَّاهِر مَوْضِع الْمُضْمَر أَيْ يُحِبّهُمْ بِمَعْنَى يُثِيبهُمْ
{بلى} “Hayır!” Onların aleyhine onda bir sorumluluk yolu vardır! {مَنْ أَوْفَى بِعَهْدِهِ} “Kim ahdini yerine getirirse” ahitleştiği şeyi yahut emaneti ödemek ve benzeri hususlarda Allah'ın kendisine olan ahdini [yerine getirirse] {وَاتَّقَى} “ve sakınırsa” günahları terk edip taatleri işleyerek Allah'tan [sakınırsa] {فَإِنَّ اللَّه يُحِبّ الْمُتَّقِينَ} “şüphesiz Allah sakınanları sever.” Burada zamir yerine zâhir isim getirilmiştir; yani onları sever, mükâfatlandırır anlamındadır.
726. Metin
وَنَزَلَ فِي الْيَهُود لَمَّا بَدَّلُوا نَعْت النَّبِيّ ﷺ وَعَهْد اللَّه إلَيْهِمْ فِي التَّوْرَاة وَفِيمَنْ حَلَفَ كَاذِبًا فِي دَعْوَى أَوْ فِي بَيْع سِلْعَة {إنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ} يَسْتَبْدِلُونَ {بِعَهْدِ اللَّه} إلَيْهِمْ فِي الْإِيمَان بِالنَّبِيِّ وَأَدَاء الْأَمَانَة {وَأَيْمَانهمْ} حَلِفهمْ بِهِ تَعَالَى كَاذِبِينَ {ثَمَنًا قَلِيلًا} مِنْ الدُّنْيَا {أُولَئِكَ لَا خَلَاق} نَصِيب {لَهُمْ فِي الْآخِرَة وَلَا يُكَلِّمهُمْ اللَّه} غَضَبًا {وَلَا يَنْظُر إلَيْهِمْ} يَرْحَمهُمْ {يَوْم الْقِيَامَة وَلَا يُزَكِّيهِمْ} يُطَهِّرهُمْ {وَلَهُمْ عَذَاب أَلِيم} مُؤْلِم
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in vasfını ve Tevrat'ta Allah'ın kendilerine verdiği ahdi değiştirdiklerinde Yahudiler hakkında ve bir davada yahut mal satımında yalan yere yemin eden kimse hakkında şu ayet indi: {إنَّ الَّذِينَ يَشْتَرُونَ} “Şüphesiz karşılığında satın alanlar” değiştirenler {بِعَهْدِ اللَّه} “Allah'ın ahdine” Peygamber'e iman etme ve emaneti ödeme hususunda kendilerine verilen [ahde] {وَأَيْمَانهمْ} “ve yeminlerine karşılık” O'nun adına yalan yere ettikleri yeminlerine karşılık {ثَمَنًا قَلِيلًا} “az bir değeri” dünyadan [olan değersiz şeyi]; {أُولَئِكَ لَا خَلَاق} “işte onların hiçbir nasibi yoktur” payı {لَهُمْ فِي الْآخِرَة وَلَا يُكَلِّمهُمْ اللَّه} “onlar için ahirette; Allah onlarla konuşmayacaktır” gazap sebebiyle {وَلَا يَنْظُر إلَيْهِمْ} “ve onlara bakmayacaktır” merhamet etmeyecektir {يَوْم الْقِيَامَة وَلَا يُزَكِّيهِمْ} “kıyamet gününde ve onları arındırmayacaktır;” temizlemeyecektir {وَلَهُمْ عَذَاب أَلِيم} “ve onlar için elem verici bir azap vardır.” Can yakıcı.
