975. Metin
{يأيها النَّاس} أَيْ أَهْل مَكَّة {اتَّقُوا رَبّكُمْ} أَيْ عِقَابه بِأَنْ تُطِيعُوهُ {الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْس وَاحِدَة} آدَم {وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجهَا} حَوَّاء بِالْمَدِّ مِنْ ضِلْع مِنْ أَضْلَاعه الْيُسْرَى {وَبَثَّ} فَرَّقَ وَنَشَرَ {مِنْهُمَا} مِنْ آدَم وَحَوَّاء {رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاء} كَثِيرَة {وَاتَّقُوا اللَّه الَّذِي تَسَاءَلُونَ} فِيهِ إدْغَام التَّاء فِي الْأَصْل فِي السِّين وَفِي قِرَاءَة بِالتَّخْفِيفِ بِحَذْفِهَا أَيْ تَتَسَاءَلُونَ {بِهِ} فِيمَا بينكم حين يَقُول بَعْضكُمْ لِبَعْضٍ أَسْأَلك بِاَللَّهِ وَأَنْشُدك بِاَللَّهِ {وَ} اتَّقُوا {الْأَرْحَام} أَنْ تَقْطَعُوهَا وَفِي قِرَاءَة بِالْجَرِّ عَطْفًا عَلَى الضَّمِير فِي بِهِ وَكَانُوا يَتَنَاشَدُونَ بِالرَّحِمِ {إنَّ اللَّه كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا} حَافِظًا لِأَعْمَالِكُمْ فَيُجَازِيكُمْ بِهَا أَيْ لَمْ يَزَلْ متصفا بذلك
{يأيها النَّاس} “Ey insanlar!” yani ey Mekke halkı! {اتَّقُوا رَبّكُمْ} “Rabbinizden sakının” yani O'na itaat ederek O'nun azabından [sakının]; {الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْس وَاحِدَة} “ki O, sizi tek bir nefisten yarattı”, [o da] Âdem'dir. {وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجهَا} “Ve ondan da eşini yarattı”, [o da] Havvâ'dır; -med ile okunur- onun sol kaburga kemiklerinden birinden [yaratmıştır]. {وَبَثَّ} “ve yaydı” dağıttı ve neşretti {مِنْهُمَا} “ikisinden” Âdem ve Havvâ'dan {رِجَالًا كَثِيرًا وَنِسَاء} “birçok erkek ve kadın” pek çok [kadın]. {وَاتَّقُوا اللَّه الَّذِي تَسَاءَلُونَ} “Kendisi adına birbirinizden dilekte bulunduğunuz Allah'tan sakının”. Bundaki 'tâ' harfi aslı itibarıyla 'sîn'e idğam edilmiştir. Bir kıraatte ise 'tâ' hazfedilerek tahfif ile okunmuştur; yani {تَتَسَاءَلُونَ} [demektir]. {بِهِ} “Kendisiyle” aranızda birbirinize 'Allah adına senden istiyorum' ve 'Allah adına senden rica ediyorum' dediğinizde; {وَ} “ve” sakının {الْأَرْحَام} “akrabalık bağlarını [koparmaktan]”. Bir kıraatte ise 'bihi'deki zamire atfedilerek cer ile okunmuştur; zira onlar akrabalık bağı adına da birbirlerinden istekte bulunurlardı. {إنَّ اللَّه كَانَ عَلَيْكُمْ رَقِيبًا} “Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde tam bir gözetleyicidir”, amellerinizi koruyandır ve bu amelleriniz sebebiyle size karşılığını verecektir; yani O, ezelden beri bu sıfatla muttasıftır.
976. Metin
وَنَزَلَ فِي يَتِيم طَلَبَ مِنْ وَلِيّه مَاله فَمَنَعَهُ {وَآتُوا الْيَتَامَى} الصِّغَار الَّذِينَ لَا أَب لَهُمْ {أَمْوَالهمْ} إذَا بَلَغُوا {وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيث} الْحَرَام {بِالطَّيِّبِ} الْحَلَال أَيْ تَأْخُذُوهُ بَدَله كَمَا تَفْعَلُونَ مِنْ أَخْذ الْجَيِّد مِنْ مَال الْيَتِيم وَجَعْل الرَّدِيء مِنْ مَالكُمْ مَكَانه {وَلَا تَأْكُلُوا أَمْوَالهمْ} مَضْمُومَة {إلَى أَمْوَالكُمْ إنَّهُ} أَيْ أَكْلهَا {كَانَ حُوبًا} ذَنْبًا {كَبِيرًا} عَظِيمًا وَلَمَّا نَزَلَتْ تَحَرَّجُوا مِنْ وِلَايَة الْيَتَامَى وَكَانَ فِيهِمْ مَنْ تَحْته الْعَشْر أَوْ الثَّمَان مِنْ الْأَزْوَاج فَلَا يعدل بينهن فنزل
Bu ayet, vasisinden malını isteyen ancak vasisinin vermediği bir yetim hakkında inmiştir: {وَآتُوا الْيَتَامَى} “Yetimlere” babası olmayan küçük çocuklara {أَمْوَالهمْ} “mallarını verin” ergenliğe ulaştıklarında. {وَلَا تَتَبَدَّلُوا الْخَبِيث} “Kötü olanı değişmeyin” haramı {بِالطَّيِّبِ} “iyi olanla” helalle; yani yetimin malından kaliteli olanı alıp yerine kendi malınızdan adi olanı koymak şeklinde yaptığınız gibi, onun yerine onu almayın. {وَلَا تَأْكُلُوا أَمْوَالهمْ} “Onların mallarını yemeyin” katarak {إلَى أَمْوَالكُمْ إنَّهُ} “kendi mallarınıza. Şüphesiz bu” yani onları yemek {كَانَ حُوبًا} “bir günahtır” {كَبِيرًا} “büyük” pek büyük [bir günahtır]. Bu ayet inince yetimlerin velayetini üstlenmekten çekindiler. İçlerinden bazılarının nikâhı altında on veya sekiz hanım bulunuyor, onların arasında adalet gözetemiyorlardı. Bunun üzerine şu ayet indi:
977. Metin
{وإن خفتم أ} ن {لَا تُقْسِطُوا} تَعْدِلُوا {فِي الْيَتَامَى} فَتَحَرَّجْتُمْ مِنْ أَمْرهمْ فَخَافُوا أَيْضًا أَنْ لَا تَعْدِلُوا بَيْن النِّسَاء إذَا نَكَحْتُمُوهُنَّ {فَانْكِحُوا} تَزَوَّجُوا {مَا} بِمَعْنَى مَنْ {طَابَ لَكُمْ مِنْ النِّسَاء مَثْنَى وَثُلَاث ورباع} أي اثنتين اثنتين وثلاثا ثلاثا وأربعا أربعا ولا تزيدوا على ذلك {فإن خفتم أ} ن {لَا تَعْدِلُوا} فِيهِنَّ بِالنَّفَقَةِ وَالْقَسْم {فَوَاحِدَة} انْكِحُوهَا {أَوْ} اقْتَصِرُوا عَلَى {مَا مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} مِنْ الْإِمَاء إذْ لَيْسَ لَهُنَّ مِنْ الْحُقُوق مَا لِلزَّوْجَاتِ {ذَلِكَ} أَيْ نِكَاح الْأَرْبَع فَقَطْ أَوْ الْوَاحِدَة أَوْ التَّسَرِّي {أَدْنَى} أَقْرَب إلَى {أَلَّا تعولوا} تجوروا
{وإن خفتم أ} ن {لَا تُقْسِطُوا} “Eğer hakkaniyeti gözetemeyeceğinizden” adil davranamayacağınızdan {فِي الْيَتَامَى} “yetimler hakkında [korkarsanız]” ve onların durumundan çekinirseniz; kadınlarla evlendiğinizde aralarında adalet yapamamaktan da aynı şekilde korkun! {فَانْكِحُوا} “nikâhlayın” evlenin {مَا} “olan” 'men' (kimseler) anlamındadır {طَابَ لَكُمْ مِنْ النِّسَاء مَثْنَى وَثُلَاث ورباع} “kadınlardan size helal ve hoş gelenlerden ikişer, üçer ve dörder” yani ikişer ikişer, üçer üçer ve dörder dörder; bunun üzerine çıkmayın. {فإن خفتم أ} ن {لَا تَعْدِلُوا} “Şayet adalet sağlayamayacağınızdan korkarsanız” onların arasında nafaka ve paylaştırma hususunda {فَوَاحِدَة} “o takdirde bir tanesini” nikâhlayın {أَوْ} “yahut” yetinin {مَا مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} “sağ ellerinizin malik olduğuyla” cariyelerle; zira onların nikâhlı eşlerin sahip olduğu hakları yoktur. {ذَلِكَ} “Bu” yani sadece dört kadınla veya tek kadınla evlenmek ya da cariye edinmek {أَدْنَى} “daha yakındır” {أَلَّا تعولوا} “haksızlık etmemenize” zulmetmemenize.
978. Metin
{وَآتُوا} أَعْطُوا {النِّسَاء صَدَقَاتهنَّ} جَمْع صَدَقَة مُهُورهنَّ {نِحْلَة} مَصْدَر عَطِيَّة عَنْ طِيب نَفْس {فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْء مِنْهُ نَفْسًا} تَمْيِيز مُحَوَّل عَنْ الْفَاعِل أَيْ طَابَتْ أَنْفُسهنَّ لَكُمْ عَنْ شَيْء مِنْ الصَّدَاق فَوَهَبْنَهُ لَكُمْ {فَكُلُوهُ هَنِيئًا} طَيِّبًا {مَرِيئًا} مَحْمُود الْعَاقِبَة لَا ضَرَر فِيهِ عَلَيْكُمْ فِي الْآخِرَة نَزَلَتْ رَدًّا عَلَى مَنْ كَرِهَ ذَلِكَ
{وَآتُوا} “Verin” {النِّسَاء صَدَقَاتهنَّ} “kadınlara mehirlerini” saduka kelimesinin çoğuludur, mehirlerini {نِحْلَة} “gönül hoşluğuyla bir bağış olarak” masdardır, gönül rızasıyla verilen bir hibe olarak. {فَإِنْ طِبْنَ لَكُمْ عَنْ شَيْء مِنْهُ نَفْسًا} “Eğer ondan bir kısmını kendi rızalarıyla size bağışlarlarsa” failden dönüştürülmüş temyizdir; yani mehirlerinden bir kısmı hususunda gönülleri razı olup onu size bağışlarlarsa {فَكُلُوهُ هَنِيئًا} “artık onu afiyetle” helal ve hoş olarak {مَرِيئًا} “huzurla yiyin” akıbeti övülmüş ve ahirette size hiçbir zararı olmayacak şekilde. [Bu ayet], bunu hoş görmeyen kimselerin anlayışını reddetmek üzere inmiştir.
979. Metin
{وَلَا تُؤْتُوا} أَيّهَا الْأَوْلِيَاء {السُّفَهَاء} الْمُبَذِّرِينَ مِنْ الرِّجَال وَالنِّسَاء وَالصِّبْيَان {أَمْوَالكُمْ} أَيْ أَمْوَالكُمْ الَّتِي فِي أَيْدِيكُمْ {الَّتِي جَعَلَ اللَّه لَكُمْ قِيَامًا} مَصْدَر قَامَ أَيْ تَقُوم بِمَعَاشِكُمْ وَصَلَاح أَوْلَادكُمْ فَيَضَعُوهَا فِي غَيْر وَجْههَا وَفِي قِرَاءَة قِيَمًا جَمْع قِيمَة مَا تَقُوم بِهِ الْأَمْتِعَة {وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا} أَيْ أَطْعِمُوهُمْ مِنْهَا {وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا} عِدُوهُمْ عِدَة جَمِيلَة بِإِعْطَائِهِمْ أَمْوَالهمْ إذا رشدوا
{وَلَا تُؤْتُوا} “Vermeyin” ey veliler! {السُّفَهَاء} “aklı ermezlere” erkek, kadın ve çocuklardan savurgan olanlara {أَمْوَالكُمْ} “mallarınızı” yani ellerinizde bulunan mallarınızı; {الَّذِي جَعَلَ اللَّه لَكُمْ قِيَامًا} “Allah'ın sizin için bir geçim kaynağı kıldığı” kâme fiilinin masdarıdır; yani geçiminizi ve çocuklarınızın maslahatını kendisiyle sağladığınız malları ki onları uygun olmayan yerlere harcamasınlar. Bir kıraatte 'kıyamen', eşyaların kendisiyle değer kazandığı kıymet kelimesinin çoğulu olan 'kıyemen' şeklinde okunmuştur. {وَارْزُقُوهُمْ فِيهَا} “Onları oradan rızıklandırın” yani onları bundan doyurun {وَاكْسُوهُمْ وَقُولُوا لَهُمْ قَوْلًا مَعْرُوفًا} “ve giydirin; onlara güzel söz söyleyin”, ergenliğe ve olgunluğa eriştiklerinde mallarını kendilerine vereceğinize dair onlara güzel bir vaatte bulunun.
980. Metin
{وَابْتَلُوا} اخْتَبِرُوا {الْيَتَامَى} قَبْل الْبُلُوغ فِي دِينهمْ وَتَصَرُّفهمْ فِي أَحْوَالهمْ {حَتَّى إذَا بَلَغُوا النِّكَاح} أَيْ صَارُوا أَهْلًا لَهُ بِالِاحْتِلَامِ أَوْ السِّنّ وَهُوَ اسْتِكْمَال خَمْس عَشْرَة سَنَة عِنْد الشَّافِعِيّ {فَإِنْ آنَسْتُمْ} أَبْصَرْتُمْ {مِنْهُمْ رُشْدًا} صَلَاحًا فِي دِينهمْ وَمَالهمْ {فَادْفَعُوا إلَيْهِمْ أَمْوَالهمْ وَلَا تَأْكُلُوهَا} أَيّهَا الْأَوْلِيَاء {إسْرَافًا} بِغَيْرِ حَقّ حَال {وَبِدَارًا} أَيْ مُبَادِرِينَ إلَى إنْفَاقهَا مَخَافَة {أَنْ يَكْبُرُوا} رشداء فيلزمكم تسليمها إليهم {ومن كان} من الأولياء {غنيا فَلْيَسْتَعْفِفْ} أَيْ يَعِفّ عَنْ مَال الْيَتِيم وَيَمْتَنِع مِنْ أَكْله {وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ} مِنْهُ {بِالْمَعْرُوفِ} بِقَدْرِ أُجْرَة عَمَله {فَإِذَا دَفَعْتُمْ إلَيْهِمْ} أَيْ إلَى الْيَتَامَى {أَمْوَالهمْ فَأَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ} أَنَّهُمْ تَسَلَّمُوهَا وَبَرِئْتُمْ لِئَلَّا يَقَع اخْتِلَاف فَتَرْجِعُوا إلَى الْبَيِّنَة وَهَذَا أَمْر إرْشَاد {وَكَفَى بِاَللَّهِ} الْبَاء زَائِدَة {حَسِيبًا} حَافِظًا لِأَعْمَالِ خَلْقه وَمُحَاسِبهمْ
{وَابْتَلُوا} “Ve deneyin” imtihan edin {الْيَتَامَى} “yetimleri” ergenlikten önce dinleri ve durumlarındaki tasarrufları hususunda {حَتَّى إذَا بَلَغُوا النِّكَاح} “evlilik çağına ulaştıklarında” yani ihtilamla veya yaş ile -ki bu İmam Şâfiî'ye göre on beş yaşın tamamlanmasıdır- evliliğe ehil hâle geldiklerinde; {فَإِنْ آنَسْتُمْ} “eğer görürseniz” {مِنْهُمْ رُشْدًا} “onlarda bir olgunluk” dinlerinde ve mallarında bir salah [görürseniz] {فَادْفَعُوا إلَيْهِمْ أَمْوَالهمْ وَلَا تَأْكُلُوهَا} “mallarını kendilerine teslim edin; onları yemeyin” ey veliler! {إسْرَافًا} “israf ederek” haksız yere -hâl konumundadır- {وَبِدَارًا} “ve acele ederek” yani harcamaya acele ile davranarak korkusuyla {أَنْ يَكْبُرُوا} “büyüyecekler” rüşde erecekler de mallarını kendilerine teslim etmeniz gerekecek [diye]. {ومن كان} “Kim de olursa” velilerden {غنيا فَلْيَسْتَعْفِفْ} “zengin, iffetli davransın” yani yetimin malından sakınsın ve onu yemekten imtina etsin. {وَمَنْ كَانَ فَقِيرًا فَلْيَأْكُلْ} “Kim de fakir ise yesin” ondan {بِالْمَعْرُوفِ} “örfe uygun olarak” emeğinin ücreti kadar. {فَإِذَا دَفَعْتُمْ إلَيْهِمْ} “Onlara verdiğiniz zaman” yani yetimlere {أَمْوَالهمْ فَأَشْهِدُوا عَلَيْهِمْ} “mallarını, karşılarında şahit tutun” onları teslim aldıklarına ve sizin ibra olduğunuza dair; ta ki bir anlaşmazlık vuku bulup da delile başvurmak zorunda kalmayasınız. Bu bir irşat (yol gösterme) emridir. {وَكَفَى بِاَللَّهِ} “Allah yeter” -bâ harfi zâiddir- {حَسِيبًا} “hesap görücü olarak” yarattıklarının amellerini koruyan ve onları hesaba çeken olarak.
981. Metin
وَنَزَلَ رَدًّا لِمَا كَانَ عَلَيْهِ فِي الْجَاهِلِيَّة مِنْ عَدَم تَوْرِيث النِّسَاء وَالصِّغَار {لِلرِّجَالِ} الْأَوْلَاد وَالْأَقْرِبَاء {نَصِيب} حَظّ {مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ} الْمُتَوَفَّوْنَ {وَلِلنِّسَاءِ نَصِيب مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ} أَيْ الْمَال {أَوْ كَثُرَ} جَعَلَهُ اللَّه {نَصِيبًا مَفْرُوضًا} مَقْطُوعًا بِتَسْلِيمِهِ إلَيْهِمْ
Cahiliye döneminde kadınlara ve küçük çocuklara miras verilmemesi uygulamasına reddiye olarak inmiştir: {لِلرِّجَالِ} “Erkekler için” evlat ve akrabalardan [olan erkekler için] {نَصِيب} “bir pay vardır” {مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ} “ana-babanın ve en yakınların geride bıraktıklarından” vefat edenlerin; {وَلِلنِّسَاءِ نَصِيب مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ مِمَّا قَلَّ مِنْهُ} “kadınlar için de ana-babanın ve en yakınların geride bıraktığından az olsun” yani o maldan {أَوْ كَثُرَ} “yahut çok olsun bir pay vardır”. Allah onu kılmıştır: {نَصِيبًا مَفْرُوضًا} “farz kılınmış bir pay” kendilerine teslim edilmesi kesinleşmiş bir hisse.
982. Metin
{وإذا حضر القسمة} للميراث {أولوا الْقُرْبَى} ذَوُو الْقَرَابَة مِمَّنْ لَا يَرِث {وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِين فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ} شَيْئًا قَبْل الْقِسْمَة {وَقُولُوا} أَيّهَا الْأَوْلِيَاء {لَهُمْ} إذَا كَانَ الْوَرَثَة صِغَارًا {قَوْلًا مَعْرُوفًا} جَمِيلًا بِأَنْ تَعْتَذِرُوا إلَيْهِمْ أَنَّكُمْ لَا تَمْلِكُونَهُ وَأَنَّهُ لِلصِّغَارِ وَهَذَا قِيلَ إنَّهُ مَنْسُوخ وَقِيلَ لَا وَلَكِنْ تَهَاوَنَ النَّاس فِي تركه وعليه فهو ندب وعن بن عباس واجب
{وإذا حضر القسمة} “Paylaşım sırasında hazır bulunursa” mirasın [taksiminde] {أولوا الْقُرْبَى} “akrabalar” varis olmayan yakınlar {وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِين فَارْزُقُوهُمْ مِنْهُ} “ve yetimler ile yoksullar, ondan kendilerine bir pay verin” taksimden önce bir miktar. {وَقُولُوا} “Ve söyleyin” ey veliler! {لَهُمْ} “onlara” şayet varisler küçük ise {قَوْلًا مَعْرُوفًا} “güzel bir söz”, bu mala sahip olmadığınızı ve onun küçük çocuklara ait olduğunu belirterek onlardan özür dileyin. Bunun mensuh (hükmü kaldırılmış) olduğu söylenmiştir; mensuh olmayıp insanların onu terk etmekte gevşeklik gösterdikleri de söylenmiştir. Bu görüşe göre bu menduptur; İbn Abbâs'tan ise vacip olduğu nakledilmiştir.
983. Metin
{وَلْيَخْشَ} أَيْ لِيَخَفْ عَلَى الْيَتَامَى {الَّذِينَ لَوْ تَرَكُوا} أَيْ قَارَبُوا أَنْ يَتْرُكُوا {مِنْ خَلْفهمْ} أي من بَعْد مَوْتهمْ {ذُرِّيَّة ضِعَافًا} أَوْلَادًا صِغَارًا {خَافُوا عَلَيْهِمْ} الضَّيَاع {فَلْيَتَّقُوا اللَّه} فِي أَمْر الْيَتَامَى وليأتوا إليهم مَا يُحِبُّونَ أَنْ يُفْعَل بِذُرِّيَّتِهِمْ مِنْ بَعْدهمْ {وَلْيَقُولُوا} لِمَنْ حَضَرَتْهُ الْوَفَاة {قَوْلًا سَدِيدًا} صَوَابًا بِأَنْ يَأْمُرُوهُ أَنْ يَتَصَدَّق بِدُونِ ثُلُثه وَيَدَع الْبَاقِي لِوَرَثَتِهِ وَلَا يَتْرُكهُمْ عَالَة
{وَلْيَخْشَ} “Ve endişe etsinler” yani yetimler hakkında korksunlar {الَّذِينَ لَوْ تَرَكُوا} “o kimseler ki bıraksalardı” yani bırakmaya yaklaşmış olsalardı {مِنْ خَلْفهمْ} “arkalarında” yani ölümlerinden sonra {ذُرِّيَّة ضِعَافًا} “zayıf bir nesil” küçük çocuklar {خَافُوا عَلَيْهِمْ} “onlar için korkarlardı” perişan olmalarından. {فَلْيَتَّقُوا اللَّه} “O hâlde Allah'tan sakınsınlar” yetimler hususunda ve vefatlarından sonra kendi çocuklarına ne yapılmasını istiyorlarsa onlara da öyle davransınlar; {وَلْيَقُولُوا} “ve söylesinler” ölümü yaklaşan kimseye {قَوْلًا سَدِيدًا} “doğru bir söz”, malının üçte birinden daha azını sadaka vermesini ve geriye kalanını varislerine bırakıp onları muhtaç durumda terk etmemesini emrederek.
985. Metin
{إنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَال الْيَتَامَى ظُلْمًا} بِغَيْرِ حَقّ {إنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونهمْ} أَيْ مِلْأَهَا {نَارًا} لِأَنَّهُ يُؤَوَّل إلَيْهَا {وَسَيَصْلَوْنَ} بِالْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ وَالْمَفْعُول يَدْخُلُونَ {سَعِيرًا} نَارًا شَدِيدَة يَحْتَرِقُونَ فِيهَا
{إنَّ الَّذِينَ يَأْكُلُونَ أَمْوَال الْيَتَامَى ظُلْمًا} “Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler” batıl yere, {إنَّمَا يَأْكُلُونَ فِي بُطُونهمْ} “ancak karınlarına doldururlar” yani karınları dolusunca yerler {نَارًا} “bir ateş”; çünkü o, ateşe dönüşecektir. {وَسَيَصْلَوْنَ} “Ve gireceklerdir” -malum ve meçhul sığa ile- [atılacaklardır] {سَعِيرًا} “alevli bir ateşe” içinde yanacakları şiddetli bir ateşe.
