1558. Metin
= ٦ سورة الأنعام
= 6 el-En'âm Suresi
1559. Metin
{الْحَمْد} وَهُوَ الْوَصْف بِالْجَمِيلِ ثَابِت {لِلَّهِ} وَهَلْ الْمُرَاد الْإِعْلَام بِذَلِك لِلْإِيمَانِ بِهِ أَوْ الثَّنَاء بِهِ أَوْ هُمَا احْتِمَالَات أَفْيَدهَا الثَّالِث قَالَهُ الشَّيْخ فِي سُورَة الْكَهْف {الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض} خَصَّهُمَا بِالذِّكْرِ لِأَنَّهُمَا أَعْظَم الْمَخْلُوقَات لِلنَّاظِرِينَ {وَجَعَلَ} خَلَقَ {الظُّلُمَات وَالنُّور} أَي كُلّ ظُلْمَة وَنُور وَجَمَعَهَا دُونه لِكَثْرَةِ أَسْبَابهَا وَهَذَا مِنْ دَلَائِل وَحْدَانِيّته {ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا} مَعَ قِيَام هَذَا الدَّلِيل {بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} يُسَوُّونَ غَيْره فِي العبادة
{الْحَمْدُ} “Hamd” ki güzel vasıflarla nitelemektir, sabittir {لِلَّهِ} “Allah'a mahsustur”. Acaba bundan maksat, O'na iman edilmesi için bunu bildirmek midir, yoksa O'nu övmek midir, yoksa her ikisi midir? İhtimaller vardır; bunların en faydalısı üçüncüsüdür, Şeyh bunu Kehf suresinde söylemiştir. {الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ} “Gökleri ve yeri yaratan”; ikisini özellikle zikretmiştir, çünkü onlar bakanlar için en büyük yaratılmışlardır. {وَجَعَلَ} yarattı {الظُّلُمَاتِ وَالنُّورَ} “karanlıkları ve aydınlığı var eden”, yani her karanlığı ve ışığı; sebeplerinin çokluğundan dolayı karanlığı çoğul, ışığı ise tekil getirmiştir. Bu, O'nun birliğinin delillerindendir. {ثُمَّ الَّذِينَ كَفَرُوا} bu delilin varlığına rağmen, “Sonra da inkâr edenler” {بِرَبِّهِمْ يَعْدِلُونَ} “Rablerine denk tutarlar”, ibadette başkasını O'na eşit kılarlar.
1560. Metin
{هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِين} بِخَلْقِ أَبِيكُمْ آدَم مِنْهُ {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا} لَكُمْ تَمُوتُونَ عِنْد انْتِهَائِهِ {وَأَجَل مُسَمًّى} مَضْرُوب {عِنْده} لِبَعْثِكُمْ {ثُمَّ أَنْتُمْ} أَيّهَا الْكُفَّار {تَمْتَرُونَ} تَشُكُّونَ فِي الْبَعْث بَعْد عِلْمكُمْ أَنَّهُ ابْتَدَأَ خَلْقكُمْ وَمَنْ قَدَرَ عَلَى الِابْتِدَاء فَهُوَ عَلَى الْإِعَادَة أَقْدَر
{هُوَ الَّذِي خَلَقَكُمْ مِنْ طِينٍ} “Sizi bir çamurdan yaratan O'dur”, babanız Âdem'i ondan yaratmak suretiyle; {ثُمَّ قَضَى أَجَلًا} “sonra bir ecel belirlemiştir”, sizin için, sona erdiğinde öleceğiniz; {وَأَجَلٌ مُسَمًّى} ve belirlenmiş, takdir edilmiş bir ecel {عِنْدَهُ} “O'nun katındadır”, yeniden diriltilmeniz için. {ثُمَّ أَنْتُمْ} “Sonra siz”, ey kâfirler, {تَمْتَرُونَ} “şüphe ediyorsunuz”, O'nun sizin yaratılışınızı ilkin başlattığını bildikten sonra yeniden dirilme hususunda şüpheye düşüyorsunuz. Oysa ilkin yaratmaya güç yetiren, onu tekrarlamaya daha çok güç yetirir.
1561. Metin
{وهو الله} مستحق للعبادة {في السماوات وفي الأرض يَعْلَم سِرّكُمْ وَجَهْركُمْ} مَا تُسِرُّونَ وَمَا تَجْهَرُونَ بِهِ بَيْنكُمْ {وَيَعْلَم مَا تَكْسِبُونَ} تَعْمَلُونَ مِنْ خير وشر
{وَهُوَ اللَّهُ} ibadete layık olandır {فِي السَّمَاوَاتِ وَفِي الْأَرْضِ يَعْلَمُ سِرَّكُمْ وَجَهْرَكُمْ} “Göklerde ve yerde Allah O'dur; gizlinizi de açığınızı da bilir”, kendi aranızda gizlediğinizi de açığa vurduğunuzu da [bilir], {وَيَعْلَمُ مَا تَكْسِبُونَ} “ve kazandığınızı da bilir”, hayır ve şerden işlediğiniz şeyleri.
1562. Metin
{وَمَا تَأْتِيهِمْ} أَيْ أَهْل مَكَّة {مِنْ} صِلَة {آية من آيات ربهم} من القرآن {إلا كانوا عنها معرضين}
{وَمَا تَأْتِيهِمْ} “Onlara gelmez”, yani Mekke ehline, {مِنْ} sıladır (pekiştirme edatıdır), {آيَةٍ مِنْ آيَاتِ رَبِّهِمْ} “Rablerinin ayetlerinden bir ayet”, Kur'an'dan, {إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ} “yüz çevirmiş olmasınlar”.
1563. Metin
{فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ} بِالْقُرْآنِ {لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يأتيهم أنباء} عواقب {ما كانوا به يستهزئون
{فَقَدْ كَذَّبُوا بِالْحَقِّ} “Nitekim hakkı yalanladılar”, Kur'an'ı, {لَمَّا جَاءَهُمْ فَسَوْفَ يَأْتِيهِمْ أَنْبَاءُ} “kendilerine geldiğinde; yakında onlara haberleri gelecektir”, akıbetleri {مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “alay edip durdukları şeyin”.
1564. Metin
{أَلَمْ يَرَوْا} فِي أَسْفَارهمْ إلَى الشَّام وَغَيْرهَا {كَمْ} خَبَرِيَّة بِمَعْنَى كَثِيرًا {أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلهمْ مِنْ قَرْن} أُمَّة مِنْ الْأُمَم الْمَاضِيَة {مَكَّنَّاهُمْ} أَعْطَيْنَاهُمْ مَكَانًا {فِي الْأَرْض} بِالْقُوَّةِ وَالسِّعَة {مَا لَمْ نُمَكِّن} نُعْطِ {لَكُمْ} فِيهِ الْتِفَات عَنْ الْغَيْبَة {وَأَرْسَلْنَا السَّمَاء} الْمَطَر {عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا} مُتَتَابِعًا {وَجَعَلْنَا الْأَنْهَار تَجْرِي مِنْ تَحْتهمْ} تَحْت مَسَاكِنهمْ {فأهلكناهم بذنوبهم} بتكذيبهم الأنبياء {وأنشأنا من بعدهم قرنا آخرين}
{أَلَمْ يَرَوْا} “Görmediler mi”, Şam'a ve başka yerlere yaptıkları yolculuklarında, {كَمْ} çokluk bildiren haber cümlesidir; “nice” {أَهْلَكْنَا مِنْ قَبْلِهِمْ مِنْ قَرْنٍ} “onlardan önce nesil helak ettiğimizi”, geçmiş ümmetlerden bir ümmeti; {مَكَّنَّاهُمْ} “onlara yer vermiştik”, güç ve genişlik ile {فِي الْأَرْضِ} “yeryüzünde”, {مَا لَمْ نُمَكِّنْ} vermediğimiz {لَكُمْ} “size”. Bunda gaip (üçüncü şahıs) kipinden [ikinci şahsa] iltifat sanatı vardır. {وَأَرْسَلْنَا السَّمَاءَ} yağmuru [gönderdik] {عَلَيْهِمْ مِدْرَارًا} “üzerlerine bol bol”, peş peşe yağan; {وَجَعَلْنَا الْأَنْهَارَ تَجْرِي مِنْ تَحْتِهِمْ} “nehirleri de altlarından akar kıldık”, evlerinin altından. {فَأَهْلَكْنَاهُمْ بِذُنُوبِهِمْ} “Buna rağmen onları günahları yüzünden helak ettik”, peygamberleri yalanlamaları sebebiyle, {وَأَنْشَأْنَا مِنْ بَعْدِهِمْ قَرْنًا آخَرِينَ} “ve onların ardından başka nesiller var ettik”.
1565. Metin
{وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْك كِتَابًا} مَكْتُوبًا {فِي قِرْطَاس} رَقّ كَمَا اقْتَرَحُوهُ {فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ} أَبْلَغ مَنْ عَايَنُوهُ لِأَنَّهُ أَنْفَى لِلشَّكِّ {لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إنْ} مَا {هَذَا إلَّا سِحْر مُبِين} تَعَنُّتًا وعنادا
{وَلَوْ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ كِتَابًا} “Eğer sana bir kitap indirseydik”, yazılmış, {فِي قِرْطَاسٍ} “bir kâğıt içinde”, bir parşömende, onların teklif ettiği gibi; {فَلَمَسُوهُ بِأَيْدِيهِمْ} “onlar da elleriyle ona dokunsalardı”, bu gözleriyle görmelerinden daha etkilidir çünkü şüpheyi daha çok giderir; {لَقَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ} [in, ma anlamındadır;] “kesinlikle inkâr edenler derlerdi ki: 'Bu”, {هَذَا إِلَّا سِحْرٌ مُبِينٌ} “apaçık bir büyüden başkası değildir'”, inat ve direnmelerinden ötürü.
1566. Metin
{وَقَالُوا لَوْلَا} هَلَّا {أُنْزِلَ عَلَيْهِ} عَلَى مُحَمَّد ﷺ {مَلَك} يُصَدِّقهُ {وَلَوْ أَنْزَلْنَا مَلَكًا} كَمَا اقْتَرَحُوا فَلَمْ يُؤْمِنُوا {لَقُضِيَ الْأَمْر} بِهَلَاكِهِمْ {ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ} يُمْهَلُونَ لِتَوْبَةٍ أَوْ مَعْذِرَة كَعَادَةِ اللَّه فِيمَنْ قَبْلهمْ مِنْ إهْلَاكهمْ عِنْد وُجُود مُقْتَرَحهمْ إذَا لَمْ يُؤْمِنُوا
{وَقَالُوا لَوْلَا} “Ve dediler ki: 'Ne olurdu”, {أُنْزِلَ عَلَيْهِ} “ona indirilseydi ya”, Muhammed'e sallallâhu aleyhi ve sellem, {مَلَكٌ} “bir melek!”, onu tasdik eden. {وَلَوْ أَنْزَلْنَا مَلَكًا} “Eğer bir melek indirseydik”, teklif ettikleri gibi ve onlar da inanmasalardı, {لَقُضِيَ الْأَمْرُ} “iş bitirilmiş olurdu”, onların helakiyle; {ثُمَّ لَا يُنْظَرُونَ} “sonra kendilerine mühlet de verilmezdi”, tövbe yahut mazeret için geciktirilmezlerdi; tıpkı Allah'ın, teklif ettikleri şey geldiğinde inanmadıkları takdirde onlardan öncekileri helak etme adeti gibi.
1567. Metin
{وَلَوْ جَعَلْنَاهُ} أَيْ الْمُنَزَّل إلَيْهِمْ {مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ} أَيْ الْمَلَك {رَجُلًا} أَيْ عَلَى صُورَته لِيَتَمَكَّنُوا مِنْ رُؤْيَته إذْ لَا قُوَّة لِلْبَشَرِ عَلَى رُؤْيَة الْمَلَك {و}
{وَلَوْ جَعَلْنَاهُ} “Ve eğer onu kılsaydık”, yani kendilerine indirilen elçiyi, {مَلَكًا لَجَعَلْنَاهُ} “bir melek [yapsaydık], yine onu kılardık”, yani meleği, {رَجُلًا} “bir adam”, yani onun suretinde kılardık ki onu görebilsinler; zira insanların meleği görmeye güçleri yetmez; {و}
1568. Metin
لَوْ أَنْزَلْنَاهُ وَجَعَلْنَاهُ رَجُلًا {لَلَبَسْنَا} شَبَّهْنَا {عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ} عَلَى أَنْفُسهمْ بِأَنْ يَقُولُوا مَا هَذَا إلَّا بَشَر مِثْلكُمْ
onu indirip bir adam kılsaydık, {لَلَبَسْنَا} “yine onları düşürürdük”, benzetirdik {عَلَيْهِمْ مَا يَلْبِسُونَ} “düşmekte oldukları şüpheye”, 'Bu da sizin gibi bir insandan başkası değil' diyerek kendi kendilerini düşürdükleri [şüpheye].
1570. Metin
{وَلَقَدْ اُسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلك} فِيهِ تَسْلِيَة لِلنَّبِيِّ ﷺ {فَحَاقَ} نَزَلَ {بِاَلَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} وَهُوَ الْعَذَاب فَكَذَا يَحِيق بِمَنْ اسْتَهْزَأَ بِك
{وَلَقَدِ اسْتُهْزِئَ بِرُسُلٍ مِنْ قَبْلِكَ} “Andolsun, senden önceki peygamberlerle de alay edildi”; bunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için bir teselli vardır. {فَحَاقَ} indi, kuşattı {بِالَّذِينَ سَخِرُوا مِنْهُمْ مَا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ} “onlarla eğlenenleri, alay edip durdukları şey”, o da azaptır; seninle alay edenleri de aynı şekilde kuşatacaktır.
1572. Metin
{قُلْ} لَهُمْ {سِيرُوا فِي الْأَرْض ثُمَّ اُنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَة الْمُكَذِّبِينَ} الرُّسُل مِنْ هَلَاكهمْ بالعذاب ليعتبروا
{قُلْ} “De ki”, onlara: {سِيرُوا فِي الْأَرْضِ ثُمَّ انْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُكَذِّبِينَ} “'Yeryüzünde dolaşın, sonra yalanlayanların sonunun nasıl olduğuna bir bakın!'”, peygamberleri yalanlayanların azapla helak oluşlarına; ta ki ibret alsınlar.
1574. Metin
{قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمَاوَات وَالْأَرْض قُلْ لِلَّهِ} إنْ لَمْ يَقُولُوهُ لَا جَوَاب غَيْره {كَتَبَ عَلَى نَفْسه} قَضَى عَلَى نَفْسه {الرَّحْمَة} فَضْلًا مِنْهُ وَفِيهِ تَلَطُّف فِي دُعَائِهِمْ إلَى الْإِيمَان {لَيَجْمَعَنكُمْ إلَى يَوْم الْقِيَامَة} لِيُجَازِيَكُمْ بِأَعْمَالِكُمْ {لَا رَيْب} شَكّ {فِيهِ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسهمْ} بِتَعْرِيضِهَا لِلْعَذَابِ مُبْتَدَأ خَبَره {فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ}
{قُلْ لِمَنْ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ قُلْ لِلَّهِ} “De ki: 'Göklerde ve yerde olanlar kimindir?' De ki: 'Allah'ındır'”. Eğer onlar söylemezlerse [sen söyle], başka cevap yoktur. {كَتَبَ عَلَى نَفْسِهِ} Kendi üzerine takdir buyurdu, {الرَّحْمَةَ} “merhameti”, Kendi lütfundan bir ihsan olarak; bunda onları imana davette bir incelik ve nezaket vardır. {لَيَجْمَعَنَّكُمْ إِلَى يَوْمِ الْقِيَامَةِ} “Sizi kıyamet gününde mutlaka toplayacaktır”, amellerinizin karşılığını vermek için; {لَا رَيْبَ} hiçbir şüphe {فِيهِ} “yoktur onda”. {الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ} “Kendilerini hüsrana uğratanlar”, kendilerini azaba maruz bırakarak; mübtedadır, haberi ise şudur: {فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} “artık onlar inanmazlar”.
1576. Metin
{وَلَهُ} تَعَالَى {مَا سَكَنَ} حَلَّ {فِي اللَّيْل وَالنَّهَار} أَيْ كُلّ شَيْء فَهُوَ رَبّه وَخَالِقه وَمَالِكه {وَهُوَ السَّمِيع} لِمَا يُقَال {الْعَلِيم} بِمَا يفعل
{وَلَهُ} Teâlâ'ya aittir {مَا سَكَنَ} yerleşip barınan {فِي اللَّيْلِ وَالنَّهَارِ} “gecede ve gündüzde sükûn bulan / yerleşen her şey O'nundur”, yani her şey; dolayısıyla O her şeyin Rabbi, Yaratıcısı ve Sahibidir. {وَهُوَ السَّمِيعُ} “O, hakkıyla işitendir”, söylenenleri; {الْعَلِيمُ} “hakkıyla bilendir”, yapılanları.
1578. Metin
{قُلْ} لَهُمْ {أَغَيْر اللَّه أَتَّخِذ وَلِيًّا} أَعْبُدهُ {فَاطِر السَّمَاوَات وَالْأَرْض} مُبْدِعهمَا {وَهُوَ يُطْعِم} يَرْزُق {وَلَا يُطْعَم} يُرْزَق {قُلْ إنِّي أُمِرْت أَنْ أَكُون أَوَّل مَنْ أَسْلَمَ} لِلَّهِ مِنْ هَذِهِ الْأُمَّة {و} قِيلَ لِي {لَا تَكُونَن مِنْ المشركين} به
{قُلْ} “De ki”, onlara: {أَغَيْرَ اللَّهِ أَتَّخِذُ وَلِيًّا} “'Allah'tan başkasını mı dost edineyim?'”, kendisine ibadet edeceğim; {فَاطِرِ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ} “gökleri ve yeri yoktan var eden”, ikisini de eşsiz biçimde yaratan; {وَهُوَ يُطْعِمُ} “O, doyurur”, rızıklandırır {وَلَا يُطْعَمُ} “fakat kendisi doyurulmaz”, rızık verilmez. {قُلْ إِنِّي أُمِرْتُ أَنْ أَكُونَ أَوَّلَ مَنْ أَسْلَمَ} “De ki: 'Bana, bu ümmetten Allah'a teslim olanların ilki olmam emredildi'”, {وَ} ve bana denildi ki: {لَا تَكُونَنَّ مِنَ الْمُشْرِكِينَ} “'sakın müşriklerden olma!'”, O'na ortak koşanlardan.
