7356. Metin
مكية وآياتها ١٨٢ نزلت بعد الأنعام بسم الله الرحمن الرحيم
[Sâffât Suresi] Mekkîdir, 182 ayettir, En‘âm'dan sonra inmiştir. Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
7357. Metin
{وَالصَّافَّات صَفًّا} الْمَلَائِكَة تَصُفّ نُفُوسهَا فِي الْعِبَادَة أَوْ أَجْنِحَتهَا فِي الْهَوَاء تَنْتَظِر مَا تُؤْمَر به
{وَالصَّافَّاتِ صَفًّا} “O saf saf dizilenlere” [andolsun ki]; [bunlar] ibadette kendilerini saf halinde dizen yahut havada emredilecekleri şeyi bekleyerek kanatlarını sıra sıra dizen meleklerdir.
7358. Metin
{فَالزَّاجِرَات زَجْرًا} الْمَلَائِكَة تَزْجُر السَّحَاب أَيْ تَسُوقهُ
{فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًا} “O haykırıp sevk edenlere” [andolsun ki]; [bunlar] bulutları sevk eden, yani onları sürüp götüren meleklerdir.
7359. Metin
{فَالتَّالِيَات} أَيْ قُرَّاء الْقُرْآن يَتْلُونَهُ {ذِكْرًا} مَصْدَر مِنْ مَعْنَى التَّالِيَات
{فَالتَّالِيَاتِ} “O okuyanlara” yani Kur'an'ı okuyan Kur'an okuyucularına [andolsun ki]; {ذِكْرًا} “zikir”, {التَّالِيَاتِ} kelimesinin anlamından gelen bir masdardır.
7360. Metin
{إن إلهكم} يا أهل مكة {لواحد}
{إِنَّ إِلَهَكُمْ} “Şüphesiz sizin ilahınız” ey Mekke halkı, {لَوَاحِدٌ} “elbette birdir”.
7361. Metin
{رَبّ السَّمَاوَات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا وَرَبّ الْمَشَارِق} أي والمغارب للشمس ولها كُلّ يَوْم مَشْرِق وَمَغْرِب
{رَبُّ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِ} “Göklerin, yerin, ikisi arasındakilerin Rabbi ve doğuların da Rabbidir.” Yani güneşin doğularının ve batılarının [Rabbidir]; zira güneşin her gün bir doğusu ve bir batısı vardır.
7362. Metin
{إنَّا زَيَّنَّا السَّمَاء الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِب} أَيْ بِضَوْئِهَا أَوْ بِهَا وَالْإِضَافَة لِلْبَيَانِ كَقِرَاءَةِ تَنْوِين زِينَة الْمُبَيَّنَة بِالْكَوَاكِبِ
{إِنَّا زَيَّنَّا السَّمَاءَ الدُّنْيَا بِزِينَةٍ الْكَوَاكِبِ} “Şüphesiz biz en yakın göğü bir süsle, yıldızlarla süsledik.” Yani onların ışığıyla veya bizzat kendileriyle [süsledik]. İzafet beyan (açıklama) içindir; nitekim {زِينَةٍ} kelimesinin tenvinli okunup {الْكَوَاكِبِ} kelimesiyle açıklanması kıraatinde olduğu gibidir.
7363. Metin
{وَحِفْظًا} مَنْصُوب بِفِعْلٍ مُقَدَّر أَيْ حَفِظْنَاهَا بِالشُّهُبِ {مِنْ كُلّ} مُتَعَلِّق بِالْمُقَدَّرِ {شَيْطَان مَارِد} عَاتٍ خَارِج عَنْ الطَّاعَة
{وَحِفْظًا} “Ve [onu] koruduk”; takdirî bir fiille mensuptur, yani onu alevli yıldızlarla koruduk. {مِنْ كُلِّ} “her türlüden”, takdir edilen [fiile] müteallıktır; {شَيْطَانٍ مَارِدٍ} “inatçı ve isyankâr şeytandan”, [yani] haddi aşan, itaatten çıkan [her şeytandan].
7364. Metin
{لَا يَسَّمَّعُونَ} أَيْ الشَّيَاطِين مُسْتَأْنَف وَسَمَاعهمْ هُوَ فِي الْمَعْنَى الْمَحْفُوظ عَنْهُ {إلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى} الْمَلَائِكَة فِي السَّمَاء وَعُدِّيَ السَّمَاع بِإِلَى لِتَضَمُّنِهِ مَعْنَى الْإِصْغَاء وَفِي قِرَاءَة بِتَشْدِيدِ الْمِيم وَالسِّين أَصْله يَتَسَمَّعُونَ أُدْغِمَتْ التَّاء فِي السِّين {وَيُقْذَفُونَ} أَيْ الشَّيَاطِين بِالشُّهُبِ {مِنْ كُلّ جَانِب} مِنْ آفاق السماء
{لَا يَسَّمَّعُونَ} “Onlar kulak kabartamazlar”, yani şeytanlar [dinleyemezler]; müste'nef (yeni bir başlangıç) cümlesidir ve onların dinlemesi aslında kendisinden korunan şeydir; {إِلَى الْمَلَإِ الْأَعْلَى} “yüce topluluğa”, [yani] gökteki meleklere. “Semâ” fiili kulak verme anlamı içerdiği için “ilâ” ile müteaddi kılınmıştır. Bir kıraatte mîm ve sîn harflerinin şeddesiyle [okunmuştur ki] aslı “yetesemme‘ûne” olup tâ harfi sîn harfine idgam edilmiştir. {وَيُقْذَفُونَ} “Ve atılırlar”, yani şeytanlar alevli yıldızlarla taşlanırlar, {مِنْ كُلِّ جَانِبٍ} “her taraftan”, göğün ufuklarından.
7365. Metin
{دُحُورًا} مَصْدَر دَحَرَهُ أَيْ طَرَدَهُ وَأَبْعَدَهُ وَهُوَ مَفْعُول لَهُ {وَلَهُمْ} فِي الْآخِرَة {عَذَاب وَاصِب} دائم
{دُحُورًا} “Kovularak”; “daharahû”nun masdarıdır, yani onu kovup uzaklaştırdı demektir ve mef'ûlün leh'tir. {وَلَهُمْ} “Ve onlar için vardır” ahirette, {عَذَابٌ وَاصِبٌ} “sürekli bir azap”, yani kalıcı.
7367. Metin
{إلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَة} مَصْدَر أَيْ الْمَرَّة وَالِاسْتِثْنَاء مِنْ ضَمِير يَسَّمَعُونَ أَيْ لَا يَسْمَع إلَّا الشَّيْطَان الَّذِي سَمِعَ الْكَلِمَة مِنْ الْمَلَائِكَة فَأَخَذَهَا بِسُرْعَةٍ {فَأَتْبَعهُ شِهَاب} كَوْكَب مُضِيء {ثَاقِب} يَثْقُبهُ أَوْ يُحْرِقهُ أَوْ يَخْبِلهُ
{إِلَّا مَنْ خَطِفَ الْخَطْفَةَ} “Ancak bir söz kapan müstesna”; masdardır, yani bir defalık kapma. İstisna {يَسَّمَّعُونَ}’daki zamirden yapılmıştır. Yani meleklerden bir söz işitip onu çarçabuk kapan şeytan dışında [hiçbiri] işitemez. {فَأَتْبَعَهُ شِهَابٌ} “Bunun üzerine onu alevli bir yıldız takip eder”, ışık saçan bir yıldız [kovalar], {ثَاقِبٌ} “delip geçen”; onu deler veya yakar yahut aklını başından alır.