987. Metin
{يُوصِيكُمْ} يَأْمُركُمْ {اللَّه فِي} شَأْن {أَوْلَادكُمْ} بِمَا يَذْكُر {لِلذَّكَرِ} مِنْهُمْ {مِثْل حَظّ} نَصِيب {الْأُنْثَيَيْنِ} إذَا اجْتَمَعَتَا مَعَهُ فَلَهُ نِصْف الْمَال وَلَهُمَا النِّصْف فَإِنْ كَانَ مَعَهُ وَاحِدَة فَلَهَا الثُّلُث وَلَهُ الثُّلُثَانِ وَإِنْ انْفَرَدَ حَازَ الْمَال {فَإِنْ كُنَّ} أَيْ الْأَوْلَاد {نِسَاء} فَقَطْ {فَوْق اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ} الْمَيِّت وَكَذَا الِاثْنَتَانِ لِأَنَّهُ لِلْأُخْتَيْنِ بِقَوْلِهِ {فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ} فَهُمَا أَوْلَى وَلِأَنَّ الْبِنْت تَسْتَحِقّ الثُّلُث مَعَ الذَّكَر فَمَعَ الْأُنْثَى أَوْلَى {وَفَوْق} قِيلَ صِلَة وَقِيلَ لِدَفْعِ تَوَهُّم زِيَادَة النَّصِيب بِزِيَادَةِ الْعَدَد لِمَا فُهِمَ اسْتِحْقَاق الْبِنْتَيْنِ الثُّلُثَيْنِ مِنْ جَعْل الثُّلُث لِلْوَاحِدَةِ مَعَ الذَّكَر {وَإِنْ كَانَتْ} الْمَوْلُودَة {وَاحِدَة} وَفِي قِرَاءَة بِالرَّفْعِ فَكَانَ تَامَّة {فَلَهَا النِّصْف وَلِأَبَوَيْهِ}
{يُوصِيكُمْ} “Size tavsiye eder” size emreder {اللَّه فِي} “Allah” hususunda {أَوْلَادكُمْ} “çocuklarınız” zikredeceği hükümlerle: {لِلذَّكَرِ} “Erkek için vardır” onlardan [olan erkek için] {مِثْل حَظّ} “payı kadar” hissesi {الْأُنْثَيَيْنِ} “iki dişinin” onunla beraber bulunduklarında; bu takdirde malın yarısı ona, yarısı da o ikisine aittir. Eğer onunla beraber bir kız çocuğu bulunursa, kız için üçte bir, erkek için üçte iki vardır; şayet tek başına bulunursa malın tamamını alır. {فَإِنْ كُنَّ} “Şayet onlar iseler” yani çocuklar {نِسَاء} “kadınlar” sadece [kızlar] {فَوْق اثْنَتَيْنِ فَلَهُنَّ ثُلُثَا مَا تَرَكَ} “ikiden fazla, geride bıraktığının üçte ikisi onlarındır” ölenin [terikesinin]. İki kız da böyledir; zira iki kız kardeş için O'nun: {فَلَهُمَا الثُّلُثَانِ مِمَّا تَرَكَ} “İkisine geride bıraktığının üçte ikisi vardır” buyruğuyla [üçte iki sabit olmuştur]; dolayısıyla [iki kız evlat] buna daha evladır. Zira kız çocuğu erkekle beraberken üçte biri hak ettiğine göre, kız kardeşiyle beraberken buna daha evla olur. {وَفَوْق} “Fazla” lafzının zâid olduğu söylenmiştir; bir görüşe göre de tek kıza erkekle beraber üçte bir verilmesinden iki kızın üçte iki alacağının anlaşılması üzerine, sayının artmasıyla payın artacağı vehmini gidermek içindir. {وَإِنْ كَانَتْ} “Ve eğer olursa” doğan çocuk {وَاحِدَة} “bir tek [kız]” -bir kıraatte merfu okunmuştur, bu takdirde kâne tamm fiildir- {فَلَهَا النِّصْف وَلِأَبَوَيْهِ} “yarısı onundur. Ana-babası içinse”
988. Metin
أَيْ الْمَيِّت وَيُبْدَل مِنْهُمَا {لِكُلِّ وَاحِد مِنْهُمَا السُّدُس مِمَّا تَرَكَ إنْ كَانَ لَهُ وَلَد} ذَكَر أَوْ أُنْثَى وَنُكْتَة الْبَدَل إفَادَة أَنَّهُمَا لَا يَشْتَرِكَانِ فِيهِ وَأُلْحِق بِالْوَلَدِ وَلَد الِابْن وَبِالْأَبِ الْجَدّ {فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَد وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ} فَقَطْ أَوْ مَعَ زَوْج {فَلِأُمِّهِ} بِضَمِّ الْهَمْزَة وَكَسْرهَا فِرَارًا مِنْ الِانْتِقَال مِنْ ضَمَّة إلَى كَسْرَة لِثَقَلِهِ فِي الْمَوْضِعَيْنِ {الثُّلُث} أَيْ ثُلُث الْمَال أَوْ مَا يَبْقَى بَعْد الزَّوْج وَالْبَاقِي لِلْأَبِ {فَإِنْ كَانَ لَهُ إخْوَة} أَيْ اثْنَانِ فَصَاعِدًا ذُكُورًا أَوْ إنَاثًا {فَلِأُمِّهِ السُّدُس} وَالْبَاقِي لِلْأَبِ وَلَا شَيْء لِلْإِخْوَةِ وَإِرْث مَنْ ذُكِرَ مَا ذُكِرَ {مِنْ بَعْد} تَنْفِيذ {وَصِيَّة يُوصِي} بِالْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ وَالْمَفْعُول {بِهَا أَوْ} قَضَاء {دَيْن} عَلَيْهِ وَتَقْدِيم الْوَصِيَّة عَلَى الدَّيْن وَإِنْ كَانَتْ مُؤَخَّرَة عَنْهُ فِي الْوَفَاء لِلِاهْتِمَامِ بِهَا {آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ} مُبْتَدَأ خَبَره {لَا تَدْرُونَ أَيّهمْ أَقْرَب لَكُمْ نَفْعًا} فِي الدُّنْيَا وَالْآخِرَة فَظَانّ أَنَّ ابْنه أَنْفَع لَهُ فَيُعْطِيه الْمِيرَاث فَيَكُون الْأَب أَنْفَع وَبِالْعَكْسِ وَإِنَّمَا الْعَالِم بِذَلِك هُوَ اللَّه فَفَرَضَ لَكُمْ الْمِيرَاث {فَرِيضَة مِنْ اللَّه إنَّ اللَّه كَانَ عَلِيمًا} بِخَلْقِهِ {حَكِيمًا} فِيمَا دَبَّرَهُ لَهُمْ أَيْ لَمْ يَزَلْ مُتَّصِفًا بِذَلِكَ
yani ölenin; bu ikisinden bedel olarak: {لِكُلِّ وَاحِد مِنْهُمَا السُّدُس مِمَّا تَرَكَ إنْ كَانَ لَهُ وَلَد} “geride bıraktığından her birine altıda bir vardır, eğer onun bir çocuğu varsa” erkek veya kız. Bedel yapılmasının nüktesi, onların bunda ortak olmadıklarını ifade etmektir. Çocuğa, oğlun çocuğu da dâhil edilmiştir; babaya da dede ilhak edilmiştir. {فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَد وَوَرِثَهُ أَبَوَاهُ} “Şayet çocuğu yok da ana-babası ona varis olmuşsa” yalnızca veya eşle birlikte; {فَلِأُمِّهِ} “annesi için vardır” -her iki yerde de ötreli harften esreliye geçişteki ağırlıktan kaçınmak üzere hemzenin zammesi ve kesresiyle okunmuştur- {الثُّلُث} “üçte bir” yani malın üçte biri yahut eşten geriye kalanın [üçte biri]; kalanı ise babanındır. {فَإِنْ كَانَ لَهُ إخْوَة} “Eğer onun kardeşleri varsa” yani iki veya daha fazla, erkek yahut kız; {فَلِأُمِّهِ السُّدُس} “annesi için altıda bir vardır”, kalanı ise babanındır; kardeşlere ise hiçbir şey yoktur. Zikredilenlerin bu mirası; {مِنْ بَعْد} “sonradır” ifa edilmesinden {وَصِيَّة يُوصِي} “yaptığı vasiyetin” -malum ve meçhul sığa ile- {بِهَا أَوْ} “yahut” ödenmesinden {دَيْن} “borcun” üzerindeki. Vasiyetin borçtan öne alınması -ifa sırasında borçtan sonra gelse bile- ona verilen ehemmiyet sebebiyledir. {آبَاؤُكُمْ وَأَبْنَاؤُكُمْ} “Babalarınız ve oğullarınız” mübtedadır; haberi ise şudur: {لَا تَدْرُونَ أَيّهمْ أَقْرَب لَكُمْ نَفْعًا} “hangisinin fayda bakımından size daha yakın olduğunu bilemezsiniz” dünyada ve ahirette. İnsan oğlunun kendisine daha faydalı olduğunu zannedip mirası ona verir, hâlbuki baba daha faydalı olabilir yahut tam tersi. Bunu hakkıyla bilen sadece Allah'tır; bu sebeple mirası size takdir etmiştir: {فَرِيضَة مِنْ اللَّه إنَّ اللَّه كَانَ عَلِيمًا} “Allah'tan bir farz olarak. Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir” yarattıklarını {حَكِيمًا} “hüküm ve hikmet sahibidir” onlar için takdir ettiği şeylerde; yani ezelden beri bu sıfatlarla muttasıftır.
990. Metin
{وَلَكُمْ نِصْف مَا تَرَكَ أَزْوَاجكُمْ إنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَد} مِنْكُمْ أَوْ مِنْ غَيْركُمْ {فَإِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَد فَلَكُمْ الرُّبُع مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْد وَصِيَّة يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْن} وَأُلْحِق بِالْوَلَدِ فِي ذَلِكَ وَلَد الِابْن بالإجماع {ولهن} أي الزوجات تعددن أو لا {الرُّبُع مِمَّا تَرَكْتُمْ إنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَد فَإِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَد} مِنْهُنَّ أَوْ من غيرهن {فلهن الثمن مما تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْد وَصِيَّة تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْن} وَوَلَد الِابْن فِي ذَلِكَ كَالْوَلَدِ إجْمَاعًا {وَإِنْ كَانَ رَجُل يُورَث} صِفَة وَالْخَبَر {كَلَالَة} أَيْ لَا وَالِد لَهُ وَلَا وَلَد {أَوْ امْرَأَة} تُورَث كَلَالَة {وَلَهُ} أَيْ لِلْمُورِثِ كَلَالَة {أَخ أَوْ أُخْت} أَيْ مِنْ أُمّ وَقَرَأَ به بن مَسْعُود وَغَيْره {فَلِكُلِّ وَاحِد مِنْهُمَا السُّدُس} مِمَّا تَرَكَ {فَإِنْ كَانُوا} أَيْ الْإِخْوَة وَالْأَخَوَات مِنْ الْأُمّ {أَكْثَر مِنْ ذَلِكَ} أَيْ مِنْ وَاحِد {فَهُمْ شُرَكَاء فِي الثُّلُث} يَسْتَوِي فِيهِ ذَكَرهمْ وَأُنْثَاهُمْ {مِنْ بَعْد وَصِيَّة يُوصَى بِهَا أَوْ دَيْن غَيْر مُضَارّ} حَال مِنْ ضَمِير يُوصَى أَيْ غَيْر مُدْخِل الضَّرَر عَلَى الْوَرَثَة بِأَنْ يُوصِي بِأَكْثَر مِنْ الثُّلُث {وَصِيَّة} مَصْدَر مُؤَكِّد ليوصيكم {من اللَّه وَاَللَّه عَلِيم} بِمَا دَبَّرَهُ لِخَلْقِهِ مِنْ الْفَرَائِض {حَلِيم} بِتَأْخِيرِ الْعُقُوبَة عَمَّنْ خَالَفَهُ وَخَصَّتْ السُّنَّة تَوْرِيث مَنْ ذُكِرَ بِمَنْ لَيْسَ فِيهِ مَانِع مِنْ قَتْل أَوْ اخْتِلَاف دِين أَوْ رق
{وَلَكُمْ نِصْف مَا تَرَكَ أَزْوَاجكُمْ إنْ لَمْ يَكُنْ لَهُنَّ وَلَد} “Eğer çocukları yoksa hanımlarınızın bıraktıklarının yarısı sizindir” sizden veya başkasından. {فَإِنْ كَانَ لَهُنَّ وَلَد فَلَكُمْ الرُّبُع مِمَّا تَرَكْنَ مِنْ بَعْد وَصِيَّة يُوصِينَ بِهَا أَوْ دَيْن} “Eğer çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir; yaptıkları vasiyetten veya borçtan sonra”. İcma ile bu hususta oğlun çocuğu da çocuğa dâhil edilmiştir. {ولهن} “Onlar için de vardır” yani hanımlar için, ister birden çok olsunlar ister tek; {الرُّبُع مِمَّا تَرَكْتُمْ إنْ لَمْ يَكُنْ لَكُمْ وَلَد فَإِنْ كَانَ لَكُمْ وَلَد} “bıraktığınızın dörtte biri, eğer çocuğunuz yoksa. Şayet bir çocuğunuz varsa” onlardan yahut başkalarından {فلهن الثمن مما تَرَكْتُمْ مِنْ بَعْد وَصِيَّة تُوصُونَ بِهَا أَوْ دَيْن} “bıraktığınızın sekizde biri onlarındır; yapacağınız vasiyetten veya borçtan sonra”. Oğlun çocuğu bu hususta icma ile çocuk gibidir. {وَإِنْ كَانَ رَجُل يُورَث} “Eğer bir erkeğin mirası kalırsa” sıfattır, haberi ise: {كَلَالَة} “kelâle olarak” yani ne babası ne de çocuğu bulunmayarak {أَوْ امْرَأَة} “yahut bir kadın” kelâle olarak varis bırakılırsa {وَلَهُ} “ve onun bulunursa” yani kelâle olarak miras bırakanın {أَخ أَوْ أُخْت} “bir erkek veya bir kız kardeşi” yani anne bir [kardeşi] -İbn Mes'ûd ve diğerleri böyle kıraat etmiştir-; {فَلِكُلِّ وَاحِد مِنْهُمَا السُّدُس} “o ikisinden her birine altıda bir vardır” bıraktığı maldan. {فَإِنْ كَانُوا} “Eğer onlar iseler” yani anne bir kardeşler ve kız kardeşler {أَكْثَر مِنْ ذَلِكَ} “bundan daha çok” yani birden fazla; {فَهُمْ شُرَكَاء فِي الثُّلُث} “üçte birde ortaktırlar” erkekleri ve kadınları onda eşittir; {مِنْ بَعْد وَصِيَّة يُوصَى بِهَا أَوْ دَيْن غَيْر مُضَارّ} “yapılan vasiyetten veya borçtan sonra; kimseye zarar vermeksizin”. 'Yûsâ'daki zamirden hâldir; yani varislere üçte birden fazlasını vasiyet etmek suretiyle zarar vermeksizin. {وَصِيَّة} “Bir vasiyet olarak” 'yûsîkum' fiilini tekit eden masdardır {من اللَّه وَاَللَّه عَلِيم} “Allah'tan. Allah hakkıyla bilendir” kulları için takdir ettiği farzları {حَلِيم} “hilm sahibidir” Kendisine muhalefet edenlerin cezasını ertelemekle. Sünnet-i Seniyye, zikredilenlerin mirasını katillik, din ayrılığı veya kölelik gibi bir engeli bulunmayan kimselere tahsis etmiştir.
992. Metin
{تِلْكَ} الْأَحْكَام الْمَذْكُورَة مِنْ أَمْر الْيَتَامَى وَمَا بَعْده {حُدُود اللَّه} شَرَائِعه الَّتِي حَدّهَا لِعِبَادِهِ لِيَعْمَلُوا بِهَا وَلَا يَتَعَدَّوْهَا {وَمَنْ يُطِعْ اللَّه وَرَسُوله} فِيمَا حَكَمَ بِهِ {يُدْخِلهُ} بِالْيَاءِ وَالنُّون التفاتا {جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الفوز العظيم}
{تِلْكَ} “Bunlar” yetimler hususunda ve sonrasında zikredilen hükümler {حُدُود اللَّه} “Allah'ın sınırlarıdır” kullarının amel etmesi ve aşmaması için koyduğu şeriatıdır. {وَمَنْ يُطِعْ اللَّه وَرَسُوله} “Kim Allah'a ve Resûlüne itaat ederse” hükmettiği hususlarda; {يُدْخِلهُ} “onu girdirir” -iltifat sanatı ile 'yâ' ve 'nûn' harfleriyle [okunmuştur]- {جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ الفوز العظيم} “altından ırmaklar akan cennetlere; orada ebedî kalacaklardır. İşte büyük kurtuluş budur.”
994. Metin
{وَمَنْ يَعْصِ اللَّه وَرَسُوله وَيَتَعَدَّ حُدُوده يُدْخِلهُ} بِالْوَجْهَيْنِ {نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَلَهُ} فِيهَا {عَذَاب مُهِين} ذُو إهَانَة رُوعِيَ فِي الضَّمَائِر فِي الْآيَتَيْنِ لَفْظ مَنْ وَفِي خَالِدِينَ مَعْنَاهَا
{وَمَنْ يَعْصِ اللَّه وَرَسُوله وَيَتَعَدَّ حُدُوده يُدْخِلهُ} “Kim de Allah'a ve Resûlüne isyan eder ve O'nun sınırlarını aşarsa onu sokar” -iki vecihle [okunmuştur]- {نَارًا خَالِدًا فِيهَا وَلَهُ} “içinde ebedî kalacağı bir ateşe. Ve onun için vardır” orada {عَذَاب مُهِين} “alçaltıcı bir azap” hor ve hakir kılıcı [bir azap]. Her iki ayette zamirlerde 'men' lafzı, 'hâlidîn' lafzında ise manası gözetilmiştir.
996. Metin
{واللاتي يأتين الفاحشة} الزنى {مِنْ نِسَائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ أَرْبَعَة مِنْكُمْ} أَيْ مِنْ رِجَالكُمْ الْمُسْلِمِينَ {فَإِنْ شَهِدُوا} عَلَيْهِنَّ بِهَا {فَأَمْسِكُوهُنَّ} احْبِسُوهُنَّ {فِي الْبُيُوت} وَامْنَعُوهُنَّ مِنْ مُخَالَطَة النَّاس {حَتَّى يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْت} أَيْ مَلَائِكَته {أَوْ} إلَى أَنْ {يَجْعَل اللَّه لَهُنَّ سَبِيلًا} طَرِيقًا إلَى الْخُرُوج مِنْهَا أُمِرُوا بِذَلِكَ أَوَّل الْإِسْلَام ثُمَّ جَعَلَ لَهُنَّ سَبِيلًا بِجَلْدِ الْبِكْر مِائَة وَتَغْرِيبهَا عَامًا وَرَجْم الْمُحْصَنَة وَفِي الْحَدِيث لَمَّا بَيَّنَ الْحَدّ قَالَ خُذُوا عَنِّي خُذُوا عَنِّي قَدْ جَعَلَ اللَّه لَهُنَّ سَبِيلًا رَوَاهُ مُسْلِم
{واللاتي يأتين الفاحشة} “Fuhşu işleyen kadınlar” zinayı {مِنْ نِسَائِكُمْ فَاسْتَشْهِدُوا عَلَيْهِنَّ أَرْبَعَة مِنْكُمْ} “kadınlarınızdan; onların aleyhine sizden dört kişiyi şahit tutun” yani Müslüman erkeklerinizden. {فَإِنْ شَهِدُوا} “Eğer şahitlik ederlerse” onların aleyhine bu suça dair; {فَأَمْسِكُوهُنَّ} “onları tutun” hapsedin {فِي الْبُيُوت} “evlerde” ve insanlarla karışmalarına mani olun {حَتَّى يَتَوَفَّاهُنَّ الْمَوْت} “ölüm onları alıp götürünceye kadar” yani ölüm melekleri [canlarını alıncaya kadar] {أَوْ} “yahut” [o zamana] kadar {يَجْعَل اللَّه لَهُنَّ سَبِيلًا} “Allah onlar için bir yol açıncaya kadar” oradan çıkış için bir yol. İslam'ın başlangıcında bununla emrolunmuşlardı; daha sonra bekâra yüz celde vurulması ve bir yıl sürgün edilmesi, muhsan olanın ise recmedilmesi ile Allah onlar için bir yol açtı. Hadiste had cezası açıklandığında şöyle buyrulmuştur: “Benden alınız, benden alınız! Allah onlar için bir yol kılmıştır.” Bunu Müslim rivayet etmiştir.
998. Metin
{والذان} بتخفيف النون وتشديدها {يأتيانها} أي الفاحشة الزنى أَوْ اللِّوَاط {مِنْكُمْ} أَيْ الرِّجَال {فَآذُوهُمَا} بِالسَّبِّ وَالضَّرْب بِالنِّعَالِ {فَإِنْ تَابَا} مِنْهَا {وَأَصْلَحَا} الْعَمَل {فأ عرضوا عَنْهُمَا} وَلَا تُؤْذُوهُمَا {إنَّ اللَّه كَانَ تَوَّابًا} عَلَى مَنْ تَابَ {رَحِيمًا} بِهِ وَهَذَا مَنْسُوخ بالحد إن أريد بها الزنى وَكَذَا إنْ أُرِيدَ بِهَا اللِّوَاط عِنْد الشَّافِعِيّ لَكِنَّ الْمَفْعُول بِهِ لَا يُرْجَم عِنْده وَإِنْ كَانَ مُحْصَنًا بَلْ يُجْلَد وَيُغَرَّب وَإِرَادَة اللِّوَاط أَظْهَر بِدَلِيلِ تَثْنِيَة الضَّمِير وَالْأَوَّل قَالَ أَرَادَ الزَّانِي وَالزَّانِيَة وَيَرُدّهُ تَبْيِينهمَا بِمَنْ الْمُتَّصِلَة بِضَمِيرِ الرِّجَال وَاشْتِرَاكهمَا فِي الْأَذَى وَالتَّوْبَة وَالْإِعْرَاض وَهُوَ مخصوص بالرجال لما تقدم في النساء من الحبس
{والذان} “O iki kişi ki” -nûn harfinin tahfifi ve şeddesiyle- {يأتيانها} “onu işlerler” yani o fuhşu; zinayı yahut livatayı {مِنْكُمْ} “sizden” yani erkeklerden; {فَآذُوهُمَا} “onlara eziyet edin” azarlamak ve ayakkabılarla dövmek suretiyle. {فَإِنْ تَابَا} “Şayet tövbe ederlerse” ondan {وَأَصْلَحَا} “ve ıslah olurlarsa” amellerini [düzeltirlerse] {فأ عرضوا عَنْهُمَا} “artık onlardan vazgeçin” ve onlara eziyet etmeyin. {إنَّ اللَّه كَانَ تَوَّابًا} “Şüphesiz Allah tövbeleri çokça kabul edendir” tövbe eden kimseye {رَحِيمًا} “merhamet edendir” ona. Bu hüküm, eğer bununla zina kastedilmişse had cezası ile neshedilmiştir; aynı şekilde İmam Şâfiî'ye göre eğer bununla livata kastedilmişse de neshedilmiştir. Ancak livatada mef'ûlün bih (kendisiyle liwata yapılan) muhsan olsa dahi ona göre recmedilmez; aksine celde vurulur ve sürgün edilir. Livatanın kastedilmiş olması zamirin tesniye kılınması deliliyle daha açıktır. Birinci görüşe göre ise: Zina eden erkek ile zina eden kadını kastetmiştir; ancak erkek zamirine bitişen 'minküm' lafzıyla açıklanmaları ve her ikisinin de eza, tövbe ve vazgeçilmede ortak olmaları bu görüşü reddeder; kadınlar hakkında evlere hapsedilme hükmü daha önce geçtiği için bu sadece erkeklere mahsustur.
1000. Metin
{إنَّمَا التَّوْبَة عَلَى اللَّه} أَيْ الَّتِي كَتَبَ عَلَى نَفْسه قَبُولهَا بِفَضْلِهِ {لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوء} الْمَعْصِيَة {بِجَهَالَةٍ} حَال أَيْ جَاهِلِينَ إذَا عَصَوْا رَبّهمْ {ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ} زَمَن {قَرِيب} قَبْل أَنْ يُغَرْغِرُوا {فَأُولَئِكَ يَتُوب اللَّه عَلَيْهِمْ} يَقْبَل تَوْبَتهمْ {وَكَانَ اللَّه عَلِيمًا} بِخَلْقِهِ {حَكِيمًا} فِي صُنْعه بهم
{إنَّمَا التَّوْبَة عَلَى اللَّه} “Allah'ın kabulünü üzerine aldığı tövbe ancak” yani lütfuyla kabulünü Kendi zatı üzerine yazdığı [tövbe] {لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السُّوء} “kötülüğü işleyenler içindir” günahı {بِجَهَالَةٍ} “cahillikle” -hâldir- yani Rablerine isyan ettiklerinde cahil olarak; {ثُمَّ يَتُوبُونَ مِنْ} “sonra tövbe edenler” bir vakitte {قَرِيب} “yakın” can boğaza gelmeden önce. {فَأُولَئِكَ يَتُوب اللَّه عَلَيْهِمْ} “İşte Allah onların tövbesini kabul eder” tövbelerini kabul buyurur. {وَكَانَ اللَّه عَلِيمًا} “Allah hakkıyla bilendir” yarattıklarını {حَكِيمًا} “hüküm ve hikmet sahibidir” onlara yönelik yaptıklarında.
1002. Metin
{وَلَيْسَتْ التَّوْبَة لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَات} الذُّنُوب {حَتَّى إذَا حَضَرَ أَحَدهمْ الْمَوْت} وَأَخَذَ فِي النَّزْع {قَالَ} عِنْد مُشَاهَدَة مَا هُوَ فِيهِ {إنِّي تُبْت الْآن} فَلَا يَنْفَعهُ ذَلِكَ وَلَا يُقْبَل مِنْهُ {وَلَا الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّار} إذَا تَابُوا فِي الْآخِرَة عِنْد مُعَايَنَة الْعَذَاب لَا تُقْبَل مِنْهُمْ {أُولَئِكَ أَعْتَدْنَا} أَعْدَدْنَا {لَهُمْ عَذَابًا أليما} مؤلما
{وَلَيْسَتْ التَّوْبَة لِلَّذِينَ يَعْمَلُونَ السَّيِّئَات} “Yoksa kötülükleri işleyip duranlar için tövbe yoktur” günahları [işleyip duranlar için] {حَتَّى إذَا حَضَرَ أَحَدهمْ الْمَوْت} “nihayet onlardan birine ölüm gelip çattığı” ve can çekişmeye başladığı {قَالَ} “zaman der:” içinde bulunduğu durumu bizzat gördüğünde: {إنِّي تُبْت الْآن} “Ben şimdi tövbe ettim”. Artık bu ona fayda vermez ve ondan kabul olunmaz. {وَلَا الَّذِينَ يَمُوتُونَ وَهُمْ كُفَّار} “Kâfir olarak ölenler için de [tövbe yoktur]”; ahirette azabı bizzat gördüklerinde tövbe etseler de bu onlardan kabul edilmez. {أُولَئِكَ أَعْتَدْنَا} “İşte onlar için hazırladık” {لَهُمْ عَذَابًا أليما} “can yakıcı bir azap” elem verici [bir azap].
1004. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَحِلّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاء} أَيْ ذَاتهنَّ {كَرْهًا} بِالْفَتْحِ وَالضَّمّ لُغَتَانِ أَيْ مُكْرِهِيهِنَّ عَلَى ذَلِكَ كَانُوا فِي الْجَاهِلِيَّة يَرِثُونَ نِسَاء أَقْرِبَائِهِمْ فَإِنْ شَاءُوا تَزَوَّجُوهُنَّ بِلَا صَدَاق أَوْ زَوَّجُوهُنَّ وَأَخَذُوا صَدَاقهنَّ أَوْ عَضَلُوهُنَّ حَتَّى يَفْتَدِينَ بِمَا وَرِثْنَهُ أَوْ يَمُتْنَ فَيَرِثُوهُنَّ فَنُهُوا عَنْ ذَلِكَ {وَلَا} أَنْ {تَعْضُلُوهُنَّ} أَيْ تَمْنَعُوا أَزْوَاجكُمْ عَنْ نِكَاح غَيْركُمْ بِإِمْسَاكِهِنَّ وَلَا رَغْبَة لَكُمْ فِيهِنَّ ضِرَارًا {لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَا آتَيْتُمُوهُنَّ} مِنْ الْمَهْر {إلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَة} بِفَتْحِ الْيَاء وَكَسْرهَا أَيْ بَيَّنَتْ أَوْ هِيَ بَيِّنَة أَيْ زِنًا أَوْ نُشُوز فَلَكُمْ أَنْ تُضَارُّوهُنَّ حَتَّى يَفْتَدِينَ مِنْكُمْ وَيَخْتَلِعْن {وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ} أَيْ بِالْإِجْمَالِ فِي الْقَوْل وَالنَّفَقَة وَالْمَبِيت {فَإِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ} فَاصْبِرُوا {فَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَل اللَّه فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا} وَلَعَلَّهُ يَجْعَل فِيهِنَّ ذَلِكَ بِأَنْ يَرْزُقكُمْ مِنْهُنَّ وَلَدًا صَالِحًا
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا يَحِلّ لَكُمْ أَنْ تَرِثُوا النِّسَاء} “Ey iman edenler! Kadınlara mirasçı olmanız size helal değildir” yani bizzat kendilerine {كَرْهًا} “zorla” fetha ve zamme ile iki lügattir; yani onları buna zorlayarak. Cahiliye devrinde akrabalarının kadınlarına mirasçı olurlardı; dilerlerse mehirsiz kendileri evlenir, dilerlerse evlendirip mehirlerini alır yahut miras aldıkları malları fidye verip kurtuluncaya veya ölüp de kendilerine mirasçı oluncaya kadar evlenmelerine engel olurlardı. İşte bundan menedildiler. {وَلَا} “Ve [helal değildir]” {تَعْضُلُوهُنَّ} “onları sıkıştırmanız” yani onlara rağbetiniz olmadığı hâlde zarar vermek amacıyla onları nikâhınız altında tutup başkalarıyla evlenmelerine engel olmanız {لِتَذْهَبُوا بِبَعْضِ مَا آتَيْتُمُوهُنَّ} “kendilerine verdiklerinizin bir kısmını alıp götürmek için” mehirden; {إلَّا أَنْ يَأْتِينَ بِفَاحِشَةٍ مُبَيِّنَة} “açık bir hayasızlık yapmaları müstesna”. Yâ harfinin fethası ve kesresiyle; yani açığa çıkmış yahut bizzat apaçık olan zina yahut serkeşlik (nüşûz). Bu durumda sizden fidye verip ayrılıncaya (muhâlea yapıncaya) kadar onlara baskı yapma hakkınız vardır. {وَعَاشِرُوهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ} “Onlarla iyi geçinin” yani sözde, nafakada ve geceyi paylaşmada güzellikle. {فَإِنْ كَرِهْتُمُوهُنَّ} “Eğer onlardan hoşlanmazsanız” sabredin; {فَعَسَى أَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَيَجْعَل اللَّه فِيهِ خَيْرًا كَثِيرًا} “olabilir ki bir şey sizin hoşunuza gitmez de Allah onda pek çok hayır var eder”; nitekim size onlardan salih bir çocuk bahşetmek suretiyle Allah o kadınlarda böylesi bir hayır yaratabilir.