1580. Metin
{قُلْ إنِّي أَخَاف إنْ عَصَيْت رَبِّي} بِعِبَادَةِ غَيْره {عَذَاب يَوْم عَظِيم} هُوَ يَوْم الْقِيَامَة
{قُلْ إِنِّي أَخَافُ إِنْ عَصَيْتُ رَبِّي} “De ki: 'Şüphesiz ben, Rabbime isyan edersem'”, O'ndan başkasına ibadet ederek, {عَذَابَ يَوْمٍ عَظِيمٍ} “'büyük bir günün azabından korkarım'”; o da kıyamet günüdür.
1582. Metin
{مَنْ يُصْرَف} بِالْبِنَاءِ لِلْمَفْعُولِ أَيْ الْعَذَاب وَلِلْفَاعِلِ أَيْ اللَّه وَالْعَائِد مَحْذُوف {عَنْهُ يَوْمئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ} تَعَالَى أَيْ أَرَادَ لَهُ الْخَيْر {وَذَلِكَ الْفَوْز الْمُبِين} النَّجَاة الظَّاهِرَة
{مَنْ يُصْرَفْ} meçhul sîgasıyla (okunduğunda) yani azap; ma'lûm sîgasıyla da (okunur), yani Allah; dönen zamir mahzuftur; {عَنْهُ يَوْمَئِذٍ فَقَدْ رَحِمَهُ} “O gün kimden bu (azap) savılırsa, gerçekten Allah ona merhamet etmiştir”, yani onun için hayır dilemiştir; {وَذَلِكَ الْفَوْزُ الْمُبِينُ} “ve işte apaçık kurtuluş budur”, zahir olan necat.
1584. Metin
{وَإِنْ يَمْسَسْك اللَّه بِضُرٍّ} بَلَاء كَمَرَضٍ وَفَقْر {فَلَا كَاشِف} رَافِع {لَهُ إلَّا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْك بِخَيْرٍ} كَصِحَّةٍ وَغِنًى {فَهُوَ عَلَى كُلّ شَيْء قَدِير} وَمِنْهُ مَسَكَ بِهِ وَلَا يَقْدِر عَلَى رَدّه عَنْك غَيْره
{وَإِنْ يَمْسَسْكَ اللَّهُ بِضُرٍّ} “Eğer Allah sana bir keder dokundurursa”, hastalık ve fakirlik gibi bir bela, {فَلَا كَاشِفَ} onu kaldıracak hiçbir güç yoktur {لَهُ إِلَّا هُوَ وَإِنْ يَمْسَسْكَ بِخَيْرٍ} “O'ndan başka; eğer sana bir hayır dokundurursa”, sıhhat ve zenginlik gibi, {فَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ} “şüphesiz O her şeye kadirdir”. Sana o hayrı ulaştırması da bundandır ve onu senden geri çevirmeye O'ndan başkası güç yetiremez.
1586. Metin
{وَهُوَ الْقَاهِر} الْقَادِر الَّذِي لَا يُعْجِزهُ شَيْء مُسْتَعْلِيًا {فَوْق عِبَاده وَهُوَ الْحَكِيم} فِي خَلْقه {الخبير} ببواطنهم كظواهرهم
{وَهُوَ الْقَاهِرُ} hiçbir şeyin Kendisini aciz bırakamayacağı Kadîr olandır, üstün ve galiptir {فَوْقَ عِبَادِهِ وَهُوَ الْحَكِيمُ} “kullarının üstünde; O, hikmet sahibidir”, yarattıklarında; {الْخَبِيرُ} “her şeyden haberdardır”, içlerini de tıpkı dışları gibi bilir.
1588. Metin
ونزل لَمَّا قَالُوا لِلنَّبِيِّ ﷺ ائْتِنَا بِمَنْ يَشْهَد لَك بِالنُّبُوَّةِ فَإِنَّ أَهْل الْكِتَاب أَنْكَرُوك {قُلْ} لَهُمْ {أَيّ شَيْء أَكْبَر شَهَادَة} تَمْيِيز مُحَوَّل عَنْ الْمُبْتَدَأ {قُلْ اللَّه} إنْ لَمْ يَقُولُوهُ لَا جَوَاب غَيْره هُوَ {شَهِيد بَيْنِي وَبَيْنكُمْ} عَلَى صِدْقِي {وَأُوحِيَ إلَيَّ هَذَا الْقُرْآن لِأُنْذِركُمْ} أُخَوِّفكُمْ يَا أَهْل مَكَّة {بِهِ وَمَنْ بَلَغَ} عُطِفَ عَلَى ضَمِير أُنْذِركُمْ أي بلغه القرآن من الإنس والجن {أئنكم لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللَّه آلِهَة أُخْرَى} اسْتِفْهَام إنْكَارِيّ {قُلْ} لَهُمْ {لَا أَشْهَد} بِذَلِكَ {قُلْ إنَّمَا هُوَ إلَه وَاحِد وَإِنَّنِي بَرِيء مِمَّا تُشْرِكُونَ} مَعَهُ مِنْ الْأَصْنَام
Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem: 'Bize senin peygamberliğine şahitlik edecek birini getir; zira Kitap ehli seni inkâr etti' dediklerinde şu indi: {قُلْ} “De ki”, onlara: {أَيُّ شَيْءٍ أَكْبَرُ شَهَادَةً} “'Hangi şey şahitlik bakımından daha büyüktür?'”; [şehâdeten] mübtedadan dönüştürülmüş temyizdir. {قُلِ اللَّهُ} “De ki: 'Allah'tır'”. Eğer onlar söylemezlerse [sen söyle], başka cevap yoktur; O {شَهِيدٌ بَيْنِي وَبَيْنَكُمْ} “benimle sizin aranızda şahittir”, benim doğruluğuma; {وَأُوحِيَ إِلَيَّ هَذَا الْقُرْآنُ لِأُنْذِرَكُمْ} “ve bu Kur'an bana vahyolundu ki sizi uyarayım”, sizi korkutayım ey Mekke halkı! {بِهِ وَمَنْ بَلَغَ} “onunla ve kime ulaşırsa onu da”; [men beleğa], 'ünziraküm'deki zamire atfedilmiştir, yani Kur'an'ın ulaştığı her bir insanı ve cini. {أَئِنَّكُمْ لَتَشْهَدُونَ أَنَّ مَعَ اللَّهِ آلِهَةً أُخْرَى} “'Gerçekten siz mi Allah ile beraber başka ilahlar olduğuna şahitlik ediyorsunuz?'”; inkâri soru edatıdır. {قُلْ} “De ki”, onlara: {لَا أَشْهَدُ} “'Ben şahitlik etmem'”, buna. {قُلْ إِنَّمَا هُوَ إِلَهٌ وَاحِدٌ وَإِنَّنِي بَرِيءٌ مِمَّا تُشْرِكُونَ} “De ki: 'O ancak tek bir ilahtır ve doğrusu ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden uzağım'”, O'na ortak koştuğunuz putlardan.
1590. Metin
{الَّذِينَ آتَيْنَاهُمْ الْكِتَاب يَعْرِفُونَهُ} أَيْ مُحَمَّدًا بِنَعْتِهِ فِي كِتَابهمْ {كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمْ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسهمْ} مِنْهُمْ {فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} بِهِ
{الَّذِينَ آتَيْنَاهُمُ الْكِتَابَ يَعْرِفُونَهُ} “Kendilerine kitap verdiklerimiz onu tanırlar”, yani Muhammed'i, kendi kitaplarındaki vasıflarıyla tanırlar; {كَمَا يَعْرِفُونَ أَبْنَاءَهُمُ الَّذِينَ خَسِرُوا أَنْفُسَهُمْ} “öz oğullarını tanıdıkları gibi. Kendilerini hüsrana uğratanlar”, onlardan olup da, {فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ} “işte onlar inanmazlar”, ona.
1592. Metin
{وَمَنْ} أَيْ لَا أَحَد {أَظْلَم مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى الله كذبا} بنسبة الشريك له {أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ} الْقُرْآن {إنَّهُ} أَيْ الشَّأْن {لَا يُفْلِح الظَّالِمُونَ} بِذَلِكَ
{وَمَنْ} “Kimdir”, yani hiç kimse yoktur {أَظْلَمُ مِمَّنِ افْتَرَى عَلَى اللَّهِ كَذِبًا} “Allah'a karşı yalan uydurandan daha zalim”, O'na ortak isnat ederek; {أَوْ كَذَّبَ بِآيَاتِهِ} “yahut O'nun ayetlerini yalanlayandan”, Kur'an'ı. {إِنَّهُ} “Şüphesiz gerçek şu ki”, durum şudur: {لَا يُفْلِحُ الظَّالِمُونَ} “zalimler kurtuluşa eremezler”, bununla.
1594. Metin
{وَ} اذْكُرْ {يَوْم نَحْشُرهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُول لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا} تَوْبِيخًا {أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمْ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ} أَنَّهُمْ شُرَكَاء اللَّه
{وَ} Ve hatırla {يَوْمَ نَحْشُرُهُمْ جَمِيعًا ثُمَّ نَقُولُ لِلَّذِينَ أَشْرَكُوا} “hepsini toplayacağımız, sonra da ortak koşanlara diyeceğimiz günü”, azarlama kabilinden: {أَيْنَ شُرَكَاؤُكُمُ الَّذِينَ كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ} “'Nerede iddia edip durduğunuz ortaklarınız?'”, Allah'ın ortakları olduklarını zannettiğiniz [ortaklar]?
1596. Metin
{ثُمَّ لَمْ تَكُنْ} بِالتَّاءِ وَالْيَاء {فِتْنَتهمْ} بِالنَّصْبِ وَالرَّفْع أَيْ مَعْذِرَتهمْ {إلَّا أَنْ قَالُوا} أَيْ قَوْلهمْ {وَاَللَّه رَبّنَا} بِالْجَرِّ نَعْت وَالنَّصْب نِدَاء {ما كنا مشركين}
{ثُمَّ لَمْ تَكُنْ} te ve ye ile [okunmuştur]; {فِتْنَتُهُمْ} nasb ve ref ile [okunmuştur], yani onların mazeretleri; {إِلَّا أَنْ قَالُوا} “şunu söylemelerinden başka bir şey olmadı”, yani sözleri: {وَاللَّهِ رَبِّنَا} cer ile na't (sıfat), nasb ile nidâdır; “'Rabbimiz Allah'a andolsun ki”, {مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ} “biz ortak koşanlar değildik'”.
1598. Metin
قال تعالى {اُنْظُرْ} يَا مُحَمَّد {كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسهمْ} بِنَفْيِ الشِّرْك عَنْهُمْ {وَضَلَّ} غَابَ {عَنْهُمْ مَا كانوا يفترون} هـ عَلَى اللَّه مِنْ شُرَكَاء
Allah Teâlâ buyurdu ki: {انْظُرْ} “Bak”, ey Muhammed! {كَيْفَ كَذَبُوا عَلَى أَنْفُسِهِمْ} “Nasıl da kendi aleyhlerine yalan söylediler”, şirk koşmayı kendilerinden nefyederek; {وَضَلَّ} kaybolup gitti {عَنْهُمْ مَا كَانُوا يَفْتَرُونَ} “uydurup durdukları şeyler onlardan”, Allah'a ortak koştukları şeyler.
1600. Metin
{وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِع إلَيْك} إذَا قَرَأْت {وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبهمْ أَكِنَّة} أَغْطِيَة ل {أَنْ} لَا {يَفْقُهُوهُ} يَفْهَمُوا الْقُرْآن {وَفِي آذَانهمْ وَقْرًا} صَمَمًا فَلَا يَسْمَعُونَهُ سَمَاع قَبُول {وَإِنْ يَرَوْا كُلّ آيَة لَا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتَّى إذَا جَاءُوك يُجَادِلُونَك يَقُول الَّذِينَ كَفَرُوا إنْ} مَا {هَذَا} الْقُرْآن {إلَّا أَسَاطِير} أَكَاذِيب {الْأَوَّلِينَ} كَالْأَضَاحِيكِ وَالْأَعَاجِيب جَمْع أُسْطُورَة بِالضَّمِّ
{وَمِنْهُمْ مَنْ يَسْتَمِعُ إِلَيْكَ} “İçlerinden seni dinleyenler de vardır”, sen [Kur'an] okuduğun zaman; {وَجَعَلْنَا عَلَى قُلُوبِهِمْ أَكِنَّةً} “fakat kalplerinin üzerine örtüler koyduk”, perdeler, {أَنْ} [en, liyel-lâ anlamındadır;] {يَفْقَهُوهُ} “onu anlamasınlar diye”, Kur'an'ı kavramasınlar diye; {وَفِي آذَانِهِمْ وَقْرًا} “kulaklarına da bir ağırlık”, sağırlık; artık onu kabul kulağıyla işitmezler. {وَإِنْ يَرَوْا كُلَّ آيَةٍ لَا يُؤْمِنُوا بِهَا حَتَّى إِذَا جَاءُوكَ يُجَادِلُونَكَ يَقُولُ الَّذِينَ كَفَرُوا إِنْ} [in, ma anlamındadır;] “onlar bütün ayetleri görseler bile yine de inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde seninle tartışırlar ve inkâr edenler derler ki: 'Bu”, şu Kur'an, {إِلَّا أَسَاطِيرُ} yalanlarından başka bir şey değildir {الْأَوَّلِينَ} “eskilerin masallarından başkası değildir'”; fıkralar ve efsaneler gibi; zammeli olarak 'üstûra' kelimesinin çoğuludur.
1602. Metin
{وَهُمْ يَنْهَوْنَ} النَّاس {عَنْهُ} عَنْ اتِّبَاع النَّبِيّ ﷺ {وَيَنْأَوْنَ} يَتَبَاعَدُونَ {عَنْهُ} فَلَا يُؤْمِنُونَ بِهِ وَقِيلَ نَزَلَتْ فِي أَبِي طَالِب كَانَ يَنْهَى عَنْ أَذَاهُ وَلَا يُؤْمِن بِهِ {وَإِنْ} مَا {يُهْلِكُونَ} بِالنَّأْيِ عَنْهُ {إلَّا أَنْفُسهمْ} لِأَنَّ ضَرَره عَلَيْهِمْ {وَمَا يَشْعُرُونَ} بِذَلِكَ
{وَهُمْ يَنْهَوْنَ} “Onlar menederler”, insanları {عَنْهُ} “ondan”, Peygamber'e sallallâhu aleyhi ve sellem tabi olmaktan; {وَيَنْأَوْنَ} uzaklaşırlar {عَنْهُ} “ve kendileri de ondan uzak dururlar”, dolayısıyla ona iman etmezler. Bu ayetin Ebû Tâlib hakkında indiği de söylenmiştir; zira o, ona eziyet edilmesini engeller, fakat ona iman etmezdi. {وَإِنْ} [in, mâ anlamındadır;] {يُهْلِكُونَ} “helak etmezler”, ondan uzak durmakla, {إِلَّا أَنْفُسَهُمْ} “yalnızca kendilerini”, çünkü bunun zararı kendilerinedir; {وَمَا يَشْعُرُونَ} “fakat farkında değillerdir”, bunun.
1604. Metin
{وَلَوْ تَرَى} يَا مُحَمَّد {إذْ وُقِفُوا} عُرِضُوا {عَلَى النَّار فَقَالُوا يَا} لِلتَّنْبِيهِ {لَيْتَنَا نُرَدّ} إلَى الدُّنْيَا {وَلَا نُكَذِّب بِآيَاتِ رَبّنَا وَنَكُون مِنْ الْمُؤْمِنِينَ} بِرَفْعِ الْفِعْلَيْنِ اسْتِئْنَافًا وَنَصْبهمَا فِي جَوَاب التَّمَنِّي وَرَفْع الْأَوَّل وَنَصْب الثَّانِي وَجَوَاب لو رأيت أمرا عظيما
{وَلَوْ تَرَى} “Bir görseydin”, ey Muhammed! {إِذْ وُقِفُوا} arz olundukları zamanı {عَلَى النَّارِ فَقَالُوا يَا} tenbih içindir; {لَيْتَنَا نُرَدُّ} “ateşin karşısında durdurulup da: 'Ah, keşke döndürülsek”, dünyaya, {وَلَا نُكَذِّبَ بِآيَاتِ رَبِّنَا وَنَكُونَ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ} “Rabbimizin ayetlerini yalanlamasak da müminlerden olsak!' dedikleri zaman”. İki fiilin merfû kılınmasıyla istînâf (yeni başlangıç) olarak, temenninin cevabında ikisinin mensûb kılınmasıyla ve birincisinin merfû, ikincisinin mensûb kılınmasıyla [kıraatler vardır]. “Lev”in cevabı [takdîren]: 'Büyük bir iş görürdün' şeklindedir.
1606. Metin
قال تعالى {بَلْ} لِلْإِضْرَابِ عَنْ إرَادَة الْإِيمَان الْمَفْهُوم مِنْ التَّمَنِّي {بَدَا} ظَهَرَ {لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْل} يَكْتُمُونَ بِقَوْلِهِمْ {وَاَللَّه رَبّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ} بِشَهَادَةِ جَوَارِحهمْ فَتَمَنَّوْا ذَلِكَ {وَلَوْ رُدُّوا} إلَى الدُّنْيَا فَرْضًا {لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ} مِنْ الشِّرْك {وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} فِي وَعْدهمْ بالإيمان
Allah Teâlâ buyurdu ki: {بَلْ} “Hayır”; temenniden anlaşılan iman etme iradesinden vazgeçmeyi/ıdrâbı ifade eder; {بَدَا} açığa çıktı {لَهُمْ مَا كَانُوا يُخْفُونَ مِنْ قَبْلُ} “daha önce gizleyip durdukları şeyler kendilerine”, organlarının şahitliğiyle {وَاللَّهِ رَبِّنَا مَا كُنَّا مُشْرِكِينَ} “'Rabbimiz Allah'a andolsun ki biz ortak koşanlar değildik'” sözleriyle gizledikleri şeyler; bu sebeple böyle temennide bulundular. {وَلَوْ رُدُّوا} “Eğer döndürülselerdi”, farzımuhal olarak dünyaya, {لَعَادُوا لِمَا نُهُوا عَنْهُ} “yine kendilerine yasaklanan şeye dönerlerdi”, şirkten; {وَإِنَّهُمْ لَكَاذِبُونَ} “şüphesiz onlar yalancıdırlar”, iman etme vaatlerinde.
