1323. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ} الْعُهُود الْمُؤَكَّدَة الَّتِي بَيْنكُمْ وَبَيْن اللَّه وَالنَّاس {أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَة الْأَنْعَام} الْإِبِل وَالْبَقَر وَالْغَنَم أَكْلًا بَعْد الذَّبْح {إلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ} تَحْرِيمه فِي {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ الْمَيْتَة} الْآيَة فَالِاسْتِثْنَاء مُنْقَطِع وَيَجُوز أَنْ يَكُون مُتَّصِلًا وَالتَّحْرِيم لِمَا عَرَضَ مِنْ الْمَوْت وَنَحْوه {غَيْر مُحِلِّي الصَّيْد وَأَنْتُمْ حُرُم} أَيْ مُحْرِمُونَ وَنَصْب غَيْر عَلَى الْحَال مِنْ ضَمِير لَكُمْ {إنَّ اللَّه يَحْكُم مَا يُرِيد} مِنْ التحليل وغيره لا اعتراض عليه
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ} “Ey iman edenler! Akitleri[n gereğini] yerine getirin.” [Yani] sizinle Allah arasında ve sizinle insanlar arasındaki pekiştirilmiş sözleşmeleri. {أُحِلَّتْ لَكُمْ بَهِيمَة الْأَنْعام} “Size en‘âm cinsi hayvanlar helal kılındı.” Kesildikten sonra yenmek üzere deve, sığır ve koyun. {إلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ} “Size okunacak olanlar müstesna.” Haramlığı {حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ} “Ölmüş hayvan size haram kılındı...” ayetinde [okunacak olanlar]. Buradaki istisna munkatıdır (kesintilidir); muttasıl (bitişik) olması da caizdir. Haram kılınma, ölüm ve benzeri arızi durumlar sebebiyledir. {غَيْرَ مُحِلِّي الصَّيْدِ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ} “İhramlı iken avı helal saymamak şartıyla.” Yani ihramda olanlar olarak. “Ğayre” kelimesi, “leküm”deki zamirden hâl olarak mansubdur. {إِنَّ اللَّهَ يَحْكُمُ مَا يُرِيدُ} “Şüphesiz Allah dilediği hükmü verir.” Helal kılma ve diğer hususlarda; O’na itiraz olunamaz.
1324. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَائِر اللَّه} جَمْع شَعِيرَة أَيْ مَعَالِم دِينه بِالصَّيْدِ فِي الْإِحْرَام {وَلَا الشَّهْر الْحَرَام} بِالْقِتَالِ فِيهِ {وَلَا الْهَدْي} مَا أُهْدِيَ إلَى الْحَرَم مِنْ النِّعَم بِالتَّعَرُّضِ لَهُ {وَلَا الْقَلَائِد} جَمْع قِلَادَة وَهِيَ مَا كَانَ يُقَلَّد بِهِ مِنْ شَجَر الْحَرَم لِيَأْمَن أَيْ فَلَا تَتَعَرَّضُوا لَهَا وَلَا لِأَصْحَابِهَا {وَلَا} تُحِلُّوا {آمِّينَ} قَاصِدِينَ {الْبَيْت الْحَرَام} بِأَنْ تُقَاتِلُوهُمْ {يَبْتَغُونَ فَضْلًا} رِزْقًا {مِنْ رَبّهمْ} بِالتِّجَارَةِ {وَرِضْوَانًا} مِنْهُ بِقَصْدِهِ بِزَعْمِهِمْ الْفَاسِد وَهَذَا مَنْسُوخ بِآيَةِ بَرَاءَة {وَإِذَا حَلَلْتُمْ} مِنْ الْإِحْرَام {فَاصْطَادُوا} أَمْر إبَاحَة {وَلَا يَجْرِمَنكُمْ} يَكْسِبَنكُمْ {شَنَآن} بِفَتْحِ النُّون وَسُكُونهَا بُغْض {قَوْم} لِأَجْلِ {أَنْ صَدُّوكُمْ عَنْ الْمَسْجِد الْحَرَام أَنْ تَعْتَدُوا} عَلَيْهِمْ بِالْقَتْلِ وَغَيْره {وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرّ} بِفِعْلِ مَا أُمِرْتُمْ بِهِ {وَالتَّقْوَى} بِتَرْكِ مَا نُهِيتُمْ عَنْهُ {وَلَا تَعَاوَنُوا} فِيهِ حَذْف إحْدَى التَّاءَيْنِ فِي الْأَصْل {عَلَى الْإِثْم} الْمَعَاصِي {وَالْعُدْوَان} التَّعَدِّي فِي حُدُود اللَّه {وَاتَّقُوا اللَّه} خَافُوا عِقَابه بِأَنْ تُطِيعُوهُ {إنَّ اللَّه شَدِيد الْعِقَاب} لِمَنْ خَالَفَهُ
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحِلُّوا شَعَائِرَ اللَّهِ} “Ey iman edenler! Allah’ın nişanelerine hürmetsizlik etmeyin.” Şeâir; şeîrenin çoğuludur. Yani ihramda iken avlanmak suretiyle O’nun dininin belirgin alametlerini çiğnemeyin. {وَلَا الشَّهْرَ الْحَرَامَ} “Haram aya...” onda savaşarak, {وَلَا الْهَدْيَ} “...ve kurbanlık hediyelere...” Harem’e hediye edilen hayvanlara dokunarak, {وَلَا الْقَلَائِدَ} “...ve gerdanlıklara da [saygısızlık etmeyin].” Kalâid; kılâdenin çoğuludur ki o da, güvende olsun diye Harem ağaçlarından boyuna takılan şeydir. Yani ne bu hayvanlara ne de sahiplerine dokunmayın. {وَلَا} ve çiğnemeyin {آمِّينَ} yönelmiş olanlara {الْبَيْتَ الْحَرَامَ} “...Beyt-i Harâm’a yönelenlere de [saldırmayın].” Onlarla savaşarak. {يَبْتَغُونَ فَضْلًا} bir rızık {مِنْ رَبِّهِمْ} “Rablerinden bir lütuf...” ticaretle, {وَرِضْوَانًا} “...ve bir rıza arayarak...” batıl zannlarına göre orayı kastetmekle O’ndan [bir rıza arayarak]. Bu hüküm Berâe (Tevbe) ayetiyle neshedilmiştir. {وَإِذَا حَلَلْتُمْ} ihramdan çıktığınızda {فَاصْطَادُوا} “İhramdan çıktığınız zaman artık avlanabilirsiniz.” Bu bir ibâha (mübahlık) emridir. {وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ} sizi sevk etmesin {شَنَآنُ} nûn harfinin fethası ve sükûnu ile (şe’nân/şeneân), buğzu {قَوْمٍ} bir topluluğa {أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَنْ تَعْتَدُوا} “Bir topluluğun sizi Mescid-i Harâm’dan alıkoyması, sakın sizi haddi aşmaya sevk etmesin.” Onları öldürerek veya başka yollarla onların aleyhine [haddi aşmaya]. {وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ} emrolunduğunuz şeyleri yaparak {وَالتَّقْوَى} yasaklandığınız şeyleri terk ederek “İyilik ve takva üzere yardımlaşın.” {وَلَا تَعَاوَنُوا} aslında iki “tâ”dan biri hazfedilmiştir {عَلَى الْإِثْمِ} günahlarda {وَالْعُدْوَانِ} Allah’ın sınırlarını aşmakta “Günah ve düşmanlık üzerine yardımlaşmayın.” {وَاتَّقُوا اللَّهَ} O’na itaat ederek azabından korkun “Allah’tan korkun.” {إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ} “Şüphesiz Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” Kendisine karşı gelenler için.
1325. Metin
{حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ الْمَيْتَة} أَيْ أَكْلهَا {وَالدَّم} أَيْ الْمَسْفُوح كَمَا فِي الْأَنْعَام {وَلَحْم الْخِنْزِير وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّه بِهِ} بِأَنْ ذُبِحَ عَلَى اسْم غَيْره {وَالْمُنْخَنِقَة} الْمَيْتَة خَنْقًا {وَالْمَوْقُوذَة} الْمَقْتُولَة ضَرْبًا {وَالْمُتَرَدِّيَة} السَّاقِطَة مِنْ عُلْو إلَى أَسْفَل فَمَاتَتْ {وَالنَّطِيحَة} الْمَقْتُولَة بِنَطْحِ أُخْرَى لَهَا {وَمَا أَكَلَ السَّبُع} مِنْهُ {إلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ} أَيْ أَدْرَكْتُمْ فِيهِ الرُّوح مِنْ هَذِهِ الْأَشْيَاء فَذَبَحْتُمُوهُ {وَمَا ذُبِحَ عَلَى} اسْم {النُّصُب} جَمْع نِصَاب وَهِيَ الْأَصْنَام {وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا} تَطْلُبُوا الْقَسْم وَالْحُكْم {بِالْأَزْلَامِ} جَمْع زَلَم بِفَتْحِ الزَّاي وَضَمّهَا مَعَ فَتْح اللَّام قِدْح بِكَسْرِ الْقَاف صَغِير لَا رِيش لَهُ وَلَا نَصْل وَكَانَتْ سَبْعَة عِنْد سَادِن الْكَعْبَة عَلَيْهَا أَعْلَام وَكَانُوا يَحْكُمُونَهَا فَإِنْ أَمَرَتْهُمْ ائْتَمَرُوا وَإِنْ نَهَتْهُمْ انْتَهَوْا {ذَلِكُمْ فِسْق} خُرُوج عَنْ الطَّاعَة وَنَزَلَ يَوْم عَرَفَة عَام حَجَّة الْوَدَاع {الْيَوْم يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينكُمْ} أَنْ تَرْتَدُّوا عَنْهُ بَعْد طَمَعهمْ فِي ذَلِك لِمَا رَأَوْا مِنْ قُوَّته {فَلَا تَخْشَوْهُمْ واخشون الْيَوْم أَكْمَلْت لَكُمْ دِينكُمْ} أَحْكَامه وَفَرَائِضه فَلَمْ يَنْزِل بَعْدهَا حَلَال وَلَا حَرَام {وَأَتْمَمْت عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي} بِإِكْمَالِهِ وَقِيلَ بِدُخُولِ مَكَّة آمِنِينَ {وَرَضِيت} أَيْ اخْتَرْت {لَكُمْ الْإِسْلَام دِينًا فَمَنْ اُضْطُرَّ فِي مَخْمَصَة} مَجَاعَة إلَى أَيّ شَيْء مِمَّا حُرِّمَ عَلَيْهِ فَأَكَلَهُ {غَيْر مُتَجَانِف} مَائِل {لِإِثْمٍ} مَعْصِيَة {فَإِنَّ اللَّه غَفُور} لَهُ مَا أَكَلَ {رَحِيم} بِهِ فِي إبَاحَته بِخِلَافِ الْمَائِل لِإِثْمٍ أَيْ الْمُتَلَبِّس بِهِ كَقَاطِعِ الطَّرِيق وَالْبَاغِي مَثَلًا فَلَا يَحِلّ لَهُ الْأَكْل
{حُرِّمَتْ عَلَيْكُمُ الْمَيْتَةُ} “Ölmüş hayvan size haram kılındı.” Yani onu yemek. {وَالدَّمُ} “Kan...” yani En‘âm suresinde geçtiği üzere akıtılmış kan. {وَلَحْمُ الْخِنْزِيرِ وَمَا أُهِلَّ لِغَيْرِ اللَّهِ بِهِ} “...domuz eti ve Allah’tan başkası adına boğazlananlar...” başkasının adı anılarak kesilenler. {وَالْمُنْخَنِقَةُ} boğularak ölen, {وَالْمَوْقُوذَةُ} vurularak öldürülen, {وَالْمُتَرَدِّيَةُ} yüksekten aşağıya düşüp ölen, {وَالنَّطِيحَةُ} başka bir hayvanın toslamasıyla öldürülen {وَمَا أَكَلَ السَّبُعُ} “...ve yırtıcı hayvanın yediği [hayvanlar]...” ondan yediği. {إِلَّا مَا ذَكَّيْتُمْ} “Ancak [ölmeden yetişip] kestikleriniz müstesna.” Yani bu sayılanlardan henüz canı üzerindeyken yetişip kestikleriniz. {وَمَا ذُبِحَ عَلَى} adına kesilen {النُّصُبِ} “...dikili taşlar üzerinde boğazlananlar...” nusub; nisâbın çoğuludur, bunlar putlardır. {وَأَنْ تَسْتَقْسِمُوا} kısmet ve hüküm aramanız {بِالْأَزْلَامِ} “...ve fal oklarıyla kısmet aramanız [size haram kılındı].” Ezlâm; ze harfinin fethası ve zammesi, lâmın fethası ile zelem veya zülem kelimesinin çoğuludur; kaf harfinin kesrasıyla “kıdh” olup tüyü ve temreni olmayan küçük oktur. Bunlar Kâbe’nin hizmetçisi (sâdini) yanında bulunan yedi adet ok idi ve üzerlerinde işaretler vardı. Onlara başvurup hüküm isterlerdi; oklar kendilerine emrederse yaparlar, yasaklarsa vazgeçerlerdi. {ذَلِكُمْ فِسْقٌ} “İşte bunlar yoldan çıkmaktır.” İtaatten çıkmaktır. Bu kısım Veda Haccı senesinde Arefe günü inmiştir: {الْيَوْمَ يَئِسَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ دِينِكُمْ} “Bugün inkâr edenler dininizden ümitlerini kesmişlerdir.” Gücünü gördükten sonra artık ona dönmenizden ümit kesmişlerdir. {فَلَا تَخْشَوْهُمْ وَاخْشَوْنِ الْيَوْمَ أَكْمَلْتُ لَكُمْ دِينَكُمْ} “Onlardan korkmayın, benden korkun! Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim.” Onun hükümlerini ve farzlarını [tamamladım]; bundan sonra hiçbir helal veya haram inmemiştir. {وَأَتْمَمْتُ عَلَيْكُمْ نِعْمَتِي} “Üzerinizdeki nimetimi tamamladım.” Onu kemale erdirerek; Mekke’ye güven içinde girmenizi sağlayarak da denilmiştir. {وَرَضِيتُ} yani seçtim {لَكُمُ الْإِسْلَامَ دِينًا فَمَنِ اضْطُرَّ فِي مَخْمَصَةٍ} “Ve sizin için din olarak İslam’ı seçip beğendim. Kim bir açlık içinde darda kalırsa...” kendisine haram kılınan şeylerden herhangi birine açlık sebebiyle muhtaç kalıp onu yerse, {غَيْرَ مُتَجَانِفٍ} meyleden olmaksızın {لِإِثْمٍ} “...günaha meyletmeksizin...” bir günaha. {فَإِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ} “...şüphesiz Allah çok bağışlayıcıdır...” yediği şeyi, {رَحِيمٌ} “...çok merhametlidir.” Onu helal kılmakla ona merhamet edicidir. Günaha meyleden, yani yol kesici ve isyancı gibi günaha batmış kimse bunun dışındadır; ona yemek helal olmaz.
1326. Metin
{يَسْأَلُونَك} يَا مُحَمَّد {مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ} مِنْ الطَّعَام {قُلْ أُحِلَّ لَكُمْ الطَّيِّبَات} الْمُسْتَلَذَّات {و} صَيْد {مَا عَلَّمْتُمْ مِنْ الْجَوَارِح} الْكَوَاسِب مِنْ الْكِلَاب وَالسِّبَاع وَالطَّيْر {مُكَلِّبِينَ} حَال مِنْ كَلَّبْت الْكَلْب بِالتَّشْدِيدِ أَيْ أَرْسَلْته عَلَى الصَّيْد {تُعَلِّمُونَهُنَّ} حَال مِنْ ضَمِير مُكَلِّبِينَ أَيْ تُؤَدِّبُونَهُنَّ {مِمَّا عَلَّمَكُمْ اللَّه} مِنْ آدَاب الصَّيْد {فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ} وَإِنْ قَتَلَتْهُ بِأَنْ لَمْ يَأْكُلْنَ مِنْهُ بِخِلَافِ غَيْر الْمُعَلَّمَة فَلَا يَحِلّ صَيْدهَا وَعَلَامَتهَا أَنْ تَسْتَرْسِل إذَا أُرْسِلَتْ وَتَنْزَجِر إذَا زُجِرَتْ وَتُمْسِك الصَّيْد وَلَا تَأْكُل مِنْهُ وَأَقَلّ مَا يُعْرَف بِهِ ثَلَاث مَرَّات فَإِنْ أَكَلَتْ مِنْهُ فَلَيْسَ مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَى صَاحِبهَا فَلَا يَحِلّ أَكْله كَمَا فِي حَدِيث الصَّحِيحَيْنِ وَفِيهِ أَنَّ صَيْد السَّهْم إذَا أُرْسِلَ وَذُكِرَ اسْم اللَّه عَلَيْهِ كَصَيْدِ الْمُعَلَّم مِنْ الْجَوَارِح {وَاذْكُرُوا اسم الله عليه} عند إرساله {واتقوا الله إن الله سريع الحساب}
{يَسْأَلُونَكَ} Ey Muhammed! {مَاذَا أُحِلَّ لَهُمْ} “Sana kendilerine neyin helal kılındığını soruyorlar.” Yiyeceklerden. {قُلْ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ} “De ki: Size temiz şeyler helal kılındı.” Lezzetli olanlar {وَ} ve avı {مَا عَلَّمْتُمْ مِنَ الْجَوَارِحِ} “...ve avcı hayvanlardan eğittikleriniz...” köpeklerden, yırtıcı hayvanlardan ve kuşlardan av yapanlar {مُكَلِّبِينَ} şeddeli olarak “kellebtü’l-kelbe”den hâldir, yani avın üzerine salarak {تُعَلِّمُونَهُنَّ} “mükellibîn”deki zamirden hâldir, yani onları terbiye ederek {مِمَّا عَلَّمَكُمُ اللَّهُ} “Allah’ın size öğrettiğinden kendilerine öğreterek eğittiğiniz hayvanların...” av edeplerinden. {فَكُلُوا مِمَّا أَمْسَكْنَ عَلَيْكُمْ} “...sizin için tuttuklarından yiyin.” Onlardan yememek şartıyla onu öldürmüş olsalar bile. Eğitilmemiş hayvanlar ise bunun dışındadır, onların avı helal olmaz. Avcı hayvanın alameti; salındığında gitmesi, engellendiğinde durması, avı tutup ondan yememesidir. Bunun bilinmesinin en az ölçüsü üç defadır. Eğer avdan yerse, o zaman sahibi için tuttuğu şeylerden olmaz ve yenmesi helal değildir; nitekim Sahîhayn hadisinde de böyle gelmiştir. Orada, atıldığında ve üzerine Allah’ın adı anıldığında okun avının da eğitilmiş av hayvanının avı gibi olduğu belirtilmiştir. {وَاذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ عَلَيْهِ} “Üzerine Allah’ın adını anın.” Onu salarken. {وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ} “Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir.”
1327. Metin
{الْيَوْم أُحِلَّ لَكُمْ الطَّيِّبَات} الْمُسْتَلَذَّات {وَطَعَام الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب} أَيْ ذَبَائِح الْيَهُود وَالنَّصَارَى {حِلّ} حَلَال {لَكُمْ وَطَعَامكُمْ} إيَّاهُمْ {حِلّ لَهُمْ وَالْمُحْصَنَات من المؤمنات وَالْمُحْصَنَات} الْحَرَائِر {مِنْ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب مِنْ قَبْلكُمْ} حِلّ لَكُمْ أَنْ تَنْكِحُوهُنَّ {إذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورهنَّ} مُهُورهنَّ {مُحْصِنِينَ} مُتَزَوِّجِينَ {غَيْر مُسَافِحِينَ} مُعْلِنِينَ بالزنى بهن {ولا متخذي أخدان} منهن تسرون بالزنى بِهِنَّ {وَمَنْ يَكْفُر بِالْإِيمَانِ} أَيْ يَرْتَدّ {فَقَدْ حَبِطَ عَمَله} الصَّالِح قَبْل ذَلِك فَلَا يُعْتَدّ بِهِ وَلَا يُثَاب عَلَيْهِ {وَهُوَ فِي الْآخِرَة من الخاسرين} إذا مات عليه
{الْيَوْمَ أُحِلَّ لَكُمُ الطَّيِّبَاتُ} “Bugün size temiz şeyler helal kılındı.” Lezzetli olanlar. {وَطَعَامُ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ} “Kitap verilenlerin yiyeceği...” yani Yahudi ve Hristiyanların kestikleri {حِلٌّ} helaldir {لَكُمْ وَطَعَامُكُمْ} sizin onlara verdiğiniz yiyecek de {حِلٌّ لَهُمْ وَالْمُحْصَنَاتُ مِنَ الْمُؤْمِنَاتِ وَالْمُحْصَنَاتُ} hür kadınlar {مِنَ الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ} “...size helaldir; sizin yiyeceğiniz de onlara helaldir. Mümin kadınlardan iffetli olanlar ile sizden önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da...” onları nikâhlamanız size helaldir {إِذَا آتَيْتُمُوهُنَّ أُجُورَهُنَّ} mehirlerini {مُحْصِنِينَ} evlenen kimseler olarak {غَيْرَ مُسَافِحِينَ} “...mehirlerini verdiğiniz takdirde; iffetli davranmak, zina etmemek...” onlarla açıkça zina etmeyerek {وَلَا مُتَّخِذِي أَخْدَانٍ} “...ve gizli dost tutmamak şartıyla [size helaldir].” Onlarla gizlice zina etmeyerek. {وَمَنْ يَكْفُرْ بِالْإِيمَانِ} yani dinden dönerse {فَقَدْ حَبِطَ عَمَلُهُ} “Kim imanı inkâr ederse, şüphesiz ameli boşa gitmiştir.” Bundan önceki salih ameli, artık ona itibar edilmez ve ona sevap verilmez. {وَهُوَ فِي الْآخِرَةِ مِنَ الْخَاسِرِينَ} “Ve o, ahirette de ziyana uğrayanlardandır.” Bu inkâr üzere ölürse.