1006. Metin
{وَإِنْ أَرَدْتُمْ اسْتِبْدَال زَوْج مَكَان زَوْج} أَيْ أَخْذهَا بَدَلهَا بِأَنْ طَلَّقْتُمُوهَا {و} قَدْ {آتَيْتُمْ إحْدَاهُنَّ} أَيْ الزَّوْجَات {قِنْطَارًا} مَالًا كَثِيرًا صَدَاقًا {فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْئًا أَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَانًا} ظُلْمًا {وَإِثْمًا مُبِينًا} بَيِّنًا وَنَصْبهمَا عَلَى الْحَال وَالِاسْتِفْهَام لِلتَّوْبِيخِ وَلِلْإِنْكَارِ فِي قَوْله
{وَإِنْ أَرَدْتُمْ اسْتِبْدَال زَوْج مَكَان زَوْج} “Eğer bir eşin yerine başka bir eş almak isterseniz” yani birini boşayıp yerine başkasını almayı [isterseniz] {و} “ve” {آتَيْتُمْ إحْدَاهُنَّ} “onlardan birine vermişseniz” yani hanımlardan birine {قِنْطَارًا} “yüklerle mehir” mehir olarak pek çok mal; {فَلَا تَأْخُذُوا مِنْهُ شَيْئًا أَتَأْخُذُونَهُ بُهْتَانًا} “ondan hiçbir şeyi geri almayın. İftira ederek mi onu geri alacaksınız?” zulmen {وَإِثْمًا مُبِينًا} “ve apaçık bir günah olarak mı?” besbelli [bir günah olarak]. İkisinin nasbı hâl iledir. Soru ise azarlama ve O'nun şu kavlinde inkâr içindir:
1008. Metin
{وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ} أَيْ بِأَيِّ وَجْه {وَقَدْ أَفْضَى} وَصَلَ {بَعْضكُمْ إلَى بَعْض} بِالْجِمَاعِ الْمُقَرِّر لِلْمَهْرِ {وَأَخَذْنَ مِنْكُمْ مِيثَاقًا} عَهْدًا {غَلِيظًا} شَدِيدًا وَهُوَ مَا أَمَرَ اللَّه بِهِ مِنْ إمْسَاكهنَّ بِمَعْرُوفٍ أَوْ تَسْرِيحهنَّ بِإِحْسَانٍ
{وَكَيْفَ تَأْخُذُونَهُ} “Onu nasıl alırsınız?” yani hangi gerekçeyle? {وَقَدْ أَفْضَى} “Oysa geçmişti” ulaşmıştı {بَعْضكُمْ إلَى بَعْض} “birbirinize” mehri kesinleştiren cinsel birliktelik ile {وَأَخَذْنَ مِنْكُمْ مِيثَاقًا} “ve onlar sizden almışlardı bir söz” bir ahit {غَلِيظًا} “sağlam” pek kuvvetli [bir söz]; bu da Allah'ın emrettiği üzere onları güzellikle tutmak veya iyilikle salıvermektir.
1010. Metin
{وَلَا تَنْكِحُوا مَا} بِمَعْنَى مَنْ {نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنْ النِّسَاء إلَّا} لَكِنْ {مَا قَدْ سَلَفَ} مِنْ فِعْلكُمْ ذَلِكَ فَإِنَّهُ مَعْفُوّ عَنْهُ {إنَّهُ} أَيْ نِكَاحهنَّ {كَانَ فَاحِشَة} قَبِيحًا {وَمَقْتًا} سَبَبًا لِلْمَقْتِ مِنْ اللَّه وَهُوَ أَشَدّ الْبُغْض {وَسَاءَ} بِئْسَ {سَبِيلًا} طَرِيقًا ذَلِكَ
{وَلَا تَنْكِحُوا مَا} “Evlenmeyin o kadınlarla ki” 'men' (kimseler) anlamındadır {نَكَحَ آبَاؤُكُمْ مِنْ النِّسَاء إلَّا} “babalarınızın nikâhladığı kadınlarla; ancak müstesnadır” lakin {مَا قَدْ سَلَفَ} “geçmişte olanlar” sizin bu fiilinizden geçmişte kalanlar; şüphesiz o affedilmiştir. {إنَّهُ} “Şüphesiz o” yani onlarla evlenmek {كَانَ فَاحِشَة} “bir hayasızlıktır” çirkin bir şeydir {وَمَقْتًا} “ve bir gazap vesilesidir” Allah katından bir buğz sebebidir ki bu da en şiddetli nefrettir; {وَسَاءَ} “ve ne kötüdür” ne fenadır {سَبِيلًا} “yol olarak” bu gidişat!
1012. Metin
{حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتكُمْ} أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ وَشَمِلَتْ الْجَدَّات مِنْ قِبَل الْأَب أَوْ الْأُمّ {وَبَنَاتكُمْ} وَشَمِلَتْ بَنَات الْأَوْلَاد وَإِنْ سَفَلْنَ {وَأَخَوَاتكُمْ} مِنْ جِهَة الْأَب أَوْ الْأُمّ {وَعَمَّاتكُمْ} أَيْ أَخَوَات آبَائِكُمْ وَأَجْدَادكُمْ {وَخَالَاتكُمْ} أَيْ أَخَوَات أُمَّهَاتكُمْ وَجَدَّاتكُمْ {وَبَنَات الْأَخ وَبَنَات الْأُخْت} وَيَدْخُل فِيهِنَّ أَوْلَادهمْ {وَأُمَّهَاتكُمْ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ} قَبْل اسْتِكْمَال الْحَوْلَيْنِ خَمْس رَضَعَات كما بينه الحديث {وأمهاتكم اللاتي أرضعنكم} وَيُلْحَق بِذَلِكَ بِالسُّنَّةِ الْبَنَات مِنْهَا وَهُنَّ مَنْ أرضعتهم موطوأته وَالْعَمَّات وَالْخَالَات وَبَنَات الْأَخ وَبَنَات الْأُخْت مِنْهَا لِحَدِيثِ يَحْرُم مِنْ الرَّضَاع مَا يَحْرُم مِنْ النَّسَب رَوَاهُ الْبُخَارِيّ وَمُسْلِم {وَأُمَّهَات نِسَائِكُمْ وَرَبَائِبكُمْ} جَمْع رَبِيبَة وَهِيَ بِنْت الزَّوْجَة مِنْ غَيْره {اللَّاتِي فِي حُجُوركُمْ} تُرَبُّونَهُنَّ صِفَة مُوَافِقَة لِلْغَالِبِ فَلَا مَفْهُوم لَهَا {مِنْ نِسَائِكُمْ اللَّاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ}
{حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتكُمْ} “Size haram kılındı: Analarınız” onlarla evlenmeniz; bu hüküm baba ve anne tarafından olan nineleri de kapsar; {وَبَنَاتكُمْ} “ve kızlarınız” ne kadar aşağı inerse insin çocukların kızlarını da kapsar; {وَأَخَوَاتكُمْ} “ve kız kardeşleriniz” baba veya anne tarafından; {وَعَمَّاتكُمْ} “ve halalarınız” yani babalarınızın ve dedelerinizin kız kardeşleri; {وَخَالَاتكُمْ} “ve teyzeleriniz” yani annelerinizin ve ninelerinizin kız kardeşleri; {وَبَنَات الْأَخ وَبَنَات الْأُخْت} “erkek kardeş kızları ve kız kardeş kızları” bunların çocukları da buraya dâhildir; {وَأُمَّهَاتكُمْ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ} “ve sizi emziren sütanneleriniz” iki yaş tamamlanmadan önce hadiste açıklandığı üzere beş defa emzirmiş olanlar; {وأمهاتكم اللاتي أرضعنكم} “ve sizi emziren sütanneleriniz” -Sünnet ile bunlara sütkızlar ki onlar temas ettiği kadının emzirdiği kimselerdir, süthalalar, sütteyzeler, süterkek kardeş kızları ve sütkız kardeş kızları da ilhak edilir; zira 'nesep sebebiyle haram olanlar süt sebebiyle de haram olur' hadisi vardır (Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir)-; {وَأُمَّهَات نِسَائِكُمْ وَرَبَائِبكُمْ} “ve hanımlarınızın anaları ve üvey kızlarınız” rabîbe kelimesinin çoğuludur, o da eşin başkasından olan kızıdır; {اللَّاتِي فِي حُجُوركُمْ} “himayelerinizde bulunan” yetiştirdiğiniz -bu çoğunluk hâline uygun bir nitelemedir, dolayısıyla mefhum-ı muhalifi yoktur-; {مِنْ نِسَائِكُمْ اللَّاتِي دَخَلْتُمْ بِهِنَّ} “kendileriyle zifafa girdiğiniz hanımlarınızdan [doğanlar]”
1013. Metin
أَيْ جَامَعْتُمُوهُنَّ {فَإِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاح عَلَيْكُمْ} فِي نِكَاح بَنَاتهنَّ إذَا فَارَقْتُمُوهُنَّ {وَحَلَائِل} أَزْوَاج {أَبْنَائِكُمْ الَّذِينَ مِنْ أَصْلَابكُمْ} بِخِلَافِ مَنْ تَبَنَّيْتُمُوهُمْ فَلَكُمْ نِكَاح حَلَائِلهمْ {وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْن الْأُخْتَيْنِ} مِنْ نَسَب أَوْ رَضَاع بِالنِّكَاحِ وَيُلْحَق بِهِمَا بِالسُّنَّةِ الْجَمْع بَيْنهَا وَبَيْن عَمَّتهَا أَوْ خَالَتهَا وَيَجُوز نِكَاح كُلّ وَاحِدَة عَلَى الِانْفِرَاد وَمِلْكهمَا مَعًا وَيَطَأ وَاحِدَة {إلَّا} لَكِنْ {مَا قَدْ سَلَفَ} فِي الْجَاهِلِيَّة مِنْ نِكَاحهمْ بَعْض مَا ذُكِرَ فَلَا جُنَاح عَلَيْكُمْ فِيهِ {إنَّ اللَّه كَانَ غَفُورًا} لِمَا سَلَفَ مِنْكُمْ قَبْل النَّهْي {رَحِيمًا} بِكُمْ فِي ذلك
yani cinsel ilişkide bulunduğunuz. {فَإِنْ لَمْ تَكُونُوا دَخَلْتُمْ بِهِنَّ فَلَا جُنَاح عَلَيْكُمْ} “Eğer onlarla zifafa girmemişseniz size bir günah yoktur” onlardan ayrıldığınız takdirde kızlarıyla evlenmenizde; {وَحَلَائِل} “ve eşleri” hanımları {أَبْنَائِكُمْ الَّذِينَ مِنْ أَصْلَابكُمْ} “kendi sulbünüzden olan oğullarınızın” evlat edindikleriniz müstesnadır; onların eşleriyle evlenmeniz helaldir; {وَأَنْ تَجْمَعُوا بَيْن الْأُخْتَيْنِ} “ve iki kız kardeşi bir arada nikâhlamanız” nesepten veya sütten olan iki kız kardeşi nikâhta bir araya getirmeniz; Sünnet gereğince bir kadını halası veya teyzesi ile bir arada nikâhlamak da bunlara ilhak edilir. Her birini ayrı ayrı nikâhlamak yahut ikisinin birden mülkiyetine sahip olup sadece biriyle cinsi münasebette bulunmak ise caizdir; {إلَّا} “ancak müstesnadır” lakin {مَا قَدْ سَلَفَ} “geçmişte olanlar” Cahiliye devrinde zikredilenlerin bazısıyla evlenilmiş olması; bundan dolayı size bir vebal yoktur. {إنَّ اللَّه كَانَ غَفُورًا} “Şüphesiz Allah çok bağışlayandır” yasaklamadan önce sizden geçenleri {رَحِيمًا} “çok merhamet edendir” bu hususta size.
1015. Metin
{وَ} حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ {الْمُحْصَنَات} أَيْ ذَوَات الْأَزْوَاج {مِنْ النِّسَاء} أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ قَبْل مُفَارَقَة أَزْوَاجهنَّ حَرَائِر مُسْلِمَات كُنَّ أَوْ لَا {إلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} مِنْ الْإِمَاء بِالسَّبْيِ فَلَكُمْ وَطْؤُهُنَّ وَإِنْ كَانَ لَهُنَّ أَزْوَاج فِي دَار الْحَرْب بَعْد الِاسْتِبْرَاء {كِتَاب اللَّه} نُصِبَ عَلَى الْمَصْدَر أَيْ كَتَبَ ذَلِكَ {عَلَيْكُمْ وَأُحِلَّ} بِالْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ وَالْمَفْعُول {لَكُمْ مَا وَرَاء ذَلِكُمْ} أَيْ سِوَى مَا حُرِّمَ عَلَيْكُمْ مِنْ النِّسَاء {أَنْ تَبْتَغُوا} تَطْلُبُوا النِّسَاء {بِأَمْوَالِكُمْ} بِصَدَاقٍ أَوْ ثَمَن {مُحْصِنِينَ} مُتَزَوِّجِينَ {غَيْر مُسَافِحِينَ} زَانِينَ {فَمَا} فَمَنْ {اسْتَمْتَعْتُمْ} تَمَتَّعْتُمْ {بِهِ مِنْهُنَّ} مِمَّنْ تَزَوَّجْتُمْ بِالْوَطْءِ {فَآتُوهُنَّ أُجُورهنَّ} مُهُورهنَّ الَّتِي فَرَضْتُمْ لَهُنَّ {فَرِيضَة وَلَا جُنَاح عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُمْ} أَنْتُمْ وَهُنَّ {بِهِ مِنْ بَعْد الْفَرِيضَة} مِنْ حَطّهَا أَوْ بَعْضهَا أَوْ زِيَادَة عَلَيْهَا إنَّ اللَّه كَانَ عَلِيمًا} بِخَلْقِهِ {حَكِيمًا} فِيمَا دَبَّرَهُ لَهُمْ
{وَ} “Ve” size haram kılındı {الْمُحْصَنَات} “evli olanlar” yani kocası bulunanlar {مِنْ النِّسَاء} “kadınlardan”, kocalarından ayrılmadan önce onlarla evlenmeniz; ister hür Müslüman kadınlar olsunlar ister olmasınlar; {إلَّا مَا مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} “sağ ellerinizin malik oldukları müstesna” savaş esiri cariyelerden. İstibrâdan (rahim temizliği sağlandıktan) sonra dârülharpte kocaları bulunsa dahi onlarla cinsî münasebette bulunmanız helaldir. {كِتَاب اللَّه} “Allah'ın hükmü olarak” masdar üzere nasbedilmiştir; yani Allah bunu yazdı {عَلَيْكُمْ وَأُحِلَّ} “üzerinize. Ve helal kılındı” -malum ve meçhul sığa ile- {لَكُمْ مَا وَرَاء ذَلِكُمْ} “size bunların dışındakiler” yani size haram kılınan kadınların haricindekiler; {أَنْ تَبْتَغُوا} “talep etmeniz” kadınları istemeniz {بِأَمْوَالِكُمْ} “mallarınızla” mehir yahut bedel ile {مُحْصِنِينَ} “iffetli evliler olarak” nikâhlı kimseler hâlinde {غَيْر مُسَافِحِينَ} “zina etmeksizin” zina ediciler olmaksızın. {فَمَا} “Artık kimden” yani kim {اسْتَمْتَعْتُمْ} “faydalandıysanız” {بِهِ مِنْهُنَّ} “onlardan” zifaf ile evlendiğiniz kadınlardan {فَآتُوهُنَّ أُجُورهنَّ} “onlara mehirlerini verin” kendilerine takdir ettiğiniz mehirlerini {فَرِيضَة وَلَا جُنَاح عَلَيْكُمْ فِيمَا تَرَاضَيْتُمْ} “bir farz olarak. Karşılıklı rıza gösterdiğiniz şeyde size bir günah yoktur” siz ve onlar {بِهِ مِنْ بَعْد الْفَرِيضَة} “bu farzdan (mehirden) sonra” onun tamamen yahut kısmen düşürülmesinde ya da artırılmasında. {إنَّ اللَّه كَانَ عَلِيمًا} “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir” yarattıklarını {حَكِيمًا} “hüküm ve hikmet sahibidir” onlar için takdir ettiği şeylerde.
1017. Metin
{ومن لم يستطع منكم طولا} غنى ل {أَنْ يَنْكِح الْمُحْصَنَات} الْحَرَائِر {الْمُؤْمِنَات} هُوَ جَرْي عَلَى الْغَالِب فَلَا مَفْهُوم لَهُ {فَمِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} يَنْكِح {مِنْ فَتَيَاتكُمْ الْمُؤْمِنَات وَاَللَّه أَعْلَم بِإِيمَانِكُمْ} فَاكْتَفُوا بِظَاهِرِهِ وَكِلُوا السَّرَائِر إلَيْهِ فَإِنَّهُ الْعَالِم بِتَفْضِيلِهَا وَرُبّ أَمَة تَفْضُل حُرَّة فِيهِ وَهَذَا تَأْنِيس بِنِكَاحِ الْإِمَاء {بَعْضكُمْ مِنْ بَعْض} أَيْ أَنْتُمْ وَهُنَّ سَوَاء فِي الدِّين فَلَا تَسْتَنْكِفُوا مِنْ نِكَاحهنَّ {فَانْكِحُوهُنَّ بِإِذْنِ أَهْلهنَّ} مَوَالِيهنَّ {وَآتُوهُنَّ} أَعْطُوهُنَّ {أُجُورهنَّ} مُهُورهنَّ {بِالْمَعْرُوفِ} مِنْ غَيْر مَطْل وَنَقْص {مُحْصَنَات} عَفَائِف حَال {غَيْر مُسَافِحَات} زَانِيَات جَهْرًا {وَلَا مُتَّخِذَات أَخْدَان} أَخِلَّاء يَزْنُونَ بِهِنَّ سِرًّا {فَإِذَا أُحْصِنَّ} زُوِّجْنَ وَفِي قِرَاءَة بِالْبِنَاءِ لِلْفَاعِلِ تَزَوَّجْنَ {فَإِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ} زِنًا {فَعَلَيْهِنَّ نِصْف مَا عَلَى الْمُحْصَنَات} الْحَرَائِر الْأَبْكَار إذَا زَنَيْنَ {مِنْ الْعَذَاب} الْحَدّ فَيُجْلَدْنَ خمسين ويغربن نصف سنة ويقاس عليهم الْعَبِيد وَلَمْ يَجْعَل الْإِحْصَان شَرْطًا لِوُجُوبِ الْحَدّ لِإِفَادَةِ أَنَّهُ لَا رَجْم عَلَيْهِنَّ أَصْلًا {ذَلِكَ} أَيْ نِكَاح الْمَمْلُوكَات عِنْد عَدَم الطَّوْل {لِمَنْ خشي} خاف {العنت} الزنى وأصله المشقة سمي به الزنى لِأَنَّهُ سَبَبهَا بِالْحَدِّ فِي الدُّنْيَا وَالْعُقُوبَة فِي الْآخِرَة {مِنْكُمْ} بِخِلَافِ مَنْ لَا يَخَافهُ مِنْ الْأَحْرَار فَلَا يَحِلّ لَهُ نِكَاحهَا وَكَذَا مَنْ اسْتَطَاعَ طَوْل حُرَّة وَعَلَيْهِ الشَّافِعِيّ وَخَرَجَ بِقَوْلِهِ {مِنْ فَتَيَاتكُمْ الْمُؤْمِنَات} الْكَافِرَات فَلَا يَحِلّ لَهُ نِكَاحهَا وَلَوْ عَدِمَ وَخَافَ {وَأَنْ تَصْبِرُوا} عَنْ نِكَاح الْمَمْلُوكَات {خَيْر لَكُمْ} لِئَلَّا يَصِير الْوَلَد رَقِيقًا {وَاَللَّه غَفُور رَحِيم} بِالتَّوْسِعَةِ فِي ذَلِكَ
{ومن لم يستطع منكم طولا} “Sizden kimin gücü yetmezse” zenginliği bulunmazsa {أَنْ يَنْكِح الْمُحْصَنَات} “evlenmeye hür kadınlarla” {الْمُؤْمِنَات} “mümin olan” -bu çoğunluk hâline binaendir, dolayısıyla mefhum-ı muhalifi yoktur-; {فَمِنْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} “o takdirde sağ ellerinizin malik olduklarından [evlensin]” nikâhlasın {مِنْ فَتَيَاتكُمْ الْمُؤْمِنَات وَاَللَّه أَعْلَم بِإِيمَانِكُمْ} “mümin genç kızlarınızdan (cariyelerinizden). Allah sizin imanınızı çok iyi bilir.” Siz zahirle yetinin ve gizli olanları O'na havale edin; zira onun üstünlüğünü en iyi bilen O'dur; nice cariye vardır ki imanda hür kadından üstündür. Bu ifade, cariyelerle evlenmeye teşvik edip gönül alıcıdır. {بَعْضكُمْ مِنْ بَعْض} “Hepiniz birbirinizdensiniz” yani siz ve onlar dinde eşitsiniz; dolayısıyla onlarla evlenmekten çekinmeyin. {فَانْكِحُوهُنَّ بِإِذْنِ أَهْلهنَّ} “Onları sahiplerinin izniyle nikâhlayın” efendilerinin [izniyle] {وَآتُوهُنَّ} “ve onlara verin” {أُجُورهنَّ} “mehirlerini” {بِالْمَعْرُوفِ} “örfe uygun olarak” ertelemeden ve eksiltmeden; {مُحْصَنَات} “iffetli olmaları hâlinde” namuslu -hâldir- {غَيْر مُسَافِحَات} “açıktan zina etmeyen” {وَلَا مُتَّخِذَات أَخْدَان} “ve gizli dostlar edinmeyen” kendileriyle gizlice zina edecek dostlar [tutmayanlar olarak]. {فَإِذَا أُحْصِنَّ} “Evlendiklerinde” nikâhlandıklarında -bir kıraatte malum sığa ile 'ahsenne' (evlendikleri zaman) okunmuştur-; {فَإِنْ أَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ} “eğer bir fuhuş işlerlerse” zina [yaparlarsa]; {فَعَلَيْهِنَّ نِصْف مَا عَلَى الْمُحْصَنَات} “onlara hür kadınlar üzerine olanın yarısı vardır” hür ve bekâr kadınlar zina ettiğinde uygulanan {مِنْ الْعَذَاب} “cezadan” had cezasından; bu sebeple elli celde vurulur ve yarım yıl sürgün edilirler. Köleler de bu hususta onlara kıyas edilir. İhsan (evlilik), haddin gerekliliğine şart kılınmamıştır; bu da onların üzerinde asla recm cezasının bulunmadığını ifade etmek içindir. {ذَلِكَ} “Bu” yani güç yetirilemediğinde cariyelerle evlenmek {لِمَنْ خشي} “korkan kimse içindir” {العنت} “günaha girmekten” zinadan. Kelimenin asıl anlamı meşakkattir; dünyada had cezasına ve ahirette azaba sebep olduğu için zinaya bu isim verilmiştir; {مِنْكُمْ} “içinizden”. Bundan korkmayan hür kimseler ise bundan müstesnadır; onların cariye ile evlenmesi helal değildir. Aynı şekilde hür kadınla evlenmeye gücü yeten kimse için de böyledir; İmam Şâfiî bu görüştedir. O'nun: {مِنْ فَتَيَاتكُمْ الْمُؤْمِنَات} “Mümin genç kızlarınızdan” kaydıyla kâfir cariyeler kapsam dışı kalmıştır; imkânsızlık çekse ve zinadan korksa bile kâfir cariye ile evlenmesi helal değildir. {وَأَنْ تَصْبِرُوا} “Ve sabretmeniz” cariyelerle evlenmekten {خَيْر لَكُمْ} “sizin için daha hayırlıdır” çocuk köle olmasın diye. {وَاَللَّه غَفُور رَحِيم} “Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir” bu konuda genişlik tanımak suretiyle.
1019. Metin
{يُرِيد اللَّه لِيُبَيِّن لَكُمْ} شَرَائِع دِينكُمْ وَمَصَالِح أَمْركُمْ {وَيَهْدِيكُمْ سُنَن} طَرَائِق {الَّذِينَ مِنْ قَبْلكُمْ} مِنْ الْأَنْبِيَاء فِي التَّحْلِيل وَالتَّحْرِيم فَتَتَّبِعُوهُمْ {وَيَتُوب عَلَيْكُمْ} يَرْجِع بِكُمْ عَنْ مَعْصِيَته الَّتِي كُنْتُمْ عَلَيْهَا إلَى طَاعَته {وَاَللَّه عَلِيم} بِكُمْ {حَكِيم} فِيمَا دَبَّرَهُ لَكُمْ
{يُرِيد اللَّه لِيُبَيِّن لَكُمْ} “Allah size açıklamak ister” dininizin hükümlerini ve işlerinizin maslahatlarını {وَيَهْدِيكُمْ سُنَن} “ve sizi yollarına iletmek [ister]” usullerine {الَّذِينَ مِنْ قَبْلكُمْ} “sizden öncekilerin” peygamberlerin helal ve haram kılma hususundaki [yollarına] ki onlara uyasınız {وَيَتُوب عَلَيْكُمْ} “ve sizin tövbenizi kabul etmek [ister]” üzerinde bulunduğunuz isyandan Kendi itaatine sizi döndürmekle. {وَاَللَّه عَلِيم} “Allah hakkıyla bilendir” sizi {حَكِيم} “hüküm ve hikmet sahibidir” sizin için takdir ettiği şeylerde.
1021. Metin
{وَاَللَّه يُرِيد أَنْ يَتُوب عَلَيْكُمْ} كَرَّرَهُ لِيَبْنِيَ عَلَيْهِ {وَيُرِيد الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَات} الْيَهُود وَالنَّصَارَى أَوْ الْمَجُوس أَوْ الزُّنَاة {أَنْ تَمِيلُوا مَيْلًا عَظِيمًا} تَعْدِلُوا عَنْ الْحَقّ بِارْتِكَابِ مَا حُرِّمَ عَلَيْكُمْ فَتَكُونُوا مِثْلهمْ
{وَاَللَّه يُرِيد أَنْ يَتُوب عَلَيْكُمْ} “Allah sizin tövbenizi kabul etmek ister”. Üzerine bina etmek üzere bunu tekrarlamıştır. {وَيُرِيد الَّذِينَ يَتَّبِعُونَ الشَّهَوَات} “Şehvetlerine uyanlar ise isterler” Yahudiler, Hristiyanlar, Mecusiler yahut zina edenler; {أَنْ تَمِيلُوا مَيْلًا عَظِيمًا} “büyük bir sapma ile sapmanızı” size haram kılınanları işleyerek haktan sapmanızı ve böylece kendileri gibi olmanızı [isterler].
1023. Metin
{يُرِيد اللَّه أَنْ يُخَفِّف عَنْكُمْ} يُسَهِّل عَلَيْكُمْ أَحْكَام الشَّرْع {وَخُلِقَ الْإِنْسَان ضَعِيفًا} لَا يَصْبِر عن النساء والشهوات
{يُرِيد اللَّه أَنْ يُخَفِّف عَنْكُمْ} “Allah sizden hafifletmek ister” dinin hükümlerini sizin için kolaylaştırmak [ister]. {وَخُلِقَ الْإِنْسَان ضَعِيفًا} “Çünkü insan zayıf yaratılmıştır”, kadınlara ve şehvetlere karşı sabredemez.