1608. Metin
{وَقَالُوا} أَيْ مُنْكِرُو الْبَعْث {إنْ} مَا {هِيَ} أي الحياة {إلا حياتنا الدنيا وما نحن بمبعوثين}
{وَقَالُوا} “Ve dediler ki:”, yani öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenler: {إنْ} [in, mâ anlamındadır;] {هِيَ} yani hayat, {إلا حياتنا الدنيا وما نحن بمبعوثين} “'O, ancak bizim dünya hayatımızdır ve biz diriltilecek de değiliz.'”
1610. Metin
{وَلَوْ تَرَى إذْ وُقِفُوا} عُرِضُوا {عَلَى رَبّهمْ} لَرَأَيْت أَمْرًا عَظِيمًا {قَالَ}
{وَلَوْ تَرَى إذْ وُقِفُوا} “Bir görseydin durduruldukları zamanı”, arz olundukları, {عَلَى رَبّهمْ} “Rablerinin huzurunda!”, [elbette] pek büyük bir iş görürdün. {قَالَ} “[Allah] buyurur:”
1611. Metin
لَهُمْ عَلَى لِسَان الْمَلَائِكَة تَوْبِيخًا {أَلَيْسَ هَذَا} الْبَعْث وَالْحِسَاب {بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبّنَا} إنَّهُ لَحَقّ {قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَاب بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ} بِهِ فِي الدُّنْيَا
kınama amacıyla meleklerin diliyle onlara [şöyle]: {أَلَيْسَ هَذَا} “'Bu”, yeniden dirilme ve hesap {بِالْحَقِّ قَالُوا بَلَى وَرَبّنَا} “gerçek değil miymiş?' Onlar: 'Evet, Rabbimize andolsun [ki gerçektir]' dediler.” Doğrusu bu haktır. {قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَاب بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ} “[Allah da:] 'Öyleyse inkâr etmekte olduğunuzdan dolayı tadın azabı!' buyurur”, dünyada onu [inkâr etmeniz sebebiyle].
1613. Metin
{قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّه} بِالْبَعْثِ {حَتَّى} غَايَة لِلتَّكْذِيبِ {إذَا جَاءَتْهُمْ السَّاعَة} الْقِيَامَة {بَغْتَة} فَجْأَة {قَالُوا يَا حَسْرَتنَا} هِيَ شِدَّة التَّأَلُّم وَنِدَاؤُهَا مَجَاز أَيْ هَذَا أَوَانك فَاحْضُرِي {عَلَى مَا فَرَّطْنَا} قَصَّرْنَا {فِيهَا} أَيْ الدُّنْيَا {وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارهمْ عَلَى ظُهُورهمْ} بِأَنْ تَأْتِيهِمْ عِنْد الْبَعْث فِي أَقْبَح شَيْء صُورَة وَأَنْتَنه رِيحًا فَتَرْكَبهُمْ {أَلَا سَاءَ} بِئْسَ {مَا يَزِرُونَ} يَحْمِلُونَهُ حَمْلهمْ ذَلِكَ
{قَدْ خَسِرَ الَّذِينَ كَذَّبُوا بِلِقَاءِ اللَّه} “Allah'a kavuşmayı yalanlayanlar gerçekten ziyana uğramıştır”, dirilişi; {حَتَّى} yalanlamanın son gayesidir; {إذَا جَاءَتْهُمْ السَّاعَة} “Nihayet kendilerine kıyamet”, kıyamet [günü] {بَغْتَة} “ansızın gelip çattığında”, apansızın, {قَالُوا يَا حَسْرَتنَا} “'Yazıklar olsun bize!' derler”. Bu, şiddetli acı duymaktır ve ona seslenilmesi mecazdır, yani: 'İşte senin vaktin geldi, gel artık!'; {عَلَى مَا فَرَّطْنَا} kusur ettiğimiz şeyler üzerine {فِيهَا} “onun içinde yaptığımız kusurlardan dolayı”, yani dünyada; {وَهُمْ يَحْمِلُونَ أَوْزَارهمْ عَلَى ظُهُورهمْ} “ve onlar günahlarını sırtlarında taşırlar”, şöyle ki diriliş anında [günahları] en çirkin surette ve en pis kokulu olarak onlara gelir ve üzerlerine biner. {أَلَا سَاءَ} “Dikkat edin, ne kötüdür”, ne fenadır {مَا يَزِرُونَ} “yüklendikleri şeyler!”, taşıdıkları o yükleri.
1615. Metin
{وَمَا الْحَيَاة الدُّنْيَا} أَيْ الِاشْتِغَال بِهَا {إلَّا لَعِب وَلَهْو} وَأَمَّا الطَّاعَة وَمَا يُعِين عَلَيْهَا فَمِنْ أُمُور الْآخِرَة {وَلَلدَّار الْآخِرَة} وَفِي قِرَاءَة وَلَدَار الْآخِرَة أَيْ الْجَنَّة {خَيْر لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ} الشِّرْك {أَفَلَا يَعْقِلُونَ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء ذَلِكَ فَيُؤْمِنُونَ
{وَمَا الْحَيَاة الدُّنْيَا} “Dünya hayatı”, yani onunla meşgul olmak, {إلَّا لَعِب وَلَهْو} “ancak bir oyun ve bir eğlencedir”. İtaat ve ona yardımcı olan şeyler ise ahiret işlerindendir. {وَلَلدَّار الْآخِرَة} —bir kıraatte {وَلَدَار الْآخِرَة} şeklindedir— yani cennet, {خَيْر لِلَّذِينَ يَتَّقُونَ} “sakınanlar için daha hayırlıdır”, şirkten; {أَفَلَا يَعْقِلُونَ} “Hâlâ akıl erdirmiyor musunuz?” —ye ve te ile [kıraatler vardır]— bunu, da iman etmiyorsunuz?
1617. Metin
{قَدْ} لِلتَّحْقِيقِ {نَعْلَم إنَّهُ} أَيْ الشَّأْن {لَيَحْزُنك الَّذِي يَقُولُونَ} لَك مِنْ التَّكْذِيب {فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَك} فِي السِّرّ لِعِلْمِهِمْ أَنَّك صَادِق وَفِي قِرَاءَة بِالتَّخْفِيفِ أَيْ لَا يَنْسُبُونَك إلَى الْكَذِب {وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ} وَضَعَهُ مَوْضِع الْمُضْمَر {بِآيَاتِ اللَّه} الْقُرْآن {يَجْحَدُونَ} يُكَذِّبُونَ
{قَدْ} tahkik (kesinlik) içindir; {نَعْلَم إنَّهُ} “Biliyoruz ki doğrusu”, yani durum şudur: {لَيَحْزُنك الَّذِي يَقُولُونَ} “onların söyledikleri seni gerçekten üzüyor”, sana söyledikleri yalanlamalar. {فَإِنَّهُمْ لَا يُكَذِّبُونَك} “Aslında onlar seni yalanlamıyorlar”, gizlide/içlerinden, çünkü senin doğru sözlü olduğunu bilirler —bir kıraatte tahfifle [yükzibûneke] şeklindedir, yani seni yalana nispet etmiyorlar— {وَلَكِنَّ الظَّالِمِينَ} “fakat o zalimler”, [açık ismi] zamir yerine koymuştur; {بِآيَاتِ اللَّه} “Allah'ın ayetlerini”, Kur'an'ı {يَجْحَدُونَ} “inkâr ediyorlar”, yalanlıyorlar.
1619. Metin
{وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُل مِنْ قَبْلك} فِيهِ تَسْلِيَة لِلنَّبِيِّ ﷺ {فَصَبَرُوا عَلَى مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرنَا} بِإِهْلَاكِ قَوْمهمْ فَاصْبِرْ حَتَّى يَأْتِيك النَّصْر بِإِهْلَاكِ قَوْمك {وَلَا مُبَدِّل لِكَلِمَاتِ اللَّه} مَوَاعِيده {وَلَقَدْ جَاءَك مِنْ نَبَإِ الْمُرْسَلِينَ} مَا يَسْكُن بِهِ قَلْبك
{وَلَقَدْ كُذِّبَتْ رُسُل مِنْ قَبْلك} “Andolsun ki senden önceki peygamberler de yalanlandı”; bunda Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem için teselli vardır; {فَصَبَرُوا عَلَى مَا كُذِّبُوا وَأُوذُوا حَتَّى أَتَاهُمْ نَصْرنَا} “fakat yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine sabrettiler, nihayet onlara yardımımız geldi”, kavimlerinin helak edilmesiyle. Sen de sabret ki, kavminin helak edilmesiyle sana yardım gelsin. {وَلَا مُبَدِّل لِكَلِمَاتِ اللَّه} “Allah'ın kelimelerini değiştirebilecek hiçbir kimse yoktur”, O'nun vaatlerini. {وَلَقَدْ جَاءَك مِنْ نَبَإِ الْمُرْسَلِينَ} “Andolsun ki peygamberlerin haberlerinden sana da geldi”, kalbinin onunla sükûnet bulacağı şeyler.
1621. Metin
{وَإِنْ كَانَ كَبُرَ} عَظُمَ {عَلَيْك إعْرَاضهمْ} عَنْ الْإِسْلَام لِحِرْصِك عَلَيْهِمْ {فَإِنْ اسْتَطَعْت أَنْ تَبْتَغِي نَفَقًا} سَرَبًا {فِي الْأَرْض أَوْ سُلَّمًا} مِصْعَدًا {فِي السَّمَاء فَتَأْتِيهِمْ بِآيَةٍ} مِمَّا اقْتَرَحُوا فَافْعَلْ الْمَعْنَى أَنَّك لَا تَسْتَطِيع ذَلِكَ فَاصْبِرْ حَتَّى يَحْكُم اللَّه {وَلَوْ شَاءَ اللَّه} هِدَايَتهمْ {لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى} وَلَكِنْ لَمْ يَشَأْ ذَلِكَ فَلَمْ يُؤْمِنُوا {فَلَا تَكُونَن مِنْ الْجَاهِلِينَ} بِذَلِكَ
{وَإِنْ كَانَ كَبُرَ} ağır geliyorsa {عَلَيْك إعْرَاضهمْ} “Eğer onların yüz çevirmesi sana ağır geldiyse”, İslam'dan [yüz çevirmeleri], onların üzerine titremenden dolayı; {فَإِنْ اسْتَطَعْت أَنْ تَبْتَغِي نَفَقًا} bir dehliz {فِي الْأَرْض أَوْ سُلَّمًا} bir merdiven {فِي السَّمَاء فَتَأْتِيهِمْ بِآيَةٍ} “yere bir menfez veya göğe bir merdiven arayıp da onlara bir mucize getirmeye gücün yetiyorsa [bunu yap]!”, teklif ettikleri şeylerden [bir mucize getir]. Anlamı şudur: Sen buna güç yetiremezsin, öyleyse Allah hükmedinceye kadar sabret. {وَلَوْ شَاءَ اللَّه} onların hidayetini {لَجَمَعَهُمْ عَلَى الْهُدَى} “Eğer Allah dileseydi, elbette onları hidayet üzerinde toplardı”; fakat bunu dilemedi, onlar da iman etmediler. {فَلَا تَكُونَن مِنْ الْجَاهِلِينَ} “O halde sakın cahillerden olma!”, bunu [bilmeyenlerden].
1623. Metin
{إنَّمَا يَسْتَجِيب} دُعَاءَك إلَى الْإِيمَان {الَّذِينَ يَسْمَعُونَ} سَمَاع تَفَهُّم وَاعْتِبَار {وَالْمَوْتَى} أَيْ الْكُفَّار شَبَّهَهُمْ بِهِمْ فِي عَدَم السَّمَاع {يَبْعَثهُمْ اللَّه} فِي الْآخِرَة {ثُمَّ إلَيْهِ يُرْجَعُونَ} يُرَدُّونَ فَيُجَازِيهِمْ بِأَعْمَالِهِمْ
{إنَّمَا يَسْتَجِيب} “Ancak icabet eder”, senin imana çağrına {الَّذِينَ يَسْمَعُونَ} “kulak verenler”, anlayarak ve ibret alarak dinleyenler. {وَالْمَوْتَى} “Ölülere gelince”, yani kâfirler; işitmemeleri yönüyle onları ölülere benzetti; {يَبْعَثهُمْ اللَّه} “Allah onları diriltir”, ahirette, {ثُمَّ إلَيْهِ يُرْجَعُونَ} “sonra O'na döndürülürler”, iade olunurlar ve amellerinin karşılığını onlara verir.
1625. Metin
{وَقَالُوا} أَيْ كُفَّار مَكَّة {لَوْلَا} هَلَّا {نُزِّلَ عَلَيْهِ آيَة مِنْ رَبّه} كَالنَّاقَةِ وَالْعَصَا وَالْمَائِدَة {قُلْ} لَهُمْ {إنَّ اللَّه قَادِر عَلَى أَنْ يُنَزِّل} بِالتَّشْدِيدِ وَالتَّخْفِيف {آيَة} مِمَّا اقْتَرَحُوا {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} أَنَّ نُزُولهَا بَلَاء عَلَيْهِمْ لِوُجُوبِ هَلَاكهمْ إنْ جَحَدُوهَا
{وَقَالُوا} “Ve dediler ki:”, yani Mekke kâfirleri: {لَوْلَا} ne olurdu {نُزِّلَ عَلَيْهِ آيَة مِنْ رَبّه} “'Ona Rabbinden bir mucize indirilseydi ya!'”, deve, asa ve sofra gibi. {قُلْ} onlara de ki: {إنَّ اللَّه قَادِر عَلَى أَنْ يُنَزِّل} —şedde ve tahfif ile [kıraatler vardır]— {آيَة} “'Şüphesiz Allah bir mucize indirmeye kadirdir'”, teklif ettikleri şeylerden; {وَلَكِنَّ أَكْثَرهمْ لَا يَعْلَمُونَ} “fakat onların çoğu bilmezler”, onun inmesinin kendileri için bir bela olacağını; çünkü inkâr ederlerse helak edilmeleri vacip olur.
1627. Metin
{وَمَا مِنْ} زَائِدَة {دَابَّة} تَمْشِي {فِي الْأَرْض وَلَا طَائِر يَطِير} فِي الْهَوَاء {بِجَنَاحَيْهِ إلَّا أُمَم أَمْثَالكُمْ} فِي تَدْبِير خَلْقهَا وَرِزْقهَا وَأَحْوَالهَا {مَا فَرَّطْنَا} تَرَكْنَا {فِي الْكِتَاب} اللَّوْح الْمَحْفُوظ {مِنْ} زَائِدَة {شَيْء} فَلَمْ نَكْتُبهُ {ثُمَّ إلَى رَبّهمْ يُحْشَرُونَ} فَيَقْضِي بَيْنهمْ وَيَقْتَصّ لِلْجَمَّاءِ مِنْ الْقَرْنَاء ثُمَّ يَقُول لَهُمْ كُونُوا تُرَابًا
{وَمَا مِنْ} [min] zâiddir; {دَابَّة} yürüyen hiçbir canlı {فِي الْأَرْض وَلَا طَائِر يَطِير} havada uçan hiçbir kuş {بِجَنَاحَيْهِ إلَّا أُمَم أَمْثَالكُمْ} “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiçbir kuş yoktur ki sizin gibi birer topluluk olmasın”, yaratılışlarının, rızıklarının ve hallerinin sevk ve idaresinde. {مَا فَرَّطْنَا} bırakmadık {فِي الْكِتَاب} Levh-i Mahfûz'da {مِنْ} [min] zâiddir; {شَيْء} “Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık”, onu yazmamış olmayalım; {ثُمَّ إلَى رَبّهمْ يُحْشَرُونَ} “Sonra onlar Rablerinin huzurunda toplanırlar”. Allah aralarında hükmeder ve boynuzsuz hayvanın hakkını boynuzludan alır, sonra da onlara 'Toprak olun' buyurur.
1629. Metin
{وَاَلَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} الْقُرْآن {صُمّ} عَنْ سَمَاعهَا سَمَاع قَبُول {وَبُكْم} عَنْ النُّطْق بِالْحَقِّ {فِي الظُّلُمَات} الْكُفْر {مَنْ يَشَأْ اللَّه} إضْلَاله {يُضْلِلْهُ وَمَنْ يَشَأْ} هِدَايَته {يَجْعَلهُ عَلَى صِرَاط} طَرِيق {مُسْتَقِيم} دِين الْإِسْلَام
{وَاَلَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا} “Ayetlerimizi yalanlayanlar”, Kur'an'ı; {صُمّ} “sağırdırlar”, onu kabul edecek şekilde işitmekten; {وَبُكْم} “ve dilsizdirler”, hakkı konuşmaktan; {فِي الظُّلُمَات} “karanlıklar içindedirler”, küfür [karanlıklarında]. {مَنْ يَشَأْ اللَّه} saptırmasını [dilerse] {يُضْلِلْهُ} “Allah kimi dilerse onu saptırır”; {وَمَنْ يَشَأْ} hidayetini [dilerse] {يَجْعَلهُ عَلَى صِرَاط} yol {مُسْتَقِيم} “kimi de dilerse onu dosdoğru bir yol üzere kılar”, İslam dini [üzere].
1631. Metin
{قُلْ} يَا مُحَمَّد لِأَهْلِ مَكَّة {أَرَأَيْتُكُمْ} أَخْبِرُونِي {إنْ أَتَاكُمْ عَذَاب اللَّه} فِي الدُّنْيَا {أَوْ أَتَتْكُمْ السَّاعَة} الْقِيَامَة الْمُشْتَمِلَة عَلَيْهِ بَغْتَة {أَغَيْر اللَّه تَدْعُونَ} لَا {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} فِي أَنَّ الْأَصْنَام تَنْفَعكُمْ فَادْعُوهَا
{قُلْ} “De ki:”, ey Muhammed, Mekke halkına: {أَرَأَيْتُكُمْ} “Söyler misiniz bana”, haber verin bana; {إنْ أَتَاكُمْ عَذَاب اللَّه} “eğer size Allah'ın azabı gelirse”, dünyada, {أَوْ أَتَتْكُمْ السَّاعَة} “yahut size o kıyamet gelirse”, onu içeren [kıyamet] ansızın [gelirse]; {أَغَيْر اللَّه تَدْعُونَ} “Allah'tan başkasına mı yalvarırsınız?” [Hayır!] {إنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ} “Eğer doğru sözlü iseniz”, putların size fayda sağladığı konusunda, öyleyse onlara dua edin!