7369. Metin
{فَاسْتَفْتِهِمْ} اسْتَخْبِرْ كُفَّار مَكَّة تَقْرِيرًا أَوْ تَوْبِيخًا {أَهُمْ أَشَدّ خَلْقًا أَمْ مَنْ خَلَقْنَا} مِنْ الْمَلَائِكَة وَالسَّمَاوَات وَالْأَرْضِينَ وَمَا فِيهِمَا وَفِي الْإِتْيَان بِمِنْ تَغْلِيب الْعُقَلَاء {إنَّا خَلَقْنَاهُمْ} أَيْ أَصْلهمْ آدَم {مِنْ طِين لَازِب} لَازِم يُلْصَق بِالْيَدِ الْمَعْنَى أَنَّ خَلْقهمْ ضَعِيف فَلَا يَتَكَبَّرُوا بِإِنْكَارِ النَّبِيّ وَالْقُرْآن الْمُؤَدِّي إلَى هَلَاكهمْ الْيَسِير
{فَاسْتَفْتِهِمْ} “Şimdi onlara sor”; ikrar ettirmek veya azarlamak maksadıyla Mekke kâfirlerine sor: {أَهُمْ أَشَدُّ خَلْقًا أَمْ مَنْ خَلَقْنَا} “Yaratılışça onlar mı daha zorlu, yoksa bizim yarattıklarımız mı?” Meleklerden, göklerden, yerlerden ve ikisindekilerden [yarattıklarımız mı?] Burada “men” zamirinin getirilmesi akıl sahiplerini tağlib içindir. {إِنَّا خَلَقْنَاهُمْ} “Şüphesiz biz onları”, yani onların aslı olan Âdem'i, {مِنْ طِينٍ لَازِبٍ} “yapışkan bir çamurdan yarattık”; yapışıp ele tutunan [çamurdan]. Anlam şudur: Onların yaratılışı zayıftır; öyleyse Peygamber'i ve Kur'an'ı inkâr etmek suretiyle kibirlenmesinler ki bu durum onların kolayca helakine yol açar.
7371. Metin
{بَلْ} لِلِانْتِقَالِ مِنْ غَرَض إلَى آخَر وَهُوَ الْإِخْبَار بِحَالِهِ وَحَالهمْ {عَجِبْت} بِفَتْحِ التَّاء خِطَابًا لِلنَّبِيِّ ﷺ أَيْ مِنْ تكذيبهم إياك {و} هم {يسخرون} من تعجبك
{بَلْ} “Aksine”; bir maksattan diğerine geçiş içindir ki o da Peygamber'in ve onların durumunu haber vermektir. {عَجِبْتَ} “sen hayret ettin”; Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaben tâ harfinin fethasıyladır; yani seni yalanlamalarına [hayret ettin], {وَيَسْخَرُونَ} “onlar ise”, senin bu hayretinle “alay ediyorlar”.
7373. Metin
{وَإِذَا ذُكِّرُوا} وُعِظُوا بِالْقُرْآنِ {لَا يَذْكُرُونَ} لَا يتعظون
{وَإِذَا ذُكِّرُوا} “Kendilerine öğüt verildiğinde”, Kur'an ile vaaz edildiğinde, {لَا يَذْكُرُونَ} “öğüt almazlar”, ibret alıp uyarılmazlar.
7375. Metin
{وَإِذَا رَأَوْا آيَة} كَانْشِقَاقِ الْقَمَر {يَسْتَسْخِرُونَ} يُسْتَهْزَءُونَ بها
{وَإِذَا رَأَوْا آيَةً} “Bir mucize gördüklerinde”, ayın yarılması gibi [bir delil gördüklerinde], {يَسْتَسْخِرُونَ} “alay ederler”, onunla alay ederler.
7377. Metin
{وَقَالُوا} فِيهَا {إنْ} مَا {هَذَا إلَّا سِحْر مبين} بين وقالوا منكرين للبعث
{وَقَالُوا} “Ve dediler ki” onun hakkında: {إِنْ} “değildir”, yani {هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ} “Bu apaçık bir büyüden başkası [değildir]”, apaçık [bir sihirdir]. Ve yeniden dirilişi inkâr ederek şöyle dediler:
7379. Metin
{أئذا متنا وكنا ترابا وعظاما أئنا لَمَبْعُوثُونَ} فِي الْهَمْزَتَيْنِ فِي الْمَوْضِعَيْنِ التَّحْقِيق وَتَسْهِيل الثَّانِيَة وَإِدْخَال أَلِف بَيْنهمَا عَلَى الْوَجْهَيْنِ
{أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا لَمَبْعُوثُونَ} “Öldüğümüz, toprak ve kemik haline geldiğimiz zaman, biz gerçekten yeniden mi diriltileceğiz?” Her iki yerdeki iki hemzede tahkik, ikincisinin teshili ve her iki vecihte de aralarına bir elif idhali [kıraatleri vardır].
7381. Metin
{أَوْ آبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ} بِسُكُونِ الْوَاو عَطْفًا بِأَوْ وَبِفَتْحِهَا وَالْهَمْزَة لِلِاسْتِفْهَامِ وَالْعَطْف بِالْوَاوِ وَالْمَعْطُوف عَلَيْهِ مَحَلّ إنَّ وَاسْمهَا أَوْ الضَّمِير فِي لَمَبْعُوثُونَ وَالْفَاصِل هَمْزَة الِاسْتِفْهَام
{أَوْ آبَاؤُنَا الْأَوَّلُونَ} “Önceki atalarımız da mı?” [Bu ifade] “ev” ile atıf yapılarak vâv'ın sükûnuyla; ve hemzenin istifham (soru) olup vâv ile atfedilmesiyle [vâv'ın] fethasıyla [okunmuştur]. Kendisine atfedilen (matuf aleyh), inne ve isminin mahalli yahut {لَمَبْعُوثُونَ}’daki zamirdir; aradaki fasıla ise istifham hemzesidir.
7383. Metin
{قُلْ نَعَمْ} تُبْعَثُونَ {وَأَنْتُمْ دَاخِرُونَ} أَيْ صَاغِرُونَ
{قُلْ نَعَمْ} “De ki: Evet”, diriltileceksiniz, {وَأَنْتُمْ دَاخِرُونَ} “hem de hor ve hakir olarak”, yani küçülmüş vaziyette.
7385. Metin
{فَإِنَّمَا هِيَ} ضَمِير مُبْهَم يُفَسِّرهُ {زَجْرَة} أَيْ صَيْحَة {وَاحِدَة فَإِذَا هُمْ} أَيْ الْخَلَائِق أَحْيَاء {يَنْظُرُونَ} مَا يُفْعَل بِهِمْ
{فَإِنَّمَا هِيَ} “Çünkü o ancak”; [buradaki zamir] {زَجْرَةٌ} “korkunç bir sestir”, yani tek bir çığlıktır diye açıklanan mübhem bir zamirdir. {وَاحِدَةٌ فَإِذَا هُمْ} “tek bir [çığlıktır], bir de bakarsın ki onlar”, yani yaratılanlar dirilmiş olarak {يَنْظُرُونَ} “bakıp durmaktadırlar”, kendilerine ne yapılacağına.