1025. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا أَمْوَالكُمْ بَيْنكُمْ بِالْبَاطِلِ} بِالْحَرَامِ فِي الشَّرْع كَالرِّبَا وَالْغَصْب {إلَّا} لَكِنْ {أَنْ تَكُون} تَقَع {تِجَارَة} وَفِي قِرَاءَة بِالنَّصْبِ أَنْ تَكُون الْأَمْوَال أَمْوَال تِجَارَة صَادِرَة {عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ} وَطِيب نَفْس فَلَكُمْ أَنْ تَأْكُلُوهَا {وَلَا تَقْتُلُوا أَنْفُسكُمْ} بِارْتِكَابِ مَا يُؤَدِّي إلَى هَلَاكهَا أَيًّا كَانَ فِي الدُّنْيَا أَوْ الْآخِرَة بِقَرِينَةِ {إنَّ اللَّه كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا} فِي مَنْعه لَكُمْ مِنْ ذَلِكَ
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَأْكُلُوا أَمْوَالكُمْ بَيْنكُمْ بِالْبَاطِلِ} “Ey iman edenler! Mallarınızı aranızda bâtıl yollarla” şeriatta faiz ve gasp gibi haram kılınan şeylerle “yemeyin” {إلَّا} “ancak” {أَنْ تَكُون} “olması müstesnadır” meydana gelmesi [müstesnadır] {تِجَارَة} “bir ticaret” -mensup okunuşta [anlam]: malların ticaret malı olması [müstesnadır]- {عَنْ تَرَاضٍ مِنْكُمْ} “karşılıklı rızanızdan doğan” ve gönül hoşluğuyla [olan ticaret ile yemeniz helaldir], böylece onu yiyebilirsiniz. {وَلَا تَقْتُلُوا أَنْفُسكُمْ} “Ve kendinizi öldürmeyin” ister dünyada ister ahirette olsun, onun helakine yol açacak şeyleri işlemek suretiyle; zira bunun karinesi şudur: {إنَّ اللَّه كَانَ بِكُمْ رَحِيمًا} “Şüphesiz Allah, size karşı çok merhametlidir” sizi bundan menetmesinde.
1027. Metin
{وَمَنْ يَفْعَل ذَلِكَ} أَيْ مَا نُهِيَ عَنْهُ {عُدْوَانًا} تَجَاوُزًا لِلْحَلَالِ حَال {وَظُلْمًا} تَأْكِيد {فَسَوْفَ نُصْلِيه} نُدْخِلهُ {نَارًا} يَحْتَرِق فِيهَا {وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللَّه يَسِيرًا} هَيِّنًا
{وَمَنْ يَفْعَل ذَلِكَ} “Kim bunu yaparsa” yani yasaklanan şeyi {عُدْوَانًا} “haddi aşarak” helali çiğneyerek -hâl olarak- {وَظُلْمًا} “ve haksızlıkla” -tekit olarak- {فَسَوْفَ نُصْلِيه} “biz onu sokacağız” girdireceğiz {نَارًا} “bir ateşe” içinde yanacağı [bir ateşe]. {وَكَانَ ذَلِكَ عَلَى اللَّه يَسِيرًا} “Ve bu, Allah'a pek kolaydır” pek basittir.
1029. Metin
{إنْ تَجْتَنِبُوا كَبَائِر مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ} وَهِيَ مَا وَرَدَ عَلَيْهَا وَعِيد كَالْقَتْلِ وَالزِّنَا وَالسَّرِقَة وعن بن عَبَّاس هِيَ إلَى السَّبْعمِائَةِ أَقْرَب {نُكَفِّر عَنْكُمْ سَيِّئَاتكُمْ} الصَّغَائِر بِالطَّاعَاتِ {وَنُدْخِلكُمْ مُدْخَلًا} بِضَمِّ الْمِيم وَفَتْحهَا أَيْ إدْخَالًا أَوْ مَوْضِعًا {كَرِيمًا} هُوَ الجنة
{إنْ تَجْتَنِبُوا كَبَائِر مَا تُنْهَوْنَ عَنْهُ} “Eğer yasaklandığınız şeylerin büyüklerinden kaçınırsanız” bunlar adam öldürme, zina ve hırsızlık gibi hakkında tehdit bildirilmiş günahlardır; İbn Abbâs'tan rivayet edildiğine göre bunlar yedi yüze daha yakındır, {نُكَفِّر عَنْكُمْ سَيِّئَاتكُمْ} “sizin kötülüklerinizi” küçük günahlarınızı ibadetler sayesinde “örteriz” {وَنُدْخِلكُمْ مُدْخَلًا} “ve sizi girdiririz” mim'in ötresi ve üstünüyle, yani bir girdirişle yahut bir makama {كَرِيمًا} “şerefli bir makama” ki o da Cennet'tir.
1031. Metin
{وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللَّه بِهِ بَعْضكُمْ عَلَى بَعْض} مِنْ جِهَة الدُّنْيَا أَوْ الدِّين لِئَلَّا يُؤَدِّي إلَى التَّحَاسُد وَالتَّبَاغُض {لِلرِّجَالِ نَصِيب} ثَوَاب {مِمَّا اكْتَسَبُوا} بِسَبَبِ مَا عَمِلُوا مِنْ الْجِهَاد وَغَيْره {وَلِلنِّسَاءِ نَصِيب مِمَّا اكْتَسَبْنَ} مِنْ طَاعَة أَزْوَاجهنَّ وَحِفْظ فُرُوجهنَّ نَزَلَتْ لَمَّا قَالَتْ أُمّ سَلَمَة لَيْتَنَا كُنَّا رِجَالًا فَجَاهَدْنَا وَكَانَ لنا مثل أجر الرجال {واسألوا} بِهَمْزَةٍ وَدُونهَا {اللَّه مِنْ فَضْله} مَا احْتَجْتُمْ إلَيْهِ يُعْطِكُمْ {إنَّ اللَّه كَانَ بِكُلِّ شَيْء عَلِيمًا} وَمِنْهُ مَحَلّ الْفَضْل وَسُؤَالكُمْ
{وَلَا تَتَمَنَّوْا مَا فَضَّلَ اللَّه بِهِ بَعْضكُمْ عَلَى بَعْض} “Allah'ın kiminizi kiminize üstün kıldığı şeyleri temenni etmeyin” dünya yahut din cihetinden; kıskançlığa ve buğza yol açmasın diye. {لِلرِّجَالِ نَصِيب} “Erkeklere bir pay vardır” bir sevap {مِمَّا اكْتَسَبُوا} “kazandıklarından” yaptıkları cihad ve benzeri ameller sebebiyle {وَلِلنِّسَاءِ نَصِيب مِمَّا اكْتَسَبْنَ} “kadınlara da kazandıklarından bir pay vardır” kocalarına itaat ve iffetlerini korumalarından ötürü. Ümmü Seleme: "Keşke biz de erkek olsaydık da cihad etseydik ve erkeklerin sevabı gibi sevabımız olsaydı" deyince bu ayet indi. {واسألوا} “Ve isteyin” hemzeli ve hemzesiz okunuşla {اللَّه مِنْ فَضْله} “Allah'ın lütfundan” muhtaç olduğunuz şeyleri [isteyin ki] size versin. {إنَّ اللَّه كَانَ بِكُلِّ شَيْء عَلِيمًا} “Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyla bilendir”; lütfun yeri ve sizin istemeniz de buna dâhildir.
1033. Metin
{وَلِكُلٍّ} مِنْ الرِّجَال وَالنِّسَاء {جَعَلْنَا مَوَالِي} عَصَبَة يُعْطَوْنَ {مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ} لَهُمْ مِنْ مال {والذين عاقدت} بِأَلِفٍ وَدُونهَا {أَيْمَانكُمْ} جَمْع يَمِين بِمَعْنَى الْقَسْم أَوْ الْيَد أَيْ الْحُلَفَاء الَّذِينَ عَاهَدْتُمُوهُمْ فِي الْجَاهِلِيَّة عَلَى النُّصْرَة وَالْإِرْث {فَآتُوهُمْ} الْآن {نَصِيبهمْ} حُظُوظهمْ مِنْ الْمِيرَاث وَهُوَ السُّدُس {إنَّ اللَّه كَانَ عَلَى كُلّ شَيْء شَهِيدًا} مُطَلِّعًا وَمِنْهُ حالكم وهذا منسوخ بقوله {وأولوا الْأَرْحَام بَعْضهمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ}
{وَلِكُلٍّ} “Herkes için” kadın ve erkeklerden {جَعَلْنَا مَوَالِي} “vârisler kıldık” kendilerine pay verilen asabe [vârisler kıldık] {مِمَّا تَرَكَ الْوَالِدَانِ وَالْأَقْرَبُونَ} “ana-babanın ve yakın akrabanın bıraktığı şeylerden” onlara kalan maldan. {والذين عاقدت} “Yeminlerinizin bağladığı kimselere de” elifli ve elifsiz okunuşla {أَيْمَانكُمْ} [kelimesi] kasem (yemin) veya el manasındaki yemîn'in çoğuludur; yani Cahiliye döneminde yardımlaşma ve miras üzerine antlaşma yaptığınız müttefiklere {فَآتُوهُمْ} “verin” artık {نَصِيبهمْ} “onların paylarını” mirastaki paylarını ki o da altıda birdir. {إنَّ اللَّه كَانَ عَلَى كُلّ شَيْء شَهِيدًا} “Şüphesiz Allah, her şeye tanıktır” her şeyi bilendir; haliniz de buna dâhildir. Bu hüküm: {وأولوا الْأَرْحَام بَعْضهمْ أَوْلَى بِبَعْضٍ} “Akraba olanlar birbirine daha yakındır” ayetiyle neshedilmiştir.
1035. Metin
{الرِّجَال قَوَّامُونَ} مُسَلَّطُونَ {عَلَى النِّسَاء} يُؤَدِّبُونَهُنَّ وَيَأْخُذُونَ عَلَى أَيْدِيهنَّ {بِمَا فَضَّلَ اللَّه بَعْضهمْ عَلَى بَعْض} أَيْ بِتَفْضِيلِهِ لَهُمْ عَلَيْهِنَّ بِالْعِلْمِ وَالْعَقْل وَالْوِلَايَة وَغَيْر ذَلِكَ {وَبِمَا أَنْفَقُوا} عَلَيْهِنَّ {مِنْ أَمْوَالهمْ فَالصَّالِحَات} مِنْهُنَّ {قَانِتَات} مُطِيعَات لِأَزْوَاجِهِنَّ {حَافِظَات لِلْغَيْبِ} أَيْ لِفُرُوجِهِنَّ وَغَيْرهَا فِي غَيْبَة أَزْوَاجهنَّ {بِمَا حَفِظَ} لَهُنَّ {اللَّه} حَيْثُ أَوْصَى عَلَيْهِنَّ الْأَزْوَاج {وَاَللَّاتِي تَخَافُونَ نُشُوزهنَّ} عِصْيَانهنَّ لَكُمْ بِأَنْ ظَهَرَتْ أَمَارَته {فَعِظُوهُنَّ} فَخَوِّفُوهُنَّ اللَّه {وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِع} اعْتَزِلُوا إلَى فِرَاش آخَر إنْ أَظْهَرْنَ النُّشُوز {وَاضْرِبُوهُنَّ} ضَرْبًا غَيْر مُبْرِّح إنْ لَمْ يَرْجِعْنَ بِالْهِجْرَانِ {فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ} فِيمَا يُرَاد مِنْهُنَّ {فَلَا تَبْغُوا} تَطْلُبُوا {عَلَيْهِنَّ سَبِيلًا} طَرِيقًا إلَى ضَرْبهنَّ ظُلْمًا {إنَّ اللَّه كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا} فَاحْذَرُوهُ أَنْ يُعَاقِبكُمْ إنْ ظَلَمْتُمُوهُنَّ
{الرِّجَال قَوَّامُونَ} “Erkekler hâkimdirler/yöneticidirler” yetki sahibidirler {عَلَى النِّسَاء} “kadınlar üzerinde” onları terbiye eder ve ellerinden tutarlar (dizginlerler) {بِمَا فَضَّلَ اللَّه بَعْضهمْ عَلَى بَعْض} “Allah'ın kimini kimine üstün kılmasından dolayı” yani ilim, akıl, velayet ve benzeri şeylerle erkekleri kadınlara üstün kılması sebebiyle {وَبِمَا أَنْفَقُوا} “ve infak etmelerinden dolayı” onlara [harcadıklarından] {مِنْ أَمْوَالهمْ فَالصَّالِحَات} “mallarından. İyi kadınlar” onlardan [olanlar] {قَانِتَات} “itaatkârdırlar” kocalarına itaat ederler {حَافِظَات لِلْغَيْبِ} “gaybı korurlar” yani kocalarının yokluğunda iffetlerini ve diğer şeyleri korurlar {بِمَا حَفِظَ} “korumasına karşılık” kendilerini {اللَّه} “Allah'ın” kocalarına onlar hakkında tavsiyede bulunması suretiyle. {وَاَللَّاتِي تَخَافُونَ نُشُوزهنَّ} “Başkaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara gelince” belirtileri ortaya çıkmak suretiyle size isyan etmelerinden [endişelendiğiniz kadınlara] {فَعِظُوهُنَّ} “onlara öğüt verin” onlara Allah'ı hatırlatarak korkutun {وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِع} “ve onları yataklarında yalnız bırakın” şayet başkaldırı sergilerlerse başka yatağa çekilin {وَاضْرِبُوهُنَّ} “ve onları dövün” şayet yatakları ayırmakla vazgeçmezlerse can yakıcı olmayan bir vuruşla [vurun]. {فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ} “Eğer size itaat ederlerse” kendilerinden istenen hususlarda {فَلَا تَبْغُوا} “aramayın” istemeyin {عَلَيْهِنَّ سَبِيلًا} “onların aleyhine bir yol” haksız yere onları dövmek için bir bahane. {إنَّ اللَّه كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا} “Şüphesiz Allah çok yücedir, çok büyüktür”; öyleyse onlara haksızlık ederseniz sizi cezalandırmasından sakının.
1037. Metin
{وَإِنْ خِفْتُمْ} عَلِمْتُمْ {شِقَاق} خِلَاف {بَيْنهمَا} بَيْن الزَّوْجَيْنِ وَالْإِضَافَة لِلِاتِّسَاعِ أَيْ شِقَاقًا بَيْنهمَا {فَابْعَثُوا} إلَيْهِمَا بِرِضَاهُمَا {حَكَمًا} رَجُلًا عَدْلًا {مِنْ أَهْله} أَقَارِبه {وَحَكَمًا مِنْ أَهْلهَا} وَيُوَكِّل الزَّوْج حُكْمه فِي طَلَاق وَقَبُول عِوَض عَلَيْهِ وَتُوَكِّل هِيَ حُكْمهَا فِي الِاخْتِلَاع فَيَجْتَهِدَانِ وَيَأْمُرَانِ الظَّالِم بِالرُّجُوعِ أَوْ يُفَرِّقَانِ إنْ رَأَيَاهُ قَالَ تَعَالَى {إنْ يُرِيدَا} أَيْ الْحَكَمَانِ {إصْلَاحًا يُوَفِّق اللَّه بَيْنهمَا} بَيْن الزَّوْجَيْنِ أَيْ يُقْدِرهُمَا عَلَى مَا هُوَ الطَّاعَة مِنْ إصْلَاح أَوْ فِرَاق {إنَّ اللَّه كَانَ عَلِيمًا} بِكُلِّ شَيْء {خَبِيرًا} بِالْبَوَاطِنِ كَالظَّوَاهِرِ
{وَإِنْ خِفْتُمْ} “Eğer korkarsanız” bilirseniz {شِقَاق} “aralarının açılmasından” anlaşmazlıktan {بَيْنهمَا} “ikisinin arasının” karı-koca arasının; tamlama genişletme amaçlıdır, yani aralarındaki ayrılıktan [korkarsanız] {فَابْعَثُوا} “gönderin” ikisinin de rızasıyla {حَكَمًا} “bir hakem” adil bir adam {مِنْ أَهْله} “onun ailesinden” akrabalarından {وَحَكَمًا مِنْ أَهْلهَا} “ve bir hakem de onun ailesinden”. Koca, boşama ve bedel kabul etme hususunda kendi hakemini vekil tayin eder, kadın da hul' (bedel vererek boşanma) hususunda kendi hakemini vekil tayin eder; iki hakem gayret gösterip haksız olana dönmesini emrederler yahut uygun görürlerse ayırırlar. Yüce [Allah] şöyle buyurdu: {إنْ يُرِيدَا} “Eğer isterlerse” yani iki hakem {إصْلَاحًا يُوَفِّق اللَّه بَيْنهمَا} “düzeltmeyi, Allah aralarını bulur” karı-kocanın arasını; yani düzeltme yahut ayrılma şeklindeki itaate onları muvaffak kılar. {إنَّ اللَّه كَانَ عَلِيمًا} “Şüphesiz Allah hakkıyla bilendir” her şeyi {خَبِيرًا} “her şeyden haberdardır” açık şeyler gibi gizli şeylerden de.
1039. Metin
{وَاعْبُدُوا اللَّه} وَحِّدُوهُ {وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا و} أحسنوا {بالوالدين إحْسَانًا} بَرًّا وَلِين جَانِب {وَبِذِي الْقُرْبَى} الْقَرَابَة {وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِين وَالْجَار ذِي الْقُرْبَى} الْقَرِيب مِنْك فِي الْجِوَار أَوْ النَّسَب {وَالْجَار الْجُنُب} الْبَعِيد عَنْك فِي الْجِوَار أَوْ النَّسَب {وَالصَّاحِب بِالْجَنْبِ} الرفيق في سفر أو صناعة وقيل الزوجة {وبن السَّبِيل} الْمُنْقَطِع فِي سَفَره {وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} مِنْ الْأَرِقَّاء {إنَّ اللَّه لَا يُحِبّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا} مُتَكَبِّرًا {فَخُورًا} عَلَى النَّاس بِمَا أوتى
{وَاعْبُدُوا اللَّه} “Allah'a ibadet edin” O'nu birleyin {وَلَا تُشْرِكُوا بِهِ شَيْئًا} “ve O'na hiçbir şeyi ortak koşmayın”. [Ve iyilik edin] {وَبِالْوَالِدَيْنِ إحْسَانًا} “ana-babaya iyi davranın” iyilik ve yumuşak huylulukla [davranın] {وَبِذِي الْقُرْبَى} “yakın akrabaya” hısımlara {وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِين وَالْجَار ذِي الْقُرْبَى} “yetimlere, yoksullara, yakın komşuya” komşuluk yahut soy bakımından sana yakın olana {وَالْجَار الْجُنُب} “uzak komşuya” komşuluk yahut soy bakımından senden uzak olana {وَالصَّاحِب بِالْجَنْبِ} “yanınızdaki arkadaşa” yolculukta veya sanatta/meslekte yoldaş olana; kadındır (eştir) da denilmiştir {وَابْن السَّبِيل} “ve yolda kalmışa” yolculuğunda çaresiz kalana {وَمَا مَلَكَتْ أَيْمَانكُمْ} “ve sağ ellerinizin mâlik olduğu kimselere” kölelere [de iyilik edin]. {إنَّ اللَّه لَا يُحِبّ مَنْ كَانَ مُخْتَالًا} “Şüphesiz Allah, kibirlenen” böbürlenen {فَخُورًا} “ve övünen kimseleri sevmez” kendisine verilen şeylerle insanlara karşı [övünenleri].
1041. Metin
{الَّذِينَ} مُبْتَدَأ {يَبْخَلُونَ} بِمَا يَجِب عَلَيْهِمْ {وَيَأْمُرُونَ النَّاس بِالْبُخْلِ} بِهِ {وَيَكْتُمُونَ مَا آتَاهُمْ اللَّه مِنْ فَضْله} مِنْ الْعِلْم وَالْمَال وَهُمْ الْيَهُود وخبر المبتدأ لهم وعيد شديد {وأ عتدنا لِلْكَافِرِينَ} بِذَلِكَ وَبِغَيْرِهِ {عَذَابًا مُهِينًا} ذَا إهَانَة
{الَّذِينَ} “Onlar ki” mübtedadır {يَبْخَلُونَ} “cimrilik ederler” üzerlerine vacip olan şeyde {وَيَأْمُرُونَ النَّاس بِالْبُخْلِ} “ve insanlara cimriliği emrederler” onunla [cimrilik etmeyi] {وَيَكْتُمُونَ مَا آتَاهُمْ اللَّه مِنْ فَضْله} “ve Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şeyleri gizlerler” ilim ve maldan; bunlar Yahudilerdir. Mübtedanın haberi: onlar için şiddetli bir tehdit vardır. {وَأَعْتَدْنَا لِلْكَافِرِينَ} “Ve inkârcılar için hazırladık” bunu ve başkasını inkâr edenler için {عَذَابًا مُهِينًا} “alçaltıcı bir azap” zillete uğratıcı [bir azap].
1043. Metin
{وَاَلَّذِينَ} عُطِفَ عَلَى الَّذِينَ قَبْله {يُنْفِقُونَ أَمْوَالهمْ رِئَاء النَّاس} مُرَائِينَ لَهُمْ {وَلَا يُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْآخِر} كَالْمُنَافِقِينَ وَأَهْل مَكَّة {وَمَنْ يَكُنْ الشَّيْطَان لَهُ قَرِينًا} صَاحِبًا يَعْمَل بِأَمْرِهِ كَهَؤُلَاءِ {فَسَاءَ} بِئْسَ {قَرِينًا} هُوَ
{وَاَلَّذِينَ} “Ve onlar ki” kendisinden önceki "ellezîne" üzerine matuftur {يُنْفِقُونَ أَمْوَالهمْ رِئَاء النَّاس} “mallarını insanlara gösteriş olsun diye infak ederler” onlara riyakârlık yaparak {وَلَا يُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَلَا بِالْيَوْمِ الْآخِر} “Allah'a ve ahiret gününe inanmazlar” münafıklar ve Mekkeliler gibi. {وَمَنْ يَكُنْ الشَّيْطَان لَهُ قَرِينًا} “Her kime de şeytan arkadaş olursa” yoldaş olup bunlar gibi onun emriyle amel ederse {فَسَاءَ} “ne kötüdür” pek kötüdür {قَرِينًا} “arkadaş olarak” o.
1045. Metin
{وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ آمَنُوا بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمْ اللَّه} أَيْ أَيّ ضَرَر عَلَيْهِمْ فِي ذَلِكَ وَالِاسْتِفْهَام لِلْإِنْكَارِ وَلَوْ مَصْدَرِيَّة أَيْ لَا ضَرَر فِيهِ وَإِنَّمَا الضَّرَر فِيمَا هُمْ عَلَيْهِ {وَكَانَ اللَّه بِهِمْ عَلِيمًا} فَيُجَازِيهِمْ بما عملوا
{وَمَاذَا عَلَيْهِمْ لَوْ آمَنُوا بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر وَأَنْفَقُوا مِمَّا رَزَقَهُمْ اللَّه} “Allah'a ve ahiret gününe iman edip Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiklerinden infak etselerdi onlara ne olurdu sanki?” Yani bunda onların aleyhine ne zarar olurdu? Soru inkârîdir; 'lev' harfi ise masdariyyedir, yani bunda bir zarar yoktur, asıl zarar içinde bulundukları haldedir. {وَكَانَ اللَّه بِهِمْ عَلِيمًا} “Allah, onları hakkıyla bilmektedir” böylece yaptıklarının karşılığını onlara verecektir.
1047. Metin
{إنَّ اللَّه لَا يَظْلِم} أَحَدًا {مِثْقَال} وَزْن {ذَرَّة} أَصْغَر نَمْلَة بِأَنْ يُنْقِصهَا مِنْ حَسَنَاته أو يزيدها في سيئاته {وإن تك} الذَّرَّة {حَسَنَة} مِنْ مُؤْمِن وَفِي قِرَاءَة بِالرَّفْعِ فَكَانَ تَامَّة {يُضَاعِفهَا} مِنْ عَشْر إلَى أَكْثَر مِنْ سَبْعمِائَةِ وَفِي قِرَاءَة يُضَعِّفهَا بِالتَّشْدِيدِ {وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْه} مِنْ عِنْده مَعَ الْمُضَاعَفَة {أَجْرًا عَظِيمًا} لَا يَقْدِرهُ أَحَد
{إنَّ اللَّه لَا يَظْلِم} “Şüphesiz Allah haksızlık etmez” hiçbir kimseye {مِثْقَال} “ağırlığınca” tartısınca {ذَرَّة} “bir zerre” en küçük karınca kadar; onun iyiliklerinden eksiltmek veya kötülüklerine eklemek suretiyle [haksızlık etmez]. {وَإِنْ تَكُ} “Eğer olursa” o zerre {حَسَنَة} “bir iyilik” bir müminden; merfu okunuşta 'kâne' tam fiildir {يُضَاعِفهَا} “onu kat kat artırır” on kattan yedi yüz kattan fazlasına kadar; bir kıraatte şeddeli olarak "yudaffıfhâ" [şeklindedir] {وَيُؤْتِ مِنْ لَدُنْه} “ve Kendi katından verir” kat kat artırmayla birlikte {أَجْرًا عَظِيمًا} “büyük bir mükâfat” hiç kimsenin takdir edemeyeceği kadar.
1049. Metin
{فَكَيْفَ} حَال الْكُفَّار {إذَا جِئْنَا مِنْ كُلّ أُمَّة بِشَهِيدٍ} يَشْهَد عَلَيْهَا بِعَمَلِهَا وَهُوَ نَبِيّهَا {وجئنا بك} يا محمد {على هؤلاء شهيدا
{فَكَيْفَ} “Peki nasıl olacak” kâfirlerin hali {إذَا جِئْنَا مِنْ كُلّ أُمَّة بِشَهِيدٍ} “her ümmetten bir şahit getirdiğimiz zaman” amellerine şahitlik edecek ki o da onların peygamberidir {وجئنا بك} ey Muhammed! {على هؤلاء شهيدا
1051. Metin
{يَوْمئِذٍ} يَوْم الْمَجِيء {يَوَدّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَعَصَوْا الرَّسُول لَوْ} أَيْ أَنْ {تُسَوَّى} بِالْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ وَالْفَاعِل مَعَ حَذْف إحْدَى التَّاءَيْنِ فِي الْأَصْل وَمَعَ إدْغَامهَا فِي السِّين أَيْ تَتَسَوَّى {بِهِمْ الْأَرْض} بِأَنْ يَكُونُوا تُرَابًا مِثْلهَا لِعِظَمِ هَوْله كَمَا فِي آيَة أُخْرَى {وَيَقُول الْكَافِر يَا لَيْتَنِي كُنْت تُرَابًا} {وَلَا يَكْتُمُونَ اللَّه حَدِيثًا} عَمَّا عَمِلُوهُ وَفِي وَقْت آخَر يَكْتُمُونَهُ وَيَقُولُونَ {والله ربنا ما كنا مشركين}
{يَوْمئِذٍ} “O gün” o geliş gününde {يَوَدّ الَّذِينَ كَفَرُوا وَعَصَوْا الرَّسُول لَوْ} “inkâr edip Peygamber'e isyan edenler isterler ki” yani arzu ederler ki {تُسَوَّى} meçhul ve malum fiil yapısıyla, asıldaki iki te'den birinin hazfiyle ve sin harfine idgamıyla; yani bir düz olsa {بِهِمْ الْأَرْض} “yerle bir olsalar” onun dehşetinin büyüklüğünden ötürü tıpkı onun gibi toprak olsalar; nitekim diğer bir ayette: {وَيَقُول الْكَافِر يَا لَيْتَنِي كُنْت تُرَابًا} “Kâfir de der ki: 'Ah, keşke ben bir toprak olsaydım!'” [buyrulmuştur]. {وَلَا يَكْتُمُونَ اللَّه حَدِيثًا} “Ve Allah'tan hiçbir sözü gizleyemezler” işledikleri amellere dair; başka bir vakitte ise onu gizlerler ve {والله ربنا ما كنا مشركين} “Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik” derler.