1633. Metin
{بَلْ إيَّاهُ} لَا غَيْره {تَدْعُونَ} فِي الشَّدَائِد {فَيَكْشِف مَا تَدْعُونَ إلَيْهِ} أَنْ يَكْشِفهُ عَنْكُمْ مِنْ الضُّرّ وَنَحْوه {إنْ شَاءَ} كَشْفه {وَتَنْسَوْنَ} تَتْرُكُونَ {مَا تُشْرِكُونَ} مَعَهُ مِنْ الْأَصْنَام فَلَا تدعونه
{بَلْ إيَّاهُ} başkasına değil, yalnızca O'na {تَدْعُونَ} “Hayır, yalnız O'na yalvarırsınız”, sıkıntı anlarında; {فَيَكْشِف مَا تَدْعُونَ إلَيْهِ} “O da kaldırılmasını istediğiniz şeyi kaldırır”, sizden kaldırması için yalvardığınız zararı ve benzerini, {إنْ شَاءَ} “dilerse”, onu kaldırmayı; {وَتَنْسَوْنَ} terk edersiniz {مَا تُشْرِكُونَ} “ve ortak koştuğunuz şeyleri unutursunuz”, O'na [ortak koştuğunuz] putları; artık onlara dua etmezsiniz.
1635. Metin
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إلَى أُمَم مِنْ} زَائِدَة {قَبْلك} رُسُلًا فَكَذَّبُوهُمْ {فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاءِ} شِدَّة الْفَقْر {وَالضَّرَّاء} الْمَرَض {لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ} يَتَذَلَّلُونَ فَيُؤْمِنُونَ
{وَلَقَدْ أَرْسَلْنَا إلَى أُمَم مِنْ} [min] zâiddir; {قَبْلك} “Andolsun ki senden önceki ümmetlere de [peygamberler] gönderdik”, peygamberler gönderdik de onları yalanladılar; {فَأَخَذْنَاهُمْ بِالْبَأْسَاءِ} şiddetli fakirlikle {وَالضَّرَّاء} hastalıkla {لَعَلَّهُمْ يَتَضَرَّعُونَ} “onları darlık ve sıkıntıyla yakaladık, ta ki yalvarsınlar diye”, boyun eğip iman etsinler diye.
1637. Metin
{فَلَوْلَا} فَهَلَّا {إذْ جَاءَهُمْ بَأْسنَا} عَذَابنَا {تَضَرَّعُوا} أَيْ لَمْ يَفْعَلُوا ذَلِكَ مَعَ قِيَام الْمُقْتَضِي لَهُ {وَلَكِنْ قَسَتْ قُلُوبهمْ} فَلَمْ تَلِنْ لِلْإِيمَانِ {وَزَيَّنَ لَهُمْ الشَّيْطَان مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} مِنْ الْمَعَاصِي فَأَصَرُّوا عَلَيْهَا
{فَلَوْلَا} ne olurdu {إذْ جَاءَهُمْ بَأْسنَا} azabımız {تَضَرَّعُوا} “Hiç olmazsa onlara azabımız geldiği zaman yalvarsalardı ya!”, yani bunu gerektiren sebep mevcut olduğu halde böyle yapmadılar; {وَلَكِنْ قَسَتْ قُلُوبهمْ} “fakat kalpleri katılaştı”, iman için yumuşamadı; {وَزَيَّنَ لَهُمْ الشَّيْطَان مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ} “ve şeytan onlara yapmakta oldukları şeyleri süslü gösterdi”, günahlardan [yaptıklarını]; böylece onlarda ısrar ettiler.
1639. Metin
{فَلَمَّا نَسُوا} تَرَكُوا {مَا ذُكِّرُوا} وُعِظُوا وَخُوِّفُوا {بِهِ} مِنْ الْبَأْسَاء وَالضَّرَّاء فَلَمْ يَتَّعِظُوا {فَتَحْنَا} بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيد {عَلَيْهِمْ أَبْوَاب كُلّ شَيْء} مِنْ النِّعَم اسْتِدْرَاجًا لَهُمْ {حَتَّى إذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا} فَرَح بَطَر {أَخَذْنَاهُمْ} بِالْعَذَابِ {بَغْتَة} فَجْأَة {فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ} آيِسُونَ مِنْ كُلّ خَيْر
{فَلَمَّا نَسُوا} terk ettiklerinde {مَا ذُكِّرُوا} kendilerine öğüt verildiği ve korkutuldukları {بِهِ} “Kendilerine hatırlatılan şeyleri unuttuklarında”, darlık ve sıkıntıdan; öğüt almadıklarında; {فَتَحْنَا} —tahfif ve teşdid ile [kıraatler vardır]— {عَلَيْهِمْ أَبْوَاب كُلّ شَيْء} “üzerlerine her şeyin kapılarını açtık”, nimetlerden, onları derece derece helake yaklaştırmak (istidrac) için; {حَتَّى إذَا فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا} “nihayet kendilerine verilenlerle şımardıkları sırada”, şımarıkça sevindiklerinde, {أَخَذْنَاهُمْ} azap ile [yakaladık] {بَغْتَة} apansızın, {فَإِذَا هُمْ مُبْلِسُونَ} “onları ansızın yakalayıverdik de birdenbire bütün ümitlerini yitiriverdiler!”, her türlü hayırdan ümit kesmiş kimseler olarak.
1641. Metin
{فَقُطِعَ دَابِر الْقَوْم الَّذِينَ ظَلَمُوا} أَيْ آخِرهمْ بِأَنْ اُسْتُؤْصِلُوا {وَالْحَمْد لِلَّهِ رَبّ الْعَالَمِينَ} عَلَى نَصْر الرُّسُل وَإِهْلَاك الْكَافِرِينَ
{فَقُطِعَ دَابِر الْقَوْم الَّذِينَ ظَلَمُوا} “Böylece zulmeden topluluğun arkası kesildi”, yani kökleri kazınarak sonuncuları da [helak edildi]; {وَالْحَمْد لِلَّهِ رَبّ الْعَالَمِينَ} “Hamd olsun Âlemlerin Rabbi olan Allah'a!”, peygamberlere yardım ettiği ve kâfirleri helak ettiği için.
1643. Metin
{قُلْ} لِأَهْلِ مَكَّة {أَرَأَيْتُمْ} أَخْبِرُونِي {إنْ أَخَذَ اللَّه سَمْعكُمْ} أَصَمّكُمْ {وَأَبْصَاركُمْ} أَعْمَاكُمْ {وَخَتَمَ} طَبَعَ {عَلَى قُلُوبكُمْ} فَلَا تَعْرِفُونَ شَيْئًا {مَنْ إلَه غَيْر اللَّه يَأْتِيكُمْ بِهِ} بِمَا أَخَذَهُ مِنْكُمْ بِزَعْمِكُمْ {اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّف} نُبَيِّن {الْآيَات} الدَّلَالَات عَلَى وَحْدَانِيّتنَا {ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ} يُعْرِضُونَ عَنْهَا فلا يؤمنون
{قُلْ} “De ki:”, Mekke halkına: {أَرَأَيْتُمْ} “Söyler misiniz bana”, haber verin bana; {إنْ أَخَذَ اللَّه سَمْعكُمْ} sizi sağır etse {وَأَبْصَاركُمْ} sizi kör etse {وَخَتَمَ} mühür bassa {عَلَى قُلُوبكُمْ} “eğer Allah işitmenizi ve gözlerinizi alsa, kalplerinizi de mühürlese”, böylece hiçbir şey kavrayamaz olsanız; {مَنْ إلَه غَيْر اللَّه يَأْتِيكُمْ بِهِ} “Allah'tan başka onu size geri getirecek ilah kimdir?”, iddianıza göre sizden aldığını [geri getirecek olan]? {اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّف} nasıl açıklıyoruz {الْآيَات} “Bak, ayetleri nasıl türlü türlü açıklıyoruz”, birliğimize dair delilleri; {ثُمَّ هُمْ يَصْدِفُونَ} “sonra da onlar yüz çeviriyorlar!”, onlardan yüz çeviriyorlar da iman etmiyorlar.
1645. Metin
{قُلْ} لَهُمْ {أَرَأَيْتُكُمْ إنْ أَتَاكُمْ عَذَاب اللَّه بَغْتَة أَوْ جَهْرَة} لَيْلًا أَوْ نَهَارًا {هَلْ يُهْلَك إلَّا الْقَوْم الظَّالِمُونَ} الْكَافِرُونَ أَيْ مَا يُهْلَك إلَّا هُمْ
{قُلْ} onlara “De ki:” {أَرَأَيْتُكُمْ إنْ أَتَاكُمْ عَذَاب اللَّه بَغْتَة أَوْ جَهْرَة} “'Söyler misiniz bana, eğer Allah'ın azabı size ansızın yahut açıkça gelirse”, geceleyin veya gündüzün; {هَلْ يُهْلَك إلَّا الْقَوْم الظَّالِمُونَ} “zalimler topluluğundan başkası mı helak edilir?'”, kâfirlerden; yani onlardan başkası helak edilmez.
1647. Metin
{وَمَا نُرْسِل الْمُرْسَلِينَ إلَّا مُبَشِّرِينَ} مَنْ آمَنَ بِالْجَنَّةِ {وَمُنْذِرِينَ} مَنْ كَفَرَ بِالنَّارِ {فَمَنْ آمَنَ} بِهِمْ {وَأَصْلَحَ} عَمَله {فَلَا خَوْف عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} فِي الْآخِرَة
{وَمَا نُرْسِل الْمُرْسَلِينَ إلَّا مُبَشِّرِينَ} “Biz peygamberleri ancak müjdeciler”, iman edenleri cennetle; {وَمُنْذِرِينَ} “ve uyarıcılar olarak göndeririz”, inkâr edenleri cehennemle. {فَمَنْ آمَنَ} onlara [iman eden] {وَأَصْلَحَ} amelini [ıslah eden], {فَلَا خَوْف عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ} “Artık kim iman eder ve [halini] düzeltirse, onlara hiçbir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir de”, ahirette.
1649. Metin
{وَاَلَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا يَمَسّهُمْ الْعَذَاب بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ} يَخْرُجُونَ عَنْ الطَّاعَة
{وَاَلَّذِينَ كَذَّبُوا بِآيَاتِنَا يَمَسّهُمْ الْعَذَاب بِمَا كَانُوا يَفْسُقُونَ} “Ayetlerimizi yalanlayanlara gelince, yoldan çıkmaları sebebiyle onlara azap dokunacaktır”, itaatten çıktıkları için.
1651. Metin
{قُلْ} لَهُمْ {لَا أَقُول لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِن اللَّه} الَّتِي مِنْهَا يَرْزُق {وَلَا} إنِّي {أَعْلَم الْغَيْب} مَا غَابَ عَنِّي وَلَمْ يُوحَ إلَيَّ {وَلَا أَقُول لَكُمْ إنِّي مَلَك}
{قُلْ} onlara “De ki:” {لَا أَقُول لَكُمْ عِنْدِي خَزَائِن اللَّه} “'Size, yanımda Allah'ın hazineleri vardır demiyorum”, kendisinden rızık verdiği [hazineler]; {وَلَا} ben {أَعْلَم الْغَيْب} “ve gaybı da bilmem”, benden gizli kalan ve bana vahyedilmeyen şeyleri; {وَلَا أَقُول لَكُمْ إنِّي مَلَك} “size, ben bir meleğim de demiyorum”,
1652. Metin
مِنْ الْمَلَائِكَة {إنْ} مَا {أَتَّبِع إلَّا مَا يُوحَى إلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى} الْكَافِر {وَالْبَصِير} الْمُؤْمِن لا {أَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ} فِي ذَلِكَ فَتُؤْمِنُونَ
meleklerden [biri olduğumu]. {إنْ} [in, mâ anlamındadır;] {أَتَّبِع إلَّا مَا يُوحَى إلَيَّ قُلْ هَلْ يَسْتَوِي الْأَعْمَى} “'Ben ancak bana vahyolunana uyarım.' De ki: 'Kör ile”, kâfir ile {وَالْبَصِير} “gören”, mümin [bir olur mu? Hayır!] {أَفَلَا تَتَفَكَّرُونَ} “Hâlâ düşünmüyor musunuz?'”, bu hususta; da iman etmiyorsunuz?
1654. Metin
{وَأَنْذِرْ} خَوِّفْ {بِهِ} أَيْ الْقُرْآن {الَّذِينَ يَخَافُونَ أَنْ يُحْشَرُوا إلَى رَبّهمْ لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونه} أَيْ غَيْره {وَلِيّ} يَنْصُرهُمْ {وَلَا شَفِيع} يَشْفَع لَهُمْ وَجُمْلَة النَّفْي حَال مِنْ ضَمِير يُحْشَرُوا وَهِيَ مَحَلّ الْخَوْف وَالْمُرَاد بِهِمْ الْمُؤْمِنُونَ الْعَاصُونَ {لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ} اللَّه بِإِقْلَاعِهِمْ عَمَّا هُمْ فِيهِ وَعَمَل الطَّاعَات
{وَأَنْذِرْ} korkut {بِهِ} yani Kur'an ile {الَّذِينَ يَخَافُونَ أَنْ يُحْشَرُوا إلَى رَبّهمْ لَيْسَ لَهُمْ مِنْ دُونه} yani O'ndan başka {وَلِيّ} kendilerine yardım edecek bir dost {وَلَا شَفِيع} “Kendileri için O'ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi bulunmaksızın Rablerinin huzurunda toplanmaktan korkanları onunla uyar”, kendilerine şefaat edecek bir şefaatçi olmaksızın. Nefiy (olumsuzluk) cümlesi, {يُحْشَرُوا} fiilindeki zamirden hâldir ve korkunun vuku bulduğu yerdir. Onlardan maksat ise günahkâr müminlerdir; {لَعَلَّهُمْ يَتَّقُونَ} “umulur ki sakınırlar”, içinde bulundukları şeylerden vazgeçip taat işleyerek Allah'tan [sakınırlar].
1656. Metin
{وَلَا تَطْرُد الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبّهمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيّ يُرِيدُونَ} بِعِبَادَتِهِمْ {وَجْهه} تَعَالَى لَا شَيْئًا مِنْ أَعْرَاض الدُّنْيَا وَهُمْ الْفُقَرَاء وَكَانَ الْمُشْرِكُونَ طَعَنُوا فِيهِمْ وَطَلَبُوا أَنْ يَطْرُدهُمْ لِيُجَالِسُوهُ وَأَرَادَ النَّبِيّ ﷺ ذَلِكَ طَمَعًا فِي إسْلَامهمْ {مَا عَلَيْك مِنْ حِسَابهمْ مِنْ} زَائِدَة {شَيْء} إنْ كَانَ بَاطِنهمْ غَيْر مَرْضِيّ {وَمَا مِنْ حِسَابك عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْء فَتَطْرُدهُمْ} جَوَاب النَّفْي {فَتَكُون مِنْ الظَّالِمِينَ} إنْ فَعَلْت ذَلِكَ
{وَلَا تَطْرُد الَّذِينَ يَدْعُونَ رَبّهمْ بِالْغَدَاةِ وَالْعَشِيّ يُرِيدُونَ} ibadetleriyle {وَجْهه} “Sabah akşam Rablerine, O'nun rızasını dileyerek dua edenleri kovma!”, Yüce [Allah'ın rızasını dileyerek], dünya geçimliklerinden hiçbir şey değil; onlar fakir kimselerdir. Müşrikler onları kınamışlar ve kendisiyle oturabilmeleri için onları kovmasını istemişlerdi. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem de onların İslam'a girmelerini arzulayarak bunu istemişti. {مَا عَلَيْك مِنْ حِسَابهمْ مِنْ} [min] zâiddir; {شَيْء} “Onların hesabından sana bir şey düşmez”, eğer iç alemleri rıza olunmayacak durumdaysa; {وَمَا مِنْ حِسَابك عَلَيْهِمْ مِنْ شَيْء فَتَطْرُدهُمْ} —[kovma fiili] nefyin cevabıdır— {فَتَكُون مِنْ الظَّالِمِينَ} “senin hesabından da onlara bir şey düşmez ki onları kovasın da zalimlerden olasın”, şayet bunu yaparsan.
1658. Metin
{وَكَذَلِكَ فَتَنَّا} ابْتَلَيْنَا {بَعْضهمْ بِبَعْضٍ} أَيْ الشَّرِيف بِالْوَضِيعِ وَالْغَنِيّ بِالْفَقِيرِ بِأَنْ قَدَّمْنَاهُ بِالسَّبْقِ إلَى الْإِيمَان {لِيَقُولُوا} أَيْ الشُّرَفَاء وَالْأَغْنِيَاء مُنْكِرِينَ {أَهَؤُلَاءِ} الْفُقَرَاء {مَنَّ اللَّه عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْننَا} بِالْهِدَايَةِ أَيْ لَوْ كَانَ مَا هُمْ عَلَيْهِ هُدًى ما سبقونا إليه قال تعالى {أَلَيْسَ اللَّه بِأَعْلَم بِالشَّاكِرِينَ} لَهُ فَيَهْدِيهِمْ بَلَى
{وَكَذَلِكَ فَتَنَّا} “Böylece denedik”, sınadık {بَعْضهمْ بِبَعْضٍ} “onların bir kısmını diğerleriyle”, yani şerefliyi/soyluyu düşkünle, zengini fakirle; onu imana öne geçirmek suretiyle [denedik], {لِيَقُولُوا} “desinler diye”, yani soylular ve zenginler inkâr ederek: {أَهَؤُلَاءِ} “Şunlar mı”, şu fakirler mi {مَنَّ اللَّه عَلَيْهِمْ مِنْ بَيْننَا} “aramızdan Allah'ın kendilerine lütufta bulunduğu kimseler?”, hidayet ile? Yani: Şayet onların üzerinde bulunduğu şey doğru yol olsaydı, ona ulaşmada bizi geçemezlerdi. Yüce Allah buyurdu ki: {أَلَيْسَ اللَّه بِأَعْلَم بِالشَّاكِرِينَ} “Allah, şükredenleri en iyi bilen değil midir?”, Kendisine [şükredenleri], de onları hidayete erdirsin? Evet, öyledir!