728. Metin
{وَإِنَّ مِنْهُمْ} أَيْ أَهْل الْكِتَاب {لَفَرِيقًا} طَائِفَة كَكَعْبِ بْن الْأَشْرَف {يَلْوُونَ أَلْسِنَتهمْ بِالْكِتَابِ} أَيْ يَعْطِفُونَهَا بِقِرَاءَتِهِ عَنْ الْمُنَزَّل إلَى مَا حَرَّفُوهُ مِنْ نَعْت النَّبِيّ ﷺ وَنَحْوه {لِتَحْسَبُوهُ} أَيْ الْمُحَرَّف {مِنْ الْكِتَاب} الَّذِي أَنْزَلَهُ اللَّه {وَمَا هُوَ مِنْ الْكِتَاب وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْد اللَّه وَمَا هُوَ مِنْ عِنْد اللَّه وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّه الْكَذِب وَهُمْ يَعْلَمُونَ} أَنَّهُمْ كَاذِبُونَ
{وَإِنَّ مِنْهُمْ} “Şüphesiz onlardan” yani Ehl-i Kitap'tan {لَفَرِيقًا} “bir zümre vardır ki” Kâ'b b. el-Eşref gibi bir topluluk, {يَلْوُونَ أَلْسِنَتهمْ بِالْكِتَابِ} “dillerini kitaba doğru eğip bükerler” yani onu okurken indirilen [haktan], Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in vasfı ve benzeri konularda tahrif ettikleri şeylere doğru dillerini eğerler, {لِتَحْسَبُوهُ} “onu sanasınız diye” tahrif edileni {مِنْ الْكِتَاب} “Kitap'tan” Allah'ın indirdiği Kitap'tan; {وَمَا هُوَ مِنْ الْكِتَاب وَيَقُولُونَ هُوَ مِنْ عِنْد اللَّه وَمَا هُوَ مِنْ عِنْد اللَّه وَيَقُولُونَ عَلَى اللَّه الْكَذِب وَهُمْ يَعْلَمُونَ} “halbuki o Kitap'tan değildir. Ve 'O, Allah katındandır' derler; halbuki o Allah katından değildir. Onlar bile bile Allah'a karşı yalan söylerler.” Kendilerinin yalancı olduklarını.
730. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا قَالَ نَصَارَى نَجْرَان إنَّ عِيسَى أَمَرَهُمْ أَنْ يَتَّخِذُوهُ رَبًّا وَلَمَّا طَلَبَ بَعْض الْمُسْلِمِينَ السُّجُود لَهُ ﷺ {مَا كَانَ} يَنْبَغِي {لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيه اللَّه الْكِتَاب وَالْحُكْم} أَيْ الْفَهْم لِلشَّرِيعَةِ {وَالنُّبُوَّة ثُمَّ يَقُول لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُون اللَّه وَلَكِنْ} يَقُول {كُونُوا رَبَّانِيِّينَ} عُلَمَاء عَامِلِينَ مَنْسُوبِينَ إلَى الرَّبّ بِزِيَادَةِ أَلِف وَنُون تَفْخِيمًا {بِمَا كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيد {الْكِتَاب وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ} أَيْ بِسَبَبِ ذَلِكَ فَإِنَّ فَائِدَته أن تعملوا
Necran Hıristiyanları, Îsâ'nın kendilerine onu rab edinmelerini emrettiğini söylediklerinde ve Müslümanlardan bazıları da Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e secde etmeyi istediklerinde şu ayet indi: {مَا كَانَ} “Olacak şey değildir” yaraşmaz {لِبَشَرٍ أَنْ يُؤْتِيه اللَّه الْكِتَاب وَالْحُكْم} “bir insan için, Allah'ın kendisine Kitap'ı, hükmü” yani şeriatı anlamayı {وَالنُّبُوَّة ثُمَّ يَقُول لِلنَّاسِ كُونُوا عِبَادًا لِي مِنْ دُون اللَّه وَلَكِنْ} “ve peygamberliği vermesinden sonra insanlara 'Allah'ı bırakıp bana kullar olun' demesi. Bilakis” [şöyle] der: {كُونُوا رَبَّانِيِّينَ} “'Rabbânîler olun'” ta'zim için elif ve nûn ilavesiyle Rabb'e nispet edilen, ilmiyle amel eden âlimler [olun], {بِمَا كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} “öğrettiğiniz sebebiyle” şeddeli ve şeddesiz okunuşla [te'lemûne / tu'allimûne], {الْكِتَاب وَبِمَا كُنْتُمْ تَدْرُسُونَ} “Kitab'ı ve ders alıp okuduğunuz sebebiyle.” Yani bu sebeple; çünkü ilmin faydası amel etmenizdir.