7387. Metin
{وقالوا} أي الكفار {يَا} لِلتَّنْبِيهِ {وَيْلنَا} هَلَاكنَا وَهُوَ مَصْدَر لَا فِعْل لَهُ مِنْ لَفْظه وَتَقُول لَهُمْ الْمَلَائِكَة {هَذَا يَوْم الدِّين} يَوْم الْحِسَاب وَالْجَزَاء
{وَقَالُوا} “Ve dediler ki”, yani kâfirler: {يَا} “Eyvah”, tenbih içindir; {وَيْلَنَا} “yazıklar olsun bize!”, helakimiz geldi! Kendi lafzından fiili olmayan bir masdardır. Melekler de onlara şöyle der: {هَذَا يَوْمُ الدِّينِ} “İşte bu, ceza günüdür!”, hesap ve karşılık günüdür.
7389. Metin
{هذا يوم الفصل} بين الخلائق {الذي كنتم به تكذبون} ويقال للملائكة
{هَذَا يَوْمُ الْفَصْلِ} “İşte bu”, yaratılanlar arasındaki “hüküm günüdür”, {الَّذِي كُنْتُمْ بِهِ تُكَذِّبُونَ} “yalanlayıp durduğunuz!” Meleklere de şöyle denir:
7391. Metin
{اُحْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا} أَنْفُسهمْ بِالشِّرْكِ {وَأَزْوَاجهمْ} قُرَنَاءَهُمْ من الشياطين {وما كانوا يعبدون}
{احْشُرُوا الَّذِينَ ظَلَمُوا} “Toplayın o zulmedenleri”, şirkle kendilerine zulmedenleri, {وَأَزْوَاجَهُمْ} “ve eşlerini”, şeytanlardan olan yandaşlarını {وَمَا كَانُوا يَعْبُدُونَ} “ve tapmakta olduklarını”,
7393. Metin
{مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره مِنْ الْأَوْثَان {فَاهْدُوهُمْ} دُلُّوهُمْ وَسُوقُوهُمْ {إلَى صِرَاط الْجَحِيم} طَرِيق النار
{مِنْ دُونِ اللَّهِ} “Allah'tan başka”, yani O'ndan başka putlardan [taptıklarını]; {فَاهْدُوهُمْ} “onlara yol gösterin”, onları sevk edip sürün {إِلَى صِرَاطِ الْجَحِيمِ} “cehennemin yoluna!”, ateşin yoluna.
7395. Metin
{وَقِفُوهُمْ} احْبِسُوهُمْ عِنْد الصِّرَاط {إنَّهُمْ مَسْئُولُونَ} عَنْ جَمِيع أَقْوَالهمْ وَأَفْعَالهمْ وَيُقَال لَهُمْ تَوْبِيخًا
{وَقِفُوهُمْ} “Onları durdurun”; onları Sırat'ın başında tutun; {إِنَّهُمْ مَسْئُولُونَ} “çünkü onlar sorguya çekileceklerdir”, bütün sözlerinden ve fiillerinden. Onlara kınama maksadıyla şöyle denir:
7397. Metin
{مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ} لَا يَنْصُر بَعْضكُمْ بَعْضًا كَحَالِكُمْ فِي الدُّنْيَا وَيُقَال لَهُمْ
{مَا لَكُمْ لَا تَنَاصَرُونَ} “Ne oldu size de yardımlaşmıyorsunuz?” Dünyadaki haliniz gibi birbirinize yardım etmiyorsunuz! Onlara [şöyle] denir:
7399. Metin
{بَلْ هُمُ الْيَوْم مُسْتَسْلِمُونَ} مُنْقَادُونَ أَذِلَّاء
{بَلْ هُمُ الْيَوْمَ مُسْتَسْلِمُونَ} “Hayır, onlar bugün boyun eğmişlerdir”, itaatkâr ve zelildirler.
7401. Metin
{وَأَقْبَلَ بَعْضهمْ عَلَى بَعْض يَتَسَاءَلُونَ} يَتَلَاوَمُونَ وَيَتَخَاصَمُونَ
{وَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ} “Birbirlerine dönüp karşılıklı sorarlar”, birbirlerini kınarlar ve çekişirler.
7403. Metin
{قَالُوا} أَيْ الْأَتْبَاع مِنْهُمْ لِلْمَتْبُوعِينَ {إنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِين} عَنْ الْجِهَة الَّتِي كُنَّا نَأْمَنكُمْ مِنْهَا لِحَلِفِكُمْ أَنَّكُمْ عَلَى الْحَقّ فَصَدَّقْنَاكُمْ وَاتَّبَعْنَاكُمْ الْمَعْنَى أَنَّكُمْ أَضْلَلْتُمُونَا
{قَالُوا} “Dediler ki”, yani onlardan uyanlar uyulanlara [şöyle dediler]: {إِنَّكُمْ كُنْتُمْ تَأْتُونَنَا عَنِ الْيَمِينِ} “Siz bize sağdan gelirdiniz”, hak üzere olduğunuza dair yemin etmeniz sebebiyle sizden emin olduğumuz taraftan [gelirdiniz]; biz de sizi tasdik edip size uyduk. Anlamı: “Siz bizi saptırdınız” demektir.
7405. Metin
{قَالُوا} أَيْ الْمُتَّبِعُونَ لَهُمْ {بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ} وَإِنَّمَا يَصْدُق الْإِضْلَال مِنَّا أَنْ لَوْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ فَرَجَعْتُمْ عَنْ الْإِيمَان إلَيْنَا
{قَالُوا} “[Diğerleri de] dediler ki”, yani kendilerine uyulanlar: {بَلْ لَمْ تَكُونُوا مُؤْمِنِينَ} “Hayır, siz zaten inanan kimseler değildiniz!” Bizim [sizi] saptırmamız ancak sizler mümin olsaydınız da imandan dönüp bize uysaydınız doğru olurdu.
7407. Metin
{وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَان} قُوَّة وَقُدْرَة تَقْهَركُمْ عَلَى مُتَابَعَتنَا {بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ} ضَالِّينَ مِثْلنَا
{وَمَا كَانَ لَنَا عَلَيْكُمْ مِنْ سُلْطَانٍ} “Bizim sizin üzerinizde hiçbir hâkimiyetimiz yoktu”, sizi bize uymaya zorlayacak bir gücümüz ve kudretimiz [yoktu]. {بَلْ كُنْتُمْ قَوْمًا طَاغِينَ} “Aksine, siz azgın bir topluluk idiniz”, bizim gibi sapkın [kimselerdiniz].
7409. Metin
{فَحَقَّ} وَجَبَ {عَلَيْنَا} جَمِيعًا {قَوْل رَبّنَا} بِالْعَذَابِ أَيْ قَوْله {لَأَمْلَأَن جَهَنَّم مِنْ الْجِنَّة وَالنَّاس أَجْمَعِينَ} {إنَّا} جَمِيعًا {لَذَائِقُونَ} الْعَذَاب بِذَلِكَ الْقَوْل وَنَشَأَ عَنْهُ قَوْلهمْ
{فَحَقَّ} “Artık hak oldu”, vacip oldu, {عَلَيْنَا} “bizim üzerimize”, hepimize {قَوْلُ رَبِّنَا} “Rabbimizin sözü”, azap hakkındaki [sözü]; yani O'nun: {لَأَمْلَأَنَّ جَهَنَّمَ مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ أَجْمَعِينَ} “Cehennemi tamamen cinler ve insanlarla dolduracağım!” sözü. {إِنَّا} “Şüphesiz biz”, hepimiz {لَذَائِقُونَ} “tadıcılarız”, bu söz sebebiyle azabı [tadıcılarız]. Onların [bir sonraki] sözü de bundan neşet etmiştir.