1660. Metin
{وَإِذَا جَاءَك الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ} لَهُمْ {سَلَام عَلَيْكُمْ كَتَبَ} قَضَى {رَبّكُمْ عَلَى نَفْسه الرَّحْمَة أَنَّهُ} أَيْ الشَّأْن وَفِي قِرَاءَة بِالْفَتْحِ بَدَل مِنْ الرَّحْمَة {مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُوءًا بِجَهَالَةٍ} مِنْهُ حَيْثُ ارْتَكَبَهُ {ثُمَّ تَابَ} رَجَعَ {مِنْ بَعْده} بَعْد عَمَله عَنْهُ {وَأَصْلَحَ} عَمَله {فَإِنَّهُ} أَيْ اللَّه {غَفُور} لَهُ {رَحِيم} بِهِ وَفِي قِرَاءَة بِالْفَتْحِ أَيْ فَالْمَغْفِرَة لَهُ
{وَإِذَا جَاءَك الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِآيَاتِنَا فَقُلْ} onlara {سَلَام عَلَيْكُمْ كَتَبَ} hükmetti, takdir buyurdu {رَبّكُمْ عَلَى نَفْسه الرَّحْمَة أَنَّهُ} “Ayetlerimize inananlar sana geldiğinde de ki: 'Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazmıştır:” yani durum şudur ki —bir kıraatte fetha ile {أَنَّهُ} okunmuştur, {الرَّحْمَة} lafzından bedeldir—; {مَنْ عَمِلَ مِنْكُمْ سُوءًا بِجَهَالَةٍ} “İçinizden kim bilmeyerek bir kötülük işler”, onu irtikâp ettiği esnada kendisinden sâdır olan bir cahillikle, {ثُمَّ تَابَ} sonra dönerse {مِنْ بَعْده} “sonra ardından tövbe eder”, o işi yapmasının ardından vazgeçerse {وَأَصْلَحَ} “ve ıslah olursa”, amelini [ıslah ederse], {فَإِنَّهُ} yani muhakkak ki Allah {غَفُور} ona çok bağışlayıcıdır {رَحِيم} “şüphesiz O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.'”, ona karşı çok merhametlidir. Bir kıraatte fetha ile {فَأَنَّهُ} okunmuştur; yani mağfiret onun içindir.
1662. Metin
{وَكَذَلِكَ} كَمَا بَيَّنَّا مَا ذُكِرَ {نُفَصِّل} نُبَيِّن {الْآيَات} الْقُرْآن لِيَظْهَر الْحَقّ فَيُعْمَل بِهِ {وَلِتَسْتَبِينَ} تَظْهَر {سَبِيل} طَرِيق {الْمُجْرِمِينَ} فَتُجْتَنَب وَفِي قِرَاءَة بالتحتانية وَفِي أُخْرَى بالفوقانية وَنَصْب سَبِيل خِطَاب لِلنَّبِيِّ ﷺ
{وَكَذَلِكَ} zikredileni açıkladığımız gibi {نُفَصِّل} açıklarız {الْآيَات} “İşte Biz ayetleri böylece açıklarız”, Kur'an'ı; hak ortaya çıksın ve onunla amel edilsin diye {وَلِتَسْتَبِينَ} belirginleşsin, ortaya çıksın diye {سَبِيل} yolu {الْمُجْرِمِينَ} “ve günahkârların yolu da apaçık belli olsun diye.”, böylece [ondan] sakınılsın. Bir kıraatte ye ile [li-yestebîne], diğerinde te ile [ve sebîle lafzının nasbıyla: ve li-testebîne sebîle...] okunmuştur ki bu Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e hitaptır.
1664. Metin
{قُلْ إنِّي نُهِيت أَنْ أَعْبُد الَّذِينَ تَدْعُونَ} تَعْبُدُونَ {مِنْ دُون اللَّه قُلْ لَا أَتَّبِع أَهْوَاءَكُمْ} فِي عِبَادَتهَا {قَدْ ضَلَلْت إذًا} إنْ اتبعتها {وما أنا من المهتدين
{قُلْ إنِّي نُهِيت أَنْ أَعْبُد الَّذِينَ تَدْعُونَ} taptığınız şeylere {مِنْ دُون اللَّه قُلْ لَا أَتَّبِع أَهْوَاءَكُمْ} “De ki: 'Şüphesiz ben, Allah'ı bırakıp da taptıklarınıza kulluk etmekten menedildim.' De ki: 'Ben sizin hevalarınıza uymam;”, onlara tapma hususunda; {قَدْ ضَلَلْت إذًا} şayet uyarsam {وما أنا من المهتدين} “yoksa sapmış olurum ve doğru yolda olanlardan olmam.'”
1666. Metin
{قُلْ إنِّي عَلَى بَيِّنَة} بَيَان {مِنْ رَبِّي و} قد {كذبتم به} بِرَبِّي حَيْثُ أَشْرَكْتُمْ {مَا عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ} مِنْ الْعَذَاب {إنْ} مَا {الْحُكْم} فِي ذلك وغيره {إلا لله يقضي} الْقَضَاء {الْحَقّ وَهُوَ خَيْر الْفَاصِلِينَ} الْحَاكِمِينَ وَفِي قِرَاءَة يَقُصّ أَيْ يَقُول
{قُلْ إنِّي عَلَى بَيِّنَة} apaçık bir delil üzereyim {مِنْ رَبِّي و} ve halbuki {كذبتم به} “De ki: 'Şüphesiz ben Rabbimden apaçık bir delil üzerindeyim, siz ise O'nu yalanladınız.”, şirk koşmak suretiyle Rabbimi [yalanladınız]. {مَا عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ} “Acele istediğiniz şey benim yanımda değildir.”, azaptan [istediğiniz şey]. {إنْ} [in, mâ anlamındadır;] {الْحُكْم} bunda ve diğer şeylerde hüküm {إلا لله يقضي} “Hüküm ancak Allah'ındır; O, hükmeder”, hükmü verir {الْحَقّ وَهُوَ خَيْر الْفَاصِلِينَ} “hakkı ve O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.'”, hâkimlerin. Bir kıraatte {يَقُصّ} şeklindedir, yani [hakkı] söyler demektir.
1668. Metin
{قُلْ} لَهُمْ {لَوْ أَنَّ عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ لَقُضِيَ الْأَمْر بَيْنِي وَبَيْنكُمْ} بِأَنْ أُعَجِّلهُ لَكُمْ وَأَسْتَرِيح وَلَكِنَّهُ عِنْد اللَّه {وَاَللَّه أَعْلَم بِالظَّالِمِينَ} مَتَى يُعَاقِبهُمْ
{قُلْ} onlara {لَوْ أَنَّ عِنْدِي مَا تَسْتَعْجِلُونَ بِهِ لَقُضِيَ الْأَمْر بَيْنِي وَبَيْنكُمْ} “De ki: 'Eğer acele istediğiniz şey benim yanımda olsaydı, benimle sizin aranızdaki iş elbette bitirilmiş olurdu.'”, onu size çarçabuk vermek ve rahata ermek suretiyle; lâkin o, Allah'ın katındadır. {وَاَللَّه أَعْلَم بِالظَّالِمِينَ} “Allah zalimleri en iyi bilendir.”, onları ne zaman cezalandıracağını.
1670. Metin
{وَعِنْده} تَعَالَى {مَفَاتِح الْغَيْب} خَزَائِنه أَوْ الطُّرُق الْمُوَصِّلَة إلَى عِلْمه {لَا يَعْلَمهَا إلَّا هُوَ} وَهِيَ الْخَمْسَة الَّتِي فِي قَوْله {إنَّ اللَّه عِنْده عِلْم السَّاعَة} الْآيَة كَمَا رَوَاهُ الْبُخَارِيّ {وَيَعْلَم مَا} يَحْدُث {فِي الْبَرّ} الْقِفَار {وَالْبَحْر} الْقُرَى الَّتِي عَلَى الْأَنْهَار {وَمَا تَسْقُط مِنْ} زَائِدَة {وَرَقَة إلَّا يَعْلَمهَا وَلَا حَبَّة فِي ظُلُمَات الْأَرْض وَلَا رَطْب وَلَا يَابِس} عُطِفَ عَلَى وَرَقَة {إلَّا فِي كِتَاب مُبِين} هُوَ اللَّوْح الْمَحْفُوظ وَالِاسْتِثْنَاء بَدَل اشْتِمَال مِنْ الِاسْتِثْنَاء قبله
{وَعِنْده} Yüce [Allah'ın] katındadır {مَفَاتِح الْغَيْب} O'nun hazineleri veya O'nun ilmine ulaştıran yollar; {لَا يَعْلَمهَا إلَّا هُوَ} “Gaybın anahtarları O'nun katındadır, onları ancak O bilir.” Bunlar Buhârî'nin rivayet ettiği üzere {إنَّ اللَّه عِنْده عِلْم السَّاعَة} “Kıyametin ilmi şüphesiz Allah katındadır...” ayetinde geçen beş şeydir. {وَيَعْلَم مَا} meydana gelen şeyleri {فِي الْبَرّ} çöllerde {وَالْبَحْر} “Karada ve denizde olanı bilir.”, nehir kenarlarındaki yerleşim yerlerinde. {وَمَا تَسْقُط مِنْ} [min] zâiddir; {وَرَقَة إلَّا يَعْلَمهَا وَلَا حَبَّة فِي ظُلُمَات الْأَرْض وَلَا رَطْب وَلَا يَابِس} —[yaş ve kuru lafızları] yaprak lafzı üzerine atfedilmiştir— {إلَّا فِي كِتَاب مُبِين} “Düşen hiçbir yaprak yoktur ki O onu bilmesin; yerin karanlıklarında hiçbir tane, hiçbir yaş ve hiçbir kuru yoktur ki apaçık bir Kitap'ta olmasın.” Bu da Levh-i Mahfuz'dur. İstisna [cümlesi], kendisinden önceki istisnadan bedel-i iştimaldir.
1672. Metin
{وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ بِاللَّيْلِ} يَقْبِض أَرْوَاحكُمْ عِنْد النَّوْم {وَيَعْلَم مَا جَرَحْتُمْ} كَسَبْتُمْ {بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثكُمْ فِيهِ} أَيْ النَّهَار بِرَدِّ أَرْوَاحكُمْ {لِيُقْضَى أَجَل مُسَمًّى} هُوَ أَجَل الْحَيَاة {ثُمَّ إلَيْهِ مَرْجِعكُمْ} بِالْبَعْثِ {ثُمَّ يُنَبِّئكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} فيجازيكم به
{وَهُوَ الَّذِي يَتَوَفَّاكُمْ بِاللَّيْلِ} uyku esnasında ruhlarınızı kabzeder {وَيَعْلَم مَا جَرَحْتُمْ} kazandığınız şeyleri {بِالنَّهَارِ ثُمَّ يَبْعَثكُمْ فِيهِ} “Geceleyin sizi vefat ettiren (uyutan), gündüzün ne işlediğinizi bilen, sonra onda sizi dirilten O'dur;” yani ruhlarınızı geri vererek gündüzleyin [sizi dirilten], {لِيُقْضَى أَجَل مُسَمًّى} “belirlenmiş bir ecel tamamlansın diye.” Bu da hayatın ecelidir. {ثُمَّ إلَيْهِ مَرْجِعكُمْ} “Sonra dönüşünüz ancak O'nadır;”, diriltilmek suretiyle; {ثُمَّ يُنَبِّئكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ} “sonra yaptıklarınızı size haber verecektir.”, böylece karşılığını verecektir.
1674. Metin
{وَهُوَ الْقَاهِر} مُسْتَعْلِيًا {فَوْق عِبَاده وَيُرْسِل عَلَيْكُمْ حَفَظَة} مَلَائِكَة تُحْصِي أَعْمَالكُمْ {حَتَّى إذَا جَاءَ أَحَدكُمْ الْمَوْت تَوَفَّتْهُ} وَفِي قِرَاءَة تَوَفَّاهُ {رُسُلنَا} الْمَلَائِكَة الْمُوَكَّلُونَ بِقَبْضِ الْأَرْوَاح {وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ} يُقَصِّرُونَ فِيمَا يُؤْمَرُونَ بِهِ
{وَهُوَ الْقَاهِر} üstün ve yüce olarak {فَوْق عِبَاده وَيُرْسِل عَلَيْكُمْ حَفَظَة} “O, kullarının üzerinde mutlak galiptir ve üzerinize koruyucular gönderir;”, amellerinizi sayıp döken melekler; {حَتَّى إذَا جَاءَ أَحَدكُمْ الْمَوْت تَوَفَّتْهُ} —bir kıraatte {تَوَفَّاهُ} şeklindedir— {رُسُلنَا} “nihayet birinize ölüm geldiğinde, elçilerimiz onun canını alır”, canları almakla görevlendirilen melekler; {وَهُمْ لَا يُفَرِّطُونَ} “ve onlar hiçbir kusur etmezler.”, emrolundukları şeyde gevşeklik göstermezler.
1676. Metin
{ثُمَّ رُدُّوا} أَيْ الْخَلْق {إلَى اللَّه مَوْلَاهُمْ} مَالِكهمْ {الْحَقّ} الثَّابِت الْعَدْل لِيُجَازِيَهُمْ {أَلَا لَهُ الْحُكْم} الْقَضَاء النَّافِذ فِيهِمْ {وَهُوَ أَسْرَع الْحَاسِبِينَ} يُحَاسِب الْخَلْق كُلّهمْ فِي قَدْر نِصْف نَهَار مِنْ أَيَّام الدُّنْيَا لِحَدِيثٍ بِذَلِكَ
{ثُمَّ رُدُّوا} yani mahlûkat döndürülür {إلَى اللَّه مَوْلَاهُمْ} mâlikleri olan {الْحَقّ} “Sonra gerçek mevlaları olan Allah'a döndürülürler.”, sabit ve adil olan [Allah'a], kendilerine karşılıklarını versin diye. {أَلَا لَهُ الْحُكْم} “Dikkat edin, hüküm ancak O'nundur”, onların üzerindeki geçerli kaza [O'nundur], {وَهُوَ أَسْرَع الْحَاسِبِينَ} “ve O, hesap görenlerin en süratlisidir.” Bütün mahlûkatın hesabını dünya günlerinden yarım gün kadar bir sürede görür; bu husustaki bir hadis sebebiyle.
1678. Metin
{قُلْ} يَا مُحَمَّد لِأَهْلِ مَكَّة {مَنْ يُنْجِيكُمْ مِنْ ظُلُمَات الْبَرّ وَالْبَحْر} أَهْوَالهمَا فِي أَسْفَاركُمْ حِين {تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا} عَلَانِيَة {وَخُفْيَة} سِرًّا تَقُولُونَ {لَئِنْ} لَام قَسَم {أَنْجَيْتنَا} وَفِي قِرَاءَة أَنْجَانَا أَيْ اللَّه {مِنْ هَذِهِ} الظُّلُمَات وَالشَّدَائِد {لَنَكُونَنَّ مِنْ الشَّاكِرِينَ} الْمُؤْمِنِينَ
{قُلْ} ey Muhammed, Mekke halkına: {مَنْ يُنْجِيكُمْ مِنْ ظُلُمَات الْبَرّ وَالْبَحْر} yolculuklarınızdaki korkulardan o vakit ki {تَدْعُونَهُ تَضَرُّعًا} açıktan {وَخُفْيَة} “De ki: 'Karanlıklardan, karanın ve denizin [korkularından] sizi kim kurtarır ki O'na gizli ve açıkça yalvarırsınız?'”, gizlice; dersiniz ki: {لَئِنْ} —yemin lâmıdır— {أَنْجَيْتنَا} —bir kıraatte {أَنْجَانَا} yani Allah [bizi kurtarırsa] şeklindedir— {مِنْ هَذِهِ} şu karanlıklardan ve sıkıntılardan {لَنَكُونَنَّ مِنْ الشَّاكِرِينَ} “'Eğer bizi bundan kurtarırsa, elbette şükredenlerden olacağız' [diye dua edersiniz].”, müminlerden [olacağız].
1680. Metin
{قُلْ} لَهُمْ {اللَّه يُنَجِّيكُمْ} بِالتَّخْفِيفِ وَالتَّشْدِيد {مِنْهَا وَمِنْ كُلّ كَرْب} غَمّ سِوَاهَا {ثُمَّ أَنْتُمْ تشركون} به
{قُلْ} onlara: {اللَّه يُنَجِّيكُمْ} —şeddesiz ve şeddeli olarak [okunmuştur]— {مِنْهَا وَمِنْ كُلّ كَرْب} “De ki: 'Ondan ve her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarır;”, onun dışındaki her gamdan; {ثُمَّ أَنْتُمْ تشركون} “sonra da siz yine O'na ortak koşarsınız.'”, O'na [ortak koşarsınız].