1053. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلَاة} أَيْ لَا تُصَلُّوا {وَأَنْتُمْ سُكَارَى}
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْرَبُوا الصَّلَاة} “Ey iman edenler! Namaza yaklaşmayın” yani namaz kılmayın {وَأَنْتُمْ سُكَارَى}
1054. Metin
مِنْ الشَّرَاب لِأَنَّ سَبَب نُزُولهَا صَلَاة جَمَاعَة فِي حَال سُكْر {حَتَّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ} بِأَنْ تَصِحُّوا {وَلَا جُنُبًا} بِإِيلَاجٍ أَوْ إنْزَال وَنَصْبه عَلَى الْحَال وَهُوَ يُطْلَق عَلَى الْمُفْرَد وَغَيْره {إلَّا عَابِرِي} مُجْتَازِي {سَبِيل} طَرِيق أَيْ مُسَافِرِينَ {حَتَّى تَغْتَسِلُوا} فَلَكُمْ أَنْ تُصَلُّوا وَاسْتِثْنَاء الْمُسَافِر لِأَنَّ لَهُ حُكْمًا آخَر سَيَأْتِي وَقِيلَ الْمُرَاد النَّهْي عَنْ قُرْبَان مَوَاضِع الصَّلَاة أَيْ الْمَسَاجِد إلَّا عُبُورهَا مِنْ غَيْر مُكْث {وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى} مَرَضًا يَضُرّهُ الْمَاء {أَوْ عَلَى سَفَر} أَيْ مُسَافِرِينَ وَأَنْتُمْ جُنُب أَوْ مُحْدِثُونَ {أَوْ جَاءَ أَحَد مِنْكُمْ مِنْ الْغَائِط} هُوَ الْمَكَان الْمُعَدّ لِقَضَاءِ الْحَاجَة أَيْ أَحْدَث {أَوْ لَامَسْتُمْ النِّسَاء} وَفِي قِرَاءَة بِلَا أَلِف وَكِلَاهُمَا بِمَعْنَى اللَّمْس هُوَ الْجَسّ باليد قاله بن عُمَر وَعَلَيْهِ الشَّافِعِيّ وَأُلْحِق بِهِ الْجَسّ بِبَاقِي البشرة وعن بن عَبَّاس هُوَ الْجِمَاع {فَلَمْ تَجِدُوا مَاء} تَتَطَهَّرُونَ بِهِ لِلصَّلَاةِ بَعْد الطَّلَب وَالتَّفْتِيش وَهُوَ رَاجِع إلَى مَا عَدَا الْمَرْضَى {فَتَيَمَّمُوا} اقْصِدُوا بَعْد دُخُول الْوَقْت {صَعِيدًا طَيِّبًا} تُرَابًا طَاهِرًا فَاضْرِبُوا بِهِ ضَرْبَتَيْنِ {فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ} مَعَ الْمِرْفَقَيْنِ منه ومسح يتعدى بنفسه وبالحرف {إن الله كان عفوا غفورا}
içkiden dolayı sarhoşken; çünkü bu ayetin iniş sebebi sarhoşluk halindeki bir cemaat namazıdır; “sarhoş iken” {حَتَّى تَعْلَمُوا مَا تَقُولُونَ} “ne dediğinizi bilinceye kadar” kendinize gelmek suretiyle {وَلَا جُنُبًا} “ve cünüp iken de [namaza yaklaşmayın]” cima yahut inzal sebebiyle; nasb hali 'hâl' olmasından kaynaklıdır ve tekil ile diğerleri için ortak kullanılır {إلَّا عَابِرِي} “ancak geçenler” geçip gidenler {سَبِيل} “yol” yani yolcular müstesnadır {حَتَّى تَغْتَسِلُوا} “gusledinceye kadar” o zaman namaz kılabilirsiniz; yolcunun istisna edilmesi ona dair gelecek başka bir hüküm bulunmasındandır. Namaz kılınan mekânlara yani mescitlere yaklaşmanın -durmaksızın sadece geçip gitmek müstesna- yasaklandığı da söylenmiştir. {وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى} “Eğer hasta olursanız” suyun zarar vereceği bir hastalıkla {أَوْ عَلَى سَفَر} “yahut yolculukta bulunursanız” yani cünüp yahut abdestsiz halde yolcu olursanız {أَوْ جَاءَ أَحَد مِنْكُمْ مِنْ الْغَائِط} “veya sizden biri tuvaletten gelirse” orası hacet gidermek için hazırlanan yerdir; yani abdesti bozulursa {أَوْ لَامَسْتُمْ النِّسَاء} “yahut kadınlara dokunursanız” -elif siz bir kıraatte de [vardır] ve her ikisi de dokunma manasındadır ki o da elle temas etmektir; bunu İbn Ömer söylemiş olup İmam Şâfiî de bu görüştedir ve bedenin diğer yerleriyle temas da buna dâhil edilmiştir. İbn Abbâs'tan rivayete göre ise o cimadır- {فَلَمْ تَجِدُوا مَاء} “ve su bulamazsanız” arayıp araştırdıktan sonra namaz için kendisiyle temizleneceğiniz [su bulamazsanız]; bu hüküm hastalar dışındakilere râcidir {فَتَيَمَّمُوا} “o vakit teyemmüm edin” vakit girdikten sonra yönelin {صَعِيدًا طَيِّبًا} “temiz bir toprağa” temiz toprağa; ona iki vuruş yapın {فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ} “yüzlerinizi ve ellerinizi meshedin” dirseklerle beraber ondan; 'meseha' fiili hem bizzat hem de harf-i cer ile geçişli olur. {إن الله كان عفوا غفورا} “Şüphesiz Allah çok affedicidir, çok bağışlayıcıdır”.
1056. Metin
{أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا} حَظًّا {مِنْ الْكِتَاب} وَهُمْ الْيَهُود {يَشْتَرُونَ الضَّلَالَة} بِالْهُدَى {وَيُرِيدُونَ أَنْ تَضِلُّوا السَّبِيل} تُخْطِئُوا الطَّرِيق الْحَقّ لتكونوا مثلهم
{أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا} “Görmedin mi kendilerine bir pay verilenleri” bir nasip [verilenleri] {مِنْ الْكِتَاب} “Kitap'tan?” Bunlar Yahudilerdir; {يَشْتَرُونَ الضَّلَالَة} “sapıklığı satın alıyorlar” hidayet karşılığında {وَيُرِيدُونَ أَنْ تَضِلُّوا السَّبِيل} “ve sizin de yoldan sapmanızı istiyorlar” doğru yolu şaşırmanızı [isterler] ki kendileri gibi olasınız.
1058. Metin
{وَاَللَّه أَعْلَم بِأَعْدَائِكُمْ} مِنْكُمْ فَيُخْبِركُمْ بِهِمْ لِتَجْتَنِبُوهُمْ {وَكَفَى بِاَللَّهِ وَلِيًّا} حَافِظًا لَكُمْ مِنْهُمْ {وَكَفَى بِاَللَّهِ نَصِيرًا} مَانِعًا لَكُمْ مِنْ كَيْدهمْ
{وَاَللَّه أَعْلَم بِأَعْدَائِكُمْ} “Allah düşmanlarınızı daha iyi bilir” sizden daha iyi [bilir]; sakınasınız diye onları size haber vermektedir. {وَكَفَى بِاَللَّهِ وَلِيًّا} “Dost olarak Allah yeter” onlara karşı sizi koruyucu olarak {وَكَفَى بِاَللَّهِ نَصِيرًا} “ve yardımcı olarak da Allah yeter” onların tuzaklarına karşı sizi engelleyici olarak.
1060. Metin
{مِنْ الَّذِينَ هَادُوا} قَوْم {يُحَرِّفُونَ} يُغَيِّرُونَ {الْكَلِم} الَّذِي أَنْزَلَ اللَّه فِي التَّوْرَاة مِنْ نَعْت مُحَمَّد ﷺ {عَنْ مَوَاضِعه} الَّتِي وُضِعَ عَلَيْهَا {وَيَقُولُونَ} لِلنَّبِيِّ ﷺ إذَا أَمَرَهُمْ بِشَيْءٍ {سَمِعْنَا} قَوْلك {وَعَصَيْنَا} أَمْرك {وَاسْمَعْ غَيْر مُسْمَع} حَال بِمَعْنَى الدُّعَاء أَيْ لَا سَمِعْت {وَ} يَقُولُونَ لَهُ {رَاعِنَا} وَقَدْ نُهِيَ عَنْ خِطَابه بِهَا وَهِيَ كَلِمَة سَبّ بِلُغَتِهِمْ {لَيًّا} تَحْرِيفًا {بِأَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْنًا} قَدْحًا {فِي الدِّين} الْإِسْلَام {وَلَوْ أَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا} بَدَل وَعَصَيْنَا {وَاسْمَعْ} فَقَطْ {وَانْظُرْنَا} اُنْظُرْ إلَيْنَا بَدَل رَاعِنَا {لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ} مِمَّا قَالُوهُ {وَأَقْوَم} أَعْدَل مِنْهُ {وَلَكِنْ لَعَنَهُمْ اللَّه} أَبْعَدهمْ عَنْ رَحْمَته {بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ إلَّا قَلِيلًا} مِنْهُمْ كَعَبْدِ اللَّه بْن سَلَام وأصحابه
{مِنْ الَّذِينَ هَادُوا} “Yahudileşenlerden” bir topluluk vardır ki {يُحَرِّفُونَ} “tahrif ederler” değiştirirler {الْكَلِم} “kelimeleri” Allah'ın Tevrat'ta Muhammed ﷺ'in vasfına dair indirdiği [kelimeleri] {عَنْ مَوَاضِعه} “yerlerinden” konulmuş olduğu yerlerden. {وَيَقُولُونَ} “Ve derler” Peygamber ﷺ kendilerine bir şey emrettiğinde {سَمِعْنَا} “İşittik” senin sözünü {وَعَصَيْنَا} “ve isyan ettik” senin emrine. {وَاسْمَعْ غَيْر مُسْمَع} “İşit, işitmez olasıca!” Beddua manasında hâldir; yani "işitmez olasın!" {وَ} “ve” ona şöyle derler: {رَاعِنَا} “Bizi gözet!” Oysa ona bu hitapla hitap etmek yasaklanmıştı; bu onların dilinde bir sövgü kelimesidir. {لَيًّا} “eğip bükerek” tahrif ederek {بِأَلْسِنَتِهِمْ وَطَعْنًا} “dillerini ve dil uzatarak” lekeleyerek {فِي الدِّين} “dine” İslam dinine. {وَلَوْ أَنَّهُمْ قَالُوا سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا} “Eğer onlar: 'İşittik ve itaat ettik' deselerdi” 've isyan ettik' yerine {وَاسْمَعْ} “ve 'İşit'” sadece [bunu] {وَانْظُرْنَا} “ve 'Bize bak' deselerdi” 'bizi gözet (râinâ)' yerine 'bize bak' deselerdi {لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ} “elbette kendileri için daha hayırlı” söylediklerinden daha hayırlı {وَأَقْوَم} “ve daha doğru olurdu” ondan daha adil [olurdu]. {وَلَكِنْ لَعَنَهُمْ اللَّه} “Fakat Allah onları lânetlemiştir” rahmetinden uzaklaştırmıştır {بِكُفْرِهِمْ فَلَا يُؤْمِنُونَ إلَّا قَلِيلًا} “küfürleri yüzünden. Bu sebeple pek azı müstesna inanmazlar” Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi onların pek azı müstesna.
1062. Metin
{يأيها الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب آمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا} مِنْ الْقُرْآن {مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ} مِنْ التَّوْرَاة {مِنْ قَبْل أَنْ نَطْمِس وُجُوهًا} نَمْحُو مَا فِيهَا مِنْ الْعَيْن وَالْأَنْف وَالْحَاجِب {فَنَرُدّهَا عَلَى أَدْبَارهَا} فَنَجْعَلهَا كَالْأَقْفَاءِ لَوْحًا وَاحِدًا {أَوْ نَلْعَنهُمْ} نَمْسَخهُمْ قِرَدَة {كَمَا لَعَنَّا} مَسَخْنَا {أَصْحَاب السَّبْت} مِنْهُمْ {وَكَانَ أَمْر اللَّه} قَضَاؤُهُ {مَفْعُولًا} وَلَمَّا نَزَلَتْ أَسْلَمَ عَبْد اللَّه بْن سَلَام فَقِيلَ كَانَ وَعِيدًا بِشَرْطٍ فَلَمَّا أَسْلَمَ بَعْضهمْ رُفِعَ وَقِيلَ يَكُون طَمْس وَمَسْخ قَبْل قِيَام السَّاعَة
{يأيها الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب آمِنُوا بِمَا نَزَّلْنَا} “Ey kendilerine Kitap verilenler! İndirdiğimize iman edin” Kur'an'dan [indirdiğimize] {مُصَدِّقًا لِمَا مَعَكُمْ} “yanınızdakini doğrulayıcı olarak” Tevrat'ı {مِنْ قَبْل أَنْ نَطْمِس وُجُوهًا} “birtakım yüzleri silip süpürmeden önce” onlardaki göz, burun ve kaşı yok etmeden önce {فَنَرُدّهَا عَلَى أَدْبَارهَا} “onları enselerine çevirmeden önce” onları enseler gibi tek bir düz levha kılmadan önce {أَوْ نَلْعَنهُمْ} “yahut onları lânetlemeden önce” onları maymunlara dönüştürmeden önce {كَمَا لَعَنَّا} “lânetlediğimiz gibi” dönüştürdüğümüz gibi {أَصْحَاب السَّبْت} “Cumartesi ehlini” onlardan olan [Cumartesi ehlini]. {وَكَانَ أَمْر اللَّه} “Allah'ın emri” kazası/hükmü {مَفْعُولًا} “yerine getirilmiştir”. Bu ayet inince Abdullah b. Selâm Müslüman oldu. Bunun şarta bağlı bir tehdit olduğu, bir kısmı Müslüman olunca tehdidin kaldırıldığı söylenmiştir; kıyametin kopmasından önce silinme ve maymuna dönüştürülmenin gerçekleşeceği de söylenmiştir.
1064. Metin
{إنَّ اللَّه لَا يَغْفِر أَنْ يُشْرَك} أَيْ الْإِشْرَاك {بِهِ وَيَغْفِر مَا دُون} سِوَى {ذَلِكَ} مِنْ الذُّنُوب {لِمَنْ يَشَاء} الْمَغْفِرَة لَهُ بِأَنْ يُدْخِلهُ الْجَنَّة بِلَا عَذَاب وَمَنْ شَاءَ عَذَّبَهُ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ بِذُنُوبِهِ ثُمَّ يُدْخِلهُ الْجَنَّة {وَمَنْ يُشْرِك بِاَللَّهِ فَقَدْ افْتَرَى إثْمًا} ذَنْبًا {عَظِيمًا} كبيرا
{إنَّ اللَّه لَا يَغْفِر أَنْ يُشْرَك} “Şüphesiz Allah ortak koşulmasını bağışlamaz” yani şirk koşulmasını {بِهِ وَيَغْفِر مَا دُونَ} “O'na; ve bunun dışındakileri bağışlar” gayrısını [bağışlar] {ذَلِكَ} günahlardan olan [diğerlerini] {لِمَنْ يَشَاء} “dilediği kimse için” kendisini azapsız Cennet'e koymak suretiyle bağışlamayı dilediği kimseye; müminlerden dilediğine de günahları sebebiyle azap eder, sonra onu Cennet'e girdirir. {وَمَنْ يُشْرِك بِاَللَّهِ فَقَدْ افْتَرَى إثْمًا} “Kim Allah'a ortak koşarsa şüphesiz bir günah uydurmuştur” bir cürüm {عَظِيمًا} “büyük bir [günah uydurmuştur]” pek büyük.
1066. Metin
{أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ يُزَكُّونَ أَنْفُسهمْ} وَهُمْ الْيَهُود حَيْثُ قَالُوا نَحْنُ أَبْنَاء اللَّه وَأَحِبَّاؤُهُ أَيْ لَيْسَ الْأَمْر بِتَزْكِيَتِهِمْ أَنْفُسهمْ {بَلْ اللَّه يُزَكِّي} يُطَهِّر {مَنْ يَشَاء} بِالْإِيمَانِ {وَلَا يُظْلَمُونَ} يُنْقَصُونَ مِنْ أَعْمَالهمْ {فَتِيلًا} قَدْر قِشْرَة النَّوَاة
{أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ يُزَكُّونَ أَنْفُسهمْ} “Kendilerini temize çıkaranları görmedin mi?” Bunlar: "Biz Allah'ın oğulları ve sevgilileriyiz" diyen Yahudilerdir; yani mesele onların kendilerini temize çıkarmaları değildir. {بَلْ اللَّه يُزَكِّي} “Bilakis Allah temize çıkarır” arındırır {مَنْ يَشَاء} “dilediğini” iman ile {وَلَا يُظْلَمُونَ} “ve onlar haksızlığa uğratılmazlar” amellerinden eksiltilmez {فَتِيلًا} “bir hurma çekirdeği ipliği kadar bile” hurma çekirdeğinin sırtındaki lif kadar.
1068. Metin
{اُنْظُرْ} مُتَعَجِّبًا {كَيْفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّه الْكَذِب} بِذَلِكَ {وَكَفَى بِهِ إثْمًا مُبِينًا} بَيِّنًا
{اُنْظُرْ} “Bak” hayretle [bak] {كَيْفَ يَفْتَرُونَ عَلَى اللَّه الْكَذِب} “Allah'a karşı nasıl yalan uyduruyorlar!” bununla. {وَكَفَى بِهِ إثْمًا مُبِينًا} “Ve apaçık bir günah olarak bu yeter” apaydın.
1070. Metin
وَنَزَلَ فِي كَعْب بْن الْأَشْرَف وَنَحْوه مِنْ علماء اليهود قَدِمُوا مَكَّة وَشَاهَدُوا قَتْلَى بَدْر وَحَرَّضُوا الْمُشْرِكِينَ عَلَى الْأَخْذ بِثَأْرِهِمْ وَمُحَارَبَة النَّبِيّ ﷺ {أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا مِنْ الْكِتَاب يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوت} صَنَمَانِ لِقُرَيْشٍ {وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا} أَبِي سُفْيَان وَأَصْحَابه حِين قَالُوا لَهُمْ أَنَحْنُ أَهْدَى سَبِيلًا وَنَحْنُ وُلَاة الْبَيْت نَسْقِي الْحَاجّ وَنُقْرِي الضَّيْف وَنَفُكّ الْعَانِي وَنَفْعَل أَمْ مُحَمَّد وَقَدْ خَالَفَ دِين آبَائِهِ وَقَطْع الرَّحِم وَفَارَقَ الْحَرَم {هَؤُلَاءِ} أَيْ أَنْتُمْ {أَهْدَى مِنْ الَّذِينَ آمَنُوا سَبِيلًا} أَقْوَم طريقا
Mekke'ye gelip Bedir maktullerini gören ve müşrikleri intikam almaya ve Peygamber ﷺ ile savaşmaya kışkırtan Kâ'b b. el-Eşref ve benzeri Yahudi âlimleri hakkında indi: {أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ أُوتُوا نَصِيبًا مِنْ الْكِتَاب يُؤْمِنُونَ بِالْجِبْتِ وَالطَّاغُوت} “Kendilerine Kitap'tan bir pay verilenleri görmedin mi? Cibt'e ve Tâğût'a inanıyorlar” Kureyş'in iki putudur {وَيَقُولُونَ لِلَّذِينَ كَفَرُوا} “ve inkâr edenlere diyorlar” Ebû Süfyân ve arkadaşlarına; onlar kendilerine: "Biz Beytullah'ın idarecileriyiz, hacılara su veririz, misafiri ağırlarız, esiri kurtarırız ve [şunları şunları] yaparız; biz mi daha doğru yoldayız yoksa atalarının dinine muhalefet eden, akrabalık bağını kesen ve Harem'den ayrılan Muhammed mi?" dedikleri vakit: {هَؤُلَاءِ} “Bunlar” yani siz {أَهْدَى مِنْ الَّذِينَ آمَنُوا سَبِيلًا} “iman edenlerden daha doğru bir yoldadırlar” daha dosdoğru bir yoldadırlar [derler].
1072. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمْ اللَّه وَمَنْ يَلْعَن} هـ {اللَّه فَلَنْ تَجِد لَهُ نَصِيرًا} مَانِعًا مِنْ عذابه
{أُولَئِكَ الَّذِينَ لَعَنَهُمْ اللَّه وَمَنْ يَلْعَن} “İşte onlar, Allah'ın kendilerini lânetlediği kimselerdir. Kimi de lânetlerse” {اللَّه فَلَنْ تَجِد لَهُ نَصِيرًا} “Allah, artık sen onun için hiçbir yardımcı bulamazsın” O'nun azabına engel olacak hiçbir yardımcı.
1074. Metin
{أم} بل أ {لَهُمْ نَصِيب مِنْ الْمُلْك} أَيْ لَيْسَ لَهُمْ شَيْء مِنْهُ وَلَوْ كَانَ {فَإِذًا لَا يُؤْتُونَ النَّاس نَقِيرًا} أَيْ شَيْئًا تَافِهًا قَدْر النَّقْرَة فِي ظَهْر النَّوَاة لِفَرْطِ بُخْلهمْ
{أم} “Yoksa” bilakis {لَهُمْ نَصِيب مِنْ الْمُلْك} “onların mülkten bir payı mı var?” Yani onlara ait mülkten hiçbir şey yoktur; şayet olsaydı bile {فَإِذًا لَا يُؤْتُونَ النَّاس نَقِيرًا} “o takdirde insanlara bir çekirdek filizi kadar bile vermezlerdi” yani aşırı cimriliklerinden ötürü hurma çekirdeğinin sırtındaki çukurcuk miktarı değersiz bir şeyi bile vermezlerdi.
1076. Metin
{أَمْ} بَلْ {يَحْسُدُونَ النَّاس} أَيْ النَّبِيّ ﷺ {عَلَى مَا آتَاهُمْ اللَّه مِنْ فَضْله} مِنْ النُّبُوَّة وَكَثْرَة النِّسَاء أَيْ يَتَمَنَّوْنَ زَوَاله عَنْهُ وَيَقُولُونَ لَوْ كَانَ نَبِيًّا لَاشْتَغَلَ عَنْ النِّسَاء {فَقَدْ آتَيْنَا آل إبْرَاهِيم} جَدّه كَمُوسَى وَدَاوُد وَسُلَيْمَان {الْكِتَاب وَالْحِكْمَة} وَالنُّبُوَّة {وَآتَيْنَاهُمْ مُلْكًا عَظِيمًا} فَكَانَ لِدَاوُدَ تِسْع وَتِسْعُونَ امْرَأَة وَلِسُلَيْمَان أَلْف مَا بَيْن حُرَّة وَسُرِّيَّة
{أَمْ} “Yoksa” bilakis {يَحْسُدُونَ النَّاس} “insanları kıskanıyorlar mı” yani Peygamber'i ﷺ {عَلَى مَا آتَاهُمْ اللَّه مِنْ فَضْله} “Allah'ın lütfundan kendilerine verdiği şeyden dolayı?” peygamberlikten ve çok kadından dolayı; yani bunun ondan yok olmasını temenni ediyorlar ve: "Şayet peygamber olsaydı kadınlarla meşgul olmazdı" diyorlar. {فَقَدْ آتَيْنَا آل إبْرَاهِيم} “Doğrusu biz İbrahim ailesine de verdik” onun dedesi [İbrahim'in soyundan] Mûsâ, Dâvûd ve Süleymân gibi [peygamberlere] {الْكِتَاب وَالْحِكْمَة} “Kitab'ı ve hikmeti” ve peygamberliği {وَآتَيْنَاهُمْ مُلْكًا عَظِيمًا} “ve onlara büyük bir mülk verdik”. Dâvûd'un doksan dokuz hanımı, Süleymân'ın ise hür ve câriye olmak üzere bin hanımı vardı.
1078. Metin
{فَمِنْهُمْ مَنْ آمَنَ بِهِ} بِمُحَمَّدٍ ﷺ {وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ} أَعْرَضَ {عَنْهُ} فَلَمْ يُؤْمِن {وَكَفَى بِجَهَنَّم سَعِيرًا} عَذَابًا لِمَنْ لا يؤمن
{فَمِنْهُمْ مَنْ آمَنَ بِهِ} “Onlardan kimi ona iman etti” Muhammed'e ﷺ {وَمِنْهُمْ مَنْ صَدَّ} “kimi de yüz çevirdi” yüz çevirdi {عَنْهُ} “ondan” ve iman etmedi. {وَكَفَى بِجَهَنَّم سَعِيرًا} “Çılgınca yanan bir ateş olarak cehennem yeter” iman etmeyen kimseye azap olarak.
1080. Metin
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا سَوْف نُصْلِيهِمْ} نُدْخِلهُمْ {نَارًا} يَحْتَرِقُونَ فِيهَا {كُلَّمَا نَضِجَتْ} احْتَرَقَتْ {جُلُودهمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرهَا} بِأَنْ تُعَاد إلَى حَالهَا الْأَوَّل غَيْر مُحْتَرِقَة {لِيَذُوقُوا الْعَذَاب} لِيُقَاسُوا شِدَّته {إنَّ اللَّه كَانَ عَزِيزًا} لَا يُعْجِزهُ شَيْء {حَكِيمًا} فِي خَلْقه
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا بِآيَاتِنَا سَوْف نُصْلِيهِمْ} “Ayetlerimizi inkâr edenleri yakında sokacağız” girdireceğiz {نَارًا} “bir ateşe” içinde yanacakları. {كُلَّمَا نَضِجَتْ} “Her piştiğinde” yandığında {جُلُودهمْ بَدَّلْنَاهُمْ جُلُودًا غَيْرهَا} “derileri, onları başka derilerle değiştireceğiz” yanmamış önceki hallerine döndürülmek suretiyle {لِيَذُوقُوا الْعَذَاب} “azabı tatsınlar diye” şiddetini çeksinler diye. {إنَّ اللَّه كَانَ عَزِيزًا} “Şüphesiz Allah Azîz'dir” hiçbir şey O'nu aciz bırakamaz {حَكِيمًا} “Hakîm'dir” yaratmasında.
1082. Metin
{وَاَلَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا أبدا لهم فيها أَزْوَاج مُطَهَّرَة} مِنْ الْحَيْض وَكُلّ قَذَر {وَنُدْخِلهُمْ ظِلًّا ظَلِيلًا} دَائِمًا لَا تَنْسَخهُ شَمْس وَهُوَ ظِلّ الْجَنَّة
{وَاَلَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات سَنُدْخِلُهُمْ جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا أبدا لهم فيها أَزْوَاج مُطَهَّرَة} “İman edip salih amel işleyenleri ise altından ırmaklar akan cennetlere koyacağız, orada ebediyen kalacaklardır. Orada onlar için tertemiz eşler vardır” hayızdan ve her türlü pislikten [arındırılmış] {وَنُدْخِلهُمْ ظِلًّا ظَلِيلًا} “ve onları koyu bir gölgeye koyacağız” güneşin yok etmediği devamlı [bir gölgeye], o da cennetin gölgesidir.