7411. Metin
{فأغويناكم} المعلل بقولهم {إنا كنا غاوين}
{فَأَغْوَيْنَاكُمْ} “Sizi azdırdık”; bu, onların şu sözleriyle gerekçelendirilmiştir: {إِنَّا كُنَّا غَاوِينَ} “çünkü biz kendimiz de azgındık”.
7413. Metin
قال تعالى {فَإِنَّهُمْ يَوْمئِذٍ} يَوْم الْقِيَامَة {فِي الْعَذَاب مُشْتَرِكُونَ} أَيْ لِاشْتِرَاكِهِمْ فِي الْغَوَايَة
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {فَإِنَّهُمْ يَوْمَئِذٍ} “Şüphesiz onlar o gün”, kıyamet günü {فِي الْعَذَابِ مُشْتَرِكُونَ} “azapta ortaktırlar”; yani sapkınlıkta ortak oldukları için [azapta da ortaktırlar].
7415. Metin
{إنَّا كَذَلِكَ} كَمَا نَفْعَل بِهَؤُلَاءِ {نَفْعَل بِالْمُجْرِمِينَ} غَيْر هَؤُلَاءِ أَيْ نُعَذِّبهُمْ التَّابِع مِنْهُمْ وَالْمَتْبُوع
{إِنَّا كَذَلِكَ} “Şüphesiz biz böyle”, bunlara yaptığımız gibi {نَفْعَلُ بِالْمُجْرِمِينَ} “yaparız suçlulara”, bunların dışındakilere de; yani onlardan hem uyana hem uyulana azap ederiz.
7417. Metin
{إنهم} أي هؤلاء بقرينة ما بعده {كانوا إذا قيل لهم لا إله إلا الله يستكبرون}
{إِنَّهُمْ} “Şüphesiz onlar”, yani sonrasındaki karineye göre bunlar {كَانُوا إِذَا قِيلَ لَهُمْ لَا إِلَهَ إِلَّا اللَّهُ يَسْتَكْبِرُونَ} “kendilerine 'Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur' dendiği zaman büyüklük taslarlardı”.
7419. Metin
{ويقولون أئنا} فِي هَمْزَتَيْهِ مَا تَقَدَّمَ {لَتَارِكُوا آلِهَتنَا لِشَاعِرٍ مجنون} أي لأجل محمد
{وَيَقُولُونَ أَئِنَّا} “Ve derlerdi: 'Biz gerçekten...'”; [kelimenin] iki hemzesi hakkında daha önce geçen [açıklamalar geçerlidir], {لَتَارِكُوا آلِهَتِنَا لِشَاعِرٍ مَجْنُونٍ} “'...ilahlarımızı deli bir şair için terk mi edeceğiz?'”, yani Muhammed için.
7421. Metin
قال تعالى {بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ} الْجَائِينَ بِهِ وَهُوَ أَنْ لَا إلَه إلَّا اللَّه
Allah Teâlâ şöyle buyurdu: {بَلْ جَاءَ بِالْحَقِّ وَصَدَّقَ الْمُرْسَلِينَ} “Hayır, o gerçeği getirmiş ve peygamberleri doğrulamıştır”, onu getiren [peygamberleri doğrulamıştır ki]; o da 'Allah'tan başka hiçbir ilah yoktur' [sözüdür].
7423. Metin
{إنكم} فيه التفات {لذائقوا العذاب الأليم}
{إِنَّكُمْ} “Şüphesiz siz”; burada iltifat (sözü muhataba yöneltme) vardır, {لَذَائِقُو الْعَذَابِ الْأَلِيمِ} “o acı azabı mutlaka tadacaksınız”.
7425. Metin
{وَمَا تُجْزَوْنَ إلَّا} جَزَاء {مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ}
{وَمَا تُجْزَوْنَ إِلَّا} “Ve cezalandırılmazsınız ancak”, karşılığı ile [cezalandırılırsınız] {مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “yapmakta olduğunuz şeylerin”.
7427. Metin
{إلَّا عِبَاد اللَّه الْمُخْلَصِينَ} أَيْ الْمُؤْمِنِينَ اسْتِثْنَاء منقطع أي ذكر جزاؤهم في قوله
{إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ} “Allah'ın ihlaslı kulları müstesna”, yani müminler [müstesnadır]; [bu] munkatı bir istisnadır. Yani onların mükâfatı şu buyrukta zikredilmiştir:
7429. Metin
{أُولَئِكَ لَهُمْ} فِي الْجَنَّة {رِزْق مَعْلُوم} بُكْرَة وعشيا
{أُولَئِكَ لَهُمْ} “İşte onlar için vardır”, cennette {رِزْقٌ مَعْلُومٌ} “bilinen bir rızık”, sabah ve akşam.
7431. Metin
{فَوَاكِه} بَدَل أَوْ بَيَان لِلرِّزْقِ وَهُوَ مَا يُؤْكَل تَلَذُّذًا لَا لِحِفْظِ صِحَّة لِأَنَّ أَهْل الْجَنَّة مُسْتَغْنَوْنَ عَنْ حِفْظهَا بِخَلْقِ أَجْسَامهمْ لِلْأَبَدِ {وهم مكرمون} بثواب الله ﷾
{فَوَاكِهُ} “Türlü meyveler”; rızıktan bedel veya beyandır. Bu, sağlığı korumak için değil, lezzet almak amacıyla yenilen şeylerdir. Çünkü cennet ehli, bedenlerinin ebediyet için yaratılmış olması sebebiyle onu korumaya muhtaç değillerdir. {وَهُمْ مُكْرَمُونَ} “ve onlar ikram olunanlardır”, Allah Teâlâ'nın sevabıyla.
7433. Metin
{في جنات النعيم}
{فِي جَنَّاتِ النَّعِيمِ} “Nimet cennetlerinde”.
7435. Metin
{عَلَى سُرَر مُتَقَابِلِينَ} لَا يَرَى بَعْضهمْ قَفَا بعض
{عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ} “Karşılıklı tahtlar üzerinde”; birbirlerinin ensesini görmezler.
7437. Metin
{يُطَاف عَلَيْهِمْ} عَلَى كُلّ مِنْهُمْ {بِكَأْسٍ} هُوَ الْإِنَاء بِشَرَابِهِ {مِنْ مَعِين} مِنْ خَمْر يَجْرِي عَلَى وَجْه الْأَرْض كَأَنْهَارِ الْمَاء
{يُطَافُ عَلَيْهِمْ} “Dolaştırılır onların çevrelerinde”, her birinin etrafında {بِكَأْسٍ} “bir kadeh”; o, içeceğiyle birlikte olan kaptır; {مِنْ مَعِينٍ} “kaynaktan [doldurulmuş]”, yeryüzünde su ırmakları gibi akan bir şaraptan.
7439. Metin
{بَيْضَاء} أَشَدّ بَيَاضًا مِنْ اللَّبَن {لَذَّة} لَذِيذَة {لِلشَّارِبِينَ} بِخِلَافِ خَمْر الدُّنْيَا فَإِنَّهَا كَرِيهَة عِنْد الشرب
{بَيْضَاءَ} “Bembeyaz”, sütten daha beyaz; {لَذَّةٍ} “lezzetli”, tatlı {لِلشَّارِبِينَ} “içenlere”; dünya şarabının aksine, zira o içilirken nahoştur.