1682. Metin
{قُلْ هُوَ الْقَادِر عَلَى أَنْ يَبْعَث عَلَيْكُمْ عَذَابًا مِنْ فَوْقكُمْ} مِنْ السَّمَاء كَالْحِجَارَةِ وَالصَّيْحَة {أَوْ مِنْ تَحْت أَرَجُلكُمْ} كَالْخَسْفِ {أَوْ يُلْبِسكُمْ} يَخْلِطكُمْ {شِيَعًا} فِرَقًا مُخْتَلِفَة الْأَهْوَاء {وَيُذِيق بَعْضكُمْ بَأْس بَعْض} بِالْقِتَالِ قَالَ ﷺ لَمَّا نَزَلَتْ هَذَا أَهْوَن وَأَيْسَر وَلَمَّا نزل ما قبله أَعُوذ بِوَجْهِك رَوَاهُ الْبُخَارِيّ وَرَوَى مُسْلِم حَدِيث سَأَلْت رَبِّي أَلَّا يَجْعَل بَأْس أُمَّتِي بَيْنهمْ فَمَنَعَنِيهَا وَفِي حَدِيث لَمَّا نَزَلَتْ قَالَ أَمَا إنَّهَا كَائِنَة وَلَمْ يَأْتِ تَأْوِيلهَا بَعْد {اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّف} نُبَيِّن لَهُمْ {الْآيَات} الدَّلَالَات عَلَى قُدْرَتنَا {لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ} يَعْلَمُونَ أَنَّ مَا هُمْ عليه باطل
{قُلْ هُوَ الْقَادِر عَلَى أَنْ يَبْعَث عَلَيْكُمْ عَذَابًا مِنْ فَوْقكُمْ} gökten taş yağması ve korkunç ses gibi {أَوْ مِنْ تَحْت أَرَجُلكُمْ} yere batırılma gibi {أَوْ يُلْبِسكُمْ} sizi birbirinize katıp {شِيَعًا} hevaları farklı fırkalara ayırarak {وَيُذِيق بَعْضكُمْ بَأْس بَعْض} “De ki: 'O, üstünüzden veya ayaklarınızın altından size bir azap göndermeye ya da sizi fırka fırka birbirinize düşürüp kiminize kiminizin şiddetini tattırmaya kadirdir.'”, savaş ile. Bu ayet indiğinde [Hz. Peygamber] sallallâhu aleyhi ve sellem: “Bu daha ehven ve daha kolaydır” buyurdu. Bundan önceki kısım indiğinde ise: “Senin Zâtına sığınırım” buyurmuştu; bunu Buhârî rivayet etti. Müslim ise: “Rabbimden ümmetimin şiddetini kendi aralarında kılmamasını istedim de bunu bana menetti” hadisini rivayet etmiştir. Bir hadiste de [bu ayet] indiğinde şöyle buyurmuştur: “Haberiniz olsun ki o mutlaka gerçekleşecektir, henüz tevili (vuku bulması) gelmemiştir.” {اُنْظُرْ كَيْفَ نُصَرِّف} onlara nasıl açıklıyoruz {الْآيَات} kudretimize delalet eden delilleri {لَعَلَّهُمْ يَفْقَهُونَ} “Bak, anlasınlar diye ayetleri nasıl türlü türlü açıklıyoruz!”, üzerinde bulundukları şeyin batıl olduğunu bilsinler diye.
1684. Metin
{وَكَذَّبَ بِهِ} بِالْقُرْآنِ {قَوْمك وَهُوَ الْحَقّ} الصِّدْق {قُلْ} لَهُمْ {لَسْت عَلَيْكُمْ بِوَكِيلٍ} فَأُجَازِيكُمْ إنَّمَا أَنَا مُنْذِر وَأَمْركُمْ إلَى اللَّه وَهَذَا قَبْل الأمر بالقتال
{وَكَذَّبَ بِهِ} Kur'an'ı {قَوْمك وَهُوَ الْحَقّ} “O hak iken kavmin onu yalanladı.”, hakikatin ta kendisi iken. {قُلْ} onlara: {لَسْت عَلَيْكُمْ بِوَكِيلٍ} “De ki: 'Ben sizin üzerinize bir vekil değilim.'”, böylece sizi cezalandırayım; ben ancak bir uyarıcıyım, durumunuz Allah'a kalmıştır. Bu da savaş emrinden öncedir.
1686. Metin
{لِكُلِّ نَبَإ} خَبَر {مُسْتَقَرّ} وَقْت يَقَع فِيهِ وَيَسْتَقِرّ وَمِنْهُ عَذَابكُمْ {وَسَوْف تَعْلَمُونَ} تَهْدِيد لَهُمْ
{لِكُلِّ نَبَإ} her haberin {مُسْتَقَرّ} “Her haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır”, gerçekleşip karar kılacağı bir vakti vardır; azabınız da bundandır. {وَسَوْف تَعْلَمُونَ} “ve yakında bileceksiniz.” Bu onlar için bir tehdittir.
1688. Metin
{وَإِذَا رَأَيْت الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آيَاتنَا} الْقُرْآن بِالِاسْتِهْزَاءِ {فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} وَلَا تُجَالِسهُمْ {حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيث غَيْره وَإِمَّا} فِيهِ إدْغَام نُون إنْ الشَّرْطِيَّة فِي مَا الْمَزِيدَة {يُنْسِيَنك} بِسُكُونِ النُّون وَالتَّخْفِيف وَفَتْحهَا وَالتَّشْدِيد {الشَّيْطَان} فَقَعَدْت مَعَهُمْ {فَلَا تَقْعُد بَعْد الذِّكْرَى} أَيْ تَذْكِرَة {مَعَ الْقَوْم الظَّالِمِينَ} فِيهِ وَضْع الظَّاهِر مَوْضِع الْمُضْمَر وقال المسلمون إن قمنا كلمنا خَاضُوا لَمْ نَسْتَطِعْ أَنْ نَجْلِس فِي الْمَسْجِد وَأَنْ نَطُوف فَنَزَلَ
{وَإِذَا رَأَيْت الَّذِينَ يَخُوضُونَ فِي آيَاتنَا} alaya alarak Kur'an'a {فَأَعْرِضْ عَنْهُمْ} “Ayetlerimiz hakkında ileri geri konuşanlara daldıklarını gördüğün zaman onlardan yüz çevir”, onlarla bir arada oturma {حَتَّى يَخُوضُوا فِي حَدِيث غَيْره وَإِمَّا} —bunda şart edatı olan [in] nûnunun zâid olan [mâ]'ya idgamı vardır— {يُنْسِيَنك} —nûn'un sükûnu ve tahfif ile [yunsiye-n-ke] ve fethası ile teşdidli [yunsiyenneke] okunmuştur— {الشَّيْطَان} “başka bir söze dalıncaya kadar. Eğer şeytan sana unutturursa”, da onlarla beraber oturursan {فَلَا تَقْعُد بَعْد الذِّكْرَى} yani hatırlamadan sonra {مَعَ الْقَوْم الظَّالِمِينَ} “hatırladıktan sonra artık o zalimler topluluğuyla beraber oturma!” Burada zamir yerine açık isim konulmuştur. Müslümanlar: “Şayet her daldıklarında kalkıp gidersek, Mescid-i Haram'da oturamayız ve tavaf edemeyiz” dediler de [bunun üzerine şu ayet] indi:
1690. Metin
{وَمَا عَلَى الَّذِينَ يَتَّقُونَ} اللَّه {مِنْ حِسَابهمْ} أَيْ الْخَائِضِينَ {مِنْ} زَائِدَة {شَيْء} إذَا جَالَسُوهُمْ {وَلَكِنْ} عَلَيْهِمْ {ذِكْرَى} تَذْكِرَة لَهُمْ وَمَوْعِظَة {لَعَلَّهُمْ يتقون} الخوض
{وَمَا عَلَى الَّذِينَ يَتَّقُونَ} Allah'tan [sakınanlara] {مِنْ حِسَابهمْ} yani o dalıp gidenlerin hesabından {مِنْ} [min] zâiddir; {شَيْء} “Sakınanlara onların hesabından hiçbir şey yoktur”, onlarla bir arada oturduklarında; {وَلَكِنْ} lakin onların üzerine düşen {ذِكْرَى} “fakat bu bir hatırlatmadır”, bir hatırlatma ve öğüttür, {لَعَلَّهُمْ يتقون} “umulur ki sakınırlar”, [batıla] dalmaktan [sakınırlar].
1692. Metin
{وَذَرْ} اُتْرُكْ {الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينهمْ} الَّذِي كُلِّفُوهُ {لَعِبًا وَلَهْوًا} بِاسْتِهْزَائِهِمْ بِهِ {وَغَرَّتْهُمْ الْحَيَاة الدُّنْيَا} فَلَا تَتَعَرَّض لَهُمْ وَهَذَا قَبْل الْأَمْر بِالْقِتَالِ {وذكر} عظ {به} بالقرآن الناس ل {أَنْ} لَا {تُبْسَل نَفْس} تَسْلَم إلَى الْهَلَاك {بما كسبت} عملت {ليس لهما مِنْ دُون اللَّه} أَيْ غَيْره {وَلِيّ} نَاصِر {وَلَا شَفِيع} يَمْنَع عَنْهَا الْعَذَاب {وَإِنْ تَعْدِل كُلّ عَدْل} تَفْدِ كُلّ فِدَاء {لَا يُؤْخَذ مِنْهَا} مَا تَفْدِي بِهِ {أُولَئِكَ الَّذِينَ أُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُوا لَهُمْ شَرَاب مِنْ حَمِيم} مَاء بَالِغ نِهَايَة الْحَرَارَة {وَعَذَاب أَلِيم} مُؤْلِم {بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ} بكفرهم
{وَذَرْ} bırak {الَّذِينَ اتَّخَذُوا دِينهمْ} mükellef tutuldukları dinlerini {لَعِبًا وَلَهْوًا} onu alaya almak suretiyle {وَغَرَّتْهُمْ الْحَيَاة الدُّنْيَا} “Dinlerini oyun ve eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak!” Artık onlara ilişme; bu da savaş emrinden öncedir. {وذكر} öğüt ver {به} Kur'an ile insanlara {أَنْ} olmasın diye {تُبْسَل نَفْس} helake teslim edilmesin {بما كسبت} işlediği ameller sebebiyle {ليس لهما مِنْ دُون اللَّه} yani O'ndan başka {وَلِيّ} bir yardımcı {وَلَا شَفِيع} “Bir kimsenin kazandığı yüzünden helake sürüklenmemesi için onunla (Kur'an ile) hatırlat. Onun için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir şefaatçi vardır;”, kendisinden azabı savacak bir şefaatçi. {وَإِنْ تَعْدِل كُلّ عَدْل} her türlü fidyeyi verse de {لَا يُؤْخَذ مِنْهَا} “o bütün fidyeleri denk kılsa (feda etse) bile ondan alınmaz.”, kendisiyle fidye verdiği şey. {أُولَئِكَ الَّذِينَ أُبْسِلُوا بِمَا كَسَبُوا لَهُمْ شَرَاب مِنْ حَمِيم} son derece sıcak bir su {وَعَذَاب أَلِيم} acı verici {بِمَا كَانُوا يَكْفُرُونَ} “İşte onlar kazandıkları yüzünden helake teslim edilmiş kimselerdir. İnkâr etmekte olduklarından dolayı onlar için kaynar sudan bir içecek ve can yakıcı bir azap vardır.”, küfürleri sebebiyle.
1694. Metin
{قل أندعوا} أَنَعْبُدُ {مِنْ دُون اللَّه مَا لَا يَنْفَعنَا} بِعِبَادَتِهِ {وَلَا يَضُرّنَا} بِتَرْكِهَا وَهُوَ الْأَصْنَام {وَنُرَدّ عَلَى أَعْقَابنَا} نَرْجِع مُشْرِكِينَ {بَعْد إذْ هَدَانَا اللَّه} إلَى الْإِسْلَام {كَاَلَّذِي اسْتَهْوَتْهُ} أَضَلَّتْهُ {الشَّيَاطِين فِي الْأَرْض حَيْرَان} مُتَحَيِّرًا لَا يَدْرِي أَيْنَ يَذْهَب حَال مِنْ الْهَاء {لَهُ أَصْحَاب} رُفْقَة {يَدْعُونَهُ إلَى الْهُدَى} أَيْ لِيُهْدُوهُ الطَّرِيق يَقُولُونَ لَهُ {ائْتِنَا} فَلَا يُجِيبهُمْ فَيَهْلَك وَالِاسْتِفْهَام لِلْإِنْكَارِ وَجُمْلَة التَّشْبِيه حَال مِنْ ضَمِير نُرَدّ {قُلْ إنَّ هُدَى اللَّه} الَّذِي هُوَ الْإِسْلَام {هُوَ الْهُدَى} وَمَا عَدَاهُ ضَلَال {وَأُمِرْنَا لِنُسْلِم} أَيْ بأن نسلم {لرب العالمين}
{قل أندعوا} tapalım mı {مِنْ دُون اللَّه مَا لَا يَنْفَعنَا} ibadetimizle [fayda vermeyecek] {وَلَا يَضُرّنَا} “De ki: 'Allah'ı bırakıp da bize ne fayda ne de zarar veremeyecek şeylere mi yalvaralım?”, ibadeti terk etmemizle; bunlar da putlardır. {وَنُرَدّ عَلَى أَعْقَابنَا} müşrikler olarak geri mi dönelim {بَعْد إذْ هَدَانَا اللَّه} “Allah bizi doğru yola eriştirdikten sonra gerisingeri mi döndürülelim?”, İslam'a hidayet ettikten sonra; {كَاَلَّذِي اسْتَهْوَتْهُ} saptırdığı kimse gibi {الشَّيَاطِين فِي الْأَرْض حَيْرَان} şaşkın bir hâlde, nereye gideceğini bilemez durumda —[hayrân], [he] zamirinden hâldir—; {لَهُ أَصْحَاب} yoldaşları vardır {يَدْعُونَهُ إلَى الْهُدَى} yani ona yolu göstermek için {ائْتِنَا} “'Bize gel!' diye onu doğru yola çağıran arkadaşları bulunduğu halde, şeytanların ayartıp yeryüzünde şaşkın bıraktığı kimse gibi mi?'”, onlara icabet etmez de helak olur. Soru inkâr içindir; teşbih cümlesi de {نُرَدّ} fiilindeki zamirden hâldir. {قُلْ إنَّ هُدَى اللَّه} ki o İslam'dır {هُوَ الْهُدَى} “De ki: 'Şüphesiz Allah'ın hidayeti, asıl hidayetin ta kendisidir”, onun dışındakiler ise sapıklıktır; {وَأُمِرْنَا لِنُسْلِم} yani teslim olmakla [emrolunduk] {لرب العالمين} “ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.'”
1696. Metin
{وَأَنْ} أَيْ بِأَنْ {أَقِيمُوا الصَّلَاة وَاتَّقُوهُ} تَعَالَى {وَهُوَ الَّذِي إلَيْهِ تُحْشَرُونَ} تُجْمَعُونَ يَوْم الْقِيَامَة للحساب
{وَأَنْ} yani ve [şununla emrolunduk:] {أَقِيمُوا الصَّلَاة وَاتَّقُوهُ} Yüce [Allah'tan sakının]; {وَهُوَ الَّذِي إلَيْهِ تُحْشَرُونَ} “'Namazı dosdoğru kılın ve O'ndan sakının.' Huzurunda toplanacağınız O'dur.”, kıyamet günü hesap için toplanacağınız.
1698. Metin
{وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض بِالْحَقِّ} أَيْ مُحِقًّا {و} اُذْكُرْ {يَوْم يَقُول} لِلشَّيْءِ {كُنْ فَيَكُون} هُوَ يَوْم الْقِيَامَة يَقُول لِلْخَلْقِ قُومُوا فَيَقُومُوا {قَوْله الْحَقّ} الصِّدْق الْوَاقِع لَا مَحَالَة {وَلَهُ الْمُلْك يَوْم يُنْفَخ فِي الصُّوَر} الْقَرْن النَّفْخَة الثَّانِيَة مِنْ إسْرَافِيل لَا مُلْك فِيهِ لِغَيْرِهِ {لِمَنْ الْمُلْك الْيَوْم لِلَّهِ} {عَالِم الْغَيْب وَالشَّهَادَة} مَا غَابَ وَمَا شُوهِدَ {وَهُوَ الْحَكِيم} فِي خَلْقه {الْخَبِير} بِبَاطِنِ الْأَشْيَاء كَظَاهِرِهَا
{وَهُوَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَاوَات وَالْأَرْض بِالْحَقِّ} hak olarak {و} ve hatırla {يَوْم يَقُول} bir şeye {كُنْ فَيَكُون} “Gökleri ve yeri hak ile yaratan O'dur. O'nun 'Ol!' dediği gün hemen oluverir.” O gün kıyamet günüdür; mahlûkata “kalkın” der, onlar da hemen kalkarlar. {قَوْله الْحَقّ} “O'nun sözü haktır.”, muhakkak gerçekleşecek olan gerçektir. {وَلَهُ الْمُلْك يَوْم يُنْفَخ فِي الصُّوَر} Sûr'a, İsrâfîl'in ikinci üflemesine; o gün O'ndan başkası için mülk yoktur: “Bugün mülk kimindir? [Tek ve kahhâr olan] Allah'ındır.” {عَالِم الْغَيْب وَالشَّهَادَة} gizli olanı ve görüneni bilendir; {وَهُوَ الْحَكِيم} mahlûkatında hikmet sahibidir {الْخَبِير} “Sûr'a üfleneceği gün de mülk O'nundur. Gaybı da görünen âlemi de bilendir. O, Hüküm ve Hikmet Sahibidir, her şeyden haberdardır.”, eşyanın dışını bildiği gibi içini de bilen.
1700. Metin
{وَ} اُذْكُرْ {إذْ قَالَ إبْرَاهِيم لِأَبِيهِ آزَرَ} هُوَ لَقَبه وَاسْمه تَارِخ {أَتَتَّخِذُ أَصْنَامًا آلِهَة} تَعْبُدهَا اسْتِفْهَام تَوْبِيخ {إنِّي أَرَاك وَقَوْمك} بِاِتِّخَاذِهَا {فِي ضَلَال} عَنْ الْحَقّ {مُبِين} بَيِّن
{وَ} Ve hatırla {إذْ قَالَ إبْرَاهِيم لِأَبِيهِ آزَرَ} bu onun lakabıdır, ismi ise Târah'tır; {أَتَتَّخِذُ أَصْنَامًا آلِهَة} kendilerine ibadet ettiğin [ilahlar? Bu] azarlama amaçlı bir istifhamdır; {إنِّي أَرَاك وَقَوْمك} onları edinmeniz sebebiyle {فِي ضَلَال} haktan [uzak bir sapıklıkta] {مُبِين} “Hani İbrahim babası Âzer'e: 'Sen putları ilahlar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum' demişti.”, apaçık.