1084. Metin
{إنَّ اللَّه يَأْمُركُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَات} أَيْ مَا اُؤْتُمِنَ عَلَيْهِ مِنْ الْحُقُوق {إلَى أَهْلهَا} نَزَلَتْ لَمَّا أَخَذَ عَلِيّ ﵁ مِفْتَاح الْكَعْبَة مِنْ عُثْمَان بْن طَلْحَة الحجبي سَادِنهَا قَسْرًا لَمَّا قَدِمَ النَّبِيّ ﷺ مَكَّة عَام الْفَتْح وَمَنَعَهُ وَقَالَ لَوْ عَلِمْت أَنَّهُ رَسُول اللَّه لَمْ أَمْنَعهُ فَأَمَرَ رَسُول اللَّه ﷺ بِرَدِّهِ إلَيْهِ وَقَالَ هَاكَ خَالِدَة تَالِدَة فَعَجِبَ مِنْ ذَلِكَ فَقَرَأَ لَهُ عَلِيّ الْآيَة فَأَسْلَمَ وَأَعْطَاهُ عِنْد مَوْته لِأَخِيهِ شَيْبَة فَبَقِيَ فِي ولده الآية وَإِنْ وَرَدَتْ عَلَى سَبَب خَاصّ فَعُمُومهَا مُعْتَبَر بِقَرِينَةِ الْجَمْع {وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْن النَّاس} يَأْمُركُمْ {أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إنَّ اللَّه نِعِمَّا} فِيهِ إدغام نِعْمَ فِي مَا النَّكِرَة الْمَوْصُوفَة أَيْ نِعْمَ شَيْئًا {يَعِظكُمْ بِهِ} تَأْدِيَة الْأَمَانَة وَالْحُكْم بِالْعَدْلِ {إنَّ اللَّه كَانَ سَمِيعًا} لِمَا يُقَال {بَصِيرًا} بما يفعل
{إنَّ اللَّه يَأْمُركُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَات} “Allah size emanetleri vermenizi emreder” yani emanet edilen hakları {إلَى أَهْلهَا} “sahiplerine”. Peygamber ﷺ fetih yılında Mekke'ye geldiğinde Ali radıyallâhu anh Kâbe'nin anahtarını Kâbe kapıcısı Osmân b. Talha el-Haccabî'den zorla aldığında ve [Osman da]: "Onun Allah'ın elçisi olduğunu bilseydim ona engel olmazdım" dediğinde indi. Bunun üzerine Resûlullah ﷺ anahtarın ona iade edilmesini emretti ve: "Al bunu, [artık] ebedî ve süreklidir" buyurdu. [Osman] buna hayret etti; Ali ona ayeti okuyunca Müslüman oldu ve vefatı esnasında [anahtarı] kardeşi Şeybe'ye verdi, böylece çocuklarında kaldı. Ayet özel bir sebep üzerine inmiş olsa da [hükmünün] umumiliği çoğul karinesiyle muteberdir. {وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْن النَّاس} “ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman” size emreder {أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إنَّ اللَّه نِعِمَّا} “adaletle hükmetmenizi. Doğrusu Allah ne güzel” burada nı'me (نِعْمَ), sıfatlanmış belgisiz bir isim olan mâ (مَا) kelimesine idğam edilmiştir; yani ne güzel şeydir {يَعِظكُمْ بِهِ} “size onunla öğüt verdiği şey!” emanetin yerine getirilmesi ve adaletle hükmedilmesidir. {إنَّ اللَّه كَانَ سَمِيعًا} “Şüphesiz Allah Semî'dir” söylenenleri işitendir {بَصِيرًا} “Basîr'dir” yapılanları görendir.
1086. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّه وَأَطِيعُوا الرَّسُول وَأُولِي} وأصحاب {الْأَمْر} أَيْ الْوُلَاة {مِنْكُمْ} إذَا أَمَرُوكُمْ بِطَاعَةِ اللَّه وَرَسُوله {فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ} اخْتَلَفْتُمْ {فِي شَيْء فَرُدُّوهُ إلَى اللَّه} أَيْ إلَى كِتَابه {وَالرَّسُول} مُدَّة حَيَاته وَبَعْده إلَى سُنَّته أَيْ اكْشِفُوا عَلَيْهِ مِنْهُمَا {إنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر ذَلِكَ} أَيْ الرَّدّ إلَيْهِمَا {خَيْر} لَكُمْ مِنْ التَّنَازُع وَالْقَوْل بِالرَّأْيِ {وَأَحْسَن تَأْوِيلًا} مَآلًا
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّه وَأَطِيعُوا الرَّسُول وَأُولِي} “Ey iman edenler! Allah'a itaat edin, Peygamber'e itaat edin ve” sahiplerine {الْأَمْر} “emir” yani yöneticilere {مِنْكُمْ} “sizden olan” size Allah'a ve Resûlüne itaati emrettikleri zaman. {فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ} “Eğer anlaşmazlığa düşerseniz” ihtilaf ederseniz {فِي شَيْء فَرُدُّوهُ إلَى اللَّه} “bir şeyde, onu Allah'a” yani O'nun Kitabı'na {وَالرَّسُول} “ve Resûl'e götürün” hayatta olduğu sürece bizzat kendisine, vefatından sonra ise sünnetine; yani o meseleyi bu ikisinden araştırıp çıkarın {إنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر ذَلِكَ} “eğer Allah'a ve âhiret gününe inanıyorsanız. İşte bu” yani o ikisine götürmek {خَيْر} “daha hayırlıdır” sizin için çekişmekten ve şahsi görüşle hüküm vermekten {وَأَحْسَن تَأْوِيلًا} “ve sonuç bakımından daha güzeldir” netice itibarıyla.
1088. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا اخْتَصَمَ يَهُودِيّ وَمُنَافِق فَدَعَا الْمُنَافِق إلَى كَعْب بْن الْأَشْرَف لِيَحْكُم بَيْنهمَا وَدَعَا الْيَهُودِيّ إلَى النَّبِيّ ﷺ فأتياه فضى لِلْيَهُودِيِّ فَلَمْ يَرْضَ الْمُنَافِق وَأَتَيَا عُمَر فَذَكَر اليهودي ذلك فقال للمنافق كذلك قَالَ نَعَمْ فَقَتَلَهُ {أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إلَيْك وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلك يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إلَى الطَّاغُوت} الْكَثِير الطُّغْيَان وَهُوَ كَعْب بْن الْأَشْرَف {وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ} وَلَا يُوَالُوهُ {وَيُرِيد الشَّيْطَان أَنْ يُضِلّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا} عَنْ الحق
Bir Yahudi ile bir münafık davalaştığında, münafık aralarında hüküm vermesi için Kâ'b b. el-Eşref'e gitmeyi teklif etmiş, Yahudi ise Peygamber'e ﷺ gitmeyi teklif etmişti. Bunun üzerine ikisi ona geldiler ve [Resûlullah] Yahudi lehine hükmetti. Münafık ise razı olmayıp Ömer'e geldiler. Yahudi durumu anlatınca [Ömer] münafığa: "Böyle mi oldu?" diye sordu. O da: "Evet" deyince onu öldürdü. [Bunun üzerine şu ayet] indi: {أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ يَزْعُمُونَ أَنَّهُمْ آمَنُوا بِمَا أُنْزِلَ إلَيْك وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلك يُرِيدُونَ أَنْ يَتَحَاكَمُوا إلَى الطَّاغُوت} “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmedin mi? Tâğût'un huzurunda muhakeme olunmak istiyorlar” azgınlığı çok olan kimseye, o da Kâ'b b. el-Eşref'tir {وَقَدْ أُمِرُوا أَنْ يَكْفُرُوا بِهِ} “oysa onu inkâr etmekle emrolunmuşlardı” ve ona dostluk beslememekle {وَيُرِيد الشَّيْطَان أَنْ يُضِلّهُمْ ضَلَالًا بَعِيدًا} “Şeytan da onları haktan uzak bir sapıklıkla saptırmak ister”.
1090. Metin
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إلَى مَا أَنْزَلَ اللَّه} فِي الْقُرْآن مِنْ الْحُكْم {وَإِلَى الرَّسُول} لِيَحْكُم بَيْنكُمْ {رَأَيْت الْمُنَافِقِينَ يَصُدُّونَ} يَعْرِضُونَ {عَنْك} إلى غيرك {صدودا}
{وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ تَعَالَوْا إلَى مَا أَنْزَلَ اللَّه} “Onlara: 'Allah'ın indirdiğine gelin' denildiği zaman” Kur'an'daki hükme {وَإِلَى الرَّسُول} “ve Resûl'e” aranızda hüküm vermesi için {رَأَيْت الْمُنَافِقِينَ يَصُدُّونَ} “münafıkların yüz çevirdiklerini görürsün” döndüklerini {عَنْك} “senden” başkasına {صدودا} “tam bir yüz çevirişle”.
1092. Metin
{فَكَيْفَ} يَصْنَعُونَ {إذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَة} عُقُوبَة {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهمْ} مِنْ الْكُفْر وَالْمَعَاصِي أَيْ أَيَقْدِرُونَ عَلَى الْإِعْرَاض وَالْفِرَار مِنْهَا لَا {ثُمَّ جَاءُوك} مَعْطُوف عَلَى يَصُدُّونَ {يَحْلِفُونَ بِاَللَّهِ إنْ} مَا {أَرَدْنَا} بِالْمُحَاكَمَةِ إلَى غَيْرك {إلَّا إحْسَانًا} صُلْحًا {وَتَوْفِيقًا} تَأْلِيفًا بَيْن الْخَصْمَيْنِ بِالتَّقْرِيبِ فِي الْحُكْم دُون الْحَمْل عَلَى مُرّ الْحَقّ
{فَكَيْفَ} “Nasıl olur” ne yaparlar {إذَا أَصَابَتْهُمْ مُصِيبَة} “kendilerine bir musibet isabet ettiği zaman” bir ceza {بِمَا قَدَّمَتْ أَيْدِيهمْ} “ellerinin önden sundukları sebebiyle?” inkâr ve günahlardan ötürü; yani bundan yüz çevirip kaçmaya güç yetirebilirler mi? Hayır! {ثُمَّ جَاءُوك} “Sonra sana gelirler” [bu fiil] “yüz çevirirler” (yeşuddûn) ifadesine matuftur {يَحْلِفُونَ بِاَللَّهِ إنْ} “Allah'a yemin ederek: 'Biz... başka bir şey” sadece {أَرَدْنَا} “istemedik' [diye]” senden başkasına muhakeme olmakla {إلَّا إحْسَانًا} “ancak bir iyilik” sulh {وَتَوْفِيقًا} “ve bir uzlaşma” acı hakkı dayatmaksızın hükümde orta yolu bularak iki hasım arasını uzlaştırma [istedik].
1094. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ يَعْلَم اللَّه مَا فِي قُلُوبهمْ} مِنْ النِّفَاق وَكَذِبهمْ فِي عُذْرهمْ {فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} بِالصَّفْحِ {وَعِظْهُمْ} خَوِّفْهُمْ اللَّه {وَقُلْ لَهُمْ فِي} شَأْن {أَنْفُسهمْ قَوْلًا بَلِيغًا} مُؤَثِّرًا فِيهِمْ أَيْ اُزْجُرْهُمْ لِيَرْجِعُوا عَنْ كُفْرهمْ
{أُولَئِكَ الَّذِينَ يَعْلَم اللَّه مَا فِي قُلُوبهمْ} “İşte onlar, kalplerindekini Allah'ın bildiği kimselerdir” nifaktan ve mazeretlerindeki yalanlarından olanı. {فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} “Onlardan yüz çevir” bağışlayarak {وَعِظْهُمْ} “ve onlara öğüt ver” onları Allah ile korkut {وَقُلْ لَهُمْ فِي} “ve onlara” durumları hakkında {أَنْفُسهمْ قَوْلًا بَلِيغًا} “kendilerine dair etkili söz söyle” üzerlerinde tesir bırakacak; yani küfürlerinden dönsünler diye onları azarla.
1096. Metin
{وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُول إلَّا لِيُطَاعَ} فِيمَا يَأْمُر بِهِ وَيَحْكُم {بِإِذْنِ اللَّه} بِأَمْرِهِ لَا لِيُعْصَى وَيُخَالَف {وَلَوْ أَنَّهُمْ إذْ ظَلَمُوا أَنْفُسهمْ} بِتَحَاكُمِهِمْ إلَى الطَّاغُوت {جَاءُوك} تَائِبِينَ {فَاسْتَغْفَرُوا اللَّه وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ الرَّسُول} فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْخِطَاب تَفْخِيمًا لِشَأْنِهِ {لَوَجَدُوا اللَّه تَوَّابًا} عَلَيْهِمْ {رَحِيمًا} بهم
{وَمَا أَرْسَلْنَا مِنْ رَسُول إلَّا لِيُطَاعَ} “Biz hiçbir elçiyi, ancak kendisine itaat edilsin diye gönderdik” emrettiği ve hükmettiği hususlarda {بِإِذْنِ اللَّه} “Allah'ın izniyle” O'nun emriyle; isyan edilip karşı çıkılsın diye değil. {وَلَوْ أَنَّهُمْ إذْ ظَلَمُوا أَنْفُسهمْ} “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman” Tâğût'un huzurunda muhakeme olmakla {جَاءُوك} “sana gelselerdi” tövbe ederek {فَاسْتَغْفَرُوا اللَّه وَاسْتَغْفَرَ لَهُمْ الرَّسُول} “ve Allah'tan bağışlanma dileselerdi, Peygamber de onlar için bağışlanma dileseydi” burada onun şanını yüceltmek için hitaptan gaibe iltifat sanatı vardır {لَوَجَدُوا اللَّه تَوَّابًا} “elbette Allah'ı tevbeleri çokça kabul edici bulurlardı” kendilerine {رَحِيمًا} “ve çok merhametli [bulurlardı]” onlara.
1098. Metin
{فَلَا وَرَبّك} لَا زَائِدَة {لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوك فِيمَا شَجَرَ} اخْتَلَطَ {بَيْنهمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسهمْ حَرَجًا} ضِيقًا أَوْ شَكًّا {مِمَّا قَضَيْت} بِهِ {وَيُسَلِّمُوا} يَنْقَادُوا لِحُكْمِك {تَسْلِيمًا} مِنْ غَيْر مُعَارَضَة
{فَلَا وَرَبّك} “Hayır, Rabbine andolsun ki” buradaki 'lâ' (لَا) zaittir {لَا يُؤْمِنُونَ حَتَّى يُحَكِّمُوك فِيمَا شَجَرَ} “aralarında çıkan anlaşmazlıkta seni hakem tayin etmedikçe iman etmiş olmazlar” karışan [meselelerde] {بَيْنهمْ ثُمَّ لَا يَجِدُوا فِي أَنْفُسهمْ حَرَجًا} “aralarında, sonra da içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın” darlık veya şüphe {مِمَّا قَضَيْت} “senin verdiğin hükümden dolayı” {وَيُسَلِّمُوا} “ve teslim olmadıkça” senin hükmüne boyun eğmedikçe {تَسْلِيمًا} “tam bir teslimiyetle” hiçbir itirazda bulunmadan.
1100. Metin
{وَلَوْ أَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ أَنْ} مُفَسِّرَة {اُقْتُلُوا أَنْفُسكُمْ أَوْ اُخْرُجُوا مِنْ دِيَاركُمْ} كَمَا كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إسْرَائِيل {مَا فَعَلُوهُ} أَيْ الْمَكْتُوب عَلَيْهِمْ {إلَّا قَلِيل} بِالرَّفْعِ عَلَى الْبَدَل وَالنَّصْب عَلَى الِاسْتِثْنَاء {مِنْهُمْ وَلَوْ أَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِهِ} مِنْ طَاعَة الرَّسُول ﷺ {لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَأَشَدّ تَثْبِيتًا} تحقيقا لإيمانهم
{وَلَوْ أَنَّا كَتَبْنَا عَلَيْهِمْ أَنْ} “Eğer biz onlara: '... diye' farz kılmış olsaydık” tefsiriyye edatıdır {اُقْتُلُوا أَنْفُسكُمْ أَوْ اُخْرُجُوا مِنْ دِيَاركُمْ} “Kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın” İsrâiloğullarına farz kıldığımız gibi {مَا فَعَلُوهُ} “bunu yapmazlardı” yani kendilerine farz kılınan şeyi {إلَّا قَلِيل} “ancak pek azı müstesna” merfû okunuşu bedel, mansûb okunuşu ise istisnâ iledir {مِنْهُمْ وَلَوْ أَنَّهُمْ فَعَلُوا مَا يُوعَظُونَ بِهِ} “onlardan. Eğer onlar kendilerine verilen öğüdü yerine getirselerdi” Resûl'e ﷺ itaat etme hususunda {لَكَانَ خَيْرًا لَهُمْ وَأَشَدّ تَثْبِيتًا} “elbette kendileri için daha hayırlı ve daha sağlam bir pekiştirme olurdu” imanlarını tahakkuk ettirme açısından.
1102. Metin
{وَإِذًا} أَيْ لَوْ تَثَبَّتُوا {لَآتَيْنَاهُمْ مِنْ لَدُنَّا} مِنْ عِنْدنَا {أَجْرًا عَظِيمًا} هُوَ الْجَنَّة
{وَإِذًا} “O takdirde” yani şayet sebat gösterselerdi {لَآتَيْنَاهُمْ مِنْ لَدُنَّا} “biz onlara katımızdan verirdik” katımızdan {أَجْرًا عَظِيمًا} “büyük bir mükâfat” o da cennettir.
1104. Metin
{وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا} قَالَ بَعْض الصَّحَابَة لِلنَّبِيِّ ﷺ كَيْفَ نَرَاك فِي الْجَنَّة وَأَنْت فِي الدَّرَجَات الْعُلَى وَنَحْنُ أَسْفَل منك فنزل
{وَلَهَدَيْنَاهُمْ صِرَاطًا مُسْتَقِيمًا} “Ve onları dosdoğru bir yola iletirdik.” Sahabilerden bazıları Peygamber'e ﷺ: "Sen cennette en yüksek derecelerde bulunurken ve biz senden daha aşağıda bulunurken seni nasıl göreceğiz?" dedi, bunun üzerine şu ayet indi:
1106. Metin
{وَمَنْ يُطِعْ اللَّه وَالرَّسُول} فِيمَا أَمَرَ بِهِ {فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّه عَلَيْهِمْ مِنْ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ} أَفَاضِل أَصْحَاب الْأَنْبِيَاء لِمُبَالَغَتِهِمْ فِي الصِّدْق وَالتَّصْدِيق {وَالشُّهَدَاء} الْقَتْلَى فِي سَبِيل اللَّه {وَالصَّالِحِينَ} غَيْر مَنْ ذُكِرَ {وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا} رُفَقَاء فِي الْجَنَّة بِأَنْ يَسْتَمْتِع فِيهَا بِرُؤْيَتِهِمْ وَزِيَارَتهمْ وَالْحُضُور مَعَهُمْ وَإِنْ كَانَ مَقَرّهمْ فِي الدَّرَجَات الْعَالِيَة بِالنِّسْبَةِ إلَى غَيْرهمْ
{وَمَنْ يُطِعْ اللَّه وَالرَّسُول} “Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse” emrettiği şeylerde {فَأُولَئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّه عَلَيْهِمْ مِنْ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ} “işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddîklar” doğrulukta ve tasdikteki aşırılıklarından dolayı peygamberlerin ashabının en faziletlileri {وَالشُّهَدَاء} “şehitler” Allah yolunda öldürülenler {وَالصَّالِحِينَ} “ve salihlerle beraberdirler” zikredilenlerin dışındakiler {وَحَسُنَ أُولَئِكَ رَفِيقًا} “ve onlar ne güzel arkadaştırlar!” cennette arkadaşlardır; öyle ki başkalarına nispetle makamları yüksek derecelerde olsa bile onları görmek, ziyaret etmek ve yanlarında bulunmak suretiyle cennette bundan yararlanırlar.
1108. Metin
{ذَلِكَ} أَيْ كَوْنهمْ مَعَ مَنْ ذُكِرَ مُبْتَدَأ خَبَره {الْفَضْل مِنْ اللَّه} تَفَضَّلَ بِهِ عَلَيْهِمْ لَا أَنَّهُمْ نَالُوهُ بِطَاعَتِهِمْ {وَكَفَى بِاَللَّهِ عَلِيمًا} بِثَوَابِ الْآخِرَة أَيْ فَثِقُوا بِمَا أَخْبَرَكُمْ بِهِ {ولا ينبئك مثل خبير
{ذَلِكَ} “İşte bu” yani onların zikredilenlerle beraber olması mübtedadır, haberi ise: {الْفَضْل مِنْ اللَّه} “Allah'tan bir lütuftur” bunu onlara bir lütuf olarak vermiştir, yoksa itaatleriyle bunu elde etmiş değillerdir. {وَكَفَى بِاَللَّهِ عَلِيمًا} “Bilen olarak Allah yeter” ahiret sevabını; yani size bildirdiği şeylere güvenin. “Her şeyden haberdar olan gibi sana hiç kimse haber veremez.”
1110. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا خُذُوا حِذْركُمْ} مِنْ عَدُوّكُمْ أَيْ احْتَرِزُوا مِنْهُ وَتَيَقَّظُوا لَهُ {فَانْفِرُوا} انْهَضُوا إلَى قِتَاله {ثُبَات} مُتَفَرِّقِينَ سَرِيَّة بَعْد أُخْرَى {أَوْ انْفِرُوا جَمِيعًا} مُجْتَمِعِينَ
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا خُذُوا حِذْركُمْ} “Ey iman edenler! Tedbirinizi alın” düşmanınıza karşı; yani ondan korunun ve ona karşı uyanık olun {فَانْفِرُوا} “bunun üzerine savaşa çıkın” onunla savaşa kalkışın {ثُبَات} “bölük bölük” ayrı ayrı, birbiri ardınca müfrezeler halinde {أَوْ انْفِرُوا جَمِيعًا} “yahut hep birlikte savaşa çıkın” topluca.
1112. Metin
{وَإِنَّ مِنْكُمْ لَمَنْ لَيُبَطِّئَن} لَيَتَأَخَّرَن عَنْ الْقِتَال كَعَبْدِ اللَّه بْن أُبَيٍّ الْمُنَافِق وَأَصْحَابه وَجَعْله مِنْهُمْ مِنْ حَيْثُ الظَّاهِر وَاللَّام فِي الْفِعْل لِلْقَسَمِ {فَإِنْ أَصَابَتْكُمْ مُصِيبَة} كَقَتْلٍ وَهَزِيمَة {قَالَ قَدْ أَنْعَمَ اللَّه عَلَيَّ إذْ لَمْ أَكُنْ مَعَهُمْ شَهِيدًا} حَاضِرًا فَأُصَاب
{وَإِنَّ مِنْكُمْ لَمَنْ لَيُبَطِّئَن} “Şüphesiz içinizden öylesi vardır ki mutlaka ağırdan alacaktır” savaştan mutlaka geri kalacaktır, münafık Abdullah b. Übeyy ve arkadaşları gibi; onun onlardan sayılması zahirî yöndendir, fiildeki lâm (لَ) ise yemin içindir {فَإِنْ أَصَابَتْكُمْ مُصِيبَة} “şayet başınıza bir musibet gelirse” öldürülme ve hezimet gibi {قَالَ قَدْ أَنْعَمَ اللَّه عَلَيَّ إذْ لَمْ أَكُنْ مَعَهُمْ شَهِيدًا} “'Allah bana lütfetti de onlarla beraber bulunmadım' der” hazır bulunmadım ki bana da [bir şey] isabet etsin.
1114. Metin
{وَلَئِنْ} لَام قَسَم {أَصَابَكُمْ فَضْل مِنْ اللَّه} كَفَتْحٍ وَغَنِيمَة {لَيَقُولَن} نَادِمًا {كَأَنْ} مُخَفَّفَة وَاسْمهَا مَحْذُوف أَيْ كَأَنَّهُ {لَمْ يَكُنْ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء {بَيْنكُمْ وَبَيْنه مَوَدَّة} مَعْرِفَة وَصَدَاقَة وَهَذَا رَاجِع إلَى قَوْله قَدْ أَنْعَمَ اللَّه عَلَيَّ اعْتَرَضَ بِهِ بَيْن الْقَوْل وَمَقُوله وَهُوَ {يَا} لِلتَّنْبِيهِ {لَيْتَنِي كُنْت مَعَهُمْ فَأَفُوز فَوْزًا عَظِيمًا} آخُذ حظا وافرا من الغنيمة قال تعالى
{وَلَئِنْ} “Ve andolsun ki” lâm yemin içindir {أَصَابَكُمْ فَضْل مِنْ اللَّه} “size Allah'tan bir lütuf erişirse” fetih ve ganimet gibi {لَيَقُولَن} “mutlaka diyecektir” pişmanlıkla {كَأَنْ} “sanki” muhaffefedir, ismi ise mahzuftur; yani sanki o {لَمْ يَكُنْ} “olmamış gibi” yâ ve tâ ile [okunur] {بَيْنكُمْ وَبَيْنه مَوَدَّة} “aranızda ve onunla bir sevgi” tanışıklık ve dostluk; bu ifade onun “Allah bana lütfetti” sözüne dönüktür, kavil ile makûlü (sözün kendisi) arasına itiraz cümlesi olarak girmiştir; o da şudur: {يَا} “Ah” tenbih içindir {لَيْتَنِي كُنْت مَعَهُمْ فَأَفُوز فَوْزًا عَظِيمًا} “keşke onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarı kazansaydım!” ganimetten bol bir pay alsaydım. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
1116. Metin
{فَلْيُقَاتِلْ فِي سَبِيل اللَّه} لِإِعْلَاءِ دِينه {الَّذِينَ يَشْرُونَ} يَبِيعُونَ {الْحَيَاة الدُّنْيَا بِالْآخِرَةِ وَمَنْ يُقَاتِل فِي سَبِيل اللَّه فَيُقْتَل} يُسْتَشْهَد {أَوْ يَغْلِب} يَظْفَر بِعَدُوِّهِ {فَسَوْفَ نُؤْتِيه أَجْرًا عَظِيمًا} ثَوَابًا جزيلا
{فَلْيُقَاتِلْ فِي سَبِيل اللَّه} “O halde Allah yolunda savaşsın” O'nun dinini yüceltmek için {الَّذِينَ يَشْرُونَ} “satanlar” satanlar {الْحَيَاة الدُّنْيَا بِالْآخِرَةِ وَمَنْ يُقَاتِل فِي سَبِيل اللَّه فَيُقْتَل} “dünya hayatını ahiret karşılığında. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülürse” şehit edilirse {أَوْ يَغْلِب} “yahut galip gelirse” düşmanına üstün gelirse {فَسَوْفَ نُؤْتِيه أَجْرًا عَظِيمًا} “biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz” bol bir sevap.
1118. Metin
{وما لكم لَا تُقَاتِلُونَ} اسْتِفْهَام تَوْبِيخ أَيْ لَا مَانِع لكم من القتال {في سبيل الله و} في تَخْلِيص {الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنْ الرِّجَال وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَان} الَّذِينَ حبسهم الكفار عن الهجرة وآذوهم قال بن عَبَّاس ﵄ كُنْت أَنَا وَأُمِّي مِنْهُمْ {الَّذِينَ يَقُولُونَ} دَاعِينَ يَا {رَبّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَة} مَكَّة {الظَّالِم أَهْلهَا} بِالْكُفْرِ {وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْك} مِنْ عِنْدك {وَلِيًّا}
{وما لكم لَا تُقَاتِلُونَ} “Size ne oluyor da savaşmıyorsunuz?” kınama soru cümlesidir; yani savaşmanıza hiçbir engel yoktur {في سبيل الله و} “Allah yolunda ve” kurtarılması uğrunda {الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنْ الرِّجَال وَالنِّسَاء وَالْوِلْدَان} “çaresiz bırakılan erkekler, kadınlar ve çocuklar” kâfirlerin hicret etmekten alıkoyduğu ve eziyet ettiği kimselerdir. İbn Abbâs radıyallâhu anhümâ şöyle demiştir: "Ben ve annem onlardandık." {الَّذِينَ يَقُولُونَ} “Onlar ki derler” dua ederek: Ey {رَبّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَة} “Rabbimiz! Bizi bu şehirden çıkar” Mekke'den {الظَّالِم أَهْلهَا} “halkı zalim olan” küfürle {وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْك} “ve katından bize kıl” kendi katından {وَلِيًّا} “bir koruyucu”
1119. Metin
يَتَوَلَّى أُمُورنَا {وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْك نَصِيرًا} يَمْنَعنَا مِنْهُمْ وَقَدْ اسْتَجَابَ اللَّه دُعَاءَهُمْ فَيَسَّرَ لِبَعْضِهِمْ الْخُرُوج وَبَقِيَ بَعْضهمْ إلَى أَنْ فُتِحَتْ مَكَّة وَوَلَّى ﷺ عَتَّاب بْن أَسِيد فَأَنْصَفَ مَظْلُومهمْ مِنْ ظَالِمهمْ
işlerimizi üstlenecek {وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْك نَصِيرًا} “ve katından bize bir yardımcı kıl!” bizi onlardan koruyacak. Allah onların dualarına icabet etti de bazılarının çıkışını kolaylaştırdı, bazıları ise Mekke fethedilinceye kadar kaldı. Peygamber ﷺ Attâb b. Esîd'i vali tayin etti, o da mazlumlarının hakkını zalimlerinden aldı.