732. Metin
{وَلَا يَأْمُركُمْ} بِالرَّفْعِ اسْتِئْنَافًا أَيْ اللَّه وَالنَّصْب مطلقا عَطْفًا عَلَى يَقُول أَيْ الْبَشَر {أَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلَائِكَة وَالنَّبِيِّينَ أَرْبَابًا} كَمَا اتَّخَذَتْ الصَّابِئَة الْمَلَائِكَة وَالْيَهُود عُزَيْرًا وَالنَّصَارَى عِيسَى {أَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْد إذْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} لَا يَنْبَغِي لَهُ هَذَا
{وَلَا يَأْمُركُمْ} “Ve size emretmez” istînâf olarak ref ile [ye'murukum], yani Allah; veya mutlak nasb ile [ye'murakum] 'yekûle' üzerine atıfla, yani insan; {أَنْ تَتَّخِذُوا الْمَلَائِكَة وَالنَّبِيِّينَ أَرْبَابًا} “melekleri ve peygamberleri rabler edinmenizi.” Sâbiîlerin melekleri, Yahudilerin Üzeyr'i ve Hıristiyanların Îsâ'yı edindikleri gibi. {أَيَأْمُرُكُمْ بِالْكُفْرِ بَعْد إذْ أَنْتُمْ مُسْلِمُونَ} “Siz Müslüman olduktan sonra size küfrü mü emreder?” Bu ona yakışmaz.
734. Metin
{وَ} اذْكُرْ {إذ} حِين {أَخَذَ اللَّه مِيثَاق النَّبِيِّينَ} عَهْدهمْ {لَمَا} بِفَتْحِ اللَّام لِلِابْتِدَاءِ وَتَوْكِيد بمعنى الْقَسَم الَّذِي فِي أَخْذ الْمِيثَاق وَكَسْرهَا مُتَعَلِّقَة بِأَخَذَ وَمَا مَوْصُولَة عَلَى الْوَجْهَيْنِ أَيْ لِلَّذِي {آتَيْتُكُمْ} إيَّاهُ وَفِي قِرَاءَة آتَيْنَاكُمْ {مِنْ كِتَاب وَحِكْمَة ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُول مُصَدِّق لِمَا مَعَكُمْ} مِنْ الْكِتَاب وَالْحِكْمَة وَهُوَ مُحَمَّد ﷺ {لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ} جَوَاب الْقَسَم إنْ أَدْرَكْتُمُوهُ وَأُمَمهمْ تَبَع لَهُمْ فِي ذَلِكَ {قَالَ} تَعَالَى لَهُمْ {أَأَقْرَرْتُمْ} بِذَلِكَ {وَأَخَذْتُمْ} قَبِلْتُمْ {على ذلك إصْرِي} عَهْدِي {قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا} عَلَى أنفسكم وأتباعكم ذلك {وَأَنَا مَعَكُمْ مِنْ الشَّاهِدِينَ} عَلَيْكُمْ وَعَلَيْهِمْ