1328. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إذَا قُمْتُمْ} أَيْ أَرَدْتُمْ الْقِيَام {إلَى الصَّلَاة} وَأَنْتُمْ مُحْدِثُونَ {فَاغْسِلُوا وُجُوهكُمْ وَأَيْدِيكُمْ إلَى الْمَرَافِق} أَيْ مَعَهَا كَمَا بَيَّنَتْهُ السُّنَّة {وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ} الْبَاء لِلْإِلْصَاقِ أَيْ أَلْصِقُوا الْمَسْح بِهَا مِنْ غَيْر إسَالَة مَاء وَهُوَ اسْم جِنْس فَيَكْفِي أَقَلّ مَا يَصْدُق عَلَيْهِ وَهُوَ مَسْح بَعْض شَعْره وَعَلَيْهِ الشَّافِعِيّ {وَأَرْجُلكُمْ} بِالنَّصْبِ عَطْفًا عَلَى أَيْدِيكُمْ وَبِالْجَرِّ عَلَى الْجِوَار {إلَى الْكَعْبَيْنِ} أَيْ مَعَهُمَا كَمَا بَيَّنَتْهُ السُّنَّة وَهُمَا الْعَظْمَانِ النَّاتِئَانِ فِي كُلّ رِجْل عِنْد مَفْصِل السَّاق وَالْقَدَم وَالْفَصْل بَيْن الْأَيْدِي وَالْأَرْجُل الْمَغْسُولَة بِالرَّأْسِ الْمَمْسُوح يُفِيد وُجُوب التَّرْتِيب فِي طَهَارَة هَذِهِ الْأَعْضَاء وَعَلَيْهِ الشَّافِعِيّ وَيُؤْخَذ مِنْ السُّنَّة وُجُوب النِّيَّة فِيهِ كَغَيْرِهِ مِنْ الْعِبَادَات {وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا} فَاغْتَسِلُوا {وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى} مَرَضًا يَضُرّهُ الْمَاء {أَوْ عَلَى سَفَر} أَيْ مُسَافِرِينَ {أَوْ جَاءَ أَحَد مِنْكُمْ مِنْ الْغَائِط} أَيْ أَحْدَثَ {أَوْ لَامَسْتُمْ النِّسَاء} سَبَقَ مِثْله فِي آيَة النِّسَاء {فَلَمْ تَجِدُوا مَاء} بَعْد طَلَبه {فَتَيَمَّمُوا} اقْصِدُوا {صَعِيدًا طَيِّبًا} تُرَابًا طَاهِرًا {فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ} مَعَ الْمِرْفَقَيْنِ {مِنْهُ} بِضَرْبَتَيْنِ وَالْبَاء لِلْإِلْصَاقِ وَبَيَّنَتْ السُّنَّة أَنَّ الْمُرَاد اسْتِيعَاب الْعُضْوَيْنِ بِالْمَسْحِ {مَا يُرِيد اللَّه لِيَجْعَل عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَج} ضِيق بِمَا فَرَضَ عَلَيْكُمْ مِنْ الْوُضُوء وَالْغُسْل وَالتَّيَمُّم {وَلَكِنْ يُرِيد لِيُطَهِّركُمْ} مِنْ الْأَحْدَاث وَالذُّنُوب {وَلِيُتِمّ نِعْمَته عَلَيْكُمْ} بِالْإِسْلَامِ بِبَيَانِ شَرَائِع الدِّين {لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} نِعَمه
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا قُمْتُمْ} kalkmak istediğiniz zaman {إِلَى الصَّلَاةِ} “Ey iman edenler! Namaza kalktığınız zaman...” abdestsiz olduğunuz hâlde, {فَاغْسِلُوا وُجُوهَكُمْ وَأَيْدِيَكُمْ إِلَى الْمَرَافِقِ} “...yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın.” Yani sünnetin açıkladığı üzere dirseklerle beraber. {وَامْسَحُوا بِرُءُوسِكُمْ} “Başlarınızı meshedin...” Buradaki “bâ” harfi iltısak (yapışma/temas) içindir; yani suyu akıtmaksızın meshi başa bitiştirin. Bu bir cins isimdir, dolayısıyla onun üzerine en az uyan miktar yeterlidir ki o da saçının bir kısmını meshetmektir; Şâfiî’nin görüşü de budur. {وَأَرْجُلَكُمْ} ellerinize matuf olarak nasb ile ve civâr sebebiyle cer ile de [okunmuştur] {إِلَى الْكَعْبَيْنِ} “...ve topuklara kadar ayaklarınızı [yıkayın].” Yani sünnetin açıkladığı üzere topuklarla beraber. Onlar her ayakta incik kemiği ile ayağın birleştiği yerdeki iki çıkıntılı kemiktir. Yıkanan eller ile ayakların arasının meshedilen baş ile ayrılmış olması, bu organların temizliğinde tertibin (sıranın) vacip olduğunu gösterir; Şâfiî’nin görüşü budur. Diğer ibadetlerde olduğu gibi bunda da niyetin vacip olduğu sünnetten anlaşılmaktadır. {وَإِنْ كُنْتُمْ جُنُبًا فَاطَّهَّرُوا} boy abdesti alın “Eğer cünüp iseniz iyice temizlenin.” {وَإِنْ كُنْتُمْ مَرْضَى} suyun zarar vereceği bir hastalıkla {أَوْ عَلَى سَفَرٍ} yani yolcu iken {أَوْ جَاءَ أَحَدٌ مِنْكُمْ مِنَ الْغَائِطِ} yani abdesti bozulursa {أَوْ لَامَسْتُمُ النِّسَاءَ} benzeri Nisâ suresindeki ayette geçmişti “Eğer hasta iseniz veya yolculukta bulunuyorsanız ya da biriniz abdest bozmaktan gelmişse veya kadınlara dokunmuşsanız...” {فَلَمْ تَجِدُوا مَاءً} aradıktan sonra {فَتَيَمَّمُوا} kasttedin {صَعِيدًا طَيِّبًا} temiz toprağı “...ve su da bulamamışsanız, temiz bir toprağa yönelin.” {فَامْسَحُوا بِوُجُوهِكُمْ وَأَيْدِيكُمْ} dirseklerle beraber {مِنْهُ} iki vuruşla; “bâ” harfi temas içindir ve sünnet iki organın mesihle tamamen kaplanmasının murad edildiğini açıklamıştır “Yüzlerinizi ve ellerinizi onunla meshedin.” {مَا يُرِيدُ اللَّهُ لِيَجْعَلَ عَلَيْكُمْ مِنْ حَرَجٍ} darlık, size abdest, boy abdesti ve teyemmümü farz kılmakla “Allah size hiçbir güçlük çıkarmak istemez.” {وَلَكِنْ يُرِيدُ لِيُطَهِّرَكُمْ} hadeslerden (abdestsizlikten) ve günahlardan {وَلِيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكُمْ} dinin hükümlerini açıklamak suretiyle İslam ile “Fakat sizi tertemiz kılmak ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak ister.” {لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} “Umulur ki şükredersiniz.” O’nun nimetlerine.
1329. Metin
{وَاذْكُرُوا نِعْمَة اللَّه عَلَيْكُمْ} بِالْإِسْلَامِ {وَمِيثَاقه} عَهْده {الَّذِي وَاثَقَكُمْ بِهِ} عَاهَدَكُمْ عَلَيْهِ {إذْ قُلْتُمْ} لِلنَّبِيِّ ﷺ حِين بَايَعْتُمُوهُ {سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا} فِي كُلّ مَا تَأْمُر بِهِ وَتَنْهَى مِمَّا نُحِبّ وَنَكْرَه {وَاتَّقُوا اللَّه} فِي مِيثَاقه أَنْ تَنْقُضُوهُ {إنَّ اللَّه عَلِيم بِذَاتِ الصدور} بما في القلوب فبغيره أولى
{وَاذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ} İslam ile {وَمِيثَاقَهُ} sözleşmesini {الَّذِي وَاثَقَكُمْ بِهِ} size bağladığı {إِذْ قُلْتُمْ} Peygamber ﷺ’e ona biat ettiğinizde “Allah’ın üzerinizdeki nimetini ve ‘İşittik ve itaat ettik’ dediğinizde sizden aldığı sözleşmesini hatırlayın.” {سَمِعْنَا وَأَطَعْنَا} sevdiğimiz ve hoşlanmadığımız her hususta emrettiğin ve yasakladığın şeylerde. {وَاتَّقُوا اللَّهَ} onu bozma hususunda sözleşmesinde Allah’tan korkun “Allah’tan korkun.” {إِنَّ اللَّهَ عَلِيمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ} “Şüphesiz Allah, kalplerin özünü çok iyi bilendir.” Kalplerde olanı bildiğine göre, başkasını öncelikle bilir.
1330. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ} قَائِمِينَ {لِلَّهِ} بِحُقُوقِهِ {شُهَدَاء بِالْقِسْطِ} بِالْعَدْلِ {وَلَا يَجْرِمَنكُمْ} يَحْمِلَنكُمْ {شَنَآن} بُغْض {قَوْم} أَيْ الْكُفَّار {عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا} فَتَنَالُوا مِنْهُمْ لِعَدَاوَتِهِمْ {اعْدِلُوا} فِي الْعَدُوّ وَالْوَلِيّ {هُوَ} أَيْ الْعَدْل {أَقْرَب لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّه إنَّ اللَّه خَبِير بِمَا تَعْمَلُونَ} فَيُجَازِيكُمْ بِهِ
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ} dimdik duranlar {لِلَّهِ} O’nun hakları için {شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ} adaletle “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun.” {وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ} sizi sevk etmesin {شَنَآنُ} buğzu {قَوْمٍ} yani kâfirlerin {عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا} düşmanlıkları sebebiyle onlara haksızlık etmeye “Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sürüklemesin.” {اعْدِلُوا} düşmana da dosta da {هُوَ} yani adalet {أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ} “Adaletli olun; bu, takvaya daha yakındır. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” Karşılığını size verecektir.
1331. Metin
{وَعَدَ اللَّه الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات} وَعْدًا حَسَنًا {لَهُمْ مَغْفِرَة وَأَجْر عَظِيم} هُوَ الْجَنَّة
{وَعَدَ اللَّهُ الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ} güzel bir vaatle “Allah, iman edip salih ameller işleyenlere vadetmiştir:” {لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَأَجْرٌ عَظِيمٌ} o da cennettir “Onlar için bir bağışlanma ve büyük bir mükâfat vardır.”
1333. Metin
{والذين كفروا وكذبوا بآياتنا أولئك أصحاب الجحيم}
{وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ} “İnkâr edenler ve ayetlerimizi yalanlayanlar ise, işte onlar cehennemliklerdir.”
1335. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا اُذْكُرُوا نِعْمَة اللَّه عَلَيْكُمْ إذْ هَمَّ قَوْم} هُمْ قُرَيْش {أَنْ يَبْسُطُوا} يَمُدُّوا {إلَيْكُمْ أَيْدِيهمْ} لِيَفْتِكُوا بِكُمْ {فَكَفَّ أَيْدِيهمْ عَنْكُمْ} وَعَصَمَكُمْ مِمَّا أَرَادُوا بِكُمْ {واتقوا الله وعلى الله فليتوكل المؤمنون}
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ هَمَّ قَوْمٌ} onlar Kureyş’tir {أَنْ يَبْسُطُوا} uzatmayı {إِلَيْكُمْ أَيْدِيَهُمْ} canınıza kıymak için “Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini hatırlayın; hani bir topluluk ellerini size uzatmaya yeltenmişti de...” {فَكَفَّ أَيْدِيَهُمْ عَنْكُمْ} sizi onların niyet ettiklerinden korudu “...O, onların ellerini sizden çekmişti.” {وَاتَّقُوا اللَّهَ وَعَلَى اللَّهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ} “Allah’tan korkun ve müminler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”
1337. Metin
{وَلَقَدْ أَخَذَ اللَّه مِيثَاق بَنِي إسْرَائِيل} بِمَا يُذْكَر بَعْد {وَبَعَثْنَا} فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْغَيْبَة أَقَمْنَا {مِنْهُمْ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا} مِنْ كُلّ سَبْط نَقِيب يَكُون كَفِيلًا عَلَى قَوْمه بِالْوَفَاءِ بِالْعَهْدِ تَوْثِقَةً عَلَيْهِمْ {وَقَالَ} لَهُمْ {اللَّه إنِّي مَعَكُمْ} بِالْعَوْنِ وَالنُّصْرَة {لَئِنْ} لَام قَسَم {أَقَمْتُمْ الصَّلَاة وَآتَيْتُمْ الزَّكَاة وَآمَنْتُمْ بِرُسُلِي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ} نَصَرْتُمُوهُمْ {وَأَقْرَضْتُمْ اللَّه قَرْضًا حَسَنًا} بِالْإِنْفَاقِ فِي سَبِيله {لَأُكَفِّرَن عَنْكُمْ سَيِّئَاتكُمْ وَلَأُدْخِلَنكُمْ جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار فَمَنْ كَفَرَ بَعْد ذَلِكَ} الْمِيثَاق {مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاء السَّبِيل} أَخْطَأَ طَرِيق الْحَقّ وَالسَّوَاء فِي الْأَصْل الْوَسَط فَنَقَضُوا الْمِيثَاق قال تعالى
{وَلَقَدْ أَخَذَ اللَّهُ مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ} bundan sonra zikredilecek olan hususlarla “Andolsun ki Allah, İsrailoğullarından kesin söz almıştı.” {وَبَعَثْنَا} burada gaibden mütekellime iltifat vardır; diktik/gönderdik {مِنْهُمُ اثْنَيْ عَشَرَ نَقِيبًا} “Onlardan on iki temsilci göndermiştik.” Her kabileden, ahde vefa hususunda kavmine kefil olacak ve onların aleyhine güvence oluşturacak birer nakîb. {وَقَالَ} onlara {اللَّهُ إِنِّي مَعَكُمْ} yardım ve zaferle “Ve Allah şöyle demişti: Şüphesiz ben sizinle beraberim.” {لَئِنْ} yemin lâmıdır {أَقَمْتُمُ الصَّلَاةَ وَآتَيْتُمُ الزَّكَاةَ وَآمَنْتُمْ بِرُسُلِي وَعَزَّرْتُمُوهُمْ} onlara yardım ettiniz {وَأَقْرَضْتُمُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا} O’nun yolunda infak ederek “Andolsun, eğer namazı dosdoğru kılar, zekâtı verir, peygamberlerime iman eder, onlara yardım eder ve Allah’a güzel bir borç verirseniz...” {لَأُكَفِّرَنَّ عَنْكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَلَأُدْخِلَنَّكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ فَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذَلِكَ} bu misaktan sonra {مِنْكُمْ فَقَدْ ضَلَّ سَوَاءَ السَّبِيلِ} “...mutlaka kötülüklerinizi örterim ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere koyarım. Artık bundan sonra sizden kim inkâr ederse, şüphesiz doğru yoldan sapmış olur.” Hak yolu şaşırmış olur. “Sevâ’” kelimesi aslen vasat/orta demektir. Onlar ise sözleşmeyi bozdular. Yüce Allah buyurdu:
1339. Metin
{فَبِمَا نَقْضِهِمْ} مَا زَائِدَة {مِيثَاقهمْ لَعَنَّاهُمْ} أَبْعَدْنَاهُمْ عَنْ رَحْمَتنَا {وَجَعَلْنَا قُلُوبهمْ قَاسِيَة} لَا تَلِين لِقَبُولِ الْإِيمَان {يُحَرِّفُونَ الْكَلِم} الَّذِي فِي التَّوْرَاة مِنْ نَعْت مُحَمَّد ﷺ وَغَيْره {عَنْ مَوَاضِعه} الَّتِي وَضَعَهُ اللَّه عَلَيْهَا أَيْ يُبَدِّلُونَهُ {وَنَسُوا} تَرَكُوا {حَظًّا} نَصِيبًا {مِمَّا ذُكِّرُوا} أُمِرُوا {بِهِ} فِي التَّوْرَاة مِنْ اتِّبَاع مُحَمَّد {وَلَا تَزَال} خِطَاب لِلنَّبِيِّ ﷺ {تَطَّلِع} تَظْهَر {عَلَى خَائِنَة} أَيْ خِيَانَة {مِنْهُمْ} بِنَقْضِ الْعَهْد وَغَيْره {إلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ} مِمَّنْ أَسْلَمَ {فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ إنَّ اللَّه يُحِبّ الْمُحْسِنِينَ} وَهَذَا مَنْسُوخ بِآيَةِ السَّيْف
{فَبِمَا نَقْضِهِمْ} “mâ” zâidedir {مِيثَاقَهُمْ لَعَنَّاهُمْ} onları rahmetimizden uzaklaştırdık “Sözlerini bozmaları sebebiyle onları lanetledik...” {وَجَعَلْنَا قُلُوبَهُمْ قَاسِيَةً} imanı kabul etmek için yumuşamayan “...ve kalplerini katılaştırdık.” {يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ} Tevrat’ta Muhammed ﷺ’in sıfatı ve diğer hususlarla ilgili olan kelimeleri {عَنْ مَوَاضِعِهِ} Allah’ın onu koyduğu yerlerden, yani onu değiştiriyorlar “Kelimeleri yerlerinden kaydırıp tahrif ederler...” {وَنَسُوا} terk ettiler {حَظًّا} bir payı {مِمَّا ذُكِّرُوا} emrolundukları {بِهِ} Tevrat’ta Muhammed’e tabi olmak hususundaki “...ve kendilerine hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular.” {وَلَا تَزَالُ} Peygamber ﷺ’e hitaptır {تَطَّلِعُ} muttali olursun/görürsün {عَلَى خَائِنَةٍ} yani bir hıyanete {مِنْهُمْ} sözü bozmak ve benzeri hususlarda “İçlerinden pek azı müstesna, onlardan daima bir hainlik görürsün.” {إِلَّا قَلِيلًا مِنْهُمْ} Müslüman olanlar müstesna. {فَاعْفُ عَنْهُمْ وَاصْفَحْ إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ} “Yine de onları affet ve hoş gör. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.” Bu hüküm kılıç ayetiyle neshedilmiştir.
1341. Metin
{وَمِنْ الَّذِينَ قَالُوا إنَّا نَصَارَى} مُتَعَلِّق بِقَوْلِهِ {أَخَذْنَا مِيثَاقهمْ} كَمَا أَخَذْنَا عَلَى بَنِي إسْرَائِيل الْيَهُود {فَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ} فِي الْإِنْجِيل مِنْ الْإِيمَان وَغَيْره وَنَقَضُوا الْمِيثَاق {فَأَغْرَيْنَا} أَوْقَعْنَا {بَيْنهمْ الْعَدَاوَة وَالْبَغْضَاء إلَى يَوْم الْقِيَامَة} بِتَفَرُّقِهِمْ وَاخْتِلَاف أَهْوَائِهِمْ فَكُلّ فِرْقَة تُكَفِّر الْأُخْرَى {وَسَوْفَ يُنَبِّئهُمْ اللَّه} فِي الْآخِرَة {بِمَا كَانُوا يصنعون} فيجازيهم عليه
{وَمِنَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّا نَصَارَى} ayetindeki bu ifade, şu söze bağlıdır: {أَخَذْنَا مِيثَاقَهُمْ} Yahudi olan İsrailoğullarından aldığımız gibi “‘Biz Hristiyanız’ diyenlerden de kesin söz almıştık.” {فَنَسُوا حَظًّا مِمَّا ذُكِّرُوا بِهِ} İncil’de geçen iman ve diğer hususlardan ve sözleşmeyi bozdular “Fakat onlar da kendilerine hatırlatılan şeyden pay almayı unuttular.” {فَأَغْرَيْنَا} düşürdük {بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ} fırkalara ayrılmaları ve hevalarının ihtilafı sebebiyle; öyle ki her fırka diğerini tekfir eder “Biz de aralarına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin saldık.” {وَسَوْفَ يُنَبِّئُهُمُ اللَّهُ} ahirette {بِمَا كَانُوا يَصْنَعُونَ} “Allah, onların ne yaptıklarını ileride kendilerine haber verecektir.” Karşılığını onlara verecektir.
1343. Metin
{يأهل الْكِتَاب} الْيَهُود وَالنَّصَارَى {قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولنَا} مُحَمَّد {يُبَيِّن لَكُمْ كَثِيرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ} تَكْتُمُونَ {مِنْ الْكِتَاب} التَّوْرَاة وَالْإِنْجِيل كَآيَةِ الرَّجْم وَصِفَته {ويعفو عَنْ كَثِير} مِنْ ذَلِكَ فَلَا يُبَيِّنهُ إذَا لَمْ يَكُنْ فِيهِ مَصْلَحَة إلَّا افْتِضَاحكُمْ {قَدْ جَاءَكُمْ مِنْ اللَّه نُور} هُوَ النَّبِيّ ﷺ {وَكِتَاب} قُرْآن {مُبِين} بَيِّن ظاهر
{يأهل الْكِتَابِ} Yahudi ve Hristiyanlar! {قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا} Muhammed {يُبَيِّنُ لَكُمْ كَثِيرًا مِمَّا كُنْتُمْ تُخْفُونَ} gizliyordunuz {مِنَ الْكِتَابِ} Tevrat ve İncil’den; recm ayeti ve onun sıfatı gibi “Ey Ehl-i Kitap! Kitaptan gizlemekte olduğunuz birçok şeyi size açıklayan... Elçimiz size geldi.” {وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ} bunlardan birçoğunu da geçer, rezil olmanızdan başka bir maslahat bulunmadığında onu açıklamaz “...birçoğunu da affedip [geçen]...” {قَدْ جَاءَكُمْ مِنَ اللَّهِ نُورٌ} o Peygamber ﷺ’dir {وَكِتَابٌ} Kur’an {مُبِينٌ} açık ve zahir olan “Doğrusu size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap geldi.”
1345. Metin
{يَهْدِي بِهِ} أَيْ بِالْكِتَابِ {اللَّه مَنْ اتَّبَعَ رِضْوَانه} بِأَنْ آمَنَ {سُبُل السَّلَام} طُرُق السَّلَامَة {وَيُخْرِجهُمْ مِنْ الظُّلُمَات} الْكُفْر {إلَى النُّور} الْإِيمَان {بِإِذْنِهِ} بِإِرَادَتِهِ {وَيَهْدِيهِمْ إلَى صِرَاط مُسْتَقِيم} دِين الإسلام
{يَهْدِي بِهِ} yani kitapla {اللَّهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ} iman etmek suretiyle {سُبُلَ السَّلَامِ} selamet yollarına “Allah, rızasına uyanları onunla kurtuluş yollarına ulaştırır...” {وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ} küfürden {إِلَى النُّورِ} imana {بِإِذْنِهِ} iradesiyle “...ve onları izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır...” {وَيَهْدِيهِمْ إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ} İslam dinine “...ve onları dosdoğru bir yola iletir.”
1347. Metin
{لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إنَّ اللَّه هُوَ المسيح بن مَرْيَم} حَيْثُ جَعَلُوهُ إلَهًا وَهُمْ الْيَعْقُوبِيَّة فِرْقَة مِنْ النَّصَارَى {قُلْ فَمَنْ يَمْلِك} أَيْ يَدْفَع {مِنْ} عَذَاب {اللَّه شَيْئًا إنْ أَرَادَ أَنْ يهلك المسيح بن مَرْيَم وَأُمّه وَمَنْ فِي الْأَرْض جَمِيعًا} أَيْ لَا أَحَد يَمْلِك ذَلِكَ وَلَوْ كَانَ الْمَسِيح إلها لقدر عَلَيْهِ {وَلِلَّهِ مُلْك السَّمَاوَات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا يَخْلُق مَا يَشَاء وَاَللَّه عَلَى كُلّ شَيْء} شاءه {قدير}
{لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ} onu ilah kıldıkları için; onlar Hristiyanlardan bir fırka olan Yakubîlerdir “Andolsun ki ‘Allah, kesinlikle Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır.” {قُلْ فَمَنْ يَمْلِكُ} yani kim engelleyebilir {مِنَ} azabından {اللَّهِ شَيْئًا إِنْ أَرَادَ أَنْ يُهْلِكَ الْمَسِيحَ ابْنَ مَرْيَمَ وَأُمَّهُ وَمَنْ فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا} yani hiç kimse buna güç yetiremez; eğer Mesih ilah olsaydı buna gücü yeterdi “De ki: Eğer Allah, Meryem oğlu Mesih’i, anasını ve yeryüzünde bulunanların hepsini helak etmek istese, Allah’a karşı kimin elinden bir şey gelir?” {وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا يَخْلُقُ مَا يَشَاءُ وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ} dilediği her şeye {قَدِيرٌ} “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah’ındır. O dilediğini yaratır. Allah her şeye hakkıyla kadirdir.”
1349. Metin
{وَقَالَتْ الْيَهُود وَالنَّصَارَى} أَيْ كُلّ مِنْهُمَا {نَحْنُ أبناء الله} أَيْ كَأَبْنَائِهِ فِي الْقُرْب وَالْمَنْزِلَة وَهُوَ كَأَبِينَا في الرحمة والشفقة {وأحباؤه قُلْ} لَهُمْ يَا مُحَمَّد {فَلِمَ يُعَذِّبكُمْ بِذُنُوبِكُمْ} إنْ صَدَقْتُمْ فِي ذَلِكَ وَلَا يُعَذِّب الْأَب وَلَده وَلَا الْحَبِيب حَبِيبه وَقَدْ عَذَّبَكُمْ فَأَنْتُمْ كَاذِبُونَ {بَلْ أَنْتُمْ بَشَر مِمَّنْ} مِنْ جُمْلَة مَنْ {خَلَقَ} مِنْ الْبَشَر لَكُمْ مَا لَهُمْ وَعَلَيْكُمْ مَا عَلَيْهِمْ {يَغْفِر لِمَنْ يَشَاء} الْمَغْفِرَة لَهُ {وَيُعَذِّب مَنْ يَشَاء} تَعْذِيبه لَا اعْتِرَاض عَلَيْهِ {وَلِلَّهِ مُلْك السَّمَاوَات وَالْأَرْض وَمَا بَيْنهمَا وإليه المصير} المرجع
{وَقَالَتِ الْيَهُودُ وَالنَّصَارَى} yani her iki fırka da {نَحْنُ أَبْنَاءُ اللَّهِ} yani yakınlık ve mertebe bakımından O’nun oğulları gibiyiz ve O da merhamet ve şefkat bakımından bizim babamız gibidir {وَأَحِبَّاؤُهُ قُلْ} onlara de ki ey Muhammed! {فَلِمَ يُعَذِّبُكُمْ بِذُنُوبِكُمْ} bu iddianızda doğru iseniz; çünkü baba çocuğuna, seven de sevgilisine azap etmez; oysa O size azap etmiştir, dolayısıyla siz yalancısınız “Yahudiler ve Hristiyanlar: ‘Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz’ dediler. De ki: Öyleyse günahlarınız yüzünden size niçin azap ediyor?” {بَلْ أَنْتُمْ بَشَرٌ مِمَّنْ} yarattığı kimseler topluluğundan {خَلَقَ} insanlardan; diğer insanların haklarına sahipsiniz ve onların sorumluluklarıyla mükellefsiniz “Aksine siz de O’nun yarattığı diğer insanlardansınız.” {يَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ} bağışlanmasını {وَيُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ} azap edilmesini; O’na itiraz olunamaz “O, dilediğini bağışlar, dilediğine azap eder.” {وَلِلَّهِ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَإِلَيْهِ الْمَصِيرُ} dönüş “Göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin mülkiyeti Allah’ındır ve dönüş de yalnız O’nadır.”