1702. Metin
{وَكَذَلِكَ} كَمَا أَرَيْنَاهُ إضْلَال أَبِيهِ وَقَوْمه {نُرِي إبْرَاهِيم مَلَكُوت} مُلْك {السَّمَاوَات وَالْأَرْض} لِيَسْتَدِلّ بِهِ على وحدانيتنا {وليكونن مِنْ الْمُوقِنِينَ} بِهَا وَجُمْلَة وَكَذَلِكَ وَمَا بَعْدهَا اعْتِرَاض وَعُطِفَ عَلَى قَالَ
{وَكَذَلِكَ} babasının ve kavminin sapıklığını ona gösterdiğimiz gibi {نُرِي إبْرَاهِيم مَلَكُوت} mülkünü {السَّمَاوَات وَالْأَرْض} “Böylece Biz İbrahim'e göklerin ve yerin melekûtunu (hükümranlığını) gösteriyorduk”, onunla birliğimize delil çıkarsın diye {وليكونن مِنْ الْمُوقِنِينَ} “ve kesin inananlardan olsun diye.”, [O'nun birliğine] kesin olarak inananlardan. {وَكَذَلِكَ} cümlesi ve sonrası itiraziyye (ara cümle) olup {قَالَ} fiiline atfedilmiştir.
1704. Metin
{فَلَمَّا جَنَّ} أَظْلَم {عَلَيْهِ اللَّيْل رَأَى كَوْكَبًا} قِيلَ هُوَ الزَّهْرَة {قَالَ} لِقَوْمِهِ وَكَانُوا نَجَّامِينَ {هَذَا رَبِّي} فِي زَعْمكُمْ {فَلَمَّا أَفَلَ} غَابَ {قَالَ لَا أُحِبّ الْآفِلِينَ} أَنْ أَتَّخِذهُمْ أَرْبَابًا لِأَنَّ الرَّبّ لَا يَجُوز عَلَيْهِ التَّغَيُّر وَالِانْتِقَال لِأَنَّهُمَا مِنْ شَأْن الْحَوَادِث فَلَمْ يَنْجَع فِيهِمْ ذلك
{فَلَمَّا جَنَّ} karanlığı çöktüğünde {عَلَيْهِ اللَّيْل رَأَى كَوْكَبًا} Zühre (Venüs) olduğu söylenmiştir; {قَالَ} kavmine —ki onlar yıldızlara tapan kimselerdi—: {هَذَا رَبِّي} sizin zannınıza göre! {فَلَمَّا أَفَلَ} battığında {قَالَ لَا أُحِبّ الْآفِلِينَ} “Gece onu bürüyüp karanlık basınca bir yıldız gördü. 'Bu benim Rabbimdir' dedi. O batınca da: 'Ben batanları sevmem' dedi.”, onları rabler edinmeyi [sevmem]; zira Rab için değişme ve intikal caiz değildir; çünkü bu ikisi sonradan yaratılmışların özelliklerindendir. Ancak bu [söz] onlara fayda vermedi.
1706. Metin
{فَلَمَّا رَأَى الْقَمَر بَازِغًا} طَالِعًا {قَالَ} لَهُمْ {هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي} يُثَبِّتنِي عَلَى الْهُدَى {لَأَكُونَن مِنْ الْقَوْم الضَّالِّينَ} تَعْرِيض لِقَوْمِهِ بِأَنَّهُمْ عَلَى ضَلَال فَلَمْ يَنْجَع فِيهِمْ ذَلِكَ
{فَلَمَّا رَأَى الْقَمَر بَازِغًا} doğarken {قَالَ} onlara: {هَذَا رَبِّي فَلَمَّا أَفَلَ قَالَ لَئِنْ لَمْ يَهْدِنِي رَبِّي} beni hidayet üzere sabit kılmazsa {لَأَكُونَن مِنْ الْقَوْم الضَّالِّينَ} “Ay'ı doğarken görünce: 'Bu benim Rabbimdir' dedi. O da batınca: 'Andolsun ki Rabbim beni doğru yola eriştirmeseydi elbette sapan topluluktan olurdum' dedi.” Kavmine sapıklık üzere olduklarını üstü kapalı bir şekilde ima etmiştir; fakat bu da onlara fayda vermedi.
1708. Metin
{فَلَمَّا رَأَى الشَّمْس بَازِغَة قَالَ هَذَا} ذَكَرَهُ لتذكير خَبَره {رَبِّي هَذَا أَكْبَر} مِنْ الْكَوْكَب وَالْقَمَر {فَلَمَّا أَفَلَتْ} وَقَوِيَتْ عَلَيْهِمْ الْحُجَّة وَلَمْ يَرْجِعُوا {قَالَ يَا قَوْم إنِّي بَرِيء مِمَّا تُشْرِكُونَ} بِاَللَّهِ مِنْ الْأَصْنَام وَالْأَجْرَام الْمُحْدَثَة الْمُحْتَاجَة إلَى مُحْدِث فَقَالُوا لَهُ مَا تَعْبُد
{فَلَمَّا رَأَى الشَّمْس بَازِغَة قَالَ هَذَا} haberinin müzekker olmasından ötürü müzekker zamir kullanmıştır; {رَبِّي هَذَا أَكْبَر} yıldızdan ve aydan. {فَلَمَّا أَفَلَتْ} ve aleyhlerindeki delil güçlenip de yine dönmeyince {قَالَ يَا قَوْم إنِّي بَرِيء مِمَّا تُشْرِكُونَ} “Güneşi doğarken görünce de: 'İşte bu benim Rabbim, bu daha büyük' dedi. O da batınca: 'Ey kavmim! Doğrusu ben sizin [Allah'a] ortak koştuğunuz şeylerden uzağım' dedi.”, Allah'a ortak koştuğunuz putlardan ve bir yaratıcıya muhtaç olan sonradan yaratılmış cisimlerden. Bunun üzerine ona: 'Peki neye kulluk ediyorsun?' dediler.
1710. Metin
قَالَ {إنِّي وَجَّهْت وَجْهِي} قَصَدْت بِعِبَادَتِي {لِلَّذِي فَطَرَ} خَلَقَ {السَّمَاوَات وَالْأَرْض} أَيْ اللَّه {حَنِيفًا} مَائِلًا إلَى الدِّين الْقَيِّم {وَمَا أَنَا مِنْ المشركين} به
Dedi ki: {إنِّي وَجَّهْت وَجْهِي} ibadetimle yöneldim {لِلَّذِي فَطَرَ} yaratan {السَّمَاوَات وَالْأَرْض} yani Allah'a; {حَنِيفًا} dosdoğru dine yönelerek {وَمَا أَنَا مِنْ المشركين} “'Doğrusu ben, yüzümü hanîf olarak gökleri ve yeri yaratana çevirdim ve ben ortak koşanlardan değilim.'”, O'na şirk koşanlardan.
1712. Metin
{وَحَاجَّهُ قَوْمه} جَادَلُوهُ فِي دِينه وَهَدَّدُوهُ بِالْأَصْنَامِ أن تصيبه بسوء إن تركها {قال أتحاجوني} بِتَشْدِيدِ النُّون وَتَخْفِيفهَا بِحَذْفِ إحْدَى النُّونَيْنِ وَهِيَ نُون الرَّفْع عِنْد النُّحَاة وَنُون الْوِقَايَة عِنْد القراء أتجادلونني {في} وحدانية {الله وقد هدان} تعالى إليها {ولا أخاف ما تشركون} هـ {بِهِ} مِنْ الْأَصْنَام أَنْ تُصِيبنِي بِسُوءٍ لِعَدَمِ قُدْرَتهَا عَلَى شَيْء {إلَّا} لَكِنْ {أَنْ يَشَاء رَبِّي شَيْئًا} مِنْ الْمَكْرُوه يُصِيبنِي فَيَكُون {وَسِعَ رَبِّي كُلّ شَيْء عِلْمًا} أَيْ وَسِعَ عِلْمه كُلّ شَيْء {أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ} هَذَا فَتُؤْمِنُونَ
{وَحَاجَّهُ قَوْمه} dini hususunda onunla tartıştılar ve onları terk ederse putların ona bir kötülük dokunduracağıyla tehdit ettiler. {قال أتحاجوني} şeddeli nûn ile ve nahivcilere göre ref nûnu, kurrâya göre vikaye nûnu olan iki nûndan birinin hazfiyle şeddesiz olarak; benimle tartışıyor musunuz {في} birliği hakkında {الله وقد هدان} Yüce Allah beni ona ulaştırmışken? {ولا أخاف ما تشركون} [kulluk edip] {بِهِ} hiçbir şeye güçleri yetmediği için bana bir kötülük dokundurmaları hususunda putlardan; {إلَّا} ancak {أَنْ يَشَاء رَبِّي شَيْئًا} Rabbim bana hoşa gitmeyecek bir şeyin dokunmasını dilerse o müstesna, [zira o takdirde] gerçekleşir. {وَسِعَ رَبِّي كُلّ شَيْء عِلْمًا} yani O'nun ilmi her şeyi kuşatmıştır. {أَفَلَا تَتَذَكَّرُونَ} “Kavmi onunla tartışmaya girişti. Dedi ki: 'Beni doğru yola eriştirmişken, Allah hakkında benimle mi tartışıyorsunuz? Rabbimin dilemesi müstesna, O'na ortak koştuğunuz şeylerden korkmam. Rabbim ilmiyle her şeyi kuşatmıştır. Hâlâ öğüt alıp düşünmez misiniz?'”, bunu [düşünüp de] iman etmez misiniz?
1714. Metin
{وَكَيْفَ أَخَاف مَا أَشْرَكْتُمْ} بِاَللَّهِ وَهِيَ لَا تَضُرّ وَلَا تَنْفَع {وَلَا تَخَافُونَ} أَنْتُمْ مِنْ اللَّه {أَنَّكُمْ أَشْرَكْتُمْ بِاَللَّهِ} فِي الْعِبَادَة {مَا لَمْ يُنَزِّل بِهِ} بِعِبَادَتِهِ {عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا} حُجَّة وَبُرْهَانًا وَهُوَ الْقَادِر عَلَى كُلّ شَيْء {فَأَيّ الْفَرِيقَيْنِ أَحَقّ بِالْأَمْنِ} أَنَحْنُ أَمْ أَنْتُمْ {إنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} مَنْ الْأَحَقّ بِهِ أَيْ وَهُوَ نحن فاتبعوه قال تعالى
{وَكَيْفَ أَخَاف مَا أَشْرَكْتُمْ} Allah'a ortak koştuklarınızdan ki onlar ne zarar verebilir ne de fayda sağlayabilir; {وَلَا تَخَافُونَ} siz ise Allah'tan korkmuyorsunuz {أَنَّكُمْ أَشْرَكْتُمْ بِاَللَّهِ} ibadette {مَا لَمْ يُنَزِّل بِهِ} kendisine kulluk edilmesine dair {عَلَيْكُمْ سُلْطَانًا} hiçbir hüccet ve delil; O ise her şeye güç yetirendir. {فَأَيّ الْفَرِيقَيْنِ أَحَقّ بِالْأَمْنِ} biz mi yoksa siz mi, {إنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ} “Allah'ın, hakkında size hiçbir delil indirmediği şeyleri O'na ortak koşmaktan siz korkmazken, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden nasıl korkarım? Eğer biliyorsanız bu iki gruptan hangisi güvende olmaya daha layıktır?”, hangisinin buna daha layık olduğunu; yani o biziz, öyleyse uyunuz. Yüce Allah şöyle buyurdu:
1716. Metin
{الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا} يَخْلِطُوا {إيمَانهمْ بِظُلْمٍ} أَيْ شِرْك كَمَا فُسِّرَ بِذَلِكَ فِي حَدِيث الصحيحين {أولئك لهم الأمن} من العذاب {وهم مهتدون
{الَّذِينَ آمَنُوا وَلَمْ يَلْبِسُوا} karıştırmayanlar {إيمَانهمْ بِظُلْمٍ} Sahîhayn hadisinde açıklandığı üzere şirk ile; {أولئك لهم الأمن} “İman edip de imanlarına zulmü (şirki) bulaştırmayanlar var ya; işte güven onlarındır”, azaptan {وهم مهتدون
1718. Metin
{وَتِلْكَ} مُبْتَدَأ وَيُبْدَل مِنْهُ {حُجَّتنَا} الَّتِي احْتَجَّ بِهَا إبْرَاهِيم عَلَى وَحْدَانِيَّة اللَّه مِنْ أُفُول الْكَوْكَب وَمَا بَعْده وَالْخَبَر {آتَيْنَاهَا إبْرَاهِيم} أَرْشَدْنَاهُ لَهَا حُجَّة {عَلَى قَوْمه نَرْفَع دَرَجَات مَنْ نَشَاء} بِالْإِضَافَةِ وَالتَّنْوِين فِي الْعِلْم وَالْحِكْمَة {إنَّ رَبّك حَكِيم} فِي صُنْعه {عَلِيم} بِخَلْقِهِ
{وَتِلْكَ} mübtedadır; {حُجَّتنَا} ise ondan bedeldir ki bu, yıldızın batması ve sonrasındaki hususlarla İbrahim'in Allah'ın birliğine getirdiği delildir. Haberi ise şudur: {آتَيْنَاهَا إبْرَاهِيم} ona hüccet olarak ilettik {عَلَى قَوْمه نَرْفَع دَرَجَات مَنْ نَشَاء} izafetle veya tenvinle; ilimde ve hikmette. {إنَّ رَبّك حَكِيم} sanatında {عَلِيم} “ve doğru yolu bulanlar da onlardır. İşte bu, kavmine karşı İbrahim'e verdiğimiz hüccetimizdir. Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Şüphesiz senin Rabbin hikmet sahibidir, hakkıyla bilendir.”, yarattıklarını.
1720. Metin
{وَوَهَبْنَا لَهُ إسْحَاق وَيَعْقُوب} ابْنه {كُلًّا} مِنْهُمَا {هَدْينَا وَنُوحًا هَدْينَا مِنْ قَبْل} أَيْ قَبْل إبْرَاهِيم {وَمِنْ ذُرِّيَّته} أَيْ نُوح {دَاوُد وَسُلَيْمَان} ابنه {وأيوب ويوسف} بن يعقوب {وموسى وهارون وكذلك} كما جزيناهم {نجزي المحسنين}
{وَوَهَبْنَا لَهُ إسْحَاق وَيَعْقُوب} oğlunu; {كُلًّا} her ikisini de {هَدْينَا وَنُوحًا هَدْينَا مِنْ قَبْل} yani İbrahim'den önce; {وَمِنْ ذُرِّيَّته} yani Nuh'un zürriyetinden {دَاوُد وَسُلَيْمَان} oğlu {وأيوب ويوسف} Yakub'un oğlu {وموسى وهارون وكذلك} onlara mükâfat verdiğimiz gibi {نجزي المحسنين} “Ona İshak'ı ve Yakub'u bağışladık; her birini doğru yola eriştirdik. Daha önce de Nuh'u ve onun soyundan Davud'u, Süleyman'ı, Eyyub'u, Yusuf'u, Musa'yı ve Harun'u doğru yola iletmiştik. Biz güzel davrananları işte böyle mükâfatlandırırız.”
1722. Metin
{وزكريا ويحيى} ابنه {وعيسى} بن مَرْيَم يُفِيد أَنَّ الذُّرِّيَّة تَتَنَاوَل أَوْلَاد الْبِنْت {وإلياس} بن أخي هارون أخي موسى {كل} منهم {من الصالحين}
{وزكريا ويحيى} oğlu {وعيسى} Meryem'in oğlu; bu durum zürriyet kelimesinin kızın çocuklarını da kapsadığını gösterir; {وإلياس} Musa'nın kardeşi Harun'un kardeşinin oğlu. {كل} her biri {من الصالحين} “Zekeriyya'yı, Yahya'yı, İsa'yı ve İlyas'ı da [doğru yola eriştirdik]. Hepsi de salihlerdendi.”
1724. Metin
{وإسماعيل} بن إبراهيم {واليسع} اللام زائدة {ويونس ولوطا} بن هَارَانِ أَخِي إبْرَاهِيم {وَكُلًّا} مِنْهُمْ {فَضَّلْنَا عَلَى العالمين} بالنبوة
{وإسماعيل} İbrahim'in oğlu {واليسع} lâm harfi zaiddir; {ويونس ولوطا} İbrahim'in kardeşi Hârân'ın oğlu. {وَكُلًّا} her birini {فَضَّلْنَا عَلَى العالمين} “İsmail'i, Elyesa'ı, Yunus'u ve Lût'u da [hidayete erdirdik]. Hepsini de âlemlere üstün kıldık.”, peygamberlikle.
1726. Metin
{وَمِنْ آبَائِهِمْ وَذُرِّيَّاتهمْ وَإِخْوَانهمْ} عُطِفَ عَلَى كُلًّا أَوْ نُوحًا وَمِنْ لِلتَّبْعِيضِ لِأَنَّ بَعْضهمْ لَمْ يَكُنْ لَهُ وَلَد وَبَعْضهمْ كَانَ فِي وَلَده كافر {واجتبيناهم} اخترناهم {وهديناهم إلى صراط مستقيم}
{وَمِنْ آبَائِهِمْ وَذُرِّيَّاتهمْ وَإِخْوَانهمْ} {كُلًّا} veya {نُوحًا} üzerine atfedilmiştir; {مِنْ} teb'îz (kısmîlik) içindir, çünkü bazılarının çocuğu yoktu, bazılarının çocuğu ise kâfirdi. {واجتبيناهم} onları seçtik {وهديناهم إلى صراط مستقيم} “Onların babalarından, soylarından ve kardeşlerinden bazılarını da [üstün kıldık]. Onları seçtik ve dosdoğru bir yola ilettik.”
1728. Metin
{ذَلِكَ} الدِّين الَّذِي هُدُوا إلَيْهِ {هُدَى اللَّه يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاء مِنْ عِبَاده وَلَوْ أشركوا} فرضا {لحبط عنهم ما كانوا يعملون}
{ذَلِكَ} kendilerine hidayet edilen din {هُدَى اللَّه يَهْدِي بِهِ مَنْ يَشَاء مِنْ عِبَاده وَلَوْ أشركوا} faraza {لحبط عنهم ما كانوا يعملون} “İşte bu, Allah'ın hidayetidir; kullarından dilediğini onunla doğru yola iletir. Eğer onlar da ortak koşsalardı, yapmakta oldukları amelleri elbette boşa giderdi.”