{وَ} “[Hatırla]” ve an {إذ} “hani” o vakit ki {أَخَذَ اللَّه مِيثَاق النَّبِيِّينَ} “Allah peygamberlerin kesin sözünü almıştı;” ahitlerini. {لَمَا} “vechiyle” lâm'ın fethasıyla ibtida ve mîsak almadaki yemin anlamını tekit içindir; lâm'ın kesresiyle ise 'ehaze'ye müteallıktır; 'mâ' her iki vecihte de ism-i mevsûldür; yani verdiğim şeye [yemin olsun ki], {آتَيْتُكُمْ} “size verdiğim” onu; bir kıraatte 'âteynâkum' [şeklindedir], {مِنْ كِتَاب وَحِكْمَة ثُمَّ جَاءَكُمْ رَسُول مُصَدِّق لِمَا مَعَكُمْ} “Kitap'tan ve hikmetten; sonra beraberinizdekini doğrulayan bir elçi size geldiğinde” Kitap ve hikmetten [yanınızda olanı], o da Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'dir; {لَتُؤْمِنُنَّ بِهِ وَلَتَنْصُرُنَّهُ} “ona mutlaka inanacak ve ona mutlaka yardım edeceksiniz.” Eğer ona yetişirseniz, bu yeminin cevabıdır; ümmetleri de bunda onlara tabidir. {قَالَ} “[Allah] buyurdu” Teâlâ onlara: {أَأَقْرَرْتُمْ} “'İkrar ettiniz mi'” bunu {وَأَخَذْتُمْ} “'ve kabul ettiniz mi'” {على ذلك إصْرِي} “'bu hususta benim ağır ahdimi?'” Ahdimi. {قَالُوا أَقْرَرْنَا قَالَ فَاشْهَدُوا} “'İkrar ettik' dediler. [Allah da] 'O halde şahit olun' buyurdu” kendi nefislerinize ve size tabi olanlara karşı buna {وَأَنَا مَعَكُمْ مِنْ الشَّاهِدِينَ} “'ben de sizinle beraber şahitlerdenim.'” Size ve onlara karşı.
736. Metin
{فَمَنْ تَوَلَّى} أَعْرَض {بَعْد ذَلِكَ} الْمِيثَاق {فأولئك هم الفاسقون}
{فَمَنْ تَوَلَّى} “Artık kim yüz çevirirse” dönerse {بَعْد ذَلِكَ} “bundan sonra” bu mîsaktan sonra, {فأولئك هم الفاسقون} “işte onlar yoldan çıkmış fasıkların ta kendileridir.”
738. Metin
{أَفَغَيْر دِين اللَّه يَبْغُونَ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء أَيْ المتولون {وله أسلم} إنقاد {من في السماوات وَالْأَرْض طَوْعًا} بِلَا إبَاء {وَكَرْهًا} بِمُعَايَنَةِ مَا يلجئ إليه {وإليه يرجعون} بِالتَّاءِ وَالْيَاء وَالْهَمْزَة فِي أَوَّل الْآيَة لِلْإِنْكَارِ
{أَفَغَيْر دِين اللَّه يَبْغُونَ} “Onlar Allah'ın dininden başkasını mı arıyorlar?” Yâ ve tâ ile [yebğûne / tebğûne], yani yüz çevirenler. {وله أسلم} “Halbuki O'na teslim olmuştur” boyun eğmiştir {من في السماوات وَالْأَرْض طَوْعًا} “göklerde ve yerde olanlar isteyerek” direnç göstermeksizin {وَكَرْهًا} “ve istemeyerek;” kendisini mecbur bırakan şeyi görerek. {وإليه يرجعون} “Ve O'na döndürüleceklerdir.” Tâ ve yâ ile [turce'ûne / yurce'ûne]. Ayetin başındaki hemze inkâr içindir.