7441. Metin
{لَا فِيهَا غَوْل} مَا يَغْتَال عُقُولهمْ {وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ} بِفَتْحِ الزَّاي وَكَسْرهَا مِنْ نَزَفَ الشَّارِب وَأَنْزَفَ أَيْ يَسْكَرُونَ بِخِلَافِ خَمْر الدنيا
{لَا فِيهَا غَوْلٌ} “Onda ne sersemletme vardır”, akıllarını başlarından alacak bir şey, {وَلَا هُمْ عَنْهَا يُنْزَفُونَ} “ne de ondan sarhoş olurlar”. [Yünzefûn kelimesi] zâ harfinin fethası ve kesresiyle (yünzefûn / yünzifûn); içen kimsenin sarhoş olması anlamındaki 'نزف الشارب' ve 'أنزف' fiillerindendir; yani sarhoş olurlar; dünya şarabının aksine.
7443. Metin
{وَعِنْدهمْ قَاصِرَات الطَّرْف} حَابِسَات الْأَعْيُن عَلَى أَزْوَاجهنَّ لَا يَنْظُرْنَ إلَى غَيْرهمْ لِحُسْنِهِمْ عِنْدهنَّ {عِين} ضِخَام الْأَعْيُن حِسَانهَا
{وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ} “Yanlarında da bakışlarını sakınanlar vardır”, gözlerini eşlerine hasretmiş, yanlarındaki güzellikleri sebebiyle başkalarına bakmayan [kadınlar vardır]; {عِينٌ} “iri gözlüler”, iri ve güzel gözlüler.
7445. Metin
{كَأَنَّهُنَّ} فِي اللَّوْن {بِيض} لِلنَّعَامِ {مَكْنُون} مَسْتُور بِرِيشِهِ لَا يَصِل إلَيْهِ غُبَار وَلَوْنه وَهُوَ الْبَيَاض فِي صُفْرَة أَحْسَن أَلْوَان النِّسَاء
{كَأَنَّهُنَّ} “Sanki onlar”, renkte {بَيْضٌ} “yumurtalar gibidir”, devekuşunun [yumurtaları gibi], {مَكْنُونٌ} “saklı”, tüyüyle örtülmüş olup kendisine toz ulaşmayan [yumurta gibidir]. Onun rengi de -ki sarıya çalan beyazlıktır- kadınların ten renginin en güzelidir.
7447. Metin
{فَأَقْبَلَ بَعْضهمْ} بَعْض أَهْل الْجَنَّة {عَلَى بَعْض يَتَسَاءَلُونَ} عَمَّا مَرَّ بِهِمْ فِي الدُّنْيَا
{فَأَقْبَلَ بَعْضُهُمْ} “Birbirlerine döndüler”, cennet ehlinin bir kısmı {عَلَى بَعْضٍ يَتَسَاءَلُونَ} “karşılıklı soruşarak”, dünyada başlarından geçenleri.
7449. Metin
{قَالَ قَائِل مِنْهُمْ إنِّي كَانَ لِي قَرِين} صاحب ينكر البعث
{قَالَ قَائِلٌ مِنْهُمْ إِنِّي كَانَ لِي قَرِينٌ} “İçlerinden biri dedi ki: 'Gerçekten benim bir arkadaşım vardı'”, yeniden dirilmeyi inkâr eden bir arkadaş.
7451. Metin
{يقول} لي تبكيتا {أئنك لمن المصدقين} بالبعث
{يَقُولُ} “Derdi ki”, beni azarlayarak: {أَئِنَّكَ لَمِنَ الْمُصَدِّقِينَ} “'Sen gerçekten doğrulayanlardan mısın?'”, yeniden dirilmeyi.
7453. Metin
{أئذا متنا وكنا ترابا وعظاما أئنا} فِي الْهَمْزَتَيْنِ فِي الثَّلَاثَة مَوَاضِع مَا تَقَدَّمَ {لَمَدِينُونَ} مَجْزِيُّونَ وَمُحَاسَبُونَ أَنْكَرَ ذَلِكَ أَيْضًا
{أَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا أَئِنَّا} “'Biz ölüp de bir toprak ve bir kemik olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi...'”; üç yerdeki iki hemze hususunda daha önce geçen [açıklamalar geçerlidir], {لَمَدِينُونَ} “'...cezalandırılacak mıyız?'”, karşılık görüp hesaba mı çekileceğiz? Bunu da inkâr etti.
7455. Metin
{قَالَ} ذَلِكَ الْقَائِل لِإِخْوَانِهِ {هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ} مَعِي إلَى النَّار لِنَنْظُر حَاله فَيَقُولُونَ لَا
{قَالَ} “Dedi ki”, o sözü söyleyen kardeşlerine: {هَلْ أَنْتُمْ مُطَّلِعُونَ} “'Siz bakar mısınız?'”, onun durumunu görmemiz için benimle birlikte ateşe [bakar mısınız]? Onlar da 'Hayır' derler.
7457. Metin
{فَاطَّلَعَ} ذَلِكَ الْقَائِل مِنْ بَعْض كُوَى الْجَنَّة {فَرَآهُ} أَيْ رَأَى قَرِينه {فِي سَوَاء الْجَحِيم} فِي وَسَط النَّار
{فَاطَّلَعَ} “Derken baktı”, o sözü söyleyen cennetin menfezlerinden birinden [baktı], {فَرَآهُ} “onu gördü”, yani arkadaşını gördü, {فِي سَوَاءِ الْجَحِيمِ} “çılgın alevin tam ortasında”, cehennem ateşinin ortasında.
7459. Metin
{قَالَ} لَهُ تَشْمِيتًا {تَاللَّهِ إنْ} مُخَفَّفَة مِنْ الثقيلة {كدت} قاربت {لتردين} لتهلكني بإغوائك
{قَالَ} “Dedi ki”, ona kınayıp azarlayarak: {تَاللَّهِ إِنْ} “'Allah'a yemin olsun ki, muhakkak...'”; [in edatı] şeddeli olandan (inne) hafifletilmiştir; {كِدْتَ} “'...neredeyse sen...'”, yaklaştın, {لَتُرْدِينِ} “'...beni de helak edecektin'”, beni saptırarak beni helak edecektin.
7461. Metin
{وَلَوْلَا نِعْمَة رَبِّي} عَلَيَّ بِالْإِيمَانِ {لَكُنْت مِنَ الْمُحْضَرِينَ} مَعَك فِي النَّار وَتَقُول أَهْل الْجَنَّة
{وَلَوْلَا نِعْمَةُ رَبِّي} “'Rabbimin nimeti olmasaydı'”, bana iman bahşetmesi olmasaydı, {لَكُنْتُ مِنَ الْمُحْضَرِينَ} “'muhakkak ben de [oraya] getirilenlerden olurdum'”, seninle birlikte ateşe [getirilenlerden]. Cennet ehli der ki:
7463. Metin
{أفما نحن بميتين}
{أَفَمَا نَحْنُ بِمَيِّتِينَ} “'Biz artık ölmeyecek miyiz?'”
7465. Metin
{إلَّا مَوْتَتنَا الْأُولَى} أَيْ الَّتِي فِي الدُّنْيَا {وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ} هُوَ اسْتِفْهَام تَلَذُّذ وَتَحَدُّث بِنِعْمَةِ اللَّه تَعَالَى مِنْ تَأْبِيد الْحَيَاة وَعَدَم التعذيب
{إِلَّا مَوْتَتَنَا الْأُولَى} “'İlk ölümümüz müstesna?'”, yani dünyadaki [ölüm], {وَمَا نَحْنُ بِمُعَذَّبِينَ} “'ve biz azap da görmeyecek miyiz?'”. Bu, hayatın ebedileşmesi ve azabın olmaması hususunda Allah Teâlâ'nın nimetini anma ve lezzet alma amaçlı bir istifhamdır (sorudur).