1121. Metin
{الَّذِينَ آمَنُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيل اللَّه وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيل الطَّاغُوت} الشَّيْطَان {فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاء الشَّيْطَان} أَنْصَار دِينه تَغْلِبُوهُمْ لِقُوَّتِكُمْ بِاَللَّهِ {إنَّ كَيْد الشَّيْطَان} بِالْمُؤْمِنِينَ {كَانَ ضَعِيفًا} وَاهِيًا لَا يُقَاوَم كَيْد اللَّه بِالْكَافِرِينَ
{الَّذِينَ آمَنُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيل اللَّه وَاَلَّذِينَ كَفَرُوا يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيل الطَّاغُوت} “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inkâr edenler ise Tâğût yolunda savaşırlar” Şeytan [yolunda]. {فَقَاتِلُوا أَوْلِيَاء الشَّيْطَان} “O halde Şeytan'ın dostlarıyla savaşın” onun dininin yardımcılarıyla; Allah'a olan kuvvetiniz sayesinde onlara galip gelirsiniz. {إنَّ كَيْد الشَّيْطَان} “Şüphesiz Şeytan'ın tuzağı” müminlere karşı {كَانَ ضَعِيفًا} “zayıftır” gevşektir, kâfirlere karşı Allah'ın tuzağıyla boy ölçüşemez.
1123. Metin
{أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّوا أَيْدِيكُمْ} عَنْ قِتَال الْكُفَّار لَمَّا طَلَبُوهُ بِمَكَّة لِأَذَى الْكُفَّار لَهُمْ وَهُمْ جَمَاعَة مِنْ الصَّحَابَة {وَأَقِيمُوا الصَّلَاة وَآتُوا الزَّكَاة فَلَمَّا كُتِبَ} فُرِضَ {عَلَيْهِمْ الْقِتَال إذَا فَرِيق مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ} يَخَافُونَ {الناس} الكفار أي عذابهم بالقتل {كخشيت} هم عَذَاب {اللَّه أَوْ أَشَدّ خَشْيَة} مِنْ خَشْيَتهمْ لَهُ وَنَصْب أَشَدّ عَلَى الْحَال وَجَوَاب لِمَا دَلَّ عَلَيْهِ إذَا وَمَا بَعْدهَا أَيْ فَاجَأَتْهُمْ الْخَشْيَة {وَقَالُوا} جَزَعًا مِنْ الْمَوْت {رَبّنَا لِمَ كَتَبْت عَلَيْنَا الْقِتَال لَوْلَا} هَلَّا {أَخَّرْتنَا إلَى أَجَل قَرِيب قُلْ} لَهُمْ {مَتَاع الدُّنْيَا} مَا يَتَمَتَّع بِهِ فِيهَا أَوْ الِاسْتِمْتَاع بِهَا {قَلِيل} آيِل إلَى الْفَنَاء {وَالْآخِرَة} أَيْ الْجَنَّة {خَيْر لِمَنْ اتَّقَى} عِقَاب اللَّه بِتَرْكِ مَعْصِيَته {وَلَا تُظْلَمُونَ} بِالتَّاءِ وَالْيَاء تُنْقَصُونَ مِنْ أَعْمَالكُمْ {فَتِيلًا} قدر قشرة النواة فجاهدوا
{أَلَمْ تَرَ إلَى الَّذِينَ قِيلَ لَهُمْ كُفُّوا أَيْدِيكُمْ} “Kendilerine: 'Ellerinizi çekin' denilenleri görmedin mi?” kâfirlerin kendilerine eziyet etmesi üzerine Mekke'de bunu istediklerinde kâfirlerle savaşmaktan [alıkonulanları]; onlar sahabeden bir gruptur. {وَأَقِيمُوا الصَّلَاة وَآتُوا الزَّكَاة فَلَمَّا كُتِبَ} “'Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin'. Fakat üzerlerine farz kılınınca” farz kılınınca {عَلَيْهِمْ الْقِتَال إذَا فَرِيق مِنْهُمْ يَخْشَوْنَ} “savaş, hemen onlardan bir grup korkuyorlardı” korkuyorlar {الناس} “insanlardan” kâfirlerden, yani onların öldürmek suretiyle verecekleri azaptan {كخشيت} “korkar gibi” korkmaları gibi azabından {اللَّه أَوْ أَشَدّ خَشْيَة} “Allah'tan yahut daha şiddetli bir korkuyla” O'ndan korkmalarından daha şiddetli. 'Eşedde' kelimesinin nasbı hal olmasındandır. 'Lemmâ'nın cevabına ise 'izâ' ve sonrası delalet etmektedir; yani korku onları ansızın yakaladı. {وَقَالُوا} “Ve dediler” ölüm endişesiyle: {رَبّنَا لِمَ كَتَبْت عَلَيْنَا الْقِتَال لَوْلَا} “'Rabbimiz! Neden üzerimize savaşı farz kıldın? Ne olurdu” keşke {أَخَّرْتنَا إلَى أَجَل قَرِيب قُلْ} “bizi yakın bir süreye kadar erteleseydin!' De ki” onlara: {مَتَاع الدُّنْيَا} “Dünyanın metaı” orada faydalanılan şeyler yahut dünyadan yararlanmak {قَلِيل} “azdır” yok olmaya mahkûmdur {وَالْآخِرَة} “ahiret ise” yani cennet {خَيْر لِمَنْ اتَّقَى} “sakınan kimse için daha hayırlıdır” Allah'a isyanı terk ederek O'nun cezasından [sakınan kimse için]. {وَلَا تُظْلَمُونَ} “Ve haksızlığa uğratılmazsınız” tâ ve yâ ile [okunur]; amellerinizden eksiltilmez {فَتِيلًا} “bir hurma çekirdeği ipliği kadar bile” hurma çekirdeğinin lifi kadar; o halde cihad edin.
1125. Metin
{أين ما تكونوا يدرككم الموت ولوكنتم فِي بُرُوج} حُصُون {مُشَيَّدَة} مُرْتَفِعَة فَلَا تَخْشَوْا الْقِتَال خَوْف الْمَوْت {وَإِنْ تُصِبْهُمْ} أَيْ الْيَهُود {حَسَنَة} خِصْب وَسِعَة {يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْد اللَّه وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَة} جَدْب وَبَلَاء كَمَا حَصَلَ لَهُمْ عِنْد قُدُوم النَّبِيّ ﷺ الْمَدِينَة {يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدك} يَا مُحَمَّد أَيْ بِشُؤْمِك {قُلْ} لَهُمْ {كُلّ} مِنْ الْحَسَنَة وَالسَّيِّئَة {مِنْ عِنْد اللَّه} مِنْ قبله {فمال هؤلاء القوم لَا يَكَادُونَ يَفْقُهُونَ} أَيْ لَا يُقَارِبُونَ أَنْ يَفْهَمُوا {حَدِيثًا} يُلْقَى إلَيْهِمْ وَمَا اسْتِفْهَام تَعْجِيب مِنْ فَرْط جَهْلهمْ وَنَفْي مُقَارَبَة الْفِعْل أَشَدّ من نفيه
{أين ما تكونوا يدرككم الموت ولوكنتم فِي بُرُوج} “Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır, isterse tahkim edilmiş kalelerde bulunun” yüksek {مُشَيَّدَة} “kulelerde [olsanız bile]”. O halde ölüm korkusuyla savaşmaktan çekinmeyin. {وَإِنْ تُصِبْهُمْ} “Onlara bir iyilik dokunursa” yani Yahudilere {حَسَنَة} “bir iyilik” bolluk ve refah [ulaşırsa], {يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْد اللَّه وَإِنْ تُصِبْهُمْ سَيِّئَة} “'Bu Allah katındandır' derler. Onlara bir kötülük dokunursa” kıtlık ve bela; nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Medine'ye geldiğinde başlarına geldiği gibi, {يَقُولُوا هَذِهِ مِنْ عِنْدك} “'Bu senin yüzündendir' derler” [ey Muhammed], yani senin uğursuzluğun sebebiyledir. {قُلْ} “De ki” onlara: {كُلّ} “Hepsi” iyilik de kötülük de {مِنْ عِنْد اللَّه} “Allah katındandır” O'nun tarafındandır. {فمال هؤلاء القوم لَا يَكَادُونَ يَفْقُهُونَ} “Şu topluluğa ne oluyor da neredeyse anlamıyorlar” yani anlamaya dahi yaklaşmıyorlar {حَدِيثًا} “bir sözü!” kendilerine aktarılan [sözü]. 'Mâ' lafzı, onların aşırı cehaletinden dolayı hayret bildiren bir soru edatıdır (istifhâm-ı taaccübî). Fiilin yaklaşmasını olumsuzlamak (nefy-i mukārebe), fiilin kendisini olumsuzlamaktan daha şiddetlidir.
1127. Metin
{مَا أَصَابَك} أَيّهَا الْإِنْسَان {مِنْ حَسَنَة} خَيْر {فَمِنْ اللَّه} أَتَتْك فَضْلًا مِنْهُ {وَمَا أَصَابَك مِنْ سَيِّئَة} بَلِيَّة {فَمِنْ نَفْسك} أَتَتْك حَيْثُ ارْتَكَبْت مَا يَسْتَوْجِبهَا مِنْ الذُّنُوب {وَأَرْسَلْنَاك} يَا مُحَمَّد {لِلنَّاسِ رَسُولًا} حَال مُؤَكِّدَة {وَكَفَى بِاَللَّهِ شَهِيدًا} عَلَى رِسَالَتك
{مَا أَصَابَك} “Sana gelen” ey insan! {مِنْ حَسَنَة} “her iyilik” hayır, {فَمِنْ اللَّه} “Allah'tandır” O'nun bir lütfu olarak sana gelmiştir. {وَمَا أَصَابَك مِنْ سَيِّئَة} “Başına gelen her kötülük de” bela ise {فَمِنْ نَفْسك} “kendi nefsindendir” onu gerektiren günahları işlemiş olmandan ötürü sana gelmiştir. {وَأَرْسَلْنَاك} “Seni gönderdik” ey Muhammed! {لِلنَّاسِ رَسُولًا} “insanlara bir elçi olarak” [bu ifade] pekiştirici bir haldir (hâl-i müekkide). {وَكَفَى بِاَللَّهِ شَهِيدًا} “Şahit olarak Allah yeter” senin peygamberliğine.
1129. Metin
{مَنْ يُطِعْ الرَّسُول فَقَدْ أَطَاعَ اللَّه وَمَنْ تَوَلَّى} أَعْرَض عَنْ طَاعَتك فَلَا يُهِمَّنك {فَمَا أَرْسَلْنَاك عَلَيْهِمْ حَفِيظًا} حَافِظًا لِأَعْمَالِهِمْ بَلْ نَذِيرًا وَإِلَيْنَا أَمْرهمْ فَنُجَازِيهِمْ وَهَذَا قَبْل الْأَمْر بِالْقِتَالِ
{مَنْ يُطِعْ الرَّسُول فَقَدْ أَطَاعَ اللَّه وَمَنْ تَوَلَّى} “Kim Peygamber'e itaat ederse, muhakkak Allah'a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse” sana itaatten yüz çevirirse, bu seni üzmesin; {فَمَا أَرْسَلْنَاك عَلَيْهِمْ حَفِيظًا} “biz seni onların üzerine bir bekçi olarak göndermedik” amellerini koruyup gözeten değil, bilakis bir uyarıcı olarak [gönderdik]. Onların hesabı Bize aittir, cezalarını Biz veririz. Bu [hüküm], savaş emredilmeden önceydi.
1131. Metin
{وَيَقُولُونَ} أَيْ الْمُنَافِقُونَ إذَا جَاءُوك أُمِرْنَا {طَاعَة} لَك {فَإِذَا بَرَزُوا} خَرَجُوا {مِنْ عِنْدك بَيَّتَ طَائِفَة مِنْهُمْ} بِإِدْغَامِ التَّاء فِي الطَّاء وَتَرْكه أَيْ أَضْمَرَتْ {غَيْر الَّذِي تَقُول} لَك فِي حُضُورك مِنْ الطَّاعَة أَيْ عِصْيَانك {وَاَللَّه يَكْتُب} يَأْمُر بِكَتْبِ {مَا يُبَيِّتُونَ} فِي صَحَائِفهمْ لِيُجَازَوْا عَلَيْهِ {فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} بِالصَّفْحِ {وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّه} ثِقْ بِهِ فَإِنَّهُ كَافِيك {وَكَفَى بِاَللَّهِ وَكِيلًا} مفوضا إليه
{وَيَقُولُونَ} “Ve derler” yani münafıklar sana geldiklerinde: 'İşimiz {طَاعَة} “itaattir” sana' [derler]. {فَإِذَا بَرَزُوا} “Fakat yanından çıktıklarında” ayrıldıklarında {مِنْ عِنْدك بَيَّتَ طَائِفَة مِنْهُمْ} “onlardan bir grup gizlice kurarlar” tâ harfinin tı harfine idğamıyla veya idğamsız olarak okunur; yani gizlerler {غَيْر الَّذِي تَقُول} “senin söylediğinden başkasını” senin huzurunda söyledikleri itaatin aksini, yani sana isyanı [gizlice kurarlar]. {وَاَللَّه يَكْتُب} “Allah ise yazmaktadır” yazılmasını emretmektedir {مَا يُبَيِّتُونَ} “onların gizlice kurduklarını” amel defterlerine, cezalandırılsınlar diye. {فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} “Artık onlardan yüz çevir” onları affederek {وَتَوَكَّلْ عَلَى اللَّه} “ve Allah'a tevekkül et” O'na güven; şüphesiz O sana yeter. {وَكَفَى بِاَللَّهِ وَكِيلًا} “Vekil olarak Allah yeter” işlerin kendisine havale edildiği [bir merci olarak].
1133. Metin
{أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ} يَتَأَمَّلُونَ {الْقُرْآن} وَمَا فِيهِ مِنْ الْمَعَانِي الْبَدِيعَة {وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْد غَيْر اللَّه لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا} تَنَاقُضًا فِي مَعَانِيه وَتَبَايُنًا فِي نَظْمه
{أَفَلَا يَتَدَبَّرُونَ} “Hâlâ iyice düşünmüyorlar mı” tefekkür etmiyorlar mı {الْقُرْآن} “Kur'an'ı” ve onda bulunan eşsiz manaları? {وَلَوْ كَانَ مِنْ عِنْد غَيْر اللَّه لَوَجَدُوا فِيهِ اخْتِلَافًا كَثِيرًا} “Eğer o Allah'tan başkası katından olsaydı, elbette onda birçok çelişki bulurlardı” manalarında tutarsızlıklar ve nazmında uyumsuzluklar [bulurlardı].
1135. Metin
{وَإِذَا جَاءَهُمْ أَمْر} عَنْ سَرَايَا النَّبِيّ ﷺ بِمَا حَصَلَ لَهُمْ {مِنْ الْأَمْن} بِالنَّصْرِ {أَوْ الْخَوْف} بِالْهَزِيمَةِ {أَذَاعُوا بِهِ} أَفْشَوْهُ نَزَلَ فِي جَمَاعَة مِنْ الْمُنَافِقِينَ أَوْ فِي ضُعَفَاء الْمُؤْمِنِينَ كَانُوا يَفْعَلُونَ ذَلِكَ فَتَضْعُف قُلُوب الْمُؤْمِنِينَ وَيَتَأَذَّى النَّبِيّ {وَلَوْ رَدُّوهُ} أَيْ الْخَبَر {إلَى الرَّسُول وَإِلَى أُولِي الْأَمْر مِنْهُمْ} أَيْ ذَوِي الرَّأْي مِنْ أَكَابِر الصَّحَابَة أَيْ لَوْ سَكَتُوا عَنْهُ حَتَّى يُخْبِرُوا بِهِ {لَعَلِمَهُ} هَلْ هُوَ مِمَّا يَنْبَغِي أَنْ يُذَاع أَوْ لَا {الَّذِينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ} يَتَّبِعُونَهُ وَيَطْلُبُونَ عِلْمه وَهُمْ الْمُذِيعُونَ {مِنْهُمْ} مِنْ الرَّسُول وَأُولِي الْأَمْر {وَلَوْلَا فَضْل اللَّه عَلَيْكُمْ} بِالْإِسْلَامِ {وَرَحْمَته} لَكُمْ بِالْقُرْآنِ {لَاتَّبَعْتُمْ الشَّيْطَان} فِيمَا يَأْمُركُمْ بِهِ مِنْ الْفَوَاحِش {إلا قليلا}
{وَإِذَا جَاءَهُمْ أَمْر} “Onlara bir haber geldiğinde” Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'in müfrezelerinden, başlarına gelen durumla ilgili {مِنْ الْأَمْن} “güvene” zaferle [ilgili] {أَوْ الْخَوْف} “yahut korkuya dair” hezimetle [ilgili haber geldiğinde], {أَذَاعُوا بِهِ} “onu yayıverirler” ifşa ederler. [Bu ayet], münafıklardan bir topluluk yahut müminlerin zayıfları hakkında inmiştir; onlar böyle yapıyor, bu yüzden müminlerin kalpleri zayıflıyor ve Peygamber inciniyordu. {وَلَوْ رَدُّوهُ} “Halbuki onu götürselerdi” yani o haberi {إلَى الرَّسُول وَإِلَى أُولِي الْأَمْر مِنْهُمْ} “Peygamber'e ve içlerindeki yetki sahiplerine” yani ileri gelen sahabeden görüş sahibi kimselere; yani onlar haber verinceye kadar susup bekleselerdi, {لَعَلِمَهُ} “elbette onu bilirlerdi” yayılması gereken bir şey olup olmadığını {الَّذِينَ يَسْتَنْبِطُونَهُ} “onu araştırıp çıkaranlar” onu takip edip bilgisini arayanlar; onlar da o haberi yayanlardır {مِنْهُمْ} “onlardan” Resulden ve yetki sahiplerinden [öğrenirlerdi]. {وَلَوْلَا فَضْل اللَّه عَلَيْكُمْ} “Eğer üzerinizde Allah'ın lütfu” İslam ile {وَرَحْمَته} “ve O'nun merhameti olmasaydı” Kur'an ile [olan rahmeti], {لَاتَّبَعْتُمْ الشَّيْطَان} “elbette Şeytan'a uyardınız” size emrettiği çirkin işlerde, {إلا قليلا} “pek azınız müstesna”.
1137. Metin
{فَقَاتِل} يَا مُحَمَّد {فِي سَبِيل اللَّه لَا تُكَلَّف إلَّا نَفْسك} فَلَا تَهْتَمّ بِتَخَلُّفِهِمْ عَنْك الْمَعْنَى قَاتِل وَلَوْ وَحْدك فَإِنَّك مَوْعُود بِالنَّصْرِ {وَحَرِّضْ الْمُؤْمِنِينَ} حُثَّهُمْ عَلَى الْقِتَال وَرَغِّبْهُمْ فِيهِ {عَسَى اللَّه أَنْ يَكُفّ بَأْس} حَرْب {الَّذِينَ كَفَرُوا وَاَللَّه أَشَدّ بَأْسًا} مِنْهُمْ {وَأَشَدّ تَنْكِيلًا} تَعْذِيبًا مِنْهُمْ فَقَالَ رَسُول اللَّه ﷺ وَاَلَّذِي نَفْسِي بِيَدِهِ لَأَخْرُجَن وَلَوْ وَحْدِي فَخَرَجَ بِسَبْعِينَ رَاكِبًا إلَى بَدْر الصُّغْرَى فَكَفّ اللَّه بَأْس الْكُفَّار بِإِلْقَاءِ الرُّعْب فِي قُلُوبهمْ وَمَنْع أَبِي سُفْيَان عَنْ الْخُرُوج كَمَا تَقَدَّمَ فِي آل عِمْرَان
{فَقَاتِل} “O halde savaş” ey Muhammed! {فِي سَبِيل اللَّه لَا تُكَلَّف إلَّا نَفْسك} “Allah yolunda; sen kendinden başkasıyla sorumlu tutulmazsın” onların sana katılmamalarına aldırma. Anlamı: Tek başına da olsan savaş; çünkü sana zafer vadedilmiştir. {وَحَرِّضْ الْمُؤْمِنِينَ} “Müminleri de teşvik et” savaşa özendir ve onları buna rağbet ettir. {عَسَى اللَّه أَنْ يَكُفّ بَأْس} “Umulur ki Allah kırar gücünü” savaşını {الَّذِينَ كَفَرُوا وَاَللَّه أَشَدّ بَأْسًا} “inkâr edenlerin. Allah güç bakımından daha çetindir” onlardan {وَأَشَدّ تَنْكِيلًا} “ve cezalandırması da daha şiddetlidir” azap bakımından onlardan [daha şiddetlidir]. Bunun üzerine Resûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Nefsim elinde olan [Allah]'a yemin ederim ki, tek başıma bile kalsam mutlaka çıkacağım' buyurdu ve yetmiş süvari ile Küçük Bedir'e çıktı. Allah da kâfirlerin kalplerine korku salarak ve Âl-i İmrân suresinde geçtiği üzere Ebû Süfyân'ın çıkmasına engel olarak onların gücünü kırdı.
1139. Metin
{مَنْ يَشْفَع} بَيْن النَّاس {شَفَاعَة حَسَنَة} مُوَافِقَة لِلشَّرْعِ {يَكُنْ لَهُ نَصِيب} مِنْ الْأَجْر {مِنْهَا} بِسَبَبِهَا {وَمَنْ يَشْفَع شَفَاعَة سَيِّئَة} مُخَالِفَة لَهُ {يَكُنْ لَهُ كِفْل} نَصِيب مِنْ الْوِزْر {مِنْهَا} بِسَبَبِهَا {وَكَانَ اللَّه عَلَى كُلّ شَيْء مُقِيتًا} مُقْتَدِرًا فَيُجَازِي كُلّ أَحَد بِمَا عَمِلَ
{مَنْ يَشْفَع} “Kim aracılık ederse” insanlar arasında {شَفَاعَة حَسَنَة} “güzel bir aracılıkla” şeriata uygun olarak, {يَكُنْ لَهُ نَصِيب} “onun bir payı olur” sevaptan {مِنْهَا} “ondan” o [aracılık] sebebiyle. {وَمَنْ يَشْفَع شَفَاعَة سَيِّئَة} “Kim de kötü bir aracılıkta bulunursa” şeriata aykırı olarak, {يَكُنْ لَهُ كِفْل} “onun bir hissesi olur” günahtan bir pay {مِنْهَا} “ondan” o [aracılık] sebebiyle. {وَكَانَ اللَّه عَلَى كُلّ شَيْء مُقِيتًا} “Allah her şeye gücü yetendir” kadirdir; dolayısıyla herkese yaptığının karşılığını verir.
1141. Metin
{وَإِذَا حُيِّيتُمْ بِتَحِيَّةٍ} كَأَنْ قِيلَ لَكُمْ سَلَام عَلَيْكُمْ {فَحَيُّوا} الْمُحَيِّي {بِأَحْسَن مِنْهَا} بِأَنْ تَقُولُوا لَهُ عَلَيْك السَّلَام وَرَحْمَة اللَّه وَبَرَكَاته {أَوْ رُدُّوهَا} بِأَنْ تَقُولُوا لَهُ كَمَا قَالَ أَيْ الْوَاجِب أَحَدهمَا وَالْأَوَّل أَفْضَل {إنَّ اللَّه كَانَ عَلَى كُلّ شَيْء حَسِيبًا} مُحَاسِبًا فَيُجَازِي عَلَيْهِ وَمِنْهُ رَدّ السَّلَام وَخَصَّتْ السُّنَّة الْكَافِر وَالْمُبْتَدِع وَالْفَاسِق وَالْمُسَلِّم عَلَى قَاضِي الْحَاجَة وَمَنْ فِي الْحَمَّام وَالْآكِل فَلَا يَجِب الرَّدّ عَلَيْهِمْ بَلْ يُكْرَه فِي غَيْر الْأَخِير وَيُقَال لِلْكَافِرِ وَعَلَيْك
{وَإِذَا حُيِّيتُمْ بِتَحِيَّةٍ} “Bir selam ile selamlandığınız vakit” örneğin size 'Selâmun aleyküm' denildiğinde, {فَحَيُّوا} “siz de selam verin” selam verene {بِأَحْسَن مِنْهَا} “ondan daha güzeliyle” ona 'Aleykümü's-selâm ve rahmetullâhi ve berekâtuh' diyerek {أَوْ رُدُّوهَا} “yahut aynısıyla karşılık verin” onun dediği gibi söyleyerek. Yani ikisinden biri vaciptir; birincisi ise daha faziletlidir. {إنَّ اللَّه كَانَ عَلَى كُلّ شَيْء حَسِيبًا} “Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla hesaplayandır” hesaba çeker ve karşılığını verir; selamı almak da bundandır. Sünnet; kâfiri, bidatçiyi, fâsıkı, abdest bozan kimseye selam vereni, hamamda olanı ve yemek yiyeni [bu hükümden] istisna etmiştir. Dolayısıyla bunlara selam vermek vacip değildir; hatta sonuncusu hariç diğerlerinde mekruhtur. Kâfire ise 'Ve aleyk' denilir.
1143. Metin
{اللَّه لَا إلَه إلَّا هُوَ} وَاَللَّه {لَيَجْمَعَنكُمْ} مِنْ قُبُوركُمْ {إلَى} فِي {يَوْم الْقِيَامَة لَا ريب} لا شك {فيه وَمَنْ} أَيْ لَا أَحَد {أَصْدَق مِنْ اللَّه حديثا} قولا
{اللَّه لَا إلَه إلَّا هُوَ} “Allah, O'ndan başka hiçbir ilah yoktur”. Allah'a yemin olsun ki {لَيَجْمَعَنكُمْ} “sizi mutlaka toplayacaktır” kabirlerinizden {إلَى} [çıkarıp] {يَوْم الْقِيَامَة لَا ريب} “kıyamet gününde; hiçbir şüphe yoktur” hiçbir tereddüt yoktur {فيه وَمَنْ} “onda. Kimdir” yani hiç kimse yoktur {أَصْدَق مِنْ اللَّه حديثا} “söz bakımından Allah'tan daha doğru olan?” kelam bakımından.
1145. Metin
{وَلَمَّا رَجَعَ نَاس مِنْ أُحُد اخْتَلَفَ النَّاس فِيهِمْ فَقَالَ فَرِيق اُقْتُلْهُمْ وَقَالَ فَرِيق لَا فَنَزَلَ {فَمَا لَكُمْ} مَا شَأْنكُمْ صِرْتُمْ {فِي الْمُنَافِقِينَ فِئَتَيْنِ} فِرْقَتَيْنِ {وَاَللَّه أَرْكَسَهُمْ} رَدَّهُمْ {بِمَا كَسَبُوا} مِنْ الْكُفْر وَالْمَعَاصِي {أَتُرِيدُونَ أَنْ تَهْدُوا من أضل} هـ {اللَّه} أَيْ تَعُدُّوهُمْ مِنْ جُمْلَة الْمُهْتَدِينَ وَالِاسْتِفْهَام في الموضعين للإنكار {ومن يضلل} هـ {اللَّه فَلَنْ تَجِد لَهُ سَبِيلًا} طَرِيقًا إلَى الهدى
Uhud'dan bir grup insan geri döndüğünde, insanlar onlar hakkında ihtilafa düştüler; bir grup 'Onları öldürün' dedi, diğer grup ise 'Hayır' dedi. Bunun üzerine şu ayet indi: {فَمَا لَكُمْ} “Size ne oluyor ki” ne haldesiniz ki {فِي الْمُنَافِقِينَ فِئَتَيْنِ} “münafıklar hakkında iki grup oldunuz?” iki fırka [oldunuz]. {وَاَللَّه أَرْكَسَهُمْ} “Halbuki Allah onları baş aşağı etmiştir” geri çevirmiştir {بِمَا كَسَبُوا} “kazandıkları sebebiyle” küfür ve günahlardan [kazandıkları yüzünden]. {أَتُرِيدُونَ أَنْ تَهْدُوا من أضل} “Saptırdığı kimseyi doğru yola iletmek mi istiyorsunuz” [onu] {اللَّه} “Allah'ın?” Yani onları hidayete erenler topluluğundan mı saymak istiyorsunuz? Her iki yerdeki soru edatı da kınama (inkâr) içindir. {ومن يضلل} “Kimi saptırırsa” [onu] {اللَّه فَلَنْ تَجِد لَهُ سَبِيلًا} “Allah, artık onun için asla bir yol bulamazsın” hidayete giden bir yol.
1147. Metin
{وَدُّوا} تَمَنَّوْا {لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ} أَنْتُمْ وَهُمْ {سَوَاء} فِي الْكُفْر {فَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ أَوْلِيَاء} تُوَالُونَهُمْ وَإِنْ أَظَهَرُوا الْإِيمَان {حَتَّى يُهَاجِرُوا فِي سَبِيل اللَّه} هِجْرَة صَحِيحَة تُحَقِّق إيمَانهمْ {فَإِنْ تَوَلَّوْا} وَأَقَامُوا عَلَى مَا هُمْ عَلَيْهِ {فَخُذُوهُمْ} بِالْأَسْرِ {وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِيًّا} تُوَالُونَهُ {وَلَا نَصِيرًا} تَنْتَصِرُونَ به على عدوكم
{وَدُّوا} “Çok arzu ettiler” temenni ettiler {لَوْ تَكْفُرُونَ كَمَا كَفَرُوا فَتَكُونُونَ} “kendilerinin inkâr ettiği gibi sizin de inkâr etmenizi; böylece olmanızı” siz ve onlar {سَوَاء} “eşit” küfürde [eşit]. {فَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ أَوْلِيَاء} “Onlardan dostlar edinmeyin” onlara sevgi beslemeyin, iman izhar etseler bile; {حَتَّى يُهَاجِرُوا فِي سَبِيل اللَّه} “Allah yolunda hicret edinceye kadar” imanlarını doğrulayan sahih bir hicretle [hicret edinceye kadar]. {فَإِنْ تَوَلَّوْا} “Eğer yüz çevirirlerse” ve bulundukları hal üzere kalırlarsa, {فَخُذُوهُمْ} “onları yakalayın” esir alarak {وَاقْتُلُوهُمْ حَيْثُ وَجَدْتُمُوهُمْ وَلَا تَتَّخِذُوا مِنْهُمْ وَلِيًّا} “ve onları bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan hiçbir dost edinmeyin” sevgi besleyeceğiniz {وَلَا نَصِيرًا} “ve hiçbir yardımcı da [edinmeyin]” düşmanınıza karşı kendisiyle yardım isteyeceğiniz.
1149. Metin
{إلا الذين يصلون} يلجأون {إلَى قَوْم بَيْنكُمْ وَبَيْنهمْ مِيثَاق} عَهْد بِالْأَمَانِ لَهُمْ وَلِمَنْ وَصَلَ إلَيْهِمْ كَمَا عَاهَدَ النَّبِيّ ﷺ هِلَال بْن عُوَيْمِر الْأَسْلَمِيّ {أَوْ} الَّذِينَ {جَاءُوكُمْ} وَقَدْ {حَصِرَتْ} ضَاقَتْ {صُدُورهمْ} عَنْ {أَنْ يُقَاتِلُوكُمْ} مَعَ قَوْمهمْ {أَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمهمْ} مَعَكُمْ أَيْ مُمْسِكِينَ عَنْ قِتَالكُمْ وَقِتَالهمْ فَلَا تَتَعَرَّضُوا إلَيْهِمْ بِأَخَذٍ وَلَا قَتْل وَهَذَا وَمَا بَعْده مَنْسُوخ بِآيَةِ السَّيْف {وَلَوْ شَاءَ اللَّه} تَسْلِيطهمْ عَلَيْكُمْ {لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ} بِأَنْ يُقَوِّي قُلُوبهمْ {فَلَقَاتَلُوكُمْ} وَلَكِنَّهُ لَمْ يَشَأْهُ فَأَلْقَى فِي قُلُوبهمْ الرُّعْب {فَإِنْ اعتزلوكم فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَأَلْقَوْا إلَيْكُمْ السَّلَم} الصُّلْح أَيْ انْقَادُوا {فَمَا جَعَلَ اللَّه لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَبِيلًا} طريقا بالأخذ والقتل
{إلا الذين يصلون} “Ancak sığınanlar müstesna” iltica edenler {إلَى قَوْم بَيْنكُمْ وَبَيْنهمْ مِيثَاق} “kendileriyle aranızda bir anlaşma bulunan bir topluluğa” kendilerine ve onlara sığınanlara eman sağlayan bir ahit [bulunan bir topluluğa]; nitekim Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem Hilâl b. Uveymir el-Eslemî ile anlaşma yapmıştı. {أَوْ} “Yahut” o kimseler ki {جَاءُوكُمْ} “size gelmişlerdir” ve muhakkak {حَصِرَتْ} “daralmıştır” sıkılmıştır {صُدُورهمْ} “göğüsleri” çekinerek {أَنْ يُقَاتِلُوكُمْ} “sizinle savaşmaktan” kavimleriyle beraber [sizinle savaşmaktan] {أَوْ يُقَاتِلُوا قَوْمهمْ} “yahut kendi kavimleriyle savaşmaktan” sizinle beraber [kavimleriyle savaşmaktan]; yani hem sizinle hem onlarla savaşmaktan geri duran kimselerdir. Artık onları yakalamak veya öldürmek suretiyle onlara dokunmayın. Bu ve sonraki kısım kılıç ayetiyle neshedilmiştir. {وَلَوْ شَاءَ اللَّه} “Eğer Allah dileseydi” onları size musallat etmeyi, {لَسَلَّطَهُمْ عَلَيْكُمْ} “onları mutlaka size musallat ederdi” kalplerini güçlendirmek suretiyle; {فَلَقَاتَلُوكُمْ} “onlar da sizinle savaşırlardı”. Fakat O bunu dilemedi ve kalplerine korku saldı. {فَإِنْ اعتزلوكم فَلَمْ يُقَاتِلُوكُمْ وَأَلْقَوْا إلَيْكُمْ السَّلَم} “Eğer sizden uzak durur, sizinle savaşmaz ve size barış teklif ederlerse” barış [teklif ederlerse], yani boyun eğerlerse, {فَمَا جَعَلَ اللَّه لَكُمْ عَلَيْهِمْ سَبِيلًا} “artık Allah, onların aleyhine sizin için bir yol kılmamıştır” esir alma ve öldürme yolu.
1151. Metin
{ستجدون آخرين يريدون أن يأمنوكم} بإظهار الإيمان عندكم {ويأمنوا قومهم} بالكفر إذا رجعوا إليهم وهم أسد وغطفان {كل ما ردوا إلى الفتنة} دعوا إلى الشرك {أركسوا فيها} وقعوا أشد وقوع {فإن لم يعتزلوكم} بترك قتالكم {و} لم {يلقوا إليكم السلم و} لم {يكفوا أيديهم} عنكم {فخذوهم} بالأسر {واقتلوهم حيث ثقفتموهم} وجدتموهم {وأولئكم جعلنا لكم عليهم سلطانا مبينا} برهانا بينا ظاهرا على قتلهم وسبيهم لغدرهم
{ستجدون آخرين يريدون أن يأمنوكم} “Başkalarını da bulacaksınız ki, onlar hem sizden emin olmak isterler” sizin yanınızda iman izhar ederek {ويأمنوا قومهم} “hem de kendi kavimlerinden emin olmak [isterler]” onlara döndüklerinde küfürle; onlar Esed ve Gatafân kabileleridir. {كل ما ردوا إلى الفتنة} “Fitneye her sevk edildiklerinde” şirke davet edildiklerinde, {أركسوا فيها} “onun içine baş aşağı atılırlar” en şiddetli şekilde içine düşerler. {فإن لم يعتزلوكم} “Eğer sizden uzak durmazlarsa” sizinle savaşmayı bırakmayıp {و} “ve” [eğer] {يلقوا إليكم السلم و} “size barış teklif etmezler ve” [eğer] {يكفوا أيديهم} “ellerini çekmezlerse” sizden, {فخذوهم} “onları yakalayın” esir alarak {واقتلوهم حيث ثقفتموهم} “ve onları nerede kıstırırsanız öldürün” nerede bulursanız [öldürün]. {وأولئكم جعلنا لكم عليهم سلطانا مبينا} “İşte onlara karşı size apaçık bir yetki verdik” hıyanetleri sebebiyle öldürülmelerine ve esir alınmalarına dair açık ve zahir bir delil [verdik].
1153. Metin
{وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَنْ يَقْتُل مُؤْمِنًا} أَيْ مَا يَنْبَغِي أَنْ يَصْدُر مِنْهُ قَتْل لَهُ {إلَّا خَطَأ} مُخْطِئًا فِي قَتْله مِنْ غَيْر قَصْد {وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَأ} بِأَنْ قَصَدَ رَمْي غَيْره كَصَيْدٍ أَوْ شَجَرَة فَأَصَابَهُ أَوْ ضَرَبَهُ بِمَا لَا يَقْتُل غَالِبًا {فَتَحْرِير} عِتْق {رَقَبَة} نَسَمَة {مُؤْمِنَة} عَلَيْهِ {وَدِيَة مُسَلَّمَة} مُؤَدَّاة {إلَى أَهْله} أَيْ وَرَثَة الْمَقْتُول {إلَّا أَنْ يَصَّدَّقُوا} يَتَصَدَّقُوا عَلَيْهِ بِهَا بِأَنْ يَعْفُوا عَنْهَا وَبَيَّنَتْ السُّنَّة أَنَّهَا مِائَة مِنْ الْإِبِل عِشْرُونَ بِنْت مَخَاض وَكَذَا بَنَات لَبُون وَبَنُو لَبُون وَحِقَاق وَجِذَاع وَأَنَّهَا عَلَى عَاقِلَة الْقَاتِل وَهُمْ عَصَبَته فِي الْأَصْل وَالْفَرْع مُوَزَّعَة عَلَيْهِمْ عَلَى ثَلَاث سِنِينَ عَلَى الْغَنِيّ مِنْهُمْ نِصْف دِينَار وَالْمُتَوَسِّط رُبُع كُلّ سَنَة فَإِنْ لَمْ يَفُوا فَمِنْ بَيْت الْمَال فَإِنْ تَعَذَّرَ فَعَلَى الْجَانِي {فَإِنْ كَانَ} الْمَقْتُول {مِنْ قَوْم عَدُوّ} حَرْب {لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِن فَتَحْرِير رَقَبَة مُؤْمِنَة} عَلَى قَاتِله كَفَّارَة وَلَا دِيَة تُسَلَّم إلَى أَهْله لِحِرَابَتِهِمْ {وَإِنْ كَانَ} الْمَقْتُول {مِنْ قَوْم بَيْنكُمْ وَبَيْنهمْ مِيثَاق} عَهْد كَأَهْلِ الذِّمَّة {فَدِيَة} لَهُ {مُسَلَّمَة إلَى أَهْله} وَهِيَ ثُلُث دِيَة الْمُؤْمِن إنْ كَانَ يَهُودِيًّا أَوْ نَصْرَانِيًّا وَثُلُثَا عُشْرهَا إنْ كَانَ مَجُوسِيًّا {وَتَحْرِير رَقَبَة مُؤْمِنَة} عَلَى قَاتِله {فَمَنْ لَمْ يَجِد} الرَّقَبَة بِأَنْ فَقَدَهَا وَمَا يُحَصِّلهَا بِهِ {فَصِيَام شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ} عَلَيْهِ كَفَّارَة وَلَمْ يَذْكُر اللَّه تَعَالَى الِانْتِقَال إلَى الطَّعَام كَالظِّهَارِ وَبِهِ أَخَذَ الشَّافِعِيّ فِي أَصَحّ قَوْلَيْهِ {تَوْبَة مِنْ اللَّه} مَصْدَر مَنْصُوب بِفِعْلِهِ الْمُقَدَّر {وَكَانَ اللَّه عَلِيمًا} بِخَلْقِهِ {حَكِيمًا} فِيمَا دبره لهم
{وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ أَنْ يَقْتُل مُؤْمِنًا} “Bir müminin bir mümini öldürmesi asla caiz değildir” yani ondan onu öldürme fiilinin sadır olması yaraşmaz, {إلَّا خَطَأ} “yanlışlıkla olması müstesna” kasti olmaksızın onu öldürmede hata etmesi hali [müstesna]. {وَمَنْ قَتَلَ مُؤْمِنًا خَطَأ} “Kim bir mümini yanlışlıkla öldürürse” av veya ağaç gibi başka bir şeyi hedef alıp da ona isabet etmesi yahut çoğunlukla öldürmeyen bir aletle vurması suretiyle, {فَتَحْرِير} “azat etmesi gerekir” hürriyetine kavuşturması {رَقَبَة} “bir köleyi” bir canı {مُؤْمِنَة} “mümin [olan]” onun üzerine [vaciptir] {وَدِيَة مُسَلَّمَة} “ve teslim edilecek bir diyet” ödenecek [bir diyet] {إلَى أَهْله} “onun ailesine” yani maktulün mirasçılarına, {إلَّا أَنْ يَصَّدَّقُوا} “ancak onların bağışlaması müstesna” affederek onu katile bağışlamaları [müstesna]. Sünnet, bu diyetin yüz deve olduğunu açıklamıştır: Yirmi bintu mehâz (iki yaşına basmış dişi deve), aynı şekilde bintu lebûn (üç yaşına basmış dişi deve), ibnu lebûn (üç yaşına basmış erkek deve), hıkka (dört yaşına basmış dişi deve) ve cezea (beş yaşına basmış dişi deve). Bu diyet, katilin âkilesine -ki onlar asıl ve fer' olan asabedir- aittir ve üç yıla bölünür; her yıl zengin olanlarına yarım dinar, orta halli olanlarına çeyrek dinar düşer. Şayet yetmezse beytülmalden ödenir; o da mümkün olmazsa suçluya (katile) kalır. {فَإِنْ كَانَ} “Eğer [öldürülen]” maktul {مِنْ قَوْم عَدُوّ} “düşman bir topluluktan ise” savaş halinde olan {لَكُمْ وَهُوَ مُؤْمِن فَتَحْرِير رَقَبَة مُؤْمِنَة} “size, kendisi de mümin ise, mümin bir köle azat etmek gerekir” katilin üzerine kefaret olarak; savaş halinde olduklarından dolayı ailesine teslim edilecek bir diyet yoktur. {وَإِنْ كَانَ} “Eğer [öldürülen]” maktul {مِنْ قَوْم بَيْنكُمْ وَبَيْنهمْ مِيثَاق} “aranızda anlaşma bulunan bir topluluktan ise” zimmîler gibi bir ahit [bulunan topluluktan ise], {فَدِيَة} “bir diyet vardır” onun için {مُسَلَّمَة إلَى أَهْله} “ailesine teslim edilecek”. Bu da şayet Yahudi veya Hristiyan ise müminin diyetinin üçte biridir, Mecusi ise onda birinin üçte ikisidir. {وَتَحْرِير رَقَبَة مُؤْمِنَة} “ve mümin bir köle azat etmek gerekir” katilin üzerine. {فَمَنْ لَمْ يَجِد} “Bunu bulamayan kimse” köle bulamayıp onu temin edecek imkândan yoksun olan kimse {فَصِيَام شَهْرَيْنِ مُتَتَابِعَيْنِ} “peş peşe iki ay oruç tutmalıdır” kefaret olarak onun üzerine [vaciptir]. Allah Teâlâ, zıharda olduğu gibi yedirmeye (it'âm) intikali zikretmemiştir; Şâfiî de iki görüşünden en sahih olanında bunu benimsemiştir. {تَوْبَة مِنْ اللَّه} “Allah tarafından bir tövbe olarak” takdiri fiiliyle mansup bir mastardır. {وَكَانَ اللَّه عَلِيمًا} “Allah hakkıyla bilendir” yarattıklarını, {حَكِيمًا} “hüküm ve hikmet sahibidir” onlar için takdir ettiği şeylerde.
1155. Metin
{ومن يقتل مومنا مُتَعَمِّدًا} بِأَنْ يَقْصِد قَتْله بِمَا يَقْتُل غَالِبًا بِإِيمَانِهِ {فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّم خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللَّه عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ} أَبْعَدَهُ مِنْ رَحْمَته {وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا} فِي النَّار وَهَذَا مُؤَوَّل بِمَنْ يَسْتَحِلّهُ أَوْ بِأَنَّ هَذَا جَزَاؤُهُ إنْ جُوزِيَ وَلَا بِدْع فِي خَلْف الْوَعِيد لِقَوْلِهِ {وَيَغْفِر ما دون ذلك لمن يشاء} وعن بن عَبَّاس أَنَّهَا عَلَى ظَاهِرهَا وَأَنَّهَا نَاسِخَة لِغَيْرِهَا مِنْ آيَات الْمَغْفِرَة وَبَيَّنَتْ آيَة الْبَقَرَة أَنَّ قَاتِل الْعَمْد يُقْتَل بِهِ وَأَنَّ عَلَيْهِ الدِّيَة إنْ عُفِيَ عَنْهُ وَسَبَقَ قَدْرهَا وَبَيَّنَتْ السُّنَّة أَنَّ بَيْن الْعَمْد وَالْخَطَأ قَتْلًا يُسَمَّى شِبْه الْعَمْد وَهُوَ أَنْ يَقْتُلهُ بِمَا لَا يَقْتُل غَالِبًا فَلَا قِصَاص فِيهِ بَلْ دِيَة كَالْعَمْدِ فِي الصِّفَة وَالْخَطَأ فِي التَّأْجِيل وَالْحَمْل وَهُوَ والعمد أَوْلَى بِالْكَفَّارَةِ مِنْ الْخَطَأ
{ومن يقتل مومنا مُتَعَمِّدًا} “Kim bir mümini kasten öldürürse” çoğunlukla öldüren bir aletle sırf imanı sebebiyle onu öldürmeyi kastederek, {فَجَزَاؤُهُ جَهَنَّم خَالِدًا فِيهَا وَغَضِبَ اللَّه عَلَيْهِ وَلَعَنَهُ} “onun cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap etmiş ve onu lanetlemiştir” rahmetinden uzaklaştırmıştır {وَأَعَدَّ لَهُ عَذَابًا عَظِيمًا} “ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır” ateşte. Bu [hüküm], bunu helal sayan kimse hakkında yahut cezalandırıldığı takdirde cezasının bu olacağı şeklinde tevil edilmiştir. {وَيَغْفِر ما دون ذلك لمن يشاء} “Bunun dışındakileri dilediği kimse için bağışlar” ayetinden dolayı tehdidin (vaîd) hilafına davranılmasında bir sakınca yoktur. İbn Abbâs'tan, bunun zahiri üzere olduğu ve af bildiren diğer ayetleri neshettiği rivayet edilmiştir. Bakara suresindeki ayet, kasten öldürenin kısas olarak öldürüleceğini ve şayet affedilirse diyet ödemesi gerektiğini açıklamış olup diyetin miktarı daha önce geçmişti. Sünnet ise kasten öldürme ile yanlışlıkla öldürme arasında 'şibh-i amd' (kasta benzer) denilen bir öldürme türü olduğunu açıklamıştır ki bu, çoğunlukla öldürmeyen bir aletle öldürmesidir. Bunda kısas yoktur; bilakis nitelik bakımından kasıtlı adam öldürme, vadenin ertelenmesi ve yüklenilmesi bakımından ise hataen adam öldürme gibi bir diyet gerekir. Bu [tür] ve kasten öldürme, kefaret bakımından hataen öldürmeden daha evladır.
1157. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا مَرَّ نَفَر مِنْ الصَّحَابَة بِرَجُلٍ مِنْ بَنِي سُلَيْم وَهُوَ يَسُوق غَنَمًا فَسَلَّمَ عَلَيْهِمْ فَقَالُوا مَا سَلَّمَ عَلَيْنَا إلَّا تَقِيَّة فقتلوه واستاقوا غنمه {يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إذَا ضَرَبْتُمْ} سَافَرْتُمْ لِلْجِهَادِ {فِي سَبِيل اللَّه فَتَبَيَّنُوا} وَفِي قِرَاءَة فَتَثَبَّتُوا فِي الْمَوْضِعَيْنِ {وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ أَلْقَى إلَيْكُمْ السَّلَام} بِأَلِفٍ أَوْ دُونهَا أَيْ التَّحِيَّة أَوْ الِانْقِيَاد بِكَلِمَةِ الشَّهَادَة الَّتِي هِيَ أَمَارَة عَلَى الْإِسْلَام {لست مؤمنا} وإنما قلت هذا تقية لنفسك ومالك فقتلوه {تَبْتَغُونَ} تَطْلُبُونَ لِذَلِكَ {عَرَض الْحَيَاة الدُّنْيَا} مَتَاعهَا مِنْ الْغَنِيمَة {فَعِنْد اللَّه مَغَانِم كَثِيرَة} تُغْنِيكُمْ عَنْ قَتْل مِثْله لِمَالِهِ {كَذَلِك كُنْتُمْ مِنْ قَبْل} تُعْصَم دِمَاؤُكُمْ وَأَمْوَالكُمْ بِمُجَرَّدِ قَوْلكُمْ الشَّهَادَة {فَمَنَّ اللَّه عَلَيْكُمْ} بِالِاشْتِهَارِ بِالْإِيمَانِ وَالِاسْتِقَامَة {فَتَبَيَّنُوا} أَنْ تَقْتُلُوا مُؤْمِنًا وَافْعَلُوا بِالدَّاخِلِ فِي الْإِسْلَام كَمَا فُعِلَ بِكُمْ {إنَّ اللَّه كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا} فَيُجَازِيكُمْ بِهِ
Sahabeden bir grup, koyunlarını güden Benî Süleym'den bir adama rastladığında, adam onlara selam verdi; onlar da 'Bize ancak takıyye (kendini koruma) maksadıyla selam verdi' diyerek onu öldürdüler ve koyunlarını sürüp götürdüler. Bunun üzerine şu ayet indi: {يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إذَا ضَرَبْتُمْ} “Ey iman edenler! Çıktığınız vakit” cihad için sefere çıktığınızda {فِي سَبِيل اللَّه فَتَبَيَّنُوا} “Allah yolunda, iyice araştırın”. Bir kıraatte her iki yerde de 'fetesebbetû' (iyice tahkik edin) şeklindedir. {وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ أَلْقَى إلَيْكُمْ السَّلَام} “Size selam verene demeyin” elif ile veya elifsiz olarak [okunur]; yani selam veren yahut İslam'ın bir alameti olan şehadet kelimesiyle boyun eğen kimseye: {لست مؤمنا} “'Sen mümin değilsin' [demeyin]”. 'Sen bunu ancak canını ve malını korumak için söyledin' diyerek onu öldürdüler. {تَبْتَغُونَ} “Arıyorsunuz” bununla talep ediyorsunuz {عَرَض الْحَيَاة الدُّنْيَا} “dünya hayatının geçici menfaatini” ganimetten olan payını. {فَعِنْد اللَّه مَغَانِم كَثِيرَة} “Oysa Allah katında pek çok ganimetler vardır” malı için onun gibisini öldürmekten sizi müstağni kılacak [ganimetler vardır]. {كَذَلِك كُنْتُمْ مِنْ قَبْل} “Daha önce siz de öyleydiniz” sadece şehadet getirmenizle kanlarınız ve mallarınız korunuyordu, {فَمَنَّ اللَّه عَلَيْكُمْ} “derken Allah size lütufta bulundu” iman ve istikametle tanınmak suretiyle. {فَتَبَيَّنُوا} “Öyleyse iyice araştırın” bir mümini öldürmekten sakının ve İslam'a girene, vaktiyle size nasıl davranıldıysa öyle davranın. {إنَّ اللَّه كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا} “Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır” ve karşılığını size verecektir.
1159. Metin
{لَا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ} عَنْ الْجِهَاد {غَيْر أُولِي الضَّرَر} بِالرَّفْعِ صِفَة وَالنَّصْب اسْتِثْنَاء مِنْ زَمَانَة أَوْ عَمًى وَنَحْوه {وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيل اللَّه بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ فَضَّلَ اللَّه الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ} لِضَرَرٍ {دَرَجَة} فَضِيلَة لِاسْتِوَائِهِمَا فِي النِّيَّة وَزِيَادَة الْمُجَاهِدِينَ بِالْمُبَاشَرَةِ {وَكُلًّا} مِنْ الْفَرِيقَيْنِ {وَعَدَ اللَّه الْحُسْنَى} الْجَنَّة {وَفَضَّلَ اللَّه الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ} لِغَيْرِ ضَرَر {أَجْرًا عظيما} ويبدل منه
{لَا يَسْتَوِي الْقَاعِدُونَ مِنْ الْمُؤْمِنِينَ} “Müminlerden oturanlar bir olmaz” cihaddan [geri kalanlar], {غَيْر أُولِي الضَّرَر} “özür sahibi olanlar müstesna” merfû okunuşla sıfattır, mansûb okunuşla ise kötürümlük, körlük ve benzeri [özürlerden] istisnadır; {وَالْمُجَاهِدُونَ فِي سَبِيل اللَّه بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ فَضَّلَ اللَّه الْمُجَاهِدِينَ بِأَمْوَالِهِمْ وَأَنْفُسهمْ عَلَى الْقَاعِدِينَ} “mallarıyla ve canlarıyla Allah yolunda cihad edenlerle. Allah, mallarıyla ve canlarıyla cihad edenleri oturanlardan üstün kılmıştır” bir özür sebebiyle [oturanlardan], {دَرَجَة} “bir derece” bir faziletle; zira her iki grup da niyette eşittir, mücahitler ise fiilen savaşa katılmakla fazlalıktır. {وَكُلًّا} “Ve her birine” iki gruptan her birine {وَعَدَ اللَّه الْحُسْنَى} “Allah en güzel olanı vadetmiştir” cenneti. {وَفَضَّلَ اللَّه الْمُجَاهِدِينَ عَلَى الْقَاعِدِينَ} “Allah, cihad edenleri oturanlara üstün kılmıştır” özürsüz olarak [oturanlara], {أَجْرًا عظيما} “büyük bir mükâfatla”. Ondan bedel olarak da:
1161. Metin
{دَرَجَات مِنْهُ} مَنَازِل بَعْضهَا فَوْق بَعْض مِنْ الْكَرَامَة {وَمَغْفِرَة وَرَحْمَة} مَنْصُوبَانِ بِفِعْلِهِمَا الْمُقَدَّر {وَكَانَ الله غفورا} لأوليائه {رحيما} بأهل طاعته وَنَزَلَ فِي جَمَاعَة أَسْلَمُوا وَلَمْ يُهَاجِرُوا فَقُتِلُوا يوم بدر مع الكفار
{دَرَجَات مِنْهُ} “Kendi katından dereceler” ikramdan birbiri üstünde mertebeler {وَمَغْفِرَة وَرَحْمَة} “bir bağışlanma ve bir rahmet [vermiştir]”. Bu iki kelime takdiri fiilleriyle mansuptur. {وَكَانَ الله غفورا} “Allah çok bağışlayandır” dostlarını, {رحيما} “çok merhamet edendir” itaat ehline. [Bu ayet], Müslüman olup hicret etmeyen ve Bedir günü kâfirlerle birlikte öldürülen bir topluluk hakkında inmiştir.