740. Metin
{قُلْ} لَهُمْ يَا مُحَمَّد {آمَنَّا بِاَللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ عَلَى إبْرَاهِيم وَإِسْمَاعِيل وَإِسْحَاق وَيَعْقُوب وَالْأَسْبَاط} أَوْلَاده {وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبّهمْ لَا نُفَرِّق بَيْن أَحَد مِنْهُمْ} بِالتَّصْدِيقِ وَالتَّكْذِيب {وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ} مُخْلِصُونَ فِي الْعِبَادَة وَنَزَلَ فِيمَنْ ارْتَدَّ وَلَحِقَ بالكفار
{قُلْ} “De ki:” onlara ey Muhammed: {آمَنَّا بِاَللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ عَلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ عَلَى إبْرَاهِيم وَإِسْمَاعِيل وَإِسْحَاق وَيَعْقُوب وَالْأَسْبَاط} “'Allah'a, bize indirilene, İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a ve torunlarına indirilene'” onun evlatlarına {وَمَا أُوتِيَ مُوسَى وَعِيسَى وَالنَّبِيُّونَ مِنْ رَبّهمْ لَا نُفَرِّق بَيْن أَحَد مِنْهُمْ} “'Mûsâ'ya, Îsâ'ya ve peygamberlere Rableri tarafından verilenlere iman ettik. Onlardan hiçbirinin arasında ayrım yapmayız'” tasdik ve tekzip bakımından {وَنَحْنُ لَهُ مُسْلِمُونَ} “'ve biz O'na teslim olanlarız.'” İbadette ihlaslı kimseleriz. Dinden dönüp kâfirlere katılan kimse hakkında indi.
742. Metin
{وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْر الْإِسْلَام دِينًا فَلَنْ يُقْبَل مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَة مِنْ الْخَاسِرِينَ} لِمَصِيرِهِ إلَى النَّار الْمُؤَبَّدَة عَلَيْهِ
{وَمَنْ يَبْتَغِ غَيْر الْإِسْلَام دِينًا فَلَنْ يُقْبَل مِنْهُ وَهُوَ فِي الْآخِرَة مِنْ الْخَاسِرِينَ} “Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecektir ve o, ahirette hüsrana uğrayanlardandır.” Kendisi için ebedî olan ateşe varacağı için.
744. Metin
{كَيْفَ} أَيْ لَا {يَهْدِي اللَّه قَوْمًا كَفَرُوا بَعْد إيمَانهمْ وَشَهِدُوا} أَيْ شَهَادَتهمْ {أَنَّ الرَّسُول حق و} قد {جَاءَهُمْ الْبَيِّنَات} الْحُجَج الظَّاهِرَات عَلَى صِدْق النَّبِيّ {وَاَللَّه لَا يَهْدِي الْقَوْم الظَّالِمِينَ} أَيْ الْكَافِرِينَ
{كَيْفَ} “Nasıl” yani [hidayet etmez] {يَهْدِي اللَّه قَوْمًا كَفَرُوا بَعْد إيمَانهمْ وَشَهِدُوا} “Allah hidayet eder mi imanlarından ve şahitlik ettikten sonra inkâr eden bir topluluğa?” Yani şahitlik etmelerinden sonra; {أَنَّ الرَّسُول حق و} “şüphesiz Elçi'nin hak olduğuna ve” muhakkak {جَاءَهُمْ الْبَيِّنَات} “kendilerine apaçık deliller geldiğine?” Peygamber'in doğruluğuna dair açık hüccetler [geldiği halde]. {وَاَللَّه لَا يَهْدِي الْقَوْم الظَّالِمِينَ} “Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.” Yani kâfirleri.
746. Metin
{أولئك جزاؤهم أن عليهم لعنة الله والملائكة والناس أجمعين}
{أولئك جزاؤهم أن عليهم لعنة الله والملائكة والناس أجمعين} “İşte onların cezası; Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların lanetinin üzerlerine olmasıdır.”
748. Metin
{خَالِدِينَ فِيهَا} أَيْ اللَّعْنَة أَوْ النَّار الْمَدْلُول بِهَا عَلَيْهَا {لَا يُخَفَّف عَنْهُمْ الْعَذَاب وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ} يُمْهَلُونَ
{خَالِدِينَ فِيهَا} “Onda ebedî kalıcılar olarak.” Yani lanette yahut onun delalet ettiği ateşte. {لَا يُخَفَّف عَنْهُمْ الْعَذَاب وَلَا هُمْ يُنْظَرُونَ} “Onlardan azap hafifletilmez ve onlara mühlet de verilmez.” Ertelenmezler.