7467. Metin
{إن هذا} الذي ذكرت لأهل الجنة {لهو الفوز العظيم}
{إِنَّ هَذَا} “Şüphesiz bu”, cennet ehli için zikrettiklerim, {لَهُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ} “büyük kurtuluşun ta kendisidir”.
7469. Metin
{لمثل هذا فليعمل العاملون} قيل يقال لَهُمْ ذَلِكَ وَقِيلَ هُمْ يَقُولُونَهُ
{لِمِثْلِ هَذَا فَلْيَعْمَلِ الْعَامِلُونَ} “Çalışanlar bunun benzeri için çalışsınlar”. Kendilerine böyle denildiği de, bunu kendilerinin söylediği de söylenmiştir.
7471. Metin
{أَذَلِكَ} الْمَذْكُور لَهُمْ {خَيْر نُزُلًا} وَهُوَ مَا يُعَدّ لِلنَّازِلِ مِنْ ضَيْف وَغَيْره {أَمْ شَجَرَة الزَّقُّوم} الْمُعَدَّة لِأَهْلِ النَّار وَهِيَ مِنْ أَخْبَث الشَّجَر الْمُرّ بِتُهَامَة يُنْبِتهَا اللَّه فِي الْجَحِيم كما سيأتي
{أَذَلِكَ} “Bu mu”, onlar için zikredilen [nimetler mi], {خَيْرٌ نُزُلًا} “ağırlanma yeri olarak daha hayırlıdır”, ki [nüzul], misafir vb. konaklayan kimse için hazırlanan ikramdır; {أَمْ شَجَرَةُ الزَّقُّومِ} “yoksa zakkum ağacı mı?”, cehennem ehli için hazırlanan [ağaç mı]? O, Tihâme bölgesindeki acı ağaçların en kötülerindendir. Allah onu, ileride geleceği üzere cehennemde bitirir.
7473. Metin
{إنَّا جَعَلْنَاهَا} بِذَلِكَ {فِتْنَة لِلظَّالِمِينَ} أَيْ الْكَافِرِينَ مِنْ أَهْل مَكَّة إذْ قَالُوا النَّار تُحْرِق الشَّجَر فَكَيْفَ تُنْبِتهُ
{إِنَّا جَعَلْنَاهَا} “Gerçekten biz onu”, bununla {فِتْنَةً لِلظَّالِمِينَ} “zalimler için bir sınama kıldık”, yani Mekke ehlinden olan kâfirler için; çünkü onlar: “Ateş ağacı yakar, onu nasıl bitirecek?” demişlerdi.
7475. Metin
{إنَّهَا شَجَرَة تَخْرُج فِي أَصْل الْجَحِيم} أَيْ قَعْر جَهَنَّم وَأَغْصَانهَا تَرْتَفِع إلَى دَرَكَاتهَا
{إِنَّهَا شَجَرَةٌ تَخْرُجُ فِي أَصْلِ الْجَحِيمِ} “O, çılgın alevin dibinde çıkan bir ağaçtır”, yani cehennemin dibinde; dalları ise onun derekelerine (tabakalarına) kadar yükselir.
7477. Metin
{طلعها} المشبه بطلع النخل {كأنه رؤوس الشَّيَاطِين} الْحَيَّات الْقَبِيحَة الْمَنْظَر
{طَلْعُهَا} “Onun tomurcukları”, hurma tomurcuklarına benzetilen [meyveleri], {كَأَنَّهُ رُءُوسُ الشَّيَاطِينِ} “sanki şeytanların başları gibidir”, çirkin görünüşlü yılanlar [gibidir].
7479. Metin
{فَإِنَّهُمْ} أَيْ الْكُفَّار {لَآكِلُونَ مِنْهَا} مَعَ قُبْحهَا لشدة جوعهم {فمالئون منها البطون}
{فَإِنَّهُمْ} “Şüphesiz onlar”, yani kâfirler, {لَآكِلُونَ مِنْهَا} “ondan mutlaka yiyeceklerdir”, çirkinliğine rağmen açlıklarının şiddetinden ötürü; {فَمَالِئُونَ مِنْهَا الْبُطُونَ} “karınlarını da ondan dolduracaklardır”.
7481. Metin
{ثُمَّ إنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَمِيم} أَيْ مَاء حَارّ يَشْرَبُونَهُ فَيَخْتَلِط بِالْمَأْكُولِ مِنْهَا فَيَصِير شَوْبًا لَهُ
{ثُمَّ إِنَّ لَهُمْ عَلَيْهَا لَشَوْبًا مِنْ حَمِيمٍ} “Sonra şüphesiz onlar için bunun üzerine kaynar sudan bir karışım vardır”, yani onu içerler ve o, o ağaçtan yenilen şeye karışarak onun için bir karışım haline gelir.
7483. Metin
{ثُمَّ إنَّ مَرْجِعهمْ لَإِلَى الْجَحِيم} يُفِيد أَنَّهُمْ يَخْرُجُونَ مِنْهَا لِشُرْبِ الْحَمِيم وَأَنَّهُ خَارِجهَا
{ثُمَّ إِنَّ مَرْجِعَهُمْ لَإِلَى الْجَحِيمِ} “Sonra şüphesiz onların dönüşü yine çılgın alevli ateşedir”. [Bu ifade], onların kaynar suyu içmek için oradan çıktıklarını ve kaynar suyun onun dışında olduğunu bildirir.
7485. Metin
{إنهم ألفوا} وجدوا {آباءهم ضالين}
{إِنَّهُمْ أَلْفَوْا} “Gerçekten onlar buldular”, buldular, {آبَاءَهُمْ ضَالِّينَ} “babalarını sapıtmış kimseler olarak”.
7487. Metin
{فَهُمْ عَلَى آثَارهمْ يُهْرَعُونَ} يُزْعَجُونَ إلَى اتِّبَاعهمْ فيسرعون إليه
{فَهُمْ عَلَى آثَارِهِمْ يُهْرَعُونَ} “Kendileri de onların izleri üzerinde koşturuluyorlar”, onlara uymaya zorlanıyorlar da hemen ona koşuyorlar.
7489. Metin
{وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلهمْ أَكْثَر الْأَوَّلِينَ} مِنْ الْأُمَم الماضية
{وَلَقَدْ ضَلَّ قَبْلَهُمْ أَكْثَرُ الْأَوَّلِينَ} “Andolsun onlardan önce evvelkilerin çoğu da sapmıştı”, geçmiş ümmetlerden.
7491. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ} مِنْ الرُّسُل مُخَوِّفِينَ
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا فِيهِمْ مُنْذِرِينَ} “Andolsun biz onların içine uyarıcılar göndermiştik”, elçilerden korkutucular [göndermiştik].
7493. Metin
{فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الْمُنْذَرِينَ} الْكَافِرِينَ أَيْ عاقبتهم العذاب
{فَانْظُرْ كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُنْذَرِينَ} “Bak o uyarılanların sonu nasıl oldu?”, kâfirlerin; yani onların sonu azap olmuştur.