1730. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ آتَيْنَاهُمْ الْكِتَاب} بِمَعْنَى الْكُتُب {وَالْحُكْم} الْحِكْمَة {وَالنُّبُوَّة فَإِنْ يَكْفُر بِهَا} أَيْ بِهَذِهِ الثَّلَاثَة {هَؤُلَاءِ} أَيْ أَهْل مَكَّة {فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا} أَرْصَدْنَا لَهَا {قَوْمًا لَيْسُوا بِهَا بِكَافِرِينَ} هُمْ الْمُهَاجِرُونَ وَالْأَنْصَار
{أُولَئِكَ الَّذِينَ آتَيْنَاهُمْ الْكِتَاب} kitaplar manasında; {وَالْحُكْم} hikmeti {وَالنُّبُوَّة فَإِنْ يَكْفُر بِهَا} yani bu üç şeye {هَؤُلَاءِ} yani Mekke halkı; {فَقَدْ وَكَّلْنَا بِهَا} onlar için hazırladık {قَوْمًا لَيْسُوا بِهَا بِكَافِرِينَ} “İşte onlar, kendilerine kitap, hikmet ve peygamberlik verdiğimiz kimselerdir. Eğer bunlar (Mekkeliler) bunları inkâr ederse, şüphesiz Biz onları inkâr etmeyecek bir topluluğu bunlara vekil kılmışızdır.”, onlar Muhacirler ve Ensar'dır.
1732. Metin
{أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَى} هُمْ {اللَّه فَبِهُدَاهُمْ} طَرِيقهمْ مِنْ التَّوْحِيد وَالصَّبْر {اقْتَدِهِ} بِهَاءِ السَّكْت وَقْفًا وَوَصْلًا وَفِي قِرَاءَة بِحَذْفِهَا وَصْلًا {قُلْ} لِأَهْلِ مَكَّة {لَا أَسْأَلكُمْ عَلَيْهِ} أَيْ الْقُرْآن {أَجْرًا} تُعْطُونِيهِ {إنْ هُوَ} مَا الْقُرْآن {إلَّا ذِكْرَى} عِظَة {لِلْعَالَمِينَ} الْإِنْس وَالْجِنّ
{أُولَئِكَ الَّذِينَ هَدَى} onları {اللَّه فَبِهُدَاهُمْ} tevhid ve sabırdan oluşan yollarına {اقْتَدِهِ} vakıf ve vasıl hâlinde sekt he'si ile; bir kıraatte ise vasıl hâlinde he düşürülerek; {قُلْ} Mekke halkına: {لَا أَسْأَلكُمْ عَلَيْهِ} yani Kur'an karşılığında {أَجْرًا} bana vereceğiniz bir ücret; {إنْ هُوَ} Kur'an değildir {إلَّا ذِكْرَى} bir öğütten başkası {لِلْعَالَمِينَ} “İşte onlar, Allah'ın doğru yola eriştirdiği kimselerdir; sen de onların yoluna uy. De ki: 'Ben buna karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, bütün âlemler için ancak bir öğüttür.'”, insanlar ve cinler için.
1734. Metin
{وَمَا قَدَرُوا} أَيْ الْيَهُود {اللَّه حَقّ قَدْره} أَيْ مَا عَظَّمُوهُ حَقّ عَظَمَته أَوْ مَا عَرَفُوهُ حَقّ مَعْرِفَته {إذْ قَالُوا} لِلنَّبِيِّ ﷺ وَقَدْ خَاصَمُوهُ فِي الْقُرْآن {مَا أَنْزَلَ اللَّه عَلَى بَشَر مِنْ شَيْء قُلْ} لَهُمْ {مَنْ أَنْزَلَ الْكِتَاب الَّذِي جَاءَ بِهِ مُوسَى نُورًا وَهُدًى لِلنَّاسِ يَجْعَلُونَهُ} بِالْيَاءِ وَالتَّاء فِي الْمَوَاضِع الثَّلَاثَة {قَرَاطِيس} أَيْ يَكْتُبُونَهُ فِي دَفَاتِر مُقَطَّعَة {يُبْدُونَهَا} أَيْ مَا يُحِبُّونَ إبداؤه مِنْهَا {وَيُخْفُونَ كَثِيرًا} مِمَّا فِيهَا كَنَعْتِ مُحَمَّد ﷺ {وَعَلِمْتُمْ} أَيّهَا الْيَهُود فِي الْقُرْآن {مَا لَمْ تَعْلَمُوا أَنْتُمْ وَلَا آبَاؤُكُمْ} مِنْ التَّوْرَاة بِبَيَانِ مَا الْتَبَسَ عَلَيْكُمْ وَاخْتَلَفْتُمْ فِيهِ {قُلْ اللَّه} أَنْزَلَهُ إنْ لَمْ يَقُولُوهُ لَا جَوَاب غَيْره {ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خوضهم} باطلهم {يلعبون}
{وَمَا قَدَرُوا} yani Yahudiler {اللَّه حَقّ قَدْره} yani O'nu hakkıyla yüceltmediler veya O'nu hakkıyla bilemediler; {إذْ قَالُوا} Kur'an hakkında kendisiyle tartıştıklarında Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem'e: {مَا أَنْزَلَ اللَّه عَلَى بَشَر مِنْ شَيْء قُلْ} onlara: {مَنْ أَنْزَلَ الْكِتَاب الَّذِي جَاءَ بِهِ مُوسَى نُورًا وَهُدًى لِلنَّاسِ يَجْعَلُونَهُ} üç yerde de yâ ve tâ ile; {قَرَاطِيس} yani onu parça parça defterlere yazıyorlar; {يُبْدُونَهَا} yani ondan açığa vurmak istediklerini; {وَيُخْفُونَ كَثِيرًا} Muhammed sallallâhu aleyhi ve sellem'in vasfı gibi onda bulunan pek çok şeyi; {وَعَلِمْتُمْ} ey Yahudiler, Kur'an'da {مَا لَمْ تَعْلَمُوا أَنْتُمْ وَلَا آبَاؤُكُمْ} Tevrat'tan size kapalı gelen ve hakkında ihtilafa düştüğünüz şeylerin açıklanmasıyla; {قُلْ اللَّه} şayet onlar söylemezlerse O indirmiştir, bundan başka bir cevap yoktur; {ثُمَّ ذَرْهُمْ فِي خوضهم} batıllarında {يلعبون} “Onlar: 'Allah hiçbir beşere hiçbir şey indirmemiştir' demekle Allah'ı kadrine yaraşır şekilde takdir edemediler. De ki: 'Musa'nın insanlara bir nur ve hidayet olarak getirdiği, sizin de parça parça kâğıtlar yapıp bir kısmını açıkladığınız, çoğunu da gizlediğiniz; sizin de babalarınızın da bilmediği şeylerin size öğretildiği o Kitab'ı kim indirdi?' 'Allah' de; sonra onları bırak, daldıkları batakta oynayadursunlar.”
1736. Metin
{وَهَذَا} الْقُرْآن {كِتَاب أَنْزَلْنَاهُ مُبَارَك مُصَدِّق الَّذِي بَيْن يَدَيْهِ} قَبْله مِنْ الْكُتُب {وَلِتُنْذِر} بِالتَّاءِ وَالْيَاء عُطِفَ عَلَى مَعْنَى مَا قَبْله أَيْ أَنْزَلْنَاهُ لِلْبَرَكَةِ وَالتَّصْدِيق وَلِتُنْذِر بِهِ {أُمّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلهَا} أَيْ أَهْل مَكَّة وَسَائِر النَّاس {وَاَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَهُمْ عَلَى صَلَاتهمْ يُحَافِظُونَ} خَوْفًا مِنْ عِقَابهَا
{وَهَذَا} Kur'an {كِتَاب أَنْزَلْنَاهُ مُبَارَك مُصَدِّق الَّذِي بَيْن يَدَيْهِ} kendisinden önceki kitapları; {وَلِتُنْذِر} tâ ve yâ ile; öncesinin anlamına atfedilmiştir, yani Biz onu bereket, tasdik ve onunla uyarman için indirdik; {أُمّ الْقُرَى وَمَنْ حَوْلهَا} yani Mekke halkını ve bütün insanları. {وَاَلَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْآخِرَةِ يُؤْمِنُونَ بِهِ وَهُمْ عَلَى صَلَاتهمْ يُحَافِظُونَ} “Bu (Kur'an) da kendisinden öncekileri doğrulayıcı ve Mekke halkını ve çevresindekileri uyarman için indirdiğimiz mübarek bir kitaptır. Ahirete inananlar buna da inanırlar ve onlar namazlarını hakkıyla korurlar.”, onun cezasından korktukları için.
1738. Metin
{وَمَنْ} أَيْ لَا أَحَد {أَظْلَم مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى الله كذبا} بادعائه النُّبُوَّة وَلَمْ يُنَبَّأ {أَوْ قَالَ أُوحِيَ إلَيَّ ولم يوحى إلَيْهِ شَيْء} نَزَلَتْ فِي مُسَيْلِمَة {وَمَنْ قَالَ سَأُنْزِلُ مِثْل مَا أَنْزَلَ اللَّه} وَهُمْ الْمُسْتَهْزِئُونَ قَالُوا لَوْ نَشَاء لَقُلْنَا مِثْل هَذَا {وَلَوْ تَرَى} يَا مُحَمَّد {إذْ الظَّالِمُونَ} الْمَذْكُورُونَ {فِي غَمَرَات} سَكَرَات {الْمَوْت وَالْمَلَائِكَة بَاسِطُوا أَيْدِيهمْ} إلَيْهِمْ بِالضَّرْبِ وَالتَّعْذِيب يَقُولُونَ لَهُمْ تَعْنِيفًا {أَخْرِجُوا أَنْفُسكُمْ} إلَيْنَا لِنَقْبِضهَا {الْيَوْم تُجْزَوْنَ عَذَاب الْهُون} الْهَوَان {بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللَّه غَيْر الْحَقّ} بِدَعْوَى النُّبُوَّة وَالْإِيحَاء كَذِبًا {وَكُنْتُمْ عَنْ آيَاته تَسْتَكْبِرُونَ} تَتَكَبَّرُونَ عَنْ الْإِيمَان بِهَا وَجَوَاب لَوْ رَأَيْت أَمْرًا فَظِيعًا
{وَمَنْ} yani hiç kimse [olamaz] {أَظْلَم مِمَّنْ افْتَرَى عَلَى الله كذبا} peygamberlik verilmediği hâlde peygamberlik iddiasında bulunarak; {أَوْ قَالَ أُوحِيَ إلَيَّ ولم يوحى إلَيْهِ شَيْء} Müseylime hakkında inmiştir; {وَمَنْ قَالَ سَأُنْزِلُ مِثْل مَا أَنْزَلَ اللَّه} onlar ise 'dileseydik biz de bunun gibisini söylerdik' diyen alaycılardır. {وَلَوْ تَرَى} ey Muhammed! {إذْ الظَّالِمُونَ} zikredilen kimseler {فِي غَمَرَات} sarhoşlukları ve şiddeti içindeyken {الْمَوْت وَالْمَلَائِكَة بَاسِطُوا أَيْدِيهمْ} döverek ve azap ederek onlara uzatmış olarak, azarlayarak onlara şöyle derler: {أَخْرِجُوا أَنْفُسكُمْ} canlarınızı kabzedelim diye bize teslim edin; {الْيَوْم تُجْزَوْنَ عَذَاب الْهُون} alçaltıcı azap {بِمَا كُنْتُمْ تَقُولُونَ عَلَى اللَّه غَيْر الْحَقّ} yalan yere peygamberlik ve vahiy iddiasında bulunarak {وَكُنْتُمْ عَنْ آيَاته تَسْتَكْبِرُونَ} “Allah'a karşı yalan uydurandan yahut kendisine hiçbir şey vahyolunmadığı hâlde: 'Bana da vahyolundu' diyenden ve: 'Allah'ın indirdiği gibi ben de indireceğim' diyenden daha zalim kim olabilir? O zalimleri ölümün şiddetli dalgaları içinde ve melekler de ellerini uzatmış: 'Canlarınızı çıkarın! Allah'a karşı haksız olanı söylediğinizden ve O'nun ayetlerine karşı büyüklük tasladığınızdan ötürü bugün alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız' derken bir görsen!”, onlara iman etmekten kibirleniyordunuz. {لَوْ} cevabı: Korkunç bir şey görürdün.
1740. Metin
{و} يُقَال لَهُمْ إذَا بُعِثُوا {لَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَى} مُنْفَرِدِينَ عَنْ الْأَهْل وَالْمَال وَالْوَلَد {كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّل مَرَّة} أَيْ حُفَاة عُرَاة غُرْلًا {وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ} أَعْطَيْنَاكُمْ مِنْ الْأَمْوَال {وَرَاء ظُهُوركُمْ} فِي الدُّنْيَا بِغَيْرِ اخْتِيَاركُمْ {و} يُقَال لَهُمْ تَوْبِيخًا {مَا نَرَى مَعَكُمْ شُفَعَاءَكُمْ} الْأَصْنَام {الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ} أَيْ فِي اسْتِحْقَاق عِبَادَتكُمْ {شُرَكَاء} لِلَّهِ {لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنكُمْ} وَصْلكُمْ أَيْ تَشَتَّتَ جَمْعكُمْ وَفِي قِرَاءَة بِالنَّصْبِ ظَرْف أَيْ وَصْلكُمْ بَيْنكُمْ {وَضَلَّ} ذَهَبَ {عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ} فِي الدُّنْيَا مِنْ شَفَاعَتهَا
{و} diriltildiklerinde onlara şöyle denir: {لَقَدْ جِئْتُمُونَا فُرَادَى} aileden, maldan ve evlattan yoksun olarak; {كَمَا خَلَقْنَاكُمْ أَوَّل مَرَّة} yani yalınayak, çıplak ve sünnetsiz olarak; {وَتَرَكْتُمْ مَا خَوَّلْنَاكُمْ} size verdiğimiz malları {وَرَاء ظُهُوركُمْ} dünyada kendi ihtiyarınız olmaksızın arkada bıraktınız. {و} azarlama sadedinde onlara denir ki: {مَا نَرَى مَعَكُمْ شُفَعَاءَكُمْ} putları; {الَّذِينَ زَعَمْتُمْ أَنَّهُمْ فِيكُمْ} yani size ibadet edilmeyi hak etme hususunda {شُرَكَاء} Allah'a ortaklar olduklarını [iddia ettiğiniz]. {لَقَدْ تَقَطَّعَ بَيْنكُمْ} bağınız koptu; yani birliğiniz dağıldı. Nasb ile okunan bir kıraatte zarftır; yani aranızdaki bağınız koptu; {وَضَلَّ} kaybolup gitti {عَنْكُمْ مَا كُنْتُمْ تَزْعُمُونَ} “Andolsun ki sizi ilk defa yarattığımız gibi Bize tek başınıza geldiniz; size verdiklerimizi de arkanızda bıraktınız. Haklarında sizin [ortaklarınız] olduğunu iddia ettiğiniz şefaatçilerinizi de yanınızda görmüyoruz! Andolsun aranızdaki bağlar kopmuş ve haklarında iddialarda bulunduğunuz şeyler sizden kaybolup gitmiştir.”, dünyada onların şefaat edeceklerine dair zannettiğiniz şeyler.
1742. Metin
{إنَّ اللَّه فَالِق} شَاقّ {الْحَبّ} عَنْ النَّبَات {وَالنَّوَى} عَنْ النَّخْل {يُخْرِج الْحَيّ مِنْ الْمَيِّت} كالإنسان والطائر من النطفة والبيضة {من الحي ذَلِكُمْ} الْفَالِق الْمُخْرِج {اللَّه فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ} فَكَيْفَ تُصْرَفُونَ عَنْ الْإِيمَان مَعَ قِيَام الْبُرْهَان
{إنَّ اللَّه فَالِق} yarıp çıkaran {الْحَبّ} bitkiyi {وَالنَّوَى} hurma ağacını; {يُخْرِج الْحَيّ مِنْ الْمَيِّت} meni ve yumurtadan insan ve kuşun çıkarılması gibi; {من الحي ذَلِكُمْ} yarıp çıkaran {اللَّه فَأَنَّى تُؤْفَكُونَ} “Şüphesiz taneyi ve çekirdeği yarıp filizlendiren Allah'tır. O, ölüden diriyi çıkarır; diriden de ölüyü çıkarandır. İşte Allah budur! O hâlde nasıl döndürülüyorsunuz?”, delil ortadayken imandan nasıl çevriliyorsunuz?
1744. Metin
{فَالِق الْإِصْبَاح} مَصْدَر بِمَعْنَى الصُّبْح أَيْ شَاقّ عَمُود الصُّبْح وَهُوَ أَوَّل مَا يَبْدُو مِنْ نور النهار عن ظلمة الليل {وجاعل اللَّيْل سَكَنًا} تَسْكُن فِيهِ الْخَلْق مِنْ التَّعَب {وَالشَّمْس وَالْقَمَر} بِالنَّصْبِ عَطْفًا عَلَى مَحَلّ اللَّيْل {حُسْبَانًا} حِسَابًا لِلْأَوْقَاتِ أَوْ الْبَاء مَحْذُوفَة وَهُوَ حَال مِنْ مُقَدَّر أَيْ يَجْرِيَانِ بِحُسْبَانٍ كَمَا فِي آيَة الرَّحْمَن {ذَلِكَ} الْمَذْكُور {تَقْدِير الْعَزِيز} فِي مُلْكه {الْعَلِيم بِخَلْقِهِ
{فَالِق الْإِصْبَاح} sabah manasında mastardır; yani sabahın aydınlığını —ki o gündüz ışığının ilk beliren kısmıdır— gecenin karanlığından yarıp çıkarandır; {وجاعل اللَّيْل سَكَنًا} mahlûkatın yorgunluktan sükûnete erdiği; {وَالشَّمْس وَالْقَمَر} {اللَّيْل} kelimesinin mahalline atfen nasb iledir; {حُسْبَانًا} vakitler için bir hesap kıldı veya bâ harfi mahzuftur ve takdiri bir durumdan hâldir; yani Rahmân suresindeki ayette olduğu gibi bir hesap ile akıp gitmektedirler. {ذَلِكَ} zikredilen {تَقْدِير الْعَزِيز} mülkünde üstün olanın {الْعَلِيم بِخَلْقِهِ “O, sabahı yarıp çıkarandır. Geceyi bir dinlenme zamanı; güneşi ve ayı da birer hesap ölçüsü kılmıştır. İşte bu, Azîz ve Alîm olanın takdiridir.