750. Metin
{إلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْد ذَلِكَ وَأَصْلَحُوا} عَمَلهمْ {فَإِنَّ اللَّه غَفُور} لَهُمْ {رَحِيم} بِهِمْ
{إلَّا الَّذِينَ تَابُوا مِنْ بَعْد ذَلِكَ وَأَصْلَحُوا} “Ancak bundan sonra tövbe edip ıslah edenler müstesnadır.” Amellerini [ıslah edenler]. {فَإِنَّ اللَّه غَفُور} “Şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır” onlara {رَحِيم} “çok merhamet edicidir.” Kendilerine.
752. Metin
وَنَزَلَ فِي الْيَهُود {إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا} بِعِيسَى {بَعْد إيمَانهمْ} بِمُوسَى {ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْرًا} بِمُحَمَّدٍ {لَنْ تُقْبَل تَوْبَتهمْ} إذَا غَرْغَرُوا أَوْ مَاتُوا كفارا {وأولئك هم الضالون
Yahudiler hakkında indi: {إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا} “Şüphesiz inkâr edenler” Îsâ'yı {بَعْد إيمَانهمْ} “imanlarından sonra” Mûsâ'ya [olan imanlarından sonra] {ثُمَّ ازْدَادُوا كُفْرًا} “sonra küfürlerini artıranlar” Muhammed'i [inkârla], {لَنْ تُقْبَل تَوْبَتهمْ} “onların tövbeleri asla kabul edilmeyecektir” can boğaza geldiğinde yahut kâfir olarak öldüklerinde; {وأولئك هم الضالون} “ve işte onlar sapıkların ta kendileridir.”
754. Metin
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّار فَلَنْ يُقْبَل مِنْ أَحَدهمْ مِلْء الْأَرْض} مِقْدَار مَا يَمْلَؤُهَا {ذَهَبًا وَلَوْ افْتَدَى بِهِ} أَدْخَلَ الْفَاء فِي خَبَر إنَّ لِشَبَهِ الَّذِينَ بِالشَّرْطِ وَإِيذَانًا بِتَسَبُّبِ عَدَم الْقَبُول عَنْ الْمَوْت عَلَى الْكُفْر {أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَاب أَلِيم} مُؤْلِم {وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} مَانِعِينَ مِنْهُ
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَمَاتُوا وَهُمْ كُفَّار فَلَنْ يُقْبَل مِنْ أَحَدهمْ مِلْء الْأَرْض} “Şüphesiz inkâr edip de kâfir olarak ölenlerin hiçbirinden yeryüzü dolusu” onu dolduracak miktar {ذَهَبًا وَلَوْ افْتَدَى بِهِ} “altın olsa ve bunu fidye olarak verse dahi asla kabul edilmeyecektir.” 'Ellezîne' şart [ismine] benzediği için ve kabul edilmemenin küfür üzere ölmekten kaynaklandığını bildirmek üzere 'inne'nin haberine fâ harfi dahil edilmiştir. {أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَاب أَلِيم} “İşte onlar için elem verici bir azap vardır” can yakıcı {وَمَا لَهُمْ مِنْ نَاصِرِينَ} “ve onlar için hiçbir yardımcı yoktur.” Ondan menedecek [hiçbir kimse yoktur].