7495. Metin
{إلَّا عِبَاد اللَّه الْمُخْلَصِينَ} أَيْ الْمُؤْمِنِينَ فَإِنَّهُمْ نَجَوْا مِنْ الْعَذَاب لِإِخْلَاصِهِمْ فِي الْعِبَادَة أَوْ لِأَنَّ اللَّه أَخْلَصَهُمْ لَهَا عَلَى قِرَاءَة فَتْح اللام
{إِلَّا عِبَادَ اللَّهِ الْمُخْلَصِينَ} “Allah'ın ihlasa erdirilmiş kulları müstesna”, yani müminler; çünkü onlar ibadette ihlaslı olmaları veya lâm harfinin fethası kıraatine göre Allah'ın onları bunun için seçip arındırması sebebiyle azaptan kurtulmuşlardır.
7497. Metin
{وَلَقَدْ نَادَانَا نُوح} بِقَوْلِهِ رَبّ إنِّي مَغْلُوب فَانْتَصِرْ {فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ} لَهُ نَحْنُ أَيْ دَعَانَا عَلَى قَوْمه فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِالْغَرَقِ
{وَلَقَدْ نَادَانَا نُوحٌ} “Andolsun Nûh bize seslenmişti”, “Rabbim, doğrusu ben yenik düştüm, yardım et!” sözüyle; {فَلَنِعْمَ الْمُجِيبُونَ} “ne güzel icabet edenleriz”, biz ona [ne güzel icabet ettik]! Yani kavminin aleyhine bize dua etti, biz de onları suda boğarak helak ettik.
7499. Metin
{وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْله مِنَ الْكَرْب الْعَظِيم} أَيْ الْغَرَق
{وَنَجَّيْنَاهُ وَأَهْلَهُ مِنَ الْكَرْبِ الْعَظِيمِ} “Onu da ailesini de o büyük sıkıntıdan kurtardık”, yani boğulmaktan.
7501. Metin
{وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّته هُمُ الْبَاقِينَ} فَالنَّاس كُلّهمْ مِنْ نَسْله ﵇ وَكَانَ لَهُ ثَلَاثَة أَوْلَاد سَام وَهُوَ أَبُو الْعَرَب وَالْفُرْس وَالرُّوم وَحَام وَهُوَ أَبُو السُّودَان ويافث وَهُوَ أَبُو التُّرْك وَالْخَزْر وَيَأْجُوج وَمَأْجُوج وَمَا هُنَالِكَ
{وَجَعَلْنَا ذُرِّيَّتَهُ هُمُ الْبَاقِينَ} “Onun neslini de kalıcılar kıldık”. Dolayısıyla insanların tamamı onun (aleyhisselâm) neslindendir. Onun üç oğlu vardı: Sam -ki o Arapların, Farsların ve Rumların atasıdır-, Ham -ki o siyahilerin atasıdır- ve Yafes -ki o Türklerin, Hazarların, Ye'cûc ile Me'cûc'un ve oralardakilerin atasıdır-.
7503. Metin
{وَتَرَكْنَا} أَبْقَيْنَا {عَلَيْهِ} ثَنَاء حَسَنًا {فِي الْآخِرِينَ} مِنْ الْأَنْبِيَاء وَالْأُمَم إلَى يَوْم الْقِيَامَة
{وَتَرَكْنَا} “Ve bıraktık”, baki kıldık, {عَلَيْهِ} “onun hakkında”, güzel bir övgü [bıraktık], {فِي الْآخِرِينَ} “sonrakiler içinde”, kıyamet gününe kadar gelecek peygamberler ve ümmetler arasında.
7505. Metin
{سلام} منا {على نوح في العالمين}
{سَلَامٌ} “Selam olsun”, bizden [selam], {عَلَى نُوحٍ فِي الْعَالَمِينَ} “alemler içinde Nûh'a!”.
7507. Metin
{إنا كذلك} كما جزيناهم {نجزي المحسنين}
{إِنَّا كَذَلِكَ} “Şüphesiz biz işte böyle”, onlara karşılık verdiğimiz gibi, {نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ} “iyilik edenleri mükâfatlandırırız”.
7509. Metin
{إنه من عبادنا المؤمنين}
{إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ} “Çünkü o bizim mümin kullarımızdandı”.
7511. Metin
{ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ} كُفَّار قَوْمه
{ثُمَّ أَغْرَقْنَا الْآخَرِينَ} “Sonra diğerlerini suda boğduk”, kavminin kâfirlerini.
7513. Metin
{وَإِنَّ مِنْ شِيعَته} أَيْ مِمَّنْ تَابَعَهُ فِي أَصْل الدِّين {لِإِبْرَاهِيم} وَإِنْ طَالَ الزَّمَان بَيْنهمَا وَهُوَ أَلْفَانِ وَسِتّمِائَةِ وَأَرْبَعُونَ سَنَة وَكَانَ بَيْنهمَا هود وصالح
{وَإِنَّ مِنْ شِيعَتِهِ} “Şüphesiz onun taraftarlarından biri de”, yani dinin aslında ona uyanlardan biri de, {لَإِبْرَاهِيمَ} “İbrahim'di”. Her ne kadar aralarındaki zaman uzun olsa da; bu da iki bin altı yüz kırk yıldır ve aralarında Hûd ile Sâlih bulunmaktaydı.
7515. Metin
{إذْ جَاءَ رَبّه} أَيْ تَابَعَهُ وَقْت مَجِيئِهِ {بِقَلْبٍ سَلِيم} مِنْ الشَّكّ وَغَيْره
{إِذْ جَاءَ رَبَّهُ} “Hani o Rabbine gelmişti”, yani geldiği vakit ona uymuştu, {بِقَلْبٍ سَلِيمٍ} “selim bir kalple”, şüpheden ve diğer [kötülüklerden arınmış bir kalple].
7517. Metin
{إذْ قَالَ} فِي هَذِهِ الْحَالَة الْمُسْتَمِرَّة لَهُ {لأبيه وقومه} موبخا {ماذا} ما الذي {تعبدون}
{إِذْ قَالَ} “Hani o demişti”, kendisinde devam eden bu halde iken, {لِأَبِيهِ وَقَوْمِهِ} “babasına ve kavmine”, kınayarak: {مَاذَا} “neye”, o taptığınız nedir ki, {تَعْبُدُونَ} “tapıyorsunuz?”
7519. Metin
{أئفكا} فِي هَمْزَتَيْهِ مَا تَقَدَّمَ {آلِهَة دُون اللَّه تُرِيدُونَ} وَإِفْكًا مَفْعُول لَهُ وَآلِهَة مَفْعُول بِهِ لتُرِيدُونَ وَالْإِفْك أَسْوَأ الْكَذِب أَيْ أَتَعْبُدُونَ غَيْر الله
{أَئِفْكًا} “Bir yalan olarak mı” -iki hemzesinde [geçerli olan kıraatler] daha önce geçmişti-, {آلِهَةً دُونَ اللَّهِ تُرِيدُونَ} “Allah'tan başka ilahlar istiyorsunuz?” {إِفْكًا} mef'ûlün leh, {آلِهَةً} ise {تُرِيدُونَ} fiilinin mef'ûlün bihidir. İfk (إفك), yalanın en kötüsüdür; yani Allah'tan başkasına mı kulluk ediyorsunuz?