1351. Metin
{يأهل الْكِتَاب قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولنَا} مُحَمَّد {يُبَيِّن لَكُمْ} شَرَائِع الدِّين {عَلَى فَتْرَة} انْقِطَاع {مِنْ الرُّسُل} إذْ لَمْ يَكُنْ بَيْنه وَبَيْن عِيسَى رَسُول وَمُدَّة ذَلِكَ خَمْسمِائَةٍ وَتِسْع وَسِتُّونَ سَنَة ل {أَنْ} لَا {تَقُولُوا} إذَا عُذِّبْتُمْ {مَا جَاءَنَا مِنْ} زَائِدَة {بَشِير وَلَا نَذِير فَقَدْ جَاءَكُمْ بَشِير وَنَذِير} فَلَا عُذْر لَكُمْ إذًا {وَاَللَّه عَلَى كُلّ شَيْء قَدِير} وَمِنْهُ تَعْذِيبكُمْ إنْ لم تتبعوه
{يأهل الْكِتَابِ قَدْ جَاءَكُمْ رَسُولُنَا} Muhammed {يُبَيِّنُ لَكُمْ} dinin hükümlerini {عَلَى فَتْرَةٍ} kesintiye uğradığı bir dönemde {مِنَ الرُّسُلِ} çünkü onunla İsa arasında hiçbir peygamber gelmedi ve bu sürenin müddeti beş yüz altmış dokuz yıldır {أَنْ} demeyesiniz diye {تَقُولُوا} azap edildiğiniz zaman {مَا جَاءَنَا مِنْ} zâidedir {بَشِيرٍ وَلَا نَذِيرٍ فَقَدْ جَاءَكُمْ بَشِيرٌ وَنَذِيرٌ} artık sizin için bir mazeret kalmamıştır “Ey Ehl-i Kitap! Peygamberlerin arasının kesildiği bir dönemde, ‘Bize ne bir müjdeleyici ne de bir uyarıcı geldi’ demeyesiniz diye size [gerçekleri] açıklayan Elçimiz geldi. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı gelmiştir.” {وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “Allah her şeye hakkıyla kadirdir.” O’na tabi olmazsanız sizi cezalandırmak da buna dâhildir.
1353. Metin
{وَ} اُذْكُرْ {إذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْم اُذْكُرُوا نِعْمَة اللَّه عَلَيْكُمْ إذْ جَعَلَ فِيكُمْ} أَيْ مِنْكُمْ {أَنْبِيَاء وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًا} أَصْحَاب خَدَم وَحَشَم {وَآتَاكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ أَحَدًا مِنْ الْعَالَمِينَ} مِنْ الْمَنّ وَالسَّلْوَى وَفَلْق الْبَحْر وغير ذلك
{وَ} hatırla {إِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَا قَوْمِ اذْكُرُوا نِعْمَةَ اللَّهِ عَلَيْكُمْ إِذْ جَعَلَ فِيكُمْ} yani içinizden {أَنْبِيَاءَ وَجَعَلَكُمْ مُلُوكًا} hizmetçi ve maiyet sahipleri {وَآتَاكُمْ مَا لَمْ يُؤْتِ أَحَدًا مِنَ الْعَالَمِينَ} kudret helvası, bıldırcın eti, denizin yarılması ve benzeri şeylerden “Hani Musa kavmine şöyle demişti: ‘Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; zira O, içinizden peygamberler çıkardı, sizi hükümdarlar kıldı ve âlemlerden hiçbirine vermediğini size verdi.’”
1355. Metin
{يَا قَوْم اُدْخُلُوا الْأَرْض الْمُقَدَّسَة} الْمُطَهَّرَة {الَّتِي كَتَبَ اللَّه لَكُمْ} أَمَرَكُمْ بِدُخُولِهَا وَهِيَ الشَّام {وَلَا تَرْتَدُّوا عَلَى أَدْبَاركُمْ} تَنْهَزِمُوا خَوْف الْعَدُوّ {فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ} فِي سَعْيكُمْ
{يَا قَوْمِ ادْخُلُوا الْأَرْضَ الْمُقَدَّسَةَ} tertemiz [kılınmış] {الَّتِي كَتَبَ اللَّهُ لَكُمْ} oraya girmenizi emrettiği; orası Şam’dır {وَلَا تَرْتَدُّوا عَلَى أَدْبَارِكُمْ} düşman korkusuyla geri kaçmayın {فَتَنْقَلِبُوا خَاسِرِينَ} “‘Ey kavmim! Allah’ın sizin için takdir ettiği kutsal toprağa girin, arkanıza dönüp kaçmayın; yoksa hüsrana uğrayanlar olarak geri dönersiniz.’” Çalışmalarınızda [hüsrana uğrayanlar].
1357. Metin
{قَالُوا يَا مُوسَى إنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ} مِنْ بَقَايَا عَاد طُوَالًا ذِي قُوَّة {وَإِنَّا لَنْ نَدْخُلهَا حَتَّى يَخْرُجُوا مِنْهَا فَإِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَإِنَّا دَاخِلُونَ} لَهَا
{قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّ فِيهَا قَوْمًا جَبَّارِينَ} Âd kavminin kalıntılarından, uzun boylu ve güçlü {وَإِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتَّى يَخْرُجُوا مِنْهَا فَإِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَإِنَّا دَاخِلُونَ} “Dediler ki: ‘Ey Musa! Orada zorba bir topluluk var. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyeceğiz. Şayet oradan çıkarlarsa, biz de o zaman gireriz.’” Oraya.
1359. Metin
{قَالَ} لَهُمْ {رَجُلَانِ مِنْ الَّذِينَ يَخَافُونَ} مُخَالَفَة أَمْر اللَّه وَهُمَا يُوشَع وَكَالِب مِنْ النُّقَبَاء الَّذِينَ بَعَثَهُمْ مُوسَى فِي كَشْف أَحْوَال الْجَبَابِرَة {أَنْعَمَ اللَّه عَلَيْهِمَا} بِالْعِصْمَةِ فَكَتَمَا مَا اطَّلَعَا عَلَيْهِ مِنْ حَالهمْ إلَّا عَنْ مُوسَى بِخِلَافِ بَقِيَّة النُّقَبَاء فَأَفْشَوْهُ فَجَبُنُوا {اُدْخُلُوا عَلَيْهِمْ الْبَاب} بَاب الْقَرْيَة وَلَا تَخْشَوْهُمْ فَإِنَّهُمْ أَجْسَاد بِلَا قُلُوب {فَإِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَإِنَّكُمْ غَالِبُونَ} قَالَا ذَلِكَ تيقنا بنصر الله وإنجاز وعده {وعلى الله فتوكلوا إن كنتم مؤمنين}
{قَالَ} onlara {رَجُلَانِ مِنَ الَّذِينَ يَخَافُونَ} Allah’ın emrine muhalefet etmekten [korkan]; bu iki kişi, Musa’nın o zorbâların durumunu keşfetmek için gönderdiği temsilcilerden olan Yûşa ve Kâleb’dir {أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمَا} korunma nimeti bahşederek; nitekim diğer temsilcilerin aksine onlar zorbaların durumundan muttali oldukları şeyleri Musa hariç kimseden gizlediler, diğerleri ise ifşa edip korkaklık gösterdiler {ادْخُلُوا عَلَيْهِمُ الْبَابَ} şehrin kapısından; onlardan korkmayın, zira onlar kalpsiz cesetlerdir {فَإِذَا دَخَلْتُمُوهُ فَإِنَّكُمْ غَالِبُونَ} bunu Allah’ın yardımına ve vaadini gerçekleştireceğine kesin olarak inanarak söylediler “[Allah’ın emrine muhalefetten] korkan ve Allah’ın kendilerine nimet verdiği iki adam şöyle dedi: ‘Onların üzerine kapıdan girin; oraya girdiğiniz an kesinlikle siz galip geleceksiniz.’” {وَعَلَى اللَّهِ فَتَوَكَّلُوا إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} “Ve eğer iman etmiş kimselerseniz, yalnız Allah’a tevekkül edin.”
1361. Metin
{قَالُوا يَا مُوسَى إنَّا لَنْ نَدْخُلهَا أَبَدًا مَا دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنْت وَرَبّك فَقَاتِلَا} هم {إنا ها هنا قَاعِدُونَ} عَنْ الْقِتَال
{قَالُوا يَا مُوسَى إِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا أَبَدًا مَا دَامُوا فِيهَا فَاذْهَبْ أَنْتَ وَرَبُّكَ فَقَاتِلَا} onlarla {إِنَّا هَاهُنَا قَاعِدُونَ} “Dediler ki: ‘Ey Musa! Onlar orada bulundukları müddetçe biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabbin gidin, savaşın; biz işte burada oturuyoruz!’” Savaştan [geri durarak].
1363. Metin
{قَالَ} مُوسَى حِينَئِذٍ {رَبّ إنِّي لَا أَمْلِك إلا نفسي و} إلا {أخي} وَلَا أَمْلِك غَيْرهمَا فَأُجْبِرهُمْ عَلَى الطَّاعَة {فَافْرُقْ} فافصل {بيننا وبين القوم الفاسقين
{قَالَ} Musa o vakit dedi ki: {رَبِّ إِنِّي لَا أَمْلِكُ إِلَّا نَفْسِي وَ} ancak {أَخِي} ikisinden başkasına mâlik değilim ki onları itaate zorlayayım {فَافْرُقْ} ayır {بَيْنَنَا وَبَيْنَ الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ} “[Musa] dedi ki: ‘Rabbim! Ben kendimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle yoldan çıkmış bu kavmin arasını ayır!’”
1365. Metin
{قَالَ} تَعَالَى لَهُ {فَإِنَّهَا} أَيْ الْأَرْض الْمُقَدَّسَة {مُحَرَّمَة عَلَيْهِمْ} أَنْ يَدْخُلُوهَا {أَرْبَعِينَ سَنَة يَتِيهُونَ} يَتَحَيَّرُونَ {فِي الْأَرْض} وَهِيَ تِسْعَة فَرَاسِخ قَالَهُ بن عَبَّاس {فَلَا تَأْسَ} تَحْزَن {عَلَى الْقَوْم الْفَاسِقِينَ} رُوِيَ أَنَّهُمْ كَانُوا يَسِيرُونَ اللَّيْل جَادِّينَ فَإِذَا أصبحوا إذا هم في الموضع الذي ابتدأوا مِنْهُ وَيَسِيرُونَ النَّهَار كَذَلِكَ حَتَّى انْقَرَضُوا كُلّهمْ إلَّا مَنْ لَمْ يَبْلُغ الْعِشْرِينَ قِيلَ وَكَانُوا سِتّمِائَةِ أَلْف وَمَاتَ هَارُونَ وَمُوسَى فِي التِّيه وَكَانَ رَحْمَة لَهُمَا وَعَذَابًا لِأُولَئِكَ وَسَأَلَ مُوسَى رَبّه عِنْد مَوْته أَنْ يُدْنِيه مِنْ الْأَرْض الْمُقَدَّسَة رَمْيَة بِحَجَرٍ فَأَدْنَاهُ كَمَا فِي الْحَدِيث وَنَبِّئْ يُوشَع بَعْد الْأَرْبَعِينَ وَأُمِرَ بِقِتَالِ الْجَبَّارِينَ فَسَارَ بِمَنْ بَقِيَ مَعَهُ وَقَاتَلَهُمْ وَكَانَ يَوْم الْجُمُعَة وَوَقَفَتْ لَهُ الشَّمْس سَاعَة حَتَّى فَرَغَ مِنْ قِتَالهمْ وَرَوَى أَحْمَد فِي مُسْنَده حَدِيث إنَّ الشَّمْس لَمْ تُحْبَس عَلَى بَشَر إلَّا لِيُوشَع لَيَالِي سَارَ إلَى بَيْت الْمَقْدِس
{قَالَ} Yüce Allah ona buyurdu: {فَإِنَّهَا} yani kutsal topraklar {مُحَرَّمَةٌ عَلَيْهِمْ} oraya girmeleri {أَرْبَعِينَ سَنَةً يَتِيهُونَ} şaşkınca dolaşırlar {فِي الْأَرْضِ} İbn Abbas onun dokuz fersah olduğunu söylemiştir “[Allah] buyurdu ki: ‘Artık orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır. Yeryüzünde şaşkın şaşkın dolaşacaklar.’” {فَلَا تَأْسَ} üzülme {عَلَى الْقَوْمِ الْفَاسِقِينَ} “‘O fasıklar topluluğu için tasalanma!’” Rivayet edildiğine göre onlar geceleyin gayretle yol alırlar, sabah olunca da kendilerini başladıkları yerde bulurlardı; gündüz de aynı şekilde yol alırlardı; nihayet yirmi yaşına basmamış olanlar hariç hepsi helak oldu. Onların altı yüz bin kişi olduğu söylenmiştir. Harun ve Musa da Tîh çölünde vefat ettiler; bu durum ikisi için bir rahmet, onlar için ise bir azap oldu. Musa vefatı anında Rabbinden kendisini mukaddes toprağa bir taş atımı yaklaştırmasını istedi ve hadiste geçtiği üzere Allah da onu yaklaştırdı. Kırk yıldan sonra Yûşa’a peygamberlik verildi ve zorbalarla savaşması emredildi; o da yanında kalanlarla birlikte yürüyüp onlarla savaştı. Günlerden cuma idi ve savaşları bitene kadar güneş onun için bir müddet durduruldu. Ahmed Müsned’inde şu hadisi rivayet etmiştir: “Güneş, Beytülmakdis’e yürüdüğü gecelerde Yûşa hariç hiçbir beşer için hapsedilmemiştir (durdurulmamıştır).”
1367. Metin
{وَاتْلُ} يَا مُحَمَّد {عَلَيْهِمْ} عَلَى قَوْمك {نَبَأ} خبر {ابني آدم} لهابيل وَقَابِيل {بِالْحَقِّ} مُتَعَلِّق باُتْلُ {إذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا} إلى الله وهو كبش هابيل وَزَرْع لِقَابِيلَ {فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدهمَا} وَهُوَ هَابِيل بِأَنْ نَزَلَتْ نَار مِنْ السَّمَاء فَأَكَلَتْ قُرْبَانه {وَلَمْ يُتَقَبَّل مِنْ الْآخَر} وَهُوَ قَابِيل فَغَضِبَ وَأَضْمَرَ الْحَسَد فِي نَفْسه إلَى أَنْ حَجّ آدَم {قَالَ} لَهُ {لَأَقْتُلَنك} قَالَ لِمَ قَالَ لتقبل قربانك دوني {قال إنما يتقبل الله من المتقين}
{وَاتْلُ} Ey Muhammed! {عَلَيْهِمْ} kavmine {نَبَأَ} haberini {ابْنَيْ آدَمَ} Hâbil ve Kâbil’in {بِالْحَقِّ} “ütlü” lafzına bağlıdır {إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا} Allah’a; o Hâbil’in bir koçu, Kâbil’in ise bir ekini idi “Onlara Âdem’in iki oğlunun haberini hak ile oku: Hani ikisi birer kurban sunmuşlardı da...” {فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا} o da Hâbil idi; gökten bir ateş inip onun kurbanını yiyerek [kabul edildi] {وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْآخَرِ} o da Kâbil idi. Bunun üzerine Kâbil öfkelendi ve Âdem hacca gidene kadar içinde haset besledi “...birinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti.” {قَالَ} ona dedi ki: {لَأَقْتُلَنَّكَ} o da: “Niçin?” dedi. Dedi ki: “Çünkü senin kurbanın kabul edildi, benimki kabul edilmedi.” {قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ} “[Kâbil]: ‘Seni kesinlikle öldüreceğim!’ dedi. [Hâbil]: ‘Allah ancak takva sahiplerinden kabul eder’ dedi.”
1369. Metin
{لَئِنْ} لَام قَسَم {بَسَطْت} مَدَدْت {إلَيَّ يَدك لِتَقْتُلنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِي إلَيْك لِأَقْتُلك إنِّي أَخَاف اللَّه رَبّ الْعَالَمِينَ} فِي قَتْلك
{لَئِنْ} yemin lâmıdır {بَسَطْتَ} uzatırsan {إِلَيَّ يَدَكَ لِتَقْتُلَنِي مَا أَنَا بِبَاسِطٍ يَدِيَ إِلَيْكَ لِأَقْتُلَكَ إِنِّي أَخَافُ اللَّهَ رَبَّ الْعَالَمِينَ} seni öldürme hususunda “‘Andolsun, sen beni öldürmek için elini bana uzatsan da ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Şüphesiz ben, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.’”
1371. Metin
{إنِّي أُرِيد أَنْ تَبُوء} تَرْجِع {بِإِثْمِي} بِإِثْمِ قَتْلِي {وَإِثْمك} الَّذِي ارْتَكَبْته مِنْ قَبْل {فَتَكُون مِنْ أَصْحَاب النَّار} وَلَا أُرِيد أَنْ أَبُوء بِإِثْمِك إذَا قَتَلْتُك فَأَكُون مِنْهُمْ قَالَ تَعَالَى {وَذَلِكَ جَزَاء الظَّالِمِينَ}
{إِنِّي أُرِيدُ أَنْ تَبُوءَ} dönmeni {بِإِثْمِي} beni öldürme günahıyla {وَإِثْمِكَ} bundan önce işlemiş olduğun günahınla {فَتَكُونَ مِنْ أَصْحَابِ النَّارِ} ben ise seni öldürdüğüm takdirde senin günahınla dönüp onlardan olmayı istemem. Yüce Allah buyurdu: “‘Şüphesiz ben, hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip cehennemliklerden olmanı isterim.’” {وَذَلِكَ جَزَاءُ الظَّالِمِينَ} “Zalimlerin cezası işte budur.”
1373. Metin
{فَطَوَّعَتْ} زَيَّنَتْ {لَهُ نَفْسه قَتْل أَخِيهِ فَقَتَلَهُ فَأَصْبَحَ} فَصَارَ {مِنْ الْخَاسِرِينَ} بِقَتْلِهِ وَلَمْ يَدْرِ مَا يَصْنَع بِهِ لِأَنَّهُ أَوَّل مَيِّت عَلَى وَجْه الْأَرْض مِنْ بَنِي آدَم فَحَمَلَهُ عَلَى ظهره
{فَطَوَّعَتْ} süsledi {لَهُ نَفْسُهُ قَتْلَ أَخِيهِ فَقَتَلَهُ فَأَصْبَحَ} oldu {مِنَ الْخَاسِرِينَ} onu öldürmekle [ve onunla ne yapacağını bilemedi; çünkü o, Âdemoğullarından yeryüzünde ölen ilk kişiydi; böylece onu sırtında taşıdı] “Bunun üzerine nefsi ona kardeşini öldürmeyi kolay gösterdi (süsledi), o da onu öldürdü ve böylece hüsrana uğrayanlardan oldu.”
1375. Metin
{فَبَعَثَ اللَّه غُرَابًا يَبْحَث فِي الْأَرْض} يَنْبُش التراب بمنقاره وبرجله وَيُثِيرهُ عَلَى غُرَاب مَيِّت حَتَّى وَارَاهُ {لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَارِي} يَسْتُر {سَوْأَة} جِيفَة {أَخِيهِ قَالَ يَا وَيْلَتَى أَعَجَزْت} عَنْ {أَنْ أَكُون مِثْل هَذَا الْغُرَاب فَأُوَارِي سَوْأَة أَخِي فَأَصْبَحَ مِنْ النَّادِمِينَ} عَلَى حَمْله وَحَفَرَ لَهُ وَوَارَاهُ
{فَبَعَثَ اللَّهُ غُرَابًا يَبْحَثُ فِي الْأَرْضِ} gagası ve ayağıyla toprağı eşeliyor ve onu ölü bir karganın üzerine örtünceye kadar saçıyordu {لِيُرِيَهُ كَيْفَ يُوَارِي} nasıl örteceğini {سَوْأَةَ} cesedini {أَخِيهِ قَالَ يَا وَيْلَتَا أَعَجَزْتُ} [şundan] aciz mi kaldım {أَنْ أَكُونَ مِثْلَ هَذَا الْغُرَابِ فَأُوَارِيَ سَوْأَةَ أَخِي فَأَصْبَحَ مِنَ النَّادِمِينَ} onu taşımaktan dolayı; [sonunda] onun için [bir çukur] kazdı ve onu örttü “Bunun üzerine Allah, ona kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini göstermek için yeri eşeleyen bir karga gönderdi. ‘Yazıklar olsun bana! Kardeşimin cesedini gömmek için bu karga kadar dahi olmaktan aciz mi kaldım?’ dedi ve pişman olanlardan oldu.”
1377. Metin
{مِنْ أَجْل ذَلِكَ} الَّذِي فَعَلَهُ قَابِيل {كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إسْرَائِيل أَنَّهُ} أَيْ الشَّأْن {مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْس} قَتَلَهَا {أَوْ} بِغَيْرِ {فَسَاد} أَتَاهُ {فِي الْأَرْض} مِنْ كُفْر أَوْ زِنًا أَوْ قَطْع طَرِيق أَوْ نَحْوه {فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاس جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا} بِأَنْ امْتَنَعَ عَنْ قَتْلهَا {فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاس جَمِيعًا} قَالَ بن عَبَّاس مِنْ حَيْثُ انْتِهَاك حُرْمَتهَا وَصَوْنهَا {وَلَقَدْ جَاءَتْهُمْ} أَيْ بَنِي إسْرَائِيل {رُسُلنَا بِالْبَيِّنَاتِ} الْمُعْجِزَات {ثُمَّ إنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ بَعْد ذَلِكَ فِي الْأَرْض لَمُسْرِفُونَ} مُجَاوِزُونَ الْحَدّ بِالْكُفْرِ وَالْقَتْل وَغَيْر ذلك
{مِنْ أَجْلِ ذَلِكَ} Kâbil’in yaptığı bu şey sebebiyle {كَتَبْنَا عَلَى بَنِي إِسْرَائِيلَ أَنَّهُ} yani durum şudur ki {مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ} öldürmüş olduğu bir cana karşılık olmaksızın {أَوْ} veya olmaksızın {فَسَادٍ} işlediği {فِي الْأَرْضِ} küfür, zina, yol kesme veya benzeri [bir bozgunculuk] {فَكَأَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَمِيعًا وَمَنْ أَحْيَاهَا} onu öldürmekten geri durarak {فَكَأَنَّمَا أَحْيَا النَّاسَ جَمِيعًا} İbn Abbâs: ‘Hürmetini çiğneme ve onu koruma bakımından’ demiştir {وَلَقَدْ جَاءَتْهُمْ} yani İsrâiloğullarına {رُسُلُنَا بِالْبَيِّنَاتِ} mucizelerle {ثُمَّ إِنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ بَعْدَ ذَلِكَ فِي الْأَرْضِ لَمُسْرِفُونَ} küfür, cinayet ve bunun dışındaki şeylerle haddi aşanlardır “Bundan dolayı İsrâiloğullarına yazdık ki: Kim bir cana kıymamış veya yeryüzünde fesat çıkarmamış bir kimseyi öldürürse, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur. Andolsun, elçilerimiz onlara apaçık delillerle gelmişlerdi. Sonra şüphesiz onların birçoğu bundan sonra da yeryüzünde aşırı gidenlerdir.”
1379. Metin
وَنَزَلَ فِي الْعُرَنِيِّينَ لَمَّا قَدِمُوا الْمَدِينَة وَهُمْ مَرْضَى فَأَذِنَ لَهُمْ النَّبِيّ ﷺ أَنْ يَخْرُجُوا إلَى الْإِبِل وَيَشْرَبُوا مِنْ أَبْوَالهَا وَأَلْبَانهَا فَلَمَّا صَحُّوا قَتَلُوا رَاعِي النَّبِيّ ﷺ وَاسْتَاقُوا الْإِبِل {إنَّمَا جَزَاء الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّه وَرَسُوله} بِمُحَارَبَةِ الْمُسْلِمِينَ {وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْض فَسَادًا} بِقَطْعِ الطَّرِيق {أَنْ يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّع أَيْدِيهمْ وَأَرْجُلهمْ مِنْ خِلَاف} أَيْ أَيْدِيهمْ الْيُمْنَى وَأَرْجُلهمْ الْيُسْرَى {أَوْ يُنْفَوْا مِنْ الْأَرْض} أَوْ لِتَرْتِيبِ الْأَحْوَال فَالْقَتْل لِمَنْ قَتَلَ فَقَطْ وَالصَّلْب لِمَنْ قَتَلَ وَأَخَذَ الْمَال وَالْقَطْع لِمَنْ أَخَذَ الْمَال وَلَمْ يقتل والنفي لمن أخاف فقط قاله بن عَبَّاس وَعَلَيْهِ الشَّافِعِيّ وَأَصَحّ قَوْلَيْهِ أَنَّ الصَّلْب ثَلَاثًا بَعْد الْقَتْل وَقِيلَ قَبْله قَلِيلًا وَيُلْحَق بِالنَّفْيِ مَا أَشْبَهَهُ فِي التَّنْكِيل مِنْ الْحَبْس وَغَيْره {ذَلِكَ} الْجَزَاء الْمَذْكُور {لَهُمْ خِزْي} ذُلّ {فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْآخِرَة عَذَاب عَظِيم} هُوَ عَذَاب النَّار
Ureyneliler hakkında nâzil olmuştur; onlar Medine’ye hasta bir hâlde geldiklerinde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem onlara develerin yanına çıkıp idrarlarından ve sütlerinden içmelerine izin verdi. İyileştiklerinde ise Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem çobanını öldürüp develeri sürüp götürdüler. {إِنَّمَا جَزَاءُ الَّذِينَ يُحَارِبُونَ اللَّهَ وَرَسُولَهُ} Müslümanlarla savaşarak {وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا} yol keserek {أَنْ يُقَتَّلُوا أَوْ يُصَلَّبُوا أَوْ تُقَطَّعَ أَيْدِيهِمْ وَأَرْجُلُهُمْ مِنْ خِلَافٍ} yani sağ elleri ve sol ayakları {أَوْ يُنْفَوْا مِنَ الْأَرْضِ} “ev” (veya) durumların sırasına göredir; öldürme yalnızca öldüren içindir; asma öldürüp mal alan içindir; kesme mal alıp öldürmeyen içindir; sürgün ise yalnızca korkutan içindir; bunu İbn Abbâs demiştir ve Şâfiî’nin görüşü de bu doğrultudadır. Şâfiî’nin iki görüşünden daha sahih olanına göre asma öldürüldükten sonra üç [gün]dür; öldürülmeden az önce olduğu da söylenmiştir. Sürgüne, cezalandırma bakımından ona benzeyen hapis ve benzeri şeyler de ilhak edilir. {ذَلِكَ} zikredilen bu ceza {لَهُمْ خِزْيٌ} bir zillettir {فِي الدُّنْيَا وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ} o da cehennem azabıdır “Allah’a ve Resûlüne karşı savaşanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri veya asılmaları yahut ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi ya da bulundukları yerden sürgün edilmeleridir. Bu, dünyada onlar için bir zillettir. Âhirette ise onlar için büyük bir azap vardır.”
1381. Metin
{إلَّا الَّذِينَ تَابُوا} مِنْ الْمُحَارِبِينَ وَالْقُطَّاع {مِنْ قَبْل أَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْ فَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّه غَفُور} لَهُمْ مَا أَتَوْهُ {رَحِيم} بِهِمْ عَبَّرَ بِذَلِك دُون فَلَا تَحُدُّوهُمْ لِيُفِيدَ أَنَّهُ لَا يَسْقُط عَنْهُ بِتَوْبَتِهِ إلَّا حُدُود اللَّه دُون حُقُوق الْآدَمِيِّينَ كَذَا ظَهَرَ لِي وَلَمْ أَرَ مَنْ تَعَرَّضَ لَهُ وَاَللَّه أَعْلَم فَإِذَا قَتَلَ وَأَخَذَ الْمَال يُقْتَل وَيُقْطَع وَلَا يُصْلَب وَهُوَ أَصَحّ قَوْلَيْ الشَّافِعِيّ وَلَا تُفِيد تَوْبَته بَعْد الْقُدْرَة عَلَيْهِ شَيْئًا وَهُوَ أَصَحّ قَوْلَيْهِ أَيْضًا
{إِلَّا الَّذِينَ تَابُوا} muhariplerden ve yol kesicilerden {مِنْ قَبْلِ أَنْ تَقْدِرُوا عَلَيْهِمْ فَاعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ غَفُورٌ} işledikleri şeyleri onlar için bağışlayıcıdır {رَحِيمٌ} onlara merhamet edendir; [Allah Teâlâ] ‘onlara had uygulamayın’ yerine bu ifadeyi kullandı ki onun tövbesiyle kul hakları değil, sadece Allah’ın hadlerinin düşeceğini ifade etsin. Bana böyle zâhir oldu, buna değinen birini de görmedim, en doğrusunu Allah bilir. Buna göre öldürüp mal almışsa öldürülür ve [eli/ayağı] kesilir, asılmaz; bu da Şâfiî’nin iki görüşünden daha sahih olanıdır. Onu yakaladıktan sonraki tövbesi ise hiçbir fayda vermez; bu da yine Şâfiî’nin iki görüşünden daha sahih olanıdır “Ancak onları ele geçirmenizden önce tövbe edenler müstesnadır. Biliniz ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
1383. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّه} خَافُوا عِقَابه بِأَنْ تُطِيعُوهُ {وَابْتَغُوا} اُطْلُبُوا {إلَيْهِ الْوَسِيلَة} مَا يُقَرِّبكُمْ إلَيْهِ مِنْ طَاعَته {وَجَاهِدُوا فِي سَبِيله} لِإِعْلَاءِ دِينه {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} تَفُوزُونَ
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ} O’na itaat ederek azabından korkun {وَابْتَغُوا} arayın {إِلَيْهِ الْوَسِيلَةَ} O’na itaatten ibaret olan ve sizi O’na yaklaştıracak şeyleri {وَجَاهِدُوا فِي سَبِيلِهِ} dinini yüceltmek için {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} kurtuluşa eresiniz diye “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, O’na [yaklaştıracak] vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.”
1385. Metin
{إنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ} ثَبَتَ {أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْض جَمِيعًا وَمِثْله مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِهِ مِنْ عَذَاب يَوْم الْقِيَامَة مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَاب أَلِيم}
{إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا لَوْ} sabit olsa {أَنَّ لَهُمْ مَا فِي الْأَرْضِ جَمِيعًا وَمِثْلَهُ مَعَهُ لِيَفْتَدُوا بِهِ مِنْ عَذَابِ يَوْمِ الْقِيَامَةِ مَا تُقُبِّلَ مِنْهُمْ وَلَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} “Şüphesiz inkâr edenler, yeryüzünde olanların tamamı ve bununla birlikte bir misli daha kendilerinin olsa da kıyamet gününün azabından kurtulmak için onu fidye verseler, onlardan kabul edilmez. Onlar için can yakıcı bir azap vardır.”
1387. Metin
{يُرِيدُونَ} يَتَمَنَّوْنَ {أَنْ يَخْرُجُوا مِنْ النَّار وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنْهَا وَلَهُمْ عَذَاب مُقِيم} دَائِم
{يُرِيدُونَ} temenni ederler {أَنْ يَخْرُجُوا مِنَ النَّارِ وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنْهَا وَلَهُمْ عَذَابٌ مُقِيمٌ} süreklidir “Ateşten çıkmak isterler, fakat onlar oradan çıkacak değillerdir. Onlar için kalıcı bir azap vardır.”
1389. Metin
{والسارق والسارقة} ال فيهما موصولة للمبتدأ ولشبهه بالشرط ودخلت الْفَاء فِي خَبَره وَهُوَ {فَاقْطَعُوا أَيْدِيهمَا} أَيْ يَمِين كُلّ مِنْهُمَا مِنْ الْكُوع وَبَيَّنَتْ السُّنَّة أَنَّ الَّذِي يُقْطَع فِيهِ رُبُع دِينَار فَصَاعِدًا وَأَنَّهُ إذَا عَادَ قُطِعَتْ رِجْله الْيُسْرَى مِنْ مَفْصِل الْقَدَم ثُمَّ الْيَد الْيُسْرَى ثُمَّ الرِّجْل الْيُمْنَى وَبَعْد ذَلِكَ يُعَزَّر {جَزَاء} نُصِبَ عَلَى الْمَصْدَر {بِمَا كَسَبَا نَكَالًا} عُقُوبَة لَهُمَا {مِنْ اللَّه وَاَللَّه عَزِيز} غَالِب عَلَى أَمْره {حَكِيم} في خلقه
{وَالسَّارِقُ وَالسَّارِقَةُ} her ikisindeki 'el' takısı mübtedâ için sıla/ilgi bildiren harftir (ism-i mevsul anlamındadır); şarta benzediği için haberine fâ harfi girmiştir ki o da: {فَاقْطَعُوا أَيْدِيَهُمَا} yani her ikisinin de sağ elini bilekten [kesin]dir. Sünnet, kesmenin çeyrek dinar ve daha fazlasında olacağını ve [hırsızlığa] tekrar dönerse sol ayağının ayak bileği ekleminden, sonra sol elinin, sonra sağ ayağının kesileceğini, bundan sonra ise tazir cezası verileceğini açıklamıştır {جَزَاءً} mef’ûl-i mutlak olarak mansubdur {بِمَا كَسَبَا نَكَالًا} her ikisine bir ceza olarak {مِنَ اللَّهِ وَاللَّهُ عَزِيزٌ} emrinde galiptir {حَكِيمٌ} yaratışında “Hırsızlık eden erkek ve hırsızlık eden kadının, yaptıklarına karşılık bir ceza ve Allah’tan bir ibret olmak üzere ellerini kesin. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”
1391. Metin
{فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْد ظُلْمه} رَجَعَ عَنْ السَّرِقَة {وَأَصْلَحَ} عَمَله {فَإِنَّ اللَّه يَتُوب عَلَيْهِ إنَّ اللَّه غَفُور رَحِيم} فِي التَّعْبِير بِهَذَا مَا تَقَدَّمَ فَلَا يَسْقُط بِتَوْبَتِهِ حَقّ الْآدَمِيّ مِنْ الْقَطْع وَرَدّ الْمَال نَعَمْ بَيَّنَتْ السُّنَّة أَنَّهُ إنْ عَفَا عَنْهُ قَبْل الرَّفْع إلَى الإمام يسقط الْقَطْع وَعَلَيْهِ الشَّافِعِيّ
{فَمَنْ تَابَ مِنْ بَعْدِ ظُلْمِهِ} hırsızlığından döner {وَأَصْلَحَ} amelini [düzeltir] {فَإِنَّ اللَّهَ يَتُوبُ عَلَيْهِ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ} bu ifadedeki mana daha önce geçmişti; buna göre tövbesiyle el kesme ve malı geri verme şeklindeki kul hakkı düşmez. Evet, sünnet açıklamıştır ki şayet durum imama (devlet başkanına) intikal ettirilmeden önce onu affederse el kesme düşer; Şâfiî’nin görüşü de bu doğrultudadır “Kim zulmünden sonra tövbe eder ve kendini düzeltirse, şüphesiz Allah onun tövbesini kabul eder. Muhakkak ki Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
1393. Metin
{أَلَمْ تَعْلَم} الِاسْتِفْهَام فِيهِ لِلتَّقْرِيرِ {أَنَّ اللَّه له ملك السماوات وَالْأَرْض يُعَذِّب مَنْ يَشَاء} تَعْذِيبه {وَيَغْفِر لِمَنْ يَشَاء} الْمَغْفِرَة لَهُ {وَاَللَّه عَلَى كُلّ شَيْء قدير} ومنه التعذيب والمغفرة
{أَلَمْ تَعْلَمْ} buradaki soru takrir (onaylatma) içindir {أَنَّ اللَّهَ لَهُ مُلْكُ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ يُعَذِّبُ مَنْ يَشَاءُ} cezalandırmasını [dilediği kimseyi] {وَيَغْفِرُ لِمَنْ يَشَاءُ} kendisini bağışlamayı [dilediği kimseyi] {وَاللَّهُ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} cezalandırmak ve bağışlamak da buna dâhildir “Göklerin ve yerin mülkünün Allah’a ait olduğunu, O’nun dilediğine azap edip dilediğini bağışladığını bilmedin mi? Allah her şeye hakkıyla güç yetirendir.”
1395. Metin
{يأيها الرَّسُول لَا يَحْزُنك} صُنْع {الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْر} يَقَعُونَ فِيهِ بِسُرْعَةٍ أَيْ يُظْهِرُونَهُ إذَا وَجَدُوا فُرْصَة {مِنْ} لِلْبَيَانِ {الَّذِينَ قَالُوا آمَنَّا بِأَفْوَاهِهِمْ} بِأَلْسِنَتِهِمْ مُتَعَلِّق بِقَالُوا {وَلَمْ تُؤْمِن قُلُوبهمْ} وَهُمْ الْمُنَافِقُونَ {وَمِنْ الَّذِينَ هَادُوا} قَوْم {سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ} الَّذِي افْتَرَتْهُ أَحْبَارهمْ سَمَاع قَبُول {سَمَّاعُونَ} مِنْك {لِقَوْمٍ} لِأَجْلِ قَوْم {آخَرِينَ} مِنْ الْيَهُود {لَمْ يَأْتُوك} وَهُمْ أَهْل خَيْبَر زَنَى فِيهِمْ مُحْصَنَانِ فَكَرِهُوا رَجْمهمَا فَبَعَثُوا قُرَيْظَة لِيَسْأَلُوا النَّبِيّ ﷺ عَنْ حُكْمهمَا {يُحَرِّفُونَ الْكَلِم} الَّذِي فِي التَّوْرَاة كَآيَةِ الرَّجْم {مِنْ بَعْد مَوَاضِعه} الَّتِي وَضَعَهُ اللَّه عَلَيْهَا أَيْ يُبَدِّلُونَهُ {يَقُولُونَ} لِمَنْ أَرْسَلُوهُمْ {إنْ أُوتِيتُمْ هَذَا} الْحُكْم الْمُحَرَّف أَيْ الْجَلْد الَّذِي أَفْتَاكُمْ بِهِ مُحَمَّد {فَخُذُوهُ} فَاقْبَلُوهُ {وَإِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ} بَلْ أَفْتَاكُمْ بِخِلَافِهِ {فَاحْذَرُوا} أَنْ تَقْبَلُوهُ {وَمَنْ يُرِدْ اللَّه فِتْنَته} إضْلَاله {فَلَنْ تَمْلِك لَهُ مِنْ اللَّه شَيْئًا} فِي دَفْعهَا {أُولَئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدْ اللَّه أَنْ يُطَهِّر قُلُوبهمْ} مِنْ الْكُفْر وَلَوْ أَرَادَهُ لَكَانَ {لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْي} ذل بالفضيحة والجزية {ولهم في الآخرة عذاب عظيم}
{يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ لَا يَحْزُنْكَ} [şunların] yaptıkları {الَّذِينَ يُسَارِعُونَ فِي الْكُفْرِ} küfre hızla düşenler, yani bir fırsat bulduklarında onu açığa vuranlar {مِنَ} beyan içindir {الَّذِينَ قَالُوا آمَنَّا بِأَفْوَاهِهِمْ} dilleriyle; 'kâlû' (dediler) lafzına bağlıdır {وَلَمْ تُؤْمِنْ قُلُوبُهُمْ} onlar da münafıklardır {وَمِنَ الَّذِينَ هَادُوا} bir topluluk ki {سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ} hahamlarının uydurduğu yalana kabul kulağıyla çokça kulak verirler {سَمَّاعُونَ} senden dinlerler {لِقَوْمٍ} bir topluluk için {آخَرِينَ} Yahudilerden başka [bir topluluk lehine casusluk için] {لَمْ يَأْتُوكَ} onlar da Hayber halkıdır; aralarında evli iki kişi zina etmişti, onları recmetmeyi hoş görmediler de her ikisinin hükmünü sorsunlar diye Kurayza’yı Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem gönderdiler {يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ} Tevrat’ta bulunan [kelimeleri], recm ayeti gibi {مِنْ بَعْدِ مَوَاضِعِهِ} Allah’ın onu koyduğu yerlerden sonra, yani onu değiştirirler {يَقُولُونَ} gönderdikleri kimselere [şöyle derler]: {إِنْ أُوتِيتُمْ هَذَا} bu tahrif edilmiş hüküm, yani Muhammed’in size fetva verdiği celde (kırbaçlama cezası) size verilirse {فَخُذُوهُ} onu kabul edin {وَإِنْ لَمْ تُؤْتَوْهُ} bilakis size bunun aksine fetva verirse {فَاحْذَرُوا} onu kabul etmekten sakının {وَمَنْ يُرِدِ اللَّهُ فِتْنَتَهُ} sapkınlığını {فَلَنْ تَمْلِكُ لَهُ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا} onu defetmek hususunda {أُولَئِكَ الَّذِينَ لَمْ يُرِدِ اللَّهُ أَنْ يُطَهِّرَ قُلُوبَهُمْ} küfürden; şayet bunu dileseydi [arınırlardı] {لَهُمْ فِي الدُّنْيَا خِزْيٌ} rezil olmak ve cizye ile bir zillet {وَلَهُمْ فِي الْآخِرَةِ عَذَابٌ عَظِيمٌ} “Ey Resûl! Ağızlarıyla ‘inandık’ deyip kalpleriyle inanmayanlardan ve Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. Onlar yalana çokça kulak veren, sana gelmemiş olan başka bir topluluk adına casusluk eden kimselerdir. Kelimeleri konuldukları yerlerden sonra tahrif ederler de: ‘Eğer size bu verilirse alın, verilmezse sakının’ derler. Allah bir kimsenin fitneye düşmesini (sapmasını) murad ederse, sen Allah’a karşı onun için hiçbir şeye malik olamazsın. İşte onlar, Allah’ın kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada bir rezillik, âhirette ise büyük bir azap vardır.”
1397. Metin
هم {سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ أَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ} بِضَمِّ الْحَاء وَسُكُونهَا أَيْ الْحَرَام كَالرِّشَا {فَإِنْ جَاءُوك} لِتَحْكُم بَيْنهمْ {فَاحْكُمْ بَيْنهمْ أَوْ أَعْرِض عَنْهُمْ} هَذَا التَّخْيِير مَنْسُوخ بِقَوْلِهِ تَعَالَى {وَأَنْ اُحْكُمْ بَيْنهمْ} الْآيَة فيجب الحكم بينهم إذا تَرَافَعُوا إلَيْنَا مَعَ مُسْلِم وَجَبَ إجْمَاعًا {وَإِنْ تُعْرِض عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوك شَيْئًا وَإِنْ حَكَمْت} بَيْنهمْ {فَاحْكُمْ بَيْنهمْ بِالْقِسْطِ} بِالْعَدْلِ {إنَّ اللَّه يُحِبّ الْمُقْسِطِينَ} الْعَادِلِينَ فِي الْحُكْم أَيْ يُثِيبهُمْ
Onlar {سَمَّاعُونَ لِلْكَذِبِ أَكَّالُونَ لِلسُّحْتِ} ha harfinin zammı ve sükûnuyla (süht/sühüt); yani rüşvet gibi haramı [çokça yerler] {فَإِنْ جَاءُوكَ} aralarında hükmetmen için {فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ أَوْ أَعْرِضْ عَنْهُمْ} bu muhayyerlik Teâlâ’nın {وَأَنْ احْكُمْ بَيْنَهُمْ} ayetiyle neshedilmiştir; dolayısıyla bir Müslümanla birlikte bize dava getirdiklerinde aralarında hükmetmek icmâen vacip olduğu gibi vaciptir {وَإِنْ تُعْرِضْ عَنْهُمْ فَلَنْ يَضُرُّوكَ شَيْئًا وَإِنْ حَكَمْتَ} aralarında {فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ بِالْقِسْطِ} adaletle {إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ} hükümde adil olanları, yani onlara sevap verir “Onlar yalana çok kulak veren, haramı çok yiyenlerdir. Eğer sana gelirlerse aralarında hükmet yahut onlardan yüz çevir. Eğer onlardan yüz çevirirsen sana hiçbir zarar veremezler. Şayet hüküm verirsen aralarında adaletle hükmet. Şüphesiz Allah, adil olanları sever.”
1399. Metin
{وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَك وَعِنْدهمْ التَّوْرَاة فِيهَا حُكْم اللَّه} بالرجم اسْتِفْهَام تَعْجِيب أَيْ لَمْ يَقْصِدُوا بِذَلِك مَعْرِفَة الْحَقّ بَلْ مَا هُوَ أَهْوَن عَلَيْهِمْ {ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ} يُعْرِضُونَ عَنْ حُكْمك بِالرَّجْمِ الْمُوَافِق لِكِتَابِهِمْ {من بعد ذلك} التحكيم {وما أولئك بالمؤمنين}
{وَكَيْفَ يُحَكِّمُونَكَ وَعِنْدَهُمُ التَّوْرَاةُ فِيهَا حُكْمُ اللَّهِ} recm ile ilgili olarak; bu şaşma (taaccüb) bildiren bir soru edatıdır, yani bununla hakkı öğrenmeyi değil, kendilerine daha hafif geleni kastetmişlerdir {ثُمَّ يَتَوَلَّوْنَ} senin kitaplarına uygun olan recm hükmünden yüz çevirirler {مِنْ بَعْدِ ذَلِكَ} bu hakem tayin etmelerinden sonra {وَمَا أُولَئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ} “Yanlarında içinde Allah’ın hükmü bulunan Tevrat varken nasıl seni hakem yapıyorlar da sonra bunun ardından yüz çeviriyorlar? İşte onlar mümin değillerdir.”
1401. Metin
{إنَّا أَنْزَلْنَا التَّوْرَاة فِيهَا هُدًى} مِنْ الضَّلَالَة {وَنُور} بَيَان لِلْأَحْكَامِ {يَحْكُم بِهَا النَّبِيُّونَ} مِنْ بَنِي إسْرَائِيل {الَّذِينَ أَسْلَمُوا} انْقَادُوا لِلَّهِ {لِلَّذِينَ هادوا والربانيون} العلماء منهم {وَالْأَحْبَار} الْفُقَهَاء {بِمَا} أَيْ بِسَبَبِ الَّذِي {اُسْتُحْفِظُوا} اُسْتُوْدِعُوهُ أَيْ اسْتَحْفَظَهُمْ اللَّه إيَّاهُ {مِنْ كِتَاب اللَّه} أَنْ يُبَدِّلُوهُ {وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَاء} أَنَّهُ حَقّ {فَلَا تَخْشَوْا النَّاس} أَيّهَا الْيَهُود فِي إظْهَار مَا عِنْدكُمْ مِنْ نَعْت مُحَمَّد ﷺ والرجم وغيرها {واخشون} فِي كِتْمَانه {وَلَا تَشْتَرُوا} تَسْتَبْدِلُوا {بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا} مِنْ الدُّنْيَا تَأْخُذُونَهُ عَلَى كِتْمَانهَا {وَمَنْ لَمْ يَحْكُم بِمَا أَنْزَلَ اللَّه فَأُولَئِكَ هُمْ الكافرون} به
{إِنَّا أَنْزَلْنَا التَّوْرَاةَ فِيهَا هُدًى} sapıklıktan kurtaran bir hidayet {وَنُورٌ} hükümleri açıklayan bir nur [vardır] {يَحْكُمُ بِهَا النَّبِيُّونَ} İsrâiloğullarından {الَّذِينَ أَسْلَمُوا} Allah’a boyun eğenler {لِلَّذِينَ هَادُوا وَالرَّبَّانِيُّونَ} onlardan âlim olanlar {وَالْأَحْبَارُ} fakihler {بِمَا} yani sebebiyle {اسْتُحْفِظُوا} kendilerine emanet edilen, yani Allah’ın onlardan korumalarını istediği şey sebebiyle {مِنْ كِتَابِ اللَّهِ} onu değiştirmemeleri [istenen] {وَكَانُوا عَلَيْهِ شُهَدَاءَ} onun hak olduğuna şahit idiler {فَلَا تَخْشَوُا النَّاسَ} ey Yahudiler! Yanınızda bulunan Muhammed’in sallallâhu aleyhi ve sellem vasfını, recmi ve diğerlerini açığa vurma hususunda insanlardan korkmayın {وَاخْشَوْنِ} onu gizleme konusunda benden korkun {وَلَا تَشْتَرُوا} değiştirmeyin {بِآيَاتِي ثَمَنًا قَلِيلًا} onu gizlemeniz karşılığında alacağınız dünyalıktan ibaret az bir bedelle {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْكَافِرُونَ} onu inkâr edenlerdir “Şüphesiz Tevrat’ı biz indirdik; onda bir hidayet ve bir nur vardır. Kendilerini [Allah’a] teslim etmiş nebiler, Yahudilere onunla hükmederlerdi; kendilerini Rabb’e adamış âlimler (rabbanîler) ve fakihler (ahbâr) da Allah’ın kitabından korumakla görevlendirildikleri şeyle [hükmederlerdi] ve onlar buna şahit idiler. Artık insanlardan korkmayın, benden korkun ve ayetlerimi az bir bedele satmayın! Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”
1403. Metin
{وَكَتَبْنَا} فَرَضْنَا {عَلَيْهِمْ فِيهَا} أَيْ التَّوْرَاة {أَنَّ النفس} تقتل {بالنفس} إذا قتلتها {والعين} تفقأ {بالعين والأنف} يجدع {بالأنف والأذن} تقطع {بالأذن والسن} تقلع {بالسن} وَفِي قِرَاءَة بِالرَّفْعِ فِي الْأَرْبَعَة {وَالْجُرُوح} بِالْوَجْهَيْنِ {قِصَاص} أَيْ يُقْتَصّ فِيهَا إذَا أَمْكَنَ كَالْيَدِ وَالرِّجْل وَنَحْو ذَلِكَ وَمَا لَا يُمْكِن فِيهِ الْحُكُومَة وَهَذَا الْحُكْم وَإِنْ كَتَبَ عَلَيْهِمْ فَهُوَ مُقَرَّر فِي شَرْعنَا {فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهِ} أَيْ بِالْقِصَاصِ بِأَنْ مَكَّنَ مِنْ نَفْسه {فَهُوَ كَفَّارَة لَهُ} لِمَا أَتَاهُ {وَمَنْ لَمْ يَحْكُم بِمَا أنزل الله} في القصاص وغيره {فأولئك هم الظالمون}
{وَكَتَبْنَا} farz kıldık {عَلَيْهِمْ فِيهَا} yani Tevrat’ta {أَنَّ النَّفْسَ} öldürülür {بِالنَّفْسِ} onu öldürdüğü zaman {وَالْعَيْنَ} çıkarılır {بِالْعَيْنِ وَالْأَنْفَ} kesilir {بِالْأَنْفِ وَالْأُذُنَ} kesilir {بِالْأُذُنِ وَالسِّنَّ} sökülür {بِالسِّنِّ} bir kıraatte dördü de merfû okunmuştur {وَالْجُرُوحَ} iki vecihle okunmuştur {قِصَاصٌ} yani el, ayak ve benzeri kabilinden mümkün olanlarda kısas uygulanır; mümkün olmayanlarda ise hükümet-i adl uygulanır; bu hüküm onlara farz kılınmış olsa da bizim şeriatımızda da sabittir {فَمَنْ تَصَدَّقَ بِهِ} yani kısası bağışlarsa, nefsine kısas uygulanmasına imkân tanıyarak {فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ} yaptığı günaha kefarettir {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ} kısas ve diğer konularda {فَأُولَئِكَ هُمُ الظَّالِمُونَ} “Onda onlara yazdık ki: Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş ve yaralamalarda kısas vardır. Kim bunu bağışlarsa bu, kendisi için bir kefarettir. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”
1405. Metin
{وَقَفَّيْنَا} أَتْبَعنَا {عَلَى آثَارهمْ} أَيْ النَّبِيِّينَ {بِعِيسَى بن مَرْيَم مُصَدِّقًا لِمَا بَيْن يَدَيْهِ} قَبْله {مِنْ التَّوْرَاة وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيل فِيهِ هُدًى} مِنْ الضَّلَالَة {وَنُور} بَيَان لِلْأَحْكَامِ {وَمُصَدِّقًا} حَال {لِمَا بَيْن يَدَيْهِ مِنْ التَّوْرَاة} لِمَا فِيهَا مِنْ الْأَحْكَام {وهدى وموعظة للمتقين}
{وَقَفَّيْنَا} peşinden gönderdik {عَلَى آثَارِهِمْ} yani o nebilerin {بِعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} kendisinden önceki {مِنَ التَّوْرَاةِ وَآتَيْنَاهُ الْإِنْجِيلَ فِيهِ هُدًى} sapıklıktan kurtaran bir hidayet {وَنُورٌ} hükümleri açıklayan bir nur [vardır] {وَمُصَدِّقًا} hâldir {لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ مِنَ التَّوْرَاةِ} onda bulunan hükümler için {وَهُدًى وَمَوْعِظَةً لِلْمُتَّقِينَ} “Onların izleri üzere, kendinden önceki Tevrat’ı tasdik edici olarak Meryem oğlu İsa’yı gönderdik. Ona, içinde hidayet ve nur bulunan, kendinden önceki Tevrat’ı tasdik eden, takva sahipleri için bir hidayet ve bir öğüt olan İncil’i verdik.”
1407. Metin
{و} قُلْنَا {لِيَحْكُم أَهْل الْإِنْجِيل بِمَا أَنْزَلَ اللَّه فِيهِ} مِنْ الْأَحْكَام وَفِي قِرَاءَة بِنَصْبِ يَحْكُم وَكَسْر لَامه عَطْفًا عَلَى مَعْمُول آتَيْنَاهُ {وَمَنْ لَمْ يَحْكُم بِمَا أَنْزَلَ اللَّه فَأُولَئِكَ هم الفاسقون
{وَلْيَحْكُمْ} ve dedik ki: {أَهْلُ الْإِنْجِيلِ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فِيهِ} hükümlerden; bir kıraatte “ve liyahküme” şeklinde lâmın kesresi ve fiilin nasbı iledir ki “âteynâhu” fiilinin mefulüne atıftır {وَمَنْ لَمْ يَحْكُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ فَأُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ} “İncil ehli de Allah’ın onda indirdiği ile hükmetsin. Kim Allah’ın indirdiğiyle hükmetmezse, işte onlar fasıkların ta kendileridir.”
1409. Metin
{وَأَنْزَلْنَا إلَيْك} يَا مُحَمَّد {الْكِتَاب} الْقُرْآن {بِالْحَقِّ} مُتَعَلِّق بأَنْزَلْنَا {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْن يَدَيْهِ} قَبْله {مِنْ الْكِتَاب وَمُهَيْمِنًا} شَاهِدًا {عَلَيْهِ} وَالْكِتَاب بِمَعْنَى الْكُتُب {فَاحْكُمْ بَيْنهمْ} بَيْن أَهْل الْكِتَاب إذَا تَرَافَعُوا إلَيْك {بِمَا أَنْزَلَ اللَّه} إلَيْك {وَلَا تَتَّبِع أَهْوَاءَهُمْ} عَادِلًا {عَمَّا جَاءَك مِنْ الْحَقّ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ} أَيّهَا الْأُمَم {شِرْعَة} شَرِيعَة {وَمِنْهَاجًا} طَرِيقًا وَاضِحًا فِي الدِّين يَمْشُونَ عَلَيْهِ {وَلَوْ شَاءَ اللَّه لَجَعَلَكُمْ أُمَّة وَاحِدَة} عَلَى شَرِيعَة وَاحِدَة {وَلَكِنْ} فَرَّقَكُمْ فِرَقًا {لِيَبْلُوكُمْ} لِيَخْتَبِركُمْ {فيما آتَاكُمْ} مِنْ الشَّرَائِع الْمُخْتَلِفَة لِيَنْظُر الْمُطِيع مِنْكُمْ وَالْعَاصِي {فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَات} سَارِعُوا إلَيْهَا {إلَى اللَّه مَرْجِعكُمْ جَمِيعًا} بِالْبَعْثِ {فَيُنَبِّئكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ} مِنْ أَمْر الدِّين وَيَجْزِي كُلًّا مِنْكُمْ بعمله
{وَأَنْزَلْنَا إِلَيْكَ} Ey Muhammed! {الْكِتَابَ} Kur’an’ı {بِالْحَقِّ} “enzelnâ” lafzına bağlıdır {مُصَدِّقًا لِمَا بَيْنَ يَدَيْهِ} kendisinden önceki {مِنَ الْكِتَابِ وَمُهَيْمِنًا} şahit {عَلَيْهِ} el-Kitâb, el-Kütüb (kitaplar) anlamındadır {فَاحْكُمْ بَيْنَهُمْ} sana dava getirdiklerinde Kitap ehli arasında {بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ} sana {وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ} saparak {عَمَّا جَاءَكَ مِنَ الْحَقِّ لِكُلٍّ جَعَلْنَا مِنْكُمْ} ey ümmetler! {شِرْعَةً} şeriat {وَمِنْهَاجًا} dinde üzerinde yürüyecekleri apaçık bir yol {وَلَوْ شَاءَ اللَّهُ لَجَعَلَكُمْ أُمَّةً وَاحِدَةً} tek bir şeriat üzere {وَلَكِنْ} sizi fırkalara ayırdı ki {لِيَبْلُوَكُمْ} sizi imtihan etsin {فِي مَا آتَاكُمْ} size verdiği farklı şeriatlar hususunda; ta ki sizden itaat edeni ve isyan edeni görsün {فَاسْتَبِقُوا الْخَيْرَاتِ} onlara koşun {إِلَى اللَّهِ مَرْجِعُكُمْ جَمِيعًا} diriltilmek suretiyle {فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ} din konusundaki [ihtilaflarınızı] ve her birinize amelinin karşılığını verir “Sana da kendinden önceki kitabı tasdik edici ve ona şahit olarak hak ile Kitab’ı indirdik. Artık aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet ve sana gelen haktan sapıp onların hevalarına uyma! Sizden her biriniz için bir şeriat ve bir yol belirledik. Eğer Allah dileseydi sizi tek bir ümmet yapardı; fakat size verdiklerinde sizi denemek için [böyle yaptı]. Öyleyse hayırlarda yarışın! Hepinizin dönüşü Allah’adır; hakkında ihtilaf ettiğiniz şeyleri O size haber verecektir.”
1411. Metin
{وأن احكم بينهم بما انزل الله ولا تتبع أهواءهم واحذرهم} ل {أَنْ} لَا {يَفْتِنُوك} يُضِلُّوك {عَنْ بَعْض مَا أَنْزَلَ اللَّه إلَيْك فَإِنْ تَوَلَّوْا} عَنْ الْحُكْم الْمُنَزَّل وَأَرَادُوا غَيْره {فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيد اللَّه أَنْ يُصِيبهُمْ} بِالْعُقُوبَةِ فِي الدُّنْيَا {بِبَعْضِ ذُنُوبهمْ} الَّتِي أَتَوْهَا وَمِنْهَا التَّوَلِّي وَيُجَازِيهِمْ عَلَى جميعها في الأخرى {وإن كثيرا من الناس لفاسقون}
{وَأَنِ احْكُمْ بَيْنَهُمْ بِمَا أَنْزَلَ اللَّهُ وَلَا تَتَّبِعْ أَهْوَاءَهُمْ وَاحْذَرْهُمْ} sakın {أَنْ} [diye] {يَفْتِنُوكَ} seni saptırmalarından {عَنْ بَعْضِ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ إِلَيْكَ فَإِنْ تَوَلَّوْا} indirilen hükümden yüz çevirir ve başkasını isterlerse {فَاعْلَمْ أَنَّمَا يُرِيدُ اللَّهُ أَنْ يُصِيبَهُمْ} dünyada onları cezalandırmayı {بِبَعْضِ ذُنُوبِهِمْ} işledikleri günahların bir kısmı sebebiyle ki yüz çevirmeleri de bunlardandır; tamamının cezasını ise âhirette verecektir {وَإِنَّ كَثِيرًا مِنَ النَّاسِ لَفَاسِقُونَ} “Ve aralarında Allah’ın indirdiğiyle hükmet, onların hevalarına uyma ve Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın! Eğer yüz çevirirlerse bil ki, Allah ancak bazı günahları sebebiyle onları cezalandırmak istemektedir. Şüphesiz insanların birçoğu yoldan çıkmış fasıklardır.”
1413. Metin
{أَفَحُكْم الْجَاهِلِيَّة يَبْغُونَ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء يَطْلُبُونَ مِنْ الْمُدَاهَنَة وَالْمَيْل إذَا تَوَلَّوْا اسْتِفْهَام إنْكَارِيّ {وَمَنْ} أَيْ لَا أَحَد {أَحْسَن مِنْ اللَّه حُكْمًا لِقَوْمٍ} عِنْد قَوْم {يُوقِنُونَ} بِهِ خُصُّوا بِالذِّكْرِ لأنهم الذين يتدبرون
{أَفَحُكْمَ الْجَاهِلِيَّةِ يَبْغُونَ} yâ ve tâ ile (yebğûne / tebğûne); yüz çevirdiklerinde müdâhane (taviz) ve tarafgirlik mi arıyorlar? Bu inkârî bir sorudur {وَمَنْ} yani hiç kimse yoktur {أَحْسَنُ مِنَ اللَّهِ حُكْمًا لِقَوْمٍ} bir kavim katında {يُوقِنُونَ} O’na [kesin olarak inanan]; bunlar özellikle zikredilmiştir çünkü düşünenler onlardır “Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen (yakîn sahibi) bir toplum için hükmü Allah’tan daha güzel olan kimdir?”
1415. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُود وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاء} تُوَالُونَهُمْ وَتُوَادُّونَهُمْ {بَعْضهمْ أَوْلِيَاء بَعْض} لِاتِّحَادِهِمْ فِي الْكُفْر {وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ} مِنْ جُمْلَتهمْ {إنَّ اللَّه لَا يَهْدِي الْقَوْم الظَّالِمِينَ} بموالاتهم الكفار
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الْيَهُودَ وَالنَّصَارَى أَوْلِيَاءَ} onlarla dostluk ve sevgi kurarak {بَعْضُهُمْ أَوْلِيَاءُ بَعْضٍ} küfürde birleştikleri için {وَمَنْ يَتَوَلَّهُمْ مِنْكُمْ فَإِنَّهُ مِنْهُمْ} onların zümresindendir {إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الظَّالِمِينَ} kâfirleri dost edinmeleri sebebiyle “Ey iman edenler! Yahudileri ve Hristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse şüphesiz o da onlardandır. Muhakkak ki Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”
1417. Metin
{فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبهمْ مَرَض} ضَعْف اعْتِقَاد كَعَبْدِ اللَّه بْن أُبَيٍّ الْمُنَافِق {يُسَارِعُونَ فِيهِمْ} فِي مُوَالَاتهمْ {يَقُولُونَ} مُعْتَذِرِينَ عَنْهَا {نَخْشَى أَنْ تُصِيبنَا دَائِرَة} يَدُور بِهَا الدَّهْر عَلَيْنَا مِنْ جَدَب أَوْ غَلَبَة وَلَا يَتِمّ أَمْر مُحَمَّد فلا يميرونا قال تعالى {فَعَسَى اللَّه أَنْ يَأْتِي بِالْفَتْحِ} بِالنَّصْرِ لِنَبِيِّهِ بِإِظْهَارِ دِينه {أَوْ أَمْر مِنْ عِنْده} يَهْتِك سِتْر الْمُنَافِقِينَ وَافْتِضَاحهمْ {فَيُصْبِحُوا عَلَى مَا أَسَرُّوا في أنفسهم} من الشك وموالاة الكفار {نادمين
{فَتَرَى الَّذِينَ فِي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ} inanç zayıflığı, münafık Abdullah b. Übeyy gibi {يُسَارِعُونَ فِيهِمْ} onları dost edinmeye koşarlar {يَقُولُونَ} bundan dolayı mazeret ileri sürerek {نَخْشَى أَنْ تُصِيبَنَا دَائِرَةٌ} zamanın kuraklık veya mağlubiyet gibi aleyhimize dönmesinden ve Muhammed’in işinin tamamlanamayıp bize yiyecek getirememelerinden [korkuyoruz]; Allah Teâlâ buyurdu: {فَعَسَى اللَّهُ أَنْ يَأْتِيَ بِالْفَتْحِ} dinini açığa çıkararak Peygamberine yardım ile {أَوْ أَمْرٍ مِنْ عِنْدِهِ} münafıkların örtüsünü yırtan ve onları rezil eden bir işle {فَيُصْبِحُوا عَلَى مَا أَسَرُّوا فِي أَنْفُسِهِمْ} şüphe ve kâfirleri dost edinme hususunda içlerinde gizledikleri şeyden dolayı {نَادِمِينَ} “Kalplerinde hastalık bulunanların: ‘Bize bir felaketin gelip çatmasından korkuyoruz’ diyerek onların arasına koştuklarını görürsün. Olur ki Allah bir fetih yahut kendi katından bir emir getirir de içlerinde gizledikleri şeyden dolayı pişman olurlar.”
1419. Metin
{وَيَقُول} بِالرَّفْعِ اسْتِئْنَافًا بِوَاوٍ وَدُونهَا وَبِالنَّصْبِ عَطْفًا عَلَى يَأْتِي {الَّذِينَ آمَنُوا} لِبَعْضِهِمْ إذَا هَتَكَ سِتْرهمْ تَعَجُّبًا {أَهَؤُلَاءِ الَّذِينَ أَقْسَمُوا بِاَللَّهِ جَهْد أَيْمَانهمْ} غَايَة اجْتِهَادهمْ فِيهَا {إنَّهُمْ لَمَعَكُمْ} فِي الدين قال تعالى {حَبِطَتْ} بَطَلَتْ {أَعْمَالهمْ} الصَّالِحَة {فَأَصْبَحُوا} صَارُوا {خَاسِرِينَ} الدنيا بالفضيحة والآخرة بالعقاب
{وَيَقُولُ} vâv ile ve vâvsız olarak istînâf sebebiyle ref ile okunmuştur; 'ye’tiye' fiiline atıfla nasb ile de okunmuştur {الَّذِينَ آمَنُوا} müminler birbirlerine onların örtüleri yırtıldığında hayret ederek [şöyle derler]: {أَهَؤُلَاءِ الَّذِينَ أَقْسَمُوا بِاللَّهِ جَهْدَ أَيْمَانِهِمْ} yeminlerindeki son gayretleriyle {إِنَّهُمْ لَمَعَكُمْ} dinde; Allah Teâlâ buyurdu: {حَبِطَتْ} boşa gitmiştir {أَعْمَالُهُمْ} salih amelleri {فَأَصْبَحُوا} oldular {خَاسِرِينَ} rezil olmakla dünyayı, azap ile de âhireti [kaybedenler] “İman edenler de: ‘Bütün güçleriyle sizinle beraber olduklarına dair Allah’a yemin edenler bunlar mıdır?’ derler. Onların amelleri boşa gitmiştir de hüsrana uğrayanlar olmuşlardır.”
1421. Metin
{يأيها الذين آمنوا من يرتدد} بِالْفَكِّ وَالْإِدْغَام يَرْجِع {مِنْكُمْ عَنْ دِينه} إلَى الْكُفْر إخْبَار بِمَا عَلِمَ اللَّه وُقُوعه وَقَدْ ارْتَدَّ جَمَاعَة بَعْد مَوْت النَّبِيّ ﷺ {فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّه} بَدَلهمْ {بِقَوْمٍ يُحِبّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ} قَالَ ﷺ هُمْ قَوْم هَذَا وَأَشَارَ إلَى أَبِي مُوسَى الأشعري رواه الحاكم في صحيحه {أذلة} عاطفين {على المؤمنين أعزة} أشداء {على الكافرين يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيل اللَّه وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَة لَائِم} فِيهِ كَمَا يَخَاف الْمُنَافِقُونَ لَوْم الْكُفَّار {ذَلِكَ فَضْل اللَّه يُؤْتِيه مَنْ يَشَاء وَاَللَّه وَاسِع} كَثِير الْفَضْل {عَلِيم} بِمَنْ هُوَ أَهْله ونزل لما قال بن سلام يا رسول الله إن قومنا هاجرونا
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا مَنْ يَرْتَدَّ} fek ve idğam ile (yertedid / yertedde); dönerse {مِنْكُمْ عَنْ دِينِهِ} küfre; bu, Allah’ın gerçekleşeceğini bildiği bir şeyi haber vermesidir ve nitekim Peygamber’in sallallâhu aleyhi ve sellem vefatından sonra bir topluluk dinden dönmüştür {فَسَوْفَ يَأْتِي اللَّهُ} onların yerine {بِقَوْمٍ يُحِبُّهُمْ وَيُحِبُّونَهُ} sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Onlar şunun kavmidir’ buyurdu ve Ebû Mûsâ el-Eş’arî’ye işaret etti; bunu Hâkim Sahîh’inde rivayet etmiştir {أَذِلَّةٍ} şefkatli {عَلَى الْمُؤْمِنِينَ أَعِزَّةٍ} çetin {عَلَى الْكَافِرِينَ يُجَاهِدُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَلَا يَخَافُونَ لَوْمَةَ لَائِمٍ} bu hususta, tıpkı münafıkların kâfirlerin kınamasından korktuğu gibi [korkmazlar] {ذَلِكَ فَضْلُ اللَّهِ يُؤْتِيهِ مَنْ يَشَاءُ وَاللَّهُ وَاسِعٌ} lütfu çok olan {عَلِيمٌ} ona layık olanı bilendir; İbn Selâm: ‘Ey Allah’ın Resûlü! Kavmimiz bizi terk etti’ dediğinde nâzil oldu “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse bilsin ki, Allah öyle bir kavim getirecektir ki O onları sever, onlar da O’nu severler; müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı izzetlidirler (zorludurlar). Allah yolunda cihad ederler ve hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. Bu, Allah’ın dilediğine verdiği bir lütfudur. Allah lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.”
1423. Metin
{إنَّمَا وَلِيّكُمْ اللَّه وَرَسُوله وَاَلَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاة وَيُؤْتُونَ الزَّكَاة وَهُمْ رَاكِعُونَ} خَاشِعُونَ أَوْ يُصَلُّونَ صَلَاة التَّطَوُّع
{إِنَّمَا وَلِيُّكُمُ اللَّهُ وَرَسُولُهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ يُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكَاةَ وَهُمْ رَاكِعُونَ} huşû içinde olanlar veya nâfile namaz kılanlar “Sizin dostunuz ancak Allah’tır, O’nun elçisidir ve rükû eder vaziyette namazı kılan, zekâtı veren müminlerdir.”
1425. Metin
{وَمَنْ يَتَوَلَّ اللَّه وَرَسُوله وَاَلَّذِينَ آمَنُوا} فَيُعِينهُمْ وَيَنْصُرهُمْ {فَإِنَّ حِزْب اللَّه هُمْ الْغَالِبُونَ} لِنَصْرِهِ إيَّاهُمْ أَوْقَعه مَوْقِع فَإِنَّهُمْ بَيَانًا لِأَنَّهُمْ مِنْ حزبه أي أتباعه
{وَمَنْ يَتَوَلَّ اللَّهَ وَرَسُولَهُ وَالَّذِينَ آمَنُوا} onlara yardım eder ve onları desteklerse {فَإِنَّ حِزْبَ اللَّهِ هُمُ الْغَالِبُونَ} O’nun onlara yardım etmesi sebebiyle; onların O’nun fırkasından yani O’na tâbi olanlardan olduğunu beyan etmek için ‘onlar’ zamirinin yerine [bu ifadeyi] koymuştur “Kim Allah’ı, O’nun elçisini ve müminleri dost edinirse bilsin ki, şüphesiz galip gelecek olanlar ancak Allah’ın taraftarlarıdır.”
1427. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينكُمْ هزؤا} مَهْزُوءًا بِهِ {وَلَعِبًا مِنْ} لِلْبَيَانِ {الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَاب مِنْ قَبْلكُمْ وَالْكُفَّار} الْمُشْرِكِينَ بِالْجَرِّ وَالنَّصْب {أَوْلِيَاء وَاتَّقُوا اللَّه} بِتَرْكِ مُوَالَاتهمْ {إنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} صَادِقِينَ فِي إيمَانكُمْ
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَتَّخِذُوا الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينَكُمْ هُزُوًا} alay konusu {وَلَعِبًا مِنَ} beyan içindir {الَّذِينَ أُوتُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَالْكُفَّارَ} cer ve nasb ile, müşrikleri {أَوْلِيَاءَ وَاتَّقُوا اللَّهَ} onları dost edinmeyi terk ederek {إِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ} imanınızda samimi iseniz “Ey iman edenler! Sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve kâfirlerden dininizi alay ve eğlence edinenleri dost edinmeyin. Eğer mümin iseniz Allah’tan korkun.”
1429. Metin
{و} الَّذِينَ {إذَا نَادَيْتُمْ} دَعَوْتُمْ {إلَى الصَّلَاة} بِالْأَذَانِ {اتَّخَذُوهَا} أَيْ الصَّلَاة {هُزُوًا وَلَعِبًا} بِأَنْ يَسْتَهْزِئُوا بِهَا وَيَتَضَاحَكُوا {ذَلِكَ} الِاتِّخَاذ {بِأَنَّهُمْ} أَيْ بِسَبَبِ أَنَّهُمْ {قَوْم لَا يَعْقِلُونَ}
{و} o kimseler ki {إِذَا نَادَيْتُمْ} çağırdığınızda {إِلَى الصَّلَاةِ} ezanla {اتَّخَذُوهَا} yani namazı {هُزُوًا وَلَعِبًا} onunla alay etmek ve gülüşmek suretiyle {ذَلِكَ} bu edinme {بِأَنَّهُمْ} yani şu sebeptendir ki onlar {قَوْمٌ لَا يَعْقِلُونَ} “Namaz için çağrıda bulunduğunuz zaman, onu alay ve eğlence konusu yaparlar. Bu, onların akletmeyen bir topluluk olmasındandır.”
1431. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا قَالَ الْيَهُود لِلنَّبِيِّ ﷺ بِمَنْ تُؤْمِن مِنْ الرُّسُل فَقَالَ {بِاَللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إلَيْنَا} الْآيَة فَلَمَّا ذَكَرَ عِيسَى قَالُوا لَا نَعْلَم دِينًا شَرًّا مِنْ دِينكُمْ {قُلْ يَا أَهْل الْكِتَاب هَلْ تَنْقِمُونَ} تُنْكِرُونَ {مِنَّا إلَّا أَنْ آمَنَّا بِاَللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْل} إلَى الْأَنْبِيَاء {وَأَنَّ أَكْثَركُمْ فَاسِقُونَ} عُطِفَ عَلَى أَنْ آمَنَّا الْمَعْنَى مَا تُنْكِرُونَ إلَّا إيمَاننَا وَمُخَالَفَتكُمْ فِي عَدَم قَبُوله الْمُعَبَّر عَنْهُ بِالْفِسْقِ اللَّازِم عَنْهُ وَلَيْسَ هَذَا مِمَّا يُنْكَر
Yahudiler Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem: ‘Peygamberlerden kimlere inanıyorsun?’ diye sorduklarında, o da {بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْنَا} ayetini okuyunca ve Îsâ’yı zikredince: ‘Biz sizin dininizden daha kötü bir din bilmiyoruz’ dediler ve bunun üzerine indi: {قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ هَلْ تَنْقِمُونَ} inkâr mı ediyorsunuz {مِنَّا إِلَّا أَنْ آمَنَّا بِاللَّهِ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْنَا وَمَا أُنْزِلَ مِنْ قَبْلُ} peygamberlere {وَأَنَّ أَكْثَرَكُمْ فَاسِقُونَ} 'en âmennâ' üzerine atfedilmiştir; anlamı şudur: Siz ancak bizim iman etmemizi ve onu kabul etmeme hususunda ona bağlı olan fıskla ifade edilen muhalefetinizi kınamaktasınız; oysa bu kınanacak bir şey değildir “De ki: ‘Ey Ehl-i Kitap! Sırf biz Allah’a, bize indirilene ve daha önce indirilene iman ettiğimiz ve çoğunuz da fasık kimseler olduğunuz için mi bizden hoşlanmıyorsunuz?’”
1433. Metin
{قُلْ هَلْ أُنَبِّئكُمْ} أُخْبِركُمْ {بِشَرٍّ مِنْ} أَهْل {ذَلِكَ} الَّذِي تَنْقِمُونَهُ {مَثُوبَة} ثَوَابًا بِمَعْنَى جَزَاء {عِنْد اللَّه} هُوَ {مَنْ لَعَنَهُ اللَّه} أَبْعَده عَنْ رَحْمَته {وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمْ الْقِرَدَة وَالْخَنَازِير} بِالْمَسْخِ {وَ} مَنْ {عَبَدَ الطَّاغُوت} الشَّيْطَان بِطَاعَتِهِ وَرُوعِيَ فِي مِنْهُمْ مَعْنَى مِنْ وَفِيمَا قَبْله لَفْظهَا وَهُمْ الْيَهُود وَفِي قِرَاءَة بِضَمِّ بَاء عَبَدَ وَإِضَافَته إلَى مَا بَعْد اسْم جَمْع لعَبَدَ وَنَصْبه بِالْعَطْفِ عَلَى الْقِرَدَة {أُولَئِكَ شَرّ مَكَانًا} تَمْيِيز لِأَنَّ مَأْوَاهُمْ النَّار {وَأَضَلّ عَنْ سَوَاء السَّبِيل} طَرِيق الْحَقّ وَأَصْل السَّوَاء الْوَسَط وَذَكَرَ شَرّ وَأَضَلّ فِي مُقَابَلَة قَوْلهمْ لَا نَعْلَم دِينًا شَرًّا مِنْ دِينكُمْ
{قُلْ هَلْ أُنَبِّئُكُمْ} size haber vereyim mi {بِشَرٍّ مِنْ} ehil olanlardan {ذَلِكَ} hoşlanmadığınız o şeyden {مَثُوبَةً} sevap, yani ceza ve karşılık olarak {عِنْدَ اللَّهِ} o {مَنْ لَعَنَهُ اللَّهُ} Allah’ın rahmetinden uzaklaştırdığı {وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَازِيرَ} sûretlerini değiştirerek {وَ} kimse {عَبَدَ الطَّاغُوتَ} itaat etmek suretiyle şeytana; 'minhum' zamirinde 'men'in manası gözetilmiş, ondan öncekinde ise lafzı gözetilmiştir ki onlar da Yahudilerdir; bir kıraatte 'abede' fiilinin bâ harfinin zammesiyle ve kendisinden sonrakine tamlama yapılmasıyla 'ubud' çoğul ismi okunmuştur; nasbı ise 'el-kıradete' kelimesine atıfladır {أُولَئِكَ شَرٌّ مَكَانًا} temyîzdir, çünkü onların varacağı yer ateştir {وَأَضَلُّ عَنْ سَوَاءِ السَّبِيلِ} hak yolundan; es-Sevâ'nın asıl anlamı 'orta'dır; 'şerrun' ve 'edallu' ifadeleri onların ‘Sizin dininizden daha kötü bir din bilmiyoruz’ sözlerine karşılık zikredilmiştir “De ki: ‘Allah katında cezası bundan daha kötü olanı size haber vereyim mi? Allah’ın lanetlediği, gazap ettiği, aralarından maymunlar ve domuzlar kıldığı kimseler ile tağuta tapanlardır. İşte onlar konumu en kötü ve doğru yoldan en çok sapmış olanlardır.’”
1435. Metin
{وَإِذَا جَاءُوكُمْ} أَيْ مُنَافِقُو الْيَهُود {قَالُوا آمَنَّا وَقَدْ دَخَلُوا} إلَيْكُمْ مُتَلَبِّسِينَ {بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خرجوا} من عندكم متلبسين {به} وَلَمْ يُؤْمِنُوا {وَاَللَّه أَعْلَم بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ} هـ من النفاق
{وَإِذَا جَاءُوكُمْ} yani Yahudilerin münafıkları {قَالُوا آمَنَّا وَقَدْ دَخَلُوا} yanınıza bürünmüş olarak {بِالْكُفْرِ وَهُمْ قَدْ خَرَجُوا} yanınızdan bürünmüş olarak {بِهِ} ve iman etmemişlerdir {وَاللَّهُ أَعْلَمُ بِمَا كَانُوا يَكْتُمُونَ} nifaktan gizlediklerini “Size geldiklerinde: ‘İman ettik’ derler. Oysa onlar [yanınıza] küfürle girmişler ve yine onunla çıkmışlardır. Allah onların gizlediklerini en iyi bilendir.”
1437. Metin
{وَتَرَى كَثِيرًا مِنْهُمْ} أَيْ الْيَهُود {يُسَارِعُونَ} يَقَعُونَ سَرِيعًا {فِي الْإِثْم} الْكَذِب {وَالْعُدْوَان} الظُّلْم {وَأَكْلهمْ السُّحْت} الْحَرَام كَالرِّشَا {لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} هـ عملهم هذا
{وَتَرَى كَثِيرًا مِنْهُمْ} yani Yahudilerden {يُسَارِعُونَ} çarçabuk düşerler {فِي الْإِثْمِ} yalana {وَالْعُدْوَانِ} zulme {وَأَكْلِهِمُ السُّحْتَ} rüşvet gibi haramları {لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} yaptıkları bu iş “Onlardan birçoğunun günahta, düşmanlıkta ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları şey ne kadar kötüdür!”
1439. Metin
{لَوْلَا} هَلَّا {يَنْهَاهُمْ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْأَحْبَار} مِنْهُمْ {عَنْ قَوْلهمْ الْإِثْم} الْكَذِب {وَأَكْلهمْ السُّحْت لَبِئْسَ مَا كانوا يصنعون} هـ ترك نهيهم
{لَوْلَا} ne olurdu {يَنْهَاهُمُ الرَّبَّانِيُّونَ وَالْأَحْبَارُ} onlardan olanlar {عَنْ قَوْلِهِمُ الْإِثْمَ} yalanı {وَأَكْلِهِمُ السُّحْتَ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَصْنَعُونَ} onları nehyetmeyi terk etmeleri “Din adamları ve âlimleri, onları günah söz söylemekten ve haram yemekten alıkoysalardı ya! Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!”
1441. Metin
{وَقَالَتْ الْيَهُود} لَمَّا ضُيِّقَ عَلَيْهِمْ بِتَكْذِيبِهِمْ النَّبِيّ ﷺ بَعْد أَنْ كَانُوا أَكْثَر النَّاس مَالًا {يَد اللَّه مَغْلُولَة} مَقْبُوضَة عَنْ إدْرَار الرِّزْق عَلَيْنَا كَنَّوْا بِهِ عَنْ البخل تعالى الله عن ذلك قال تعالى {غُلَّتْ} أَمْسَكَتْ {أَيْدِيهمْ} عَنْ فِعْل الْخَيْرَات دُعَاء عَلَيْهِمْ {وَلُعِنُوا بِمَا قَالُوا بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ} مُبَالَغَة فِي الْوَصْف بِالْجُودِ وَثَنْي الْيَد لِإِفَادَةِ الْكَثْرَة إذْ غَايَة مَا يَبْذُلهُ السَّخِيّ مِنْ مَاله أَنْ يُعْطِي بِيَدَيْهِ {يُنْفِق كَيْفَ يَشَاء} مِنْ تَوْسِيع وَتَضْيِيق لَا اعْتِرَاض عَلَيْهِ {وَلَيَزِيدَن كَثِيرًا مِنْهُمْ مَا أُنْزِلَ إلَيْك مِنْ رَبّك} مِنْ الْقُرْآن {طُغْيَانًا وَكُفْرًا} لِكُفْرِهِمْ بِهِ {وَأَلْقَيْنَا بَيْنهمْ الْعَدَاوَة وَالْبَغْضَاء إلَى يَوْم الْقِيَامَة} فَكُلّ فِرْقَة مِنْهُمْ تُخَالِف الْأُخْرَى {كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ} أَيْ لِحَرْبِ النَّبِيّ ﷺ {أَطْفَأَهَا اللَّه} أَيْ كُلَّمَا أَرَادُوهُ رَدَّهُمْ {وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْض فَسَادًا} أَيْ مُفْسِدِينَ بِالْمَعَاصِي {وَاَللَّه لَا يُحِبّ الْمُفْسِدِينَ} بِمَعْنَى أَنَّهُ يُعَاقِبهُمْ
{وَقَالَتِ الْيَهُودُ} insanların malca en zengini iken Peygamber’i sallallâhu aleyhi ve sellem yalanlamaları sebebiyle darlığa düştüklerinde: {يَدُ اللَّهِ مَغْلُولَةٌ} bize rızık akıtmaktan tutulmuştur; bununla cimriliği kinaye ettiler, Allah bundan münezzehtir; Allah Teâlâ buyurdu: {غُلَّتْ} tutulsun {أَيْدِيهِمْ} hayır işlemekten, onlara bedduadır {وَلُعِنُوا بِمَا قَالُوا بَلْ يَدَاهُ مَبْسُوطَتَانِ} cömertlikle nitelendirmede mübalağadır ve elin tesniye yapılması çokluk ifade etmek içindir, zira cömerdin malından yapacağı en ileri harcama iki eliyle vermesidir {يُنْفِقُ كَيْفَ يَشَاءُ} genişletmek ve daraltmaktan dilediği gibi, O’na itiraz olunamaz {وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ} Kur’an’dan {طُغْيَانًا وَكُفْرًا} onu inkâr etmeleri sebebiyle {وَأَلْقَيْنَا بَيْنَهُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ} onların her fırkası diğerine muhaliftir {كُلَّمَا أَوْقَدُوا نَارًا لِلْحَرْبِ} yani Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem karşı savaş için {أَطْفَأَهَا اللَّهُ} yani bunu her istediklerinde Allah onları geri püskürtmüştür {وَيَسْعَوْنَ فِي الْأَرْضِ فَسَادًا} yani günahlarla fesat çıkararak {وَاللَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُفْسِدِينَ} yani onları cezalandırır “Yahudiler: ‘Allah’ın eli bağlıdır’ dediler. Kendi elleri bağlansın ve söylediklerinden ötürü lanete uğrasınlar! Bilakis O’nun iki eli de açıktır; dilediği gibi sarf eder. Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü elbette artıracaktır. Biz onların arasına kıyamet gününe kadar düşmanlık ve kin saldık. Savaş için her ne zaman bir ateş yakmışlarsa Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuğa koşarlar. Allah ise bozguncuları sevmez.”
1443. Metin
{وَلَوْ أَنَّ أَهْل الْكِتَاب آمَنُوا} بِمُحَمَّدٍ ﷺ {واتقوا} الكفر {لكفرنا عنهم سيئاتهم ولأدخلناهم جنات النعيم
{وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْكِتَابِ آمَنُوا} Muhammed’e sallallâhu aleyhi ve sellem {وَاتَّقَوْا} küfürden {لَكَفَّرْنَا عَنْهُمْ سَيِّئَاتِهِمْ وَلَأَدْخَلْنَاهُمْ جَنَّاتِ النَّعِيمِ} “Eğer Kitap ehli iman edip sakınsalardı, elbette onların kötülüklerini örter ve onları Naim cennetlerine sokardık.”
1445. Metin
{وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاة وَالْإِنْجِيل} بِالْعَمَلِ بِمَا فِيهِمَا وَمِنْهُ الْإِيمَان بِالنَّبِيِّ ﷺ {وَمَا أُنْزِلَ إلَيْهِمْ} مِنْ الْكُتُب {مِنْ رَبّهمْ لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقهمْ وَمِنْ تَحْت أَرْجُلهمْ} بِأَنْ يُوَسِّع عَلَيْهِمْ الرِّزْق وَيُفِيض مِنْ كُلّ جِهَة {مِنْهُمْ أُمَّة} جَمَاعَة {مُقْتَصِدَة} تَعْمَل بِهِ وَهُمْ مَنْ آمَنَ بِالنَّبِيِّ ﷺ كَعَبْدِ اللَّه بْن سَلَام وَأَصْحَابه {وَكَثِير مِنْهُمْ سَاءَ} بِئْسَ {مَا} شَيْئًا {يَعْمَلُونَ} هـ
{وَلَوْ أَنَّهُمْ أَقَامُوا التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ} her ikisindekilerle amel ederek ki bunlardan biri de Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem imandır {وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِمْ} kitaplardan {مِنْ رَبِّهِمْ لَأَكَلُوا مِنْ فَوْقِهِمْ وَمِنْ تَحْتِ أَرْجُلِهِمْ} kendilerine rızkı genişletmek ve her yönden bol kılmak suretiyle {مِنْهُمْ أُمَّةٌ} bir topluluk {مُقْتَصِدَةٌ} onunla amel eden ki onlar Abdullah b. Selâm ve arkadaşları gibi Peygamber’e sallallâhu aleyhi ve sellem iman edenlerdir {وَكَثِيرٌ مِنْهُمْ سَاءَ} ne kötüdür {مَا} bir şey {يَعْمَلُونَ} yaptıkları “Eğer onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rablerinden kendilerine indirileni gereğince uygulasalardı, elbette hem üstlerinden hem de ayaklarının altından yerlerdi. Onlardan orta yolu tutan bir topluluk vardır; ama çoğunun yapmakta olduğu şey ne kötüdür!”
1447. Metin
{يأيها الرَّسُول بَلِّغْ} جَمِيع {مَا أُنْزِلَ إلَيْك مِنْ رَبّك} وَلَا تَكْتُم شَيْئًا مِنْهُ خَوْفًا أَنْ تُنَال بِمَكْرُوهٍ {وَإِنْ لَمْ تَفْعَل} أَيْ لَمْ تُبَلِّغ جَمِيع مَا أُنْزِلَ إلَيْك {فَمَا بَلَّغْت رِسَالَته} بِالْإِفْرَادِ وَالْجَمْع لِأَنَّ كِتْمَان بَعْضهَا كَكِتْمَانِ كُلّهَا {وَاَللَّه يَعْصِمك مِنْ النَّاس} أَنْ يَقْتُلُوك وَكَانَ ﷺ يُحْرَس حَتَّى نَزَلَتْ فَقَالَ انْصَرِفُوا فَقَدْ عَصَمَنِي اللَّه رَوَاهُ الحاكم {إن الله لا يهدي القوم الكافرين}
{يَا أَيُّهَا الرَّسُولُ بَلِّغْ} tamamını {مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ} ve sana hoşlanmadığın bir şeyin isabet etmesinden korkarak ondan hiçbir şeyi gizleme {وَإِنْ لَمْ تَفْعَلْ} yani sana indirilenlerin hepsini tebliğ etmezsen {فَمَا بَلَّغْتَ رِسَالَتَهُ} müfred ve cemi ile (risâletehû / risâlâtihî); çünkü onun bir kısmını gizlemek tamamını gizlemek gibidir {وَاللَّهُ يَعْصِمُكَ مِنَ النَّاسِ} seni öldürmelerinden; [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem bu ayet inene kadar korunurdu, inince: ‘Gidiniz, şüphesiz Allah beni korudu’ buyurdu; bunu Hâkim rivayet etmiştir {إِنَّ اللَّهَ لَا يَهْدِي الْقَوْمَ الْكَافِرِينَ} “Ey Resûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun risaletini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Şüphesiz Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.”
1449. Metin
{قل يأهل الْكِتَاب لَسْتُمْ عَلَى شَيْء} مِنْ الدِّين مُعْتَدّ بِهِ {حَتَّى تُقِيمُوا التَّوْرَاة وَالْإِنْجِيل وَمَا أُنْزِلَ إلَيْكُمْ مِنْ رَبّكُمْ} بِأَنْ تَعْمَلُوا بِمَا فِيهِ وَمِنْهُ الْإِيمَان بِي {وَلَيَزِيدَن كَثِيرًا مِنْهُمْ مَا أُنْزِلَ إلَيْك مِنْ رَبّك} مِنْ الْقُرْآن {طُغْيَانًا وَكُفْرًا} لِكُفْرِهِمْ بِهِ {فَلَا تَأْسَ} تَحْزَن {عَلَى الْقَوْم الْكَافِرِينَ} إنْ لَمْ يُؤْمِنُوا بِك أَيْ لَا تَهْتَمّ بِهِمْ
{قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ لَسْتُمْ عَلَى شَيْءٍ} dinden dikkate değer hiçbir şey üzere {حَتَّى تُقِيمُوا التَّوْرَاةَ وَالْإِنْجِيلَ وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْكُمْ مِنْ رَبِّكُمْ} içindekilerle amel edinceye kadar ki bana iman etmek de bundandır {وَلَيَزِيدَنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ مَا أُنْزِلَ إِلَيْكَ مِنْ رَبِّكَ} Kur’an’dan {طُغْيَانًا وَكُفْرًا} onu inkâr etmeleri sebebiyle {فَلَا تَأْسَ} üzülme {عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ} sana iman etmezlerse, yani onlar için tasa etme “De ki: ‘Ey Ehl-i Kitap! Tevrat’ı, İncil’i ve Rabbinizden size indirileni gereğince uygulamadıkça hiçbir temel üzerinde değilsinizdir.’ Rabbinden sana indirilen, onlardan çoğunun azgınlığını ve küfrünü elbette artıracaktır. Öyleyse kâfirler topluluğu için üzülme.”
1451. Metin
{إنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَاَلَّذِينَ هَادُوا} هُمْ الْيَهُود مُبْتَدَأ {وَالصَّابِئُونَ} فِرْقَة مِنْهُمْ {وَالنَّصَارَى} وَيُبْدَل مِنْ الْمُبْتَدَأ {مَنْ آمَنَ} مِنْهُمْ {بِاَللَّهِ وَالْيَوْم الْآخِر وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْف عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} فِي الْآخِرَة خَبَر الْمُبْتَدَأ وَدَالّ عَلَى خبر إن
{إِنَّ الَّذِينَ آمَنُوا وَالَّذِينَ هَادُوا} onlar Yahudilerdir, mübtedadır {وَالصَّابِئُونَ} onlardan bir fırkadır {وَالنَّصَارَى} mübtedadan bedel yapılır {مَنْ آمَنَ} onlardan {بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَعَمِلَ صَالِحًا فَلَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} ahirette; mübtedanın haberidir ve inne’nin haberine delalet eder “Şüphesiz iman edenler, Yahudiler, Sâbiîler ve Hristiyanlardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman edip salih amel işlerse, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
1453. Metin
{لَقَدْ أَخَذْنَا مِيثَاق بَنِي إسْرَائِيل} عَلَى الْإِيمَان بِاَللَّهِ وَرُسُله {وَأَرْسَلْنَا إلَيْهِمْ رُسُلًا كُلَّمَا جَاءَهُمْ رَسُول} مِنْهُمْ {بِمَا لَا تَهْوَى أَنْفُسهمْ} مِنْ الْحَقّ كَذَّبُوهُ {فَرِيقًا} مِنْهُمْ {كَذَّبُوا وَفَرِيقًا} مِنْهُمْ {يَقْتُلُونَ} كَزَكَرِيَّا وَالتَّعْبِير بِهِ دُون قَتَلُوا حِكَايَة للحال الماضية للفاصلة
{لَقَدْ أَخَذْنَا مِيثَاقَ بَنِي إِسْرَائِيلَ} Allah’a ve elçilerine iman üzerine {وَأَرْسَلْنَا إِلَيْهِمْ رُسُلًا كُلَّمَا جَاءَهُمْ رَسُولٌ} onlardan {بِمَا لَا تَهْوَى أَنْفُسُهُمْ} haktan; onu yalanladılar {فَرِيقًا} onlardan bir kısmını {كَذَّبُوا وَفَرِيقًا} onlardan bir kısmını da {يَقْتُلُونَ} Zekeriyyâ gibi; 'katelû' yerine bu şekilde ifade edilmesi fâsıla için geçmiş durumun hikâye edilmesidir “Andolsun biz İsrâiloğullarının kesin sözünü aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Onlara ne zaman bir peygamber nefislerinin hoşlanmadığı bir şeyle geldiyse, bir kısmını yalanladılar, bir kısmını da öldürüyorlardı.”
1455. Metin
{وحسبوا} ظنوا {أ} ن {لَا تَكُون} بِالرَّفْعِ فَأَنْ مُخَفَّفَة وَالنَّصْب فَهِيَ نَاصِبَة أَيْ تَقَع {فِتْنَة} عَذَاب بِهِمْ عَلَى تَكْذِيب الرُّسُل وَقَتْلهمْ {فَعَمُوا} عَنْ الْحَقّ فَلَمْ يُبْصِرُوهُ {وَصَمُّوا} عَنْ اسْتِمَاعه {ثُمَّ تَابَ اللَّه عَلَيْهِمْ} لَمَّا تَابُوا {ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا} ثَانِيًا {كَثِير مِنْهُمْ} بَدَل مِنْ الضَّمِير {وَاَللَّه بَصِير بِمَا يَعْمَلُونَ} فَيُجَازِيهِمْ بِهِ
{وَحَسِبُوا} zannettiler {أَ} n {لَا تَكُونَ} ref ile, bu durumda 'en' muhaffefedir; nasb ile, bu durumda nâsıbedir; yani vuku bulmayacağını {فِتْنَةٌ} peygamberleri yalanlamaları ve onları öldürmeleri üzerine kendilerine bir azap {فَعَمُوا} haktan, onu görmediler {وَصَمُّوا} onu işitmekten {ثُمَّ تَابَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ} tövbe ettiklerinde {ثُمَّ عَمُوا وَصَمُّوا} ikinci kez {كَثِيرٌ مِنْهُمْ} zamirden bedeldir {وَاللَّهُ بَصِيرٌ بِمَا يَعْمَلُونَ} böylece onları onunla cezalandıracaktır “Bir fitne (azap) olmayacağını sandılar da körleştiler ve sağırlaştılar. Sonra Allah onların tövbelerini kabul etti. Ardından onlardan birçoğu yine körleşti ve sağırlaştı. Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.”
1457. Metin
{لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إنَّ اللَّه هُوَ المسيح بن مَرْيَم} سَبَقَ مِثْله {وَقَالَ} لَهُمْ {الْمَسِيح يَا بَنِي إسْرَائِيل اُعْبُدُوا اللَّه رَبِّي وَرَبّكُمْ} فَإِنِّي عبد ولست بإله {إن مَنْ يُشْرِك بِاَللَّهِ} فِي الْعِبَادَة غَيْره {فَقَدْ حَرَّمَ اللَّه عَلَيْهِ الْجَنَّة} مَنَعَهُ أَنْ يَدْخُلهَا {وَمَأْوَاهُ النَّار وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ} زَائِدَة {أَنْصَار} يَمْنَعُونَهُمْ مِنْ عَذَاب اللَّه
{لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ هُوَ الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ} benzeri geçmişti {وَقَالَ} onlara {الْمَسِيحُ يَا بَنِي إِسْرَائِيلَ اعْبُدُوا اللَّهَ رَبِّي وَرَبَّكُمْ} çünkü ben bir kulum, ilah değilim {إِنَّهُ مَنْ يُشْرِكْ بِاللَّهِ} ibadette başkasını {فَقَدْ حَرَّمَ اللَّهُ عَلَيْهِ الْجَنَّةَ} oraya girmesini ona yasaklamıştır {وَمَأْوَاهُ النَّارُ وَمَا لِلظَّالِمِينَ مِنْ} zâidedir {أَنْصَارٍ} onları Allah’ın azabından koruyacak “Andolsun: ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesîh’tir’ diyenler kâfir olmuşlardır. Oysa Mesîh şöyle demişti: ‘Ey İsrâiloğulları! Benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin. Kim Allah’a ortak koşarsa, şüphesiz Allah ona cenneti haram kılmıştır ve onun barınağı ateştir. Zalimler için hiçbir yardımcı da yoktur.’”
1459. Metin
{لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إنَّ اللَّه ثَالِث} آلِهَة {ثَلَاثَة} أَيْ أَحَدهَا وَالْآخَرَانِ عِيسَى وَأُمّه وَهُمْ فِرْقَة مِنْ النَّصَارَى {وَمَا مِنْ إلَه إلَّا إلَه وَاحِد وَإِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ} مِنْ التَّثْلِيث وَيُوَحِّدُوا {لَيَمَسَّن الَّذِينَ كَفَرُوا} أَيْ ثَبَتُوا عَلَى الْكُفْر {مِنْهُمْ عَذَاب أَلِيم} مُؤْلِم وَهُوَ النَّار
{لَقَدْ كَفَرَ الَّذِينَ قَالُوا إِنَّ اللَّهَ ثَالِثُ} ilahların {ثَلَاثَةٍ} yani onlardan biri, diğer ikisi ise Îsâ ve annesidir; onlar Hristiyanlardan bir fırkadır {وَمَا مِنْ إِلَهٍ إِلَّا إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنْ لَمْ يَنْتَهُوا عَمَّا يَقُولُونَ} teslisten [vazgeçip] tevhid etmezlerse {لَيَمَسَّنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا} yani küfür üzere sebat edenlere {مِنْهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ} can yakıcı ki o da ateştir “Andolsun: ‘Şüphesiz Allah, üçün üçüncüsüdür’ diyenler kâfir olmuşlardır. Oysa tek bir ilahtan başka hiçbir ilah yoktur. Eğer söylemekte olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan kâfir olanlara elbette can yakıcı bir azap dokunacaktır.”
1461. Metin
{أَفَلَا يَتُوبُونَ إلَى اللَّه ويَسْتَغْفِرُونَه} مِمَّا قَالُوا اسْتِفْهَام تَوْبِيخ {وَاَللَّه غَفُور} لِمَنْ تَابَ {رَحِيم} به
{أَفَلَا يَتُوبُونَ إِلَى اللَّهِ وَيَسْتَغْفِرُونَهُ} söylediklerinden ötürü; azarlama istifhamıdır {وَاللَّهُ غَفُورٌ} tövbe edene {رَحِيمٌ} ona merhamet edendir “Hâlâ Allah’a tövbe edip O’ndan bağışlanma dilemezler mi? Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”
1463. Metin
{ما المسيح بن مريم إلا رسول قد خَلَتْ} مَضَتْ {مِنْ قَبْله الرُّسُل} فَهُوَ يُمْضِي مِثْلهمْ وَلَيْسَ بِإِلَهٍ كَمَا زَعَمُوا وَإِلَّا لَمَا مَضَى {وَأُمّه صِدِّيقَة} مُبَالَغَة فِي الصِّدْق {كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَام} كَغَيْرِهِمَا مِنْ النَّاس وَمَنْ كَانَ كَذَلِكَ لَا يَكُون إلَهًا لِتَرْكِيبِهِ وَضَعْفه وَمَا يَنْشَأ مِنْهُ مِنْ الْبَوْل وَالْغَائِط {اُنْظُرْ} مُتَعَجِّبًا {كَيْفَ نُبَيِّن لَهُمْ الْآيَات} عَلَى وَحْدَانِيّتنَا {ثُمَّ اُنْظُرْ أَنَّى} كَيْفَ {يُؤْفَكُونَ} يُصْرَفُونَ عَنْ الْحَقّ مَعَ قِيَام الْبُرْهَان
{مَا الْمَسِيحُ ابْنُ مَرْيَمَ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ} geçmiştir {مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ} o da onlar gibi geçip gitmektedir, iddia ettikleri gibi ilah değildir; öyle olmasaydı geçip gitmezdi {وَأُمُّهُ صِدِّيقَةٌ} doğrulukta mübalağadır {كَانَا يَأْكُلَانِ الطَّعَامَ} insanlardan diğerleri gibi; böyle olan bir kimse, terkibi, zayıflığı ve bundan meydana gelen idrar ve dışkı sebebiyle ilah olamaz {انْظُرْ} hayretle {كَيْفَ نُبَيِّنُ لَهُمُ الْآيَاتِ} birliğimize dair {ثُمَّ انْظُرْ أَنَّى} nasıl {يُؤْفَكُونَ} delil ortadayken haktan çevriliyorlar “Meryem oğlu Mesîh sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Annesi de dosdoğru bir kadındır. İkisi de yemek yerlerdi. Bak, onlara ayetleri nasıl açıklıyoruz! Sonra da bak, nasıl döndürülüyorlar!”
1465. Metin
{قُلْ أَتَعْبُدُونَ مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره {مَا لَا يَمْلِك لَكُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَاَللَّه هُوَ السَّمِيع} لِأَقْوَالِكُمْ {الْعَلِيم} بِأَحْوَالِكُمْ وَالِاسْتِفْهَام للإنكار
{قُلْ أَتَعْبُدُونَ مِنْ دُونِ اللَّهِ} yani O’ndan başkasına {مَا لَا يَمْلِكُ لَكُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا وَاللَّهُ هُوَ السَّمِيعُ} sözlerinizi {الْعَلِيمُ} hallerinizi; istifham inkâr içindir “De ki: ‘Allah’ı bırakıp da sizin için ne bir zarara ne de bir faydaya gücü yetmeyen şeylere mi kulluk ediyorsunuz? Oysa Allah, hakkıyla işiten ve hakkıyla bilenin ta kendisidir.’”
1467. Metin
{قل يأهل الْكِتَاب} الْيَهُود وَالنَّصَارَى {لَا تَغْلُوا} تُجَاوِزُوا الْحَدّ {فِي دِينكُمْ} غُلُوًّا {غَيْر الْحَقّ} بِأَنْ تَضَعُوا عِيسَى أَوْ تَرْفَعُوهُ فَوْق حَقّه {وَلَا تَتَّبِعُوا أَهْوَاء قَوْم قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْل} بِغُلُوِّهِمْ وَهُمْ أَسْلَافهمْ {وَأَضَلُّوا كَثِيرًا} مِنْ النَّاس {وَضَلُّوا عَنْ سَوَاء السَّبِيل} عَنْ طَرِيق الْحَقّ وَالسَّوَاء فِي الْأَصْل الْوَسَط
{قُلْ يَا أَهْلَ الْكِتَابِ} Yahudiler ve Hristiyanlar {لَا تَغْلُوا} haddi aşmayın {فِي دِينِكُمْ} aşırılıkla {غَيْرَ الْحَقِّ} Îsâ’yı aşağılayarak yahut hakkının üzerine çıkararak {وَلَا تَتَّبِعُوا أَهْوَاءَ قَوْمٍ قَدْ ضَلُّوا مِنْ قَبْلُ} aşırılıklarıyla ki onlar onların geçmişleridir {وَأَضَلُّوا كَثِيرًا} insanlardan {وَضَلُّوا عَنْ سَوَاءِ السَّبِيلِ} hak yolundan; es-Sevâ' asılda ortadır “De ki: ‘Ey Ehl-i Kitap! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Daha önce sapmış, birçoğunu da saptırmış ve doğru yoldan sapmış bir topluluğun heva ve heveslerine uymayın.’”
1469. Metin
{لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ بَنِي إسْرَائِيل عَلَى لِسَان دَاود} بِأَنْ دَعَا عَلَيْهِمْ فَمُسِخُوا قِرَدَة وهم أصحاب أيلة {وعيسى بن مَرْيَم} بِأَنْ دَعَا عَلَيْهِمْ فَمُسِخُوا خَنَازِير وَهُمْ أصحاب المائدة {ذلك} اللعن {بما عصوا وكانوا يعتدون}
{لُعِنَ الَّذِينَ كَفَرُوا مِنْ بَنِي إِسْرَائِيلَ عَلَى لِسَانِ دَاوُدَ} onlara beddua etmesiyle ve böylece maymunlara dönüştürüldüler; onlar Eyle halkıdır {وَعِيسَى ابْنِ مَرْيَمَ} onlara beddua etmesiyle ve böylece domuzlara dönüştürüldüler; onlar Maide halkıdır {ذَلِكَ} lanet {بِمَا عَصَوْا وَكَانُوا يَعْتَدُونَ} “İsrâiloğullarından inkâr edenler, Dâvûd’un ve Meryem oğlu Îsâ’nın diliyle lanetlendiler. Bu, isyan etmeleri ve haddi aşmalarından ötürüydü.”
1471. Metin
{كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ} أَيْ لَا يَنْهَى بَعْضهمْ بَعْضًا {عَنْ} مُعَاوَدَة {مُنْكَر فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ} فِعْلهمْ هَذَا
{كَانُوا لَا يَتَنَاهَوْنَ} yani birbirlerini vazgeçirmiyorlardı {عَنْ} dönmekten {مُنْكَرٍ فَعَلُوهُ لَبِئْسَ مَا كَانُوا يَفْعَلُونَ} yaptıkları bu iş “Onlar, işledikleri kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötüdür!”
1473. Metin
{تَرَى} يَا مُحَمَّد {كَثِيرًا مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذِينَ كَفَرُوا} مِنْ أَهْل مَكَّة بُغْضًا لَك {لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ أَنْفُسهمْ} مِنْ الْعَمَل لِمَعَادِهِمْ الموجب لهم {أن سخط الله عليهم وفي العذاب هم خالدون}
{تَرَى} [Ey Muhammed] görürsün {كَثِيرًا مِنْهُمْ يَتَوَلَّوْنَ الَّذِينَ كَفَرُوا} onlardan birçoğunun inkâr edenleri -sana olan buğuzlarından ötürü Mekke ehlini- dost edindiklerini {لَبِئْسَ مَا قَدَّمَتْ لَهُمْ أَنْفُسهمْ} ahiretleri için kendilerine hazırlayıp sundukları şey ne kötüdür ki bu da kendilerine gerekli kılmıştır {أَنْ سَخِطَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ وَفِي الْعَذَابِ هُمْ خَالِدُونَ} “Onlardan birçoğunun inkâr edenleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendileri için önceden hazırladığı şey ne kötüdür! Allah onlara gazap etmiştir ve onlar azapta ebedî kalacaklardır.”
1475. Metin
{وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاَللَّهِ وَالنَّبِيّ} مُحَمَّد {وَمَا أُنْزِلَ إلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ}
{وَلَوْ كَانُوا يُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالنَّبِيِّ} [yani] Muhammed’e {وَمَا أُنْزِلَ إِلَيْهِ مَا اتَّخَذُوهُمْ} [ve ona indirilene inanmış olsalardı, onları edinmezlerdi]
1476. Metin
أَيْ الْكُفَّار {أَوْلِيَاء وَلَكِنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ فَاسِقُونَ} خَارِجُونَ عَنْ الْإِيمَان
yani kâfirleri {أَوْلِيَاءَ وَلَكِنَّ كَثِيرًا مِنْهُمْ فَاسِقُونَ} imandan çıkmış kimselerdir “Eğer Allah’a, Peygamber’e ve ona indirilene inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların birçoğu yoldan çıkmış fasıklardır.”
1478. Metin
{لَتَجِدَن} يَا مُحَمَّد {أَشَدّ النَّاس عَدَاوَة لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُود وَاَلَّذِينَ أَشْرَكُوا} مِنْ أَهْل مَكَّة لِتَضَاعُفِ كُفْرهمْ وَجَهْلهمْ وَانْهِمَاكهمْ فِي اتِّبَاع الْهَوَى {وَلَتَجِدَن أَقْرَبهمْ مَوَدَّة لِلَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ قَالُوا إنَّا نَصَارَى ذَلِكَ} أَيْ قُرْب مَوَدَّتهمْ لِلْمُؤْمِنِينَ {بِأَنَّ} بِسَبَبِ أَنَّ {مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ} عُلَمَاء {وَرُهْبَانًا} عُبَّادًا {وَأَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ} عَنْ اتِّبَاع الْحَقّ كَمَا يَسْتَكْبِر الْيَهُود وَأَهْل مَكَّة نَزَلَتْ فِي وَفْد النَّجَاشِيّ الْقَادِمِينَ عَلَيْهِ مِنْ الْحَبَشَة قَرَأَ ﷺ سُورَة يس فَبَكَوْا وَأَسْلَمُوا وَقَالُوا مَا أَشْبَه هَذَا بِمَا كَانَ ينزل على عيسى قال تعالى
{لَتَجِدَنَّ} [Ey Muhammed!] muhakkak bulacaksın {أَشَدَّ النَّاسِ عَدَاوَةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الْيَهُودَ وَالَّذِينَ أَشْرَكُوا} küfürlerinin, cehaletlerinin ve hevalarına uymadaki aşırılıklarının katmerli olmasından ötürü Mekke ehlini {وَلَتَجِدَنَّ أَقْرَبَهُمْ مَوَدَّةً لِلَّذِينَ آمَنُوا الَّذِينَ قَالُوا إِنَّا نَصَارَى ذَلِكَ} yani onların müminlere olan sevgilerinin yakınlığı {بِأَنَّ} şundan dolayıdır ki {مِنْهُمْ قِسِّيسِينَ} âlimler {وَرُهْبَانًا} ibadet edenler [vardır] {وَأَنَّهُمْ لَا يَسْتَكْبِرُونَ} Yahudiler ve Mekke ehlinin kibirlendiği gibi hakka uymaktan büyüklenmezler. [Bu ayet], Habeşistan’dan [Peygamber’e] gelen Necâşî’nin heyeti hakkında inmiştir. [Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem Yâsîn Suresi’ni okuyunca ağladılar, Müslüman oldular ve: “Bu, Îsâ’ya indirilen [vahye] ne kadar da benziyor!” dediler. Yüce Allah şöyle buyurdu: “İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün. İman edenlere sevgi bakımından en yakın olanların ise: ‘Biz Hristiyanlarız’ diyenler olduğunu görürsün. Bu, onların içinde keşişler ve rahipler bulunmasından ve onların büyüklük taslamamalarındandır.”
1480. Metin
{وَإِذَا سَمِعُوا مَا أُنْزِلَ إلَى الرَّسُول} مِنْ الْقُرْآن {تَرَى أَعْيُنهمْ تَفِيض مِنْ الدَّمْع مِمَّا عَرَفُوا مِنْ الْحَقّ يَقُولُونَ رَبّنَا آمَنَّا} صَدَّقْنَا بِنَبِيِّك وَكِتَابك {فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ} الْمُقَرَّبِينَ بِتَصْدِيقِهِمْ
{وَإِذَا سَمِعُوا مَا أُنْزِلَ إِلَى الرَّسُولِ} Kur’an’dan {تَرَى أَعْيُنَهُمْ تَفِيضُ مِنَ الدَّمْعِ مِمَّا عَرَفُوا مِنَ الْحَقِّ يَقُولُونَ رَبَّنَا آمَنَّا} senin Peygamberini ve Kitabını tasdik ettik {فَاكْتُبْنَا مَعَ الشَّاهِدِينَ} tasdikleriyle [bunu] itiraf edenlerle [beraber] “Peygamber’e indirileni duydukları zaman, haktan tanıdıkları [gerçekler] sebebiyle gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Şöyle derler: ‘Rabbimiz! İman ettik; bizi de şahitlerle beraber yaz!’”
1482. Metin
{و} قَالُوا فِي جَوَاب مَنْ عَيَّرَهُمْ بِالْإِسْلَامِ مِنْ الْيَهُود {مَا لَنَا لَا نُؤْمِن بِاَللَّهِ وَمَا جَاءَنَا مِنْ الْحَقّ} الْقُرْآن أَيْ لَا مانع لنا من الإيمان مع وجوب مُقْتَضِيه {وَنَطْمَع} عُطِفَ عَلَى نُؤْمِن {أَنْ يُدْخِلنَا ربنا مع القوم الصالحين} المؤمنين الجنة قال تعالى
Yahudilerden kendilerini Müslüman oldukları için ayıplayanlara cevap olarak {وَمَا لَنَا لَا نُؤْمِنُ بِاللَّهِ وَمَا جَاءَنَا مِنَ الْحَقِّ} dediler ki: Kur’an’a; yani onu gerektiren sebep açıkça ortadayken iman etmemize hiçbir engel yoktur {وَنَطْمَعُ} {نُؤْمِنُ} fiiline atfedilmiştir {أَنْ يُدْخِلَنَا رَبُّنَا مَعَ الْقَوْمِ الصَّالِحِينَ} müminlerle birlikte cennete. Yüce Allah şöyle buyurdu: “Gerektiren sebep apaçık ortadayken, Allah’a ve bize gelen hakka niçin inanmayalım? Rabbimizin bizi salihler topluluğuyla birlikte [cennete] girdirmesini umup dururken!’”
1484. Metin
{فَأَثَابَهُمْ اللَّه بِمَا قَالُوا جَنَّات تَجْرِي مِنْ تَحْتهَا الْأَنْهَار خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِك جَزَاء الْمُحْسِنِينَ} بالإيمان
{فَأَثَابَهُمُ اللَّهُ بِمَا قَالُوا جَنَّاتٍ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ خَالِدِينَ فِيهَا وَذَلِكَ جَزَاءُ الْمُحْسِنِينَ} iman ile “Böyle demeleri sebebiyle Allah onları, içinde ebedî kalacakları, altından ırmaklar akan cennetlerle mükâfatlandırdı. İşte iyilik yapanların mükâfatı budur.”
1486. Metin
{والذين كفروا وكذبوا بآياتنا أولئك أصحاب الجحيم}
{وَالَّذِينَ كَفَرُوا وَكَذَّبُوا بِآيَاتِنَا أُولَئِكَ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ} “İnkâr edip ayetlerimizi yalanlayanlar ise, işte onlar cehennem ehlidir.”
1488. Metin
وَنَزَلَ لَمَّا هَمَّ قَوْم مِنْ الصَّحَابَة أَنْ يُلَازِمُوا الصَّوْم وَالْقِيَام وَلَا يَقْرَبُوا النِّسَاء وَالطِّيب وَلَا يَأْكُلُوا اللَّحْم وَلَا يَنَامُوا عَلَى الْفِرَاش {يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَات مَا أَحَلَّ اللَّه لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا} تَتَجَاوَزُوا أَمْر اللَّه {إن الله لا يحب المعتدين}
Sahabeden bir grup sürekli oruç tutup gece namazı kılmaya, kadınlara ve güzel kokuya yaklaşmamaya, et yememeye ve yatakta uyumamaya niyetlendiklerinde şu ayet indi: {يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تُحَرِّمُوا طَيِّبَاتِ مَا أَحَلَّ اللَّهُ لَكُمْ وَلَا تَعْتَدُوا} Allah’ın emrini aşmayın {إِنَّ اللَّهَ لَا يُحِبُّ الْمُعْتَدِينَ} “Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz ve güzel şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Şüphesiz Allah, haddi aşanları sevmez.”
1490. Metin
{وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمْ اللَّه حَلَالًا طَيِّبًا} مَفْعُول والجار والمجرور قبله حال متعلق به {واتقوا الله الذي أنتم به مؤمنون
{وَكُلُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ حَلَالًا طَيِّبًا} mefuldür; öncesindeki car ve mecrur ona taalluk eden hâldir {وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي أَنْتُمْ بِهِ مُؤْمِنُونَ
1492. Metin
{لَا يُؤَاخِذكُمْ اللَّه بِاللَّغْوِ} الْكَائِن {فِي أَيْمَانكُمْ} هُوَ مَا يَسْبِق إلَيْهِ اللِّسَان مِنْ غَيْر قَصْد الْحَلِف كَقَوْلِ الْإِنْسَان لَا وَاَللَّه وَبَلَى وَاَللَّه {وَلَكِنْ يُؤَاخِذكُمْ بِمَا عَقَدْتُمْ} بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيد وَفِي قِرَاءَة عَاقَدْتُمْ {الْأَيْمَان} عَلَيْهِ بِأَنْ حَلَفْتُمْ عَنْ قَصْد {فَكَفَّارَته} أَيْ الْيَمِين إذَا حَنِثْتُمْ فِيهِ {إطْعَام عَشَرَة مَسَاكِين} لِكُلِّ مِسْكِين مُدّ {من أوسط ما تطعمون} منه {أهليكم} أَيْ أَقْصَدُهُ وَأَغْلَبه لَا أَعْلَاهُ وَلَا أَدْنَاهُ {أَوْ كِسْوَتهمْ} بِمَا يُسَمَّى كِسْوَة كَقَمِيصٍ وَعِمَامَة وَإِزَار وَلَا يَكْفِي دَفْع مَا ذُكِرَ إلَى مِسْكِين وَاحِد وَعَلَيْهِ الشَّافِعِيّ {أَوْ تَحْرِير} عِتْق {رَقَبَة} أَيْ مُؤْمِنَة كَمَا فِي كَفَّارَة الْقَتْل وَالظِّهَار حَمْلًا لِلْمُطْلَقِ عَلَى الْمُقَيَّد {فَمَنْ لَمْ يَجِد} وَاحِدًا مِمَّا ذُكِرَ {فَصِيَام ثَلَاثَة أَيَّام} كَفَّارَته وَظَاهِره أَنَّهُ لَا يُشْتَرَط التَّتَابُع وَعَلَيْهِ الشَّافِعِيّ {ذَلِكَ} الْمَذْكُور {كَفَّارَة أَيْمَانكُمْ إذَا حَلَفْتُمْ} وَحَنِثْتُمْ {وَاحْفَظُوا أَيْمَانكُمْ} أَنْ تَنْكُثُوهَا مَا لَمْ تَكُنْ عَلَى فِعْل بِرّ أَوْ إصْلَاح بَيْن النَّاس كَمَا فِي سُورَة الْبَقَرَة {كَذَلِكَ} أَيْ مِثْل مَا بُيِّنَ لَكُمْ مَا ذُكِرَ {يُبَيِّن اللَّه لَكُمْ آيَاته لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} هُ عَلَى ذلك
{لَا يُؤَاخِذُكُمُ اللَّهُ بِاللَّغْوِ} bulunan {فِي أَيْمَانِكُمْ} bu, insanın "Hayır, vallahi" ve "Evet, vallahi" demesi gibi yemin kastı olmaksızın dilin kendiliğinden söylediği sözdür {وَلَكِنْ يُؤَاخِذُكُمْ بِمَا عَقَّدْتُمُ} şeddeli ve şeddesiz olarak; bir kıraatte de {عَاقَدْتُمُ} şeklindedir {الْأَيْمَانَ} kasıtlı olarak yemin ettiğiniz şeylerdir {فَكَفَّارَتُهُ} yani yemin bozulduğunda kefareti {إِطْعَامُ عَشَرَةِ مَسَاكِينَ} her yoksula bir müddür {مِنْ أَوْسَطِ مَا تُطْعِمُونَ} ondan {أَهْلِيكُمْ} yani ne en üstünü ne de en düşüğü olan orta ve çoğunlukla yedirdiğinizden {أَوْ كِسْوَتُهُمْ} gömlek, sarık ve izar gibi giysi sayılan şeylerle; zikredilenlerin tek bir yoksula verilmesi yeterli olmaz, Şâfiî bu görüştedir {أَوْ تَحْرِيرُ} azat etmektir {رَقَبَةٍ} mutlakın mukayyede hamledilmesi kuralıyla, adam öldürme ve zıhâr kefaretinde olduğu gibi mümin bir köle {فَمَنْ لَمْ يَجِدْ} zikredilenlerden birini bulamazsa {فَصِيَامُ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ} onun kefareti budur; zahir olan peş peşe tutulmasının şart olmadığıdır, Şâfiî bu görüştedir {ذَلِكَ} bu zikredilenler {كَفَّارَةُ أَيْمَانِكُمْ إِذَا حَلَفْتُمْ} ve yemininizi bozduğunuzda [ödeyeceğinizdir] {وَاحْفَظُوا أَيْمَانَكُمْ} Bakara Suresi'nde geçtiği gibi bir iyilik yapmak veya insanların arasını düzeltmek dışında yeminlerinizi bozmaktan kaçının {كَذَلِكَ} yani zikredilenlerin size açıklandığı gibi {يُبَيِّنُ اللَّهُ لَكُمْ آيَاتِهِ لَعَلَّكُمْ تَشْكُرُونَ} buna karşılık O'na şükredesiniz diye “Allah sizi, kasıtsız olarak yaptığınız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz; fakat bile bile ettiğiniz yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutar. Bunun kefareti, ailenize yedirdiğinizin orta hallisinden on yoksulu doyurmak yahut onları giydirmek ya da bir köle azat etmektir. Kim [bunları] bulamazsa üç gün oruç tutmalıdır. İşte yemin ettiğiniz [ve bozduğunuz] zaman yeminlerinizin kefareti budur. Yeminlerinizi tutun! Şükredesiniz diye Allah size ayetlerini işte böyle açıklar.”
1494. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا إنَّمَا الْخَمْر} الْمُسْكِر الَّذِي يُخَامِر الْعَقْل {وَالْمَيْسِر} الْقِمَار {وَالْأَنْصَاب} الْأَصْنَام {وَالْأَزْلَام} قِدَاح الِاسْتِقْسَام {رِجْس} خَبِيث مُسْتَقْذَر {مِنْ عَمَل الشَّيْطَان} الَّذِي يُزَيِّنهُ {فَاجْتَنِبُوهُ} أَيْ الرِّجْس الْمُعَبَّر عَنْ هذه الأشياء أن تفعلوه {لعلكم تفلحون}
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنَّمَا الْخَمْرُ} aklı örten sarhoş edici içki {وَالْمَيْسِرُ} kumar {وَالْأَنْصَابُ} dikili putlar {وَالْأَزْلَامُ} fal okları {رِجْسٌ} pis ve iğrenç şeylerdir {مِنْ عَمَلِ الشَّيْطَانِ} onun süslediği işlerdendir {فَاجْتَنِبُوهُ} yani bu şeylerle ifade edilen pisliği işlemekten kaçının {لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ} kurtuluşa eresiniz diye “Ey iman edenler! İçki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şeytan ameli birer pisliktir. Onlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.”
1496. Metin
{إنَّمَا يُرِيد الشَّيْطَان أَنْ يُوقِع بَيْنكُمْ الْعَدَاوَة وَالْبَغْضَاء فِي الْخَمْر وَالْمَيْسِر}
{إِنَّمَا يُرِيدُ الشَّيْطَانُ أَنْ يُوقِعَ بَيْنَكُمُ الْعَدَاوَةَ وَالْبَغْضَاءَ فِي الْخَمْرِ وَالْمَيْسِرِ} [Şeytan içki ve kumar yoluyla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak ister]
1497. Metin
إذْ أَتَيْتُمُوهُمَا لِمَا يَحْصُل فِيهِمَا مِنْ الشَّرّ وَالْفِتَن {وَيَصُدّكُمْ} بِالِاشْتِغَالِ بِهِمَا {عَنْ ذِكْر اللَّه وَعَنْ الصَّلَاة} خَصَّهَا بِالذِّكْرِ تَعْظِيمًا لَهَا {فَهَلْ أَنْتُمْ مُنْتَهُونَ} عَنْ إتْيَانهمَا أَيْ انْتَهُوا
onları işlediğinizde; zira onlarda kötülük ve fitneler meydana gelir {وَيَصُدَّكُمْ} ikisiyle meşgul ederek {عَنْ ذِكْرِ اللَّهِ وَعَنِ الصَّلَاةِ} namazı yüceltmek için onu ayrıca zikretmiştir {فَهَلْ أَنْتُمْ مُنْتَهُونَ} ikisini yapmaktan vazgeçtiniz mi? Yani vazgeçin! “Şeytan, içki ve kumarla ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?”
1499. Metin
{وَأَطِيعُوا اللَّه وَأَطِيعُوا الرَّسُول وَاحْذَرُوا} الْمَعَاصِي {فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ} عَنْ الطَّاعَة {فَاعْلَمُوا أَنَّمَا عَلَى رَسُولنَا الْبَلَاغ الْمُبِين} الْإِبْلَاغ الْبَيِّن وَجَزَاؤُكُمْ عَلَيْنَا
{وَأَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَاحْذَرُوا} günahlardan [sakının] {فَإِنْ تَوَلَّيْتُمْ} itaatten yüz çevirirseniz {فَاعْلَمُوا أَنَّمَا عَلَى رَسُولِنَا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ} apaçık tebliğdir; cezanızı vermek ise bize aittir “Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve [günahlardan] sakının! Eğer yüz çevirirseniz bilin ki Elçimize düşen, sadece apaçık bir tebliğdir.”
1501. Metin
{لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات جُنَاح فِيمَا طَعِمُوا} أَكَلُوا مِنْ الْخَمْر وَالْمَيْسِر قَبْل التَّحْرِيم {إذَا مَا اتَّقَوْا} الْمُحَرَّمَات {وَآمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَات ثُمَّ اتَّقَوْا وَآمَنُوا} ثَبَتُوا عَلَى التَّقْوَى وَالْإِيمَان {ثُمَّ اتَّقَوْا وَأَحْسَنُوا} الْعَمَل {وَاَللَّه يُحِبّ المحسنين} بمعنى أنه يثيبهم
{لَيْسَ عَلَى الَّذِينَ آمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُوا} haram kılınmadan önce içki ve kumardan tattıklarında [bir günah yoktur] {إِذَا مَا اتَّقَوْا} haramları {وَآمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَوْا وَآمَنُوا} takva ve iman üzere sebat ettiklerinde {ثُمَّ اتَّقَوْا وَأَحْسَنُوا} amellerini [güzel yaptıklarında] {وَاللَّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ} yani onlara mükâfat verir “İman edip salih ameller işleyenlere, takva sahibi oldukları, iman ettikleri ve salih ameller işledikleri, sonra takvalı davranıp iman ettikleri, sonra yine takvalı davranıp iyilik ettikleri takdirde, [daha önce haram kılınmadan] tattıklarından ötürü bir günah yoktur. Allah, iyilik edenleri sever.”
1503. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَيَبْلُوَنكُمْ} لَيَخْتَبِرَنكُمْ {اللَّه بِشَيْءٍ} يُرْسِلهُ لَكُمْ {مِنْ الصَّيْد تَنَالهُ} أَيْ الصِّغَار مِنْهُ {أَيْدِيكُمْ وَرِمَاحكُمْ} الْكِبَار مِنْهُ وَكَانَ ذَلِكَ بِالْحُدَيْبِيَةِ وَهُمْ مُحْرِمُونَ فَكَانَتْ الْوَحْش وَالطَّيْر تَغْشَاهُمْ فِي رحالهم {وليعلم اللَّه} عِلْم ظُهُور {مَنْ يَخَافهُ بِالْغَيْبِ} حَال أَيْ غَائِبًا لَمْ يَرَهُ فَيَجْتَنِب الصَّيْد {فَمَنْ اعتدى بعد ذلك} النهي عنه فاصطاده {فله عذاب أليم
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَيَبْلُوَنَّكُمُ} sizi mutlaka sınayacaktır {اللَّهُ بِشَيْءٍ} size göndereceği bir şeyle {مِنَ الصَّيْدِ تَنَالُهُ} küçük olanlarına {أَيْدِيكُمْ وَرِمَاحُكُمْ} büyük olanlarına; bu durum Hudeybiye’de onlar ihramlıyken meydana gelmişti, öyle ki vahşi hayvanlar ve kuşlar konakladıkları yerlerde onları sarıyordu {وَلِيَعْلَمَ اللَّهُ} ortaya çıkarma ilmiyle [bilsin diye] {مَنْ يَخَافُهُ بِالْغَيْبِ} hâldir; yani O'nu görmediği halde gıyabında korkup avdan kaçınanları {فَمَنِ اعْتَدَى بَعْدَ ذَلِكَ} yasaklamadan sonra [haddi aşıp] onu avlarsa {فَلَهُ عَذَابٌ أَلِيمٌ
1505. Metin
{يأيها الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْد وَأَنْتُمْ حُرُم} مُحْرِمُونَ بِحَجٍّ أَوْ عُمْرَة {وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ متعمدا فجزاء} بالتنوين ورفع ما بعدها أَيْ فَعَلَيْهِ جَزَاء هُوَ {مِثْل مَا قَتَلَ مِنْ النَّعَم} أَيْ شَبَهه فِي الْخِلْقَة وَفِي قِرَاءَة بِإِضَافَةِ جَزَاء {يَحْكُم بِهِ} أَيْ بِالْمِثْلِ رَجُلَانِ {ذَوَا عَدْل مِنْكُمْ} لَهُمَا فِطْنَة يُمَيِّزَانِ بها أشبه الأشياء به وقد حكم بن عَبَّاس وَعُمَر وَعَلِيّ ﵃ فِي النعامة ببدنه وبن عَبَّاس وَأَبُو عُبَيْدَة فِي بَقَر الْوَحْش وَحِمَاره ببقرة وبن عمر وبن عوف في الظبي بشاة وحكم بهاابن عَبَّاس وَعُمَر وَغَيْرهمَا فِي الْحَمَام لِأَنَّهُ يُشْبِههَا فِي الْعَبّ {هَدْيًا} حَال مِنْ جَزَاء {بَالِغ الْكَعْبَة} أَيْ يَبْلُغ بِهِ الْحَرَم فَيُذْبَح فِيهِ وَيَتَصَدَّق بِهِ عَلَى مَسَاكِينه وَلَا يَجُوز أَنْ يُذْبَح حَيْثُ كَانَ وَنَصْبه نَعْتًا لِمَا قَبْله وَإِنْ أُضِيف لِأَنَّ إضَافَته لَفْظِيَّة لَا تُفِيد تَعْرِيفًا فَإِنْ لَمْ يَكُنْ لِلصَّيْدِ مِثْل مِنْ النعم كالعصفور والجراد فعليه قيمة {أَوْ} عَلَيْهِ {كَفَّارَة} غَيْر الْجَزَاء وَإِنْ وَجَدَهُ هِيَ {طَعَام مَسَاكِين} مِنْ غَالِب قُوت الْبَلَد مَا يُسَاوِي قِيمَة الْجَزَاء لِكُلِّ مِسْكِين مُدّ وفي قراءة بإضافته كَفَّارَة لِمَا بَعْده وَهِيَ لِلْبَيَانِ {أَوْ} عَلَيْهِ {عَدْل} مِثْل {ذَلِكَ} الطَّعَام {صِيَامًا} يَصُومهُ عَنْ كُلّ مُدّ يَوْم وَإِنْ وَجَدَهُ وَجَبَ ذَلِكَ عَلَيْهِ {لِيَذُوقَ وَبَال} ثِقَل جَزَاء {أَمْره} الَّذِي فَعَلَهُ عَفَا اللَّه عَمَّا سَلَف} مِنْ قَتْل الصَّيْد قَبْل تَحْرِيمه {وَمَنْ عَادَ} إلَيْهِ {فَيَنْتَقِم اللَّه مِنْهُ وَاَللَّه عَزِيز} غَالِب عَلَى أَمْره {ذُو انْتِقَام} مِمَّنْ عَصَاهُ وَأُلْحِق بِقَتْلِهِ مُتَعَمِّدًا فِيمَا ذُكِرَ الْخَطَأ
{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا لَا تَقْتُلُوا الصَّيْدَ وَأَنْتُمْ حُرُمٌ} hac veya umre için ihramlı iken {وَمَنْ قَتَلَهُ مِنْكُمْ مُتَعَمِّدًا فَجَزَاءٌ} tenvinle ve sonrasının ref'iyle; yani ona bir ceza gerekir ki o da {مِثْلُ مَا قَتَلَ مِنَ النَّعَمِ} yaratılış bakımından onun benzeridir; bir kıraatte {جَزَاءُ} izafetiyle okunmuştur {يَحْكُمُ بِهِ} yani bu benzerliğe iki kişi hükmeder {ذَوَا عَدْلٍ مِنْكُمْ} ona en çok benzeyen şeyi ayırt edebilecek anlayışa sahip iki adaletli kişi. Nitekim İbn Abbâs, Ömer ve Ali radıyallâhu anhum deve kuşu için bir deveye; İbn Abbâs ve Ebû Ubeyde yaban sığırı ve yaban eşeği için bir sığıra; İbn Ömer ve İbn Avf ceylan için bir koyuna hükmetmişlerdir. İbn Abbâs, Ömer ve başkaları ise güvercine de [koyunla] hükmetmişlerdir, çünkü su içişi ona benzer {هَدْيًا} {جَزَاءٌ} kelimesinden hâldir {بَالِغَ الْكَعْبَةِ} yani Harem bölgesine ulaştırılır, orada kesilir ve oranın yoksullarına sadaka olarak dağıtılır; bulunduğu herhangi bir yerde kesilmesi caiz değildir. İzafet almış olsa da önceki kelimeye sıfat olarak nasb edilmiştir; zira lafzî izafet marifelik kazandırmaz. Eğer serçe ve çekirge gibi avın davardan bir benzeri yoksa ona kıymeti gerekir {أَوْ} yahut ona gerekir {كَفَّارَةٌ} cezayı bulabilse bile cezadan başka bir kefaret [gerekir] ki o da {طَعَامُ مَسَاكِينَ} beldenin hâkim gıdasından cezanın değerine denk gelecek şekilde her yoksula bir müd [yiyecek vermektir]. Bir kıraatte {كَفَّارَةُ} kelimesinin sonrasına izafetiyle okunmuştur ve bu açıklama içindir {أَوْ} yahut ona gerekir {عَدْلُ} dengi {ذَلِكَ} yiyeceğin {صِيَامًا} her müd karşılığında bir gün tutacağı oruçtur; [diğerlerini] bulsa bile bu ona vacip olur {لِيَذُوقَ وَبَالَ} cezasının ağırlığını [tatsın diye] {أَمْرِهِ} yaptığı işin {عَفَا اللَّهُ عَمَّا سَلَفَ} haram kılınmadan önce av öldürmekten ötürü geçmiş olanları [Allah affetmiştir] {وَمَنْ عَادَ} ona {فَيَنْتَقِمُ اللَّهُ مِنْهُ وَاللَّهُ عَزِيزٌ} emrine galip olandır {ذُو انْتِقَامٍ} O’na isyan edenden intikam alıcıdır; zikredilen hususlarda kasten öldürme hükmüne hataen öldürme de dâhil edilmiştir “Ey iman edenler! İhramlı iken avı öldürmeyin. İçinizden kim onu kasten öldürürse cezası, öldürdüğü hayvanın benzeri bir davardır ki buna içinizden adalet sahibi iki kişi hükmeder; Kâbe’ye ulaşacak bir kurbanlıktır yahut yoksulları doyurmak şeklinde bir kefarettir ya da yaptığı işin vebalini tatması için buna denk oruç tutmaktır. Allah geçmiştekileri affetmiştir. Kim bir daha yaparsa Allah ondan intikam alır. Allah mutlak güç sahibidir, intikam sahibidir.”
1507. Metin
{أُحِلَّ لَكُمْ} أَيّهَا النَّاس حَلَالًا كُنْتُمْ أَوْ مُحْرِمِينَ {صَيْد الْبَحْر} أَنْ تَأْكُلُوهُ وَهُوَ مَا لَا يَعِيش إلَّا فِيهِ كَالسَّمَكِ بِخِلَافِ مَا يَعِيش فِيهِ وَفِي الْبَرّ كَالسَّرَطَانِ {وَطَعَامه} مَا يَقْذِفهُ مَيِّتًا {مَتَاعًا} تَمْتِيعًا {لَكُمْ} تَأْكُلُونَهُ {وَلِلسَّيَّارَةِ} الْمُسَافِرِينَ مِنْكُمْ يَتَزَوَّدُونَهُ {وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْد الْبَرّ}
{أُحِلَّ لَكُمْ} ey insanlar, gerek ihramsız gerek ihramlı olun size helal kılındı {صَيْدُ الْبَحْرِ} onu yemeniz; o da sadece suda yaşayan balık gibi canlılardır; yengeç gibi hem suda hem karada yaşayanlar ise böyle değildir {وَطَعَامُهُ} suyun ölü olarak dışarı attığı şeyler {مَتَاعًا} bir faydalanma olarak {لَكُمْ} yiyesiniz diye {وَلِلسَّيَّارَةِ} sizden yolcu olanlar azık edinsinler diye {وَحُرِّمَ عَلَيْكُمْ صَيْدُ الْبَرِّ} [kara avı ise size haram kılındı]
1508. Metin
وَهُوَ مَا يَعِيش فِيهِ مِنْ الْوَحْش الْمَأْكُول أَنْ تَصِيدُوهُ {مَا دُمْتُمْ حُرُمًا} فَلَوْ صَادَهُ حلال فللمحرم أكله كما بينته السنة {واتقوا الله الذي إليه تحشرون}
o da karada yaşayan eti yenen yabani hayvanları avlamanızdır {مَا دُمْتُمْ حُرُمًا} ihramlı olduğunuz sürece; şayet onu ihramsız biri avlarsa sünnetin açıkladığı üzere ihramlının onu yemesi caizdir {وَاتَّقُوا اللَّهَ الَّذِي إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ} “Size ve yolculara bir geçimlik olmak üzere deniz avı ve onu yemek size helal kılındı. İhramlı olduğunuz sürece ise kara avı size haram kılındı. Huzuruna toplanacağınız Allah’tan korkup sakının!”
1510. Metin
{جَعَلَ اللَّه الْكَعْبَة الْبَيْت الْحَرَام} الْمُحَرَّم {قِيَامًا لِلنَّاسِ} يَقُوم بِهِ أَمْر دِينهمْ بِالْحَجِّ إلَيْهِ وَدُنْيَاهُمْ بِأَمْنِ دَاخِله وَعَدَم التَّعَرُّض لَهُ وَجَبْي ثَمَرَات كُلّ شَيْء إلَيْهِ وَفِي قِرَاءَة قَيِّمًا بِلَا أَلِف مَصْدَر قَامَ غَيْر مُعَلّ {وَالشَّهْر الْحَرَام} بِمَعْنَى الْأَشْهُر الْحُرُم ذُو الْقَعْدَة وَذُو الْحِجَّة وَالْمُحَرَّم وَرَجَب قِيَامًا لَهُمْ بِأَمْنِهِمْ مِنْ الْقِتَال فِيهَا {وَالْهَدْي وَالْقَلَائِد} قِيَامًا لَهُمْ بِأَمْنِ صَاحِبهمَا مِنْ التَّعَرُّض لَهُ {ذَلِكَ} الْجَعْل الْمَذْكُور {لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّه يَعْلَم مَا فِي السَّمَاوَات وَمَا فِي الْأَرْض وَأَنَّ اللَّه بِكُلِّ شَيْء عَلِيم} فَإِنَّ جَعْله ذَلِكَ لِجَلْبِ الْمَصَالِح لَكُمْ وَدَفْع الْمَضَارّ عَنْكُمْ قَبْل وُقُوعهَا دَلِيل عَلَى عِلْمه بِمَا هُوَ فِي الْوُجُود وَمَا هُوَ كائن
{جَعَلَ اللَّهُ الْكَعْبَةَ الْبَيْتَ الْحَرَامَ} hürmetli kılınan evi {قِيَامًا لِلنَّاسِ} oraya haccederek din işlerinin, oraya girenin güvende olması, ona ilişilmemesi ve her şeyin ürünlerinin oraya toplanmasıyla da dünya işlerinin kendisiyle ayakta durduğu [bir nizam kıldı]. Bir kıraatte elifsiz olarak {قَيِّمًا} şeklindedir ki {قَامَ} fiilinin i'lalsiz masdarıdır {وَالشَّهْرَ الْحَرَامَ} haram aylar anlamında; Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Receb aylarını, içlerinde savaştan güvende kalmalarıyla kendileri için bir nizam [kıldı] {وَالْهَدْيَ وَالْقَلَائِدَ} sahiplerinin saldırıya uğramaktan güvende olmasıyla kendileri için bir nizam [kıldı]. {ذَلِكَ} bu zikredilen kılınış {لِتَعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يَعْلَمُ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ وَأَنَّ اللَّهَ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمٌ} çünkü O’nun bunu sizin yararlarınızı sağlamak ve zararları daha meydana gelmeden sizden defetmek için kılmış olması, varlık aleminde olanı da olacak olanı da bildiğine delildir “Allah; Kâbe’yi, o Beyt-i Haram’ı, haram ayı, kurbanı ve kurbanlıklara takılan gerdanlıkları insanlar için bir nizam kıldı. Bu, Allah’ın göklerde ve yerde olan her şeyi bildiğini ve Allah’ın her şeyi hakkıyla bilen olduğunu bilmeniz içindir.”