756. Metin
{لَنْ تَنَالُوا الْبِرّ} أَيْ ثَوَابه وَهُوَ الْجَنَّة {حَتَّى تُنْفِقُوا} تَصَدَّقُوا {مِمَّا تُحِبُّونَ} مِنْ أَمْوَالكُمْ {وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْء فَإِنَّ اللَّه بِهِ عَلِيم} فَيُجَازِي عَلَيْهِ
{لَنْ تَنَالُوا الْبِرّ} “Siz asla iyiliğe erişemezsiniz” yani onun sevabına ki o da cennettir; {حَتَّى تُنْفِقُوا} “infak etmedikçe” sadaka vermedikçe {مِمَّا تُحِبُّونَ} “sevdiğiniz şeylerden.” Mallarınızdan. {وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْء فَإِنَّ اللَّه بِهِ عَلِيم} “Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.” Dolayısıyla onun karşılığını verir.
758. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا قَالَ الْيَهُود إنَّك تَزْعُم أَنَّك عَلَى مِلَّة إبْرَاهِيم وَكَانَ لَا يَأْكُل لُحُوم الْإِبِل وَأَلْبَانهَا {كُلّ الطَّعَام كَانَ حِلًّا} حَلَالًا {لِبَنِي إسْرَائِيل إلَّا مَا حَرَّمَ إسْرَائِيل} يَعْقُوب {عَلَى نَفْسه} وَهُوَ الْإِبِل لَمَّا حَصَلَ لَهُ عِرْق النَّسَا بِالْفَتْحِ وَالْقَصْر فَنَذَرَ إنْ شُفِيَ لَا يَأْكُلهَا فَحُرِّمَ عَلَيْهِ {مِنْ قَبْل أَنْ تُنَزَّل التَّوْرَاة} وَذَلِك بَعْد إبْرَاهِيم وَلَمْ تَكُنْ عَلَى عَهْده حَرَامًا كَمَا زَعَمُوا {قُلْ} لَهُمْ {فَأْتُوا بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا} لِيَتَبَيَّن صِدْق قَوْلكُمْ {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} فِيهِ فَبُهِتُوا وَلَمْ يَأْتُوا بِهَا قال تعالى
Yahudilerin 'Sen İbrahim'in milleti üzere olduğunu iddia ediyorsun, oysa o deve etini ve sütünü yemezdi' demeleri üzerine şu ayet indi: {كُلّ الطَّعَام كَانَ حِلًّا} “Bütün yiyecekler helal idi” meşru idi {لِبَنِي إسْرَائِيل إلَّا مَا حَرَّمَ إسْرَائِيل} “İsrailoğullarına; ancak İsrail'in haram kıldığı müstesna” Yakub'un {عَلَى نَفْسه} “kendi nefsine.” O da devedir; kendisine siyatik hastalığı fetha ve kasr ile [ırku'n-nesâ] isabet ettiğinde, şifa bulursa onu yemeyeceğini adamış ve bu ona haram kılınmıştı; {مِنْ قَبْل أَنْ تُنَزَّل التَّوْرَاة} “Tevrat indirilmeden önce.” Bu da İbrahim'den sonradır; iddia ettikleri gibi onun döneminde haram değildi. {قُلْ} “De ki:” onlara {فَأْتُوا بِالتَّوْرَاةِ فَاتْلُوهَا} “'Hadi Tevrat'ı getirin de onu okuyun'” sözünüzün doğruluğu ortaya çıksın diye {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “'eğer doğru söyleyenler iseniz.'” Onda [doğru iseniz]. Bunun üzerine apışıp kaldılar ve onu getiremediler. Allah Teâlâ buyurdu ki:
760. Metin
{فَمَنْ افْتَرَى عَلَى اللَّه الْكَذِب مِنْ بَعْد ذَلِكَ} أَيْ ظُهُور الْحُجَّة بِأَنَّ التَّحْرِيم إنَّمَا كَانَ مِنْ جِهَة يَعْقُوب لَا عَلَى عَهْد إبْرَاهِيم {فَأُولَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ} الْمُتَجَاوِزُونَ الْحَقّ إلَى الباطل
{فَمَنْ افْتَرَى عَلَى اللَّه الْكَذِب مِنْ بَعْد ذَلِكَ} “Artık kim bundan sonra Allah'a karşı yalan uydurursa” yani haram kılmanın İbrahim devrinde değil ancak Yakub tarafından olduğu delille ortaya çıktıktan sonra, {فَأُولَئِكَ هُمْ الظَّالِمُونَ} “işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” Haktan batıla sapan kimselerdir.
762. Metin
{قُلْ صَدَقَ اللَّه} فِي هَذَا كَجَمِيعِ مَا أَخْبَرَ بِهِ {فَاتَّبِعُوا مِلَّة إبْرَاهِيم} الَّتِي أَنَا عَلَيْهَا {حَنِيفًا} مَائِلًا عَنْ كُلّ دِين إلَى الْإِسْلَام {وما كان من المشركين}
{قُلْ صَدَقَ اللَّه} “De ki: 'Allah doğru söylemiştir'” haber verdiği diğer bütün şeylerde olduğu gibi bunda da. {فَاتَّبِعُوا مِلَّة إبْرَاهِيم} “'Öyleyse İbrahim'in dinine uyun'” benim üzerinde bulunduğum dine {حَنِيفًا} “'hanîf olarak.'” Bütün dinlerden meyledip İslâm'a yönelerek. {وما كان من المشركين} “'O, müşriklerden de değildi.'”
764. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا قَالُوا قِبْلَتنَا قَبْل قِبْلَتكُمْ {إنَّ أَوَّل بَيْت وُضِعَ} مُتَعَبَّدًا {لِلنَّاسِ} فِي الْأَرْض {لَلَّذِي بِبَكَّةَ} بِالْبَاءِ لُغَة فِي مَكَّة سُمِّيَتْ بِذَلِكَ لِأَنَّهَا تَبُكّ أَعْنَاق الْجَبَابِرَة أَيْ تَدُقّهَا بَنَاهُ الْمَلَائِكَة قَبْل خَلْق آدَم وَوُضِعَ بَعْده الْأَقْصَى وَبَيْنهمَا أَرْبَعُونَ سَنَة كَمَا فِي حَدِيث الصَّحِيحَيْنِ وَفِي حَدِيث أَنَّهُ أَوَّل مَا ظَهَرَ عَلَى وَجْه الْمَاء عِنْد خَلْق السَّمَاوَات وَالْأَرْض زُبْدَة بَيْضَاء فَدُحِيَتْ الْأَرْض مِنْ تَحْته {مُبَارَكًا} حَال مِنْ الَّذِي أَيْ ذَا بَرَكَة {وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ} لِأَنَّهُ قِبْلَتهمْ
Onların 'Bizim kıblemiz sizin kıblenizden öncedir' demeleri üzerine şu ayet indi: {إنَّ أَوَّل بَيْت وُضِعَ} “Şüphesiz kurulan ilk ev” ibadethane olarak {لِلنَّاسِ} “insanlar için” yeryüzünde {لَلَّذِي بِبَكَّةَ} “Bekke'de olandır;” bâ harfi ile [Mekke'nin] Mekke için bir lügatidir; zorbaların boyunlarını kırdığı, yani ezdiği için bu şekilde isimlendirilmiştir. Onu melekler Âdem yaratılmadan önce inşa etmiş, Mescid-i Aksâ ise ondan sonra kurulmuştur; Sahîhayn'daki hadiste belirtildiği gibi aralarında kırk yıl vardır. Bir hadiste de şöyle buyrulmuştur: Göklerin ve yerin yaratılışı sırasında suyun yüzeyinde ilk beliren şey beyaz bir köpüktü, sonra yer onun altından döşenip yayıldı. {مُبَارَكًا} “bereketli” 'ellezî'den haldir, yani bereket sahibi olarak {وَهُدًى لِلْعَالَمِينَ} “ve âlemlere bir hidayet kaynağı olarak.” Çünkü o onların kıblesidir.