7521. Metin
{فَمَا ظَنّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ} إذْ عَبَدْتُمْ غَيْره أَنَّهُ يَتْرُككُمْ بِلَا عِقَاب لَا وَكَانُوا نَجَّامِينَ فَخَرَجُوا إلَى عِيد لَهُمْ وَتَرَكُوا طَعَامهمْ عِنْد أَصْنَامهمْ زَعَمُوا التَّبَرُّك عَلَيْهِ فَإِذَا رَجَعُوا أَكَلُوهُ وَقَالُوا لِلسَّيِّدِ إبْرَاهِيم اُخْرُجْ مَعَنَا
{فَمَا ظَنُّكُمْ بِرَبِّ الْعَالَمِينَ} “O halde Âlemlerin Rabbi hakkındaki zannınız nedir?” Ondan başkasına ibadet ettiğinizde sizi cezasız bırakacağını mı [sanıyorsunuz]? Hayır! Onlar yıldızlara bakan (astrolojiyle uğraşan) kimselerdi. Kendilerine ait bir bayrama çıktılar ve bereketlenmesi iddiasıyla yiyeceklerini putlarının yanına bıraktılar; döndüklerinde onu yiyeceklerdi. Efendimiz İbrahim'e de: “Bizimle birlikte çık” dediler.
7523. Metin
{فَنَظَرَ نَظْرَة فِي النُّجُوم} إيهَامًا لَهُمْ أَنَّهُ يَعْتَمِد عَلَيْهَا لِيَعْتَمِدُوهُ
{فَنَظَرَ نَظْرَةً فِي النُّجُومِ} “Derken yıldızlara bir bakış fırlattı”, kendilerine güven versin diye onlara dayanıyormuş izlenimi vererek.
7525. Metin
{فَقَالَ إنِّي سَقِيم} عَلِيل أَيْ سَأَسْقَمُ
{فَقَالَ إِنِّي سَقِيمٌ} “Ve dedi ki: ‘Doğrusu ben hastayım’”, rahatsızım, yani hastalanacağım.
7527. Metin
{فَتَوَلَّوْا عنه} إلى عيدهم {مدبرين}
{فَتَوَلَّوْا عَنْهُ} “Bunun üzerine ondan yüz çevirdiler”, bayramlarına doğru, {مُدْبِرِينَ} “arkalarını dönüp gittiler”.
7529. Metin
{فَرَاغَ} مَالَ فِي خُفْيَة {إلَى آلِهَتهمْ} وَهِيَ الْأَصْنَام وَعِنْدهَا الطَّعَام {فَقَالَ} اسْتِهْزَاء {أَلَا تَأْكُلُونَ} فلم ينطقوا
{فَرَاغَ} “Bunun üzerine sokuldu”, gizlice yöneldi, {إِلَى آلِهَتِهِمْ} “onların ilahlarına” -ki onlar putlardı ve yanlarında yemek vardı-, {فَقَالَ} “ve dedi”, alay ederek: {أَلَا تَأْكُلُونَ} “‘Yemiyor musunuz?’” Fakat konuşmadılar.
7531. Metin
فَقَالَ {مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ} فَلَمْ يُجَبْ
Bunun üzerine: {مَا لَكُمْ لَا تَنْطِقُونَ} “‘Neyiniz var, konuşmuyorsunuz?’” dedi; fakat cevap verilmedi.
7533. Metin
{فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ بِالْقُوَّةِ فَكَسَرَهَا فَبَلَغَ قَوْمه مِمَّنْ رَآهُ
{فَرَاغَ عَلَيْهِمْ ضَرْبًا بِالْيَمِينِ بِالْقُوَّةِ فَكَسَرَهَا فَبَلَغَ قَوْمه مِمَّنْ رَآهُ
7535. Metin
{فَأَقْبَلُوا إلَيْهِ يَزِفُّونَ} أَيْ يُسْرِعُونَ الْمَشْي فَقَالُوا لَهُ نَحْنُ نَعْبُدهَا وَأَنْت تَكْسِرهَا
{فَأَقْبَلُوا إِلَيْهِ يَزِفُّونَ} “Derken koşarak ona doğru geldiler”, yani yürüyüşlerini hızlandırdılar ve ona: “Biz onlara tapıyoruz, sense onları kırıyorsun!” dediler.
7537. Metin
{قَالَ} لَهُمْ مُوَبِّخًا {أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ} مِنْ الْحِجَارَة وَغَيْرهَا أَصْنَامًا
{قَالَ} “Dedi ki”, onları kınayarak: {أَتَعْبُدُونَ مَا تَنْحِتُونَ} “‘Kendi yonttuğunuz şeylere mi tapıyorsunuz?’”, taştan ve benzeri şeylerden putlar olarak [yonttuğunuz şeylere]?
7539. Metin
{وَاَللَّه خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ} مِنْ نَحْتكُمْ وَمَنْحُوتكُمْ فَاعْبُدُوهُ وَحْده وَمَا مَصْدَرِيَّة وَقِيلَ مَوْصُولَة وَقِيلَ موصوفة
{وَاللَّهُ خَلَقَكُمْ وَمَا تَعْمَلُونَ} “Halbuki sizi de yaptıklarınızı da Allah yaratmıştır”; yontma fiilinizi de yonttuğunuz maddeleri de. O halde yalnızca O'na ibadet edin! [Buradaki] “mâ” (ما) masdariyyedir; mevsûle olduğu da söylenmiştir, mevsûfe olduğu da söylenmiştir.
7541. Metin
{قالوا} بينهم {ابنوا له بنيانا} فاملأوه حَطَبًا وَأَضْرِمُوهُ بِالنَّارِ فَإِذَا الْتَهَبَ {فَأَلْقُوهُ فِي الْجَحِيم} النَّار الشَّدِيدَة
{قَالُوا} “Dediler ki”, aralarında: {ابْنُوا لَهُ بُنْيَانًا} “‘Onun için bir bina yapın’” -içini odunla doldurun ve onu ateşle tutuşturun; alevlendiği zaman da- {فَأَلْقُوهُ فِي الْجَحِيمِ} “‘onu o alevli ateşin içine atın!’”, şiddetli ateşin [içine].
7543. Metin
{فَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا} بِإِلْقَائِهِ فِي النَّار لِتُهْلِكهُ {فَجَعَلْنَاهُمْ الْأَسْفَلِينَ} الْمَقْهُورِينَ فَخَرَجَ مِنْ النَّار سَالِمًا
{فَأَرَادُوا بِهِ كَيْدًا} “Ona bir tuzak kurmak istediler”, onu helak etsin diye ateşe atmakla, {فَجَعَلْنَاهُمْ الْأَسْفَلِينَ} “fakat biz onları en alçaklar kıldık”, hezimete uğramış [kıldık] da ateşten sapasağlam çıktı.
7545. Metin
{وَقَالَ إنِّي ذَاهِب إلَى رَبِّي} مُهَاجِر إلَيْهِ من دار الكفر {سيهدين} إلَى حَيْثُ أَمَرَنِي رَبِّي بِالْمَصِيرِ إلَيْهِ وَهُوَ الشَّام فَلَمَّا وَصَلَ إلَى الْأَرْض الْمُقَدَّسَة قَالَ
{وَقَالَ إِنِّي ذَاهِبٌ إِلَى رَبِّي} “Ve dedi ki: ‘Şüphesiz ben Rabbime gidiyorum’”, küfür diyarından O'na hicret ediyorum, {سَيَهْدِينِ} “O bana doğru yolu gösterecektir”, Rabbimin gitmemi emrettiği yere doğru -ki orası Şam'dır-. Mukaddes toprağa vardığında şöyle dedi: